The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by kitablarinmuhteviyati, 2021-12-04 14:02:25

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Keywords: Yeni Rehber Ansiklopesidi

istikâmetini ayarlar. İnişte uçak hızının yatay ve düşey iki bileşeni vardır. Pilot inişte daha yere
değmeden önce uçağı olduğu kadar yatay uçuş pozisyonuna getirerek düşey hız bileşenini en aza
indirmeğe çalışır. Yatay hızın sebep olduğu kinetik enerji uçak frenlenerek yutulurken, düşey bileşenden
ileri gelen enerji iniş takımları tarafından yutularak ısıya çevrilir. Bunu sağlamak için iniş takımlarında
yay, amortisör ve tekerleğin lastiği gibi elemanlardan faydalanılır.

Üç tekerlekli iniş takımlarında ana tekerlekler kanatlarda, yardımcı tekerlek ya burunda veya
kuyruk kısımda olabildiği gibi çok tekerlekli ağır nakliye ve yolcu uçaklarında ana tekerlekler dört grup
hâlinde gövdenin içine arka arkaya yerleştirilir. Meselâ Boeing 747 yolcu uçağının 16 ana, 2 yardımcı
olmak üzere 18 tekerleği vardır. İniş takımlarının diğer bir husûsiyeti sâbit veya katlanabilir olmalarıdır.
Sâbit iniş takımları düşük hızlı, basit uçaklarda kullanılır. Uçakların hızı ve iniş takımlarının ebadı arttıkça
aerodinamik dirençleri de çok artar. Bu durumda iniş takımları uçuş esnâsında katlanarak kanat veya
gövde içine saklanır. Bunu sağlamak için de elektrikî, hidrolik veya pnömatik güç sistemlerinden
faydalanılır. İçeri alındıktan sonra iniş takımları kapaklarıyla kapanır. İniş takımının kapalı ve açıkken
olduğu gibi kalabilmesi için kilit ve emniyet mekanizmaları kullanılır. Ayrıca iniş takımlarının kapalı veya
açık olup olmadığını pilota bildiren ikaz sistemleri vardır.

Takat sistemleri (Uçak motorları): Uçaklarda, uçağın havalanmasını ve havada uçuşunu
sağlayan motorların hafif, güvenilir, gürültüsüz ve ekonomik olması aranan özelliklerdir. Hafiflik
motorun birim tepki kuvveti veya beygir gücü başına düşen ağırlığıyla ifâde edilir. Motorun arıza
yapmadan ve az yakıt harcayarak çalışması gerekir. Ayrıca bakımının, sökülüp takılmasının kolay olması
da aranan özellikleridir. Uçak motorlarının tipleri şöyledir:

1) Pistonlu (pervaneli), 2) Türboprop (pervaneli), 3) Türbojet, 4) Türbofan, 5) Ram-jet ve Püls-
jet, 6) Roket motoru.

Pistonlu motorlar, hızı saatte 500 km’ye varmayan pervaneli uçaklarda kullanılır. Pistonların
motordaki düzeni karşılıklı veya yıldız şeklinde olmak üzere 36 silindire kadar olanları vardır. Su veya
hava soğutmalıdırlar. Yüksek oktanlı benzin kullanırlar. Uçak yükseldikçe motor veriminin azalmasını
önlemek için süberşarj denen aşırı besleme yapılır. Ayrıca pervâne veriminin en üst düzeyde olması için
pervane paleleri kendi eksenleri etrafında dönecek şekilde değişken hatveli yapılır. Neticede yine de
pistonlu, motorlu ve pervaneli uçakların hızları ve yükselişleri sınırlıdır.

Türboprop sistemlerde pervâneyi gaz türbinleri çevirir. Pistonlu motorlardan daha yükseklerde ve
daha hızlı uçuşa elverişlidir. Umûmiyetle nakliye ve yolcu uçaklarında kullanılır. Helikopterlerde de aynı
sistem vardır; pervâne yerine helikopter motoru çalıştırılır. Gaz türbinlerinin gücü günümüzde 500 şaft
beygir gücünün üzerinde yapıldığından hafif uçaklarda pek kullanılmamaktadır. Türbinle pervâne
arasında verimin üst düzeyde olması için devir düşüren bir dişli kutusu bulunur. Güçleri on bin şaft
beygir gücüne kadar çıkar ve jet yakıtı kullanılır.

Türbojet sistemler, yâni jet motorlarında da gaz türbini kullanılır. Motor egzostundan çıkan hızlı
sıcak gazların tepkisiyle uçuş gücü elde edilir. Pistonlu ve türboprop motorlarda sınırlı olan uçuş hızı jet
motorlarıyla aşılarak ses hızının üstünde uçan süpersonik uçaklar yapılması mümkün hâle geldi. Uzun
menzilli yolcu uçakları, avcı ve bombardıman uçaklarında jet motorları kullanılmaktadır. (Bkz. Jet
Motoru)

Türbofan ve Baypass sistemleri de jet motorlarının bir çeşididir. Motorun ön veya arka kısmında
bulunan ve pervâneye benzer fan kısmı motorun içinden geçen havayı arttırıp tepki kuvvetinin artmasını
sağlar. Baypass jet motorlarında da kompresörde sıkışan havanın bir kısmı yanma için yanma odalarına
girerken bir kısmı motorun dış çeperlerini soğutarak egzosta gider. Her iki çeşit motorun da gâyesi
düşük hızlarda yakıt sarfiyatının azaltılmasıdır.

Ram-jet ve Puls-jet motorlar uçaklarda pek kullanılmaz. Pilotsuz bomba ve uçaklarda kullanılır.
Türbin, kompresör gibi dönen bir kısmı yoktur. Önden giren hava yanma neticesinde hızla egzosttan
atılarak tepki sağlanır.

Roket motorlarının diğerlerinden en önemli farkı çalışmak için havaya ihtiyaç duymamasıdır.
Çünkü yakıtla birlikte yanmayı sağlayan oksijen de motorun bulunduğu sistemde berâber bulunur. Bu
sebepten roket motorları bulundukları çevreye bağlı kalmadan denizaltında ve uzayın hava olmayan
boşluklarında kullanılabilmektedir. Yakıt olarak katı veya sıvı kimyevî yakıtla birlikte nükleer ve güneş
enerjisi de kullanılır. Roketli mermiler, güdümlü mermiler, pilotlu ve pilotsuz uçaklar, uzay araçları
başlıca kullanıldığı yerlerdir. (Bkz. Roket)

Yardımcı sistemler: Uçağın hız, yükseklik, yatış, dönüş, yükselme, alçalma gibi çeşitli
pozisyonlarının yönünü pilota bildiren ve uçaklarda standart hâle gelen ana uçuş sistemleri yanında
pekçok yardımcı sistem de vardır. Gelişen teknolojiye paralel olarak uçuş yükseklik ve mesafelerinin
artması gece ve bulut gibi değişik hava şartlarında uçma mecburiyetini; bu da bu şartlarda uçuşun

sağlanabilmesi için çeşitli yardımcı sistemleri elzem hâle getirdi. Bu sistemler çeşitli elektronik
cihazlardan ibârettir. Muhâbereyi sağlayan telsizler, seyrüsefer cihazları, iniş kontrol sistemleri, atış
kontrol cihazları, radarlar, otomatik pilot, kompüter ve değişik gâyeli elektronik cihazlar belli başlılarıdır.

Yüksek irtifalarda uçarken pilot ve yolcuların normal şartlarda yaşamasını sağlaması için elzem
olan basınçlandırma, havalandırma ve ısıtma ve soğutma da önemli yardımcı sistemlerdendir.

Uçakların sınıflandırılması: Uçakları belirli bir kritere göre sınıflandırmak mümkün değildir.
Kullanıldıkları yerlere, gâyelere göre üzerinde taşıdığı motorlara göre, şekillerine göre ve daha pekçok
kritere göre uçakları tiplere ayırmak mümkündür. Kullanılma yeri açısından ana olarak askerî ve sivil
uçaklar olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Askerî uçaklar da gâyelerine göre avcı, bombardıman, önleme,
keşif, nakliye uçağı gibi tiplere sâhiptir. Her tipteki uçağın kendine has yapı, ebat ve manevra özellikleri
vardır. Sivil uçaklar da kendi aralarında yolcu, nakliye, ilâçlama, araştırma uçağı vb. gibi çeşitli
gâyelerde kullanılacak şekilde değişik ebat ve özelliklerde yapılır. Uçakları dizayn edenler uçağın şeklini,
motorunu vb. yapı elemanlarını seçerken pekçok faktörü gözönüne almak mecburiyetindedir. Meselâ
süratin önemli olduğu bir avcı uçağında pervâneli motor yerine jet motorunu tercih edecektir.

Son zamanlarda gelişen savaş teknolojisi neticesinde ortaya çıkan bir uçak tipi de pilotsuz
uçaklardır. Elektronik haberleşme cihazlarıyla yerden idâre edilen bu uçaklar pilottan ve pilota âit
sistemlerden iktisat ederek mâliyeti pilotlu uçaklara göre düşürmektedir. Bu sebeple gelecekte pilotlu
uçakların yerini alabileceği düşünülmektedir. Bunun yanında yerden kumanda eden pilotun geniş bir
görüş açısı olmaması ve görevini tamamlayan uçağın tekrar üsse dönmesinin hava şartlarına bağlı
olması gibi dezavantajları da vardır.

Türkiye’de uçak sanâyii: Dışardan alınan uçaklarla başlayan Türk Havacılığı, zamanla gelişerek
tamâmen kendi îmâlâtı olan uçakları kullanır hâle geldi. 1913’te Teğmen Nuri Beyin Edirne-İstanbul
uçuşu, 1914’te Yüzbaşı Sâlim ve Kemâl Beyin İstanbul-Kahire Seferi, 1924’teki İstanbul-Ankara yolcu
taşımacılığı bu gelişmenin kayda değer belirtileridir.

1925 yılında kurulan Kayseri Tayyare Fabrikasının ardından bir sene sonra Eskişehir Tayyare Tâmir
Fabrikası hizmete açıldı. Kayseri’de hava avcı uçakları ve Fledgling eğitim uçaklarının îmâlâtı
gerçekleştirildi. Aynı yıllarda îmâlâta başlayan Türk Hava Kurumu Planör Fabrikası 1938-39 yıllarında
150 adet planör îmâlâtı yaptı. Bir inşaat müteahhidi olan Nuri Demirağ’ın İstanbul-Beşiktaş’taki uçak
fabrikasında Nu. D. 36 ve Nu. D. 38 tipi uçaklar imâl edildi. 36 tipi iki kişilik bez bir eğitim uçağıydı. 38

tipi ise 6 kişilik tamâmen mâdenî bir uçaktı. 1942’de Etimesgut’ta açılan Türk Hava Kurumu Uçak
Fabrikası, 1954’te Makina ve Kimya Endüstrisine devredilerek kapandı.

1980’lerden sonra tekrar gündeme gelen uçak îmâlâtı, (kurulan TUSAŞ şirketinin Amerikan
şirketleriyle ortak çalışması neticesinde) F-16 avcı uçağının ve motorunun Türkiye’de îmâl edilmesi
husûsunda önemli gelişmeler kaydetti. Bir kısmı îmâlât ve bir kısmı da montaj olmak üzere gövdesi
Ankara’daki, motoru Eskişehir’deki TUSAŞ fabrikalarında ortak olarak yapılmaya başlandı.

UÇAK GEMİSİ

Alm. Flugzeugträger (m), Fr. Porteavions (m), İng. Aircraft Carrier, aeroplane (airplane) carrier.
Uçakların, denizlerde pist olarak kullanabileceği özellikte inşa edilmiş yüzer hava alanı olarak görev
yapan büyük tonajlı savaş gemisi. Savaş uçaklarının menzili kısa olduğu için okyanus aşırı savaşlarda
uçağın savaştaki yerini alabilmesi için seyyar hava alanlarına ihtiyaç duyulmuş ve bunun neticesinde
uçak gemileri inşâ edilmiştir.

İlk olarak bir uçağın gemiyi üs olarak kullanıp havalanması 14 Kasım 1910’da sivil bir pilot olan
Engene Ely tarafından uygulanmıştır. Uçak Amerikan kruvazörü Birmingham’ın tahta kaplı
güvertesinden havalanmıştır. Bu tecrübenin tersi 18 Ocak 1911 senesinde yine aynı pilot tarafından
amerikan kruvazörü Pennsylvania’nın güvertesine inerek yapıldı. Bu denemeden sonra ABD Deniz
Kuvvetleri uçak gemisi yapımına başladılar. Bunları Japonlar ve İngilizler tâkip ettiler. İkinci Dünyâ
Savaşında uçak gemileri büyük görevler yaparak, önemli bir stratejik silâh olduğunu ispatlamışlardır.
Uçak gemileri sâyesinde okyanuslarda denizaltılar rahat nefes alamamışlardır. Seyyar hava alanı görevi
yaptıkları için de ulaşılması zor yerler dahi, uçaklarla bombalanarak stratejik ve lojistik noktalar imhâ
edilebilmiştir.

Uçak gemileri tek başlarına bağımsız bir kara parçası gibi milletlerarası sularda devamlı yer
değiştirerek faaliyetlerini sürdürürler. Bu sâyede düşman hedeflerine menzil olarak yaklaşma imkânı
doğmaktadır. Nükleer silâh taşıyan uçakların bu şartlarda tesirliliği bir kat daha artmaktadır.

Uçak gemileri arızalanan uçakların denizde tâmir edilmesine, yakıt ve cephâne ikmâline de
müsâittir. Uçak gemileri büyük olduğu için bir şehir gibi personelin her ihtiyacına cevap verecek tesisleri
de vardır. Moral yönünden personele karayı özletmeyecek imkânlar tanıdığı için uçak gemileri uzun süre
denizlerde dolaşabilir.

ABD Deniz Kuvvetlerinde 1970’lere kadar denizaltı arama, tarama ve avlama (SVS) ve hücum
(CVA) olarak iki tip uçak gemileri vardı. Daha sonra iki maksatlı CV uçak gemileri yapıldı ve eskileri de
bu maksada uygun olarak değiştirildi. Bu uçak gemileri geniş kapasiteye sâhip, en modern araçlarla,
sistemlerle donatılmıştır. Uçak gemileri kara birliklerini takviye etmek, indirme harekâtı yapmak
maksadıyle helikopter de bulundururlar.

İkinci Dünyâ Savaşından sonra uçak gemilerinde çok gelişmeler olmuştur. 273 metre boyunda ve
42.500 DWT’luk gemiler inşâ edilmiştir. Pilotlar aynadan yansıtılan ışık yardımıyla piste iniş yaparlarken,
daha sonra tam otomatik iniş sistemleri geliştirilmiştir. Çok ağır hava şartlarında dahi süratli bir jet
uçağının uçak gemisinin pistine inişi çok kolaylaşmıştır. Bunun için otomatik iniş radar sistemlerine ilâve
olarak pistte hız kesen yakalama kanca sistemleri de vardır. Dikine havalanan uçakların yapımından
sonra uçak gemilerindeki uçak sayıları da arttırılmıştır.

UÇAKSAVAR

Alm. Flak (f), Fr. Dèfense (f), Contre avions (D.C. A.), İng. Anti-aircraft. Düşman hava araçlarına
karşı kullanılmak üzere özel olarak imâl edilen, ateş sürati, mermi ilk hızı ve tahrip gücü yüksek namlulu
silâhlarla güdümlü füzeler. Bunların hepsi uçaksavar silâhları olarak adlandırılırlar. İlk defâ 1794 yılında
bir balona açılan ateşle başlayan uçaksavar silâhları günümüzde üstün performanslı uçakların
gelişmesine paralel olarak sürekli bir tekâmül içerisindedir. Bu silâhlardaki gelişmeler, daha çok ses üstü
hıza sâhip yüksek manevra kâbiliyetli uçaklara karşı etkili olabilmek için yeni sistemler meydana getirme
yönünde olmaktadır. Radarlar ve bilgisayarların uçaksavar silâh sistemlerinde kullanılmaları sebebiyle
hedef tâkibi, dost ve düşman uçakların ayırt edilme imkânları artmış ve uçaksavar silâhları yüksek
hızdaki uçaklara karşı etkili olacak şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Uçaklardaki hızlı gelişmeye karşı
ne kadar modern olursa olsun sâdece bir silâhın mükemmel olması kâfi gelmemektedir. Çağımızda hava
savunması ancak radar, muhâbere şebekesi ve uçaksavar silâhı üçlüsünün koordineli olarak çalışması
sonunda başarılabilir. Teknolojideki her gelişme, bu üçlüyü etkilemek sûretiyle düşman uçaklarının
meydandan kalktığı andan îtibâren faaliyete geçecek bir hava savunma sistemiyle doğrudan ilgilidir.

Bugün uçaksavar silâhları kendilerinden istenilen görevleri müessir bir şekilde yapabilmeleri için
bâzı özelliklere sâhip olmaları gerekir. Bu özelliklere göre uçaksavar silâhları: Yüksek bir ateş gücüne;
sür’atle hareket eden hava hedeflerine karşı ateş açma kâbiliyetine; uzak mesâfelerden havan

hedeflerini tâkip ve tahrip gücüne sâhip olmalıdırlar; hareket kabiliyetleri yüksek, tahrip güçleri fazla
olmalıdır; radarlarla teçhiz edilmelidirler; alçak irtifalardan uçan uçaklara karşı etkili, basit ve ekonomik
olmalıdırlar.

Uçaksavar silâhları genel olarak namlulu uçaksavar silâhları ve güdümlü füzeler olarak (ASM-
Surface To Air Missile veya AAM-Air To Air Missile) tasnif edilebilirler. Namlulu silâhlar da, uçaksavar
makinalı tüfekleri ve uçaksavar topları şeklinde sınıflandırılmaktadırlar. Güdümlü füzeler uçuş
hâlindeyken hedeflerine uyarak, sâhip oldukları güdüm sistemleriyle yolları değiştirilen veya düzeltilen
silâhlar olup, bu nitelikleriyle namlulu silâhlara nazaran daha fazla isâbet ihtimâline sâhiptirler. Güdümlü
füzelerde; komuta ile güdüm, radar hüzmesiyle güdüm ve hedefin özelliğinden istifâde etmek sûretiyle
güdüm sistemleri kullanılmaktadır.

Bugün muhtelif ordularda kullanılmakta olan uçaksavar silâh ve füzelerinden bâzılarının özellikleri
şöyledir:

12,7 mm makinalı tüfek: Alçak hava taarruzlarına karşı kullanılan bir silahtır. Hava hedeflerine
menzili 1000 m’dir. Dakikada 500 atım atabilir. 4 adet makinalı tüfeğin bir araya getirildiği sistemlere
TARET denilmektedir.

35 mm uçaksavar topu: İsviçre yapısı elektronik ateş idare sistemli ve çift namlulu, modern bir
hava savunma silâhıdır. Menzili radarla 4000 m optik olarak 3000 m’dir. Dakikada 1100-1500 atım
atabilir.

Roland hava savunma füzesi: Otomatik enfraruj tâkipli, Alman, Fransız ortak yapımı 6500 m
menzilli bir füzedir. Hâlen Avrupa ordularında kullanılmakta olan diğer hava savunma silâhları HAWK-
CHAPPARAL-NİKE-AJAKS-NİKE HERCULES gibi isimler almışlardır.

Doğu ülkelerindeki silâhlar ise SAM-2, SAM-3, SAM-GUİLD FROG-5 ve 7 güdümlü füzeleri, 12,7
mm’lik 14,5 mm’lik uçaksavar makinalı tüfekleriyle 100 mm’lik ve 130 mm’lik uçaksavar toplarıdır.

UÇAN AGAMA

(Bkz. Uçan Kertenkele)

UÇAN BALIK (Exocoetus rondeleti veya Cephalacanthus volitans)

Alm. Flughuhn, Fr. Poisson volant, İng. Flying fish. Familyası: Uçanbalıkgiller (Exocoetidae).
Yaşadığı yerler: Akdeniz, Atlantik ve bütün sıcak denizlere, özellikle Büyük Okyanusta. Özellikleri:

Büyük ve kanat biçimindeki göğüs yüzgeçleriyle havada bir süre planör uçuşu yapabilen açık deniz
balıkları. Havada 300-400 metre yol alabilenleri vardır. Çeşitleri: 50 kadar türü bulunur. Çoğu Büyük
Okyanusta yaşar. İki kanatlı uçan balık veya uçar balık (C.volitans), Dört kanatlı Atlantik uçan balığı
(C.haterurus), Kaliforniya uçan balığı(C.colifornicus) meşhurlarıdır.

