The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by kitablarinmuhteviyati, 2021-12-04 14:02:25

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Keywords: Yeni Rehber Ansiklopesidi

─────────YENİ────────
___________________YENİ_______________

REREHHBBEER R

AANNSSİİKKLLOOPPEEDDİİSSİİ
──────────────

119

Türkiye

GAZ ETESİ

TAKDİM

Yirminci asrın son yıllarında dev adımlarla gelişen teknik, fertleri, insan zekâsına durgunluk veren yeni
bilimleri öğrenmeye ve durmadan çalışmaya sevk ediyor. Aynı yerde saymamak, ileri hedeflere bütün
gücümüzle koşmak mecburiyeti vardır.

İşte bu sebepten yayın topluluğumuz, ihtiyaç duyulan bilgilerin kaynağı olacak bir ansiklopediyi
hizmet kervanına ilave etti. Herkesin mürâcaat edebileceği milli kültürümüzü yüceltecek bilgileri ihtiva
eden bu eser, târihî, coğrafî, fenni, tıbbi, siyasi, dini kaynaklardan istifâde edilerek, mesleklerinde
mütehassıs heyetler tarafından uzun bir zaman zarfında hazırlandı.

Bir insanın her şeyi bilmesi mümkün değildir. Bir kısım bildiklerimiz değişik veya eksik olabilir.
Genel kültürümüzü arttırmak, eski bilgilerimizi yenilemek, ancak iyi hazırlanmış bir ansiklopedi ile
mümkündür. Günümüzde pekçok ansiklopedi çıkmaktadır. İndî ve kasıtlı olarak yanlış fikirleri ve şahsi
düşünceleri ihtivâ eden bâzı ansiklopedileri gördükçe içimiz sızlamıştır.

Bu sebeple okuyucuyu şaşırtmayan, yanıltmayan, doğruyu öğreten, genel kültürümüzü arttıran Yeni
Rehber Ansiklopedisi'ni hazırladık. Yeni Rehber Ansiklopedisi’nde kendi insanımızın dinine, diline,
vatanına, coğrafyasına, târihine, ilmine, irfânına, edebiyatına, zevk ve güzel ahlâkına ağırlık verilmistir.

En büyük hazinenin doğru bilgi olduğu düşünülürse, birinci baskısı 18 cilt olan bu eserimiz, ikinci defâ
yenilenip zenginleştirilerek 20 cilt olarak çıkmaktadır. Bu seçkin eserin de babadan evlâda bırakılacak
kıymetli bir mîrâs olacağına inanıyoruz. Bütün neşriyatımızda hedef, mükemmel olanı takdim etmektir.

En büyük yardımcımız Yüce Allah’ımızdır.

Saygılarımızla.

Dr. Enver Ören

HAZIRLAYANLAR

İhlas Gazetecilik Holding A.Ş.
adına sahibi

Dr. Enver ÖREN
GENEL YAYIN MÜDÜRÜ

İlhan Apak

YAZI KURULU

Prof. Dr. Aytaç Eker, Prof. Dr. Fevzi Devrim,
Prof. Dr. Hikmet Savcı, Prof. Dr. İsmet Miroğlu, Prof. Dr. Kemal Yavuz,
Prof. Dr. Mümin Yamankaradeniz, Prof. Dr. Orhan Karmış, Prof. Dr. Zeki Çıkman
Doç. Dr. Ayşegül Eker, Doç. Dr. Beşir Tatlı, Doç. Dr. Burhan Kuzu, Doç. Dr. Hasan Doğar,
Doç. Dr. Hulusi Malyer, Doç. Dr. Ramazan Ayvallı, Doç. Dr. Şeyma Güngör,
Yard. Doç. Dr. Ahmet Şimşirgil, Yard. Doç. Dr. Besim Özcan, Yard. Doç. Dr. Ethem Levent,

Yard. Doç. Dr. Nuri İnan.
Dr. Abdülkadir Egemenoğlu, Dr. Ahmet Yıldırım, Dr. Osman Özer, Dr. Refik Okçu, Dr. Zeynep Yoldaş,

Ahmet Kanter, Ali Kara, Ali Yılmaz, Bahaddin Apak, Burhan Kılıç, Cevad Karadayı, Erdoğan Sevim,
Fehim Esen, Gazanfer Şahin, Hasan Yavaş, Mustafa Necati Özfatura, Muzaffer Durgut,
Sabahattin Aktuğ, Saim Kökçü, Yasemin Yağcı, Yaşar Taşdemir.

TASHİH
Halis Bedel, Mustafa Kuzu, Ridvan Uzel, Seyfi Yaman

RESİMLEME
Ahmet Koç, Hasip Barış

DİZGİ
Birol Tuncer, İsmail Kara

MİZANPAJ
Bahaddin Arvas, Metin Barış

TEKNİK MÜDÜR
Cemil Bilgiç, Muammer Gürbüz
RENK AYIRIM VE KAMERA

Asım Gök, Fuat Yüceer,
Mustafa Güntekin, NecatiYazıcı

MONTAJ
Abdülkadir Güler, Müşfik Çimen, Nihat Çardak

BASKI MÜDÜRÜ
Mustafa Kum

TEFLON

Alm. Teflon, Fr. Teflon, İng. Teflon. Isıya, kimyevî maddelere, neme, elektrik atlamasına,
sürtünmeye dayanıklı bir polimerin ticârî adı. Teflonun monomerinin kimyevî ismi tetrafluoroetilen (TFE)
olup, Du Pont firmasından başka diğer firmalar tarafından da değişik isimlerde üretilmektedir. 1944
yılında piyasaya sürüldü. Teflon, flor atomlarıyla doymuş uzun ve düz bir karbon zincirinden meydana
gelmiş moleküler yapıya sâhiptir. Karbon ve fluor atomları arasındaki çok kuvvetli kimyevî bağlar
sebebiyle, başka hiçbir polimerde bir arada bulunmayan üstün özelliklere sâhiptir. Teflon, -260°C ile
+327°C arasındaki sıcaklıklara dayanıklıdır. Hiçbir maddeye yapışmaz, sürtünme katsayısı bütün katı
cisimlerinkinden küçüktür. Elektrikî yalıtkanlığı her türlü şartta bütün yalıtkanlardan üstündür.

Tetrafluoroetilen eldesinde, hekzaklor etandan başlayarak, 1,2 diklor, 1-1, 2-2 tetrafluor etan elde
edilir. Bu da çinko ile reaksiyona sokulursa tetrafluoretilen elde edilir. Tetrafluoretileni kloroformdan
başlayarak da elde etmek mümkündür.

Elde edilen tetrafluoretilen yüksek sıcaklıkta peroksidin katalitik etkisiyle polimerize edilir.
nCF2= CF2 [-CF2-CF2-CF2-CF2-] n/2
Poli tetrafluoroetileni îmâl eden iki firmadan Du Pont bu maddeye teflon; Allied Chemical ise
halon ticârî isimlerini vermişlerdir. Elde edilen polimer yapışkan olmadığı, ısıya ve mekanik baskılara
dayanıklı olduğu için kullanma maksadına göre özel kalıplarda çok büyük basınçlar altında 300-400°C
sıcaklık altında sentezlenmek sûretiyle kütükler hâline sokulur. Teflonun belli başlı özellikleri:
Özgül ağırlığı (gr/cm3): 2,1-2,2
Çekme mukâvemeti (kg/cm2): 140-380
Basma mukâvemeti (kg/cm2): 45-50
Eğilme modülü (kg/cm2): 3500-6300
Sürtünme katsayısı (dinamik): 0,06
Isı iletkenliği (cal/cm °C): 5,5-6,6x10-4
Çalışma sıcaklığı (°C): -260 +270
Dielektrik mukâvemeti (KV): 40-80 (0,1 mm)
Hacmî direnç (ohm-cm): 1018
Direnç (ohm): 1016
Kimyevî maddelere mukâvemeti: Mükemmel.

Erimiş veya çözünmüş hâldeki saf sodyum, saf potasyum gibi alkali metaller, fluor gazı, yüksek
sıcaklık ve basınç altında teflona etki eder. Bunun dışında ultraviyole ışınlarına, ozon, nem, sıcaklık, tuz
ve benzeri maddelere dayanıklılığıyla metal, plastik, ağaç, seramik gibi maddeler içinde kullanma
özellikleri en iyi olan mükemmel bir maddedir. Pahalı olduğu için kullanma sahası dardır. Bununla
berâber çeşitli sanâyi kollarında tercih edilmektedir.

En çok kullanıldığı yerler yüksek ısıya dayanıklı conta, keçe, bant, vana seti, salmastra, taşıyıcı
band ve merdâneler, kimyevî maddelere dayanıklı boru, karıştırıcı, laboratuar cihazları, filitre, diyafram,
elektrik gerilimlerine dayanıklı kablo yalıtkanı, izalatör, elektrikî âletlere gerekli muhtelif yalıtkan
parçalar ve makina sanâyinde sürtünmeye dayanıklı yağsız yataklar ve burçlar, köprü ve binâlar için
kayar yataklar, segmanlar ve yağ sıyırma siğilleri, pnömatik ve hidrolik parçalar yapımı sayılabilir.
Teflonun metaller, plastikler ve diğer maddelerle mukâyese edilmeyecek ölçüde üstün vasıfları
mevcuttur.

TEFSİR

Dînî ilimlerden biri. Tefsir lügatte, “örtülü ve kapalı olan şeyi ortaya çıkarmak, açmak, beyân
etmek” demektir. Istılahta tefsir; beşer kudreti dâhilinde, Kur’ân-ı kerîm âyetlerindeki Allahü teâlânın
murâdını bildiren ilimdir. Kelâm-ı ilâhî olan Kur’ân-ı kerîmden murâd-ı ilâhîyi anlayıp, bildiren âlimlere
müfessir denir. Buna göre tefsir ilminin mevzûu, konusu Kur’ân-ı kerîmdir. Kur’ân-ı kerîm, Allahü
teâlânın kelâmı, sonsuz bilgiler, hükümler, hikmetler ve fazîletler menbaı, kaynağıdır. Allahü teâlâ onu
insanların en yükseği olan sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma indirmiştir. Bu sebeple
Kur’ân-ı kerîmi tam olarak yalnız Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem anlamış, kapalı ve anlaşılması
zor âyet-i kerîmeleri, Eshâb-ı kirâma (radıyallahü anhüm ecmaîn) açıklamışlardır.

Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân, ana dili olarak Arabîyi bildikleri, edîb ve belîğ oldukları hâlde, bâzı
âyetleri anlayamaz, Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorarlardı. Hazret-i Ömer bir yerden
geçerken, Resûlullah’ın, Ebû Bekr-i Sıddîk’a (radıyallahü anh) bir şey anlattığını gördü. Yanlarına gidip
dinledi. Sonra, başkaları gördüler, fakat gelip dinlemeye çekindiler. Ertesi gün, Ömer’i (radıyallahü anh)
görünce; “Yâ Ömer! Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle,
öğrenelim.” dediler. Çünkü, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem dâimâ; “Benden
duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz.” buyururlardı.

Ömer radıyallahü anh; “Dün Ebû Bekr (radıyallahü anh), Kur’ân-ı kerîmden anlayamadığı bir
âyetin mânâsını sormuş, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de anlatıyordu. Bir saat dinledim, bir şey
anlayamadım.” dedi. Çünkü Ebû Bekr’in yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer radıyallahü anh, o
kadar yüksekti ki, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Ben, peygamberlerin sonuncusuyum.
Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra peygamber gelseydi, Ömer
peygamber olurdu.” buyurdu.

Böyle yüksek olduğu ve Arabî’yi çok iyi bildiği hâlde, Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini bile anlayamadı.
Ebû Bekr’in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Cebrâil aleyhisselâm dahi, Kur’ân-ı kerîmin mânâsını,
esrârını, gizli ve ince mânâlarını Resûlullah’a sorardı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı
kerîmin hepsinin bildirilmesi îcâb eden tefsirini Eshâbına bildirdi. Böyle olduğunu İmâm-ı Süyûtî
rahmetullahi aleyh söylemektedir. Onun için Kur’ân-ı kerîmin esas tefsiri bizzat Peygamber efendimizin
açıklamaları, yâni hadîs-i şerîfleridir.

Resûlullah’tan (sallallahü aleyhi ve sellem) bu tefsîrleri öğrenen Eshâb-ı kirâm, müfessirlerin ilk
tabakasını meydana getirir. Başta Hulefa-i râşidîn olmak üzere, İbn-i Mes’ûd, Übey bin Ka’b, Ebû Mûsel
Eş’arî, Ebû Hüreyre, Enes bin Mâlik ve Abdullah bin Abbâs radıyallahü anhüm ecmaîn, Kur’ân-ı kerîmin
tefsiri husûsunda önde gelen sahabîlerdendir. Bilhassa Abdullah bin Abbâs, Eshâb-ı kirâmın en
âlimlerinden biri olarak tanınmıştır. Âyet-i kerîmelerle ilgili açıklamalarının pek yüksek olduğunu tefsir
âlimleri bildirmiş, tefsirlerini bunlarla süslemişlerdir. Ancak ona âit tefsir kitabı yoktur. Yalnız tefsir
âlimleri onun bu açıklamalarını tefsirlerinde nakletmişlerdir. Tefsir ilmindeki yüksekliğinden dolayı
kendisine; Tercümân-ül-Kur’ân, Hibr-ül-Ümmet, Reîs-ül-Müfessirîn lakapları verilmiştir.

Eshâb-ı kirâm da, Resûlullah’tan (sallallahü aleyhi ve sellem) öğrendikleri Kur’ân-ı kerîmin
tefsirini, müfessirlerin ikinci tabakasını teşkil eden Tâbiînin büyüklerine öğrettiler. Mücâhid bin Cebr el-
Mekkî (v.103/M.721), İkrime (v.105/M.723), Tâvus bin Keysân (v.106/M.724), Atâ bin Ebî Rebâh
(v.114/M.732), Alkame bin Kays (v.102/M.720), Şa’bî (v.105/M.723), İbrâhim Nehâî (v.105/M.723),
Dahhâk bin Müzâhim (v.105/M.723), Hasan-ı Basrî (v.121/M.738), Mâlik bin Enes (v.179/M.795)
(rahmetullahi aleyhim ecmaîn) Tâbiîn devri müfessirlerinin meşhûrlarındandır.

Tâbiînin büyükleri de, Eshâb-ı kirâmdan öğrendikleri bu tefsirleri, Tebe-i tâbiîne ulaştırdı Süfyan
bin Uyeyne (v.198/M.813), Vekî’ bin Cerrâh (v.917/M. 812), İshak bin Râheveyh (v.233/M. 848), Ali
bin Ebî Talha (v.143/M.760), Kâsım bin Sellâm (v.223/M. 837) (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) Tebe-i

tâbiînin müfessirlerindendir. Bunlar da müfessirlerin üçüncü tabakasını meydana getirir. Bu tabakada
bulunanlar tefsire dâir rivâyetleri derleyip toplamaya başladılar.

Kur’ân-ı kerîmin tefsirine dâir Peygamber efendimizden ve Sahâbe-i kirâmdan gelen rivâyetler
böyle gönülden gönüle nakledilip fevkalâde bir tarzda zaptedildi. Nihâyet, ilimler kitaplara yazılmaya
başlanınca, tefsir âlimleri de daha önce toplanıp kendilerine ulaşan bu rivâyetlerle Kur’ân-ı kerîmi tefsir
ettiler.

Böyle rivâyetlerle yapılan tefsire rivâyet, me’sûr ve naklî tefsir denir. Rivâyet tefsirlerinden
bâzıları şunlardır:

1. Câmi-ül-Beyân an Te’vîl-il-Kur’ân: Muhammed bin Cerîr et-Teberî (v.310/M.922).
2. Meâlim-üt-Tenzîl: Ebû Muhammed el-Hüseyn el-Begavî (v.516/M. 1122).
3. El-Muharrer-ül-Vecîz fî Tefsîr-il-Kitâb-il-Azîz: İbn-i Atiyye el-Endelusî. İbn-i Atiyye
kendisinden önceki tefsirlerdeki rivâyetleri ve senedlerini tahkik ve tedkîke tâbi tuttu.
4. Câmi-ül-Ahkâm: Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed el-Kurtubî (v.671/M.1272). Kurtubî de,
tefsîrinde İbn-i Atiyye’nin usûlünü tâkip etmiştir.
5. El-Cevâhir-ül-Hısân fî Tefsîr-il-Kur’ân: Abdurrahmân es-Se’âlebî (v.876/M.1471).
6. Ed-Dürr-ül-Mensûr fî Tefsîr-il-Me’sûr: Celâleddîn es-Süyûtî (v.911/M. 1505).
Rivâyet tefsirleri yanında dirâyet tefsirleri de yapıldı. İlk asırda îrâb, belâgat gibi lisan bilgileri
Araplarda meleke hâlinde bulunduğundan, bunları anlatan bir kitaba ihtiyâç yoktu. Fakat zamanla
fetihler sebebiyle hudutlar genişledi. Yabancı milletlerle irtibat netîcesinde, Arabî lisânın yanlış
kullanılması ve bozulması durumu ortaya çıktı. Diğer taraftan Arap olmayanların Arabî’yi öğrenebilmeleri
için bu lisânın gramerini bilmeleri îcâb ediyordu. Yine Kur’ân-ı kerîm Arabî olduğu için, lüzûm görüldükçe
lisân bilgilerine göre îzâhına ihtiyâç duyuluyordu. Onun için Arabî lisânına dâir kitaplar yazıldı. Asıl tefsir
olan Resûlullah’tan (sallallahü aleyhi ve sellem) gelen rivâyetler esas alınarak, Kur’ân-ı kerîmin lisân ve
daha başka bilgilerle de açıklamaları yapıldı. Bu îzâhlara, açıklamalara tevîl denildi.
Tevillerin doğruluğu, nakle, yâni Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) gelen tefsirlere
uygunluğu ile anlaşılır. Tefsir kitaplarını yazan âlimler, tefsire uygun tevilleri de yine tefsir olarak kabul
etmişlerdir. Tevil, nakle ve din bilgilerine uygun olmazsa tefsir değil, yazanın kendi düşüncesi olur.
Nitekim hadîs-i şerîfte; “Kur’ân’ı, kendi görüşü ile açıklayan hatâ etmiştir.” buyrulmuştur.

Bunun içindir ki, Kur’ân-ı kerîmde mânâsı açık olmayan yerlerden, yalnız akla güvenip, yanlış tevil
yapılarak, yanlış mânâlar çıkarılması netîcesinde yetmiş iki bid’at ve dalâlet fırkası ortaya çıktı. Bunlar
sırf akla güvenme, ona göre hareket etme yolu olan felsefenin de tesirinde kalarak akılla
anlaşılamayacak olan âhiret hâllerini dahi akıllarıyle îzâha kalkıştılar. Böyle bozuk kimselerin tefsir diye
yazdıkları kitaplar zararlı olup, okuyanların îtikâdlarını bozmaktadır.

Hâlbuki Ehl-i sünnet âlimleri nakli esas alıp, aklı onu îzâh etmekte yardımcı saydılar. Kur’ân-ı
kerîmi bu esâsa bağlı olarak tefsir ettiler. Dînî hükümlerin bir çoğunu ictihâd ederek bu yolla elde ettiler.
Bu îtibârla kelâm, fıkıh ve ahlâk kitapları da Kur’ân-ı kerîmin tefsiridir.

