TIR sözleşmesinde, bu kolaylığı kötüye kullanacak, kaçak mal taşıyanlarla ilgili cezaî hükümler
mevcutsa da Türkiye sözleşmenin bu hükümlerini imzalamamış, bu gibi durumlarda kendi mevzuatını
uygulayacağını üye ülkelere bildirmiştir.
Avrupa’dan ülkemize gelen tır araçları için girişler Kapıkule, Dereköy gümrüklerinden, ülkemizden
çıkışlar ise Yayla Dağı, Cilvegözü, Habur ve Gürbulak gümrüklerinden yapılmaktadır.
ULUSLARARASI PARA FONU (IMF)
1944 yılında Amerika’nın New Hampshire eyâletindeki “Bretton Woods”da kurulan ve 1947’de
fiilen çalışmaya başlayan milletlerarası ekonomik meselelerle uğraşan bir teşkilât. IMF, İngilizce
“International Monetary Fund”(Milletlerarası Para Fonu) kelimelerinin baş harflerinin kısaca
yazılmasından meydana gelmiştir.
Birinci ve İkinci Dünyâ Harplerinden sonra milletlerarası ekonomik meseleler karışık hâle gelmiş,
Birinci Dünyâ Savaşından sonra düşülen ekonomik buhranla savaş sonrası ekonomik depresyonlar da
ekonomik ilişkileri tehdit eder bir vaziyet almıştı. Avrupa devletlerinin İkinci Dünyâ Savaşı sonrası bozuk
ve depresyon içindeki ekonomik durumlarının aksine Amerika Birleşik Devletlerini(ABD) savaş boyunca
ihrâcâtının, altın stoklarının artması, ekonomik bakımdan yardım yapacak tek ülke durumuna gelmesine
sebep oldu. ABD, Avrupa devletlerine doğrudan yardım yapmak yerine mâlî müesseseler kurarak yardım
yapılması taraftarı oldu ve 1944 yılında Bretton Woods’ta 44 devletin iştirâkiyle bir takım kararlar alındı.
Bretton Woods antlaşmasında; birisi, “Milletlerarası Para Fonu”, diğeri, “Milletlerarası İmar ve Kalkınma
Bankası” (IBRD) yâhut kısaca “Dünyâ Bankası” isimleriyle iki ekonomik müessesenin kurulması
kararlaştırılmıştır.
IMF, Avrupa devletlerinin tediye bilançolarında ortaya çıkabilecek geçici (= kısa vâdeli) ödeme
güçlüklerinde kredi vererek milletlerarası ticâretin bu yüzden daralmasını önlemek; Dünyâ Bankası da
uzun vâdeli yatırım kredileri vermek sûretiyle, Avrupa devletlerinin yeniden îmârını sağlamak, tediye
bilançolarındaki bünyevî dengesizlikleri gidermek için kurulmuştur.
Her iki müessesenin sermâye ve kaynaklarının önemli bir kısmı ABD tarafından temin edilmiştir.
Bu müesseselere üye olan ülkelerin prensip olarak, içerde enflasyonu önleyici para politikaları tâkip
etmeleri, dış ticâreti ise tek taraflı develüasyonlar ve ithal tahditleri yüzünden daraltmamaları, bilakis
bu tahditleri mümkün mertebe kaldırmaları gerekecekti.
IMF’nin fonksiyonları şunlardır:
1. Dünyâ para meselelerinin çözülmesi için milletlerarası işbirliği sağlamak;
2. Milletlerarası ticâretin dengeli şekilde gelişmesini üye devletlerin tam istihdama ve yüksek
büyüme hızına ulaşmasına imkân hazırlamak;
3. Ödemeler bilançosu güçlüklerinin çözümünde yardımcı olmak;
4. Kambiyo istikrarını kurmak ve tek taraflı develüasyonlara mâni olmak;
5. Çok taraflı dış ödemeler sisteminin kurulmasını sağlamak.
Bu gâyeleri sağlamak için fona üye ülkelerin girmiş olduğu bâzı taahhütler de şunlardır:
1. Dış turizm de dahil olmak üzere dış ticâret muâmelelerinde döviz kontrol ve tahditlerini
önlemek;
2. Millî para biriminin altın veya dolar olarak paritesini tespit ve fona tescil ettirmek;
3. Fona tescil edilen pariteyi değiştirmemek ve ancak tediye bilançolarındaki bünyevî
değişikliklerde, çok zarurî hallerde develüasyona gitmek (% 10’a kadarki develüasyonlar da muhtar
kılınmış, aşan miktarlardaki develüasyonlar için izin alma keyfiyeti getirilmiştir.);
4. Üye ülkelerin altın mukâbilinde döviz alıp satabilmeleri, müstahsil ülkelerin altın satmaları
serbest bırakılmıştır.
IMF’nin, tediye bilançoları açık veya fazlalık veren ülkelere düzenleyici müdâhale yapma imkânı
vardır. Fonun en yetkili organı, üye ülkelerin mümessillerinden teşekkül eden “Güvernörler Heyeti”dir.
Yılda bir toplanır. Bu heyet kendi arasından 12 kişilik bir “Müdürler Meclisi” seçerek yetkisini bunlara
devreder. Güvernörler Heyetinde her üye ülke, sâbit bir oy sayısı yanında fona iştirak hissesiyle oranlı
bir oy sayısına da sâhiptir. Buna göre en fazla oy hakkına sâhip ülke, en fazla sermâyeyle iştirak eden
ABD’dir.
Herhangi bir ülke mutlaka hem Milletlerarası Para Fonuna (IMF) ve hem de Dünya Bankasına
(IBRD) bir arada üye olmak durumundadır. Fona üye devletlerin hisselerine “kota” denmektedir.
Kotaların % 25’i altın ile, kalan% 75’i millî para ile ödenmiş veya taahhüt edilmiştir. Başlangıçta 8 milyar
dolar olan sermâyesi diğer yıllarda çok artmıştır. Bunun yanında serbest dövizli ülkelerde tahvil satmak
sûretiyle fon ve kaynaklarını artırma imkânı da mevcuttur. Fon, her üyeye kotasının % 25’i tutarında
krediyi talep vukûunda, otomatik olarak vermekle mükelleftir. Fonun verdiği kredilerde vâde 5 yılı
geçemez.
Dünyâ Bankasının teşkilâtı, IMF’nin teşkilâtı gibidir. Başlangıçta 8 milyar dolar sermâye ile kurulan
banka 1959 yılında bu sermâyesini 20 milyar dolara yükseltmiş, daha sonraki senelerde bu miktar çok
artmıştır.
Banka, kredi açarken aşağıdaki şartları gözönünde bulundurmaktadır:
1. Borç almak isteyen ülkenin, özel piyasadan ve makul şartlarla kredi alamayacağı belli olmalıdır.
2. Banka tarafından verilen kredinin kullanılacağı projenin bankaya sunulması ve kabul edilmesi
gerekmektedir.
3. Banka; üye ülkelerle sadece hazine, merkez bankası, istikrar fonu idâresi ve diğer resmî veya
yarı resmî müesseselerle temas eder ve üye devletlere kamu yatırımları için bu kanallardan kredi sağlar.
4. Borçlanan doğrudan üye devlet değil de, üye ülkedeki özel teşebbüs ise, Banka projeleri tetkik
etmekle berâber krediyi doğrudan teşebbüse açmaz; mutlaka üye devletin kefâleti ile merkez bankası
veya başka bir resmî yâhut yarı resmî teşekkülün tavassutunu alır. Meselâ bizde özel teşebbüse Türkiye
Sınâî Kalkınma Bankası kanalıyla ikrazda bulunmaktadır.
ULUSLARARASI SERMÂYE HAREKETLERİ
Alm. Die internationalen Kapitalbewegungen, Fr. Mouvementes de capital international, İng.
InternationalCapital Movements. Millî sınırları aşan sermâye akımları olup, uzun ve kısa vâdeli veya
resmî ve özel olmak üzere, çeşitli gruplarda incelenebilir.
Eximbank veya Dünyâ Bankasının TC hükûmetine açtığı krediler, uzun vâdeli resmî sermâye
transferine örnektir. Özel uzun vâdeli sermâye hareketleriyse, dolaysız yatırımlar ve portföy yatırımları
olmak üzere ikiye ayrılır. Bir ABD çokuluslu şirketinin veya bir Alman girişimcinin, Brezilya’da sanâyi
tesisi kurması, dolaysız yatırımdır. Bir İngiliz yurttaşının Japon Sony firmasından hisse senedi alması
ise, uluslararası portföy yatırımına örnektir.
Kısa vâdeli sermâye yatırımları, özel ve resmî olmak üzere ikiye ayrılır. Özel kısa vâdeli sermâye
hareketleri, ihracat kredileri ve kısa vâdeli banka kredileri gibi, uluslararası nitelikteki sermâye
transferlerinden oluşur. Uluslararası ticârî işlemlerin gelişmesi günümüzde bu tür sermâye hareketlerine
önem kazandırmıştır. Kredili satış durumlarında, bu işlemler ithâlatçı firma veya söz konusu firma adına
hareket eden bankanın, ihrâcâtçıya düzenlediği kısa vâdeli borç senetleriyle gerçekleştirilmektedir.
Döviz işlemleriyle ilgilenen, döviz ve kısa vâdeli aktif stoklarına sâhip bulunan uluslararası bankalar,
uluslararası para piyasasındaki kısa vâdeli fâiz oranı farklılıklarından faydalanmaya çalışarak, kısa vâdeli
fonların bir ülkeden diğerine transferinde önemli rol oynamaktadır. Bu ve benzeri sermâye akımları da
spekülâtif nitelikte olup, kısa vâdeli özel sermâye hareketlerinin önemlibir parçasıdır. Merkez Bankaları
da döviz ihtiyaçlarından doğan değişiklikleri karşılamak veya ellerindeki varlıkları riziko
değişikliklerinden korumak vb. amaçlarla, kısa vâdeli borçlanmaya gitmektedir. Bu gibi işlemler de, kısa
vâdeli resmî sermâye hareketlerine örnektir.