Olağanüstü büyüklükteki göğüs yüzgeçleriyle birkaç sâniye havada süzülebilen deniz balığı. “Uçar
balık” veya “tayyar balık” olarak da bilinir. Sıcak denizlerde yaşarlar. Vücutları torpido şeklinde olup
kefali andırır. Boyları 15-45 cm arasında değişir. En büyükleri 45 cm boyundaki Kaliforniya uçan
balığıdır. Sırtları esmer, yanları gri, karnı beyazdır. Kuyrukları“V” şeklinde olup, alt parça üst parçadan
daha uzundur. Bu özellik, uçuşta en büyük rolü oynar. Denizlerin üst seviyelerinde yüzerler. Dişsizdirler.
Bitki ve hayvanî planktonlarla beslenirler. Akdeniz ve Marmara’da görülenleri vardır. Sürü hâlinde
dolaşırlar. Gemiler tarafından ürkütülünce veya kendilerini kovalayan orkinos gibi büyük balıklara yem
olmamak için sudan fırlayarak havada 60-130 metre kadar uçarlar. Bu, kuşlardaki gibi gerçek bir uçuş
değildir. Gelişmiş göğüs yüzgeçlerini açarak havada planör uçuşu yaparlar. Büyük olan hava keselerini,
uçarken şişirerek hafiflerler. 15 cm’lik bir uçan balığın hava kesesinin uzunluğu 9 cm’yi bulur. Göğüs
yüzgeçleriyse balığın boyunun üçte ikisi uzunluğundadır. Yüzerken göğüs yüzgeçlerini vücutlarına
yapıştırırlar. Orta boyda bir uçan balığın göğüs yüzgeçleri açılınca 60 cm enine ulaşır.

Uçuş olayı, kuyruğun su içinde sâniyede 50 defâ titreşmesiyle gerçekleşir. Deniz yüzeyinde saatte
30 km, hızla yüzerken, kuyruk titreşimiyle hızı 96 km’ye kadar yükselir. Yarım sâniye içinde balık sudan
havaya fırlar. Bu hızla göğüs yüzgeçlerini açtığında havada 10-15 sâniye süzülerek 80 metre kadar yol
alır. Hızı kesildiğinde göğüs yüzgeçlerini kapatarak başüstü veya karın üstü suya düşer. Gündüz ve gece
sürüler hâlinde uçuşlar yaparlar. Işığa doğru yöneldiklerinden kayık ve gemi güvertelerine düştükleri
çok görülmüştür. Çoğunlukla 1-2 metre yüksekten uçarlarsa da bâzan 8-10 metre yüksekliklere
çıktıkları da olur. Dört kanatlı uçan balıkların göğüs yüzgeçleriyle berâber karın yüzgeçleri de gelişmiştir.
Dört kanatlı Atlantik uçan balığı, uçarken göğüs yüzgeçlerini de titretir. Suya düştüğünde veya dalgadan
geçerken kuyruk ve göğüs yüzgeçlerine tekrar titreşim hareketi yaptırarak ikinci bir sıçrayışla uçuşunu
devam ettirir. Böyle ard arda 11 sıçrayış yapabildiği, toplam 43 sâniye havada kalabildiği ve 300-400
metre uçabildiği görülmüştür. Uçma olayı düşmanlardan kaçmak için yapılır. Hava akımları uçuşu etkiler.
Yunus veya orkinos saldırılarından kurtulmak için uçuş yaparken, havada da martı ve albatros kuşlarının
saldırısına uğrarlar.

Uçan balıkların etleri makbuldür. Ağla avlanarak, orkinos ve kılıçbalığı avında yem olarak
kullanılırlar. Bâzı bölgelerde ticârî önem taşırlar. Yumurtalarını yüzeyde bulunan yosunlar arasına
bırakırlar. Havada sürü hâlinde, uçuşlarını tâkip etmek insana heyecan verir.

UÇAN KERTENKELE (Drago volans)

Alm. Fliegende Eidechse (f), Fr. Lézard (m) volant, İng. Flying lizard. Familyası: Ejder
kertenkelegiller (Agamidae). Yaşadığı yerler: Güney Asya ormanlarında, ağaçlar üstünde. Özellikleri:
20-30 cm boyunda, ince, uzun yapılıdır. Vücûdunun yanlarındaki deriyi kanat gibi gererek planör uçuşu
yapar. Böcekle beslenir. Çeşitleri: Uçan birkaç kertenkele türü vardır. En meşhuru uçan ejder
(D.volans)dir.

Güney Asya veFilipinler’de ağaçlar üstünde yaşayan yeşilimtrak renkli bir kertenkele “Uçan
agama” veya “uçan ejder” olarak da bilinir. Uzun bedenli, ince ve uzun kuyrukludur. En büyükleri 36
cm’dir. Vücûdunun yanlarında sarkan ince derisini gererek, yükseklerden aşağı doğru süzülerek uçabilir.
Uçan kertenkeleler gerçek mânâda uçmazlar. Yarım düzine kadar yalancı kaburgalarla desteklenen
yanlarındaki ince derilerini kanat gibi gererek planör uçuşu yaparak havada eğimli olarak süzülürler. En
üst dallardan kendilerini boşluğa atarak 8-10 metre süzülerek daha da alt dallara geçerler. Birbirleriyle
döğüşen iki erkek, ağaçtan düştükten sonra bile havada kendilerini toparlayarak farklı ağaçlara
süzülürler. Yumurtlama dönemlerinin dışında kolay kolay yere inmezler. Ençok hindistancevizi ve bir
çeşit palmiye ağaçlarında yaşarlar. Vücutlarının rengi ağaç dallarına uyduğundan kolay kolay fark
edilmezler. Dinlenirken veya gezinirken ince deri bedenlerinin yanlarında arkaya doğru katlanır. Havada
kayarken kanat derilerinin canlı renkleri ortaya çıktığından seyredilmeye değer bir manzara arz ederler.
Ağaçlardaki örümcek, karınca, güve, sinek ve çekirgeleri yediklerinden faydalıdırlar.

UÇKUR

Alm. Taillenband (n), Leibschnur (f), Fr. Cordon (m), detaille, İng. Waist-string or band. Eskiden
iç donları belde tutmak için kullanılan bağ. Aslı “İçkur”dur. “Kur” kuşak mânâsına gelmektedir. Lastik
kullanılmadığı zamanlarda şalvar ve iç donlar için özel olarak yapılırdı. Uç kısımları süslü ve işlemeli iki
metre kadar boyunda olurdu. Görünecek uçları gergefte işlenir, uçkur bağlandıktan sonra bu kısım
dışarıya sarkıtılırdı.

İslâmın emirlerini yerine getirmede çok titiz davranan atalarımız harama-helâle çok dikkat ederdi.
Selçuklu ve Osmanlılarda şehir ve kasabalarda sınâî, ticârî ve iktisâdî bütün faâliyetleri tanzim eden
Ahîlik Teşkilâtına girebilmek ve girdikten sonra da orada barınabilmek için kişinin gözüne, diline ve
uçkuruna sâhip olması çok önemli şartlardandı. Bu bakımdan “Harama uçkur çözme” deyimi darbımesel
hâlinde nesilden nesile söylene gelmiştir.

UÇUCU MADDE BAĞIMLILIĞI

Uçucu kimyâsal maddelerin gerçek kullanma amaçları dışında, düşünce, davranış ve duyguda
değişiklikler yapmak gâyesiyle insanlar tarafından kullanılması.

Dünyâda olduğu gibi ülkemizde de uçucu maddeleri suistimal edenlerin çoğunluğu 5-21 yaş
grubunu meydana getiren çocuklar ve delikanlılardır. Uçucu maddeleri ihtivâ eden ticârî ürünlerin alım
satımlarının kontrolsüz ve denetimsiz oluşu, fiatlarının ucuz, temin edilebilmenin kolay, günlük hayâtın
her alanında kullanılıyor olması sebebiyle, nispeten daha pahalı ve temini güç olan yasa dışı uyuşturucu
maddeleri tanımayan, bilmeyen, elde edemeyen 5-21 yaş grubu kişiler arasında uçucu madde kullanıma
gerek merak, gerekse bu maddeleri kullanan arkadaşlarının teşvikiyle revaç bulmaktadır.

Ayrıca zekâ problemi olan kişiler, dialize giren kronik böbrek hastaları, uçucu maddeleri îmâl eden,
îmâlâtında kullanan, satan, işyerlerinde çalışan kişiler, tıbbî personel, yatılı okullarda okuyan öğrenciler,
uçucu madde bağımlılığı açısından risk grubunu meydana getirirler.

Uçucu maddeleri kullananlar uçucu maddeleri ya doğrudan kendi kabından, ya poşetlere dökerek
veya beze, üstübüye dökerek koklarlar.

Uçucu maddeler solunduktan 5 dakika kadar kısa bir süre içinde sarhoşluğa sebep olur. Kişinin
konuşması değişir, muhâkemesi bozulur, uykuya eğilimi artar. Bâzan gördüğü hayâllerin ve duyduğu
seslerin etkisinde kalarak amaçsız hareketler yapabilir.

Kendini çok neşeli hisseder, kulakları çınlar, dikkatini bir noktaya toplayamaz. Bu etkiler uçucu
madde koklanmasından 40-45 dakika sonra kaybolur. Bu sebeple kullanıcılar “Kafayı bulmak” için bu
maddeleri sürekli koklarlar.

Bir uçucu madde bağımlısını, elbiselerindeki yapışkan lekelerinden, nefesindeki uçucu madde
kokusundan, uçucu madde buharlarının yüzde yaptığı tahriş sonucu kızarmış yüzünden kolayca
tanıyabiliriz.

Uçucu maddelerin uzun süre kullanılmasıyla; sinir sistemi, kalp ve dolaşım sistemi, kan sistemi,
sinir sistemi (beyin beyincik), boşaltım sistemi (böbrekler), solunum sistemi (akciğerler), sindirim
sistemi (karaciğer) ve kaslar üzerinde kalıcı hasarlara sebep olur. Hattâ bâzan kalp üzerine olan direkt
zehirli etkisinden dolayı âni ölümlere sebep olabilir. Ayrıca bu maddeleri kullananların henüz gelişme
çağında olmaları sebebiyle sayılan bu sistemlere âit organların gelişimi bozulabilir, gecikebilir.

Uçucu madde bağımlısı çocuğa sâhip olan ana ve babaların paniğe kapılmadan, çocuklarını
azarlamadan, dövmeden, gerekli araştırma ve incelemelerin yapılması için bir psikiyatri uzmanına
başvurması uçucu madde bağımlısının tedâvisi için gereklidir.

Genelde Uçucu Maddeler 9 Gruptur:
1. Alifatik ve aromatik hidrokarbonlar: N-hekzan, petrol ürünleri (benzin gibi), benzen, ksilen,
toluen, izo-butan, n-butan, propan.
2. Halojenize hidrokarbonlar: Bromokloro di floro metan, kloro di floro metan, kloroform,
dikloro difloro metan, diklor metan, enfluran, halotan, 1.1.1. triklor etan, freonlar, florokarbonlar.
3. Alifatik nitritler: Amil nitrit, izo bütil nitrit.
4. Ketonlar: Aseton, siklo hekzanon, metil etil keton, metil bütil keton.
5. Esterler: Etil asetat, amil asetat.
6. Alkoller: Metil alkol, izo propil alkol.
7. Glikoller: Etilen glikol.
8. Eterler: Di etil eter.
9. Gazlar: Nitröz oksit.
Bünyesinde Uçucu Madde Bulanan Ürünler:
Yapıştırıcılar, aerosoller, lokal anestezik spreyler, yangın söndürücüler, kozmetik ürünler (aseton
ihtivâ eden), leke çıkarıcılar, elbise temizleyici sıvılar, cam temizleyici sıvılar, saç ve oda spreyleri,
deodorantlar, çakmaklar (butan, propan ve benzin ihtivâ eden), boya çözücüler, incelticiler (tiner gibi),
daktilo yazısı düzeltme sıvıları, beyaz yazı tahtası kalemleri, mürekkepleri, benzin.

UÇUK

Alm. Herpes (f), Fr. Herpès (m), İng. Herpes. Deri ve mukoza membranları üzerinde içleri temiz
sıvıyla dolu vezikül kümelerinin görülmesiyle karakterize bir viral enfeksiyon. Alt ve üst dudakların

birleştiği yerde çıkan ufak yaradır. Kabuk bağlar. Ağız hareket edince, kabuk çatlayarak çok acı yapar.
Dâhilî hastalıktan veya mikroptan hâsıl olur. Mikroba karşı iki gram gümüş nitrat, yâni cehennem taşı,
yüz gram inbik suyunda eritilir. Bu eriyik renkli şişede ve karanlık yerde senelerce saklanabilir. Bir
pamuğa veya tülbende birkaç damla damlatıp, bu yaş bez bir dakika kadar uçuk üstüne dokundurulur.
İki üç gece yatarken bir kere yapılır. Uçuk tamâmen geçer. İlâcı çamaşıra damlatmamalıdır. Siyah leke
yapar. Antibiotikli merhem sürmek de iyi gelmektedir. C ve B12 vitaminleri verilmesi faydalı olmaktadır.

Enfeksiyon sebebi: Herpes Simplex Hominis (HVH) isimli bir virüstür. Virüsün iki tipi vardır. Tip I
genellikle dudaklarda ve gözde lezyon yapar; Tip II ise genellikle genital bölgede enfeksiyon meydana
getirir. Enfeksiyon iki türlü meydana gelebilir.

A) Primer enfeksiyon: Burada hassas konağın virüsle direkt teması söz konusudur. Genellikle
pek belirti vermez ama bâzan yerel deri ve mukoza lezyonlarıyla birlikte sistemik enfeksiyon meydana
gelir. Yeni doğanlarda ve ağır beslenme bozukluğu olan bebeklerde ekseriya yerel cilt ve mukoza
belirtileri olmaksızın öldürücü sistemik enfeksiyonlar meydana gelebilir.

B) Tekrarlayan enfeksiyonlar: Bu tekrarlamalar dış ortamdaki değişiklikler (meselâ; soğuk,
ultraviyole ışınları) veya iç ortamdaki âdet hâli, yüksek ateş veya stresler gibi özel olmayan uyarıları
tâkip eder. Bu tipte sistemik enfeksiyon olmaz, sâdece yerel lezyonlar vardır.

Deri ve mukoza belirtileri: Primer enfeksiyonda deri ve mukozalarda 2-3 hafta kalabilen
veziküllerle birlikte sistemik enfeksiyon söz konusudur. Tekrarlayan enfeksiyonda ise deri ve
mukozalarda eritemli bir taban üzerinde ince duvarlı vezikül kümeleri vardır. Bunlar yırtılır, kabuklanır
ve 7-10 günde iyileşirler. Sık sık tekrar etmezse yerlerinde iz kalmaz.

Çocuklarda genellikle mukoza ile derinin birleşme yerlerinde lezyon görülür. En sık tutulan
bölgeler, dudak kanserinin en sık yerleştiği bölgelerdir.

Travmatik herpes: Derinin travmatik lezyonları her yerde bulunan herpesvirüsle kolayca enfekte
olabilir. Çoğunlukla lenf yolları boyunca merkeze doğru yayılma olur ve bölge lenf düğümlerinin
büyümesine ve aradaki zarar görmemiş deride dağınık veziküller hâsıl olmasına yol açar. Lezyonların
iyileşmesi üç hafta sürebilir. Yerel travmanın olduğu yerde tekrarlamalar olabilir. Güreşçiler ve tıp
personelindeki yüzey çiziklerinde de herpes enfeksiyonları yerleşebilir.

Genital lezyonlar: Herpesvirüsle genital enfeksiyonlar en sık ergenlik çağındakilerde ve
gençlerde görülür. Genellikle Tip II virüsüne bağlı olup, cinsî temasla bulaşırlar. % 5 oranda da Tip I

virüsüne bağlı olabilirler. Hastada her iki tip virüse karşı da antikor yoksa ateş, bölge lenf bezi şişmesi
ve ağrılı idrar yapma gibi sistemik belirtiler olabilir. Yetişkin kadınlarda rahim boynu en sık yerleşme
yeridir. Erkeklerde herpes vezikülleri veya ülserleri genellikle glans peniste, örten deride veya penisin
alt bölümünde görülür.

Göz belirtileri: Primer veya tekrarlayan bir enfeksiyonun belirtileri olarak konjunktivit veya
keratokonjunktivit meydana gelebilir. Konjunktiva kanlanmış ve şişmiş görülür, cerahatlı akıntı çok azdır
veya yoktur. Primer enfeksiyonda kulak önü lenf düğümleri büyür ve duyarlı olur.

Diğer belirtiler: Ağız içi lezyonlar (aft, stomatit), herpetik ensefalit, ekzama herpeticum vs. gibi
lezyonlar da herpes virüsüyle meydana gelebilir.

Teşhis: Teşhis aşağıdakilerden herhangi birisine dayandırılır.
a. Tipik bir klinik tablo,
b. Virüsün kültürle elde edilmesi,
c. Özel nötralizasyon yapan antikorların oluşması,
d. Kazıntı veya biyopsiyle elde edilen muâyene maddelerinde tipik hücrelerin veya histolojik
değişmelerin gözlenmesi.
Tedâvi: Yeni doğanlardaki uçuk vak’alarında bebeklerin çoğuna bulaşmanın, enfekte doğum
kanalından geçerken olduğuna inanılması, genital uçuk bulunan, doğumu yaklaşmış kadınlarda sezeryen
yapılmalıdır. Antiviral bir ilâç olan Asiklovir, şiddetli vak’alarda ağızdan veya enfeksiyonla, hafif
vak’alarda ise lokal tedâvilerde başarılı olmaktadır. Uçuk kremi şeklinde hazırlanan asiklovirli kremlerin
kullanılması belirtilerin çabuk geçmesini sağlamakta ve nüksleri azaltmaktadır.
Ağız bakımı için ağız yıkanması, temizlik öngörülür. Ceepryn 1= 4000 veya zefiran 1= 1000 faydalı
olabilir. Sıvı lidokain veya benzokain pastilleri gibi yerel analjezikler ağrıyı azaltıp çocuğun rahat
yemesini sağlar. Dudak lezyonlarında calamine solüsyon veya carbami peroşid katılmış gliserin gibi
kurutucu maddeler, faydalı antibiotikler yalnız sekonder bakteriyel enfeksiyonlarda kullanılır.
Yiyecek ve içeceklerin alımı çocuğun isteklerine uygun olarak kolaylaştırılır. Diğer besinleri
yemeyen çocuk iyice soğutulmuş sıvılar veya yarı katı besinlerden faydalanır. Tekrarlanmalar çoğu defâ
strese bağlıdır; bunlar tespit edilmeli ve tedâvi edilmelidir.

UÇURTMA

Alm. Drachen (n), Fr. Cerf-volant (m), İng. Kite. Birbirini kesen iki çıtanın kâğıtla kaplanıp,
kuyruk da eklenerek meydana getirilen, uzun bir iple yerden kontrol edilen, rüzgarla uçurulan bir
oyuncak. Doğu Asya’da uçurtma uçurmak eski zamanlardan beri çocukların sevdiği bir spordur. Çin ve
Japon uçurtmalarının kendilerine has enterasan renkleri ve kuş, balık, ejderha şekilleri vardır. Büyüklük
bakımından değişen uçurtmaların 2.50 m yüksekliğinde yahut genişliğinde olanlarına rastlanmaktadır.
Amerika ve Avrupa’da uçurtma uçurmak genellikle çocuklara âit bir oyun olarak nitelendirilirken,
İngiltere’de bâzı yaşlı kimseler bu oyunu kendilerine eğlence olarak kabul ederler.

Uçurtmaların ilmî olarak kullanılmaları ilk olarak 1749’da Alexander Wilson, Thomos Mehvill
tarafından İskoçya’da olmuştur. Bu şahıslar uçurtmaya termometre takmışlar ve bunu uçurtarak
yeryüzünün yukarılarındaki hava sıcaklıklarını tespit etmişlerdir. Benjamin Franklin’in 1752’de uçurtma
kullanarak elektrikî deneyler yaptığı bir gerçektir.

