On dokuzuncu yüzyıl romantizmi tiyatroyu değil de şiiri etkiledi. Ancak Almanya’da romantik
tiyatro hayli iddialıydı. Schiller, Goethe ve Wagner Almanya’da; Hugo ve Alfred de Musset Fransa’da;
Strindberg İsveç’te; Ibsen Norveç’te; Çehov ve Maksim Gorki Rusya’da; G. Bernard Shaw İrlanda’da
sivrilen isimlerdir.
Yüzyılın sonlarında, ciddî tiyatro eğilimleri görüldü: “Gerçekçilik”ten, “simgecilik, izlenimcilik,
doğalcılık, gelecekçilik ve dışavurumculuk” gibi modernist akımlara geçildi. Bu tür oyunlar kolayca
seyirci çekemedi. Bu yüzden “bağımsız tiyatro” adıyla “bağımsız, hür, tenkidî, karamsar” vs. kavramları
yüklenen hareketler başladı.
Günümüz tiyatrosu:
Günümüz dünyâ tiyatrolarında “gerçekçilik” akımı ve sahne düzeniyle oyunculukta Rus
Stanislavski’nin “tabiîci” anlayışı devam etmektedir. Ancak, karşı akımlar bu “gerçekçi, sâhici dekor
ögeleri” yerine tecrübî tiyatroyu uygulamaya koymuşlardır (İsveçli tasarımcı Adolphe Appia, İngiliz
yönetmen Gordon Craig).
Tecrübî tiyatroda; yalın-basit bir sahnede, dramatik sahneler jestlerde toplandı ve çok özel bir
ışıklandırma yöntemi kullanıldı. Artık tiyatro ve oyunculuk, tamâmen sembolik bir düzenden ibâretti:
Buna“soyutlamaya dayalı(mücerret, abstre) dışavurum anlatımı” dendi. Craig’in tâkipçisi “gerçekçi” Rus
Meyerhold ise oyuncuyu kişiliksiz, süper-kukla (biyomekanik oyuncu) durumuna soktu. Aynı
“gelecekçilik” akımı İtalya’da da etkili oldu. Makinayı ve mekaniği bir inanç hâline getiren “İtalyan
gerçekçileri” seyirciyle oyun arasındaki gizli duvarı yıkmaya yönelik, kışkırtıcı oyunlar sergilediler.
Modern tiyatro, Almanya’da “dışavurumculuk” biçiminde ve aşağı yukarı aynı anlayıştadır. Yine
rûhî gerilimler ve iç çatışmalar sahnede yer alır (Ernst Toller; Makina Kırıcıları, 1922). Yahûdî asıllı,
Alman oyun yazarı Bertholt Brechth (1898-1956) siyâsî ve marksist anlayışını epik tiyatro türüyle
ortaya koyar. Epik tiyatroda oyuncu, belli bir bildiriyle ortaya çıkar. Dekor, seyirciyi uyaracak biçimdedir.
Oyuncuyla-seyirci arasındaki tartışma ortamı dâimâ canlı tutulur. Seyirci, mizah yoluyla düşünmeye
yöneltilir. Bu tür tiyatronun Türkiye’deki ilk tatbikçileri 1960’lı yıllarda eserlerini veren Haldun Taner ile
Vasıf Öngören’dir. Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım,
Sersem Kocanın Kurnaz Karısı; Vasıf Öngören’in Asiye Nasıl Kurtulur, Oyun Nasıl Oynanmalı
eserleri epik tiyatroya âit oyunlardır. (Bkz. Haldun Taner)
Modern tiyatroda duygu yanılmasına, edebî anlatıma bir tepki olarak “belgesel tiyatro” veya “olgu
tiyatrosu” doğmuştur. Bu tiyatroda anlatılan vak’a, fazla değiştirilmeden, belgelerle ortaya konulur.
Çağdaş tiyatroda bir diğer gelişme de uyumsuzluk tiyatrosu’nun ortaya çıkışıdır. Bu tiyatro
karamsarlık, kadere karşı geliş, şaşkınlık gibi ve endişeler içinde kıvranan insanoğlunun hakikî inançtan
uzak ruh hallerinin sahnelere yansımış şeklidir. Bâzı Avrupalı ve Amerikalı oyun yazarları, insanın
durumunun saçma ve gâyesinin boş olduğu inancını savunurken, tam bir inançsızlığın da
savunucusudurlar. Hiçbir hedef gözetmezler; hayâtı boş görürler; şaşkın ve endişelidirler. Bu
sebeplerden dolayı “uyumsuzluk tiyatrosu”nun diğer adı “saçma, abesle uğraşma, olmayacak işler”
mânâsında ifâdesini bulan absürd tiyatro’dur. Samuel Beckett (1906-1989, İrlandalı), Eugéne Ionesco
(Fransız), Arthur Adamov (1908-1970, Rus), Harold Pinter (İngiliz) bu karamsar türün birkaç yazarıdır.
Uyumsuzluk tiyatrosunda dil bozuk, tekrarlı ve ilgisiz konuşmalar, felsefî endişeler çoktur. Gerçeküstücü
(sürrealist), varoluşçu (egzistinsiyalist), dışavurumcu (ekspresyonist) akımların ve Franz Kafka
(1883-1924)nın etkisi açıkça görülür.
“Tecrübî tiyatro”da 1960’lardan sonra gelişen bir hareket de seyircinin oyuna katılmasıdır.
Polonyalı yönetmen Jerzy Grotowski bu fikriyle Avrupa ve ABD’deki toplulukları etkiledi.
Türk tiyatrosu:
Bir seyirlik geleneği içinde gelişen Türk tiyatrosunda doğu-batı kültür ve medeniyetlerinin etkisi
çoktur.
Temâşâ oyunları, Türklerin atalarının kültüründe yer alırdı. Şaman törenlerinde maske kullanma,
hayvan taklitleri yapma ve dans etme ögeleri bulunurdu. Türkler Anadolu’ya gelirken temâşâ
geleneklerini de getirmişlerdir. İslâmiyet öncesiyle sonrasının motifleri birleşerek Anadolu’da yeni bir
seyirlik geleneği doğdu. Bunlar daha çok şehir hayâtında görülen meddah, Karagöz, ortaoyunu, kukla
gibi oyunlardır.
Meddahlık daha ziyâde 16. yüzyıla damgasını vurmuştur. Karagöz ve ortaoyunu halk tiyatrosunun
en gelişmiş iki oyunudur. “Karagöz ve Hacivat” adıyla bilinen “gölge oyunu”nun bu iki tipi 19. yüzyılın
başlarında “Kavuklu ve Pişekâr” adıyla ortaoyunun da tipleri olmuştur. Ortaoyunu adına kayıtlarda ilk
defâ 1834’te rastlanır. Bu oyun Karagöz, kukla ve meddah oyunlarının bir karışımıdır. “Yeni dünyâ,
meydan oyunu, kol oyunu, taklid oyunu” adlarıyla anılır. 19 ve 20. yüzyıl başlarında doruk noktaya
çıkan ortaoyunu, Tanzimâtla gelen batı tiyatrosuna boyun eğdi, Cumhûriyetten sonra ise silinme
noktasına geldi. Kukla geleneğiyse doğu kültürünün en eski türüdür.
Gelenekçi (an’anevî) Türk tiyatrosu yazılı bir metne, kurulu bir sahne düzenine dayanmaz. İçe
doğduğu gibi konuşulur. Taklid ve söz oyunlarına dayanır. Temel ögesi güldürüdür. Bu sebeplerden
dolayı oyuncuları tip seviyesinde olup, karakter özelliği taşımaz.
19. yüzyılın ortalarında Avrupalı opera ve tiyatro toplulukları İstanbul’a gelmeye başlar. Bu arada
bir protokol gereği ve kültür alış verişi olarak yabancı elçiliklerde verilen temsillere hükümet temsilcileri
de katılır. Hattâ sarayda da aynı maksatlarla temsiller verilir. Protokol için olsun, kültür alış verişi için
olsun devletler arasında bu çeşit münâsebetler sık sık görülmüştür. Çeşitli ülkelere giden Türk devlet
adamları da “mehter gösterileri” yaptırmışlardır.
Batı tiyatrosunun Türk kültürüne tam anlamıyla geçmesi Tanzimâtla olmuştur. 1839’da, Tanzimât
Fermânının yayınlandığı yıl, İstanbul’da dört tiyatro binâsı yapıldı. Yazılı metne dayalı ilk dram türü
oyunlar yazılmaya, tercümeler yapılmaya başlandı. Oyunların düzenli olarak sergileneceği sahneli yeni
tiyatro binâları kuruldu. An’anevî Türk tiyatrosundaysa bu döneme kadar düzenli ve kazanç gâyeli
sergileme olmayıp düğün, sünnet, bayram gibi günlerde seyirlik oyunları bir toplum (cemiyet) hâdisesi
olarak yer almıştı.
Türk tiyatrosunun 1839-1923 dönemi: Tanzimâttan Cumhûriyete kadar süren bu dönemin en
önemli tiyatro özelliği, “seyircinin tiyatroya alıştırılması” meselesidir. Bu işin öncülüğünü Güllü Agop
(1840-1891) isimli bir Ermeni üstlendi. 1868’de kurduğu Osmanlı Tiyatrosunda oynanacak Türkçe
oyunlar, yetiştireceği oyuncular ve açacağı başkaca tiyatrolar için gerekli desteğiyse, mevki ve
makamına sıkı sıkıya bağlı olan Sadrâzam Âlî Paşadan alıyordu. Böylece; 15 yıl boyunca Türk insanını
tiyatroya alıştıran Güllü Agop, bu arada Namık Kemal’in, Ahmed Midhat Efendinin, Abdülhak Hâmid’in,
Recâizâde Mahmûd Ekrem’in Türkçe eserlerini, Ahmed Vefik Paşanın Moliere çevirilerini, özellikle Fransız
melodram, vodvil, kanto ve operet gibi oyunlarını sahneledi. Ayrıca, topluluğundaki Ermeni oyuncular
yanında, Müslüman-Türk oyuncularının da yetiştiricisi oldu.
Batılı Türk tiyatrosunun kurum hâline getirilmesinde ve Türkçe oyunlar sergilenmesinde diğer
Ermeni sanatçılardan Mardiros Mınakyan ve Ahmed Vefik Paşanın çevirilerini sahneye uygulayan Tomas
Fasulyeciyan’ın isimlerini de saymak gerekir.
Bu dönemde, batılı ve an’anevî tiyatronun konu ve tiplerinin birleştirilmesiyle ortaya çıkan tulûat
tiyatrosu bir bakıma metne dayanmayan ortaoyununun sahneye çıkarılmasıdır. 1875’te ortaya çıkan
bu türün kurucusu Kavuklu Hamdi’dir. Tulûat tiyatrosunun özelliği, oyundan önce şarkı söyleyip, dans
eden bir kadının kanto gösterisi yapmasıdır. Artık Tanzimâtla birlikte her sahada batılı akımların
tesirinde kalan Türk hayâtı, bu defâ da, Ramazan aylarında “Direklerarası gösterileri”nin hücumuna
uğradı. Şehzâdebaşı semtinde tulûat ve kanto gösterileri birbirinin ayrılmaz iki ögesiydi. Devlet
desteğiyle, Türk oyuncularının yetiştirilmesi için, 1914’te, bugünkü İstanbul Şehir Tiyatrosunun ilk şekli
olan Dârülbedâyi kuruldu. 1920’de Türk-Müslüman kadın sanatçısı Afife Jale, ilk defâ sahneye çıkarıldı.
(Bkz. Dârülbedâyi)
Batı modeli Türk tiyatro yazarları ilk örneklerini Victor Hugo’yu, Shakespeare’i, Molier’i, yabancı
melodramları taklit ederek yazmışlardır. Dram türünde ilk Türk oyunu Şinasi’nin Şâir Evlenmesi’dir
(1860). Bunu romantik oyunlar tâkip eder: Namık Kemal’in Vatan Yâhut Silistre’si (1873) gibi. Bu
dönemden günümüze Ahmed Vefik Paşanın Moliére’den adapte (yerli hayâta benzeterek yazdığı
eser)leriyle Musâhibzâde Celâl’in eserleri gelmiştir. Oyun yazarlığını Cumhûriyet döneminde de sürdüren
Musâhibzâde Celâl, eserlerinde Osmanlı imparatorluğunun (bilhassa 18. yüzyıl) kurumları ve
inançlarıyla alay etmiş, yönetim bozukluğunu ve din sömürücülüğünü malzeme olarak kullanarak,
bunları temelden bozuk göstermiş; böylece, bizzat kendisi (batının töre komedisi geleneğine bağlı)
taşlama, yergi ve komedi unsurlarını kullanarak seyirci üzerinde duygu sömürüsünde bulunmuştur
(Fermanlı Deli hazretleri, Aynaroz Kadısı gibi) (Bkz. Musâhibzâde Celâl). Aynı duygu sömürüsü
Tanzimâtın ilk tiyatro eseri olan Şâir Evlenmesi’nde de mevcuttur.
1923’ten sonraki dönem:
Cumhûriyet döneminde de Türk tiyatrosunun kurumlaşma ve oyun yazarlığı bakımından batı
taklitçiliği devam etti. Çağdaş tiyatronun temelini, 1927’de Dârülbedâyi (İstanbul Şehir Tiyatroları)nin
sinema ve tiyatro sanatçısı Muhsin Ertuğrul attı. Ankara’da 1941’de Tatbikat Sahnesi, 1949’da Devlet
Tiyatroları kuruldu. 1970’ten îtibâren Devlet Tiyatroları, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı bir Genel
Müdürlük oldu. 1960’larda özel tiyatroların sayısında artış görüldü: Kent Oyuncuları, Ankara Sanat
Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu bunların birkaçıdır. Ortaoyunu ve tulûat tiyatrosunun oyunculuk tarzını
bâzı özel tiyatrolar devam ettirdi. 1970’lerde krize giren özel tiyatroların çoğu kapandı. 1980’den sonra
yeniden bir canlılık görüldü.
Cumhûriyet döneminin ilk yarısında, batı modeli tiyatro oyun yazarları arasında Reşat Nuri
Güntekin’i (Yaprak Dökümü, 1930), Necip Fazıl Kısakürek’i (Bir Adam Yaratmak, 1938; Reis Bey,
1964), Ahmed Kudsi Tecer’i (Köşebaşı, 1948), Cevad Fehmi Başkut’u (Paydos, 1948; Buzlar
Çözülmeden, 1964) sayabiliriz. İkinci yarı sanatkârları daha ziyâde 1950 sonrasının çok partili
döneminin siyâsî-sosyal çalkantılarını işlediler. Haldun Taner, epik tiyatro etkisinde kalarak yazdığı
oyunlarının yanısıra, an’anevî Türk tiyatrosunun özelliklerini yansıtan, politik ağırlıklı kabare
tiyatrosunun da kurucusudur.
1960 sonrası Türk tiyatrosunda işçi, köylü, gecekondu, âile vb. kesimlerin yaşayışları konu alındı.
Osmanlı târihinden ve mahallî hayattan örnekler sergilendi. Turan Oflazoğlu, Güngör Dilmen, Orhan
Asena bu yönde eserler verdiler.
1970’li yılların yerli-yabancı tiyatro sahnelerinde siyâsî ve belgesel nitelikli oyunlar hâkimdir.
1980’lerdeyse oyun yazarlığı durgun bir dönem geçirdi. Son dönemlerin belli başlı oyun yazarları arasına
Necati Cumalı, Turgut Özakman, Receb Bilginer, Dinçer Sümer dâhil edilebilir.
Tiyatro çeşitleri:
Tiyatro eserleri müziksiz (trajedi, komedi, dram) ve müzikli (opera, operet, komedi müzikal, bale,
revü, skeç) olmak üzere iki grupta toplanır.
Trajedi: Kişilere korku, heyecan ve acındırma telkinleriyle ibret vermek maksadı güden en eski
tiyatro çeşididir. Nazım hâlinde yazılması ve değişmez kâidelere bağlı olması sebebiyle öbür tiyatro
çeşitlerinden kolayca ayrılır.
Trajediler genelde beş perdelik oyunlardır. Eski Yunan’da, çok oynanan bu eserler 3 veya 6
perdelik de olabilirdi. O zamanki tiyatrolarda dekor bulunmaz, ancak sahnenin bir köşesinde olayların
sebep ve sonuçlarını anlatan bir koro yer alırdı. Konusu çok defâ eski Grek’te aristokrat sınıfın yaşayışı
ve Yunan mitolojisinden seçilmiştir. Bâzı Fransız şâirleri bunların yanısıra Lâtin, İspanyol ve Osmanlı
târihlerinden konular alarak, bunları kendi düşünce ve anlayışlarına göre işlemişlerdir.
Kahramanlar; kral, kraliçe, prenses, eski Yunan’ın tanrı ve yarı tanrıları gibi en üst tabaka
kişilerden seçilmiştir. Orta tabaka ve basit halk adamlarına rastlanmaz. Kahramanları arasında geçen
olaylar insanların rûhî zayıflıklarını, ihtirâslarını, irâdeye bağlı yüce davranışlarla çarpıştırır.
Trajedilerde; olay, zaman ve çevrede birlik demek olan “üç birlik kuralı” benimsenmiştir.
Trajedilerde iç içe girmiş karışık vak’alar bulunmaz. Ayrıntıya girmeden tek bir olay gösterilir. Olayın ön
ve son tarafları, sebepleri ve sonuçları gerektikçe koronun ağzından halka duyurulur. Buna “olay birliği”
denir. Trajedi olayının bir günde (24 saatte) olup bitmiş gibi gösterilmesine “zaman birliği”, tek bir
şehrin belli bir köşesinde başlayan olayın yine orada bitmesine de “çevre (mekan) birliği” denir.
Trajedilerde parlak nutukları andıran yüksek ve asil bir üslup kullanılır. Kaba, çirkin, bayağı ve
hattâ alelâde sözler bulunmaz. Trajedi şâirleri mısralarının derin mânâlı ve hikmet dolu olmasına önem
vermişlerdir.
Trajedilerde kadere, ahlâk, töre ve geleneklere üstün bir değer verilmiştir. Fakat bunlar eski Yunan
felsefe ve kültürünün benimsediği şekilde anlatılmıştır. Trajedi eserleri yaşadıkları çağın ve toplumun
ahlâk ve törelerine zıt gidenlerle alın yazılarına meydan okumak cür’etini gösterenlerin çektikleri büyük
acıları ve başkalarına çektirdikleri sıkıntıları konu almıştır. Bu bakımdan sonu mutlaka bir ölümle biter.
Bu özellikleri dolayısıyla trajedinin maksadının “insânî ıstırapların ifâde edilerek seyircilerin rûhunda
korku ve merhamet uyandırılması” olduğu kabul edilmektedir.
Komedi: Kişilerin, olay ve âdetlerin gülünç, eğlendirici, yönlerini göstermek sûretiyle ibret
vermeyi ve hoşça vakit geçirtmeyi gâye edinen tiyatro çeşididir.
Dalkavukluk, korkaklık, cimrilik, dalgınlık, kibirlilik, ukalâlık gibi insanlar için birer kusur olan huy
ve alışkanlıklar dev aynasında büyütülerek ve abartılarak seyirciyi güldürecek tarzda sahneye konulur.
Bu kusurlar derece derece pekçok insanda bulunduğundan bir bakıma seyirciyi kendi kendine güldürmüş
olur. Böylece seyirciye ince bir ders vermek istenir.
Komedilerde de konu-çevre-zaman birliği (üç birlik kuralı) benimsenmiştir. Konuları günlük
hayattan alınan komedilerde kahramanlar rastgele kişilerdir. Çevre belli bir yerdir. Bilhassa Yunan
komedyalarında kaba, bayağı ve çirkin ifâdeler kullanılmıştır. Trajedilerin aksine kaba şakalar, kelime
oyunları, bayağılaştırıcı îmâlar önemli yer tutmuştur. Molier’in komedileri üslûp bakımından daha derli
topludur.
Her zaman ve her yerde rastlanan insan kusurlarını belli tiplerde göstererek gülünç eden
komedilere “karakter komedisi” belli bir toplumu veya bütün insanlığı alarak bozuk ve aksak yanlarını
hicveden komedilere “töre komedisi”, edebî hicvin sahneye uygulanmış şekline “yergi komedisi”, bir
derinliği olmayan, sırf güldürmek için yazılan komedilere de “entrika komedisi” denir.
