ortaya atılmıştır. Değişik termostat türleri ortaya çıkmasına rağmen, geliştirilmiş çift metal şeritli
termostatlar günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Diğer bir tür genleşme katsayısı düşük bir
çubukla genleşme katsayısı yüksek bir tüpün birer uçlarının birleştirilmesinden meydana gelir. Tüpteki
kısalma çubuğun serbest ucunun hareket edip, bir vanayı veya bir elektrik düğmesini kapatmasını
sağlar. Değişik bir türse, kolay buharlaşan bir sıvının sıcaklığa bağlı olarak değişik basınç meydana
getirmesiyle çalışır. Buzdolaplarındaki termostat bu tiptendir.
TERÖRİZM
(Bkz. Anarşi)
TERRAMİSİN
(Bkz. Tetrasiklin)
TERSÂNE
Alm. Werft (f), Marinearsenal (n), Fr. Arsenal (m), İng. Dockyard, maritime arsenal. Gemi inşâ
ve bakımının yapılması için gerekli teknik, lojistik imkânlara sâhip olan ve birçok fabrikanın bulunduğu
geniş bir iş merkezine verilen isim. Tersânelerin ilk akla gelen imkânları meyilli kızak yapılar, kuru veya
yüzer havuz, kaldırma kapasitesi tonlarca olan büyük vinçler, presler, giyotinler, makina tezgâhları,
kaynak makinaları ve kalifiye teknik personeldir. Gemi inşâ ve bakım işlerinin aksamadan yürütülmesi
için ayrıca malzeme akışını sağlayan lojistik imkânlar da tersânelerde büyük görevler icrâ eder. Bugünkü
tersânelerde, inşâ edilecek gemilerin plânlarını tasarladıktan sonra çizen resimhâneyle iş sırasını ve
yapılış şeklini târif eden plânlama kısmı da vardır.
Tersâneler, daha çok askerî maksatlarla kurulmuş olmakla birlikte hem gemilerin inşâsı için
faaliyetlerini sürdürmüşler hem de arıza yapan gemilerin sistemlerinin tâmir işleriyle uğraşmışlardır.
Dünyânın en büyük tersâneleri ABD’de bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı Boston, Newyork,
Philadelphia, Norfolk, Charleston, San Fransisco, Long Beach ve Pearl Harbor askerî tersâneleridir.
General Dynamics, General Motors ve daha birçok büyük firmanın özel gemi inşâ sahaları vardır.
İngiltere’de büyük tersâneler Portsmonth ve Plymouth’ta; Fransa’nın büyük tersâneleri Cherbaurg, Brest
ve Toulon’da bulunmaktadır. Avrupa’daki birçok devletin kendi tersâneleri mevcuttur.
Birinci ve İkinci Dünyâ harplerinde Alman gemi sanâyii çok ileri gitmişti. Bu savaşlar sonunda bu
yüksek teknoloji ABD ve Sovyet Rusya’ya taşındı. Rusya savaştan sonra Doğu Almanya ve Polonya’daki
tersânelerden söktüğü tezgâh, vinç ve diğer techizatı Leningrad, Nikoloyev, Kherson, Archangel,
Sivastopol, Odessa ve Vladivostok tersânelerine taşıyarak sistemlerini yeniledi.
Gemilerin açık denizlerde bakımının yapılabilmesi için İkinci Dünyâ Harbinden sonra yüzer
havuzlar inşâ edilmiştir. Yüzer havuzların özelliği bir gemi gibi açık denizlerde hareket etmesi veya
çekilmesidir. Havuz sarnıçlarına su alarak dalışa geçer, onarım görecek gemi havuz içine girerek
havuzun tekrar yükselmesiyle karinası su üstüne çıkmış olur. Tersânelerin lojistik görevlerini icrâ eden
büyük cephâne, akaryakıt, yiyecek gibi malzeme taşıyan seyyar yüzer birlikler de mevcuttur.
Tersânelerimiz: Türkler Anadolu’ya ayak bastıktan sonra denize açılabilmek için tersâneler
kurarak kendi gemilerini kendileri yapmışlardır. Türkiye Selçukluları Alanya’da Alâiye Tersânesini
kurmuşlardır. Aydıncık Tersânesi, Çanakkale havâlisinde yerleşmiş olan KarasiBeyliği tarafından, Sinop
Tersânesi, Candaroğulları Beyliği tarafından kurulmuştur. Orhan Gâzinin emrinde çalışan Karesi asıllı
Karamürsel Alp, Karamürsel kasabasında Bizans topraklarında çok gizli olarak tekneler inşâ etmiştir
(Bkz. Karamürsel Alp). Karamürsel Beyin tekne tipleri bugün dahi kullanılmaktadır.
Osmanlılarda ilk düzenli tersâne Sultan Yıldırım Bâyezîd Han zamânında Gelibolu’da yapıldı. 1390
senesinde Saruca Paşa tarafından kurulan tersânede büyük gemiler yapılmaya başlandı. Donanma da
buraya taşınınca Bizans’ın Akdeniz’le ilgisi kesilmiş oldu.
Gelibolu’dan sonra ikinci büyük tersâne İstanbul’da yapıldı. Fâtih Sultan Mehmed Han, Haliç’te
Aynalıkavak semtinde küçük bir tersâne kurdurdu. Haliç Tersânesi adını alan bu tersâne, 1497 yılında
Sultan İkinci Bâyezîd Han tarafından genişletildi. Kemâl, Burak ve Pîrî Reis tarafından idâre edilen
donanmanın gemilerinin bir çoğu burada inşâ edilmiştir. Mısır ve Suriye’yi fetheden Yavuz Sultan Selim
Han, Papa Onuncu Leon’un kendi aleyhine bir ittifak hazırladığını duyunca, bir donanmayla Akdeniz
hâkimiyetini elde etmeyi düşündü. Vezir-i âzam Pîrî Mehmed Paşayı bu işe memur ederek dedesi Fâtih
Sultan Mehmed Han tarafından yapılan ve babası tarafından genişletilen Tersâneyi 1515’te daha da
büyüterek üstleri kapalı kızaklar inşâ ettirdi. Bu tersânede Kânûnî Sultan Süleyman Han 1527’de göz
tâbir edilen kapalı kızakları iki yüze çıkararak, tersâne ihtiyaçları için lüzumlu ambar ve mahzenleri inşâ
etmek sûretiyle, Haliç’te mükemmel bir imkân vücûda getirdi.
Gemi inşâsının Avrupa tekniklerine uygun olarak yapılması maksadıyla, Baron de Tott’un tavsiyesi
üzerine Haliç’te Karaoğlu semtinde mühendislik eğitimi veren bir okul açıldı (1776). Avrupa’dan gemi
inşaat mühendisleri getirildi.
1789 yılında Sultan Mahmûd Han tarafından Haliç Tersânesi tekrar genişletildi. Gemi boylarının
büyümesi dolayısıyla kızaklarda tâmirat zor olduğundan kuru havuz yapma yönüne gidildi. Haliç
Tersânesinin Azapkapı yönünde bir kuru havuz inşâ edildi. Daha sonra 1825 yılında boyu 85,34 m,
genişliği 19,20 m ve çektiği su 7,31 m3 olan gemileri alabilecek ikinci bir taş havuz inşâ edilmiştir. 1857
yılında üçüncü havuza başlanmış fakat Sultan Abdülmecîd Hanın 1860’ta vefâtı üzerine inşaat durmuş,
daha sonra Sultan Abdülazîz Han zamânında tekrar başlanmış 1869’da tamamlanmıştır. Bu taş havuz
115,82 m uzunluğunda, 21,94 m genişliğinde, 8,53 m3 su çeken gemileri havuzlamaya elverişli
büyüklüktedir.
Sultan Mahmûd Han zamânında inşâ edilen taş havuz, 1874 yılında Sultan Abdülazîz Han
tarafından büyütülmüş, böylece bu havuz 153,92 m boyunda, 19,20 m genişliğinde, 7,31 m3 su çeken
gemileri havuzlamaya müsâit bir hâle gelmiştir. Tanzimat devrinde tersânenin Hasköy kısmına Vâlide
Kızağı, Taşkızak ve Ağaçkızak inşâ edilmiştir ki, Taşkızak’ın inşaatı 1840’ta bitirilmiştir.
Haliç Tersânesinde bu havuzlar hâlen kullanılmakta olup, sâdece kapakları değiştirilmiştir.
Ecdattan kalan bu eserler tamâmen Türk mühendis ve işçisinin emeğiyle yapılmıştır. Bugün özel
teknikler kullanılarak yapılan havuz inşaatları düşünüldüğünde eskilerin, o günkü imkânlarla nasıl
yapılabildiği hâlen tam olarak bilinmemektedir. O günlerden kalan bu taş havuzlardan başkaca hiçbir
taş havuzumuz (Kuru havuz) yoktur. Pendik Tersânesinde 1969 senesinde büyük bir kuru havuz
inşaatına başlanmışsa da sâdece hafriyatı yapılıp bırakılmıştır.
Öte yandan Yavuz Sultan Selim Han zamânında sınırlar Mısır’a kadar ulaşınca harekât ve lojistik
destek kolaylıkları sağlamak maksadıyla Süveyş ve Mısır kaptanlığı adıyla bağımsız bir kaptanlık
kurdular. Bu donanma 1532 yılında 80 parça olarak Mısır Beylerbeyi Süleyman Paşa zamânında
kurulmuştu. Gemi ihtiyaçlarını karşılamak için de Süveyş Tersânesi tesis edilmişti. Bu donanmayla Hint
ve Umman denizlerinde faaliyet gösteren Portekizlilerle mücâdele edildiği gibi, Hindistan taraflarındaki
İslâm ülkelerine de yardım yapılmıştır.
Osmanlılar Macaristan’ı fethettikten sonra, Tuna Nehri üzerindeki Rusçuk şehrinde tersâne
yaptılar. Burada hafif nehir gemileri yapılır ve onarılırdı. Ayrıca kışın gemiler, bu tersânede kışlarlardı.
Yerleri bakımından önemli olan bu tersânelerin yanında Basra ve çevresini korumak için Birecik (Urfa)te
küçük bir tersâne kuruldu. Hafif gemilerin yapıldığı bu tersânede 18. yüzyıl sonlarında Fırat’ta çalışmak
için hafif bir filo (ince donanma) donatılmıştı. Büyük harp gemisi inşaasına müsâit Gemlik Tersânesiyse
19. yüzyıl sonuna kadar faaliyetini sürdürmüştür.
Diğer bir Osmanlı tersânesi de İzmit Tersânesidir. Eski şekli bilinmeyen bu tersânenin muhâfaza
duvarları 1838 yılında Sultan İkinci Mahmûd Han tarafından yapılmıştır. Bu tersânenin kapasitesi
hakkında bir fikir edinilmesi için muhtelif senelerde inşâ edilmiş bâzı gemilerin vasıfları aşağıda
verilmiştir.
Feyziye Kalyonu: 1836’da inşâ edilmiştir. Geminin boyu 60,35 m, genişliği 16,76 m ve çektiği su
7,01 m3tür.
Feyzi Rahman Firkateyni: (Firkateyn: Üç direkli, hem güvertesinde, hem ambarında otuzdan
yetmişe kadar topu olan 1500 kadar mürettebatlı, yalnız yelkenle yürüyen ve yelken donanımı tam, ağır
harp gemisi) 1828 yılında inşâ edilmiştir. Boyu 39,32 m, genişliği 10,67 m ve çektiği su 4,57 m3tür.
Hüdâvendigâr Firkateyni: 1860 yılında inşâ edilmiştir. Boyu 52,42 m, genişliği 31,1 m ve çekdiği
su 6,40 m3tür.
Peyki Ticâret Gemisi: 1840 yılında inşâ edilmiştir. Boyu 36,58 m, genişliği 8,53 m, çekdiği su 1,83
m3tür.
Şadiye Kalyonu: 1857 yılında inşâ edilmiştir. Boyu 97,54 m, genişliği 17,68 m, çektiği su 8,38 m3
olup, makine beygir kuvveti 650’dir.
Bugün Türkiye’de gemi inşâ edebilecek kapasitede; Pendik Tersânesi, Camialtı Tersânesi, Gölcük
Tersânesi, Taşkızak Tersânesi mevcuttur. Camialtı Tersânesiyle Taşkızak Tersânesi Osmanlılar
zamânından kalma tersâneler olup, tezgah kapasiteleri yönünden geliştirilmiştir. Gölcük Tersânesi
Komutanlığının kuruluşu 1926 senesine rastlar. Yavuz’un havuzlanması maksadıyla başlatılan onarım
tesisleri 1942 senesinde makine fabrikası, döküm fabrikası ve tekne fabrikalarının inşaasıyla tersâne
hâline dönmüştür. Tersânenin asıl gelişmesi 1947 senesinden sonra NATO yardımları çerçevesinde
olmuştur. Bugün Gölcük Tersânesinde denizaltı, muhrip, fırkateyn, çıkarma araçları 30.000 dwt’luk sivil
gemiler yapılabilmektedir. İstanbul Tuzla’daki Pendik Tersânesi Türkiye’nin en büyük tersânesi olup,
1980 senesinde tam faaliyete geçmiştir. Büyük tersâneler yanında küçük tâmir atelyeleri de faaliyetlerini
sürdürmektedir.
TERSÂNE-İ HÜMÂYUN
Osmanlı Devletinin İstanbul’daki tersâneleri. Haliç veya Kasımpaşa Tersânesi de denir.
Günümüzde de burada küçük bir tersâne vardır. Tersâne-i Hümâyun, Osmanlı Devletinin Akdenize
hâkim olduğu birkaç asır dünyânın en büyük tersânesiydi. Kaptan-ı deryânın emrinde olan bu tersâne
17. yüzyılın ikinci yarısında 137 gemiyi birden tezgâha koyup hepsini birden kızaktan indirecek kadar
teşkilâtlı ve mükemmeldi. Burada çeşitli milletlerden 30.000’den aşağı olmayacak şekilde esir çalıştırıldı.
Başlı başına bir şehir hükmünde olan bu tersâne hiçbir disiplinsizliğe, idâresizliğe, kargaşaya meydan
verilmeden emniyet içinde idâre edilirdi.
Bugün bu tersâneden kalan küçük bir alanda Haliç Tersânesi bulunmaktadır. Buradaki üç havuz
da Osmanlı devrinden kalmıştır. Havuzların boyları 83-118-153 metre, genişlikleri 16-20 metredir.
Derinlikleriyse 9.5-10.5-13.5 metredir.
TERZİ BABA
Anadolu’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi Muhammed Vehbî’dir. Hayyât Vehbî ve Terzi
Baba diye meşhurdur. 1780 (H. 1195) senesinde doğdu. Osmanlı Müellifleri, Sefînet-ül-Evliyâ,
Esmâ-ül-Müellifîn adlı eserlerde Erzurum’da, diğer bâzı eserlerdeyse, Erzincan’da doğduğu yazılıdır.
1847 (H.1264) senesinde Erzincan’da vefât etti.
Terzi Baba temel din bilgilerini tahsil ettikten sonra, anne ve babasının isteği üzerine bir sanat
sâhibi olmak için terzilik öğrenmeye başladı. Terzi Baba diye meşhur olması buradan gelmektedir.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin (rahmetullahi aleyh) halîfelerinden, Erzincanlı Şeyh Abdullah Mekkî
Efendiyle görüştü ve ona talebe oldu. Terzi Baba’nın Şeyh Abdulah-ı Mekkî’ye talebe olması şöyle
nakledilir:
Bir gün Erzincan’a seyyâh fakirlerden birisi geldi. Üzerindeki palto çok eski olduğu gibi, ele
alınmayacak kadar kirliydi. Bu zât paltosunu tâmir ettirmek için şehirdeki terzileri tek tek gezdi. Fakat
mürâcât ettiği bütün terziler elbisesini dikmedikleri gibi el sürmekten bile çekindiler. O fakir zâta alay
yollu; “Şurada Terzi Baba var. Ona götür, o diker!” dediler. Zavallı fakir zât, Terzi Baba’yı buldu.
İstediğini anlattı. Terzi Baba ona; “Paltonu bırak, inşâallah yarına hazırlarım.” dedi.
Terzi Baba paltoyu alıp, güzelce yıkadı, kuruttu ve dikti. Ertesi gün o fakire elbisesini teslim etti
ve yaptıklarının karşılığında ücret de almadı. O fakir zât paltosunu temizlenmiş, dikilmiş görünce çok
memnun oldu. Terzi Baba’ya Allahü teâlânın sevdiklerinin sohbetine kavuşması için kalben duâ etti.
O günlerde de Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, halîfelerindenAbdullah Mekkî Efendiyi
Anadolu’ya göndermişti. Abdullah Mekkî Efendi, Erzurum’a uğramış, sonra Erzincan taraflarına
yönelmişti. Erzincan’a yaklaşınca, yanındaki arkadaşlarına; “MevlânâHâlid’in (rahmetullahi aleyh) bize
târif eylediği memleket, Allah bilir ya burasıdır. Burada bir zâtın bizde emâneti vardır.” demişti.
Abdullah Mekkî Efendi, Erzincan’ı şereflendirince, insanlar akın akın ziyâretine geldiler. Gelenler
arasında Terzi Baba da vardı. Abdullah Mekkî Efendi, ilk defâ gördüğü Terzi Baba içeri girince ayağa
kalktı. Dâvet edip yanında yer verdi. Hiç kimseye yapmadığı iltifâtı ona yaptı; “Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretlerinden bizde bir emânet var. O emânete seni müstehak gördüm. Bu emânet sana çok menfaatler
sağlar. Kabul edersen sana teslim edeyim.” dedi.
Terzi Baba da; “Siz bilirsiniz efendim, maddî menfaatse; dünyâ için kabul etmem.” cevâbını verdi.
Abdullah Mekkî Efendi bu cevâbı alınca; “Oğlum, sen bulacağını buldun. Teslim edeceğim emânet
seni dünyâ sevgisinden kurtarmaktan başka bir şey değildi.” buyurarak, Terzi Baba’ya himmetle nazar
edip, emâneti verdi. Bunun üzerine Terzi Baba’nın hâli derhal değişti. Mânevî feyzler deryâsına daldı.
Abdullah-ı Mekkî ona icâzet verdi. Bu hâdiselerden sonra, Terzi Baba’nın yüksek derecesi halk arasında
duyulup, yayıldı. Herkes istifâde etmek için ona geldi. Zamanla, Terzi Baba’ya bağlanan talebelerin
sayısı arttı. Bunu çekemeyenler, onun hakkında dedikoduya başladılar. “Ümmî bir câhilin başına bu
kadar insan toplanmış” diyorlardı. Hattâ ilimden biraz nâsibi olanlar da, bu gibi sözleri söylemeye
başlamıştı. Bunun üzerine beldenin müftîsi, Terzi Baba’yı imtihân için dâvet etti. Maksadıysa, Terzi Baba
sorulan suâllere cevap veremeyince, cehâletini anlayıp, insanları irşâd dâvâsından vazgeçmesini temin
etmekti. Terzi Baba, müftî efendinin dâvetini kabul edip gitti. Orada büyük bir ilim meclisinin toplanmış
olduğunu gördü. Müftî efendiye kendisini niçin dâvet ettiğini sorduğunda; “Biz seni imtihan için dâvet
ettik. Hakkınızda birçok dedikodu yapılıyor. Buna son vermek lâzım geldi. Size bâzı suâller soracağız.
Siz de cevap vereceksiniz.” dedi. Sonra sıfat-ı sübûtiyenin kaç tâne olduğunu ve daha başka suâlleri
sordu.
Terzi Baba büyük bir hakîkati ortaya çıkarmak için; “Allahü teâlânın, bu şehirde yaşayanlara göre
yedi, diğer beldelere göre sekiz tâne sıfât-ı subûtiyesi vardır. Bu beldeye göre, Allahü teâlânın subûtî
sıfatları şunlardır: İlim, Semi’, Basar, İrâde, Hayât, Kelâm ve Tekvin. Bu şehre göre, Allahü teâlânın
Kudret sıfatı yoktur. Çünkü bu şehir insanları Allahü teâlânın Kudret sıfatını inkâr etmektedirler. Eğer
Allahü teâlânın Kudret sıfatına inansalardı. Allahü teâlâ bir ümmî kulunda, insanlara doğru yolu
gösterme kâbiliyetini yaratmaya kâdirdir, derlerdi!” cevâbını verir vermez, orada bulunanlar, Terzi
Baba’nın ilm-i ledünnîye sâhip, kâmil bir zât olduğuna kanâat getirip, af dilediler. Buna, gereken ikrâm
ve hürmeti gösterdiler.