ULUSLARARASI STANDARTLAR TEŞKİLÂTI (ISO)
Uluslararası Elektroteknik Komisyonunun çalışma sahasına giren elektrik ve elektronik
mühendisliği konuları dışında, bütün teknik ve teknik dışı dallardaki standartların belirlenmesi
çalışmalarını yürütmek gâyesiyle 1946’da Cenevre’de kurulan Uluslararası teşkilât. İngilizce
International Organization For Standardization kelimelerinin baş harflerinin birleşimi olarak ISO diye de
bilinir.
Uluslararası Standartlar Teşkilâtına üye ülkelerin sayısı 80’in üzerindedir. Teşkilât üyesi olan millî
birimler kendi ülkelerinde standartlar konusunda en yetkili kuruluşlardır. Her ülke teşkilâtta yetkili bir
organ tarafından temsil edilir.
Standartlaştırma, ölçme, adlandırma ve yabancı adları çeşitli dillere çevirmeyle, makinelerin,
deney idârecilerinin, âletlerin, işlemlerin, yüzeylerin, malzemelerin ve parçaların taşıması gereken
özelliklerin ve bu özelliklerin arz edilme biçiminin tespiti gibi konular Uluslararası Standartlar Teşkilâtının
faâliyet sahasına girer. Bu teşkilât talep üzerine özel bir ilmî standart konusunu çözüme bağlamak üzere
uluslararası teknik komiteler kurarak bu komitelerin çalışmalarının neticelerini Uluslararası Standart (IS)
olarak yayımlar. Teknolojik ihtiyaçlardan dolayı ISO standartları her beş yılda bir gözden geçirilir ve
gerekli değişiklikler yapılır.
UMMAN
DEVLETİN ADI Umman Sultanlığı
BAŞŞEHRİ Maskat
NÜFÛSU 1.650.000
YÜZÖLÇÜMÜ 306.000 km2
RESMÎDİLİ Arapça
DÎNİ İslâmiyet (İbâdiyye)
PARA BİRİMİ Umman riyali
Arap Yarımadasının güneydoğu köşesinde bulunan bir devlet. Umman, kuzeydoğuda Umman
Körfezi, güneyde Umman Denizi, güneybatıda Yemen Demokratik Halk Cumhûriyeti, batıda Suudi
Arabistan, kuzeyde ve kuzeybatıda Birleşik Arap Emirlikleriyle çevrilidir.
Târih
On altıncı asır başlarında Portekiz, Maskat Limanını ve iç bölgenin önemli bir kısmını ele geçirdi.
On yedinci yüzyılda bunların tesiri gittikçe azaldı. Ummanlılar yavaş yavaş İran Körfezindeki ve Doğu
Afrika kıyısı yakınındaki deniz ticâret yollarını kontrol altına aldılar. Bir ara Sokotra, Zengibar ve Doğu
Afrika topraklarının bir kısmı Umman Devletine bağlandı. On dokuzuncu yüzyılda Umman, İngiltere
ileİkinci Dünyâ Savaşından sonra da devam eden özel bir dostluk kurdu. 1958’de Belucistan’ın Mekran
kıyısındaki Guadar Limanı ve yakınındaki topraklar Pakistan’a verildi. İngiltere 1967’deKuria ve Muria
adalarını Umman’a geri verdi. 23 Temmuz 1970’te Sultan Said bin Teymur, oğlu Kabus tarafından
tahttan indirildi. Yeni sultan, o zamana kadar Maskat ve Umman olan ülkenin ismini Umman Sultanlığı
olarak değiştirdi. Yemen Halk Cumhûriyeti ve Kızıl Çin tarafından desteklenen Güney Dofar’daki solcu
gerillalarla Aralık 1975’te bozguna uğratıncaya kadar savaştı. ABD ile ekonomik ve askerî yardım
anlaşmaları sonucunda, ABD kuvvetleri 1980’de Hint Okyanusu civârında deniz ve hava üsleri elde etme
imkânını buldu. Kabus bin Said yönetimi İran-Irak Savaşı boyunca ve Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında
tarafsız kaldı.
Fizikî Yapı
Umman’ın büyük bölümü kıraç tepeler ve ovalar, kumlu düzlükler ve çöllerle kaplıdır. Umman
Körfezinin geri bölgesinde kalan topraklar dağlık olup, ülkenin en yüksek noktası (3017 m) olan Akdar
Dağı buradadır. Ülkenin en verimli kısımları Maskat’ın kuzeybatısındaki Batinah Ovası ve Güney Dofar
eyâletinde dağlarla deniz arasında kalan hilâl şeklindeki toprak parçasıdır. Kuzeyde meşhur Rubülhâli
Çölü yer alır. Ülke kıyılarının toplam uzunluğu 1600 km civârındadır.
İklimi
Umman dünyânın en sıcak ülkelerinden birisidir. Sıcaklıklar ekseriya 54°C’ye kadar ulaşır. Yıllık
yağış ortalaması 76 mm ile 101 mm arasında değişmekte olup, Batinah Ovası bundan müstesnâdır.
Rubûlhâli Çölüne hemen hemen hiç yağmur düşmez.
Tabiî Kaynaklar
Ülkenin büyük bölümü çöller ve steplerle kaplıdır. Ülkenin tek yeraltı zenginliği petroldür.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Umman nüfûsu 1.650.000 olup, kilometrekareye 4-5 kişi düşer. Ülkenin en büyük nüfus merkezi
50.000 nüfuslu başşehir Maskat’tır. Nüfûsun % 89’u Araplardan, % 4’ü Belucîlerden, % 3’ü İranlılardan,
% 2’si Afrikalılardan müteşekkildir. Nüfûsun büyük çoğunluğu Hâricîlerden Abdullah bin İbâd’ın kurduğu
ve sapık bir yol olan İbâdiyye fırkasındandır. Resmî dil Arapça olup, halkın büyük çoğunluğu bu dili
konuşur, okuma-yazma bilenler nüfûsun % 20’sini teşkil eder.
Siyâsî Hayat
Umman, sultan tarafından yönetilen bir ülke olup, idâri yönden bir eyâlete ve çok sayıda kazalara
ayrılmıştır. Sultan, devlet işlerini kendinin seçtiği bir kabineyle yürütür. Çeşitli meslek kesimlerini ve
bölgeleri temsil etmek üzere Sultan tarafından tâyin edilen 55 üyeli bir Danışma Meclisi de mevcuttur.
Ülkenin yazılı bir anayasası yoktur. Umman 1971’den beri Birleşmiş Milletlere üyedir.
Ekonomi
Umman ekonomisi esas îtibâriyle petrole dayanmakta olup, petrol, ihrâcâtın % 95’ini teşkil eder.
Petrolün üçte biri Japonya’ya kalanın büyük çoğunluğu Avrupa’ya ihrâç edilir. Önemli sayılabilecek bir
sanâyii olmadığından, diğer ihraç malları tarım ürünlerinden ibârettir. Hurma, misket limonu, nar
bunların başta gelenleridir. Başlıca ithâl malları pirinç, buğday, un, süt, araç ve araç parçaları, elektrikli
eşyâlar ve yapı malzemeleridir. Umman en çok İngiltere, Hindistan ve Körfez ülkeleri ile ticâret yapar.
Ulaşım: Ülkede ulaşım kara, deniz ve hava yoluyla sağlanır. Karayolları ağı bütün yerleşim
merkezlerini birbirine balar. Karayollarının uzunluğu 27.438 km’dir. Maskat ve Salale’de modern liman
ve havaalanları vardır.
UMMAN DENİZİ
Arabistan Yarımadası, İran, Pakistan ve Hindistan arasında yer alan, Hint Okyanusunun uzantısı
olan bir deniz. Hürmüz Boğazı ile Basra Körfezinden, Sakotra Adası ile de Aden Körfezinden ayrılır.
Güneyi tamâmiyle Hint Okyanusuna açıktır. Doğusunda Hindistan’ın Malabar kıyıları, batısında Umman
Körfezi, kuzeyinde de İran ve Pakistan yer alır. Hint Okyanusunun Bengal Körfezi, Andaman Denizi,
Güney Çin Denizi gibi üç yanında belirli tabiî sınırları bulunan bölümlerin en büyüğüdür. Yaklaşık
3.860.000 km2 yüzölçümü vardır.
Suptropikal iklim kuşağına dâhil olan Umman Denizi, denizciler için çok fırtınalı ve yağışlı bir bölge
hâlindedir. Muson yağmurlarının meydana gelmesinde buranın çok önemli bir yeri vardır. Kuzeydoğu
yönünde cereyan eden muson su akıntıları da oldukça kuvvetlidir. Yıllık yağış ortalaması 1500 mm
civârındadır. Sıcaklık ise ocak-temmuz ayları arasında 20°C-35°C sınırlarında seyreder. Umman
Denizine dökülen en büyük akarsu Pakistan’ın İndus Nehridir. Bölgedeki en mühim adalar ise, Umman’ın
Masara, G.Yemen’in Kuria Muria ve Sakotra ile Hindistan’ın Lakkadiv adalarıdır. Ortalama derinliği 2734
m olan Umman Denizinde en derin nokta 4850 metredir. Derinlik birçok yerde 2900 metreyi geçer.
Umman Denizi ekonomik bakımdan çok önemli bir bölgedir. Basra Körfezine giden petrol yolu
buradan geçer. Uskumru ve tonbalığı burada avlanan balıkların en önemlileridir.
UMRE (ÖMRE)
Hac zamânı olan beş günden, Arefe ve Kurban Bayramının dört gününden başka senenin her günü
ihrâm ile Kâbeyi ziyâretle Safâ ve Merve tepeleri arasında sa’y etmek (gidip-gelmek). Umre yapana
Mu’temir adı verilir. Umre ibâdettir. Hacc-ı asgar (küçük hac) da denir. Umre için Kâbe-i muazzama yedi
defâ tavâf edilir. Her defâsında Hacer-i esved selâmlanır. Daha sonra sa’y edilir. Sa’yden sonra saç
kazımak veya kesmekle Umre ibâdeti tamamlanmış olur. Ömürde bir defâ umre yapmak sünnettir.