Dirâyet yoluyla yapılan tefsirlerden bâzıları şunlardır:
1. Mefâtîh-ül-Gayb: Fahreddîn Râzî (v.606/M. 1209). Bunda rivâyet ve dirâyet yolları
birleştirilmiş, filozofların bozuk fikirleri reddolunmuştur. Tefsîr-i Kebîr diye de bilinen eserde; zaman
zaman nahiv ve belâgatla ilgili meselelere girilmiştir.
2. Envâr-ût-Tenzîl ve Esrâr-ut-Te’vîl: Beydâvî (v.685/M.1288). Bu da Râzî Tefsîri’nin usûlünü
tâkip etmiştir.
Buna Beydâvî Tefsîri de denir. En kıymetli tefsir kitaplarındandır. Yüze yakın şerh ve hâşiyesi
yapılmıştır. Bunların en meşhuru Şeyhzâde Hâşiyesi’dir.
3. Medârik-ut-Tenzîl ve Hakâik-ut-Te’vîl: Nesefî (v.701/M.1301).
4. El-Celâleyn: El-Mahallî (v.684/M.1459) ve’s-Süyûtî (v.911/M.1505).
5. İrşâd-ül-Akl-is-Selîm ilâ Mezâyâ’l-Kitâb-il-Kerîm: Ebüssü’ûd (v.892/M.1574).
6. Tefsîr-i Mazharî: Hindistanda yetişen âlimlerin büyüklerinden Senâullah-ı Pâni-Pütî’nin yazdığı
çok kıymetli bir tefsir kitabıdır. On büyük cilt hâlinde 1976 da Pakistan’da yeniden basılmıştır.
Bir de tasavvuf büyüklerinin yazmış oldukları te’vil kitapları vardır ki, bunlara İşârî tefsir
denilmiştir. Bu te’viller onların sâf (temiz ve berrak) kalplerine gelen ilhamlar olup, Allahü teâlânın
dilediği bilgiler olabilir, denilmiştir. Bunların sözleri vicdana bağlı şeylerdir. Bunlara inanmak vicdân
sâhiplerinin vicdanlarına bırakılır, başkalarına senet olamaz. Yâni îmân olunacak şeyleri ispat etmezler
ve amel ve ibâdetleri gösteremezler. Onların hâlini, onları tanıyanlar anlar ve onların yüksek
derecelerine erişenler bilir. Muhyiddîn-i Arabî, Necmeddîn-i Kübrâ ve İsmâil Hakkı Bursevî’nin tefsirleri
böyledir.

İslâm âlimlerinin böyle asırlar boyunca yazdıkları tefsirler her asra uygundur ve kâfidir. Kur’ân-ı
kerîmin emirleri her asırdaki her insan için aynıdır. Önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka
değildir. Kur’ân-ı kerîme inanan ve uymak isteyen bir Müslüman, aradıklarını mevcut tefsirlerde bulur.
Fakat bozuk kimseler kendi bozuk isteklerini, bu tefsirlerde bulamazlar. Herkesin kendi aklına ve asrın
isteklerine göre tefsir yapması câiz değildir. Bu, aslı değiştirip bozmaya kalkışmaktır.

Tefsir âlimleri, ehil olmayan kimselerin çıkıp, Kur’ân-ı kerîm tefsiri diye kendi şahsî düşüncelerini
söyleyip, yazmalarına mâni olmak için, müfessirde, yâni tefsir yapacak kimsede bâzı şartların bulunması
lâzım geldiğini bildirdiler. Bunları, sekiz yüksek din bilgisini bütün incelikleriyle bilmek, on iki âlet ilmiyle
bunların kolları olan yetmiş iki ilme vâkıf olmaktır. Bu sebeple tefsir yapacak kimsenin lügat, metn-i
lügat, bedî, beyân, meânî, belâgat, kırâat, usûl-i din (kelâm), fıkıh, esbâb-ı nüzûl, nâsih ve mensûh,
Usûl-i fıkıh, hadis, usûl-i tefsir ve ilm-i kalp (tasavvuf, ahlâk ilmi) gibi çeşitli ilimleri öğrenmek, sarf,
nahiv, mantık gibi âlet olan bilgilerde derinleşmek, zamânının fen bilgilerinde söz sâhibi olmak, âyet-i
kerîmelerin zâhirî, zımnî, murâdî, iltizâmî mânâlarını ve her âyet-i kerîmenin, ne zaman, ne sebeple ve
kimler için nâzil olduğunu, âyet-i kerîmelerin hangi hadîs-i şerîflerle ve nasıl açıklandığını hakkıyla
bilmek lâzımdır. Ayrıca Ehl-i sünnet îtikâdında olup, kalpte Allah sevgisinden başka bir şeyin sevgisine
yer verilmemesi ve ilm-i vehbîye, yâni Allah vergisi olan ilme sâhip olması lâzımdır. Ancak böyle bir
âlim, Kur’ân-ı kerîmi tefsir edip, kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi, Allahü teâlânın ilâhî murâdını
anlayabilir. Böyle olmayanların Kur’ân-ı kerîmden mânâ çıkarmaya kalkışması, ilk mekteb talebesinin
üniversite kitabı okumasına ve kimyâ deneyleri yapmaya kalkışmasına benzer. Böyle nice zavallıların,
deneylerde kurban gittiği çok duyulmuştur.

Müfessirler (rahmetullahi aleyhim), Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem);
“Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” buyurduğu büyük âlimlerdir. Tefsirlerini bu yüksek
mertebenin sâhipleri olarak, büyük bir din gayreti ve hassâsiyeti içerisinde yazdılar. Böyle olduğu hâlde
o büyüklerin tefsirleri hakkında; “Eski tefsirler İsrâiliyyâtla doludur.” denilerek lekelenmektedir.
İsrâiliyyât, ya ehl-i kitâbın bizzat ağzından, yâhut onların ele geçen kitaplarından nakledilen
rivâyetlerdir. İslâmiyetin ilk zamanlarında, fitne ve fesâda sebep olur endişesiyle, İsrâiloğullarına âit
haberlerin nakil ve kitaplarının mütâlaa edilmesi men olunmuştu. Sonradan dînî akîdeler, şer’î (dînî)
hükümler iyice yerleşince o mahzûr kalkmış Benî İsrâil’e âit hâdiselerin nakli mübah kılınmış, izin
verilmiştir. Bu da ibret alınabilecek kıssalara dâirdir. Yalan olduğu bilinen haberlerin nakliyse câiz

değildir. Tefsir ilminde müctehîd mertebesine yükselen müfessirler, eserlerinde eğer İsrâiliyyâta yer
vermişseler bunu câiz olduğu için yapmışlardır. Câiz olmasaydı yapmazlardı. Bununla berâber, onlar bu
işi yapmakla Benî İsrâil’e (İsrâil oğullarına) âit haberlerden nelerin nasıl alınabileceğine dâir de
kendilerinden sonrakilere güzel bir nümûne ve ölçü vermiş olduklarını da dikkate almak lâzımdır. Bu
sebeple, İsrâiliyyât bulunduğunu söyleyerek, bu mevzûları bilmiyenler nazarında bu tefsirlerin ve
sâhiplerinin kıymetini düşürmek gâyet hatâlı bir iştir.

Bu tefsirler hakkında söylenen diğer bir husus da, onlarda mevdû’ hadis bulunduğudur. Mevdû’
kelimesinin lügat mânâsı “uydurma” demektir. Fakat ıstılahta, yâni hadis usûlü ilminde başka mânâda
kullanılır. Hadis usûlü ilminde müctehid olan bir âlimin bir hadisin mevdû’ olduğunu söylemesi; “Bir
hadisin sahîh olması için lüzumlu gördüğüm şartlara göre mevdû’dur, yâni hadîs-i şerîf denilen bu sözün
hadis olması bence anlaşılmamıştır.” demektir. Yoksa Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve
sellem) sözü değildir, demek istemez. Bu âlime göre hadis olmaması, hakîkatte hadis olmadığını
göstermez. Bilakis hadîs usûlü ilminde müctehîd olan başka bir âlim de bir hadisin sahîh olması için
aradığı şartları bu sözde bulunca, “Hadistir, mevdû’ değildir.” diyebilir. O hâlde bâzı kimselerin; “Bâzı
tefsirlerin hadisleri mevdû’dur (hadîs-i şerîf değildir).” demesiyle, o hadîs-i şerîfler mevdû’ olmaz. Bu
sebeple Beydâvî gibi kıymetli tefsirlerde mevdû’ hadis var demek, onların kıymetini aslâ düşürmez.
Böyle sözlerin ilmî bir kıymeti de yoktur.

İslâm âlimlerinin yazdıkları bu tefsirler asırlar boyunca Müslümanlar tarafından kabul görüp
okutulmuş ve zamânımıza kadar gelmiştir.

Tefsir kitaplarını okuyup anlayabilmek için de senelerce durmadan çalışıp yirmi ana ilmi ve bunların
kolları olan seksen ilmi iyi bilmek lâzımdır. Yalnız Arapça bilmekle tefsir kitapları anlaşılmaz. Bu ilmi iyi
bilen âlimler, Türkçe tefsir kitapları da yazmışlardır. Mevâkib, Tibyân ve Ebülleys tefsirleri bunların en
kıymetlilerindendir. Kur’ân-ı kerîmdeki murâd-ı ilâhî tercüme yoluyla ifâde edilemeyeceği için, bu
kitaplar tefsir tarzında yazılmışlardır. Kur’ân-ı kerîmin bütün husûsiyetleriyle aynen tercümesi mümkün
değildir (Bkz. Kur’ân-ı kerîm). Fakat tefsîrlerin ışığı altında meal, îzâh açıklama tarzında tercümesi
yapılabilir.

Fakat bu tercümelerden din öğrenilmez. Hattâ, âyet-i kerîmelerin mânâları tam anlaşılmadığı için,
bunlar zararlı da olabilir. Kur’ân-ı kerîmin tefsirinden her Müslümanın bilmesi lâzım olanlarını, kelâm,
fıkıh âlimleri ve tasavvuf büyükleri bildirmişler, bunları kitaplarına yazmışlardır. Bu sebeple, kelâm

(akâid), fıkıh ve tasavvuf kitapları da birer tefsir kitabıdır. Din, bunlardan öğrenilir. Ayrıca bu kitaplardan
fazla teferruata girmeden îtikad (îman) ibâdet, amel (diğer yapılacak işler) ve ahlâka dair kitaplarda
yazılmıştır ki, bunlara ilmihâl kitapları denir. Bu kitaplarda, âlim-câhil her Müslümanın bilmesi lâzım
gelen bilgiler olan, zarûrât-ı dîniyye anlatılır. Her Müslümanın bu bilgileri bilmesi farzdır, lâzımdır. Ehil
olmadan, din bilgilerini doğrudan Kur’ân-ı kerîmden, tefsir kitaplarından ve meâllerden öğrenmeye
çalışmak yanlış olup, insanın dalâlete, bozuk yollara düşmesine, îtikâdının ve îmânının sarsılmasına
sebep olur.

TEHECCÜD NAMAZI

Uykuyu terk ederek kılınan gece namazı. Nâfile bir namaz olan teheccüd gecenin üçte ikisi
geçtikten sonra imsak vaktinden önce kılınır. İki ile on iki rekat arasında değişir. İki rekatte bir selâm
vermek iyidir. Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) teheccüd namazı farz kılınmıştır.
Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

(Ey Resûlüm!) Sana mahsus fazla bir namaz olarak gece uykudan kalk da Kur’ân-ı kerîm
ile teheccüd (namazı) kıl. (İsrâ sûresi: 79)

Peygamber efendimiz muhârebelerde bile teheccüd namazı kılardı. Teheccüd namazı diğer
Müslümanlar için sünnet olup, çok sevaptır. Peygamber efendimiz buyurdu ki:

Teheccüd namazına devâm ediniz. Zîrâ sizden önceki sâlihlerin kıldığı bir namazdır ve
sizi rabbinize yaklaştırıcıdır ve günâhların affedilmesine, bağışlanmasına ve nefsi günâhtan
alıkoymaya sebep olur.

Kazâ namazları olan, teheccüd zamânında kazâ namazı kılındığında hem kazâ borcunu ödemiş
olur, hem de teheccüd sevâbına kavuşur. Teheccüd zamânında tövbe istiğfâr etmek, Allahü teâlâya
ilticâ etmek (sığınmak), yalvarmak, günâhlarını düşünmek, ayıplarını, kusurlarını hatırlamak,
kıyâmetteki azapları düşünüp korkmak günâhların affına sebep olup çok sevaptır.

TEKÂLÎF-İ ÖRFİYYE

devletin dâimî ve fevkalâde giderleri için hükümdârın irâdesiyle toplanan vergiler. Örfî vergilerden
maksat, şer’î olmayan vergiler demek değildir. Çünkü şer’î ölçülere aykırı olmayan vergiler de İslâm
hukûkunun şumûlüne girer. İslâmiyet, devlet başkanına lüzûmunda vergi koyma selâhiyeti de vermiştir.
Halkın imkânları nispetinde alınan tekâlîf-i örfiye iki kısımda mütâlaa edilir:

1. Tekâlîf-i dîvâniyye: Harp ve âniden ortaya çıkan, büyük masraflar isteyen kamu hizmetlerini
îfâ edebilmek için konan vergilerdir. Avârız-ı dîvâniye veya sâdece avârız da denir.

Başlangıçta savaş masraflarını karşılamak için konan bu vergiler, 17. yüzyıl sonlarından îtibâren
normal vergiler hâline gelmiştir. Avârız vergileri bütçe gelirlerinin % 10-20’sini teşkil ediyordu. Tekâlif-
i dîvâniye; Sûriye, Bağdat, Girit ve Yemen gibi eyâletlerin dışındaki eyâletlerin halkından alınırdı. Her
sene vâli, voyvoda ve kâdılar vâsıtasıyla, senede iki taksitle alınmak üzere tevzî defterleri tanzim edilirdi.
Bu defterler şer’iyye sicilleri arasında saklanırdı. Avârız gelirleri, mâliye teşkilâtının mevkufât kalemi
tarafından teftiş edilirdi. Avârız vergisi alınan kimseler köyde toprağa, şehirde ise dâimî bir işe sâhiptiler.
Asker, din ve devlete faydalı mâlî ve bedenî hizmetlerde bulunanlarla, çalışamayacak durumda olanlar
avârız vergilerinden muaf idiler.

Avârız vergisi çok çeşitli olup, bâzıları şunlardır:
a) İmdâdiyye-i seferiyye: Harp sırasında hazînenin (beytülmâlın) durumu müsâit olmadığı
zaman, orduya maddî destek için halktan alınan vergidir. Miktârı fermanla bildirilirdi. Tanzimatla birlikte
normal vergiye çevrilmiştir.
b) İmdâdiyye-i hadâriyye: İhtiyat sebebiyle sulh zamanlarında alınan vergi olup, Rûz-ı hızır ve
Rûz-ı kâsım olmak üzere iki taksitte alınırdı.
c) İânei cihâdiyye: Muhârebe sırasında geçici olarak toplanıp, İmdâdiye-i seferiyeden farklı
olarak doğrudan merkeze gönderilir, kazâ ve sancaklara merkezden dağıtılırdı.
d) Nüzûl bedeli: Çoğunlukla ülkenin savaş alanına yakın veya ordunun geçeceği yol üzerindeki
konaklara komşu bölgeler için aynî; bu bölgeler dışındaki yerler için ise nakdî bir mükellefiyetti. 1683’ten
sonra ağır savaş şartları sebebiyle devamlı toplanan bir vergi hâline gelmiştir.
e) Sürsat bedeli: Reâyânın, ihtiyâç hâlinde, askerî birliklere; yem, yiyecek maddesi ve yakacağın
tespit edilen fiyat üzerinden satılmasıdır. Arpa, saman, un, koyun, et, yağ, bal ve odun bu şekilde bedeli
tespit edilen maddeler arasındadır. Sürsat, hukûkî bakımdan sözleşmeye dayanan bir mükellefiyetti.
Sürsat bedeli zaman zaman toplanırdı. 1683’ten sonra ağır savaş şartları sebebiyle nakden
toplanmasına karar verildi.
f) İştirâ (satın alma) bedeli: Devlet, ordu için gerekli zahîreyi nüzûl ve sürsat yoluyla temin
edemeyince, bu açığı zahîre satın alma yoluyla kapatmaya çalışırdı. Her kazânın iştirâ yoluyla teslim

edeceği, zahîrenin miktârı, önceden kazâlara bildirilir, bu sûretle bir mükellefiyet hâlini alırdı. İştirada
fiyat piyasa fiyatı olup, halk bu fiyattan devletin istediği kadar zahîre ve erzağı satmakla yükümlüydü.

g) Diğer avârız vergileri: Ayrı ayrı isimlerle sayıları, yüze kadar ulaşır. Boğazlardan geçen
gemilerden alınan izn-i sefîne, konak masrafı, kürekçi bedeli, muâfiyet bedeli, kereste bedeli, yol resmi
bunlardan bâzılarıdır. Dîne uygun olmayarak alınan bâzı avârız vergileri için zaman zaman bu husûsu
belirten fermanlar gönderilirdi.

2. Rüsûm-ı örfiyye (örfî vergiler): Devletin idârî hüküm mercîlerinin (organlarının) îfâ ettikleri,
icrâ ve hüküm vazîfeleri karşılığında halktan aldıkları vergilerdir. İcrâ (yürütme) ve hüküm (yargı)
mercîleri olan beylerbeyi, sancakbeyi, subaşı, sipâhî ve kâdılara ehl-i örf denirdi. Rüsûm-ı örfiye,
umûmiyetle hizmetleri karşılığı bunlara verilirdi. Ancak istisnâî olarak bu vergileri tamâmen tımar
sâhibinin alacağı kabul edilebilirdi. Bu çeşit tımarlara serbest tımarlar denir.

Rüsûm-ı örfiyenin bâzıları şunlardır:
a) Bâd-ı hevâ: Kânunnâmelerdeki târifi şöyledir: Tapu tahrir defterlerinde kaydolunan resm-i
arûs, resm-i cürm-i cinâyet, çiftlik tapusu, ev tapusu ve bir tımar arâzisine hâriçten gelip kışlayanlardan
alınan tütün resmidir.
Resm-i arûs: Gerdek resmi de denir ve düğünlerde alınırdı.
Resm-i cürm-i cinâyet: Buna cerîme de denir. Örf ehlinin tımar içindeki cezâları infazına karşılık
aldıkları resimlerdir. Miktârı cürüm ve cinâyete göre değişirdi.
Çiftlik tapusu: Resmî tapudur. Timar arâzilerinde ev yapanlardan alınır.
b) Diğer rüsûm-i örfiyye: Bâzıları şunlardır: Şehir ve kasabalarda kesilen koyun ve keçilerden
alınan kasaphâne, kellehâne, paçahâne, kelle, ayak, ciğer parası ve benzeri resimler, otlatılan, yaylanan
ve kışlaklayan davarlardan alınan ağıl, çit, otlak, yaylak ve kışlak resimlerini muhtesiplerin belediye
hizmetleri karşılığında aldıkları ihtisâp resmi vs. dir. kısaca, ehl-i örfün hizmetlerine karşılık, reâyânın
(halkın) vereceği bedel hâline getirilmiş ve buna, rüsûm-ı örfiye denmiştir.

TEKEOĞULLARI BEYLİĞİ

1321-1423 yılları arasında merkezi Antalya olan Teke-elinde, Hamidoğulları beyliğinin bir kolu
olarak hüküm süren bir Türkmen hânedanı. Hamidoğlu Dündar Beyin Antalya’yı fethettikten sonra
idâresini Yunus Beye bırakmasıyla Tekeoğulları Beyliği kurulmuş oldu (1321). Saltanatı çok kısa süren

Yunus Bey döneminde Anadolu’da Moğol vâlilerinin nüfuzları devam ediyordu. Bu sebeple Yunus Bey,
saltanatını onlara bağlı olarak devam ettirdi.

Yunuz Beyin ölümü üzerine yerine oğlu Mahmûd Bey geçti. Mahmûd Bey, kardeşi Sinânüddîn Hızır
Beyle Korkudeli emiriydi. Bu dönemde Anadolu beylikleri arasında İlhanlılara karşı genel bir
hoşnutsuzluk vardı. Bu sebeple 1324’te İlhanlıların Anadolu umûmî vâlisi Timurtaş, Hamidoğlu Dündar
Beyin üzerine yürüyerek onu Antalya’ya kaçırdı. Ancak Timurtaş’ın düşmanlığını üzerine çekmek
istemeyen Mahmûd Bey, amcasını İlhanlı vâlisine teslim ederek ölümüne sebep oldu. Daha sonra İlhanlı
genel vâlisi Timurtaş’ın görevinden alınmasıyla, onunla birlikte Mısır’a kaçan Mahmûd Bey orada hapse
atıldı (1327). Bu durum üzerine Korkudeli Emîri Sinânüddîn Hızır Bey, kardeşi Mahmûd Beyin yerine
geçti.

