gazı ile zehirlenmiştir. Bu yüzden balık türü azdır. Karadeniz sürekli bir su buharı ve ısı kaynağıdır ve
suları fazla donmaz. Karadeniz kıyılarının uzunluğu 1600 km civârındadır. Dağlar kıyıya paralel
uzadığından fazla girintili çıkıntılı değildir.
Güneyde yer alan Akdeniz de oldukça derindir. Tuzluluğu Karadeniz’dekinin iki katı olup % 0.39
civârındadır. Akdeniz kıyıları yaklaşık 2800 km’dir.
Akdeniz’in bir uzantısı olan Ege Denizinin kıyılarıysa oldukça girintili çıkıntılıdır. Kuş uçumu olarak
en kısa kıyı durumundaki Ege kıyıları, dağların denize dik inmesi yüzünden meydana gelmiş girinti ve
çıkıntılar da dâhil edilecek olursa yaklaşık 2800 km ile en uzun kıyı ünvânını alır. Buradaki ve diğer
yerlerdeki adaların kıyı uzunluğu 1000 km civârındadır.
İstanbul ve Çanakkale boğazlarıyla dışarıya açılan kapalı deniz Marmara’nın yüzölçümü yaklaşık
olarak 11.000 km2 ve kıyılarının uzunluğu boğazlarla birlikte 1200 km civârındadır.
Türkiye, yüzey şekilleri (yer şekilleri) bakımından Alp-Himalaya dağ silsilesi üzerinde yer alır.
Coğrafî yapı îtibâriyle ülkenin meydana gelmesi jeologlara göre üçüncü zaman sonlarına doğru başlayıp,
dördüncü zaman içerisinde tamamlanmıştır.
Ortalama yükseklik yaklaşık 1130 m’ye ulaşır. Sıradağlar ülkenin kuzeyi boyunca Kuzey Anadolu
dağları ve güneyi boyunca Toroslar adıyla, doğu-batı doğrultusunda, geniş dâirevî yaylar çizerek uzanır.
Bu sıradağlar, kıyı bölgelerine çok engebeli bir görünüm kazandırırlar. Böylece bu bölgeler, iç
kısımlardan bu sıradağlar sâyesinde ayrılır. İç kısımlar, hemen her yandan sıradağlarla kuşatılmış olup,
orta kısımlarında yayla ve ovalardan, geniş yüksek düzlüklerden meydana gelmektedir. Kuzey ve güney
kenarlarda uzanan bu sıradağlar, doğuda birbirlerine yaklaşır. Ayrıca başka bâzı dağ sıralarının da ortaya
çıkmasıyla doğu bölgesinde bu dağlar sıklaşır, karışır ve sanki bir düğüm meydana getirirler. Bu sebeple
ülkenin doğu bölgesi daha yüksek ve dağlık bir hal alır. Güneydoğu Torosların güney etekleri orta
yükseklikte geniş yaylalarla kaplıdır. Ülkenin batısında dağlar yine sıkışırlarsa da fazla yükseklik
göstermezler. Bu bölgelerde denize dik uzanan orta yükseklikteki dağ sıralarının arasında geniş ve uzun
ovalar yer alır. Kuzeybatıda, Marmara Denizi kıyıları ve çevresi Türkiye’nin en az engebeli kısmını teşkil
eder. Burada tepelik bölgeler ve orta yükseklikteki dağlar, ovalar ve havzalar mevcuttur.
Türkiye coğrafî yapı îtibâriyle yedi bölgeye ve bunlar da kendi içlerinde bâzı alt bölümlere ayrılır:
1. Karadeniz Bölgesi
En büyük bölgelerimizden biri olan Karadeniz bölgesi, ülkenin yaklaşık altıda birini ihitvâ eder.
Doğuda Ermenistan ve Gürcistan sınırı, batıda Adapazarı Ovası ve Bilecik dolayları, kuzeyde Karadeniz
ve güneyde Çoruh ve Kelkit vâdilerini güneyden çeviren dağlarla çevrilidir. Batı, Orta ve Doğu Karadeniz
alt bölümlerinden meydana gelir. Bu bölgede dağlar, doğuya doğru gittikçe yükselir ve kıyıya paralel
birkaç sıra hâlinde uzanır. Kıyı bölgesinde Kızılırmak ve Yeşilırmak deltalarının meydana getirdiği geniş
ovalar ve bunların hemen gerisinde 3500 m’yi aşan yüksekliğe sâhip Rize Dağları bulunur. Bu dağların
en yüksek noktası Kaçkar Tepesi 3932 m yüksekliktedir. Bu dağlar Kop ve Zigana geçitleriyle aşılır.
Doğu Karadeniz bölümünün diğer iki dağı Akdağ ve Mescit Dağıdır. Orta Karadeniz bölümündeyse
Giresun Dağlarının batısında yer alan Canik Dağları bulunur. Küre ve Köroğlu dağlarının yer aldığı batı
bölümünde iyice alçalan sıradağlar Kızılırmak Vâdisinden sonra tekrar yükselir ve Ilgaz Dağında bu
yükseklik yaklaşık 2550 m’yi bulur.
Bölgenin önemli dağları:
Kaçkar Dağı (Rize) 3932 m
Üçdonuk Dağı (Rize) 3709 m
Bulut Dağı (Rize) 3562 m
Mescit Dağı (İspir) 3239 m
Karagöl Dağı (Giresun) 3107 m
Çakırgöl Dağı (Trabzon) 3082 m
Kılıçlar Dağı (Giresun) 3039 m
Kop Dağı (Aşkale) 2918 m
Bölgenin önemli akarsuları:
Yeşilırmak: Sivas yakınlarındaki Köse Dağından doğar; Çekerek, Çorum, Kelkit suları ile Terkasan
Çayını alır. Cıva Burnunda Karadeniz’e dökülür. Uzunluğu 519 kilometredir.
Çoruh: Keşiş Dağından çıkıp BDT topraklarından Karadeniz’e dökülür. Türkiye sınırları içindeki
uzunluğu 466 kilometredir.
Kızılırmak: Türkiye’nin en uzun nehridir. Sivas Kızıldağdan doğar. Sivas, Kayseri, Nevşehir,
Kırşehir, Ankara, Çankırı, Çorum ve Samsun topraklarından aktıktan sonra Bafra Burnunda Karadeniz’e
dökülür. Uzunluğu 1182 kilometredir.
Sakarya: Emirdağ eteklerinde doğar. En büyük kolu olan Porsuk ile birleşir. Bilecik’te Marmara
bölgesine geçer ve Karadeniz’e dökülür. Uzunluğu 824 kilometredir.
Bölgenin başlıca gölleri:
Gölün Adı Yüzölçümü (km2)
Balık Lagünü 12
Semenlik Lagünü 19
Tortum Gölü 8
Melen Gölü 5
2. Marmara Bölges
Marmara bölgesi Trakya topraklarıyla Anadolu topraklarının kuzeybatı kısmını ihtivâ eder. Bölgenin
doğusunda yüksek Anadolu Yaylası ve güneyinde de Kazdağı ve çevresi bulunur.
Ülkenin en küçük bölgesi olup, toplam yüzölçümün % 8’ine sâhiptir. Marmara bölgesi
Istranca(Yıldız) dağları, Ergene, Güney Marmara ve Çatalca-Kocaeli olmak üzere dört alt bölümden
meydana gelir. Bölgenin başlıca dağlarından Samanlı (1600 m), Biga Dağları, Mudanya Tepeleri, Uludağ
ve Kazdağı Anadolu toprakları üzerindedir.
Yıldız, Koru, Mayadağ ve Tekirdağ’ın bulunduğu Trakya topraklarının ortası çukur ve kenarları
yüksektir. Bu kesimdeki Mayadağının yüksekliği yaklaşık 1030 m’yi bulur. En önemli havza ve ovalar
ise; Ergene Havzası, Adapazarı, Pamukova ve İnegöl ovalarıdır.
Bölgenin önemli dağları:
Uludağ (Bursa) 2543 m
Domaniç Dağı (Bursa) 1845 m
Kaz Dağı (Biga) 1774 m
Mahya Dağı(Istranca) 1031 m
Ganos Dağı (Tekirdağ) 945 m
Kesetepe Dağı (Kapıdağı) 782 m
Işıklar Dağı (Edirne) 924 m
Çene Dağı (Kocaeli) 645 m
Aydos Dağı (İstanbul) 537 m
Bölgenin önemli akarsuları:
Meriç Nehri: Bulgaristan’ın Radop Dağlarından doğar. Ege Denizine dökülür. Türkiye
topraklarındaki uzunluğu 185 km’dir.
Sakarya: Emirdağ eteklerinde doğan nehir, Bilecik’te bölge topraklarına girer. Adapazarı sınırları
içinde aktıktan sonra Karadeniz’e dökülür.
Susurluk: Simav yakınlarında doğar. Marmara Denizine dökülür. Susurluk, Balıkesir, Karacabey
ovalarını sular. Uzunluğu 321 km’dir. Bunlardan başka bölgede ayrıca; Nilüfer, Kirmasti, Biga ve Gönen
çayları da vardır.
Bölgenin başlıca gölleri:
Gölün Adı: Yüzölçümü (km2)
İznik Gölü 298
Manyas Gölü 166
Ulubat Gölü 134
Sapanca Gölü 47
Terkos Gölü 25
Küçükçekmece Gölü 16
Büyükçekmece Gölü 11
3. Ege Bölgesi
Ege bölgesi tabanı girintili çıkıntılı olan Ege Denizi kıyılarına dayalı bir üçgen şeklindedir. Üçgenin
tepe noktası Afyon şehrinin doğusudur. Bölge kuzeyden Marmara bölgesi ve güneyden Sultandağları-
Marmaris hattıyla çevrilidir. Ülkenin yaklaşık olarak onda bir yüzölçümüne sâhiptir. Ege Bölgesi, Asıl Ege
ve İç Batı Anadolu alt bölümlerinden meydana gelir. Bu bölgenin genellikle denize doğru dik inen dağları
arasında, doğu-batı doğrultusunda oluk şeklinde ovalar bulunur. Bunların içerisinde en önemlileri Küçük
Menderes, Büyük Menderes, Gediz ve Bakırçay ovalarıdır. Asıl Ege bölümünde yer alan bu geniş çöküntü
ovalarının etrafını doğu-batı doğrultusunda uzanan orta yükseklikteki Kazdağı, Kozak, Bozdağlar ve
Aydın dağları çevirir. İç Batı Anadolu bölümünün ortalama yüksekliği 1000 m dolayındadır. Bu yaylaların
üzerlerinde Murâd Dağı, Eğrigöz Dağı ve Emir Dağı gibi 2000 m’yi aşan engebeler bulunur.
Bölgenin önemli dağları:
Honaz Dağı (Denizli) 2528 m
Akdağ (Çivril) 2446 m
Murâd Dağı (Uşak) 2309 m
Baba Dağı (Denizli) 2308 m
Sandıras Dağı (Menteşe) 2295 m
Bozdağ (Menteşe) 2159 m
Şaphane Dağı (Gediz) 2120 m
Akdağ (Alaçam) 2089 m
Eğrigöz Dağı (Kütahya) 1931 m
Simav Dağı (Simav) 1801 m
Bölgenin önemli akarsuları:
Büyük Menderes: Bölgenin en büyük nehridir. Üzerinde Kemer Barajı kurulmuştur. Murad
Dağlarından doğar. Ege Denizine dökülür. Çine, Banaz, Çürüksu kollarını alır. Uzunluğu 584 km’dir.
Gediz: Murâd Dağından çıkar. Baştan başa suladığı ovaya kendi adını verir. İzmir yakınlarında
Ege Denizine dökülür. Üzerinde Demirköprü Barajı kurulmuştur. Uzunluğu 401 km’dir.
Küçük Menderes: Bozdağ’dan doğar. Ödemiş, Torbalı ovalarını suladıktan sonra Selçuk
yakınlarında Ege Denizine dökülür.
Bölgenin önemli gölleri:
Gölün Adı: Yüzölçümü (km2)
Bafa Gölü 60
Işıklı Gölü 49
Marmara Gölü 34
4. Akdeniz Bölgesi
Akdeniz bölgesi, Akdeniz kıyılarını ve bu kıyıların gerisinde birdenbire yükselen Batı ve Orta Toros
Dağları ile Amonos Dağlarını içine alır. Batısında Ege bölgesi, kuzeyinde İç Anadolu düzlükleri ve
doğusunda Güneydoğu Anadolu yaylaları ile Doğu Anadolu dağları yer alır. Yüzölçümü, toplam
yüzölçümün % 15’ini meydana getirir. Akdeniz bölgesi, Adana ve Antalya alt bölümlerinden meydana
gelir. Bu bölge Türkiye’nin çok engebeli alanlarından biri olup, büyük bir kısmı dağlar ve yüksek
yaylalarla kaplıdır. Antalya Körfezinin her iki yanında yükseklikleri yaklaşık 2500 m’yi bulan Batı Toroslar
bulunur. Bunlardan en önemlileri, batı Teke yöresindeki; Beydağları, Akdağ, Göller Bölgesindeki ve
doğudaki; Sultan, Dedegül ve Geyik dağlarıdır. Ortada bulunan Taşeli bölgesindeki geniş yaylaların
yükseklikleri 2000 m’ye kadar ulaşır. Bölgenin doğusunda yer alan Doğu Torosların yükseklikleriyse
yaklaşık 3500 m civârındadır. Bunlardan en önemlileri Bolkardağı ve Aladağlar olup, en yüksek noktası
3756 m’lik Demirkazık Tepesidir. Bu bölümde dağ etekleriyle kıyı arasında geniş Adana ve Ceyhan
ovaları yer alır. Adana Ovasının diğer bir adı Çukurova’dır. İskenderun Körfezinin doğusunda Amonos
Dağlarıyla onların doğu eteklerinde uzanan Amik Ovası bulunur.
Bölgenin önemli dağları:
Torasan Dağı(Aladağ) 3374 m
Demirkazık Tepesi (Aladağ) 3756 m
Medetsiz Dağı (Bolkar) 3524 m
Akdağ (Bey Dağları) 3069 m
Bey Dağı (Antalya) 3075 m
Berit Dağı (Kahramanmaraş) 3027 m
Akdağ (Elmalı) 3014 m
Dedegül Dağı (Göller bölgesi) 2992 m
Geyik Dağı (Taşeli) 2890 m
Işık Dağı (Göksun) 2935 m
Davras Dağı (Göller Bölgesi) 2635 m
Sultan Dağı (Topraktepe) 2581 m
Ahir Dağı (Kahramanmaraş) 2342 m
Bölgenin önemli akarsuları:
Seyhan: Bölgenin en büyük nehridir. Zamantı, Göksu, Çakıt Suyu, Görgün Suyu kollarının
birleşmesiyle meydana gelir. Üzerinde Seyhan Barajı kurulmuştur. Uzunluğu 560 km’dir.
Ceyhan: Elbistan civârındaki kolların birleşmesiyle meydana gelir. Güneye doğru akıp, Kandilli
yakınlarında Adana Ovasına girer. İskenderun Körfezinin batısında Akdeniz’e dökülür. Uzunluğu 509
km’dir.
Göksu: Batı Torosların İç Anadolu’ya bakan yamaçlarından doğar. Silifke yakınlarında Akdeniz’e
dökülür. Uzunluğu 308 kilometredir.
Asi: Lübnan topraklarından doğar. Suriye’deki Humus, Hama şehirlerini geçtikten sonra Ansariye
dağlarının doğusundaki ovayı geçtikten sonra Türkiye topraklarına girer. Samandağı yakınlarında
Akdeniz’e dökülür. Uzunluğu 380 kilometredir.
Aksu: Fazla uzun değildir. Isparta topraklarından doğar. Antalya Körfezinde Akdenize dökülür.
Uzunluğu 162 kilometredir.
Bölgenin önemli gölleri:
Gölün Adı: Yüzölçümü (km2)
Beyşehir Gölü 656
Eğirdir Gölü 468
Burdur Gölü 200
Acı Göl 153
Suğla Gölü 125
Amik Gölü 60
Köyceğiz Gölü 52
Söğüt Gölü 43
Akyatan Lagünü 35
Salda Gölü 45
Kurbağa Gölü 37
Avlan Gölü 8
5. İç Anadolu Bölgesi
İç Anadolu bölgesinin diğer bir adı da Orta Anadolu’dur. Bölge kuzey ve güneyde yüksek kenar
dağlarla çevrilmiştir. Batıda, Sultan Dağlarından Uludağa kadar olan hat, bölgeyi Ege bölgesinden ayırır.
Bölge doğudan, yüksek bir dağ demetini andıran Doğu Anadolu bölgesiyle sınırlanmıştır. Yüzölçümü,
Türkiye yüzölçümünün yaklaşık beşte biri kadardır. Bölge dört alt bölümden meydana gelmiştir; Konya,
Yukarı Sakarya, Orta Kızılırmak ve Yukarı Kızılırmak bölümleri.
Kuzey Anadolu dağlarıyla Toroslar arasında yer alan ve ülkenin en geniş ovalarına sâhip bulunan
İç Anadolu bölgesinin ortalama yüksekliği 1000 m kadardır. Doğu kısımlarında bu yükseklik 1200 m’yi
bulur. Kuzeyindeki Kösedağ ve Yıldız Dağları, Kuzey Anadolu dağlarına ve güneydeki Tahtalı, Tecer ve
Hınzır dağları ise Toros Dağlarına parelel uzanır. Arada Çamlıbel Dağı ve Akdağ bulunur. Bu dağlar,
Kızılırmak Nehrinin Anadolu ortasında çizdiği büyük büklüm içine doğru ilerler ve gittikçe alçalırlar.
Bozok Yaylası buradaki en geniş düzlüktür. Konya bölümü yüksek yaylalarla birbirinden ayrılmış
ovalardan meydana gelir. Bunların başlıcaları Cihanbeyli, Haymana ve Obruk yaylalarıdır. 200 km
genişliğindeki Konya-Ereğli Ovası, Tuz Gölü havzası çukurda olup AkşehirGölünün bulunduğu çevrenin
yüksekliği yaklaşık 1000 m’yi bulur.
Bölgenin en önemli yükseltileri Elmadağ, Sivrihisar ve Sundiken dağlarıdır. İç Anadolu
düzlüklerinin güneydoğusu Karadağ, Karacadağ ve Hasan Dağı gibi birçok eski volkanlarla kaplıdır.
Bunlardan en önemlisi olan Erciyes Dağının yüksekliği yaklaşık 3917 m’dir.
Bölgenin önemli dağları:
Erciyes Dağı (Kayseri) 3917 m
Hasan Dağı (Aksaray) 3268 m
Kızıldağ (İmranlı) 3015 m
Melendiz Dağı(Niğde) 2858 m
Kösedağ (Suşehri) 2812 m
Tekeli Dağ (Sivas) 2643 m
Hınzır Dağı (Sivas) 2641 m
Yıldız Dağı (Sivas) 2552 m
Karabada Dağı (Akdağ) 2345 m
Emir Dağı (Afyon) 2307 m
Aladağ (Konya) 2339 m
Karadağ (Karaman) 2271 m
Tecer Dağı (Sivas) 2262 m
Bölgenin önemli akarsuları:
Sakarya: Emirdağ eteklerinde Eskişehir’in Çifteler ilçesinin yakınından doğar. En büyük kolu olan
Porsuk ile birleşir. Bilecik’te Marmara bölgesine geçer ve Karadeniz’e dökülür. Uzunluğu 824 km’dir.