Uçurtmadaki ilk gelişmelerin arasında Eddy’nin kuyruksuz uçurtması, 1893’le Harprove’in kutu
uçurtması vardır. Sonradan uçurtmalar dünyânın meteoroloji bürolarında rüzgâr hızı, yön ve güçlerini,
sıcaklığı ölçen bir âlet olarak kullanıldı. Fakat uçurtmalar fırtına, yüksek rüzgâr yahut alçak rüzgârlarda
kullanılamadığından faydaları mahdut kaldı.

1920’lerde çıkan uçak ve balonlar uçurtmaların kullanımlarını azaltmış, daha sonraki roket ve
uydular ise uçurtmaların bu tip ilmî kullanımlarını tamâmen yok etmişlerdir. Şimdi sâdece çocuk ve
ihtiyarların oyuncağı olarak kullanılmaktadır.

UFO

Alm. Ufo, fliegende Untertasse, Fr. Ufo, soucoupe volante, İng. Ufo, flying saucer. Halk arasında
uçan dâire olarak da bilinen, mâhiyeti ve özellikleri tam tespit edilememiş olan uçan gök cisimlerine
verilen ad. İngilizcede “kimliği belirlenememiş uçan cisim” anlamına gelen “Unidentified Flying Object”
kelimelerinin baş harflerinden meydana geldiği için “UFO” denilmektedir.

Gök yüzünde zaman zaman görülen fakat kimliği henüz tespit edilememiş olan cisimler geniş halk
kitlelerini ve ilim adamlarını merak ve araştırmalara sevk etti. ABD’li bilim adamlarının 1950’li yıllarda
yaptıkları araştırma ve gözlemler sonunda hazırladıkları raporda; Ufo görüntülerinin yüzde 90’ının parlak
gezegenler, gök taşları, iyon bulutları, tan kızıllığı gibi astronomi ve meteoroloji olayları olduğu veya
hava taşıtları, kuşlar, balonlar, projektörler ve sıcak gazlardan kaynaklandığı bildirildi. Daha sonraki

yıllarda ortaya atılan çeşitli fikirler üzerine araştırma ve incelemeler genişletildi. Değişik zamanlarda
yeni raporlar hazırlandı. 1973’te bir grup ABD’li bilim adamı tarafından yeni çalışmaları sürdürmek
gâyesiyle Northfield’da Ufo Araştırmaları Merkezi kuruldu. Kanada, İngiltere, İsveç, Danimarka,
Avustralya ve Yunanistan’da da Ufo’larla ilgili bâzı çalışmalar yapıldı. Ancak yapılan araştırmalar ve
incelemeler neticesinde Ufo’larla ilgili yeni ve değişik bilgiler elde edilemedi.

UFUK

Alm. Horizont (m), Fr. Horizon (m), İng. Horizon. Gökyüzünün yerküresi veya denizle birleşiyor
gibi göründüğü sınır. Buna görünen ufuk denir. Çekül doğrultusuna merkezde dik bir düzlemin gök
küresiyle ara kesiti olan büyük dâire astronomik ufuk adını alır.

Büyük dâireler gökküresinin merkezinden geçerler. Gözü deniz seviyesinde bulunan bir râsıdın
gördüğü ufukla astronomik ufuk çakışır. Gözlemci yerküresinden yükseldikçe görünen ufuk astronomik
ufka nispetle alçalır ve genişler. Râsıdın yeryüzünden metre olarak yüksekliği “h” ise (depresyon),
(depressiondip) veya (inhitât-ı ufuk) adı da verilen ufuk alçalmasının açı dakikası cinsinden değeri =
1,78 V-h formülleriyle bulunur. Işığın atmosfer tabakaları tarafından kırılması sebebiyle (ufukta 35
dakikalık bir yükseklik açısı) ufuk gerçek yerinden yukarıda gözükür. Yerküresi yuvarlak olduğundan
görünen ufuk yüzeyi de eğridir. Bu yüzey toplam yeryüzüne nispetle çok küçük olduğundan çekül
doğrultusuna dik bir düzleme çok yakındır. Böyle kabul edilir. Alçalmış ufuk mer’î veya zâhirî ufuk olarak
da isimlenir. Yerküresi bir nokta gibi gök küresinin merkezinde kabul edilir. Bütün gök cisimleri gök
küresinin içinde yer alır. Yer ve gök kürelerinin merkezinde çekül doğrultusuna dik olan düzleme hakîkî
ufuk denir. Astronomik hesaplar bu ufka göre yapılır. Çekül doğrultusuna dik olarak gözlemcinin
gözünden geçen ufka riyâzî ufuk denir ve yerküresine teğet olarak buna paralel olan ufka hissî ufuk adı
verilir. Rasatlar riyâzî ufka göre yapılıp neticeler hakikî ufka çevrilir. Hissî ufukla hakîkî ufuk arasında
yerküresinin yarıçapı (6372 km) kadar bir mesâfe olup, güneşin buna tekâbül eden yatay paralaksı
(ihtilâf-ı manzar) 9 sâniyelik bir yükseklik açısı doğurur. Güneşin yarıçapı da 16 açı dakikalık bir
yükseklik hâsıl eder. Bütün bunlar güneşin doğduğu ve battığı ufka alttan teğet olduğu ânı hesaplamada
kullanılır.

Vakit ve yer hesaplarında ufuk önemlidir. Güneşin irtifaı (yüksekliği) ufka göre ölçülüp ufkun
üstünde (+), altında (–) alınarak zaman (saat) hesaplanır.

UGANDA

DEVLETİN ADI Uganda Cumhûriyeti

BAŞŞEHRİ Kampala

NÜFÛSU 17.200.000

YÜZÖLÇÜMÜ 241.040 km2

RESMÎ DİLİ İngilizce

DÎNİ Hıristiyan, Müslüman, Putperest

PARA BİRİMİ Şilin

Doğu Afrika’da yer alan bir devlet. Kuzeyde Sudan, batıda Zaire, güneyde Rwanda ve Tanzanya,

doğuda Kenya ile komşu olan Uganda, 4° 13’ kuzey ve 1° 23’ güney enlemleriyle 29° 35’ ve 35° 02’

doğu boylamları arasında bulunur.

Târihi

Bugünkü Ugandalılar, iki grup hâlinde ülkeye göç edenlerin soyundan gelmektedirler: İlk grup

olarak, 15. asır civârında güneye doğru gelenler ülkenin bugünkü Bantu halklarını meydana getirdiler;

daha sonra Nil yöresinden ve Sudan’dan gelen ikinci grup kuzeydeki ve doğudaki kabileleri kurdular.

Uganda’da Bunyoro, Ankole, Buganda ve Toro gibi kralıklar kuruldu. On altıncı ve 17. yüzyıllarda en

kuvvetli devlet Bunyoro Krallığı idi. On sekizinci asırda Buganda bölgede hâkim olmak için Bunyoro’ya

karşı giriştiği mücâdelede üstünlüğü ele geçirdi. 1840 yıllarında Arap tüccarlar ülkeye gelerek, bir kısım

Ugandalıların Müslüman olmalarına sebep oldular. 1884-85 BerlinKonferansında Avrupa’nın sömürgeci

devletleri Afrika’yı paylaşma plânı üzerinde anlaştılar. 1880 sonlarında İngiltere veAlmanya aralarında

anlaşma yaparak Doğu Afrika’yı paylaştılar. Kenya ve Uganda İngiltere’ye, Tanganika Almanya’ya kaldı.

1894’ten îtibâren Uganda İngiltere’nin himâyesi altına girdi.

Uganda 9 Ekim 1962’de bağımsız oldu. Devlet Başkanlığına otuz altıncı Uganda Kralı İkinci Mutesa

geçti. Bilâhare darbeyle başkan olan Dr. Milton Obote zamânında çok az bir Yahûdî azınlığı, 90.000

İngiliz ve İngilizlerin Hindistan’dan getirdiği 50.000 Hindu, Uganda’nın bütün askerî, kültürel ve

ekonomik imkânlarını ele geçirdiler. 1971’de Uganda Ordusu Dr. Milton Obote’yi devirerek, orduda çok

sevilen İdi Amin’i devlet başkanlığına getirdiler. İdi Amin Yahûdîleri, İngiliz ve Hinduları ülkeden çıkardı

(Bkz. İdi Amin). Bunun zamânında Müslümanlığa geçenler hızla çoğaldı. Bu durum bâzı güçleri aşırı
derecede tedirgin etti. İdi Amin’i öldürmek için 26 suikast düzenlendi. Bunlar neticesiz kalınca Hıristiyan
Tanzanyalılar Uganda’yı işgal etti. Sürgünden dönerek siyâsî oyunlarla 1980 Aralık ayında
Cumhurbaşkanı olan Hıristiyan Dr. Milton Obote 100.000’e yakın Müslümanı çocuk, ihtiyar, kadın
demeden katletti. 1985’te bir darbeyle yönetimi ele geçiren Basilio Olara Okello, kısa bir süre sonra
Yoweri Museveni idâresi altındaki Ulusal Direniş Hareketi tarafından devrildi. Cumhurbaşkanlığı görevini
alan museveni, darbeden sonraki üç yıl içinde Muhalif gerilla gruplarını etkisiz hâle getirerek, iktidarını
sağlamlaştırdı. 1980’den sonra ilk genel seçimler 1989’da yapıldı ve seçimleri Ulusal Direniş Konseyi
kazandı. Ülke sosyal ve ekonomik kargaşa içindedir (1994-Şubat).

Fizikî Yapı
Uganda’nın büyük bir bölümü yayla hâlindedir. Kuzeyde ve kuzey-batıda arâzinin deniz
seviyesinden yüksekliği 600 ilâ 900 metredir. Victoria Gölü bölgesindeyse 1000 ilâ 1500 metre arasında
değişir. Yayla üzerinde birçok dağlar yükselmekte olup, bunlar ülkenin doğu ve batı sınırlarına
hâkimdirler. Yüksekliği 4800 metreyi aşan Ruwenzori Dağları Zaire sınırı tarafından ikiye bölünür. 4321
metre yüksekliğindeki VolkanikElgon Dağı, Kenya sınırı boyunca uzanır. 4504 metre yüksekliğindeki
volkanik Virunga Sıradağı, Zaire ve Rwanda ile paylaşılır.
Uganda yüzölçümünün yaklaşık olarak % 16’sı (42.439 km2) su ile kaplıdır. Ülkenin başlıca gölleri,
Victoria, Albert, Edward, Kyoga ve George gölleridir. Victoria Gölü, Nil Nehrinin ana kaynağını teşkil
eder.
İklim: Uganda ekvator üzerinde olmasına rağmen, ülkenin yüksek rakımı sebebiyle iklim
ılımandır. Ülkenin hiçbir yerinde aşırı sıcaklık görülmez. Güneyde yıllık sıcaklık ortalamaları 13°C ile
23°C arasında, kuzeyde ise 18°C ile 30°C arasında değişir. Uganda’nın büyük bölümü yılda en az 1000
mm’lik yağış alır. Uganda’da erozyon, kuraklıktan daha önemli bir mesele durumundadır.
Tabiî Kaynaklar
Uganda’da çok değişik tipte bitkilere rastlanır. En yaygın bitki türü ülkenin bütün kuzeyini kaplayan
seyrek ağaçlı savanadır. Diğer farklı bitki türleri Victoria Gölü ve Albert Gölünün doğusu civârındaki eski
ormanlardan kalan ağaçlar, doğudaki Karamoja bölgesindeki kurak bozkırlar, güney ve güneybatıdaki
açık otluk savanalar, dağlık bölgelerin ormanları ve bunların yüksek kısımlarındaki kırlardır. Uganda’da
çok değişik cinste vahşî hayvanlara rastlamak mümkündür. Şempanze, goril, fil, ceylan, aslan, su aygırı,

yaban sığırı ve zebra ülkenin belli başlı vahşî hayvanlarıdır. Ülkenin önemli yeraltı zenginlikleri bakır ve
kobalttır.

Nüfus ve Sosyal Hayat
Uganda nüfûsu 17.200.000 olup, bunun ancak çok küçük bir yüzdesi (% 8,1) şehirlerde yaşar.
Nüfûsun büyük bölümüVictoria Gölü civârında, doğuda Algon Dağı ve Rwanda sınırı yakınında
toplanmıştır. Kilometrekareye düşen kişi sayısı 59’dur. Ülkenin tek büyük şehri 773.500 nüfuslu başşehir
Kampala’dır.
Uganda halkının % 98’i Afrika asıllıdır. Az sayıda Güney Asyalı, Arap ve Avrupalı vardır. Afrikalılar
kullandıkları dillere göre 4 ana etnik gruba ayrılırlar: Bantu dilleri, Nil yöresi dilleri, Nil-Hami dilleri ve
Sudan dilleri. Bantu, nüfûsun % 65’ini teşkil etmekte olup, Uganda’nın güneybatı yarısının tamâmını
işgâl eder. Belli başlı Bantu grupları Ganda, Nicole, Toro, Nyoro, Soga, Gisu ve Kiga’dır. Nil yöresi halkları
Uganda’nın kuzey iç kesiminde bulunur. Lango, Acholi ve Alur grupları bunların başlıcalarını teşkil
ederler. Nil-Hami halkları kuzeydoğu Uganda’da mevcut olup, bunlardan Iteso ve Karamojong büyük
ana grupları meydana getirirler. Sudanlı gruplar Uganda’nın kuzeybatı köşesinde yaşarlar. Bu grupların
en büyüğü Lugbara’dır.
Uganda’da çok sayıda değişik kabile dilleri konuşulur. Mükemmel olmamakla birlikte aynı dil
âilesindeki kabileler birbirleriyle anlaşabilmektedirler. Dört ana grup arasındaki anlaşma umumiyetle
resmî dil olan İngilizce vasıtasıyla sağlanmaktadır.
Uganda halkının % 62’si Hıristiyan, % 6’sı Müslüman kalanı putperesttir. İlkokul çağındaki
çocukların yaklaşık olarak yarısı okula devam etmekte olup, halkın % 25’i okuma-yazma bilmektedir.
Ülkede bir üniversite, yüksek öğretmen okulları, bir teknik yüksek okul ve yüksek ticâret okulu
mevcuttur.
Siyâsî Hayat
Uganda, Cumhûriyetle idâre edilen bir ülke olup, 10 eyâlet ve 34 kazâya ayrılmıştır. Yapılan askerî
darbeler yüzünden 1967 târihli Anayasa askıya alınmıştır. Ülke Birleşmiş Milletlere,Afrika Birliği
Teşkilâtına ve İngiliz Milletler Topluluğuna üyedir.
Ekonomi: Uganda ekonomisi tarıma dayanır. Yetiştirilen belli başlı yiyecek bitkileri muz, manyok,
süpürgedarısı, mısır, yerfıstığı, susam ve fasulyedir. Ana ticâret bitkileri ülke ihracatının % 80’ini teşkil
eden kahve ve pamuktur. Ayrıca çay ve tütün de ihrâcât maksadıyla yetiştirilir.

Uganda’da hayvancılık gelişmekte olup, ülkenin kuzeydoğusunda ve güneybatısında sığır, keçi ve
koyun yetiştirilmektedir. Ülkenin büyük göllerinde ve baraj göllerinde balıkçılık ileri durumdadır.

Gıdâ, çimento, yapı malzemeleri ve tekstil ülkenin gelişmiş sanâyileridir. Turizm giderek gelişme
kaydetmektedir.

Uganda karayollarının uzunluğu yaklaşık 28.332 km olup, bunun 2240 km’si asfalttır. Kampala ile
Kenya’nın Mombasa şehri arasında işleyen demiryolu batıda Kasese’ye ve Kenya sınırındaki Tororo’dan
Albert Nil’i yakınındaki Pakwach’a uzatılmıştır. Kompala’nın yakınlarında Entebbe’de milletlerarası
havaalanı vardır.

UĞURBÖCEĞİ (Coccinella septempunctata)

Alm. Siebenpukt, Fr. Coccinellea’sept points, İng. Lady-bird. Familyası: Uğurböceğigiller
(Coccinellidae). Yaşadığı yerler: Bitkiler üzerinde bulunurlar. Özellikleri: 3-10 mm uzunlukta,
kubbemsi vücutlu, parlak renkli, benekli kınkanatlılar. Çeşitleri: 5000 kadar türü vardır. Yedi noktalı
uğurböceği (C.septempunctata), iki noktalı uğurböceği (A.bipunctata) en meşhurlarıdır.

Kınkanatlılar takımından parlak renkli, vücudunun üst kısmı yarımküre şeklinde bir böcek. Başı
küçük, antenlerin uçları hafif topuz şeklindedir. Larva ve erginleri bitkiler üzerinde yaşar.
“Hanımböceği”, “Gelinböceği” veya “Uçuçböceği” olarak da bilinirler. Çoğu türleri kırmızı veya sarı zemin
üzerine siyah beneklidir. Yedi noktalı ve iki noktalı uğurböcekleri kırmızı zemin üzerine siyah beneklidir.
Siyah zemin üzerine kırmızı noktalı, kahverengi üzerine sarı noktalı veya tamâmen siyah görünümlü
türleri de mevcuttur. Yalnız Avrupa’da 80 değişik türü vardır. Çoğunun larva ve erginleri etçil avcı
olduğundan insanlar için faydalıdırlar. Yaprak bitleri ve başka küçük bitki zararlılarını yiyerek beslenirler.
Birçok ülkede zirâî mücâdelede kullanılırlar. Buna rağmen bitkiyle beslenen birkaç türü de vardır.
Meksika fasulyeböceği denilen bir çeşidi Kuzey Amerika’da önemli bir bitki zararlısıdır.

Uğurböcekleri bacak eklemlerinden pis bir koku saldıklarından, düşmanlarına kötü lezzetli
olduklarını haber verirler. Erişkinlerin binlercesi bir araya gelerek çöp yığınları altında veya elverişli
barınaklarda kış uykusuna yatarlar.

ABD’nin batı eyâletlerinde yaşayan uğurböcekleriyse kışı geçirmek için ovalardan dağlara çıkarlar.
Kasımdan nisana kadar üzerinde uyuyacakları çalılara yerleşirler. Zirâî mücâdele ekipleri, kışın dağlara
çıkarak uyuyan uğurböceklerini cam galonlara doldurarak soğuturlar. Herbiri 1500 kadar böcek alan

cam galonlarda, hiçbir zarar görmeden aylarca alçak ısıda saklanabilirler. Gerektiğinde bitki zararlılarını
yok etmek için çiftçilere dağıtılırlar. Normal ısıda aç olarak uyanan uğurböcekleri bitki zararlılarını
avlamaya başlarlar.

Mayısta çiftleşerek, yumurtalarını 40-60 adetlik öbekler hâlinde yaprakların üzerine bırakırlar.
Hava şartlarına bağlı olarak yumurtalardan 5-10 gün içinde larvalar çıkmaya başlar. Hareketli ve obur
larvalar önlerine gelen her şeyin tadına bakarlar. Yaprak biti kolonilerine rastladıklarında ziyâfet hazır
demektir. Yaprakbitlerinin uğurböceği tırtılından üç kat daha büyük oluşu sonucu değiştirmez.
Yaprakbitlerini ısırarak vücut özsuyunu emerler. Kısa zamanda koloniyi tüketerek başka yapraklara
geçerler. Bu oburlukları sonucu tırtıl hızla büyür.

Bâzan karıncalar tarafından korunan yaprak biti kolonilerine rastlarlar. Şekerli salgıları için yaprak
bitlerini otlatan karıncalar, uğurböcekleri larvalarına karşı sürülerini korurlar. Bir uğurböceği tırtılı
yaprak biti kolonisine yaklaştığında çoban karıncalar alarm verirler. Tırtılı kovmak için üzerine karınca
asidi püskürtürler. Buna rağmen tırtıl kaçmaz. Büyük bir iştahla yaprak bitlerine saldırır. Bunun üzerine
karıncalar formik asit püskürtmeye devam ederler ve larvayı ısırmaya başlarlar. Uğurböceği tırtılını
yaprağın kenarına getirerek boşluğa atarlar. Amerika’daki bâzı karıncalar, yaprakbitlerini çok seven
uğurböceği larvalarından korumak için onlara kartondan özel kafesler yaparlar.

