(Bkz. Verem)
TÜCCAR
(Bkz. Tâcir)
TÜFEK
Alm. Gewehr (n), Fr. Fusil (m), İng. Rifler, gun. Hafif ateşli bir silâh. Omuza dayanarak kullanılır.
Kullanıldığı yerlere göre piyâde tüfeği, su altı tüfeği, av tüfeği gibi adlar alır. Mekanizma, kundak, dipçik
ve namlu olmak üzere dört ana parçadan meydana gelir. Mekânizma ateşlemeyi ve kovanı dışarı atmayı
sağlar. Kundağın muhâfaza ettiği namlu mermiye yön vermeye, dipçik ise tüfeğin tepkisini hafifletmeye
yarar.
On dördüncü yüzyılın sonlarında kullanılmaya başlanan tüfek ilk zamanlar ağızdan doldurulan,
yivsiz ve ağır bir yapıya sâhipti. Ateşleme dışardan yapılıyordu. Bu sebeple ancak savunmada
kullanılabilmekteydi. Zamanla hem savunmada, hem de taarruzda kullanılmaya başlandı. Dışardan
ateşlemenin mahzurlarını gidermek için birbirine çarpan iki demirin çıkardığı kıvılcımla ateşlenen
çakmaklı tüfekler yapıldı. Daha sonraları aynı çalışma sisteminde çakmak taşı kullanılarak daha iyi bir
ateşleme mekanizması elde edildi. Buna rağmen ateş hız ve gücü hâlâ yetersizdi. Bu gâyeyle tüfeklerde
pekçok değişiklikler kaydedildi. Doldurmanın ağız yerine kuyruktan yapılması, namluya helezonik yiv
yapılması, mâdenî kovanlı fişeklerin kullanılması, iğne ve kapsül sistemine geçilmesi bellibaşlı
gelişmelerdir. Fişek hazneleri ve mekanizma sistemlerinin tüfeklerde kullanılmasıyla mermilerin ard
arda ateşlenmesi mümkün oldu. Buna göre 1900’lere doğru yapılan Alman Mavzer veFransız Lebel
tüfekleriyle 2000 m menzile erişildi. Birinci Dünyâ Harbinde piyâde tüfeklerinin yerini makineli tüfekler
aldı. İkinci Dünyâ Harbinde ise tüfek artık otomatik silâhlarla bir bütün hâline geldi. Otomatik ve yarı
otomatik tüfeklerde, atışın otomatik olarak yapılmasını sağlamak için ilk atışta meydana gelen barut
gazından faydalanılır.
Türklerde tüfeğin kullanılması Osmanlıların kuruluş devirlerine kadar dayanır. Birinci Kosova
Muhârebesi (1389) ve İstanbul’un fethi sırasında tüfek kullanıldı. Hattâ Osmanlı ordusunda tüfekçi
denen ve savaşta önemli rol oynayan ordu birlikleri bulunurdu. Silâhların bakım ve tâmiratına çok önem
verildiğinden, başlarında tüfekçibaşı bulunan, bu işlerle ilgili birlikler de vardı. Kânûnî Sultan Süleyman
Han zamânında tüfek îmâlâtına ağırlık verildi. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru eldeki tüfekler
Avrupa’ya göre geri kaldığından Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın gayretleriyle daha modern Alman
Mavzer tüfekleri alındı. Birinci Dünyâ Harbinde, Osmanlılar pekçok çeşitte tüfek kullandı. Daha
öncekilerine ilâve 1938’lerde Türk Silâh Fabrikalarında Alman Mavzer tüfeği kalitesinde tüfekler îmâl
edildi. Bugün ordumuzda Amerikan M1, M14 ve Alman G1, G3 piyâde tüfekleri kullanılmaktadır.
Tüfekler, hâlâ savaşlarda belirli görevler için muhârip sınıfların yanlarında devamlı bulundurdukları
silâhlardır. Ayrıca tüfeğe dürbün takılarak hedefi daha yakına getirip isâbet ihtimâlinin artması, tüfeğe
bomba takılarak (Tüfek bombası) bombaatar haline getirilmesi ve özel dürbünlerle gece bile hedefi
görüp ateş edebilmek bu konudaki önemli gelişmelerdir. Piyade tüfeği dışındaki diğer av ve su altı
tüfekleri de zamanla pekçok değişikliğe uğradı. Av tüfeklerinin tek ve çifte denen çift namlulu olanları
vardır. Kullanıldığı yere göre kısa menzilli, uzun menzilli gibi değişik özelliklere sâhiptir. Su altı
tüfekleriyse su altında avlanırken tüfeğe naylon iple bağlı zıpkını atmaya yarar. Bunlar deniz içinde
bilhassa balıkların avlanmasında kullanılır.
TÜKRÜK ve TÜKRÜK BEZLERİ
Alm. Speichel (m), und Speicheldrüsen (f. pl.), Fr. Salive (f), et glandes (f. pl.) salivaires, İng.
Saliva and salivary glands. Salyalarını ağza boşaltan dış salgı bezleri. İnsanlarda salya bezleri günde 1-
2 litre kadar salya yaparlar. Salgılama hızı normalde dakikada yarım mililitredir. Fazla uyarı durumunda
dört mililitreye kadar çıkar.
Tükrüğün fonksiyonları: Besinleri kayganlaştırır. Tat tomurcuklarını uyarabilecek şekilde besini
eritir. Besinleri plazmayla izotonik (eşit osmotik basınçlı) duruma getirir. Karbonhidrat sindirimini
başlatır. Diş çürümelerini önler. Organizma herhangi bir sebeple fazla su kaybederse salya salgısı azalır.
Ağızda kuruluk hâsıl olur, susuzluk hissinin duyulmasına sebep olur. Salya, bâzı zararlı âmillerin
vücuttan dışa atılım yoludur (virüs, cıva gibi). İçinde lizozim vardır. Bu enzim dolayısıyla salyanın hafif
bir antiseptik özelliği vardır. Özellikle otonomik sinirlerin geliştirilmesine yarayan N,G,F (sinir geliştiren
faktör)de salgılanır. Tükrükte pankreastan salgılanan glukagon hormonu, böbrekten salgılanan renin
hormonu ve büyüme hormonunun inhibe edici faktörü somatostatin gibi bâzı maddeler de salgılanır.
Ağızda dilin alt yüzeyinde ve dil ucunda bâzı salt mükoz bezler, ayrıca yanaklarda da bir miktar
tükrük salgılayan bezler vardır. Esas tükrük salgısını üç çift büyük tükrük bezi yapar. Bunlar:
Kulakaltı tükrük bezi (Parotis bezi): Seröz bir bezdir. Seruma benzer, sulu kıvamda salgısı
vardır. Kuru gıdâlara karşı asit ve alkaliye karşı salgı yapar. Bu yüzden salgısına sulandırma salgısı
denir. Diğer bezlerin salgılarındaki enzim miktarının 4 katı kadar enzim salgılar.
Çene altı tükrük bezi: Karışık tip salgı yaparlar. Fakat seröz özelliği daha fazladır. Bu salgı,
besinlerin eritilerek tad vermelerini kolaylaştırdığından bu bezlere tad bezleri de denir.
Dilaltı tükrük bezi: Karışık tip salgı yapmasına rağmen mükoz özelliği daha fazla olan bir salgısı
vardır. Bu, parçalanmış besinleri yapıştırarak yutmayı kolaylaştırdığından yutma salyası da denir.
Tükrüğün bileşimi: Tükrüğün % 99,5’i su, % 0,5’i suda erimiş maddelerdir. Suda erimiş
maddeler organik ve inorganik diye ikiye amilaz), az oranda bulunan maltaz, üre ve ürik asittir.
İnorganik maddeler: N+ayrılır. Organik maddelerden en önemlileri Pityalin ( (sodyum), K+
(potasyum), Ca+2 (kalsiyum), Cl (Klor, pityalinin aktivite kazanması için gereklidir.), sülfatlar,
bikarbonatlardır (Bunlar tampon özelliktedirler). Kalsiyum karbonat ve fosfatlar alkali pH’da çökerler ve
diş taşlarının meydana gelmesine sebep olurlar. Tükrükte rodanürler de bulunur. Protein
metabolizmasının sonucu olarak ortaya çıkan rodanürler diş taşlarının sarı kahverengi renginin meydana
çıkmasına sebep olur.
Tükrükle olan karbonhidrat sindirimi: İstirahatte tükrük bezi hücrelerinde histolojik olarak
görülebilen granüllere zimojen granüller denir. Bunlar salgılanmak üzere depolanmış enzim kümeleridir.
Bu enzimlerin en büyük bölümünü pityalin meydana getirir. amilaz) hidrolitik bir enzimdir, glikolitik
bağları bozar. Bir polisakkarit olan nişastayı disakkarit olan maltoza parçalar. BununPityalin ( için
nişastanın pişmiş olması gerekir. Çiğ nişastaya etki etmez.
Çiğneme sırasında ağızda geçen süre çok kısa olduğundan pityalin nişastanın hepsini maltoza
çeviremez (Bundan anlaşılıyor ki gıdaları ağızda iyice çiğnemeden yutmak hazım bozukluğuna sebep
olan mühim bir faktördür.) ve bu yüzden nişasta mîdenin üst taraflarında, besin mîdeye geçtikten
îtibâren ilk yarım saat içinde pH’sı aside dönünceye kadar sindirilir. Bunun sebebi pityalinin en iyi etki
gösterebileceği pH= 6,9 olmasıdır Gerekli ısı ise 37°C’dir.
Tükrük salgılanması kaynağına göre üç çeşittir:
1. Ağızda meydana gelen tükrük salgısı: Ağız içi mukozasının mekanik olarak uyarılmasıyla olur.
Mukozaya değen besinin büyük oluşu ve fazla çiğnemeyi gerektirmesi salgılamayı arttırır. Ağız
mukozasının kimyevî irritasyonuyla (sıcak, soğukla), tad veren cisimlerle temâsında da salgı artar.
2. Üst merkezler yoluyla salyanın artması: Herhangi bir besinin düşünülmesi, görülmesi,
koklanması tükrük salgısını arttırır.
3. Sindirim sistemi menşeli tükrük salgısının artması: Özellikle yemek borusu ve mîdeden kalkan
uyarılar tükrük salgısını arttırır. İnce barsaklarda parazit olduğunda da salgı artar.
Tükrük bezi hastalıkları:
1. İltihapları: Mikroorganizmaların tükrük bezine yerleşmesiyle meydana gelirler. Tükrük bezinin
olduğu bölge şiş ve ağrılıdır. Tedâvide antibiyotikler kullanılır. Tükrük bezinin özel bir hastalığı olan
kabakulak, kulak ardında bulunan parotis bezinin şişmesiyle kendini gösteren bir virüs enfeksiyonudur.
(Bkz. Kabakulak)
2. Tükrük kanallarının tıkanması: Özellikle parotis bezinin kanalının tükrük taşlarıyla tıkanması
sözkonusu olabilir. Bu durumda yemek yerken, tükrük ifrazının artmasıyla, ağrı ortaya çıkar ve tükrük
bezinin olduğu kısım şişer. Tedâvide, kanaldaki taşın çıkarılması icab eder. Dil altı tükrük bezinin
kanalcıkları tıkanırsa, dil altında saydam görünümlü bir kabarcık teşekkül eder ki, halk arasında buna
kurbağacık denir, patlatılması tedâvi için yeterlidir.
3. Tükrük bezlerinden iyi ve kötü huylu tümörler de gelişebilir ki, bunların tedâvileri de cerrâhîdir.
4. Tükrük ifrazatının aşırı olması hâli veya çok az olması hâli hastalık alâmetidir. Sjogren
sendromunda gözyaşı ile berâber tükrük salgısı da kurur. Sebebin bulunup, tedâvisinin ona göre
yapılması icab eder.
TÜMÖR (UR)
Alm. Tumor (m), Geschwalstf, Fr. Tumeur (f), İng. Tumor. Herhangi bir hücrenin veya hücre
gruplarının organizmanın kontrol mekanizmalarının tesirinden çıkıp hızlı ve anormal bir çoğalma ile
ortaya çıkan kitlelerin genel adı. Lâtincede tümör, “şişlik, ur” anlamına gelmektedir.
Tümör umûmî bir tâbir olup, tam bir tasnifi henüz yapılamamıştır. Değişik açılardan yapılan
tasniflerde çeşitli güçlüklerle karşılaşılır. Habis (kötü huylu) ve selim (iyi huylu) olarak yapılan tasnif
oldukça eski olmasına rağmen pratik ve anlaşılır olması, birçok farklı özellikleri ifâde etmesinden dolayı
hâlâ kullanılmaktadır. Habis tümörler için genel bir ad olarak kanser kelimesi kullanılır. (Bkz. Kanser)
Tümörler, vücuttaki “immunite” denilen kontrol sistemine tâbi olmayan bir gelişme, çoğalma ve
büyüme sonucu meydana gelirler. Organizmadaki normal hücre çoğalması, belirli bir doku veya organ
meydana getirmeye kadar devam eder. Tümörlerdese hücre çoğalması, kontrol mekanizmasının dışına
çıkmış ve sınırsız ve düzensiz bir hâl almıştır. Mitoz hızlanmıştır. Hücreler ihtiyaç dışında çoğalırlar. Bu
hücreler belirli bir organ teşekkül ettiremezler. Geliştikleri dokunun fonksiyonlarını îfâ edemezler.
Dokunun ve organın normal yapısı makroskopik ve mikroskobik seviyede bozulur. Tümörlerin,
makroskopik özellikleri organlarda gözle görülebilen, Mikroskobik özellikleriyse dokunun ince kesiti
yapılıp, mikroskop altındaki görülebilen değişikliklerdir.
Tümörler çok eski zamandan beri bilinmekle berâber hücrelerin mikroskopla incelenmesi (17.
yüzyıl) ile tümörler hakkında detaya inilebilmesi, tümörlerin, dokuları taklit ettiği; hücrelerden yapıldığı
ve bu hücrelerin yayılmasıyla başka yerlerde yenilerinin meydana geldiği tespit edilmiştir.
Tümörlerin genel özellikleri:
Selim (iyi huylu) tümörler yavaş büyür. Fark edilmeleri için uzun zaman geçer. Ancak yerleştikleri
yer veya kaynağı olduğu doku sebebiyle erken belirti verebilirler. Genellikle bağ dokusundan yapılmış
kapsülleri vardır. Ancak bütün selim tümörler kapsüllü değildir. Meselâ rahim adalesinden çıkan ve selim
bir ur olan miyom, deriden çıkan nevüs (ben) kapsülsüz tümörlerdir.
Selim tümör hücrelerinin çoğalması yavaştır ve bir süre sonra durabilir. Uzak yerlere yayılmazlar.
Metastaz denen yeni tümörler meydana getirmezler. Mikroskobik yapı bakımından çıktıkları dokuyu çok
iyi taklit ederler. Tümör içine kanamaya ve doku nekrozuna nâdiren rastlanır. Tam olarak
çıkarıldıklarında genellikle nüksetmezler ve öldürücü değildirler.
Selim tümörler, iyi huylu özelliklerini senelerce sürdürebildikleri gibi, günün birinde kötü huylu
olabilme ihtimâline de sâhiptirler. Selim tümörlerin ne zaman habisleşeceğini hatta habisleşip,
habisleşmeyeceğini tahmin etmek güçtür. Ancak selim tümörlerin hangi çeşidinde habisleşme
temâyülünün yüksek olduğunu söylemek mümkündür.
Habis urlar ise hızla büyürler. Etraflarında kapsülleri yoktur. Selim ur habisleştiğinde etrafındaki
kapsül yırtılır. Büyümeleri aşırı olduğundan etrâfındaki kan damarları beslenmesinde kifâyetsiz gelir. Bu
yüzden tümör içinde birçok doku ölümleri olur fakat hücre kaybından çok daha hızlı tempoda hücre
çoğalması olduğu için hacimleri azalmaz. Sık olarak kanamalar meydana gelir. Habis hücreler tek tek
veya gruplar hâlinde kan, lenf, vücudun tabiî boşlukları ve komşuluk yoluyla yayılarak metastaz denen
yeni tümörler meydana getirirler. Hücreleri istilâ ederek çoğalmalarını sürdürürler.
Mikroskobik olarak, tümörler, olgunlaşmamış hücrelerden meydana gelmiştir. Hatta tümörün
hangi dokudan çıktığı, hangi hücreleri taklit ettiğini söylemek güçtür. Hücrelerin çapı, biçim ve boyanış
şekilleri birbirine benzemez. Buna pleomorfizm denir. Çekirdekle sitoplazma arasındaki nispet
bozulmuştur. Hücrelerin birbirleriyle irtibatı kaybolmuştur. Cerrâhî olarak çıkarıldıklarında çoğunlukla
nüksederler (yeniden çoğalırlar). (Bkz. Kanser)
Dünyâ Sağlık Teşkilâtı tarafından her tümör için ayrı bir kod sayısı tespit edilmesiyle,
enternasyonal bir kodlamayla istatistikler hazırlanabilmekte; tümörlerin coğrafî ve ırklara göre dağılımı,
çevre şartları, beslenme ve kötü alışkanlıklarla ilgisi tespit edilmektedir.
TÜNEL
Alm. Tunnel (m), Fr. Tunnel (m), İng. Tunnel. Yatay doğrultuda yer altından veya nehir altından
geçiş sağlayan üstü kapalı mukavim geçit, yol. Tünel, mâden çıkarmak maksadıyle kazılmış, şehirleşme
ilerledikçe su yolları, giriş çıkış yolları olarak kullanılmaya başlanmıştır. Tüneller kale duvarlarının
uçurulması ve kale içlerine girilmek üzere askerî maksatla da kullanılmıştır.
Endüstrinin ve ticâretin artmasıyle dağlara, nehir altlarına hatta boğaz şeklindeki deniz diplerine
yolları kısaltmak maksadıyla hem karayolu hem de demiryolu geçitleri olarak birçok tünel inşâ edilmiştir.
Şehir nüfusları arttıkça yolcu ve eşyâ taşınmasının getirdiği güçlükler şehirler altına metro ismi verilen
tüneller kazılmasıyla hafifletilmiş oldu. (Bkz. Metro)
Hidroelektrik santralları, şehirlerin kanalizasyon, hava gazı, su boruları ile elektrik enerji
kablolarının döşenmesiyle ilgili ihtiyaçlar arttıkça tünel yapımı da artmıştır. Tünel şeklinde yapılan
geçitlerin şehirlerde trafik problemlerini, hava kirliliği, gürültü, hayvan ve bitkilere zararlarını ortadan
kaldırdığı ve iyi bir sığınak olduğu muhakkaktır.
M.Ö. 2100 senelerinde Bâbil’de yer altında bir binâyı diğerine bağlayan tüneller yapılmıştır.
Bâbillilerin tüneller kazarak Fırat Nehrinin yatağını değiştirdikleri târihlerde yazılıdır. Fırat Nehri yatağı
altında 4,6x3,6 metre genişliğinde üstü biriketle örtülü geçit tünel yapmışlardır. Tünel yapma tekniği
eski Mısırlılar zamânında çok ileri gitmişti. Sert kayalar testere ve matkaplarla kesilmek ve delinmek
sûretiyle parçalanıyordu. Romalılar kayaları parçalamak için ateş yakma metodunu kullanıyorlardı.
Tünel açmada barutla patlatma metodu 1600’lerde tatbikata konuldu. Alfred Nobel’in 1867 senesinde
dinamiti keşfetmesiyle barut, yerini dinamite bıraktı.
Tünelin tatbik sahası en çok demiryolları, karayolları, barajlardan arâzi ve şehirlere su kanalları,
kanalizasyon (Bkz. Kanalizasyon) ve metrolardır. Dünyânın en uzun demiryolu tüneli 1980 senesinde
Japonya’da yapılıp işletmeye açılan 54.100 metre uzunluğundaki Seikan Tünelidir. Dünyânın en uzun
karayolu tüneliyse İsviçre’de 1978 senesinde işletmeye açılan 16.400 m uzunluğundaki Alp Dağlarında
yer alan St. Gothard Tünelidir. 1993 yılı sonlarında kısmen bitirilen Manş Tüneliyse 37,9 km deniz altında
olmak üzere toplam 50,5 km’dir. Alp Dağlarında İtalya’yı Fransa’ya bağlayan diğer iki uzun tünel 1965
senesinde açılan ve 11.700 m uzunluğundaki Mont Blanc ve 1978 senesinde açılan ve 12.700 m
uzunluğundaki Frejus Tünelleridir. Türkiye’deki en uzun tünel Adana Ayrancı Tüneli olup, 5 km’dir.
Karayolu tüneli olarak da 1600 metre uzunluğundaki Zigana Geçidi vardır.
Gâyelerine göre tünelleri iki ana gruba ayırabiliriz:
a. Trafik tünelleri: 1) Demiryolu tüneli, 2) Karayolu tüneli, 3) Yahya tüneli, 4) Nevigasyon
tünelleri, 5) Metrolar.
B. Taşıma tünelleri: 1) Hidroelektrik güç istasyonları tünelleri, 2) Su tünelleri, 3) Genel tesislerin
giriş veya su yolu tünelleri, 4) Kanalizasyon tünelleri, 5)Endüstriyel yapılarda ulaştırma tünelleri.
Su taşıma maksadıyla inşâ edilen basınca dayanıklı dünyânın en uzun tüneli ise ABD’dePansilvanie
eyâletindeki Delaware Su Tüneli olup, toplam uzunluğu 137 kilometredir. Türkiye’de en uzun sulama
tüneli Urfa İkiz Tüneli olup, 28 km’dir.
Tünel açma metodları: Tünelin açılacağı bölgede ilk yapılacak işlem toprak yapısının jeolojik
yönden incelenmesi ve toprak katmanlarının yapıları hakkında bilgi toplamaktır. Toprak yapısına bağlı
olarak çeşitli işlemler seçilerek tatbik edilir. Tatbik edilen bu metodların arâzi yapısına göre çeşitli isimleri
vardır. Bunlar: 1) İngiliz tünel açma metodu, 2) Alman tünel açma metodu, 3) Yeni Avusturya tünel
açma metodu, 4) Belçika tünel açma metodudur.