Dram: Trajediyle komediyi biraraya getiren tiyatro çeşididir. Modern tiyatronun sürekli olarak
aristokrat zümrenin yaşayışının veya sâdece hayâtın gülünç taraflarının sahneye konmasını yeterli
bulmayarak hayâtı birçok tarafıyla temsil etme arzusundan doğmuştur.
Dram, nesir ve nazım hâlinde yazılabildiği gibi, üç perdeden beş perdeye kadar olabilir. Üç birlik
kuralını tamâmen reddeder. Beşerî temalardan çok toplumcu ve millî konuları işler. En kanlı ve çirkin
vak’aları seyirciye göstermekten çekinmez.
Konularını hayâtın acıklı veya gülünç, çirkin veya güzel hemen her olayından alabilen dramda
kader, ümit, neş’e, şüphe, tasa, fâcia ve komik davranışlar birarada bulunabilir. Kahramanları arasında
her tabakadan halkın yanısıra üst tabaka kişileri de bulunur. Her türlü mîzâca yer verilir. Dram eserleri
hakîkatı göstermek iddiâsında olmuşlardır.
Dramın ciddî ve ağırbaşlı yazılmış şekline “piyes”, duygulandırıcı ve fazla heyecan verici olanına
“melodram”, bir masalın sahneye getirilmesine de “feeri” denir. (Bkz. Dram)
Opera: Bütün sözler, hareketler ve jestleri mûsikîyle bestelenmiş ve orkestra şefinin idâresine
verilmiş dram ve trajedilerdir. Trajedilerde bir tek kelime müziksiz söylenmez. Opera, mûsikî, kilise ve
paganizm (Eski Yunan putperestliği)den çıkmıştır. Ağır bir hüzün havası hâkimdir. Olaylar acıklı ve
hislidir. Olağanüstü vak’alar sıksık görülebilir. Çok gösterişli dekor ve kıyâfetler içinde sunulur.
Operet: Sözlerinin müziksiz kısımları müziklerden çok olan tiyatro eserleridir. Halka hitâbetmek
için yazılır. Operetlerde renk, ışık, kıyâfetler ve dans en göze çarpıcı şekilde kullanılır.
Bale: Birçok yönüyle operaya benzeyen, fakat sahnedeki bütün hareketleri âhenkli ve zengin dans
figürleri hâlinde gösterilen baştan sona besteli bir tiyatro çeşididir.
Revü: Operetin daha hafif fakat hiciv, alay, tenkit dolu çeşididir.
Skeç: Beş-altı dakikaya sığdırılan tablolar hâlinde kısa, mûsikîli oyunlardır. Bir çeşidi de radyo
skeçleridir.
TİYAZİN
Alm. Thiazine, Fr. Thiazine, İng. Thiazine. Formülü C4H4S+Cl- olan altılı halka yapısına sâhip üç
heterosiklik bileşiğin ortak adı. Bu üç izomer bileşikten en önemli olanı 1,4 tiyazindir. 1,4 tiyazinin bir
türevi olan fenotiyazin çiftlik hayvanlarında solucan düşürücü ve böcek ilâcı olarak kullanılmıştır.
Müsekkin olarak kullanılan klorpromaziin; uzun etkili bir antihistaminik olan prometozin hidroklorür ve
parkinson tedâvisinde kullanılan dietazin hidroklorür fenotiyazin türü ilâçlar arasındadır. Ayrıca metilen
mavisi gibi birçok boya maddesi fenotiyazin yapısındadır.
TİYAZOL
Alm. Thiazole, Fr. Thiazole, İng. Thiazole. Bir azot ve bir kükürt atomu bulunduran beşli halka
yapısına sâhip heterosiklik bileşiklerin ortak adı. Bu bileşiklerin en basit üyesi tiyazol C3H3NS kapalı
formülündedir.
Tiyamin (B1 vitamini), basitrasin ve penisilinler gibi biyolojik aktif tabii bileşiklerin yanı sıra sentez
yoluyla elde edilen birçok ilâç aktif maddesi, boya ve sanâyide kullanılan bâzı kimyâsal maddeler tiyazol
halkası ihtivâ eder. Yine rodanin, kırmızı renkli rodanin boyası ve sarı renkli primulin boyası tiyazol
bileşikleri arasındadır. Sulfatiyazol sülfasüksidin ve promizol tiyazol grubundaki sun’î ilâç aktif
maddeleridir. Kauçuğun vulkanizasyonunda kullanılan mertax da bir tiyazol türevidir.
TİYOSÜLFAT
Alm. Thioschwefel (m), Fr. Thiosulfate (m), İng. Thiosulfate. Kararsız bir asit olan tiyosülfat
asidinden türeyen S2O3-2 formülüne sâhip olan eksi yüklü bir kök. Bir maddede tiyosülfat iyonunun
olup olmadığını anlamak için madde üzerine asit ilâve edilir. Eğer çözeltide bulunma, yâni serbest kükürt
meydana gelmesi olursa maddede tiyosülfat vardır. Ayrıca, kendine has kokusuyla kükürt dioksit gazı
da meydana gelir. Bu olaylar tiyosülfatın kararsız olduğunu da gösterir:
(2H++S2O2-3 S+H2O+SO2)H2S2O3)
Sodyum sülfat (Na2SO4) kükürtle ısıtılırsa sodyum tiyosülfat meydana gelir. Bundan tiyosülfat
kökünde farklı fonksiyonlarda iki kükürt atomunun olduğu anlaşılıyor. Bu iyonun şeması [O-S-S)-2
şeklindedir. Ortadaki kükürt +6, ikinci kükürtse -2 değerliklidir.
Sodyum tiyosülfat, fotoğrafçılıkta, film üzerinde reaksiyona girmemiş gümüş halojenür bileşiklerini
sâbitleştirmekte kullanılır. Sodyum tiyosülfat iyodometri reaksiyonlarında kullanılır. Bu reaksiyonla
kemmî (kantitatif-nicel) titrasyonlar yapılır.
TİYOÜRE
Alm. Thiourea, Fr. Thiourée, İng. Thiourea. Ürenin O atomu yerine S atomunun geçmesiyle
oluşmuş üreye benzeyen organik bileşik. Sülfokarbamit, sülfoüre veya tiyokarbamit olarak da bilinir.
Kimyâsal formülü CS(NH2)2dir. 172°C’de eriyen bir katıdır. Suda ve alkolde çözünür. Ticârî önemi pek
fazla olmamakla berâber başlıca fotoğrafçılıkta, termoset reçinelerin üretiminde, böcek öldürücülerde,
dokumacılıkta, bâzı boya ve ilâçlarda kullanılır. Zehirli bir maddedir.
TMO
(Bkz. Toprak Mahsulleri Ofisi)
TOGO
DEVLETİN ADI Togo Cumhûriyeti
BAŞŞEHRİ Lomé
NÜFÛSU 3.700.000
YÜZÖLÇÜMÜ 56.785 km2
RESMÎ DİLİ Fransızca
DÎNİ Putperestlik, Hıristiyanlık, İslâmiyet
PARA BİRİMİ CFA frangı
Batı Afrika’nın güneyorta kıyısında yer alan bağımsız bir devlet. Togo, batıda Gana, kuzeyde
Yukarı Volta, doğuda Benin devletleriyle komşudur.
Târihi
Togo toprakları 19. yüzyıla kadar kuvvetli krallıkların bir parçası olarak kaldı. Ülkede sırayla Mossi
İmparatorluğu, Ashanti Konfederasyonu ve Dahomey Krallığı hüküm sürdüler. 1884’te bir Alman
temsilcisi ve Togo’nun başkanı arasında imzâlanan anlaşma sonucunda, Togo için yeni bir dönem açıldı.
Almanya’nın ülke üzerindeki resmen kontrolü, 1884-1885 konferansından sonra başladı. 1897 ve 1899
yıllarında İngiltere, Fransa ve Almanya arasında yapılan anlaşmalarla bugünkü Togo’nun sınırları çizildi.
Birinci Dünyâ Harbinin ilk günlerinde, Fransız ve İngiliz birlikleri başşehir Lomé’yi işgâl ettiler. Togo,
1919’dan îtibâren, ilk önce Milletler Cemiyetinin bir mandası olarak, sonra Birleşmiş Milletler adına
Fransa tarafından yönetilen bir ülke hâline geldi. 27 Nisan 1960’ta Togo’da Cumhûriyet îlân edilerek
bağımsız bir devlet kuruldu. 1961 seçimlerinden sonra Başkanlık sistemine geçildi ve Olympio ülkenin
ilk başkanı seçildi. Olympio’nun 1963’te öldürülmesi üzerine Grunitaky seçimleri kazanarak başkan oldu.
Aynı sene yürürlüğe giren anayasayla yeni bir meclis kuruldu. 1967’de Genelkurmay Başkanı Albay
Gnassingbe Eyadema yaptığı bir darbeyle yönetimi ele geçirdi. 1979’da düzenlenen yeni anayasa ile
ülkede tek partili sisteme geçildi ve darbeden sonra ilk genel seçimler yapıldı. Eyadema 1985’teki
seçimleri de kazanarak ikinci defa devlet başkanı oldu. Eyadema’ya karşı bu arada birkaç kez başarısız
darbe teşebbüsünde bulunuldu. Eyadema bu görevini hâlen sürdürmektedir (Ocak-1994).
Fizikî Yapı
Uzun dar bir şerit hâlinde 600 km boyunca Gine Körfezine uzanan Togo, azamî 120 km’lik bir
genişliğe sâhiptir. Kıyı, alçak ve düz ovalarla kaplıdır. Güneybatıdan kuzeydoğuya doğru, Gana’dan
Benin’e giden bir dağ silsilesi yer alır. Bu dağlar güneyde Togo Dağları, kuzeydeyse Atokara Dağları
adını alır. Dağların deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 600 m’dir. Bu dağlardan birçok nehir
kaynaklanır. Bunların en önemlisi Mono olup, diğer önemli nehirler Ogou ve Oti’dir.
İklim
Togo iki farklı iklim bölgesine ayrılır. Ortalama aylık sıcaklıkların 21°C ilâ 31°C arasında değiştiği
güneyde sıcak ve nemli bir iklim hüküm sürer. Kıyıdan dağların yakınına kadar yıllık yağış ortalamaları
760 mm ile 1270 mm arasında değişir. En yağışlı aylar mayıs, haziran ve eylüldür. Dağların
kuzeyindeyse aylık sıcaklık ortalamaları 19°C ilâ 22°C arasında değişmekte olup, iklim güneye nazaran
daha soğuktur. Yıllık yağış miktarları dağların yakınından kuzeye kadar 1040 mm ilâ 1300 mm arasında
değişir.
Tabiî Kaynakları
Togo ormanları 39.000 km2lik bir sahayı kaplar. Ağaçların büyük çoğunluğu gemi inşaatında
kullanılır. Aslan, leopar ve fil, maymun, suaygırı ve timsah ülkenin belli başlı vahşî hayvanlarıdır. Ülkede
önemli mâden olarak sâdece fosfat bulunur.
Nüfus ve Sosyal Hayat
3.700.000 nüfuslu Togo halkının % 16’sı şehirlerde, geri kalanı köylerde yaşar. Ülkenin tek önemli
büyük şehri 366.476 nüfuslu başşehir Lomé’dir.
Togo nüfûsunun büyük çoğunluğunu Batı Afrikalı Zenciler meydana getirir. Ülkede yaklaşık on
sekiz kadar etnik grup vardır. Bunların en önemlisi ülkenin güney yarısının üçte birinde yaşayan Ewe
olup, nüfûsun % 20’sini teşkil eder. Diğer önemli etnik gruplar Aloposo, Ana, Mina, Kabye, Masari,
Konkomba ve Kabrai’dir. Togo halkının büyük bir çoğunluğu putperest olup, geri kalanı Hıristiyan ve
Müslümandır.
Togo’nun resmî dili Fransızca olmakla birlikte günlük işlerde çok sayıda değişik kabîle dilleri
kullanılır. Güneyde umûmiyetle Ewe dili konuşulur. Diğer önemli diller Kotokoli, Kabrai, Hausa, Ana ve
Bassari’dir. Küçük bir ülke olan Togo’da 40’tan fazla şive vardır.
Togo’da, okuma-yazma oranı % 10 civârında olup, nüfûsun ancak % 1’i ikinci derecenin üstünde
eğitim görmektedir.
Siyâsî Hayat
Togo cumhûriyetle idâre edilen bir ülke olup, 1979 anayasasına göre yürütme yetkisi yedi senede
bir seçilen devlet başkanının elindedir. Millî Meclis 77 üyeden meydana gelir ve beş senede bir halk
tarafından seçilir. Devlet başkanı yeniden aynı göreve seçilebilir. Hükûmet üyelerini atayan devlet
başkanı, Millî meclisi dağıtma yetkisine de sâhiptir. Togo Birleşmiş Milletler ve Afrika Birliği Teşkilâtına
üyedir.
Ekonomi
Togo’nun ekonomisi esas îtibâriyle tarıma dayanmakta olup, halkın % 78’i tarımla uğraşır. Tarım,
gayri sâfi millî hâsılanın yaklaşık % 50’sini, ihrâcatın ise % 70’ini teşkil eder. Ülkenin her yerinde küçük
çiftçi âileleri tarafından yiyecek bitkileri yetiştirilir. Ülkenin başlıca ihraç bitkileri kahve, palmiye ürünleri,
hurma yağı özü, kakao ve pamuktur. Diğer önemli ticâret bitkileri büyük hindistancevizi ve yerfıstığıdır.
Yiyecek bitkileri olarak Togo’da tatlı patates, manyok, akdarı ve pirinç yetiştirilir.
Îmâlât sanâyii, Togo ekonomisinin küçük bir parçasını meydana getirir. Ülkede tekstil ve ayakkabı
sanâyii gelişmiştir. Dışardan makinalar, gıdâ maddeleri, inşaat malzemeleri, kimyâsal madde ve kâğıt
ürünleri satın alır.
Togo dış ticâretin büyük bölümünü Fransa ile yapar. Diğer ticâret yaptığı önemli ülkeler Birleşik
Almanya, Hollanda ve Belçika’dır.
Ülkede yaklaşık 7547 km karayolu vardır. Bunun ancak % 22’si asfalttır. Bâzı karayolları genellikle
kurak mevsimde geçişe müsâittir. Demiryolu ağının uzunluğu ise 400 km’den fazladır. En işlek limanı
olan Lomé’de milletlerarası bir havaalanı bulunur.
TOHUM (Semen)
Alm. Samen (korn n) (m), Fr. Graine (f), İng. Seed. Tohumlu bitkilerin çoğalmasında rol oynayan
üreme ve yayılma organı. Döllenmeden sonra olgunlaşıp, gelişmiş tohum taslağı (ovulüm) ve içerisinde
meydana gelen embriyondan ibârettir. Tohumlar şekilleri, büyüklükleri ve renkleri bakımından farklı
bitkilerde değişiktir. Tohumda dıştan içe doğru tohum kabuğu (testa), besi dokular (pesiperma,
endosperma) ve embriyo bulunur. Testanın yüzeyi etli, sert veya kabuksu olabilir. Sert olan testanın
yüzeyi düzgün ve parlak veyâhut da girintili çıkıntılı veya tüylü olabilir. Dış görünüş bakımından testa
üzerindeki küçük açıklık (mikropil), tohumun bulunuş durumu îtibâriyle farklı yerlerinde olabilir ve bu
özellik tohumlar için karakteristiktir. Bâzı tohumların bâzı yerleri de olgunlaşma esnâsında etlenir.
Mikropil bölgesinde bulunan etlenmiş çıkıntıya karunkula denir.
Tohumlar, besin maddelerini ihtivâ eden özel bir dokunun bulunup bulunmamasına göre besi
dokulu tohumlar, besi dokusuz tohumlar olarak iki kısma ayrılır. Özel bir besi dokunun bulunmadığı
durumlarda tohumun çimlenmesi için gerekli olan besin maddesi embriyoda, özellikle çeneklerde
toplanır (Fasulyede olduğu gibi). Besi dokulu tohumlarda genellikle küçük olan embriyo, ya besi doku
içerisine gömülüdür veya bir tarafına itilmiştir.
Tohumlardaki yedek besin maddeleri nişasta, protein, yağ ve hücre çeperinde birikmiş olan
selülozdan ibârettir. Besin maddesinin fazla oluşuna göre tohumlar unsu, yağsı veya sert boynuzsu
özellik gösterirler.
Tohumun içerisindeki embriyonun uygun şartlar bulunca gelişerek ana bitkiye benzer bitki vermek
üzere tohumdan çıkıp serbest hâle geçmesi, çimlenme olarak bilinir. Tohumlar olgunlaştıktan sonra
çimlenene kadar az su ihtivâ ettiklerinden bu arada hayâtî faaliyetleri yavaş cereyan eder. Tohumun bu
hâline uyku hâli denir. Bâzan senelerce uyku hâlinde kalıp, çimlenme husûsiyetlerini muhâfaza ederler.
Tohumların yayılması bitkilerin hayatlarının devamı bakımından önemlidir. Tohumların
yayılmasında rol oynayan tesirler rüzgâr, su ve hayvanlardır. Rüzgârlarla dağılan bitkilerin tohumları
küçük, hafif (1/200 mg) olup, uçmayı kolaylaştıran hava keseleri veya kanatlara sâhiptir. Hayvanlar
aracılığıyla dağılan tohumlar, hayvanlara takılıp uzaklara iletilebilmek için tüy, diken, çengel gibi
organlara sâhiptirler. Bâzan da hayvanlar tarafından yenen tohumlar, sindirim sisteminde çimlenme
husûsiyetlerini kaybetmeden dışkıyla atılarak uzaklara kadar taşınabilirler. İnsanların da tarım ve
ekonomik ihtiyaçlar sebebiyle tohumların yayılmasında önemli rolü vardır.
Tohum çimlenmesi için üç şartın birlikte bulunması gerekir. Bunlar: 1) Yeterli sıcaklık, 2) Yeterli
nem, 3) Yeterli oksijendir.
TOKAT
Yüzölçümü : 9958 km2
Nüfûsu : 719.251
İlçeleri : Merkez, Almus, Artova, Başçiftlik, Erbaa, Niksar, Pazar, Reşâdiye, Sulusaray, Turhal,
Yeşilyurt, Zile.
Karadeniz bölgesinin orta Karadeniz bölümünde yer alan bir ilimiz. İl toprakları 35° 27’ ve 37° 39’
doğu boylamları ile 39° 52’ ve 40° 55’ kuzey enlemleri arasında kalır. Kuzeyden Samsun, doğudan
Ordu, güneyden Sivas ve Yozgat, batıdan Amasya illeriyle çevrilidir. Trafik kod numarası 60’tır. Tokat’a
Türkiye’nin meyve bahçesi ismi verilir.
İsminin Menşei
Tokat ismi Türkçede bildiğimiz “tokat” kelimesinden gelir. Tokat’ta bulunan kalenin ismi “Comano
Pontica” idi. Anadolu’yu fetheden Selçuklu Oğuz Türkleri, bu kaleyi alınca Bizans ordusuna çok ağır bir
tokat vurmuş olduğu kabul edildi. Böylece Bizans’a vurulan tokat bu şehrin ismi olarak yerleşti. Şehre
“Tokat” ismi verildi.
Tokat isminin gerçek menşeiyse Bizanslılara âit “Comano Pontica” kalesini kuşatan Selçuklu
ordusunun kumandanı Melik Danişmend Gâzi, kale hakkında bilgi almak için bir Türk askerini kaleye
gizlice gönderdi. Kaleye giren Türk askeri, bilgi toplarken Bizanslı askerler etrâfını kuşattı. 20 Bizans
askeriyle boğuşan bu yiğit, herbirini birer tokatla yere serip kaçıp kurtuldu. Bu boğuşmayı kale
burcundan seyreden kale komutanı; “Türk’ün tokadı bu ise silâhı nasıl olur?” diyerek korkmaya başladı
ve kalenin burçlarına teslim bayrağı çekerek teslim oldu. Zafer, kahraman bir Türk askerinin tokadıyla
kazanılmış olduğundan, bu askerin hâtırasına şehre “Tokat” ismi verildi. Kale, Bizans’ın Anadolu’daki en
önemli kalelerinden biri ve başta geleniydi.