Hac için ihram giyilen mîkât denilen yerler Umre için de aynıdır. Ancak Mekke-i mükerremede
kalanlar harem bölgesi dışına çıkarak Hil denilen bölgede Ci’râne ve Tev’in mevkilerinde ihrâma girerler.
Umrede, Hacda olduğu gibi Arafât ve Müzdelife vakfeleri ve cemreler (şeytan taşlamalar) yoktur. (Bkz.
Hac)
UMÛMÎ HEYET (Genel Kurul)
Alm. Generalversammlung, Mitgliederversammlung (f), Fr. Assemblée (f), Générale, İng.
General Assembly. Bir topluluğu meydana getiren şahısların hepsinin bir araya gelmesi. Meselâ Türkiye
Büyük Millet Meclisi Umûmî Heyeti, Bakanlar Kurulu Umûmî Heyeti,Cemiyet Genel Kurulu, Şirket Genel
Kurulu gibi.
Oy hakkı olan bütün üyelerden meydana gelen heyetin tamâmıdır. Dernek, meclis ve şirketlerin
en yetkili organı, umûmî heyetleridir. Uyulması ve uygulanması lâzım gelen kararları genel kurul verir.
Yönetim kurulu, denetim kurulu gibi cemiyetin (diğer) alt kurullarını umûmî heyet seçer.
Umûmî heyet toplantıları, kânun ve tüzüklere göre, belli zamanlarda yapılır. Umûmî heyet,
üyelerinin biraraya gelmeleriyle olur. Meselâ; normal olarak belediye meclisleri; bir yılda üç defâ; dernek
ve kooperatif genel kurulları bir veya iki yılda bir defâ toplanır.
UMUR BEY
Aydınoğulları Beyliği hükümdarlarından. Babası Aydınoğlu Mehmed Beydir. Lâkabı Bahâüddîn’dir.
Genç yaşında babası tarafından İzmir Emiri tâyin edildi. Bu sırada deniz seferlerinde gösterdiği cesâreti,
kumandanlık ve adâletiyle meşhur oldu. 1328-1329’da Bozcaada’ya kardeşi İbrâhim’le birlikte bir akın
harekâtında bulundu. Sakız Adasına da bir sefer tertip etti. 1332 yılında Gelibolu, Semendre; 1333
yılında Yunanistan ve Ege adalarına tertip ettiği sefer neticesinde, buraları haraca bağladı. Umur Bey,
bu deniz seferlerinden birçok ganîmet elde etti.
1334 yılında babasının vefâtı üzerine yirmi beş yaşında Aydınoğulları Beyi oldu. 1334-1335’te
Yunanistan ve Mora’ya sefer tertip etti. 1335’te Alaşehir’i muhâsarayla aldı. Bu muhâsara sırasında üç
yara aldığı rivâyet edilir. 1336 yılında Bizans İmparatorunun Midilli ve Foça’daki Cenevizliler üzerine
yaptığı sefere Umur Bey de yardım etti. Bu yardıma karşılık Sakız Adasını aldı. 1338 yılında Ege
adalarına ve 1339 yılında da Yunanistan’a seferlerde bulundu. Ayrıca Karadeniz seferine de çıkıp; Kili,
Eflâk gibi sâhillere baskınlar yaptı. Umur Bey bu seferleriyle Lâtinleri, Rodos Şövalyelerini tesirsiz hâle
getirdi.
1341 yılında Bizans İmparatoru Üçüncü Andronikos’un ölümü ve tahta geçen İonnes’in yaşının
küçük olması dolayısıyla Bizansta saltanat mücâdeleleri başladı. Umur Bey, bu mücâdeleler esnâsında
kara orduları komutanı Kantakuzeni destekledi. Bu sırada Kantakuzen Dimetoka’da krallığını ilân etmişti.
Umur Beyin deniz seferlerinden bunalan Lâtinler ve Bizans İmparatorunun annesi, Papa’ya mürâcaat
edip, yardım istediler. Papa’nın teşvikiyle bir Haçlı donanması kuruldu. Bu donanmada Papalık, Kıbrıs,
Venedik, Ceneviz ve Rodos Şövalyeleri yer alıyordu. Haçlı taarruzu başladığında Umur Bey daha yeni
Kantakuzen’e yardım etmekten dönmüştü. İlk hücum başarıyla püskürtüldü. Haçlılar Aralık 1344’te
yaptıkları ikinci hücumda Sâhil İzmir’i almayı başardılar. Bu durum karşısında Umur Bey Yukarı İzmir’e
çekilmek zorunda kaldı. Umur Bey müsâit zaman ve şartlar kollamak gâyesiyle, anlaşma teklifinde
bulundu. Böylece geçici bir süre için harp durdu. Umur Bey bu fırsattan istifâdeyle, Rumeli’ye
Kantakuzen’e yardım etmeye gitti. İstanbul üzerine yapılan harekât sırasında yanında bulunan Saruhan
Beyin oğlu Süleyman vefât etti. Umur Bey, bunun üzerine dönüp, Süleyman’ın cenâzesini babasına
teslim etti.
Papa şiddetle, taarruzun devam etmesini istediğinden tekrar çarpışmalar başladı. Bütün bunlara
rağmen 1347 yılında anlaşma yapıldı. Buna göre; İzmir, Aydınoğullarının olacak, buna mukâbil Haçlılara
bâzı ticârî imtiyazlar verilecekti. Haçlı rûhu kabarmış olan Papa bu antlaşmaya da muhalefette bulunup,
anlaşmayı tastik etmedi. Umur Bey bu olumsuz tutum üzerine ordusunu toplayıp, karşı hücuma geçti.
1348’deki hücum sırasında alnından okla vurularak şehit düştü. Umur Bey, Birgi’de babasının yanına
defnedildi. Yerine büyük ağabeyi Ayasuluğ Emiri Hızır Bey geçti.
Umur Bey, bilhassa yaptığı deniz seferleriyle meşhur oldu. Aydınoğulları Beyliğine yükselme
devrini yaşattı. Ege Adaları, Yunanistan ve civar yerlere yaptığı seferlerle bol ganimet ele geçirip,
Haçlıların korkulu rüyâsı hâline geldi. Bütün bu harp faaliyetleri yanında beyliğin îmârına ve gelişmesine
de önem verdi. Zamânında birçok şehirde câmi, medrese, kervansaray, çeşme vs. gibi hayır eserleri
kuruldu. Umur Bey yazar, şâir ve âlimleri koruyup, teşvik ederdi. Kendi adına 5568 beyitli Süheyl-ü-
Nevbahar manzumesiyle, Farsçadan Türkçeye çevrilmiş olan Kelile ve Dimne ve Tabiatnâme adlı
eserler vardır. Umur Bey adına, üzerinde “Mehmed bin Umur” yazan bir sikke bastırılmıştır.
UN
Alm. Mehl (n), Fr. Farine (f), İng. Flour. Hububat tâneciklerinden öğütülerek yapılan yarı işlenmiş
yiyecek. Un çoğunlukla buğdaydan elde edildiği gibi, diğer hububat tânelerinin tohumlarından da yapılır.
Patates, çavdar, mısır unlarının da buğday ununa katıldığı olur. Bununla berâber dünyâdaki unların çoğu
saf buğday unudur.
Buğday tânesinden un elde edilmesi bugün birçok ülkede büyük bir endüstri olup, Dünyâ genelinde
senede 110 milyon tondan fazla un üretimi yapılmaktadır. Dünyânın en çok un üreten ülkesi Amerika
Birleşik Devletleridir. Rusya, Arjantin, İngiltere, Romanya, Birleşik Almanya, Japonya ve İspanya bunları
tâkip eder.
Un çeşitleri: İki temel buğday un çeşidi vardır: Bunlar beyaz un ve buğday unudur. Buğday tânesi
embriyon-yumurta akı, selüloz ve kepek olmak üzere üç bölümden meydana gelmiştir. Kepek kısmı
buğday tânesinin ağırlık olarak % 14’ünü teşkil eder. Unun cinsini tâyin eden kepek miktarıdır. Unun
çoğunu meydana getiren buğdayın iç kısmı yumurta akı maddesiyle selülozdan meydana gelen
endosperm denilen kısımdır. Bu kısım buğdayın % 83’ünü teşkil eder. (Bkz. Buğday)
Buğday olduğu gibi değirmende öğütülürse elde edilen una, buğday unu denir. Kepek miktarı ve
endosperm kısmında bulunan protein miktarına bağlı olarak da çok çeşitli beyaz unlar vardır. Undan
yapılan hamurun elastikiyeti un içinde bulunan gluten denilen proteinli maddelerin çokluğuna bağlıdır.
Bu bakımdan endosperm kısmında yumurta akı maddesi selülozdan fazla olan buğdaylardan elde edilen
un, gluten teşekkülüne daha müsâittir.
Buğday unuyla yapılan ekmek ve diğer fırınlanan maddeler beyaz unla yapılanlara nazaran daha
ağır olurlar ve güzel korunmadıkları takdirde ekşiyip küflenirler. Bunlardan dolayı beyaz un, buğday
unundan daha çok kullanılır.
Beyaz unun da kendi arasında değişik maddeler yapmak için kullanılan çeşitleri vardır. Unlar ne
kadar çok proteine sâhip olurlarsa gluten yapma güçleri o kadar artar. Ekmek, yüksek proteinli buğday
unundan yapılır.
Yumuşak buğdaylar sert buğdaylardan daha az proteine sâhiptirler ve bunların unları daha az
proteinli olur. Yumuşak buğday unları kek, bisküvi gibi yumuşak ürünleri yapmada kullanılırlar. Zirâ bu
ürünler sert undan yapılmaya kalkılırsa yumuşak olması gereken pasta vs. gibi ürünler çok sert olur.
Ev kadınına en elverişli olan, genelde ekmek ve yumuşak pastalar dâhil her şeyde kullanılabilen
bir un çeşidi olan beyaz undur.