Sert kayaların bulunduğu toprak yapıda matkaplarla delme ve bu deliklere yerleştirilen dinamit
kalıpların infilâk ettirilmesi en çok kullanılan usûldür. Tünelin tamâmı aynı anda kazılabileceği gibi kısım
kısım boşaltmak sûretiyle de açılabilir. 1960’larda süratli bir şekilde 6-12 metre çapında delik açabilen
hidroelektrik kumandalı tünel açma makinaları yapılmıştır. Bu makinaların uçlarındaki silindirik kafaya
elektrik motorlarıyla döndürülen kesici dişliler yerleştirilmiştir. Dişlilerin kopardığı sert kaya parçaları
hareketli bandlarla geriye doğru taşınıp dışarı atılır. Kazılan tünel boşluğu mukavim elemanlarla
döşenerek ya çelik boru veya betonla tüp hâline getirilir.
Derin olmayan akıntısı az suların zeminine dışarda bölümler hâlinde hazırlanmış geniş çaplı borular
indirilerek tünel yapılır. Borular çelik veya çelik beton karışımı yapıda olup, önce her iki tarafı su
girmeyecek şekilde kapalıdır. Bölümler birleştirilip, sızdırmazlık temin edildikten sonra tüp içindeki
kapalı perdeler kesilerek tünel boydan boya açılmış olur.
Uzun tünellerde havalandırma çok mühimdir. Tünellere havalandırma tesisleri konularak kirli hava
dışarı atılır.
TÜR (Species)
Alm. Art, Gattung, Spezies (f), Fr. Espèce (f), İng. Species; genus. Esas karakterleri bakımından
birbirine çok benzerlik gösteren ve kendi aralarında çiftleşerek verimli döller meydana getiren fertlerin
toplamına verilen isim. Tür (nev’i), münferit bitki formlarını, tek fertleri geniş bir şekilde inceleyerek,
birçok bakımdan benzerlik ve yakınlık gösterenleri en dar ve en küçük bir kavram altında toplar. Tür,
gerek bitkiler âleminin gerek hayvanlar âleminin temel taşlarını, elementlerini teşkil eden ana birimdir.
Bütün bitkiler ve hayvanlar sistemine, ancak bu türleri inceleyerek ve birbirleriyle karşılaştırarak üst
kademelere varılabilir. Her kademeden sistematik gruplar da takson adını alır. Temel takson, tür
(nev’i)dür.
Her tür bir cinse (genus) bağlıdır veya sistematikte böyle kabul edilir. Bitki veya hayvan türleri ve
diğer taksonlar dâima Lâtince ilmî birer ad taşırlar. Her bitkinin tam olarak bilinebilmesi için 1737’de
İsveçli botanikçi Cal Von Linne tarafından ileri sürülen ikili adlandırma sistemi kabul edilmiştir. Buna
göre bitkinin adı iki kısımdan meydana gelir:
1. Cins adı.
2. Tür adı.
Laurus nobilis
Misâl, Defne: –––––– ––––––
Cins tür
Nicotiana tabacum
Tütün: ––––––––– ––––––––
Cins Tür
Allium cepa
Soğan: –––––– ––––––
Cins Tür
Cins adları ya bitkilerin Lâtince ve Yunanca eski adlarından alınmıştır veya çeşitli şekillerde
(bitkinin mahallî adı, şahıs adı, şahıs adları, özellikleri vs. gibi) Lâtinceleştirilmiş terkiplerdir. Tür adları
ise genellikle cins adlarına bağlı ve bunun herhangi bir özelliğini belirten sıfatlar şeklindedir. Meselâ:
BeyazNilüfer (Nymphaea= Nilüfer/Alba= Beyaz).
Zirâatte tür kavramının altında kalan taksonlar önem taşırlar. Türden ayrı olarak daha alt
kademelerde alt tür veya varyete (çeşit) kullanılır. Bu gibi durumda bitkinin tür adını ardışık alttür
(Subsp) veya varyete (var) adı yer alır.
Zirâî çeşitler için de kültür (Cultivar veya cv.) kelimesi kullanılır. Misâl: Brassica oleracea (lâhana)
var acephala (yaprak lâhana). Phaseolus vulgaris (fasulye) cv. Cucumis melo (kavun) cv. Topatan
(Topatan kavunu).
Kâidelere göre tür adları küçük harfle, cins ve yukarı taksonlar büyük harfle başlar. Birbirine
yakınlık, cinsler familyalar altında, familyalar da takım altında toplanarak yukarı doğru büyük gruplar
teşkil ederler. Buna göre sistematikte taksonlar şöyle sıralanmaktadır:
Bitkiler âlemi (Regnum vegetabile)
Bölüm (Divisio)
Alt bölüm (Subdivisio)
Sınıf (Classis)
Alt sınıf(Subclassis)
Takım (Orda)
Alt takım (Suborda)
Familya (Familia)
Alt familya (Subfamilia)
Cins (Genus)
Tür (Species)
Alt tür (Subspecies)
Varyete (Varietas).
TÜRBE
Alm. Türbe (f), Fr. Turbé, turbeh (m), İng. Tomb. Kabir üzerine yapılan binâ, oda. Vefât edeni
ziyâret maksadıyla okumaya, duâ etmeye gelenleri yağmurdan, güneşten korumak için kabirlerin
üzerine kurulan çadır vs. Türbe, etrâfı çevrilmiş yâhut üstü örtülmüş mezar yerine de kullanılmıştır.
Arapça bir kelimedir. Kökü “türâb” veya “terb” kelimeleridir. Lügâtta, toprak, topraklı yer, bir şeyi
toprakla örtmek ve üstüne toprak saçmak mânâlarına gelir. Türbe, ziyâret edilen büyük zâtların,
evliyânın, şehitlerin, sultanların mezarlarına da denir. İlk türbeler, çadır, çardak, taş ve topraktan
yapılmış oda şeklindedir. Türbede hizmet görenlere, türbenin temizlik vs. işlerine bakanlara “Türbedâr”
denir.
Türbe, Türk-İslâm mîmârisinde çok yaygın olan bir yapı tarzıdır. Câmi, medrese, tekke ve
zâviyelerin yanında bir türbeye de rastlanmaktadır. Birer sanat eseri olan türbelerin, basit, dört köşeli
çeşitleri yanında, alınları(ön cephesi) çini ve mozaiklerle süslenmiş, cephe dış yüzlerine kesme taşlarla
boydan boya çeşitli motifler işlenmiş, değişik yazı çeşitleriyle kitâbeler kazınmış, bâzan içleri de
süslenmiş, pekçok türbe çeşitleri vardır. Türbelerin çatısı, kubbe, piramit ve konik şekiller arz eder.
Bunların dört duvar üzerine kubbeyle örtülü olanlarına “türbe”, silindirik veya çokgen gövde üzerine
konik veya piramit çatıyla örtülü olanlarına da “kümbet” adı verilir. İslâm âleminde bu tür yapıların
tavanı, genellikle birer kubbeyle kapalı olduğundan, bunlara yalnızca “kubbe” denmiştir. Türkler ise, bu
yapılara “türbe” demişlerdir. Âzerbaycan ve İran’da kubbe yerine “kümbet”, türbe yerine ise“türbet”
isimleri kullanılmıştır. Şehitlerin hatırasına yapılmış “anıt-mezarlara” ise “meşhed” adı verilmiştir. Doğu
Anadolu’da türbeye, pekçok yerde “kümbet” veya “künbet” denir. Arap ülkelerinde bu çeşit kubbeli
mezarlar için “merebut” veya orada gömülü bulunan peygamber, âlim, veli... gibi din büyükleriyse
“makam” adı kullanılmıştır. Makam-ı İbrâhim... gibi.
Göktürkler türbeye “bark” adını veriyorlardı. Göktürk ve Uygurlar zamânında görülen ve “kurgan”
adı verilen mezarlar, Türklerin İslâmiyeti kabûlünden sonra yerini türbelere bırakmışlardır. Selçuklu
Türkleri, malzeme olarak, tuğla, taş, kerpiç kullanmışlardır. Tuğladan örülmüş, çini ve mozaiklerle süslü
büyük Selçuklu türbeleri yanında, tuğlanın yerini kesme taşların aldığı Anadolu Selçuklu türbeleri, bu
türün belirli örneklerini teşkil etmektedirler. Taştan kurulu temel üzerine tuğladan gövdelerin
oturtulduğu türbeler de vardır. Kitâbelerde yer alan hatlar kufî, nesih vs. süslü yazılardır. Bunlardan
kubbe, çatının altında gizlidir. Dışarıdan konik veya piramit çatı görünür. Orta Asya’dan Anadolu’ya
kadar Türklerin göç yolları üzerinde bıraktıkları eserler dışında yeni bir sanatın, yeni bir zevkin en
kuvvetli habercileri çok defâ küçük yapılar olan bu kümbetlerdir. Bunların görünüşlerindeki kuvvetli
tesir, hatlarındaki sâdelik ve açıklık, o zamana kadarki anıt mezarlardan çok değişik ve karakteristik bir
sanat üslûbuna işâret etmektedir. Bunlar eski Türk çadırlarının anıt-mezar hâlini alarak ölmezleşmiş
şekilleridir. Selçuklular devrine âit en meşhur kümbetlerden bâzıları şunlardır: Kırşehir’de Melik
GâziKümbeti, Erzurum yakınında Tercan’da Mama Hâtun Türbesi, Kayseri’de Ulu Kümbet ile Çifte
Kümbetler ve Emin Bayındır Kümbeti, Döner Kümbet ve Sırçalı Kümbet, Niğde’deHüdâvend Hâtun
Kümbeti, Sivas’taEratnaoğlu Hasan Beyin Güdük Minâre adındaki kümbeti, Hasan Kehf’te Dicle’nin sol
kıyısında bulunan Zeynel Bey Kümbeti.
Osmanlılar zamânında, kısa zamanda gelişen ve yeni bir yapı üslûbuna kavuşan Osmanlı türbeleri,
daha fazla İznik, Bursa veİstanbul havâlisinde toplanmışlardır. Anadolu Selçuklu sanatında görülen
kesme taş süslemeleri, bu dönemde daha da geliştirilmiş, gövdeye ve kubbe kasnağına pencereler
açılmış, kapı ve pencere üzerindeki süslemelere îtinâ gösterilmiştir. Bir yandan da çini ve mozaiklerle
çeşitli süslemeler yapılmıştır. Bu işçilikte boya da yer almıştır. Türbenin dışına olduğu gibi içine de önem
verilmiş, içte ve dışta duvar süslemeleri yapılmıştır. Osmanlı devrine âit türbelerin en güzel ve zengin
örnekleri Bursa’da ve İstanbul’da bulunmaktadır. Bursa’da Yeşil Türbe, Sultan İkinci Murâd Türbesi,
Şehzâde Mustafa Türbesi, İstanbul’da ise Eyyüb Sultan Türbesi, Fâtih Sultan Mehmed Han, Yavuz Sultan
Selim Han, Kânûnî Sultan Süleyman Han, Sultan İkinci Selim Han, Hürrem Sultan ve Hadice Sultan
Türbeleri... gibi herbirinin ayrı sanat değeri olan sayısız türbe mevcuttur. (Bkz. İstanbul)
İslâmiyette ilk yapılan türbe, Resûlullah efendimizin medfûn olduğu Hücre-i mutahheradır. Buraya
Hücre-i Seâdet de denir. Resûlullah efendimiz, çok sevdiği zevcesi Âişe vâlidemizin odasında Hicretin
on birinci (M. 632) senesi Rebî’ulevvel ayının on ikinci Pazartesi günü, öğleden önce vefât etti. Çarşamba
gecesi, bu odaya defn edildi.
Hazret-i Âişe’nin odası, üç metre yüksekliğinde, kerpiçle hurma dallarından yapılmıştı. Hücre-i
Seâdetin etrafı, hazret-i Ömer’in hilâfeti devrinde başlayarak çeşitli zamanlarda taş duvarla çevrilmiştir.
Emevî halîfelerinin altıncısı olan Velid, Medîne vâlisiyken, duvarı yükseltti ve üzerini küçük bir kubbeyle
örttü. Peygamber efendimizin hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer’in kabirleri dışardan görülemez ve
içeri girilemez oldu. Ömer bin Abdülazîz Medîne-i münevvere vâlisiyken 707 senesinde, Halife Velid’in
emriyle, zevcât-ı tâhiratın (Peygamberimizin hanımlarının) odalarını yıktırıp, Mescid-i Seâdeti
genişletirken, bu duvarın etrafına ikinci bir duvar yaptırdı. Bu duvar beş köşeliydi. Hiç kapısı yoktu.
Hücre-i Seâdetin dış duvarının etrafı, 1189’da demirden yapılıp, yeşile boyandı. Bu parmaklığa
Şebeke-i Seâdet denir. Şebeke-i Seâdetin kıble tarafına (Muvâcehe-i Seâdet), doğu tarafına (Kadem-i
Seâdet), batı tarafına (Ravda-i Mutahhera) ve kuzey tarafına (Hücre-i Fâtıma) denir. Mekke-i
mükerreme şehri, Medîne-i münevvere şehrinin güneyinde olduğu için, Mescid-i Nebînin ortasında, yâni
Ravda-i Mutahherada, Kıbleye dönen kimsenin sol tarafında hücre-i Seâdet, sağ omuzu tarafında ise,
Minber-i şerîf bulunur.
847 senesinde, Şebeke-i Seâdetin bulunduğu yerle dış duvarlarının arasına ve bu yerin dışına
mermer döşendi. Mermerler, zaman zaman değiştirildi. Son olarak Sultan Abdülmecîd Han döşetti.
Hücre-i Seâdetin beş köşeli duvarları yapılırken üzerlerine bir de küçük kubbe yapılmıştı. Bu
kubbeye (Kubbe-tün-nûr) denir. Osmanlı pâdişâhlarının gönderdikleri (Kisve-i şerîfe) bu kubbe üzerine
örtülürdü. Kubbe-tün-nûr üzerine gelen, Mescid-i Saâdetin büyük yeşil kubbesine (Kubbe-tül-Hadrâ)
denir. Şebeke-i Seâdet denilen parmaklığın dış tarafına örtülen kisve, Kubbe-i Hadrâ altındaki kemerlere
asılırdı. Bu iç ve dış perdelere (Settâre) denir. Şebeke-i Seâdetin doğu, batı, kuzey taraflarında birer
kapısı vardır. Şebeke-i Seâdet içine Harem-i şerîf ağalarından başka kimse, duvarlarının içine ise, hiç
kimse giremez. Çünkü kapıları ve pencereleri yoktur. Yalnız kubbe ortasında ufak bir delik olup, tel
kafesle kaplıdır. Bu deliğin hizâsında olarak, Kubbe-i Hadrâya da bir delik açılmıştır. Mescid-i şerîf
kubbesi 1837 senesine kadar kurşun rengindeydi. Sultan İkinci Mahmûd-ı Adlî Hanın emriyle yeşile
boyandı. 1872’de, Sultan Abdülazîz Hanın emriyle boya yenilendi.
Hücre-i Seâdetten sonra ilk yapılan türbeler, Bakî’ kabristanında, Resûlullah’ın mübârek
zevcelerinin, kabirleri üzerine yapılmış olan kubbedir. Zeyneb binti Cahş vâlidemiz pek sıcak günde vefât
etmişti. Hazret-i Ömer kabir kazılırken cemâati güneşten korumak için, kabir üzerine çadır kurdurdu.
Çadır, uzun zaman kabir üzerinde kaldı. Bundan sonra, kabirler üzerine çadır, çardak, zamanla, türbeler
yapıldı.
Dînimiz türbe yapmayı yasak etmemiştir. Türbe yasak olsaydı, Eshâb-ı kirâm, Resûlullah
efendimizi ve hazret-i Ebû Bekr’i ve hazret-i Ömer’i oda içine defnetmezlerdi. Türbe ölüye tapınmak için
yapılmaz. Ona sevgi ve saygı göstermek ve okumaya, duâ etmeye gelenleri yağmurdan, güneşten
korumak için yapılmaktadır. Sâlihleri âlimleri sevmemizi, onlara saygılı olmamızı dînimiz emretmektedir.
Câhil halk, ölüyü toprak altında görünce onu kendinden aşağı sanır. Türbeyi, sandukayı ve herkesin
saygı ile ziyâret ettiğini görünce, o da saygılı olur. Yâni türbe ölü için değil, dirilerin saygılı olup, velîden
istifâde edebilmeleri için yapılmaktadır.
Evliyâ, ölüyken de, diriyken de birşey yaratmaz. Allahü teâlânın yaratmasına sebep olur. Türbeler
ve evliyâ mezarlarını ziyâret edenler, bunlara tapınmaz. Onların ruhlarını vesile ve kendilerine şefâatçı
ederek dilediklerini Allahü teâlâdan isterler. Adakta bulunanlar, adaklarını Allah için yaparlar ve bundan
hâsıl olan sevâbı bir veya birçok velînin rûhuna hediye ederler. Türbe ziyâreti, türbenin binâsı, taşı
toprağı için değil, orada medfun bulunan zat için yapılır. Bu kabir ziyâreti, dînimizde câiz ve çok sevâbdır.
Bâzılarının buna şirk demeleri dînî esaslara dayanmamaktadır. Ölmüş atalara tapınmak veya bunları
yaratıcıya ortak yapmak, târihte görülmüş sapık inançlardandır. Müslümanların kabir ve türbe
ziyâretlerinin bu bozuk inançlarla hiçbir alâkası ve benzerliği yoktur.
Türbelere bez bağlamak, mum yakmak ve benzeri şeyler, câhiller tarafından uydurulmuş şeyler
olup, dînimizde yeri yoktur. Bu gibi hurâfelerden bâzıları Hıristiyanlık ve Yahûdîlikten alınarak bilgisiz
kimseler arasında yayılmıştır.
Türkiye’de açık olan tekkeler ve ziyâret edilmekte olan türbeler, 3 Eylül 1341(1925) târihli
kararnâme ve daha sonra 20 Kasım 1341 (1925) târihinde Vekiller Heyetince (Bakanlar Kurulu) kabul
edilen 677 sayılı “Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedârlıklarla Birtakım Ünvanların Men
ve İlgasına Dâir Kânun” ile kapatılmıştır.
İlk defâ türbelerin açılması 30.3.1950 târihine rastlar. 25 senelik bu zaman zarfında türbeler
bakımsız bırakılmış, yangın ve yağmur gibi tabiî âfetlere mâruz kalmış, tâmir edilmediği gibi, kendi
hâline bırakılması sebebiyle bir kısım kıymetli eşyâlar kaybolmuş veya zâyi olmuştur. 1950 yılında
Bakanlar Kurulu karârıyla türbelerin tamâmı açılmasa da bu güzel faâliyet daha sonraki târihlerde
devâm etmiş ve imkân nispetinde türbeler birer birer açılmaya başlanmıştır.
1.3.1950 târihinde 5566 sayılı kânunla 20.11.1925 târihli 677 sayılı kânunun 1. maddesine şu
fıkra eklenmiştir.
Türbelerden Türk büyüklerine âit olanlarla, büyük sanat değeri bulunanlar, Millî Eğitim
Bakanlığınca umûma açılabilir. Buraların bakımı için gerekli memur ve hizmetliler tâyin edilir. Açılacak
türbelerin listesi Millî Eğitim Bakanlığınca hazırlanır ve Bakanlar Kurulunca tasvib edilir.
Bu kânundan sonra, 30.3.1950 târihinden îtibâren aşağıdaki türbeler ziyârete açılmıştır.
Fâtih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Sultan İkinci Mahmûd, Mustafa Reşîd Paşa, Barbaros
Hayreddîn Paşa, Mîmar Sinân, Gâzi Osman Paşa, Eyyûb Sultan.
Daha sonra 11.3.1967 târihinde Bakanlar Kurulu kararıyla; Sultan Birinci Ahmed, Sultan İkinci
Selim, Sultan Üçüncü Mehmed, Sultan Üçüncü Ahmed türbeleri açıldı.
16 Şubat 1990 târihinde, 677 sayılı kânunun 1. maddesinin 5566 sayılı kânunla ilâve edilen fıkrası
değiştirilerek Bakanlar Kurulunun kararı kaldırıldı. Kültür Bakanlığının onayı yeterli görüldü. Bu târihten
sonra da; Aziz Mahmûd Hüdâyî, Merkez Efendi, Sümbül Efendi türbeleri ziyârete açıldı.
TÜRBİN
Alm. Türbine (f), Fr. Turbine (f), İng. Turbine. Akan bir akışkandan enerji alıp, bu enerjiyi bir
milin dönme hareketine çeviren makina. Türbin mili (şaftı) başka bir makinaya doğrudan doğruya veya
dişliler vâsıtasıyle bağlanırsa böyle bir makina faydalı işler yapmak üzere türbin tarafından harekete
geçirilir.
Kullanıldıkları sıraya göre sınıflandırılan basit ve güçlü makinalardan meydana gelen türbinlerin üç
ana çeşidi hidrolik veya su türbini, buhar türbini ve gaz türbinidir (Bkz. Gaz Türbini). Hidrolik türbin,
yalnız hidroelektrik tesislerinde elektrik jeneratörünü tahrik ederek aydınlatma ve sanâyi için elektrik
gücü üretimini sağlamak üzere kullanılır. Buhar türbini, esas olarak yine elektrik üretmek üzere elektrik
jeneratörünü tahrik etmek için nükleer güç tesislerinde ve termik santrallarda kullanılır. (Bkz. Buhar
Türbinleri)
Türbinin esas mekanik özelliği dönen bir eleman oluşudur. Buna rotor denir. Rotor bir şaft (mil)
üzerine tespit edilmiştir. Çevresinde kanatlar, bıçaklar ve hazneler bulunmaktadır. Akan sıvı bunlara
çarptığında, sıvının enerjisi rotora geçerek onun ve türbin şaftının dönmesini sağlamaktadır.