Terzi Baba, 1847 senesinde Erzincan’da vefât etti. Dergâhının bulunduğu yere defnedildi. Bugün
burası Terzi Baba Mezarlığı diye anılmaktadır. Türbesi, mezarlığın ortasındadır.
Terzi Baba’nın yetiştirdiği talebeler arasında en meşhurları; Hâfız Rüşdü Efendi, Hacı Mustafa
Fehmi, Leblebici Baba’dır. Terzi Baba, ilâhî aşkla dolu âdetâ ikinci bir Yûnus Emre’dir. Tasavvufun
hakîkatlerine dâir, Miftâh-ul-Kenz isminde manzum eseri çok meşhurdur. Terzi Baba hakkında yazılan
Şevkistan adlı eserde kerâmet ve hâlleri uzun anlatılmaktadır.
Terzi Baba’nın dünyâya hiç rağbeti yoktu. Âhirete meyli çok fazlaydı. Mesleğiyle meşgul olurken,
ibâdeti terk etmez, nefsinin arzu ve isteklerini yapmama husûsunda âzamî gayret gösterirdi.
Dükkânında dikiş dikerken, her iğneyi kumaşa geçirip çıkarışta dili ve kalbiyle Allahü teâlânın ism-i
şerîfini söylerdi. Halîm selîm, mütevâzî bir zâttı. Kimsenin hâlini bilmesini istemezdi. Fakirleri çok sever
ve bunu açıkça belli ederdi.
Miftâh-ül-Kenz’den bir bölüm:
Îmân
Hidâyettir bize îmân ezelden
Onu hıfzeyleye Allah kederden
Ne noksan olur îmân ne ziyâde
Edip ikrâr-ı tasdîk altı şeyde
Ve lâkin var za’îfiyle kavîsi
Olur tasdîke göre her birisi
Eğer tasdik olursa kalbde her ân
Kavî olur onun îmânı ey cân
Dahî doğru söyler dilde kelâmın,
Ona kim sorsa söyler ol merâmın
Yalan ile îmân cem’ olmaz aslâ
Birikmez ikisi bir kalbde kellâ
Hidâyettir kuluna evvel îmân
Onun hıfz olmasına eyle idmân
Dahi çok de salât ve selâmı
Habîbi üstüne olsun müdâmı
TERZİ KUŞU (Cisticola cisticola)
Alm. Europäischer Zistensänger (m), Fr. Cisticole d’Europe (m), İng. Fan-tailed warbler.
Familyası: Öteğengiller (Sylviidae). Yaşadığı yerler: Avrupa, Asya ve Afrika’nın ormanlık
bölgelerinde. Özellikleri: Yaşadığı ağacın büyükçe bir yaprağının kenarlarını ot lifleriyle dikerek yuva
yapar. Çeşitleri: “Sutoria sutoria” türü Hindistan’da, “C. cisticola” Avrupa’da boldur.
Öteğengiller âilesinden, yaprak kenarlarını bitkisel liflerle dikerek yuva yapmakla meşhur bir kuş.
Boyu hemen hemen serçe kadardır. Büyük bir yaprağın kenarlarını yanyana getirerek, sivri ve uzun
gagasının arasında tuttuğu ottan bir lifle ustalıkla dikerek kese şeklinde bir yuva yapar. Yuva yapım işi
erkeğe âittir. Dişi yuvaya 5-6 yumurta bırakır. Yılda üç parti yavru çıkardıkları olur. Eşler yavrulara
beraber bakar. Çoğunlukla sırtı ve kanatları siyah veya kahverengimsi, karnı sarı olur. Hindistan, Burma,
bölgelerinde yaşayan türün kuyruğu uzuncadır.
TERZİ VE TERZİLİK
Alm. Schneider (-in f) (m), und Schneider-ge-werbe, -handwerk n, -kunst (f), Fr. Tailleur (m),
et métier (m), de tailleur, couture, İng. Tailor, dressmaker and tailoring, dressmaking. Deri, kumaş ve
buna benzer şeylerden erkek veya kadın elbisesi biçip diken kimse. Günümüzde elbise dikenlere “terzi”,
bu mesleğe de “terzilik” ismi verilmektedir.
Terzilik; târihi çok eskilere dayanan bir meslektir. İlk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâm
zamânından beri insanlar giyinme ihtiyaçlarını dokuma, deri ve buna benzer şeylerden elbiseler dikerek
karşılıyorlardı. Daha sonraları kumaş dokuma sanatı gelişti. Dokunan bu kumaşları kesip biçme, dikip
süsleme, insan vücûduna uydurma durumu ortaya çıktı. Bu işin ortaya çıkması, terziliğin ilk adımı oldu.
Kur’ân-ı kerîmde ismi geçen, ilk defâ kalemle yazı yazan İdris aleyhisselâm, ok ve yay kullanmanın
yanında terzilik mesleğini de insanlara öğretti. Bunun için İdris Peygambere (aleyhisselâm), terzilerin
ve âlimlerin pîrî dendi. Yüz seksen kadar da şehir kurduğu rivâyet edilmektedir.
Bu işler zamanla gelişerek cemiyetin bir ihtiyacı hâline geldi. Çeşitli ustalık ve ince zevke dayanan
bir meslek şekline döndü.
Terzilik mesleği; “biçki” ve “dikiş” denen iki ana kâideye dayanmaktadır. Terzilerin mesleklerinde
yükselebilmesi ve iş yapabilmeleri için, bu iki kâideyi iyi bilmeleri lâzımdır. Ayrıca biçki işleriyle uğraşan
erkek terzilere “makas” ismi de verilmektedir.
1. Biçki: Kesilip dikilecek kumaşların, onu giyecek kişilerin ölçülerine ve modellerine göre biçme
işine denir.
2. Dikiş: Biçki kadar önemlidir. Kumaşlar biçildikten sonra, kesilen parçaların birbirine eklenmesi,
onların birbirine uydurulması işidir. Dikiş kendi başına ihtisas isteyen bir sanattır. Terzilikteyse çok daha
mühimdir.
Biçki ve dikişten sonra terzilik mesleğinin içinde bulunan prova etme işi de çok önemlidir. Prova;
elbisenin henüz tamamlanmadan dikilen, kişinin vücûduna uygun olup olmadığını öğrenmek için yapılan
denemedir, kontroldür. Dikişte ve biçkide bir hatâ varsa bu sırada düzeltilir.
İlk zamanlar erkek ve kadın elbiselerini aynı terziler dikerlerdi. Günümüzde genel olarak erkek ve
bayan terzileri ayrıdır. Bâzı yerlerdeyse hem erkek ve hem kadın elbise dikimleriyle uğraşan erkek
terziler de vardır.
Son yıllarda ise konfeksiyonculuk (hazır elbise sanâyii) çok geliştiğinden ısmarlama elbise diken
terzilik mesleğine rağbet azalmıştır.
TESBİH
Alm. Gebetskette (f), Fr. Chapelet (m), İng. Prayer beads. Allahü teâlâyı kemal, üstünlük
sıfatlarıyla sıfatlandırıp, O’na layık olmayan bütün noksan sıfatlardan uzak kılmayı ifâde eden bir zikir,
hatırlama. Tesbih: Sübhânallah demektir. Tesbih bir ibâdettir. Dînimizde namazda, namazdan sonra ve
diğer zamanlarda yapılan tesbihler vardır. Namaz içinde rükûda üç kere Sübhâne Rabbiyel-Azîm,
secdede üç kere Sübhâne Rabbiyel-A’lâ demek, namazdan sonra Âyetel Kürsî okumak, otuz üç kere
Sübhânallah, otuz üç kere Elhamdülillah, otuz üç kere Allahü ekber demek, tesbih çekmek olup, mühim
sünnetlerdendir.
Allahü teâlâyı tesbih ederken şaşırmamak için namazlardan sonra ve diğer zamanlarda çekilen,
çeşitli maddelerden yapılmış, ortasındaki delikten ipliğe dizilmiş, belirli şekilde doksan dokuz veya otuz
üç tâne bu işe mahsus olan araca da tesbih denilmiştir.
Namazlardan sonra yapılan tesbihlerin, parmakla veya bir âletle yapılması bidat değil,
Peygamberimizin takriri sünnetlerindendir. Çünkü Peygamber efendimiz; hanımlarından Safiye
vâlidemize tesbihleri çekerken sayıyı şaşırmamak için çakıl tânelerini kullanmasını emretmiş; yine bir
kadının tesbihleri çekirdek tâneleriyle saydığını gördüğü halde men etmemiştir. Tesbih çekerken sayıyı
belli etmek için ipe düğüm atarak tesbih çeken sahâbîlerin olduğu bildirilmiştir.
İslâm âlimleri ve evliyânın büyükleri tesbihi kullanmışlardır. Evliyânın büyüklerinden olan Cüneyd-
i Bağdâdî kuddise sirruh, tesbih hakkında; “Beni Allahü teâlâya yaklaştıran bu nesneyi terk edemem”
buyurarak ölüm döşeğinde dahi tesbihi elinden bırakmamıştır. Yine büyük âlim Abdülkâdir-i Geylânî;
“Bâzı büyükler elinde tesbih olduğu hâlde uyur, uyandığı zaman onu yine çekilir hâlde görürmüş, dilini
de hakkı zikreder bulurmuş.” buyurmuşlardır.
Tesbihin başlangıcı ve tesbih sanatı, Peygamberimizin tesbihle ilgili takriri sünnetine uyularak
başlanmış ve zamanla gelişmiştir. Özellikle Osmanlılar döneminde tesbihçilik sanatı daha da gelişerek
19. yüzyılda doruk noktasına çıkmıştır. Türk el sanatları içinde çok kıymetli, şâheser nitelikte tesbihler
yapılmıştır. Bugün Topkapı Sarayında, Osmanlılar zamânında yirmi dört cins ağaç, yüz elli kadar da
taştan yapılmış çok kıymetli, hepsi birbirinden güzel tesbihler bulunmaktadır.
Dünyânın en güzel tesbihleri İstanbul’da yapılmıştır. Tesbihler yapılırken, özellikle yeşim, mercan,
kehribar, zümrüt, yakut gibi kıymetli ve sert taşlardan yapılacak tesbih tânelerinin aynı şekil ve hacimde
yapılması çok zahmetli ve mahâret isterdi. Mücevher taşlarının tıraş edilmesi, hattâ ondan daha zor
işlenen bâzı tesbihlerin yapılması on sene kadar sürerdi. Yapılan bu tesbihler o zamanlar birkaç bin altın
liraya satılırdı.
Güzel ve kıymetli olan tesbihler onları yapan ustaların isimleriyle anılırdı. Bu tesbihler tornada
çekildiği için onları yapanlara “çeken” tâbir olunurdu. Tesbih çeken ustaların dükkânları daha çok
Bâyezîd çevresindeydi. Bu sanatkârların meşhurlarından bâzıları şunlardır: Horoz lâkaplı Sâlih Usta,
Tophâneli İsmet Usta, Hasan Usta, Nûri Usta gibi.
Ağaç tesbihlerin îmâl edilişinde seçilen ağaçlar, önce ince çubuklar hâline getirilir. Sonra bu
çubuklar testereyle küçük küçük doğranır, bu parçalar uzun çalışmalardan sonra yuvarlanır, delikleri
açılırdı. Taştan yapılan tesbihlerse elmas tozu ile çarkta aşındırılarak traş edilmek üzere işlenirdi.
Tesbihte başlıca şu kısımlar bulunur:
İmâme: Tesbih ipinin iki ucunun içinden geçirilip, tepesinde düğümlenen uzunca bir sap
görünümünde olan, tesbihin başlangıç noktasını belli eden kısım.
Püskül: İmâmenin ucunda bulunan ipekten süslü kısım. Buna kamçı da denir.
Nişâne: Her otuz üç tânede bir, yassıca ve ortası delik kısım, buna durak da denir.
Sandal ağacı, öd ağacı gibi kokulu ağaçlardan ve amberden yapılan tesbihler güzel koku verir.
Rengi, tatlı bir kırmızı olan mercan tesbihler çok kıymetlidir.
Tesbih, insanlara Allahü teâlâyı hatırlatan bir vâsıta olduğundan, örfümüze de girmiştir.
Anadolu’da yaşayan örflerimizden biri de, ölen bir babanın tesbihi Kur’ân-ı kerîmi ve saati büyük oğula
verilir. Büyük oğul babanın yerini tuttuğundan örfe sadık kalarak Kur’ân-ı kerîmi okur, tesbihi çeker.
Böylece, âile yapısından gelen feyz ve bereket devam ederdi.
Kur’ân-ı kerîmde tesbihle ilgili birçok âyet-i kerîme vardır. Hadid sûresi 1. âyet-i kerîmesinde
meâlen; “Göklerde ve yerde ne varsa hep Allah’ı tesbih etmektedir.”; İsra sûresi 44. âyet-i
kerîmesinde meâlen; “Yedi gök ve yer, bir de bunlar içinde bulunanlar (insan, cin ve melekler)
Allah’ı tesbih ederler. Hiçbir varlık, yoktur ki, O’nu hamd ve tesbih etmesin. Fakat siz onların
tesbihini (dillerini bilmediğinizden) anlamazsınız.” buyurulmaktadır.
Peygamber efendimiz hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmaktadır: “Bir kimse gece yatarken
günde yüz defâ “Sübhanallahi vel hamdülillahi velâ ilahe illallahü vallahü ekber” derse, o
kimse tesbih, tahmid ve tekbir eylemiş olur.” Bunu çok okumakla kusurlarının, günahlarının
affedilmesini istemiş olur. Böylece günah ve sevaplarını düşünerek kendini muhâsebe yapar. Yine bir
hadîs-i şerîfte; “Cenâb-ı Allahın dinde sevgili, dilde hafif, terâzide ağır olan iki şeyini
bildiriyorum: “Sübhanallahi ve bihamdihi, sübhanallahil azîm.” Diğer bir hadîs-i şerîfte; “Bir
günde yüz defâ “Sübhanallahi ve bihamdihi” derse o kimsenin günahları deniz köpüğü kadar
çok olsa (kul hakları hâriç) affolunur.” buyrulmuştur.
TESBİHAĞACI (Styrax officinalis)
Alm. Zedrach (m), Fr. Melia (m), İng. Bead tree. Familyası: Tesbihağacıgiller (Styracaceal).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Batı ve Güney Anadolu.
2-5 metre yüksekliğinde, kışın yapraklarını döken çalımsı ağaççıklar. Yaprakları kısa saplı, üst yüzü
yeşil, alt yüzü tüylü ve beyazımsı renklidir. Çiçekler 3-5 tânesi bir arada beyaz renkli ve güzel kokuludur.
Meyveleri takriben 1 cm çapında olup, 1-2 tohumdur. Tohumlar küre şeklinde sert, parlak ve
kahverengidir.
Kullanıldığı yerler: Tohumları yağ taşır. Tohumlarından tesbih yapıldığından dolayı tesbihağacı
olarak yayılmıştır. Ayı fındığı olarak da bilinir.
TESBİHBÖCEĞİ (Armadillidium)
Alm. Rollassel (f), Fr. Cloporte (m), İng. Wood-Louse. Familyası: Tesbihböcekleri (Oniscidae).
Yaşadığı yerler: Nemli yerlerde, bodrumlarda, taş ve dökülmüş yaprakların altında bol rastlanırlar.
Özellikleri: Vücûdu gri uzunca ve kubbelidir. Bitkisel besin yerler, tehlike ânında tostoparlak olurlar.
Ömrü: 4-6 yıl kadar. Çeşitleri: Birçok türü vardır.
Eklembacaklıların kabuklular (Crustacea) sınıfının eşayaklılar (İsopoda) takımından, nemli
yerlerde yaşayan bâzı böceklerin genel adı. Birkaç cinsi mevcuttur. Evlerin mahzenlerinde, merdiven
altlarında, bahçelerde, taş ve yaprak altında bol olarak rastlanır. Kubbemsi ve sert örtülü, vücûdu 1,5-
2 cm uzunlukta, birbirine geçmiş halkalardan meydana gelmiştir. Tehlike ânında tesbih tânesi gibi
tostoparlak olduğundan “tesbihböceği” adı verilmiştir.
Kök, küf gibi bitkisel gıdâlarla beslenir. Yemek artıkları ve çürümüş hayvânî maddeler de yer.
Genellikle gece aktiftir. Duyuları hassastır. Kuru yerlerden hızla geçer. Karın bölgesindeki solungaçlarla
solunum yapar. Susuz yerlerde solungaçlarını saklar. Kuru havada 5-6 saat kaldıklarında ölürler.
Çöl bölgelerinde yaşayanlar kuraklıktan korunmak için toprağın derinliklerine inerler.
Tesbihböcekleri kış uykusuna yatmazlar. Çoğunlukla dişi yılda iki defâ yumurtlar. Yumurtalarını karın
altındaki bir kesede saklar. Burada yumurtalardan çıkan yavruların büyüklüğü hâriç, herşeyleri
tesbihböceğine benzer. Tutsak hayatta 4-6 yıl kadar yaşayabilirler. Nakliye vâsıtalarıyla dünyânın çoğu
bölgelerine yayılmışlardır. Düşmanları kuşlar ve küçük memelilerdir. Bâzı tesbihböcekleri korunmak için
pis bir koku yayarlar. A. vulgare yaygın bir türdür.
TESETTÜR
Alm. Sich-Bedecken (n); Verschleirung (f), Fr. Se couvrir; se voiller, İng. To conceal oneself; to
veil oneself. Örtünme, giyinme. Arapça “setr” kelimesinden türeyen tesettür, lügatta “kapanıp gizlenme,
örtünme, giyinme, kuşanma” mânâlarına gelir. Tesettür, erkeklerin ve kadınların, vücutlarının avret
mahalli sayılan kısımlarını göstermemelerine, örtmelerine denir.
İnsanları, kadın olsun, erkek olsun giyinmeye, örtünmeye zorlayan pekçok sebepler vardır. İçinde
yaşadığı tabiat şartları, iklimler, mevsimler, mensup olduğu milletin kültür değerleri, inanıp teslim
olduğu dînin emirleri ve yasakları, hattâ töre, örf ve âdetleri, ahlâkî telakkileri, çalıştığı iş ve mesleğinin
şartları, yaşları, cinsiyetleri, zevkleri ve ekonomik durumları, giyinmelerini, kuşanmalarını ve örtünme
şekillerini etkilemekte ve biçimlendirmektedir. Yeryüzünde insanların örtünme şekillerine bakarak
yaşadığı coğrafî muhitini, mensup olduğu milletini ve dînini kolayca anlamak mümkün olmaktadır.
Milletlerarası kültür alış verişleri, insanların giyinme, örtünme şekillerini etkilemesine ve moda adı
altında geniş kitlelere yayılmasına rağmen millî ve mahallî zevkler dâima önemli bir yer tutmaktadır.
Bunun yanında, dinlerin tâyin ettiği ölçü, örtünmede asırlar boyunca hiç değişmeyen temel unsur
olmuştur. Şu kadar var ki, insanlar, millî kültür ve medeniyetlerini yaşamaktan da husûsî bir zevk
duymaktadırlar. Örtünmenin şekline âit şartlar her devirde ve her milletin millî kültürüne, dînî inancına
uygunluk arz ederek çeşitli değişikliklere uğramıştır.
Örtünmek için elbise giymek, yemek ve içmek gibi insan hayâtının devâmı için zarûrî bir ihtiyaçtır.
Şekilleri, renkleri ve zevkleri ne olursa olsun örtünmeye yarayan giyecekler, hayâtın devamı için lâzım
olan bir ihtiyacı karşıladığı gibi, insanların ayıbını örtmekte, hayâ, utanma duygusunun kalkmamasını
sağlamakta, fertlerin toplum içinde rezil ve bayağı bir hâle düşmemesini temin etmektedir. Çıplaklığın
yol açtığı çirkin hayâtı, fuhşu zinâyı önlemektedir. Erkeğe ve kadına, hemcinsleri arasında şerefli bir
mevki kazandırmaktadır. Hayvanlar gibi bir yaşayış tarzından kurtarmaktadır. Irz ve nâmuslarını
korumakta, âile düzenini muhâfaza etmekte yardımcı olmaktadır.