Hızır Bey ve ondan sonra tahta çıkan Dadı Bey devri hakkında kaynaklarda fazla bir bilgiye
rastlanmamaktadır.

Dadı Beyden sonra tahta çıkan ve Zincirkıran lakabıyla tanınan oğlu Mübârizüddîn Mehmed Bey
döneminde Kıbrıs Kralı Pierre de Lusignan-I, 114 parçadan müteşekkil kuvvetli bir filoyla gelerek Antalya
şehrini işgal etti (24 Ağustos 1361). Bundan sonra Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey ve Alaiye Beyiyle
ittifak eden Mehmed Bey Kıbrıslılarla amansız bir mücâdeleye girişti. Daha sonra Memluk sultanlığından
da yardımlar alan Mehmed Bey 1373’te çok şiddetli geçen bir savaştan sonra kaleyi almaya muvaffak
oldu. Mehmed Bey, Antalya’yı zaptetmenin şükrânesi olarak Selçuklulardan Sultan Alâeddîn Keykubat’ın
yaptırmış olduğu Yivli Minâreli Câmiyi yeniden tâmir ve ihyâ ettirdi. Mübârizüddîn Mehmed Beyin
ölümünden sonra yerine oğlu Osman Çelebi geçti. Bu beyin zamânında Osmanlı Sultanı Yıldırım Bâyezîd
Han, 1390’da zaptettiği Antalya’yı bütün Teke-eliyle berâber oğlu Îsâ Çelebi’ye sancak olarak verdi.

Ankara Meydan Muhârebesinden (1402) sonra Antalya hâricinde beyliğinin bütün topraklarını ele
geçiren Osman Bey Korkudeli’ni merkez olarak seçti. 1423’te Osmanlı tahtındaki saltanat değişikliğinden
istifâdeyle Karamanoğlu İkinci Mehmed Beyle ittifak ederek Antalya’yı almak istedi. Ancak bu ittifakı
haber alan Osmanlıların Teke-Karahisarı’ndaki subaşısı Firuz Bey, oğlu Hamza Bey, Korkudeli’ne âni bir
baskın yaparak Osman Beyi öldürdü.

Osman Çelebi’nin ölümüyle, Tekeoğulları Beyliği sona erdi ve arâzileri bütünüyle Osmanlılar eline
geçti. Sultan İkinci Murâd, Hamza Beye Anadolu Beylerbeyliğiyle birlikte Teke-eli Sancağını mükâfat
olarak verdi.

Tekeoğulları Beyliğinin arâzisi küçükse de Antalya limanı gibi önemli bir ticâret merkezine sâhipti.
Bilhassa 19. asrın ilk yarısında, Göller Bölgesinin halı, kilim, astarlık dokuma ve pamuklu gibi eşyâları
buradan ihraç edilmekte ve bundan Tekeoğulları büyük gelir sağlamaktaydı. Şehâbeddîn el-Ömerî,
1332’de Hızır Beyin 8000 atlı askerle 12 şehir ve 25 kaleye sâhip bulunduğunu yazmaktadır. Bunun
yanısıra Tekeoğullarının mevkileri îtibâriyle küçük çapta bir donanmaya sâhip oldukları tahmin
olunmaktaysa da faaliyetleri hakkında bir bilgi yoktur.

TEKERLEK

Alm. Rad (n), Scheibe (f), Fr. Raue (f), disque (m), İng. Wheel, round disk. Bir eksen etrâfında
dönen bir disk veya dâirevî bir çatı vâsıtasıyla dönme hareketi yapabilen mekanik bir düzen. Tekerlekle
elde edilen dönme hareketi makinanın temelidir. Öyle ki makinalaşmış medeniyetin onsuz gelişebilmesi
düşünülemezdi. Tekerleğin keşfi çok eski zamanlara uzandığından zaman içinde sayısız kullanma alanı
ortaya çıktı. Önce kara taşımacılığında yeni bir devir açtı. Sonraları bir seri değişikliklerle işçiliği
azaltmak, verimi arttırmak, taşıma hayvanının ve insanın sınırlı kas gücü kapasitelerine destek olan güç
kaynaklarının yerini almak üzere makinalar geliştirildi.

Tekerlek prensibinden geliştirilen sâdece birkaç düzeni zikretmek bile tekerleğin yol açtığı
gelişmenin, boyutları hakkında bir fikir verir. Dönen miller, makara ve kasnaklar, dişliler, volanlar ve
diğer düzenler, türbinler, içten yanmalı motorlar ve elektrik motorları gibi karmaşık düzenler, sıkça
kullanılan tekerlek prensibinden geliştirilmiş mekanizmalardan sâdece bir kısmıdır. Bunlardan bâzısı vinç
ve dâirevî testerelerde olduğu gibi gücün doğrudan çalışma noktasına uygulanmasını sağlar. Diğerleri,
tabiî güç kaynaklarını yeldeğirmeni ve dinamoda olduğu gibi aktarılabilen şekillere dönüştürür.

Tekerleğin çalışması sonsuz sayıda kaldıraç gibi düşünülerek açıklanabilir. Meselâ at arabası
tekerleğinde yere değen çember dayanak noktası olmak üzere her parmak bir kaldıraçtır. Lokomotifteki
tekerlekteyse dingil dayanak noktası olmak üzere yarıçapın ortasında bir yere bağlanan kol, gücü
tekerlek çemberine aktarır. Dingilin sâbit olması hâlindeyse tekerlek çemberine uygulanan kuvvet,
bağlanan kolu hareket ettirir. Çeşitli dişli takımları, gücü ve hızı yarıçap uzunluklarıyla orantılı olarak
değiştirir. Tekerlek, yükü ileriye çektiği gibi sürüklenen bir cismin aksine sürtünmeyi de azaltır. Böylece
at veya insan, sırtında taşıyabileceğinden çok fazlasını çekebilir.

Tekerlek hakkında ilk bilgi, mîlâttan 3500 yıl önce Sümerlerin kullandığı iki tekerlekli araba olarak
belirlenmiştir. Diğer bütün keşifler gibi tekerleğin keşfinde de daha önceden bilinen düzenlerin rolü
olmuştur. 2000 yıl süreyle büyük ağırlıkların taşınması için yuvarlak cisimler kullanılmış, yükler
hayvanlar tarafından sürüklenen ağaç gövdeleri ve kızaklar üzerinde nakledilmiştir. Bu tip kızaklar
altındaki gövdelerin kılavuzlarla gönderilmesi taşımayı büyük ölçüde geliştirmiş daha sonra kılavuzların
karşılaştığı güçlükleri kaldırmak için gövdenin ortası inceltilmiştir. Böylece gövdenin iki tarafında ilk
tekerlekler elde edilmiştir. Nihâyet sâbit dingillere takılıp serbestçe dönebilen tekerlek tipine ulaşılmıştır.
Arkeolojik bilgilere göre tekerleğin menşeinin Yakın Doğu olduğu anlaşılmaktadır. Tekerlekli araçlar
Sümerlerde M.Ö. 3500, Asurlularda M.Ö. 3000, İndüs Vâdisinde M.Ö. 2500, Orta ve Kuzey Avrupa’da
M.Ö. 1000 ve İngiltere’de M.Ö. 500 yıllarında bilinmekteydi. Bu sıra, tekerleğin tek bir menşe’den yavaş
yavaş Eski Dünyâ’ya yayıldığını göstermektedir.

İlk tekerlekli araçların birçok mahzurlu yanları olduğundan sınırlı kullanma alanları vardı. Dört
tekerlekli araba da hemen iki tekerlekli kadar eskidir. Bunlara hareketli bir ön dingil takılana kadar
bütün gövde kaldırılmak sûretiyle yönlendiriliyorlardı. Ayrıca kullanılan öküz veya eşeklerle hız çok azdı.
Ancak M.Ö. 2000 yıllarından sonra daha süratli olan atın, Asya steplerinden Mezopotamya’ya
gelmesinden sonra iki tekerlekli araba bir savaş aracı olarak kullanılmaya başlandı.

Tekerleğin bir makinaya ilk uygulaması değirmen taşının akan bir suya karşı konulmuş su dolabıyla
döndürülmesidir. Bu düzen Yakın Doğudan M.Ö. 1. yüzyılda yayılmış çok geçmeden basit dişliler ilâve
edilerek ilk un değirmenleri yapılmıştır. Bundan sonra tekerleğin kullanıldığı yerler gittikçe genişlemiş,
su dolabıyla işleyen mekanik çekiçler, mâden öğütme değirmenleri ve dirsekli millerle körükler ve yel
değirmenleri geliştirilmiştir.

Dişli çarkların bulunmasından sonra saat mekanizması gibi daha karmaşık sistemler yapıldı.
Zamanla bu hususta büyük gelişmeler oldu.

TEKERLEME

Alm. Wortsbpiel (n), Kalauer (m), Fr. Calembour (m); repartie, réplique (f), İng.Jingle; pun. Söz,
kelime ve ses benzerliğinden faydalanılarak söylenen, kısa, hoş cümlecikler. Bâzı yörelerde halk
âşıklarının karşılıklı atışmaları, verilen bâzı hazır cevaplar da tekerleme şeklindedir. Tekerlemeler; söz
cambazlığı ve hayâl mahsulü oldukları için yarı anlamlı veya anlamsız olabilirler. Genellikle masalların

başlarında, çocuk oyunlarının aralarında birbirine benzer kelimelerden yapılırlar. “Bir varmış, iki
yokmuş... evvel zaman içinde kalbur saman içinde... vs.” gibi.

Halk Edebiyatı diye isimlendirilen karagöz, ortaoyunu ve meddah hikâyelerinde, çeşitli törenlerde,
Kandillerle Ramazan ayının son günlerinde de güzel ve hoş tekerlemeler söylenir. Söyleyenlere
dinliyenler tarafından bahşişler verilir.

Tekerlemelerin bilinen çeşitleri şöyle sıralanabilir:
1. Oyun tekerlemeleri: Bunlar genellikle çocuk oyunları arasında yer almaktadır. Oyun
kurulurken veya oyunu idâre edecek kişi seçilirken tekerlemeler söylenir. Tekerlemenin son kelimesine
isâbet eden şahıs ebe veya oyun idârecisi olur. Buna ayıklama ve gösterme metodu da denmektedir.
“Karga karga gak dedi, çık şu dala bak dedi... Hacı anne kına ezer, ben bilirim kimi sever... Sepet
çardakta, gümüş yüzük parmakta...” gibi tekerlemeler oyun tekerlemelerinin bâzılarıdır.
2. Masal tekerlemeleri: Halk masallarında, gerçekçi veya olağanüstü masallarda masalcı;
anlatacağı olaya başlamadan önce akla mantığa sığmaz, karmakarışık, birbirine çapraz, şaşırtıcı, ilgi
çekici giriş cümleleriyle hâdiseyi kendi başından geçmiş gibi anlatmaya çalışır. Bunlar vezin ve kâfiye
kâidelerine uyarak, şiir ve nesir karışımı olarak söylenir: “Kasap olsam sallayamam satırı, nalbant olsam
nallayamam katırı, ne yapalım dost arkadaş hatırı...” misâllerinde olduğu gibi.
3. Söylemesi insanlara zor gelen tekerlemeler: Bunlar insanlar arasında söylenmesi maharet
isteyen tekerlemelerdir: “Kapı gıcırdatıcılardan mısın? Yoksa kıvılcım sıçratıcılardan mısın? Keşkekçi
keşkeği kepçelemiş mi, kepçelememiş mi?” gibi tekerlemeler çok yaygındır.

TEKFUR

Alm. Byzantinischer Prinz (m), Fr. Pirince (m), byzantin. İng. Christian princelet. Bizanslıların
müstakil vâlilerine ve Anadolu’nun bâzı Hıristiyan beylerine verilen ünvan. Bizans İmparatorluğunda
merkez dışındaki şehirlerin müstakil vâlilerine Tekfur denirdi. Bunların idârî ve askerî vazifeleri vardı.
Türkiye Selçukluları ve Osmanlı Devletinin ilk zamanlarında Tekfurlarla çok sıkı münâsebet kuruldu.
Tekfurlar Türk akınlarından korunup, istiklâllerini muhâfaza etmek için Türklere çok miktarda vergi
verirlerdi.

Tekfurların bâzıları durumlarını muhâfaza edebilmek için Türk kumandan ve beyleriyle akrabâ
olma yollarına başvururlardı. Bu sebepten ekserisi kızlarını Türk kumandan veya oğullarına gelin

verirlerdi. Bu tekfurların içinden Müslüman olanlar da oldu. Bunlardan Harmankaya Tekfuru Köse Mihal
en meşhurudur. Osmanlı Devletine ve İslâmiyete hizmetlerde bulundu. (Bkz. Köse Mihal)

Bizans İmparatorluğu yıkılınca tekfurluk da tamâmen târihe karıştı.

TEKİR BALIĞI (Mullus surmuletus)

Alm. Schwarzgrau (Katze), Streifenbarbe (f), Fr. Tigre, Rouget, İng. Redmullet, Tabby, Striped
goatfish. Familyası: Barbunyagiller (Mullidae). Yaşadığı yerler: Atlantik Okyanusu, Akdeniz ve
Karadeniz’de. Özellikleri: Kırmızımtrak renkli, küçük pullu, bıyıklı bir balık. 15-26 cm boyundadır.
Barbunyaya çok benzer. Eti lezzetlidir. Çeşitleri: Denizlerimizde tek türü vardır.

Dünyânın tropikal ve ılık denizlerinde yaşayan barbunyaya benzeyen bir balık. Barbunyadan daha
yassı ve küçüktür. Denizlerimizdekiler 15 cm’yi geçmez. İrilerine balıkçılarımız çuka adını verirler.
Atlantikte 25 cm, hatta 60 cm’ye kadar ulaşanlarına rastlanır. Çenesinde iki adet bıyık olduğundan
“tekir” adıyla anılır. Eti lezzetli bir balıktır. Tanımayanlara “barbunya” diye satıldığı olur. Barbunyanın
eti daha lezzetlidir. Çoğu parlak kırmızıdır. Diğerleri siyah, sarı lekeli ve çizgilidirler. Bıyıklarıyla kumları
karıştırarak yiyecek araştırırlar. Deniz solucanları, karides ve yumuşakçalarla beslenirler. Dili bulunmaz.
Çoğunlukla sürüler hâlinde dolaşırlar. Daha küçük balıklar tekir balığını tâkip ederek onun besin
artıklarıyla geçinirler. Mart ve haziran aylarında bol tutulurlar. Mayısta yumurtlarlar. Barbunyanın
ızgarası, tekirin tavası makbuldür.

TEKİRDAĞ

Yüzölçümü : 6218 km2

Nüfûsu : 468.842

İlçeleri : Merkez, Çerkezköy, Çorlu, Hayrabolu, Malkara, Marmara Ereğlisi, Muratlı, Saray,

Şarköy.

Marmara bölgesinin Ergene kısmında kalan bir ilimiz. İl toprakları 40° 36’ ve 41° 31’ kuzey

enlemleriyle 26° 43’ ile 28° 08’ doğu boylamları arasında yer alır. Doğudan İstanbul, kuzeyden

Kırklareli, batıdan Çanakkale illeri ve güneyden Marmara Deniziyle çevrilidir. Kuzeydoğuda Karadeniz’e

çok küçük bir kıyısı vardır. Trafik numarası 59’dur.

İsminin Menşei

Tekirdağ isminin Tekfur Dağından geldiği rivâyet edilir. Türk akınlarına iki sene direnen Bizans
kalesine “Tekfur Dağı” demişlerdir. Diğer bir rivâyete göre bu şehrin tekfuru avlanırken yaraladığı geyik
yuvasına koşar ve yavrularını emzirirken ölür. Bu hâdiseyi gören tekfur inzivâya çekilir. İnzivâya
çekildiği bu dağa Tekfur Dağı denir. Hangisinin doğru olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bilinen husus
Türkler bu şehri fethettiklerinde ilk önce “Tekir Dağı” sonradan “Tekirdağ” ismini vermiş olmalarıdır.
Tekirdağ’ın eski ismi de “Rodosto”dur.

Târihi
Tekirdağ il toprakları çok eski çağlardan bu yana bir yerleşim merkezi olarak eski bir târihe
sâhiptir. Anadolu’da ilk siyasî birliği kuran Hititler, Marmara Denizinin ötesini geçmemiş olup bu bölge
Hititlerin sınırları dışında kaldı.
Trakya’ya adını veren Orta Asya menşeli Trak Türkleri uzun müddet bu toprakları ellerinde
bulundurdular. M.Ö. 1200 târihlerinde Frigler bu bölgeyi ve Trakya’yı ele geçirdiler. Anadolu’ya geçerek
Frigya Devletini kurdular. Frigleri yıkan ve Anadolu’da hâkim olan Lidyalılar bilâhare M.Ö. 6. asırda Pers
Kralı Dârâ’ya yenilince Anadolu’nun mühim bir kısmı ve Trakya, Perslerin eline geçti. M.Ö. 4. asırda
Makedonya Kralı İskender, Pers Devletini yenerek ortadan kaldırınca Trakya, Anadolu ve İran
topraklarına katıldı. İyonlar devrinden beri bu bölgeye ve Yunanistan’a gelen göçmenler, sâhillerde
küçük siteler, koloni şehirler kurdular. M.S. 46’da Romaİmparatorluğu bu bölgeyi kendi topraklarına
kattı. 395’te Roma ikiye bölününce bölge Anadolu ve Trakya gibi Doğu Roma (Bizans) payına düştü.
Balkanlardan, kuzeyden, Orta ve Doğu Avrupa’dan zaman zaman bu topraklara akınlar yapıldı. Bu
akınların çoğu muhtelif Türk kavimleri tarafından düzenlendi. Beşinci asırda Attila emrindeki Hunlar,
Avar Türkleri ve Peçenek Türkleri bunların başlıcalarıdır. Gotlar, Moğollar, Slavlaşmamış Bulgar Türkleri
ve Lâtinlerin bu bölgeye akınları oldu. Bölgeye İslâm akıncıları da akınlar yaptılar, fakat feth edilen
yerleri uzun müddet ellerinde tutamadılar.
Rumeli Fâtihi ünvânıyla anılan Şehzâde Gâzi Süleymân Paşa(Orhan Gâzinin büyük oğlu)
Gelibolu’yu fethettikten sonra 1356’da Şarköy ve Malkara’yı alarak Tekirdağ topraklarınıOsmanlı sınırına
yaklaştırdı. Gâzi Süleymân Paşanın vefâtından sonra Bizanslılar bölgeyi geri aldılarsa da, Sultan Birinci
Murâd Hüdâvendigâr tahta çıkar çıkmaz 1362’de, bu toprakları yeniden, aynı târihte Gâzi Evrenos Bey
de Malkara’yı fethetti. Bizanslıların Çorlu’yu geri alma teşebbüsü başarısızlıkla netîcelendi.

1402 Ankara Savaşından sonra Sultan Yıldırım Bâyezîd Hanın Tîmûr Han karşısında yenilmesiyle
Osmanlı Devleti sarsıntı geçirdi. Osmanlı Devleti yeniden birliği temin ve kaybedilen toprakları geri
almak için geçen devrede bölge ve Trakya’ya sırasıyla Süleymân, Mûsâ ve Mustafa Çelebi hâkim oldular.

Sultan Birinci Mehmed (Çelebi) Hanla oğlu Sultan İkinci Murâd Han, Osmanlı Devletinin
bütünlüğünü ve otorite birliğini yeniden tesis ettiler. Fâtih Sultan Mehmed Hanın 1453’te İstanbul’u
fethiyle Tekirdağ bir iç şehir hâline geldi. Bu bölgeyi Türkleştirmek için Anadolu’dan Yörük Türkleri
getirilerek yerleştirildi.