Târihi
Tokat, çok eski bir yerleşim merkezidir. Tokat il toprakları Anadolu’da ilk siyâsî birliği kuran ve
târih devrini açan Hitit İmparatorluğuna bağlıydı.
Sâmi Asurlular bu bölgeye hâkim olamadılarsa da zaman zaman nüfûzlarını bu bölgeye kadar
uzattılar. Hurrilerin istilâsına uğrayan bölge, M.Ö. 8. asırda Kimmerler ve İskitlerin de istilâsına uğradı.
M.Ö. 7. asırda Medler bu bölgeye kadar yaklaştılar. Onların yerine geçen Persler, Lidyalıları yenince
Anadolu’nun mühim kısmı gibi, bölge de Perslerin eline geçti. M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralı İskender,
Pers Devletini yenerek İran gibi Anadolu’yu Makedonya İmparatorluğu topraklarına kattı.Makedonya
Kralı İskender’in ölümü üzerine imparatorluğu komutanlar arasında taksim edildi ve bu bölge Kapadokya
Krallığı ile Pontus Krallığı arasında devamlı çekişme konusu oldu.
M.Ö. 1. asırda Roma İmparatorluğu, Anadolu’da hüküm süren, Helenistik devletler (Kapadokya),
Pontus ve Bergama krallıklarını ortadan kaldırarak, Anadolu’yu Roma İmparatorluğuna ilhak etti.
M.S. 395’te Roma İmparatorluğu ikiye bölününce Anadolu, Doğu Roma (Bizans)nın payına düştü.
395-1071 târihleri arasında bu bölgeye İslâm orduları ve Sâsânîler akınlar yaptılar. Fakat devamlı
kalamadılar.
Büyük Türk Hakanı Sultan Alparslan’ın 1071 Malazgirt Zaferinden birkaç sene sonra bu şehir,
Anadolu Fâtihi ve Anadolu Türk Selçuklu Devletinin kurucusu Kutalmışoğlu Birinci Süleyman Şahın
başkumandanlığındaki Selçuklu Türk Oğuz orduları tarafından fethedilmiştir.
Tokat’ı Artuk Beyin veya Danişmend Gâzinin fethettiği ihtilaflıdır. Fakat bu bölge Danişmend
Gâziye verilmiş olup, Anadolu Selçuklu Türk Devletine bağlı Danişmendoğulları Beyliğinin ilk başşehri
Niksar olmuştur. Tokat, Selçukluların eyâlet merkeziydi. On ikinci asırda Selçuklular
Danişmendoğullarının bağımsızlığına son vererek Konya’ya, Selçuklu başşehrine bağlandı.
On üçüncü asrın ikinci yarısında bu bölge Moğolların ve Türkleşmiş İranlı Moğollar olan İlhanlıların
hâkimiyeti altına girdi. 1308’de Selçuklu Hânedânı kalkınca İlhanlılar, 1335’e kadar bu bölgeleri
doğrudan doğruya kendi idâreleri altına aldılar. Anadolu’nun sonuncu İlhanlı Genel Vâlisi Uygur
Türklerinden Eretna Bey, başşehir Sivas olmak üzere kurduğu Orta Anadolu Devletine Tokat ve çevresini
de kattı.
1308’de Selçukoğullarından Melik Rükneddîn Kılıçarslan’ın kısa saltanatından sonra bütün Eretna
Devleti gibi bu bölgeler Sultan Kâdı Burhâneddîn’in hâkimiyeti altına girdi. Kâdı Burhâneddîn’in
öldürülmesinden sonra iç isyanlar bölgeyi rahatsız etti. Tokat halkı toplanarak Tokat’ın Osmanlı
Devletine katılma kararını aldılar. 1392’de Yıldırım Bâyezîd, bu mürâcaat üzerine Tokat’ı Osmanlı
Devletine (birliğine) dâhil etti.
Tîmûr Hanın 1402 Ankara Savaşı ile Yıldırım Bâyezîd’i yenmesi üzerine Osmanlı Devleti sarsıntı
geçirdi. Çelebi Sultan Mehmed bu bölgeye hâkim oldu. Akkoyunlular ve onların yerine geçen Safevîler
bölgedeki halkı kışkırtarak isyanlara sebep oldular. Yavuz Sultan Selim Han bu fitneleri sona erdirdi.
Osmanlı devrinde bir kültür merkezi olan Tokat ve çevresi Sivas Beylerbeyliğine (eyâletine) bağlı 8
sancaktan (vilâyetten) birine merkez olmuştur. Tanzimattan sonra da Sivas eyâletinin 4 sancağından
biri olup, 4 kazâsı vardı.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nde Tokat için şöyle denir:
“Bu havası hoş şehrin dört tarafında bahçe ve bostanlar içinde sular akar. Her bağında birer köşk,
havuz, fıskıyeler ve çeşitli meyveler bulunur. Halkı zevk ehlidir. Gariplere dostturlar. Kin tutmaz, hile
bilmez. Câmi, saray, köşk ve imâretleri o kadar metin ve güzel olur ki, buralara girenler hayran olurlar.
Hacı Bektaş-ı Velî’nin hayırlı ve bereketli duâlarıyla bu eski târihî şehir âlimler konağı, fâzıllar yurdu ve
şâirler yatağıdır.”
Cumhûriyet devrinde bütün sancaklar gibi Tokat da kendi adını taşıyan ilin merkezi olmuştur.
Fizikî Yapı
Tokat il topraklarının % 45’i dağlardan, % 40’ı plato ve yaylalardan ve % 15’i ovalardan ibârettir.
Dağları: Tokat ilinde 3 dağ dizisi vardır. Bunlar Canik Dağları, Kelkit ve Tozanlı vâdilerini meydana
getiren dağ dizisiyle Yeşilırmak Vâdisinin güneyinde uzanan dağ dizisidir. Başlıca dağlar Şehnakayası
(2385 m), Geyikbaba Tepesi (2090 m), Killik Tepe (1546 m), Keltepe (1794 m), Somun Tepesi (1780
m), Gölağa Tepesi (1502 m), Erdembaba Tepesi (2181 m), Buğalı Dağı (Câmi Tepe 1945 m), Poyrazlık
Tepesi (1535 m), Dönek Dağı (1820 m), İmamgâzi Tepesi (1779 m), Topçam Tepesi (1628 m), Akdağ
(1900 m), Deveci Dağı (1892 m), Köroğlu Dağı (1930 m), Toraç Dağı (2112 m) ve Asmalı Dağ (2116
m)dır.
Tokat ilinde plato ve yaylalar oldukça geniş yer tutar. Kızılca Ören, Topçam, Çevreli, Seleman ve
Dumanlı yaylası başlıca yaylalardır.
Ovaları: Tokat ilinde 3 büyük ova vardır. Bunlar Taşova, Kazova ve Artova’dır. Taşova’nın mühim
kısmı Amasya ilinde kaldığından Tokat ilinde kalan kısmına Erbaa Ovası denir. Kazova, Tozanlı Çayı
Vâdisinin genişlemesiyle ortaya çıkar ve Tokat Ovası, Turhal Ovası ve Omala Ovasının birleşmesinden
meydana gelir. Artova, Çekerek Suyunun güneyinde yer alır. Kelkit Vâdisinde Reşâdiye ve Niksar ovaları
vardır.
Akarsuları: Tokat ilindeki üç büyük akarsu Kelkit Çayı, Tozanlı Çayı ve Çekerek Suyu,
Yeşilırmak’ın en büyük kollarıdır.
Tozanlı Çayı: Sivas’ın Köse Dağından çıkar Reşâdiye yakınında Tokat iline girer. Tokat, Pazar ve
Turhal’ın yakınlarından geçerek Amasya ilinde Yeşilırmak ile birleşir. Almus ilçesi yakınındaki Almus
Barajını besler. Kelkit Çayı: Reşâdiye’nin Umurca köyü yakınlarından il topraklarına girer. Niksar ve
Erbaa ovalarını sular. Taşova yakınlarında Amasya il sınırını çizerek Samsun iline geçer. Çekerek Suyu:
Çamlıbel (Tokat) Dağlarından çıkar. Artova’nın Alanyurt köyü yakınında Yozgat iline geçer. Bir müddet
sonra bir dirsek yaparak kuzeye yönelir ve tekrar Tokat il topraklarına girer. Bir müddet sonra tekrar
bir dirsek çizerek Zile’nin Gümüşkaş köyü yakınında yeniden Yozgat il topraklarına girer. Uzunluğu 256
km’dir.
Gölleri: Tokat ilinde üç tabiî göl ve bir baraj gölü vardır. Zınav Gölü (Çukurgöl), Reşâdiye ilçesine
bağlı Yolüstü köyüne 3 km mesâfededir. Eni 150 m ve boyu 1000 metredir. En derin yeri 15 m’dir.
Yüzölçümü 1,5 km2 olup suyu tatlıdır. İçinde çok lezzetli kızılkanat balığı bulunur. Civârının manzarası
çok güzeldir. Kaz Gölü: Kazova’da Tatlıcak köyü yakınlarında küçük bir göldür. Göllüköy: Reşâdiye
sınırları içinde küçük bir göldür. Almus Baraj Gölü: Almus ilçesi yakınındadır. Derinliği 95 m olup, 100
milyon m3 civârında su biriktirir. 31 km2lik bir alanı kaplar. 1966’da işletmeye açılmış olup, taşkın
önleme, sulama ve elektrik üretiminde kullanılır.
İklim ve Bitki Örtüsü
Tokat ilinin iklimi, Karadeniz bölgesi iklimiyle İç Anadolu bölgesi iklimi arasında bir geçiş özelliği
gösterir. Güneyde iklim daha serttir. Kıyıya yaklaştıkça bu sertlik azalır. Tokat ilinde senenin her
mevsimi yağmur yağar. Senelik yağış miktarı bâzı yerlerde 385 mm iken bâzı yerlerde 485 mm’dir.
Senenin 50 gününde sıcaklık 0°C’nin altında ve 40 gün +30 °C’nin üzerinde seyreder. Yazlar çukur
vâdilerde oldukça sıcak geçer. Ortalama yüksekliği 1050 m olan Tokat ilinde kara ikliminin tesiri
büyüktür.
Tokat il topraklarının % 50’ye yakını orman ve fundalıklarla kaplıdır. % 35’i ekili ve dikili alanlar
ve % 14’ü çayır ve mer’alardan ibârettir. Ormanlar daha çok Reşâdiye ve Niksar sınırları içindedir.
Başlıca ağaç türü, meşe, kayın ve karaçamdır.
Ekonomi
Tokat ilinin ekonomisi geniş ölçüde tarıma ve tarımla ilgili sanâyiye dayanır. Faal nüfûsun % 80’i
tarım sektöründe çalışmaktadır. Tokat’ın verimli ovalarında her çeşit ürün yetiştirilir. Hayvancılık da
oldukça ileridir.
Tarım: Birbirinden dağlarla ayrılmış ovalar çok verimlidir. Her çeşit tarım ürünü yetişirse de,
Artova’da tahıl, Kazova’da bağcılık ve Taşova’da tütün ekimi daha ağır basar. Tokat’ta sebze ve
meyvecilik, sanâyi bitkileri ve baklagiller mühim yer tutar. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, mısır,
nohut, fiğ, şekerpancarı, yeşil mercimek, yonca, tütün, soğan, ayçiçeği ve patatestir. Başta domates
olmak üzere her çeşit sebze ve meyve yetişir. Tokat için Türkiye’nin meyve bahçesi tâbiri kullanılır.
Tokat’ta yetişen tütün, kokulu ve en iyi cinstendir. Çavuş üzümüne benzeyen “narince” üzümü
meşhurdur.
Hayvancılık: Tokat ili hayvancılık bakımından oldukça zengin bir ildir. Turhal Şeker Fabrikasında
küspe ve melas gibi yemlerin üretilmesiyle besi hayvancılığı gelişmiştir. Sığır, manda, koyun, kıl keçisi
ve hindi beslenir. Arıcılık gelişmiştir. Dut ağacının yetişmesine elverişli olan Tokat’ta ipekböcekçiliğini
geliştirme ve yaygınlaştırma çalışmaları yapılmaktadır.
Ormancılık: Tokat ili orman varlığı bakımından zengin bir ildir. 420 bin hektar orman ve 56 bin
hektar fundalık alanı vardır. Ormanlarda değerli sedir ağacı, gürgen, ladin, köknar, dişbudak, kestâne,
yabâni zeytin, meşe ve kayın bulunur. Vâdilerdeyse söğüt ve kavak ağaçları çoğunluktadır.
290 köy orman içinde ve 164 köy orman kenarındadır. Her sene 40-500 m3 sanâyi odunu ve
369.000 ster yakacak odun elde edilir.
Mâdenleri: Tokat ili mâdenler bakımından da zengin sayılır. İl dâhilinde betonit, antimon, oniks,
krom ve kömür çıkarılır. Antimon yalıtıcı ve yüksek sıcaklığa dayanıklı bir mâdendir. En çok Turhal
ilçesinden çıkarılır. Betonitse yağ ve şeker gibi ürünlerin arıtılmasında, kanalizasyon sularının
temizlenmesinde, petrol ve su sondajlarında kullanılan çamurların hazırlanmasında kullanılır.
Türkiye’nin en zengin betonit yatakları Reşâdiye ilçesinde bulunur.
Sanâyi: Tokat ilinde faal nüfûsun ancak % 5’i îmâlat sanâyiinde çalışır. 10 ve daha fazla işçi
çalıştıran işyeri sayısı 100’e yakındır. Tütün, gıdâ, taş ve toprağa dayalı sanâyi ve kimyâ sanâyi dalı
işyerlerinin mühim kısmını teşkil eder. Turhal Şeker Fabrikasında 3000 kişi çalışmakta ve günde 2550
ton pancar işlenmektedir. Tokat Sigara Fabrikasında yaklaşık 2400 işçi çalışmaktadır. Takım Tezgahları
Aksesuarı Fabrikası, Dimes Meyve Suyu Fabrikası, un fabrikaları, kiremit tuğla fabrikaları, Samaş
Bentonit Fabrikası, Yem Fabrikası, Kereste Fabrikası, Alüminyum, Bakır İşleme Atölyesi, Ziraat Âletleri
Îmâlâthânesi ve Lastik AyakkabıFabrikası başlıca sanâyi kuruluşlarıdır. Organize sanâyi bölgesinin
kurulmasıyla, çeşitli sanâyi kuruluşları bölgede yatırım yapmaya başladılar.
Ulaşım: Eski çağlardan beri kervan yollarının uğradığı Tokat bugün de karayolunun önemli
merkezlerinden biridir. Samsun-Sivas karayolu Amasya’nın güneyinden il sınırlarına girer. Turhal’dan
sonra Sivas vâsıtasıyla ülkenin her tarafıyla irtibat sağlar. İl sınırları içinde 382 km devlet yolu ve 315
km il yolu vardır. Köylerin dörtte üçünün yolu vardır.
Demiryolu il sınırları içinde 105 km’dir. Samsun-Sivas demiryolu hattı Tokat’ın batısından geçer
ve Turhal-Zile ve Artova ilçelerine uğrar. Turhal İstasyonu en işlek olanıdır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
1990 sayımına göre toplam nüfûsu 719.251 olup, 308.304’ü ilçe merkezinde, 410.947’si köylerde
yaşamaktadır. Yüzölçümü 9958 km2 olup, nüfus yoğunluğu 73’tür.
Örf ve âdetleri: Tokat il topraklarında târih boyunca muhtelif milletler, kültürler ve medeniyetler
gelip geçmiştir. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra hızla Türkleşen Tokat’ta diğer kültürler unutulmuş ve
Türk-İslâm kültürü yerleşmiştir.
Tokat’tan çok sayıda ilim ve devlet adamı yetişmiştir. İbn-i Kemâl, Abdülmecîd Şirvânî, Sinânüddîn
Yûsuf, Molla Lütfi, Molla Hüsrev, Hekim Mustafa, Seyyid Hasan Paşa ve Plevne Kahramanı Gâzi Osman
Paşa bunların başlıcalarıdır.
Halk oyunları ve müziği: Tokat ili halk müziği ve halk oyunları bakımından en zengin illerimizden
biridir. Halk oyunlarında halay hâkimdir. Karşılama ve semahlar da vardır. Halaylar, ağırlama ve
yeldirme bölümlerinden meydana gelir. Başlıca oyunlar, Tokat Ağırlaması, Kazova Halayı, Ellik, Lâlelim,
Hoş Bilezik, Grat, Üç Ayak, Tozanlı Halayı, Hanım Kızlar, Alaçam, Garkın Halayı, Omuz Halayı, Koççari,
Sinsin, Kartal Halayı, Sarsı, Ters Bico ve Karadut’tur. Tokat ilinden çok sayıda halk şâiri yetişmiştir.
Mahallî kıyâfeti: Kadınlar başlarına fes giyerler. Bu fesin kenarları gümüş paralarla süslü, üzeri
yemeniyle örtülüdür. Gövdeye giyilen iç gömleğe “İç göynek” denir. Onun üzerine cepken, en üste saya
giyilir. Sayanın ön uçları bele bağlanır ve kuşağın arasına sokulur. Alt kısma iri desenli renkli pâzenden
yapılmış bir şalvar, ayaklara yün çorap ve çarık giyilir.
Mahallî yemekleri: En meşhur olanları Tokat kebabı, madımak, bat, köme (cevizli sucuk), Zile
pekmezi, ciğer çorbası, keşkek, katmer, bacaklı çorba, mantı, patlıcan peklizi ve un helvasıdır.
İlde el sanatlarından yazmacılık, halıcılık ve bakırcılık yapılmaktadır. On dördüncü asırdan beri il,
yazmacılığın merkezi hâlindedir. Halıcılık daha çok köylerde yapılmaktadır. Ergani ve Küre’de çıkarılan
bakırın, Tokat Kalhanelerinde eritilmesi 18. asrın ilk yarısından başlayarak ili, bakır sanâyiinin ticâret
merkezi hâline getirmiştir. Süs bitkileri ve hamam tasları, il bakırcılığının en güzel örneklerindendir.
Eğitim: Okur-Yazar nispeti % 95’tir. Okulsuz köy yoktur. İlde 20 Anaokulu, 840 ilkokul, 39
ilköğretimokulu, 1 Körler okulu, 41 Ortaokul, 6 Ticâret Lisesi, 6 Kız Meslek Lisesi, 6 Endüstri Meslek
Lisesi, 5 Sağlık Meslek Lisesi, 1 Anadolu Otelcilik Turizm Lisesi, 1 Anadolu Öğretmen Lisesi, 6 İmam-
Hatip Lisesi, 3 Anadolu Lisesi, 15 Genel Lise vardır. 1992 târihinde kurulan Tokat Gaziosmanpaşa
Üniversitesine bağlı Ziraat Fakültesi Fen ve Edebiyat Fakültesi, Meslek Yüksekokulu, Niksar Meslek
Yüksekokulu, Zile Meslek Yüksekokulu, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erbaa Fen Bilimleri Enstitüsü vardır
(1994).
İlçeleri
Tokat ili; merkez ilçe (Tokat), Almus, Artova, Başçiftlik, Erbaa, Niksar, Pazar, Reşâdiye, Suluçay,
Turhal, Yeşilyurt ve Zile ilçelerinden ibârettir.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 150.771 olup, 83.058’i ilçe merkezinde, 67.713’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 68, Çallıbel bucağına bağlı 21, Gökdere bucağına bağlı 26
köyü vardır. Yüzölçümü 1968 km2 olup, nüfus yoğunluğu 77’dir
İlçe merkezi, Yeşilırmak’ın bir kolu olan Belmat Deresinin Yeşilırmak’la birleştiği yere yakın bir
mevkide kurulmuştur. Akdağ ile Çamlıbel Dağı arasında kalan dar bir vâdide yayılan şehrin doğusu ve
batısı sarptır. Tarıma elverişli düzlükler ilçe merkezinin kuzey ve güneyinde yer alır. Denizden yüksekliği
650 metredir.
İlçe ekonomisi tarıma dayalıdır. Meyve, sebze yetiştiriciliği ve bağcılık yaygındır. İlçede tarım
ürünlerinin işlenmesine dayalı gıdâ sanâyii gelişmiştir. İlin sanâyi kuruluşlarının çoğu merkez ilçededir.