Ayrıca kadınların erkeklere karşı örtünmesi, bunların nâmuslarını korumak için olduğu gibi, bu
örtüler kadınla erkeği birbirinden ayıran mânevî sınırlar olmaktadır. Örtüler, erkekle kadın arasına
konulan hayâ perdeleridir. Örtünen kadının bir erkek hayâlinde daha güzel canlandırılması, kadının
şerefini azaltmamakta, bilâkis yükseltmektedir. Onu günlük kullanılan metâ olmaktan çıkarmaktadır.
Dînimiz, örtünme için bir şekil şartı bildirmemekle berâber, tesir sahasına aldığı kültür ve
medeniyetlerin hem muhtevâsında ve hem de şeklinde önemli izler bırakmıştır. İslâmiyet, giyim ve
kuşam konusunda ana prensipler vâz ederek ve kendinin koyduğu bu hükümlere aykırı düşmeyen millî
örflere ve âdetlere uyarak giyinmeyi, örtünmeyi istemektedir. Fertlerin zevklerini, sosyal şartlarını ve
hattâ cinsiyet durumlarını nazarı îtibâra almaktadır. Kur’ân-ı kerîmde, erkeklerin ve kadınların belli
ölçüler içinde örtünmeleri ve giyinmeleri emredilmiştir.
Kur’ân-ı kerîm, insanların mahrem yerlerini teşhir etmelerinin çirkin olduğunu bildirmekte,
bugünkü psikiyatristlerin “rûhî sapıklık” olarak târif ettiği çıplak yaşamayı yasaklamaktadır. İnsanların
bu çirkin davranıştan kurtulmasını ve cemiyetin yadırgamıyacağı bir tarzda giyinip süslenmelerini
emretmektedir. En iyi örtünme şekli, sâde, temiz, gösterişten uzak ve insanlara ibâdetlerinde huzur
veren bir tarzdır. Giyeceklerin, avret mahallini örtecek şekilde geniş olması yeterlidir. Belli bir örtüyle
örtünmeleri şart değildir. Dînin emir ve yasaklarında mükellef (sorumlu) olan bir insanın namaz kılarken
açması veya her zaman başkasına göstermesi ve başkasının bakması haram olan yerlerine avret
mahalli denir. Hanefî ve Şâfiî mezheplerinde erkeklerin, namaz için avret mahalli, göbekten diz altına
kadardır. Hür olan kadınların, avuç içlerinden ve yüzlerinden başka her yerleri, namaz için avrettir.
Avret yerlerini örtmek namazda da, namaz dışında da farzdır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, Ahzâb
sûresi 59. âyetinde meâlen; “Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına
de ki: Hacetleri için dışarı çıkacakları zaman cilbablarını, dış elbiselerini üzerlerine giyip
onunla örtünsünler!” ve Nûr sûresi 31. âyetinde meâlen; “Ey Resûlüm! Mümin kadınlara söyle
ki: Gözlerini haramlardan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar! Zînetlerini açmasınlar!
Bunlardan zarûrete binâen görünen kısmı (yüzler ve eller) hâriç. Baş örtülerini yakalarının
üzerine çeksinler ki, yakalarını (yâni boyun, gerdan, göğüsleri ve saçları) örtülmüş olsun!”
buyuruyor.
TEST
Alm. Test (m), Eignungsprûfung (f), Fr. Test (m), İng. Test. Önceden hazırlanmış bâzı şartlar
altında bir kişi veya grubun belli bir işi yapması veya problemi çözmesi için göstermiş olduğu kâbiliyeti
ölçmek için eğitim ve psikolojide istifâde edilen bir nevi ölçme metodu, imtihanı. Problem, yazılı veya
sözlü olarak sorulabilir. Cevaplar kâğıt üzerine hazırlanmış kısımlara târif üzere doldurulur. Testler en
çok okullara talebe kaydederken, iş yerlerine personel seçilirken ve hastanın şuur altında yatan
sıkıntılarını ortaya çıkartmak maksadıyle psikolog ve psikiyatristler tarafından kullanılır. Testlerle elde
edilen değerlendirme klasik imtihan şeklinden daha başarılıdır. Test çok soru sormaya elverişli olduğu
için konuyla ilgili bütün muhtevâyı içine alacak şekilde hazırlanmaya müsâittir. Testte, okuma kolaylığı
olduğu ve bilgisayarla değerlendirme yapıldığı için sonuç çabuk elde edilir.
Zekâ ölçmek, test usûlünü kullanarak kâbiliyetleri meydana çıkarmak, ilk olarak Osmanlılarda
başladı. Osmanlılar ırk, din, milliyet gözetmeksizin hâkim olduğu topraklarda yaşayan ahâliden keskin
zekâlı çocukları teste tâbi tutarak seçer ve saraydaki Enderûn mekteplerinde yetiştirirlerdi. Eğitim
süresince testler devam ederek her talebe kâbiliyetine, en çok ilgi duyduğu sahalara, beden ve ruh
sağlığının durumuna göre devletin çeşitli kademelerinde görevlere getirilirdi. Daha küçük yaştaki bütün
çocuklarda yapılan kâbiliyet tespiti sonucu sanat, zirâat dallarında da yetişecek olanlar, çırak olarak
işyerlerine alınırdı. Avrupa, Osmanlıların tatbik etmekte olduğu test usullerinin farkına 18. yüzyılda
vararak bu yöndeki çalışmalarını arttırdı. Zihin testleri 1890 senesinde Fransız Binet Simon tarafından
hazırlanarak kitap hâlinde neşredildi.
İyi bir testte aranılan belli başlı özellikler kısaca şunlardır:
1. Soru sorma, cevap verme ve cevapların değerlendirilmesi yönüyle objektif olması.
2. Test aynı kişilere veya bu kişilere benzer başka gruba sorulduğunda neticenin fazla
değişmemesi.
3. Testin ölçülecek konuya tam uygun olması.
4. Kullanışlı olması.
Testler ana hatlarıyla üç sınıftır. Bunlar; zihnî testler, başarı testleri ve yapma testlerdir. Zihnî
testlerde kişinin zekâ, kâbiliyet ve şahsiyeti incelenir. Kâbiliyetler içine; matematik, hâfıza, idrak, hayal,
müzik, duyma ve hareketler girer. Şahsiyetlerse heyecan, tavır, alâkalar, ahlakî hükümler, mizaç
halleridir. Başarı testleri, belli konularda elde edilmiş bilgileri doğru-yanlış, seçmeli, resimli, hattâ kısa
cevaplı olarak isteyerek netice elde etmek içindir. Bir de yapma testler vardır ki, bu testler tanıma,
minyatür, iş örneklerini değerlendirmede esas alınır.
Testlerin kullanma alanları çok yapılmıştır. Birçok konuda istatistikî testler, ekonomide konjiktür
testleri, tek bir kâbiliyeti ayırt etmek için analitik testler, davranış tespit testleri, kişilik testleri özel
maksatlarla hazırlanmış testlerden birkaçıdır.
Zekâ testleri çevreye en iyi uyum sağlayan, kâbiliyetli kişileri bulup ortaya çıkarmak için
başvurulan en mühim testtir. Bu testlerde zekâ katsayısı (IQ) tespiti yapılır. IQ akıl yaşının gerçek yaşa
bölümünden elde edilen sonuçtur. Zekâ testinden elde edilen sonuç kişinin akıl yaşını verir. Meselâ, akıl
yaşı 12 sene (veya 144 ay) çıkan bir kişinin gerçek yaşı 10 sene 6 ay (veya 126 ay) ise bu kişinin IQ
değeri 144/126 veya 1.14’tür. Tatbikatta bu değer 114 olarak kullanılır. Normal bir kişinin IQ değeri
90-108 arasında yer alır. IQ değeri 60’tan aşağı olanlar geri zekâlı; 119’dan yukarı olanlar ileri zekâlıdır.
140 ve yukarısı IQ’ya sâhip olanlar, fevkalâde zeki kimselerdir.
TESTEREBALIĞI (Pristis pristis)
Alm. Sägefisch (m), Fr. Poisson-scie (m), İng. Sawfish. Familyası: Testerebalığıgiller (Pristidae).
Yaşadığı yerler: Bütün sıcak denizlerde. Atlantik ve Akdeniz’de boldur. Özellikleri: Burnu uzamış ve
kenarları keskin dişlerle bezenmiştir. Köpekbalığına benzer. Boyu 7, testeresi 2 metre uzunluktadır.
Doğurur. Çeşitleri: Altı türü mevcuttur.
Köpekbalıkları (Selachii) takımının Pristidae âilesinden bir tür. Adını, öne doğru uzamış dişli
burnundan almıştır. Altı çeşidi vardır. En iyi bilinen türü genel testere balığı (P. pristis) olup, Meksika
Körfezinde ve Atlantik Okyanusunda yaşar. Uzunluğu 5,5 metre olarak bilinirse de 9 metre uzunluk ve
2250 kg ağırlıkta olanları görülmüştür. Diğer türler dünyânın her yerindeki sıcak denizlerde yaşarlar.
Bunların hepsi nehirlerin içlerine tırmanırlar. Bu tırmanış mesâfesinin 124 km olduğu görülmüştür.
Akdeniz’de yaşayanların boyu 1,5-2 metreyi pek geçmez.
Beş metrelik bir testerebalığının, kenarları kuvvetli ve keskin dişli silâhı 180 cm uzunluğuna erişir.
Yassı ve keskin bir bıçak hâlini almış olan bu uzvunu avlanmada ve korunmada kullanır. Balık sürülerinin
arasına dalarak sağa sola sallayarak balıkları parçalar ve ezer. Aynı zamanda dipteki çamurları
karıştırarak saklanmış olan av hayvanlarını saklandıkları yerlerden çıkarmak için de kullanır.
Testeresindeki dişlere bir balık takıldığı zaman hemen dibe inerek avını dibe sürterek parçalar ve bunları
yutar. Ağzı alt taraftadır. Vücûdunun yassı oluşu, solungaç ve ağzının alt tarafta bulunuşuyla vatozlara
da benzer.
Bir defâsında 20 kadar yavru doğururlar. Yavruların testere organları doğum esnâsında bir kın
içindedir. Karaciğer yağları, derileri ve spor için avlanırlar. Testereleri sanat eseri olarak da satılır.
TESTİ
Alm. Tonkrug (m), Fr. Alcarazas (m), Cruche (f), İng. Pitcher, earthenware jug. Kil cinsi
topraktan meydana gelen balçık çamurdan yapılan, geniş gövdeli, dar ağızlı, kulplu su kabı. Testi; Farsça
“Desti” kelimesinden dilimize geçmiştir. Elde taşınan mânâsına gelmektedir. Testiler emzikli veya
emziksiz olarak yapılmaktadır.
Çok eski zamanlardan beri testi yapımı devam etmektedir. Yapılan bütün târihî kazılarda çeşitli
tipte testi örneklerine rastlanmaktadır. En iyi ve en güzel testilerin Osmanlılar zamânında İstanbul’da
yapıldığını Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde anlatmaktadır. Bilhassa Eyüpsultan’da Eyüp çamurundan
yapılan toprak testilerinden uzun uzun bahsetmektedir. Bu testilerin içinde suların güzel bir koku
aldıkları da anlatılır.
Kağıthâne sırtlarından çıkarılan bir cins topraktan yapılan testiler de aynı özelliğe sâhiptir. Beykoz-
Göksu civârında yapılan testiler de kırmızı renkleriyle çok ünlüdür. Bunların bir kısmının üzerleri sırlanır,
güzel motiflerle süslenirdi.
Anadolu’nun birçok yerinde testicilik bir sanat hâline gelmiştir. Menemen, Gümüşhane, Ayaş,
Bayburt, Eğirdir’de çok eski testi pişirme fırınlarına rastlanması Anadolu testicilik sanatının varlığını
ortaya koymaktadır. Eski Anadolu evlerinin kuytu yerlerinde suların daha serin kalması için testilik ismi
verilen rafların bulunması da bunun apaçık misâlidir. Bilhassa Çanakkale, testicilik ve diğer toprak
eserleriyle dünyâca ünlüdür.
Testi; çamur çukuru kuyusunda dinlendirilmiş killi çamurlardan yapılmaktadır. Bu şekilde dinlenen
çamurlar; çömlekçi devvâresi ismi verilen, çarkla dönen bir tabla üzerine konur. Dönen tabla üzerinde
çamura istenilen şekil verilir. Testinin yapımı, aşağı ve yukarı çekimi büyük bir el ustalığı ister. Bu sırada
testi çamuruna istenilen şekil verilir. Testiler elle şekillendirilirken, ustanın boyun gövde ve ağız
kısımlarına özel dikkat göstermesi gerekir. İstenilen şekli alan testinin dibi ince ve sağlam bir iple
yavaşça kesilerek, dönen tabla üzerinden alınır. Testiler henüz kurumadan, taşımaya yarayan kulplarıyla
emzik kısmı yapıştırılır ve kurumaya terk edilir. Türk testileri genelde tek kulplu ve emzikli olmaktadır.
Normal güneş sıcaklığında kuruyan testiler; fırınlarda ve ocaklarda şöyle pişirilir:
Fırında veya ocakların alt kısmına sıra hâlinde küçük aralıklarla odunlar dizilir. Bu odunların üzerine
de testiler düzgün bir şekilde sıralanır. Daha sonra en alt sırada bulunan odunlar tutuşturulur. Ateşin
harâreti normal hızda tutulur. Kırk beş dakika sonra testiler pişmeye başlar. Testiler kızıl veya saman
rengini almaya başlayınca, ateşin yanma şiddeti azaltılarak söndürülür.
Bu şekilde pişirilen testi yığınları soğumaya bırakılır. Birgün sonra da yavaş yavaş alınarak bir
tarafa yığılır. Günümüzde modern ızgaralı testi pişirme fırınları yapılarak, pişirme işi daha da
kolaylaşmıştır.
Testiler, düşük dereceli ateşte piştikleri için gözenekli olurlar. Bu sebeple içlerinde bulunan suları
hafif sızdırarak terleme olayını gerçekleştirir ve içlerindeki suyun uzun süre serin kalmasını sağlarlar.
Testiler boylarına ve içlerinde bulunan maddelere göre isimler alırlar: Moloz, yoz budak, boduk,
bardak ve testi isimleri boylarına göredir. Bal testisi, pekmez testisi, su testisi, yoğurt testisi vs. gibi
isimler de içinde bulunan maddelerden dolayı verilmiştir.
TEŞHİS
Alm. Diagnose (f), Fr. Diagnose (f), İng. Diagnosis. Hekimin hastalığın tespiti için hastaya
yaklaşıp, onu dinleyerek ve muâyene ederek, gerekirse laboratuar tetkiklerinin yardımıyla bunları
sentez etmesi. Hastalıkların teşhisi üç metodla başarılır. İlki hastanın hastalık hikâyesinin doktor
tarafından dikkatlice dinlenmesi, ikincisi baştan tırnağa kadar kusursuz bir muâyene; üçüncüsü de
şüphelenilen hastalıklar için lüzumlu laboratuvar tetkiklerinin yapılmasıdır. Bâzı vak’alarda çok özel
tetkiklere başvurmak gerekebilir. Hedef erken teşhistir.
Tıbbî hikâye: Esas olan teşhisin bu safhasıdır. Hekim; hastanın yaşını, doğum yerini, âile
hikâyesini, alışkanlıklarını, mesleğini, geçirdiği hastalıkları tespit eder. Hastanın yaşı çok mühimdir.
Meselâ doğuştan kalp hastalıkları, had (akut) romatizma, had kan kanseri küçük yaşlarda görülür.
Damar sertliğine bağlı kalp hastalıkları romatizmal hastalıklara ise daha çok orta yaş üzerinde rastlanır.
Sanâyinin gelişmesi sebebiyle işyerlerinde çalışan şahıslarda anilin, benzon, silika gibi maddelerin hâsıl
ettiği hastalıklar ortaya çıkmıştır. Son yıllarda çiftçilerin, bahçıvanların hattâ ev sâkinlerinin yaygın
olarak kullandıkları böcek öldürücüler şaşırtıcı tabloda hastalıklara sebep olurlar. Bütün bunlar iyi alınan
bir hikâyede ortaya çıkarılırlar. Allerjik tezâhürlü hastalıkların (kurdeşen, astım, anjiononatik, ödem
gibi) teşhisi ve sebepleri aşağı yukarı tamâmen soru-cevapla doludur.
Hekim, hastanın şimdiki şikâyetini sorar ve şikâyetlerin başlangıç sırasını, nasıl çıktığını, ne
karakterde olduğunu teferruatlı bir şekilde tespit eder. Âilevî hastalık bulunup, bulunmadığını araştırır.
Muâyene: Doktor hastanın bütün bedenini, başını, boynunu, solunum, dolaşım, sindirim,
boşaltım, üreme sistemlerini, kas-iskelet sistemini muâyene eder. Hastanın boyunu, kilosunu, vücut
ısısını, kan basıncını ve nabız hızını ölçer. Ayrıca şikâyetiyle ilgili organ veya sistem hangisiyse (cilt, göz,
kulak-burun, boğaz, sinir sistemi, akciğerler, kalp, böbrekler, kadın hastalıkları) bu organa âit özel
muâyeneler, ilgili uzmanca yapılır.
Laboratuvar usûlleri: Tıbbî hikâyenin alınması ve muâyeneye bağlı olarak yapılacak tetkikler
tespit edilir. Bununla berâber umûmiyetle her hastalık için alışılagelmiş, mutad tetkikler vardır. Rutinler
denen bu testler idrar analizi (idrarda şeker, protein, hücre ve kristal, akyuvar, kan aranması, dansite
bakılması); kanda şeker, üre, kreatinin miktarının tâyini; kanın hemoglobin, hemotoakrit (kanda
alyuvarlar nispetinin tespiti), göğüs radyografisidir. Meselâ şeker hastalarında idrarda şeker çıkar.
Hematokrit nispeti kansızlıklarda çok mühimdir.
Özel tetkikler: Kanda hormonlar, karaciğer enzimleri, artık madde miktarları tâyin edilir. Kan
gazlarına bakılır. Bâzı kemik iliği hastalıklarında, kan kanserlerinde, metastas yapmış kanserlerde kemik
iliği açılarak tetkik edilir. Sârî hastalıklarda ve bağışıklık sisteminin bozukluklarında bakteriyolojik
tetkikler yapılır. Meselâ tifodan, paratifodan veya malta hummasından şüphelenilenlerde kan kültürü
yapılıp bunların mikropları üzerinde üretilmeye çalışılır.
Bakteri (mikrop) muâyeneleri umûmiyetle balgam, bronş salgısı, vajen salgısı, idrar, dışkı, beyin
omirilik sıvısından yapılır. Dışkıda parazitlerin yumurta, larva ve gelişkinleri de aranır. Rahimin,
akciğerlerin, hazım yolunun, böbreklerin, mesânenin hücre tetkikleri yapılır. Alınan biyopsilerde habis
hücreler aranır. Anjiografi denen metodla damar tıkanıklıkları tespit edilir. Yirminci yüzyılın sonuna
yakaşırken bilgisayarların tıbba girmelerinden sonra, daha önce teşhisleri güç olan birçok hastalık
kolayca teşhis edilmekte ve bunların tedâvileri yapılabilmektedir. Bir zamanların yegâne yardımcı teşhis
aracı “röntgen film muâyenesi” artık yetersiz kalmaktadır. 1970’lerde tıpta bir nevi çığır açan
ultrasonografi (dâhili organlara ses dalgası göndererek teşhis etmek) ve BT yâni Bilgisayarlı Tomografi
tetkikleri bile hastalıkların dokularında yapmış oldukları tahribâtı bâzan ancak ileri devrelerde
gösterebilmekteydi. Artık tıp ilmi, hastalıkların erken teşhisinde hücre içine kadar girebilmekte ve
hastalığın insanda herhangi bir zarar vermeden önce teşhisini yapabilmektedir. Çünkü habis olsun,
olmasın her hastalık bir hücre içinden başlar. Bu gâyeye yönelik yeni teşhis vâsıtaları PET denilen
Positzron Emission Tomogrophy ve NMR veya MRI denen Manyetik Resonanzs Görüntülemedir. Bunlarla
beden didik didik incelenir.