Osmanlı devrinde Tekirdağ, şimdi Kırklareli sınırlarında bulunan Vize’ye bağlı bir sancaktı. Bu
sancak merkezi Sofya’da bulunan oldukça geniş Rumeli Beylerbeyliğinin (eyâletinin) 26 sancağından
birini teşkil ediyordu. Tanzimattan sonra Tekirdağ, Edirne eyâletinin (vilâyetinin) altı sancağından birine
merkez oldu. Dört kazâsı vardı. Cumhûriyet devrinde Sancaklar (mutasarrıflıklar) il (vilâyet) olunca,
Tekirdağ da il oldu.

Balkan Harbinde Bulgarlar Tekirdağ’ın büyük bir bölümünü işgâl ettiler. Nesillerden nesillere
anlatılacak tüyler ürpertici büyük cinâyetler işlediler. İhtiyar, çocuk, kadın demeden binlerce mâsum
insanı şehit ettiler. Annelerin gözleri önünde küçük çocukları süngülere takmaktan, fırına atmaktan
büyük zevk duydular. Eski Bahriye Nâzırı Ferik (Korgeneral) Hurşit Paşa, Tekirdağ’ı tamâmen
Bulgarlardan kurtarmak için Marmara’dan bir kolorduyla çıkarma yaptı. Şarköy’ü aldı. Fakat Tekirdağ’ı
kurtaramadan geri döndü.

Birinci Dünyâ Harbi sonunda Osmanlı Devleti toprakları muhtelif devletler tarafından işgâl edilince,
Tekirdağ Yunanlıların istilâsına uğradı. 1922 sonlarına kadar burada kalan Yunanlılar en az Bulgarlar
kadar mâsum halka zulmettiler. İstiklâl Harbi sonunda diğer yerlerden olduğu gibi buradan da çekilmek
mecburiyetinde kaldılar. Lozan Antlaşmasıyla buradaki Rumlar Yunanistan’daki Türklerle mübâdele
edildi.

Fizikî Yapı
Tekirdağ il topraklarının % 9’u dağlardan, % 75’i platolardan ve % 16’sı ovalardan ibârettir. İl
toprakları genel olarak az engebeli dalgalı düzlükler hâlindedir. Ekime müsâit toprakları çok bereketlidir.
Dağlar: Dağların yüksekliği 1000 m’nin altındadır. En yüksek dağı Ganos Tepesi 924 m’dir. Tekir
Dağları (Işıklar Dağı) güneyde olup, denize paralel uzanır. Karabağ’dan başlayıp Mürefte’ye doğru
uzanan dağlar denize dik olarak iner. İlin kuzeyinde Yıldız (Istranca) Dağları alçalarak tepeler hâlinde

yer alır. Bunların en yüksek yeri karatepe (484 m) dir. Platolar il topraklarının büyük kısmını teşkil eder.
Alçak tepeler ve geniş düzlükler hâlinde olup, Malkara ve Hayrabolu platoları başlıcalarıdır. Tekirdağ,
Kurudağ ve Istranca dışında diğer yükseklikler Ergene Vâdisine doğru alçalıp kaybolurlar. Ortalama
yükseklik 150-200 m’dir.

Ovaları: Ovaların çoğu deniz kenarında ve akarsu ağızlarındadır. Başlıca ovaları; Kınık Ovası,
Kumluca Ovası, Şerefli Ovası, Naipköy Ovası, Şarköy Ovası ve Değirmenaltı Ovasıdır. Akarsu vâdileri de
genişleyerek ova hâlini almıştır. Bunlar Ergene, Hayrabolu, Çene ovalarıyla Kurtdere, Çongora, Çorlu,
Gölcük ve Çengelköy vâdileridir.

Akarsuları: Tekirdağ ilinde büyük akarsular yoktur. Trakya’nın büyük akarsularının kolları vardır.
Ergene Çayı başlıca akarsuyudur. Bu çay Kırklareli’nden gelir, Saray ilçesinden geçer. Muratlı ilçesi
kuzeyinde dirsek yaparak il topraklarını terk eder. Çorlu Çayı, Karıştıran Çayı ve Hayrabolu Çayı, Ergene
ile birleşir. Araplıdere ve Değirmendere ise Marmara’ya dökülür. Olukbaşı Deresiyle Işıklar Deresi vardır.

Göller: Tabii göl yoktur. Kadıköy Baraj Gölüyse küçük bir göldür.
İklim ve Bitki Örtüsü
İklimi: Marmara kıyılarında Akdeniz iklimi hüküm sürer. Yazlar sıcak ve kurak geçer. Yağışlar kış
ve ilkbaharda olur. İç kısımlardaysa, kara iklimi hâkimdir ve kışlar kıyılara nazaran soğuk geçer. Senelik
yağış ortalaması 590 mm’dir. Bâzı yerlerde 725 mm’ye yükselir. Senede 30 gün 0°C altında ve 15 gün
+30°C’nin üstünde olur. Senede ortalama 5 defâ kar yağar ve 10 güne yakın karla örtülü kalır. Sıcaklık
-13,5°C ile +37,6°C arasında seyreder.
Bitki örtüsü: İlin büyük bir kısmı bozkır görünümündedir. Orman varlığı azdır. İl topraklarının %
17’si orman ve fundalıktır. Saray ilçesinin Bahçeköy bölgesinde çam ormanlarıyla Saray ve Çerkezköy
ilçelerinin kuzeyinde Istranca Dağları uzantısında meşe ormanları bulunur. İl topraklarının % 5’i çayır
ve mer’a, % 77’si ekili-dikili alanlardır.
Ekonomi
Tekirdağ ilinin ekonomisi tarım ve sanâyiye dayanır. Turizm sektörü de gelişmektedir.
Tarım: Verimli toprakları ve uygun iklim şartlarıyla çok çeşitli ve bol ürün alınır. Türkiye’nin
ayçiçeği bahçesidir. Türkiye’de yetişen ayçiçeğinin % 25’i bu bölgede yetişir. Tahıl ve sanâyi ürünleri
başta gelir. Bağcılık, kavun-karpuz ve sebzecilik oldukça gelişmiştir. Başlıca tarım ürünleri arasında
buğday, arpa, yulaf, mısır, ayçiçeği, şekerpancarı, kolza ve soğan yetişir. Sebze üretimi çok ilerlemiştir.

Elde edilen domatesle bol miktarda patlıcan, kabak, bezelye, bakla, semizotu, tâze soğan ve sarmısak
İstanbul’a sevkedilir.

Meyvecilik de çok gelişmiş olup kavun, karpuz, üzüm ve çok miktarda erik, iğde, muşmula ve kiraz
yetişir. Toprağı az, ürünü bol il olarak tanınır.

Hayvancılık: Tekirdağ ili hayvancılık bakımından da zengindir. Çayır ve mer’aları boldur. Platolar,
bitki örtüsü ve iklimi hayvancılığa çok müsâittir. Sığır, koyun, kıl keçisi, hindi beslenir. Arıcılık gelişmiştir.
Tekirdağ ilinin kıyıları çeşitli ve değerli balıklarla doludur. Her mevsimde bol balık bulunur. Başlıca balık
cinsleriyse barbunya, tekir, karagöz, mırmır, ispari, istavrit, kefal, levrek ve lüferdir.

Ormancılık: İlin orman varlığı azdır. Orman ve fundalık alanı 100 bin hektar olup, ilin kuzey
doğusundadır. Senede 250 bin ster yakacak odunu ile 2000 m3 sanâyi odunu ve 10 ton ıhlamur çiçeği
elde edilir.

Mâdenler: Tekirdağ ili mâden bakımından fakirdir. Sâdece linyit ve manganez yatakları olup,
senede yaklaşık 40.000 ton linyit çıkarılır.

Sanâyi: 1970 senesine kadar tarıma dayalı sanâyiye sâhip olan Tekirdağ ili, 1970’ten sonra hızla
sanâyileşmiştir. Çerkezköy, Çorlu ve Tekirdağ merkez ilçelerinde sanâyi kuruluşları daha fazladır.
Türkiye’nin en büyük 100 kuruluşundan 3’ü ve en büyük 500 kuruluştan 15’i bu il sınırları içindedir.
Metal eşyâ ve makina îmâlâtı gelişmiştir. İstanbul’a yakınlık, ulaşım, pazarlama imkânları sanâyinin
gelişmesinde mühim rol oynamıştır.

Başlıca sanâyi kuruluşları şunlardır: Ayçiçeği ve kolza yağı üreten çok sayıda fabrika, un ve
kiremit-tuğla fabrikaları, Tekel Fabrikası, Çimento Fabrikası, Mobilya Fabrikası, Yem Fabrikası, Profilo
Elektrik Âletleri Sanâyii, Hidrolik Makina Sanâyii ve Ticâret A.Ş. (HRMA), Profilo Elektrik Motorları ve
Kompresör Sanâyii A.Ş., Gümüşsuyu Halı Sanâyii A.Ş., Dinarsu Îmâlât ve Ticâret A.Ş., Narin Mensucat
Fabrikaları A.Ş., Aksu İplik Dokuma ve Boya Fabrikaları A.Ş., Yünsa Yünlü Sanâyii ve Ticâret A.Ş., Akip
Tekstil Sanâyii ve Ticâret A.Ş., Boya Apre Fabrikası, Trakya İplik Sanâyii A.Ş, Trakya Kâğıt Sanayii A.Ş.,
Modern Karton Sanâyii ve Ticâret A.Ş., Tekirdağ Ağaç Sanâyii ve Ticâret A.Ş. ve diğer fabrikalar.

Ulaşım: Tekirdağ ili ulaşım bakımından çok iyi imkânlara sâhiptir. Karayolları ağı mükemmeldir.
Yollar kaliteli ve geniştir. Merkez ilçe Tekirdağ’dan 5 ayrı istikâmete giden asfalt yollarla Trakya’nın her
yanına bağlanır. 378 km devlet yolu ve 270 km il yolu vardır. İstanbul-Tekirdağ-İpsala-Avrupa yolu çok
işlektir. Yolsuz köy yoktur.

Demiryolu: İstanbul-Edirne-Avrupa demiryolu il sınırları içinden geçer. Muratlı, Çorlu ve Çerkezköy
ilçeleriyle beş köy bu demiryolu güzergâhı üzerindedir. İl sınırları içinde demiryolu uzunluğu 62 km’dir.

Denizyolu: İlin Marmara kıyısında 4 iskelesi vardır. 400 m uzunluktaki Tekirdağ İskelesi ihrâcât ve
ithâlât iskelesidir. Marmara Ereğlisi İskelesi, akaryakıt yükleme ve boşaltma yeridir. Şarköy ve Mürefte
iskelelerine yolcu vapurları uğrar.

Nüfus ve Sosyal Hayat
1990 nüfus sayımına göre toplam nüfûsu 468.842 olup, 258.940’ı ilçe merkezlerinde, 209.902’si
köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 6218 km2 olup nüfus yoğunluğu 75’tir.
Örf ve âdetleri: Avrupa ile Asya arasında bir köprü, geçit olan Trakya ve bunun bir parçası olan
Tekirdağ il toprakları târih boyunca pekçok medeniyet, kültür ve milletlerin geçiş ve yerleşme yeri
olmuşsa da bu bölgenin Türkler tarafından fethinden sonra Türk-İslâm kültürüyle yoğrulmuş ve bu
kültür silinmez bir şekilde kökleşmiştir. Bu bölgenin Türkleşmesinde Yörüklerin çok mühim rolü ve
hizmeti olmuştur. Tekirdağ Trakya’da Türkleşen ilk yerlerden biridir.
Mahallî oyunları: Tekirdağ ili mahallî halk oyunları ve halk türküleri bakımından zengin bir ildir.
Oyunlar genel olarak karşılama, hora ve kahramanlık oyunlarıdır. Tekirdağ karşılaması, Sirto, Güzelkız,
Hasancık, İstemem Babacığım İstemem, Kampana, Tekirdağ Oyunu, Gayda, Keklik, Galamata, Reyhan,
Kara Çalı, Kasap, Kaçamak, Subaşı, Horon, Çoban ve Yeşilim başlıcalarıdır.
Mahallî kıyafetleri: Ancak düğün ve folklor gösterilerinde giyilir. Kadınlar kare şeklinde rengarenk
ve etrafı oyalı başörtü kullanır. İçliğin üzerine basma veya divitinden yapılmış fistan giyilir. Fistan yerine
bürümcek de kullanılır.
Mahallî yemekleri: Tekirdağ köftesi, keşkek, çeneçarpan çorbası, çıllık, elbasan tava, gülbarak
böreği, hakuk, kodrul, mangır, kalle, pireşe, yoğurtlu borana, peynirli helvası ve Tekirdağ baklavasıdır.
Yağlı ve karakucak güreşleri Tekirdağ’da çok yaygındır. 1935-1942 arasında 8 yıl Kırkpınar’da
başpehlivanlığı kazanan Tekirdağlı Hüseyin Alkaya, yurt dışında da sırtı yere gelmemiş bir Türk
güreşçisidir. Hayrabolulu Süleyman ve Malkaralı Fehmi Özkan da meşhur güreşçilerdir.
Eğitim: Okur-yazar nispeti en yüksek olan iller arasında olup, bu oran % 98’dir. İl dâhilinde 58
anaokulu, 350 ilkokul, 39 ortaokul, 7 meslekî ve teknik ortaokul, 10 lise, 14 meslekî ve teknik lise
vardır. Edirne’de bulunan Trakya Üniversitesine bağlı Tekirdağ Ziraat Fakültesiyle Meslek Yüksek Okulu

açılmıştır. Merkez ilçede 1955’te kurulmuş olan Nâmık Kemâl Kütüphânesinde 50.000 eser bulunur. Üç
halk ve çocuk kütüphânesi vardır.

İlçeleri
Merkez ilçe, Çerkezköy, Çorlu, Hayrabolu, Malkara, Marmara Ereğlisi, Muratlı, Saray, Şarköy
Tekirdağ ilinin ilçeleridir.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 117.455 olup, 80.442’si ilçe merkezinde, 37.013’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 10, Banarlı bucağına bağlı 12, Barbaros bucağına bağlı 10,
İnecik bucağına bağlı 24 köyü vardır. Yüzölçümü 1033 km2 olup, nüfus yoğunluğu 114’tür.
İlçe merkezi deniz kıyısında Ördekli Derenin denize döküldüğü yerde kurulmuştur. Son yıllarda
hızla gelişmiştir. İlçede un, yağ, tuğla fabrikalarının çok sayıda olmasına karşılık, genelde zengin bir
tarım merkezidir. Kıyı kesiminde balıkçılık da yapılmaktadır. Tekirdağ limanı aracılığıyla karayolunun
yanısıra deniz ulaşımında da faydalanılmaktadır.
Çerkezköy 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 41.317 olup, 23.102’si ilçe merkezinde, 18.215’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 9 köyü vardır. Yüzölçümü 296 km2 olup, nüfus yoğunluğu
10’dur.
İlçe toprakları Ergene Havzasında olup, genelde düzdür. Ergene Irmağının kollarından olan Çorlu
Deresi Istranca Dağlarından doğar. İlin toprak yönünden en küçük ilçesidir.
Ekonomisi 1980’li yıllara kadar tarıma dayalıydı. Temel tarım ürünü ayçiçeğidir. Son senelerde
İstanbul’a yakınlığı ve ulaşım kaynaklarının zenginliği sebebiyle İstanbul sanâyii için gelişme alanı oldu.
Türkiye’nin en büyük sanâyi kuruluşları arasında yer alan bâzı firmaların burada fabrikaları vardır.
İlçe merkezi, Çorlu Deresi üzerinde kurulmuştur. İl merkezine uzaklığı 61 km olup, İstanbul’a ise
100 km uzaklıktadır. İstanbul-Edirne demiryolu ilçenin yakınından geçmektedir. 1876-1877 Osmanlı-
Rus Savaşı sonrasında kurulmuştur. İlk adı Türbedere’dir. Daha sonra Çerkezköy olarak değiştirilmiştir.
Çerkezköy belediyesi 1911’de kurulmuştur.
Çorlu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 104.303 olup, 74.681’i ilçe merkezinde, 29.622’si
köylerde yaşamaktadır. Merkez ilçeye bağlı 22 köyü vardır. Yüzölçümü 946 km2 olup, nüfus yoğunluğu
110’dur.

İlçe toprakları, bölgenin en verimli arâzisi olan Ergene Havzasında yer alır. Genelde ova
görünümündedir. Ergene Irmağıyla kolu olan Çorlu Deresi toprakları sular. Ulaşım rahatlığı ve stratejik
önemi yüzünden Tekirdağ’ın en gelişmiş ilçesidir.

Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, yulaf,
şekerpancarı, ayçiçeğidir. Hayvancılık da tarım kadar gelişmiştir. Köylerin hepsinde besi hayvancılığı da
yapılır. En çok kıvırcık koyun ve sığır beslenir. Elde edilen süt ve süt ürünleri büyük ölçüde İstanbul’a
gönderilir. Tarıma dayalı sanâyi dışında, kimyâ ürünleri, orman ürünleri, metal eşyâ ve makina îmâlâtı
fabrikaları vardır.

İlçe merkezi önemli ulaşım bağlantıları üzerinde kurulmuştur. Milletlerarası E-5 karayoluyla
Haydarpaşa-Edirne demiryolu ilçeden geçer. İl merkezine 37 km, İstanbul’a ise 111 km uzaklıktadır.
Çorlu Belediyesi 1877’de kurulmuştur.

Hayrabolu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 45.640 olup, 16.923’ü ilçe merkezinde, 28.717’si
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 16, Dambaslar bucağına bağlı 11, Susuzmusellim bucağına
bağlı 19 köyü vardır. Yüzölçümü 1035 km2 olup, nüfus yoğunluğu 44’tür.

İlçe toprakları genelde düzdür. Kuzeybatı kesimi Ergene Havzası içinde kalır. Batı kesimindeyse
Işıklar Dağının uzantıları yer alır. Topraklarının diğer bölümleriyse yer yer engebeli platodur. En önemli
akarsuyu Hayrabolu Deresidir.

Ekonomi tarıma dayalıdır. Ayrıca tarıma dayalı sanâyi de gelişmiştir. Başlıca tarım ürünleri
ayçiçeği, şekerpancarı ve buğdaydır. Diğer ilçelerde olduğu gibi hayvancılık gelişmiştir. Çok miktarda
süt ve süt ürünleri üretilir. Un, nebâtî yağ ve tarım araçları üreten işyerleri de vardır.

İlçe merkezi, Hayrabolu Deresinin batısında kurulmuştur. İl merkezine 51 km mesâfede olup,
İstanbul-Edirne yoluna 19 km’lik bir karayoluyla bağlanır. Hayrabolu belediyesi 1869’da kurulmuştur.

Malkara: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 62.524 olup, 20.180’i ilçe merkezinde, 42.344’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 19, Ballı bucağına bağlı 15, Şahin bucağına bağlı 22,
Yörük bucağına bağlı 14 köyü vardır. Yüzölçümü 1224 km2 olup, nüfus yoğunluğu 51’dir.

İlçe toprakları Ergene ve Meriç’i besleyen dereler tarafından parçalanmış dalgalı düzlüklerden
meydana gelir. En yüksek noktası güneybatısında yer alan Kuru Dağı Tepesidir (676 m). Hayrabolu ve
Büyükdoğanca (Çamlıca) dereleri başlıca akarsularıdır. Sulama, içme ve taşkınları önleme gâyesiyle
Kadıköy ve Karaiğdemir barajları vardır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, ayçiçeği, şekerpancarı, üzüm ve
arpadır. Hayvancılık gelişmiştir. Un ve yağ fabrikaları ilçenin başlıca tarıma dayalı sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe topraklarında bulunan linyit yatakları özel kuruluşlar tarafından işletilir.

İlçe merkezi Tekirdağ-Yunanistan karayolu üzerinde kurulmuştur. Tekirdağ ve Çorlu’dan sonra
üçüncü büyük ilçe merkezidir. İl merkezine 58 km uzaklıktadır. Malkara belediyesi 1880’de kurulmuştur.