Ayrıca Türkiye’nin en büyük nehirlerinden olan Kızılırmak ve Yeşilırmak bu bölgeyi sulayarak geçer.
Bölgenin önemli gölleri:
Gölün Adı: Yüzölçümü (km2)
Tuz Gölü 1500
Akşehir Gölü 353
EberGölü 126
Seyfe Gölü 15
Tuzla Gölü 23
6. Doğu Anadolu Bölgesi
Kuzey Anadolu dağlarıyla Güneydoğu Torosların çevrelediği Doğu Anadolu bölgesi, Türkiye’nin en
yüksek bölgesi olup, batıya doğru gidildikçe daralarak tepesi batıda, tabanı doğuda olan bir kaba üçgen
meydana getirir. Türkiye yüzölçümünün % 21’e yakın büyük bir bölümü bu bölgededir. Başlıca Yukarı
Fırat, Erzurum-Kars, Yukarı Murâd-Van ve Hakkari olmak üzere dört alt bölüme yarılır.
Doğu Anadolu bölgesi, sınır üzerinde yükselen dağlarla İran topraklarından ayrılır ve batıya
gidildikçe alçalarak Orta Anadolu’ya bağlanır. Bölge yüksek yaylalar, ovalar ve tek ve sıra dağlarla
kaplıdır. Doğu-batı doğrultusunda uzanan üç dağ sırası bölgeyi baştan başa tâkip eder. En kuzeyde
lavlarla kaplı Erzurum-Kars Yaylası üzerinde yükseklikleri 3000 m’yi aşan Dumlu, Allahüekber, Köse,
Kop ve Keşiş dağları bulunur. Bunların hemen güneyinde Karasu-Aras dağ sırası vardır. Yüksekliği 3500
m civârında olan Munzur Dağı ile başlayan bu ikinci dağ sırası Palandöken, Karasu ve Aras dağlarını
tâkiben Ağrı Dağında son bulur. Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağının yüksekliği yaklaşık 5137
m ve hemen yanındaki Küçük Ağrı dağının ise 3896 m’dir. En güneydeki üçüncü sırada Güney Doğu
Toroslar bulunur. Güney Doğu Torosların en yüksek yerini, 4168 m’lik yüksekliğiyle Cilo Dağındaki Reşko
Tepesi meydana getirir. Van Gölü havzasının doğusunda ise sönmüş birer volkan olan yaklaşık 3542
m’lik Tendürek, 4434 m’lik Süphan, Nemrut ve Hakan dağları bulunur. Süphan Dağı, Türkiye’nin ikinci
yüksek dağıdır.
Karasu-Aras sırasıyla Güneydoğu Toroslar arasına Murâd bölgesi denir. Bu bölgenin en yüksek
yerini yaklaşık 3250 metrelik Bingöl Dağı teşkil eder. Doğu Anadolu bölgesinde ortalama yüksekliği
1800-2000 m olan Erzurum-Kars Yaylasından başka başlıca havza, ova ve yaylalar şunlardır: Van Gölü
Havzası, Erzurum Ovası, Pasinler Ovası, Iğdır Ovası, Malazgirt, Muş, Çapakçur, Uluova ve Malatya
ovaları.
Bölgenin önemli dağları:
BüyükAğrı Dağı (Ağrı) 5137 m
Cilo Dağı (Hakkari) 4116 m
Süphan Dağı (Van) 4058 m
KüçükAğrı Dağı (Ağrı) 3896 m
Sat Dağı(Hakkari) 3811 m
Karadağ (Hakkari) 3752 m
Başet Dağı (Van) 3684 m
Mengene Dağı (Van) 3412 m
İspiriz Dağı (Van) 3668 m
Tendürek Dağı (Doğu Beyazıt) 3360 m
Kesiş Dağı (Erzincan) 3549 m
Murâd Dağı(Van) 3510 m
Nemrut Dağı (Van) 2828 m
Cudi Dağı (Şırnak) 2114 m
Bölgenin önemli akarsuları:
Fırat ve Dicle bu bölgede doğarlar. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde akarak sınırlarımızdan
çıkarlar.
Aras: Bingöl Dağlarından doğar. İran topraklarında Hazar Denizine dökülür. Türkiye’deki uzunluğu
548 kilometredir.
Bölgenin önemli gölleri:
Gölün Adı: Yüzölçümü (km2)
Van Gölü 3713
Çıldır Gölü 115
Erçek Gölü 98
Hazar Gölü 86
Nazik Gölü 48
Balık Gölü 34
Hazapin Gölü 14
Arın Gölü 13
Nemrut Gölü 12
7. Güneydoğu Anadolu Bölgesi
Güneydoğu Toroslarla Suriye sınırı arasında yer alan Güneydoğu bölgesi, ülkenin ancak % 8’ine
yakın bir kısmını ihtivâ eder. Dicle ve Orta Fırat alt bölümlerinden meydana gelir. Yeryüzü şekilleri
oldukça sâde bir bölgedir. Yaylaları oldukça boldur. Batı kesiminde, kuzeydeki dağlardan, Suriye sınırına
doğru alçalan yaklaşık 500-800 m, yükseklikteki Gaziantep-Şanlıurfa yaylaları bulunur. Doğu
kesimindeyse Toros etekleri ve Mardin eşiğiyle çevrili Diyarbakır havzası yer alır. Güneydoğu Anadolu
bölgesinin en yüksek yeri olan Karacadağ sönmüş bir volkanik dağdır. Yüksekliği yaklaşık 1900 m’dir.
Bölgenin önemli dağları:
Karacadağ (Diyarbakır) 1938 m
Mazı Dağı (Mardin) 1252 m
Raman Dağı (Beşir) 1260 m
Tektek Dağı (Urfa) 749 m
Bölgenin önemli akarsuları:
Fırat: Karasu ve Murad suları birleşerek Güney Doğu Anadolu Bölgesine geçer. Güneye doğru
akarak Adıyaman-Urfa, Gaziantep-Urfa illeri arasında sınır şeklinde aktıktan sonra yurdumuzdan ayrılır.
Basra Körfezinden denize dökülür. Toplam uzunluğu 2800 kilometredir.
Dicle: Doğu Anadolu bölgesindeki Hazar Gölünden çıkar. Suriye-Irak-Türkiye sınırlarının birleştiği
yerde Irak topraklarına geçer. Fırat ile birleşerek Basra Körfezine dökülür. Toplam uzunluğu 1900
kilometredir.
Türkiye’nin gölleri ve akarsuları:
Türkiye’nin en büyük gölü 3713 km2lik yüzeyi ile Van Gölüdür. İkinci büyük göl durumundaki Tuz
Gölü 1500 km2 civârındadır. Bundan sonra sırasıyla Beyşehir (656 km2), Eğirdir (468 km2), İznik (298
km2), Burdur (200 km2), Manyas(166 km2), Acıgöl (153 km2) ve Ulubat (134 km2) gölleri gelir.
Beyşehir ve Eğirdir gölleri, göller bölgesinde yer alan tatlı su gölleridir. Burdur ve Acıgöl’ün suları
ise acıdır. Sapanca, İznik, Ulubat ve Manyas gölleri de aynı zamanda tatlı su gölleridir. Van Gölü
doğusundaki Erçek, Kars kuzeyindeki Çıldır, Hatay’daki Amik, Güneydoğu Toroslardaki Gölcük (Hazar
Gölü), İç Anadolu’daki Akşehir ve Trakya kıyılarındaki Terkos, Küçükçekmece ve Büyükçekmece gölleri
diğer irili ufaklı göller arasında yer alır. Ayrıca Hirfanlı, Demir Köprü, Keban, Altınkaya, Karakaya,
Atatürk ve Sarıyar gibi büyük baraj gölleri de mevcuttur.
Türkiye’deki akarsuların büyük bir bölümü civârındaki denizlere dökülür. Bir kısmıysa Türkiye
sınırları dışına çıkar. Meselâ Doğu Anadolu bölgesindeki Dicle ve Fırat nehirleri böyledir. Şattülarap
adıyla birleşerek Basra Körfezine dökülürler. Bâzı bölgelerse kapalı havza durumunda olup, suları
denizlere kadar ulaşmaz. Orta ve Güney İç Anadolu bölgeleri ve Van Gölü çevresi Türkiye’nin en geniş
havzalarını teşkil ederler. Türkiye’deki akarsuların ortak özelliklerinden biri rejimlerinin düzensiz olması
ve debilerinin mevsimlere göre çok değişmesidir. Doğu Anadolu’dan doğan diğer akarsular, Aras, Çoruh,
Kura ve Fırat’ın bir kolu olan Murad’dır. Güneydoğu Toroslardan Dicle Irmağı, Orta Anadolu’dan ise
Yeşilırmak, Kızılırmak ve Sakarya doğar ve bunlar Karadeniz’e dökülür. Ayrıca Harşit, Melet, Bartın ve
Filyos gibi diğer küçük nehirler de Karadenize dökülürler. Batı bölgesinde Susurluk, Biga ve Gönen
çayları Marmara Denizine; Gediz, Küçükmenderes ve Meriç ırmakları Ege Denizine dökülürler. Seyhan,
Göksu, Asi ırmakları, Dalaman ve Eşen çayları da Akdeniz’e dökülürler. (Bkz. Akarsular)
İklim
Türkiye, orta kuşağın güney kısmında yâni subtropikal kuşakta (sıcak orta kuşakta) yer
almaktadır. Bu yüzden ülke genel olarak ılıman iklime sâhiptir. Fakat denizler ve yeryüzü şekilleri tek
tip iklim tarzını bozarak belli başlı üç çeşit iklim ortaya çıkarmıştır; Bütün güney ve batı kıyılarında ve
Marmara bölgesinin güneyinde, yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi
mevcuttur. Sıcaklık kuzey Marmara’ya doğru düşmeye başlar ve Karadeniz bölgesinde daha ılımlı ve
yağışlı bir deniz iklimine rastlanır. İkinci tip iklimse Doğu Karadeniz iklimidir. Derin ve suları nispeten
sıcak bir deniz olan Karadeniz’in tesiriyle farklı özellik taşıyan bu iklim, yazları Akdeniz’e nazaran daha
serin ve kışları da ılık geçer. Akdeniz ikliminden ayıran en önemli fark havanın nemli olması ve her
mevsimde yağışların bol olmasıdır. Denizden uzak olan bölgelerde ise step iklimi (kara iklimi) mevcuttur.
Step ikliminin hâkim olduğu Orta Anadolu bölgesinde yaz ayları serin, kış ayları çok soğuk ve karlı geçer.
Doğu, Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu bölgelerinde de kara iklimi vardır. Bu bölgelerde genellikle kış
mevsimi uzun, soğuk ve kar yağışlı, yaz mevsimiyse kısa ve sıcak geçer. Sıcaklık farklılıkları oldukça
çok, yağışlarsa azdır. Kara ikliminde, sıcaklık farklılıkları ve yağışlara göre bu bölgelerde de farklı şekilleri
görülür. Doğu Anadolu bölgesinde, Türkiye’nin en soğuk ve en uzun kışı mevcuttur. Bu yüzden en
şiddetli kara iklimi burada görülür. Bu bölge bol yağış alır. Kara ikliminin tesirindeki bölgeler arasında
en az yağış İç Anadolu bölgesine düşer. Bu bölge ve yazın çok fazla ısınan Güneydoğu Anadolu bölgesi
ülkenin en kurak bölgeleridir. Buna karşılık Güney Anadolu’da yazların sıcak ve kurak geçmesi sebebiyle
kış mevsimi fazla soğuk olmaz. Bölgelere göre en yüksek sıcaklık 45°C ile Akdeniz bölgesi ve en düşük
sıcaklık -45°C ile Doğu Anadolu bölgesidir. En çok yağış alan bölgeler Karadeniz ve Akdeniz bölgeleri,
en az yağış alan bölge ise İç Anadolu bölgesidir.
Türkiye’nin yağış miktarlarında, bölgeler arasında oldukça büyük farklılıklar göze çarpar, yağış
miktarları mevsimlere göre de oldukça farklı şekilde değişir. En az yağış alan İç Anadolu bölgesinde
yağışlar 40 mm civarındayken, en fazla yağışı 2500 mm ile Karadeniz bölgesi alır. Türkiye’de en çok
yağış genellikle kış mevsiminde görülür. Farklı olarak, kuzey kıyılarda en fazla yağış sonbaharda ve iç
bölgelerdeyse ilkbaharda görülür. Genel olarak Türkiye’de üç tip iklim şekline uygun üç tip yağış şekli
vardır: Birincisi yazları bol yağışlı, en çok yağışı ekim ayında, en az yağışı mayısta görülen Karadeniz
şekli, ikincisi yazları kurak, kışları yağışlı olup, en fazla yağışın, aralık ve ocak aylarında görüldüğü
Akdeniz şekli ve sonuncusu yağışların en çok nisan ve mayıs aylarında görüldüğü kara şeklidir.
Türkiye genel rüzgâr sistemleri içerisindedir. Genellikle yaz aylarında poyraz denilen rüzgârları
tesirlidir. Avrupa-İran arasında görülen bir hava akımının asıl etkilerini Boğazlar, Marmara ve Ege
Denizinde görmek mümkündür. Kış aylarında Sibirya’dan gelen Yüksek basınç İç ve Doğu Anadolu’yu
etkisi altına alır. Atlantik üzerinden gelen alçak basınç ise kıyı bölgelerde kendisini gösterir. Marmara ve
Ege havzalarında genellikle poyraz ve lodos rüzgârları görülür. Türkiye’de aynı zamanda bâzı bölge
rüzgârları da bulunur. Bunların en önemlisi imbat rüzgârları olup, İzmir ve çevresinde rastlanır.
Türkiye’deki bitki örtüsü genel olarak iklim ve yağış tiplerine paralel olarak yine üç şekildedir;
Karadeniz bitki örtüsü, Akdeniz bitki örtüsü ve bozkırlar (stepler). Karadeniz bölgesi tabiî olarak sık
ormanlarla kaplıdır. Deniz seviyesinden îtibâren başlayan ormanlar 2000 m yüksekliğe kadar
çıkmaktadır. Buralarda genellikle meşe, gürgen, kestane, çınar, köknar, sarıçam ve ladin türü ağaçlar
bulunur.
Akdeniz bölgesinde bulunan bitki örtüsü genellikle maki denilen yeşil çalılıklarıdır. Güney
bölgesinin dağlık kesimlerinde, yaz aylarında kuruyan otlaklara ve dağ yamaçlarında ise makilere
rastlanır. Fıstık çamları ve zeytin ağaçları bölgenin özel bitki çeşitleridir. Karaçam, sedir ve katran
türlerindeki ağaçlardan meydana gelen seyrek ormanlıklar 10 ilâ 500 m yükseklikler arasındaki
yerlerden başlar ve 2000 m yüksekliğe kadar çıkar. Ülkenin iç kesimlerindeyse bozkırlar sık görülür.
Yine kara ikliminin etkisinin bulunduğu dağ yamaçlarında küçük ormanlar görülür. Su kenarlarında ise
genellikle kavak ve söğüt ağaçları yetişir. Kara iklimi bitki örtüsünün en belirgin çeşidi yabanî
buğdaygiller ve soğanlı bitkilerdir. İlkbahar aylarında çiçeklerle dolu olan bu bölgeler, yaz aylarında
sararıp bozkır görünümüne gömülürler. Doğu Anadolu bölgesinde alçak yerlerde yeralan bozkırların
yerini, yaylalarda geniş çayırlıklar almaktadır.
Tabiî Kaynakları
Mâdenler: Türkiye mâden bakımından zengin bir ülkedir. Fakat mâdenlerin büyük bir bölümü
hammadde veya yarı işlenmiş olarak dış ülkelere satılmaktadır. Metalurji ve diğer endüstrinin temel
hammaddelerinden biri durumundaki demir en önemli yeraltı mâdenlerinden biridir. Genellikle
Hekimhan, Balıkesir, Edremit, Düzce, Orta Toroslar, Sivas-Divriği’de “demir”, Kastamonu-Küre, Ergani
ve Murgul’da “bakır” (Burada çıkarılan bakır mâdeninin bir tonunda 12 gram altın, 600 gram gümüş
bulunmaktadır.), Ereğli, Hopa, Boçka (Ordu), Sivas-Divriği ve Kütahya’da “manganez”, Kütahya,
Denizli, Güleman ve Amanos Dağlarında “krom” (Dümrek krom ocaklarından yılda 22-25 bin ton krom
elde edilmektedir.), Soma, Değirmisaz, Tunçbilek, Amasya, Dursunbey, Gönen, Erzurum-Balkay’da
“linyit kömürü”, Elazığ’da “kurşunve çinko”, Bolkar Dağlarında “gümüşlü kurşun”, Balya, Bigadiç ve İç
Anadolu’nun çeşitli yerlerinde “simli kurşun”, Isparta-Keçiborlu’da “kükürt”, Kütahya, Balıkesir ve
Seyidgazi’de “bor minerali”, Marmara Adası, Afyon, Ankara, Sivrihisar, Haymana, Sakarya-Harmantepe,
Akyazı, Adana-Toroslar, Maraş-Göksu, Bursa-Orhaneli, Gebze’de “mermer”, Raman, Batman,
Garzan’da, “petrol” çıkarılmaktadır: İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun kuzey kısımlarında “kayatuzu
yatakları” mevcuttur. Ayrıca Çankırı, Kağızman, Tuz gölü, Oltu ve Ege kıyılarından “tuz” elde
edilmektedir.
Türkiye, dünyâ mâden ve hammadde rezervlerinin yaklaşık % 0.3’lük bir bölümüne sâhiptir. Kişi
başına düşen üretim, dünyâ ortalamasının üçte biri kadardır. Özellikle lületaşı, bor tuzları, kromit, perlit,
antimon, barit, zımpara, manyezit ve mermer açısından dünyâ kapasitesine göre önemli miktarlarda
rezervler mevcuttur. Mâdenlerin bulunup işletilmesiyle alâkalı olarak 1935 yılında Mâden Tetkik ve
Arama Enstitüsü(MTA) kurulmuştu. Her ne kadar tabiî gaz üretilmekteyse de Türkiye’de bol miktarda
çıkarılan taşkömüründen elde edilen gaz üretimi oldukça fazladır. Ayrıca Sarayköy ve çevresinde
(Denizli) çıkarılan yüksek sıcaklıktaki su buharında büyük çapta“Jeotermal enerji” kapasitesi vardır.
Elektrik üretimi, “beyaz kömür” dediğimiz su gücünden faydalanılarak elde edilen “hidroelektrik
santralları” ve katı-sıvı yakıtlardan faydalanarak “termoelektrik santralları” sâyesinde sağlanmaktadır.
Başlıca büyük termik santralları Tunçbilek, Çatalağzı, Soma, Ambarlı ve Hidroelektrik santralleriyse
Hirfanlı, Sarıyar, Keban, Seyhan, Afşin-Elbistan, Kemer veDemirköprü olarak sayılabilir.