Afganistan göçmenlerinin gelmesinden sonra deri konfeksiyonculuğu hızla gelişerek ilçe ekonomisine
önemli katkılarda bulunmaktadır.
Almus: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 36.328 olup, 5901’i ilçe merkezinde, 30.427’si
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 32 köyü vardır. Yüzölçümü 704 km2 olup, nüfus yoğunluğu
52’dir.
İlçe toprakları dağlık ve engebelidir. Yeşilırmak’ın önemli bir kolu olan Tozanlı Çayı ilçenin kuzey
sınırını çizer. Almus Çayı üzerinde kurulu olan Almus Baraj Gölü ilçe topraklarının içinde kalır.
Ekonomisi tarıma dayılıdır. Tarıma elverişli arâzinin az olması sebebiyle üretim azdır. Başlıca tarım
ürünleri buğday ve arpadır. Akarsu boylarında sebzecilik yapılır ve az miktarda pancar ekilir. Baraj
Gölünde tatlı su balıkçılığı yapılır. Hayvancılık gelişmiştir.
İlçe merkezi, Almus Deresinin Yeşilırmak’a döküldüğü yerde Almus Baraj Gölü kıyısında
kurulmuştur. İl merkezine 35 km uzaklıktadır. 1954’te ilçe olmuştur. İl merkezine yakınlığı sebebiyle
sanâyii gelişmemiştir.
Artova: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 17.688 olup, 4429’u ilçe merkezinde, 13.259’u
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 26 köyü vardır.
İlçe toprakları genelde düzdür. Kuzeybatı-güneybatı istikâmetinde uzanan Deveci Dağları Çekerek
Çayı tarafından derin biçimde bölünmüştür. İlçenin güneyinden geçen Çekerek Çayının topladığı
alüvyonlardan verimli Artova Ovası meydana gelmiştir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı ve patatestir.
Hayvancılık gelişmiş olup, ilçe topraklarında mâden kömürü çıkarılır.
İlçe merkezi Sivas-Samsun demiryolu üzerinde kurulmuştur. 1923’e kadar ilçe merkezi Sulusaray
diye bilinirdi. O seneki zelzelede ilçe büyük zarar gördü. Bunun üzerine ilçe merkezi önce Çamlıbel’e
sonra 1944’te şimdiki yerine taşındı. İl merkezine 38 km uzaklıktadır.
Başçiftlik: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 6477 olup, 3722’si ilçe merkezinde, 2755’i köylerde
yaşamaktadır. Niksar’a bağlı belediyelik bir köyken 9 Mayıs 1990’da ilçe oldu. Ekonomisi tarıma
dayalıdır. Ormancılık ve halıcılık ekonomide önemli yer tutar. Ev tezgahlarında Hereke cinsi halı
dokunur. Hemen hemen her evde bir halı tezgahı vardır. İl merkezine 85 km mesâfededir.
Erbaa: 1990 sıyımına göre toplam nüfûsu 99.596 olup, 33.554’ü ilçe merkezinde, 66.042’si
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 29, Doğanyusuf bucağına bağlı 17, Karakaya bucağına
bağlı 13 ve Kozlu bucağına bağlı 14 köyü vardır. Yüzölçümü 1111 km2 olup, nüfus yoğunluğu 90’dır.
İlçe toprakları genelde ovalıktır. Çoruh-Kelkit Vâdisinin batısı ilçe sınırları içinde kalır. İlçenin güney
ve kuzeyinde yer alan dağlar arasından Kelkit Çayı akar. Dağlardan akan sularla beslenen Kelkit, ilçenin
batısında Yeşilırmak ile birleşir. Kelkit Çayının taşıdığı alüvyonlardan meydana gelen Erbaa Ovası çok
verimlidir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Sebze ve meyvecilik gelişmiş olup, en çok domates üretilir. Başlıca
tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, arpa, mısır, elma ve nohuttur. Hayvancılık ilçe ekonomisinde
önemli yer tutar. En çok koyun ve sığır beslenir. Kelkit Çayında tatlı su balıkçılığı yapılır. İlin en zengin
ilçesidir. İlçede tuğla ve kiremit fabrikaları vardır.
İlçe merkezi Kelkit Çayının kıyısında kurulmuştur. 1942’deki zelzelede büyük hasar gören ilçe
bugünkü yeri olan Ardıçlık’ta yeniden kurulmuş olup, Niksar-Taşova-Samsun karayolunun iki tarafında
gelişmiştir. İl merkezine 82 km uzaklıktadır. Erbaa belediyesi 1868’de kurulmuştur.
Niksar: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 84.932 olup, 35.201’i ilçe merkezinde, 49.731’i
köylerde yaşamaktadır. İlçe topraklarının kuzey ve kuzeydoğusunda Canik Dağları, güneyindeyse Köse
Dağları yer alır. Çoruh-Kelkit Vâdisinin ilçe merkezi yakınında genişlemesiyle meydana gelen Niksar
Ovası verimli tarım alanıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Zengin tarım toprakları, elverişli iklim özellikleri ve sulama
imkânlarıyla ilçe, tarım ürünleri üretimi yönünden önde gelen ilçelerdendir. Şekerpancarı, buğday,
zeytin, pirinç, mısır, patates, tütün başlıca tarım ürünleridir. Meyve ve sebzecilik de gelişmiştir. En fazla
domates, fasulye, elma, üzüm yetiştirilir. İlçe ilin orman varlığı yönünden de en zengin ilçesidir.
Ormancılık, ekonomide önemli yer tutar. Hayvancılık gelişmektedir.
İlçe merkezi Kelkit Çayının kollarından olan Çanakçı Deresi Vâdisinin yamaçlarında ve Erzincan-
Amasya karayolunun 9 km kadar kuzeydoğusunda kurulmuştur. İlçe merkezinden Tokat-Ünye karayolu
geçer. İl merkezine 55 km mesâfededir. Niksar belediyesi 1876’da kurulmuştur.
Niksar, târih ve kültürümüz bakımından önemli birikime sâhip bir ilçedir. Güçlü bir Bizans
şehriyiken 1071 târihinden sonra Melik Ahmed tarafından fethedildi ve Danişmend beyliğinin başşehri
Sivas’tan Niksar’a nakledildi. Niksar’ın başşehir olmasıyla şehir îmâr edildi ve günümüze kadar ulaşan
kalıcı eserler bırakıldı. İlk medrese Niksar’da kuruldu. Fâtih Sultan Mehmed Han, Trabzon Rum Krallığına
son vermek için çıktığı seferde son hazırlıkları Niksar’da yaptı.
Pazar: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 21.625 olup, 5669’u ilçe merkezinde, 15.956’sı
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 17 köyü vardır. Turhal’a bağlı bucakken 19 Haziran
1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu.
İlçe toprakları genelde düzdür. Kazova verimli topraklara sâhiptir. Ovanın çukur kesiminde suların
birikmesiyle meydana gelmiş Kaz Gölü daha sonra kurutularak tarım alanı yapılmıştır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı ve elmadır. Hayvancılık
gelişmiştir. İl merkezine 28 km uzaklıktadır.
Reşâdiye: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 61.166 olup, 12.321’i ilçe merkezinde, 48.845’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 94, Bereketli bucağına bağlı 12 köyü vardır. Yüzölçümü
1481 km2 olup, nüfus yoğunluğu 41’dir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Kuzeyinde Canik Dağları, orta kesimde Küre Dağları güneyindeyse
Asmalıdağ yer alır. Dağlardan kaynaklanan sular Kelkit Çayı ve Yeşilırmak’ın başlangıç kolu olan Tozanlı
Çayında toplanır. Canik-Kelkit Vâdisi ilçe topraklarını ikiye böler. İlçede Çukurgöl ve Göllüköy Gölü adıyla
bilinen iki küçük göl vardır.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Tarıma müsâit alanları azdır. Başlıca tarım ürünleri
buğday, arpa ve şekerpancarıdır. Ayrıca az miktarda elma, mısır, armut, şeftali ve baklagiller yetiştirilir.
Hayvancılık, tarımın yanında daha çok gelişmiştir. Çok miktarda koyun, sığır ve manda yetiştirilir. İlçe
topraklarında bentonit yatakları vardır.
İlçe merkezi Kelkit Vâdisinin kuzey kesiminde kurulmuştur. İlin en fakir ilçesidir. İl dışına en çok
bu ilçeden göç olur. İl merkezine uzaklığı 100 km olup, Amasya-Erzincan karayolu ilçeden geçer.
Reşâdiye belediyesi 1907’de kurulmuştur.
Sulusaray: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 17.945 olup, 4377’si ilçe merkezinde, 13.568’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez’e bağlı 19 köyü vardır. İlçe toprakları orta yükseklikte dalgalı
düzlüklerden meydana gelir. Kuzeyini Deveci Dağları engebelendirir. Başlıca akarsuyu Çekerek Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı ve patatestir.
Hayvancılık gelişmiştir. İlçe merkezi Çekerek Çayı kenarında kurulmuştur. Artova’ya bağlı bucakken 9
Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe olan Sulusaray belediyesi 1987’den beri faaliyetine devam
etmektedir. İl merkezine 67 km uzaklıktadır.
Turhal: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 106.014 olup, 68.384’ü ilçe merkezinde, 37.630’u
köylerde yaşamaktadır. Merkeze bağlı 45, Dökmentepe bucağına bağlı 7 köyü vardır.
İlçe toprakları kuzeyde Buzluk ve Sakarat dağları, doğuda Yaylacık Dağı, güneyde Deveci
Dağlarıyla çevrilidir. Dağların sularını Yeşilırmak’a kavuşan Kurucuk ve Keçeci dereleri toplar. Tabiî bitki
örtüsü step olup, dağlık bölgelerde meşe ve kayın ormanları vardır. Toprakları genelde düzdür.
Ekonomisi tarım ve tarıma bağlı sanâyiye dayanır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, buğday,
arpa, üzüm, ayçiçeği, baklagiller ve elmadır. İlçedeki diğer bir ekonomik faaliyet de sığır besiciliğidir.
İlçenin en önemli sanâyi kuruluşu Şeker Fabrikasıdır. Bunun yanında bu fabrikaya bağlı ispirto ve
makina fabrikaları da vardır. İlçe topraklarında atimon, kireçtaşı ve traverten yatakları olup, Türkiye’nin
en yüksek kaliteli antimon yatağı bu ilçededir.
İlçe merkezi Kazova’nın kuzeybatısında Yeşilırmak’ın kenarında kurulmuştur. Önceleri küçük bir
yerleşim merkeziyken şeker fabrikasının kurulmasıyla hızla gelişmiştir. Zile ile Amasya’yı Tokat’a
bağlayan yolların birleştiği noktada bulunur. Sivas-Samsun demiryolu ilçeden geçer. İl merkezine 45
km uzaklıktadır. Turhal belediyesi 1892’de kurulmuştur.
Yeşilyurt: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 8736 olup, 5598’i ilçe merkezinde 3138’i köylerde
yaşamaktadır. Merkeze bağlı 12 köyü vardır. Artova’ya bağlı belediyelik köyken, 19 Haziran 1987’de
3362 sayılı kânunla ilçe oldu. Yeşilyurt belediyesi 1972’de kurulmuştur. Afganistan’dan göç eden
Türkmenlerin mesleği olan “Dericilik” ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. Deri ürünlerinin ihrâcâtı
yapılmaktadır. İl merkezine 55 km uzaklıktadır.
Zile: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 107.973 olup, 46.090’ı ilçe merkezinde, 61.883’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 45, Boztepe bucağına bağlı 36, Iğdır bucağına bağlı 33
köyü vardır. Yüzölçümü 1511 km2 olup, nüfus yoğunluğu 71’dir.
İlçe topraklarının kuzey ve batısında Buzluk Dağı, güneyindeyse Deveci Dağları yer alır. Geri kalan
kısmı genelde düzdür. Arazi yüksekliği hiçbir yerde 2000 metreyi geçmez. İlçe topraklarından
kaynaklanan Çekerek ve Zile çayları Yeşilırmak’a karışır. Zile Çayı Vâdisinin genişlediği kısım Zile Ovası
olarak anılır. Genelde bitki örtüsü bozkır görünümündedir. Dağlık bölgelerde meşe, kayın ve sarıçam
ormanları vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, buğday, arpa, mercimek, nohut,
üzüm, ayçiçeği ve elmadır. Zile’nin pekmez ve leblebisi meşhurdur. Hayvancılık gelişmiştir. Koyun, keçi
ve Ankara keçisi beslenir. Arıcılık gelişmiştir.
İlçe merkezi Buzluk Dağı eteklerinde, Zile Ovasının batı ucunda kurulmuştur. Bahçeli evler
düzeninde geliştiği için geniş bir alana yayılır. İl merkezine 67 km mesâfededir. İlçe merkezinde
demiryolu istasyonu yoktur. Demiryolu ulaşımını 20 km mesâfedeki Boztepe istasyonundan sağlar, Zile
belediyesi 1872’de kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Verimli ovalar ve önemli yollar üzerinde olan Tokat ili târihî ve turistik eserleri bakımından zengin
bir ilimizdir. Başlıca târihî eserleri şunlardır:
Garipler Câmii: Tokat’ın en eski câmisi olan bu eser Danişmendoğulları zamânında Danişmend
Ahmed Gâzi tarafından 1167’de yaptırılmıştır.
Alaca Mescid: İlk defâ 1301’de yaptırılan mescit yıkılınca 1505’te yeniden yaptırılmıştır. Tuğladan
bezemeli minâresi Selçuklu mîmârî özelliğini taşır.
Hâtuniye Meydan Câmii: Meydan Mahallesinde, Sultan İkinci Bâyezîd Han, annesi Gülbahar
Hâtun adına 1485’te yaptırmıştır. Câmi tek kubbeli ve minârelidir. Kapısının işlemesi çok güzel olan
câmi 1939 ve 1943 zelzelelerinde büyük zarar görmüştür. Daha sonraları tâmir edilmiştir.
Hamza Bey Câmii: Bicaroğlu Hamza Bey tarafından yaptırıldığı kitâbesinden anlaşılmaktadır.
Moloz taştan yapılan câmi, Bicar âilesinin eviyle içiçedir. Câmi, kubbeli ana mekanla yanlarda tonozlu
bölümlerden meydana gelir.
Ali Paşa Câmii: 1572’de yapılmış bir Osmanlı eseridir. Kare plânlı kesme taştan, yüksek kubbeli
ve tek minârelidir. Mihrabı ve minberi taştandır. Avluda Ali Paşa, eşi ve oğlu Mustafa Beyin türbesi
vardır.
Behzat Câmii: Behzat Caddesinde Hoca Behzat bin Fakih Şirvan tarafından 1535’te yaptırılmıştır.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han devrinde bâzı ekler yapılan câmi 1939 zelzelesinde büyük zarar görmüş
ve Vakıflar Genel Müdürlüğünce tâmir edilmiştir.
Ulu Câmi: 1679’da yapılan câmi, dikdörtgen plânlı kesme taştan olup, çatısı kiremitle kaplıdır.
Kemer sütunları ve iç süslemesi büyük bir sanat eseridir.
Sefer Beşe Mescidi: Ulu Câmi yanında olup, 1251’de yaptırılmıştır. Kitâbesi Tokat Müzesindedir.
Mescit günümüzde yıkılmış olup, yanında bulunan türbenin kubbesi sekiz köşeli piramit şeklindedir.
Kesme taştan yapılmıştır.
Silahtar Ömer Paşa Câmii: Erbaa ilçesindedir. Yapım târihi kesin olarak bilinmemektedir.
Süsleme tarzından 17. asrın sonlarında yapıldığı tahmin edilmektedir. Kalem işi süslemeleri çok güzeldir.
Eserin dışı yalın, içiyse çok güzel süslemelerle doludur.
Ulu Câmi: Niksar ilçesinde, Danişmendoğulları tarafından 1145’de yaptırılmıştır. Niksar’ın en eski
câmiidir. Melik Gâzi Câmii de denir. Osmanlılar zamânında tâmir ettirilmiştir.
Çöreği Büyük Câmii: Niksar ilçesinde İlhanlılar tarafından yapılmıştır. Giriş kapısı geometrik bitki
motifleriyle süslüdür. Câmi, adını kapısının sağ ve solundaki çöreğe benzer iki büyük diskten aldığı
zannedilmektedir.
Ulu Câmi: Zile ilçesindedir. Mehmed Zakuli bin Ebû Ali tarafından 1267’de yaptırılmıştır. 1909’da
Kaymakam Necmeddîn Beyin yardımlarıyla tâmir ettirilmiştir.
Boyacı Hasan Ağa Câmii: Zile ilçesinin Sakiler Mahallesindedir. Ali bin Sultan Hoca tarafından
1497’de yaptırılmıştır. 1640’ta Boyacı Hasan Ağa tarafından tâmir ettirilmiştir.
Çukur Medrese: Yağıbasan Medresesi adıyla da bilinen eseri, Danişmendoğullarından Nizâmeddîn
Yağıbasan tarafından 1164’te yaptırılmıştır. Gıyâseddîn Keyhüsrev tarafından 1248’de tâmir ettirilmiştir.
Moloz taştan tek katlı medresenin kapı ve kemerleri tuğladandır.
Hâtuniye Medresesi: Hâtuniye Câmiinin yanında olup, oldukça yıkık vaziyettedir. Sultan İkinci
Bâyezîd, annesi Gülbahar Hâtun adına 1485’te yaptırmıştır.
Pervâne Dârüşşifâsı: Gök Medrese adıyla da bilinir. Meydan Mahallesinde Selçuklu Veziri
Nûreddîn Pervâne tarafından 1275’te yaptırılmıştır. Avluya bakan yüzü Selçuklu çinileriyle süslüdür. Sivil
Selçuklu eserlerinin en eskilerinden biridir. Siyah ve Türk mavisinin hâkim olduğu süslemeler Selçuklu
sanatının şâheseridir. 1926’da tâmir ettirilen Dârüşşifâ günümüzde müze olarak kullanılmaktadır.
Yağıbasan Medresesi: Niksar ilçesindedir. Günümüzde oldukça yıkık vaziyettedir. Çukur
Medreseyle aynı zamanda yapıldığı tahmin edilmektedir.
Ebü’l-Kâsım Türbesi: Ebü’l-Kâsım bin Ali et-Tûsî tarafından 1234’te yaptırılmıştır. Mor, firuze,
lâcivert çinilerle yapılmış kûfî yazılar geometrik geçmeler Selçuklu sanatının orijinal örneklerindendir.
Sümbül Baba Türbesi: Gaziosmanpaşa Caddesinde; türbe, tekke ve mescit olarak 1292’de
yapılmıştır. Türbenin taş işçiliği büyük sanat eseridir. Hacı Sümbül tarafından yaptırılmıştır. Selçuklu
mîmârisi tarzındadır.
Kırk Kızlar Kümbeti: Niksar ilçesinde olup, 13. asır Selçuklu eserlerindendir. Yapım târihi ve
kime âit olduğu belli değildir. Yapının kâidesi taştan, sekizgen gövdesi tuğladandır.
Melik Gâzi Türbesi: Niksar ilçesinin çıkışındadır. Danişmendoğulları devrinde yapılmıştır. Câmi
plânındadır. İçten bütün eseri dolaşan yazı kuşağı devrin ustalığını yansıtır.
Tokat Köprüsü: Şehrin girişinde Yeşilırmak üzerindedir. Selçuklu eseri olup, 1250’de yapılmıştır.
Boyu 150, eni 7 metre olup, 5 gözlüdür. Osmanlılar devrinde tâmir gören köprü son şeklini almıştır.
Talazan Köprüsü: Niksar ilçesine 15 km mesâfede, Niksar-Erbaa karayolu üzerindedir. 1200-
1220 arasında yapıldığı tahmin edilen köprü günümüzde yıkık vaziyettedir.
Saat Kulesi: Sultan Abdülhamîd Hanın tahta çıkışının 25. yıldönümü için 1902’de yaptırılmıştır.
Kulenin girişi güneyinden olup, kuzeyinde bir dükkan vardır. Yüksekliği 33 metredir. Kesme taştandır.