Çalışma prensipleri: Yukarıda bahsedilen üç tip türbinde çalışma prensibi olarak ya akışkanın
etkisini veya tepkisini kullanmaktadırlar. Bu şekilde çalışma prensibi bakımından ikiye ayrılırlar:
Etkili türbinde, adından da anlaşılacağı gibi, türbin bir veya daha çok yüksek hızdaki rotorun
kanatlarına çarpan yüksek hızlı akışkan jeti ile döndürülür. Jet hızı sebebiyle kullanılan enerji kinetik
enerjidir. Bu çeşit türbinde, akışkan, herhangi bir anda sâdece kanatlardan bâzısı ile temas eder. Bu
şekilde sıvı rotorun bütün kanatlarını doldurmadığından etkili türbinler, sâbit basınçlı türbinler olarak
bilinir.
Tepkili türbinlerdeyse, sâbit yönlendirici kanatlarda basınç kısmen düştükten sonra, rotor kısmında
basınç daha da düşer. Akışkan, türbinin bütün çevresini kaplayacak şekilde verildiğinden, aynı güçteki
etkili türbinlere göre bu tiplerde rotor çapı daha küçüktür. Tepkili türlerinin sâdece bir kısım gücü,
akışkanın hızından elde edilmektedir. Geri kalan güç ise rotorun ön ve arka kanatları arasındaki basınç
farkından elde edilmektedir.
Türbinin dönen milinin gücü, birkaç şekilde kullanılabilmekteyse de, bunun en yaygın şekli milin
doğrudan doğruya elektrik jeneratörüne bağlanmasıdır. Verilen frekanstaki bir alternatif akımın üretimi
ve taşınması jeneratörün sâbit bir hızda dönmesini icâbettirdiğinden, yükteki değişmelere müsâde
edecek ölçüde bir çeşit yönlendirme ve düzenleme faaliyetiyle teçhiz edilmelidir. Bu da türbine verilen
akışkan miktarının kontrol edilmesiyle sağlanır.
Hidrolik türbin: Hidroelektrik tesisindeki, hidrolik türbine enerji, yüksek bir depodaki suyun daha
düşük seviyedeki türbine düşürülmesiyle sağlanır. (Bkz. Hidroelektrik Enerji)
TÜREV
Alm. Ableitung (f), Differentialquotient (m), Fr. Dérivé (m), İng. Derivative. Diferansiyel hesabın
bir bölümü olarak matematik analizde kullanılan temel bir kavram. Türev (müştak) kelimesi; türemiş,
başka şeyden çıkmış, anlamında genel olarak da kullanılır. Petrol türevleri gibi.
Matematikte bağımsız bir (x) değişkeniyle buna bağlı olarak değişen bir (y) değişkeni arasındaki
ilişkiyi ifâde eden eşitliğe fonksiyon adı verilir. Bir fonksiyonda (y)nin (x)e göre âni (bir andaki) değişme
nispetine türev denir. Birçok formüllerde bu nispetin tâyini gerekir. Meselâ serbest düşme, atış ve diğer
hareket problemlerinde yolun zamana göre türevi, hızı ve hızın zamana göre türevi, ivmeyi (hızın birim
zamandaki değişme miktarını) verir. Maksimum (azamî, en büyük) ve minimum (asgarî, en küçük)
değerlerin bulunması için de türev alınıp sıfıra eşitlenir ve (x) hesaplanır. İkinci türev negatifse bu (x)
için (y) maksimum aksi halde minimum olur. İkinci türevin sıfır olduğu nokta bir eğrinin büküm (yön
değiştirme) noktasıdır. Herhangi bir eğrinin bir noktasındaki teğetinin eğimi türevin bu noktadaki
değerine eşittir.
Türevi, Newton (y) ve Leibniz (dy/dx) şeklinde göstermiştir. Bu gösteriş x’in bağımsız değişken
olduğunu ve türevin ortalama değişim miktarlarının oranını, belirttiğini ifâde eder. Buna karşılık bu
gösteri türevin bölme işlemi sanılması gibi bir mahzura sâhiptir. Halbuki türev kesir (bölüm) hâlindeki
bir fonksiyonun limiti olup, kendisi bir bölme değildir. Lagrange ise türevi (y’) ile göstermiştir. d/dx
sembolü (türev alma operatörü) kendinden sonra gelen fonksiyon (x)e göre türevinin alınacağını ifâde
eder.
Türevin aritmetik teorisi: y kadar değişsin.x kadar artınca, y, Bir y= f(x) fonksiyonunda x,
Fonksiyondaki artışı değişkendeki artışa bölerek türev bulunur:
dy f(x + x) -f (x)
––– = lim –––––––––––---
dx x->0 x
Bâzı türevler:
y= a= sâbit ――> y’= 0
y= axn , y’= n.axn-1
y= sin x, y’= cos x
y= cos x, y’= -sin x
y= exy’= ex
y= lnx,y’ = l/x
u ve v, x’e bağlı iki fonksiyonsa:
y= u±v, y’= u’ ± v’
y= u,v, y’= u’v+v’u
u’v-v’u
y= u/v, y’= –––––––
v2
dy dy dv
y= v,––– = (–––) . (–––)
dx dv dx
1
dy/dv= –––
dv
–––
dy
y’nin x’in bir fonksiyonu olduğunu gösteren y= f(x) ifâdesinde türev, f’(x) şeklinde de yazılabilir.
İkinci, üçüncü... türevler y”, y”’ olarak gösterilir.
Çok değişkenli fonksiyonlarda, değişkenlerden biri hâriç diğerleri sabit kabul edilerek alınan türeve
bu değişkene göre kısmî türev adı verilir ve (ğy / ğx) işâretiyle gösterilir. Uzaysal bir eğrinin eğimini
bulmada, gaz karışımlarının kısmî basınçlarının hesabı gibi kısmî özellik hesaplarında kullanılır.
TÜRGİŞLER
Talas-Çu-İli-Isık Göl sahalarında hüküm süren Türk devleti. İstemi Kağan, 552’de devlet kurarken
Göktürk Federasyonuna dâhil olan Türgişler, 7. yüzyılda Göktürkler zayıflayınca toparlandılar.
Türgişlerin bilinen ilk liderlerinden Baga Tarkan ünvanlı U-çe-le, 630’dan sonra, herbirinin yedi bin askeri
bulunan yirmi kumandan ile bir ordu kurdu. Biri Çu üzerinde, diğeri İli’nin kuzeyinde iki merkeze sâhip
oldu. Turfan ve Kuça eyâletlerine kadar hâkimiyetini genişletti. On-oklar ülkesine sâhip oldu.
Göktürklerin tekrar toplanmasıyla, Türgişlerin ilerlemesi durduruldu. Çinliler ve Kırgızlar ile Göktürklere
karşı ittifak kurmaları aleyhlerine oldu.
Çin kaynaklarında yazdığına göre; Türgişler ülkesi, U-çe-le’den sonra oğulları So-ko ve Çe-mu
arasında taksim olunup, bunlar sırasıyla iktidar mevkiine geçtiler. Türgişler, Göktürklerin taarruzlarıyla
Seyhun Nehri kıyılarındaki Kengeres’e doğru çekildiler. Su-ku-Çor, Göktürklerle mücâdele esnâsında,
717’de kağan seçilmesiyle Göktürklerden ayrılan Türk topluluklarını etrafında topladı. Su-ku-Çor’un
merkezi Talas’ın kuzeybatısındaki Balasagun idi. Mâverâünnehr’e kadar gelen Emevî ordusuyla
mücâdele etti.
Su-lu-Çor 738’de kumandanlarından Kul-Çor tarafından öldürülünce devleti, Kara ve Sarı Türgişler
olmak üzere ikiye ayrıldı. Türgişler’in bölünmesini Çinliler tahrik ediyordu. Çin’in Türk liderlerini birbirine
düşürme taktiği neticesinde meydana gelen mücâdelede Sarı Türgişler üstün çıktı. Sarı Türgiş lideri
Baga Tarkan ünvanlı Kül-Çor kendini Kağan îlân etti. Kül-Çor, Çin nüfuzu ile mücâdeleye başlayınca,
Çinliler KaraTürgişleri desteklemeye başladı. Türgişlerin iç mücâdelesinde Kara Türgişler üstün gelince,
bunlardan İlteriş Kutluğ, kağan oldu. Türgişler, 8. yüzyılın ortalarından sonra Uygur hâkimiyetine
girdiler. Bilâhare bölgeye Karahanlılar hâkim oldular (766).
TÜRK
(Bkz. Türkler)
TÜRK DİL KURUMU (TDK)
Türk dil ve edebiyatını ilmî açıdan ele alıp araştırmak ve bu alanda yayınlar yapmak gâyesiyle
1932 yılında Atatürk tarafından kurulan kamu kuruluşu.
12 Temmuz 1932’de Mustafa Kemal’in öncülüğünde Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla kurulan
Kurumun, kurucuları arasında Samih Rıfat, Rûşen Eşref Ünaydın, Celal Sahir Erozan, Yakup Kadri
Karaosmanoğlu da yer aldılar. 26 Eylül 1932’de toplanan I. Türk Dil Kurultayında 26 Eylülün Dil Bayramı
olarak kutlanması kabul edildi. Sonraki yıllarda uygulanacak olan proğramların ilkeleri tespit edildi.
Kurultaydan sonra halk ağzından söz derleme çalışmalarına öncelik verildi. Bakanlar Kurulunca
onaylanan yönetmelikle vâli, kaymakam gibi mahallî idârecilerin başkanlığında kurullar teşkil edilerek,
birkaç ay içinde 130.000 dolayında fiş derlendi. Ekim 1933’te başlayarak Türk Dili Belleteni adlı dergiyi
çıkaran cemiyet bir yıl sonra Osmanlıcadan Türkçeye söz karşılıkları tarama dergisini hazırladı. Türk
dilinin zenginliklerini ortaya koymak için gayret eden Cemiyetin adı 1934’te toplanan II. Türk Dil
Kurultayında Türk Dili Araştırma Kurumu, 1936’daki III. Türk Dil Kurultayında da Türk Dil Kurumu olarak
değiştirildi. Türk dilinin ağız farklılıklarını, söyleyiş zenginliklerini ortaya çıkarmak için gerekli
malzemeler toplandı, hatta bu malzemelerin bir kısmı incelendi. Bunun yanında Türkiye ağızlarından
toplanan kelime serveti, Derleme Dergisi adı altında 12 ciltlik bir eser de neşredildi.
Derleme, tarama, sözlük, dilbilim ve dilbilgisi, terim, yayın ve tanıtma kolları aracılığıyla birçok
genel ve özel sözlük, kılavuz, belleten, ayrıca Göktürk Yazıtlarından Mecmuat-ün-Nezâir gibi çok
sayıda eski eser yayınlandı. 1951 den îtibâren Türk Dili Dergisi yayımlandı.
Başlangıçta birçok faydalı çalışmalar ve eserler ortaya kondu. Fakat Agop Dilaçar adında Türk
olmayan birisinin başında bulunduğu Türk Dil Kurumu zamanla kuruluş gâyesinden uzaklaştı. Aslı Türk
dilinden olmayan ve Türk dili kâidelerine uymayan yeni kelimelerin uydurulması, İslâm kültürünün
tesiriyle Türkçeye girmiş olan Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin tasfiye edilmesi, Türk dili üzerinde ve
Türk toplumunda kapanması güç olan yaralar açtı. Güzel maksatlarla kurulan Türk Dil Kurumunun çatısı
altına sığınan ard niyetli kimseler, Türk dili üzerinde büyük tahribat yaptılar. Bu tahribat neticesinde
dedeyle torun anlaşamaz hâle geldi. Bu uydurmacılık ve tasfiyeciliğin açtığı yara yazı dilimizi hayli
yozlaştırdı. Daha sonraki yıllarda bu ard niyetli kişilerin sığınak yeri hâline gelen Türk Dil Kurumu 12
Eylül 1980 askerî harekâtından sonra hazırlanan Anayasa’nın 134. maddesine dayanılarak çıkartılan
2876 sayılı Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu Kânunu’nun yürürlüğe girmesi üzerine özel hukuk
tüzel kişiliğini kaybetti. Atatürk Kültür Dil ve Târih Kurumuna bağlı bir kısım hâline getirildi.
Türk Dil Kurumu 1955’ten başlayarak çeşitli dallarda ödüller verdi. Ödüller her yıl 26 Eylül Dil
Bayramında Ankara’da yapılan törenle sâhiplerine verildi. Ödül verilen dallar farklı yönetmeliklere göre
zaman zaman değişti. 17 Ağustos 1983 târih ve 2876 sayılı kânunla Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek
Kurumuyla birleştirilmesinden sonra Türk Dil Kurumu ödülleri kaldırıldı. Türk Dil Kurumu ödüllerini
alanlardan bâzıları şunlardır: Bilim dalında 1955 ödülünü Abdülhak Hamid Tarhan, 1957 ödülünü C.O.
Tütengil, 1960 ödülünü H. Batuhan, 1977 Ödülünü E. Kongar kazandılar. Sanat dalında; 1955 ödülünü
Cahit Külebi, 1964 ödülünü Behçet Necâtigil, 1969 ödülünü Necâti Cumalı, Roman dalında; 1958
ödülünü Oktay Akbal, 1962 ödülünü N. Meriç, 1968 ödülünü Kemal Tahir, 1971 ödülünüFakir Baykurt
aldılar. Hikaye dalında; 1958 ödülünü T. Yücel, 1968 ödülünü S.Kocagöz, 1969 ödülünü Orhan Kemal
aldılar. Oyun dalında; 1960 ödülünü Orhan Asena, 1970 ödülünü Aziz Nesin, 1972 ödülünü Haldun
Taner, 1974 ödülünü A. Ağaoğlu, 1980 ödülünü R. Bilginer kazandılar. Deneme, eleştiri, gezi dalında;
1962 ödülünü F. Otyam, 1965 ödülünü C. Atıf Kansu, 1978 ödülünü Çetin Altan kazandılar. Bu dallardan
başka bâzı dallarda da verilen ödüllerin umûmiyetle siyâsî ve taraflı olduğu dikkati çekmektedir.
TÜRK DİLİ
Alm. Türkische Sprache (f), Fr. Langue (f) turque, İng. Turkish Language. Türk milletinin
konuştuğu dil. Türk dili Ural-Altay dil grubuna dâhil olup, Moğol, Tunguz, Kore ve Japon dillerinin de
aynı âilede yer aldığı Altay dilleri âilesi veya Altay dilleri topluluğuna mensuptur. Yapı bakımından Altay
dilleri âilesine giren bütün dillerde olduğu gibi, Türkçe de eklemeli (mülâsık= yapışkan) dillerdendir.
İlk devreleri karanlık olmakla birlikte elde bulunan vesîkalar ve Çin kaynaklarının verdiği bilgiler
Türk dilinin geçmişinin târih öncesine gittiğini göstermektedir. Ancak, Türkçe derli toplu metinler,
Yenisey-Orhun mezar taşları ile ele geçmiştir. Bilhassa Orhun Âbidelerinde işlenmiş bir Türkçe ile
karşılaşılması, Türklüğün kendine has alfabe sistemi, dil ve târih şuurunun bulunmasına bakılırsa Türk
dilinin târih îtibâriyle daha eski zamanlara götürülebileceği fikrini vermektedir. Zâten bu sahanın
âlimleri, Orhun Âbidelerindeki işlenmiş ve gelişmiş Türkçeye bakarak, dilin târihî devrelerini mîlâttan
önceki devirlere çıkarmaktadırlar. Şimdiye kadar Rusya ve Çin sınırları içinde bulunması, yapılacak
kazıları imkânsız kıldığından Türk dilinin eskiliği meselesi şimdilik bu kadar aydınlatılmıştır. Esik, Kurgan
vs. gibi kazılar da zâten Ruslar tarafından yapılmaktadır. Aydınlatıcı bilgiler bu îtibârla sınırlı olmaktadır.
Ancak, bundan sonraki çalışmalar, Türk dili için ümit verebilir.
Geçmişiyle birlikte Türkçe; Altay, En Eski Türkçe, İlk Türkçe, Eski Türkçe, Orta Türkçe, Yeni Türkçe
ve Modern Türkçe devri olmak üzere yedi ana devrede ele alınmaktadır.
Altay devri; Türk-Moğol dil birliğini meydana getirmekte olup, Türkçenin Moğolca ile ayrılmaya
başladığı veya bir olduğu devirdir. Kısaca bu devir Türk ve Moğol dillerinin ana kaynağını teşkil
etmektedir.
Proto-Türkçe de denilen En Eski Türkçe devriyle İlk Türkçe devirleri hakkındaysa kesin bilgi
bulunmamakta ve Türk dilinin bu devreleri karanlık kalmaktadır. Ancak Türkçenin mîlâttan önceki ve
mîlâttan sonraki 1000 yıla yakın bir zamanı bu devrenin içindedir. Bu devrin temsilcisi Hunlar olup,
haklarındaki bilgiler, derme çatma ve dağınık da olsa, Çin kaynaklarından elde edilmektedir.
Eski Türkçe devri; Göktürklerin târih sahnesine çıkmasıyla başlamıştır (536). Kağanlığı Türk dilli
milletlerin teşkil ettiği Doğu ve Batı Göktürk Devleti 630 yılında doğup 659 yılında da Batı Çin idâresine
geçmiştir. Bu esâretten ve durgunluktan sonra ikinci defâ Göktürkler Kutlug Kağan ve VezirTonyukuk’un
önderliğinde bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. 682 yılından sonra olan bu ikinci silkiniş ve kuruluş
devrinde Eski Türkçe eserler yazılmıştır. Geçmişin musîbetlerinden ve tecrübesizliklerinden gelecek
nesillerin ders almasını ve Türk milletinin yok olmamasını, düşmanın tatlı sözüne ve yumuşak
hediyelerine aldanılmamasını isteyen vezir ve kağanlar kendi ağızlarından, Orhun Âbideleri diye
adlandırılan târihî eserleri mîrâs bırakmışlardır.
Kendilerine has bir alfabeyle yazılan Orhun metinleri taşlar üzerine kazılmıştır. Âbideler, Vezir
Tonyukuk, Bilge Kağan ve Kültigin Han adına dikilmiş olup, kullanılan dil bir hayli işlek ve açıktır.
Bilhassa Bilge Han Âbidesinde Türkçe sanat kâbiliyetini de sergilemiş ve alabildiğine gür bir hitâbet dili
kullanılmıştır.
Eski Türkçe devrinin belgeleri yalnız Göktürklerden kalan târihî miras değildir. Bu devre Uygur
Türklerinin de katkısı vardır. Yalnız Uygur metinleri daha çok dînî olup, Türk dilinin Uygurlara âit kısmı,
Budizm, Mani, Nasturî vs. gibi dinlere âittir. Uygurlar önceleri Göktürk yazısını kullanmakla birlikte daha
sonra bu millî alfabeyi terk etmişler ve Soğdlar tarafından kullanılan Uygur alfabesini almışlardır. Bu
alfabe Türkçenin seslerini karşılamak yönünden Göktürk alfabesine nispetle fakirdir. Ancak her iki
alfabenin müşterek tarafı, İslâmî Türk yazısında olduğu gibi, sağdan sola okunup yazılmasıdır. Bir de
Uygur alfabesinde harfler birleşebilmektedir. Uygur harfleri ayrıca Moğollar tarafından da kullanılmıştır.
Ancak Uygurların Manihey yazısını da kullandıklarını belirtmek gerekir. Göktürk yazısını ise târihte yalnız
Göktürkler kullanmışlardır.
Eski Türkçeyi gerek Göktürk, gerekse Uygur Türklerinin bıraktığı eserlerden tâkip etmekteyiz.
(Bkz. Türk Edebiyatı)
Orta Türkçe devrinde Türklük dünyâsı yeni bir medeniyete açılmış ve Türkçe, İslâm dünyâsı
içinde yer almıştır. Türklük bu devre kadar çeşitli dinlere girmiş çıkmış olmakla beraber hâlâ bir arayışın
içindedir. O tabiatına en uygun dînin nihåyet İslâmiyet olduğunu anlamış. Onuncu asrın başlarında
Karahanlıların kurduğu devlet sâyesinde yeniden toparlanmış, Satuk Buğra Han (ölm. 992)ın da 950
yılında bu dîni kabulüyle İslâmî inanç içindeki yerini resmen almış ve târih boyunca üzerine düşen
vazifeyi hakkıyla yapmıştır.
Bu bakımdan Orta Türkçe devresine giren eserler, pek azı müstesna, ana kaynak olarak verilen
Türk âdet ve örfleri yanında İslâmîdirler. Türk dili de bu medeniyete geçişle artık yeni kelimelere
açılmıştır. Bu devrin dil yâdigârlarının ilki Kutadgu Bilig ve Dîvânü Lügâti’t-Türk’tür. Yûsuf Has Hacib
Kutadgu Bilig’i ile Türkçenin bu devirdeki kâbiliyetini ortaya koyarken, Kaşgarlı Mahmûd da Dîvânü
Lügâti’t-Türk adlı eseriyle baştan başa Türkçeyi, şive ve ağızlarına kadar incelemeye çalışmış ve bu
sahada ilk defâ eser yazma şerefini kazanmıştır.
Kaşgarlı’nın Dîvânü Lügati’t-Türk’ü bir tarafa bu devre içine Kutadgu Bilig de dâhil Müşterek
Orta-Asya Türkçesiyle yazılan bütün eserler girmektedir. Yalnız Türklük âleminin dağınık olması ve
çeşitli yerlerde yeni kültür merkezleri kurmaları Türkçenin yeni şîve ve ağızlarını meydana getirmiştir.
Samanoğulları ve Gaznelilerin idâresi altında bulunan yerlerde de çeşitli eserler verilmiştir. Başta
Kutadgu Bilig olmak üzere Atabetü’l-Hakâyık, Ahmed Yesevî’nin Hikmetler’i ve daha pekçok eser
Müşterek Orta-Asya Türkçesinin Kaşgar şîvesi veya ağzıyla yazılmıştır.
Müşterek Orta-Asya Türkçesinin Batı Türkistan şîvelerinin merkezini Harezm ili teşkil etmektedir.