Larvanın gelişmesi 4-6 hafta sürer. Koza dönemi de 10-14 gündür. Kozadan çıkan uğurböceğinin
altın rengindeki kın kanatlarında önce benek bulunmaz. Hızla sağa sola hareket eder. Uygun bir yerde
durarak kanat kapakçıklarını hafifçe yukarı kaldırır. Tâkibi harikulâde olan değişim şimdi başlar.
Kapakçıklar altındaki tül inceliğinde kanatlar, kurumak için dışarı çıkar. Kapakçıkların rengi sarı veya
kırmızıya dönüşmeye başlarken siyah noktaların yerleri de kararmaya başlar. Kısa bir zaman sonra
kapakçıklar tabiî rengini alacak ve siyah benekler ortaya çıkacaktır. Ergin uğurböceği artık yaprakbiti
kolonilerini avlamaya çıkabilir.

Her uğurböceği larvası 200-500 kadar yaprakbiti yer. Erginler larvalardan daha çok yerler. Bir
uğurböceği hayâtında 3000’den fazla yaprakbitini yok eder.

Uğurböceklerinin de larva ve erginlerinin birçok düşmanı vardır. Birçok kuş ve böcek larvalara
iştahla saldırır. Uğurböceğinin câzibeli rengini uzaktan fark eden çeşitli kuşlar, kertenkele ve fâreler de
uğurböceklerini yok etmeye çalışırlar. Tehlikeyi fark eden ergin uğurböceği kendini yere atarak, pis bir
sıvı salar ve ustalıkla ölü taklidi yapar. Bu şekilde düşmanının tâkibinden kurtulur.

UHUD SAVAŞI

İslâm târihinde Müslümanların, İslâm dînini kabul etmeyen Mekkeli müşriklerle yaptıkları ikinci
büyük savaş. Hicretin üçüncü yılında (M. 625) Medîne’ye bir saat uzaklıkta Uhud Dağının eteklerinde
yapıldı.

Mekkeli müşrikler Bedr Harbinde büyük bir bozguna uğradıklarından bunun acısını
unutamıyorlardı. Kureyşliler, ileri gelenlerinden bir çoğunu bu savaşta kaybetmişlerdi. Ayrıca kendileri
için çok önemli olan Şam ticâret yolunun, Müslümanların kontrolüne geçmesi kendilerini çileden
çıkarıyordu.

Ebû Süfyan’ın idâresindeki ticâret kervanı Mekke’ye yüzde yüz kârla dönmüştü. Sermâyeye iştirak
edenlerin çoğu Bedr Savaşında öldüğünden kervanın kârı Dâr-ün-Nedve (Kureyşli müşriklerin
başkanlarının toplandığı hükûmet binâsı)de toplanmıştı. Bu kervan, Müslümanlar üzerine baskın yapmak
için hazırlanan orduya harcanmak üzere Suriye’ye ticârete gönderilmişti.

Safvan bin Umeyye, İkrime bin Ebî Cehil, Abdullah bin Rebia gibi babalarını, kardeşlerini,
kocalarını, oğullarını Bedr Savaşında kaybedenler, intikam almak için Ebû Süfyan’a başvurdular ve
“Muhammed bizim büyüklerimizi Bedr’de öldürdü. Bizleri perişan etti. Artık kendisinden intikam almak
zamânı geldi. Kervanın kârıyle bir ordu hazırlayalım. Medîne’yi basalım, intikamımızı alalım.” dediler.

Ebû Cehl, Bedr Harbinde öldürüldüğünden o sırada Mekkeli müşriklerin başında Ebû Süfyan
bulunuyordu. (Ebû Süfyan Mekke’nin fethinde Müslüman oldu.) Yapılan bu teklif hemen kabul edildi.
Kervanın malları 100.000 altına satıldı. 50.000’i sermâye sahiplerine dağıtıldı. Kalan 50.000 altının
yarısıyla asker toplanmasına, diğer yarısıyla da askerlerin sayıca, silâhça üstün olmasının sağlanması
için şâirler, hatipler tutulmasına karar verdiler. Ölenlerin intikamını almak, Müslümanları Medîne’den
çıkarmak, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı öldürmek, dînimizi yok etmek hayâlinde olan
müşrikler, hemen harekete geçtiler. Özel adamlar görevlendirilerek bütün Arabistan Yarımadasını
dolaşıp, asker topladılar. Şâirler, hatipler de halkı galeyana getirip savaşa teşvik için şiirler, mersiyeler
okuyor, kadınlar da def, dümbelek çalarak bunlara iştirak ediyorlardı.

Daha sonra civar kabilelerden gelen askerlerin de katılmasıyla Mekke’de 3000 kişilik büyük bir
ordu hazırlandı. Bunların 700’ü zırhlı, 200’ü atlı idi; 3000’de develeri vardı. Ordunun başına Ebû Süfyan
geçti. Ayrıca Kureyş ordusuna çalgıcılar, şarap tulumları ve on beş de kadın alınmıştı. Bu kadınların
başında Ebû Süfyan’ın eşi Hind bulunuyordu. Müşrikleri en çok savaşa teşvik eden de Hind’di. Babasını

ve iki kardeşini kaybetmiş olan Hind, kadınların harbe katılmasını istemeyenlere karşı “Bedri hatırlayın.
Kadınlarınıza çocuklarınıza kavuşmak için Bedr’den kaçtınız. Bundan sonra kaçmak istiyenler
karşılarında bizleri bulacaklardır.” diyerek onları susturmuş, Kureyşlileri tahrik ederek bütün gücüyle
savaşa teşvik etmiştir.

Resûlullah efendimizin amcası hazret-i Hamza radıyallahü anh Hind’in babası Utbe ile Cübeyr bin
Mut’im’in amcası Tueyma bin Adiy’i Bedr’de öldürmüştü. Bu yüzden her ikisi de hazret-i Hamza’ya karşı
intikam ateşi içinde yanıyorlardı. Cübeyr bin Mut’im, mızrak atmakta çok usta olan kölesi Vahşî’ye
hazret-i Hamza’yı öldürmesi karşılığında serbest bırakmayı vaad etti; Hind de, eğer bunu
gerçekleştirirse altınlar, mücevherler vereceğini söyleyerek Vahşî ile anlaştılar. Vahşî, daha sonra
Mekke’nin Fethi sırasında Müslüman oldu. (Bkz. Vahşî Radıyallahü Anh)

Mekke’deki bütün hazırlıklar Peygamberimizin amcası Abbas radıyallahü anh tarafından bir
mektupla Resûl-iekreme bildirildi. Abbas dahaönce Müslüman olduğu halde Müslümanlığını gizliyordu.
Bir iki defâ Medîne’ye gelmek istediğinde Resûl-i ekrem; “Sen bulunduğun yerde daha güzel cihad
etmektesin. SeninMekke’de oturman daha hayırlıdır.” buyurmuştu. Bundan sonra Mekke’de olup
bitenlerden Müslümanları haberdar etmek için Mekke’de kalmıştı.

Peygamber efendimiz müşriklerin hazırlıklarını haber alınca durumu incelemek için birkaç sahâbîyi
görevlendirdi. Bu sahâbîler Mekke’ye doğru yöneldikleri zaman yolda Kureyş ordusunu gördüler;
durumu öğrendikten sonra Medîne’ye gelerek Peygamber efendimize haber verdiler. Mücâhitlerin
getirdiği haberle hazret-i Abbas’ın mektupla bildirdiği haberin birbirine uyduğunu gördüler. Peygamber
efendimiz ansızın bir baskına uğramamak için Medîne’nin çevresine nöbetçiler koydu. Eshâb-ı kirâm
silâhlandı. Harp hazırlıkları başladı.

Resûl-i ekrem efendimiz ensâr ve muhâcirîni topladı. Harp için onlarla istişâre etti. Eshâb-ı kirâm
arasında iki kanaat belirmişti. Medîne’de kalarak müdâfaa savaşı yapalım diyenler, bir de Medîne dışına
çıkıp, göğüs göğüse çarpışmak için meydan savaşı yapalım diyenler vardı.

Peygamber efendimizin kanâatiyse kısa bir müddet önce görmüş olduğu rüyâ ile Medîne’de kalıp,
müdâfaa savaşı yapmaktı. Yapılan istişârede hazret-i Ebû Bekir, hazret-i Ömer, Sa’d bin Muaz
radıyallahü anhüm gibi Eshâb-ı kirâmın büyükleri Peygamber efendimizin kanâatına iştirak ettiler.

Ancak Bedr Gazâsında bulunamayan kahraman ve genç sahâbîler, Bedr Gazâsına katılan
sahâbîlerin kazandığı ecir ve sevâbı, Bedr şehitlerinin ulaştığı yüksek dereceleri Peygamberimizden

işittikçe; o harpte bulunmadıklarına son derece üzülmüşlerdi. Bunun için düşmanı Medîne dışında
karşılamak ve göğüs göğüse çarpışmak istiyorlardı. Bu arzularını bildirmek için; “Yâ Resûlallah biz
Allah’tan bu günü beklerdik. Bizleri dışarı çıkar. Düşmanlarımızla göğüs göğüse çarpışalım. Bu uğurda
ya ölür şehit oluruz veya harbi kazanırız.” dediler. Hazret-i Hamza, Sa’d bin Ubâde gibi seçkin
sahâbîlerden bâzıları da bu arzuyu taşıyorlardı.

Çoğunluk Medîne’nin dışına çıkmak fikrinde olunca Peygamber efendimiz de Medîne dışına çıkmaya
karar verdi. Eshâbına hitâben de; “Sabır ve sebat ederseniz bu sefer de cenâb-ı Hak size
yardımını ihsan eder. Bize düşen azm ve gayret göstermektir!” buyurdu.

Günlerden Cumâ idi. Cumâ namazından sonra Müslümanlara Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve
sellem, cihadın fazîletinden, cihada nasıl çıkılacağından bahsetti. İkindi namazından sonra Peygamber
efendimiz, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık ve hazret-i Ömer-ül-Farûk ile birlikte mübârek evlerine gittiler.
Peygamber efendimiz birbiri üzerine iki zırh giydi; kılıcını kuşandı. İkisi birlikte Resûl-i ekremin sarığını
düzelttiler, elbisesini giymesine yardım ettiler. Dışarıda Eshâb-ı kirâm da toplanmışlar. Medîne’de
kalmak, müdâfaa savaşı yapmak isteyenler diğerlerine; “Resûlullah Medîne dışına çıkmak fikrinde
değildi, sizlerin sözüyle Resûlullah bunu kabul etti. Halbuki Resûlullah, emri cenâb-ı Allah’tan alır.”
dediler. Diğerleri de, yaptıklarına pişman olarak Resûl-iekreme muhâlefet etmiş olmayalım diyerek bu
fikirlerinden vazgeçtiler. Peygamber efendimiz evlerinden çıkınca; “Yâ Resûlallah! Sen nasıl istiyorsan
öyle yap. Medîne’de kalmak istiyorsan kalalım. Biz senin emrine muhâlefet etmeyiz.” dediler. Resûl-i
ekrem efendimiz bunun üzerine; “Bir peygamber giymiş olduğu zırhını harp etmeden çıkarmaz.
Tâ ki cenâb-ı Allah onunla düşmanı arasındaki hükmünü ortaya çıkarır; size nasihatım şudur
ki, emrettiğim şeyleri yapar, Allah’ın ismini anarak sabredip sebat gösterirseniz Allah size
yardım edecektir.” buyurdu.

İslâm ordusu, 1000 kişi civarındaydı. 100’ü zırhlı olup, iki at vardı. Bunlardan birine Peygamber
efendimiz diğerine de Ebû Bürde biniyordu. Üç tâne sancak tertip edildi. Peygamber efendimiz
muhâcirînin sancağını Mus’ab bin Umeyr’e, ensârdan Hazreclilerin sancağını Hubab bin Münzir’e,
Evslilerin sancağını da Useyyid bin Hudayr’a (radıyallahü anhüm) verdi.

Peygamber efendimiz, Medîne’de yerine vekil olarak Abdullah bin Ümmü Mektum’u bıraktı.
Peygamberimiz, önünde Sa’d bin Muaz ile Sa’d bin Ubâde, sağında muhacirîn, solunda ensar olduğu
hâlde Medîne’den cumâ günü ayrıldı. Uhud Dağına doğru yürüdü. Yolda giderlerken Yahûdîlerden

meydana gelen 600 kişilik askerî bir birlikle karşılaştılar. Bunlar münâfıkların başkanı Abdullah bin Ubey
bin Selûl’ün müttefikleri olup, İslâm ordusuna katılmak istiyorlardı. Peygamber efendimiz bunların
Müslüman olmadıklarını öğrenince orduya kabul etmedi. Münâfıkların başkanı bunu görünce, daha önce
hep birlikte hareket edeceklerine, düşmana birlikte saldırıp savaşacaklarına dâir Resûl-i ekreme söz
verdiği hâlde sözünde durmayarak 300 adamıyla birlikte İslâm ordusundan ayrıldı ve geri döndü. İslâm
ordusu 700 kişi kaldı.

Peygamber efendimiz Uhud’a varmadan önce geceyi geçirmek için Medîne ile Uhud arasında
Şeyhayn denilen yerde konakladı. Ordu içinde düşmanla çarpışmak ve şehit olmak arzusunda olan çocuk
yaşta sahâbîler de bulunuyordu. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, orduyu teftiş edince yaşı küçük
çocukları geri çevirdi. Râfi’ bin Mâlik ve Semûre bin Cündeb de bunlardandı. Râfi’ giymiş olduğu
ayakkabının ucuna basarak Resûl-i ekreme uzun görünmek istiyordu. Sonradan Râfi’in iyi ok attığı
söylenince Peygamber efendimiz Râfi’in gelmesine izin verdi. Semûre bunu duyunca babasına
“Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Rafi’e müsâade etti. Halbuki güreşte ben onu yenerim.” diyerek
savaşa gitmek istediğini bildirdi. Durum Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirilince ikisini
de huzûruna çağırıp güreştirdi. Semûre, Râfi’i yenince Peygamberimiz onun da gelmesine izin verdi.

Peygamber efendimiz geceyi burada geçirdikten sonra cumartesi günü ordusuyla birlikteUhud’a
hareket etti. Peygamberimiz, Uhud’a varınca harp için en uygun yeri seçti. Ordunun düzen ve intizamını
bizzat Peygamberimiz tanzim etti. Sağ ve sol kanadını düzene soktu. İslâm ordusunun arkasında Uhud
Dağı vardı. Yüzleri Medîne’ye doğruydu. Sol tarafında da bir vâdi vardı. Bu vâdide Ayneyn Geçidi denilen
dar bir geçit bulunuyordu. Müşriklerin buradan taarruz etme ihtimâli olduğundan Peygamberimiz
sallallahü aleyhi ve sellem Abdullah bin Cübeyr radıyallahü anh başkanlığında Ayneyn Geçidine elli okçu
yerleştirdi. Abdullah bin Cübeyr hazretlerine; “Siz bizi arkamızdan koruyacaksınız. Düşman gerek
gâlip gelsin, gerekse mağlup olsun benden emir almadıkça kesinlikle yerinizden
ayrılmayacaksınız.” buyurarak kesin tâlimat verdi.

Peygamber efendimiz sayıca az, îmân ve cesârette büyük olan İslâm ordusunun saflarını bizzat
kendisi tertip etti. Harp nizamına soktu. Zübeyr bin Avvam radıyallahü anh, zırhlı kuvvetlerin başına,
hazret-i Hamza radıyallahü anh zırhsız birliklerin başına getirildi. Ordunun sol kanadına Ebû Seleme bin
Abdül-Esed, sağ kanadına da Ukkaşe bin Muhsin kumanda edecekti. Sa’d bin Ebî Vakkas ve Ebû Ubeyde
bin Cerrah da öncü birliklerin başına getirildi.

Kureyş ordusu, Uhud’a Müslümanlardan önce gelip yerleşmişlerdi. Kureyş ordusuna Ebû Süfyan
kumanda edecekti. Ordunun sağ kanadına Hâlid bin Velid, sol kanadına daEbû Cehil’in oğlu İkrime
kumanda edecekti. Saffan bin Ümeyye de süvâri birliklerine kumanda ediyordu.

İki ordu arasında güç dengesi çok farklıydı. Müşriklerden meydana gelen Kureyş ordusu, silâh ve
teçhizat yönünden kuvvetli, asker bakımından da İslâm ordusunun dört mislinden fazlaydı.

Kureyş ordusu cephesinde gürültü ve şamatadan geçilmiyor, intikam hırslarıyla gözleri dönen
kadınlar def, dümbelek çalarak, şarkılar söyleyerek askerleri savaşa teşvik ediyorlar, taptıkları putlardan
yardım istiyorlardı.

İslâm ordusu cephesindeyse, duâlar ediliyor, tekbirler getiriliyor, memleketlerini müdâfaa etmek,
İslâmiyeti korumak için Cenâb-ı Allah’tan yardım isteniyordu. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem
de, İslâm ordusunu cihâda, Allah yolunda savaşmaya teşvik ederek, bu uğurda kazanacakları sevapları
anlatıyordu. Gönülleri îmânla dolu, gözlerinden cesâret kıvılcımları sıçrayan şehit olma arzusunu taşıyan
mücâhidlerse, bir an önce hücum emrini bekliyorlardı. Bu sıradaPeygamberimiz üzerinde “Korkaklıkta
ar, ilerlemekte şeref ve itibar var; insan korkaklıkla kaderden kurtulamaz.” yazısı bulunan kılıcını eline
alarak; “Bu kılıcın hakkını ödemek şartıyla benden kim alır.” buyurdu. Ebû Dücâne radıyallahü
anh; “Ben alırım yâ Resûlallah. Bunun hakkı nedir?” dedi. Resûl-i ekrem efendimiz; “Bunun hakkı
eğilip bükülünceye kadar düşmanla savaşmaktır.” buyurdu. Ebû Dücâne, Resûlullah’ın kılıcını eline
alınca başına kırmızı bir sarık sararak düşmana korku veren heybetli bir yürüyüşle yürümeye başladı.

İki ordu hazırlıklarını bitirdikten sonra harp, mübâreze usûlüyle (tek tek askerlerin vuruşmasıyle)
başladı. Kureyş’in sancaktarı Talha meydana çıkıp er diledi. Hazret-i Ali bunun karşısına çıkıp bir kılıç
darbesiyle Talha’yı öldürdü. Talha’dan sonra sancağı kardeşi Osman aldı. Osman’ın karşısına da Hamza
radıyallahü anh çıkıp omuzuna bir kılıç darbesi vurarak kolunu kesti. Daha sonra sancağı Sa’d bin Ebî
Talha aldı. Bunun karşısına da yine Hazret-i Ali çıkıp onu da öldürdü. Ne kadar sancaktar ortaya çıktıysa,
hepsi mücâhidlerce öldürüldü. Kureyşin sancağını tutmaya cesâret edecek kimse kalmadı.
Sancaktarlarının tek tek öldürüldüğünü gören Kureyş ordusunun morali bozulmuş, intikam hırsıyla hepsi
hücuma geçmişti. Artık harp kızışmış, iki ordu birbirine karışmış, amansız bir şekilde savaşıyorlardı.

Hazret-i Hamza, harp meydanında elinde iki kılıçla aslan kesilmişti. Kimse önünde duramıyor,
önüne geleni biçiyordu. Ebû Dücâne radıyallahü anh ise elinde Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem)
kılıcıyla düşmana aman vermiyor, önüne geleni öldürüyor, savaş meydanının bir ucundan girip bir

ucundan çıkıyordu. Zübeyr bin Avvam, Sa’d bin Ebî Vakkas, hazret-i Ali gibi diğer sahâbîler de harp
meydanında büyük kahramanlıklar gösteriyorlardı. Bu sırada Abdullah bin Amr bin Haram şehit oldu.
Savaşın başlarında düşman yirmi kadar ölü vermiş, düşman safları bozulmuş, kaçmaya başlamışlardı.
Kureyş ordusu içinde bulunan kadınlar da feryadlar kopararak dağa kaçışmaya başladılar. Bu, savaşın
birinci safhası oldu. Artık harp bitmiş gibiydi. Kureyşliler savaş meydanını terk edip yanlarında
getirdikleri malları bırakıp, Mekke’ye doğru kaçmaya başlayınca, İslâm askerleri de çok sevinmişler,
harp bitti diye ganîmetleri toplamaya başlamışlardı.