Turhal Kervansarayı: Turhal-Pazar karayolu üzerindedir. Anadolu’da bulunan Selçuklu
eserlerinin en güzellerindendir. Fakat hâlen bakımsız ve harap bir haldedir. Selçuklu Sultanı Alâeddîn
Keykubat devrinde 1237’de yapılmıştır.
Sulu Han: Osmanlılar devrinde yapılmıştır. Günümüzde restore edilip, öğrenci yurdu olarak
kullanılmaktadır.
Tokat Kalesi: Ortaçağda sivri ve kayalık bir tepe üzerinde yapılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı
devrinde tâmir görmüştür. Kalenin 28 burcundan günümüzde bir tânesi kalmıştır. Diğer kısımları harâbe
hâlindedir. Tepe üzerindeki kulesine 362 basamakla çıkılır. Sarnıç, ambar, cephânelik ve muhâfızlar için
binâlar vardır.
Turhal Kalesi: Bugün yalnız birkaç burcu kalan bu kale çok eski çağlardan kalmadır. Son şeklini
Osmanlı devrinde almıştır.
Niksar Kalesi: Ortaçağdan kalmıştır. Fakat bugünkü şeklini Selçuklu ve Osmanlı devrinde
almıştır.
Zile Kalesi (Nama Hisarı): Eski bir eserdir. Sur şekli Osmanlılara âittir. Roma İmparatoru Sezar’ın
târihe geçen “Geldim, gördüm, yendim” (Veni, Vidi, Vici). Lâtince yazıların kazılı olduğu sütunun da
bulunduğu kale bakımsızlıktan yıkılmak üzeredir. Osmanlı devrinde depo olarak kullanılmıştır. Kaleden
Bodrum ve Sekerap Suyuna inen gizli tünellerin bulunduğu rivâyet edilir.
Nikopolis: Artova ilçesinin Sulusaray bucağında bir Roma çağı şehrinin kalıntıları toprak
altındadır.
Neokaseria (Kaberie): Bugünkü Niksar şehrinin bulunduğu yerde eski bir Roma şehrinin kalıntıları
vardır. Kale, sur ve yılanlı köprü kısmen ayaktadır.
Tokat Müzesi: Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirlerine âit eserler sergilenir. Osmanlı
devrine âit olanlar arasında mahkeme sicilleri, mühürler, sikkeler, tabletler, tekke eşyâsı ve giyim-
kuşama âit eserler çoğunluktadır.
Mesire yerleri: Tokat tabiî güzellikleri bakımından yurdumuzun zengin bölgelerinden biridir.
Ormanlar ilde geniş bir yer kaplar. Bu yüzden birçok orman içi dinlenme yeri vardır. Bâzı mesire yerleri
şunlardır.
Câmiiçi: Niksar ilçe merkezine 17 km uzaklıkta, Niksar-Ünye karayolu üzerinde bir ormaniçi
dinlenme yeridir.
Zinav Gölü: Çukurgöl olarak da bilinen bu mesire yeri Reşâdiye ilçesine 25 km uzaklıktadır. Göl
ve ormanların iç içe olduğu bir mesire yeridir. Gölün suyu tatlıdır.
Göllüköy: Reşâdiye ilçesine bağlı Göllüköy yakınındadır. Gölün suyu tatlı olup, etrâfının manzarası
güzel bir mesire yeridir.
Kaplıca ve içmeler: Tokat içmeler ve kaplıca bakımından zengin bir ilimizdir. Sulusaray Kaplıcası,
Reşâdiye Çermiği, Başören mâdensuyu, Reşâdiye mâdensuyu ve Ayvaz suyu ilin önemli şifâlı su
kaynaklarıdır.
Sulusaray Kaplıcası: Sulusaray ilçesine 3 km uzaklıkta Ilıca köyündedir. Tesisleri mevcut olan
kaplıcanın suyu romatizma, nevralji ve cilt hastalıklarına iyi gelmektedir.
Reşâdiye Kaplıcası: Reşâdiye ilçesinin 1.5 km batısındadır. Yeterli tesisleri olmayan kaplıca suyu
romatizma, nevralji ve kadın hastalıklarına iyi gelmektedir.
Başören İçmesi: Merkez ilçeye bağlı Başören köyündedir. Sarılık suyu olarak da bilinir. Su, içme
olarak mîde, karaciğer ve safra yolları rahatsızlıklarına, böbrek taşlarının düşürülmesinde faydalıdır.
Ayvaz Suyu: Niksar ilçesine 2 km uzaklıkta çıkar. Sertliği 0 derece olan su, şişelenerek diğer
illere gönderilir. Su, safra kesesi ve böbrek rahatsızlıklarıyla yüksek tansiyon ve barsak rahatsızlıklarına
iyi gelmektedir.
TOKSEMİ
Alm. Toxemie (f), Fr. Toxémie (f), İng. Toxemia. Vücuttaki toksik maddelerin sebep olduğu
pekçok rahatsızlığa verilen genel bir isim. Genellikle ciddî olup, hastâne bakımı gerektirebilir.
Toksemiden ekseri böbrekler etkilenir. Böbreklerin çalışmasında meydana gelecek bir bozukluk, üremi
ve kalp yetersizliğini de berâberinde getirir.
Tokseminin pekçok sebebi mevcuttur. Akciğer rahatsızlıkları ve kolera gibi ciddî enfeksiyonlara
sâhip olanlarda, vücûda giren mikroorganizmaların ürettiği toksinler toksemiye sebep olabilir. İyod ve
kurşun gibi zehirli kimyevî maddelerin ve metallerin alınması da tokseminin yaygın sebepleri
arasındadır. Eklampsi olarak da bilinen hâmilelik toksemisi, sebebi kesin bilinmeyen metabolik bir
hastalıktır. Hâmileliğin son üç ayında ortaya çıkar. Çok fazla kilo alma ve vücutta tuz birikmesi hastalığa
tesir eden sebepler arasındadır. Kan basıncının yükselmesi, idrarda albümine rastlanması; yüz, ayak,
topuk ve ayak bileklerinin şişmesi hâmilelik toksemisinin belirtisi olarak karşımıza çıkabilir. Ayrıca görme
bozuklukları, baş ağrısı ve kusmayla karın ağrıları mevcut olabilir. Hâmilelikte toksemiye % 5 civârında
rastlanır. 35 yaşının üstünde olan kadınlarda ve ilk defâ hâmile kalanlarda daha çok rastlanır.
TOKSİKOLOJİ
Alm. Toxikologie (f), Fr. Toxicologie (f), İng. Toxicology. Kimyevî maddelerin canlılar üzerindeki
etkisini araştıran bilim dalı. Hemen hemen herkes, uygun kullanılmadığında zararlı olacak kimyevî
maddelerle temas hâlindedir. Pekçok ölüm ve belki bunun yüz katı kadar fazla kazâ kimyevî maddelerin
dikkatsiz kullanılması sonucu meydana gelmektedir.
Toksikoloji üç ana alt dala sâhiptir: Bunlardan sanâyi toksikolojisi, hava ve sudaki kimyevî
kirleticilerin zararlı etkilerini inceler. Bunun yanında çalışma ve ev ortamında mevcut olanları da konu
alır. Ekonomik toksikoloji ise ilâçlarda, yiyeceklere ilâve edilen maddelerde, kozmetik, gübre ve
veteriner ilâçlarındaki kimyevî maddelerle meşgul olur. Adlî toksikoloji de özellikle ölüm veya ciddî
yaralanmayla sonuçlanan vak’aların tıbbî yönüyle meşgul olur.
Her kimyevî madde, toksik etkisine bağlı olarak altı sınıftan birinde mütâlaa edilir. Çok fazla toksik,
çok toksik, orta derecede toksik, az toksik, oldukça toksik olmayan ve oldukça zararsız.
Zehir, çok fazla veya çok toksik olan kimyevî maddelere verilen isimdir. Bunların az miktarları
ciddî zarara veya ölüme sebep olur. Deney hayvanının her kilogramı için 50 miligram ağızdan
verildiğinde, 48 saat içinde, bu hayvanların en az % 50’sinin ölümüne sebep olan maddeye kimyevî
olarak “zehir” etiketi konulur. İnsanlar için bu miktar yaklaşık olarak bir çay kaşığı dolusu kadardır.
Toksikoloji, hayvanlar üzerinde deney yaparak, kimyevî maddelerin toksisite derecesini
belirlemeye çalışır. Bu maksatla pekçok hayvan kullanılır. Fareler bu iş için kullanılan küçük; maymun
ve çiftlik hayvanları büyük hayvanlar arasındadır. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin
tamamlanmasından ve sonucun insanlar üzerindeki etkisi tahmin edildikten sonra sınırlı sayıda deneyin
insan üzerinde yapılmasıyla mâkul bir emniyet elde edilir. Buna kimyevî maddelerin insan derisi üzerinde
etkisinin araştırılması misâl gösterilebilir.
Eğer kimyevî maddelerin hastalık veya ölüme sebebiyet verdiği zannedilirse, ölünün kanı, idrarı
ve kas parçaları adlî toksikolojiye analiz için verilir. Yapılan deneylerle, zararlı kimyevî maddeler ve
miktarları tespit edilebilir.
TOKSİNLER
Alm. Toxin (n), Giftstoff (m), Fr. Toxine (f), İng. Toxin. Mikroorganizmaların salgıladıkları bir
takım zehirli maddeler. Toksinler iki grupta toplanırlar: 1) Ekzotoksinler, 2) Endotoksinler.
Ekzotoksinler: Daha çok gram (+) mikroorganizmalar tarafından meydana getirilirler. Başlıca
Closturdium tetani (tetanoz etkeni), Closturdium Botulinum (Botulismus zehirlenmesi etkeni),
Closturdium Perfircingens, Gram (-)lerin bir kısmı, Shigella dysenteria (dizanteri amili), Vibrio cholera
(kolera amili) ekzotoksin yapar. Ekzotoksinler mikroorganizma tarafından dışarı salınırlar.
Toksinler suda erirler. Bu yüzden bulundukları ortamda hızla yayılırlar. Bakteriler dışında birtakım
hayvanlar da ekzotoksin yapar. Toksinler oldukça şiddetli zehirlerdir. Sıvı halde ve beklemekle
aktivitelerini kısmen kaybederler. Cl Botulinum toksini yeryüzünde bilinen en kuvvetli toksindir.
Toksinler genellikle polipeptid yapısında maddelerdir. Molekül ağırlıkları 10-90.000 bin arasında
değişmektedir. Isıya ve proteinleri eritici enzimlere karşı dayanıksızdırlar. Antijenik yapıya sâhiptirler.
Girdikleri organizmada özel bir takım antikorlar meydana getirirler. Difteri, botulinum ve tetanoz toksini
sinir sistemini tutarak bir takım felçlere sebep olurlar.
Ekzotoksinler, genellikle sıcağa dayanıksız olup 60-80°C sıcaklıkta tahrip olurlar. Ancak bâzı
stafilokokların meydana getirdiği enterotoksinler ekzotoksin yapısında olduğu halde 100°C’de 20 dakika
dayanıklılık gösterirler. Kolera vibrionları barsaklarda bir enterotoksin meydana getirmektedirler ve
kolerada aşırı tuz ve su kaybı meydana gelmesine bu enterotoksin sebep olmaktadır. Streptokoklardan
bâzıları da ekzotoksin yapısında bir takım maddeler çıkarırlar ki bunlar eritem dediğimiz bir takım
döküntülere sebep olurlar. Buna eritrojenik toksin denir. Kızıl hastalığı, bu toksinlerden meydana
gelir.
Ekzotoksinlerin iki grubu bulunmaktadır:
1) Toksofor: Toksin niteliğindeki gruptur. 2) Haptofor: Antijen niteliğindeki gruptur.
Ekzotoksinin bu iki grubundan birisi yok edildiğinde ötekisi etkinlik kazanır. Misâl, formaldehit veya ısıyla
toksik grup ortadan kalkar. Sâdece haptofor grubu sâbit kalır. Böyle bir toksine anatoksin denir.
Anatoksini ilk olarak Ramon isimli araştırıcı 1913’te bulmuştur. Buna Ramon anatoksini de denir.
Ramon difteri toksinine % 004’lük formaldehit ilâve etmekle toksofor grubunu etkisiz hâle getirmiş,
haptofor grubunun antijenik kaldığını görmüş ve buna difteri ve tetanoz anatoksinlerinden gerek aşı
yapmada ve gerekse tedâvi edici bir takım antiserumlar elde etmek için hayvanları immunize etmekte
faydalanılmaktadır.
Endotoksinler: Bakterilerin hücre çeperlerinde bulunan dışarıya salgılanmayan, ancak hücrenin
parçalanması sonucu meydana çıkan lipopolisakkarit yapısında (yâni bakterinin yapı maddelerinden
olan) bir takım toksik maddelerdir. Daha çok gram (-) bakteriler tarafından meydana getirilirler. Bunlar
da ısıya ve birtakım protein eritici enzimlere karşı dayanıklıdırlar. Bâzıları 100°C sıcaklığa dayanabilir
ve Formol’la (harap olmaz) suda erirler. Genellikle şeker-yağ-polipeptit yapısında olan bir O antijeni
olarak kabul edilir. Bu yüzden de O antikorlarıyla tahrip olurlar. Molekül ağırlıkları 100-900.000 arasında
değişmektedir. Ekzotoksinlere oranla daha az toksinlidirler.
Endotoksinler bir organizmaya girdikten sonra 1-1,5 saat içinde ateş yükselmesine sebep olurlar.
Bunu, beyindeki ısı düzenleyici merkezi etkileyerek yaparlar. Organizmada ateşten başka solunum
güçlüğü, ishâl ve bacaklarda felce sebep olmaktadırlar. Kanda önce akyuvarların azalmasına, sonra
çoğalmasına sebep olurlar. Kanın pıhtılaşmasını değiştirirler.
Endotoksimik şok: Kan basıncı düşer, aşırı terleme olur. Bu şokun başlangıcında önce küçük
çaplı atardamarlar ve toplardamarlarda bir büzüşme olurken vücûdun uç kısımlarındaki damarlarda da
genişleme olur ve damar geçirgenliği artar. Damar içi maddeler, damar dışına çıkar. Kalbin atım hacmi
azalır. Buna bağlı olarak kan basıncı düşer ve şok tablosu meydana gelir. Bunun sonucunda birtakım
hayâtî organlar (böbrek, kalp, beyin) kansız kalır ve ölüm meydana gelir. Endotoksinlerin yol açtığı bu
şok çeşidi, birtakım cinâî düşüklerden sonra, bâzı cerrâhi müdâhalelerden sonra ve bâzı enfeksiyon
hastalıklarının seyri esnâsında görülebilmektedir.
TOKSOPLASMOSİS
Alm. Toxoplasmose (f), Fr. Toxoplasmose (f), İng. Toxoplosmosis. Toksoplasma gondii adlı
parazitin sebep olduğu bulaşıcı hastalık. Toksoplasma grondii ancak hücre içinde yaşayabilen ve bütün
dünyâda birçok kuş ve hayvan türlerinde bilhassa domuz ve insanlarda yaygın olarak hastalık yapan bir
parazittir. Parazit üç şekilde bulunur: Trofozoit, erken safhada vücut sıvılarında ve dokularda görülen,
hızla çoğalan şeklidir. Kist, bilhassa kas ve sinir dokularında bulunan, yaşayabilir trofozoit taşıyan
şeklidir. Müzmin safhada konakçıda belirtisiz olarak bulunur. Ovokist ise, kedilerin dışkılarına geçen
şeklidir. Hastalık insana, ovokistin ağızdan alınmasıyla; iyi pişmemiş veya çiğ et yenmesiyle; domuz eti
yenmesiyle; anneden cenine kan yoluyla veya nâdiren trofozoitin direkt şırınga edilmesiyle (meselâ,
kan nakli yoluyla) bulaşır. Uygun çevre şartlarında ovokistler) bir yıldan daha uzun süre bulaştırıcı
kalabilir.
Hastalık insanda akkiz (sonradan) toksoplasmosis; konjenital (doğuştan) enfeksiyon ve
retinokoroidit (göz iltihabı) olmak üzere üç tipte görülür.
Sonradan olmuş toksoplasmosiste ateş, hâlsizlik, kas ağrısı, başağrısı, boğaz ağrısı, lenf bezlerinin
büyümesi ve deri döküntüleri olur. Karaciğer ve dalak büyüyebilir. Ağır vak’alarda zatürre menenjit,
hepatit, kalp kası iltihabı ve retinokoroidit (göz dibi iltihâbı) olur. Belirtiler bir çıkıp bir kaybolabilir. Ama
hastaların çoğu kendiliğinden iyileşir.
Konjenital toksoplasmosis annenin gebelik sırasında herhangi bir zamanda toksoplasmosis
geçirmesiyle ortaya çıkar. Hâmile kadınların % 1’inde akut enfeksiyon görülür. Bunların % 20-40
kadarında cenine geçer, fakat sâdece küçük bir kısmında düşüklere, ölü doğumlara veya yaşayan
bebekte hastalığa sebep olur. Konjenital toksoplasmosis doğumda yerleşmiş olarak bulunabilir veya ilk
aylarda ilerleyebilir: Mikrosefali (küçük kafa) veya hidrosefali (büyük kafa), havâleler, zekâ geriliği,
zatürre, karaciğer ve dalak büyüklüğü, deri döküntüleri, ateş ve beyinde kireçlenme olur.
Retinokoroiditse 10-30 yaşlarında ortaya çıkan geç bir bulgudur. Gözün retina tabakasını öldüren
iltihâptır. Gözde en mühim ve en sık olan hâdise santral korioretinittir. Burada, sarıleke (maküla)
tamâmen tutulur ve retina merkezini teşkil eden burada koriyoretinit plağı teşekkül eder. Çocuk çok
defâ bununla doğar. Bunun olduğu çocuklarda, o gözde kayma, yâni şaşılık ortaya çıkar. Bu yüzden
şaşılık görülen her ufak çocuk, mutlaka dikkatli bir göz dibi muâyenesinden geçirilmelidir.
Teşhis için esas olarak serolojik (serumda yapılan) testler yapılır: Parazite karşı teşekkül eden
antikor miktarındaki yükselmeye bakılır. Sabin-Feldman dye testi, kompleman Fiksasyon testi ve dolaylı
immün floresan testleri gibi çeşitli serolojik tekniklerden biri kan, beyin omurilik sıvısı ve diğer vücut
sıvılarından yapılabilir. Akut (had) toksoplasmosisde teşhis serolojik olarak vücut sıvılarındaki antikor
miktarında 4 kat artış olmasıyla veya tek bir yüksek miktar (1/160) görülmesiyle konur.
Tedâvi: Hafif belirtili akut toksoplasmosisin tedâvisi gerekmez. Ancak belirtiler iki haftadan çok
süren veya şiddetli belirtileri olan hastalarda; doğuştan hasta bebeklerde, retinokoroidit olanlarda ve
hâmilelerde tedâvi icâb eder. Tedâviler bir ay süreyle primetamin ve trisufapirimidin ve folinik asit
verilir. Primetaminin etkili yüksek dozları kemik iliği hücrelerine baskı yaparak akyuvar (lökosit),
trambosit ve alyuvar (eritrosit) azalmasına (habis kansızlık) sebep olabilir. Primetamin gebeliğin ilk üç
ayında verilmez. Bunlarda spiramisin kullanılır. Göz tutulmasında kortikosteroid verilebilir.
Koruma: Hâmile kadınlar toksoplasma antikorları yönünden kan muâyenesinden geçirilmelidir.
Bunlar negatif olsa da, hâmileler kedilerden uzak durmalı, iyi pişmemiş veya çiğ et yememelidir. Sebze
ve meyveler iyice yıkanmalı veya pişirilmeli ve eller çiğ ete dokunulduktan sonra iyice yıkanmalıdır.
TOKTAMIŞ HAN
Altınordu hanlarından. Babası Mangışlak Hâkimi Tuli Hoca olup, annesi Künçek Hâtundur. 1341’de
doğdu. Babasının, Akordu Hanı Urus Han tarafından öldürülmesiyle 1375’te Tîmûr Hanın yanına sığındı.