Bu şîvenin belli başlı kültür merkezleriyse Yedisu, Merv ve Buhara şehirleri olmuştur. Bölge çeşitli Türk
ağızlarının varlığını koruduğu ve gösterdiği bir yer olmakla Kaşgar’a nispetle daha çok karışıklık
göstermektedir. Bu bölgenin en karekteristik eseri Ali oğlu Mahmûd’un Nehcü’l-Ferâdis’idir.
Orta Türkçe devrinin içinde yine 13. yüzyıldan sonra batıda Osmanlı; kuzey ve güneyde Kıpçak;
doğuda ise Çağatay Türkçesi yer almaktadır. Bu Türk şîvelerinde, Orta Türkçe devrinde pekçok eser
yazılmış, bilhassa Kıpçak ve Çağatay Türkçesi sahalarında dille ilgili olan, gramer ve lügât kitaplarına
geniş yer verilmişti. Çağatay Türkçesi, eserlerini bilhassa 15. yüzyıla doğru Semerkant ve Herat gibi
kültür merkezlerinde vermiştir. (Bkz. Türk Edebiyâtı maddesi, Çağatay kısmı)
On beşinci yüzyıldan sonra Orta Türkçe yerini Yeni Türkçe devresine bırakmıştır. Türkçenin bu
devresi 20. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu devirde Türklüğün tek bir alfabe sistemi vardır. Bütün Türk
dünyâsı İslâmî Türk alfabesini kullanmakta ve bu alfabeyle anlaşma gayet kolay olmaktaydı. Bu devir
Türkçesi en büyük dil yâdigârlarını Osmanlı Türkçesiyle vermiştir. (Bkz. Türk Edebiyatı maddesi, Osmanlı
kısmı). Ancak Türkçenin dış ve iç yapısı yönünden pek fazla değişmeye başlaması, bu devirde dilde
çeşitli akımların doğmasına sebep olmuştur.
Türk yazı dili: Türkçe, yazılı edebiyata geçerken Arap, Fars, Çin, Yunan vs. gibi belli başlı dillerin
dışında pekçok batı dili henüz yazılı edebiyata geçmemiştir. Fransız edebiyatı 14. Rus edebiyatı ise 11,
İspanyol edebiyatı 12, İtalyan ve Alman edebiyatları 13, İngiliz edebiyatı 15. yüzyıldan sonra yazılı
edebiyata sâhiptirler. Dolayısıyle yazı dillerinin ortaya çıkması da Türkçeden bir hayli sonradır.
Türkçenin devrelerinden bahsederken Türk dilinin ilk yazılı vesikalarının Eski Türkçe devrinde
olduğu zikredilmişti. Eski Türkçe, Türklüğün 11. yüzyıla kadar devam eden tek yazı dilidir. Eski
Türkçeden sonra batıya yapılan göçler ve yeni kültür merkezlerinin teşekkülüyle Türkçe çeşitli
bölgelerde farklılıklar göstermeye başlamıştır. Kaşgarlı Mahmûd bu hususta Dîvân’ında ilk bilgi veren
dil âlimlerinden ve araştırıcılardandır.
Eski Türkçeden sonra Türk yazı dili, Batı ve Kuzey-Doğu Türkçesi olmak üzere iki ana kola
ayrılmıştır. Orta Türkçe devresinde görülen bu ayrılma batıda Osmanlı ve Âzerî Türkçesini ortaya
çıkarırken, Kuzey-Doğu Türkçesi de; kuzeyde Kıpçak, doğuda Çağatay Türkçesini meydana getirmiştir.
Bunlardan Osmanlı Türkçesi, Türklüğün uzun ömürlü ve kesintisiz olan, en büyük yazı dilidir. Yerini
1908’den sonra Türkiye Türkçesine bırakmıştır. Batı Türkçesinin doğu dâiresini meydana getiren Âzerî
Türkçesi ise, şifahî edebiyatın ve şiir an’anesinin tesiriyle varlığını sürdürmüştür. Çağatay Türkçesi de
yerini Modern Özbek Türkçesine bırakmakla birlikte Doğu Türkçesini bugün; Kazak, Kırgız, Özbek vs.
temsil etmektedir. Doğu Türkistan’ın dili olan Modern Uygur Türkçesi de aynı dâire içinde yer almaktadır.
Batı Türkçesinin doğu kolu olan Âzerî Türkçesiyse önceleri Tebriz ağzına dayanmakla birlikte
sonraları Bakü ve Karabağ ağızlarının yayılmasıyla üçlü bir kültür merkezine sâhip olmuştur. Bakü ve
Karabağ bu şîvenin Kuzey, Tebriz ve İran kısmı da Güney dalını meydana getirmektedir. Bu ayırma
daha çok Âzerî Türklüğünün siyasî parçalanmaya tâbi tutulmasıyla ortaya çıkmıştır. Bölgede fırsat ele
geçince istiklâl îlân eden bâzı hükümetler hemen Türkçe tedrisata başlamışlar ve Türkiye’den
öğretmenler getirerek dil birliğine yönelmişler. Ancak bu hareketler İran ve Rusya’nın işbirliğiyle yok
edilmiş, zaman zaman bu işbirliğinin içine İngiltere de katılmıştır.
Türkçenin Ana Türkçeye bağlı olan iki lehçesi daha vardır. Bunlar; Çuvaş ve Yakut lehçeleridir.
Ana Türkçe’de birleşen bu lehçeler; yukarıda sözü edilen şîvelerden ayrı bir yol tâkip ederek, târih
boyunca günümüze kadar gelmişlerdir. Bunlardan Çuvaşça Türk-Moğol dil akrabâlığının ve birliğinin
aydınlatılmasında köprü vazîfesi gören mühim bir lehçedir. Fikir ve düşünce îtibâriyle asıl Türklükten
ayrılmayan bu lehçe, kendine mahsus ayrı bir yol tâkip etmiştir. Bugün anlaşılmaz bir durum arz
etmektedir. Zâten lehçe; bir dilin bilinmeyen bir zamanda kendisinden ayrılan ve anlaşılmayacak kadar
farklılıklar gösteren koluna denmektedir. (Bkz. Diyalekt)
Türk dili bütün bu târihî devreler ve yazı dilinin gelişmesi içinde çeşitli kültürlerin ve dillerin
tesirinde kalmıştır. Bu yüzden de dilde bâzı cereyanlar ortaya çıkmıştır. Bunların başlıcası Türkçecilik
cereyanıdır.
Türk Dili, târihî devirler içinde yalnız Göktürk Türkçesinde açıklık göstermektedir. Ancak bu
zamandan sonradır ki Türkçe Uygurlar zamânında ve İslâmî devreye geçildiği zamanlarda Türk milletinin
çeşitli medeniyet ve dinlerle karşılaşmasının sonucu yabancı dillerden pekçok kelime almıştır. Eski
Türkçe devresinde bu durum daha çok, Soğdcadan gelmiştir. Tercüme edilen Brahma, Mani ve Buda
metinleri yeni fikir ve mefhumları karşılaşmak için din kültürünün kelimelerini de berâberinde
getirmişlerdir.
İslâmî devre içinde de aynı durum görülmektedir. Bu zamanda Türk dünyâsı bütün gönlünü
İslâmiyete açtığı gibi, dilimiz de pekçok kelimeyi almaktan çekinmemiştir. Fakat bu durum Kaşgarlı
Mahmûd’la başlayan bir cereyanı da doğurmuştur. Türkçe yalnız İslâm medeniyeti içinde değil komşu
bulunduğumuz ve devlet içinde yer alan kavim ve milletlerin dillerinden de pekçok kelime almıştır.
Tanzimattan sonra bile batıya açılmamızla batı menşeli kelime ve gramer şekilleri gitgide Türkçede yer
etmiştir. Bu durum hangi devirde olursa olsun dilin iç ve dış târihi yönden başka dillerin tesiri altında
kalmasına sebep olmuş ve târihte Türkçecilik cereyanını doğurmuştur.
Kaşgarlı Mahmûd ile başlayan dil şuuru, Türkçecilik cereyanının çeşitli şîvelerde nüvesini teşkil
etmiş ve müelliflerle şâirler Türkçecilik cereyanını başlatmışlardır. Bu hal Karamanoğlu Mehmed Bey
gibi bâzı beylerde Arapça ve Farsçaya karşı, Türkçenin devlet dili olması için bir aksülâmel şeklinde
doğmuş, bâzı müelliflerde sâdece Türkçe yazmak arzusu ile ortaya çıkmış; bâzı şâirlerdeyse Türkçenin
işlenmesi ve gramer düşüncesiyle gerçekleştirilme yoluna gitmiştir. Fakat asıl istek 13. ve 15.
yüzyıllarda beylerin desteği ve teşvikiyle olmuştur. Osmanlı, İsfendiyar ve Aydınoğullarında görüldüğü
gibi beyler eserleriyle bu cereyana katılmışlardır. Ayrıca Karamanoğlu Mehmed Beyden önce 13. yüzyıl
başlarında Selçuklu sarayında Türkçe yazan şâirler vardır. Ahmed Fakih ile Hoca Dehhânî bunlardandır.
Arapça ve Farsçadan ayrılmanın imkânsız olduğu mensubu bulunduğumuz İslâm inancı ile
bilinmesini isteyen bâzı müellif ve şâirler de Türkçeyi bu dillerden alınacak kelimelerle işleyip çeşni ve
halâvetine kavuşturmak istemişlerdir. Şunu da belirtmek lâzımdır ki Türkçe sâdece başka dillerden
kelime almamış, en azından aldığı kadar da başka lisanlara kelime vermiştir.
Anadolu sahasında ilk Türkçecilik cereyanını başlatanlar 14. asırda; Gülşehrî, Âşık Paşa, Kâdı Darir,
Şeyhoğlu Mustafa, Hoca Mesûd gibi şahsiyetlerdir. Bu halkaya 15. yüzyılda İkinci Murâd Han, Devletoğlu
Yûsuf, Sarıca Kemâl, Aydınlı Visâli, 16. asırda ise Tatavlalı Mahremî ve Edirneli Nazmî eklenmişlerdir.
Hatta 16. yüzyılda gözle görülen bu cereyana şuarâ tezkirelerinde yer verilmiş, daha sonra Türkî-i Basit
Cereyanı ile adlandırılmıştır.
Doğu Türkçesindeyse bu cereyan Tîmûr Handa nüvesini bulmakla berâber, asıl, Türkçe âşığı bir
hükümdar olan Hüseyin Baykara ve mekteb arkadaşı Ali Şîr Nevâî’de şahsiyetini bulmuştur. Hüseyin
Baykara bu hususta bir ferman çıkarırken, Ali Şîr Nevâî de Türkçenin üstünlüğünü ispat yoluna gitmiş
ve onun kudretli bir dil olduğunu göstermek için pekçok eser yazmıştır. Hüseyin Baykara’nın ise Türkçe
Dîvân’ı vardır.
On yedinci yüzyılın ikinci yarısında bu fikre sâhip çıkan Nâbî’dir. On sekizinci asırda Sâdi Çelebi,
mahallîleşme cereyanının temsilcisi olan Nedîm, 19. yüzyılda Pâdişâh İkinci Mahmûd Han ve Vak’anüvis
Esad Efendi de aynı fikirden hareket etmişler ve bu hâl Tanzimâta kadar gelmiştir. Tanzimâttan sonra
Namık Kemâl, Ali Süâvi, Ahmed MidhatEfendi, Şemseddin Sâmi, Muallim Nâci işi ilmî ölçüler içinde
halletmek için çeşitli fikirler ileri sürmüşlerdir.
Bundan sonra artık dilde iki düşünce vardır: Bunlardan birisi; ilmî ölçüler içinde Türkçeye sâhip
çıkmak; diğeriyse tasfiyecilik denilen dili fakirleştirme cereyanıdır. Bunlardan birinci fikre Türk Derneği
mensupları ile Selânik’te Genç Kalemler sâhip çıkmışlardır. Türk Derneği “kullanılacak lisânın en sâde
Osmanlı lisânı olacağını” söylerken, Genç kalemlerse konuştuğumuz İstanbul lisanını istemektedir. Türk
Derneğinin görüşlerine Necip Âsım; genç Kalemlerinkine de Ali Cânib, Ömer Seyfeddîn ve Ziya Gökalp
üçlüsü önderlik etmişlerdir.
Cumhûriyet devrinde, bir ara denenen, Türkçe olmayan bütün kelimeleri dilden atmak şeklinde
özetlenen ve Tasfiyecilik olarak isimlendirilen hareket, ortaya çıkan vahim neticeleri sebebiyle terk
edilmiş ve 1936 yılından sonra tasfiyecilik hareketlerine katiyetle iltifat edilmemiştir. Hattâ Atatürk,
Türkçenin eskiliği ve başka dillerin kaynağı olduğu tezinin neticesi olarak Güneş-Dil Teorisini ortaya
atmış ve yabancı olduğu söylenen her kelimenin Türkçe olduğunu kabul etmiştir. Bu durumda “Hangi
dilden gelirse gelsin Türk Milletinin konuştuğu her kelime Türkçedir.” hükmü ortaya çıkmıştır.
Atatürk’ün ölümünden sonra ise tasfiyecilik yalnız dildeki kelimeleri atmakla kalmamış, ilim
tanımaz bir yola da sapmıştır. Türkçenin kendi kâide ve kânunlarına bile ehemmiyet verilmemiş ve
pekçok kelime uydurulmuştur. Bu hareketse Türk Dil Kurumu’nun önderliğinde olmuştur. Kurum ilim
dışı bir yol tâkip ederek pekçok dil âlimini bünyesinden uzaklaştırmış, halk ağzından derlenen kelimeleri
Türk yazı diline mal edememiş ve bu işi siyâsî devrimcilere bırakmıştır. 12 Eylül 1980’e kadar süregelen
bu hareket, sonunda durdurulmuştur.
Konuşulduğu saha 19.878.368 km2 olan Altay dillerinin % 55,11’ini Türklerin yaşadığı yerler
meydana getirmektedir. Türklerin yaşadığı saha Avrupa kıtasından büyük olup, 10.955.840 km2yi
bulmaktadır. Bu sahanın büyük bir kısmı Asya topraklarındadır. Dağılan eski Rusya’nın % 37’sini teşkil
ederken, hâlen Çin topraklarının da % 18’inde Türkler yaşamaktadır. Bunun dışında Afganistan, İran ve
Eski Osmanlı topraklarında ve Kıbrıs’ta Türklerin durumu büyük bir yekûn tutmaktadır.
Türklüğün bu dağınıklığı eski çağlardan beri böyle olup, geniş vatanda yerleşmeleri ve pekçok
kültür merkezleri meydana getirmeleri, Türkçenin pek fazla kardeşlenmesine sebep olmuştur. Aynı dilin,
bu kadar coğrafya içinde bölgelere göre çeşitli kollarının teşekkül etmesi, bu sahayla uğraşan âlimleri
Türk şîvelerinin tasnifi gibi güç bir problemin içine atmıştır. Bu meseleyle ilk karşılaşan Kaşgarlı Mahmûd
olmuştur. Bugün Türk şîvelerinin tasnifi üzerinde çalışan pekçok Türkolog mevcuttur.
Bu meselede âlimlerin bir kısmı coğrafî husûsiyete, bâzısı ise Türkçenin yapı ve sesinden hareketle
gramere dayalı tasniflere yer vermişlerdir. Radlof, Ramstedt, Samoyloviç, Liggeti, Baskakov ve Reşid
Rahmeti Arat’ın tasnifleri bunlar içerisinde ayrı bir mevki işgâl eder. Gerçekteyse Arat’ın tasnifi, bu
hususta en uygun tasniftir.
TÜRK EDEBİYATI
Alm. Türkische Literatur (f), Fr. Littérature (f), turque, İng. Turkish Literature. Türk milletinin
târih içinde ortaya koyduğu edebiyat. İslâmiyetten önce ve sonra olmak üzere iki ana devreye ayrılan
Türk Edebiyatı, İslâmî devir içinde gerek coğrafya, gerekse bâzı medeniyetlere katılma bakımından
başka şekillerde de sınıflandırılmıştır. Fakat asıl sınıflandırma yukarda ele aldığımız şekilde olup, İslâmî
devrin içinde Türk Edebiyatının Batı medeniyetine yönelmesiyle (Lâle devriyle) başlayan fakat, eserlerini
Tanzimâttan sonra veren, gazete ve tiyatro ile cemiyete açılan YeniTürk Edebiyatı, bu devir içinde başlı
başına bir mevkiye sâhiptir. Bu durum diğer sahalardaki Türk kardeş edebiyatları için de aynıdır.
Mesele dil bakımından ele alınınca, İslâmiyetten Önceki Türk Edebiyatı bir tarafa bırakılırsa, ortaya
çıkan edebî şîvelere göre de sınıflandırmak mümkündür. Bunlar; Doğu Türkçesinin edebiyatı olan
Ortaasya Türkçesi Edebiyatı, Osmanlı Türkçesi Edebiyatı ve Azerî Türkçesi Edebiyatıdır. Aslında bugün;
Türkiye, Sibriya ve Altay, Doğu ve Batı Türkistan, Kafkas ve İran, İdil-Ural, Kırım, Lehistan ve Romanya
Türkleri adı altında beş ana dala ayrılan, fakat ellinin üstünde olan Türk kavimleri gözönünde
bulundurulursa (Türkiye, Âzerî, Kırgız, Özbek vs. gibi), bugünkü Türk Edebiyatının dallanıp
budaklanarak kardeşlendiği görülür.
Ayrıca yine dili kullanış yönünden, yüksek zümre edebiyatı ve halk edebiyatı şeklinde adlandırmak
da mümkündür. Fakat burada başlangıcından beri târih içinde çeşitli kültür merkezlerinde ortaya çıkan
ve kendisine göre husûsiyetleri bulunan Türk Edebiyatından bahsedilecektir.
I. İslâmiyetten Önceki Türk Edebiyatı:
İslâmiyetten önceki Türk Edebiyatının Göktürk ve Uygur gibi iki dâiresi vardır. Ancak bu devir
edebiyatını daha önceki devirlere kadar çıkarmak gerekir. Türk Edebiyatının şimdilik karanlık kalan ve
Göktürk devrinden önceki zamanı, daha çok Çin metinlerinden öğrenilmektedir. Çin kaynaklarında
Hunlara âit Türkçe kelimelere ve bâzı mektuplarla Hun türküsünün tercümesine rastlanmıştır. Bu durum
Hunların mutlaka bir edebiyatlarının olduğu, gerek şifahî gerekse yazılı olarak bu edebiyatın devam
ettiği fikrini vermektedir.
1. Göktürk devri Türk Edebiyâtı:
Bu devrin ele geçen yazılı metinleri daha çok mezar taşlarıdır. Bunlardan başka dikili taşlar,
aynalar, paralar ve kâğıt üzerine yazılmış metinler de vardır. Ancak Göktürk devrinin ele alınan ve
gerçekten edebî ve târihî değer taşıyan metinleri Orhun Âbideleri’dir. Orhun Irmağının eski yatağı ile
Koşu Çaydan Gölü havâlisinde olan ve Göktürk târihini aydınlatan bu kitâbeler Tonyukuk, Kültigin Han
ve Bilge Kağan adına dikilmişlerdir.
İlteriş Kağan ile Kapağan Han zamânında baş vezir ve büyük devlet müşâviri olan Tonyukuk’un
adına dikilen kitâbe Tonyukuk Yazıtı olarak adlandırılmıştır. Tonyukuk Yazıtı 720 târihlerine doğru
ölümünden önce kendisi tarafından yazdırılmış bir âbidedir. Âbide’de İlteriş ile Kapağan Kağan
devirlerinde devletin durumu anlatılmış ve bâzı öğütler verilmiştir. Bilge Kağan’ın da kayınbabası olan
Bilge Tonyukuk bu îtibarla Türk târihini ilk defâ kaleme almış ve edebiyatımızda târih şuurunun hâkim
olduğu bir hâtırât da yazmıştır.
Kültigin Yazıtı bu devir edebiyatının ikinci mühim eseri durumundadır. 20 günde yazılan bu âbide
732 yılında dikilmiştir. Kültigin adına yazılan âbidedeki sözler Bilge Kağan ağzından verilmiş ve ikinci
Türk tarihçisi Yulug Tigin tarafından yazılmıştır.
Bilge Kağan Yazıtı’na gelince, bu âbide Göktürk Kitâbeleri içinde en mühim mevkii işgâl eder.
Yulug Tigin tarafından yazılan ve 735 târihinde dikilen Bilge Kağan Yazıtı kısa cümlelerle yazılmıştır.
Bilhassa tekrir sanatını ihtivâ etmekte, târih, dil ve edebiyat bakımından üstün bir değere sâhip
bulunmaktadır. Bu âbidelerde Türkçenin bir hayli işlenmiş olduğu görülmektedir.
Âbideleri ilk defa Danimarkalı Wilhelm Thomsen 1893 yılında okumuş, Ondan iki yıl sonra 1895’te
de aslen bir Alman olan meşhur Rus araştırmacısı Wilhelm Radloff çözmüştür. Her iki araştırmacı da
yazının okunmasında âbidelerdeki Çince tercümeden faydalanmışlardır. Bizde ise ilk olarak Necib Asım,
daha sonra Hüseyin Nâmık Orkun, Nihal Atsız, Talat Tekin, Osman Nedim Tuna, Osman Fikri Sertkaya
ve Prof. Dr. Muharrem Ergin âbideler üzerinde çalışmalar yapmışlar ve gerek dil incelemesi, gerekse
metin neşri olmak üzere yayınlarda bulunmuşlardır.
2. Uygurlar devri Türk Edebiyâtı:
Göktürk Devletinin yıkılışından sonra idâreyi ellerine alan Uygurlar devrinde Türk Edebiyâtı eskiye
nispetle gelişme göstermiş ve birçok mevzuda eserler yazılmıştır İlk devri 745-840 yılından olmak üzere
iki kısımda ele alınan Uygur devri dil yadigârları bir hayli zenginlik gösterir. Bu metinler Uygurların
mensup olduğu dinlere göre; Mani, Burkan (Buda) ve İslâm muhiti eserleri olmak üzere üç kısımda ele
alınabilir. Bu devirde Türk Edebiyâtında; koşug, kojang “şarkı, türkü”, koşma, taşkut “beyit”, takmak
“türkü, bulmaca”; ır, yır “şarkıcı”, küg “aheng”, şlok, soluka “manzume”, padak “mısra”; kavi, kavya
“şiir”, baş, başik “ilâhi” gibi bir kısmı Sanskritçeden alınmış edebî terimleri de görmek mümkündür.