Ayneyn Geçidine yerleştirilen Müslüman okçu birliği bu durumu görerek, “Arkadaşlarımız ganîmet
toplamaya başladı. Biz de arkadaşlarımıza katılalım. Artık harp bitti. Görevimizi tamamladık.” diyerek
Peygamberimizin emrini unuttular. Ayneyn Geçidini terk ettiler. Ayneyn geçidinde Abdullah bin
Cübeyr’le birlikte sâdece sekiz kişi kalmıştı.

O sırada henüz Müslüman olmadığı için müşrik ordusunda bulunan Hâlid bin Velid, 250 kişilik
süvâri kuvvetiyle Ayneyn Geçidinin gerisinde durup fırsat kolluyordu. Geçitten birkaç defâ geçmek
istemiş, fakat okçular tarafından geri püskürtülmüştü. Okçuların yerlerinden ayrıldığını gören Hâlid bin
Velid hemen hücûma geçti. Abdullah bin Cübeyr’le sekiz arkadaşını şehit etti. Müslümanların
beklemediği bir anda arkadan saldırdı. Herşey birdenbire değişti. İslâm askerleri bir anda ne olduğunu
şaşırdılar. Kaçan Kureyşli müşrikler de, Hâlid bin Velid’in arkadan hücum ettiğini görünce tekrar geri
döndüler. Müslümanlar iki ateş arasında kaldılar. Düşman, önden ve arkadan hücuma geçerek
mücâhidleri sıkıştırmaya başladı. Mücâhidlerin birbirleriyle irtibâtı kesildi; dağılmak mecburiyetinde
kaldılar. Bu esnâda Peygamber efendimizin yanında Eshâb-ı kirâmdan on beş kadar sahâbî kalmıştı. Bu
karışıklıkta ensârdan pekçok Müslüman şehit oldu.

Hazret-i Hamza düşmanla çarpışırken, bir ara Vahşî’nin bulunduğu yere gelmişti. Hazret-i
Hamza’nın karşısına çıkmaya cesâret edemediğinden bir kayanın arkasında bekleyen Vahşî, bu fırsatı
kaçırmadı. Elindeki harbiyi (mızrağını) atarak, hazret-i Hamza’yı şehit etti. Yanına vararak öldüğünü
anlayınca karnını yardı, ciğerlerini çıkardı. Doğruca Hind’in yanına giderek durumu bildirdi. İntikam
ateşiyle yanan Hind, hazret-i Hamza’nın yanına giderek ciğerini ağzına alıp çiğnedi; kulağını, burnunu
kesti ve kendine gerdanlık yaptı. Küfür ve şirk karanlığı vicdanları örtmüş, kalplerden merhamet
duygularını silmişti. Hind, Mekke’nin Fethinde Müslüman olarak günahları affedilen seçkin sahâbî
kadınlardan oldu. (Bkz. Hind binti Utbe)

Hazret-i Hamza’nın şehit olduğunun duyulması, Eshâb-ı kirâm arasında büyük üzüntüye sebep
oldu. Bunlardan sonra hazret-i Hamza “Seyyidüş-Şühedâ” (Şehitlerin Efendisi) diye anıldı. Kureyş
ordusunun tek gâyesi Peygamber efendimizi öldürmek ve İslâmiyeti yok etmekti. Bunun için bütün
hücumlarını Peygamberimizin bulunduğu karargâha doğru yönelttiler. Şiddetle saldırıyorlardı. Eshâb-ı
kirâm da Peygamber efendimizi bütün güçleriyle korumaya çalışıyorlardı. Gelen saldırıların önüne
duruyor, Peygamberimize siper oluyorlardı.

Muhâcirînin sancaktarı Mus’ab bin Umeyr radıyallahü anh da Peygamberimize yapılan hücumlara
karşı duruyordu. Mus’ab bin Umeyr’in üzerinde zırhı bulunduğundan Peygamber efendimize çok
benziyordu. İbn-i Kamia denilen Kureyşli müşrik, iki cihan güneşi Resûl-i ekremi öldürmek kasdıyla;
“Bana Muhammed’i gösterin, ya O, ya ben kurtulurum.” diyerek hücum ediyordu. Peygamberimize
hücum ettiği bir sırada hazret-i Mus’ab birkaç sahabîyle karşısına çıktı. İbn-i Kamia, Mus’ab’ın sancak
tutan eline bir kılıç vurarak sağ elini kopardı. Hazret-i Mus’ab sancağı düşürmemek için sol eline aldı.
Sol eline de bir kılıç darbesi gelince sancağı düşürmemek için iki pazusu arasına sıkıştırdı. Daha sonra
şehit edildi (Bkz. Mus’ab bin Umeyr). Mus’ab şehit edilince Peygamber efendimiz sancağı hazret-i Ali’ye
verdi. İbn-i Kamia, Mus’ab bin Umeyr’i şehit edince Peygamberimizi öldürdüğünü zannederek;
“Muhammed öldürüldü. Muhammed öldürüldü!” diye bağırarak Ebû Süfyan’ın yanına koştu. Halbuki
Peygamber efendimiz nur saçarak olduğu yerde duruyordu.

Peygamber efendimizin vefâtı haberi Eshâb-ı kirâm arasında yayılınca İslâm ordusu hücuma geçip,
çarpışmaya başladı. Herkes üzüntüden ne yapacağını şaşırmıştı. Bu esnâda Enes bin Nadr bu şaşkınlık
ânında ortaya çıkarak, “Ey Müslümanlar! Muhammed şehit edildiyse onun Rabbi (Allah) bâkîdir. Allah
yolunda savaşarak şehit olmak daha iyi değil midir?” diyerek Eshâb-ı kirâma cesâret vermiş, Eshâb-ı
kirâm da tekrar toplanmaya başlamıştı.

Bu esnâda Müslümanların yüreklerini ferahlandıran “Ey Müslümanlar müjde işte Resûlullah
burada!” diye bir ses duyuldu. Ka’b bin Mâlik hazretlerinin bu müjdesini duyan Sahâbe-i kirâm, tekrar
Peygamberimizin etrâfına toplanıp çevirdiler.

Müşrikler de bu sesi duyduğundan tekrar hücuma geçtiler. Gelen saldırıları hazret-i Ali, Ebû
Dücâne, Talha bin Ubeydullah, Nesîbe Hâtun gibi birçok sahâbî karşılarına çıkarak durduruyorlardı. Talha
bin Ubeydullah radıyallahü anh harp esnâsında Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem üzerine
gelen bir oku görünce elini siper etti. Gelen ok eline saplandı ve eli çolak oldu. Peygamber efendimiz;

“Yeryüzünde gezen Cenetlik bir kimseye bakmak isteyen varsa Talha bin Ubeydullah’a
baksın.” buyurarak onu methetti. Sa’d binEbî Vakkas radıyallahü anh da, Peygamberimizin yanından
hiç ayrılmıyor düşmana ok atıyordu. Peygamber efendimiz; “At ya Sa’d, anam babam sana fedâ
olsun.” buyurarak ona duâ ediyordu. Bu savaşta binden fazla ok attı. (Bkz. Sa’d bin Ebî Vakkas)

Kureyşliler gruplar hâlinde saldırıyorlar, Eshâb-ı kirâm da öne çıkarak onların saldırılarını
durduruyorlardı. Yine Kureyşliler saldırdıkları bir sırada atılan bir taşla Peygamber efendimizin alt dudağı
yarıldı, bir dişi kırıldı, giydiği miğferin iki halkası yüzüne batarak mübârek yanağı yaralandı. Peygamber
efendimiz, bu hâldeyken de; “Yâ Râbbi, kavmimi affet. Onlara doğru yolu göster. Çünkü onlar
ne yaptıklarını bilmiyorlar.” diyerek duâ ediyordu. Peygamberimizi öldürmek kasdıyla saldırıp
yaralayanlar daha sonra çeşitli musîbetlere uğrayarak helâk olup gittiler. Müşriklerin son saldırıları da
durdurulunca Peygamber efendimiz, Uhud Dağına doğru hareket etiler.

Peygamber efendimizin vefât haberi Medîne’ye kadar yayılmıştı. Peygamber efendimizin kızı
hazret-i Fâtıma bu acıklı haberi duyunca yanına birkaç Müslüman kadını alarak Uhud Dağına kadar
gelmişti. Hazret-i Ali’nin yardımıyla mübârek babasını buldu. Yaralarını sardı. Yüzlerine batmış olan iki
halkayı da, Ebû Ubeyde bin Cerrah hazretleri dişleriyle çekip çıkardı. Bu uğurda kendi dişini kaybetti.

Buradan Uhud Dağının bir tepesine çıkıldı. Eshâb-ı kirâm da etrâfında toplandılar, bir halka
oluşturdular. Uhud’a çıkarken Peygamberimizi öldürmeye kasdetmiş olan Ubey bin Halef, Peygamber
efendimize çok yaklaşmıştı. Sahâbe-i kirâm bunu öldürmek istediklerindePeygamber efendimiz, “Hayır
durun!” diyerek eline bir süngü alarak attı. Onu vurup atından düşürdü ve böylece bir İslâm düşmanı
daha öldü.

Kureyş kadınları, Bedr’de ölen akrabâlarının intikamını almak için harp meydanının tenhâlığından
istifâde ederek Uhud’da şehit düşen Müslüman ölülerinin burunlarını, kulaklarını kestiler, karınlarını
yardılar.

Müşriklerin kalplerine korku düşerek, bundan sonra hücum edemediler. Ebû Süfyan, Peygamber
efendimiz ve Müslümanların toplandığı bir tepenin karşısına geçti. Ebû Süfyan, Resûl-i ekremin sağ olup
olmadığı hakkında şüphesi vardı. Bu şüphesini gidermek için üç defâ; “İçinizde Muhammed var mı?”
diye sordu. Peygamber efendimiz, “Ebû Süfyan’a cevap vermeyin.” diye tembih ettiğinden Eshâb-ı kirâm
sustular. Ebû Süfyan cevap alamadı. Daha sonra; “Aranızda Ebû Bekir var mı?” diye üç kere sordu. Yine
cevap alamadı. Sonra; “Aranızda Ömer var mı?” diye üç kere sordu. Yine cevap alamadı. Bundan sonra;

“Demek ki bunların hepsi ölmüş, artık iş bitmiştir.” dedi. Hazret-i Ömer dayanamadı ve; “Ey Allah’ın
düşmanı yalan söylüyorsun. Bu saydıklarının hepsi sağdır ve işte buradadır.” Ebû Süfyan bunu duyunca;
“Harp nöbetledir. Bedir’de siz bizi yenmiştiniz. Bugün biz de sizden Bedr’in intikamını aldık.” diye
gururlanmak istedi. Hazret-i Ömer de buna karşılık; “Evet ama yine eşit değiliz. Bizim ölülerimiz
Cennet’te, sizin ölüleriniz ise Cehennem’dedir!” diye cevap verdi.

Kureyş ordusu ellerinde fırsat olduğu halde, cenâb-ı Allah kalplerine bir korku vererek savunmasız
durumda olan Medîne’yi basmayı unuttular, harp meydanını terk ederek Mekke’ye doğru gittiler.

Müşrikler harp meydanını terk edince, Peygamber efendimiz mücâhidlerle birlikte bulundukları
tepeden indiler, şehitlerle meşgul oldular. Peygamber efendimiz, şehit olan sahâbîleri üzerlerindeki
elbiselerle defnettirdi. Onların af ve mağfireti için cenâb-ı Allah’a duâ etti.

Peygamber efendimiz Kureyşlilerin Mekke’ye doğru gittiklerini kesin olarak öğrenince, Medîne’ye
hareket etti. Peygamber efendimiz Medîne’ye döndüğünde düşmanın her an geri dönüp Medîne’yi
basabilecekleri ihtimâli olduğundan tedbir aldı. Medîne’ye döndükten bir gün sonra, Peygamber
efendimiz Müslümanların dünkü harpten dolayı zayıf düşmediğini bildirmek, düşmana gözdağı vererek
Medine’ye tekrar dönmelerini önlemek için 70 sahâbîyle birlikte düşman üzerine hareket etti. Yolda
giderken Revha denilen mevkide müşriklerin toplanarak Medine’ye baskın yapmak ve Müslümanları yok
etmek için karar aldıklarını öğrendiler. Böyle bir tedbirin alınmasının Peygamber efendimizin bir mûcizesi
olduğu ortaya çıktı.

Müşrikler Peygamber efendimizin üzerlerine doğru geldiğini duyunca korkarak bulundukları yeri
terk ettiler. Mekke’ye döndüler.

Peygamber efendimiz müşrikleri Hamraü’l-Esed denilen yere kadar tâkip ettiler. Kureyş
ordusundan iki kişi Müslümanların eline geçti. Burada üç gün kaldılar. Sonra Medîne’ye geri döndüler.
Bu sefere Hamraü’l-Esed Seferi de denildi.

Uhud Harbinde müşriklerden 30 kişi ölmüş. Müslümanlardan ise 70 kişi şehit edilmişti. Bu harpte
Müslümanlar kaybetmiş gibi görünmekteyse de, Cenâb-ı Allah’ın Müslümanları mânevî bir terbiyesiydi.
Müslümanların başlarındaki emirlere kesinlikle itaat etmeleri, itaat etmezlerse başlarına ne gibi mûsibet
geleceğini bildiren bu hâdise gelecek için Müslümanları uyarıyordu.

Müslümanlar arasına karışan münâfıklar (Bkz. Münâfık) Müslüman göründüklerinden,
Müslümanlara büyük zararı oluyordu. Bundan sonra Müslümanların düşmanları olan münâfıklar ortaya
çıkmış, ayrılmıştı.

Uhud Gazâsı üç safhada yapılmış oldu. Birinci safha İslâm ordusunun zaferi, ikinci safha
müşriklerin ağır hücumları, üçüncü safha ise Müslümanların çetin bir müdâfaası ve düşmanın çekilip
gitmek zorunda kalmasıdır.

UJT (Unu Jonction Tronstor)

Tek bileşimli transistör. Özellikle transistörlerin iletken yapılması için (ateşlenmesi, tetiklenmesi)
geliştirilmiş bir yarı iletken elektronik devre elemanıdır. Silisyum bir çubuğun yaklaşık ortasından
birleştirilmiş (bir diyot gibi) yarı iletken, genelde elektrikî titreşimi yapar (osilatör). B2 ve B1 arasına,
yâni her iki tabana bir doğru akım uygulanır. UJT normal bir direnç gibi B2 ile B1 arasında âni bir akım
artmasına sebep olur. Bu olaya negatif direnç etkisi denir. Bu etkiden özellikle osilatörlerde (elektrikî
titreşim yapan devrelerde) istifâde edilir.

UKAYLÎLER

Onuncu yüzyılın sonu ile on birinci yüzyılın sonu arasında Irak ve Suriye’nin kuzey taraflarına
hâkim olan devlet. Ukaylîler, Amr bin Ebû Sa’sa’nın büyük Bedevî kabilesi grubundandır. Irak’taki Hafâce
ve Muntefık kabilelerini içine alıyordu. Ukaylî Muhammed, onuncu yüzyılın sonunda Musul’a hâkim oldu.
Üzerindeki Büveyhî baskısından kurtuldu. Fakat onun 996’da vefâtıyla oğulları arasında iktidar
mücâdelesi başladı. Mücâdele sonunda Musul ile diğer Ukaylî şehirleri El-Cezîre’deki kalelerin kontrolü
Mu’temîd-devle Kırvâş’ın eline geçti. Kırvâş (1001-1050) 11. yüzyılın ortalarına doğru Oğuzlarla
mücâdele etti. Oğuzlara karşı müdâfada HilliMezyedîleriyle anlaştı. Şerefüddevle Müslim bin Kureyş
(1061-1085) zamanında, Ukaylî toprakları Bağdat’tan Haleb’e kadar genişledi. Şerefüddevle Müslim, Şiî
olmasına rağmen, Kuzey Suriye’deki Mirdâsî topraklarını emniyet altına almak için Selçuklu
sultanlarından Alparslan (1063-1072) ve Melikşah (1072-1092) ile ittifak yaptı. Fakat, daha sonra
Fâtımîlere yaklaşması, Selçuklu ordularının Musul’a gelmelerine sebep oldu. Şerefüddevle Müslim, Âmid
(Diyarbekir) ve Haleb’e kaçmak zorunda kaldı. 1085’te Kutalmışoğlu Süleyman tarafından öldürüldü.

Ukaylîler, Selçuklu meliklerinden Tutuş tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar, Musul’da
Selçuklulara tâbi olarak varlıklarını devam ettirdiler. Ukaylîlerin kolları El-Cezire’de mahallî idareciler

olarak kaldılar. Rakkan ve Kal’atü’l-Caber’deki kolları da 1169’da Nûreddîn Zengî’nin buraları fethine
kadar devam etti. Bölge daha sonra bütünüyle Selçuklu Türklerinin hâkimiyetine geçti.

Ukaylîler, Bedevî olmalarına rağmen yağmacılıkla geçinmediler. Abbâsîlerin idâresini kısmen
kontrollerine aldılar. Hâkim oldukları yer îtibâriyle ticâret yollarını ellerinde bulundurarak uzun müddet
yaşama imkânı buldular. Âlemüddîn Müslim, haberleşmeye önem verip, her köyde bir posta memuru
veya “Sâhib-ül-Haber” denilen istihbarat memuru bulundururdu.

Ukaylî Emirleri
Ceziret ibn Ömer, Nusaybin ve Beled Kolu

Muhammed (990-996)

Cenâruddevle Ali (996-1000)

Sinâruddevle el-Haram (1000-1003)

Nûreddevle Mus’âb (1003)

Musul’daki ve daha sonra Ceziret-i ibni Ömer, Nusaybin ve Beled’deki kol

Muhammed (992-996)
Hüsâmüddevle el-Mukalled (996-1001)
Mu’temidüddevle Kırvâş (1001-1050)
Zaîmüddevle Baraka (1050-1052)
Âlemeddîn Kureyş (1052-1061)
Şerefüddevle Müslim (1061-1085)
İbrâhim (1085-1093)
Ali (1093-1096)
Tekrit’te Ma’n bin el-Mukalled Kolu:

Râfi (?-1036)
Hamîs (1036-1044)

Ebû Gaşşam (1044-1052)
Îsâ (1052-1056)
Nasr (1056-1057)
Vekil olarak Ebü’l-Gana’îm (1057-?)

UKRAYNA

DEVLETİN ADI Ukrayna

BAŞŞEHRİ Kiev

NÜFÛSU 51.944.000

YÜZÖLÇÜMÜ 604.000 km2

RESMÎ DİLİ Ukranca

DÎNİ Hıristiyanlık

PARA BİRİMİ Ruble

Avrupa’da yer alan bir devlet. Kuzeyinde Beyaz Rusya, doğusunda Rusya Federasyonu, güneyinde

Azak Denizi, Karadeniz, Moldavya ve Romanya, batısında Macaristan, Çek Cumhûriyeti ve Polonya yer

alır.

Târihi

Bölgede târih boyunca çeşitli devletler kuruldu. Dokuzuncu asırda kurulan ve ilk Rus devleti olan

Kiev Prensliği, 13. asırda Moğol saldırılarına mâruz kalarak yıkıldı. Batı Ukrayna’da Galiçya ve Volinya

Prensliği 11. asırdan 14. asra kadar hâkimiyetlerini devam ettirdi.

Ülke topraklarının büyük bölümü 14. asırda Litvanya’nın hâkimiyeti altına girdi. Polonya ve

Litvanya’yı tek bir federe devlet hâline getiren Lublin birliğinin 1569’da sağlanmasından sonra Ukrayna

toprakları fiilen Polonya’nın hâkimiyetine girdi. Zaporojye Kazaklarının lideri Bogdan Hmelnitski Polonya

yönetimine karşı ayaklandı ve 1651’de Rus Çarından yardım istedi. Bu durum Rus Çarlığı ile Polonya

arasında savaşa sebep oldu. Savaşın ardından Dinyeper Nehrinin doğusunda kalan topraklarla Kiev

Rusların hâkimiyetine girdi. Kırım’ın 1783’te Rus hâkimiyetine girmesi üzerine Karadeniz kıyısında yeni
yerleşim merkezleri kurulmaya başladı.