Bitki örtüsü: Ülkenin bitki örtüsü genelde üç grupta toplanır.
1. Karadeniz tipi bitki örtüsü: Burada en çok görülen bitki örtüsü ormandır. İklimin müsâit
olması orman varlığının çokluğunun ana sebebidir. Deniz seviyesinden îtibâren başlayan ormanlar 2000
metre yüksekliğe kadar çıkar. Bu kuşağın 1200 metreye kadar olan kısmında meşe, gürgen, kestane ve
çınar gibi yapraklarını döken ağaçlar, daha yukarlarda ise, köknar, sarıçam, ladin gibi çam çeşitleri yer
alır. Kıyı dağlarının arka kısımlarında step iklimi kendini gösterir.
2. Akdeniz tipi bitki örtüsü: Burada daha seyrek olan orman örtüsü 500-600 metre yükseklikten
başlar, 2200 metreye kadar çıkar. Ağaçların çoğunluğu karaçam, katran, sedir türleridir. Güney
bölgesinin dağlık kısımlarında yazları tamamiyle kuruyan otlaklara dağ yamaçlarında da kuraklığa ve
sıcağa dayanık makilere rastlanır. Fıstık çamları ve zeytin ağaçları bölgenin özel bitkileridir.
3. Stepler (Bozkırlar): Ülkenin iç kısımlarında stepler, dağ yamaçlarında da küçük parçalar
hâlinde ormanlar görülür. Su kenarlarında söğüt ve kavak ağaçlarına rastlanır. Bölgenin en belirgin bitki
örtüsü yabânî buğdaygiller ve soğanlı bitkilerdir. İlkbaharda türlü çiçeklerle bezenen bölge, yazları
şiddetli sıcaklar sebebiyle bozkır görünümüne bürünür. Ancak Doğu Anadolu yaylalarında devamlı yeşil
kalan çayırlar geniş yer kaplar.
Ormanlar: Türkiye ormanlar bakımından zengin bir ülke olmasına rağmen, ormanlık sahalar ülke
boyunca düzensiz olarak dağılmıştır. Türkiye koru ve baltalık olarak yaklaşık 940 milyon metreküp
civarında bir potansiyele sâhip durumdadır. Fakat bu rakam Avrupa ülkelerine nazaran oldukça
düşüktür. Ormanların büyük bir bölümü Doğu Karadeniz bölgesindedir. İç Anadolu ve Batı Akdeniz
bölgesi ise orman bakımından en fakir bölgelerdir.
Coğrafi bölgelere göre orman alanları (hektar):
Coğrafi Bölge Koru Baltalık Toplam Oran %
Doğu Karadeniz 1.787.190 1.304.064 3.091.254 15.31
Batı Karadeniz 1.168.750 532.338 2.151.088 10.64
Ege 1.621.493 1.249.136 2.870.629 14.22
Batı Akdeniz 1.166.418 777.122 1.943.540 9.62
Doğu Akdeniz 2.061.888 866.788 2.928.676 14.49
İç Anadolu 1.037.715 671.673 1.709.388 8.47
Doğu Anadolu 269.131 2.226.719 2.495.850 12.36
Marmara 1.372.022 1.636.849 3.008.871 14.89
TOPLAM 10.934.607 9.264.689 20.199.296 100
Hayvanlar: Türkiye hayvan çeşidi ve miktarı bakımından oldukça zengin bir ülkedir. Dünyâ
ülkeleri arasında, hayvancılık bakımından önemli bir yer işgal etmektedir. Genellikle koyun, keçi ve sığır
yetiştirilir. Ayrıca manda, at, tiftik keçisi ve katır da mevcuttur. Çok az sayıda eşek ve deve de bulunur.
Tiftik keçisi üretiminde, Türkiye dünyâ ikincisi durumundadır. Kılkeçisi üretiminde dördüncü ve koyun
üretimindeyse yedinci durumdadır. En çok karaman, dağlıç, kıvırcık ve merinos türleri yetişir. Koyun ve
keçi daha çok İç Anadolu ve Akdeniz bölgesinde yetişirken, Doğu Anadolu bölgesi ve kıyı bölgelerde
sığır daha fazladır. Ülkenin dört bir yanı denizlerle çevrildiği halde balık üretimi açısından dünyâ ülkeleri
arasında ancak 40’ıncı sırayı işgal etmektedir.
Kuş çeşitleri çok boldur. Bunların leylek ve kırlangıç gibi bâzı türleri kışın Ortadoğu ve Afrika gibi
sıcak ülkelere göç edip, baharda yeniden Türkiye’ye döner. Ülkede, iki cins yılandan en fazla, zararsız
olan Karayılan’a rastlanır. Zehirli olan Engerek Yılanı ise sıcak ve kuru yerlerde seyrek olarak bulunur.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Türkiye’nin nüfûsu 1990 sayımına göre 56.969.109’dur. Bu nüfûsun il ve ilçe merkezlerinde
(şehirlerde) 33.666.967’si, bucak ve köylerde ise 23.302.142’si oturmaktadır. Buna göre
kilometrekareye 73 kişi düşmektedir. Nüfus yoğunluğu merkezî yerlerde daha çoktur. Bu açıdan Doğu
Karadeniz kıyılarında bu rakam 100 kişiyi bulmaktadır. Step bölgeler ve İç Anadolu’da 10 kişiye kadar
düşer. Nüfus bakımından en kalabalık şehir İstanbul olup, 7.309.190 insan bu şehirde yaşamaktadır.
Ülkenin diğer milyonun üzerindeki şehirleri: Ankara, İzmir, Konya, Adana, Bursa, Samsun, Manisa, İçel,
Zonguldak, Antalya, Diyarbakır, Urfa, Hatay ve Gaziantep’tir. Nüfûsu en düşük şehirlerse; Bayburt,
Tunceli, Gümüşhane, Bilecik, Hakkari, Artvin, Karaman, Siirt, Bingöl, Burdur ve Kırşehir’dir.
Türkiye’nin nüfûsu oldukça gençtir. Çocuk ölümlerinin yüksek olmasına rağmen, doğuş oranlarının
çok yüksek ve ortalama yaşın oldukça düşük olması nüfûsun genç kalmasında en önemli sebeplerdir.
Nüfûsun çoğu çalışır durumdadır. Çalışan nüfûsun büyük bir kısmı tarım ve balıkçılıkla, bir kısmı
mâdencilik ve endüstri alanı ile ve geri kalanı da ticâret, kamu hizmetleri ve diğer işlerle uğraşır. Halk,
yerleşim bakımından geçici yerleşmeler; köy, toplu ve dağınık yerleşmeler ve şehir olmak üzere üç
büyük grupta toplanır. Geçici yerleşmelerdeyse göçebelik veya yaylacılık hâkimdir. Yaylacılık ise yarı
göçebe bir hayattır.
Halkın % 99’u Türkçe konuşur. Türkçe, Ural-Altay dil grubunun Altay kolundan gelmektedir. Eski
çağlardan bugüne kadar çeşit çeşit medeniyetler kurmuş olan Türkler, özellikle 10. yüzyıldan sonra,
çeşitli sebeplerle yabancı dillerin ağır baskısı altında kalmıştır. Bu arada Kaşgarlı Mahmûd’un Divânü
Lûgat-it Türk’ü, Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i ve Edip Ahmed’in Atabet-ül Hakâyık gibi eserleri
o zamanın Türkçesini günümüze getirir. İslâmiyetle şereflendikten sonra Türkler, bu yeni medeniyetleri
gereği Türkçeye Arapça ve Farsça kelimeler de kattılar. Çünkü her medeniyet önce lisaniyle kabul edilir.
İlk asırlarda Farsça edebiyat dili ve Arapça da ilim dili olarak yerleşti. Böylece yeni bir Osmanlıca doğdu.
Osmanlı Devletinin yıkılmasından sonra, Anadolu’da sâdece Türkçe konuşulmaya başlandı. Türkiye
nüfûsunun % 99’u Müslümandır. Ayrıca çok az da olsa Hıristiyan ve Yahûdî de mevcuttur.
Türkiye’ye göçler: Ülkeye büyük göç hareketleri İstiklâl Harbinden sonra başlamıştır. Bu göçler,
Osmanlı İmparatorluğuna bağlı ve Kurtuluş Savaşından sonra millî sınırlar dışında kalan ülkelerle, Orta
Asya ülkelerinden, özellikle Doğu Türkistan’dan olmuştur. Türkiye’nin en büyük göç meselesi İstiklâl
Harbi yıllarından hemen sonra kendini göstermiş ve Yunanistan ile yapılan karşılıklı göçmen değişimiyle
sonuçlanmıştır. Bunu tâkip eden yıllarda çeşitli Balkan ülkelerinden ve Türkistan’dan Türkiye’ye geniş
çapta göçler olmuştur. Göçler, göçmen gelenlerin hukûkî durumlarına göre, üç bölümde toplanmaktadır:
1. Yurtlanmış Göçmenler:
Türkiye Cumhûriyeti Hükümetince yerleştirilmek ve çeşitli yerleşme yardımı yapılmak üzere ülkeye
kabul edilen göçmenler.
2. Serbest Göçmenler:
Türkiye Cumhûriyeti Hükümetinden yerleşme yardımı istememek şartıyla, kendi veya Türkiye’deki
akrabâlarının imkân ve yardımlarıyla ülkeye kabul edilenler.
3. Mülteciler:
Çeşitli sebeplerle memleketlerini bırakıp Türkiye’ye sığınan kimseler.
17.3.1982 târihinde 2641 sayılı özel bir kânunla Türk asıllı Afganistanlı göçmenlere yerleşme izni
verildi. Kâfileler hâlinde gelen 935 âiledeki 3811 Afganlı göçmen Tokat, Gaziantep, Kayseri, Hatay, Urfa
ve Van illerine yerleştirildi.
Türkiye; son yıllarda emperyalist ülkelerin baskıları ve Rusya’nın parçalanması dolayısıyle, ırkî ve
dînî çeşitli sebeplerle “göçmen, soydaş, sığınmacı” adlarıyla bâzı göç dalgalarına mâruz kalmaktadır.
1983’ten sonra Bulgaristan’dan 300.000’e yakın soydaş yurdumuza giriş yapmış, daha sonra bir kısmı
geri dönmüş; Körfez Savaşından sonra Irak’tan çok sayıda Kürt mülteci sınırımızdan içeri girmiştir.
Eğitim: Türk Millî Eğitim sistemi örgün ve yaygın eğitim olmak üzere iki ana gruptan meydana
gelir. Anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise ve yüksek öğretim kurumları örgün eğitim ve bunların dışında
vatandaşlara verilen eğitime de yaygın eğitim denir. Lise ve dengi okullar; genel liseler, Meslek Teknik
Liseleri, Endüstri Meslek Liseleri, Teknik Liseler, Endüstri Pratik Sanat Okulları, Kız Meslek Liseleri,
İmam-Hatip Liseleri, Ticâret, Turizm, Otelcilik ve Sekreterlik Meslek Liseleri, Öğretmen Liseleri, Sağlık
Okulları ve Tarım Okulları gibi çeşitlere ayrılmaktadır.
Türkiye’de yüksek öğretim yapan başlıca üniversiteler şunlardır: Abant İzzet Baysal Üniversitesi
(Bolu), Adnan Menderes Üniversitesi (Aydın), Afyon Kocatepe Üniversitesi (Afyon), Akdeniz Üniversitesi
(Antalya), Anadolu Üniversitesi (Eskişehir), Ankara Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi (Erzurum),
Balıkesir Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi (İstanbul), Celâl Bayar Üniversitesi (Manisa), Cumhûriyet
Üniversitesi (Sivas), Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Çukurova Üniversitesi (Adana), Dicle
Üniversitesi (Diyarbakır), Dokuz Eylül Üniversitesi (İzmir), Dumlupınar Üniversitesi (Kütahya), Ege
Üniversitesi (İzmir), Erciyes Üniversitesi (Kayseri), Fırat Üniversitesi (Elazığ), Gazi Üniversitesi
(Ankara), Gaziantep Üniversitesi, Gaziosmanpaşa Üniversitesi (Tokat), Hacettepe Üniversitesi (Ankara),
Harran Üniversitesi (Şanlıurfa), İnönü Üniversitesi (Malatya), İstanbul Üniversitesi, Kafkas Üniversitesi
(Kars),Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi (Trabzon), Kırıkkale
Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi, Marmara Üniversitesi (İstanbul),Mersin Üniversitesi (İçel), Mîmar
Sinân Üniversitesi (İstanbul), Muğla Üniversitesi, Mustafa Kemâl Üniversitesi (Hatay), Niğde
Üniversitesi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi (Samsun), Ortadoğu Teknik Üniversitesi (Ankara), Pamukkale
Üniversitesi (Denizli), Sakarya Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi (Konya), Süleyman Demirel Üniversitesi
(Isparta), Trakya Üniversitesi (Edirne), Uludağ Üniversitesi (Bursa),Yıldız Teknik Üniversitesi (İstanbul),
Yüzüncü Yıl Üniversitesi (Van), Zonguldak Karaelmas Üniversitesi, Gülhane Askeri Tıp Akademisi,
BİLKENT Üniversitesi, Koç Üniversitesi, Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü (Bolu).
Kültür:
Türk-Kültür târihi çeşitli bakımlardan üç dönemin tesiri altında gelişme göstermiştir. Bunlar:
İslâmdan önceki, İslâmdan sonraki ve batılılaşma hareketleri dönemleridir. Türkler oldukça zengin dil,
târih, edebiyat ve tiyatro değerlerine sâhiptir.
İslâmiyetten önce kitâbeler ve destanlar tarzında olan Türk Edebiyatı, İslâmiyetin kabulünden
sonra Tasavvuf Edebiyatı(Tekke Edebiyatı), Halk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı olmak üzere üç gruba
ayrıldı. Osmanlı Devletinin son zamanlarına doğru batı etkisi altına giren Türk Edebiyatı; Tanzimat
Sonrası, Servet-i Fünun, Millî Edebiyat ve Günümüz Edebiyatı olmak üzere dört başlıkta toplandı.
Türk tiyatrosu, batılılaşma dönemine kadar geçen sürede kukla, karagöz, orta oyunu ve meddah
türlerinde gelişti. Daha sonraları devlet tiyatroları kurulmuştur. Türkiye’de ilk defâ 1896 yılında
başlatılan sinema faaliyetleri de çeşitli dönemlerden geçerek bugünkü şeklini almıştır.
Bir milletin kültürünün vesikalarından biri de kütüphâneleridir. Türkiye’deki kütüphânelerin esâsını
meydana getiren Umûmî Kütüphânelerin kuruluşu, eski târihlere kadar uzanır. Vakıf yoluyla kurulan
kütüphânelerin yanısıra câmi ve medreseler, Türk kültürünün, ilim ve irfanının bir şaheserleridir. Bugün
Türkiye’de mevcut kütüphâne sayısı 724’e ulaşmış durumdadır: Ayrıca 30 adet gezici kütüphâne
bulunmaktadır.
Tanzimat döneminde yayınlanan ilk Türkçe gazeteden sonra, basın ve yayın hayâtı oldukça
gelişmiş ve bugün gazetelerin sayısı 16’yı bulmuştur. Ayrıca 17 tâne lokal gazete, 4 adet yabancı dilde
yayın yapan gazete, 138 adet dergi ve 800’ü aşkın mahallî gazete yayınlanmaktadır.
Ülkede renkli televizyon yayını yapılmaktadır. Özel televizyon kuruluşları uydu vâsıtasıyla yurt
dışından yayın yapmaktadır. Haberleşme sisteminin çalışması Anadolu Ajansı (A. A), Akdeniz Haber
Ajansı (AKAJANS), Ankara Ajansı A.Ş. (ANKA), Televizyon Haber Ajansı (AVA), Ekonomik Basın Ajansı
(EBA), FİLHA Film Haber Ajansı, Hürriyet Haber Ajansı (HHA), İhlâs Haber Ajansı (İHA), İKA Haber
Ajansı, Türk Haber Ajansı (THA), Ajans TUBA, Milliyet Haber Ajansı(MİL-HA), Ulusal BasınAjansı (UBA)
ve Yurt Ajansı (YA) ile sürdürülmektedir. Ayrıca PTT Genel Müdürlüğü ve diğer ilgili kuruluşlar haber
ulaşımının kolaylıkla yürütülmesini sağlamaktadır. Televizyonlar yayınlarının daha rahat izlenebilmesi
için PTT, belli şehirlerde kablolu yayına geçmiştir.
Türkiye’de sosyal hayat çeşitli kurum ve sandıkların teminatı altında sürdürülmektedir. Emekli
Sandığı memurların, Sosyal Sigortalar Kurumu işçilerin, Bağ-Kur da bağımsız çalışan esnaf, sanatkâr ve
çalışanların emeklilik haklarını düzenlemek gâyesiyle kurulmuştur.
Siyâsî Hayat
Türkiye Devleti bir cumhûriyettir. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet egemenlik hakkını,
kendini yönetecekleri seçerek kullanır. Böylece, devlet yetkisi vatandaşın TBMM’ye seçtiği temsilcileri
tarafından kullanılır. Herşey kânunlarla ve bunlara dayalı mevzuatla düzenlenir. Kânunları yalnız TBMM
yapar. Yasama kuvveti meclise, yürütme gücü ise meclisin seçtiği Cumhurbaşkanına ve hükümete âittir.
Bağımsız mahkemelerse yargı gücüne sâhiptir. TBMM halk tarafından seçilen 450 milletvekilinden
meydana gelmektedir. 30 yaşını bitiren ve kânunda gösterilen şartlara sâhip her Türk milletvekili
seçilebilir. Seçimler her beş yılda bir yapılır. Milletvekilleri meclisteki çalışmalarından, oy ve sözlerinden
dolayı mesul tutulamazlar. Milletvekilliğinin düşmesi Meclisin kararı ile olur. TBMM, Türk milleti adına
millî irâdeyi temsilen, devlet idâresine esas olan kânunları yapar, değiştirir, lüzumunda kaldırır ve
uygulamalarını denetler.
Cumhurbaşkanı TBMM tarafından yedi yıllık süre için seçilir. Devletin başıdır, devleti ve milleti
temsil eder. Anayasa’nın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve ahenkli çalışmasını gözetir.
Bakanlar Kurulu, Başbakan ve Bakanlardan meydana gelir. Başbakanı milletvekilleri arasından
Cumhurbaşkanı seçer. Bakanlıklar kanunla kurulur ve kaldırılır. Bakanlar Kurulu, kânunları ve meclisin
onayından geçen programı uygular. Mahkemeler bağımsızdır. Türk Milleti adına Anayasa ve kânunlara
uygun olarak adâleti sağlar. Mahkemeler kânunla kurulur. Kânuna dayanmayan, kuruluşunu kânundan
almayan hiçbir kimse veya organ yargı görevi yapamaz. Duruşmalar açık, kararlar gerekçelidir.
Kânunun suç saymadığı ve cezâ koymadığı bir fiil sebebiyle kimse suçlu tutulamaz. Hattâ suçu ispat
yargı gücünün görevidir.