Bundan başka Aprınçur Tigin, Kül Tarkan, Sınku Seli Tutung, Ki-Ki, Pratyaya-Şiri, Asıg Tutung, Çisuya
Tutung, Kalım Keyşi, Çuçu ve Yusuf Has Hacib gibi şâirler eserleriyle görülürler. Bunlardan son ikisi
İslâmî devirdeki Türk edebiyatı içine girmektedir. Çuçu adındaki şâire Kaşgarlı Mahmûd Dîvânü
Lügâti’t-Türk adlı eserinde yer vermiştir.
Dokuz ve 10. asırlarla 11. yüzyılın ilk yarısını içine alan Uygur Türk Edebiyatı da, yazıtlara yer
vermiştir. Bunlardan ilki Uygurların ikinci hükümdarı Moyuncur adına dikilmiştir. Moğolistan’ın Şine Usu
Gölü civârında bulunan yazıt, Kutlug Bilge Kül ve Moyunçur devirlerinden bahsetmektedir. Sekizinci asra
âit olan bu yazıt, daha çok Şine Usu adıyla anılmıştır. Bu kitâbe de dil ve yazı bakımından Göktürk
Âbidelerine benzemektedir. Eser Ramstedt ve Hüseyin Nâmık Orkun tarafından neşredilmiştir.
Uygurların ikinci devresinde ortaya konan eserlerde mühim değişiklikler görülür. Her şeyden önce
Göktürk yazısı bırakılmış, Soğd alfabesiyle eserler verilmiştir. Bunun sebebi dindir. Maniheizmin
kabulüyle Maniheist olan Soğdların yazısı alınmış, fakat Göktürk yazısı az da olsa kullanılmıştır. İkinci
bir sebep 840 yılından sonra Uygurlar yerleşik bir medeniyete geçmişlerdir. Dil, gerek, sentaks gerekse
yabancı kelimelere açıldıkları için, bozulmuş ve açıklığını kaybetmiştir. Bu devirde Nasturiliğe âit
metinler de olmakla birlikte daha çok Budizm ve Maniheizm dinlerine âit eserler ağır basarlar. Ayrıca
hukuk, tıp, târih ve coğrafya ile ilgili kitapların bulunduğunu zikretmek gerekir. Bu eserlerin bâzıları
tercümedir. Belirli bölgelerde parça parça bulunan metinler toplama olarak belirli isimlerde, eser olarak
ele geçenlerse taşıdıkları adlarla neşredilmişlerdir.
Prof. W. Bang, V. Gabain ve büyük Türk filologu Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat’ın birlikte
çalışmalarının sonucu on cüzden meydana gelen ve Berlin Prusya Akademisi yayınları arasında yer alan
Turfan Türk Metinleri; yine Turfan’da Bulunan İki Kazık Üzerindeki Yazılar; Hoça’da Bulunan
Türkçe Mani Metinleri; dört cüzden meydana gelen ilk üçü Müller, dördüncüsü Gabain tarafından
hazırlanan ve Prusya Akademisince neşredilen Uygurica; Radloff’un hazırlamaya başladığı ve Prof.
Malov’un 1928 yılında neşrettiği yedisi Buda, ikisi Mani ve biri Hıristiyanlığa âit olan Uygur Dili
Yâdigârları; Von le Cog’un 1910 yılında Berlin Akademisi yayınları içinde neşrettiği Mani Dînine Âit
Bir Metin Parçası; Bang ve Reşit Rahmeti’nin birlikte 1932 yılında neşrettikleri Eski Turfan Şarkıları
ve Reşit Rahmeti Arat tarafından neşredilen Tıbba Dâir Eserler parça parça eserlerdir.
Bunlardan başka Altun Yaruk ile İki Kardeş Hikâyesi başlı başına eser olarak Uygur Türk
Edebiyatı içinde husûsî bir değere sâhiptir. Altun Yaruk 1697 yılında istinsah edilen Budist Sarı
Uygurlara âit olan bir eserdir. Prof. Malov tarafından bulunan eser Budizm’e âit olup, bu dînin akide ve
ahlâkla ilgili esaslarından bahsetmektedir.
1908 yılında Kansu vilâyetinde bulunan İki Kardeş Hikâyesi’nin aslı Paris’te Bibliothèque
Nationale’dedir. Eser ilk önce Cl. Huart, 1914 yılında da Pelliot tarafından neşredilmiştir. Türkiye’de
Hüseyin Namık Orkun, Pelliot neşrine dayanarak Prens Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesinin
Uygurcası adıyla Dil Kurumu yayınları arasında bastırmıştır. J.R. Hamilton ise eserin Le Conte
Bourdhique adıyla son ve mükemmel neşrini yapmıştır.
Turfan Türk Metinleri adlı eserin bunlar içinde ayrı bir yeri vardır. Bilhassa 8. cüzde yer alan
Sekiz Yükmek adını taşıyan metin, kelime zenginliği bakımından dikkati çeker. Ayrıca açık bir ifâdenin
hâkim olduğu metinde yer alan mefhumların Türkçede karşılanışı esere ayrı bir değer katar.
İslâmiyetten Önceki Türk Edebiyatının örneklerini veren Göktürk ve Uygur metinleri şüphesiz
sâdece bunlar değildir. Ele geçmeyen ve geçmesi muhtemel metinlerin de olduğunu düşünmek gerekir.
Zâten âbidelerde kullanılan dilin bir hayli işlenmiş edebî bir dil olması çok öncelerde Türk dili
yâdigârlarının bulunması gerektiğini düşündürmektedir.
Yalnız Uygurların edebiyatlarının bir devâmı olarak teşekkül eden İslâmiyetten sonraki eserlerde
Uygur yazısı kendisini uzun müddet korur. İslâmiyetin kabulüyle alınan İslâmî Türk yazısıyla atbaşı
yürüyen ve ikili bir alfabenin içine giren Türklük âlemi, eserlerinde her ikisine de yer verir. Uygur yazısını
bilen kâtipler “bahşı” adıyla anılır ve Uygur yazısı paralarda da görülürdü. Hakâniye Devletinde, Moğol
İmparatorluğunda, İlhanlılar zamânında, Timurlular ve Altınordu Devletinde İslâmî Türk yazısına yer
verilmekle birlikte, resmî kitâbette dâima Uygur yazısı kullanılmıştır. Hattâ Anadolu Türkleri de bu yazıyı
bilip kullanmışlar ve bu durum Fâtih zamânına kadar kendini korumuştur. Bilindiği üzere Fâtih Sultan
Mehmed Han zamânında bâzı yarlıklar bu harflerle yazılmıştır.
Kaşgarlı Mahmûd’un Dîvânü Lügâti’t-Türk adlı eseri bir tarafa bırakılırsa, İslâmî Türk
Edebiyatının başlangıcında yer alan eserler Kutadgu Bilig, Atabetü’l-Hakâyık, Bahtiyarnâme,
Miracnâme, Tezkiretü’l-Evliyâ ve Mîr Haydar’ın Mahzenü’l-Esrâr tercümesi Uygur yazısıyla yazılan
eserlerin başında gelmektedir. Fakat bu eserlerin İslâmî Türk yazısına yer veren nüshalarını da
zikretmek gerekir.
II. İslâmiyetten Sonraki Türk Edebiyatı:
İslâmî devir içinde Türk Edebiyatı ilk mahsullerini 9. asrın ikinci yarısında vermeye başlamıştır.
Bunlar içinde ilk büyük eser olarak Balasagunlu Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i görülür. İkinci olarak
Kaşgarlı Mahmûd’un Dîvânü Lügâti’t-Türk’ü yine aynı devrin eseri olmakla birlikte İslâmiyet öncesi
Türklükten çeşitli manzûmeler, atasözleri vs. gibi türlü metinlere yer vermektedir. Kaşgarlının eseri her
yönüyle zenginlik gösterir. Türk dilinden, Türk boylarına, Türk töre ve âdetlerine, gelenek göreneklerine
ve coğrafyasına geniş yer ayırır. Kutadgu Bilig ise cemiyet hayâtını ele almakla birlikte daha çok bir
siyâset kitabı durumundadır. Her iki eser de Hâkâniye Türkçesiyle yazılmıştır. Fakat Kaşgarlı Mahmûd,
Hâkâniye Şîvesinin yanında ikinci bir edebî şîve olarak Oğuz Türk Şîvesine yer vermektedir.
Oğuzlar 10 ve 11. yüzyıllarda oldukça geniş bir alana yayılmışlar; İrtiş’ten Volga’ya dayanan
sınırları Hazar Deniziyle Mâverâünnehr arasındaki bütün bir bozkır sahasını içine almıştır. Böylece Orta
Türkçe ilk devresinde Hâkâniye ve Oğuz edebî şîveleriyle görünüyordu. On iki ve 13. yüzyıllarda ise
artık Müşterek Orta-Asya Türkçesi eserlerini verirken, Türklüğün batıya olan göçleri sâyesinde Oğuz
Türk Şîvesi yalnız Selçuklu tebaasında konuşulmaktaydı. Devletin büyük bir cihan hâkimiyeti fikriyle
hareket etmesi, Müslüman olup, halîfeye bağlılığı, İranlıların da aynı bölgede yer alması gibi düşünceler,
belki Arapça ve Farsçanın Türkçeye nispetle öne geçmesini sağlamış olabilir. Ancak askerî Türk
unsurlardan meydana gelen bir devlette Türkçe, halka ve orduya bağlı olarak yaşamıştır. Böylece Oğuz
şîvesiyle bu devirde kalıcı bir eser bırakılmamış, bırakılanlar da günümüze kadar ulaşamamıştır. Aynı
şîve dâiresi içinde Müşterek Orta-Asya Türkçesinin doğu ağzı olan Kaşgar ve batı ağzını meydana getiren
Harezm ve Sirderya Irmağının güneyindeki yerlerle Yedisu, Merv, Buhara sahası birer kültür merkezi
durumuna gelmişler ve pekçok eserin doğmasına zemin hazırlamışlardır. Aslında bu bölge çeşitli dillerin
de kavşak noktası gibi bir husûsiyeti muhâfaza etmiştir. Bunun yanında Müşterek Orta-Asya Türkçesinin
İran ağızları bilhassa Türkmen Türkçesi zikre değer bir gelişme göstermiştir. Altınordu ki kuzey-doğuda
Bulgar Devleti, Harezm, Teşt-i Kıpçak bozkırları ile Kırım’dan Bakü’ye kadar uzanan saha, bu Türk illeri
içine dâhildir. Türkçe burada da geniş bir yayılma sahası bulmuş ve Kıpçak Şîvesiyle pekçok eserler
verilmiştir.
Yesevî ve onun muakkiblerinden sonra, 13. yüzyıldan îtibâren Çağatay Türkçesi, Eski Türkçenin
bir devâmı olarak bütün bunların merkezi durumuna geçmiş ve Doğu Türkçesi adıyla, kuzeydeki Kıpçak
Türkçesini daha sonra kendisinde toplayarak gelişmesini devam ettirmiştir.
Bu durumda İslâmî devir içinde Türk Edebiyatını;
1. Batı Türkçesinin ortaya koyduğu edebiyat;
2. Müşterek Orta-Asya Türkçesinin takip ederek Kuzey-Doğu Türkçesinin meydana getirdiği
edebiyat, olarak ikiye ayırmak icab etmektedir.
Selçukluların dağılmasına kadar bir varlık gösteremeyen ve sâdece konuşma dilinde kalan Oğuz
Türkçesi, Anadolu Selçuklu Devletinin çöküşü üzerine, ortaya çıkan beyliklerin hükümet merkezlerinde
birden bire serpilmeye başlamış ve yeni yeni eserler ortaya çıkarmıştır. Orta Türkçenin Oğuz Kolu
böylece Selçuklu Türkçesinden sonra yerini Eski Anadolu Türkçesine bırakmıştır.
Tavâif-i Mülûk devri diye adlandırılan bu devrede Anadolu’da çeşitli kültür merkezleri teşekkül
etmiş, halkın kültüre yönelmesi, tebaanın terbiyesi müellifleri Türkçe yazmaya zorlamış, beyler de bu
hâle yardımcı olmuşlar ve Türkçeye gereken değeri vermişlerdir. Karamanoğlu Mehmed Beyin Türkçe
üzerinde durmasına rağmen, beylikler içinde kültür faaliyetlerinin en yoğun olduğu beylik Osmanlı ve
Germiyan beylikleri olmuştur. Ayrıca bir şâir veya müellifin zaman zaman eserlerini birden fazla beye
sunduğu da görülmüştür. On üçüncü yüzyılın son çeyreğinde Türkçe, resmî yazışma dili olarak kendisini
göstermiştir. Bu şîve yukarıda bahsettiğimiz Kaşgarlı Mahmûd’un, iki Türk şîvesinden biri olan, Osmanlı
ve Âzerî gibi iki kolu bulunan Oğuz şîvesidir. Yukarıda zikrettiğimiz durumlardan başka eserlerin Türkçe
olarak yazılmasında; tarîkât büyüklerinin halkı irşâd maksadı, müelliflerdeki Türkçe şuuru, ibret alma
düşüncesi, mevzuda çeşitlilik arama, meslek gayreti, hayır duâ ile anılma ve unutulmama fikri, tercüme
gayretleri vs. gibi sebepler büyük rol oynamıştır.
On üçüncü yüzyılda verilen eserler; pek mahdut olmakla birlikte Anadolu Türk birliğinin
kurulamaması, aksine pek fazla bir dağınıklık ve başıboşluk yüzünden, çeşitli bölgelerde bir parıltı
durumunda kalırlar. Zaten Anadolu’da Türk Edebiyatının ne zaman başladığı da kesin olarak
bilinmemekle birlikte; Selçuklular zamânında bir şifahî (sözlü) edebiyatın varlığı dâima mevcuttur. Buna
kıyasla yazılı edebiyattan söz etmek gerekir. Fakat bu bölgede ilk eserlerin neler olduğu, Türk kültür
târihinin mechulüdür. Devrin içinde bulunduğu kargaşa, öyle sanıyoruz ki, bütün yazılanları almış
götürmüş veya yazmaya fırsat vermemiştir. Böylece Anadolu sahasında 11 ve 12. yüzyıla âit eserlere
tesâdüf edilememiştir.
Ancak 13. asırdan sonradır ki, Anadolu sahasında bâzı eserler ortaya çıkacak, asır asır gitgide
genişleyecek ve Osmanlıların Anadolu Türk Birliğini kurmalarından sonra bütün bu kültür faaliyetleri
Osmanlı sarayına taşınacak ve neticede kesintisiz devam eden ve Türklüğün en büyük yazı dili olan
Oğuz Türkçesiyle sayısız eserler vücûda getirilecek, böylece Osmanlılar Türk kültürünün hâmisi olarak
târihteki yerlerini alacaktır. Hattâ Türk dili devlete izâfeten Osmanlıca olarak adlandırılacaktır. Osmanlı
edebiyatını hazırlayanların, hangi bölgede bulunurlarsa bulunsunlar, beyliğin kuruluşundan önce ve
sonra da olsa, zikredilmesi gerekmektedir. Çünkü Selçuklu ile birlikte gelen kültür mîrası bu devirde her
beyliğe ışık tutmuş ve Klâsik Türk Edebiyatının inkişafına temel teşkil ederek geniş rol oynamıştır.
Oğuz Türkçesi bu devirden îtibâren batıda Osmanlı, doğuda Âzerî olmak üzere iki edebiyat ortaya
koymaktadır. Ancak bu edebiyatın 15. asra kadar olan zamanı aynı dâire içine alınmaktadır. Daha sonra
dilde görülen ikili kullanışları her saha kendine göre umûmîleştirmiş ve bâzı ayrılıklar ortaya çıkmıştır.
Dildeki bu ayrılıklarda coğrafya da göz önüne alınırsa, gitgide daha geniş ve belirli farklılıkların ortaya
çıkacağı muhakkaktır. Onun içindir ki, Batı Türkçesi Osmanlı ve Âzerî edebiyatı gibi iki edebiyat ortaya
koymuştur. Şunu da belirtmek gerekir ki, Türklüğün en büyük yazı dili olan ve kesintisiz eserlerini veren
Osmanlı Türk Edebiyatının tesiri bütün Türk illerinde her zaman varlığını korumuştur. Bunun yanında
Osmanlı şâirleri, diğer Türk illeriyle irtibatı kesmemek gayreti ve düşüncesine binâen Doğu Türkçesiyle
şiirler de yazmışlardır.
A. Osmanlı Türkçesi Edebiyatı:
On üçüncü yüzyılda karşılaştığımız simâların başında, eserlerinde yer yer Türkçe kelimelere ve
mülemmâlara yer veren Mevlâna Celâleddin-i Rûmî (1207-1273) görülmektedir. Bunu tâkiben oğlu
Sultan Veled’in (1226-1312) Türkçe manzûmeler yazması, ayrıca hakkında pek fazla bilgi bulunmayan,
Behâeddîn Veled’in talebelerinden olduğu söylenen Ahmed Fakih’in, dünyânın geçici ve rüyâ olduğunu
konu edinen 83 beyitlik Çarhnâmesi ile Evsâf-ül-Mesâcid adlı mesnevîleri, bu asırda zikredilmesi
gereken eserlerin başında gelmektedir. Şeyyâd Hamza ise ilk defâ Yusuf ile Zeliha mesnevîsini vermek
ve dinî şiirler yazmakla bu asrın bir başka simâsıdır. Ayrıca 79 beyiti bulunan Dâsıtan-ı Sultan
Mahmûd adlı mesnevîsi zikre değer bir eserdir. Diğer yandan tasavvufî ve dînî konuları işlemekle
birlikte İran şiir husûsiyetini taşıyan, gazellerinde mazmunlara yer vererek Klâsik Edebiyâtın temelini
ve nüvesini teşkil eden ve Divan Şiirinin ilk temsilcisi sayılan Hoca Dehhânî bu asrın kayda değer
şâirlerindendir.
Yine bu yüzyılda Seyyid Battal Gâzinin hayâtını ele alan Battalnâme ile Dânişmend Ahmed Gâzi
etrâfında teşekkül eden destânî eser Dânişmendnâme yazıya geçirilmiştir ve Hoca Nasreddin ise
(1208-1284) keskin zekâsıyla asrı süslemiştir.
Yunus Emre (1204-1320) ise 13. asrın ikinci yarısı ile 14. yüzyıla taşan, yalnız devrinin değil, her
zaman ve her yerde kendisini kabul ettiren, edebiyatımızın en büyük şâirlerinden biridir. Bize yâdigâr
olarak bıraktığı, dili pek açık ve anlaşılır olan Dîvan’ına bakılırsa onun tahsili, İslâmî ilimlere vâkıf bir
Türk dervişi olduğu, pekçok yerleri dolaştığı kanaatine varılır. Risâletü’n-Nushiyye adlı ikinci eseri
öğretici (didaktik) bir mesnevî olup, 573 beyit ihtivâ etmektedir. O, en çok eserlerinde ilâhî aşkı, varlık-
yoklukla hayat ve ölümü işlemiştir. Bilhassa ölüm temasını onun kadar içli ve samimi işleyen şâir pek
azdır. Yalnız kendisinden sonra bâzı Yunuslar ortaya çıkmış ve şiirleri onlarınkiyle karıştırılmıştır. Bunlar
içinde Âşık Yunus ve Derviş Yunus başta gelmektedir.
On üçüncü yüzyılın bir başka eseri, Şeyyâd İsâ’nın 343 beyiti ihtivâ eden Ahvâl-i Kıyâmet adlı
mesnevîsidir. Bütün bunlara ilâve olarak Şeyh Sanan’ı anlatan Şeyh Abdurrezzak Destanı’nı
belirtmek gerekir.
On dördüncü yüzyıl edebiyatı:
On üçüncü asra nispetle eserlerin bir hayli çoğaldığı görülür. Konuda ve türde çeşitlilik artmış, bu
yüzyılda artık edebiyatımızda Yunus’tan sonra başka divanlar da görülmeye başlamıştır. Bilhassa
mesnevî vâdisinde yazılan eserler bu devrin edebî hareketine çeşitlilik kazandırmışlar ve canlılık
getirmişlerdir. Gerçekte bu yüzyıl Klâsik Türk Edebiyatının kuruluş çağıdır. Dînî-tasavvufî, ahlâkî konular
dışında eser veren şâirler çoğalmış ve din dışı mesnevîler bir hayli fazla yazılmıştır. Manzum aşk ve
mâcera hikâyeciliğine yer verilmesi, mesnevî tarzının gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Bu fikirden
hareket edersek Klâsik Türk Edebiyâtı, dîvânla değil mesnevîyle başlamıştır denilebilir. Çünkü pekçok
mesnevînin yanında görülen dîvânlar çok azdır. Yunus Emre eserleriyle bu asra da taşmıştır. 1307
yılında yazdığı 562 beyti bulan Risâletü’n-Nushiyye’si asrın ilk mesnevîsi olarak karşımıza çıkar. Yalnız
bâzı mesnevîlerin gazellere yer vermeleri belki dîvânların ortaya çıkmasında bir basamak teşkil etmiş
olabilir. Dînî-destânî mesnevîler edebî ve ilmî mâhiyetteki mesnevîlere nispetle daha fazla görülür. Fakat
bâzı mesnevîlerin, başta Hurşidnâme olmak üzere bir siyâset kitabı hüviyetinde oldukları da bir
gerçektir.
14. yüzyılda yazılan mesnevîlerin sayısı, ele geçmeyenler hâriç, elli sekizi bulmaktadır.