Marmara Ereğlisi: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 12.455 olup, 5957’si ilçe merkezinde,
6498’i köylerde yaşamaktadır. Merkeze bağlı 5 köyü vardır. Çorlu’ya bağlı bucak merkeziyken 16
Haziran 1987 târih ve 3392 sayılı kânunla ilçe merkezi oldu. Yüzölçümü 183 km2 olup, nüfus yoğunluğu
68’dir.

İlçe toprakları genelde düz ve ovalarla kaplıdır. Deniz kıyılarında geniş kumsallar olup, çok sayıda
tabiî plaj vardır. Bu yüzden ilçe merkezi ve çevresi İstanbulluların dinlenme yerlerinden biri
durumundadır. Kıyı şeridi yazlık evler ve turistik tesislerle doludur.

Ekonomisi tarım ve balıkçılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve ayçiçeğidir.
İlçe merkezi deniz kenarında ve İstanbul-Edirne karayolu üzerindedir. İl merkezine 39 km
mesâfededir. Limanı ilin akaryakıt yükleme ve boşaltma görevini yapmaktadır. Belediyesi 1958’de
kurulmuştur.
Muratlı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 22.952 olup, 13.192’si ilçe merkezinde, 9760’ı
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 16 köyü vardır. Yüzölçümü 407 km2 olup, nüfus yoğunluğu
56’dır.
İlçe toprakları Ergene Havzasında yer alır ve genellikle düzdür. Topraklardan kaynaklanan sular
Ergene Irmağı ve Çorlu Suyunu besler. Bir kısmıysa Marmara Denizine dökülür.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, ayçiçeği, şekerpancarı ve üzümdür.
İlçede un fabrikaları ve peynir yapımıyla uğraşan mandıralar vardır.
İlçe merkezi, Çorlu Suyunun Ergene Irmağına katıldığı bölgenin güneydoğusunda kurulmuştur.
Sultan Birinci Murâd bir sefer dönüşü sırasında buraya otağ kurmuş ve bölgeyi çok beğendiğinden
buraya “Murâd Eli olsun!” diye ferman buyurmuştur. Daha sonra Hacı Selim Bey adlı bir kişi bu bölgede
çiftlik kurarak Muratlı’nın çekirdeğini meydana getirmiştir. Cumhûriyetten sonra göçmenlerin
yerleştirilmesiyle küçük bir yerleşme alanı olan Muratlı gelişmiştir. İl merkezine 24 km uzaklıkta olup,

Tekirdağ’ı, İstanbul-Kırklareli karayoluna bağlayan yolla İstanbul-Edirne demiryolu ilçe merkezinden
geçer.

Saray: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 33.716 olup, 13.038’i ilçe merkezinde 20.678’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 13, Anıttepe bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 610
km olup, nüfus yoğunluğu 55’tir.

İlçe topraklarının büyük bir bölümü Ergene Havzasında yer alır. Kuzeydoğu kesiminde Yıldız
Dağları vardır. İlçe topraklarından doğan dereler Ergene Irmağına karışır. Karadeniz’de yaklaşık 8 km’lik
bir kıyısı bulunur. Dağlık kesimleri ormanlarla kaplıdır.

Ekonomisi tarım ve ormancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, ayçiçeği,
arpa ve yulaftır. Hayvancılık da gelişmiştir. İlçede un ve yağ fabrikaları vardır. İlçe topraklarında düşük
kaliteli linyit yatakları özel sektör tarafından işletilmektedir. Çıkarılan kömür genelde İstanbul’a satılır.

İlçe merkezi, İstanbul-Kırklareli karayolu üzerinde kurulmuştur. İl merkezine 81 km uzaklıktadır.
İlçe merkezine 17 km mesâfede olan Karadeniz kıyılarındaki tabiî bir güzelliğe sâhip olan Kastro 2,5
km’lik kumsalıyla ilin önemli turizm merkezlerindendir. Zamânımızda Çamköy olarak adlandırılan
bölgenin bir özelliği de, Trakya’nın tek karaçam meşceresi (korusu) burada bulunmaktadır.

Şarköy: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 28.480 olup, 11.425’i ilçe merkezinde, 17.055’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 15, Mürefte bucağına bağlı 12 köyü vardır. Yüzölçümü 481
km2 olup, nüfus yoğunluğu 59’dur.

İlçe toprakları genelde dağlıktır. Işıklar Dağı, Uçakbaşı doruğunda 924 m’ye ulaşır. Bu dağ,
Istranca Dağlarından sonra Tekirdağ’ın en yüksek dağıdır. Dağlık bölgeler meşe ve gürgen ağaçlarıyla
kaplıdır. Kıyıyla Işıklar Dağı arasında tepecik alanlar yer alır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri üzüm, buğday, ayçiçeği, şekerpancarı, yulaf ve
arpadır. Balıkçılık ve turizm ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. Kıyılarındaki tabiî plajların kenarlarında
turistik tesisler vardır.

İlçe merkezi, Marmara kıyısında kurulmuştur. Marmara kıyısını tâkip eden Tekirdağ-Eceabat
karayolu ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 83 km uzaklıktadır.

Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Marmara ve Karadeniz’de kıyıları bulunan Tekirdağ, güzel ormanları, târihî eserleri ve tabiî
kumsallarıyla güzel bir ilimizdir. Başlıca târihî eserleri şunlardır:

Rüstem Paşa Külliyesi: Ertuğrul Mahallesinde Kânûnî Sultan Süleymân Hanın damadı Rüstem
Paşa tarafından 1553’te Mîmar Sinân’a yaptırılmıştır. Külliye; câmi, hamam, bedesten, medrese ve
kitaplıktan meydana gelmiştir. Günümüze orijinal şekliyle câmi, kütüphâne ve bedesten ulaşmıştır.
Câminin tek ve geniş kubbesi ve yazıları bir sanat şaheseridir. Medrese yıkıntı hâlindedir. Hamamın
sâdece taş ve tuğla duvarlarından bir kısmı kalmıştır. Bedesten altı kubbeli dikdörtgen bir yapıdır. Taş
ve tuğla karışımından inşâ edilmiştir. Câmiye 1841’de Sultan Abdülmecîd devrinde son cemâat yeri ilâve
edilerek ortaya beşgen saçaklı ve on musluktan şadırvan inşâ edilmiştir.

Eski Câmi: Ertuğrul Mahallesinde olup, kitâbesi yoktur. İlk yapı şekli yanmıştır. Daha sonra
yapılan câmi 1830’da Zâhire Nâzırı Tekirdağlı Ahmed Ağa tarafından yaptırılmıştır. Çatısı ahşap, üstü
kiremit kaplıdır. 1912 zelzelesinde yıkılan minâre, Cumhûriyet devrinde yeniden yapılmıştır.

Orta Câmi: Kürkçü Sinân Ağa tarafından yaptırılmıştır. Eski câmi yıkılmış olup, günümüzdeki câmi
1854’te eskisinin yerine yapılmıştır. Câmi duvarları kalın taşlardan olup, çatısı kiremitle kaplıdır.

Hasan Efendi Câmii: Hasan Efendi Mahallesinde olup, 1627’de Hasan Efendi tarafından
yaptırılmıştır. Hasan Efendinin mezarı yanındadır. Minâresi tâmir görmüştür.

Sultan Süleyman Câmii: Çorlu ilçesinde çarşı içindedir. 1521’de yapılan câmi kesme taştan kare
plânlı yapı yuvarlak kubbeyle örtülüdür. Tek şerefeli minâre silindirik gövdelidir.

Gâzi Ömer Bey Câmii: Malkara ilçesinde Fâtih’in meşhur komutanı ve Mora Yarımadası Fâtihi
Gâzi Ömer Bey tarafından yaptırılmıştır. Eski Osmanlı câmilerindendir ve hâlen sağlamdır. Yanında
1490’da yapılmış Ömer Beyin türbesi vardır. 1830’da câmi tâmir görmüştür.

Ayas Paşa Câmii: Saray ilçesinde Sadrâzam Ayaz Paşa tarafından yaptırılmıştır. Kesme taştan
küçük bir yapıdır. Ana mekan kubbeyle örtülüdür. İnce silindirik gövdeli minâre tek şerefelidir. 1569’da
yapılmış olan câminin avlusunda Kırım hanlarından İkinci Devlet Giray Hanın (v. 1725), İkinci Fetih
Giray Hanın (v. 1746), İslâm Giray Sultanın (v. 1772), Üçüncü Selim Giray Hanın (v. 1785), Dördüncü
Devlet Giray Hanın (v. 1780) ve Şahbaz Giray Hanın (v. 1792) kabirleri vardır.

Tekirdağ Müzesi: Eski çağlarla Osmanlı devrine âit eserler sergilenir. Oldukça zengin sayılır.
Rakoczi Müzesi: Macar Kralıİkinci Ferenc Rakoczi’nin 1720-1735 arasında Tekirdağ’da kaldığı ev,
müze hâline getirilmiştir. Burada kullandığı eşyâlar, silâhlar, yaptığı yağlıboya tabloları ve tahta oymalar
sergilenmektedir. Avusturya İmparatoruyla savaşan Rakoczi, Fransa’ya sığınmış ve Sultan Üçüncü

Ahmed Han, Rakoczi’yi Macar Kralı tanımış ve Osmanlı Devletine dâvet etmiştir. 1735’te ölmüştür.
Sonradan kemikleri Macaristan’a nakledilmiştir.

Eski Eserler: Marmara Ereğlisi: M.Ö. 601’de Samoslar tarafından kurulmuş eski bir şehirdir.
Karaevli Köyü: Târihî bir Trak şehridir. Eski adı Mokapora (Mocasura) idi. Germeyan Köyü: Roma
Devrinde Aproi-Apros-Apri isimli bir şehirdi. İnecik: Eski Trak şehridir. Roma devrinde gelişmiştir.
Barbaros (Banados): M.Ö. 6. asırda kurulmuş târihî bir şehirdir. Mesinli Kale Kalıntıları: Çorlu
ilçesine bağlı Mesinli köyündedir. Beşiktepe: Merkez ilçeye bağlı Ahmedikli ve Hacıköy arasında beşiğe
benzer tepede kale kalıntıları vardır. Güneşli: Saray ilçesi yakınında eski bir yerleşim merkezidir.

Mesire yerleri: Tekirdağ, uzun kumsalları, bağları ve ormanlarıyla tabiî güzellikler açısından
zengin bir ilimizdir. Yaz ortasında deniz kıyıları yöre halkının ve İstanbulluların akınına uğrar. Başlıca
mesire yerleri şunlardır:

Barbaros; Tekirdağ’ın 8 km yakınında kumsalı çok güzel bir sâhil şerididir. Kumbağ: Tekirdağ’ın
15 km yakınında deniz kıyısında bir tâtil köyüdür. Sığ Deniz: Kumsalı, tabiî plajı, bağları ve ormanıyla
çok sayıda turistin geldiği bir yerdir. Çamlıköy: Saray ilçesinin Karadeniz kıyısındaki çok güzel
manzaralı, tabiî plajlı ormanla denizin kucaklaştığı bir yerdir. Bahçeköy Deresinin Kastro’da Karadeniz’e
döküldüğü yerde bir gölcük meydana gelmiştir. Bu gölcükte kayıkla gezilir ve gölcükte bol miktarda
kefal balığı bulunur. Çorlu Çamlığı: Çorlu-Lüleburgaz arasında soğuk ve güzel suları ve gür çam
ağaçlarıyla süslü bir mesire yeridir. Değirmenaltı: Tekirdağ’a 8 km mesâfede deniz kıyısında güzel bir
mesire yeridir. Mürefte: Denizi, kumsalı, üzümü, balığı ve manzarasıyla meşhur bir kıyı kasabasıdır.
Marmara Ereğlisi: Yaz turizmine çok müsâittir. Her zaman bol balığı vardır. Neresi kazılsa târihî eser
çıkmaktadır. Şarköy: Denizi, meyveleri, güzel suları ve yeşilliğiyle şirin bir dinlenme yeridir. Kıyıda
faytonlar bulunmaktadır. Eriklice, Gaziköy, Hoşköy, Karaevli, Topağaç ve Uçmakdere tabiî
güzellikleriyle isim yapmış diğer tâtil ve dinlenme yerleridir.

Tekirdağ av turizmine müsâittir. Çil, çulluk, keklik, sarıasma, üveyik, yaban ördeği, yaban kaz ve
tavşanı avlanır. Tekirdağ’ın Marmara’da 130 km, Karadeniz’de 3 km sâhili vardır.

Kaplıca ve İçmeleri: İlde önemli sayılacak kaplıca yoktur. Olanlarda da konaklama tesisleri
mevcut değildir.

Avşar İçmesi: Tekirdağ’a 21 km uzaklıkta Barbaros bucağının Çanakçı köyü yakınındadır. Mîde
rahatsızlıklarına faydalıdır.

Yarapsun Çamuru: Tekirdağ-Muratlı arasında Tekirdağ’a 7 km mesâfede bulunan 21-24°C
sıcaklıktaki bir çamurdur. Bikarbonat bakımından zengin olan çamur, romatizma ağrılarına iyi gelir.

TEKKE

İslâm ahlâkının, tasavvuf ilminin öğretildiği ve tatbik edildiği yer. Dînî eğitim ve öğretimin yapıldığı
müesseselerden biri. Tekke, Farçsa bir kelime olan “tekye”den dilimize “tekke” olarak geçmiştir. Lügâtta
“dayanılacak yer” anlamına gelmektedir. Çoğulu “tekâyâ”dır. Tekkelere “zâviye, dergâh, hankâh ve
âsitâne” de denilirdi.

İslâmiyetin öğretilmesinde medreseler gibi tekkelerin de önemli hizmetleri olmuştur. Tekkeler,
Müslümanlar tarafından tevhid inancını, Allahü teâlânın birliğine inanmayı bütün insanlığa yaymak ve
gönüllere yerleştirmek için vakıf esaslarına uyularak kurulmuş sosyal vasıflı dînî eğitim ve öğretim
kurumlarıdır. Tekke en önce, Ebû Hâşim Sofî için, Suriye’de Remle şehrinde yapılmıştır.

Medreselerde, İslâmiyetin îmân bilgilerini, emir ve yasaklarını öğreten derslerden kelâm, fıkıh,
hadîs, tefsir vs. gibi dînî ilimlerle birlikte fen bilgilerinden matematik, geometri, tıp, astronomi vs.
okutulurken, aynı devirde tekkelerde de her Müslümana lâzım olan ahlâk bilgileri okutuluyor ve
yaşatılıyordu. Buraya devam eden genç, orta yaşlı, yaşlı her zümreden insan emir ve yasakları, İslâm
ahlâkını öğrenerek güzel ahlâk sâhibi ve herkes tarafından sevilen, topluma faydalı bir şahıs olarak
yetişiyordu.

Tekke ve Medreseler târih boyunca hep tevhid inancını savunmak üzere teşkilatlanmışlardır.
Medreseler, sistemli bir tâlim ve terbiye proğramıyla genç nesilleri İslâmî ve dünyevî ilimlerle donatıp,
mukaddes İslâm dîninin hizmetine verirken, tekkeler, genç, yaşlı, okumuş, okumamış bütün halk
kitlelerini öbek öbek, bir aşk ve gönül ordusu biçiminde teşkilâtlandırıyordu. Bu sebeple Medrese ve
Tekkeler, kitleleri kucaklayan, saran iki kol gibidir.

Tekkelerden yetişenlerden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Yunus Emre, Erzurumlu İsmâil Hakkı gibi
sayısız büyük velîler, yaşadıkları asırlara, eserleri ve yaşayışlarıyla mühür vurmuşlardır. Bu büyükler,
insanlık târihinin şeref levhalarıdır.

Tekkeler, genellikle şehir, kasaba ve köylere kurulmakla berâber bâzan, sosyal hizmetleri görmek
için, büyük kervanların geçtiği ıssız yollarda, kırlık alanlarda, bâzan da, cihad etmek ve düşmanı
gözetlemek için hudut boylarında kurulurdu.

Issız yol boylarındaki kırlık alanlara kurulan tekkelerde, kış veya yaz yorgun kervancılar misâfir

edilir, bunlara yeme, içme, yatma, hayvanlarının bakımı dâhil, sosyal hizmetler verilir, karşılığında para

da alınmazdı.

Hudut boylarındaki tekkelere gelince; bunlar, stratejik ehemmiyeti olan mevkilerde kurulurdu. Bu

tekkelerde bilhassa cihad için gelen gönüllüler ordusundan Alp erenler, gâziler, akıncılar ve hudut

bekçileri bulunurdu. Bunlar, sulh zamânında herhangi bir düşman hücumu karşısında müdâfaasız

durumda kalan civar halkını, Müslüman köylerini korurlardı. Sefer durumundaysa, akıncı yiğitler,

hududu aşarak düşman memleketine dalar, onlara korku salarak ve mallarını ganîmet alarak düşmanı

sindirir ve Müslüman ordusunun zâyiât vermeden ilerlemesini sağlarlardı. Evranos Bey, Malkoçoğlu,

Hüsrev Bey, Kara Şahin gibi Osmanlıların meşhur akıncılarının birçoğu tekkelerde yetişmiş eşsiz

kahramanlardı. Hudut boyu tekkeleri ayrıca komşu devletin şahıslarına Müslümanlığı tanıtmakla ve

oralarda İslâmiyeti yaymakla da görevliydiler. Tekkelerin bu bakımdan da hizmetleri çok olmuştur.

Tekkeler bu hizmetlerin yanında çeşitli dert ve sıkıntılarını, gönül yorgunluklarını dindirmek için,

Müslümanların bir araya gelip dertleşmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını sağlamış, böylece ferdin

toplum hayâtına kazandırılmasında mühim bir rol oynamıştır. Bir çeşit ruh sağlığı, ahlâk okulu olmuştur.

Ayrıca tekkeler, boş zamanları değerlendirmede de faydalı olmuşlardır. Tekke edebiyatının

gelişmesiyle edebiyat dünyâsı da, mânen zenginleşme imkânı bulmuştur. Burada yetişen şâirler, ilâhî

aşkın verdiği haz ve zevki, kasîde, nât gibi şiir türleriyle dile getirmişlerdir. Böylece edebî sahadaki

zenginliğin artması sağlanmıştır. Bu edebiyata âit birçok eser, dîvânlar hâlinde toplanmıştır.

Ne yazık ki, son devirlerde tekkeler, sahte şeyhlerin ve ehliyetsiz kimselerin ellerine geçmiş, aslî

görevini yapamaz hâle gelmişlerdir. Cumhûriyetin îlânından sonra kapatılmışlardır.

Tekke edebiyatına âit bir şiir:

Gönül hûn oldu şevkinden, boyandım yâ Resûlallah
Nasıl bilmem, bu nîrâna dayandım yâ Resûlallah
Ezel bezminde bir dinmez figandım yâ Resûlallah
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah!

Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen
Muazzam bir sehâsın sen, dilersen rûnümâsın sen
Habîb-i kibriyâsın sen, Muhammed Mustafâ’sın sen
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah!

Gül açmaz, çağlayan akmaz, ilâhî nûrun olmazsa
Söner âlem, nefes kalmaz, felek manzûrun olmazsa
Fırâk ağlar, visâl ağlar, ezel mesrûrun olmazsa

Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah!

Erir canlar o gülbûy-i revanbahşın hevâsından
Güneş titrer, yanar didârının, bak, ihtirâsından
Perişan bir niyâz inler hayâtın müntehâsından
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah!

Susuz kalsam yanan çöllerde, can versem elem duymam
Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlarda nem duymam
Alev yağsa göklerden ve ben masseylesem duymam
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah!

Ne devlettir yumup aşkınla göz, râhında can vermek
Nasib olmaz mı Sultanım Haremgâhında can vermek
Sönerken gözlerim âsân olur âhında can vermek
Cemâlinle ferehnâk et ki yandım yâ Resûlallah!