Cumhurbaşkanına Anayasa ve kânunlarla verilen yetkilerin kullanılmasında ve görevlerinin yerine
getirilmesinde gerekli her türlü hizmetleri yürütmek üzere Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği
kurulmuştur. İdârenin hukûka uygunluğunu ise, Devlet Denetleme Kurulu düzenler. Merkezî idâredeki
başlıca yüksek kurullar ve başbakanlığa bağlı kuruluş ve bakanlıklar şunlardır: Yüksek Askerî Şûra,
Yüksek Plânlama Kurulu, Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu, Başbakanlık Yüksek Denetleme
Kurulu, Devlet Plânlama Teşkilâtı Müsteşarlığı, Dil ve Târih Yüksek Kurumu, Başbakanlık Çevre Teşkilâtı,
Deniz Müsteşarlığı, Devlet Tanıtma Teşkilâtı, çeşitli kurum ve müdürlükler.
1982 Anayasasıyla il, belediye ve köy halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere
kuruluş esaslar kânunla belirtilen ve karar organları, seçmenler tarafından seçilerek meydana getirilen
bir diğer adı da “Kamu tüzel kişileri” olarak târif edilen mahallî idârelerse; il özel idâreleri, belediyeler
ve köyler olmak üzere üç ayrı birimdir.
Yargı organları olarak Türkiye’de altı adet Yüksek Mahkeme ve üç tip mahkeme bulunur. Anayasa
Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdâre Mahkemesi ve Uyuşmazlık
Mahkemesi başlıca yüksek mahkemelerdir. Adlî, askerî ve idârî tipte birçok bağımsız mahkeme
mevcuttur.
Türkiye 1945 yılında çok partili döneme geçmiştir. 12 Eylül 1980 Harekâtı ile bütün siyâsî parti
faaliyetlerine son verilmişti. 1983 yılında ise toplam 9 parti kuruldu. Fakat bunlardan sâdece 3 tânesi 6
Kasım Genel Seçimlerine katılabildi. Milletvekili seçilme şartlarına sâhip en az 30 Türk vatandaşı
tarafından kurulabilen siyâsî partileri merkez organları, il-ilçe teşkilâtları ve meclis parti gruplarından
müteşekkildir. Genel merkezleri Ankara’dadır. En yetkili organları Büyük Kongreleridir. Siyâsî partiler
tüzel kişiliğe sâhip kuruluşlardır. 12 Eylül 1980 Harekâtıyla kapatılan siyasî partilerden AP, CHP, MHP,
MSP’ye 1992’de çıkarılan kânunla yeniden kuruluş izni verildi. Günümüzde, çeşitli adlar altında yeni
siyâsî partiler kurulduğundan siyâsî partilerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır.
Türkiye bugün çeşitli milletlerarası siyâsî, askerî, ekonomik, sosyal ve kültürel kuruluşlara üye
bulunmaktadır. Siyâsî ve askerî maksatlı olarak Birleşmiş Milletler Teşkilâtı (UN), Avrupa Konseyi (CE)
ve Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilâtına (NATO) girmiştir. Bundan başka Türkiye, iktisâdî, sosyal, ticârî,
mâlî ve teknik maksatlı 25, haberleşme, ulaştırma ve turizm maksatlı 36 ve adlî maksatlı üç kuruluşa
da üye durumdadır. Avrupa topluluğuna (AT) girmek için mürâcaat etmiştir.
Ekonomi
Tarım: Türkiye ekonomik yapı bakımından tarıma dayanan bir ülkedir. Tarım sektörü üretimle
ilgili sektörler içinde en büyük payı almaktadır. Gayri sâfi millî hâsılaya % 20.5’lik bir katkısı vardır.
Ülkenin % 35’i işlenen tarım arâzisidir. Ancak bugün tarım arâzisi olarak işlenen toprakların sınırlarına
yaklaşılmıştır. Türkiye nüfûsunun büyük bir bölümü kır kesiminde yaşamakta ve gelirini tarımdan
sağlamaktadır. Tarım sektörüne ayrılan kamu yatırımlarının % 60’ını sulama yatırımları meydana
getirmektedir.
Türkiye, çeşitli iklim kuşaklarının etkisi altında bulunan ve bu yüzden, tropikal iklim bitkileri
hâricinde dünyâda en çok bitki türüne sâhip ülkelerden biridir. Ekilen tarım arâzileri içinde hububat ekiliş
alanı % 49’a varan bir oranla baş sırayı almaktadır. Bunun ardındansa endüstri bitkileri ve yağlı tohumlar
gelmektedir. Buğday, arpa, çavdar, yulaf, mısır, darı, pirinç, mahlut, kuşyemi, bakla, bezelye, nohut,
fasulye, mercimek, soya fasulyesi, börülce ve burçak başlıca hububat ve baklagil çeşitleridir. Sekiz
milyon hektar civârında bulunan nadas alanlarının azaltılması için Tarım ve Orman Bakanlıklarının
yaptığı çalışmalar sonucu bu miktar devamlı azalmaktadır. Bu alanlarda baklagil ve yer bitkilerinin
münâvebeye sokulmasıyla hem insan beslenmesinde, hem de hayvan yemi olarak çok önemli olan bu
ürünlerde, önemli üretim artışı sağlanmaktadır. Çorum-Çankırı bölgesinde yapılan proje çalışmaları
sonuçları bu konuda önemli kazançların sağlanacağını göstermiş bulunmaktadır. Nitekim bu proje
başlangıcında bölgede % 40-45 olan nadas alanları % 25’e indirilmiş ve burada münâvebeye sokulan
mercimek ve nohut üretimindeki artışlar çiftçi gelirlerini ve ihrâcât imkanlarını arttırmış, böylece ülke
ekonomisine büyük katkılar sağlamıştır.
Büyük ölçüde sulu tarıma dayalı olarak üretimi yapılan sanâyi bitkilerinin beslenmemizde,
sanâyiye hammadde sağlanmasında ve ihracatta önemli yeri bulunmaktadır. Toplam bitki üretimine
ayrılan arâzilerin yaklaşık % 7’sini ve toplam üretimin de % 25’ini sanâyi bitkileri meydana
getirmektedir.
Tütün, pamuk, şekerpancarı, patates, kenevir başlıca sanâyi ürünlerimizi meydana getirmektedir.
Özellikle tütün üretiminde tesirli denetim ve teknik yardım hizmetlerinin çiftçilere götürülerek tütün
ekim alanlarının genişlemesi yerine, verim, kalite artışı ve ihracata önem verilmesi, şekerpancarı
üretimindeyse şeker ithaline meydan vermeyecek gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir.
Türkiye’de pamuk, gerek üretici ve gerekse sanâyi sektörü ve dış ticâret bakımından geniş bir
kesimi ilgilendiren, tarıma dayalı dokuma sanâyimizin hammaddesi olan, ihtiyaç duyulan döviz gelirinin
1/4’ünü tek başına sağlayan ve aynı zamanda ülkenin bitkisel yağ ihtiyacının önemli bir bölümünü
karşılayan sanâyi bitkisidir.
Türkiye meyve ve sebze potansiyeli bakımından dünyânın sayılı ülkeleri arasındadır. Tarım üretim
değerinin % 49’luk bölümünü meydana getiren hayvancılık ülke gelirinde önemli bir yer tutar. Millî gelir
içindeki payı ise % 10 civârındadır. Ülkenin mevki ve değişik ekolojik bölgeleri hayvancılığa müsâit olup,
büyük bir potansiyeli mevcuttur. Hayvan miktarı bakımından dünyâ ülkeleri arasında önemli bir mevkiye
sâhiptir. Genellikle koyun, keçi ve sığır yetiştirilir. Üç yanı denizlerle çevrili olan ve akarsuları ve
gölleriyle geniş bir su ürünleri potansiyeli olan Türkiye için su ürünleri önemli bir faaliyet koludur. Fakat
su ürünlerinin kişi başına yıllık tüketimi oldukça düşüktür. Ülkenin orman varlığı 1994 yılı îtibâriyle
20.200.000 hektar dolayındadır. Genellikle yüksek artma gücüne sâhip hızlı büyüyen türdeki ağaçların
yetiştirilmesine hız verilmektedir. Bunun için okaliptüs ve kavak ağaçları bolca yetiştirilmektedir.
Sanâyi: Türkiye’de 1923 yılında çoğu ufak 341 endüstri kuruluşu olduğu tespit edilmiştir. 1927
yılında çıkarılan Sanâyi Teşvik Kânunundan faydalanılarak kurulan teşebbüsler toplamı 1932’de 1473’e
ulaşmış; çalıştırılan işçi sayısı da 55.321’i bulmuştur. Büyük yatırımları gerektiren tesislerin 1930’lardan
sonra devlet eliyle kurulmaya başlanması, sanâyileşme alanındaki ilk önemli adımı meydana getirmiş
ve İkinci Dünyâ Savaşından sonra özel teşebbüs de daha geniş ölçüde yatırıma girişmeye başlamıştır.
Sanâyi sektörü genel olarak îmâlât, mâdencilik ve enerji gibi üç bölüme ayrılabilir. Yaklaşık % 55’e
varan ağırlığı ile îmâlat sanâyii; tüketim malı üreten sanâyi (tütün, dokuma, giyim sanâyii gibi), ara
malı üretim sanâyii (orman, deri, lastik, çimento vs.), yatırım malları sanâyii (kara-demiryolu taşıtları...)
olmak üzere üç bölüme ayrılır. Bugün îmâlât sanâyiinde en büyük payları sırasıyla gıdâ, dokuma-giyim,
petrol, demir-çelik ve kimyâ almaktadır. Sanâyi hakkında her ilde ayrıca geniş bilgi verilmiştir.
Türk ekonomisinin esas problemlerinden biri olan dış kaynaklara bağlılığının azalması, toplam
ihrâcat içinde sanâyi ürünlerinin payının artmasına önem verilmektedir.
Türkiye ekonomisinde tarım ve hizmetler sektörlerinin büyük ağırlık taşıması ve teknolojik zayıflık
dış ticâret yapısına da yansımıştır. Son zamanlarda ihrâcat ağırlık kazanmıştır. Özellikle ihrâcat yapısını
sanâyi ürünlerine dökmek prensip olmuştur. Başlıca ihraç maddeleri şunlardır: Hububat, tohumlar,
sanâyi bitkileri, meyve-sebze, hayvanî ürünler, su ürünleri, yeraltı zenginlikleri, çimento, lastik, plastik,
deri-kösele, dokumacılık ve mâdenî eşyâlar. Genellikle OECD ve AT ülkeleriyle olan ihrâcât azalmıştır.
Buna karşılık Ortadoğu ve İslâm ülkelerine olan ihrâcat büyük ölçüde artmıştır. Türkiye ihrâcatının en
çok yapıldığı ülkeler sırasıyla:; Almanya, Irak, Libya, ABD, İsviçre, İran, Fransa, BDT, Suudi Arabistan,
Kuveyt ve Mısır’dır. Türkiye’nin ithâlâtı 1978 yılının başlarına kadar hızla genişlemiş, bir ara
durgunlaştıktan sonra artış hızına devam etmiştir. Genellikle yatırım maddeleri, hammadde, tüketim
maddeleri, makina-techizat ve inşaat malzemeleri ithal edilmektedir. Hammadde ithâlâtı Türkiye ithâlâtı
içinde % 73’lük bir oranla en büyük payı almaktadır. İthâlâtın yapıldığı başlıca ülkeler; OECD ülkeleri,
AT ülkeleri, Almanya, Danimarka, Fransa, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere, İrlanda, İtalya,
Yunanistan, ABD, Rusya ve Japonya’dır. Yine son yıllarda İslâm ülkeleriyle olan ithâlat büyük bir artış
göstermiştir. Bunlar içerisinde en büyük payı ise Irak, Libya, İran, Suudi Arabistan almaktadır.
Ulaşım: Türkiye’de ulaşım devlet eliyle yönetilmektedir. Kara, demir, deniz ve hava yollarıyla ilgili
her türlü yapım, onarım, yönetim ve denetim işleri Ulaştırma Bakanlığına bağlı bulunur. (Bkz.
Demiryolları, Deniz Ulaşımı, Karayolları)
Bunun yanısıra taşıma işlerinin bir bölümü özel sektör eliyle yapılmaktadır. Ancak bu işin denetimi
de kamu tarafından yapılmaktadır. Ulaştırma ve haberleşmeyle ilgili işler Ulaştırma Bakanlığının ilgili
birimleri tarafından yapılmaktadır.
Türkiye’nin posta, telefon ve telgraf hizmetlerini sağlayan PTT ayrıca, adli tebligat işlerini, posta
çekleriyle ilgili işleri yürütür, radyo ve televizyon alıcılarına âit ruhsatnâmeleri verir, bunların yıllık
ücretlerini alır ve milletlerarası telsizci şehâdetnameleri verir.
PTT’nin bu işleri yürüten kuruluşunda Merkez Teşkilât, Yönetim Kurulu ile Genel Müdür ve
Yardımcılarından meydana gelmektedir. Yine Merkezde Araştırma ve Geliştirme Kurulu, Tetkik Kurulu
ve Teftiş Kurulu Başkanlıkları ile Hukuk Müşâvirliği ve Savunma Sekreterliği bulunmaktadır.
Türkiye’deki hava, deniz ve kara yollarıyla ulaşımın genel durumu ise şöyledir:
Hava yolu: Dünyânın belli başlı şehirlerinden kalkan uçaklar İstanbul havaalanına iniş
yapmaktadırlar. Bâzı uçak şirketleri ise, Ankara’ya iniş yaparlar. İzmir, Antalya, Adana ve Dalaman
havaalanları Carter uçaklarına açıktır.
Deniz yolu: Deniz yolunu tercih edenler İstanbul ve İzmir ile Ege ve Akdeniz kıyılarında otuz
kadar limanda karaya çıkabilirler. Akdeniz’in önemli limanlarıyla bu iki Türk limanı arasında düzenli
seferler vardır. Ayrıca Adriyatik kıyılarındaki İtalya limanlarıyla, İzmir arasında feribot seferi bulunur.
Karadeniz, İstanbul arasında da düzenli seferler yapılır.
Kara yolu: Kara yoluyla seyahat etmek isteyenler, özel araba, otobüs veya treni seçebilirler.
Avrupa’nın büyük merkezlerinden hemen hemen her gün İstanbul’a tren seferleri yapılmaktadır. Aynı
şekilde İstanbul’dan hareket eden Toros Ekspresiyle Irak ve Suriye’ye gitmek mümkündür. Öte yandan
Türkiye ile İran arasında kurulan demiryolu hattı iki ülke arasında doğrudan bağ meydana getirmektedir.
E-5 Avrupa Turistik Karayolu, Edirne yakınlarında Kapıkule Türk sınırını geçerek İstanbul’a uzanır.
Türkiye karayolu şebekesi son otuz yılda büyük ölçüde gelişmiş bulunmaktadır. Uzunluğu 319.133
kilometreyi bulan yolların 64.000 km’lik kısmı asfalttır. Öteki bölümü stabilize yollardır.
Türkiye’de özellikle kış aylarında doğu bölgesinin kar altında kalmasına rağmen yollar her
mevsimde kullanılabilir durumunu korumaktadır. Kıyı boyunca giden yollar ilgi çekici güzel görüntüler
vermektedir.
Kara yollarıyla bağlantılı olarak 8000 kilometrelik demiryolları da kendi aralarında önemli şehir
merkezlerine bağlanırlar. Pekçok hat üzerinde yataklı, kuşetli veya pulmanlı vagonlar bulunmaktadır.
Su ürünleri: Üç yanı denizlerle çevrili olan ve akarsuları ve gölleriyle geniş bir su ürünleri
potansiyeli olan Türkiye için su ürünleri önemli bir faaliyet kolu olmaktadır. Su ürünleri bakımından
Türkiye’nin potansiyeli şöyle bir tablo içinde gösterilebilir:
Kıyı şeridi 7200 km
Tabiî göl 203.550 hektar
Baraj gölü 149.515 km2
Akarsu 175.715 km
Gölet (300 kadar)
Ancak bu zengin potansiyelden çeşitli sebeplerle uzun yıllar faydalanılamamıştır.
Ucuz hayvansal protein kaynağı olarak halkın beslenmesinde (dengeli beslenme) büyük önemi
olan su ürünlerinin kişi başına yıllık tüketimi, dünyânın bu konuda gelişmiş ülkeleriyle
karşılaştırılmayacak kadar düşüktür.
Deniz ürünlerini muhâfaza edilecek yerlerin azlığından, genellikle kıyı kesimlerinde tâze olarak
tüketilen balığın Doğu Karadeniz’de yıllık tüketimi kişi başına 35-40 kg’ı bulurken, Anadolu’nun çeşitli
yerlerinde bir kg’ın altına düşmüştür. Pazarlama, soğuk muhâfaza, taşımacılık konusundaki gerekli
tedbirler alındığında, halkın su ürünleri tüketimi alışkanlığı zamanla gelişerek bu tüketim dengesizliği
giderilebilecektir.
1971 yılında yürürlüğe giren 1380 sayılı Su Ürünleri Kânununun, Tarım ve Köyişleri Bakanlığına
verdiği görevleri yürütmekle görevli Su Ürünleri Dâire Başkanlığının aldığı tedbirlerle, üretim yıldan yıla
artmaktadır.
TÜRKİYE SELÇUKLULARI
Oğuz Türklerinin Üçoklu Kınık Boyuna mensup Selçuklu hükümdar âilesinden Süleymân Şah
tarafından Anadolu’da kurulan bir devlet. Malazgirt Zaferiyle Anadolu kapılarını Türklere açan mücâhid
Sultan Muhammed Alparslan, muhârebeye katılan kumandan ve Türkmen reislerine Anadolu’yu
Türkleştirme ve İslâmlaştırma vazîfesini verdi. Bunlardan Kutalmışoğlu Süleymân Şah, Selçuk Beyin
oğlu Arslan Yabgu’nun torunu olup, Anadolu’daki fetih harekâtından sonra Antakya’dan Anadolu’ya girdi.
1074 senesinde Konya ve havâlisini mahallî Rum despotlarından alarak, fetihlere devamla İznik önlerine
geldi. 1075 senesinde İznik’i fethederek, emrindeki kuvvetlerin merkezi yaptı. Böylece Türkiye Selçuklu
Devletinin temeli atılmış oldu.
Süleymân Şâh, Bizans’ın merkezî ve mahallî tekfurlukları arasındaki çekişmelerden faydalanarak,
bölgede hâkimiyetini kuvvetlendirdi. İznik’te yeni bir Türk devletinin kurulması, Anadolu’ya gelen
Türkmenlerin birleşmesini temin edip, doğudaki Müslüman Türklerin büyük topluluklar hâlinde bölgeye
gelmelerine sebep oldu. Bölgede Türk nüfûsunun artarak devletin kuvvetlenmesiyle; Bizans’ın kötü
idâresi, bitmek bilmeyen iç harpler ve isyânlar sebebiyle perişân olan yerli halk da, Süleymân Şahın
idâresinde huzur ve sükûna kavuştu. Bu sâyede Türkiye Selçuklu Devleti sağlam bir temele oturdu.