Bu mesnevîlerden bâzıları beyler adına yazılmıştır. Bunlardan; Kastamonulu Şâzi’nin Maktel-i
Hüseyn’i, Candar hükümdarı Celâleddîn Şah Bâyezîd’e (ölm. 1385); Kemaloğlu İsmâil’in Ferâhnâme’si
Mîr Gâzi’ye, Tabiatnâme Aydınoğlu Umur Beye (1309-1348) sunulmuştur. Fakat asrın iki büyük
mesnevîsi, her ne kadar Germiyan sahasında yazılmışsa da, Osmanlı sarayına intisap eden şâirler
tarafından Osmanlı hükümdârlarına sunulmuştur. Bunlardan biri Şeyhoğlu Mustafa’nın yazdığı
Hurşidnâme olup, Yıldırım Bâyezîd Hana sunulmuştur. Diğeriyse Germiyan beyi Süleyman Şah adına
yazılmaya başlanmış, fakat Yıldırım Bâyezîd’in oğlu Emir Süleyman (1402-1410)a sunulmuş olan,
arkasında büyük bir Osmanlı Târihi’ne de yer veren Ahmedî’nin İskendernâme’sidir. Yine devrin
siyâsetnâmeleri arasında mühim mevkii olan ve Şeyhoğlu Mustafa tarafından yazılan Kenzü’l-Küberâ
ve Mehekkü’l-Ulemâ adlı eser, önceleri Germiyan sonraları Osmanlı sarayında vazife gören Paşa Ağa
bin Hoca Paşaya sunulmuştur. Bu eser ihtivâ ettiği manzûmelere bakılınca kısmen bir tezkire hüviyetine
sâhiptir.
Bu yüzyılda Türkçecilik şuuruyla karşılaşılmaktadır. Şâirlerin hemen hepsi bu açıdan eserlerini
vermeye çalışırlar. Onlar yepyeni bir edebiyat vücûda getirirken asrın Türkçecilik cereyanı içine ister
istemez girmişler ve Türkçe hakkında, eserlerinde, çeşitli görüşlere yer vermişlerdir. Bu îtibârla
Anadolu’da bir millî edebiyat çağının açılmasında rol oynamışlar ve millete değer vererek, kalıcı eserler
bırakmayı başarmışlardır.
Anadolu sahasında olmaları bakımından, siyâsî birliğin yanında ve sonradan Osmanlıların
gayretiyle kültürde de sağlanan birlik gözönüne alınınca bu asrın bütün şâir ve müelliflerini, hangi
sahada olursa olsunlar, Osmanlı Türk Edebiyatına bir başlangıç olarak almak gerekecektir. Yukarıda da
belirtildiği gibi 14. yüzyıl eserleri de mesnevî vâdisinde gelişmiştir. Bu asırda, müellifi ve telif târihi
bilinen, sâdece müellifinin belli olduğu ve her ikisinin de şüpheli olarak kaldığı mesnevîlerin sayısı 58
civârındadır. Buna mukabil dîvan sayısı ona ulaşmaz.
Türkçecilik şuuruyla eser veren müelliflerin başında asrın Türkçe âşığı şâir Gülşehrî gelmektedir.
Kırşehirli olan Gülşehrî’nin hayâtı hakkındaki bilgiler katî değildir. Türkçe yazmakla ve eser bırakmakla
övünen bu şâir, Feleknâme’sini 1301 (H.701) ve Mantıkuttayr’ını 1317 (H. 717) yılında yazmıştır.
Kırşehir’de zâviye sâhibi ve müridi oldukça fazla olan bir şeyhtir. Mantıkuttayr’ını yazdığı zaman yaşı
bir hayli ilerlemiştir. 1317 târihinden îtibâren hayatta olup olmadığı da belli değildir. Hulvî Mahmûd
Cemâleddîn 1653 (H. 1064) Lemezât adlı eserinde onu Ahi Evren’in halîfesi olarak göstermiştir.
Mantıkuttayr her ne kadar Feridüddîn-i Attâr’ın eserinden tercüme gibi görünür ve onun ismini taşırsa
da Gülşehrî eserini aynen tercüme etmemiş, te’lifî bir yol tutmuştur. Bunun yanında Mesnevî-i Şerîf,
Kelîle ve Dimne, Kâbusnâme ve Esrârnâme gibi eserlerden aldığı, parçalarla Mantıkuttayr’ı
zenginleştirmiş ve konusunu genişletmiştir. Aruz vezniyle yazılan eserin diğer adı Gülşennâme’dir.
Gülşehrî eserini Türkçenin kudretini ölçmek için yazmıştır. O hemen her bendin sonunda kendi ismine
övünerek yer vermiş, Türkçeyi ve dilini de ortaya sürmeyi ihmâl etmemiştir. Buradan da ondaki Türkçe
sevgisinin hiçbir şâir ve nâsirle kıyaslanmayacak derecede oluşu ve dil sevgisi; sonradan gelecek şâir
ve nâsirlere de sıçramış olabilir. Asrında ve daha sonraki yüzyıllarda Türkçe yazan şâir ve sanatkârlar,
eserlerinde bâzı özürlere yer verirken, Gülşehrî Türkçe yazmakla övünmekten kendini alamaz. O,
“Sözü Gülşehrî diliyle söylerüz”
derken, Türkçe yazmakta bir çığır açtığını da ihsâs ettirmekte ve kendisinden sonra gelen şâirlere
bir öncü durumunda karşımıza çıkmaktadır. Belki bir buçuk asır sonra başlayacak olan Türki-i Basît
cereyânının ilk mübeşşirlerinden olmak şerefi de Gülşehrî’ye âittir.
Mantıkuttayr temsilî bir eserdir. Çeşili sebeplerle, ekseriyâ Hüdhüd’ün ağzından nasihata yer
verdiği gibi, dînî îkâzlarda da bulunmaktadır. Fakat eser asıl olarak münâzara tarzında olup, akıcılığını
ve sürükleyiciliğini bu durumdan almaktadır. Bundan başka, öğretme açısından tasavvufî merhale ve
ıstılâhlar önde gelmekte ve eser tasavvufî tâlimî bir hüviyet kazanmaktadır. Edebiyat târihinin içinde ve
asrına göre değerlendirilince, 15. yüzyılda üstad olarak kabul edilen ve tesiri 17. yüzyıla kadar devam
eden Gülşehrî’nin Mantıkuttayr’ı başarılı bir eser olarak karşımıza çıkmakta ve Türkçeye yer verdiği
fikir ve işleyiş tarzı yönünden de devrinin âbidesi olarak görülmektedir.
Gülşehrî’nin, Feleknâme ve Aruz Risalesi adında iki eseri daha vardır. Lâkin bunlar Farsça olarak
yazılmıştır. Türkçe olarak 10 civârında gazeline de rastlanmıştır.
Âşık Paşa (1271-1332 H.670-733): 1329-30 (H.730) yılında tamamlanan Garibnâme adlı
mesnevîsi, Risâletün-Nushiyye, Mantıkuttayr gibi mesnevîlerden sonra üçüncü fakat hacmi büyük
bu eseriyle ve; Türkçecilik fikriyle karşımıza çıkar. Aslen Horasanlı ve nüfûzlu bir âileye mensup olan
Âşık Paşanın asıl adı Ali’dir. Baba İlyas’ın torunu ve Baba Muhlis (Muhlis Paşa)in oğludur. 1272 yılında
doğmuş, devrine göre iyi bir tahsil görmüştür. Kırşehir’de yerleşen Âşık Paşa, büyük nüfûzu ve pekçok
müridi olan bir şeyhtir. Eserlerinin dili devrine göre sâdedir. Fakat onun kudret ve şöhreti, şâirlik ve
sanatından değil, şeyhliğinden ileri gelmektedir. Eserlerinde tasavvufa geniş yer vermiş ve bu husûsu
sünnî akideye bağlı olarak terennüm etmiştir. Böylece devrinin sûfî bir şâiri olarak görülmüştür. 1330
yılında yazdığı Garibnâmesi 10.312 beyittir ve pekçok nüshası mevcuttur. Eser, fâilâtün fâilâtün fâilün
olarak baştan sona kadar bu vezinle yazılmıştır. Garibnâme on bâb üzre tertip edilmiştir. Her bâbda
bir sayı ele alınmış ve bu on ile son bulmuştur. Bu bir bakıma, neyin nerede bulunacağını da işâret
etmektir.
Garibnâme gerek şekil, gerekse muhtevâ bakımından üstün bir eserdir. On babdan ve her on
bab da on destandan meydana geldiği göz önüne alınırsa onlu bir tasnife yer verilmiştir. O, bunun
sebeplerini ayrıca eserinde ele alır. Mantıkuttayr’da olduğu gibi Garibnâme’de de Celâleddîn-i Rûmî
hazretlerinin tesiri açık olarak görülür. Tasavvufî olmasının yanında dînî ve ahlâkî yanı ağır basan,
telkine geniş yer veren ve öğretmeyi gâye edinen bir eserdir.
Âşık Paşa, bir nevi i’tizâr içinde de olsa, Türkçecilik şuuru köklü bir şâirdir. Gerçekte o, devri için
ortaya koyduğu eserleriyle Türkçeye büyük hizmette bulunmuş ve Türkçenin eksik taraflarını da
söylemekten çekinmemiştir. Her şeyden önce Âşık Paşada bir dil düşüncesi ve gramer fikrinin olduğunu
ve diğer dillerle kıyaslayarak bu fikre ulaştığını zikretmek gerekir.
Bütün bunlara ilâve olarak; 201 beyti bulan ve “Fakirlik iftiharımdır.” hadîs-i şerîfini işleyen
Fakrnâme; 33 beyitlik küçük bir mesnevî olan ve zamanı; geçmiş, hâl ve gelecek olarak üç kısımda ele
alan 1333 yılında yazdığı Dâsıtân-ı Vasf-ı Hâl yine 59 beyitlik küçük bir mesnevî olan Hikâye Risâlesi
Âşık Paşanın diğer küçük mesnevîlerini meydana getirirler. Kimyâ Risâlesi ise onun başka bir eseridir.
Âşık Paşa sâdece aruzla değil heceyle de şiirler yazmıştır. Bunların sayısı yetmişe ulaşmaktadır. Fakat
aruz ve hece karışıktır.
Hoca Mesûd ve eserleri: Asrın ortalarında Süheyl ü Nevbahâr ve Ferhengnâme-i Sa’dî adlı
eserleriyle tanınan Hoca Mesûd, bu devirde bilhassa mesnevî edebiyatının değerli simâları arasında yer
almıştır. Yeğeni İzzeddîn Ahmed’le birlikte 1350 (H.751) yazdığı Süheyl ü Nevbahâr ilk eserini teşkil
eder. Eser daha çok manzum aşk ve mâcera hikâyeciliği içinde yer almaktadır. İlk bin beytini yeğeni
İzzeddîn Ahmed, geriye kalan 4661 beyti de Hoca Mesûd yazmıştır. Feûlün feûlün feûl vezninde olan
eser 5669 beyittir. Eserde, daha sonraki mesnevîlerde sık sık görüleceği üzere Süheyl ile Nevbahâr’ın
ağzından söylenilen gazeller vardır. Bu gazellerin vezni asıl eserin vezniyle aynı değildir. Konusu Fars
edebiyâtından alınan eserin aslına rastlanamamıştır. Eser Yemen hükümdârının oğlu Süheyl ile Çin
hükümdârının kızı Nevbahar arasında geçen derin aşkın hikâyesidir. Bu itibârla romantiktir. Bâzan
didaktik unsurlara yer verilen eserde, gerçeğe uymayan masal unsurları da bulunmaktadır. Fakat bunlar
pek fazla olarak eserde yer işgal etmez ve göze batmazlar. Eserin işlenişi bu kâbil masal unsurlarını
örtmeyi başarmıştır. Asıl mühim mesele Süheyl ü Nevbahâr’ın saraylara yer vermesi ve idâre sistemini
ve tebeayı ele alması, devrine göre bir nevî siyâset tarzını da ortaya koymaktadır. Eser, dili bakımından
mühimdir. Kelime hazinesi de zengindir.
Ferhengnâme-i Sa’dî adlı ve 1073 beyitlik eserine gelince; bu eser Şeyh Sa’dî-i Şirâzî (ölm.
1292/H.691)nin Bostân adlı kitabının tercümesidir. Eserin Farsça aslı 4184 beyittir. Hem asıl hem de
tercüme feûlün feûlün feûlün feûl vezniyledir. Hoca Mesûd bu eseri 1354 (H.755) yılında tamamlamıştır.
Eser Süheyl ü Nevbahâr’a nispetle, sanat yönünden sönük kalır. Fakat dil târihi îtibâriyle kıymetini
muhâfaza etmektedir.
Konu îtibâriyle nasihat tarafı ağır basar. Bostan’ın bütününün tercümesi olmayan eser, bir nevi
seçme tercüme hüviyetindedir. Şâir müntehabâtında (seçmesinde) eserin asıl tertibine riâyet etmemiş,
yerine göre, hikâyelerin seçiminde takdim tehir de yapmıştır.
Elvân Çelebi: Âşık Paşanın oğlu olan Elvân Çelebi 2084 beyti bulan Menâkıbu’l-Kudsiyye fî-
Menâsibi’l-Ünsiyye adlı mesnevîsini 1359 (H.760) yılında yazmıştır. Eser tam bir mesnevî olmakla
birlikte, içinde terci-i bend ve kaside tarzında manzumelere de rastlanır. Elvân Çelebi, asrın önde gelen
şâirleri arasındadır. Onun köklü ve kültürlü bir Türk âilesine mensup olması, yetişmesinde mühim rol
oynamıştır. Edebiyatımızda ihtivâ ettiği manzûmelerle, bir tezkire hüviyeti taşıyan Kenzü’l-Küberâ ve
Mehekkü’l-Ulemâ’da da adı geçmektedir. Hayâtı hakkında geniş ve katî bilgi azdır. Babası ve dedesi
gibi devrinde epeyce tanınmış mutasavvıf bir şâirdir. Cezbe sâhibi ve ulu bir şeyh olduğu kaynaklarda
yer almıştır. Sünnî olan Elvân Çelebi tasavvuf terbiyesini babasının halîfeleri arasında yer alan
ŞeyhülislâmFahreddîn’den almıştır. Gerek yaşayışı gerekse şiiriyle tesiri 16. yüzyıla kadar sürmüştür.
Hatiboğlu ve Muhyiddin Çelebi gibi şâirler ona eserlerinde yer vermişlerdir. Elvân Çelebi yanında Elvân
Paşa adıyla da anılan şâirin şâirliği vasattır. Hayâtı Çorum ve Kırşehir yörelerinde geçmiş tekke ve zâviye
sâhibi bir sûfîdir. Doğum târihi gibi ölüm târihi de kesin bilinmemektedir. Adından da anlaşılacağı üzere
menâkıp türünden bir mesnevî olan eserde; Seyyid Ahmed-i Kebîr-i Rifâî, Baba İlyas-ı Horasanî ve
oğulları gibi bâzı zevâta yer vermiştir.
Asrın diğer bir şâiri 1362 (H.763) yılında yazdığı ve edebiyâtımızda Maktel türünün öncüsü
durumunda olan Kastamonulu Şâzî’dir. Hazret-i Hüseyin’in şehâdetini konu alan eseri, 3313 beyitlik bir
mesnevîdir. Vezni fâilâtün fâilâtün fâilün’dür ve eserde yer yer aynı vezinle yazılmış gazeller de yer
almaktadır. Eser on meclisten ibârettir. Hayâtı hakkında fazla bilgi olmayan Kastamonulu Şâzî’nin bu
eseri Maktel-i Hüseyin nev’inin Türkçede ilk örneği olarak görülmektedir. Hâtime kısmındaki beyitler
onun Mevlevî bir şâir olduğu fikrini kuvvetlendirmektedir.
Asrın ikinci yarısında görülen diğer bir mesnevî, mevzuunu Kur’ân-ı kerîmden alan ve kendisine
gelinceye kadar birkaç defâ başka şâirler tarafından işlenen, hemen hemen aynı adı taşıyan Yusuf ile
Zeliha (Kıssa-i Yusuf) mesnevîsidir. Erzurumlu Mustafa Darir bu eserini 1367 (H.768) yılında yazmış
ve hazret-i Yusuf’un hayâtını ele almıştır. Erzurumlu Darir bununla da kalmamış derin siyer ve târih
bilgisinin verdiği imkân sâyesinde hazret-i Peygamber’in hayâtını kültür târihimizde, Türkçe olarak 3-4
cilt hâlinde Siyer-i Nebi adıyla yazmış, Fütûhuş-Şâm Tercümesi; adlı eserinden başka yine hadis
sahasında Yüz Hadîs adında diğer bir eser de bırakmıştır. Dili gâyet açık, akıcı, samîmi ve sohbet havası
içinde olan Erzurumlu Mustafa Darir’in, Âzerî sahasında yetişse bile, Osmanlı Türkçesiyle eser verdiğini
zikretmek gerekir. Aynı yıllarda Meddâh Yûsuf, Varaka ve Gülşâh adlı 1559 beyitlik eserini yazmıştır.
1368 (H.918). Eser hazret-i Peygamber devrinde yer alan ve Benî Şeybe adlı bir kabîlede büyüyüp
yetişen Varaka adlı oğlanla, Gülşâh adlı kızın arasında geçen hâdiseleri işler. Eser romantik, acıklı, belirli
bir kısma kadar gerçekçidir. Daha sonra hazret-i Peygamberin mûcizesi karışmaktadır.
1372-73 (H.774) yılında Ümmî Îsâ tarafından yazılan ve 800 beyitten meydana gelen Mihrü Vefâ
ile, ondan daha küçük bir mesnevî olan ve 350 beyti bulan İbrâhim’in Dâsitan-ı Yiğit 1379 (H. 781)
adlı eserlerin zikrinden sonra, asrın büyük mesnevîleri içinde yer alan Hurşidnâme (Hurşîdü
Ferahşâd) 1387 (H.789) üzerinde durmak yerinde olacaktır. Şeyhoğlu Mustafa 7903 beyit olan bu
eserinde Türkçenin kudretini ölçmüş ve dili işlemiştir. Eser Germiyan Beyi Süleyman Şah adına
yazılmaya başlamışsa da Yıldırım Bâyezîd Hana takdim edilmiştir. Eser daha çok Hurşid ile Ferahşad
arasında geçen, masal unsurlarına yer veren, aynı zamanda siyâsetnâme cinsinden bir eserdir.
Mesnevînin en belirgin yönü beşerî aşkı terennüm etmesidir.
Devrin mesnevî cinsinden bir başka eseri 1387 (H. 789) yılında Kemaloğlu İsmâil tarafından
yazılan Ferahnâme’dir. 3030 beyit olan bu mesnevî Mir Gâzî’ye ithaf olunmuştur. Ahmed’in Işknâmesi
(Tuhfenâme) ise 15. asrın en son mesnevîsi olarak karşımıza çıkar. 1397 (H.800) yılında yazılan eser
Kıpçak şîvesinden aktarılmıştır. 8702 beyittir. Uzun bir aşk hikâyesi durumundadır.
Mevzû çeşitliliğinin ve hayâl genişliğinin verdiği imkânlar bu yüzyılda irili ufaklı pekçok mesnevînin
yazılmasına sebep olmuştur. Tursun Fakih’in 510 beyitlik Muhammed Hanefî Cengi ile Gazavat-ı
Resûlullah gibi 673 beyitlik mesnevîleri gelmektedir. Ayrıca asrın diğer mesnevîleri Hazret-i Hadice
Mevlidi; Kirdeci Ali’nin Güvercin Destanı, Kesikbaş ve Ejderha Destanları ile Hikâye-i Delletü’l-
Muhtel adlı masal unsurlarına yer veren eserleri vardır. İzzetoğlu’nun Tâvus Mûcizesi, Sadreddîn’in
Mûcize-i Muhammed Mustafa’sı ve Destân-ı Geyik adlı eseri aynı tip eserlerdir. Bunlara ilâveten
Kayserili Îsâ’nın Dâsitan-ı İbrâhim’ini; Ömeroğlunun Şefâatnâme’si; Mehmed Yûsuf’un, Dâsitan-ı
İblis, Hikâyet-i Kizu Cehûh ve Kâdı ile Uğru Destanı’nı; Yıldırım devri şâirlerinden Niyâzi-i Kadîm’in
Mansûrnâme’sini Sule Fakîh’in Yusuf ve Zelîha’sını, Pir Mahmûd’un Bahtiyarnâme’sini ve müellifi
bilinen ve bilinmeyen pekçok mesnevînin bu asırda yazıldığı görülmektedir. Bu asırda yazılan
mesnevîlerin sayısı bir hayli fazla olup, bunlar kısmen kurulmakta olan Divan Edebiyatı ile Halk Edebiyatı
arasında gerek mevzu gerekse tür îtibâriyle bir köprü teşkil ederler. Fakat, bunun yanında bir millî benlik
ve arayış da devrin eserlerinde görülür. Ayrıca eserlerde mevzûu dîne dayandırma ağır basar. Kaygusuz
Abdal ise Halk Edebiyatı içinde tekke tarafında bulunan Yunus Emre’nin uzantısı durumundadır. Ayrıca
Dede Korkut Hikâyeleri önceki asırda teşekkül etmelerine rağmen bu asırda yazıya geçirilmiştir.
Osmanlı Türkçesinin, Âzerî Türkçesiyle katî ölçülerle ayrılmadığı, Batı Türkçesinin bu merkezî
devrinde başta Kâdı Burhâneddîn olmak üzere, sonradan Âzerî Edebiyatı içinde yer alacak olan diğer
şâirleri ve eserlerini de zikretmek bu yüzyılın umûmî karakteri bakımından gereklidir. Bunlar arasında
hakkında yukarıda yer ayırdığımız Erzurumlu Mustafa Darîr, Osmanlı sahasına yakınlık yönünden
diğerlerinden ayrılır. Asrın bir başka şâiri dîvân sâhibi Nesîmî bulunmaktadır. O dîvânında, heyecanlı ve
ateşli bir edâya, sanatlı ve âhenkli bir söyleyişe yer vermiştir. Gazellerinden başka Tuyuglar da
yazmıştır.