TEŞRİFÂTÇILIK
Osmanlı Devletinde çeşitli merâsimler esnâsında, protokol işlerinin görülmesi. Teşrifât, resmî
günlerde devlet rical ve memurlarının bulunacakları sıra ve sınıflar demektir. Arapça teşrifin çoğuludur.
Günümüzde protokol olarak kullanılmaktadır. Bu işi yapana, teşrifâtçı, teşrifâti veya teşrifâtî-i dîvân-ı
hümâyûn denirdi.
Teşrifâtçılığı ilk önce Kânûnî Sultan Süleyman Han kurmuştur. Teşrifâtçı, Dîvân-ı hümâyûna bağlı
olup, burada yapılan merâsimlerin protokol kurallarına göre icrâ edilmesini sağlardı. Resmî gün ve
merâsimlere katılacak olan dâvetlilere, teşrifât dâiresince dâvet tezkiresi yazılırdı. Merâsimin hangi gün
ve saatte olacağını gösteren teşrifât defterleri vardı. Başta pâdişâh ve sadrâzam olmak üzere diğer
devlet erkânının ayrı ayrı teşrifat defterleri bulunurdu.
Pâdişâhın cülusu, bayram tebrikleri, donanmanın denize inmesi, Mısır hazînesinin gelmesi, tâyin
olanlara hil’at giydirilmesi vs. gibi merâsimlerden teşrifâtçı sorumluydu.
Teşrifâtçının emrinde bir teşrifât kalemi olup, kendisi bu kalemin şefiydi. Bu kalemde sırasıyla,
teşrifât kesedârı, teşrifât halîfesi, kaftancıbaşı ve teşrifât kesedârı yamağı bulunurdu. Teşrifât halîfesi
ve kesedârı, teşrifâtçının muâvinlerinden olup, merâsimlerin bütün sicillerini korumakla görevliydiler.
Kaftancıbaşıysa, pâdişâh veya sadrâzamın huzurlarına kabul ettiklerine giydirecekleri hil’atleri muhâfaza
ederdi.
Sultan Üçüncü Ahmed Han zamânında Dîvân-ı hümâyûndan paşa kapısına nakledilen teşrifâtçılık
eski önemini burada da muhâfaza etmiştir. Bundan dolayı teşrifâtçı üzeri menekşe ipek kumaşla dikili
üst kürkü giyerdi. Halbuki bu kürkü sadrâzamın maiyeti olan amedci ve kethüdâ beyin maiyeti dahi
giyemezlerdi.
TETANOS
Alm. Tetanus, Starrkramp (f.) (m.), Fr. Tetanos (m), İng. Tetanus. Yaralanma ile doku arasına
girerek yerleşen. Clostridium tetani adı verilen tetanos mikrobunun yapmış olduğu özel bir hastalık
tablosu. Tetanos, yüzyıllardanberi bilinmektedir. Önceleri hastalığın, yaraların içinde bulunan yabancı
cisimlerin sinir uçlarını uyarmasından ileri geldiği zannedilmiştir. On dokuzuncu asrın ikinci yarısında
Lister; hastalığın cerrahî kliniklerinde, ameliyatlı hastalar arasında da çıktığını bildirmiş ve mikroplara
karşı mücâdele prensiplerini uygulayarak önlenebileceğini göstermiştir. Nicolaier (1884) deney
hayvanlarına bahçe toprakları emülsiyonları aşılayarak tetanos meydana getirmiş ve yaralarda tetanos
basilini görmüştür. Bizde tetanosa, kazıklı humma adını, Süleyman Numan vermiştir.
Tetanos mikrobu, 37°C’de oksijensiz şartlardaki besi yerlerinde çoğalma özelliğindedir. 3-5 mikron
boyundadır. Bu mikrop, oksijenle temas edince veya beslenme şartları kötüleşince daha dayanıklı olan
sporlu şekline döner. Sporlar toz ve toprak içinde uzun süre yaşar. Kirli yaralara bulaşınca ve oksijensiz
kalınca faal hâle geçerek zehirlerini (toksinleri) salgılamaya başlar. Zehirlerden birisi“tetanolisin” adında
olup, kırmızı kan kürelerini eritici ve antijenik özelliktedir, aşı yapımında kullanılır. Diğer zehiriyse,
hastalığı ortaya çıkaran bir sinir zehiridir, “tetanospasmin” adını alır.
Tetanos, dünyânın her yerinde ve her insanda görülebilen bir hastalıktır. Tetanos mikrobu otçul
hayvanların barsağında bulunur. Onlara bu şekilde zarar vermez. Bu hayvanlar, tetanos sporlarını
otlardan alırlar, bunlar bağırsakta canlı şekle geçip, çoğalırlar. Hayvanın dışkısıyla çıkarak tekrar spor
hâline geçer ve toprağa karışır. Sporlar toprak ve gübre içinde uzun süre yaşar. Sokak tozlarında,
hastânelerin tozlu yerlerinde, sterilize edilmemiş dikiş malzemelerinde, elbiselerde, evcil hayvanların
tüylerinde de bulunabilir.
Hastalığın, eğitim ve kültür seviyesindeki düşüklükle de yakından ilgisi vardır. Erkekler
yaralanmalara daha fazla maruz kaldığından, erkeklerde daha sık görülür. Tetanoz sporunun giriş kapısı
deri ve mukozalardır. Basit bir sıyrık ve temiz bir yara hastalığın meydana gelmesi için yeterli değildir.
Yara içinde, yabancı maddeler, ölü doku parçaları veya kan pıhtısı parçaları bulunması icab eder.
Salgılanan tetanoz zehiri merkezî sinir sistemine ulaşınca hastalık tablosu ortaya çıkar.
Tetanosa tek tük vak’alar hâlinde rastlanır. Harplerde seri hâlinde yaralanmalarda, hastalığa sık
rastlanır. Aşı tatbiki ve yaralanmadan sonra koruyucu serum tatbiki, hastalık sayısını çok azaltmıştır.
Tetanosun kuluçka süresi ortalama olarak bir hafta civârındadır. Kuluçka döneminin son iki
gününde, keyifsizlik, iştahsızlık ve başağrısıyla başlar. Yüz kaslarında gerilme ve çiğneme zorluğu olur.
Dudaklar hafifçe aralanmış ve uçları çekilmiştir, yüzde alaycı bir gülüş görünümü vardır. Çene kaslarında
sertlik başlayınca, hasta ağzını açamaz. Yutma zorluğu olur. Gövde kasları sertleşmesiyle sırt ağrıları
ve oturmada zorluk sözkonusu olur. Kas sertliği boyun, kol ve bacak kaslarında da olur. Sürekli sertliğe,
ara ara, spazmlar da ilâve olur. Kaslar ağrıyarak şiddetle kasılır, hasta gerilir.
Kasılmalar, dış uyarılarla (ses, ışık vb.) başlar. Kasılmaların durumuna göre hastalık hafif, orta ve
şiddetli olmak üzere üçe ayrılır.
Kas belirtilerinden başka önemli bir belirti yoktur. Spazmlar, solunum kaslarında da olursa, şahıs
nefes alamaz, morarır ve uzun süren nöbetlerin birinde oksijensizlikten ölür.
Hastada ateş yoktur, şuur açıktır. Terleme vardır. Hastalığın süresi genellikle 1-2 hafta kadardır.
2 haftayı atlatan hastalar çok defâ sağ kalır. Bir-iki gün içinde öldüren şekilleri de vardır. Hastaların
ortalama olarak % 25 ilâ % 60 kadarı tedâviye rağmen ölmektedir. Hastalığı atlatanlarda nekâhat uzun
sürer.
Tetanosun en önemli komplikasyonu, hastalığın seyri esnâsında meydana gelebilen diğer
enfeksiyonlar ve bunlar arasında da zatürredir. Deride, uzun süre aynı pozisyonda yatmaya bağlı
yaralar, kasılmalardan ileri gelen omurga kırıkları ve gebelerde düşükler de sözkonusu olabilir.
Tedâvi: Tetanos aslında kendi kendine iyileşebilen bir hastalıktır. Zehir salgılayan odak temizlenip
kaldırıldıktan sona, sinir hücrelerine yeniden zehir gitmez. Önceden meydana gelen kasılmalar devam
eder. Yapılacak en mühim iş, uyku ilâçları ve nevrotik ilâçlarla kasılmaları ve bundan doğacak tehlikeleri
önleyip, sinir dokularına tâmir süresi kazandırmaktır. Hasta oldukça sâkin ve sessiz bir odada ve rahat
bir yatağa yatırılır, perdeler kapatılarak oda loş bir hâle getirilir. Penisilin ve antitetanikserum da verilir.
Tetanos teşhisi konduğunda ilk yapılacak iş, hastayı derhal narkozla uyutup, yarayı temizlemek, daha
sonra gerekli ilâçlar uygulamaktır. Gereken hastalara oksijen verilir, makinayla sun’î solunum yaptırılır.
Korunma: Tedâvinin arz ettiği güçlükler ve hastalığın tehlikesi düşünülürse, tetanozdan
korunmanın ehemmiyeti daha iyi anlaşılır.
Yaralanma ihtimâli bulunan özellikle asker, çiftçi ve işçilerde tedbir almak gerekir. Bu gâyeyle
tetanoz aşısı uygulanmaktadır. Aşılama birer ay arayla üç defâ yapılır. Aşılı bir kişi hafif ve temiz bir
şekilde yaralanırsa serum yapılmaz, sâdece ikinci aşıyı tekrar yapmak yeterlidir. Fakat geniş ve ezikli
yaralarda serum da gerekir.
Aşısı olmayan bir şahıs yaralanınca, yara temizliğini müteakip, en kısa zamanda tetanoz serumu
yapılır, bilâhare aşı da uygulanır. Yaralanma olmasa da tetanos aşısını her 5 yılda bir tekrarlamak
koruyuculuk açısından faydalıdır.
Tetanos serumunun bir takım mahzurlu yönleri olduğu için daha ziyâde tetanos aşısıyla risk
altındaki kişileri tetanosa karşı dirençli hale getirmek önemli bir husustur. Yurdumuzda kadınlar
arasında, düşükler neticesinde rahimde yerleşerek gelişen tetanostan da kayıplar verilmektedir.
Toplumu bu konuda aydınlatmak da sağlık kuruluşlarının üzerine düşen mühim bir vazifedir.
TETRASİKLİN
Alm. Tetracycline (f), Fr. Tétracycline (f), İng. Tetracycline. Streptomyces Rimosus’tan elde
edilen bir antibiyotik. Chase Phpızer ve arkadaşları tarafından Amerika’da 1950 yıllarında bulundu.
C22H24N2O92H2O olan formülünü 1952’de Woordward keşfetti. Kimyevî yapısı bakımından sarı renkte
bir sodium tuzudur. Alkol aseton ve propıleglıkolde çözünür. pH’sı 2 ilâ 5 arasındadır. 185°C sıcaklıkta
bozunur. Etki ettiği mikrobik saha bir hayli geniştir. Bunun içinde Gram (+) bacteriler, Gram (-)
bakteriler, Riketsialar, Clamidialar, mikroplazmalar, amipler yer alır. Tetrasiklinler kendi kendine hassas
olan bu mikroorganizmaların protein sentezlerini engelleyerek etkilerini gösterirler.
Etki şiddeti farklı olan 6 çeşit tetrasiklin tipi mevcuttur. Tetrasiklinler, karaciğer tarafından kandan
alınarak konsantre edilip safra yoluyla barsağa atılırlar. Buradan tekrar emilerek kana geçer ve
böbrekler tarafından atılırlar. Tetrasiklinler süt, süt ürünleri, kalsiyum, magnezyum, alüminyum
hidroksitle birlikte alındıklarında emilimleri bozulur. Kullanım süreleri dolduktan sonra alınmaları halinde
vücutta zehirlenme belirtilerine yol açarlar.
Tetrasikline hassas âmillerce meydana gelen hastalıkların tedâvisinde hekim tavsiyelerinin ışığı
altında yetişkinde günde 2-3 gr 4 doza bölünerek eşit zaman aralıklarıyla verilirler. Tetrasiklin kullanımı
neticesi bâzı yan ârazlar olabilir. Özellikle bunlar hazım sistemi, cilt, kemik, karaciğer gibi yapılarda
kendilerini gösterirler. Fakat, bunlar uygunsuz ve uzun süre kullanımlar neticesi meydana gelir. Böbrek
fonksiyonu bozuk olan hastalara dikkatli olarak verilmeli, hâmile kadına verilmemesine itina
gösterilmelidir.
TEVÂZU
Alm. Bescheidenheit (f), Fr. Humilité, modestie (f), İng. Humility, modesty. İslâm ahlâkında
güzel huy olarak bildirilen hasletlerden biri. Büyüklük göstermemek, kibirlenmemek, alçak gönüllü
olmak. Tevâzu, makam ve rütbe îtibariyle kendinden aşağıda olanlara büyüklük göstermemektir.
Tevâzunun aşırı miktarına aşağılık, bayağılık denir. Dünyâda ele geçen nîmetler, mallar, rütbeler,
mevkiler, insana Allahü teâlânın lütfu ve ihsânıdır. Mevki ve servet sâhiplerinin tevâzu göstermeleri,
onların olgunluklarını gösterir. Bir menfaata kavuşmak veya bir zarardan korunmak için tevâzu
göstermeye tabasbus, yaltaklanma denir. Dilencilerinki böyledir. Bu ise çirkin bir huydur.
İnsanda bulunması güzel olan iyi huylardan bâzısı vardır ki, az olunca iyi sayılır. Aşırı, çok olunca,
kötülüğü belli olur. Tevâzu böyledir. İnsanda kibrin, başkalarına büyüklük taslamanın bulunmaması
demektir. Tevâzunun zıddı, tersi kibirdir. Kibir, kendisini başkasından üstün görmektir. Dînimiz tevâzuyu
emretmekte, kibirlenmeyi yasaklamaktadır.
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse
Cennet’e gitmez.” buyurdu. Ve yine buyurdu ki: “Allahü teâlâ, tevâzu üzere olmayı bana emr
eyledi. Hiçbiriniz, hiçbir kimseye tekebbür etmeyiniz, büyüklük taslamayınız”. Zımmî denilen
gayri müslim vatandaşlara ve izinle, pasaportla gelmiş olan yabancı tüccarlara, ecnebî iş adamlarına ve
turistlere de kibirlenmemek lâzım olduğu bu hadîs-i şerîften anlaşılmaktadır. Her insana tevâzu yapmak
lâzım olunca, onlara hıyânet yapmak, incitmek hiç uygun değildir. Kibrin aksi olan tevâzu, kendini
başkalarıyla bir görmektir. Tevâzu, insan için çok iyi bir huydur. Hadîs-i şerîfte; “Tevâzu edene
müjdeler olsun!” buyuruldu.
Tevâzu sâhibi, kendini başkalarından aşağı görmez. Zelil ve miskin olmaz. Fakirlere merhamet
eder. Hadîs-i şerîfte; “Tevâzu eden, helâl kazanan, huyu güzel olan, herkese karşı yumuşak
olan ve kimseye kötülük yapmayan, çok iyi bir insandır.” ve “Allah için tevâzu edeni, Allahü
teâlâ yükseltir.” buyuruldu. Tekebbür edene, yâni kibir sâhibi olana karşı tekebbür edilebilir. Kibir
sâhibine tekebbür etmek, sadaka vermek gibi sevaptır. Kibir sâhibine karşı tevâzu eden kimse,
kendisine zulüm etmiş olur. Kendinden aşağı olanlara karşı tevâzu göstermek iyi ise de, bunun ifrata
kaçmaması, yâni aşırı olmaması lâzımdır. Harpte düşmanlara karşı, bozuk inançları yayanlara ve kibirli
olan zenginlere karşı tevâzu gösterilmez.
İnsanın tevâzu sâhibi olabilmesi için, dünyâya nereden geldiğini, nereye gideceğini bilmesi
lâzımdır. Hiç yoktu. Önce birşey yapamayan, hareket edemeyen bebek oldu. Şimdi de, her an hasta
olmak, ölmek korkusundadır. Nihâyet ölecek, çürüyecek ve toprak olacaktır. Hayvanlara, böceklere gıdâ
olacaktır. Kabir azâbı çekecek, sonra diriltilip kıyâmet sıkıntılarını çekecektir. Bunu düşünen insana
tekebbür değil, tevâzu gerektiği kolayca anlaşılmaktadır. İnsanların yaratıcısı, yetiştiricisi, her an
tehlikelerden koruyucusu olan ve kıyâmette hesâba çekecek, sonsuz azap yapacak olan, sonsuz kuvvet,
kudret sâhibi, benzeri, ortağı olmayan tek hâkim ve kadir, yüce Allah; “Tekebbür edenleri sevmem,
tevâzu edenleri severim”. buyuruyor.
Tevâzunun fazîletini, üstünlüğünü bildiren hadîs-i şerîfler çoktur. Resûlullah efendimiz sallallahü
aleyhi ve sellem buyurdular ki:
Tevâzu edip de, Allahü teâlânın, şerefini arttırmadığı kimse yoktur.
Allahü teâlâ iktisat edeni zengin eder, israf edeni de fakir düşürür. Tevâzu göstereni
yükseltir, kibirlenen kimseyi de alçaltır.
Herkesin başının üzerinde tasma tutan iki melek vardır. Tevâzu edince, tasmayı havaya
doğru kaldırırlar ve yâ Rabbî, bunu yükselt derler. Kibirlenirse, tasmayı aşağı indirirler ve yâ
Rabbî, onu alçalt derler.
Âcizlikten değil, bile bile tevâzu yapana, topladığı malı ve parayı günaha harcamayana,
düşkünlere acıyanlara, akıllı kimselerle ve âlimlerle oturanlara saâdetler, müjdeler olsun!
Allahü teâlâ tevâzu edeni yükseltir, kibirleneni alçaltır. Bir zavallıya yardım edeni,
kimseye muhtaç etmez. Fakirlere birşey vermeyeni, Allahü teâlâ fakir eder. Allahü teâlâyı
çok hatırlayanı, zikr edeni Allah sever.
Allahü teâlâ beni, kul olup, Resûl olmak ve melik (sultan) olup, nebî olmak arasında
serbest bıraktı. Durakladım. Meleklerden çok sevdiğim birisi olan Cebrâil’e (aleyhisselâm)
baktım. (Allah’a tevâzu eyle!) dedi. Kul olup Resûl olmayı isterim dedim.
Kerem takvâda, şeref tevâzuda ve zenginlik de hakkı iyi tanımaktadır.
Allahü teâlânın, İslâm dînini nasîb ettiği, güzel yüzlü yarattığı, hâlini başkalarından
utanmayacağı şekilde yaptığı, bütün bunlarla berâber tevâzu verdiği kimse, Allahü teâlâ
yanında yüksek kullardandır.
Tevâzu sâhiplerini ne zaman görürseniz, onlara karşı mütevâzi olunuz. Kibirlilere karşı
ise kibirli olunuz ki, alçaklıkları ve aşağı oldukları meydana çıksın!
İslâm âlimleri, tevâzu hakkında buyurdular ki:
Hazret-i Âişe “Siz ibâdetlerin en faziletlisini bilmiyorsunuz. O tevâzudur.”
Fudayl bin Iyad: “Tevâzu, kimden olursa olsun hakkı, doğruyu kabul etmektir. İsterse hepsi çocuk
ve en câhil kimseler olsun!”
TEVEKKÜL
Dînimizde Müslümanların, bütün işlerinde Allahü teâlâyı vekil etmeleri; bir işe başlarken sebeplere
yapıştıktan sonra Allahü teâlâya güvenmeleri; bütün işlerini Allahü teâlâya ısmarlamaları; kalben O’na
îtimât etmeleri. Lügatta “vekil etme” mânâsına gelir.
Tevekkül, kalbin yapacağı bir iştir ve îmândan meydana gelir. Öğrenilmesi güç, yapması ise daha
güçtür. Çünkü dînimizin bildirdiği tevekkülün hem akla, hem dîne, hem de tevhide uyacak şekilde
anlaşılması lâzımdır. Bu ise, akla âit bilgilerle din bilgilerinin ve engin bir deryâ olan tevhid bilgilerinin
doğru öğrenilmesi, tam anlaşılması ve günlük hayatta doğru olarak tatbik edilmesiyle mümkün olabilir.