Tîmûr Handan iyi muâmele ve yakın alâka gördü. Otrar ve Savran şehirleriyle, hâkimiyet alâmetlerinden
bayrak, asker, at ve davul verildi. Toktamış bu târihten îtibâren yaptığı seferlerle 1378’de Sığnak’ı
1379’da Tîmûr Melik’i mağlup ederek Doğu Deşt-i Kıpçak’ı; 1380’de Kıyat Mama’yı yenerek Batı Deşt-i
Kıpçak’ı zaptetti. Altınordu birliğini yeniden kurdu.
Rus knezlerinden Dimitri Donskoy’un merkezi Moskova’ya elçi göndererek itaat etmesini bildirdi.
Dimitri’nin bu isteği reddetmesi üzerine ordusunun başında harekete geçen Toktamış Han, birkaç günlük
bir muhârebeden sonra Moskova’ya girdi. 24.000 Rus askeri öldürüldü ve pekçok ganimet ele geçirildi.
Büyük oğlu Vasil’i rehin olarak Altınordu merkezine gönderen ve beş yıllık haracını ödeyen Dimitri
yeniden antlaşmaya muvaffak oldu. Böylece Toktamış Han, Altınordu Devletini Rusya’da tekrar en büyük
devlet hâline getirdi.
Toktamış Han, Tîmûr Han İran’dayken, Tîmûrlulara âit Harezm’de adına para kestirdi. Âzerbaycan
ve Kafkasya’yı almak için faaliyete geçti. 1384-1385 kışında Tebriz’i yağmalattı. Mısır Memlukleriyle iyi
münâsebetlerde bulundu. Toktamış Hanın bu faâliyetlerini Tîmûr Han kendisine ihânet kabul etti.
Toktamış Han, 14 Nisan 1395’te Terek Nehri boyunda Tîmûrlulara yenildi. Altınordu başşehri Saray’dan
Tîmûr Han tarafından çıkarılınca kaçtı. Toktamış Han, Tîmûr Han tarafından İtil boyundaki Ükok şehrine
kadar tâkip edildiyse de yakalanmadı.
Tîmûr Hanın Âzerbaycan’a çekilmesiyle, tekrar toparlanmaya çalıştı. Terek yenilgisinden sonra,
Altınordu Hanı îlân edilen Temür Melik ve onun destekçisi Emir Edigü ile mücâdele etmek zorunda kaldı.
1397’de yenilerek, Litvanya Prensi Vitovt’un mültecisi oldu. Litvanyalıların Temür Melik’le mücâdelesine
katıldıysa da tekrar yenildi. 1399’dan 1405 yılına kadar kaçak yaşadı. Emir Edigü’nün adamları
tarafından dâimâ arandı. Tîmûr Handan özür dileyip, affedildiği de rivâyet edilir. Toktamış Hanın
Sibirya’da 1405’teki ölümü Emir Edigü’nün fedâilerince gerçekleştirildiği kabul edilir.
Toktamış Han, Altınordu Hânedanının bilinen ilk çalışkan kuvvetli hükümdarıdır. Cesur olup,
bitmek tükenmek bilmeyen bir azme sâhipti. Toktamış Han, dünyânın en büyük hükümdârlarından
Tîmûr Han ve devrinde çok kudretli, zekî Emir Edigü ile mücâdele etmesine rağmen, Altınordu Devletini
Rusya’da en güçlü devlet hâline getirdi. Rus knezliklerinin büyümesini, güçlenmesini engelledi.
TOKYO
Japonya’nın başşehri. Yüzölçümü 600 km2 olup, nüfûsu da on milyon civarındadır. Honşu Adasının
orta kesiminde, Büyük Okyanusun bir girintisi olan Tokyo Körfezinin kıyısında, Sumida Nehrinin ağzında
yer alır.
Tokyo’da kışlar oldukça ılık, yazlar ise sıcak ve nemli geçer.
Şehrin merkezinde hendekler ve geniş bahçelerle çevrili İmparatorluk Sarayı yer alır. Sarayın
doğusunda, Japon iş dünyâsının merkezi olarak nitelendirilen Maranouçi semti bulunur;
kuzeydoğusunda ise pekçok üniversitenin ve basımevinin bulunduğu Kanda semti uzanır. Resmi binalar
sarayın güneyindeki Kasumigaseki semtinde toplanmıştır. Millî parlamento binâsı ise Kasumigaseki’nin
batısındadır. Dünyâca meşhur bir alışveriş merkezi olan Ginza semti şehrin doğu kesimindedir.
Tokyo’nun mîmârisi iki veya üç katlı ahşap evlerden, Meici döneminden kalma taş yapılara ve beton
veya çelikten yapılmış gökdelenlere kadar değişen bir çeşitlilik gösterir. Japonya’nın başlıca ibâdet
merkezi olan Meici Tapınağı bir millî âbide olarak kabul edilir.
Başlangıçta depreme karşı mukavim olsun diye binâlar 30 metreyle sınırlandırılmış, fakat
1960’lardan sonra bu yüksekliği aşan depreme dayanıklı pekçok yeni binâ inşâ edilmiştir. Bunların
başlıcaları Mainiçi Yayınevi, Tokyo Katedrali, Millî Tiyatro ve Milletlerarası Ticâret Merkezidir.
Şehiriçi ulaşım otobüs, metro ve kamuya veya özel sektöre âit elektrikli trenlerle sağlanır.
Tokyo’da biri iç seferler, diğeri dış seferlere tahsis edilen iki havaalanı vardır.
Japonya’nın kültür merkezi olan Tokyo’da pekçok müze, kütüphâne ve üniversite bulunur. Ueno
Parkında Tokyo Millî Müzesi, Millî Bilim Müzesi, Hayvanat Bahçesi ve Batı Sanatı Millî Müzesi yer alır.
Japonya’daki üniversite ve yüksekokulların büyük bölümü Tokyo’dadır. Tokyo Üniversitesi dışındaki
başlıca yükseköğretim kurumları Tokyo Teknoloji Enstitüsü, Hitotsubaşi Üniversitesi ve Tokyo Güzel
Sanatlar Üniversitesidir. Özel üniversitelerin en meşhurları da Vazeda ve Keto üniversiteleridir.
Tokyo’nun bugün bulunduğu bölgenin yerleşime açılması çok eskilere dayanır. Altıncı yüzyılda
Japonya’da kuvvetli bir imparatorluk idâresinin kurulmasından sonra Musaşi vilâyetinin bir parçası oldu.
O dönemde Edo (haliç) ismiyle anılan şehir Tokugava şogunluğunun kurulmasına kadar küçük bir balıkçı
köyü olarak kaldı. On yedinci asırda büyüyüp genişledi. Meici Restorasyonu tekrar şogunluğa son verip
imparatorluğa hâkim olunca Edo’yu başşehir îlân etti ve “Doğunun Başşehri” mânâsında Tokyo ismini
verdi.
Tokyo 12 Eylül 1923’teki depremden büyük zarar gördü. Depremden sonra şehir yeniden inşâ
edildi ve bu dönemde çevresinde banliyöler teşekkül etmeye başladı. İkinci Dünyâ Harbinde şehir ve
çevresi ABD uçakları tarafından bombalandı. Tokyo 1950’lerden sonra ülke ekonomisine paralel bir
gelişme göstererek hızla büyüdü ve bugünkü seviyesine ulaştı.
Rusya’dan Tokyo’ya giden Kazak Türklerinin 1938’de yaptıkları câmi, 1985’te belediye tarafından
yıktırıldı. Bu târihten îtibâren Tokyo’daki Müslümanlar cumâ ve bayram namazlarını kılamamakta ve
cenâzeleri için dînî tören yapamamaktadırlar. Tokyo’nun Yoyogi Sehura mahallesinde bulunan câminin
arsası, bugün hâlâ boştur. 3-5 araba için park olarak kullanılmaktadır (1994).
TOLSTOY, Lev Nikolayevich
Rus dramatik roman ve hikâye yazarı. 1828’de Tula şehrine bağlı Yasnaya Polyana kasabasında
doğdu. Soylu ve toprak zengini bir âileye mensuptu. Çok küçük yaşta öksüz kalarak kardeşleriyle birlikte
halası ve teyzeleri tarafından büyütüldü. Kazan Üniversitesine devam edip mezun olamadan ayrıldı.
Fransız filozofu Jean Jacques Rousseau’nun fikirlerine hayranlıkla bağlıydı. Basit ve düzensiz bir hayat
sürdü. Kazan’dan köyüne dönerek bir süre çiftçilerin ve köylülerin hayat şartlarını düzeltmek için çalıştı.
Başıboşluktan kurtulmak amacıyla orduya girdi. Kafkas Savaşına katıldı. Kafkasya’da üç yıl
kaldıktan sonra Sivastopol Savunmasına katıldı. Orada Sivastopol Hikâyeleri isimli meşhur eserini
yazdı.
Ordudan ayrılıp uzun süreli bir Avrupa seyahatine çıktı. Bu gezi sırasında sosyete ve materyalizmin
etkisinde kaldı. Seyahat dönüşü evlendi ve on üç çocuğu oldu. Çok karışık ve fırtınalı yıllardan sonra
hayâtı bir sükûn devresine girdi. Kendini eserlerini yazmaya verdi. Ancak son zamanlarında da, ilerleyen
yaşına rağmen, hep yenilik ve değişiklik arayan bir çocuktan farksızdı. Evinin dar çerçevesinden
kurtulmak gâyesiyle evden kaçtı. Buda gibi diyar diyar dolaşmak niyetindeydi; ancak yolda hastalandı
ve 20 Kasım 1910’da Astapava İstasyonunda öldü. Çocukluğunu geçirdiği Yasnaya Polyana topraklarına
gömüldü.
Tolstoy okul hayâtında başarılı olmayan, kendi kendini yetiştirmiş ender romancılardan biridir.
Bunda vücut yapısının biçimsizliği ve yüzünün çirkinliğinin de etkisi vardır. Çocukluğunu anlatırken;
“Herkesin beni tanımasını ve sevmesini öyle isterdim ki” der. Hayâtı devamlı arayışlar, seyahatler ve
bunalımlar içerisinde geçti. Tolstoy’a hiçbir zevk huzur getirmedi. O hayâtın boşluğunu düşünmeye ve
insan mutluluğunu bozan ideallerin zararlarını görerek, insanlara Tanrı dışında kurtuluşun
bulunmayacağını anlatmaya çalıştı. İncil’e sonradan katılan tezatları görerek kabul etmedi. Ahlâk ve
doğruluk üzerinde tavsiyelerde bulundu. Bütün bunları yaparken kiliseye de İncil’in rûhuna ters
düşüyorlar suçlamasında bulunuyordu. Nihâyet 1901’de Diriliş ismiyle yazdığı eserlerinin bâzı
bölümlerinden dolayı Tanrıyı inkâr ediyor suçlamasıyla aforoz edildi.
Tolstoy düşünce bakımından Rousseau’ya benzer. Onun gibi, insanların ahlâkını bozan sanata
düşmandı. Zorbalığa ve büyük mülkiyete cephe almakla birlikte, hayâtıyla düşüncesini bağdaştıramadı.
İdealist ve mistik Tolstoy, gerçeği ele alışıyla çağının en büyük yazarlarından biridir. Üslûbuna
dikkat etmekten ve romanı bir sanat eseri hâline getirmekten özellikle kaçınmış, Rus toplumunu ve
rûhunu büyük bir güçle yaşatmayı ve tahlil etmeyi başarmıştır. Dâima “sanat için sanat” tezini
savunmuştur.
Başlıca meşhur eserleri:
Bir Hayâtın Dönemleri (Çocukluk-Delikanlılık-Gençlik), Sivastopal Hikâyeleri, Harp ve Sulh,
Anna Karanina, İtiraflar, Hacı Murad, Diriliş, Serj Baba, Yaşayan Ölü ve Âile Saâdeti.
TOLUNOĞULLARI
Dokuzuncu asırda Mısır ve Suriye’ye hâkim olan Türk-İslâm devletlerinden. Tolunlular, İslâm
halifeliği toprakları içinde kurulan müstakil ilk Türk siyâsi teşekkülüdür. Kurucusu Oğuz Türklerinden
Ahmed bin Tolun idi. Halifelik merkezi Bağdat yakınlarındaki, Samarra’da bulunuyordu.
Ahmed’in babası Tolun, Abbâsi Halifesi El-Mu’tasım (838-842) zamânında, cesâreti ve bilgisiyle
şöhret yapmış bir zâttı. Ahmed de aynı derecede cesur ve kültürlü bir şahsiyet sâhibiydi. Abbâsi vâlisinin
vekili olarak Mısır’a geldi. Mısır vâlisi oldu. Nüfûzunu Filistin ve Suriye’ye kadar genişletti. Ülkesinde
îmâr faaliyetlerinde bulunup, lüzumlu askerî tedbirleri alarak, kuvvetli bir ordu kurdu. Abbâsiler,
Irak’taki zenci esirlerle meşgul olurken, istiklâlini îlân etti (868).
Ahmed bin Tolun, Mısır mâliyesinde ıslâhat yaptı. Mısır ahâlisini darlıktan kurtarması sebebiyle çok
sevilip, tutuldu. Kısa zamanda Şam, Halep, Antakya şehirleriyle birlikte Suriye’yi idâresine aldı. Adana
ve Tarsus bölgesini de ülkesine bağladı. Ahmed bin Tolun’un 884’te vefâtıyla yerine oğlu Humâreveyh
geçti.
Humâreveyh (884-896) zamânında Tolunoğullarının ikbâli daha da parladı. Devletin sınırları
Toroslar, El-Cezire ve Irak’a kadar genişledi. 892’de yeni Abbasî halifesi olan El-Mu’tezid, hilâfete
gelişinde Humâreveyh ve onun vârislerine üç yüz bin dinar vergi mukabilinde, otuz yıl süreyle Mısır ile
Toros sıradağlarına kadar Suriye’yi ve Musul hâriç, El-Cezire’yi verdi. Antlaşma daha sonra Tolunluların
çok az lehine olacak şekilde yeniden tanzim edildi. Humâreveyh kızı Kadr-ün-Nedâ’yı Abbasî halifesine
destanlaşan bir merâsimle verdi. Humâreveyh Suriye’ye yaptığı bir sefer sırasında köleleri tarafından
otuz iki yaşındayken öldürüldü (896). Humâraveyh’in genç yaşta öldürülmesi, Tolunoğulları Devleti ve
Mısır için büyük bir tâlihsizlik oldu.
Yerine geçen oğlu ve kardeşleri istiklallerini muhâfaza edemediler. Suriye Çölündeki sapık
Karmatileri kontrol edememeleri, halifenin büyük bir ordu göndermesine sebep oldu. Mısır ve diğer
ülkeleri Abbâsi Halifesi El-Muktefi’nin kumandanı Muhammed bin Süleymân tarafından ele geçirilerek,
bölge vâlilerinin idâresine verildi. Tolunoğlu hânedanı mensupları Bağdat’a götürüldü (905).
Tolunoğulları zamânında Mısır, altın çağını yaşadı. İktisâdî ve ticârî bakımdan gelişip zenginleşti.
Halkın üstündeki ağır, mâlî mecburiyetler kaldırılarak refah seviyesi yükseltildi. Îmâr faaliyetlerinde
bulunulup, büyük mimârî eserler yapıldı. Güçlü bir donanma kuruldu. Ahmed bin Tolun Kahire
yakınlarına Fustât şehrini inşâ ettirip, burayı başşehir yaptı. Tolunlulardan kalma Tolunoğlu Ahmed
Câmii 9. yüzyılda yapılmasına rağmen, çeşitli istilâ ve zamânın tahribatına uğradığı halde hâlâ ibâdete
açıktır. Tolunoğlu Ahmed Câmii yanında vakıf olarak hastahâne, eczahâne ve iki de hamam vardı. Yeni
inşâ edilen Fustât ve El-Katâ’i’de hükümdarın sarayı etrafında kumandanların konakları; iktisâdî, ticârî
ve sosyal hayâtın vazgeçilmez müesseseleri olan pekçok câmi, çarşı, han, hamam, değirmen ve fırın
vardı. El-Ketâ’i’de askerî iskân milliyetlere göreydi. Her kavmin mahalleri ayrıydı. Tolunlular ordusunun
mevcudu yüz bine yaklaşırdı. Ordu, Türk ve Sudanlılardan meydana gelirdi. Ordunun kışlaları
kumandanların konakları etrafındaydı.
Tolunoğulları devrinde Mısır, başta edebî, târihî, dînî ve felsefî ilimler olmak üzere muhtelif ilim
sahalarında büyük gelişme gösterdi. İlme ve âlimlere önem veren emirlerin evleri birer ilim merkezi
hâlindeydi. Tolunoğlu hükümdarları halka karşı cömert davrandıklarından şâir ve edipler, onların
ihsânlarına nail olmak için etraflarına toplanmışlardı. Bu devirde Arap dili ve edebiyatı üzerinde çalışan
El-Velid bin Muhammed et-Temîmî, Ahmed bin Câfer ed-Dineverî ile tefsir, hadis, fıkıh ve kıraat
ilimlerinde Kâdı Bekkar bin Kuteybe, Debi bin Süleymân el-Murâdî ve Ebû Câfer Tahavî bölgede yaşayan
âlimlerin ileri gelenlerindendiler.
TOMOGRAFİ (BT)
Röntgende ışınlarını, vücûdun herhangi bir düzleminde odaklayarak, o dokuları net olarak
görüntülemeyi sağlayan radyoloji tekniği. Başka organların arasında, arkasında kalan veya sınırları
yeterince belli olmayan yumuşak dokular, bu yöntemle kolayca görülebilir.
En basit yöntem olan çizgisel tomografide ışın tüpü, tek bir düz çizgi doğrultusunda, filmse ters
doğrultuda hareket eder. Yapıların çoğu hareket sebebiyle flu çıkar, odaklanan yeriyse net olarak
görülür. Dairesel ve elipsi biçimli tomografilerde de aynı net sonuç alınabilir. Yeni geliştirilen Bilgisayarlı
Tomografiler; röntgen ışınlarının dokularda farklı tutulmaları ve bilgisayar yardımıyla değerlendirilmeleri
sâyesinde daha kaliteli ve hassas görüntüler elde edilmesini sağlar.
Düz röntgen ışınları çok uzun zamanlardan beri teşhis metodu olarak kullanılmaktaydı. Ancak bu
metodla yumuşak doku dediğimiz kemik dışı organlar arasında yoğunluk farkı olmadığından bilgi
edinilemiyordu. Bilgisayarın kısa sürede çok hızlı hesap yapmasından faydalanılarak, çok az görüntü
farkının daha belirgin hâle getirilmesine çalışıldı. Ayrıca dokuların dilim dilim kesitler hâlinde görüntüleri
elde edilerek lezyonların tam yerinin belirlenmesi bilhassa beyin ameliyatlarının az travma ve sekelle
gerçekleşmesi için lüzumluydu. Bu sebeple yola çıkan bilim adamları, değişik açılardan gelen röntgen
ışıklarının dokularda tutulmasının bilgisayarlarca değerlendirilerek, kaliteli görüntüler elde etmeyi
başardılar.
Beyin hastalıkları, bilhassa urları hakkında, daha önce hiçbir teşhis metodunun sağlayamadığı ve
lezyonların yerini ve büyüklüğünü kesitler hâlinde görüntüleyen bilgisayarlı beyin tomaları îmâl ettiler.
Ayrıca damardan kontrast madde verilerek organların damarla ilgili yapıları hakkında da detaylı
mâlûmat görüntülemek mümkün oldu. Bunların çok başarılı olması, bütün vücut yumuşak dokularında
kullanılmasını gündeme getirdi. Şu anda bilgisayarlı tomografi cihazları, beynin yanısıra, bütün vücûdu
enine veya boyuna kesitler hâlinde tetkik edebiliyor.
Elde edilen görüntüler direkt röntgen ışınlarının fotoğraf filmi üzerindeki görüntüleri değil, değişik
açılardan gelen röntgen ışınlarının dokularda tutulması farkının bilgisayarca hesaplanması sonucu
oluşturulan resimlerdir. Bir santimden daha küçük yapıların ve urların bile yeri ve şekli tespit
edilebilmekte, boyutları hesaplanabilmektedir.
Görüntüyü kaliteleştirmek için bâzan radyoopak (röntgen ışıklarını geçirmeyen) maddeler de ilâve
olarak kullanılmaktadır. Bu işlem esnâsında kullanılan röntgen ışıklarıysa çok az olup, normal röntgen
filmi kadar bile tehlikeli değildir. Daha önce tehlikeli ve zor olan beyin angiografisinden daha kolay
uygulanmakta ve daha fazla bilgi vermektedir.