Küfür karanlığından, İslâm nûrunun aydınlığında hürriyet ve adâlete kavuşan yerli halk, kısa zamanda
seve seve Müslüman oldu. Çeşitli gâyelerle bölgeye gelen Türkmenleri emrinde birleştiren Kutalmışoğlu
Süleymân Şah, Anadolu’da birlik ve hâkimiyetini kuvvetlendirmek, Fırat boylarında ve Kilikya
taraflarında toplanmaya çalışan Ermeni gruplarına mâni olmak için harekete geçti. 1082 senesinde
Çukurova’ya giden Süleymân Şah; Adana, Tarsus ve Misis dâhil bütün bölgeyi zaptetti. 1084’te
Hıristiyanlardan Antakya’yı aldı. 1086’da Suriye Selçuklu Meliki Tutuş’la yaptığı muhârebede mağlup
oldu ve savaş meydanında vefât etti. Oğulları, Selçuklu Sultanı Melikşâh’ın yanına gönderildi (Bkz.
Süleymân Şah). Devlet bir müddet Süleymân Şahın İznik’te vekil bıraktığı Ebü’l-Kâsım tarafından idâre
edildi.
Selçuklu Sultanı Melikşah’ın 1092’de vefâtından sonra İran’dan kaçarak gelen Kılıç Arslan İznik’te
merâsimle karşılanıp, Türkiye Selçuklu tahtına çıkarıldı.
Birinci Kılıç Arslan tahta çıkar çıkmaz, devleti yeniden teşkilâtlandırdı. İznik’i mâmur bir hâle
getirdi. İçte otoriteyi sağladıktan sonra hemen gazâ ve akınlara başladı. Marmara sâhillerine yerleşmeye
uğraşan Bizanslıları bu bölgeden çıkardı. Batıyı emniyete aldıktan sonra doğuya yöneldi ve 1096
senesinde Malatya’yı kuşattı. Fakat bu sırada Haçlıların Batı Anadolu’ya girmesi üzerine, Kılıç arslan
muhâsarayı kaldırıp sür’atle geri döndü.
Avrupa’daki meşhur imparator, kral, prens derebey ve şövalyelerin büyük bir taassupla katıldıkları
Haçlı Seferlerinin ilki 1096-1099 seneleri arasında yapıldı. Birinci Kılıç Arslan, Haçlıları vur-kaç taktiğiyle
imhâ etti. Ancak İznik elden çıktığı için Konya’yı pâyitaht yaptı. Bizans imparatoruyla antlaşma
imzâladıktan sonra doğu fetihlerine başladı. 1103 senesinde Malatya’yı ele geçirdi. Daha sonra Musul’u
da topraklarına kattı. Emir Çavlı, Artukoğlu İlgâzi ve Sûriye meliki Rıdvân’ın kuvvetleriyle Habur Nehri
kenarında yaptığı muhârebede yenilerek nehre düşüp boğuldu (Bkz. Kılıç Arslan-I). Kılıç Arslan’ın büyük
oğlu Musul Vâlisi Şehinşah, Emir Çavlı tarafından esir alınarak İsfehan’a götürüldü.
Kılıç Arslan’ın vefâtı ve oğlunun esâreti, Türkiye Selçuklularını çok sarstı. Düşmanları bunu fırsat
bilerek ülke topraklarına saldırdılar. Bizanslılar, Batı Anadolu sâhillerini işgâle başladılar. Bu durum
karşısında Türkler, İç Anadolu’ya doğru çekilmek zorunda kaldılar. 1110 senesinde esâretten kurtulan
Şehinşah Konya’ya gelerek tahta geçti. Şehinşah’ın ve Kayseri emîri Hasan Beyin büyük gayretlerine
rağmen, Bizanslıların zulmünden kaçan Batı Anadolu’daki Türklerin, Orta Anadolu yaylalarına çekilmesi
durdurulamadı.
1116 senesinde Dânişmendliler, Sultan Şehinşah’ı tahttan indirip, Şehzâde Mes’ûd’u sultan îlân
ettiler. Sultan Mes’ûd, Dânişmendli tahakkümünden kurtulmaya, Bizanslıları Anadolu’dan atmaya ve
birliği sağlamaya çalıştı. 1182 senesinde Batı Seferine çıktı. Bu seferden sonra da doğuya seferler
düzenledi. Bizanslılar, Türklerin Batı Anadolu’da ilerlemelerini durdurmak için İmparator Manuel
komutasında bir orduyla Konya üzerine yürüdüler. Bu tehlikeli durum üzerine Sultan Mes’ûd’un oğlu
Kılıç Arslan, Aksaray’da bir ordu hazırlayarak, Konya önündeki Bizans ordusunun karşısına çıktı. Bizans
ordusunu pusu ve taarruzlarla 1145 senesinde ağır bir mağlûbiyete uğrattı.
Bu sırada İkinci Haçlı Seferiyle Anadolu’ya giren Avrupalılar da Türk mücâhitlerinin kılıçları önünde
duramadı. Selçuklu ordusu, Haçlılar karşısında büyük başarılar elde etti. Bu zaferler, istikrar ve
yükselme devrini tekrar başlattı. Halka, adâletle muâmele etmesi sebebiyle, Hıristiyanların bir çoğu,
Bizans yerine Türk idâresine bağlandı. Birçok eser inşâ ettiren Sultan Mes’ûd, kırk yıl saltanatta
kaldıktan sonra 1115 senesinde vefât etti. Yerine oğlu İkinci Kılıç Arslan tahta çıktı. İkinci Kılıç Arslan
babasının yolunda giderek, büyük hamleler yaptı. Anadolu’nun siyâsî birliğini kurmaya, ekonomik ve
kültürel yükselişini sağlamaya çalıştı. Doğu Seferine çıkarak devletin hudutlarını Fırat Nehrine kadar
genişletti. Bizanslılar ve yardımcı kuvvetlere karşı 1176 Miriokefalon (Düzbel/Karamukbeli) Meydan
Muhârebesini kazanarak Anadolu’yu yurt edinen Türklerin bölgeden atılamayacağını ispatladı.
Akıncılarını, Batı Anadolu’nun fethiyle vazifelendirdi. 1182 senesinde Uluborlu, Kütahya veEskişehir
havâlileri fethedildi. Denizli ve Antalya muhâsara edildi. Dânişmend arâzisi ve Çukurova zaptedildi.
Kazanılan zafer ve muvaffakiyetlerle siyâsî birlik ve hudut emniyeti sağlandı. İktisâdî ve kültürel
yükselme başladı. Bir süre sonra Kılıç Arslan, mücâdeleyle geçen uzun saltanat senelerindeki yorgunluğu
ve ihtiyârlığını mâzeret gösterip istirâhate çekildi. Sâhip olduğu toprakların idâresini on bir oğlu arasında
taksim etti. Kendisi Konya’da büyük sultan olarak kaldı. Oğullarının her biri bir vilâyette idâreyi ele
aldılar. Bu sırada Selâhaddîn Eyyûbî’nin Kudüs’ü zaptetmesi Üçüncü Haçlı Seferinin başlamasına sebep
oldu. Anadolu’dan geçmeye çalışan kalabalık Haçlı ordusu, Şehzâdelerin mukâvemetiyle karşılaştılar.
Yaptıkları çete harpleriyle Haçlı ordusuna büyük zâyiat verdirdiler. Fakat çok kalabalık olan Haçlıların bir
kısmı Filistin’e ulaştı. (Bkz. Haçlı Seferleri)
İkinci Kılıç Arslan 1192 senesinde Konya’da vefât etti (Bkz. Kılıç Arslan-II). Yerine büyük oğlu
Gıyâseddîn Keyhüsrev geçti. Fakat kardeşleri onun iktidarını kabul etmeyince aralarında saltanat
mücâdelesi başladı. Tokat Meliki Rükneddîn Süleymân Şah, 1196 senesinde Konya’yı zaptetti ve
saltanatını îlân etti. Birliği sağladıktan sonra Bizans’ı tekrar senelik vergiye bağladı. İç mücâdelelerden
faydalanarak hudut tecâvüzlerine başlayan Ermenileri cezâlandırdı. Gürcüler, Saltukluların
zayıflamasından istifâde ederek, Erzurum’a kadar gelince, Doğu Seferine çıktı. 1201 senesinde Saltuklu
Devletine son verdi. Artuklular ve Mengücüklerden aldığı yardımla Erzurum’dan Gürcistan üzerine sefere
çıktı. Sarıkamış yakınlarında Gürcü-Kıpçak ordusunun baskınına uğradı ve mağlup oldu. Tekrar
Gürcistan Seferine çıktıysa da yolda hastalanarak 6 Temmuz 1204 târihinde vefât etti. Konya’da
Künbedhâne’ye defnedildi. Yerine oğlu Üçüncü Kılıç Arslan geçti. Fakat çok geçmeden Gıyâseddîn
Keyhüsrev, Türkmen beylerinin dâvetiyle küçük yaştaki yeğeni Kılıç Arslan’ın yerine, tekrar Türkiye
Selçukluları sultânı oldu.
Gıyâseddîn Keyhüsrev, devletin hudutlarını emniyete almak için Bizanslılar ve Ermenilerle
mücâdele etti. Dördüncü Haçlı Seferiyle (1204) İstanbul, Lâtinlerin hâkimiyetine geçti. Bizans Hanedânı
Anadolu’ya kaçıp İznik ve Trabzon’da iki devlet kurdu. Bizanslılar, Karadeniz sâhillerine yerleşerek
ticâret yolunu kapattılar. Gıyâseddîn Keyhüsrev ticâret yolunu açmak için 1206 senesinde sefere çıktı.
Bizanslıları bu bölgeden atarak, Karadeniz yolunu açtı. Ertesi sene Akdeniz sâhillerine inerek Antalya’yı
fethetti. Bu sırada akıncı beyleri Batı Anadolu’da birçok yeri aldılar. Bu fetihler İznik Bizanslılarını
telaşlandırdı. Bizans ordusu ile 1211 senesinde Alaşehir’de yapılan muhârebede Selçuklu ordusu büyük
zafer kazandı. Muhârebe bittikten sonra Gıyâseddîn Keyhüsrev, meydanı dolaşırken bir düşman askeri
tarafından şehit edildi. Yerine oğlu İzzeddîn Keykâvus geçti.
İzzeddîn Keykâvus saltanatının ilk yıllarında taht mücâdelesini hâlletti. Daha çok iktisâdî
meselelere memleketin îmârına ve kültür faâliyetlerine önem verdi. Kervansaray, câmi ve medreseler
inşâ ettirdi. Verem hastalığına yakalanan İzzeddîn Keykâvus 1220 senesinde Viranşehir’de vefât etti.
Sivas’ta inşâ ettirdiği Dârüşşifâ’nın yanındaki türbesine defnolundu. Yerine kardeşi Alâeddîn Keykubâd
geçti.
Sultan Alâeddîn Keykubâd zamânı, Türkiye Selçuklularının en kudretli, en müreffeh ve en parlak
devri olarak geçti. Anadolu’nun emniyeti için başta Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere şehirleri surlarla
tahkim ettirdi. Moğol tehlikesine karşı hudutlarda tedbir aldı. Bu işleri sırasında fetihlere de devâm etti.
Askerî ve ticârî ehemmiyeti büyük olan Kolonoras Kalesini muhâsara altına adı. 1221 senesinde kaleyi
fethetti. Buraya, Sultanın ismine nispetle Alâiye denildi. Moğol tehlikesine karşı tahkim ve askerî
tedbirler yanında diplomatik yola da başvurdu. Moğol Ögedey Kaana elçi gönderip sulh yaptı. Alâeddîn
Keykubâd, saltanatı zamânnda Türkiye Selçuklu Devletini Moğol istilâ ve zulmünden korudu. Alâeddîn
Keykubâd, 1 Haziran 1237 târihinde Kayseri’de vefât etti. Yerine İzzeddîn Kılıç Arslan’ı veliahd tâyin
etmesine rağmen büyük oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev tahta geçti. (Bkz. Alâeddîn Keykubâd-I)
İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev (1237-1246) Moğollara (Temmuz 1243) Kösedağ’da yenilince,
devletin yıkımı başladı. Kösedağ bozgunundan, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılışına kadar olan
devrede (1243-1308), Selçukluları büsbütün sindirmek için, Moğol faaliyet ve zulmü devam etti.
1259’da Kızılırmak hudut olmak üzere devletin ikiye ayrılması, 1262’de Karamanlıların isyan ederek
Konya üzerine yürümeleri, 1276’da Moğollara karşı Hatıroğlu isyânı, 1277’de Mısır Memlûk Sultanı
Baybars’ın Hatıroğlu’nu desteklemek için Anadolu’ya girip, Kayseri’ye kadar gelmesi, Karamanoğlu
Mehmed Beyin 1277’de Konya’da yeni bir Sultanı tahta çıkarma teşebbüsüyle, Cimri hâdisesi gibi çeşitli
siyâsî, iktisâdî ve sosyal çalkantılar meydana geldi. Anadolu Selçuklu Devletinin çöküşü başlayınca,
Moğol zorbalığının önüne geçmek için Türk beyleri ve Anadolu ahâlisinin yer yer mücâdelesi görüldü.
Çökmekte olan Anadolu Selçuklu Devletinin yıkıntıları üzerinde çeşitli Oğuz boyları, Türkmen beyleri ve
kumandanlar, beylikler kurmaya başladı. Bu beyliklerden, Bizans hududunda kurulan Osmanlı Beyliğinin
Batı Hıristiyan âlemine karşı açık fütûhat cephesiyle diğerlerinden farklı stratejik mevkide bulunması, o
istikâmette süratle genişleme imkânı bulduğu gibi, dar ve sıkışık beyliklerin reisleri yerine göre dostça,
bâzan baskı yaparak bütün Anadolu’yu kendi idâresinde toplamasını, 20. yüzyılın başlarına kadar üç
kıtaya hâkim olmasını sağladı. (Bkz. Osmanlı Devleti)
Türkiye Selçuklu Devleti arâzisi üzerinde Moğollar, Haçlı istilâ harekâtı neticesi gibi korkunç
katliam, yıkım ve dehşet saçıcı hâdiseler bırakarak, bölgeyi işgâl ettiler. Moğol istilâsıyla Türkiye
Selçuklu Devleti, 14. yüzyılın başında yıkıldı. Anadolu Moğol kontrolüne girdiyse de, 14. yüzyıldan sonra
bölgede Osmanlı hâkimiyeti başlayıp, Haçlılar ve Moğolların açtığı yaraları kapamaya çalıştı.
Türkiye Selçuklularını Oğuzların Üç Oklar kolunun Kınık Boyuna mensup Selçuklular kurup idâre
ettiler. Devlet teşkilâtı sağlam bir esâsa sâhipti. Türkiye Selçukluları; Karahanlı, Büyük Selçuklu ve
Abbâsîlerin yanında diğer Türk ve İslâm devletlerinin teşkilâtlarından da geniş ölçüde faydalandılar.
Bunları mükemmel bir şekilde kendi bünyelerine uydurdular. Sultanlar, devletin idâresinde hissedilen
ihtiyaçlara göre teşkilâtlarını genişlettiler ve zaman zaman da yenileme yollarına gittiler. Devletin,
hânedân âzâları arasında taksim edilmesinin; bölünmeye ve saltanat mücâdelesine sebep olduğu
görüldü. İkinci Kılıç Arslan’dan sonra merkeziyetçilik geliştirildi.
Devlet, önceki Türk hâkimiyetlerinde olduğu gibi hânedânın müşterek mes’ûliyeti altındaydı.
Devleti idâre eden hükümdârın ise, hânedân mensubu olması şarttı. İsimleri Türkçe ve İslâmî idi. Ayrıca
halîfe ve âlimler tarafından künye ve lakablar verilirdi. Tahta yeni çıkan sultanlar, halîfeye
hükümdârlıklarını tasdik ettirirler, adlarına para bastırır ve hutbe okuturlardı. Muhârebelerde veya
herhangi bir gezide hâkimiyet alâmeti olarak sultanların başları üstünde atlastan veya altın işlemeli
kadifeden yapılmış bir çetr (şemsiye) tutulur, dâimâ yanında hazır bulunan kös, sultanın kapısında
günde beş defâ növbet çalardı. Vilâyetlerdeki meliklerin günde üç növbet çaldırma hakları vardı.
Sultanlar, haftanın muayyen günlerinde devlet erkânını ve emirleri, huzuruna kabul eder ve onların
görüşlerini alırlardı. Sultan; iktâların tevzii, kâdı (hâkim)ların tâyini, devlete bağlı beylik ve sultanların
başına geçenlerin tâyinini tasdik eder, hükûmete karşı işlenen cürümlerle meşgul yüksek mahkemeye
de başkanlık ederdi. Devletin mutlak sûretle idâresi, birinci derecede sultana âit olmakla birlikte, bizzat
kendisi, mevcut kânunlara uyardı. Sultan, adâlet mekanizmasının sıhhatli olması için, haftada iki gün
halkın derdini dinlerdi.
Sultanlar sarayda otururdu. Sarayda; Hacibü’l-Hüccab, Üstâdüddâr, Silahdâr, Emîr-i Alem,
Câmedâr, Şarabdâr (meşrubatçı), Taştâr veya Âbdâr, Emîr-i Çaşnigîr, Emîr-i Ahur, Emir-i Şikâr, Emir-i
Devât, Emir-i Mahfil, Serheng-Nedim, Musahip vazife yapardı. Bunlar, sultanın en emniyetli adamları
arasından seçilir ve bu vazifelerden her birinin emrinde askerî kıt’alar bulunurdu.
Ordu; Gulâmân-ı saray, hassa ordusu, hânedâna mensup meliklerin kuvvetleri, Türkmen
kuvvetleri, tâbi kuvvetler, ücretli askerler ve donanmadan müteşekkildi. Ordunun ve idârenin esâsını,
mahallinde çiftçilerin ödediği vergilerle beslenen Türk iktâ askerleri teşkil ederdi. Orduda dînî vazifeleri
görmek ve gazâ rûhunu canlı tutmak maksadıyla âlim, derviş ve mutasavvıflar bulunurdu. Silâh olarak,
ok, yay, kılıç, kargı, çomak, gürz, mızrak, topuz, nacak, mancınık, merdiven, seyyar kule kullanılırdı.
Ordudaki birlikler muhtelif bayrak, tuğ ve alem taşırlardı.
Türkiye Selçuklularında şer’î dâvâlara her şehirde bulunan kâdılar bakardı. Konya’da oturan baş
kâdıya Kâdı’l-kudât denirdi. Bu kâdılar, tereke, hayrat işleri ve vakıfların idâresine bakarlardı.
Selçuklularda örfî dâvâlara bakan mahkemeler de bulunurdu. Bu mahkemeler, âsâyiş, devlet emirlerine
itâatsizlik ve siyâsî suçlar gibi dâvâlara bakardı. Bu örfî mahkemelerin başında emîr-i dâd bulunurdu.
Kâdıların verdikleri hükme müdâhale edilemezdi. Ancak yanlış verilen bir hüküm olursa, diğer kâdılar
tarafından altı imzâlanarak sultana arz edilirdi. Kâdıların yüksek medrese tahsili görmüş, İslâm ahlâkıyla
ahlâklanmış olması şarttı. Müftîler, Hanefî mezhebine göre fetvâ verirlerdi. Ehl-i sünnet îtikâdında olan
halkın çoğu Hanefî, bir kısmı Şâfiî ve pek azı da diğer iki hak mezhebden idi.