Bir kimse, hareketlerde, işlerde Allahü teâlâdan başkasının tesirini düşünürse tevhidi noksan olur. Eğer
hiçbir sebep lâzım değildir derse dinden ayrılmış olur. Sebepleri araya koymaya ihtiyaç yok derse akla
uymamış olur. Böyle düşünenlerin sandıkları gibi tevekkül, her işi oluruna bırakıp, ihtiyarıyla bir şeyi
yapmamak, para kazanmak için uğraşmamak, tasarruf yapmamak, yılandan, arslandan, düşmandan
sakınmamak, hasta olunca ilâç içmemek, dînini öğrenmek için çalışmamak demek değildir. Tevekkülün
esâsı; gerekli sebeplere baş vurduktan sonra insanlardan bir şey beklememek, sebeplere güvenmemek,
herşeyi yalnız Allahü teâlâdan beklemektir.
Allahü teâlâ kimseye muhtaç olmamak için çalışmayı, hasta olmamak için önceden tedbir almayı,
çocuk sâhibi olmak için evlenmeyi, hasta olunca ilâç kullanmayı, görebilmek için ışığı sebep kılmıştır.
Sebebi, istenilen şeye kavuşmak için, bir kapı gibi yaratmıştır. Bir şeyin hâsıl olmasına sebep olan şeyi
yapmayıp da sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeye
benzer ki bu akla ve dîne uygun olmaz. Allahü teâlâ insanların ihtiyaçlarına kavuşmak için bu sebeplere
yapışma kapısını yaratmış ve açık bırakmıştır. Onu kapamak uygun olmayıp, insanın vazifesi kapıya
gidip beklemektir. Sonrasını O bilir.
Bütün bunlardan açıkça anlaşılıyor ki, dînimiz çalışmayıp, boş oturup, tevekkül ediyorum demeyi
yasaklamaktadır. İnsan çalışıp çalışmamakta, ilâç kullanıp kullanmamakta, iyilik edip etmemekte, dînini
öğrenip öğrenmemekte serbesttir. Yapılan işin akla, dîne uygun olması Allahü teâlânın emridir. Bir iş
için yapılması îcâb eden şartlara başvurduktan sonra başa gelene rıza gösterme tevekkülün esâsıdır.
Çalışıp, gayret gösterip lüzumlu bütün şartlara başvurduktan sonra zengin olmamışsa hâline şükretmek
ve bunun kendisi için hayırlı olduğunu kabul edebilmektir. Hasta olanın bütün tıbbî yollara başvurduktan
sonra iyi olmayı veya hasta kalmayı Allahü teâlâdan bilmesidir. Ticâretle uğraşanın gerekli olan bütün
tedbirleri aldıktan sonra büyük kârlara kavuşmasının veya iflâs etmesinin Allahü teâlâdan olduğuna
inanmasıdır. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki:
“Bir kimse geceyi, yarın yapacağı işleri düşünmekle geçirir. Halbuki o iş, bu kimsenin
felâketine sebep olacaktır. Allahü teâlâ, bu kuluna acıyıp, o işi yaptırmaz. O ise, iş olmadığı
için, üzülür. Bu işim neden olmuyor? Kim yaptırmıyor? Bana kim düşmanlık ediyor, diyerek
arkadaşlarına kötü gözle bakmaya başlar. Halbuki Allahü teâlâ, ona merhâmet ederek
felâketten korumuştur.” Bunun için, hazret-i Ömer “Yarın fakir, muhtaç kalırsam hiç üzülmem.
Zengin olmayı da hiç düşünmem, çünkü hangisinin benim için hayırlı olacağını bilmem.” buyurdu.
İnsanı zarardan koruyan sebepler arasında da, tesiri kat’i olan veya tesir ihtimali çok olan sebepleri
bırakmak, tevekkülün şartı değildir. Hırsız girmesin, diye evin kapısını kapamak, kilitlemek, tevekkülü
bozmaz. Tehlikeli yerde silâh taşımak, düşmandan sakınmak da, tevekküle zararlı değildir. Üşümemek
için fazla giyinmek de, tevekkülü bozmaz. Tevekkül etmek için, tesiri kat’i olan ve herkesçe bilinen
sebepleri bırakmak lâzım değildir. Bir gün, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin yanına bir
köylü geldi. “Deveni ne yaptın!” buyurdu. Köylü; “Allah’a tevekkül edip, kendi hâline bıraktım!”
deyince, “Bağla ve sonra tevekkül et!” buyurdular.
Allahü teâlâ herkese, tevekkülü emreylemiştir ve “Tevekkül îmânın şartıdır.” buyurmuştur. Sûre-
i Mâidede meâlen; “Eğer îmânınız varsa, Allahü teâlâya tevekkül ediniz!”; Sûre-i İmrânda
meâlen; “Allahü teâlâ, tevekkül edenleri elbette sever.”; Sûre-i Talâkta meâlen; “Bir kimse,
Allahü teâlâya tevekkül ederse, Allahü teâlâ, ona kâfidir.”; Sûre-i Zümerde meâlen; “Allahü
teâlâ, kuluna kâfi değil midir?” gibi daha nice âyet-i kerîme vardır.
Sûre-i Hûd’da meâlen; “Yeryüzündeki her canlının rızkını, Allahü teâlâ, elbette gönderir.”
buyrulur.
Cenâb-ı Hak buyurdu ki: “Kullarımın rızkını, doğrudan doğruya göndermeyip, kullarımın
eliyle onlara göndermeği severim.” İbrâhim aleyhisselâm mancınığa konulup, ateşe atılırken;
(Hasbiyallah ve ni’melvekîl.” yâni; “Bana Allahım yetişir. O iyi vekil, yardımcıdır.” dedi. Ateşe
düşerken, Cebrâil aleyhisselâm gelip; “Bir dileğin var mı?” dedikte, “Var, ama sana değil!” dedi. Böylece
“Hasbiyallah” sözünün eri olduğunu gösterdi. Bunun için Vennecmi sûresinde meâlen; “Sözünün eri
olan İbrâhim!” diye medh buyruldu.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Ümmetimden bir kısmını bana
gösterdiler. Dağları, sahraları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaştım ve sevindim.
Sevindin mi, dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmiş bin adedi hesapsız Cennet’e girer
dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine sihir, büyü, dağlamak, fal karıştırmayıp,
Allahü teâlâdan başkasına, tevekkül ve îtimâd etmeyenlerdir buyuruldu.” Dinleyenler arasında
Ukâşe radıyallahü anh, ayağa kalkıp; “Yâ Resûlallah! Duâ buyur da, onlardan olayım.” deyince; “Yâ
Rabbî! Bunu onlardan eyle!” buyurdu. Biri kalkıp, aynı duâyı isteyince; “Ukâşe senden çabuk
davrandı!” buyurdu.
Diğer hadîs-i şerîflerde:
Allahü teâlâya tam tevekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi, size de gönderirdi.
Kuşlar, sabah mideleri boş, aç gider. Akşam mideleri dolmuş, doymuş olarak döner.
Bir kimse, Allahü teâlâya sığınırsa, Allahü teâlâ, onun her işine yetişir. Hiç ummadığı
yerden, ona rızık verir. Her kim, dünyâya güvenirse, onu dünyâda bırakır.
Allah’tan başka hiçbir şeye ümit bağlama! Allaha tevekkül eyle. Bir arzun varsa, Allahü
teâlâ hazretlerinden iste! Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyesi şöyle câri olmuştur ki, her şeyi bir
sebep altında yaratır. Bir iş için sebebine yapışmak ve sonra Allahü teâlânın yaratmasını
beklemek lâzımdır. Tevekkül de bundan ibârettir. buyrulmaktadır.
İslâmiyetin emrettiği tevekkülü iyi anlamayan bâzı kimseler, Hıristiyan, Yahûdî ve dinsizlerden
İslâmiyete düşmanlık yapanlar, tevekkülün tembelliğe, geriliğe, ahlâksızlığa ve çeşitli fenâlıklara sebep
olduğunu ileri sürmektedirler.
Bundan kurtulmak için ise, insanın yalnız kendine güvenmesini, îtimâd-ı nefsi tavsiye
etmektedirler. Halbuki yalnız başına îtimâd-ı nefs, dînimizde bildirilen tevekkülün tersi ve tevekkülü
bozan bir şeydir. Ayrıca egoistliğe, kendini beğenmeye yol açar. Bu şekildeki îtimâd-ı nefs, mantık ilmine
de uygun değildir. Çünkü güvenilecek birşey bulamamak demektir. Bir güvenen, bir de güvenilen olmak
üzere ayrı ayrı iki şey düşünülmedikçe “güvenmek” sözünün mânâsı kalmaz. Çünkü mantık ilminde
“devr-i bâtıl”, yâni bozuk devir anlatılırken “Bir şeyin kendine muhtaç olması lâzım gelir.” denilmektedir.
Îtimâd-ı nefsin bu çıplak mânâsıyla akıl ve mantık karşısında mânâsızlıktan başka bir değeri olmadığı
gibi, insanda bulunmayan büyük bir kuvveti elde etmeye de yaramaz. Çünkü herkesin nefsi vardır ve
herkesin nefsine îtimâdı insanların birbirinden farklı, üstün olmasına sebep olmaz.
Tevekkülde başkasının yardımına güvenmeyip, yalnız Allah’a sığınarak çalışmak inancı
bulunduğundan, nefse îtimâttan beklenilen kuvvetten katkat fazla kuvvet hâsıl olmaktadır. İslâmiyetin
aleyhinde bulunanların tevekkülü kötülemeleri, bunu anlayamadıkları için olmaktadır. Çünkü tevekkül
eden kimse, Allah’a güvenip de kendisi boş oturacak değildir. Îtimâd-ı nefs sâhibi de, kendine güvenerek
boş oturmayacağı gibi, ikisi de çalışacak başkasına güvenmeyecektir. Şu kadar var ki, kendine güvenen
adam, kimsesizdir. Tevekkül eden bir Müslümanın, kendi çalışmasından başka, Allah’ı vardır. Allahü
teâlâdan kuvvet almaktadır. Tevvekkül eden kimse hem bütün kuvvetiyle çalışmaktadır, hem de
kazancını kendinden bilmek gibi bir hodbinliğe, egoistliğe düşmemektedir. Tevekkül îtimâd-ı nefsten
beklenileni daha edepli, daha kıymetli olarak temin etmektedir.
Tevekkül, Müslümanlarda bir zaaf değil, bir kuvvettir. Müslümanlar, dinleri emrettiği için tevekkül
etmektedirler. “Allah yolunda, yâni doğru yolda mücâdele ediniz!” ve “Yükü en büyük olan
insan, mümindir ki, hem dünyâsını, hem de âhiretini düşünmekte ve ikisi için de
çalışmaktadır.” âyet-i kerîmeleriyle “Allahü teâlâ âczi, gevşekliği mâzur görmez. Aklını ve
zekânı kullanmalısın! İşin ehemmiyeti seni mağlup edecek gibi olsa bile, Allah’ın yardımı
bana yeter diyerek çalışmaya devam etmelisin!” hadîs-i şerîfi, hem tevekkül etmek, hem de
çalışmak lâzım olduğunu açıkça bildirmektedir. İslâmiyetin bu emirleri, İslâm âlimleri tarafından her
asırda ve her memlekette söylenmiş ve kitaplara yazılmıştır.
Şu halde tevekkül, iş yapmayıp tembel olmak için değildir. Bir işe başlamak ve başlanan işi
başarmak için tevekkül olunur. Güç bir işi başaramamak korkusunu gidermek için tevekkül olunur. “Bir
işe başladığın zaman, Allahü teâlâya tevekkül et, ona güven.” âyet-i kerîmesi, tevekkülle
berâber, yalnız çalışmak değil, çalışmanın üstünde olan azmin de lâzım olduğunu gösteriyor. Demek ki,
her Müslüman çalışacak, azmedecek sonra da güvenecektir.
Tevekkülü bırakanların; işlerini başarmak, menfaat ve arzularına kavuşmak için çok defâ diğer
insanlar karşısında yalancılık, yaltakçılık, tabasbus ve tezellüle düştükleri de görülmektedir. Tevekkül,
Müslümanları bu gibi bayağılıklardan ve fenâ durumlardan korumaktadır.
TEVESSÜL
Allahü teâlânın sevdiklerini araya koyarak; onların hatırı, hürmeti için, diyerek duâ etmek. Buna
istigâse, yâni yardım istemek de denir. Tevessülün lügat mânâsı; bir şeyi, bir maksadın hâsıl olması için
vesîle, sebep yapmaktır.
Peygamberler, evliyâ gibi Allahü teâlânın sevdikleri, duânın kabûlü için sebep yapılmaktadır. Allahü
teâlâ sebeplere yapışmayı emretmekte, her şeyi sebepler altında yaratmaktadır. Âdet-i ilâhiyyesi, ilâhî
kânunu böyledir. Nitekim bulut vâsıtasıyla Allahü teâlâdan yağmur; ilâç içerek şifâ; bomba, füze, uçak
kullanarak zafer beklenmektedir. Bunların hepsi sebeptir. Dilekler, sebeplerden değil, Allahü teâlâdan
istenmektedir, O’ndan beklenmektedir. Onun için tevessülde; şirk, Allahü teâlâya ortak koşulması gibi
bir durum söz konusu değildir. Bunu söz konusu yaparak doğru yoldan ayrılanlardan karşı çıkanlar
olmuşsa da Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdına göre tevessül câizdir.
Tevessül, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde bildirilmiş; Peygamberler, evliyâ ve din büyükleri
tevessül yapmışlardır.
Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, O’na vesîle arayın.” (Mâide
sûresi: 35) buyrulmaktadır.
Ömer bin Hattâb’ın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah sallallahü aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu: “Âdem (aleyhisselâm) zelleyi îtirâf edince; “Yâ Rabbî! Muhammed’in
(aleyhisselâm) hakkı için beni bağışla.” dedi. Allahü teâlâ; “Ey Âdem! Sen Muhammed
aleyhisselâmı nereden biliyorsun? Ben henüz O’nu yaratmadım.” buyurdu. Bunun üzerine
Âdem aleyhisselâm; “Şuradan biliyorum ki, sen beni yed-i kudretinle yaratıp bana rûh
üflediğin zaman, başımı kaldırıp Arş üzerinde “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah”
yazılmış olduğunu gördüm. Bildim ki, sen, hiç kimsenin ismini, şerefli isminin yanına
getirmezsin. Ancak en sevdiğin kulunun ismini getirirsin.” dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ;
“Ey Âdem! Doğru söyledin. O, bana halkın en sevgilisidir. Mâdem ki O’nun hürmetine benden
magfiret istedin, gerçek olarak ben de seni affettim. Eğer Muhammed olmasaydı, seni
yaratmazdım.” buyurdu.”
Peygamber efendimiz duâ ederken “Allahümme innî es-elüke bihakkıssâilîne aleyke”, yâni
“Yâ Rabbî! Senden isteyip de verdiğin kimselerin hatırı için senden istiyorum.” der, böyle duâ ediniz
buyururdu.
Hazret-i Ali, annesiFâtıma’yı (radıyallahü anhümâ), kendi mübârek elleriyle mezara koyunca,
“İğfir li-ümmî Fâtıma binti Esed ve vessi’ aleyhâ medhalehâ bi-hakkı nebiyyike vel
enbiyâillezîne min kablî inneke erhamurrâhimîn.” Yâni; “Yâ Rabbî! Annem Fâtıma binti Esed’i
mağfiret eyle, yâni günahlarını affeyle! İçinde bulunduğu yeri genişlet! Peygamberinin hakkı için önce
gelmiş peygamberlerin hepsinin hakkı için bu duâmı kabul et. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”
demişti.
Osman bin Hanîf şöyle rivâyet etti: Bir âmâ Resûlullah efendimize gelerek; “Yâ Nebiyyallah!
Gözümü kaybettim. Bana duâ et.” dedi. O zaman Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem o şahsa;
“Abdest al, iki rekat namaz kıl, sonra; Allahümme innî es’elüke ve eteveccehü ileyke bi-
nebiyyike Muhammedin nebiyyirrahmeti yâ Muhammed! İnnî eteşeffeu bike fî reddi basarî
Allahümme, de.” buyurdu. Yâni: Yâ Rabbî! Senden istiyorum. Senin âlemlere rahmet olan
Peygamberin Muhammed aleyhisselâmı vesîle kılarak sana yalvarıyorum. Yâ Muhammed! Gözlerimin
görmesi için Rabbime seni vesîle ediyorum.” O şahıs buyrulanı yaptı. Allahü teâlâ, ona gözünün
görmesini tekrar ihsân etti.
Ömer bin Hattâb radıyallahü anh, kıtlık olduğu zaman Resûlullah efendimizin amcası hazret-i
Abbâs ile tevessül etti. Yâni onu vesîle ederek Allahü teâlâdan yağmur istedi: “Yâ Rabbî! Kıtlık olduğu
zaman, Resûlullah efendimizle sana tevessül ederdik. Sen bize yağmur verirdin. Şimdi sana, Resûlullah
efendimizin amcasıyla tevessül ediyoruz. Bize yağmur ihsân et.” diye duâ edince, Allahü teâlâ onlara
yağmur verdi. Bu hâdiseyi, Buhârî, Enes bin Mâlik’ten bildirmiştir.
Tevessül, kabir âleminde bulunanlarla da olur:
A’meş şöyle rivâyet etti: Hazret-i Ömer zamânında kıtlık oldu. Eshâb-ı kirâmdan biri, Resûlullah’ın
kabr-i şerîfine gitti ve; “Yâ Resûlallah! Ümmetin için Allahü teâlâdan yağmur iste! Yoksa onlar helâk
olacaklar.” dedi. Bunun üzerine Resûl-i ekrem, rüyâsında o Sahâbiye; “Ömer’e git, selâmımı söyle. Ona
yağmur yağacağını haber ver.” buyurdu. O Sahâbî gördüğü rüyâyı hazret-i Ömer’e haber verdi. Hazret-
i Ömer ağlayarak; “Yâ Rabbî Âciz olduklarım hâriç, elimden gelen her şeyi yaptım!” dedi.
Bu şekilde başka sâlih Müslümanlarla, tevessül edilebilir. Yüzyıllardır doğru yolda olan
Müslümanlar Allah’ın sevgili kullarını vesile ederek duâ etmişler böylece arzu ve isteklerine kavuşmuşlar,
sıkıntılardan kurtulmuşlardır. Duânın kabul olması haram lokma yememeğe bağlıdır. Bu ise ancak
Cenâb-ı Hakk’ın sevdiklerinde mümkündür. Ölü olsun diri olsun Allahü teâlânın sevgilileri araya konarak
yapılan duâ onların bereketiyle ve hatırları için kabul olmaktadır.
Daha önce yapılmış olan sâlih (iyi) amellerle de tevessül yapılır.
TEVFİK FİKRET
Servet-i fünun devri şâiri. 1867 yılında İstanbul’da doğdu. Asıl adı Mehmed Tevfik’tir. Babası
Çankırılı Hüseyin Efendi, annesi Sakızlı bir âilenin kızı olan H. Refia Hanımdır. Fikret, ilkokuldan sonra
Galatasaray Sultânîsini bitirerek tahsilini tamamladı. Liseden sonra çok az okumuş, tahsiline devam
etmemiştir. On dört yaşında şiir yazmaya başlayan Fikret’in Nazmi mahlasıyla yazdığı ilk şiirleri, gazel,
tevhid, nazire gibi divan şiiri tarzında manzumeleridir.
Galatasaray Sultânîsini bitirdikten sonra Bâbıâlîde birkaç sene kâtiplik yaptı. Daha sonra
Galatasaray’a ve Robert Amerikan Kolejine öğretmen oldu. Bu arada Mirsad Mecmuası’nda aşk, tabiat
gibi konularda şiirleri neşredildi. Mirsad’ın açtığı şiir müsabakasında Sultan Abdülhamîd Hanı metheden
şiiri birincilik kazandı. Mecmua kapanınca Mâlumât Mecmuası’nın başyazarlığını yaptı. Burada ağır,
anlaşılması kolay olmayan bir lisanla daha çok batılı türde şiirler neşretti.