Buğday beyaz una dönüştürülürken buğday tânecikleri parçacıklara bölünürler, embriyo ile kepek
başka yere ayrılır. Her 45.3 kg buğday tânesinden 32.6 kg beyaz un elde edilir.
Buğdaydan un elde etmek için özel değirmenlerde buğdayın öğütülmesi gerekir. Öğütme işlemine
başlamadan önce buğday kalitesinin tespiti temizlenmesi ve kabuk kısmının kolay çıkması için ıslatılması
lâzımdır. Elde edilecek un cinsini belirlemek üzere de çeşitli buğdaylar belli oranlarda karıştırılabilir. En
basit buğday öğütme sistemi birbirine basan yüzeyleri düz ve biraz pürüzlü ağır silindir biçiminde
taşlardır (Bkz. Değirmen). Üst taşın ortasından içeri giren buğday tâneleri ayrı ayrı hızlarda dönen taş
silindirler arasında ezilmeye başlar. Ezilen buğday tel elek ve kumaş eleklerden defâlarca geçirilerek un
elde edilir.
Unun elde edilişi insanlık târihi kadar eskidir. Prensip olarak aynı olan un üretme sistemleri
zamanla gelişerek otomatik sistemlere dönüşmüştür. Bugün un, modern fabrikalarda yapılmaktadır.
Yurdumuzda 1950’li yıllara kadar çeşitli yerlerde bulunan su değirmenleriyle yapılan un üretimi,
bu yıllardan sonra büyük şehirlerde kurulan modern un fabrikalarıyla gerçekleştirilmeye başlandı.
Ülkemizde 7-8 milyon ton un üretimi yapılmaktadır (1994). Bu üretim Marmara, Orta Anadolu,
Güney ve Güney Doğu Anadolu vilâyetlerinde kurulan 520’ye yakın un fabrikasında üretilmektedir.
Üretilen buğday ununun bir bölümü Suriye, Yemen Halk Cumhûriyeti, Libya, Sudan ve İran’a ihraç
edilmektedir.
UNDERWRITING
Alm. Underwriting, Fr. Underwriting, İng. Underwriting. Şirketlerin halka arz işlemlerinde
hisselerinin satışını banka ve aracı kurumlar kanalıyla yapmaları. Buna “aracılık yüklenimi” adı da verilir.
Underwriting, iki şekilde yapılabilir: Birincisi basit pazarlama metodudur. Burada aracılığı üstlenen
banka herhangi bir risk altına girmez. Belirlenen süre içinde hisselerin tamâmı satılmazsa, kalan hisse
senetlerini şirkete iâde eder. Bankanın pazarlama hizmeti karşılığında belli bir komisyon aldığı bu teknik,
daha çok tanınmamış küçük şirketlerin menkul değerlerinin satışında uygulanır.
Taahhütlü pazarlama adı da verilen ikinci yöntemse senetlerin satışının sigortalanması anlamını
taşır. İlgili sürede satışa sunulan senetlerin tamâmı satılmazsa, banka kalan senetleri kendi portföyüne
alır ve bunların değerini şirkete öder. Buna kesin satış taahhüdü adı veriliyor. Kesin alış taahhüdündeyse
banka veya aracı kurum daha senetler satışa sunulurken hisselerin tamâmını kendi portföyüne alır ve
senetlerin bedelini şirkete öder.
Bu aşamadan sonra senetlerin satılıp satılmaması bankanın meselesidir. Kesin alış taahhütlerinde
riski azaltmak için birkaç banka ve aracı kurum biraraya gelerek bir konsorsiyum oluşturabilirler. Bu tür
satış yönteminde şirketlerin ödediği komisyon daha fazladır.
UNESCO
Birleşmiş Milletler Beratının uluslararası işbirliğiyle ilgili 9. bölüm 57. maddesi uyarınca kurulmuş
“Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı”nın (United Nations Edurational, Scientific and Cultural Organisation)
kısaltılmış ismi. 14 Aralık 1946’da kurulmuştur. Teşkilât çalışmaları hakkında BM’ye rapor verir ve
buradan teknik yardım görür. Ancak kendi organları, bütçesi ve diğer statüleri bakımından tamâmen
bağımsızdır. Bütün BM üyeleri devletler aynı zamanda UNESCO’nun da üyesi olabilirler.
Teşkilât, yapı olarak BM’ye paralellik gösterir. Bir Genel Kurul, bir İcra Kurulu ve bir de Genel
Sekreterlik bulunur. Her üye devlet, Genel Kurula beş delege yollar. Genel Kurul her iki senede bir tâkip
edilecek siyâseti ve gelecek iki yıllık bütçeyi görüşmek üzere toplanır. Genel Müdür, İcra Kurulunu tâyin
eder, üye devletlere tavsiyelerde bulunur. İcrâ Kurulu senede üç-dört defâ bir araya gelerek Genel
Kurulda alınan kararların icrâsını tâkip eder. İcrâ Kurulunun üyeleri Genel Kurul üyeleri arasından seçilir.
UNESCOGenel Müdürü, Genel Sekreterliğin de başıdır. UNESCO’nun devamlı merkezi Fransa’nın
başşehri Paris’tir.
UNESCO üyesi devletler kendi ülkelerinde devlet bünyesi dışında çalışan millî komisyonlar kurarlar.
Bu komisyonlar UNESCO gâyelerine uygun çalışmaların yapılması için hükûmetle işbirliği yaparlar ve bu
çalışmaların icrasını tâkip ederler.
UNESCO’nun gâyesi; BM Anayasasında zikredildiği gibi, “adâlete, ırk, cins, dil ve din ayrımı
yapmaksızın herkes için insan hakları ve temel hürriyetlere cihanşümûl saygıyı sağlamak, bunun için
eğitim, bilim ve kültür yoluyla devletler arasındaki işbirliğini geliştirmek ve bu yoldan barışın ve
güvenliğin korunmasına katkıda bulunmaktır.” Teşkilât Anayasasında açık bir şekilde belirtildiği gibi
UNESCO’nun zor kullanarak değil üye devletlerin kendi istekleri doğrultusunda faaliyette bulunması icab
etmektedir.
UNESCO’nun Faaliyetleri
Eğitim: Dünyâda okul çağında olan çocukların yarısından fazlası tesis yetersizliği ve öğretmen
azlığı dolayısıyla eğitimlerini yapamamaktadır. UNESCO’nun bu alandaki ilk çalışması, Lâtin Amerika ilk
öğretimi için daha çok öğretmen yetiştirme ve öğrencilerin okul hâricinde karşı karşıya geldikleri
problemleri çözmeye yönelik olmuştur. Başarılı olan bu çalışmanın benzerleri daha sonra Asya ve
Afrika’da da tatbik edilerek müspet neticeler alınmıştır. Bunların en büyüklerinden olan “Karaçi Plânı”
18 devlet tarafından mâlî yönden desteklenmiş ve 200.000 Pakistanlı çocuğun mecburî eğitimi 1980’de
tamamlanmıştır. Eğitimsiz yetişkinlerin sayısının okula gitmeyen çocuklardan çok fazla olması
UNESCO’nun bu alana da eğilmesini mecbûrî kılmıştır. Teşkilât her sene çeşitli devletlerdeki yetişkinlere
“temel eğitim” kursları vermektedir. UNESCO’ya bağlı “Education Clearing House” Paris’te çalışmakta,
ilgili konularda mâlûmat toplamakta, eğitim istatistikleri yapmakta, burs dağıtmakta ve üç senelik yayın
organı “World Survey of Education”ı çıkarmaktadır.
Tabiî ilimler: UNESCO’nun bu alandaki en mühim vazifesi araştırmalarda milletlerarası işbirliğini
tesis etmektir. “Kurak Bölgeler “programı 1957’de teşkilâtın en büyük projelerinden biri hâline gelmiş,
kurak ve yarı kurak arâzilerin tarım alanları hâline getirilmesinde çok faydalı bir rol oynamıştır. Bu
kuruluşun diğer bir mühim çalışması da Avrupa Nükleer Araştırma Konsülü’ne (CERN) nükleer enerjinin
barışçı maksatlarla kullanılmasında yardımcı olmaktır. Teşkilât aynı zamanda gelişmiş-az gelişmiş
bölgeler arasındaki bilgi alışverişine yardımcı olur.
Sosyal ilimler: Teşkilât sosyal ilimler alanında daha çok milletler arasında anlaşmazlıklara yol
açan belli problemlerin çözülmesiyle meşgul olur. Hızlı sanâyileşme ve gelişmenin meydana getirdiği
sosyal problemler de mühim bir yer işgâl etmektedir. UNESCO, aynı zamanda BM’nin arzusu üzerine
ırklar üzerinde bir araştırma yapmış ve ilmî olarak hiçbir ırkın tabiî bakımdan, yâni yaradılış olarak
diğerinden üstün olmadığına karar vermiştir.
Kültürel faaliyetler: UNESCO günümüzde milletlerarası sanatçılar ve bilginlerin kurdukları
teşkilâtları destekleyerek, ilmin ve değişik kültürlerin yayılmasına, ihtiyacı olanlara ulaştırılmasında
mühim bir vazife görmektedir. Bu alandaki en mühim çalışmalar doğu-batı kültür değerlerinin
incelenmesi konusu üzerinde yapılmıştır. Ancak çapı çok büyük olan bu araştırmalardan bir netice
alınamamıştır. Teşkilâtın aynı zamanda Milletlerarası Yayın Hakkı Antlaşması ve savaş zamânında
kültürel eserlerin korunması konulu çalışmaları mevcuttur.
Kitle haberleşmesi: UNESCO bu alanda da ihtiyacı olan devletlerin, bu konuda imkânı olan
devletlerden kitap, film vb. gibi malzemeleri ucuz almasını sağlayarak mühim bir vazife görmektedir.
Teşkilât savaşlarda, sınırların belirlenmesinde arzu etmediği tarafta kalan şahısların yerinin
değiştirilmesine de yardımcı olmaktadır.