Boyun büktüm, perişânım, bu derdin sende tedbîri
Lebim kavruldu ateşten döner pâyinde tezkîri
Ne dem gönlün murad eylerse taltif eyle Kıtmîri
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah!

TEKNESYUM

Alm. Ecnetium (m), Fr. Technétium (m), İng. Technetium. Periyodik tablonun VII B grubunda

bulunan bir element. Tabiatta bulunmaz. İlk defâ 1937 yılında Perrier ve Serge tarafından sun’î yoldan

elde edilmiştir. Molibdenin, siklotronda hızlandırılan döteryum çekirdekleriyle bombardıman edilmesiyle

elde edilir.

Atom numarası 43, atom ağırlığı 99’dur. Elektron düzeni: (Kr) 4d55s2 olup, oksidasyon sayısı da

7+’dır. Erime noktası 2200°C olarak bulunmuştur. Kimyevî yönden mangana benzeyen teknesyumun,

radyoaktif bozunma özelliği vardır.

TEKNOKRASİ

Alm. Technokratie (f), Fr. Technocratie (f), İng. Technocracy. ABD’de 1930’lu yıllarda ileri sürülen

ve ekonominin yönetiminde bankaların, tâcirlerin ve sanâyicilerin başarısız olduklarını ileri süren görüş.

Teknokratların görüşüne göre başlıca gâyesi kâr peşinde koşmak olan işadamları, sanâyide kullanılan

makina ve tesislerin teknik özelliklerini dikkate almadan daha fazla üretim için bunları zorlamakta,

stokları arttırmakta, bundan da toplum zarara uğramaktadır. Teknokratların görüşüne göre, bu sebeple

işletmelerin ve ekonominin yönetiminin, teknik bilgileri olan makina mühendislerine bırakılması gerekir.

TEKPARMAKLILAR (Perissodactyle)

Alm. Unpaarhufer, Perissodactyla (pl.), Fr. Périssodactyles (pl.), İng. Perissodactyla. Omurgalı
hayvanların memeliler (Mammalia) sınıfının, etenliler (Placentalia) bölümünün, toynaklılar (Ungulata)
üst takımına giren bir takımı. Tektırnaklılar da denir. Atgiller (Equidae), Gergedangiller (Rhinocerotidae)
ve Tapirgiller (Tapiridae) olmak üzere üç familyası vardır.

Tekparmaklıların ortak özelliği; orta parmağın (üçüncü parmak) gelişmiş olup, vücûdun dayanağı
olmasıdır. Diğer önemli özellik de, parmak sayılarının tek olmasıdır. Fakat bu ikinci özellik arka ayaklar
için kesindir. Ön ayaklarda parmaklar çift olabilir. Tapirlerin ön ayakları dört, arka ayakları üç
parmaklıdır. Gergedanlar üçer parmaklıdır. Atgillerde üçüncü parmak geniş bir tırnakla çevrilmiş olup,
toynak adını alır. Bunun üzerine basarak yürürler. Otçuldurlar. Geviş getirmezler. Mîdeleri basit yapılı
olup, körbarsakları geniştir. Memeleri kasık bölgesindedir. İri yapılı memelilerdir.

TEKRİ

(Bkz. Sumak)

TEKSİR

Alm. Vervielfältigung (f), Fr. Multiplication; reproduction; polycopie (f), İng. Multiplication
reproduction. Bir belgeyi çoğaltma işlemi. Teksir için belgenin orijinali veya orijinal yardımıyla elde
edilen bir aracı (negatif) kullanılır. Bu işlem, teksir makinalarında gerçekleştirilir. Teksir; işletmelerde,
okullarda, endüstride ve diğer alanlarda çok yaygın olarak kullanılan bir çoğaltma usûlüdür. Başlıca
ispirtolu, mumlu kâğıtlı ve ofset olmak üzere üç çeşit teksir makinası vardır.

İspirtolu teksir makinaları: En çok kullanılan ve en eski teksir âletlerindendir. Çoğaltılacak esas
nüsha, altına alkol emici yağlı karbonu hâiz bir kopye kâğıdı konulan kuşe kâğıda daktilo veya elle yazılıp
çizilerek elde edilir. Bu şekilde kuşe kâğıdın arkasına kopye kâğıdı yardımıyla çıkarılan negatif kopye,
teksir makinasının tamburuna takılır. Tambur döndürüldükçe alkolle ıslatılmış keçeler vâsıtasıyla
nemlendirilen negatif kopye teksir kâğıdı üzerine bastırılarak pozitif bir iz elde edilir. Bu şekilde
tamburun her döndürülüşünde teksir kâğıdı üzerine orijinal metin geçirilmiş olur. İspirtolu teksir
makinalarında dakikada 100-120 kopyelik bir hızla 300-400 nüsha basılabilir.

Mumlu kâğıtlı teksir makinaları: Burada mürekkep geçiren pelür cinsi veya lifli yapıdaki bir
kâğıda mürekkep geçirmeyen bir dolgu maddesi (parafin veya selüloz nitrat) emdirilerek elde edilen
özel bir kâğıt kullanılır. Mumlu kâğıt denilen bu kâğıt üzerine metin özel bir çelik kalem kullanılarak elle

veya şeridi çıkarılmış bir daktilo makinesiyle yazılır. Yazı yazılan veya çizilen kısımlarda dolgu
maddesinin açılmasıyla mumlu kağıt bu kısımlardan mürekkebi geçirebilir. Teksir makinasının mürekkep
verici merdânesine tespit edilen mumlu kâğıt, döndürülen merdanenin altına verilen teksir kâğıtları
üzerine temas ettirilerek baskı yapılır. Mumlu kâğıdın deliklerinden geçen mürekkep vâsıtasıyla, metin,
teksir kâğıtlarının üzerine geçirilir. Bu usûlle 1000 ile 10.000 nüsha teksir elde edilebilir. Mumlu kâğıt
kullanıldıktan sonra saklanıp ömrü bitinceye kadar ilerde tekrar kullanılabilir.

Ofset bora teksir makineleri: Bunlar baskı makineleri sınıfına girerler. Baskı işleminde
kullanılan baskı levhaları, kağıttan, ince alüminyumdan veya çinkodan yapılır. Basılacak metin yazı
makinesiyle, fotoğrafla, elle çizilerek veya kserokopiyle (elektrostatik metodla) levhalara geçirilir. Baskı
levhaları ofset makinasının merdânesi üzerine yerleştirilir. Bir silindir vâsıtasıyla baskı levhası, yağlı
mürekkep kullanılarak metin yazıları dışında su ile ıslatılır. Islak levhadaki metin diğer silindirler
yardımıyla tekrar mürekkeplendirilir. Sonra baskı levhaları vâsıtasıyla lastik kaplı bir silindire negatif bir
görüntü çıkarılır. Merdaneler vâsıtasıyla bu silindire bastırılan kâğıt üzerine pozitif bir görüntü basılır.
Ofset makinaları saatte 9000 kopya yapabilir. Kâğıt baskı levhalarda 25.000, alüminyum metal
olanlarda ise 50.000 nüshaya kadar baskı gerçekleştirilebilir.

Bunların dışında metinleri fotokopi yoluyla da çoğaltmak mümkündür. İlk fotokopi makineleri
fotoğraf çekme, banyo ve tespit yoluyla çalışıyordu. Bâzı fotokopi makineleri termokopi yoluyla çalışır.
Bu makineler koyu renklerin daha çok ısı soğutma esâsına dayanarak bir yüzü 80°C’ye kadar ısıtılınca
siyaha dönüşen, ısıya karşı hassas bir madde kaplı özel bir kâğıda kopya çıkarırlar. Bugün en yaygın
kullanılan fotokopi makineleri elektrostatik esâsa dayalı olanlarıdır.

Elektrostatik esasa dayalı olan fotokopi makineleriyle tamburu üzerine ışık karşısında iletken olma
özelliğine sâhip selenyum maddesi kaplanmıştır. Tambur üzerinde demir tozuyla karışmış karbontozu
veya tonertozu elektrostatik esasa göre görüntü teşkil eder. Tanburdan kâğıda basılarak kopya edilen
görüntü ısıtılarak sâbitleştirilir. (Bkz. Fotokopi)

TEKTİT

Alm. Tectite, Fr. Tectite, İng. Tectite. Dünyânın belirli bölgelerinde rastlanan, küçük tabiî camsı
cisimlerin ortak adı. Büyüklükleri milimikronla 10 cm arasında değişir. Büyük olanları silisçe (SiO2)
zengindir. Başlıca dört tip tektit vardır:

1. Mikrotektitler: Çapları 2 mm’den daha küçüktür. Çoğu küresel olmakla birlikte çubuk
biçiminde veya gözyaşı damlası gibi olanları da vardır.

2. Muong-Nong tipi tektitler: En büyük olan tektitlerdir. İlk defâ Vietnam’da bulunmuşlardır.
Tip olarak tablete benzerler.

3. Avustralitler: Daha ziyâde Avustralya’da bulunurlar. Tipleri merceğe benzer.
4. Damla tipi tektitler: Mikrotektitlere benzerler, ama onlardan oldukça büyüktürler.
Tektitlerin bileşiminde % 56 ile 98 arasında silis, % 8-10 Al2O3, % 0,25-9,8 FeO bulunur. Bunun
yanında TiO2, MgO, CaO, Na2O, K2O ve Fe2O3 değişik oranlarda bulunur.

TEKVANDO (TAEKWON-DO)

Dünyânın en eski savunma sporlarından biri. Kendini savunma, savaşçı sanatı olarak bilinir. Çin
Kung-fu’sundan ve Japon karatesinden farklı bir spordur. En eski olarak, KoreYarımadasının kuzey
bölgelerinde M.Ö. 37’de kurulmuş olan Kogoryo Hânedanlığına âit mezar duvar resimlerinde tekvando
izlerine rastlanmıştır. Kore halkı, tekvandoyu saldırganlara ve vahşî hayvanlara karşı savunma, savaşçı
sanatı olarak kullandığı gibi, güç ve çeviklik kazanma, zihnî ve fizikî sıhhati muhâfaza etmek ve
geliştirmek maksadıyla bir eksersiz olarak da yapmışlardır.

Tekvando, teknik ve mahâretten başka Doğu kültürüne âit bâzı sosyal değerleri de aksettirir.
Tekvando eğitimi, kişiye kendine güven, soğukkanlılık, fedâkârlık ve alçak gönüllülük öğretir.

Koryo târihinde tekvando “subak” olarak anılmıştı. Bu dönem hânedanları subakı, sâdece sıhhati
geliştirmek için bir hüner sporu olarak değil aynı zamanda yüksek bir harp sanatı olarak teşvik etmişler,
subak müsâbakaları tertip etmişlerdir. Tekvando, Kore’de başlamakla kalmamış Kore târihi boyunca
gelişimini sürdürmüştür. Subak müsâbakaları sivil halk arasında da büyük ilgi görmüştür. Orduya
girmek isteyen kimseler subak bilmek zorundaydılar. Çünkü mürâcaatçıların imtihanlarında subak
önemli bir yer işgal etmekteydi.

Yi Hânedanlığının çöküşüyle Japonlar Kore’yi işgal etmeye başladılar. Tekvandocular saldırganlara
karşı uzun süre mücâdele ederek zorluklar çıkardılar. Kore, 1945 yılında bağımsızlığına kavuştu. Bu
zamana kadar Kore’de Japon Karatesi ve Kung-fu yayıldı. Sonraki yıllarda bâzı Koreli antrenörler,
tekvando oyunlarını sistemleştirip geliştirmek için gayret sarfettiler. 16 Eylül 1961 târihinde “Kore

Tekvando Birliği” kuruldu ve bu birlik 25 Haziran 1962’de “Kore Amatör Sporlar Birliği” ile birleşti. 1962
Ekiminde 43. millî oyunlar kapsamına alındı.

30 Kasım 1972’de Dünyâ Taekwon-do Şampiyonası yapıldı. 25 Mayıs 1973’teki şampiyonaya 17
ülke katıldı. 15 Mayıs 1974’te Kukinon’da ilk “Dünyâ Tekvando Hakem Semineri” düzenlendi. Buna 10
ülkeden 46 takım iştirak etti.

Türkiye’nin tekvando sporuyla tanışması 1964 yıllarına rastlar. Bu yılda Koreli general Choi-
Honghi’nin başkanlığındaki bir tekvando ekibi çeşitli ülkeleri dolaşarak gösteriler sundular. Bu iyi niyet
gezisinde Türkiye’ye de uğrayarak tekvando gösterileriyle bu sporu tanıttılar. Şükrü Gençel ve Nazım
Canca’nın gayretleriyle bu spor ülkemizde gelişmeye başladı. 16 Haziran 1970 târihinde Güney Kore’den
Mr. Cho Soo-Se’nin Türkiye’ye gelmesiyle tekvando hızla gelişmeye başladı. Ülkemizde dünyâ çapında
başarılı birçok tekvandocu yetişti ve yetişmektedir. Başarılı bayan tekvandocularımızdan Tennur Yerlisu,
Züleyha Tan, erkeklerden de Nusret Ramazanoğlu, Turgut Uçan ve Şakir Bezci gibi sporcularımız dünyâ
çapında çeşitli madalyalar kazandılar.

TEL

Alm. Draht (m), Fr. Fil (m), İng. Wire. İnce, uzun silindir biçimine getirilmiş metal çubuk. Tel
umûmiyetle dâire kesitli olup, kolay bükülebilir özelliktedir. Bükülemeyecek kadar kalın veya birçok telin
birbirine sarılmasından meydana gelmişse bu tür tellere ya metal çubuk veya halat denir. Metal cinsine
göre de isim alır. Alüminyum çubuk, bakır çubuk, çelik halat gibi.

Halatlar ince tellerin bir saç örgüsü gibi birbirine sarılmasından meydana gelir. Böylece kopma
mukâvemeti aynı kesitteki aynı malzemeden yapılmış bütün metal çubuktan daha fazla olur. Çelik
halatlar vinçlerde, asma köprülerde, enerji nakil hatlarında bakır veya alüminyum malzeme şeklinde
kullanılır. Çelik halatların mukâvemetleri yanında bükülebilirliğinin de fazla olması ayrıca büyük bir
avantajdır. Halatlar tamburlara, makaralara sarılarak muhâfaza edilir ve bu şekilde kullanılır.

Teller dış tesirlerden korunmak üzere bâzan çeşitli koruyucu maddelerle kaplanır. İnce bakır
tellerden meydana gelen teller yalıtkan maddelerle kaplanırsa kablo denilen ve sanâyide çok kullanılan
bir tel türü elde edilmiş olur. Çok muhtelif kesit ve özelliklerde kablolar maksatlarına uygun yerlerde
kullanılmaktadır.

Tel, metallerin soğuk çekme metoduyla îmâl edilir. Kesiti îmâl edilecek telden daha büyük olan
metal çubuk döner kalıplardan geçirilerek çekilir. Kalıp çapına uyacak şekilde tel elde edilir. Daha ince
tel elde etmek için seri halde gittikçe çapları küçülen kalıplardan çekilerek makaralara sarılır. Çok ince
tellerin yapılışında kalıp olarak elmas kullanılır.

TELEEMPRİMÖR

Alm. Fernschreiber (m), Fr. Téléimprimeur (m), İng. Teleprinter. Basılı mesajlar almakta ve
göndermekte kullanılan elektromekanik bir düzen. Kısaca telem veya teleprinter de denir. Telem tâbiri
daha çok askerî haberleşmede kullanılır. Herbiri teleemprimör cihazına sâhip abonelerin bağlandığı
telefon benzeri haberleşme servisine teleks sistemi denir (Bkz. Teleks). Telefon sisteminden farkı bu
haberleşme ağında konuşmaların değil, yazılı metinlerin nakledilmesidir.

Teleprinter cihazı 1900’lerin başlarında ortaya çıktı ve Morse telgraf cihazının yerini almaya
başladı. Sterling, Morton ve Krum gibi araştırıcılar bu hususta ilk çalışanlardandır.

Bu makina, bir daktilo makinesinin mekanik fonksiyonlarıyla telgraf anahtarının elektrikî
fonksiyonlarını birleştirerek insanla telgraf devresi arasında bir ara birim teşkil eder. Gönderme
durumunda tuşlara basılarak girilen bilgiler elektrikî darbelere çevrilir. Bu darbeler kodlanır ve seri
olarak telgraf devresine verilir. Karşı istasyonda bulunan diğer makine elektrik darbeleri sezer ve kodu
çözerek ilgili harfi, rakamı veya noktalama işaretini bir kâğıt rulosuna basar. Kodlanmış her karakter bir
başlangıç darbesini, bir seri eşit uzunluklu bilgi darbelerini ve bir son darbesini ihtivâ eder.

Sıklıkla kullanılan iki temel kod sistemi vardır. Bunlardan biri orijinal Baudot kodundan Donald
Murray tarafından adapte edilen Murray kodu, diğeri de daha yeni olan Amerikan ASCII kodudur.
Murray kodunda her karakter 5 bilgi darbesinden, ASCII kodunda ise, 8 bilgi darbesinden teşekkül eder.
Çeşitli mesaj işleme özelliklerini hâiz ve bu kodlardan biriyle çalışan teleprinter makineleri mevcuttur.
Bilgileri temsil eden elektrikî işâretler telgraf hattı üzerinden frekans çoğalmalı sistemle gider. Yâni aynı
anda birçok mesaj farklı taşıyıcı dalgalar üzerine bindirilerek tek bir hat üzerinden iletilir.

Mevcut cihazlarla genel olarak dakikada 60-70 ve 100 kelimelik hızlara ulaşılabilir.
Basın sahasında ilk teleprinter servisi 1915’te tesis edildi. 1917 Haziranında Amerikan Telefon ve
Telgraf Şirketiyle United Press arasında 3 özel hatlı servis için kontrat imzâlandı. Bu târihten sonra hızla
yaygınlaşan servis bugünkü seviyesine ulaştı. Basın, havayolları, şirketler başlıca kullanıcılarıdır. Haber

metinleri, idârî mesajlar, iş mektupları gibi bilgiler gönderilir. Son yıllarda piyasaya sürülen üstün
kâbiliyetli kompütürize teleks makinaları bu sahada ulaşılan son noktadır.

Türkiye’de de Mehmed Ali Özkardeş isimli bir Türk Telgrafçısı bir nevi teleemprimör cihazı
geliştirmiş ve 1952 senesinde açılan bir sergide teşhir etmiştir. Tamâmen yerli malzeme kullanılan bu
cihaz hâlen Ankara’daki PTT müzesindedir.

TELEFERİK

Alm. Drahtseilbahn, Seilschwebebahn (f), Fr. Télephérique (m), İng. Telpher. İki istasyon
arasında kurulmuş havaî hat ve buna bağlı kabinlerle çalışan, yolcu veya yük taşımak için kullanılan
nakliyat sistemi. Özel çeşitlerinden çekici ve taşıyıcı kablolulara teleben ve telesiyej, sâdece çekici
kablosu olanlara teleksi adı verilmektedir.

Târihçiler eski çağların Aztek, Maya, Mısır gibi ileri medeniyetlerinde bugünkü teleferiğe benzer
vâsıtaların kullanıldığını tespit etmişlerdir. Bunların arasında, kolla çevrilerek ilerleyenler olduğu gibi
gelişmiş tipleri de vardır. Ancak çeşitli zorluklar sebebiyle 1800 senelerine kadar hakîkî mânâda bir
teleferik sistemi kurulamamıştır.

Elektriğin keşfedilmesiyle teleferiğin yaygınlaşması mümkün olmuştur. Aynı zamanda ilk uzun
mesâfeli hat (74 km) olan teleferik hattı 1919’da Kolombiya’nın La Dorada bölgesinde inşâ edilmiştir.
Teleferikle ilk yolcu taşıma ise 1929’da Almanya’da Freiburg şehri-Schavn İnsland Dağı arasında
yapılmıştır. Sanâyinin ilerlemesi, gelişmiş teleferik sisteminin ortaya çıkmasına imkân tanıdı. 1951’de
Irak’ta Dicle Nehri üzerinde yapılan böyle bir hat, bir defâda 4032 ton yük taşıyabilmektedir.