On sekizinci asırda Polonya topraklarının paylaşılması üzerine Dinyeper’in batısındaki Ukrayna
toprakları Rus hâkimiyetine, Galiçya ise Avusturya hâkimiyetine bırakıldı. On dokuzuncu asırda
Ukrayna’da milliyetçi hareketler yaygınlaşınca, Rus çarı bu hareketleri bastırmak için şiddetli tedbirlere
başvurdu. Ukraynacayı kullanmayı sınırladı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu hâkimiyeti altında
yaşıyan Ukraynalılar ise daha rahattılar. Birinci Cihan Harbinin başladığı sırada Galiçya’da yaşıyan
Ukraynalılar kendi kültür, siyâsî ve dînî kurumlarını geliştirmişlerdi.

Rusya’da 1917 devriminden sonra Harkov’da Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhûriyeti kuruldu.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun yıkılması üzerine Ukraynalılar 1918’de Galiçya’nın yönetim
merkezi Lemberg’i ele geçirerek Batı Ukrayna Millî Cumhûriyetini kurdular. Bu devlet 1919’da Ukrayna
Millî Cumhûriyetiyle birleştiyse de 1919 Haziranında Ukrayna askeri Galiçya’dan çıkarıldı. Bukovina
Romanya’nın, Macaristan toprakları içinde kalan eski Ukrayna şehirleriyse yeni kurulan
Çekoslovakya’nın hakimiyetine girdi. Çeşitli devletler 1917-21 arasında Ukrayna’nın hâkimiyetini ele
geçirmek için çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Ukrayna 1924’te Sovyetler Birliğini meydana getiren 15
cumhûriyetten biri oldu.

İkinci Dünyâ Harbine kadar Ukrayna hızla sanâyileşti ve tarımda kollektifleştirme politikası
uygulandı. Bu harekete köylü büyük tepki gösterdi. Stalin döneminde bölgede baskılar arttırıldı ve
Ukraynacanın kullanımı yasaklandı. Sâdece Çekoslovakya’da yaşayan Ukraynalılar geniş siyâsî ve
kültürel haklara sâhiptiler.

Alman-Sovyet saldırmazlık Paktının 1939’da imzâlanmasıyla Polonya’nın hâkimiyeti altında
bulunan Doğu Galiçya ve Batı Volniya toprakları Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhûriyetine bırakıldı. 1941
Haziranında Rusya’ya saldıran Almanlar kısa sürede Ukrayna’yı işgal ettiler. Başlangıçta Ukraynalılardan
destek gören Almanlar, daha sonraları gerilla direnişiyle karşılaştılar. Almanların savaş sonunda mağlup
olmaları üzerine bütün Ukrayna toprakları Rusya’nın hâkimiyeti altına girdi.

1989’da Rusya’da başlayan reformlar Ukrayna’da da köklü değişikliklere sebep oldu. İlk çok partili
seçimler yapıldı. Ülke yeni bir siyâsî ve ekonomik döneme girdi. Ukrayna 1991’de bağımsızlığını îlân etti
ve aynı sene Bağımsız Devletler Topluluğunun kurucuları arasında yer aldı.

Fizikî Yapı

Ülke toprakları, Doğu Avrupa Ovasının büyük bölümünü kaplar. Kuzeydoğusunda Orta Rusya
Platosunun bir uzantısı yer alır. Karadeniz kıyıları boyunca uzanan Karadeniz düzlüğü, Kırım
Yarımadasında Kuzey Kırım Düzlüğünü meydana getirir. Batıda yer alan Karpat Dağlarının uzunluğu 240
km’yi geçer. Karadeniz ile Azak Denizi arasında kalan Kırım Dağları birbirine paralel üç alçak sıradan
meydana gelir. Bu sıralar arasında vâdiler yer alır.

Başlıca akarsuları Dinyester ve Dinyeper nehirleri olup, Azak-Karadeniz Havzasına doğru akar.
Pripet Bataklıklarının bir bölümü ve bir içdeniz olan Azak Denizi ülke sınırları içinde kalır.

İklimi
Ukrayna ılıman bir iklim kuşağında yer alır.
Tabii Kaynaklar
Mâdenler: Ukrayna; manganez cevheri bakımından dünyânın en zengin bölgelerindendir. Ayrıca
önemli miktarda demir cevheri vardır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Ukrayna’nın nüfûsu 51.944.000 olup, nüfus yoğunluğu 86’dır. Nüfûsun % 72,7’si Ukraynalı, %
22’si Rus, % 5,3’ü diğer milletlerden meydana gelmektedir. Halkın % 67’si şehirlerde, % 33’ü köylerde
yaşamaktadır. Başlıca şehirleri Sivastopol, Odessa, Harkov, Denetsk, Krivay Rog, Zaporojye’dir.
Ukrayna’da 7-17 yaşları arasında eğitim mecbûri ve parasızdır. Eğitim Ukraynaca yapılmaktadır.
Ayrıca Rusça, Moldavya dili, Lehçe, Bulgarca, Macarca, Fransızca, Almanca, İspanyolca ve İngilizcenin
kullanıldığı okullar da vardır. Ülkede 140’tan fazla yüksek öğretim kurumu ile Ukrayna Cumhûriyeti
Bilimler Akademisine bağlı çok sayıda ilmî çalışmalar yapan kurum vardır. Ukrayna’da okuma yazma
bilmeyen hiç yok gibidir.
Ekonomi
Ekonomi tarım ve sanâyiye dayalıdır. Tarımda makina yaygın şekilde kullanılır. Ülke çapında
yaklaşık sekiz bin kollektif çiftlik (Kolhoz) ile 1700 civârında devlet çiftliği (Sovhoz) vardır. Bu çiftliklerde
et ve süt için büyükbaş hayvan beslenir. Ayrıca tahıl, sebze, patates ve şekerpancarı yetiştirilir.
Ukrayna’da çelik sanâyii gelişmiştir. Ülkede ayrıca metalurji araçları, dizel lokomotifler, televizyon
ve traktör üreten fabrikalar vardır. Sun’î gübre, sülfirik asit ve şeker fabrikaları ekonomide önemli yer
tutar. Sanâyi tesislerinde kullanılan enerjinin hemen tamâmı fosil yakıtlarından elde edilir.
Siyâsî Hayat

Ukrayna’da en yüksek yasama organı Yüksek Meclistir. Meclis üyeleri beş yılda bir yapılan
seçimlerle belirlenir. Yüksek Meclis Devlet Başkanı ve Bakanlar Kurulu üyelerini atar.

ULAHLAR

Alm. Walache (m), Walachin, (f), Fr. Valaque (m), İng. Walachian. Osmanlıların Eflâk, Boğdan
ve Erdel’de yaşayan Hıristiyan halka verdikleri ad. Ulah tâbiri, en çok Kıpçak yöresinde yaşayanTürklerce
kullanılmıştır. Eflâk tâbiri Ulah adından türemiştir. Ayrıca Makedonya’da küçük bir azınlık hâlinde Ulahlar
yaşamaktaydı. Hâlen bu durum Bulgaristan ve eski Yugoslavya devletleri arasında anlaşmazlığa sebep
olmaktadır.

Ulahlar, Romanya’nın asıl yerli halkı olan Daç’lar ile Romalıların buraya getirdikleri göçmenler
karışımıdır. Ulahlar, TunaNehri ile Karpat Dağlarının arasındaki kurak ovalarda yaşarlardı. Ulahlar
sırasıyla Bizanslılar, Bulgar kralları,Avarlar ve Macarların yönetiminde yaşadıktan sonra, 15. yüzyılda
Osmanlıların idâresi altına girdiler. FâtihSultan Mehmed Hanın 1455’te Eflak ve Boğdan’da hâkimiyet
kurmasıyla Ulahlar Osmanlı tâbiiyeti altına geçtiler.

Erdel, Kânûnî devrinde Osmanlı topraklarına katıldıysa da, 1699’da Karlofça Antlaşması sonunda
Avusturya tarafından ilhak olundu.

Eflak ve Boğdan’ı idâre edenlere Voyvoda denir ve başlangıçta yerli prensler arasından
İstanbul’dan tâyin edilirdi. 1716 yılından 1821’e kadar Dîvân-ı Hümâyun tercümanı Fenerli Rum
beylerinden Eflak voyvodası tâyin edildi. 1822’de yerli beylerden voyvoda tâyin edildi. 1859’da
Boğdan’la Eflâk birleştirilerek Romanya Devletinin özü teşkil edildi. 1878’de 93 Harbi sonrasında yapılan
antlaşmayla Türk hâkimiyetinden çıktı. Erdel, Eflak ve Boğdan topraklarında, sonraları Romanya Devleti
kuruldu. Fakat Ulahlar hiçbir zaman Osmanlı idâresindeki huzur ve refaha erişemediler.

ULAK

Alm. Bote, Meldereiter, Kurier (m), Fr. Courrier, Messager (m), İng. Courier, Messenger. Haber
götüren, haberci. Kelime mânâsı “ulaştırıcı” demektir. Bütün devletlerde haberlerin ulaştırılması için
genel ve özel bâzı usûller uygulanmıştır. Halîfe hazret-i Ömer zamânında İslâm memleketlerinin sınırı
Suriye, Mısır ve İran’a kadar genişledi. Hükûmet merkezinin emirlerini buradaki vâlilere ulaklarla
göndermek usûlü kondu. Vazifeli ulaklara beytülmâldan, yâni devlet hazinesinden develer verilir,

geçecekleri yerlerin vâli ve kumandanlarına bunlara yardım etmeleri emredilirdi. Bu usûl Emevî ve
Abbâsîler zamânında da devam etti.

Osmanlı Devletinin geniş topraklarında da, haberleşmeyi sağlamak için ulak teşkilâtı kurulmuştur.
Pâdişâh fermanlarının ve selâhiyetli şahısların haberlerinin ilgili yerlere ulaşabilmesi için belli yerlerde
haberleşme merkezleri vardı. Burada at ve haberciler bulunurdu. Bunlar Reisül-küttab’a bağlı olurlardı
ve Bostancı Ocağında yetiştirilirdi. Ulakların yolları üzerinde bulunan köyler ve kasabalardaki halk,
bunlara yardım etmekle vazifeliydiler. Buna karşılık olarak da bâzı vergiden muaf olurlardı. Merkezler
arasında birbirine devretmek sûretiyle haberler ulaştırıldığı gibi, bir tek ulak veya ulaklar tarafından at
değiştirilmek sûretiyle son noktaya kadar gidilebilirdi. Bunlar özel eğitim görmüş güvenilir kişilerden
seçilirdi. Haber ve posta işlerinde kullanılan gemiye de ulak gemisi denirdi. Bu geminin vazifesi icabı
sürati diğerlerine göre fazla olurdu. Donanma-yı Hümâyunun Çanakkale Boğazından çıkışından îtibâren
5-6 km önden giderek gözetleme ve keşif yapan gemilere de ulak gemisi adı verilirdi.

ULAŞIM

Alm. Verkehr (m), Fr. Circulation (f), İng. Circulation. İnsan ve eşyânın bir yerden başka bir yere
aktarılması. Medeniyet târihinde ulaşım, insanların yaşayışında her zaman önemli bir yer almıştır. Eşyâ
ve malların üretildikleri yerler dışına taşınmaları, bunlara değişik yerlerde ihtiyaç duyulmasından ileri
gelir. İnsanlar ise iş icâbı, yâhut sosyal veya kültürel ihtiyaçlarını karşılamak için bir yerden başka bir
yere giderler.

Gerek herhangi bir malın gerekse bir insanın bulunduğu yerle nakledileceği yer arasındaki mesâfe,
alacağı vakit, mal oluş fiyatı düşünülerek ulaşım şekli seçilir. Bundan hareket edilerek ulaşımda yapılan
yeni gelişmelerde dâimâ gâye mesâfeyi azaltmak ve böylece hem vakit kazanmak, hem de fiyatı
düşürmek olmuştur. Bu arada konfor ve emniyet de dikkate alınmaktadır.

Ulaşım yolları umûmiyetle düz hat olarak çizilmişler; dağ, su gibi yolu uzatacak veya dolandıracak
herhangi bir engeli olmayan en kısa yoldan geçirilmek istenmişlerdir. Diğer ulaşım araçlarına nazaran
en moderni olan hava taşımacılığı, yeryüzü şekilleri ve topoğrafyadan en az etkilendiğinden en kısa yolla
yapılmış olur.

Ulaşım araçları eski târihlerden günümüze kadar çeşitli gelişmeler kaydetmiştir. Bir yandan
ihtiyaçlar artarken diğer bir yandan da bu ihtiyaçları karşılayacak ulaşım yolları gün geçtikçe gelişmiştir.

Ulaşımın gelişmesinde birçok faktör rol oynamaktadır. Bu faktörler; coğrafik, ekonomik, politik ve sosyal
faktörlerdir

İlk taşıma şekli olarak, insanın sırtı ile çocuk ve eşyâlarını taşıması akla gelmektedir. Daha sonra
hayvanlar taşımada yer almıştır. İnsanın tekerleği keşfetmesi ulaşımda en büyük adımdır (Bkz.
Tekerlek). Tekerleğin bulunuşu ile hayvanlar artık çekici vâsıta olarak daha ağır yükleri, daha çok insanı
taşır olmuşlardır. İnsanların bulduğu diğer bir ulaşım aracı ise nehir ve denizlerde kürek ve yelken
gücüyle giden kayık ve gemilerdir (Bkz. Gemi). Çin’den Avrupa’ya kadar uzanan ipek ve baharat
yollarının, Akdeniz’de, Nil ve Fırat gibi nehirlerde büyük limanların bulunması eskiden beri insanların
ulaşımı gemilerle, hayvan sırtlarında ve vagon biçiminde arabalarla yaptığını göstermektedir. Ulaşımda
yapılan büyük keşiflerden biri de pusulanın bulunuşudur. Pusula ile uzun kara ve deniz yollarına çıkma
imkânı doğmuştur. (Bkz. Pusula)

Ulaşım araçlarında büyük gelişmeler 19. yüzyıldan îtibâren olmuştur. 1765 senesinde James
Watt’ın buhar makinasını bulması ile büyük buharlı gemiler yapılmış, 1850’lerde yelken terk edilmiştir.
Buhar makinaları demiryolu taşımacılığına da yol açmış, 1825 senesinde İngiltere ve ABD’de demiryolları
faaliyete başlamıştır. 1887 senesinde ise Alman mühendis Gottlieb Daimler ilk benzinli motoru bulunca
ulaşım araçlarına yenileri katılmış, hayvan taşımacılığı tamâmen ortadan kalkmıştır. Hava
taşımacılığında ilk adım 5 Haziran 1783 senesinde Fransa’da balonla yapılmış, bunu 1903 senesinde ilk
başarılı uçak yapımı tâkip etmiştir.

Ulaşımın târihte milletlerin yaşayışına büyük etkisi olmuştur. Romalılar kara ve deniz yoluna çok
önem vermişler, her tarafa kolayca ulaşma çâreleri aramışlardır. En uzak noktalara gönderdikleri asker
ve tüccarlarıyla o bölgeleri siyâsî ve iktisâdî olarak kontrol altında bulundurmuşlardır. İngiltere, 17 ve
18. yüzyılda Roma İmparatorluğuna benzer bir sistemi uygulamıştır. ABD dünyâ hâkimiyetini büyük bir
hava desteği altında deniz yollarıyla sağlamakta, Roma ve Osmanlı karışımı siyâsî ve iktisâdî kontrol
uygulamaktadır.

Türkler Anadolu’ya geldikten sonra kendilerinden önceki yaşamış uygarlıkların yaptıkları yolları
kullandılar. Daha sonra Anadolu’ya tamâmen yerleşen Türkler bilhassa Selçuklu ve Osmanlılar
dönemlerinde yeni yeni yollar yapılmaya başlandı. On altıncı yüzyılda Mîmar Sinân’ın yeni köprü yapım
tekniğini geliştirip dere ve ırmakların üzerine köprüler yapması yol yapımı konusunu daha da geliştirdi.
On sekizinci yüzyılda çeşitli gâyelerde araba kullanımına başlanılması, yerleşim yerlerinin iç ve dış

kısımlarına yolların yapılmasını sağladı. Anadolu’da bugün kullanılan yolların hemen hemen hepsi son
150 yıl içinde yapıldı.

Yurdumuzda karayolu yapımına organizeli bir şekilde 1950 yılından sonra başlanıldı. Bu târihlerde
Karayolları Genel Müdürlüğü kuruldu. Kıyılar boyunca karayolları yapıldı. İç bölgeler düzgün yollarla
deniz limanlarına bağlandı. Böylece ulaşım ve taşımacılık devlet demiryollarından kara, deniz ve hava
taşımacılığına kaydırılarak hızlı ulaşım ve taşımacılığa geçildi. 1933 yılında Hava Yolları Devlet İşletmesi
İdâresinin kurulmasıyla THY yurtiçi ve yurtdışı ulaşımları da hızlı bir şekilde gelişti. Günümüzde Avrupa,
Asya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine seferler yapılmaktadır. Ayrıca son yıllarda bâzı özel havayolu
şirketleri de yurtiçi ve yurtdışı seferler yapmaktadırlar.

ULAŞTIRMA BAKANLIĞI

Ülkenin yurtiçi ve yurtdışı ulaştırma ve haberleşme hizmetlerini yürütmek için kurulmuş bakanlık.
1939 yılında Haber Ulaştırma Bakanlığı görevleri Nafia ve İktisat Vekâleti tarafından yürütülürdü.
27.5.1939 târih ve 3613 sayılı kânunla Ulaştırma Bakanlığı kurulunca, bu hizmetleri söz konusu bakanlık
yapmaya başladı.

İkinci Dünyâ Savaşından sonra ulaştırma ve haberleşme hizmetlerinde büyük gelişmeler oldu.
Mevcut hükümlerle bu gelişmelerin tâkibi zorlaştığı için 27.6.1945 târih 4770 sayılı kânunla bakanlığın
teşkilat hizmet alanı genişletildi. 1954’te bakanlık bünyesine Sivil Havacılık Dâiresi ilâve edildi. 1954’ten
sonraki zaman aralıkları içinde ulaştırma ve haberleşme sahasında büyük ilerlemeler oldu. Demokrat
Parti (DP) devresinde plânlı döneme geçildi. Plânlı döneme geçiş diğer bakanlıklarda olduğu gibi,
Ulaştırma Bakanlığı bünyesinde de yeni birimlerin ilâvesini gerektirdi. 1967 yılında Plân-Bütçe ve 1972
yılında da Haberleşme Dâiresi kuruldu. Bu târihlerden sonra Bakanlığa ihtiyaç duyuldukça başka yeni
birimler de ilâve edildi.

Ulaştırma Bakanlığı; ulaştırma ve haberleşme iş ve hizmetlerinin teknik, ekonomik ve sosyal
icaplara, kamu yararına ve millî güvenlik menfaatlerine uygun olarak kurulup gelişmesini ve bu
hizmetlerin birbirlerini tamamlayıcı şekilde yürütülmelerini sağlayacak şartları hazırlayarak, bu şartların
uygulanmasını tâkip eder ve denetler. Ulaştırma ve haberleşme ihtiyaç ve isteklerini tespit ederek
bunların plânlanmasını ve sistemin düzenlenmesini sağlayıp, çeşitli ulaştırma hizmetlerinin
koordinasyonunu yapar. Ulaştırma ve haberleşme işlerinde kamu düzenini, can ve mal güvenliğini

sağlayıcı tedbirler alır, aldırtır. Ulaştırma ve haberleşme işletmeciliği, acente ve komisyonculuğu yapar,
yapacak olan yerli ve yabancı gerçek ve tüzel kişilerin ulaştırma piyasasına giriş esas ve şartlarını
hazırlar, müsâade belgeleri verir. Yabancı ülkelerin ilgili kuruluşlarıyla ulaştırma ve haberleşme
ilişkilerini düzenler ve yapılacak anlaşma ve antlaşmaları uygular.

Ulaştırma Bakanlığı hâlen görevlerini; Araştırma, Plânlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı,
Kara Ulaşımı Genel Müdürlüğü, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Liman ve Deniz İşleri Genel Müdürlüğü,
Haberleşme Dâiresi Başkanlığı, Personel Dâiresi Başkanlığı, Târife ve Ticâret Dâiresi Başkanlığı,
Savunma Sekreterliği, Teftiş Kurulu Başkanlığı, Tetkik Kurulu Başkanlığı gibi teşkilâtlarıyla
yürütmektedir.