UNKAPANI KÖPRÜSÜ
İstanbul Haliç’te, Unkapanı ile Azapkapısı arasında kurulan köprü. Gelip geçenlerden para
alınmadığı için bu köprüye Hayratiye Köprüsü adı verilmişti. Sultan İkinci Mahmûd’un emriyle kaptan-ı
deryâ vekili Fevzi Ahmed Paşa tarafından tersânede yaptırıldı. Köprü 1836 yılında tamamlandı ve açılışı
bizzat Sultan İkinci Mahmûd Han, köprüyü at üzerinde geçerek yaptı. Köprünün boyu tahminî olarak
400 m, genişliği ise 10 m idi. Köprünün ortası gerektiğinde büyük gemilerin geçmesi için açılabiliyordu.
Bir müddet sonra Fransızlarla anlaşarak mâliyeti 135.000 altın olan demir bir köprü yaptırıldı.
Yirmi beş duba üzerine oturtulan 480 m boyunda, 18 m genişliğindeki köprü 1875’te açıldı. 1912 yılına
kadar kullanılan köprü 1912 yılında sökülünce yerine Üçüncü Karaköy-Eminönü Köprüsü getirilip
kuruldu. 1914-1925’te onarım gören köprü 1936’ya kadar kullanıldı. Çıkan kuvvetli bir fırtına ile
parçalanan köprünün yerine yapımı 1940’ta biten 24 duba üzerindeki 477 m uzunluğunda, 25 m
genişliğindeki köprü yapıldı.
UNSÛRÎ
Meşhur şâirlerden. İsmi, Ebü’l-Kâsım Hasan bin Ahmed’dir. Mahlası Unsûrî’dir. 961 (H.350)’de
Belh’de doğdu. 1040 (H.431) senesinde Gazne’de vefât etti. Gazneli Sultan Mahmûd ve onun oğlu
Sultan Mes’ûd zamânında sarayda bulunan şâirlerin başta geleni olup, “Melik-üş-Şuarâ” ünvânı ile
anılmıştır.
Genç yaşta annesi ve babası vefât edince, kalan mîrasla ticâret yaptı. Bir yolculukta eşkiyâlar
tarafından bütün malları alındı ve canını zor kurtardı. Bu hâdise üzerine kendini tamâmen ilme verdi.
Ancak ilim tahsilini nerede ve kimden yaptığına dâir bilgi yoktur.
Unsûrî, genç yaşta şiire başladı ve Gazneli Mahmûd’un küçük kardeşi Belh emiri Nasr vâsıtasıyla
Gazne sarayına girdi. Şiirleri Sultan Mahmûd tarafından beğenilip takdir edildi. Kısa zamanda sultânın
yakınları arasında yer alan Unsûrî, zamanla hükümdârın nedîmi oldu. Saraydaki pekçok şâir arasında
üstâd olan ve herkes tarafından hürmet gösterilen Unsûrî, devletin ileri gelenlerinden de hürmet
görmüştür. Kişiler ve hâdiseler hakkında irticâlen (içine doğduğu gibi, yazmadan) söylediği şiirlerinde
gösterdiği mahâreti sebebiyle büyük servete kavuştu.
Unsûrî, Sultan Mahmûd’un vefâtından sonra tahta geçen SultanMes’ûd zamânında Gazne
sarayında kaldı. Uzun ömrü boyunca pekçok şiir yazdı. Kasîde ve gazel sahasında şâir Rudekî’den sonra
Fârisî şiir yazan en meşhûr şâirdir. Otuz bir sene hükümdârlık yapan Sultan Mahmûd’u, onun
kardeşlerini ve oğlu Sultan Mes’ûd’u medheden şiirleri vardır. Mazmûnları ziyâde kullanması; üslubunun
en önemli husûsiyetidir. Terkipleri, nâdir kullanılan kelimeleri, ilmi tâbir ve mantıkî fikirle istidlalleri şiire
sokması bir başka yönüdür. Şiire şekli getirmiş ve kasîdede kendinden önce görülmeyen yenilikler
yapmıştır. Rubâî sâhasında da başarılı olan Unsûrî’nin kasîdeleri gazellerinden üstündür. Ayrıca diline
geldiği gibi, yazmadan söylediği rivâyet edilen şiirlerinin bir vasfı da, sebk-i Horasanî üslûbuyla
yazılmasıdır. Gerçekte o, şiirlerde bu üslûbun zirvesine ulaşmıştır. Yaptığı tasvirler canlıdır. Bir Dîvân
ile üç mesnevî yazdığı kaynaklarda zikredilen Unsûrî’nin şiirlerinde tabiat tasvirleri, medhiyeler, Sultan
Mahmûd’un savaşları, ordusunun kahramanlıkları ile bayram konuları işlenmiştir. Dîvân’ındaki kasîde,
rubâî ve gazellerinden bir kısmıyla manzum olarak yazdığı Farisî Vâmık u Azra adlı mesnevîsinin baş
kısmından 513 beyitlik bir bölüm günümüze kadar ulaşmıştır. Onun bu mesnevîsi, İran, Türk ve diğer
milletlere mensup şâir ve edipler tarafından taklit edilmiştir. Unsûrî’nin muasırı ve daha sonraki
asırlardaki şâirler, onun şiirdeki üstünlüğünü kabul etmişler, methederek üslubunu benimseyip kendi
şiirlerinde uygulamaya çalışmışlardır.
Arap edebiyâtında da mâhir olan Unsûrî Ehl-i sünnet îtikâdındaydı. Şiirlerinde din büyükleriyle âlim
ve velîlere de yer vermiştir. Ayrıca başta âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler olmak üzere Arap şâirlerinden
iktibaslar yapmıştır. Şiirde her şeyi gâyet mahâretli bir şekilde kullanan Unsûrî’nin manzûmelerinde
akıcılık, açıklık görülmekte ve ustalığı dikkat çekmektedir. Bilhassa bu vasfı Şuarâ Tezkirelerinde önemle
belirtilmiştir.
UR
(Bkz. Tümör)
URAL DAĞLARI
Kuzey Buz Denizinden Hazar Denizine doğru uzanan; Rus platformu ile Sibirya platformunu
birbirinden ayıran; BirleşikDevletler Topluluğu içindeki Ukrayna, Rusya, Kazakistan ve Kırgızistan
devletleri içinde bulunan dağlar topluluğu. Kuzeyde Arktik Denizinden, güneyde Kazakistan’a kadar
uzanan bu dağlar 2000 km uzunluklarıyla Avrupa ve Asya arasında bir sınır teşkil ederler. 63° Kuzey
enleminin kuzeyinde bulunan Kuzey Urallar ince bir şerit hâlindedirler. Tepelerinin ortalama yüksekliği
900 m olan bu dağların bâzı zirveleri 1500 m’yi bulurken en yüksek tepesi olan Naroda’nın yüksekliği
1855 m’dir. Orta ve Güney Urallar’da ortalama yükseklikler daha alçaktır. Güneye indikçe silsile 250 km
genişliğin üzerine çıkar. Güney Urallar Suerdlovsk boşluğunun güneyini örterler.
Ural çemberiyle beslenen başlıca nehirler; Pechora, Ob, Ural ve Emba nehirleridir. Kuzey
Sibirya’nın sert iklimine batıdan gelen rüzgârları önleyen Ural Dağları sebep olmaktadır.
Bu dağların coğrafik şekilleri granit ve somaki taşlarından ve yamaçlardaki Paleozoik tabakalardan
meydana gelir. Bu bölge özellikle orta bölüm olmak üzere mineral bakımdan zengindir. Bunların yanında
platin, demir, gümüş, bakır ve taş tuzu daha az miktarlarda da altın, linyit, nikel ve çinko bulunur.
Urallar’ın batısında bulunan kömür işletilmektedir; güneyinde de altın bulunmuştur.
On altıncı yüzyıldan beri Urallar’da çeşitli endüstri çalışmaları yapılmış fakat bölgenin modern
olarak gelişmesi 1930’larda başlamıştır. Bundan sonra endüstri fabrika ve iş alanları doğuya kaymış,
Ural Bölgesi Rusya’nın endüstri merkezi hâline gelmiştir. Bu bölgenin başlıca şehirleri; Mognitogorsk,
Perm, Sverdlovsk, Orenburg ve Ufa’dır.
URAN BOMBASI
(Bkz. Atom Bombası)
URAN PİLİ
Alm. Atomkraftstoff (m), Fr. Carburant (m) nucléaire, İng. Nuclear fuel. Nükleer reaktörlerde
kullanılan pil şeklinde hazırlanmış yakıt. Nükleer bir maddenin nötronlarının süratini keserek zincirleme
reaksiyon başlamasına yardımcı olmak üzere nükleer madde içerisine grafit, berilyum veya ağır hidrojen
gibi hafif maddeler katılır. Bunun için nötron hızını kesen bu maddelerden yapılan kalın levhalara silindir
şeklinde boşluklar açılır. Bu boşluklara saf olmayan uran, silindir biçimindeki çubuklara yerleştirilir. Bu
çubukların içeri girip çıkma miktarına bağlı olarak zincirleme reaksiyon şiddeti artar veya azalır. Çünkü
grafit tabakası nötronların hızını keserek uran çekirdeklerine girme miktarını kontrol eder. (Bkz. Nükleer
Enerji)
Nükleer reaksiyonları kontrol edebilen bir uran pilinde nötronun uranyum atom çekirdeğine
çarpması ile 2,5 yeni nötron, uran-238 ve plutonyum-230 meydana gelir. Yeni meydana gelen nötron
parçaları çekirdeğe çarpmaya devam ederek gittikçe çoğalan bir zincirleme reaksiyona sebep olur. Bu
reaksiyonlarla gamma şuâları ve ısı açığa çıkar. Uran pilinin çıkardığı zararlı şuâların çeşitli metodlarla
yutulması ve açığa çıkan ısı enerjisinin ısı santrallarına taşınması için etrâfı çelik zırhla kaplı ve ısıyı
nakledebilecek ağır su veya sıvı sodyum gibi maddeler ihtivâ eden nükleer reaktörlere ihtiyaç vardır.