Türkiye’de ise, ilk teleferik hattı 29 Ekim 1963’te Uludağ’da faaliyete geçmiştir. Bursa’nın
güneydoğusundaki Teferrüç İstasyonundan sırayla Kadıyayla ve Sarıalan İstasyonlarına çıkan hatta
kullanılan kabinler kırkar kişi taşımaktadır. Memleketimizin ikinci teleferiği olan Balçova teleferiği ise 24
Mart 1981’den beri yirmişer kişilik kabinlerle hizmet vermektedir. Günümüzde mevcut olan teleferiklerin
en uzunları Kiristineberg-Boliden (İsveç: 96,5 km), Comilog (Kongo: 78 km), La Dorada (Kolombiya:
74 km), Massus-Asmara (Eritre:73 km)dır. Yükseklikleri deniz seviyesinden fazla olan mühim
teleferiklerse Mürrin-Schildhorn (İsviçre: 6632 m), Aigulle de Midi (Fransa: 3802 m) ve Mérida
(Venezuella: 3000 m)dir. Dünyânın en hızlı teleferiği de (40,64 km/saat), ABD’nin New Mexico
eyâletinde Sand-peat’ta çalışmaktadır.

Teleferiğin çalışması: Normal bir teleferik genelde üç basit kısımdan müteşekkildir. Bunlar;
teleferiğin asılı olduğu halat, halata hareket veren bocurgat makinası ve teleferik kabinidir. Halatlar düz
bir hat üzerinde bulunan iki istasyonu her 500 m veya her 1 km’de bir yerleştirilmiş pilonlar vâsıtasıyla
birbirlerine bağlarlar. Bocurgat da, elektrik veya dizel motoruyla çalışan, hattın bir yanından aldığı halata
kuvvet vererek öbür yanına aktaran gelişmiş bir çıkrık makinasıdır.

Teleferikler çalışma sistemi bakımından ikiye ayrılır. Tek halatlı denilen birinci türde teleferik tek
bir hareketli kabloya bağlıdır. İki halatlıdaysa birinci halat kabinin ağırlığını çekerken ikincisi hareketi
temin eder. Tek halatlı bir teleferik bir tonluk bir yükle bir dakikada 183 m gidebilir. İki halatlı bir
teleferik ise beş tonluk bir ağırlığı aynı hızla taşıyabilir. Hat gidişli-gelişli ise her bir tarafa aynı sayıda
kabin konması halata istenilen gerginliğin verilmesini mümkün kılar.

Yolcu taşıyan teleferikler, ticârî gâyeli olanlardan fazla farklı değildirler. Büyük yolcu teleferikleri
120 kadar yolcu taşıyabilirler. Ancak bunlarda diğer teleferiklere ilâve olarak âcil durum motorları,
yangın söndürücüler ve özel frenler bulunması mecbûrîdir. Venezüella, İsviçre gibi memleketlerde
teleferiklerin zeminden 300 m’den fazla yükseldiği yerlerde teleferiklere paraşütler de konulmaktadır.

Teleferiklerin çok yaygınlaşmasının en mühim sebebi bu vâsıtanın coğrafi engellerden
etkilenmemesidir. Kara ve demiryolunun kurulamadığı, hava vâsıtalarının da inemediği yerler için son
derece, münâsip bir vâsıtadır. Üstelik son derece ucuzdur. Tek kusuru yavaş gitmesidir. Birçok kişinin
teleferiğe, yüksekten aşağıyı seyretmek için bindiği düşünülürse, bu da kusur değil avantaj olur. İtalya,
İsviçre ve ABD’de sırf bu gâyeyle yapılmış teleferikler mevcuttur.

TELEFON

Alm. Telephon (n), Fernsprecher (m), Fr. Téléphone (m), İng. Telephone. Birbirinden uzak
yerlerde bulunan kişiler ve sistemler arasında bilgi alışverişini sağlayan elektrikli ses alıp verme cihazı.
Telefonun çalışmasında ana prensip ağızdan çıkan ses dalgalarının önce elektrik dalgalarına çevrilmesi,
bu dalgaların muhtelif gönderme metodlarıyla uzağa iletilmesinden sonra, bu defâ elektrik dalgalarının
tekrar kulakla duyulabilecek ses dalgalarına çevrilmesidir. Telefon ilk olarak 1876 senesinde Graham
Bell tarafından yapılmıştır. Önce şehirlerde kurulan telefon şebekeleri daha sonra şehirlerarası,
milletlerarası sistemler hâline dönüşmüş ve uydular aracılığıyla dünyânın her köşesinin birbiriyle
muhâberesi sağlanmıştır.

Târihçe: Telefon ilk olarak telgraf sistemine benzer iki hat üzerinden konuşulacak şekilde
kullanılmaya başlamıştır. Çoğu defâ bir hat demir tel, diğer hat ise toprak olduğu için kayıplar fazla ve
sesler karışık olarak işitiliyordu. Bakır alaşımlarının gelişmesiyle tel sayısı arttırıldı. Konuşma sayıları
arttıkça hatları yetişmemeye başladı. 1886 senesinde tek devreden değişik frekanslarla ses gönderen
kurapörtör (multiplex) devresi yapıldı. Uzun hatlara konulan yükselticilerle kayıplar telâfi edildi.

Telefonda büyük adım, operatör kullanmaksızın yapılan otomatik konuşmalardır. 1891 senesinde
geliştirilen strowger otomatik arayıcıyla araya operatör girmeden aboneler birbirine bağlanabilmiştir. Bu
sistem 1920 senesinde Bell sistemi olarak geliştirilmiştir. 1948 senesinden sonra ise transistörün
sahneye çıkmasıyla elektromanyetik röle sistemler yerini, elektronik devrelere bırakmıştır. Elektronik
arayıcı sistem ilk olarak 1965 senesinde ABD’de servise konulmuştur.

Telefonda atılan diğer büyük adım da, uzak mesâfe konuşmalarında yüksek frekanslı radyo
yayınlarından istifâdedir. 150-300 km aralıklarla yer alan röle istasyonları konuşmaları koaks
kablolardan ve havadan elektromanyetik yayın şeklinde iletmektedir. Frekans yükseldikçe tek hat
üzerinden konuşma kanal sayısı da yükselmektedir. Böyle bir sistemle iki röle istasyonu arasında aynı
anda 3600 konuşma yapmak mümkündür. Telefonda mikro dalga seviyesinde konuşmalara geçilmesi
ile televizyon ve telefon sistemleri birleştirilmiş, yayınlar tek radyolink devreler üzerinden yapılmaya
başlanmıştır. Bu gelişmeyi uydular aracılığıyla yapılan konuşmalar tâkip etmiştir.

Kıtalararası telefon konuşmaları 1915 senesinde başlamıştır. İlk konuşma Paris’le ABD’de Arlington
arasında yapılmıştır. Kıtalararası telefon konuşmalarında güçlü radyo alıcı vericileri kullanılıyordu.
İyonosferin etkisi konuşmaları zorlaştırdığı için sualtı kabloları kullanılmaya başlandı. İlk sualtı
kablosuyla telefon görüşmeleri 1950 senesinde Florida ile Havana arasında 185 km’lik mesâfede yapıldı.
Netîce tatminkâr olduğu için 1956 senesinde Newyork ile Londra arasına aynı sistem kuruldu.

Uydu aracılığıyla kıtalararası ilk telefon konuşmaları 1960 senesinde başladı. Echo 1 isimli uyduyla
ABD’nin doğu yakası ile batı yakası arasında telefon irtibatı sağlanınca bunu Telstar I, Telstar 2 ve diğer
uydular tâkip etti. Bugün uyduların devreye girmesiyle gemi veya uçaklarla otomatik telefon konuşması
yapılabilmektedir. 1985 senesinde uzay mekiği Discovery’nin yörüngeye koyduğu uydulardan biri aynı
anda 20.000 konuşma yapabilmeye müsâde edebilecek kapasitededir.

Türkiye’de ilk telefon 1908 senesinde uygulanmaya başlandı. Kadıköy ve Beyoğlu santralları 1911
senesinde hizmete açıldı. İlk otomatik telefon santralı 1926 senesinde Ankara’da kuruldu. Ardından

diğer il merkezlerinde de telefon santralları kurulmaya başlandı. Kısa bir süre sonra kurulan sontrallar
aracılığıyla bütün iller arası telefon haberleşmesi başlamış oldu. PTT’nin 1970’lerden sonra yaptığı
çalışmalarla telefon, Türkiye’de geç olmakla berâber, süratle yayılmaya başladı.

Türkiye’nin milletlerarası telefon santralı İstanbul’daki Tahtakale Telefon Santralıdır. Bu santralın
diğer milletlerarası telefon santrallarıyla irtibâtı 1985 senesi îtibârıyla altı yoldan olmaktadır. Bunlar: 1.
Edirne (Bulgaristan) hattı, 2. İzmir (Yunanistan) hattı, 3. Antalya (İtalya) hattı, 4. İskenderun (Suriye)
hattı, 5. Diyarbakır (Irak) hattı, 6. Ankara (Uydu) hattı. Diyarbakır’dan Bağdat’la görüşecek bir abone
önce Tahtakaleyle irtibatlanır daha sonra Diyarbakır radyolinkiyle Bağdat’a ulaşır. İleriki senelerde
uzaya gönderilecek Türk uydularıyla (Türk-Saat) milletlerarası santral hatlarında artış beklenmektedir
(1994).

Telefon nasıl çalışır: Bir elektrik devresi üzerinden bir telefon konuşmasının yapılması sırasında
meydana gelen olaylar şöylece sıralanabilir:

1. Ses enerjisi mekanik enerjiye dönüşür.
2. Mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür.
3. Elektrik enerjisi nakledilir.
4. Karşı tarafta elektrik enerjisi manyetik enerjiye dönüşür.
5. Manyetik enerji mekanik enerjiye dönüşür.
6. Mekanik enerji ses enerjisine dönüşür.
Elektrik titreşimlerinin iletkenlerdeki yayılma hızı esas titreşimlerinin havadaki yayılma hızından
bir kaç yüz bin kere daha fazla olduğundan (200-300 bin km/sn mertebesinde) telefon ile konuşanlar,
aradaki uzaklığa rağmen, karşı karşıya bulunuyorlarmış hissine sâhiptirler. Telefon sistemi üç ana görev
yapar. İki abone arasında konuşma irtibatını sağlar ve aboneler arasında çağırma, meşgul çevirme, ses
sinyâlleri üretir. Otomatik olmayan manyetolu telefonlarda bu işlemler elle yapılır.
Bir telefon âletinde bulunan belli başlı parçalar şunlardır: 1) Ses alıcı (mikrofon), 2) Mikrofon akım
kaynağı, 3) Ses verici (kulaklık), 4) Çağırma ve çağrılma düzenleri, 5) Devre açıp kapayıcılar,
anahtarlar, 6) Çağırma kadranı.
Manuel ve otomatik santrallara bağlı telefon âletleri birbirinden farklıdır. Herbirinde yukardaki
parçaların bâzıları bulunur. Telefonun ahizesi sesi elektrik enerjisine ve elektrik enerjisini de sese çevirir.
Otomatik telefon cihazında ahize kaldırıldığında devreyi açan bir anahtar ve ön tarafta numaratörü

mevcuttur. Telefon ahizesi kaldırılınca telefonla santral arasında elektrik devresi kurulur. Ahizeden ton
sesi duyulur. Numaratörden, meselâ 6 rakamı çevrilince elektrik devresi altı defâ açılıp kapanmış olur.
Elektrik devresindeki açılıp kapanmalar sinyâl olarak santralda devreler vâsıtasıyle sayılır.

Sinyâl sayısı devreler çok çeşitlidir. Bunlardan biri Strowger elektromekanik sayıcı anahtarıdır. Bu
anahtar silindir biçiminde olup, on sıra ve her sırada on kontak mevcuttur. Silindir ortasında bir kontakt
koluyla bu kola hareket veren elektromanyet vardır. Strowger anahtarının sayması telefon cihazı
numaratörünün elle çevrilmesinde meydana gelen olayın tersidir. Numaratörle meselâ 23 sayısı
çevrildiği vakit önce elektrik devresi 2 defâ açılıp kapanmakla elektromanyet kontak kolunu ikinci sıraya
dik olarak indirir. 3 rakamı çevrilince de elektromanyet bu defâ kolu ikinci sıranın üçüncü kontağına
getirir. Bir Strowger anahtarında on sıra ve on kontak olduğuna göre bir telefonu diğer 99 telefon
abonesinden birine bağlayabilir. Ahize yerine konulunca anahtara âit yay kontak kolunu tekrar sıfır
konumuna alır. Numaratörden verilen rakamlar sayıcı anahtarlarda yukardaki şekilde müsâit bulduğu
kontaklardan geçerek diğer aboneye ulaşır ve abone meşgul değilse zili çalar.

Strowger anahtarının çalışması prensip olarak alınarak modern elektromekanik (Cross-bar) röle
sistemi yapılmıştır. Matriks şeklinde sıralanmış röle bobininden ceryan geçince çekerek röle kontaklarını
kapatır. İrtibat hattı bu kontaklar vâsıtasıyla kurulur. Diğer bir hat seçim sistemi de yarı iletken
elemanlarla yapılan ve aynı zamanda hâfızalı olan statik sistemler olup, hacimce az yer işgâl etmesi
yanında bakım, tutum kolaylığı ve sürat özellikleri de vardır.

Santral cinsleri: Muhâbere santralları elektrik santralleri gibi birbirine çeşitli yönlerden
irtibatlıdır. Bir telefon abonesi dünyânın öbür ucundaki diğer bir telefon abonesine irtibatlanıncaya kadar
önce lokal santral şebekesindeki lokal santraldan bölge santral şebekesine geçen santrallardaki mantık
devrelerinin yönlendirmesiyle boş kanalı bularak milletlerarası transit santralına ulaşır. Bu santral,
milletlerarası santrallarla birbirine çeşitli metallerle bağlı olup, kıtalararası irtibatlar uydular aracılığıyla
olur. Arayan telefon, milletlerarası santrallar şebekesinin karşı santralına ulaşınca, bu defâ
santrallardaki mantık arama bağlama devreleri yardımıyla bölge santralına ve oradan lokal santrala
ulaşır. Lokal santral karşı abonenin bulunduğu şehirdedir.

Muhâberenin konuşma şeklinde olması şart değildir. Lokal santrallara konulan bilgisayarlar
gönderilen sinyâl cinsine göre seçim yaparak dağıtımı analog telefon, sayısal telefon, faksimile, teleks,

televizyon bilgi işlem şekillerinde terminallere ulaştırır. Böylece telefon konuşmaları yanında televizyon,
faksimil resim ve yazı, teleks, bilgisayar işlemleri de çok süratli ve kaliteli olarak yürütülür.

Muhâbere hatları: Muhâbere (haberleşme) imkânları çok çeşitlidir. Bunlar:
1. İki telli analog radyo sinyâl hattı (1 konuşma).
2. Anolog radyo röle link hattı (30 konuşma).
3. Sayısal radyo röle link hattı (1920 konuşma).
4. Çok kollu koaksiyel kablo hattı (7680 konuşma).
5. Fiberoptik kablo hattı (10.000 konuşma ve üstü).
6. Muhâbere uydular hattı (20.000 konuşma).
İki telli konuşma devreleri uzak mesâfelerde kayıplar çok arttığı ve kanal sayısı sınırlı olduğu için
şehir içi dağıtım sistemi dışında kullanılmaz. Muhâbere sistemleri radyo yayınlarından istifadeyle
kapasite ve kalite yönünden çok gelişmiştir. Telefon konuşmaları hem doğrudan analog sinyal olarak
hem de bu analog sinyalin sayısal sinyal hâline çevrilmesinden sonra yayınlanarak yapılabilmektedir.
Analog sinyal de yankı problemi ve sinyal gürültü seviyesi yüksek olduğu için terk edilmiş sayısal sinyal
sistemine geçilmiştir.
Sayısal sinyal sistemlerinde, analog sinyal dilimlere bölünerek düzgün palslara ayrılır. Bu palslar
daha sonra kodlanarak verici anteninden ‘0’, ‘1’ sayısal yayın olarak gönderilir. Kodlanma işlemi her
konuşma için ayrı ayrı yapılabildiği için bir antenden aynı anda binlerce sayıda konuşma palslar hâlinde
yayınlanabilir. Alıcı telefon, istasyondan alınan bu binlerce yayın tekrar kod çözücüde çözümlenerek,
odyo sinyal hâline çevrilerek santral mantık devresinden geçerek abonelere ulaşır. Kodlanmış palslar
antenden yayınlanabildiği gibi koaksiyel kablolardan da gönderilebilir. Koaksiyel kablolarda kayıplar çok
azalır. Koaksiyel kablo yerine bundan daha süratli yüksek kapasiteli ve kayıp oranı çok düşük optik fiber
kablolar da kullanılabilir. Optik fiber sisteminde kodlanmış sayısal sinyaller optik sinyallere çevrilerek
gönderilir. Karşı santralde optik sinyâller önce elektronik sinyâllere daha sonra da odyo analog sinyâle
çevrilerek lokal santral mantık devresinden abonelere ulaştırılır.
İki telli muhâbere sisteminde aynı anda bir konuşma yapılır. Halbuki pals kod modüleli sayısal
radyo link muhâbere sisteminde 30 kanal mevcuttur. Koaks kablolu sayısal radyo link muhâbere
sistemiyse en az sâniyede 30 megabit bilgi gönderme kapasitesine sâhip olup, 1920 kanallıdır. 1985
senesinde F. Almanya’da hizmete girmiş olan böyle bir sistem sâniyede 565 mbit kapasiteye; bir başka

ifâdeyle aynı anda 7680 konuşma veya bilgi aktarmaya müsâittir. Fiber optik sistemler 140 mbit/sâniye
ve daha yukarı kapasitede görev yapmaktadır. Fiberoptik muhâbere sistemi kapasite yüksekliği, montaj
kolaylığı, bakım istememesi, yüksek kaliteli bilgi göndermesiyle mevcut sistemlerin en mükemmelidir.

Özet olarak telefon santrallarının isimleri şunlardır: Elektromekanik telefon santralı, elektronik
telefon santralı, otomatik telefon santralı, şehirlerarası telefon santralı, transit telefon santralı,
yarıelektronik telefon santralı, yarıotomatik telefon santralı, mahallî (yerel) telefon santralı... olmak
üzere çeşitleri vardır (1994).

Telefonun tatbikatta sağladığı en büyük fayda muhâberenin süratli bir şekilde yapılmasıdır. Fiber
optik, koaksiyel kablo ve elektromanyetik yollarla uydulardan yansıtılarak yapılan telefon görüşmeleri
dünyânın her köşesini birbirine bağlamıştır. Telefon sistemlerinin kanal kapasiteleri her geçen gün
artmaktadır. Kanal sayısında artışlar telefonu daha da pratik bir hâle sokmaktadır. Telekomünikasyon
arasındaki önemli gelişmelerden biri de, telsiz telefonun ortaya çıkmasıdır.Kısa dalga radyo alıcı-
vericilerin normal telefon sistemine bağlamasıyla hareket hâlinde telefonla konuşma imkânı ordaya
çıkmıştır. Bu sistemle bölgeler arası kesintisiz bağlantı olduğu gibi, çok uzun menzilli yolculuklar yapan
bile istediği yeri ânında arayabilir.

Telefon teknolojisinde son gelişmeler ve GSM:Yirmi birinci yüzyıla yaklaştığımız şu günlerde,
teknoloji gelişmişlik-iletişim ve bilgi birbirlerinden ayrılmaz parçalar oldu. Bugün iletişim çağın gerisinde
değil, hep bir adım önünde gitmektedir. Hücresel mobil servisleri; 1980’lerin başlarından bu yana,
hareket hâlindeki insanların haberleşme ihtiyaçlarını gidermeye çalışmıştır. Geçen 10 yıllık sürede
hücresel telefonlar, otomobillerden başlayarak, diğer tip taşıtlarda da kullanılabilecek şekilde gelişmiş
ve sonunda da taşınabilir (cep telefonu) bir özelliğe kavuşmuştur.