Bakanlık, merkez teşkilâtı dışında görevlerini; Bölge Liman ve Deniz İşleri Müdürlüklerine bağlı
Bölge Genel Müdürlükleriyle yürütür. Devlet Demir Yolları İşletmesi Genel Müdürlüğü; Posta, Telefon,
Telgraf İşletmesi Genel Müdürlüğü; Devlet Havacılık ve Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü gibi
kuruluşlarla idâre eder.

ULEMÂ

(Bkz. Âlim)

ULTRASONOGRAFİ (Ultrason)

Alm. Ultrasonographie (f), Fr. Ultrasonography (f), İng. Ultrasonography. Vücut içindeki çeşitli
hastalıkları ve dokulardaki yoğunluk farklılaşmasını tespit etmek için ultrasonik pulse-eko tekniğinin
kullanılması metodu. Ultrasonik dalgalar birkaç hertz’den birçok megahertz’e kadar ses dalgalarından
ibârettir. Genellikle 1-15 mHz arası kullanılır. Ses dalgalarının dokulara geçişi moleküler hareketi arttıran
peşpeşe pozitif ve negatif basınçların hâsıl olmasını sağlar ve daha sonra sürtüşme kuvvetleri vâsıtasıyla
harâret meydana getirir.

Ultrasonik dalgalar uygun takat ve frekansta hücreleri, bâzı bakterileri vs. öldürebilir, fakat lokal
harâretin enzimleri inaktive etme ve daha sonraki kimyevî faaliyetleri durdurma tehlikesi vardır.

İkinci Dünyâ Savaşı esnâsında radarın ve ses dalgalarının geliştirilmesi ultrasonografinin teşhis
vâsıtası olarak kullanılmasını mümkün hâle getirdi. Bu metod gebelikte, periferik damar hastalıklarının
değerlendirilmesinde ve ameliyat öncesi, bir tümör kitlesinde büyük damar mevcut olup olmadığını tâyin
etmede kullanılır. Ayrıca katı-sıvı sınırının tâyininde ve kist-tümör ayırımında oldukça faydalıdır.

Tıpta teşhis amacıyla kullanılan ultrasonografi metodunda ultrasonik dalgalar incelenecek doku ve
cenine hiçbir zarar vermez.

Ultrasonografideki eko sisteminin üç modeli vardır: Kompound-B Scan modeliyle karaciğer,
böbrek, pankreas, dalak, mesâne ve gebelik tetkiki yapılır. Time-Motion modeliyle kalbin çalışması
(Ekokardiyografi) ve büyük damarların nabız atışları incelenir. Üçüncü eko modeliyle ise, beyinle ilgili
tetkik (Ekoensefalografi), intrauterin hayatta kafa çaplarının ölçülmesi, gözdeki yabancı dokuların tespiti
yapılır.

Ultrasonografinin özel birtakım avantaj ve üstünlükleri vardır. Bunlar: Hastaya ve kullanıcıya zarar
veren özelliğinin olmaması, bir ön hazırlık gerektirmeyişi, yoğunluk farklılığını tâyinde röntgen ışınlarına
göre daha hassas oluşudur.

Ultrasonun tıpta kullanımı: Ultrason, yâni yüksek frekanslı ses dalgalarının bütün sahalarda
kullanımı gibi tıpta teşhis ve tedâvi alanlarında kullanılması oldukça yaygınlaşmıştır. Ultrason
dalgalarının fizikî özelliklerinden faydalanılarak geliştirilen âletler bugün gelişmiş hastânelerde,
muâyenehânelerde çok geniş bir alanda kullanılmaktadır. Ses dalgalarının değişik yoğunluktaki
maddelerde yayılma hızları, absorbsiyonları ve yansımaları farklıdır. Ayrıca suyu ısıtmadan
buharlaştırma ve taşları parçalama özellikleri de vardır.

Teşhiste ultrason dalgaları: Ultrasonun teşhiste kullanılması, yüksek frekanslı ses dalgalarının
değişik yoğunluktaki dokularda farklı miktarda tutulmaları ve yansımaları özelliğine bağlıdır. Ultrason
dalgalarının yan etkilerinin olmaması anne karnındaki bebeğe kolayca uygulanabilmesini kolaylaştırır.
Röntgen ışınlarıyle fark edilemeyen yumuşak dokuların arasındaki yoğunluk farkını da göstermesi
bakımından, iç organ kanserlerinin ve kistlerinin teşhisinde üstünlük sağlar.

Ultrason teşhis cihazları günümüzde altınçağını yaşıyor dense yeridir. Bu küçük ve bilgisayar
kontrolü ile kaliteli görüntü oluşturan cihazlar hekimlerin teşhiste en pratik yardımcıları olmuştur. Bu
maksatla değişik özellikte cihazlar geliştirilmiştir. En yaygın olanları batın(karın) organlarının tetkikinde
kullanılanlardır. Göz için, daha küçük başlığı olan ve gözün iç yapısını görüntüleyen cihazlar vardır. Anne
karnındaki bebeğin gelişmesinin tâkip edilebilmesi, anormalliklerin zamânında müdâhalesine imkân
tanıyor. Hattâ son zamanlarda ultrasonun yardımıyla, cenin dokularının görülüp, anne karnından direkt
sokulan cihazlarla bebeğe kan vermek, cerrahî müdâhale yapmak mümkün oluyor.

Gerçek zaman cihazları denen, ultrason âletleriyle dokuların periyodik hareketleri kaydedilebilir.
Kalp hastalıklarının teşhisinde kullanılan ve bir çeşit ultrason cihazı olan ekokardiografi cihazları bu yolla
kalp kapaklarının hareketlerini ve kalınlıklarını kaydederler. Hastaya hiçbir rahatsızlık vermeden kolayca
ve risksiz olarak kalp kapak ve duvar hastalıkları da böylece tespit edilebilir.

Ultrason teşhis cihazları ile safra ve böbrek taşlarının birkaç dakika içinde tesbit edilebilmesi
hekimlerimize bu sahalarda da büyük kolaylık sağlamıştır. Taşların sayıları ve şekilleri hakkında da fikir
verirler.

Doppler cihazı denen âlet ses dalgalarıyla çalışır. Bununla dokuların ve damarların kan akımları
ölçülür. Damar tıkanıklıklarında ve doku dolaşım bozukluklarında hastaya hiç zarar vermeden kısa
sürede bilgi edinilir.

Fizik tedâvide kullanılmaları: Ultrason dalgaları vücut dokularında absorbe edilerek derin
ısınma yaparlar. Ultrason tedâvi cihazları çeşitli romatizmal hastalıklarda, özellikle kas kasılmalarında
tedâvi sağlarlar. Kasları ısıtarak ve doku kan dolaşımını arttırarak gevşeme ve ağrıda azalmaya sebep
olur. Kemiklere de etki ederek bunların erimesine yol açarlar. Bu sebeple tedâvi esnâsında kemikler
üzerinde uzun süre tutulmazlar. Kasların üzerinde dâirevî hareketlerle uygulanarak istenen tedâvi edici
etki sağlanır.

Suyu ısıtmadan buharlaştırmaları, solunum yolu rahatsızlığı olanlar için rahatsız etmeden serin
buhar sağlar. Nebülüzatör (nemlendirici) denen bu âletler, suyu ısıtarak buharlaştıranlara tercih edilir.
Portatif nebülüzörler solunum hastalarının evlerinde kullanılmak için hazırlanmıştır.

Taşı parçalama özelliklerinden faydalanılarak geliştirilen Litotripsi (taş kırıcı) cihazlar, böbrek taşı
olan hastaların ameliyatsız daha ucuza ve rahatsızlık vermeden kurtulmalarını sağlamaktadır. Hastalar
içi su dolu bir havuza alınarak taşın yeri tam tespit edilip, taşları parçalayabilecek yoğunlukta ses
dalgaları, taşın üzerine odaklanır. Küçük parçalara ayrılan taşlar kendiliğinden düşmekte veya âletlerle
alınmaktadır. Hastaya travma yapmayan, hastânede yatmayı gerektirmeyen ve hemen işine geri
dönmeyi sağlayan bu metod çok kısa bir zamanda üstünlük sağlamış ve yayılmıştır. Benzer metodun
safra taşları için de geliştirilmesine çalışılmaktadır.

Taş kırma cihazlarının ilk şekli olan dişçilerin kullandığı ultrason âletleri, tıpta kullanılan ilk
ultrasonik taş kırıcılarıdır. Diş taşlarının diş minesine zarar vermeden temizlenmesini sağlayan âletlerin
başarıyla kullanılması vücut için de kullanılabileceği fikrini vermiştir.

ULTRAVİYOLE IŞINLARI (Mor Ötesi Işınlar)

Alm. Ultraviolette Strahlen (m.pl.), Fr. Rayons (m.pl.), ultraviolets, İng. Ultraviolet rays.
Görünen ışın ile X- ışınları arasında kalan elektromanyetik radyasyonlar. Ultraviyole (mor ötesi) ışınların
dalga boyları X- ışınlarınınkinden uzun, görünen ışınlarınkinden ise kısadır. Dalga boylarının kısalığı
sebebiyle insan gözüyle görülemezler. Fakat bâzı böcekler, meselâ bal arıları, tarafından rahatlıkla
görülebilirler.

Ultraviyole ışınların varlığı ilk defâ 1801 yılında Ritter adındaki Alman fizikçisi tarafından tespit
edilmiştir. Ritter X ışığının kimyâsal maddelere etkisini incelerken mor ışığın ötesindeki karanlık bantta
enerji çıkışının olduğunu fark etmiştir.

Görünen ışın ile mor ötesi ışınların arasındaki sınır radyasyonun dalga boyu 4000 Angstrom (1
angstrom= 10-8 cm) olarak kabul edilir. Ancak bu sınır, yaşa göre değişir. Genç kimseler mor ötesi
bölgesine âit olan 3130 Angstrom (A°)luk dalga boylu radyasyonları görebilirler.

Ultraviyole ışın bandı kabaca üç bölgeye ayrılır: 4000-3000 A° arasındaki “yakın” bölge, 3000-
2000 A° arasındaki “uzak” bölge ve 2000-40 A° arasındaki “vakum” ultraviyole bölgesi.

Ultraviyole ışınların en büyük kaynağı güneştir. Güneşten yayılan enerjinin yaklaşık % 9’u
ultraviyole radyasyonudur. Bunun da ancak % 14’ü 3000 A°’dan küçük dalga boylu bölgeye âittir.
Güneşten gelen mor ötesi ışınların yarıdan fazlası atmosferde tutulur. Atmosferde tutulan (absorbe olan)
radyasyonun ekserisi küçük dalga boylu radyasyonlardır. Öyle ki, 3000 A° olan küçük dalga boylu ışınlar,
yeryüzüne hemen hemen hiç gelmez.

Ultaviyole ışınlar görünen ışınlar gibi optik kurallarına uyarlar. Kuvars, florit ve damıtık sudan
rahatlıkla geçtikleri halde, görünen ışınlar için geçirgen olan birçok madde tarafından tutulurlar. Meselâ
alelâde pencere camı 3000 A°dan kısa dalga boylu ışınları geçirmez. 2000 A°dan kısa dalga boylu
ışınların havanın kısa bir mesâfesinde tutulmaları ihmâl edilebilecek kadar az olduğu halde, atmosfer
tabakası boyunca tutulma yeterli olmaktadır. Daha kısa dalga boylu radyasyonlar oksijen tarafından
tutulur. Bu olayla da oksijenden ozon meydana gelir.

Etkileri: Ultraviyole radyasyonları, foto-kimyânın bir bölümünü teşkil eden bâzı kimyevî
reaksiyonların gerçekleşmesini sağlar. Renklerin güneş etkisiyle açılması veya solması bu reaksiyonlara
bir misaldir. Ultraviyole ışınların kezâ biyolojik etkileri de vardır. 3050 A°dan kısa dalga boylu ışınlar

insan cildinde güneş yanığı meydana getirir. 3050-2900A° arasındaki dalga boyları “Suntan” olarak
bilinen pigmentasyona (boyadan meydana gelen renklilik) sebep olur.

Ultraviyole ışınların diğer önemli biyolojik etkisi insan derisinde ergosterolden D vitamini meydana
getirmeleridir. Güneş ışığının bu etkisi raşitizm denilen hastalığın önlenmesini veya tedâvi edilmesini
sağlar.

Ultraviyole radyasyonlarının önemli bir yönü de, bakterileri öldürme veya tesirsiz hâle getirme
özellikleridir. Bu sebepten hastânelerin bâzı bölümlerinde, çocuk odalarında ve sterilize hava gereken
birçok ameliyede ultraviyole lambaları kullanılır.

Ultraviyole ışınlar fosforlu madde olarak bilinen bâzı maddelere geldiği zaman, bu maddeler
görünen ışın neşretmeye başlarlar. Bu olay fluoresans olarak bilinir. Fluoresans lamba esas îtibâriyle
ultraviyole ışınlarını kesen bir nevi camdan yapılıdır. Ampulun iç tarafı ince bir fluoresan madde ile
kaplanmıştır. Böylece ultraviyole ışınlar bu fluoresan madde tarafından tutulur ve görünen ışın olarak
neşredilir. Bu işlem görünen ışın üretimi için yeterlidir.

Ultraviyole ışınların şiddeti foto-elektrik hücreler veya radyometrelerle ölçülür. Kezâ kimyevî
maddelere veya fotoğraf materyallerine olan etkilerinden de ölçülebilirler.

ULU CÂMİ KÜLLİYESİ (Adana)

Ramazanoğulları tarafından 16. asırda Adana’da inşâ edilen câmi, medrese, harem ve türbeden
müteşekkil yapı. 1513’te Ramazanoğlu Halil Bey tarafından inşâsına başlanan külliye, oğlu Piri Mehmed
Paşa tarafından 1541’de tamamlanmıştır.

Külliye, câmi, medrese türbe ve vakıf sarayı denilen bir harem dâiresiyle Tuz Hanı da denilen bir
selâmlıktan ibârettir. Külliyede Selçuklu ve Osmanlı mîmârîsi yanında güneyden gelen Zengî ve Memlük
mîmârîlerinin de tesirleri görülür. 34,50x32,50 m ebâdında kareye yakın bir plâna sâhip olan câminin
revaklarla çevrili bir iç avlusu vardır. Asıl câmiden iki misli fazla cemâat alacak ölçüdeki son cemâat yeri
ve avlu sıcak iklime uygundur. Avlunun kuzey yönünde çift sıra hâlinde toplam on sekiz, batı
yönündeyse tek sıra hâlinde dört küçük revak kubbesi vardır. Câminin doğu ve batı yönünde iki taçkapısı
harimin ise üç kapısı vardır. Mihrab önünde on iki köşeli yüksek bir kasnağa oturtulmuş kubbesiyle
Şam’daki Emevî Câmiine büyük benzerlik gösterir. Câmide mekanın eni, derinliğinden fazla tutularak,
birinci safta daha çok cemâatin bulunması temin edilmiştir. Bu hâliyle tipik bir ulu câmi özelliği gösterir.

Avlu döşemelerinde ve kemerlere kadar cephede Zengî ve Memlûk mîmârî tarzına uygun olarak siyah
beyaz taşlar kullanılmıştır.

Câminin minâresi doğu portaline bitişik ve öne çıkıntı yapan dört köşe kâide üzerinde
yükselmektedir. Câminin doğusunda medrese (1540) güneydoğusunda da Ramazanoğulları türbesi
(1541) bulunmaktadır.

ULUBATLI HASAN

İstanbul’un fethinde surlara ilk çıkan kahraman. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Fâtih Sultan
Mehmed Hanın komutasında Osmanlı ordusu 6 Nisan 1453 (H. 857) Cumâ günü İstanbul’u kuşattı. 29
Mayıs Salı günü sabahı son hücum sırasında Ulubatlı Hasan surlara çıkarak Osmanlı Sancağını dikti.
Ellerinde pala ve kalkanları 30 kadar arkadaşı ile surlara ulaşan Ulubatlı Hasan, atılan oklarla şehit edildi.
Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarının surlara dikmeyi başardığı sancak onlardan sonra gelen Osmanlı
askerleri tarafından, Bizanslıların şiddetle karşı koymalarına rağmen, yerinde muhâfaza edildi. Sancağın
dikildiği burç fethedildi ve İstanbul’un fethi bu burçtan başlamış oldu. Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarının
ilk Osmanlı sancağını dikmeyi başardıkları ve üzerinde şehit düştükleri yer Topkapı civârındadır. Her 29
Mayısta İstanbul’un fethi merâsimleri sırasında Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarının sura hücumu sembolik
olarak temsil edilir.

ULUÇ ALİ REİS

(Bkz. Kılıç Ali Paşa)

ULUDAĞ

Marmara bölgesinin en yüksek dağı. Kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzanan Uludağ’ın
uzunluğu 40 km’yi bulur. Genişliği ise 15-20 km’dir. Toplu ve heybetli bir görünüşe sâhip olan bu dağın
Bursa’ya bakan yamaçları kademeli, güneye Orhaneli’ne bakan tarafları ise düz ve daha diktir. En
yüksek noktası Kartaltepe’de 2543 m’dir. Dağın kuzey tarafında Sarıalan, Kirazlı, Kadı, Sobra yaylaları
vardır.

Uludağ’ın yüksek yerlerinde eski buzullara âit izlere raslanmaktadır. Karatepe’nin kuzeyindeki
Aynalıgöl, Karagöl ve Kilimligöl buzul gölleri bu izlerin en önemlileridir. Bu göllerin mavi berrak suları,
hemen aşağısında başlayan yemyeşil çam ormanları, yükseklerdeki beyaz kar yığınları buraların
güzelliğine güzellik katmaktadır.

Etrafındaki çöküntü sahalarının cevresinde yükselen Uludağ’da tabakalar arasında yer yer mâden
ve mâden damar yataklarına rastlanmaktadır. Türkiye’nin önemli volfram yatakları buradadır. İklimi,
yüksek dağ özelliğindedir. Yükseklere çıkıldıkça kar yağışı ve miktarı fazlalaşır. Yüksekliğe bağlı olarak
da ısı azalır. Dağın doruk noktasındaki karlar yaz kış erimez. Bâzı yerlerde kar kalınlığı iki metrenin
üzerine çıkmaktadır. Uludağ’dan kaynaklanan derin vâdiler içindeki pekçok dere, Nilüfer Çayı ile
Göksu’ya ulaşırlar. Dağın etek bölümlerinde meşe, kestâne çınar, ceviz ağaçlarına, 300-400 m kadar
olan kısımda Akdeniz bitkilerine daha yukarlarda nemli orman bitkilerine rastlanır.

Uludağ modern dağ tesisleri, teleferiği Bursa’nın hemen yanında olması ile dağ turizminin merkezi
olmuştur. Yol durumunun uygunluğu, her mevsim kar bulunması, eşsiz manzaraları buraya turist
çekmektedir. Dağın doruk noktasından açık havada İstanbul, Marmara ve civar yakın yerlerin görünmesi
buraya ayrı bir özellik vermektedir. Doğu, kuzey eteklerinin Bursa Ovasına yakın yerlerinde sıcak su
kaynaklarının bulunmasından burada kaplıcalar meydana gelmiştir. Bursa’nın Çekirge semtindeki bu
kaplıcalar pekçok hastalığa şifa olmaktadır.

ULÛFE

Osmanlı Devletinde Kapıkulu Askerlerine, Acemi Ocağı mensuplarına, kimi saray ve devlet
görevlilerine üç ayda bir verilen maaş. “Mevâcib” adı da verilen ulûfe Dîvân-ı Hümâyunda, Veziriâzamın
huzûrunda verilirdi. Muntazam olarak verildiği zamanlarda ilk iki maaş, Muharrem ve Cemâzilevvelde
son iki maaş ise Şâban ayı içinde veya bu ayın sonlarında dağıtılırdı. Bu sûretle üç ayda bir dört defâda
verilmesi icap eden ulûfe, üç defâda veriliyordu. Ulûfe dağıtımı mutlak sûrette Salı günü olurdu.
Yeniçerilerin maaş defterlerine çok dikkât edilirdi. Her ulûfe dağıtımında üçer nüsha hazırlanırdı. Asıl,
mükerrer, hazine ismi verilen bu defterler yeniçeri kâtib dâiresinde yazılır, suistimâle meydan
vermemek için ilk zamanlarda pâdişâh tarafından kontrol edilirdi. Bu işe, Sultan Birinci Süleyman Han
(1520-1566) ile Dördüncü Murâd Han (1648-1687) çok fazla hassâsiyet göstermişlerdir.