On beşinci yüzyılda Osmanlı Edebiyatı: On dördüncü asırda gelişmiş ve temelini atmış bir
edebiyattır. Çeşitli kültür merkezlerinde de olsa, teşekkülü 15. yüzyıla bir geniş ufuk verebilmiştir. Bu
asrın hemen başında Ankara Savaşı (1402) gibi bir hâdisenin bulunması, Anadolu siyâsî birliğinin
kurulmasını geciktirdiği gibi, kültürdeki dağınıklığın da devam etmesine sebep olmuştur. Böyle olmasına
rağmen, ekseri zamanlarını Frenklere ayırmış bir beyliğin, bu yönüyle diğer beyliklerden apayrı bir
tarafının bulunması ve cihâd aşkının ötekilere galebe çalması ve Müslüman Anadolu Türklüğünün
kalbinin Osmanlı Beyliğinin merkezine meylini temin etmiştir. Çünkü beylikler arasındaki kavgalar boş
ve mânâsızdır. Fakat Osmanlı Beyliğinin mücâdelesi bunlardan uzak olup, onlarınkine
benzememektedir. Sultan Alaeddîn de onları bu gâyeyle birleştirmiştir. Zâten Germiyan Beyliği gibi
beyliklerin, her ne halde bulunursa bulunsun, Osmanlıya tâbiiyyeti, diğer beyliklerin de birliğe
yönelmesinde örnek teşkil etmiştir. Bu bakımdan, daha önce Şeyhoğlu Mustafa’da görülen hususlar,
başta Ahmedî olmak üzere Germiyan’da yetişen diğer şâirlerde de görülmüştür. Geçen asra nispetle 15.
yüzyılın farkı, edebiyatta mesnevî türünün devam etmesinin yanında, nesir eserlerin ve dîvânların
fazlalaşması, millîliğe önem verilerek târih şuurunun açığa çıkması ve Osmanlı târihinin yazılmaya
başlamasıdır.
Daha asrın hemen başında Germiyanlı Ahmedî (ölm. 1412-13/H.815), 1390 (H.792) yılında
yazmış olduğu İskendernâme adlı 8760 beyitlik eserini, Yıldırım Bâyezîd’in büyük oğlu Emir
Süleyman’a (1402-1410) sunmuştur. Şâir mevzûunu Nizâmî’den almış İskender’in hayâtına yer
vermiştir. Altı bölümden meydana gelen eserin son bölümü Osmanlı Melikleri Sülâlesinin târihini teşkil
etmektedir. Nihad Sâmi Banarlı tarafından 1939 yılında Dâsitân-ı Tevârih-i Âl-i Osman ve Cemşidü
Hurşîd Mesnevîsi adıyla yayınlanan eser Osmanlı târihini manzûm olarak vermektedir. Eserin tamâmı
siyâsetnâmeye yakın olup, ansiklopediktir. Ahmedî bu eserinden başka 15. asra Dîvân ile giren şâirlerin
başında gelmektedir. Onun Cemşidü Hurşid adlı mesnevîsi de Çelebi Sultan Mehmed’e sunulmuş olup,
4800 beyittir. Bu eser ise daha çok aynı asırda yazılan Tutmacı’nın Gül u Husrev’i gibi aşk mevzûunu
işleyen bir eserdir. Zâten bu asırda 14. yüzyılda olduğu gibi dînî mesnevîler ağırlık kazanır. Bunların
başında yine Ahmedî’nin ve Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gelmektedir. Didaktik ve nasihatnâme
türünden eserler bu asırda da görülmektedir. Ayrıca tasavvufî eserler de mevcuttur.
Sultan İkinci Murâd Hanın saltanatına kadar mesnevî vâdisinde verilen eserlerin yirminin üstünde
olduğunu söylemek gerekir. Bunlar içerisinde hemen hepsinin; gerek mevzu, gerekse konuyu işlemeleri
yönüyle, ayrı ayrı kıymetlerinin olduğunu belirtmek yerinde olur. Fakat gerek asrında gerekse bütün bir
Osmanlı Türk Edebiyatında varlığını sürdürecek ve günümüze kadar Türk milleti tarafından tutulacak
olan eserlerin başında Süleyman Çelebi’nin 1410 yılında tamamladığı ve Bursa’da yazdığı Mevlid’i
(Vesiletü’n-Necat) gelmektedir. Mevzuda çeşitlilik îtibâriyle Yazıcı Sâlih’in Şemsiyye’si, Ahmedî’nin
Tervihü’l-Ervâh’ı zikredilmesi gereken eserlerdir. Asrı, eserleriyle süsleyen şâirler içinde yer
alanlardan birisi de Ahmed-i Dâ’î’dir. Onun Çengnâmesi, Tıbba dâir yazdığı Tervîhü’l-Ervâh’ı Emir
Süleyman’a sunulan eserlerdir. Ayrıca Viysü Râmin adlı eserini pâdişâhın emri üzerine tercümeye
başlamışsa da ömrü vefâ etmemiştir. Camasbnâme Tercümesi ile Vasiyet-i Nuşirevân ve
Mansûrnâme onun diğer eserleridir. Türkçe, müretteb olmayan Dîvân’ı da mevcuttur. Farsça dîvânı
ile eserlerinin sayısı 10’u bulmaktadır. Bunlardan Cinân-ı Cenân, Miftâhü’l-Cenne, Sırâcü’l-Kulûb
ve Tıbb-ı Nebevî Tercümesi mensurdur.
Sultan İkinci Murâd Han, bu asrın ikinci çeyreğinde ilim ve kültür hayâtına büyük bir canlılık
getirmiştir. Sanata, ilme ve fenne düşkünlüğü, şâirliği, ilim adamlarına verdiği kıymet sâyesinde artık
Osmanlı Sarayı, Türk ve İslâm dünyâsının merkezi olma yolundadır. Kuruluşundan beri devletin
hayâtında görülen kültür faaliyeti ancak onun zamânında şahsiyetini bulmuş ve pekçok eserin, millî
açıdan yazılmasına ve tercüme edilmesine sebep olmuştur. Osmanlının önde gelen iki büyük kültür
pâdişâhından birincisi olmak şerefi ona âittir. Gerçekten devrinde yazdırdığı eserler ve Türkçeye olan
düşkünlüğü, konuları âlim ve şâirlere dağıtması, hattâ tetkikiyle Sultan İkinci Murâd Hanın Türk kültür
târihi içinde müstesna yeri vardır. Bu bakımdan devrinin âlim ve şâirleri, eser te’lif ve tercümesinde bir
nevi yarış içine düşmüşler. Sultan Adına; manzûm ve mensûr olarak, pekçok eserin ortaya konulmasına
ve Osmanlı edebiyatının gelişip serpilmesine sebep olmuşlardır.
Ebü’l-Hayr lakabını alan bu kültür pâdişâhı bütün anlatılanların üstündedir. Onun üstünlüğü oğlu
Mehmed’e olan öğütlerinde ve Vasiyetnâmesinde de açıkça görülür. Fakat o, her şeyden önce dindâr
bir pâdişâhtır, muvaffakıyeti, hatta iki defâ tahtı oğluna bırakması da ona bağlıdır.
Devrinde Osmanlı sarayı ilmin ve sanatın ve ışığın merkezi olmuştur. Onun etrâfında Hacı Bayram-
ı Velî, Emîr Buhârî gibi devri ahlâkî yönden dirilten ve cemiyetin terbiyesini üstlenen büyükler; Molla
Gürânî, Alâeddîn-i Tûsî, Şerâfeddîn-i Kırımî, Kırımlı Seydî Ahmed, Alâeddîn-i Semerkandî, Acem Sinan,
Alâeddîn Ali Arabî, Fahreddîn-i Acemî ve Seydi Ali Acemî gibi Arabistan’dan, Türkistan’dan ve Kırım’dan
gelmiş âlimler bulunmaktadır. Bunların çoğu bilhassa Seyyid Şerif Cürcânî ve Teftâzânî’nin talebeleri
olmuşlardır.
Bunlara ilâve tarîkat ehli olan bu dirâyetli pâdişâhın devrinde, başta Bayramîlik olmak üzere
Zeynîlik ve Mevlevîliğin sarayda yer tutması da zikredilebilir. Bu açıdan bakılınca, o, Mesnevî’nin ilk
tercüme ve şerhini yaptırdığı ve adına izâfeten Mesnevî-i Murâdiyye lakabı ile anılmaktadır. Gerçekten
Sultan İkinci Murâd Han zamânı Türk Milletinin içtimâî hayâtında Hacı Bayrâm-ı Velî, Akşemseddîn,
Eşrefoğlu Rûmî gibi büyük sûfilerin bulunduğu, tasavvufa temâyülün fazlalaştığı, Zeyniyye ve
Mevleviyye tarikatlarının, yüksek mahfillerde rağbet gördüğü ve Bayramîliğin çok yayıldığı bir devirdir.
Tezkirelerin kaydettiğine göre, Osmanlı pâdişâhları içinde ilk şiir söyleyen de İkinci Murâd Handır.
Zamânında Türk-Siyâsî Birliğinin kurulmaya başlamasıyla kültür ve sanat faaliyetleri de artık Osmanlı
sarayına taşınmıştır. Bu îtibarla Sultan İkinci Murâd Han adına pekçok manzûm ve mensûr eser yazılıp,
ithâf edilmiştir. Devrinde yazılan mesnevîler konu îtibâriyle daha ziyâde dînî tasavvufî, aşk ve macera,
târihî-hamâsî, ahlâkî ve dînî, destanımsı-efsânevî, nasîhatâmiz, ansiklopedik ve mizâhîdirler. Bunlar
sırasıyla Balıkesirli Devletoğlu Yûsuf tarafından 1424-25 (H.827) yılında yazılan ve bir ilmihâl olan 6960
beyitlik Kitâbü’l-Beyân’dır. Eser, dînî tâbir, terim ve deyim bakımından zenginlik gösterir. Vikâye
Tercümesi olarak da anılır.
İkinci olarak Muhammed Hatiboğlu’nun 1425 (H.829) yılında yazdığı, yüz hadis ve yüz hikâyeyi
ihtivâ eden 6092 beyitlik Ferahnâmesi gelmektedir. Eser dînî, didaktiktir. Tercüme olup, aslı Arapçadır.
Açık bir dile sâhip olan eser, ayrıca hem Karamanoğlu İbrâhim Beye hem de İsfendiyar bin Bâyezîd’e
sunulmuştur.
Gülşen-i Râz devrin bir başka eseridir. Şeyh Elvân-ı Şirâzî tarafından 1425-26 (H.829) yılında
telif edilmiş olup, 2854 beyittir. Mürettep bir eserdir. Mevzû olarak Mahmûd-ı Şebüsterî’den alınmıştır.
Ansiklopedik bir eser olan ve elli bir bâbı ihtivâ eden Murâdnâme’ye gelince; 10.410 beyittir.
1427 (H.830) yılında tamamlanan bu eser devrin önde gelen hacimli eserleri arasında yer alır ve dil
îtibâriyle sâdelik gösterir.
Hüsrev-i Şîrin, 7053 beyit olup, devrin büyük şâiri Hacı Bayrâm-ı Velî’nin mürîdi ve Seyyid Şerîf
Cürcânî’nin ders arkadaşı, şöhreti 19. asra kadar devam etmiş olan, Şeyhî mahlasını kullanan, meşhûr
tabib Yûsuf Sinâneddîn tarafından yazılmıştır. Yalnız sondan 109 beyitlik kısmı yeğeni Cemâlî, tarafından
yazılmıştır. Şeyhî, eserin mevzûunu, Nizâmî’nin aynı ismi taşıyan mesnevîsinden almıştır. Eserde yer
yer gazeller de görülmektedir. Hissî bir aşk hikâyesi şeklinde olan eserde zaman zaman nasihat ve
tasavvufî bahisler de görülür.
Şeyhî’nin mesnevî edebiyatı içinde yer alan bir başka eseri 126 beyitlik Harnâme’sidir. Osmanlı
Edebiyatı içinde ilk defa görülen mizaha ve hicve yer veren Harnâme Türk mizah ve hiciv edebiyatının
gerçek bir şaheseri olarak değerlendirilmiştir. İlhâmını Arapça bir atasözünden alan Şeyhî, eserinde tabiî
ve canlı bir dil kullanmıştır, içtimaî meseleleri işlemiştir. Onun Neynâme ve Hâbnâme adlı iki
mesnevîsinden söz edilirse de henüz ele geçmemiştir.
Şeyhî, yalnız mesnevî sahasında kalmaz. Dîvân’ı ile de gazel vâdisinde en güzel eserini verir.
Zâten gazellerindeki incelik, mazmûnları işleme ve tasavvufa yer vermesi Türk Edebiyatı içinde ona
müstesnâ bir mevki kazandırmıştır.
On altıncı yüzyılda Kânûnî Sultan Süleyman’a Câmelnâme şeklinde tercüme ve takdim edilen;
Abdi Mûsâ tarafından 1429-30 (H.833) yılında yazılan Camasbnâme İkinci Murâd devrinin bir başka
mesnevîsidir. 5122 beyit olan eser daha çok bir masal kitabıdır. Fakat eserde Danyal peygamberin
hayâtı ile ilgili bir kısım da vardır.
1436 (H.839) yılında yazılan Mesnevî-i Murâdiyye’ye gelince eser, hayâtı hakkında bilgi
bulunmayan mevlevî şâir Muinüddîn bin Mustafa tarafından yazılmıştır. 14.404 beyitten ibâret olan
Mesnevî-i Murâdiyye devrin en hacimli eseri olup, hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin birinci
defterinin tercüme ve şerhidir. Yalnız eserde 152 adet gazel bulunmaktadır. Bunlardan birkaçı Farsçadır.
Eser daha çok pâdişâh İkinci Murâd Hanın işâretiyle yazılmıştır ve iki ciltten müteşekkildir.
Sînâme: 1310 beyite yer veren bu eser Hümâmî’nindir. 1436 (H.839) yılında tamamlanmıştır.
Mürşidü’l Ubbâd veya Mürşidü’l-Ibâd, Ârif tarafından yazılmıştır 1438 (H.840). 20411 beyittir. Bu
mesnevî dört bölümden ibârettir. Tasavvufî ve öğretici olan eserin dili sâde, fakat sanat yönü tesirli
değildir. Aynı yıllarda yazılan Nüsha-i Âlem ve Şerhü’l-Âdem adlı eser 369 beyit olup, Ârif’in küçük
bir mesnevîsidir. Yine aynı târihlerde Muhammed bin Selmân Mevlid’ini yazmıştır. 800 beyitten fazla
olan eser Erzurumlu Mustafa Darir’in eserini de sayarsak bu nev’de Türkçede dördüncü olarak
görülmektedir. Ârif’in, Muhammed aleyhisselâmın mîrâcını konu alarak yazdığı Mîrâcnâme’si ise 2000
beyite yakın bir eserdir. Yine onun 1402 beyitlik Vefatü’n-Nebi adlı mesnevîsini zikretmek yerinde
olur. Görüldüğü gibi o üç eserinde de Muhammed aleyhisselâmın hayâtını işlemiştir. İsimsiz bir
mesnevîsinin olduğunu da zikretmek gerekir.
İkinci Murâd Han devrinin hacim îtibâriyle önde gelen mesnevîlerinden biri de 12.239 beyit olan
Âşık Ahmed’in yazdığı Câmiü’l-Ahbâr adlı eseridir. 20 babdan meydana gelen eser hikâyelere yer verir.
Dili devrine göre açıktır. Gülşen-i Uşşâk (Hümâ vü Hümâyûn) orta hacimde bir mesnevîdir 1446
(H.850) yılında te’lif edilmiş olup, 4559 beyitten meydana gelmiştir. Mevzuu, Arap diyârında çocuğu
olmayan Menuşeng adlı bir pâdişâhtır. Eser Şeyhî’nin yeğeni Cemâlî tarafından yazılmıştır. Fâtih Sultan
Mehmed ve İkinci Bâyezîd Han zamanlarını da idrâk eden Cemâlî’nin ele geçmemiş Yusuf ile Zeliha ve
Miftâhü’l Ferec adlı mesnevilerini de zikretmek yerinde olur. Onun başka risâlelerinin bulunduğu da
bilinmektedir. Cemâlî’nin eserlerinde sanat yönünün ağır bastığı da bir gerçektir.
Sultan İkinci Murâd zamânında yazılan ve mevzu bakımından dikkat çeken yegâne eser Gelibolulu
Zaifî tarafından yazılan ve pâdişâhın savaşlarına yer veren Gazavât-ı Sultan Murâd ibni Muhammed
Han adlı eserdir. 1446-51 (H.850-5) yılları arasında yazılan eser târihî ve edebî olup, gazavât
nevindendir ve 2566 beyittir.
Gerek halk arasındaki yeri gerekse edebî eser olarak değeri gözönüne alınınca devrin önde gelen
bir başka eseri Yazıcıoğlu Muhammed bin Sâlih bin Süleyman’ın 1449 (H.855) yılında yazdığı 9008 beyit
ihtivâ eden Muhammediyye’sidir. Bunlara ilâve olarak Ahmed Hayâlî’nin Ravzat-ül-Envâr ve
Tarîkatnâmesi’ni zikretmek gerekir.
Mensûr eser olarak İkinci Murâd Han zamânında yazılan eserlerin başında İrşâdü’l-Mürîd ile’l-
Murâd gelmektedir. Kasım bin Muhammed Karahisarî tarafından Farsçadan tercüme edilmiştir.
Kemâleddîn bin Îsâ ed-Dümeyrî’nin, Hayâtü’l-Hayavân’ı, Gülistân’ın Manyasoğlu tarafından aynı adla
yapılan tercümesi, Mahmur bin Muhammed Şirvânî’nin Tuhfe-i Murâdî’si, Mercimek Ahmed’in
Kâbusnâme Tercümesi, Yazıcıoğlu’nun Târih-i Âl-i Selçûk’ı, Hızır bin Celâleddîn’in İbni Kesir Târihi
Tercümesi, Mahmûd bin Kâdı Manyas’ın A’cebü’l-U’cab’ı, Ârif Ali Molla’nın Dânişmendnâme’si,
Mustafa bin Seyyid’in Cevâhirnâme-i Sultan Murâdî’si, Ahmed-i Dâî’nin Tezkiretü’l-Evliyâ
Tercümesi, Mehmed bin Abdullatif’in Bahrü’l-Hikem’i, Hızır bin Abdullah’ın Kitâbü’l-Edvâr’ı,
Mukbilzâde Mü’min’in Zahîre-i Murâdiyyesi ile Miftâhü’n-Nûr ve Hazaini’s-Sürûr’u zikredilmesi
gereken eserlerdir. Aslında bu devirdeki mensûr eserler bunlarla da kalmaz. Mûsâ bin Mesûd’un eseri
Kırk Vezir Hikâyesi, Firdevsî’nin Şehnâme Tercümesi bunlara ilâve edilmelidir. Yine bu devre kadar
olan şâirlerden toplama bir mecmua olan, daha çok gazellere yer veren Ömer bin Mezîd’in
Mecmûâtü’n-Nezâir’i Sultan İkinci Murâd Hana adanmıştır. Böylece bu pâdişâh zamânında
tezkireciliğin nüvesi teşekkül etmiştir.
Osmanlı Devletinde şiir, ilk önceleri gazel tarzının azlığına rağmen Mesnevî sahasında kendini
gösterir. Buna rağmen Osmanlı edebiyatı divan edebiyatı gibi bir isimle anılmakta ve sâdece dar bir
çerçeveye sıkıştırılmak istenmektedir. Bu bir bakıma hemen her sâhada eser vermiş bir milletin, divan
kelimesini öne sürerek, kabiliyetini ve gayretlerini ve kültür faaliyetlerini de inkâra yönelmeden başka
bir şey olamaz. On beşinci yüzyılın ortalarına gelinceye kadar, beyliklerde yazılan eserler de dâhil,
mesnevîlerin sayısı yüze yaklaşırken, dîvânların sayısı ona çıkmaz. Bir başka husus gerek Araplarda
gerekse Farslarda divan şâiri olan ve divanı bulunan pek fazla şâir vardır. Fakat onlar edebiyatlarının
sınırını divan kelimesiyle daraltmazlar. Aynı durum Türk edebiyatı için de düşünülünce doğu Türkçesiyle
yazılan pekçok divanla karşılaşırız. Fakat bizde divan edebiyatı denince yalnız Osmanlı edebiyatı akla
gelmektedir. KısacasıOsmanlı edebiyatı bir mesnevî edebiyatı olarak başlamıştır.
Akla gelen diğer bir husus, gazel türünün mesnevîye göre kısa bir şiir şekli oluşu, mevzu
bakımından geniş tutulmayışı daha sonra, başta pâdişâhlar ve şehzâdeler olmak üzere sarayda yer
tutması divanlara olan rağbeti arttırmış olmalıdır. Bu yönden ele alınınca sarayda okunan ve yazılan
eserlerin başında divanlar gelmektedir. Fakat bütün bir edebiyata Divan Edebiyatı olarak ad vermek en
azından, diğer kültür eserlerini mühimsememek olur.
1404 (H.806) yılında Amasya’da doğan, Osmanlı pâdişâhlarının altıncısı olan bu kudretli pâdişâh,
ilim ve kültür hayâtı yanında, batıda Venedik, Eflak, Bizans, Arnavut, Sırp, Macar, Bohemya, Polon,
Hırvat ve Alman milletleriyle, doğuda ise başta Karaman Beyliği olmak üzere Anadolu’da yer alan irili
ufaklı beylerle mücâdele hâlindedir. Zamânındaki fetihler daha çok batıda gerçekleşmiş olmasına
rağmen, bilhassa saltanatının ilk yıllarında Bizans’ın iç karışıklıklara verdiği sebep de vardır. Fakat Sultan
Murâd, doğruluğu, hâlis niyeti, fadlı ve merhameti, cesâreti, azim ve tedbiri ve bilhassa ahde vefâsı
sâyesinde bütün bunların üstünden gelmesini başarmış, batıda kazandığı zaferlere ilâve olarak doğuda
Anadolu Türk Birliğinin kurulmasına gayret etmiştir. Doğudaki birliğin kurulmasından sonra bilhassa
Osmanlı Devleti aleyhine batılılarla işbirliği yapma gayretleri şiî olan İran’a düşecektir. Yukarıda yer
verdiğimiz husûsiyetleri yanında Sultan Murâd-ı Sânînin âlimleri himâyesi, sanata düşkünlüğü ve
edebiyata değer vermesi, bunun neticesinde ilim ve sanat adamlarıyla olan meclisleri bırakmaması da
vardır. Târihler onun adâletini, hükümdârlığını cesâret ve cömertliğini zikretmeden geçememişlerdir.