1895’ten sonra, beş yıl Servet-i Fünun’un başyazarlığını yaptı. Bu sırada arkadaşlarıyla birlikte
memleket meselelerinden, toplum dertlerinden uzak, anlaşılması oldukça zor, şekilci bir sanat
anlayışıyla eserler verdi. Servet-i Fünun’dan ayrılan Fikret, 1901’den îtibâren kendini yalnız Robert
Kolejindeki derslerine verdi. Kolej yakınında, sonradan Âşiyân (yuva) adıyla meşhur olan evini yaptırdı.
Fikret, hislerinin, infiallerinin ve küskünlüklerinin elinde fazla hırpalanmış bir kişi olduğundan, bu hâli,
onu zaman içinde bilerek veya bilmeyerek bâzı tezatların içine sürüklemiştir. Meselâ, bir zamanlar
kendisini övmek için yarıştığı, methiyeler, doğum tebrikleri yazdığı Sultan Abdülhamîd Hanın daha sonra
amansız düşmanı olmuştur. Bir Lâhza-i Taahhur şiirinde:
Ey şanlı avcı! Dâmını beyhûda kurmadın,
Attın... Fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!
diyerek Sultan Abdülhamîd Hana tuzak kuran Ermeni anarşistini coşkuyla alkışlamıştır. Daha sonra
Sultan Abdülhamîd Hanı azledip iktidarı ele geçiren İttihatçıların Sultan Abdülhamîd Hanı şiddetle
aratan, hem acemi, hem de sorumsuz diktatörce hareketleri karşısında, 15 Ocak 1911’de Revzen-i
Mahlû (Tahtından İndirilmiş Pâdişâhın Penceresi) şiirini yazdı. Nihâyet bir zamanlar berâber olduğu
İttihatçılara, Hân-ı Yağma manzumesinde kin ve nefret dolu mısralarla haykırdı.
Bir taraftan, Sabah Ezanında, Asker Geçerken, Kılıç gibi şiirlerinde dînî heyecan ve millî
duyguları işlerken, diğer taraftan, Târih-i Kadim’de işi dînî inançsızlığa kadar götürüp, Kur’ân-ı kerîme
hücum etti. Kahramanlığa lânet yağdırırken, bayrağı kana bular; mukaddes bayrağımızı korkunç bir
paçavra olarak görürdü. Haluk’un Defteri şiirindeyse bayraktan “Ey şanlı vatan bayrağı...” diye
övgüyle söz etti. Buna benzer daha birçok misâller onun tezatlı hâlinin açık işâretleridir.
Şâirin;
Toprağın cevher, suyun kevser, bahârın bî-hazân,
İşte dünya... Bir eşin, bir benzerin yoktur inan!
Müşfik evlâdın bulur koynunda her gün, her zaman
Can da sensin, şan da sen, hepsi sensin yaşa,
Ey vatan, ey mübârek vatan, bin yaşa!
mısraları vatan sevgisini şahlandırırken;
Toprak vatanım, nev’i beşer milletim, insan,
İnsan olur ancak bunu iz’anla, inandım.
(Hâluk’un Amentüsü’nden) mısralarında kendisi için yeryüzünün vatan, dünyâ halklarının da
milleti olduğu, yâni vatan ve millet mefhumlarını kabul etmediğini söylemesi, kendini sevenleri bile
şaşırtmıştır.
Fikret’in âile hayâtında ve eserlerinde çok sevdiği oğlu Haluk’un büyük bir yeri vardır. Robert
Kolej’den sonra Amerika’da mühendislik tahsili ve ihtisası yapan Haluk, orada Hıristiyan Amerikan
vatandaşlığına geçerek 1943’te râhip yardımcısı, 1956’da da başrâhip olmuştur.
Fikret 1908’de Meşrutiyetin îlânından sonra Hüseyin Câhid’le birlikte Tanin Gazetesi’ni kurdu. Bir
sene sonra Galatasaray Sultânîsi Müdürü oldu.
Fikret, hassas mizaçlı olduğu için basit sebeplerden hemen darılıp küsüyor, işini bırakıyordu. Önce
Tanin’den, daha sonra Galatasaray Sultânîsi Müdürlüğünden bunun için ayrıldı. Bütün bu istifalar serisi
içinde, Fikret’in istifâ edip, ayrılmadığı tek müessese Robert Kolejidir. 1901’den ölümüne kadar fâsılasız
bu okulda ders vermeye devam etti. 18 Ağustos 1915’te öldü. Eyüp Mezarlığına gömülen naaşı seneler
sonra Âşiyân’ın bahçesine nakledildi.
Dil, şekil ve üslûb özellikleri: Tevfik Fikret’in Türk fikir hayâtına kazandırdığı pek bir şey yoktur.
Hattâ denilebilir ki, kendisinin ruh yapısı, alınganlığı, sürekli tezatlar içinde yüzmesi ve nihayet Türk
gençliğine bir sembol olarak yetiştirmeye çalıştığı oğlu Halûk’un daha sonra aldığı kültür sonucu bir
Amerikan papazı oluşu bu sahada olumsuz bir çığırın doğmasına ve Türk kültürünün yozlaşmasına
yardımcı olmuştur.
Bütün bunların yanında şâirin Türk şiir târihinde yeni bir merhale teşkil eden mühim bir cephesi,
şiirlerindeki dil ustalığıdır. Bu konuda daha çok Muallim Naci’nin takipçisidir. Onun şiirlerinde cümle,
birçok mısralardan geçerek belki 9. mısranın ortasında bitebilir. Fakat bu cümleler gramer yönüyle
kusursuzdur.
Fikret, geniş müstezadı en iyi uygulayan bir şâirdir. Şiirlerinde mısralar altalta değil de yanyana
sıralanacak olsa pürüzsüz bir nesir örneği meydana getirir. Ayrıca işlenen konunun mânâsıyla şiirdeki
mûsikî arasında bir bağlantı mevcuttur. Meselâ yağmur yağarken damlaların pencerelere, çatıya, yere
düşerken çıkardığı sesler, dalgaların şırak şırak sâhile vuruşu, zelzelenin dehşeti seçilen kelimelerin
seslerinde verilmeye çalışılmıştır.
Fikret’in dili, iyi bir dil süzgecinden geçirildiğinde mühim sayılacak hatâlarına da rastlanır.
Kullanılan kelimeler de zâten daha önce kullanılmamış lügât sayfalarında aranıp bulunmuş kelime ve
terkiplerdir. Yâni dil sâdeleşeceği yerde daha da ağırlaştırılmıştır.
Aslında iyi düşünüldüğünde Fikret ve arkadaşlarının Türk şiirini belli bir sistemden, belli bir
intizamdan uzaklaştırarak, âdeta bir şekil anarşisinin içine ittiği de söylenebilir.
Eserleri:
1. Rübâb-ı Şikeste (Gençlik şiirleri, tabiat tasvirleri, aşk şiirleri, dînî heyecan ve kahramanlık
şiirleri vs.)
2. Haluk’un Defteri (Oğlunun şahsında gençliğe tavsiyeleri. Şâir bu kitabında Türk vatanını
Menhel “Hayvan sulanacak yer” olarak vasıflandırır.)
3. Rübâbın Cevabı (Meşrutiyetten sonra memleketin içine düştüğü ıstırapları terennüm eder.)
4. Şermin (Hece vezniyle yazdığı çocuk şiirleri).
Târih-i Kadim ve Doksan Beşe Doğru isimli şiirleri ölümünden çok sonra yayınlandı. Şâirin,
“Sancak-ı Şerif Huzurunda” adlı manzumesinde Balkan Savaşında uğradığımız felâketlerle ve bu
savaşlarda ölen şehitlerimizle alay ettiği görülür.
Tevfik Fikret’in İttihat ve Terakki Hükümetleri için yazdığı manzume:
HÂN-I YAĞMA
Bu sofracık, efendiler -ki iltikâma muntazır
Huzurunuzda titriyor- şu milletin hayâtıdır;
Şu milletin ki muztarib, şu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...
Yiyin efendiler yiyin; bu hân-ı iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizden bellidir;
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı, kim bilir?
Şu nâdi-i niâm, bakın kudûmunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazânızın, evet, o hak da elde bir...
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı zî-safâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say;
Haseb, neseb, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın gider ayak!
Yarın bakarsınız söner, bugün çatırdayan ocak!
Bugün ki mîdeler kavî, bugün ki çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin efendiler, yiyin bu hân-ı pür-nevâ sizin;
Doyunca tıksırınca çatlayıncaya kadar yiyin!
TEVFİK RÜŞTÜ ARAS
Türk siyaâset adamı ve diplomat. 1883’te Çanakkale’de doğdu. İlk ve Orta öğrenimden sonra
Beyrut Tıbbiyesini bitirdi. İzmir, Selânik ve İstanbul’da askerî hekimlik yaptı. İttihat ve Terakki fırkasına
üye oldu. Teceddüt Fırkası’nın kuruluşuna katıldı. İlk TBMM’ye Menteşe(Muğla) milletvekili olarak girdi.
Kastamonu İstiklâl mahkemesinde vazife alarak Türkiye’de yeni kurulan rejime karşı çıkan pekçok
kimsenin cezâlandırılmasında aktif rol aldı. TBMM adına Bolşevikliğin (Komünizmin) temel esas ve
uygulamalarını incelemek üzere Sovyetler Birliğine gönderilen heyette yer aldı. Dönüşünde Mustafa
Kemal Paşanın isteği üzerine resmî Türkiye Komünist Fırkası (Partisi) kurucuları arasında yer aldı.
1923’te İzmir Milletvekili oldu. İsmet İnönü ve Celâl Bayar hükûmetlerinde kesintisiz olarak (1925-
1938) dışişleri bakanlığı yaptı. Türk Sovyet dostluğunun gelişmesi için çalıştı. Türk dış politikasının
Sovyetler Birliği tezlerine uygun olarak gelişmesini sağladı. Balkan Konferanslarında ve Balkan Paktının
kurulmasında aktif rol aldı.
Atatürk’ün hastalığı sırasında İsmet İnönü’ye karşı olan grup içinde yer aldı. İnönü Cumhurbaşkanı
olunca yeni hükûmette görev verilmeyerek 1939’da Londra büyükelçiliğine gönderildi. 1943’te emekli
olarak yurda döndü. İnönü’ye karşı olduğu için 1946’da Demokrat Partiyi destekledi. Aynı yıl Fevzi
Çakmak ve Zekeriya Sertel gibi kişilerle birlikte İnsan Hakları Cemiyetinin kuruluşuna katıldı. 1952-59
yılları arasında İş Bankası Yönetim Kurulu başkanlığı yaptı. 27 Mayıs 1960 sonrasında Yeni Türkiye
Partisine girdi. Fakat siyasette aktif olarak yer almadı. Dış politika konusundaki yazılarını Görüşlerim
adlı 2 ciltlik eserinde topladı. Numan Menemencioğlu tarafından derlenen nutukları Lozan’ın İzlerinde
On Yıl adıyla yayımlandı. Şahsî ve siyâsî hayatı boyunca zikzaklı bir yol tâkip eden Türk dış politikasını
millî olmayan hedefler doğrultusunda yönlendiren Tevfik Rüştü Aras 5 Ocak 1972’de İstanbul’da öldü.
TEVKİF (Tutuklama)
Alm. Verhaftung, Festnahme (f), Fr. Arrestation (f), İng. Detention, custody; arrest. Durdurma,
alıkoyma, hapsetme, tutma ve tutuklama. Bir kişiyi görüldüğü suçla ilgili tutuklama. Hürriyetin zorla
mahrumiyeti (kısıtlanması) şeklinde uygulanan tedbir.
Tevkif, geçici bir tedbir olup, mahkûmiyet veya tahliyeyle son bulur. Kânunun gösterdiği şartlarda,
hâkim kararına göre, henüz mahkûm olmamış sanığın hürriyetinin zorla mahrumiyetidir.
1982 Anayasası’nın “Kişi Hürriyeti ve Güvenliği” başlığını taşıyan 19. maddesinin 4. fıkrası ve
devâmı tevkifi düzenlenmiştir. “Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler ancak kaçmalarının,
delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu
kılan ve kânunda gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir.”
Tutuklanan kişilere, tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar her halde yazılı olarak derhal,
toplu suçlarda en geç hâkim önüne çıkarılıncaya kadar bildirilir.
Tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hâriç en geç
48 saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok 15 gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse bu süreler
geçtikten sonra hâkim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal,
sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir.
Tutuklanan kişinin durumu, soruşturmanın kapsam ve konusunda açığa çıkmasının sakıncalarının
getirdiği zorunluluk dışında, yakınlarına derhal bildirilir.
Tutuklanan kişilerin, mâkul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya soruşturma sırasında
serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma, ilgilinin yargılama süresince duruşmada
hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir.
Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar
verilmesini ve bu kısıtlamanın kânuna aykırılığı hâlinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla
yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sâhiptir.
Bu esaslar dışında, bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kânuna göre, devletçe ödenir.
Cezâ Mahkemeleri Usûlü Hukûkundaki kânunun 104. maddesi, cürüm ve kabahatlerde tevkif
sebeplerini aşağıdaki şekilde göstermiştir:
1. Suçluluğu hakkında kuvvetli emareler bulunan kişiler;
a) Kaçma şüphesinin bulunması,
b) Delilin yok edilmesi, değiştirilmesi, gizlenmesi, şeriklerin uydurma beyana veya tanıkların yalan
tanıklığa ve tanıklıktan kaçmaya sevkedildiğini, bilirkişilerin etki altına alındığını gösteren hal ve
davranışların bulunması hâlinde,
2. Soruşturma kânun suçu cezâsının üst sınırı yedi yıldan az olmayan hürriyeti bağlayıcı cezâyı
gerektirmesi veya sanığın ikâmetgâhının veya meskeninin bulunmaması, kimliğini ispat edememesi
durumunda,
3. Altı aya kadar hürriyeti bağlayıcı cezâyı gerektiren suçlarda sanık, ancak “toplumda infial
uyandırması” hâlinde tutuklanabilirler.
Bütün bu sebeplerin varlığı sanığın tutuklanmasını mecburi hâle getirmeyip, tevkife imkân verir.
Hazırlık soruşturması sırasında tevkife, Sulh Cezâ Hâkimliği karar verir. Sorgu Hâkiminin, sorgu
sırasında tutuklama yetkisi yoktur. İlk soruşturmadaysa vardır. Ancak bu kararı Asliye Ceza Hâkiminin
onaylaması gerekir. Son soruşturmada tevkif yetkisi mahkemenindir. Acele durumlarda bu yetkiyi
mahkeme başkanı da kullanabilir.
Tevkif kararı, tevkif müzekkeresiyle infaz için savcılığa gönderilir. Savcılık da emniyete yollar ve
infazı sağlar. Sulh ve sorgu hâkimleri doğrudan doğruya emniyete gönderip infazı sağlarlar. Tevkif
kararına ve tevkifle ilgili diğer kararlara karşı îtirâz edilebilir.
Teminat göstermek şartıyla salıverme kânunlarımıza göre mümkündür. Hâkim istekle veya
kendiliğinden salıverme (tahliye) kararı verebilir. Teminat çeşit ve miktarını hâkim tâyin eder. Teminatı
üçüncü bir kişi de gösterebilir. Mahkûm olan sanığın infazdan kaçması hâlinde teminat hazineye gelir
kaydedilir.
Cezâ Kânunu’nun 40. maddesi tutuklu kalınan sürenin mahkûmiyetten indirileceğini öngörmüştür.
Sanık tutuklu olduğu suçtan beraet etse, bir başka suçtan mahkûm olsa, tutukluluk süresi, cezâsından
mahsup (sayılır) edilir. Ancak beraet kararından önce işlenmiş bir suçsa indirme işlemi yapılır.
TEVRÂT
Alm. Thora (f), Pentateuch (m); Altes Testament (n), Fr. Thora (f), Pentateuque (m), l’Ancien
Testament (m), İng. Torah, The Pantateuch; the old Testament. Allahü teâlâ tarafından, Mûsâ
aleyhisselâma gönderilen semâvî (ilâhî) kitap; Mûsevîlik dînini açıklayan kitabın adı. Allahü teâlânın,
Peygamberler vâsıtasıyle insanlara gönderdiği ve böylece emirlerini ve yasaklarını bildirdiği semâvî
kitapların hepsi yüz dörttür. İnsanlara bildirilen yüz dört semâvî kitaptan yüzüne suhuf ve dördüne de
büyük kitap denir. Bunlardan on suhuf Âdem aleyhisselâma, elli suhuf Şis (Şît) aleyhisselâma, otuz
suhuf İdrîs aleyhisselâma, on suhuf İbrâhim aleyhisselâma indirildiği meşhurdur.
Tevrât Mûsâ aleyhisselâma, Zebur kitabı Dâvûd aleyhisselâma, İncil kitabı Îsâ aleyhisselâma ve
Kur’ân-ı kerîm de Muhammed aleyhisselâma nâzil olmuş, inmiştir.
Allahü teâlânın gönderdiği kitapların hepsi haktır, doğrudur. Yalan, yanlış olmaz. Allahü teâlâ bu
kitapları, bâzı peygamberlere, melekle okutarak, bâzılarınıysa levha üzerinde yazılı olarak, bâzılarına da
meleksiz işittirerek indirdi. Bu kitapların hepsi Allahü teâlânın kelâmıdır, sözüdür. Bunlar, meleklerin
îcâdettiği veya peygamberlerin kendi sözleri değildir. Tevrât’ın aslı da Allah kelâmı olup, sonradan
değiştirilmiştir. Asûriler ve Romalılar, Kudüs’ü alıp, Yahûdîleri kılıçtan geçirince Tevrât’ı da yaktılar.
Tevrât unutuldu. Sonradan Talmut denilen uydurma bir din kitabı yazdılar. Yahûdîler, Ahd-i Atîk ismini
verdikleri bu kitabı, Tevrât olarak okumaktadırlar.
Hazret-i Mûsâ, İsrâiloğullarına peygamber olarak gönderilmişti. Onlara, bugün bütün dinler
tarafından esas ahlâk kuralı olarak kabul edilen Evâmir-i aşere (On emir)yi tebliğ etti, açıkladı. Onlara
tek bir Allah olduğu îmânını aşılamaya çalıştı. Allahü teâlânın gönderdiği Tevrât adlı kitabı onlara getirdi.
Yahûdîler, kendi kutsal kitapları olan Tevrât’a İbrânice olan “Talmut”, “Tanah” veya “Tora” diyorlar.
Allahü teâlânın son gönderdiği ilâhî kitap olan Kur’ân-ı kerîmde ve Peygamberimizin hadîs-i şerîflerinde
“Tevrât” adı ile zikredilmekte ve Allahü teâlânın kutsal kitaplarından biri olduğu açıklanmaktadır.
Müslümanlar bütün ilâhî iktaplara olduğu gibi Tevrât’a da, hazret-i Mûsâ’ya indirildiği şekliyle îmân
ederler.
Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
Şüphesiz ki, Tevrât’ı biz indirdik. Onda bir hidâyet, bir nûr vardır. (Mâide sûresi:44)
(Yahûdîlere) söyle ki: Mûsâ’nın (aleyhisselâm) insanlara bir nur ve hidâyet olmak üzere
getirdiği ve sizin de parça parça kâğıtlar hâline koyup, işinize geleni gösterip açıkladığınız,
fakat çoğunu gizlediğiniz o kitabı (Tevrât’ı) kim indirdi?” (En’am sûresi: 91)
Tevrât’ın da sonradan değiştirildiğini Kur’ân-ı kerîm haber vermektedir. Bakara sûresi 79. âyetinde
meâlen; “Artık elleriyle kitabı (Tevrât’ı) yazıp da, sonra onu az bir ücretle satabilmek için; “Bu
Allah katındandır” diyenlerin vay hâline!” buyruldu.
Aslında Mûsâ aleyhisselâm zamânında Tevrât’ın çok az yazılı nüshası bulunuyordu. Hazret-i
Mûsâ’dan sonra, Yahûdîlerin yaşadıkları yerler düşman işgâline uğradı. İsrâiloğulları darmadığın oldu.