Maaş, kurulan dîvânda dâvâlar dinlendikten sonra dağıtılırdı. Hazine önünde tevzi edilen maaş
bölük ve ortanın mevcutlarına göre ayrı keselere konurdu. Gülbangı çekildikten sonra ağa bölüklerinden
başlamak üzere masa üzerinde ayrılan keseler bölüğün efrâdı tarafından alınırdı. Merâsim bitince bunlar
omuzlarına bu keseleri koyarak alayla kışlalarına giderlerdi. Kışlalarda ertesi gün her bir orta toplanarak
maaşlarını alırlardı.

Hazineden alınan para ortalara gelince mutlaka sayılırdı. Fazlası hazineye iâde edilir, noksan ise
mâliyeden tamamlanırdı. Yeniçeriler arasında hazineden haksız yere bir akçe dahi almak büyük suç
sayıldığından böyle bir işe hiçbir zaman tenezzül etmezlerdi.

Ulûfe dağıtıldığı dîvânın ertesi günü Sadrıâzam, Paşa Kapısında, Kapıkulu süvârileriyle cebeci,
topçu ve top arabacı ocaklarının maaşlarını bizzat kendisi başında bulunarak verdirirdi. Böylece bütün
ocakların ulûfe dağıtım işi tamam olurdu.

Sefer sırasında ordunun maaş dağıtımı ise divandakinin aynı olurdu. Sadrıâzamın veyaSerdâr-ı
ekremin dîvân çadırında toplanarak maaş verilirdi. Bu sırada bulunmayanların ocakla ilgileri kesilirdi.

Ulûfe dağıtımından önce yeniçerilere saray mutfağında hazırlanan çorba, pilav ve zerde verilirdi.
Yeniçeriler bir şeye küskün oldukları zaman çorba içmezlerdi. Ramazanda ulûfe dağıtılırken askerin hepsi
oruçlu olduğundan çorba, pilav, zerde verilmezdi. Yalnız Ramazanın on beşinde Pâdişâhların Hırka-i şerîf
ziyâretinde Yeniçerilerle diğer Kapıkulu Ocaklarına Hırka-i şerîf ziyâretini müteakip saray matbahından
tepsilerle baklava verilirdi. Her ortanın gümüş meşin önlüklü aşcı ustaları tepsileri peştemala bağlar,
renkli sırıklara takar, her birini ikişer kişi alıp alayla kışlalarına götürürlerdi ki buna Baklava Alayı
denirdi.

ULUĞ BEY

On beşinci yüzyılda yetişmiş Müslüman-Türk astronomi âlimi, Semerkant sultânı. İsmi,
Muhammed Taragay bin Muinüddîn Şahruh Bahadır Mirza’dır. Güney Âzerbaycan’daki Sultaniyye
şehrinde 22 Mart 1394 târihinde doğdu. Tîmûr Hanın torunudur.

Sarayda iyi bir öğrenim gördü. On bir yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Arapçayı mükemmel bir
şekilde öğrendi. Bursalı Kâdızâde-i Rûmî’den ders aldı. Genç yaşında önemli ve ağır sorumluluklar
yüklendi. 1413’te on dokuz yaşında Horasan ve Mâverâünnehr eyâletine hâkan nâibi gönderildi.
Kendisine başşehir seçtiği Semerkant’ta, idârî serbestliğe sâhip, müstakil bir hükümdâr gibi hareket
etti. Bu görevindeyken babasının verdiği her emri itâatle yerine getirirdi. Ona karşı olan saygı ve
bağlılığını belirtmek için Herat’a giderek ziyâret eder, yaptığı ve yapmayı düşündüğü devlet işleriyle ilgili
bilgi verir müşâverede bulunurdu. Bu arada eline geçirdiği imkânlardan istifâdeyle astronomi ve
matematik gibi fen bilimleri üzerinde çalıştı. Dünyâ ilim târihinin, zamânına kadar yetiştirdiği en büyük
astronomi âlimi olarak şöhret yaptı. Âlimleri korudu. Yumuşak huylu, dâimâ yeni şeyler araştıran ve

öğrenen bir kimseydi. Her zaman ciddî konularla ilgilenir, ilim için gerekli ortamı meydana getirmeye
çalışırdı.

İlme merâkı kadar devlet ve hükûmet işlerine de ilgi duyan Uluğ Bey, Semerkant’ta 38 sene
hükümdârlık yaptı. İdârî hizmetlerinin yanında ilmî çalışmalara büyük önem verdi ve sarayını bir
akademi hâline getirdi. Devrinin meşhur ilim adamlarını topladı ve ortaya attığı meseleleri tartışmalara
açtı. Sarayı; matematik ve astronomi âlimlerinin olduğu kadar, sanatkâr, şâir ve ediplerin de toplantı
yeriydi. Fen alanında araştırmalar yapmak üzere Çin’e heyetler gönderdi. Zamânında başta Semerkant
ve Buhârâ olmak üzere, bütün ülke, Türk mîmârisinin en seçkin eserleriyle donatıldı. Birçok ilim ve hayır
müesseselerini faâliyete geçirdi. Ayrıca; tarım, ticâret ve ekonomiye büyük önem verdi. Oğlu Abdüllatif
tarafından tahttan indirildi. 25 Ekim 1449 Cumartesi günü, eski düşmanlarından Abbâs tarafından kılıçla
feci bir şekilde katledildi. Dedesi Tîmûr Hanın yanına defnedildi.

Hayâtını Türk-İslâm dünyâsı kültür ve medeniyetinin gelişmesi ve yükselmesine vakfeden Uluğ
Bey, yalnız Türk-İslâm ilim târihinde değil, dünyâ târihinde de önemli yeri olan bir fen âlimiydi. Bilhassa
astronomi ve matematiğe karşı derin bir ilgi ve alâka göstererek, hayâtı boyunca bu ilimlerle meşgul
oldu. İlmî araştırma ve incelemeye çok meraklıydı. Hocası Bursalı Kâdızâde Rûmî ve devrinin ünlü
astronomi âlimi Gıyâseddîn Cemşid’in matematik ve bunun uygulama alanı olan astronomi ilminin
tedkiki, geliştirilmesi ve bu ilme hizmet vermesi husûsunda kendisine çok tesirleri oldu. Daha sonraları
Ali Kuşçu da bu ilmî çalışmalara katıldı.

Uluğ Bey tarafından Semerkant’ta kurdurulan rasathânedeki astronomi çalışmaları, astronominin
bugünkü ileri seviyesine gelmesinde şeref payına sâhiptir. Astronomiyle ilgili çalışmalarının temelini,
matematikteki trigonometrik esaslar teşkil etmektedir. Bu sebepten Uluğ Bey, trigonometri ilmi üzerinde
geniş çalışmalar yaptı. Bir derecelik yayın sinüs değerini hesaplamak bu yolda yapılan çalışmaların ilkini
teşkil eder. Kendisinden önceki doğu ve batı dünyâsındaki tahmînî ve takribî bilgileri bırakıp, ilmî esasları
tespit ederek trigonometride yeni bir araştırma yolu açtı.

Uluğ Beyi dünyâya tanıtan, astronomi alanında yaptırdığı eserler oldu. Onun en meşhur eseri
Semerkant’ta yaptırdığı büyük rasathânedir. Günümüzden yaklaşık altı asır önce yapılan bu
rasathânedeki çalışmalar, çağımızın astronomi çalışmalarına hâlâ ışık tutmaktadır. O gün yapılan
hesaplar, günümüzün astronomik hesaplarına tıpatıp uymaktadır. 1420 senesinde tamamlanan
rasathânenin ilk müdürü Gıyâseddîn Cemşid’dir. Daha sonra Kâdızâde Rûmî, sonra da Ali Kuşçu bu

vazîfeye getirilmiştir. Rasathâne’nin yer üstündeki kısmı üç katlı idi. Yıldızların yüksekliklerini bulmak
için kullanılan rub’-ı dâire Ayasofya Câmiinin kubbesi kadardı.

Uluğ Bey, İlhanlılar zamânında yapılan rasadları yeniden inceledi. Kontrolden geçirdi ve yeni
rasadlar yaptı. On iki sene süren bu çalışmasının netîcesini ancak 1437 senesinde alabildi ve kendi adıyla
anılan büyük eseri Uluğ Bey Zîci’ni ortaya koydu. Önceki zîclerin eksiklerini tamamlayan bu eser devrin
ilmî esaslara dayanan tek cedveli olup, eski zîclerin yanlışlarını düzeltiyor ve yıldızların hareketlerini
daha mükemmel gösteriyordu. Eser, bilim târihinde Batlemyüs ve Nasîrüddîn Tûsî’nin hazırladığı
zîclerden sonra üçüncü büyük zîc olarak tanınmaktadır. Eserde genellikle gökyüzünün güneyinde kalan
kırk sekiz takımyıldız konu edilmiş ve bu takımyıldızlar içerisinde bulunan 1018 yıldızın koordinatlarını
en doğru biçimde tespit etmiştir.

Eser dört bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölüm; farklı kimseler tarafından kullanılan değişik
kronolojik sistemleri belirtir. İkinci bölüm; pratik astronomi bilgilerini ihtivâ eder. Üçüncü bölüm; dünyâ
merkezli kâinât sistemine göre, gök cisimlerinde görülen hareketler ve yerleriyle ilgilidir. Dördüncü
bölüm astrolojiden bahseder. Eser 1665 senesinde İngilizceye tercüme edilerek Oxford’da basıldı.
Fransızca tercümesi 1853’te Farsça metniyle birlikte basıldı. Esere Ali Kuşçu ve torunu Mirim Çelebi
tarafından şerhler yapılmıştır.

Uluğ Beyin ayrıca Dört Ulus Târihi adlı başka bir eseri olduğu söylenmektedir. Bu eser Moğol
İmparatorluğunun parçalanmasından sonra kurulan Çin ve Moğolistan, Altınordu, Hülâgu haleflerinin
idâresinde olan İran ile Çağatay haleflerinin Orta Asya’daki devletlerinden bahseder. Farsça olan eser,
zamânımıza kadar intikâl etmemiştir.

Uluğ Beye, Batı dünyâsı ilim adamları, “15. asır astronomu” ünvânını vermişlerdir. Ayrıca
MilletlerarasıAstronomi Derneği tarafından Ay’ın görünen yüzeyinde bir bölgeye Uluğ Bey Krateri adı
verilmiştir.

ULUSLARARASI ADÂLET DÎVÂNI

(Bkz. Lahey Adâlet Dîvânı)

ULUSLARARASI ÇALIŞMA TEŞKİLÂTI (ILO)

Alm. ILO, Fr. ILO, İng. International Labour Organisation. Dünyâ işçilerinin menfaatlerini
korumayı gâye edinen Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı uzman bir kuruluş. Birinci Dünyâ Savaşı akabindeki

Paris Barış Konferansında (1919) Milletler Cemiyetine bağlı olarak kurulan bir ajansın devamı
niteliğindedir. İkinci Dünyâ Savaşında Milletler Cemiyetinin kalkmasından sonra da varlığını devam
ettirmiş ve BM’nin kurulması üzerine 1946’da Birleşmiş Milletlerin bünyesine girmiştir.

ILO, bütün dünyâ işçilerinin çalışma şartlarını ve hayat seviyelerini geliştirmek, işgücü eğitimi ve
kullanımı konularında teknik yardımlar yapmak, kooperatifçilik ve kırsal bölgelerde sanâyi yatırımlarını
teşvik etmek gibi konularla uğraşır. Uluslararası göçmenlerin korunması, sendikal hakların savunulması,
işçi ve işveren ilişkileri, ekonomik kalkınma ve teknolojik değişimlerin meydana getirdiği sosyal
problemlerle de ilgilenir. İşçilerle ilgili istatistikler çıkarır. Uluslararası iş sözleşmeleri hazırlayıp üye
devletlerin ilgili makamlarına sunar.

ILO, 1969’da 50. kuruluş yıldönümünü kutlarken “Nobel Barış Ödülü” aldı. Teşkilat 1988 yılında
150 kadar devlet üyesine sâhip oldu. Her ülke dört delegeyle temsil edilmektedir. Bu üyelerden ikisi
hükümeti, biri işçileri, diğeri de işverenleri temsil etmektedir. Üyeler, meslek kuruluşlarının da onayı
alınarak hükümet tarafından atanır. Her delegenin, genel konferans oturumlarında tam bir oy serbestliği
mevcuttur.

Türkiye, 9 Temmuz 1932 senesinde Milletler Cemiyetine girmekle ILO’nun da tabiî üyesi oldu.
1946 yılına kadar teşkilâtın çalışmalarına iştiraki sembolik seviyede oldu. Sonraki yıllarda ise teşkilâtın
Yönetim Kurulunda yer aldı.

ULUSLARARASI EKONOMİK İŞBİRLİĞİ VE KALKINMA TEŞKİLÂTI (OECD)

Alm. OECD, Fr. OECD, İng. Organization for Economic Cooperation and Development (OECD).
OECD olarak bilinen teşkilât İkinci Dünyâ Savaşının etkilerinin yok edilmesi gâyesiyle, aralarında
Türkiye’nin de bulunduğu 18 Avrupa ülkesine, ABD ve Kanada’nın katılmasıyla, 14 Aralık 1960’ta
kurulmuştur. Sonradan Japonya, Finlandiya ve Yeni Zelanda da üye olmuştur. Yugoslavya ise özel bir
statüde iştirak etmektedir (1994).

OECD’nin üyeleri; ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Kanada, Belçika, Danimarka,
Finlandiya, Yunanistan, İrlanda, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre,
Türkiye, Avustralya ve Yeni Zelanda’dır.

Bütün Batılı demokratik ülkeler ve Japonya’nın üye olduğu OECD’ye, Türkiye 1961 yılında girmiştir.
OECD söz konusu üye ülkeler içinde, birlik, dayanışma ve işbirliğini sağlayan, ülkelerin ekonomik ve

siyâsal konularda görüşlerini belirleyip uyumlaştırmaya aracılık eden bir kuruluştur. ABD teşkilât içinde
fiilen Batı blokunun lideri gibi hareket etmektedir.

OECD toplantılarında dünyâ ekonomisindeki gelişmeler ve üye ülkelerin ekonomik durumları
gözden geçirilir, raporlar yayınlanır. Temel ekonomik problemler karşısında ortak tutumlar belirlenip,
millî politikalar arasında uyum sağlanarak diğer ülkelerin olumsuz yönde etkilenmeleri önlenmeye
çalışılır.

Gelişmekte olan ülkelere Batılı ülkeler tarafından yapılan yardımlar da, OECD içinde bu konuyla
görevlendirilen Kalkınma Yardımları Komitesi (DAC) tarafından yürütülür. Yardımların miktârı, yardım
alabilme şartları ve ne gibi sınırlamalara bağlı olacağı gibi hususlarda birlikte hareket edilir.

OECD bünyesinde ayrıca, çevre kirliliği, enerji problemleri, dünyâ para sistemi, sermâye
hareketleri, ticâretin serbestleştirilmesi, bilim ve eğitim, sanâyi, insan gücü ve istihdâm gibi konularda
çalışmalar yapmak ve çeşitli ortak politikalar belirlemek için kurulan çeşitli komiteler vardır.

OECD’nin en üst organı Konseydir. Konseyin üyeler için bağlayıcı karar alma yetkisi vardır.
Konseye bağlı çalışmalar yapan bir de Yürütme Komitesi vardır. Teşkilâtın yönetim görevi Sekreteryası
tarafından yerine getirilir.

ULUSLARARASI FONETİK ALFABE (IPA)

Alm. Phonetisches Alphabet, Fr. L’alphabet phonétique international, İng. International Phonetic
Alphabet. Dillerin doğru telaffuz edilmesini sağlamak, tutarsız ve keyfî yazımlarla çok sayıda
transkripsiyon (yazı çevirimi) sisteminin doğurduğu karışıklıkları önlemek gâyesiyle geliştirilmiş alfabe.
Uluslararası Sesbilgisi Alfabesi olarak da bilinir. İngilizce, International Phonetic Alphabet kelimelerinin
baş harflerinin birleşimi olarak IPA diye meşhurdur. IPA’nın bir gâyesi de bir kelimeyi diğerlerinden
ayırmaya yarayan her ses için ayrı bir sembol geliştirmektir.

IPA’da temel olarak Lâtin harfleri kullanılır. Bunun dışında başka alfabelerden harf alınmış, bunlar
Lâtin harflerine uyacak biçimde değiştirilmiştir. İnce ses ayırımları ve genizsilleşen ünlülerle sesin
uzunluk, vurgu ve titreşimi, harflerin üstüne veya altına konan çeşitli işâretlerle belirtilir.

IPA dar ve geniş yazı çevrimlerinde kullanılabilir. Meselâ anadili İngilizce olanlar tek bir t sesi ayırt
ederler. Bu sebeple geniş yazı çevriminde bu sese karşılık tek bir sembol yeterlidir. Ama t’nin tap, pat

ve stem gibi kelimelerdeki söylenişlerinin birbirinden biraz farklı olduğunu belirtmek için dar yazıçevrimi
yâni t’nin altına veya üstüne belli işâretler koymak gerekir.

Uluslararası Sesbilgisi Alfabesi umulduğu kadar başarılı olamamıştır. ABD’de Avrupa’ya nazaran
daha az kullanılmıştır. Lâtin alfabesinin yanı sıra çok sayıda özel işârete yer verdiği için basım ve daktilo
etme güçlüğü vardır. Yer kazanmak ve kolaylık sağlamak gâyesiyle IPA işâretleri ekseriyetle
değiştirilerek veya birbirlerinin yerine kullanılır.

ULUSLARARASI KARAYOLU TRANSİT ANTLAŞMASI (TIR)

Birleşmiş Milletler Teşkilâtı bünyesindeki, Milletlerarası Nakliyat Birliği(IRU) tarafından 15.1.1959
târihinde Cenevre’de imzâlanan bir anlaşma. Bu anlaşma 11 ülke (Avusturya, İsveç, Portekiz,
Bulgaristan, Finlandiya, Macaristan, Fransa, Malta, İsviçre, Tunus ve Yugoslavya) arasında imzâlanan
birleşik taşımaclığına (karayolu, demiryolu, havayolu, su yolları) ve konteyner kullanılmasına izin veren
bir sözleşmedir (1994). TIR İngilizce “Transit International Routier” kelimelerinin baş harfleridir.

Bu anlaşma ile ülkelerarası ticarî eşyâ naklinde gümrük formaliteleri basitleştirilmiştir. Türkiye bu
anlaşmayı 1961’de kabul etmiş, 1966’da tatbike koymuştur.

Uygulamada bu anlaşmaya dâhil ülkelerin karayolu vâsıtaları, vâsıtada yüklü bulunan gümrüklü
eşyânın cinsini, miktarını, mâhiyetini belirten bir “TIR” karnesiyle yine vâsıtanın belli yerlerine
takacakları“TIR” plakaları taşırlar. “TIR” karnesinde belirtilen ve vâsıtada yüklü bulunan eşyânın gümrük
kontrolu mahreç ülkede yapılmakta, varış noktasına kadar güzergâhta bulunan ülkelerin gümrüklerinde
sâdece hâricî kontrollar -şüpheli durumlar hâriç- yeterli olmaktadır.

Bu buluş ülkelerarası ticârî eşyâ nakliyatını çok kolaylaştırmış ve hızlandırmıştır. Aranan tek husus,
TIR plakası taşıyacak kamyon ve konteynerlerin sözleşmeye bağlı teknik şartnâmede belirtildiği şekilde
eşyâyı koruyucu teçhizatı hâvî olmasıdır.

Türkiye’de bu hususun tespiti ve “Uygunluk Belgesi”nin verilmesi, “TIR” sözleşmesinin tatbiki ve
kontrolu gümrük idârelerince yapılmaktadır.

TIR kamyonlarının taşıdıkları yüklerin vergileri husûsunda, muhtemel kayıplara karşı tazmini
açısından, Türkiye Odalar Birliği, kefil kuruluş olarak, uluslararası görev yapmaktadır.


Click to View FlipBook Version