Uran pilinin reaktörlere konulması ile elektrik ve sıcak su santralları yapılabileceği gibi reaksiyonu
kontrol edilmeden bir atom bombasında da kullanılabilir. (Bkz. Atom Bombası)
URANÜS
Alm. Uranus (m), Fr. Uranus (f), İng. Uranus. Güneş sistemini meydana getiren gezegenlerden
biri. Güneş sisteminin üçüncü büyük gezegenidir. Güneş merkez alınarak yapılan sıralamada Satürn’le
Neptün arasında, yedinci gezegen olarak yer alır.
Astronomide 0 veya H sembolleriyle ifâde edilir.
Kütlesi 14,56 x Dünyâ’nın kütlesi (8,73 x 1021 ton)
Hacmi 60 x Dünyâ’nın hacmi
Yoğunluğu 0,28 x Dünyâ’nın yoğunluğu (1,2 gr/cm3)
Ekvator çapı 52,400 km
Kutup Çapı 43.900 km
Yüzey Çekimi 0,9 x Dünyâ çekimi
Kaçma hızı 22,3 km/sn
Yörünge hızı 6,8 km/sn
Eksenin eğimi 8°
Güneş’e ortalama uzaklığı 28,70 x 106 km
Dünyâ’ya en uzak mesâfesi 12,2 Astronomi birimi
Dünyâ’ya en yakın mesâfesi 11 Astronomi birimi
Güneş etrâfında dönüş süresi 84,01 Dünyâ senesi
Kendi etrafında dönüş süresi: Bu konu ihtilâflıdır. 1930’da 10,8 saat, daha sonra spektroskopla 23
saat ve radyoteleskopla 12,3 saat olarak ölçülmüştür. Günümüzde 1930’da yapılan 10,8 saatlik ölçüm
tercih edilmektedir.
Işığı yansıtması: % 90
Uydu sayısı: 5
Ancak çok iyi hava şartlarında görülebilmesi yüzünden Uranüs’ün keşfi 18. asra kadar mümkün
olmamıştır. 13 Mart 1781’de disk teleskobunun kâşifi Sir William Herschel ilk önce kuyruklu yıldız
zannettiği Uranüs’ün varlığını fark etti. Gözlemlerine devam eden Herschel cismin kuyruğu olmadığını
bir ay kadar sonra anladı. Daha sonra cismin hareketinin orbital (belli bir yörünge üzerinde) olduğunun
tespit edilmesiyle bu cismin bir gezegen olduğu katiyet kazandı. Herschel’den dört ay kadar sonra A.J.
Lexell de bu yeni gezegeni tespit etti ve Güneş’e uzaklığını 19 astronomi birimi olarak hesapladı.
Herschel’in, zamânın İngiltere kralı Üçüncü George’un hatırasına “Georgium Sidus” diye adlandırdığı
gezegene halk arasında daha çok “The Georgian” denildi. Uranüs ismiyse daha sonra J. E. Boder
tarafından kullanıldı ve bütün dünyâda benimsendi.
Gezegen hakkında son gelişme Mart 1977’de gerçekleşti. NASA bu târihte yaptığı bir açıklamada
gezegenin etrâfında Satürn’ün etrâfında olduğu gibi halkalar mevcut olduğunu bildirdi. Yapılan ilk
tespitler halkaların gezegen ekvatorundan 18.000-26.000 km yükseklikte ve 10-97 km genişliğinde
yerleşmiş bulunduğunu ortaya çıkardı. ABD ve SSCB’nin Uranüs yakınından geçen insansız uzay
araçlarının verdiği bilgilerle de halkaların en büyüğünün çapı 1,5 km’yi geçmeyen kaya parçalarından
müteşekkil olduğu anlaşıldı.
Uranüs, büyük bir teleskopla incelendiğinde 10 cm çaplı, mavimsi-yeşil bir dâire olarak görülür.
Gezegenin merkezinde (ekvatorunda) enlemesine geniş bir yarık vardır. Bu yarık gezegenin hemen
hemen tamamını sarar. Vâdi oldukları zannedilen enlemesine birkaç karanlık yarık daha görülür. Ancak
boyuna hiçbir işâret yoktur. Bu sebeple gezegenin kendi etrafında dönüş müddeti uzun süre tespit
edilememiş, bu ancak Doppler prensibinden faydalanılarak bulunabilmiştir. Ancak bu konuda tam bir
birlik yoktur. Çeşitli gözlemlerden değişik neticeler alınmıştır.
Gezegen üzerinde bulunan karanlık bölgeler Güneş’ten gelen ışığın kırmızı, sarı, turuncu ve
kızılötesi kısımlarını emerler. Uranüs’ün mavimsi-yeşil görünmesinin sebebi budur. Uranüs’ün atmosferi
çeşitli gazlardan müteşekkildir. Kütle çekiminin yanında gezegenin manyetik özelliği de atmosferin
mevcudiyetini sağlamaktadır. Uranüs atmosferinde en çok amonyak (NH3) ve metan (CH4) bulunur.
Kuşaklar hâlinde atmosferi kaplayan gazların miktarı Jupiter’dekinden fazla, Satürn’ünkünden ise azdır.
ABD’de Arizona ve Pasedena (Kaliforniya)da yapılan çeşitli rasatlar -200°C’lik yüzey hararetinin
amonyağın donmasına sebep olduğunu ve böylece atmosferde en çok bulunan gaz olarak metanın
geriye kaldığını ortaya çıkardı. Güneş sistemini meydana getiren gezegenlerin ortak özellikleri gözönüne
alınarak yapılan tahminlere göre Uranüs’te büyük miktarlarda hafif elementler (hidrojen, helyum gibi)
bulunduğu zannedilmektedir. Ancak hidrojen hâriç diğer elementler hakkında tahminden ileriye
gidilememiştir. Çeşitli bilginlerin yaptığı araştırmalar ve uyduların verdiği bilgiler, Uranüs’te hidrojen-
karbon nispetinin 70/1 olduğunu ispatladı. Helyum/Hidrojen oranı ise 3/1 olarak bulundu. Gezegen
yüzeyinden 18 km yükseğe kadar çıkan atmosferdeki gazların yüzeye iki atm. (Dünyâ’dakinin iki katı)lik
bir basınç yaptığı da yine son araştırmalar neticesinde keşfedildi.
1894’ten 1932’ye kadar Uranüs üzerinde rasatlar yapan W. Becker gezegeninin parlaklığının 8,4
senelik peryotlar hâlinde azalıp-çoğaldığını tespit etti. 1936-1947 arasında aynı konu üzerinde çalışan
J. Ashbrook da böyle sekiz senelik bir parlaklık değişikliğinden bahsetti. Gezegenin yörüngesinin
dünyâya yakınlaşıp uzaklaşmasıyla ilgili bu konu üzerinde fotoelektrikî rasatlar yapan Giclas ise parlaklık
değişikliğinin olmadığını iddia etti. Böylece Uranüs yörüngesinin kesin şekli ve Uranüs-Dünyâ arası
mesâfenin azalıp azalmadığı konusu karanlıkta kaldı.
Uranüs’ün günümüze kadar tespit edilmiş önemli diğer bir özelliği de eksenin eğikliğidir. Eksen
meylinin 8° olması, yâni yörünge düzlemiyle eksenin 82°lik bir açı yapması gezegenin bir varil gibi
görünmesine sebep olur. Aynı zamanda iki mevsim meydana gelir ve bir mevsim 20 sene sürer. Bu
durum dönüş özelliğine de bağlı olarak gezegenin her bir bölümünün 20 sene karanlıkta kalmasına
sebep olur. Aydınlık mevsimi de yine 20 sene sürer. Gezegenin aydınlık tarafında -200°C’nin altında
olan harâretin, karanlık kısımda bunun çok altına düştüğü tahmin edilmektedir.
Uranüs’ün uyduları: Ocak 1787’de Uranüs’ün kâşifi Herschel aynı zamanda bu gezegenin
uyduları olduğunu ortaya çıkaran ilk kişi oldu. Herschel’in Titania ve Oberon adını verdiği bu iki uydudan
sonra Maltalı William Lassel ile yardımcısı A. Marth, Ariel ve Umbriel isimli diğer iki uyduyu keşfettiler.
William Lassel bu iki uyduyu araştırırken zamânında var olanlardan teknik olarak daha üstün bir teleskop
kullanmıştı. Bu yüzden ilk başta ona kimse inanmadı. 20 sene sonra Washington’da 60 cm’lik bir
teleskopla yapılan rasatlar neticesinde Ariel ve Umbriel’in mevcudiyeti katileşti. Uranüs’ün uydularının
bâzı özellikleri şunlardır:
Uydu Keşfi ve kâşifi Uranüs’e Kütle Çapı (Ay: 1)
Uzaklığı
Ariel 1851-W. Lassel 192.000 km 800 km 0,0177
600 km 0,0070
Umbriel 1851-W. Lassel 267.000 km 1100 km 0,592
Titania 1787-W.Herschel 438.000 km
Oberon 1787-W.Herschel 586.000 km 1000 km 0,0348
Miranda 1948-G.P.Kuiper 130.000 km 300 km 0,0012
Dâirevî yörüngeler üzerinde hareket eden uyduların en mühim ortak özelliği yörünge
düzlemlerinin meyillerinin fazlalığıdır. Uydular, gezegenin yörünge düzlemiyle 98°, ekliptik düzlemiyle
de 97,8°lik bir açı yaparlar. Bu sebepten dolayı Uranüs ve uydularının hareketi birbirine tamâmen zıttır.
Uyduların çizdikleri yörünge gezegeni kuzeyden güneye doğru kat eder.
URANYUM
Alm. Uran (n), Fr. Uranium (m), İng. Uranium. Periyodik tablonun III B grubundaki aktinitler
serisinde yer alan radyoaktif kimyâsal element. Yoğun, sert ve gümüş beyazı renginde bir metal olan
uranyum tabiî elementler arasında atom ağırlığı en yüksek olanıdır. Kimyâda “U” sembolüyle gösterilir.