Mîlâttan evvel Asurî Devleti iki defâ Kudüs’ü alarak ve mîlâdın 135’inci senesinde Roma İmparatoru
Adiriyan, Kudüs’te Yahûdîlerin çoğunu kılıçtan geçirdiler. Tevrât’ları yaktılar. Mûsâ aleyhisselâmdan
birkaç asır sonra, Ezra adında bir râhip, elinde Tevrât’ın asıl nüshasının bulunduğunu iddiâ etti. Bu nüsha
esas alınarak Talmut veya Tora adını verdikleri din kitabı yazdılar ve çoğalttılar. Bugün Hıristiyan ve
Yahûdîlerin elinde bulunan ve (Ahd-i Atîk= Eski Ahid) adını verdikleri kitap buraya dayanmaktadır. Bu
ise, ilâhî bir kitaptan daha çok bir târih kitabını andırmaktadır.
Bugünkü Tevrât, Allahü teâlâ tarafından Mûsâ aleyhisselâma indirilen ve Kur’ân-ı kerîmde
özellikleri belirtilen ilâhî kitaptan çok uzaktır. Şimdiki Tevrât’ın üç nüshası vardır: 1) Yahûdîler ve
Protestanların kabul ettikleri İbrânice nüsha. 2) Katolik ve Ortodokslar tarafından kabûl edilen Yunanca
nüsha. 3) Sâmirîlerce kabul edilen Samirî dilinde yazılmış nüsha.
Bunlar Tevrât’ın en geçerli nüshaları olarak bilinmelerine rağmen, gerek aynı nüshanın içinde ve
gerekse kendi aralarında birçok konularda tezatlıklarla, çelişkilerle doludur. Hiçbir ilâhî dinde
bulunmayan insanlara zulüm telkinleri, peygamberlerden bâzılarına karşı, pek çirkin ve peygamberlik
makâmına yakışmayan isnatlar, iftirâlar vardır. Halbuki hakîkî Tevrat’ta bu çelişkiler olmadığı gibi,
Cenâb-ı Hakkın Muhammed adında bir Peygamber göndereceği yazılıdır. Kur’ân-ı kerîmin A’râf sûresi
155-157. âyetlerinde meâlen hazret-i Mûsâ’nın yoldan çıkmış kavminin günahlarının affını dilemek için,
ikinci defâ Tûr Dağına gittiği zaman, Cenâb-ı Hakk’ın ona ne buyurduğu meâlen şöyle bildirilmektedir:
“Mûsâ: “Ey Rabbim, dileseydin, daha önce beni ve onları yok ederdin. Aramızdaki
akılsızların yaptığı (günahlar) yüzünden bizi yok eder misin? Bu senin imtihanından başka bir
şey değildir. Bizim dostumuz sensin, bizi bağışla! Bize merhamet et! Sen bağışlayanların en
iyisisin. Sen dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola sokarsın. Bu dünyâda ve âhirette, bizim
için güzel olanları yaz! Biz sana yöneldik, dedi.” Allahü teâlâ O’na; “Azâbıma dilediğim kimseyi
uğratırım. Merhametim, her şeyi kaplamıştır. Bunu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara,
zekât verenlere, âyetlerimize inanıp yanlarındaki kutsî kitaplarda yazılı buldukları, Allah’ın
Resûlü (habercisi), okuyup yazması olmayan Muhammed’e uyanlara yazacağız. O Peygamber,
onlara uygun olanları emreder ve fenâlıktan men eder. Temiz şeyleri helâl ve murdar şeyleri
haram kılar. Onların yüklerini indirir ve ağır külfetleri hafifletir. Bu Peygambere inanan, onu
sayan, ona yardım eden, onunla gönderilen nûra uyanlar, işte onlar, sonsuz saâdete
varacaklardır.” dedi.
Yahûdîlerin son Peygambere inandıkları ve O’nun gelmesini bekledikleri muhakkaktır. Hattâ, bâzı
tefsirlerde, Yahûdîlerin özellikle savaşlarda müşkül duruma girince; “Yâ Rabbî! Geleceğini bize vâd
ettiğin son Peygamber hürmetine, bize yardım et!” diye duâ ettikleri yazılıdır.
Hazret-i Mûsâ’ya verilen mukaddes kitap Tevrât, kırk cüzdü. Her cüzde bin sûre, her sûrede bin
âyet vardı. Şimdi elde bulunan Tevrâtlarda bu kadar âyet yoktur. Çünkü Tevrât’ın ve İncîl’in sonradan
bozulduklarını Kur’ân-ı kerîm haber vermektedir.
Şimdiki Tevrât beş kitaptan meydana gelmiştir:
1. Doğuş (Tekvîn= Genesis): İlk insanın ve âlemin yaratılışından hazret-i Âdem’in Cennet’ten
çıkarılmasından, yeryüzüne inişinden, Nuh Tûfanından, hazret-i Yûsuf’un Mısır’daki hayâtından,
İsrâiloğullarının Mısır’a gelişlerinden bahseder. Hepsi elli bâbdır (bölümdür).
2. Çıkış (Huruc= Exodus): İsrâiloğullarının Mısır’dan çıkışları, Firavun’dan çektikleri anlatılır. Kırk
bölümdür.
3. Levililer (Leviticus): Günahların keffâreti, haram, yiyecekler, yasaklanmış evlilikler, dînî âyinler,
hayvanlar ve adaklar gibi dînî hükümlerden bahseden bölümdür. Yirmi yedi bâbdır.
4. Rakkamlar (sayılar, a’dât= Numeri): Hazret-i Mûsâ’nın vefâtından sonra İsrâil milletinin Tûr
Dağından ayrılıp, Ken’an ülkesine (arz-ı Mev’ûda) girmesinden bahseder. Otuz altı bölümdür.
5. Tesniye (Övme= Deuoronomium).
Kudüs’teki Süleyman mabedinde bulunmuştur. Mûsâ aleyhisselâmın ölümünden, gömülmesinden
ve onun için tutulan yastan bahseder.
Son asırlarda Ahd-i Atik üzerinde ilim adamlarının yaptığı tenkîdi araştırmalar, Yahûdî ve
Hıristiyanlarca mukaddes kabul edilen ve Allahü teâlâ tarafından gönderildiğine inanılan bu kitapların
birçok hatâlarla dolu olduğunu, târihî ve ilmî gerçeklere uymadığını ortaya koymuştur. Dr. Jean Astruc;
Conjectures il Parait que Mouse s’est Servi Pour Composer le livie de la Genese adlı eserinde,
Tevrâtın yukarıda isimleri geçen beş kısmının çeşitli yerlerden derlenmiş birer kitâp olduğunu yazmıştır.
Jean, bir kısmındaki isimlerin değiştirilerek, iki-üç yerde tekrar edildiğine de dikkatleri çekmiştir. Fransız
papazlarından, Richard Simon da, Histoira Critique du Vieux Testament kitabında Tevrâtın Mûsâ
aleyhisselâma vahy edilen Tevrat olmadığını, sonradan farklı zamanlarda yazılarak bir araya getirildiğini
belirtmiştir. Papazın bu kitabı toplattırılmış, kendisi de kiliseden kovulmuştur.
Bugünkü Tevrât, Allahü teâlâ tarafından Mûsâ aleyhisselâma vahyedilen kitap olmadığı gibi, onun
zamânında da çok az yazılmış nüshası vardı. Hazret-i Mûsâ’dan asırlar sonra birçok Tevrât nüshası
yazılmıştır. Bugünkü hâlini alması, yaklaşık olarak bin yıldan fazla sürmüştür. Bu sebeple Müslümanlar,
Mûsâ aleyhisselâmın Hak peygamber olduğuna, Tevrât’ın ona Cebrâil aleyhisselâm vâsıtasıyla
vahyedildiğine inandıkları hâlde, bugünkü elde bulunan metnin tahrif edilerek bozulduğunu kabul
ederler. Çünkü bizzat Mûsâ aleyhisselâma inen bir ilâhî kitapta, hazret-i Mûsâ’nın kendi vefâtından
bahsedilmesi, vefât ettikten sonraki hâdiselerin anlatılması kabul edilemeyecek ilmî bir gerçektir.
TEYEMMÜM
Dînimizde bildirilen namaz ve gusül abdesti alma şekillerinden biri. Teyemmüm, lügatta
“kastetmek, niyet etmek” demektir. Dînimizde teyemmüm, suyun bulunmadığı veya kullanılmasının
mümkün olmadığı durumlarda toprak cinsinden olan her temiz şeyle namaz ve gusül abdesti almak
demektir.
Dînimizde, namaz kılmak için abdestsiz olan kimsenin abdest alması, cünüp olanın da gusül etmesi
farzdır. Abdestsizlikten ve cünüplükten kurtulmak için suyla temizlenmek esastır. Suyun bulunmaması
veya kullanılamaması hâllerinde temiz toprakla teyemmüm etmeyi de dînimiz temizlik kabul etmiştir.
Bu husus, dînimizin Müslümanlara gösterdiği kolaylıklardan biridir. Demir, bakır, tunç, kalay, altın,
gümüş ve bütün mâdenler, yanıp kül olanlarla teyemmüm edilmez. Bunların üzerinde toz varsa, o tozla
yapılır. Teyemmüm yapabilmek için, suyu aramak ve arayıp bulamamak, suyu nereden temin
edebileceğini âdil bir Müslümana sormak lâzımdır.
Suyun bulunamaması veya olup da kullanılamaması yedi şekilde olur:
1. Su bir mil (1920 m) uzaktaysa (Ancak şehirde her zaman su aramak farzdır.),
2. Suyla abdest alınca, hastanın hastalığı artacaksa,
3. Kendi başına abdest ve gusül alamayacak şekilde hasta olan para ile dahi yardımcı bulamazsa,
4. Gusül abdesti alınca soğuktan ölmek tehlikesi varsa,
5. Su yakın olduğu hâlde yanında düşman, yırtıcı hayvan, nöbetçi bulunuyorsa,
6. Kuyudan su çıkarmak için ip, kova ve inecek kimse yoksa,
7. Yolculukta yanlarındaki su, ancak kendinin, yol arkadaşlarının ihtiyaçlarını karşılayabilecek
kadarsa.
Bu durumlarda ve bir de cenâze ve bayram namazlarını kaçırmamak için teyemmüm edilebilirler.
Yukarıda sayılan yedi şartın geniş açıklamaları fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı
kerîmde teyemmümle ilgili olarak Nisâ sûresi 43. âyet-i kerîmesinde meâlen:
“... Eğer hasta iseniz veya biriniz ayak yolundan gelirseniz yâhut da kadınlara dokunup
da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin. Şüphesiz ki, Allah çok
bağışlayıcı ve çok affedicidir.” buyrulmaktadır.
Teyemmümün farzı üçtür: 1) Niyet etmek, 2) İki kolu dirseklerinden yukarı sıvalı olarak iki elin
içini temiz toprağa sürüp, en az üç parmağı değmek üzere, iki avucuyla yüzünü bir kerre mesh etmek,
yâni sığamak, 3) İki avucu tekrar toprağa sürüp, birbirine çarparak tozu toprağı silkeledikten sonra,
önce sol elin dört parmağı içiyle sağ kolun alt yüzünü, parmak ucundan dirseğe doğru sığayıp, sonra
kolun iç yüzünü, sol avuç içiyle, dirsekten avuca kadar sığamak ve sonra sol baş parmak içiyle sağ
başparmak dışını sığamak. Sonra yine böyle sağ elle, sol kolu sığamaktır.
TEYP
Alm. Tonband (n), Fr. Magnétophone (m), İng. Tape recorder. Sesi manyetik işlemlerle önce
elektrik sinyalleri hâline çevirerek saklayan, gerektiği vakit elektrik sinyallerini ses hâline geri çeviren
bir bilgi muhâfaza kayıt cihazı. Teybin kaydedeceği ses bir konuşma veya müzik sesi olabileceği gibi
kompüterlerde kullanılan darbeli sinyaller, televizyonda kullanılan video sinyaller şeklinde de olabilir.
Kayıtlar manyetik teyp bantlarına yapılır, gerektiğinde silinerek yeni kayıtlar alınabilir.
Sesi elektrik sinyalleri hâline çevirerek 1898’de manyetik bir ortama ilk kaydeden Danimarkalı
kâşif Valdemir Poulsen’dir. Manyetik ortam olarak manyetik çelik tel kullanmıştır. Pek pratik olmayan
bu keşfi 1927 senesinde ABD Bahriye Araştırma Laboratuvarlarında yapılan çalışmalar tâkip etti ve
sonunda kâğıt üzerine emdirilmiş manyetik tozları kayıt ortamı olarak kullanılmaya başlandı. 1930’larda
Alman Magnetophone Şirketi kâğıt band yerine plastik bandı buldu. Nazi Almanyasında teyplerden
propaganda aracı olarak çok istifâde edildi.
Teyp, prensip olarak, bandı süren motor mekanizması, manyetik alan üreten veya alan manyetik
kafa ve elektrik sinyallerini yükselten yükseltici (amplifikatör) ve hoparlörden meydana gelmiştir.
Teyplerden genel olarak motor bandı sâniyede 38, 19, 9.5 ve 4.75 cm hızla sürer. Yüksek sürat sesin
kaliteli kaydolmasına sebep olur. Normal ev teyplerinde band sürati 9.5 veya 4.75 cm/sn’dir. Kayıt
kafasına kazandırılan ilâve bir özellikle bir banda dört ayrı kayıt almak mümkündür. Kayıt kafası her
defâsında bandın bir bölümüne kayıt yapar. Bu özellikten istifâde edilerek stereofonik teypler yapılmıştır.
Dört ayrı kayıt özelliği bir banda çeşitli seslerin montajını, sese yankı imajı (eko) vermeyi de sağlar.
Kayıt işlemi: Mikrofondan ses olarak alınan ve yükselticiden geçen kaydedilecek elektrik sinyali
“kafa” denilen içerisinde bobin bulunan manyetik demirden banda tatbik edilir. Band kafaya çok yakın
olarak basit bir hızla geçirilir. Kafadaki bobin elektrik sinyalinin şiddetine bağlı olarak şiddeti değişen
manyetik alan meydana getirir. Bu manyetik alan band üzerindeki manyetik malzeme tâneciklerini
sinyal şiddetine göre konumlandırır. Kayıt yapılacak bandda manyetik tâneciklerin manyetize olmamış
durumda olmaları gerekir. Daha önce kayıt yapılmış band her defâsında silinerek yerine yeni kayıt alınır.
Seslendirme işlemi: Seslendirmede band kafanın karşısından kayıt yapılan hızda geçirilirse bu
defâ band üzerindeki manyetik malzemenin dizilişine bağlı olarak kafadaki manyetik akım şiddeti
değişir. Manyetik akımın değişmesine paralel olarak kafadaki bobinde voltaj değişmeleri olarak istenilen
elektrik sinyali elde edilir. Bu sinyaller yükseltildikten sonra hoparlörden ses olarak elde edilmiş olur.
Kayıt silme işlemi: Kayıt silme işlemi iki türlüdür. Birinci metod; band makara hâlinde kuvvetli
alternatif akımla elde edilen manyetik alan içerisine sokulur. Manyetik alan yavaş yavaş sıfıra getirilir.
İkinci metodsa kayıt kafası yanına konulan ikinci bir kafayla banda yüksek frekanslı kuvvetli bir manyetik
alan tatbikiyle olur.
Teyp bantları: Plastik bantlarda manyetik malzeme olarak kırmızı demiroksit (Fe2O3) kullanılır.
Bu manyetik malzemenin pudra hâline getirilmesi, tâneciklerin ebatları oldukça hassas bir iştir. Kırmızı
demiroksit tâneleri iğne biçiminde ve boyları bir mikron (metrenin milyonda biri) uzunluğundadır. Daha
kuvvetli sinyal kaydı için siyah demiroksit (Fe3O4) malzeme kullanılır. Siyah demiroksidin silinmesi
zordur. Manyetik malzeme selüloz asetat band üzerine her tarafta eşit dağılım sağlayacak ve kolayca
yerinden kopmayacak şekilde özel hazırlanmış yapıştırıcı mâcunla sıvanır. Normal olarak bir teyp
bandının kalınlığı 0,04 mm kadardır. Poli etilen teraftalattan yapılan bantlar pahalı fakat üstün özelliklere
sâhiptir. Sanâyi tipi teyp bantları bir makara üzerine çapı 30 cm oluncaya kadar sarılabilir. Kapalı kaset
biçiminde de sarılan teyp bantları pratikte daha çok kullanılmaktadır.
TEZKİRE
Alm. 1. Biographienwerk (n), 2. Vermer (m), 3. Bescheinigung, Schein (m), Fr. 1. Livre (m) de
biographies, 2. Billet (m), 3. Permis (m), officiel, İng. 1. Biographical memoir, 2. Short note or letter,
3. Official certificate, 4. Soldier’s discharge papers. Çeşitli kimselerin biyografilerini veren kitap. Kısa
pusula. Herhangi bir iş için izin verildiğini bildiren hükümetin verdiği kâğıt. Askerin görevini bitirdiğini
terhis olduğunu bildiren belge. Özellikle şâirlerin hayatlarıyla şiirlerinden söz eden eser. Bunlardan
başka mânâlara da gelen bu kelimenin günümüzde kullanılışı çok azalmış ve daha çok izin tezkiresi,
mâzeret tezkiresi, terhis tezkiresi gibi bâzı resmî belgelerin adlarında veya “tezkire almak, tezkiresini
eline vermek” gibi sözlerde kalmıştır. Kelimenin halk arasındaki kullanılışı daha çok tezkere veya teskere
şeklindedir.
Tezkire kelimesi, eski kültürümüzde târihî ve edebî bir terim olarak da kullanılmaktadır.
İslâmiyetin kabulünden 19. asır sonlarına kadarki kültür hayâtımızda, din-tasavvuf, fen, sanat ve
bilhassa edebiyat sahasında tanınmış şahısların hayatlarından ve eserlerinden söz eden biyografik
eserlere tezkire denir. Bu eserleri “âlimler ve şâirler ansiklopedisi” şeklinde târif etmek de mümkündür.
Şâirleri anlatan eserlere tezkiretü’ş-şuarâ (şâirler tezkiresi veya tezkire-i şuarâ), velî denilen
Allah dostlarını ve menkıbelerini anlatan eserlere ise tezkiretü’l evliyâ (velîler tezkiresi) adı verilir.
Bunlar kadar yaygın olmamakla berâber daha başka mesleklere âit biyografilere de bu isim verilirdi.
Tezkire-i ilmiye (âlimler tezkiresi), tezkiretü’l-hattâtin (hattatlar tezkiresi) gibi. Araplar, bu tür
kitaplara tabakât adını verdiler. Tezkire, bunun Türkler ve İranlılar tarafından kullanılan adıdır.
Sonraları bunlara tercüme-i hâl de denmeye başlanmıştır.
Tezkire kelimesinin asıl kullanılış yeri şâir biyografileridir. Şâir tezkireleri veya kısaca tezkireler,
gerek kendi asırları gerek günümüz için sâde bir biyografi olmaktan öte bir mânâ ifâde ederler. Bu
eserler o devrin şâirlerini, edebiyatçılarını toplu ve müstakil olarak içine alan yegâne eserlerdir.
Tezkirelerin gâyesi devrin şâir ve edebiyatçılarını tanımaktır.
Tezkire yazarları, eserlerine aldıkları şâirlerin hayatlarında bu hayâtın çeşitli teferruatına, fizikî ve
rûhî görünümlerine hattâ içinde yetiştiği sosyal ve edebî çevreye kadar inmeye çalışırlar. Aynı zamanda
şâirin sanat yönüne, şâirlik gücüne ve husûsiyetine, çevresiyle olan çeşitli sanat münâsebetlerine,
eserlerinin değerine, bunlardan seçilmiş örneklere en az hayâtı kadar yer verir, değerlendirmede
bulunurlar. Bu yönleriyle tezkireler, edebiyat, târih ve tezkireciliğimizin en kıymetli kaynaklarıdır.
Tezkireler, başlangıçtan tezkirenin yazıldığı târihe kadar yaşayan şâirleri bütünüyle verirler. Bu
eserler için başlangıç 13. asra kadar inebilir. Tezkirelerin bâzıları şâirleri elifba sırasına göre, bâzıları da
belli zaman aralıklarına göre grup grup ele alır.