Türkiye Selçukluları sultanları kültür ve medeniyet hizmeti için ilme ve âlimlere kıymet verdiler.
Bir ilim ocağı olan medreselerde eğitim ve öğretim ücretsizdi. Vakıf gelirleri, onların geçimini temin
ederdi. Medreselerde İslâm ilimlerinden; ilm-i tefsîr, ilm-i üsûl-i hadîs, ilm-i hadîs, ilm-i usûl-i kelâm,
ilm-i kelâm, ilm-i usûl-i fıkıh, ilm-i fıkıh, ilm-i tasavvuf yanında, matematik, astronomi, tıp ve felsefe
gibi fen bilgileri de öğretilirdi. Umûmiyetle, medresenin yanında dârüşşifâ denilen hastahâne, câmi,
kütüphâne, zâviye, kervansaray, imâret de bulunurdu. Bunlar da birer, ilim ve irfân yuvasıydı. İslâm
ülkelerinden birçok âlim, Anadolu’daki ilim yuvalarına gelip ders verdiler. Başta sultan olmak üzere
devlet adamlarından ve ahâliden iyi muâmele gördüler. Türkiye Selçuklu Devletini, ilim ve irfân yuvası
hâline getiren kıymetli İslâm âlimlerinin arasında; Şihâbüddîn-i Sühreverdî, Necmeddîn-i Râzî, Şeyh-i
Ekber Muhyiddîn-i Arabî, Ahmed Fakîh, Mevlânâ Celâleddîn, Muhammed Rûmî, Hâcı Bektaş-ı Velî,
Sadreddîn-i Konevî, Safiyyeddîn Muhammed Urmevî, Sirâcüddîn Mahmûd Urmevî, İzzeddîn Urmevî,
Celâleddîn Habîb, Sâdeddîn-i Fergânî, Fahreddîn Irakî, Kâdı Burhâneddîn, Kutbeddîn-i Şîrâzî, Ahî Evren,
Evhadüddîn Ebû Hâmid Kirmânî, Şems-i Tebrîzî, Muhammed Behâüddîn Veled, Seyyid Burhâneddîn
Muhakkık Tirmizî, Şeyh Hüsâmeddîn Çelebi, Mevlânâ Muhyiddîn Kayserî, Şeyh Edebâlî, İbn-i Türkmânî,
İbrâhim-i Hemedânî, Cemâleddîn-i Aksarâyî gibi devrin en seçkin âlimleri vardı.
Âlimlerin ders verip, eser yazdıkları müesseselerin en meşhurları şunlardır: Konya’da: Karatay
Medresesi, Atabekiyye Medresesi, Akşehir Medresesi, İnce Minâre Dâr-ül-huffâzı, Sırçalı Medrese,
Altunaba Medresesi, Dâr-üş-şifâ-ı Alâî; Kayseri’de: Sâhibiyye Medresesi, Sirâceddîn Medresesi, Şifâiyye
Gıyâsiyye Medresesi, Hunat Hâtun Medresesi; Aksaray’da: Zinciriyye Medresesi; Sivas’ta: Dâr-üş-şifâ,
Gök Medrese, Çifte Minâre Medresesi, Burûciye Medresesi; Erzurum’da: Yâkutiye Medresesi, Çifte
Minâre Medresesi.
Anadolu’da Türkmenler, Türkçe konuşup, sözlü ve yazılı edebiyât eserleri meydana getirdiler. Dînî
ve bâzı edebî eserlerde Arapça ve Farsça kullanılırdı. Halkın büyük çoğunluğu Türkçe konuşurdu. Daha
sonraları Türkçe, edebiyât dili hâlini aldı. Ahmed Fakîh, Hoca Dehhânî, Hoca Mes’ûd, Yûnus Emre, Türkçe
şiirler söyleyip yazdılar. Yûnus Emre, şiirdeki büyük kudreti ve tasavvuf aşkıyla Türkçenin en güzel, en
iyi örneklerini verdi. Göçebeler arasında Oğuznâme ve Dede Korkud destanlarıyla gâziler arasında
çok rağbet bulan Dânişmendnâme ve Battalnâme bu devirde sözlü edebiyâttan yazılı edebiyâta
intikâl etti. Celâleddîn-i Rûmî ve oğlu Sultan Veled, insanlara doğru yolu gösteren ve nasîhat veren
eserlerini Farsça yanında Türkçeyle de yazdılar.
Türkiye Selçukluları, Anadolu’yu Müslüman ve gayri müslim kavimler arasında bir köprü hâline
getirdiler. Dünyâ ticâret yollarını açıp, tedbirler aldılar. Ticârî münâsebetleri zorlaştıran engelleri kaldırıp,
ülkenin birçok yerinde kervansaraylar yaptırdılar. Yolcuların buralarda, hayvanları ile birlikte üç gün
ücretsiz kalma ve yemek yeme hakları vardı. Buralara gelen, müslim ve gayri müslim, zengin-fakir,
hür-köle bütün misâfirlere aynı yemek verilmesi ve eşit muâmele yapılması esastı. Kervansaraylar ve
hanlar bir külliye hâlinde olup, hepsinin câmi ve kütüphânesi vardı.
Türkiye Selçukluları Sultanları Tahta Geçişi
Kutalmışoğlu Süleymân Şah 1076
Ebü’l-Kâsım’ın nâibliği 1086
Birinci Kılıç Arslan 1092
Fetret Devri 1107-1110
Şehinşah (Melikşah) 1110
Birinci Rükneddîn Mes’ûd 1116
İkinci Kılıç Arslan 1155
Birinci Gıyâseddîn Keyhüsrev (Birinci hük.) 1192
Rükneddîn Süleymân Şah 1196
Üçüncü Kılıç Arslan 1204
Birinci Gıyâseddîn Keyhüsrev (İkinci hük.) 1205
Birinci İzzeddîn Keykâvus 1211
Birinci Alâeddîn Keykubâd 1220
İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev 1237
İkinci İzzeddîn Keykâvus 1246
Ortak İktidar 1249-1254
Birinci Keykâvus 1254
Dördüncü Kılıç Arslan (Ülkenin bir 1257
bölümünde)
Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev 1266
İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd (Birinci hük.) 1284
Saltanat mücâdelesi 1296-1298
Üçüncü Alâeddîn Keykubâd 1298
İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd (İkinci hük.) 1302
Beşinci Kılıç Arslan 1310
Moğol Vâlisi Timurtaş’ın Türkiye Selçukluları 1318
saltanatına son vermesi
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ (TBMM)
Türk milletinin hâkimiyet, yâni sâhipliğini temsil eden her türlü yasama yetkisine sâhip meclis. En
yüksek kamu gücü olan TBMM bütün yetkilerini Anayasa’dan alır. 7 Kasım 1982’de halk oyu
(referandum) ile kabul edilen Türkiye Cumhûriyeti Anayasası’na göre, 450 milletvekilinden meydana
gelir. Anayasanın ilk şeklinde 400 olan milletvekîli sayısı, 1987’de yapılan Anayasa değişikliğiyle, 1961
Anayasasında olduğu gibi 450 olarak belirlenmiştir.
Târihi: Birinci Meşrûtiyetin îlânından sonra, daha önce hazırlanıp îlân edilen tâlimât-ı
muvakkateye (geçici tâlimâta) göre yapılan seçimler netîcesinde ilk meclis 20 Mart 1877’de Meclis-i
Umûmi-yi Millî adıyla toplanmıştır. Kânûn-i Esâsiye (Anayasaya) göre Meclis-i Umûmî pâdişâh
tarafından tâyin edilen 40 üyelik bir Âyân Meclisiyle, her 50.000 kişi için bir üye olmak üzere halk
tarafından seçilen Meclis-i Meb’ûsandan meydana geliyordu. Yasama kuvvetinin yürütüldüğü ilk Meclis-
i Umûmîde 69’u Müslüman, 46’sı gayri müslim 115 kişi halk tarafından, 40 yerine 26’sı tâyin edilen
Âyân Meclisinde üyelerin % 56’sı okuma-yazma bilmiyordu.
Meclisteki milletvekillerinin durumları, ilk günden îtibâren azınlıkların devlet kurmaları için
yaptıkları mücâdeleler, verimsiz çalışmalar meclisten arzu edilen faydayı ortaya koyamamıştı. Bunun
üzerine 1876 Kânûn-i Esâsî’nin kendisine verdiği hakka dayanarak Sultân Abdülhamîd Han meclisi
tâtil etmişti (28 Haziran 1877). Tatil oluncaya kadar meclis elli altı toplantı yapmış, bundan sonra İkinci
Meşrûtiyetin îlânına kadar meclis bir daha toplanamamıştı.
1908 yılında İkinci Meşrûtiyetin îlânından sonra yapılan seçimlerde İttihât Terakkî Partisi mecliste
çoğunluğu sağladı. Birinci Dünyâ Harbinden sonra meclis feshedilinceye kadar açık kaldı.
Yeni Türk Devletinin ilk meclisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920’de açıldı. Bu
mecliste 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasa, daha sonra 1924 Teşkilât-ı Esâsiye kabul edildi. 27 Mayıs
1960 yılında yapılan ihtilâlle 1924 Anayasası kaldırılarak 1961 Anayasası kabul edilmiştir. Bu
anayasaya göre meclis, Senato ve Millet Meclisinden meydana geliyordu.
12 Eylül 1980 târihindeki askerî müdâhaleyle 1961 Anayasası kaldırılmış, 1982 Anayasası, 7
Kasım 1982 târihinde halk oyuna sunularak kabul edilmiştir. 1982 Anayasası tek meclis sistemini
getirmiş, Senato kaldırılmıştır.
TBMM’nin görev ve yetkileri: Kânun koymak, değiştirmek ve kaldırmaktır. Bakanlar Kurulunu
ve bakanları denetlemek, Bakanlar Kuruluna belli konularda kânun hükmünde kararnâme çıkarmak
yetkisi vermek, bütçe ve hesap kânun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek. Para basılmasına ve savaş
îlânına karar vermek, Milletlerarası antlaşmaları uygun bulmak. Genel ve özel af îlânına, mahkemelerce
verilip kesinleşen ölüm cezâlarının infâzına karar vermek. Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere
gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin vermek.
TBMM’nin kuruluşu: Türkiye Büyük Millet Meclisi, millet tarafından genel oyla seçilen 450
milletvekilinden meydana gelir. Seçimler 5 yılda bir yapılır. Meclis bu beş yıllık süre dolmadan seçimin
yenilenmesinde karar verebileceği gibi, Anayasada belirtilen şartlar altında Cumhurbaşkanınca verilecek
karâra göre de seçimler yenilenebilir. Süresi biten milletvekilleri yeniden seçilebilir. Yenilenmesine karar
verilen meclisin yetkileri, yeni meclisin seçilmesine kadar devâm eder.
Otuz yaşını dolduran her Türk seçilme şartlarını taşıyorsa, milletvekili olabilir. Türkiye’de oturup
Türk vatandaşı olmayanların milletvekili seçilebilmelerine imkân yoktur. Bundan başka milletvekili
seçilmesine engel olabilecek başka şartlar da vardır. Bunların başında ilkokul diploması olmamak (1961
Anayasasına göre, okuma-yazma bilmek yeterli oluyordu), askerlik hizmetlerini yapmamış olmak, ağır
hapis cezâsıyla kesin hüküm giymiş bulunmak gelir. Bir de hâkim ve savcılar, yüksek yargı organları
mensupları, yüksek öğretim kurulu üyeleri, kamu kurumu ve kuruluşların me’mur statüsündeki
görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, silahlı kuvvetler
mensupları. Bunlar görevlerinden çekilmedikçe aday olamazlar, milletvekili seçilemezler (Anayasa
m.76).
TBMM üyeleri: Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri
değil, bütün milleti temsil ederler. TBMM üyeleri, meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, mecliste
ileri sürdükleri düşüncelerinden, meclis tarafından başka bir karar alınmadıkça, bunları meclis dışında
tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar. Seçimlerden önce veya sonra suç işlediği ileri
sürülen bir milletvekili, meclis kararı olmadıkça tutuklanamaz, sorguya çekilemez ve yargılanamaz.
TBMM’nin faaliyetleri: TBMM her yıl Eylül ayının ilk günü kendiliğinden toplanır. Meclis bir
yasama yılında en çok üç ay tâtil yapabilir. Ara verme veya tâtil sırasında, doğrudan doğruya veya
Bakanlar Kurulunun isteği üzerine, Cumhurbaşkanınca toplantıya çağrılır. Meclis Başkanı da, ya
doğrudan doğruya veya üyelerin beşte birinin yazılı isteği üzerine, meclisi toplantıya çağırır. Araverme
veya tâtil sırasında toplanan TBMM’de öncelikle bu toplantıyı gerektiren konu görüşülmeden ara verme
veya tâtile devâm edilmez.
TBMM, çalışmalarını, kendi yaptığı içtüzük hükümlerine göre yürütür. Başka bir hüküm yoksa,
TBMM, üye tam sayısının en az üçte biriyle toplanır. Toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir.
Ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tam sayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz.
Bakanlar Kurulu üyeleri TBMM’nin katılamadıkları oturumlarında kendileri yerine oy kullanmak
üzere bir bakana yetki verebilirler. Ancak bir bakan kendi oyu ile ancak iki oy kullanabilir. TBMM genel
kurulundaki görüşmeler açıktır. Tutanak dergisinde de tam olarak yayınlanır. Oturumun gizli
yapılmasına meclis karar alabilir. O zaman görüşmeler gizli yapılır.
TBMM’de Millet Meclisi, Cumhûriyet Senatosu, Temsilciler Meclisi ve Danışma Meclisine
başkanlık yapmış olanların listesi:
TBMM Başkanları
M. Kemal Atatürk 24 Nisan 1920-29 Ekim 1923
Ali Fethi Okyar 1 Kasım 1923-22 Kasım 1924
Kazım Özalp 26 Kasım 1924-1 Mart 1935
M. Abdülhalık Renda 1 Mart 1935-5 Ağustos 1946
Kazım Karabekir 5 Ağustos 1946-26 Ocak 1948
Ali Fuad Cebesoy 30 Ocak 1948-1 Kasım 1948
Şükrü Saraçoğlu 1 Kasım 1948-22 Mayıs 1950
Refik Koraltan 22 Mayıs 1950-27 Mayıs 1960
Millet Meclisi Başkanları
1 Kasım 1961-22 Ekim 1965
Fuat Sirmen 22 Ekim 1965-1 Kasım 1970
Ferruh Bozbeyli 26 Kasım 1970-24 ekim 1973
Sabit Osman Avcı 18 Aralık 1973-17 Haziran 1977
Kemal Güven 17 Kasım 1977-12 Eylül 1980
Cahit Karakaş 4 Aralık 1983-24 Aralık 1987
Necmettin Karaduman 24 Aralık 1987-9 Kasım 1989
Yıldırım Akbulut 23 Kasım 1989-1 Kasım 1991
Kaya Erdem 14 Kasım 1991
Hüsameddin Cindoruk
Cumhûriyet Senatosu Başkanları 28 Ekim 1961-1 Kasım 1963
1 Kasım 1963-1 Kasım 1965
Suat Hayri Ürgüplü 2 Aralık 1965-19 Kasım 1970
Enver Aka 19 Kasım 1970-14 Haziran 1977
İ. Şevki Atasagun 16 Haziran 1977-6 Kasım 1979
Tekin Arıburun 6 Kasım 1979-12 Eylül 1980
Sırrı Atalay
İ. Sabri Çağlayangil
Temsilciler Meclisi Başkanı
Kazım Orbay 9 Ocak 1961-26 Ekim 1961
Danışma Meclisi Başkanı
Sadi Irmak 27 Ekim 1981 - 5 Aralık 1983
TÜRKİYE ODALAR VE BORSALAR BİRLİĞİ (TOBB)
Alm. Verein der Türkischen Kammer und Börsen, Fr. Union Turque des Chambres et des Bourses,
İng. Türkish Union of Chambers and stock Exchanges. Türkiye Ticâret, Sanâyi, Deniz Ticâret Odaları
ve Ticâret Borsalarının birleşmesiyle, özel kanunla kurulmuş, tüzel kişiliğe sâhip, kamu kurumu
niteliğinde meslekî üst kuruluş.
Mart 1950 târih ve 5590 sayılı kânunda belirtilen esaslara göre, o târihte mevcut olan oda ve
borsaların yetkilileri Şubat 1952’de bir araya gelerek teşkil ettikleri genel kurulla Türkiye Odalar ve
Borsalar Birliği resmen kuruldu. Kuruluşun yapısıyla ilgili olarak 1981, 1986 ve 1988’de yeni kanûnî
düzenlemeler yapıldı. Odalar ve borsalar arasındaki birlik ve dayanışmayı sağlamak ve bunların genel
meslek çıkarlarına uygun olarak gelişmelerine yardımcı olmak gâyesiyle kurulan, birlik, ekonomik
durumla ilgili raporlar hazırlar, hükûmet tarafından verilen vazîfeleri yürütür, TBMM Komisyonları ve
bakanlıklarca istenen bilgi ve görüşleri verir, oda ve borsaların kendi aralarında veya bir oda ile bir borsa
arasında çıkan anlaşmazlıkları çözmeye çalışır, Milletlerarası Ticâret Odasının (ICC) Türkiye Milli
Komitesini teşkil deer ve çalıştırır, yabancı ticâret ve sanâyi odalarının vekillik, temsilcilik ve
muhabirliğini yapar, milletlerarası meslekî toplantılara katılır, millî ve milletlerarası sergi ve fuarlara
katılır. Türkiye Ticâret Sicili Gazetesi’ni de çıkaran Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Organize Sanâyi
bölgeleri kurar veya kurulmuş olanlara katılır, gerektiğinde yurtdışında temsilcilikler ve irtibat büroları
kurar. Devlet Plânlama Teşkilâtının (DPT) çeşitli komisyonlarında devamlı olarak temsilci bulundurur,
Millî Prodüktivite Merkezi, Türk Standartları Enstitüsü, İhrâcâtı Geliştirme Merkezi, Basın Îlân Kurumu,
TÜBİTAK, OYAK, Türkiye Sanâyi Sevk ve İdâre Enstitüsü, İşletme İktisâdî Enstitüsü gibi kuruluşların
faaliyetlerine de katılır.
Ayrıca TC Merkez Bankası, Umûmî Mağazalar TAŞ, Aspilsan, İstanbul Dünya Ticâret Merkezi,
Mersin ve Antalya serbest bölgelerinde iştirakleri vardır. İktisâdî Kalkınma Vakfı, İktisâdî Araştırmalar
Vakfı, Türk Tanıtma Vakfı gibi Vakıfların faaliyetlerinde de etkilidir.
Bünyesinde 150 ticâret ve sanâyi odası, 60 ticâret odası, 11 sanâyi odası, 2 deniz ticâret odası ve
66 ticâret borsası bulunan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin toplam üye sayısı 650-700.000
civârındadır. Günlük Türkiye Ticâret Sicili Gazetesi, haftalık Türkiye İktisat Gazetesi, aylık
Uluslararası Ticâret Odası Türkiye Millî Komitesi Bülteni, Üç aylık Ekonomik Rapor ile yıllık
İktisâdî Rapor gibi süreli yayınlarla, tertiplenen toplantıların ve Seminerlerin raporlarını ve çeşitli
araştırmaları kitap veya broşür olarak yayınlamaktadır.