TOMURCUK
Alm. Knospe (f), Fr. Bouton, bourgeon (m), İng. Bud. Gövdenin uç kısmındaki büyüme nokta
üzerlerinin, kışın hücrelerin zarar görmesini önlemek bakımından üst üste gelerek sıkışmış yapraklarla
örtülmesi. Tomurcuğu meydana getiren ve genellikle pulsu bir durum gösteren yapraklara tomurcuk
pulu denir. Bunlar farklı bitkilerde ve hattâ türlerde, farklı şekildedir. Genellikle de tüylerle veya mumsu
bir tabakayla örtülüdürler. Ana eksenin ucundaki tomurcuğa terminal tomurcuk (tepe tomurcuğu),
eksen üzerinde yan dalların kökenini teşkil eden tomurcuklara da lateral tomurcuk (yan tomurcuk)
denir. Yapraklarını döken ağaçlarda yan tomurcuğun altında yaprak izi denen düşmüş yaprağın taban
izi bulunur. Yaprak ve yaprakların koltuğundaki yan tomurcukların bulunduğu bölgeye düğüm (nod), iki
düğüm arasına (internod) adı verilir.
Tomurcuk gelişerek sürgün verirken tomurcuk pulları düşer ve yerlerinde tomurcuk pulu izleri
kalır. Tomurcuk pulu izleri, yaprak izinden birbirine çok yakın birçok izden meydana gelmesiyle ayrılır.
Gövde üzerinde iki tomurcuk pulu izleri arasında kalan bölge bir büyüme mevsiminde meydana
gelmiştir. Tomurcukların bâzıları uzun zaman canlanmadan kalabilir. Uyku tomurcuğu denilen bu
tomurcuklar bitkide herhangi bir yaralama olduğu zaman canlanarak yeni organlar verirler. Bunun için
uyku tomurcuklarına yedek tomurcuk da denilir.
Gövde üzerinde sürgün veren tomurcuklardan başka çiçek tomurcuklarına da rastlanılır. Yaprak
ve çiçek tomurcukları iç yapıları îtibâriyle birbirinden farklıdırlar.
TONBALIĞI
(Bkz. Orkinos)
TONGA
DEVLETİN ADI Tonga Krallığı
BAŞŞEHRİ Nukualofa
NÜFÛSU 108.000
YÜZÖLÇÜMÜ 780 km2
RESMÎ DİLİ Tongaca, İngilizce
DÎNİ Hıristiyan
PARA BİRİMİ Pa’anga
Güneybatı Pasifik Okyanusunda, Ekvator ve Oğlak Burcu arasında, Avustralya’dan yaklaşık 3,5
km doğuda ve gün değiştirme hattının hemen yanında yer alan küçük adalardan meydana gelen
bağımsız bir krallık.
Târihi
Târihi çok yeni olan bir devlettir. İlk olarak 17. yüzyılda Felemenkler adalara geldiler. 1845 yılına
kadar ülkede iç harp ve kargaşalıklar mevcuttu. Bu târihte Birinci George Tupou krallığını îlân etti.
1900’de İngiliz himâyesi altına girdi. İkinci Dünyâ Harbinden sonra Tongalılar ülkelerine sâhip çıktılar.
1970 yılında bağımsızlıklarını îlân ettiler. Ülkede krallığa bağlı anayasalı monarşik bir idâre kuruldu.
Fizikî Yapı
Tonga üç ana grup altında toplanabilen yaklaşık 150 adadan meydana gelmiş bir ülkedir.
Çoğunlukla mercan kayalıklarından ibâret olan bu adaların ana grupları; Tongatapu, Ha’apai ve
Vava’u’dur. Adaların çoğunluğu alçak ve düz olup, sâdece Vava’u grubu biraz meyilli ve yüksektir.
Doğuya doğru uzanan dağlar genellikle volkaniktir. Bunlardan Niuafo’ou Adası “Teneke Kutu Adası” diye
ün yapmıştır.
İklim ve Tabiî Kaynaklar
Tonga nemli tropikal bir iklimdedir. Fakat sıcaklık umûmiyetle değişir. Güney bölgesi oldukça
kurak ve bâzı zamanlar serindir. Kuzeydeyse sıcaklık ve nem oldukça yüksektir. Sık sık fırtınalar
meydana gelir. Bunlardan 1982 fırtınası oldukça zarar getirmişti. Adalar çoğunlukla ağaçlıklı olup, pek
fazla tabiî kaynağa sâhip değildir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Polinezyalılar, adalar halkının ataları olarak bilinir. Ülkenin nüfûsu yaklaşık 108.000’dir. Bugün bu
nüfûsun %98’i Tongalıdır. Geri kalanı ise Avrupalı veya diğer Polinezyalı gruplardan teşekkül eder.
Halkın çoğu Hıristiyandır. Nüfûsun hemen hemen tamâmı kendi yerli dilleri olan Tongacayı konuşur.
Ayrıca İngilizce de bilinir. Ülkenin yıllık nüfus artışı % 3,5 tur. Eğitim ve öğretim 6-14 yaş arası
mecbûrîdir. Yeni Zelanda ve Avustralya’ya öğrenci göndermektedir.
Siyâsî Hayat
1970 yılında bağımsız olmuştur. Aynı târihte hazırlanan yeni bir anayasa kabul edildi ve yönetim
monarşik bir idâre oldu. Devletin ve hükümetin başında Kral ve Özel Danışma Kurulu bulunur. Özel
Danışma Kurulu; Kral ve Bakanlar Kurulundan meydana gelir. Hükûmette Kral IV. Taufa’ahau Tupou
tarafından ömür boyu olmak kaydıyla atanan bir Başbakan ve Bakanlarla Ha’apai ve Vava’u vâlileri yer
alır. Ayrıca bir bölümü üç yılda bir halk tarafından seçilen bir kısmı da kral tarafından atanan 29 üyeli
bir Yasama Meclisi vardır. Ülke idârî olarak üç ana ada grubuna ayrılmıştır.
Ekonomi
Tonga bir tarım ülkesidir. Çoğu ihtiyaçlarını kendisi yetiştirir. Özellikle hintyerelması, kuklas, muz
ve hindistancevizi çok yetişir.
Adalarda bir toprak derebeylik sistemi mevcuttur. Buna göre, kânun garantisinde her Tongalı
erkek çocuk 16 yaşına geldiğinde, kendisine 3,3 hektarlık bir arâzi ve bir çiftlik evi verilir. Buna karşılık
kendisinden küçük bir vergi alınır. Bütün topraklar Krallığın mülkiyetinde tutulur. Sâdece bir kısım
topraklar göçebe âileleri veya hükümet tarafından işletilir. Fakat bu sistem tam uygulanamamakta,
hakkı olanlara toprak verilmemektedir.
Tonga’nın en önemli ihraç ürünleri; kokonat, muz ve hintyerelmasıdır. İşçi gücünün % 75’i tarım
alanındadır. Daha çok Yeni Zelanda, Avustralya, ABD ve Fiji Adaları ile ticâret yapar. Turizm önemli bir
gelir kaynağıdır.
Adalar arasında ulaşım deniz yoluyla sağlanır. 433 km’lik bir karayolu vardır ve % 85’i asfalt
kaplıdır. Önemli limanları Nuku’olafa ve Vava’udur. Tongotapu’daki Faso’motu havaalanından
milletlerarası seferler yapılmaktadır.
TONYUKUK
(Bkz. Bilge Tonyukuk)
TOP ARABACILARI OCAĞI
Osmanlılarda kapıkulu ocaklarının yaya kısmından büyük topları cepheye taşımak için kurulan
teşkilât.
Muhtemelen 15. yüzyılın sonlarında kurulmuştur. Önceleri acemi ocağından neferler alınırken, 17.
asırdan îtibâren ocak arabacılarının evlâtlarından ve kul kardeşlerinden alınmaya başlanmıştır.
İstanbul’da ikâmet ettikleri gibi nöbetleşe kalelere de giderlerdi. Kapıkulu topçusunun bulunduğu
yerlerde, top arabacıları da bulunuyordu. Tophâne’de îmâlâthâneleri, Ahırkapı’da ahırları, Şehremini’de
kışlaları vardı. Ocakta; arabacıbaşı, kethüda, başçavuş, kethüda yeri, ocak kâtibi, bölükbaşı, odabaşı ve
halife ünvanlı subaylar görev yapardı. Arabacıbaşı nezâretinde; nefer sayıları birle-elli iki arasında
değişen, altmış üç top arabacıları bölüğü vardı.
TOP VE TOPÇULUK
Alm. Artillerie (f) und Artilleriedienst (m), Fr. Artillerie (f), İng. Artillery and gunnery. Gülle veya
şarapnel atan bir silâh. Topçuluk 2000 yılı aşan devamlı bir gelişim târihine sâhiptir. Barutun keşfinden
önce; topçuluk, ağır taşları ve tutuşabilen malzemeyi fırlatan basit mekanik düzenlerden meydana
geliyordu. Kullanılan malzemenin atım gücü; kıl veya sinirden yapılan halatlarla elde ediliyordu. Bu gibi
silâhlara, genel olarak, mancınık deniliyordu. Modern sahra topları gibi, mancınık da güllelerini alçak bir
yolla düşmana atardı.
Kullanılan diğer bir silâh da katapult idi. Katapult, zamânımızın obüsü veya havanı gibi, düşman
mevzilerinin arka kısımlarını dövmek veya düşman savunmasını kırmak için, dik mermi yolu ile 30 kg’lık
taşı 540 metreye fırlatırdı. Barutun keşfi ve bunun ateşli silâhlarda kullanılmaya başlanmasıyle ateşli
silâhlar büyük bir gelişme göstermişlerdir. Kullanılan ilk ateşli silâh toptur.
1232 yılında Moğolların Piyenking’i kuşatması sırasında Çinliler tarafından top ve roketin iptidâî
şeklinin kullanıldığı bilinmektedir.
Müslümanlar Endülüs’ü fethettikleri zaman İspanyol orduları az zamanda imhâ olunmuş, kalanları
da tamâmen korkmuş, sersemlemiş bir hâlde dağılmışlardı. Komutanları bu kadar derin korkunun ve
perişânlık içinde firârın sebebini askerlerine sormuş:
“Bizi tâkip edenler bildiğimiz âdi adamlar değildir. Her birisi hakkıyle birer sihirbazdır. Her nerede
isterlerse açık havada gök gürletiyorlar, şimşek çaktırıyorlar. Diledikleri yerlere tehlike salıyor,
yıldırımlar düşürüyorlar. Böyle müthiş insanlardan mürekkep bir orduya karşı koymak kimin kârıdır.”
cevabını almıştır.
Osmanlılarda top: Küçük bir uç beyliğinden üç kıtaya hâkim büyük bir cihan devleti kuran
Osmanlılar fütühâtlarında topu büyük bir ustalıkla yaptılar ve kullandılar. İlk olarak Sultan Birinci Murâd
Han (1359-1389) zamânındaki Kosova Meydan Savaşında top kullanıldı. Sultan Bâyezîd Han (1389-
1402), Niğbolu’yu kuşattığı zaman ordusunda top bulunuyordu. Sultan İkinci Murâd Han (1421-1451)
zamânında Semendire ve Mora yarımadasındaki Germehisarı kuşatmalarında toptan faydalanılmıştı.
1423’te Osmanlılar elinde bulunan Antalya Kalesini kuşatan Karamanlılara karşı top ilk defâ kale
müdâfaasında kullanılmış ve Karamanoğlu İkinci Mehmed Bey, bir gülle isâbetiyle ölmüştür. Fâtih Sultan
Mehmed Han (1451-1481), devrin en modern toplarının balistik hesaplarını yapmış; istediği vasıfta
toplar döktürerek topçuluğa büyük hizmetler getirmiştir. Fâtih Sultan Mehmed Hanın Novoberda
Kuşatmasında, havan topunu kullandığını târihî kaynaklar kaydederler.
İstanbul’un fethinden önce toplar, harp meydanı yakınında veya başka bir yerde dökülüp harp
alanına getirilirdi. Fetihten hemen sonra Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481), bir top dökümyeri tesis
etti. Galata surlarının dışında bugün de Tophâne olarak isimlendirilen mevkide inşâ edilen bu
îmâlâthâne, Sultan İkinci Bâyezîd Han (1481-1512) zamânında büyük bir yangın geçirdi. Kânûnî Sultan
Süleymân Han (1520-1566) devrinde, genişletme çabaları sonucunda top döküm binâlarının yanısıra
topçular kışlası ve tâlim yerleri yapıldı. Tophâne bu görünümünü Sultan Birinci Mahmûd Han (1730-
1754) devrine kadar muhâfaza etmiş ve 18. yüzyıl ortasında, Topçubaşı Mustafa Ağanın yaptığı plân
üzerine yeniden inşâ edilen top döküm binâsı çok beğenilmiştir. Fakat külliyenin gerçek genişletilme
çabaları, Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807) devrinde olmuş, yeni ek top döküm ocakları inşâ
edilmiştir. Sultan İkinci Mahmûd Hanın (1808-1839) tahtta olduğu dönemde yeniden yanan ve tâmir
gören Tophâne, dünyâda hâlen mevcut olan en eski top döküm yerlerinden biri olma özelliğine sâhiptir.
Osmanlı ordularında muhtelif zamanlarda çeşitli isim ve cinslerde toplar dökülmüştür. İstanbul’un
fethi sırasında Şayka, Prankı, Havan adı verilen havanlar; 16. yüzyılda yapılan toplardan Bacalaşka,
Zarbazen, Havan, Şayka, Prankı en dikkat çekenlerdir. On yedinci yüzyıl ortalarına kadar da Zarbazen,
Miyane Zarbazen, Şahi Zarbazen, Çakaloz, Prankı, Bedolçka, Morten, Ejderhan, Kolonborna, Miyane,
Balyemez ve Havan topları kullanılmıştı. Bu topların herbirinin gülleleri başka başka olduğu gibi, değişik
türleri de vardı.
Ordu sefere giderken toplar üçe bölünürdü. Bir bölümü biribirine zincirle bağlı olarak yeniçerilerin
önünde, diğer iki bölümse bir hilâl şeklinde ilerleyen ordunun iki kanadında bulunurdu. Kale
kuşatmalarında kullanılanlarsa lüzumunda getirilmek için geride bekletilirdi. Top arabalarının
ulaşmasına imkân olmayan yerlerdeyse develerle döküm malzemesi götürülerek ihtiyaç duyulan yerde
top dökülürdü. Ayrıca kuşatmalarda elde mevcut olan toplar yetmezse yerinde daha büyük çaplı toplar
dökülürdü. İstanbul ve Belgrad kuşatmalarında böyle hareket edilerek daha büyük çaplı toplar
dökülmüştür.
Osmanlılarda top, döküm ocakları adı verilen yerlerde yapılırdı. Bu işlemin yapıldığı binâlar yüksek
duvarlı, kubbeli ve fazla miktarda bacaya sâhip mekânlardı. Ayrıca top dökümü için zemine açılmış
büyük çukurlar, erimiş mâdenin taşınması için kullanılan künkler ve döküm esnâsında çıkabilecek yangın
tehlikesine karşı su sarnıçlarıyla teşkilâtlandırılırdı.
Bir topun dökümünde esas olan unsur kalıptır. Özel bileşimli çamurun içine keten ve kenevir lifleri
gibi dayanıklı malzemeler katılarak yapılan ana maddeye top biçimi verilirdi.
Büyük kalıbın içine yerleştirilen aynı maddeden yapılan ikinci bir kalıp daha bulunurdu. Böylece iki
kalıp arasında kalan boşluk, eritilmiş maddenin (demir veya bronz) doldurulduğu esas top gövdesinin
meydana gelmesine yarardı. Sıkıca sarılmış olan kalıplar belirli bir müddet sonra açılır ve kalıp içinden
çıkan mâdeni top üzerindeki pürüzler giderildikten sonra kullanılmak üzere hazırlanırdı. Osmanlılarda
top dökümü ehemmiyet verilen ve kendine has merâsim ile gerçekleştirilen önemli bir olaydır. Başta
sadrâzam olmak üzere, şeyhülislâm ve önemli devlet adamları top dökümünün yapılacağı top
kârhanesine gelirlerdi. Okunan duâları ve kurban merâsimini tâkiben, top dökümü için kullanılacak
eritilmiş alaşım içine altın liralar atılırdı. Böylece tunç alaşımına altın karıştırmakla namlu yapısını
kuvvetlendirirlerdi.
On sekizinci yüzyıl başlarında top kundakları demir tabanlı tekerlere yerleştirilmeye başlandı.
1706’da sandıklı toplar yapıldı. Osmanlı toplarının karşısında durmanın zorluğunu anlayan Avrupalılar,
bundan kurtulmanın çârelerini aramaya başladılar. Bu yüzden Avrupa’da hafif sahra topçuluğuna önem
verilmeye başlandı. Prusya kralı Friedrick bu sistemin öncülüğünü yaparak geliştirdi. 1759’da bir süvâri
bataryası teşkil etti.
1850 yılından îtibâren namlulara yiv ve set açıldı. Topların menzili 3000 m’ye kadar çıktı.
Prusya’da top îmâlinde çelik kullanılmaya ve namluların gerisi kesilerek kama tatbikine başlandı.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru topların çapları santimetre ve milimetre olarak tasnif edildi.
Toplara geri tepmeyi frenleyen ve yerine getiren tarzda bir geri tepme düzeni yapıldı. Namluların yana
dönüş tertibatları ve nişangâhlara nişan âletleri takılmaya başlandı. Topların kullanımında ateş hızını
arttıran gelişme, ilk defâ 1868 yılında Türk bilgin Süreyya Emin Bey tarafından bulunmuş ve bundan
sonra toplar üstün kâbiliyetleriyle muhârebe meydanlarının hâkimi durumuna geçmiştir. Toplara tatbik
edilen bu buluş âdi ateşli durumdan seri çabuk devresine geçişi sağlamıştır. Bu top zamânımıza göre
yüz seneden fazla bir zaman önce ilk defâ ileri bir görüş ve anlayışla yapılmış, geleceğin üstün kâbiliyetli
topçusunun doğmasına ışık tutmuş iftihar edilecek bir Türk eseridir.
Bu topa âit müze kayıtlarındaki bilgiler:
Çap 8 cm
Boy 192 cm
Cidar kalınlığı 3 cm
Namlu 12 setlidir. Yandan
Dingil genişliği 175 cm
Tekerlek yüksekliği 150 cm
1906 yılından îtibâren Almanlar Krup fabrikasında değişik büyüklükte ve çapta obüsler yaptılar.
Bu târihten îtibâren Fransız ve Almanlar top yarışına girdiler. 1914’te Almanların yaptıkları toplar
modern bir harbin ihtiyaçlarına cevap verecek durumdaydı.
Birinci Dünyâ Harbinin başlangıcında hafif top olarak Fransız topları, ağır top olarak Alman topları
üstünlük göstermekteydi.
30 Mayıs 1916 yılında müşterek bir programla Şnayder fabrikalarında toplar tâdil edilerek yeni
toplar yapıldı. Nakil ve çekilme düzenleri de yenilendi. Toplar; Koşulu veya Yüklü Toplar, Traktör veya
Otomobillerle Çekilen Top, Tırtıllı Top, Demiryolu Topu, Uçaksavar Topu gibi gruplara ayrıldılar.
1919-1939 yılları arasında daha ziyâde topçuda hareket kâbiliyetinin geliştirilmesine çalışıldı. Bu
sebeple muhtelif çeşit motorlu topçu meydana getirildi. İkinci Dünyâ Harbinden îtibâren toplar ön plâna
geçti. Çeşitli çap ve cinsteki topların menzilleri ve nişan kontrol âletleri daha modern hâle getirildi.
Bugünkü topların artık çalışma sistemleri bilgisayarla donatılmış olup, bilhassa Kundağı Motorlu Toplar
2000 yıllarını da kapsayacak şekilde modernize edilmiştir. Bugünkü toplarda gelişme, ayrıca atış kontrol
âletleri, mühimmat ve hedef tespit sistemleri üzerinde olmaktadır. Zamânımızın en modern topları 105
mm’lik M108, 155 mm’lik M109 ve 203 mm’lik M110 Kundağı Motorlu Obüsler, 175 mm’lik M107
Kundağı Motorlu Toplarla 155 mm’lik M198 Çekili Obüslerdir.