1789’da M. H. Klaproth tarafından keşfedilen uranyum E.M. Péligot tarafından 1841 yılında uranyum-4-
oksitten (UO2) izole edildi. 1896’da Henri Bucquerel uranyumun radyoaktif bir element olduğunu
keşfetti. 1934’te Fermi ve çalışma arkadaşları uranyumun ß-ışıması yaptığını buldular. 1938’de Hahn
ve Strassmann uranyumu nötronla bombardıman ederek daha hafif elementler elde ettiler.
1939’da Fermi, uranyumun çekirdek reaksiyonlarının zincir reaksiyonları olduğunu söyledi. 1939
yılında araştırmacılar U235’in fisyon reaksiyonu verebileceğini gösterdiler. 1942’de nükleer zincir
reaksiyon yapıldı. Uranyumdan yapılmış atom bombası 1945’te kullanıldı.
Bulunuşu: Diğer elementlere göre az bulunan uranyumun dünyâdaki mevcut miktarının 1014 ton
olduğu tahmin ediliyor. Yaklaşık ve ortalama olarak her bir gram kayada 4x10-6g uranyum vardır. Deniz
suyu milyarda üç nispetinde uranyum ihtivâ eder. Canlı maddelerin bünyesi ağırlıklarının % 10-4 ilâ %
10-9 arasında uranyum bulundururlar. Uranyum minerallerinden uraninit % 45-85, piçblend % 60,
autinit % 45-56, karnotit % 50-55 uranyum ihtivâ ederler.
Çok miktar cevher çıkarılmasına rağmen elde edilen uranyum miktarı oldukça azdır. Meselâ ton
başına 1 ile 2,5 kg U3O8 elde edilmektedir.
Özellikleri: Uranyum 3+, 4+, 5+ ve 6+ olmak üzere dört oksidasyon kademesine sâhiptir.
Atom numarası 92, atom ağırlığı 238,03’tür. 1132°C’de erir, 3818°C’de kaynar. Yoğunluğu 19,06
g/cm3tür. Uranyum 0,68°K’de süper iletken olup oldukça aktif bir metaldir. Oda sıcaklığında hava
teması ile hemen sarı, bir müddet sonra tamâmen siyah renk alır. Azot, karbon monoksit, karbon dioksit
ve diğer gazlarla reaksiyon verir. Bu sebepten uranyum laboratuvarda asal (soy) gazların
saflaştırılmasında kullanılır.
Beş çeşit oksidi vardır. Bunlardan UO2 kahverengi, U3O8 yeşilimsi siyah ve UO3 sarıdır. Tabiatta
üç izotopu vardır. Bunlar U-238 (% 99,27), U-235 (% 0,72) ve U-234 (% 0,006)tür.
Bu izotopların hepsi radyoaktif olup alfa ışıması yaparlar. İzotopların yarılanma müddetleri sıra ile
4,5x109 yıl, 7,1x108 yıl ve 2,48x105 yıldır. Uranyum izotoplarının yarı ömürleri çok uzun olduğundan,
bâzı uranyum ihtivâ eden kayaçlarda uranyumun son bozunma ürünü olan kurşunun ölçülmesiyle
dünyânın yaklaşık yaşı tâyin edilir. Sunî olarak elde edilen diğer izotopların yarılanma süreleri oldukça
kısadır. Sunî olarak elde edilen, kütle numaraları 227 ile 240 arasında olan uranyum izotopları genel
olarak yine alfa ışıması yaparlar. Yalnız bunlardan U-237, U-239 ve U-240 izotopları ß ışıması yaparlar.
U-238 tabiî uranyum radyoaktif bozunma sırasının ana elementidir. U-235 den ise aktinyum bozunma
sırası doğar.
Elde edilmesi: Minerallerinden başlayıp metalik uranyum elde edilmesi çeşitli basamaklardan
geçer. Ancak uranyumun elde edilme metotlarının bir kısmı gizli tutulmaktadır. Ayrıca çok çeşitli
minerallerden elde edildiği için çok ayrı metodlar da vardır. Genel olarak filiz önce konsantre (uranyumca
zengin) hâle getirilir, sonra kavurma ve yıkama yapılır. Kavurma ile filiz; gümüş, arsenik, karbonat,
kükürt ve antimon uranyumdan ayrılacak şekle getirilir; sonra, mineraldeki uranyumu çözünen bir
bileşik hâline getirmek için ya asitle veya alkali ile yıkamaya tâbi tutulur. Yıkama sonunda elde edilen
uranyum tuzlarından metalik uranyum elde edilir. Bu iş oldukça zordur. Çünkü uranyumun reaksiyon
verme kâbiliyeti oldukça yüksektir.
Kullanılışı: Atom enerjisi üretiminde kullanılmadan önce uranyumun çok az bir pratik uygulaması
vardır. Seramiklerde, fotoğrafçılıkta, kimyevî reaksiyonlarda katalizör olarak ve daha birkaç işlemde
kullanılmasına rağmen, bütün bu uygulamalar uranyumun ayrı bir element olarak istihsâlini
gerektirmiyor ve uranyum radyum endüstrisinin bir yan ürünü olarak üretiliyordu. Nükleer enerjinin
kullanımında uranyum uygulaması, durumu tamâmen değiştirdi: Uranyum asıl mâmul, radyum ise
oldukça daha az önemli bir yan ürün durumuna geçti.
Bütün uranyum izotopları nükleer yakıt olarak kullanılabilir. Tam bir parçalanma sağlanırsa bir
paund (yaklaşık 454 gr) yakıt 10.000 kilowatt-saat enerji verir. Bu büyük miktardaki enerjinin kontrollu
şartlar altında kullanılması çalışmaları sürdürülmekte ve bir sonuca ulaşma konusunda ümitli
bulunulmaktadır.
Normal izotopik kompozisyonu ile tabiî uranyum, nükleer reaktörlerde kullanılabilir. Buralarda
parçalanarak enerjiye dönüştürülür. Bu işlemde uranyumun bir kısmı plutonyuma dönüşür. Bu da
zincirleme patlama reaksiyonlarında kullanılabilir. Tabiî uranyumun kendisi patlayıcı olarak
kullanılamaz. Fakat U-235 izotopu ondan ayrılarak, plutonyum gibi, patlamalı reaksiyonlar meydana
getirmek üzere kullanılabilir. (Bkz. Nükleer Enerji)
URARTULAR
Anadolu’daki eski kavimlerden. Doğu Anadolu’nun güney kısmında Van Gölü çevresinde yaşarlardı.
Âri ırkına mensuptular. Lisanları bitişgen husûsiyete sâhiptir. Fakat asılları ve bölgeye nereden geldikleri
tespit edilememiştir.
Urartulardan ilk defâ M.Ö. 13. yüzyıla âit Asurca kaynaklarda bahsedilir. Münâsebetleri en fazla
Asurlularla olmuştur. Önceleri küçük krallıklar hâlindeydiler. M.Ö. 10. yüzyılda, Tuşba (Van) merkez
olmak üzere birlik hâline geldiler. M.Ö. 9. yüzyılda gelişip hudutlarını genişlettiler. Hudutları, doğuda
Hazar Denizinden batıda Malatya’ya kadar, kuzeyde Gökçe Gölü, Erzurum ve Erzincan’dan, güneyde
Musul ve Haleb’e kadar uzanıyordu. Asurluların Akdeniz ile bağlantısını kestiler. Bölgenin en kuvvetli
devleti hâline geldiler. M.Ö. 8. yüzyılda önce Kimmerlerin sonra da İskitlerin saldırılarına uğradılar.
Ülkenin dağlık kesimine çekildiler. Urartu toprakları İskitlerin işgâline uğradı. Asur Devletinin M.Ö.
612’de yıkılmasıyla Urartular, Medler’in taarruzlarına açık hâle geldiler. Medler, Anadolu’yu işgâle
başlayınca, Urartu ülkesi tahribata uğradı. M.Ö. 7. yüzyılın sonunda Urartu Devleti yıkıldı. Urartu ülkesi
Medlerin hâkimiyetine geçti.
Urartular, çok tanrılı bozuk dinlere inanırlardı. Urartular lisanının, Hurri diliyle ortak husûsiyetleri
vardı. Çivi ve hiyeroglif yazısı kullanırlardı. Daha çok taş üzerine yazılan kitâbeleri olup, seramik, mâdenî
ve diğer dayanıklı maddeler üzerine yazılı olanlara da rastlandı. Kitâbeler; idârî, askerî, dînî ve iktisâdî
mâhiyet taşımaktadır. Urartu bölgesinde arkeolojik kazılar, 19. yüzyıldan beri yapılmaktadır. Alman,
Rus, Amerikalı arkeologların başlattıkları kazıları Türk ilim adamları devam ettirmektedir. Türkiye’de
Altıntepe, Adilcevaz ve Van bölgesinde Toprakkale ve Çavuştepe’de kazı ve araştırmalar yapılmaktadır.
Urartular’a âit eserler müzelerde muhâfaza edilmektedir.
URFA
(Bkz. Şanlıurfa)
URUGUAY
DEVLETİN ADI Uruguay
BAŞŞEHRİ Montevideo
NÜFÛSU 3.017.000
YÜZÖLÇÜMÜ 186.925 km2
RESMÎ DİLİ İspanyolca
DÎNİ Hıristiyan
PARA BİRİMİ Peso
Güney Amerika kıtasının doğu kıyısında yer alan bir ülke. Batıda Arjantin, kuzeyde Brezilya,
doğuda Atlas Okyanusu ile çevrili olan Uruguay, 30° 04’ ve 34° 58’ güney enlemleriyle 53° 42’ ve 58°
26’ batı boylamları arasında bulunur.
Târihi
Uruguay 1516 yılında İspanyol Juan Diaz de Solis tarafından keşfedilmiştir. Ülke halkını o zamanlar
Charrua yerlileri meydana getiriyordu. 1624’ten îtibâren İspanyollar ülkeye yerleşmeye başladı. On
sekizinci yüzyılda Uruguay İspanya’nın Rio de la Plata genel vâliliğine bağlandı. 1811’de Josè Gervasio
Artigos liderliğinde bağımsızlık hareketleri başladı.