TÜRKİYE RADYO VE TELEVİZYON KURUMU (TRT)
Devlet adına ülkenin çeşitli yerlerinde radyo ve televizyon verici istasyonları ve tesisleri kurmak,
işletmek, yurt içinde ve yurt dışında eğitici ve eğlendirici yayınlar yapmak, yabancı ve milletlerarası
radyo ve televizyon kuruluşlarıyla münâsebetleri sağlamak gâyesiyle kurulmuş, tüzel kişiliği olan
tarafsız kamu kuruluşu.
Dünyâda radyo yayıncılığı 1920’li yıllarda başladı. Türkiye’de ise ilk radyo yayını 6 Mayıs 1927
târihinde yapıldı. Yabancı Ortaklı Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi adıyla kurulan bir özel şirket radyo
yayıncılığını üstlendi. Bu şirkete verilen işletme yetkisiyle Ankara ve İstanbul’da telsiz telgraf istasyonları
olarak 5’er kW gücünde vericiler kuruldu ve yayına geçildi.Radyo yayınları bu vericilerden yapıldı. Şirket
tarafından sürdürülen bu radyo yayıncılığı 10 yıl devam etti. Verici gücünün arttırılmaması ve yayın
kalitesinin düşük olması sebebiyle, hükûmet işletme yetkisini 1936’da şirketten alıp bir devlet kuruluşu
olan PTT’ye verdi. BöyleceDevlet Radyoculuğu dönemine geçilmiş oldu. Ülke içinde uzun dalgadan yayın
yapacak 120 kW gücünde bir vericiyle, kısa dalgadan yurt dışına yayın yapacak 20 kW gücünde iki
vericinin yapımına başlandı. Bu vericiler 28 Ekim 1938’de yayına geçti. Bu târihte Ankara Radyosu
resmen açıldı.
PTT 1938-1940 seneleri arasında vericilerin gücünü arttırmakla birlikte yayın kalitesini
yükseltemedi. Radyo yayınlarının idâresi 1940’ta Matbuat Umum Müdürlüğüne bırakıldı. 1949’da orta
dalga üzerinden yayın yapacak 150 kW gücündeki İstanbul vericisinin eklenmesiyle yayınların toplam
gücü 300 kW’ye ulaştı. Radyo yayınları Türkiye’nin yüzde 25’inde dinlenebilir hâle geldi. 1950’de 100
kW gücünde İkinci bir kısa dalga vericisi yayına geçti. 1960’tan sonra Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya,
Gaziantep, Kars ve Van’da il radyoları yayına başladı. Ayrıca 1 kW gücündeki Erzurum, Diyarbakır ve
İskenderun radyoları kuruldu.
1961 Anayasasında radyo ve televizyon yayınlarının idâresinin özerk ve tarafsız bir kamu iktisâdî
kuruluşuna verilmesi hükmü yer aldı. Bu Anayasa uyarınca 1 Mayıs 1964 târih ve 359 sayılı kânunla
Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT) kuruldu. İlk genel müdürlüğüne de yönetim kurulunca
oybirliğiyle Adnan Öztrak seçildi. TRT kuruluşuyla birlikte dışa açılmaya da başladı. Avrupa Yayın Birliği
EBU’nun 19-22 Haziran 1964’te Viyana’da yapılan genel kurul toplantısına ilk defâ TRT olarak katılındı.
TRT aynı yıl 9 Ekimde Asya Yayın Birliği ABU’ya aktif üye oldu.
Birinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı döneminde (1963-67) radyo yayınlarının toplam verici gücü 527
kW’ye ulaştı. Böylece Türkiye’nin yaklaşık % 40’ında radyo yayınları dinlenebilir hâle geldi.
1967’de 100’er kW gücündeki Erzurum ve İzmir, 300’er kW gücündeki Mersin ve Diyarbakır
vericilerinin yanı sıra 250 kW gücündeki yurtdışı kısa dalga vericisinin yayına geçmesiyle toplam verici
gücü 727 kW’ye yükseldi. İkinci beş yıllık kalkınma plânı döneminde (1968-72) Antalya’da 600 kW
gücünde bir bölge radyosu yayına başladı. İstanbul’da ülkenin hemen her yerinden dinlenebilecek 1200
kW gücündeki bir verici yayına geçti.
Radyo yayıncılığından sonra televizyon yayıncılığı husûsunda da çalışmalara başlayan TRT teknik
personel alımına başladı, Yetiştirilmek üzere Almanya’ya personel gönderdi. AFC’nin bağışladığı teknik
donanımla 5 kW gücündeki bir vericiyle 31 Ocak 1968 günü TRT Ankara Televizyonu deneme yayınlarına
başladı. Böylece Türkiye’de televizyon yayıncılığında da ilk adım atılmış oldu. 1969 yılında İnsanın aya
ilk ayak basışıyla ilgili olarak yayınlanan filim binlerce kişi tarafından merakla seyredildi. Bir müddet
deneme niteliğinde yapılan televizyon yayınları İTÜ vericisinden ve PTT’nin radyolink bağlantısından
faydalanılarak İstanbul’da da tâkip edilebildi.
İzmir Televizyonu 7 Eylül 1970, İstanbul Televizyonu 30 Ağustos 1971 târihinde yayına başladı.
1971’deki anayasa değişiklikleri sırasında TRT’nin özerkliği kaldırıldı. Kurum, tarafsız bir kamu iktisâdî
kuruluşu olarak yeniden düzenlendi.
Bu doğrultuda Şubat 1972’de TRT Kânununda yapılan değişiklikle kurum siyâsî iktidara daha
bağımlı hâle geldi. 1972 yılında TRT Eurovision bağlantısına katıldı. 1973 yılında Türkiye-İtalya millî
maçı ilk defâ Eurovision aracılığıyla naklen yayınlandı.
Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı döneminde (1973-1977) radyo yayınlarının toplam verici gücü
4635 kW’ye yükseldi. Böylece, radyo yayınları Türkiye nüfûsunun % 87,5’ine ülke alanında % 79’una
ulaşabilir hâle geldi. 1974 senesinde merkez, bölge ve il radyolarının birleştirilmesiyle TRT 1, TRT 2 ve
TRT3 radyoları teşkil edildi. Televizyon verici sayısı da arttırıldı. 1977 senesi sonunda toplanan
televizyon verici gücü 1417 kW’ye, verici sayısı ise 26’sı ana verici olmak üzere 58’e ulaştı. Böylece
televizyon yayınları ülke alanının % 60’ında seyredilebilir duruma geldi.
Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı döneminde (1979-83) FM(Frekans Modülasyon) radyolarının
geliştirilmesine ağırlık verildi. Bu dönemin sonunda TRT 1 ve TRT 2’nin toplam verici istasyon sayısı
14’e; verici gücü 4578 kW’ye ulaştı. TRT 3 adıyla yayın yapan FM vericilerinin sayısı ise 27’ye; toplam
güçleri de 960 kW’ye yükseldi. TRT’nin yurt dışına yayın yapan radyo verici gücü 1750 kW’ye; verici
sayısı 5’e çıktı. 1982’de kademeli olarak renkli televizyon yayını başlatıldı. 1983 senesi sonuna kadar
televizyon verici gücü altı kat artarak 1935 kW’ye verici sayısı ise 34’ü ana verici olmak üzere 199’a
yükseldi. Böylece televizyon yayınları ülke alanının % 80’inde, nüfûsun % 91’i tarafından tâkip edilebilir
duruma geldi. 1 Temmuz 1984’te tamâmen renkli televizyon yayınına geçildi.
1982 anayasasında yer alan hükümler doğrultusunda çıkarılan yeni Türkiye Radyo ve
Televizyon Kânunu 1984 senesi başında yürürlüğe girdi. Yalnız TRT’yi değil, diğer radyo ve televizyon
yayınları ile öteki bütün elektronik yayınları da düzenlemeyi hedef alan kânunla TRT dışında bir üst kurul
olan Radyo ve Televizyon Yüksek Kurulu teşkil edildi. Toplam 12 üyeden meydana gelen bu kurulun
üyelerinin sekizinin Cumhurbaşkanı, dördünün de hükûmet tarafından tâyin edilmesi öngörülüyordu.
Görünüşte radyo ve televizyon yayınlarını siyâsî iktidarların denetiminden korumayı hedefleyen bu
düzenlemeye rağmen, hükûmetlerin yayınlardaki ağırlığı büyük tenkitlere sebep olmaktadır.
Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı (1985-89) doğrultusunda Ekim 1986’da televizyon yayınlarına
ikinci bir kanal olan TV 2 eklendi. 1987’de “İntelsat” uydusundan kirâlanan TV 1 ve TV 2 programlarının
uydu yoluyla bütün Türkiye’yi içine alması sağlandı. Eylül 1988’de FMvericilerinden dördüncü kanal
radyo yayını başlatıldı ve TRT radyoları Radyo 1, Radyo 2, Radyo 3, Radyo 4 adlarıyla yeniden
düzenlendi. Ekim 1989’da üçüncü televizyon kanalı TV 3 ve Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) sahasına
giren 14 ile yönelik yayın yapan GAP TV yayına geçti. Şubat 1990’da Avrupa’daki Türk işçilerine yönelik
yayın yapmak üzere TRT-INT (AVRASYA) adıyla bir televizyon kanalı daha kuruldu. Temmuz 1990’da
örgün ve yaygın eğitim ağırlıklı programlara ayrılan TV 4 kanalı yayına başladı. TRT Temmuz 1990’da
turizme hizmet gâyesiyle Antalya’da kurulan stüdyolardan, Antalya, İzmir, Denizli, Kuşadası, Nevşehir,
İstanbul, Bodrum ve Marmaris vericilerinden İngilizce, Fransızca ve Almanca yayın yapan Turizm
Radyosunu (Radyo 5) kurdu. Yayın alanına giren bölgenin sosyo-ekonomik ve kültürel özelliklerini
dikkate alarak yayınlarını sürdüren bölge radyoları gerekli durumlarda günün belli saatlerinde Radyo 1
ile ortak yayın yapmaktadırlar. Diyarbakır, GAP, Erzurum ve Trabzon Çukurova, Antalya bölge radyoları
bunlardandır.
GAP radyosu yayınını 300 kW Orta Dalga Diyarbakır, 600 kW Gaziantep, 600 kW Malatya ve uzun
dalga 600 kW Van vericilerinden sürdürmektedir. Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan 22 il ve
yaklaşık 12 milyon nüfus GAP Radyosu yayın sahası içindedir.
TRT’nin yurt dışına hitap eden 16 dilde yayın yapan Türkiye’nin Sesi Radyosu Türkçe yayınlarını
üç posta hâlinde sürdürmektedir. Avrupa-Kuzeydoğu Amerika-Güneydoğu Asya’ya yayın yapan TSR I,
Avrupa, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Güneybatı ve Kuzeybatı Asya’ya yayın yapan TSR II, Balkanlara yönelik
yayın yapan TSR III postaları yurt dışına yöneliktir.
Uydu yayınlarının Türkiye’den de yaygın biçimde tâkibine başlanması, televizyon yayınları
üzerindeki TRT tekelinin kırılmasına yol açtı. PTT’nin uydu aracılığıyla alınan yayınları abonelere kabloyla
aktarma gâyesiyle başlattığı deneme çalışmaları PTT ile TRT arasında kânûnî yetki çekişmesine sebep
oldu. Henüz yeni bir kânûnî düzenleme olmamasına rağmen yayına başlayan TGRT, SHOW TV,
InterSTAR,ÊTELE ON, KANAL 6, HBB, Flash TV, ATV, Samanyolu TV, Kanal-D gibi Özel TV’ler yayınlarını
sürdürmektedir. Özel televizyonların yayın yapmaları yeni bir Anayasa değişikliğini ve bu doğrultuda
kânûnî düzenlemeyi gerekli kılmıştır. 1993’te yapılan bir anayasa değişikliğiyle radyo TV yayınlarındaki
devlet tekeli kaldırılmış, ancak kânun henüz çıkarılmamıştır (Mart-1994).
Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu yönetim kurulu, genel müdür, koordinasyon kurulu ve
danışma kurulları organlarından meydana gelir. Yönetim Kurulu kurumun en yüksek karar ve İdâre
organıdır. Genel Müdür, kurumun yürütme organının başıdır. Genel Müdür, Radyo ve Televizyon Yüksek
Kurulunun teklif ettiği üç aday arasından Bakanlar Kurulu kararıyla tâyin edilir. Cumhurbaşkanınca
tasdik edilir. Kurumun dört genel müdür yardımcısı vardır.
Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunun hizmet birimleri şunlardır: Haber Dâiresi Başkanlığı, Dış
Yayınlar Dâiresi Başkanlığı, Yayın Plânlama, Koordinasyon ve Değerlendirme Dâiresi Başkanlığı, Müzik
Dâiresi Başkanlığı, Reklam Dâiresi Başkanlığı, Televizyon Dâiresi Başkanlığı, Eğitim Dâiresi Başkanlığı,
Sosyal İşler ve İç Hizmetler Dâiresi Başkanlığı.
Kurumun, taşra teşkilatı ise; İstanbul, İzmir, Trabzon, Erzurum, Diyarbakır, Çukurova, Antalya
bölge müdürlükleri, Ankara radyosu müdürlüğü ve Ankara bölge vericiler müdürlüğünden ibârettir.
TRT’nin Washington, Londra, Bonn, Roma, Paris, Viyana gibi önemli merkezlerde muhabirleri ve Kıbrıs’ta
devamlı haber bürosu vardır.
TÜRKLER
Dünyânın en eski, asîl büyük devletler kurup, pekçok meşhur şahsiyetler yetiştiren medenî
milletlerinden. Türkler, Nûh aleyhisselâmın oğullarından Yâfes’in Türk adlı oğlunun neslindendir.
Târihî şahıs, boy ve millet adlarının teşekkülüne göre Türk kelimesinin aslı türümek fiilinden
gelmektedir. Bu fiilden yaratılmış kişi ve insan mânâsına türük ve nihâyet hece düşmesiyle Türk
kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu’da bir kısım göçebeler de yürümekten “yürük” adını
almışlardır. Türk kelimesi ayrıca çeşitli kaynaklarda; “töreli, töre sâhibi, olgun kimse, güçlü, kuvvetli,
terk edilmiş, usta demirci ve deniz kıyısında oturan adam” mânâlarında kullanılmaktadır.
Coğrafi ad olarak Türkhia (Türkiye) tâbiriyse altıncı asırdaki Bizans kaynaklarında Orta Asya için
kullanılmıştır. Dokuzuncu ve onuncu asırda Volga’dan Orta Asya’ya kadar olan sâhaya denilirdi. Bu da,
Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Doğu Türkiye Hazarların, Batı Türkiye ise Türk asıllı
Macarların ülkeleriydi. Memlûklerin ilk zamanlarında Mısır’a da Türkiye deniliyordu. Selçuklular
zamânında on ikinci asırdan îtibâren Anadolu’ya Türkiye denilmeye başlandı. Türk kelimesini Türk
Devletinin resmî adı olarak ilk defâ kullanan, mîlâdî yedi ve sekizinci yüzyıllarda hüküm süren (681-
745) Göktürk Devletiydi.
Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes mümin idi. Evladı çoğalınca, onlara reîs olmuştu. Hepsi, dedelerinin
gösterdiği gibi Allahü teâlâya ibâdet ediyordu. Yâfes, nehirden geçerken boğulunca, Türk ismindeki
küçük oğlu, babasının yerini tuttu. Gittikçe artan nesli Türk adıyla anıldı. Bu Türkler, ecdâdı gibi
Müslüman, sabırlı ve çalışkan insanlardı. Zamanla çoğalarak Asya’ya yayıldılar. Türklerin başlarına
geçen bâzı zâlim hükümdârlar, semâvî dîni bozarak, onları puta taptırmaya başladılar. Bugün Sibirya’da
yaşayan Yâkutlar bunlardan olup, hâlâ puta tapmaktadırlar. Dinden uzaklaştıkça eski medeniyet ve
ahlâklarını da kaybetmişlerdir.
Bilinen en eski Türk kavmi, Çinlilerin Hiong-nu dedikleri M.Ö. 3. asrın başından îtibâren târih
sahnesinde görülen Hunlardır. Bu kavmin anayurdu, Tienşan’ın kuzey kesimiyle batıdaki Altay Dağları,
Orta Urallar ve Hazar Denizinin kuzey hudutları içinde kalan vâdideydi. Şenyu denilen hükümdârlarının
ordugâhı, Orhun Irmağı kıyısında bulunuyordu. Nüfus çoğalması ve fütûhat isteği gibi iki büyük sebeple
yayılmaya başladılar ve Çin hudutlarına kadar olan bölgeyi ele geçirdiler.
İslâmiyetten önce Türk devletleri:
Türklerin kurduğu en eski devlet olan Hunlar, aynı zamanda Türk askerî teşkilât ve idâreciliğinin
de kurucularıdır. Osmanlılar zamânı dâhil olmak üzere, bütün târih boyunca Türk teşkilâtının baş kâidesi
olan sağ ve sol ikili nizâm, Hunlar tarafından kurulmuştur. Hun ordusu on bin, bin, yüz ve on kişilik
gruplar hâlinde onlu sisteme göre teşkil edilmişti. Keçe çadırları içinde oturuyor ve besledikleri koyun,
at ve sığır sürülerinden elde ettikleriyle geçiniyorlardı.
Hunlar, M.Ö. 3. asrın sonlarında, Sarı Irmağının kıvrım yaptığı alana gelerek, Çin içlerine doğru
akınlara başladılar. Çinliler, bu Türk kavminin süvârileri karşısında tutunamayıp ağır mağlûbiyetlere
uğradılar. Böylece Çin hâkimi olan Ti-şin Hânedânı Çin Seddini tamamlamaya çalıştı.
Türk kavimlerini toplayıp, imparatorluk hâlinde birleştiren ilk büyük Hun Hükümdarı Teoman
Yabgu’dur (M.Ö. 220). O zamanlarda Türk hükümdarlarına “Yabgu” deniliyordu. Teoman Yabgu’dan
sonra Hun tahtına oğlu Mete Yabgu geçti. Mete zamanında yapılan fetihlerle Hun İmparatorluğunun
toprakları Hazar Denizinden Japon Denizine kadar uzadı. Bu topraklarda çeşitli Türk kavimlerinin
yanısıra diğer Altaylı kavimler de yaşıyordu. Mete devri, Hun imparatorluğunun en parlak devri oldu
(M.Ö. 209-174).
Mete’den sonra gelen Yabgular zamânında Çinlilerle ilişkiler arttı. Özellikle evlenme yoluyla Türk
ve Çin hükümdar âileleri arasında yakınlıklar doğdu. Bu yakınlıklar ise Hunların iç işleri bakımından
birçok karışıklıklara yolaçtı. Buna rağmen Hun İmparatorluğu M.Ö. 1. yüzyıla kadar üstünlüğünü devam
ettirdi. Bu yüzyılda ise Türk beyleri arasında taht kavgaları gittikçe arttı. Çinliler de bu kavgalardan
faydalanarak Türkleri zayıflatmayı bildiler. Neticede Hunlar Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı.