TOPALAK
(Bkz. Domuzturbu)
TOPAZ
(Bkz. Zeberced)
TOPÇU OCAĞI
Osmanlılarda kapıkulu ocaklarının yaya kısmından olup, top dökmek ve top kullanmakla vazifeli
askerlerin mensup olduğu ocağa verilen ad.
Sultan Birinci Murâd devrinde yeniçeri ocağının teşkilinden az sonra, acemi ocağından alınan
neferlerle ilk olarak topçu ocağı kuruldu. İstanbul’un fethinden sonra, Galata suru dışında Tophâne
denilen yerde topçu kışlaları ve sâbit top dökümhânesi yapıldı. Sonraları; Belgrad, Budin, Temaşvar,
İşkodra, Gülamber, Provişte gibi yerlerde ihtiyaca göre tophâneler kurulup top döktürüldü. (Bkz. Top
ve Topçuluk)
Topçu ocağına sertopi nâmıyla da anılan topçubaşı nezâret ederdi. Onun emrinde bulunan
dökücübaşı (serihtegân), dökümhâneden sorumluydu. Onun da maiyetinde; yardımcısı, tâmirci,
dökümcü, burgucu, yamacı, demirci, marangoz gibi sanatkarlar bulunurdu.
Tophânenin; hesap ve alım-satım işlerine tophâne emîni bakardı. Îmâlât ve ihtiyaçlarından da
Tophâne Nâzırı mesuldü. Topları kullanmak ise, ağa bölükleriyle cemaat ortalarının vazifesiydi. Beş ağa
bölüğü ve yetmiş cemaat ortası vardı. Her orta veya bölükte bir çorbacı, bir odabaşı ve diğer küçük
rütbeli subaylar bulunurdu. Ocak kethüdâsı, ocak çavuşu ve kâtibi de, bu ocağın büyük âmirleriydi.
Topçu ocağı, sarı-kırmızı bayrak taşırdı.
TOPKAPI SARAYI
İstanbul’da Sarayburnu sırtlarında yaklaşık 400 yıl Osmanlı Devletinin idâre merkezi olan saray.
Sultanahmed ile Haliç ve Boğaz sâhilini kaplıyordu. Asıl alanı 700.000 m2 kadardı. İnşâsına Fâtih Sultan
Mehmed Han (1451-1481) zamânında 1465 yılında başlandı. Osmanlı teşrifâtında ilk adı “Saray-ı Cedîd-
i Âmire” olup, “Yeni saray” demekti. Fâtih, sarayın tek binâdan değil, birçok köşk ve dâirelerden
meydana gelmesini istiyordu. Saray inşâatına bu istek üzerine başlandı. Osmanlılar devrinde devâmlı
ilâve ve tâdilât yapılıp, genişletilerek, ihtiyaca cevap verilecek hâle getirildi. Sultan İkinci Mahmûd Han
zamânında, 1825 yılında ahşap olarak “Topkapı Sarayı” adıyla yeni bir saray yapıldı. Bütün yeni
saraya“Topkapı Sarayı” denildi. Yangınlar ve demiryolu inşâatı sebebiyle pekçok köşk ve dâire tahrip
olup, yıkıldı. 3 Nisan 1924 târihinde müze hâline getirildi.
İstanbul’un fethinden on iki yıl sonra 1465’te inşâsına başlanılan sarayın ilk kısmı 1472’de bitirildi.
“Sırçasaray” denilen “Çiniliköşk” ile “Hasoda” ve “Arz Odası” ilk yapılan kısımlarıdır. Sarayın etrafını
çeviren surlarda da inşâsından îtibâren devamlı tâdilât yapıldı.
Deniz tarafındaki sur, Sirkeci İskelesi ve Sepetçiler Köşkünden başlayarak Ahırkapı’ya kadar gelir.
Uzunluğu ikibuçuk kilometre kadardır. Ahırkapı’dan îtibârense, İshakpaşa Yokuşunu tâkip ederek
Ayasofya Câmiinin yanına açılan Fâtih’in yaptırdığı Bâb-ı Hümâyunu geçip, Soğukçeşme tarafında dikaçı
teşkil eder. Bunun üzerinde Sultan Üçüncü Murâd Hanın yaptırdığı “Alayköşkü” vardır. Salkımsöğüt
Caddesinden Demirkapı’ya varıp, buradan denize kadar uzanırdı. Tam sâhilde “Yalı Köşkü” bulunurdu.
Pâdişâh, donanma sefere çıkarken Kaptan paşaları Yalı Köşkünde kabul ederdi. Sur kulelerinin
üstünde Sepetçiler Köşkü, bundan sonra Hamlacılar Ocağı ve Kayıkhâne, odun ve erzak anbarıyla
Topkapı gelirdi. Kapıya bu adın verilme sebebi, limanın ağzının müdâfaası için toplar yerleştirilmiş
olmasıdır. Bu mevkide Sultan Üçüncü Ahmed Han tarafından 1709’da bir köşk ve odaları bulunan kâşâne
ve Sultan İkinci Mahmûd Han tarafından 1825’te ahşap olarak Topkapı Sarayı yapıldı. Topkapı Sarayı
1862’de yanıp, yıkılmasına rağmen, Yeni Sarayın bütünü bu adla anılmaya başlandı. Bunun arkasında,
Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807)ın annesi Mihrişah Sultan için yaptırdığı “Serdâb Kasrı” vardı.
Bundan sonra, Sarayburnu’ndan başlayarak Hasbahçe ve deniz kenarında Değirmen Kapısı ve üst
kısmında Gülhâne Meydanı yer alır. Gülhâne Meydanında “İshakiye Köşkü” ile “İncili Köşk” bulunurdu.
İncili Köşk 1827’de yıkıldı, bunun üst kısmında Sultan Dördüncü Murâd Han (1623-1640) ve Sultan
İkinci Mahmûd Han (1808-1839) tarafından yaptırılan köşkler vardı.
Sultan Mahmûd Han Köşkü, Sultan Abdülazîz Han (1861-1876) zamânında “Arslanhâne” adını aldı.
Cebehâne ve İki Nişantaşı vardır. Nişantaşları Sultan Üçüncü Selim Han ve Sultan İkinci Mahmûd Hana
âit olup kitâbelerini meşhur hattat Yesârî Efendi yazmıştır.
Cebehâne Meydanının sâhil kısmında Sultan İkinci Bâyezîd Han (1481-1512) zamânında yaptırılan
“Sinan Paşa Köşkü” ve hizâsında Yavuz Sultan Selim Han (1512-1520) zamânında yapılan “Mermer
Köşk” vardır. Mermer Köşkten sonra Tabhâne Kapısı ve yanında Tabhâne Câmii gelir. Nekahathâne de
denilen Tabhâne’de, sonradan Gülhâne Hastânesiyle Askerî Rüştiye yapıldı. Tabhane’den sonra fener
olup, yanında Ahırkapı ile Balıkhâne Kapısı vardır.
Topkapı Sarayı, Birûn, Enderûn ve Harem olmak üzere üç kısımdan meydana gelirdi. Bu kısımlar
surun içinde olup, sarayın kendisini meydana getirirdi.
Birûn kısmı: Sarayın dışı olup Bâb-ı hümâyûndan Bâb-üs-saâdeye kadar uzanan, birinci ve ikinci
yer diye anılan kısımları ihtivâ eder.
Birinci yer; Bâb-ı hümâyûnla Ortakapı da denen Bâb-üs-selâm arasındaki sahadır. Bugün Topkapı
Sarayına buradan girilir. Bâb-ı hümâyûndan girilince sağ tarafta Mâliye Nezâretinin binâsı vardı. Bunun
yanında şimdi mevcut olmayan Çizme Kapısından yokuş vâsıtasıyla Cebehâne Meydanına inilirdi. Çizme
Kapısından Ortakapıya kadar olan kısımdaysa Has Fırın ile Fodla Fırını, iki kapının ortasında Siyâset
Çeşmesi vardı. Ortakapının önünde Seng-i ibret denilen ibret taşı bulunurdu. Sol tarafta silâh ambarı ve
askerî müze olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi yer alırdı. Bununla sur arasında, divanda hizmet eden
Sim Sakalarla Hasırcıların koğuşları vardı. Askerî Müzenin yanında, 1716’da nakledilen Darphâne
bulunurdu. Darphâneden Soğukçeşme’ye inen yolun ortasında Darphâne Kapısı, Darphâne yanındaki
yokuşla Ortakapı arasında Deâvi Kasrı vardı. Kubbealtı’nda divan toplandığı zaman, kubbe vezirlerinden
birisi nöbetle buraya gelerek verilen dilekçeleri toplar ve mürâcaat sâhiplerini dinleyip, dâvâlarını hülâsa
ederek divana bildirirdi.
Deâvi Kasrı, bugün mevcut değildir. Ortakapının iki tarafında iki kule ve bunların altında kapıcılara
mahsus odalar vardı. Ortakapı geçilince Birûnun “İkinci Yer” tâbir edilen mahalline gelinirdi.
İkinci Yer; yüz seksen metre uzunlukla yüz otuz metre genişliktedir. Burada bayram alayları
merâsimi yapıldığı için “Alay Meydanı” da denir. Meydanın dört tarafı mermer direkli ve revaklıydı.
Meydanda dört yol vardır. Sağdaki yol, sağdaki sarayın mutfağı Matbâh-ı âmireye; ortadaki Enderûnun
kapısı olan Bâb-üs-saâdeye; soldaki dünyâ siyâsetine yön veren Kubbealtına; en soldaki de Meyyit
Kapısı denilen kapıya giderdi. Meyyit Kapıdan sonra mescit ve bunun karşısında has ahır memurlarına
mahsus uzun binâ vardı. Uzun binâ, kısım kısım Harem Ağaları Hastahânesi,Bahçıvanlar Koğuşu, Yakalı
Baltacılar Ocağı olarak kullanılırdı. Sol taraftaki revakların sonundaysa Harem Dâiresinin kapısı vardı.
Bu kapının yanındaki kapıdan, Zülüflü Baltacıların koğuşlarına gidilirdi. Zülüflü Baltacılar Koğuşunun
duvarları güzel çinilerle süslüydü.
Sarayın dış kısmı olan Birûn, herbiri birer hizmet için yapılan bu binâlardan meydana geliyordu.
Enderûn: Sarayın iç kısmı olup, saray üniversitesi mâhiyetindeydi. Hânedan mensupları ve özel
testlerle seçilen ülkenin en zeki ve kâbiliyetli şahsiyetlerinin eğitim öğretim müessesesiydi. Çok
muazzam bir teşkilâta ve seçme bir kadroya sâhipti.
Enderûn, Bâb-üs-saâde diye anılan Akağalar Kapısıyla başlar. Bâb-üs-saâdede iç içe iki kapı olup,
burada Akağalar vazife yaptığından Akağalar Kapısı da denir. Kapının ön kısmında mermer sütunlara
dayanan bir revak vardır. Pâdişâhın tahta geçiş merâsimi olan cülûslarda, ayak dîvânı gibi fevkalâde
hâllerde ve bayramlarda, pâdişâhın tahtı buraya çıkarılırdı. Bâb-üs-selâmda bayramlaşma merâsimi de
yapılırdı. Sefere çıkıldığında, Sancak-ı şerîfin sadrâzama bu kapının önünde verilmesi âdetti. Sancak-ı
şerîfin konması için yerde bir delik açılmıştı. Burası ayak basılmaması için mermer taşla örtülürdü. Bâb-
üs-saâdenin iki kapısının arasında sağda Kapıağası Dâiresi, solda Akağalar Koğuşu vardı.
Bab-üs-saâde kapısından “Üçüncü Yer” denilen meydana girilirdi. Kapının karşısında Arz Odası
bulunur. Pâdişâh, dîvândan sonra vezirleri ve gerektiğinde elçileri Arz Odasında kabul ederdi. Arz
Odasında Sultan Üçüncü Mehmed Han tarafından 1596’da yaptırılan Tahtla tunçtan bir ocak, iki tekneli
bir çeşme vardı. İçerideki konuşmaların duyulmaması için çeşme açılarak, suyun çağıltısı gizliliği
sağlardı. Arz Odasının duvarları güzel çinilerle süslüydü. Arz Odasının arkasında Sultan Üçüncü Ahmed
Han (1703-1730) tarafından yaptırılan kütüphâne vardır. Üçüncü Yer Meydanının sahası dört bin
metrekaredir. Sağ kenarında Enderun odalarından Seferli Koğuşu ile Hazine Dâiresi vardır. Karşı
kenarında Kiler Odası ve Hazine Kethüdâlığı Odası yer alır. Bunun solunda Hazine Koğuşu ve ikisinin
arasında Dördüncü Yer Meydanına inen üstü kapalı bir merdiven bulunmaktadır.
Üçüncü Yer Meydanının sol kenarında Hırka-i Saâdetle diğer mübârek emânetlerin muhâfaza
olunduğu dâireyi ihtivâ eden Hasoda Koğuşu ile Akağalar Mescidi ve üst tarafında Kuşhâne Mutfağı ve
Harem Kapısı vardır. Hırka-i Saâdet Dâiresi pek muhteşem olup, duvarları kıymetli çinilerle süslüdür.
Topkapı’daki Hırka-i Saâdet Dâiresinde 25 Temmuz 1518’den, 3 Mart 1924 târihine kadar dört yüz altı
seneden fazla aralıksız Kur’ân-ı kerîm okunmuştur. Daha sonra 19 Mart 1991’den îtibâren tekrar Kur’ân-
ı kerîm okunmaya başlanmıştır.
Hırka-i Saâdet Dâiresi; mukaddes emânetlerin muhâfaza edildiği odadan başka büyük bir
salonla Arzhâne adlı diğer bir salonu, bir de Silâhtarağa hazînesini ihtivâ eder. Bugün bu dört odadan
üçü ziyâretçilere açık olup, Hırka-i Saâdetin bulunduğu oda kapalıdır. İçi aydınlatılmış olan bu odayı
ziyâretçiler ancak dışarıdan Hâcet penceresinden görebilirler. Hırka-i Saâdet Peygamber efendimizin
hırkası olup, bir başka hırkası da Hırka-i Şerîf Câmiindedir. Bu ikincisini ayırmak için Hırka-i Şerîf
denilmektedir.
Mukaddes emânetlerin en değerlisi Hırka-i Saâdet sayılmaktadır. Burası, Yavuz Sultan Selim’den
sonra dört yüz yıl belirli günlerde, pâdişâh tarafından, büyük bir hürmetle ziyâret edilmiştir. Hırka-i
Saâdet Dâiresinde ayrıca Kâbe’den getirilen tövbe kapısı, hazret-i Ömer’e ve hazret-i Osman’a âit birer
kılıç, Peygamber efendimize âit bir yay, hazret-i Ali’nin el yazması Kur’ân-ı kerîmi, hazret-i Fâtıma’nın
seccâdesi, İmâm-ı A’zâm hazretlerinin cübbesiyle İslâm büyüklerinden yirmi birinin kılıcı bulunmaktadır.
Hırkâ-i Saâdet Dâiresinin Harem’e açılan bir de kapısı olup, pâdişâhlar Harem’den, doğru buraya
gelirlerdi. Hasoda’da bir koğuş, bir yemekhâne, ayrıca silahtarağa, hasodabaşı ve diğer ileri gelen
ağaların ve sır kâtibinin dâireleri vardı. Bâb-üs-saâdeden girilince sağ tarafta bugün nakışhâne olarak
kullanılan Büyükoda, Kuşhâne Mutfağıyla Hasoda arasında Küçükoda vardır.
Dördüncü yer, Boğaziçi’ne bakar. Sağda doğu köşesinde Sofa Câmii bulunur. Boğaz’a ve
Marmara’ya bakan merdiveni de olan Sultan Abdülmecîd Han Köşkü ise, uzun bir binâdır. Lâle bahçesine
mermer merdivenden çıkılır. Lâle Bahçesinin yanındaki seddin sağında Hekimbaşı odası, bundan sonra
da “Sofa Köşkü” gelir. Lâle Bahçesinin iç tarafına doğru olan yönde Sultan Dördüncü Murâd Hanın
yaptırmış olduğu “Revan Köşkü” yer alır. Murâd Han tarafından yaptırılan ve Sarık Odası da denilen
Revan Köşkü, geniş saçaklı ve dışı pek zarif çinilerle kaplı bir binâdır. Revan Köşküne bitişik güzel
fıskıyeli bir havuz, sonra bir set, sol tarafta da sünnet odası vardır. Seddin kenârında “İftâriye Köşkü”
olup, yaldızlı bakırdan yapılan kubbeli bir kameriyedir. Seddin sağ tarafına, Sultan Dördüncü Murâd
Han, Bağdat Seferi hâtırası olarak, “Bağdat Köşkü”nü yaptırmıştır. Bağdat Köşkünün içerisi pek kıymetli
mâvi çinilerle kaplıdır. Köşkün önündeki mermerlikten bir kapı ile Hırka-i Saâdet Dâiresine girilir.
Dördüncü yerden, üçüncü kapı da denilen bir kapıdan Sarayburnu’na çıkılır.
Enderûn, sağlam temeller üzerine kurulan, yüksek kadroya ve geniş, muazzam teşkilâta sâhip bir
müesseseydi. Burada yüksek din ve fen bilgileri, İslâm ahlâkı, yabancı diller, kültür dersleri verilerek,
talebeler tam bir Müslüman olarak yetiştirilirdi. Enderûn’da çok sıkı bir intizâm ve teşrifât vardı. Burası,
Osmanlı kültür ve medeniyetiyle teşkilâtının beşiğiydi. Üç kıtaya hâkim olan Osmanlı Devletinin mülkî,
askerî, adlî ve diğer bütün sâhalarda yükselmiş en mümtâz şahsiyetlerinin vazîfe yapıp, devlet
adamlarının yetiştirildiği eğitim ve öğretim müessesesiydi. Fâtih’ten sonraki Osmanlı sultanları, Birinci
Selim Handan sonraki İslâm halîfeleri, pekçok sadrâzam, vezir, kumandan, devlet adamı hep
Enderûn’da yetişti. (Bkz. Enderûn)
Harem Dâiresi: Sarayın asıl ikâmet yeridir. Harem-i hümâyûn da denir. Pâdişâhlar, zevceleri,
câriyeleri, hizmetkârları, şehzâdeleri, sultanları (kızları) ve varsa anneleriyle berâber kalırlardı. İkâmet
yeri yanında bütün zarûrî ve sosyal ihtiyaçları en güzel şekilde karşılayan bölümler de vardır. Harem
mensuplarının yetiştirilmesi için bölümlerle küçük yaştaki pâdişâh çocukları, yeğenleri ve amcaoğulları,
Şehzâdeler Mektebinde eğitim ve öğretim görürlerdi.
Harem’de mahremiyet ve ahlâk kâidelerine çok dikkat edilip, burada güzel ahlâk ve iffet timsâli
şahsiyetler yetişip, ikâmet etmiştir. Muazzam bir teşkilât, teşrifat (protokol), âdâb-ı muâşeret, umûmî
ahlâk kâideleriyle âdâb ve erkâna riâyet vardı.
Harem Dâiresine, Zülüflü baltacılar Koğuşunun yanında bulunan ve Araba Kapısı diye anılan
yerden girilir. Araba Kapısı denmesine sebep, Sultan Efendiler ve Kadınefendilerin bu kapıdan arabaya
binip şehre inmeleridir.
Dolaplı Kubbenin çevresi dolaplarla çevrilidir. Fıskıyeli Şadırvan da denen Fıskıyeli Havuz
geometrik şekildedir. Sağda Kule Kapısı, solda da Perda Kapısı vardır. Kule Kapısından Âdil Kulesine
çıkılır. Âdil Kulesi, kırk iki metre yüksekliğinde, yüz beş basamaklıdır. Perde Kapısından sonra geçitten
Haremağalarına mahsus hamam ve “Kızlarağası Köşkü”ne geçilir, ilerisinde Haremağalarına mahsus
dâirelerle Şehzâdeler Mektebi, Başmuhasip Ağa ve Başhazinedâr Ağa dâireleri vardır. Haremağaları