Türk edebiyatında otuz kadar şâir tezkiresinin varlığı bilinmektedir. İlk Türk tezkirecisi 15. asrın
büyük Çağatay şâiri Ali Şir Nevâî’nin, Mecâlisü’n-Nefâis adlı eseridir. Osmanlı sahasında ilk tezkireyi
Edirneli Sehî Bey yazmıştı. İsmi Heşt Behişt’tir.
Başlıca tezkireler, yazarları ve yazılış târihleri:
On altıncı asır:
Heşt Behişt (Sehî Bey-1538)
Lâtifî Tezkiresi (Lâtifî-1546)
Meşâir-üş-Şuarâ (Âşık Çelebi-1563)
Kınalızâde Tezkiresi (Kınalızâde Hasan Çelebi-1585)
On yedinci asır:
Riyâzü’ş-Şuarâ (Riyâzî-1592)
Zübdetü’l-Eş’âr (Âsım-1675)
Teşrîfâtü’ş-Şuarâ (Güftî-1677)
On sekizinci asır:
Safâî Tezkiresi (Safâî-1721)
Nuhbetü’l-Âsar (Beliğ-1721)
Adâb-ı Zurefâ (Râmiz-1783)
Mir’ât-ı Şiir (Âkif-1789)
THATCHER, Margaret
İngiliz siyâsetçisi ve başbakanı. Avrupa’nın da ilk kadın başbakanı. Üç defâ seçim kazandı. Yirminci
asırda İngiltere’de en uzun süre görevde kalan başbakan olup “Demir Leydi” diye tanındı. 13 Ekim
1925’te Grantham’da doğdu.
Bir mahalle bakkalının kızıydı. İlk ve orta öğrenimini Grantham’da, Yüksek Öğrenimini Oxford
Somerville Collegede tamamladı. Bir müddet kimyâ araştırma görevlisi olarak çalıştı. Zengin bir
işadamıyla evlenince, çalışmayı bırakıp hukuk öğrenimi yaptı.
1959’da Muhafazakâr Partiden Parlamentoya girdi. 1970-1974 arasında öğretim ve bilimden
sorumlu devlet bakanlığı yaptı. 1974 seçimlerinde Muhafazakârların yenilgiye uğramalarından sonra
1975’te Edward Heath’ın ardından parti başkanlığına seçildi. 1979 seçimlerinde muhafazakârların zaferi
üzerine başbakan oldu. 1983 ve 1987 genel seçimlerini de kazanıp başbakanlığını sürdürdü. 1990 Kasım
ayı sonunda parti grubundan güven oyu alamadığı için başbakanlıktan ve parti başkanlığından istifâ etti.
TIP
Alm. Medizin (f), Fr. Médecine (f), İng. Medicine. İnsanları hastalıklara karşı korumaya, hastaların
acılarını dindirmeye, hastalıklarını iyi etmeye çalışan bilim dalı.
Allahü teâlâ kimi peygamberlere kitap, kimi peygamberlere de suhuf (küçük kitapçık) göndererek,
bunları insanlara tebliğ etmelerini istemiştir. Bu kitaplarda insanların dünyâda rahat ve huzur içinde
yaşamaları, âhirette de ebedî saâdete kavuşabilmeleri için çeşitli ilimleri ihtivâ eden bilgiler vardı. İşte
bu bilgilerden biri de sağlık bilgileri yâni tıptır. Çünkü Allahü teâlâ insanın dünyâdaki bedenini, hastalanıp
ölecek şekilde yaratmıştır.
İlk insan ve ilk peygamber olan hazret-i Âdem’e, Allahü teâlâ tarafından gönderilen on suhuf içinde
tıp ve ilâçlar hakkında mâlûmat da vardı (Bkz. Âdem Aleyhisselâm). İnsanların sağlıklarına ehemmiyet
vermelerini hazret-i Âdem’den son hak din olan İslâmiyete kadar bütün insanlara Allahü teâlâ
emretmiştir. Meselâ İdris aleyhisselâma gönderilen otuz kitapçık içinde tıp ve ilâç bilgileri bulunuyordu.
Hattâ Yunanlıların Hermes dedikleri filozof, İdris aleyhisselâmdan sonra yaşamış, bildirdiği sağlık
bilgilerini onun kitaplarından almıştır.
Yine Dâvûd aleyhisselâm zamânında yaşayan Lokman Hekim tabiplerin pîridir. Meşhur batılı hekim
Calinos’tan bin sene önce yaşamıştır. Batıda bilinen ilk tıp âlimi Hippokrat’tır. M.Ö. 460-377 seneleri
arasında yaşayan aynı zamanda filozof olan bu Yunanlı hekim, zamânının büyücülük ve yanlış inançlara
dayanan tıp bilgilerine, şimdi doğru olmadığı anlaşılan birçok yeni görüş getirmiştir. Kendi adını taşıyan
okulu vardı. Bu tabip, batılılar tarafından şiddetle savunulmuş, tıbbın babası olarak kabul edilmiştir.
Maalesef Müslüman ülkeler de bu hatâya düşmüşlerdir.
İslâmiyetin doğuşuna kadar uzun bir süre tıp ilmi de karanlık devresini yaşadı. Peygamber
efendimize tıp ve sağlık hakkında Allahü teâlâdan gelen vahiyler ve O’ndan nakledilen hadîs-i şerîfler
Müslüman tıp âlimlerine ışık oldu. Peygamberimiz tıp bilgisini çeşitli şekillerde medh buyurdu. Meselâ
“İlim ikidir: Beden bilgisi, din bilgisi.” yâni ilimler içinde en lüzumlusu, rûhu koruyan din bilgisi ve
bedeni koruyan sıhhat bilgisidir, diyerek her şeyden önce rûhun ve bedenin zindeliğine çalışmak lâzım
geldiğini emir buyurdu.
İslâmiyet, beden bilgisini, din bilgisinden önce öğrenmeyi emrediyor. Çünkü bütün iyilikler bedenin
sağlam olmasıyla yapılabilir. Bir hadîs-i şerîfte; “Ey Allah’ın kulları! Hasta olunca, tedavi ettiriniz!
Çünkü Allahü teâlâ hastalık gönderince ilâcını da gönderir.” buyruldu. Peygamberimiz, hastaların
karantinaya alınmaları, perhiz yapmaları ve temizlenmeleri gibi birçok tedâvi yolları göstermiştir. Tıp
ilmini öğrenmek ve tedâvi yapmak farz-ı kifâyedir. Yâni bir toplumda mutlaka hekim olması
gerekmektedir. Müslümanların yetiştirdiği ilk meşhur hekim Ebû Bekr Muhammed Râzî’dir (854-923).
İlk defâ olarak, o zamana kadar aynı hastalık sanılan kızıl, kızamık ve çiçeğin ayrı ayrı hastalıklar
olduğunu keşfetmiştir. Göz ameliyatını fennî usûllerle ilk yapan hekimdi. Yüze yakın eseri vardı. Ber-
üs-Sâa, Kitab-ül-Hâvî ve diğer kitapları tıp ilmine olan hizmetlerinin şâhitleridir. Avrupa’da Razos
ismiyle meşhurdur.
980’de Buhara civârında Afşar’da doğan İbn-i Sînâ, asırlarca dünyâ tıbbını etkileyen hekimdi.
Hayâtı boyunca çok sayıda hekim yetiştirmiştir. Kânun ve Şifâ isimli eserlerinde havanın ve
mevsimlerin tesirleri, meskenler, rutûbetli ve kuru havalar, gıdâ maddelerinin özellikleri, içme suları,
vücut temizliği, giyim eşyâları hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. Hastalıkların mikroplardan
geldiğine ilk işâret edendir. “Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki bunları görecek bir âletimiz yoktur.
Temizlik, bu kurtçuklardan meydana gelen hastalıkların önünü alır. En iyi ve tehlikesiz olanı, kaynatılıp
soğutularak içilen sudur.” diyerek, bulaşıcı hastalıkların meydana geliş sebeplerini ve bunlardan
korunmayı açıklıyordu.
İbn-i Sînâ ile aynı asırda yaşayan büyük âlim El-Bîrûnî’nin (973-1051) tıp ve eczâcılığa dâir 1050
senesinde (80 yaşındayken) tamamladığı Kitab-üs-Saydalâ adlı eseri Avrupa dillerine çevrilmiş ve
batının tıp okullarında kaynak kitap olmuştur.
936-1013 yılları arasında Endülüs’te yaşayan Ez-Zehrâvî (Ebü’l-Kâsım Halaf ibni Abbas) o kadar
meşhur olmuştu ki Avrupa dillerinde bir düzineden fazla ismi vardır. “Cerrâhînin babası” budur. Cerrâhî
sanatını çok iyi kavramış ve onun çeşitli dallarını büyük bir başarıyla tatbik etmiştir. Pekçok cerrâhî âlet
keşfetmiş ve nasıl kullanıldıklarını en ince noktalarına kadar açıklamıştır. Cerrâhî, dahiliye, göz
hastalıkları, ortopedi, beslenme, eczâcılık (farmakoloji), kısaca tıbbın bütün dallarını ihtiva eden otuz
ciltlik bir tıp ansiklopedisi yazmıştır. Et-Tasrif ismini verdiği bu kitap öyle meşhur oldu ki, Avrupa’nın
pekçok üniversitesinde 12. asırdan 17. asra kadar, tıp eğitiminde İbn-i Sînâ’nın Kânun kitabının yerini
aldı. Et-Tasrif 1500 sayfaydı. 200 şekil ihtivâ ediyordu. Batılıların omurga veremini ve omurga eklemi
iltihabını ilk defa târif ettiğini ileri sürdükleri Patt’tan 700 yıl önce Ebü’l-Kâsım ez-Zehrâvî bu hastalığı
târif ettiği gibi tedâvisini de göstermiştir (Bkz. Zehrâvî). Bunun zamânında yetişen operatör Amr bin
Abdurrahman Kirmânî Endülüs hastânelerinde en güç ameliyatları yapardı.
Türkistanlı Müslüman tabib Ali bin Ebilhazm (İbn-ün Nefis) (1210-1290) akciğerlerdeki kan
deverânını (küçük kan dolaşımı) ilk defâ târif etti ve şemasını çizdi. Avrupalıların bu hususta kâşif diye
iddia ettikleri William Harvey ise bundan 300 sene sonra yaşamıştır.
Ortaçağda Avrupa bâtıl inançlar ve karanlıklar içinde yüzerken Müslümanlar tıp ilminde de
zirvedeydiler. Her yeniliğin keşfedicisi oldular. Batılılar İslâm üniversitelerine tahsil etmeye gelirlerdi.
Batıda akıl hastaları “şeytan tarafından tutulmuş kimseler” olarak canlı canlı yakılırken, Müslümanlar
bunların tedâvisi için özel hastâneler kurmuşlardı.
Ortaçağlarda Anadolu’ya yerleşmiş Selçuklular da insan sağlığına büyük kıymet verdiler. Bunların
Konya, Kayseri, Sivas, Amasya gibi Anadolu şehirlerinde dârüşşifâlar açtıkları ve diğer devletlerden
yüzyıllarca evvel askerî hastânelere sâhip oldukları, tabâbet eğitim ve öğretimine büyük önem verdikleri
zamânımıza kadar gelen belgelerden anlaşılmaktadır. Hastânelerin başında, zamânın en maruf (bilinen)
hekimleri bulunur ve bunlar, hastaların başı ucunda tıp eğitimiyle birçok tabib yetiştirirlerdi.
Hastahânelere her türlü hasta yatırılırdı. Hastahânelerin yanında “Tabhâne” denilen imârethâneler
bulunur, taburcu olanlar nekâhat devrelerini burada geçirirlerdi. Daha Sultan Melik Şah zamânında âlet,
çadır, malzeme ve personeli iki yüz deve ile taşınan gezici hastahânelerin mevcut olduğu ve bu
hastahânelerin, ordu gerisinde bir menzilden diğerine gitmek sûretiyle orduya destek sağladıkları, hasta
ve yaralıları tedâvi ettikleri bilinmektedir. Bunların başında 1206 yılında İkinci Kılıç Aslan’ın kızı Gevher
Nesibe’nin vefâtı üzerine, kardeşi Gıyâseddîn Keyhüsrev tarafından yaptırılan Gevher Nesibe Tıp
Külliyesi gelmektedir ki, o zaman, dünyâda bir eşi daha yoktu.
Osmanlılar zamânında, Selçuklular döneminde yapılanlara ilâve edilen hastânede (dârüşşifâ,
şifâhâne) tıp öğretimine devam edildi. Çağında ün kazanan bâzı hekim yazarların kitapları da bu
öğrenime yardımcı oldu.
Sultan Birinci Murâd ve Yıldırım Bâyezîd Han dönemlerinde (1350-1402) yaşayan Murâd bin İshak
tarafından Havassü’l-Edviye (Tedâviye Yarayan Hassalar) adında bir kitap hazırlandı. Yine bu
dönemde Hızır Paşa adıyla meşhur Celâleddin Hızır büyük bir hekim olarak tanındı. Celâleddin Hızır’ın
tıpla ilgili eserlerinin başında gelen Şifâül-Eskâm Devâü’l-Âlâm (Elemlerin Devâsı ve Kötülerin Şifâsı)
zamânının Arapça yazılmış önemli bir eseriydi. On dördüncü yüzyılda yaşayan Şeyh Cemâleddîn
Aksarâyî, Şerh-i Mucizü’l-Kânun (Kânundaki Güç Konuların Açıklaması) adlı bir eserle İbn-i Sînâ’nın
Kânun’unu şerh (îzah) etti. Bu dönemin diğer bir âlimi de aynı zamanda ünlü bir Türk şâiri olan
Ahmedî’dir. Asıl adı Tâceddîn İbrâhim olan Ahmedî, Tervihü’l-Ervâh (Ruhları Ferahlandırma) adlı bir
eser yazmıştı.
On beşinci yüzyılın başında Sultan Yıldırım Bâyezîd tarafından Bursa dârûttıbbı (tıp fakültesi) açıldı.
Bu dönemin sonlarına doğru Sultan İkinci Murâd zamânında yetişmiş bir tıp bilgini de Mukbilzâde
Mümin’dir. Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde İstanbul’un fethinden sonraOsmanlı hekimliği büyük bir
gelişme göstermiş, 1470 yılında Fâtih semtindeki Fâtih Câmii etrâfında 16 medrese, imâret, hamam,
misafirhâne ve kalenderhâne gibi sosyal tesislerle birlikte dârüşşifâlar açılmıştır. Bursa dârüşşifâsından
yetişmiş hekimler, bu teşkilât içine alınarak eğitim ve öğretim yeni metodla hazırlanmış, hasta üzerinde
uygulama eğitimi göz önünde tutulmuştur. Bunun yanında ordu ve kalelerin de sıhhî teşkilâtı çok
mükemmeldi. Önemli olanlarında cerrahlar bulunurdu. Bu devrin tıp bilginleri Muhammed bin Hamza,
Akşemseddîn, Sabuncuoğlu Şerâfeddîn, Ali bin Elhac İlyas, Altıncızâde ve diğer bâzı hekimlerdir.
İkinci Bâyezîd Han ve Yavuz Sultan Selim devirlerine âit bilgiler az ve yetersizdir. Kânûnî Sultan
Süleyman ise, Fâtih Külliyesini örnek alarak, Süleymâniye Câmii yanında günümüze kadar gelen yeni
bir külliye ve dârüşşifâ açtırmıştır. Bu devirde tıp ilmi çok teşvik görmüş, batı devletlerinden çok ileri bir
safhada gelişme göstermiştir. Batılılar tarafından bulunduğu hatâlı olarak zan ve iddia edilen
Müslümanlara âit keşiflerin önemli olanlarından bâzılarını şöyle özetleyebiliriz:
1. Suyun kaldırma gücünü ilk defâ hesap edip gemi yapan Nuh aleyhisselâmdır. Arşimed değildir.
2. Dünyânın döndüğünü ilk defâ söleyen ve dünyânın yarı çapını ölçen Galile (v.1642) değil, El-
Bîrûnî (v.1051)dir.
3. Küçük kan dolaşımını ilk defâ târif eden William Harvey (v.1657) değil İbn-i Nefis(v.1288)tir.
4. Mikrobu ilk keşfeden Pastör (v.1895) değil, bundan 400 yıl önce yaşayan Fâtih’in hocası
Akşemseddîn hazretleri (v.1459)dir.
5. Omurga tüberkülozunu ve artriti Pott değil, bundan 700 yıl önce Ebü’l-Kâsım (v.1013) târif
etmiştir.
6. Özgül ağırlığı ölçen piknometreyi ilk defâ El-Birûnî (v.1051) keşfetmiştir.
Çiçek hastalığına karşı aşıyı bulanlar, Müslüman Türklerdir. Türklerden bunu öğrenen Jenner,
ancak 1796’da bu aşıyı Avrupa’ya götürdü ve haksız olarak “çiçek aşısını bulan bilgin” ünvanını aldı.
Halbuki tam bir ilimsizlik diyârı olan o zamanki Avrupa’da insanlar hastalıktan kırılıyordu. Fransa Kralı
Onbeşinci Louis 1774’te çiçekten öldü. Avrupa uzun zaman vebâ ve kolera salgınlarına uğradı. Birinci
Napolyon 1798’de Akka Kalesini muhâsara ettiği zaman, ordusunda vebâ zuhur etmiş ve hastalığa karşı
çâresiz kalınca, düşmanı olan Müslüman Türklerden yardım dilenmek zorunda kalmıştı. O zamanki bir
Fransız eserinde şöyle yazmaktadır:
“Türkler ricâmızı kabul ederek hekimlerini yolladılar. Bunlar tertemiz giyinmiş, nur yüzlü
kimselerdi. Evvelâ duâ ettiler ve sonra ellerini bol su ve sabunla uzun uzadıya yıkadılar. Hastalarda
zuhur eden hıyarcıkları neşterle yardılar. İçindeki sıvıyı akıttılar ve yaraları tertemiz yıkadılar. Sonra
hastaları ayrı ayrı yerlere koydular ve sağlamların mümkün olduğu kadar onlara yaklaşmamasını tembih
ettiler. Hastaların elbiselerini yaktılar ve onlara yeni elbiseler giydirdiler. En nihâyet tekrar ellerini
yıkadılar ve hastaların bulunduğu yerde öd ağacı yakarak ve tekrar duâ ederek bizden hiçbir ücret veya
hediye kabul etmeden yanımızdan ayrıldılar.”
Demek oluyor ki, iki asır evveline kadar garplılar hastalıklara karşı tamâmen çâresizdi. Ancak
okuyarak ve tecrübeler yaparak bugün tıp ilmini öğrendiler. Müslümanların tıp ilmindeki bu üstünlük ve
önderliği, İslâmiyeti yaşadıkları sürece devam etti. On dokuzuncu asırda ordudaki yenileştirme
hareketine paralel olarak 1827 yılının 14 Martında Şehzâdebaşı’nda Tulumbacılar Konağında bir tıphâne
açıldı. Orduya bilgili hekim yetiştirmek ve Avrupa’daki tıp ilerlemelerine kısa zamanda ulaşabilmek için,
Avrupa’dan mütehassıslar getirilmesine karar verildi. Bu gâyeyle Viyana elçiliği aracılığıyla, yapacağı
teşkilâtta ve hareketlerinde serbest olmak şartıyla Prof. Bernard getirildi (1837). Bu târihten sonra tıp
dersleri Fransızca olarak okutuldu. 1867 yılında Askerî Tıbbiye-i Şâhâne’nin başına Marko Paşa getirildi.
Bu târihe kadar Fransızca olarak yapılmakta olan dersler Türkçeleştirildi.
Avrupa’da ise, 19. asrın sonlarından îtibâren tıp dalında hızlı bir ilerleme olmuş; Pastör, Behring
ve Koch gibi bilginler bakteriyolojiyi kuran keşifleriyle bu bilgilerini patolojide tatbike başlamışlardı. Bir
taraftan hastalıkların bulaşma yolları öğrenilmiş, diğer taraftan bunlardan kurtulma çâreleri de
kolaylaşmış, aşı ve serumların keşfiyle kuvvetli savaş silâhları kazanılmış, cerrâhîye; asepsi ve antisepsi
sokulmuştu.