Haberleşme alanında her geçen gün daha da artan ihtiyaçlar, alabildiğince çok haberleşme
servisini içine aldı ve kitlelerin bulundukları coğrafî dağılım bölgelerinden bağımsız olarak bu servislere
ulaşmalarını sağlayacak merkezî bir hücresel mobil haberleşme şebekesinin kullanılmasına zemin
hazırlamış ve bunun sonucunda da GSM (Global System for Mobile Communication) doğmuştur.

Bugüne kadar hücresel bir mobil haberleşme şebekesi kurulurken veya kapasitesi arttırılırken,
analog55 şebekelerin kullanılmasından dolayı frekans ve hücre plânlamalarında birçok güçlükler
çıkıyordu. GSM frekans problemlerini, hücre ve kanal plânlamalarındaki zorlukları ortadan
kaldırmaktadır.

Mobil telefon kullanımını en üst seviyeye ulaştıran GSM, sayısız üstünlük ve imkânları bir arada
sunmaktadır. Bu yeni sistemle ağırlığı 200-250 grama kadar düşen cep telefonları ile net bir şekilde
sâdece Türkiye sınırları içinde değil, bütün Avrupa’da rahatça ve ses kaybı olmadan konuşma
yapılabilmektedir. GSMsistemi, her türlü ilerlemeye açık olarak geliştirilmiştir. Uygulanmak istenen her
türlü yenilikler (kısa mesaj, faks, tegrat, telfoto... vs.) çok basit, hızlı programlama tekniğiyle cep
telefonuna aktarılabilecek. GSM teknolojisi, düşük güç çıkışlı cihazların kullanımını sağladığı için cep
telefonları ile uzun süre konuşma yapmak mümkün olabilecektir.

Bir GSM abonesi, yerleşik analog hücresel şebekelerden farklı olarak kendi terminallerini bütün
Avrupa devletlerinde kullanabilecektir. Aynı zamanda GSM şebekesi, abonelerin devamlı değişen
mekanlarının kaydını tutarak, gelen çağrı mesajlarını otomatik olarak coğrafî bölgelere aktarabilecektir
ve yönlendirebilecektir. Sistem abone numaraları SIM (Subscriber Identity Module) adlı kredi kartı
ebadında, kişinin cüzdanında taşıyabileceği büyüklükteki kartlara programlanıyor. Ayrıca Plug-in olarak
isimlendirilen daha küçük boyutlarda bir kart daha kullanılmaktadır. Bununla berâber her abonenin
kendisi için özel tanımlanmış özel kimlik numarası olan PIN (Personal Identity Number)ı girmesi şartıyla
mobil telefonlardan konuşma yapılabilecektir. Bu sistemle hiç kimse bir başkasının SIM kartını
kullanamayacaktır.

Kullanılacak Smart Card teknolojisiyle aboneye âit bütün bilgiler, bu abone kartına
toplandığından, yurtdışına çıkan bir abone, artık yanında telefon cihazı (cep telefonu) taşımak zorunda
kalmayacaktır. Her yerde, kendi adına kayıtlı SIM kartı ile bir el (cep) telefonu kirâlayıp istediği
görüşmeyi yapabilecektir.

Türkiye’de de GSM’nin alt yapı çalışmaları olanca hızıyla devam etmektedir. GSMprojesi ilk beş yıl
içinde Türkiye’nin bütün illerinde sistem ağını kuracaktır.

Bu sistem, otomobilimizde faks çekme, telekonferans düzenleme, çağrı gönderme, borsayı tâkip
edebilme, nerede olursa olsun sıhhatli ve parazitsiz telefon edebilme, veri gönderebilme, ... vs. birçok
kolaylıkları olacaktır.

Netice olarak haberleşme alanında GSM sistemi, serbest bilgi dolaşımını sağlayacaktır.
Bu gelişmeyle birlikte görüntülü telefon, konuşma ve görüntüyü aynı anda aktaran sistem de artık
yaygınlaşma safhasındadır. Görüntülü telefon 1964 yılında ilk önce ABD’de yapılmaya başlamıştır. Buna
rağmen görüntülü telefon sistemi hâlâ gerekli pazara ulaşamamıştır.

Türkiye’de de görüntülü telefon çalışmaları ciddi bir şekilde 1994 yılında başlamıştır. 2000’li
yıllarda ise artık “Görüntülü Cep Telefonları” yılları alacaktır. Telefon, teknolojinin insanlığa sunduğu en
faydalı araçlardan birisidir.

TELEKS

Alm. Telex (m), Fr. Telex (m), İng. Telex. Teledaktilolarla birbirine bağlanan abonelere kendi
aralarında telgraf muhâberesi yaptırılabilen bir servis. Avrupa’da 1930’ların başında görülmeye başlayan
teleks, kısa zaman sonra milletlerarası haberleşme için kullanılmaya başlandı. Özellikle hızla yayılan
teleks sistemi, günümüzde hemen hemen her ülkede mevcuttur.

Teleks servisi, telefon sistemine benzer, ancak konuşmanın yerini burada makina tarafından
basılmış mesajlar alır. Basılmış belgeler, özellikle teleksin iş dünyâsında yaygın kullanılmasını
sağlamaktadır. Ayrıca diğer bir husus telekste mesajın karşı tarafa makinenin başında herhangi bir
kimse olmadan da iletilebilmesidir. Bu bilhassa aralarında zaman farkı olan yerlerin haberleşmesinde
çok faydalıdır.

Telekste kullanılan teledaktilo, normal daktiloya benzer klavyesi mevcut olup, kullanımında
uzaktaki bir teledaktiloya iletilip, yazılı hâle çevrilebilecek elektrik sinyâlleri doğurur. Mesajlar, beş
birimlik kodla, dakikada 67 kelime olarak gönderilir. Kullanımı otomatik, yarı otomatik ve elle
gerçekleştirilebilir. Otomatikte herhangi bir ara operatöre ihtiyaç duyulmaz. Yarı otomatikte kullanılan
teleksin santralinde bir operatör ve elle olan kullanımdaysa bu operatöre ilâveten, varış yerinde de bir
operatöre ihtiyaç gösterir. Ücret, kullanılma zamânına ve uzaklığa göre tahakkuk ettirilir.

TELEM

(Bkz. Teleemprimör)

TELEPRİNTER

(Bkz. Teleemprimör)

TELESKOP

Alm. Teleskop, Fernrohr (n), Fr. Télescope (m), İng. Telescope. Uzaydan gelen her türlü
radyasyonu alıp görüntüleyen astronomların kullandığı bir rasathâne cihazı. Uzaydaki cisimlerden
yansıyarak veya doğrudan doğruya gelen, gözle görülen ışık, ultraviyole ışınlar, infraruj ışınlar, röntgen
ışınları, radyo dalgaları gibi her türlü elektromanyetik yayınlar kâinat hakkında bilgi toplamak için çok

lüzumlu delillerdir. Bu deliller ya klasik mânâda optik teleskoplarla veya çok daha modern radyo
teleskoplarla incelenir.

Aynaların ve merceklerin optik özellikleri İslâm âlimleri tarafından çok önceleri biliniyordu.
Teleskopun ilk şeklinin târifi Türk İslâm âlimi Ebü’l-Hasan [971-1029 (H.360-420)] tarafından
yapılmıştır. Ebü’l-Hasan, teleskobu uçlarında mercekler (adeseler) bulunan bir boru şekliyle târif
etmiştir. Bu konuda İslâm bilginlerinin sayısız çalışmaları olmuş ve astronomi ilmi çok gelişmiştir (Bkz.
Astronomi). Galileo’nin Avrupa’ya teleskopu tanıtmasıysa ancak 1609 yıllarında olabildi.

Teleskop yapı olarak objektif, oküler ve bu mercekleri muhâfaza eden bir tüpten meydana
gelmiştir. Objektif cinsine göre iki tür teleskop vardır. Uzaydan gelen ışıklar teleskop içinde bir aynaya
çarpıp, prizmadan geçtikten sonra göze geliyorsa bu türe yansımalı teleskop denir. Uzaydan gelen ışıklar
merceklerden doğrudan geçip göze geliyorsa bu türe de kırılmalı teleskop adı verilir.

Teleskopun gücü, topladığı ışık miktarıyla orantılıdır. Teleskopun objektif çapı büyüdükçe ışık
toplama kâbiliyeti artar. Meselâ, 5 cm çaplı bir teleskop 0,5 cm çaplı gözbebeğine oranla (5/0,5)2 veya
100 kat daha çok ışık toplar. Teleskoplarda yansıma kayıpları olabileceği için bu miktar yüzde on kadar
azalır. Astronomlar parlaklık farklarını logaritmik artan değerler şeklinde târif etmişlerdir. Parlaklıktaki
100 kat fark, teleskop skalasında 5 değeriyle görülür. Karanlık gecede insan gözü ışık şiddeti 5 değerli
yıldızı görebilir. Kaliforniya’daki Palomar Dağında bulunan Hale Teleskopu objektif çapı 5 metredir. Bu
teleskop göze nazaran bir milyon kat ışık toplar.

Teleskopta teşekkül eden görüntünün netliği atmosferin menfî yönde etkisine bağlı olarak değişir.
Teleskoptaki kararlılık 2 yay sâniyesi için geçerlidir. Atmosfer şartları, bâzan bu açıyı 0,25 yay sâniyeye
kadar düşürür. Bu durumda inceleme yapılan yıldız değil de yakınındaki yıldıza âit görüntüler
kaydedilebilir.

Teleskopta görülebilecek bir cisim aşağıdaki formülle ifâde edilir:

Yay derecesi= 2,5 x 106 x / aλ
λ radyasyonun dalga boyu ve a teleskop objektif açıklığıdır.

Teleskopun ışık toplama gücüyle büyütme gücü farklıdır. Teleskopun büyütmesi teleskop odak
uzaklığının oküler odak uzaklığına oranıdır.

Gök cismini inceleyen teleskopun dünyâ dönüşünü tâkip edecek yukarı aşağı ve yana hareket
etmesi için tâkip düzenleri vardır. Hareketlerin çok hassas olması gerekir. Atmosfer etkilerinin de hesaba
katılarak teleskop konumuna hareket verilir. Teleskop hareketleri modern teleskoplarda elektronik
devreler ve kompüter yardımıyla yürütülür.

Radyo teleskoplar yapı olarak optik teleskoplara benzer. Uzaydan gelen elektromanyetik yayınları
alabilmek için 100 metre çapında antenler kullanılır. Anten, ışığın ayna vâsıtasıyle odaklanması
biçiminde elektromanyetik yayını, odakları ve çok hassas radyo alıcılarında yükseltilerek incelenmesine
imkân tanır.

1983 sonlarında uzay ilim adamları uzun mesâfeleri daha hassas görebilmek gâyesiyle çok
maksatlı uzay teleskopunu dünyâ etrafındaki yörüngesine oturttular. Uzay teleskopu, ışığı toparlayan
2,4 metre boyunda “Cassegrain” reflektörü yardımıyla ultraviole astronomisinde çığır açmıştır. Bu proje
NASA (National Aeronautics and Space Agency) ile EAS (Europeau Space Agency)’nın ortak yapımıdır.
Uzay teleskopunun faaliyete geçmesiyle: 1) Gözlemler yer yüzeyinden 500 km yükseklikten gece-
gündüz devam eder. 2) Atmosferin yuttuğu bâzı elektromanyetik radyasyonlarla ultraviole ve infraruj
ışınların bir kısmı tespit edilir. Yer yüzünden en yüksek dağ tepesinden dahi bu radyasyonlar
kaydedilmemektedir. 3) Atmosferin özelliği dolayısıyle cisimlere âit görüntülerin birbirine etkisi ortadan
kalkar. Böylece küçük bir cisimden gelen ışığın teferruatlı incelenmesi mümkün olur.

Uzay teleskopu dört ana sistemden meydana gelir: 1) Teleskop, ışığı toplayıp cihazlar bölümüne
gönderir. 2) Cihazlar bölümü, teleskoptan gelen ışığı analiz eder. 3) Jeneratör, güneş enerjisini elektrik
enerjisine çevirerek teleskop ve cihazları besler. 4) Kontrol sistemleri, ısı ve elektrik kontrolunu yapar,
dünyâ ile irtibat sağlar.

Uzay mekiği aracılığıyla yörüngeye yerleştirilen uzay teleskopunun çalışma süresi 15 senedir. Her
2,5 senede bir astranotlar trafından ara bakımlarının yapılması gerekmektedir. Büyük onarımlar için
uzay mekiği aracılığıyla dünyâya geri getirmek de mümkündür.

Uzay teleskopunun cihazlar bölümü ilmî araştırmaların yapılmasına yarayan 5 cins cihazdan
meydana gelmiştir: 1) Geniş sahalı gezegenler kamerası. Bu kameranın görevi gezegenler arası kozmik
mesâfelerin tespit edilmesi ve gezegenlerin fotoğraflarının çekilmesidir. 2) Zayıf görüntüler kamerası.
Bu kameranın görevi 120 ile 700 nm (denizmili) dalga boyundaki ışıkları tespit etmektir. Bu ışıklar dünyâ
yüzeyinden en kuvvetli teleskoplarla dahi görülemez. Bu cihaz böylece galaksilerdeki yıldızların

mesâfelerini tâyin etmekte kullanılacaktır. 3) Zayıf görüntü spektrometre. Bu cihaz 70 nm dalga
boyundaki ışıkları analiz eder. Aktif galaksi merkezlerinin fizikî ve kimyevî yapıları incelenir. 4) Yüksek
güçlü spektrometre. Dalga boyu 110 ile 320 nm olan ışıkları analiz eder. Yıldızlararası gazların
bileşimlerini ve fizikî durumlarını incelemeye yarar. Büyük kızıl yıldızlarda kütle kaybolmasının tespiti
bu spektrometreyle yapılabilmektedir. 5) Yüksek süratli fotometre. Bu cihaz uzaydaki muhtelif ışık
kaynaklarının şiddetini galaksi ışıklarından süzerek ölçmeye yarar. 120 nm dalga boyundaki ışıkları
1/1000 sâniyede filitreliyebilir. Atmosfer böyle bir ölçüme hiçbir zaman müsâde etmez.

TELEVİZYON

Alm. Fernsehen (n), Fr. Télévision (f), İng. Television. Görüntünün ve görüntüyle alâkalı seslerin
aynı anda elektromanyetik dalgalar hâlinde yayılması prensibine dayanan en mükemmel haberleşme
sistemlerinden biri. Televizyonun temel prensibi ışık enerjisinin elektrik enerjisine çevrildikten sonra
yayınlanması ve alınan elektromanyetik sinyâllerin tekrar ışık enerjisine çevrilmesidir.

Işık enerjisinin elektrik enerjisine çevrilmesi fikri 1873 senesinde Selenyum üzerine ışık
düşürüldüğünde elektrik direncinin değiştiğinin keşfedilmesiyle başlamıştır. Bu prensibe göre selenyum
üzerine parlak ışık düşerse; sinyâl kuvvetli, soluk ışık düşerse sinyal zayıf olacaktır. Genliği değişen bu
sinyâl radyo dalgaları gibi yayınlanıp alıcıda ters işlem yapılınca ekranda görüntü teşekkül eder.
Televizyon bu bakımdan “uzaktan görme” mânâsına gelir.

Gazete baskısında çıkan resimler yakından incelenirse resmin, açık ve koyu noktalar matrisinden
meydana geldiği görülür. Televizyon ekranında da meydana gelen resim esâsen açık ve koyu renkte
noktaların birleşimi bir matristir. Televizyon yayını ve alınmasında bu matris iki türlü işleme tâbi tutulur.
Birinci işlem, resmi yukardan aşağıya doğru binlerce yanyana noktalardan meydana gelen dilimlere
ayırmak; ikincisi de resme hareket kazandırmak için sinema tekniğinde olduğu gibi gözün fark
edemiyeceği sayıda ekrandan poz geçirmek (Bkz. Sinema). Bu iki işleme televizyon tekniğinde tarama
denir.

Televizyon sistemleri verici ve alıcı olmak üzere iki kısımdır. Verici sistem, mercekli TV kamerası
ve radyo vericisi; alıcı sistemse radyo alıcısı ve TV alıcısıdır. TV kamerasıyla TV alıcısında ışık enerjisini
elektrik enerjisine çeviren tüpler vardır; bu tüpler kameradaki mercekten gelen ışık şiddetini elektrik

video sinyâline çevirir ve radyo vericiye gönderir; alıcıdakiyse radyo alıcıdan gelen elektrik video
sinyâllerini ışık enerjisine çevirerek ekranda görüntü meydana getirir.

Televizyon yayını renkli ve renksiz olarak iki türlüdür. Renksiz televizyon monokromatik (tek
renkli) olarak adlandırılır ve beyaz, gri ve siyah renklerden istifâde edilir. Renkli televizyon ise özel filitre
ve dikromatik ışık teknikleri ve floresant maddelerden istifâdeyle kırmızı, yeşil ve mavi renkleri kullanır.
Renkli televizyon siyah, beyaz, kırmızı, yeşil ve mavi renklerin karışımından çok renkler elde etme
özelliği de taşır.

Kablolu televizyon sisteminde yayının TV alıcısna iletilmesinde elektromanyetik dalgaları ileten
antenler yerine telefon hattı gibi kablo hatları kullanılır. Çeşitli dış faktörlerin parazit tesiri olmadığından
yayın daha nettir.

Televizyon yayınının radyo yayınından hiçbir farkı yoktur. TV yayını genlik modüleli video (resim)
sinyali ve frekans modüleli (FM) ses sinyali şeklinde olur. Her iki sinyâlin frekansı birbirine çok yakın
olup, aynı antendan alınabilir. Televizyon ses ve görüntü yayını için kullanılan belirlenmiş frekans
bandlarına TV kanalları denir. TV frekans bandlarından 30-300 MHz arasında kalan bandlar çok yüksek
frekans (VHF); 300-3000 MHz arasında kalan bandlar ultra yüksek frekans (UHF) gruplarına girer. Her
band genişliği AvrupaTV sistemlerinde 8 MHz’dir; Amerikan TV sistemleri için 6 MHz’dir. TV yayınları
birbirini gören 50-120 km mesâfelerdeki antenler aracılığıyla uzaklara iletilir.

Televizyon yayın tekniğine göre üç cins yayın vardır. Amerikan TV yayın sistemi NTSC, Fransız TV
yayın sistemi SECAM ve Avrupa TV yayın sistemi PAL ismini alır. Türkiye PALTV yayın sistemine sâhiptir.

Târihî gelişme: İlk TV yayını 1928 ile 1935 seneleri arasında John Logie Baird tarafından
ingiltere’de BBC aracılığıyla yapıldı. Bu sistemde resimler 525 yerine 30 çizgiyle ekranda teşekkül
ettirildiği için teferruat görülemiyordu. 1936 senesinde Alexandra Palace yine BBC aracılığıyla 405 çizgi
sistemiyle mükemmel görüntü elde etti. Bu sistem İngiltere’de 1964 senesine kadar devam etmiştir.
Televizyonda ilk başarılı kamera İconoscope’un bulunuşuyla başlamıştır. İconoscope’u yine buna
benzeyen orthicon tüpü tâkip etti. Daha sonra çok küçük fakat ışık direnç münâsebeti mükemmel olan
görüntü plakası kurşun monoksit (PbO) kaplı vidicon tüp yapıldı. 1950 senesinde vidicon tüpün bulunuşu
TV’de dev bir adım oldu. Vidicon tüpün en geliştirilmiş tipi, görüntünün düşürüldüğü plakanın yüzeyinin
binlerce mini silileon fotodiyodlar dizisinden meydana gelenidir. Bu tür tüplere epicon tüp de denir.
Tüplü kanallar yanısıra yarı iletken görüntü sensörlü kameralar da yapıldı. Orthicon kamera tüpün boyu


Click to View FlipBook Version