Yazılan şiirlerde mübalağalı bir şekilde pâdişâhları övmek vâridse de, bu husus Sultân İkinci Murâd Han
için yapılmışsa gerçeğin anlatılmasından başka bir şey değildir.
Sultan İkinci Murâd Hanın, Murâdî mahlasıyla şiir söyleyen ilk Osmanlı pâdişâhı olduğu
bilinmektedir. Artık Osmanlı sarayında oğlu İkinci Mehmed de divanda görülecektir. Avnî mahlası ile
şiirler yazan, küçük de olsa bir divana sâhip olan Fâtih Sultan Mehmed’in iki oğlu hem Cem Sultan, hem
de İkinci Bâyezîd Han, bu yüzyılın ikinci yarısında sarayın yetiştirdiği şâirler olarak bilinir. Bilhassa asrın
sonuna doğru Cem Sultan ve Bâyezîd-i Velî şiire kendilerini de katarlar. Cem Sultan şiirlerinde Cem
mahlasını, İkinci Bâyezîd de Adlî’yi kullanır. Yalnız Cem Sultan’ın bunlardan ayrı bir tarafı onun
edebiyatımıza Cemşid ü Hurşid adlı bir mesnevî bırakmış olmasıdır. On altıncı asırda bu halka daha da
genişlemektedir.
On beşinci yüzyılın sarayda kudretli şâiri Şeyhî’dir. Ancak İkinci Murâd Handan sonra Şeyhî yerini
Ahmed Paşaya bırakacaktır. Fâtih zamânında Osmanlı Türkçesinin en güzel sesini aksettiren Ahmed
Paşa haklı olarak Sultânü’ş-Şuâra (Şâirlerin Sultanı) ünvanını da almıştır. İnce, zarif, nüktedan, keskin
zekâlı ve hazırcevap bir şâir olan Ahmed Paşa, Fâtih’in sohbet arkadaşıydı. Onun Osmanlı Hânedanına
karşı, riyâdan uzak, samimi ve ciddî bir bağlılığının bulunması en güzel gazellerini İkinci Mehmed’e
sunmaya sebep olmuştur. Pâdişâhla hocası şâir arasında ayrıca şiire dayalı yârenlikler onun bir başka
cephesini aksettirmiştir. Onunla Osmanlı edebiyatına “nazîrecilik” de girmiştir. Yine “târih düşürme”
sanatı onda mühim bir yer tutar.
Bu devirde Saraya yakın, tesirli üçüncü şâir Necâtî’dir. Ahmed Paşanın Şâirler Sultanı diye anıldığı
zamanlarda, Necâtî’nin şiirleri onun meclisine kadar ulaşmış ve dikkatini çekmiştir. Bilhassa Necâti’nin
döne döne redifli gazeli bu câzibeyi temin etmiştir. Necâtî, mühtedî bir şâir olarak tanınmasına rağmen
Türkçeyi en güzel kullanan şâirlerin başında gelir. Onun içindir ki, sesi asırlara hâkim olacak ve tesiri
devam edecektir. Çeşitli devlet hizmetinde bulunan Necâtî, 1509 yılında Vefâ’da vefât etmiştir.
Şiirlerinde en çok Türkçe kelimelere yer vermiş, mecbur kalmadıkça yabancı asıllı kelimeler
kullanmamıştır. Şâir bu yönüyle Türkçecilik cereyânı içinde müstesna bir mevkie sâhiptir. 650 gazeli
ihtivâ eden bir Dîvân bırakmıştır. Şiirlerine devrinde ve daha sonraki zamanlarda nazîreler söylenmiştir.
Hümâmî, Atâyî, Sâfî, Cemâlî, Adnî, Nişânî, Melihî, Sâdi-i Cem, Mesihî ve Aydınlı Visâlî devrin diğer
şâirleri olarak bilinirler.
Divanların çoğalmasına karşılık Mesnevî Edebiyatı da varlığını bir hayli gösterir. Bunların başında
hamse sâhibi Akşemseddînzâde Hamdullah Hamdi gelmektedir. Yusuf ile Zeliha, Kıyâfetnâme,
Tuhfetü’l-Uşşâk, Leylâ vü Mecnun ve Mevlid adlı eserleri hamsesini meydana getiren mesnevîlerdir.
O bilhassa Yusuf ile Zeliha adlı mesnevîsiyle şöhret bulmuştur. 1503 yılında vefât etmiştir. Tâcizâde
Câfer Çelebi (ölm. 1515) asrın bir başka mesnevî şâiridir. Hevesnâme’si İstanbul’u anlatan bir
mesnevîdir. Ayrıca Dîvân’ı da vardır.
Asrın diğer bir mesnevî şâiri de Edirneli olan ve Revânî diye anılan İlyas Şücâ Çelebi’dir. İkinci
Bâyezîd Han ile Yavuz Sultan Selim Hanın iltifatlarına mazhar olmuştur. Dîvân’ından Başka İşretnâme
adlı bir mesnevîsi de vardır. Şiirlerinde mahallî renklere tesâdüf edilen Revânî’nin İşretnâmesi ile
Osmanlı Edebiyatında yeni bir konu işlenmiştir. Zâten 16. asra girerken konulardaki çeşitlilik daha da
genişleyecek ve Osmanlı Türk Edebiyatı pek fazla bir gerçekçiliğin içinde olacaktır. Tâcizâde de yukarıda
bahsedilen eseriyle şehirlere açılmış ve İstanbul’u anlatmıştır. Bu arada yine Hikâyet-i Şirînü Perviz-
Rivâyet-i Gulgûnü Şebdîz adlı mesnevîsini Yavuz Sultan Selim Hana sunan Âhî’yi zikredebiliriz. Fakat
asrın büyük mesnevî yazarları Lamiî Çelebi ile Taşlıcalı Yahya Beydir.
İkinci Murâd Han devrinde yazılan ve mensûr olan eserlerden başka 15. yüzyılda bu sahada en
güzel eseri Sinan Paşa (1440-1486) vermiştir. 1476 yılında Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından
sadrâzamlığa getirilen Sinan Paşa Tazarrunâme’si ile haklı bir şöhret kazanmış ve bu sahadaki tesirleri
Yakub Kadri’ye kadar devam etmiştir. Şeyh Vefâ Konevî’ye intisâb eden Sinân Paşanın
Tazarrunâme’sinden başka yine nesir sahasında Maârifnâme ve Tezkiretü’l-Evliyâ adlı iki eseri
daha bulunmaktadır. Hâsılı o, ortaya koyduğu eserleriyle devrine damgasını vurmuş ve tesiri
Cumhûriyet dönemini de içine almıştır. Onun Tazarrunâme’si büyük samimî bir münâcaat,
Maârifnâmesi ahlâk kitabıdır. Tezkiretü’l-Evliyâ’sı ise velilerin hayâtı ve menkıbelerine ayrılmıştır.
Yine 1453 yılında yazılan ahlâk kitaplarından birisi de Ali bin Hüseyin’in Tâcü’l-Edeb adlı eseridir.
Bu devirde yazılan târih kitapları da, Enverî’nin Aydınoğulları Târihine yer verdiği ve 1469 yılında
veziriâzam Mahmûd Paşaya sunduğu manzûm Düstûrnâme’si bir tarafa bırakılırsa, mensûr saha içinde
görülür. Bunların başında Tursun Beyin Târih-i Ebü’l-Feth’i gelmektedir. İstanbul’un fethine katılan
Tursun Bey, târihini 1442-1488 yıllarına âit 46 yıllık vak’alara ayırmıştır. Beyâtî’nin, Câm-ı Cemâyîn
adlı eseri bu cinsten bir başka eserdir. Bunlardan başka Âşık Paşanın torunu olan Derviş Ahmed Âşıkî’nin
ve Oruç Beyin, Yazıcıoğlu’nun, Neşrî’nin, Sarıca Kemâl’in eserlerini zikretmek yerinde olur.
İkinci Bâyezîd devrinde ise Süleymannâme adlı büyük eseriyle Firdevsî-i Tavîl, Kıvâmî’nin yine
İkinci Bâyezîd Han devrinde yazdığı Fetihnâme-i Sultan Mehmed adlı eseri canlı müşâhedelerle
ortaya konulmuş bir başka eserdir. Fakat daha ziyâde şiirle yazılmış olup, İstanbul’un fethini anlatır.
On beşinci yüzyılda Halk Edebiyatı olarak Osmanlı edebiyatında İkinci Murâd Han zamânında Hacı
Bayram-ı Velî ile başlayan bir ekol, daha ziyâde tekke içi olarak devam etmiştir. Onun tâkipçileri daha
çok Akşemseddîn hazretleri (1389-1459) ve Eşrefoğlu Rûmî (1353-1469)dir. Akşemseddîn hazretlerinin
İstanbul’un fethindeki hizmetleri her türlü takdirin üstündedir. Eşrefoğlu Rûmî’ye gelince, bir Dîvân ile
Müzekkinnüfûs adlı meşhur dînî tasavvufî eserini yâdigâr bırakmıştır. Yine Karamanlı şâir Kemâl Ümmî
de ilâhîleriyle tekke şiiri içinde kalmış ve ünü diğer Türk illerine de yayılmıştır.
Din dışı mevzularda ise, Osmanlı destanları bir destan havası içinde, efsânevî Osmanlı târihini
işleyerek halk edebiyatı sahasında yeni bir çığır açarlar. Bilindiği üzere Türk Milleti destan yönünden
büyük eserleri olan bir millettir. Ancak bunların bâzıları tam olarak ele geçmemiştir.
On altıncı yüzyılda Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî de dâhil edilirse, bütün bir asır şâir pâdişâhlarla
doludur. Hattâ bu durum taşrada şehzâde mahfillerine kadar taştığı gibi, şiirlerinin bir kısmını Osmanlı
Türkçesiyle terennüm eden ve Osmanlı Devletine bağlı Kırım Hanlarından Gâzi Giray’a kadar
uzanmaktadır. Böylece hükümdarların ilimden ve şiirden anlamaları âlimleri ve şâirleri etrâfına
toplamaları âdeti gerçekleşmiş oluyordu. Yalnız âlim ve şâirlerin hükümdar saraylarında olması ve ileriye
doğru devletin götürülüşü bu asrın yegâne karekteri olup, pâdişâhların şanına uygunluğu devrin bir
başka husûsiyetidir. Bu hâl eski Türk an’anesine de sadâkattan başka bir şey değildir.
Devletin bu asırda ulaştığı sınırlar gözönüne alınınca, gerek mahallî ve taşralı; gerekse İstanbul
içinden edebiyatın hemen her sahasında saymakla bitmez şâirlerin yetişmesi devrin bir başka
husûsiyetidir. Tezkireler ve şiir mecmuaları karıştırıldığı takdirde pekçok şâirin bu yüzyıla ses getirdiği
görülür. Ayrıca bu asırda, sâkinâmeler, kırk hadîsler, şehrengîzler, gazavâtnâmeler ve bu cinsten eserler
olan Selimnâmeler, Süleymannâmeler, hicivler, târihler, makteller, şikâyetnâme gibi mektuplar, işleniş
tarzı ne olursa olsun, bir mevzu genişliğine sebep olmuşlardır.
Başta Dîvân’ı olmak üzere pekçok eserin sâhibi olan Mahmûd Lâmii (1472-1532) ehl-i tarik bir
kimsedir. İlk edebî eserini İkinci Bâyezîd Han devrinde vermiştir. O, sırasıyla Şevâhüdü’n-Nübüvve,
Nefehâtü’l-Üns, İbretnâme, Şerefü’l-İnsan, Maktel-i İmâm-ı Hüseyin, Veys ü Râmîn, Bursa
Şehrengîzi, Vâmik u Azrâ, Hüsn ü Dil, Letâif, Münâzarât-ı Bahâr u Şitâ gibi eserlerinin yanında
bir Lügât yazdığı gibi, Gülistân’ın dibâcesini de şerh etmiştir.
Tokatlı Kemâlpaşazâde’ye gelince (1468-1534); o da asrın ikinci çeyreğinde, Dîvân’ı, Esrarnâme
Tercümesi, Yusuf u Zeliha’sı ve İkinci Bâyezîd’in işâreti üzere yazdığı Tevârih’i Âl-i Osman ile
dikkati çeker. Zembilli Ali Efendinin ölümü üzerine Şeyhülislâmlık makâmına getirilen ve tesiri Erzurumlu
İbrâhim Hakkı’ya kadar, bilhassa tekke edebiyâtında devam eden Şemseddîn Ahmed Kemalpaşazâde,
Gülistan’a nazîre olarak Nigâristan adında başka bir eser daha yazmıştır.
Asrın, cilt cilt gazel yazan, bir noktada Bâkî gibi kudretli şâirlerin yetişmesini sağlayan şâiri Zâtî
(1471-1546)dir. Dükkânını şiir mahfili hâline getiren Zâtî’nin en büyük eseri Dîvân’ıdır. Ayrıca mesnevî
olarak; Şem ü Pervâne, Ahmedü Mahmûd, Edirne Şehrengîzi, Siyer-i Nebi ve Mevlid gibi eserleri
vardır.
Kânûnî Sultan Süleyman Han gibi muhteşem bir hükümdarın zamânında Taşra’daki sesler de
İstanbul’da yankılanmıştır. Bunlardan birisi, Âzerî Türk Edebiyatı içinde, dili bakımından, ayrı bir yer
alsa bile, gönüldeki bağla İstanbul’a bağlanan Fuzûlî’dir. Diğeriyse Vardar Yenice’sinden seslenen
Hayâlî’dir. İkincisinin sâdece bir Dîvân’ı vardır. Fuzûlî ise, menşe îtibâriyle Arap Edebiyatına bağlı olan
Leylâ ve Mecnun adlı mesnevîsini Üveys Paşaya sunmuştur. O, bu eserin tertip ve tahririnde kendisine
göre yenilikler yapmış, neticede onu millî ve orijinal bir şekle sokmuştur. Fuzûlî ilimsiz şiirin
olamayacağını söyleyen bir sanatkâr olup, yaşadığı topraklarda sanatını bulmuş, Bağdat gibi büyük bir
kültür merkezinin havasını teneffüs etmiştir. Onun Bağdat, Kerbelâ gibi her zaman Türk dünyâsının
ortasında bulunması doğu ve batı Türklüğünden haberdâr olmasına sebep olmuştur. Eserlerinin
çeşitliliğinde ve konuları işleyişindeki derinlikte, hattâ mevzûunu seçişte köprü vazifesi gören bu
coğrafyanın mühim tesiri vardır.
Dîvân’ı en mühim eserleri arasında yer alır. Arapça ve Farsça dîvânından başka Heft Câm adlı
Sakinâme’si, Rindü Zâhid’i, Hüsnü Aşk’ı, Şikâyetnâme’si, Hadîs-i Erbaîn Tercümesi, Muammâ
Risâlesi, Matlâu’l-İ’tikâd’ı, Şahü Gedâ’sı, Farsça Enîsü’l-Kalb’i ve kasideleri, Türkçe-Farsça
Manzûm Lügât’ı ve Türkçe Mektup’ları onun belli başlı eserlerini teşkil ederler.
Bu yüzyılda mizah, genç yaşta hayâtını kaybeden tâlihsiz şâir Figanî’de görülür. O bize sâdece bir
Dîvânçe bırakmıştır. Trabzonlu olan bu şâir 1532 yılında bir iftirâya kurban giderek öldürülmüştür. Asrın
üçüncü çeyreğinde ölen Emrî (doğ. 1575)de muammâ ve târih düşürmeye hevesli olmasına rağmen
hiciv şiiri yazan şâirler arasında sayılabilir. Dîvân sâhibi olan ve Yavuz Sultan Selim Hanın cülûsuna âit
yazdığı Selimnâme’siyle dikkat çeken bir başka şâir Hayâlî’nin doğup büyüdüğü ve yetiştiği kültür
merkezlerinden gelen İshak Çelebi (ölm. 1536)dir. Ayrıca bu devrin dîvân sâhibi olan iki büyük şâiri
Nev’î (1533-1599) ile Rûhî-i Bağdâdî (ölm. 1606)dir.
Kırk yaşına geldiği zaman, şâir, cengâver, kudretli büyük bir hükümdarın ölümüne ağlayan ve
mersiyesiyle canlı ve içli bir şekilde bu hâdiseye yer veren, devrin ünlü hocalarından ders gören,
medrese havasının çekiciliğine kapılan ve yetişmesiyle Şeyhülislâmlık makâmına liyakat kesbeden, hâsılı
asrın ikinci yarısını dolduran ve Kânûnî Sultan Süleyman Hana candan bağlı olan şâir Bakî (Mahmûd
Abdülbâkî) (1526-1600) asrın Sultanü’ş-şuârâsı olarak kalmıştır. Dünyâ kavgalarının, menfaat
düşüncelerinin hiçbir işe yaramadığını:
Kadrini seng-i musallâda bilüp ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşuna yârân saf saf
beytiyle dile getirmiştir. Sözü dizmede ve seçmede ona yetişen şâir yoktur. Sanatı yüce, hissi ve
duyuşu derin olan Bâkî’nin kendisinden sonra yolunu tâkip eden şâirler çıkmış ve Bâkî Mektebi (ekol)
kurulmuştur. Gerçekten imparatorluğun dört bir yanından ses veren şâirler onun gibi söylemeye gayret
ederek bu mektebin devâmını temin etmişlerdir.
Mahmûd Abdülbâkî başta Dîvân’ı olmak üzere büyük ve hacimli eserler bırakmıştır. Bunlar
Fezâilü’l-Cihâd, Meâlimü’l-Yakîn ve Fezâîl-i Mekke adlı eserlerdir. Bunlardan Meâlimü’l-Yakîn;
Muhammed aleyhisselâmın hayâtını anlatan bir siyerdir. Bâkî’nin dili Dîvân’ında yer yer ağırlık
göstermesine rağmen, mensûr olan diğer eserlerinde açık ve anlaşılır bir dildir.
Bu kadar divan şâirinin içinde Mesnevî Edebiyâtı 16. yüzyılda görülen dîvânlarla at başı yürür.
Kara Fazlı (ölm. 1563) Nahlistan adlı mensur hikâyesinin yanında Lehcetü’l-Esrâr, Hümâ ve
Hümâyûn ile Gül ü Bülbül adlı mesnevîlerini yazar. Fakat bu yüzyılda hamse sâhibi olarak Taşlıcalı
Yahya görülmektedir. Hamsesini Gencîne-i Râz, Kitâb-ı Usûl, Şah u Gedâ ve Gülşen-i Envâr adlı
mesnevîler meydana getirmektedir. Ayrıca bir de Dîvân’ı vardır. Lâmiî Çelebi’nin yukarıda bahsedilen
eserleri içinde Bursa Şehrengîz’i Bursa’nın güzel yerlerini tanıtmaktadır. Bu da şâirin ehl-i tarîk
olmasına bağlanabilir.
Bu yüzyıla mesnevî getiren şâirler arasında; Âzerî İbrâhim Çelebi (ölm. 1585) Nakş-ı Hayâl,
Ravzatü’l-Envâr adlı mesnevîleriyle, Bursalı Cenânî Mahzenü’l-Esrâr, Riyâzü’l-Cinân ve Cilâü’l-
Kalb adlı üç mesnevîsiyle Lârendeli Hamdî Kıssa-i Leylâ vü Mecnûn adlı mesnevîsiyle görülürler.
On altıncı yüzyılın nesir sahasındaki belli başlı eserleri târih ve tezkire vâdisindedir. Yukarda
kendisinden bahsettiğimiz Kemalpaşazâde Şemsüddîn Ahmed’in Tevârîh-i Âl-i Osman’ından başka:
Tosyalı Celâlzâde Mustafa Çelebi (1494-1567) Tabakâtü’l Memâlik fî-Dereceti’l-Mesâlik adlı ilim ve
edebiyat sahasındaki eserini ve Selimnâme’sini yazmıştır. Lütfî Paşa (1488-1563) ise Âsafnâme ile
Tevârîh-i Âl-i Osmân’ını yazmıştır. Selânikî Mustafa Efendi (ölm. 1600)’ye gelince Ferhad Paşanın
sadrâzamlığından sonra Rûznâme-i Humâyûn yazmak için vazifelendirilmiştir. Bu eserinde Selânikî
devrin eksik ve aksayan taraflarını ele alıp, tahlil ve tenkit etmiştir. Hasan Can’ın oğlu olan Hoca
Sâdeddîn Efendi (1536-1599) ise devrin büyük târihçisidir. Osmanlı târihini iki cilt hâlinde yazmış ve
Tâcü’t-Tevârîh adını vermiştir. Uslûbu canlı olup, sanatla doludur. Nesrinin esâsını bilhassa secîli,
kâfiyeli ve sanatlı yazısı meydana getirir.
Devrin bir başka târihçisi Gelibolulu Âli (1541-1600)’dir. En mühim eseri dört ciltten meydana
gelen Künhü’l-Ahbâr’ıdır. Ayrıca Nasîhatü’s-Selâtîn, Kavâidü’l-Mecâlis ve Menâkıb-ı
Hünerverân adlı eserlerin de yazarıdır.
Beylikler devrinden bu asra kadar, hemen her sahada gittikçe genişleyen Osmanlı Edebiyatı artık
onların toplu olarak gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi husûsunda, yetiştirdiği kalem sâhipleri
sâyesinde, gerekeni de ihmâl etmemiştir. Önceleri antoloji şeklinde şiir mecmûalarıyla başlayan bu zevk
üstünlüğü 16. asırda tezkirelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Aslında tezkireciliğe İran ve Çağatay