Bunlara Güney ve Kuzey Hunları da denir. M.S. 3. yüzyılın başlarında başka bir Türk kavmi olan
Siyerpiler Hunlarla iktidar mücâdelesine giriştiler. Sonunda Moğolların ve bâzı Türk boylarının da
yardımıyla Hunların hâkimiyetine son verdiler. Büyük Hun İmparatorluğu târihte bilinen eski
imparatorlukların en büyüğüydü.
Siyerpilerle yaptıkları savaşları kaybettikten ve Asya’daki Büyük Hun İmparatorluğu dağıldıktan
sonra Hunların bir kısmı Dinyeper Nehriyle Aral Gölü doğusu arasındaki bölgeye yerleştiler ve dördüncü
yüzyılın ortalarına kadar orada yaşadılar. Çin’den gelen Hun kütleleriyle çoğalan ve uzunca bir müddet
sâkin bir hayat yaşamak sûretiyle güçleri artan bu Hunlar, iklim değişikliği ve geçim şartlarının
bozulması sebebiyle bu târihten îtibâren Batıya göç etmeye başladılar. O târihlerde Karadeniz
kuzeyindeki düzlükler bir Germen kavmi olan Gotların işgali altındaydı. Don-Dinyeper nehirleri arasında
Doğu Gotları (Ostrogot), onun batısında ise, Batı Gotları (Vizigot) bulunuyordu. Daha batıda
Transilvanya ve Galiçya’da Gipidler bugünkü Macaristan’da Tisa Nehri havalisinde Vandallar vardı. Hun
Başbuğu Balamir’in idâresinde hayret edilecek bir hareket kabiliyeti ve gelişmiş bir süvâri taktiğiyle
hareket eden Hunlar önce Doğu sonra da Batı Gotlarla karşılaştı. Yerlerinden kopan bu kavimler batıya
doğru hızla akarak Roma İmparatorluğu topraklarını, Kuzey Karadeniz’den İspanya’ya kadar her tarafı
alt üst ettiler. Böylece Avrupa’nın etnik manzarasını değiştiren ve târihte Kavimler Göçü denilen hâdise
meydana geldi. Âni ve şiddetli Hun darbelerinin, beklenmedik şekilde ortaya çıkan Hun akıncı birliklerinin
Doğu Avrupa kavimleri arasında uyandırdığı dehşet, batı dünyâsında büyük akisler yaptı. Hunlar
aleyhine Lâtin ve Grek kaynaklarından inanılmaz rivâyet ve hikâyelerin çıkmasına ve yayılmasına sebep
oldu.
Hunlar, 378 yılı baharında Tuna’yı geçtiler ve Romalılardan mukâvemet görmeksizin Trakya’ya
kadar ilerlediler. Bu arada daha büyük bir Hun kütlesi Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yöneldi. Bu ikinci
akıncı kolu Güney Anadolu’dan Suriye’nin Akdeniz kıyılarına ve Kudüs’e kadar yıldırım hızıyla ilerledi.
Sonbaharda aynı yoldan Âzerbaycan’a döndü. Batıda ise Balamir’in oğlu Ildız’ın komutasındaki Hun
süvâri birlikleri Bizans İmparatorluğunu barışa zorladı. Ildız’dan sonra Hun tahtına geçen Karaton ve
Rua zamanlarında da Bizanslılar Hunlara vergi ödedi. Rua’nın 434’te ölmesi üzerine devletin başına
Attila geçti. Attila’nın döneminde Hunların hâkimiyeti Volga Nehrinin doğusundan bugünkü Fransa’ya
kadar uzadı. İdâreleri altında çeşitli Türk boyları da dâhil olmak üzere kırk beş kavim yaşıyordu. Bunların
çoğu şimdiki Avrupa milletlerinin dedeleridir. Bizans, Hunlara verdiği vergiyi üç katına çıkardı. Attila,
451’de Hıristiyan dünyâsının merkezini zaptetmek üzere 100.000 kişilik ordusuyla Roma önüne geldi.
Ancak Attila’nın önünde diz çöken ve Roma’nın kendisine boyun eğdiğini bildiren papa, şehrin
kurtarılmasını sağladı.
Attila’nın ölümünden sonra tahta çıkan oğulları İlek, Dengizik ve İrnek dönemlerinde Hun birliği
parçalandı. Ayaklanan Germen kavimleriyle yapılan savaşlar Hunları yordu. Neticede Orta Avrupa’da
tutunmanın zorluğunu gören İrnek, Hunların büyük kısmı ile Bizanstan geçiş müsâdesi alarak
Karadeniz’in batı kıyılarına döndü. İrnek idâresindeki Hunların, önce güney Rusya düzlüklerinde görülen,
sonra Balkanlarda ve Orta Avrupa’da birer devlet kuran Bulgarlarla Macarların teşekkülünde büyük rol
oynadığı anlaşılmaktadır. Geleneklere göre Bulgar Türk Devleti’nin kurucusu Dulo Sülâlesiyle Macar
kabilelerini Tuna boyuna getirerek orada yerleştiren Arpad Hânedanı İrnek’i ata tanımaktadırlar.
Hunların büyük kısmı Volga’dan batıya geçerken onlardan bir kısmı olduğu ileri sürülen Ak Hunlar
4. yüzyılda Batı Türkistan’a göçerek burada Ak Hun Devletini kurmuşlardı. Ak Hunlar, 441 senesinde
Semerkand, Buhârâ ve Belh çevresini ele geçirerek, İran Sasânî Devletiyle komşu oldular. Bir süre sonra
Horasan’a sefer düzenleyen Türkler, Sâsânî hükümdârı Şehinşâh Firûz’u mağlup ettiler. Ak Hunlar bu
parlak zaferden sonra tam bir asır Türkistan ve Afganistan’ın kudretli hâkimi olarak hüküm sürdüler.
Altıncı asrın başlarında Ak Hunlar ülkelerini Göktürklere bırakmak mecbûriyetinde kalarak onların
tâbiiyyeti altına girdiler.
M.S. 3. yüzyıl başlarında Türklerin Tabgaç Hânedanı Kuzey Çin’de kudretli bir siyâsî teşekkül
meydana getirerek Asya Hunlarının yerini aldı. Tabgaç hâkimiyeti hükümdar Kuei zamânında (385-409)
Pekin’e kadar uzadı. Bu durum Tabgaçların Çin’le çok fazla yakınlık kurmalarına ve onların hayatlarına
alışmalarına yol açtı. O kadar ki, bâzı Tabgaç yabguları Çinlilere hayranlıkları yüzünden kendi halklarını
ve kültürlerini hor gördüler. Bu durum Tabgaçların Çin kültürü ve Çin kalabalığı içinde eriyip gitmelerine
sebep oldu. Onların yerine dördüncü asrın sonunda iktidar Avar Hânedanının eline geçti.
Avar Türkleri önceleri Hun ve Tabgaç Hânedanlarının hâkimiyeti altında yaşıyorlardı. Tabgaç
iktidarının zayıflamasıyla Orta Asya hâkimiyetini ele geçiren Avar Hânedanı, 4. yüzyıl sonundan 6. yüzyıl
ortasına kadar devam etti. Avar Kağanları hem doğuda, hem batıda fetihler yapmışlar, esas olarak Çin’le
uğraşmışlardır. Avar Devleti, Onabay Kağan zamânında Göktürklerin isyanı üzerine yıkıldı (552).
Göktürkler karşısında uğranılan başarısızlık üzerine Avar kütleleri batıya doğru çekildiler.
558 yılında Sabar hâkimiyetini yıkıp, Kafkaslara doğru ilerlediler. Buradaki İranlı Alanları
hâkimiyetleri altına aldıktan sonra Bizans’a elçi göndererek yıllık vergi ve kendilerinin yerleşebilecekleri
arâzi istediler. Bu arada Dalmaçya’da ve Balkanlarda geniş çaplı bir fütuhât hareketine giriştiler. Bizans
İmparatoru Avar akınını durdurmak maksadıyla Aşağı Tuna havzasında, başta Antlar olmak üzere bâzı
slav ülkelerinde bir set kurmaya çalıştı. Fakat 562’de bu engeli rahatlıkla aşan Avarlar Bizansla sınırdaş
oldular. Avrupa içlerine geniş akınlarda bulundular. Bizans İmparatorunun vergi ödememesi üzerine
Orta Karpatlara girdiler. 568’de Bugünkü Macaristan’ı tamâmen hâkimiyetleri altına aldılar. Böylece Orta
Avrupa’da Büyük Avar İmparatorluğu kuruldu. Devletin sınırları Elbe Vâdisi ve Alp Dağlarından Don
Nehrine kadar uzanıyordu.
Avar Hakanlığının 200 yıl kadar süren hâkimiyeti devrinde en mühim askerî teşebbüsleri,
İstanbul’u kuşatmalarıdır. 619 ve 626 yıllarında iki defâ olmak üzere Sasânilerle ortak yapılan bu
kuşatmalar çok şiddetli geçti. Surlar önünde çarpışmalar günlerce sürdü. Ancak Avar ordusu
kuşatmadan, donanması olmadığı için bir netice alamadı. Güç şartlar altında çekilmek zorunda kaldı.
Avarların, Bizans başşehrinde büyük heyecan uyandıran bilhassa ikinci harekâtı târihî bir takım hâtıralar
da bıraktı. Avarların çekildiği gün Bizansta bayram îlân edildi ve kiliselerde âyinler asırlarca devam etti.
Diğer taraftan İstanbul kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanması Avar Hâkanlığının îtibârını sarstı. Tâbi
kavimler baş kaldırmaya ve dağılmaya başladılar. Uzun mücâdeleler neticesinde, Balkanlar Bulgarlara,
Tuna-Sava bölgesi Hırvat-Sloven gibi Islav kabilelerine, Bohemya sahası da Çeklerin atalarına terk
edildi. Zayıflayıp küçülmesine rağmen Avar Hakanlığı yaklaşık 170 yıl daha varlığını korudu. Fakat
791’den îtibâren Frank İmparatorluğunun amansız hücumları sonunda tamâmen ortadan kalktı (805).
Parçalanan Avar grupları Şarkî Macaristan ve Balkanlara dağılıp kısa zamanda Hıristiyanlaşarak ve
dillerini unutarak yerli halk içinde eridi.
Türk sözünü ilk defâ resmî devlet adı olarak kullanan ve onu bütün bir millete ad vermek şerefini
kazanan Göktürk Kağanlığı Doğu Sibirya’daki Yakut Türkleriyle batıdaki Oğur (Bulgar) Türklerinin bir
kısmı dışındaki Türk asıllı bütün kütleleri kendi idârelerinde birleştirdiler.
Göktürklerin, târih sahnesine çıktıkları sıralarda Altay Dağlarının doğu eteklerinde toplu bir halde
an’anevî sanatları olan demircilikle uğraştıkları ve Juan-juan Devletine silah imâl ettikleri bilinmektedir.
552’de Juan-Juan Devletinin çökmesi üzerine Göktürklerin boy beyi Uluğ Yabgu’nun oğlu Bumin ve
İstemi Kağanlar Ötüken merkez olmak üzere devleti kurdular. Avar Kağanlığını yıktılar. Bumin Kağan,
devletin doğu bölgesine, İstemi Kağan’da batı bölgesine hükümdar oldu.
Doğu Göktürkler siyâsî bakımdan hep Çin’le karşı karşıya geldiler. Çin’le sık sık savaşlar yapılıyor,
sonra arası uzun sürmeyen barış dönemleri geliyordu. Doğu Göktürk Devletinin başına Bumin kağandan
sonra sırasıyla İstemi Kağan, Kara Kağan, Muskan Kağan, Tapo Kağan, İşbara Kağan, Çur Bağa Kağan,
Tulan Kağan, Bilge Tardu Kağan, Türe Kağan, Şipi Kağan, Çuluk Kağan ve Kara Kağan Göktürk tahtına
geçtiler. Bu Göktürk kağanları da önceki Türk hükümdarları gibi Çinli prenseslerle evleniyorlardı. Çinliler
ise zaman zaman gönderdikleri diplomatlar, zaman zaman da bu Çinli hâtunlar sâyesinde Göktürk
ülkesinde siyâsî karışıklıklar ve parçalanmalar meydana getirebiliyordu. Nitekim Çinli İçing Hâtunla
evlenen Kara Kağan onun tesirinde kalarak Çin’e savaş açtı (630). Yapılan savaşlardan birinde Kara
Kağan esir düştü ve Türkler Çin hâkimiyetini tanımak zorunda kaldılar.
Göktürklerin en buhranlı döneminde açılan bu savaş Kara Kağan ve on binlerce Türk’ün esâreti ve
devletin yıkılmasıyla neticelendi.
582’de Doğu Göktürk Hakanlığından kesin olarak ayrılan Ötüken, Batı Moğolistan, Aral Gölü
havâlisi, Kaşgar, Mâverâünnehr ve Merv’e kadar Horasan sahaları üzerinde hâkim bulunan Batı Göktürk
Kağanlığının hâkimiyeti de uzun sürmedi. Tardu Kağan’dan sonra ülke şehzadeler arasında taht
kavgalarına sahne oldu. Nihâyet 630 yılı Doğu Göktürklerin olduğu gibi Batılıların da Çin hâkimiyeti
altına girdiği bir devir oldu.
630-680 arasındaki 50 yıllık zaman Göktürklerin istiklallerini kaybettikleri bir matem devresi oldu.
Her ne kadar Orta Asya’da millet olarak Türkler varlıklarını, dil, inanç ve geleneklerini muhâfaza
etmişlerse de, müstakil bir devletten mahrumiyet Göktürkler için haysiyet kırıcı bir ıstırap kaynağıydı.
Kitâbelerden anlaşıldığına göre Göktürkleri bu felâkete düşüren sebepler üç noktada toplanmaktadır:
1. Sonra gelen devlet adamlarının kötü idâresi: “Kağan bilge imiş, cesur imiş; buyrukları bilge
imiş, cesur imiş. Beyleri de kavmi de iyi imiş, böylece ülkeyi tutup töreye göre tanzim etmişler. Sonra
kardeşler, oğullar kağan olmuş, küçük kardeş büyük kardeş gibi olmadığı, oğul babası gibi olmadığı için
bilgisiz kağanlar tahta oturmuşlar, buyrukları da bilgisiz fenâ imişler... Türk beyler, Türk adını atmışlar,
Çin beylerinin adlarını almışlar, Çin hâkanına boyun eğmişler, elli yıl işlerini güçlerini ona vermişler.”
2. Türk kavminin yanlış tutum ve davranışı: “Türk budunu... Sen aç olduğun zaman tokluğunu
düşünemezsin, tok olduğun zaman açlık nedir bilmezsin. Bu sebeple hâkanın iyi sözlerine kulak
vermedin, yurdundan ayrıldın, harap bitkin düştün. Müstakil hanlığına karşı kendin yanıldın. Doğuya
gittin, batıya gittin, kutlu yurt Ötüken’i terk ederek gittiğin yerlerde ne yaptın? Su gibi kan akıttın.
Kemiklerin dağlar gibi yığıldı. Türk budunu kendi hâkanını, bıraktı hüküm altına girdi. Hüküm altına
giren Türk budunu öldü, mahvoldu.”
3. Çinlilerin bölücü ve yıkıcı propagandası: “Çin kavminin sözü tatlı, hediyesi güzel imiş. Tatlı sözü,
güzel hediyesi uzak kavimleri yaklaştırır imiş. Sonra da fesat bilgisini orada yayarmış. İyi, bilge kişiyi
yürütmez imiş. Onun tatlı sözüne ve güzel hediyesine kapılan çok Türk kavmi öldü.”
Millet kendisine de şöyle sesleniyordu: “Ülkeli bir kavim idim, şimdi ülkem nerede? Hakanlı bir
kavimdim, hakanım nerede? Bu düşünceler içindeki Türk prensleri zaman zaman ihtilâl teşebbüslerinde
bulundularsa da hepsi kanlı bir biçimde bastırıldı. Bu hareketler arasında en çok hayret verici olanı 639
yılında Kürşad’ın ihtilâl teşebbüsüdür. T’ang imparatorunun saray muhâfız kıtası subaylarından olan
Göktürk prensi Kürşad, Türk Devletini ihya etmek için 39 arkadaşı ile gizlice anlaştı. Bâzı geceler şehirde
dolaşmaya çıkan İmparator yakalanarak kaçırılacaktı. Fakat plânın tatbik edileceği gece ansızın patlayan
fırtına yüzünden imparator saraydan çıkmadı. Kararın geciktirilmesini mahzurlu gören Kürşad ve
arkadaşları bu defâ doğruca saraya yürüdüler. 40 Türk, sarayı ele geçirip başşehre hâkim olmayı
düşünüyorlardı. Yüzlerce muhâfız telef edildiyse de dışarıdan sevk edilen orduyla başa çıkılamadı. Bunun
üzerine saray ordularından seçme atları alarak Vey Irmağına doğru çekildiler. Ancak fırtına ve sel,
köprüleri de yıkıp götürmüştü. Irmak kenarında Çin ordusuyla savaşa tutuşan Kürşad ve arkadaşları
birer birer ecel şerbetini içerek bu dünyâdan göçtüler.
Kürşad liderliğindeki kırk yiğit başarısız kaldılarsa da Türk milletinin kalbinde sönmez bir istiklâl
ateşini tutuşturdular. Onlardan sonra bu ateşle yanan Türkler her fırsatta baş kaldırdılar. Birkaç defâ
daha başarısız ihtilal teşebbüsünden sonra, nihâyet 682 yılında Kutluğ Şad, etrâfına topladığı Türklerle
istiklâlini îlân etti. Dağılmış boyları bir araya topladı. Bu sebeple İlteriş ünvânını aldı. Çinli bir prensesle
değil bir Türk kızıyla evlendi. Bilge Han ve Kültigin adında iki oğlu oldu. Kutluğ ölünce yerine kardeşi
Kapağan Han kağan oldu. 22 yıl saltanat süren Kapağan Kağanın ölümünden sonra memleket
karışıklıklar içinde kaldı. Bunun üzerine İlteriş Kutluğ Kağanın oğulları Bilge Han ile Kültigin birleşerek
idâreyi ele aldılar. Bilge Han kağan, Kültigin ise ordu kumandanı oldu. Böylece Türk târihinde ilk defâ
iki kardeş devlet idâresinde birlikte hareket etmiş ve hiçbir kıskançlık duymadan birbirlerine yardım
etmiş oluyorlardı. Bilge Kağan ile Kültigin iç ve dış bütün tehlike ve tehditleri ortadan kaldırdılar.
Başkaldıran herkese boyun eğdirdiler. Ülkenin, milletin ve devletin birliği sağlandı.
Göktürkler devrinin en önemli eseri Orhun Âbideleri’dir. Göktürk yazısı ile yazılan üç âbide 725-
735 seneleri arasında diktirilmiştir. Burada, Bilge Kağan ile kardeşi başkumandan Kültigin’in ve Bilge
Kağanın kayınpederi olan Vezir Bilge Tonyukuk’un bir ara Çin esâretine düşen Türk Devletini yeniden