25 Ağustos 1928’de Uruguay bağımsızlığını elde etti. Bundan sonra ülkede Coloradolar (İspanyolca
kırmızı renk) olarak bilinen liberaller ve Blancolar (İspanyolca beyaz) olarak bilinen muhafazakârlar
arasında siyâsî çekişme başladı. Colorado-Blanco çatışması ülkeyi 1839-1851 yılları arasında iç savaşa
sürükledi. 1852’de Coloradolar iktidarı ele geçirdiler. Uruguay 1865-1870 yıllarında Paraguay’a karşı
Brezilya ve Arjantin’le ittifak yaparak kanlı bir savaşa girdi. Paraguay’ın yenilmesi ile Uruguay’ın kontrolu
Coloradolara kaldı. On dokuzuncu yüzyılın son bölümünde, çoğunlukta bunlar olmak üzere, iktidarı elde
tuttular. Blancoların 1904’te iç savaş çıkarak son iktidarı ele geçirme teşebbüsü silâhlı kuvvetler
vâsıtasıyla sonuçsuz kaldı. 1950’lerde siyâsî memnûniyetsizlikler artmaya başladı.
Her ne kadar Uruguay’da uzun zamandan beri Komünist Partisi varsa da, bu parti 1960 ve 1970
yılları arasında işçi hareketlerini yönlendirmeye başladı. Ekonomik durgunluk, enflasyon, sel baskınları
ve 1967’deki kuraklık ve 1968’deki genel grev hükûmeti devalüasyon, fiyat ve ücret kontrolü yapmaya
zorladı. Tuparmarolar (solcu gerillalar) 1970 yıllarında tedhiş hareketlerini artırdılar. Şiddet eylemleri
devam ederken başkan Juan Maria Bordaberry, 20 Şubat 1973’te askerî idâreyi kabul etti. Temmuz
ayında Kongreyi feshederek yerine Devlet Konseyini kurdu. 1974 yılında askerler sıkı baskı tedbirleri
kullanarak Tupamaroları tamâmen sindirdiler. 1976’da başkan Bordaberry askerler tarafından azledildi.
1980’de askerî rejim normal düzene geçmek için yeni bir anayasa hazırladı. Bu anayasa Kasım 1980’de
halk oylamasına sunulduğunda kabul edilmedi. 1981’de General Gregorio Alvarez başkan olarak iktidarı
ele aldı. 1981’den sonra çok partili parlamenter sisteme geçiş için hazırlıklar başladı ve 1984’te yapılan
seçimlerde. Julio Maria Sanqulmetti başkan seçildi. Yüksek dış borçlar, ekonominin rayına oturtulmasına
mâni oldu. 1989’da yapılan seçimlerdeyse Beyaz Parti adayı Luis Arberto Localle başkan seçildi. Hâlen
başkanlıkta bulunmaktadır (1994).
Fizikî Yapı
Kuzeydeki yüksek arâziler hâriç, Uruguay toprakları dalgalı, yeşillik ovalar ve alçak tepelerle
kaplıdır. Kuzey dağlık olmakla birlikte ülkenin en yüksek noktası olan Cerro Mirador (540 m) güneydedir.
Uruguay akarsular bakımından zengindir. Fakat çoğu, Negro ve Uruguay nehirleri hâriç kısa olup,
ulaşım bakımından büyük bir önem taşımaz. Doğuda Mirim Gölü, ülkeyi Brezilya’nın güney kıyı ucundan
ayırır.
İklim
Uruguay’da mutedil (ılıman) bir iklim hüküm sürer. Sıcaklık ortalaması Ocak ve Şubat aylarında
22°C, Temmuz aylarında 10°C’dir. Yağmur en fazla Nisan ve Mayıs aylarında yağar. Yıllık yağış miktarı
yaklaşık 890 mm civârındadır. Yaz aylarında sık sık fırtınalar olur. Mayıstan ekime kadar sis yaygın
olarak görülür. Fakat nâdiren bütün gün boyunca devam eder.
Tabiî Kaynaklar
Yaklaşık Uruguay’ın dörtte üçü otlaklarla kaplıdır. Ancak % 3’ü ormanlıktır. Ormanlar palmiye,
meşe, sedir, manolya, söğüt ve aksalkım gibi ağaçları ihtivâ eder. Amerikan devekuşu, geyik, tilki,
susamuru ve ayıbalığı ülkenin başlıca vahşi hayvanlarıdır. Belli başlı yeraltı zenginlikleri mermer ve
granittir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
3.017.000 nüfuslu Uruguay’da halkın büyük bölümü (% 83) şehirlerde yaşar. Nüfûsun yarıya yakın
kısmı (1.260.000) başşehir Montevideo’dadır. Bundan başka 100.000’i aşan şehir yoktur. Diğer önemli
yerleşim merkezleri Salto, Paysandu, Mercedes ve Fray Bentos’tur. Bunların hepsi Uruguay Nehri
kenarında kurulmuştur.
Uruguaylıların çoğu son yüzyıllık bir dönemde Avrupa’dan göç edenlerin soyundan gelir. Bunların
çoğu İspanyol ve İtalyan asıllıdır. Ayrıca bir miktar Alman, Doğu Avrupa ve İngiliz asıllı vardır. Avrupa
asıllılar nüfûsun % 89’unu teşkil eder. Geri kalan % 9’u melez, % 2’si Afrika asıllıdır. Ülkenin resmî lisanı
olan İspanyolca herkes tarafından konuşulur. Diğer Lâtin Amerika ülkelerindeki ırk karışımı ve değişik
diller Uruguay’da bulunmaz. Halk etnik yapı ve kültür yönünden değişiklikler arz etmez.
İlköğretim mecburî olup, halkın % 94’ü okuma-yazma bilmektedir. Ülkede iki üniversite, 40 kadar
öğretmen okulu vardır. Çoğu Lâtin Amerika ülkelerine zıt olarak Uruguay düşük bir nüfus artışına (binde
1.2) sâhiptir.
Ekonomi
Ülke topraklarının büyük bölümü otlaklarla kaplı olduğundan hayvancılık gelişmiştir. Ençok sığır
ve koyun yetiştirilir. Ülke topraklarında yetiştirilen belli başlı bitkiler; mısır, buğday, turunçgil meyveleri,
pirinç, yulaf ve keten tohumudur.
Ülkede tarımla ilgili olarak, et paketleme, yün, sanâyi, şeker sanâyii ve un fabrikaları yer alır.
Küçük çapta mühendislik ve elektrik malzemeleri firmaları ve kimyâ tesisleri vardır. Ayrıca küçük çelik
ve alüminyum için hadde fabrikaları bulunur. Uruguay’da bilinen petrol veya mâden kömürü yatakları
mevcut değildir. Bundan dolayı ısıyla çalışan tesisler ve motorlu araçlar tamâmen yakıt ithâlâtına
bağlıdır.
Karayollarının uzunluğu 52.000 km olup, bunun 11.960 km’si asfalttır. Demiryolu ağı yaklaşık
3000 km’dir. Montevideo’da büyük bir milletlerarası havaalanı vardır.
İhraç mallarının başlıcaları et ve et ürünleri, yün, tekstil ürünleridir. Hammaddeler ve makinalar
îmâlât sanâyi için ithal edilen belli başlı mallardır. Hidroelektrik zenginlikleri artmasına rağmen, ülke
petrol ithâlâtına bağımlı olmaya devam etmektedir. Ticâret yaptığı ülkelerin başlıcaları Brezilya, ABD,
Arjantin, Irak ve Birleşik Almanya’dır.
URVE BİN ZÜBEYR
Tâbiînden, yâni Peygamber efendimizin Eshâbını gören büyüklerden. Medîne’de bulunan ve
kendilerine Fukahâ-i Seb’a adı verilen yedi büyük âlimden biridir. İsmi, Urve bin Zübeyr, künyesi Ebû
Abdullah’tır. Babası Zübeyr bin Avvâm Cennet’le müjdelenen on kişiden birisidir. Annesi, hazret-i Ebû
Bekr’in kızı Esmâ’dır. 642 (H. 22) senesinde doğdu. 712 (H. 94) târihinde vefât etti.
Urve bin Zübeyr, Busra ve Mısır’a gitti. Mısır’da evlendi ve orada yerleşti. Yedi sene orada kaldı.
Şam’da Velîd bin Abdülmelik’in yanındayken bir ayağında yara çıkıp kangren oldu. Ameliyat olup
ayağının biri kesildi. Daha sonra Medîne-i münevvere’ye döndü.
Babası Zübeyr bin Avvâm’dan, Zeyd bin Sâbit’ten, Üsâme bin Zeyd’den, hazret-i Âişe ve Ebû
Hureyre’den (radıyallahü anhüm) hadîs-i şerîf rivâyet etti. Ondan da oğulları, Muhammed, Hişâm,
Osman, Yahya, Abdullah, torunu Amr bin Abdullah-ı Zührî ve başka âlimler hadîs-i şerîf rivâyet ettiler.
Fıkıh ilminde çok yüksek olup 712 (H. 94) senesinde Medîne’de vefât etti.
Zührî’nin; “Bunu ilim konusunda bitmeyen bir deniz buldum.” diye medh ettiği Urve bin Zübeyr,
Ramazan ve Kurban bayramları hâricinde, oruç tutardı. Her gün Kur’ân-ı kerîmin dörtte birini okurdu.
Gecelerini ibâdetle geçirirdi.
Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları:
Ümmetimin en kötüleri Eshâbıma dil uzatanlardır.
Kim Allahü teâlânın rızâsı için bir mescit yaparsa Allahü teâlâ da ona Cennet’te bir köşk
ihsân eder.
Urve bin Zübeyr buyurdu ki:
“Bir kimsede bir iyilik görürseniz, o iyiliği ona sevdiriniz. Biliniz ki, o kişinin yanında o iyiliğin
benzeri başka iyilikler de vardır. Aynı şekilde bir kimsede bir kötülük görürseniz, o kötülüğü
sevdirmeyiniz. Çünkü o kişinin yanında daha başka kötülükler de vardır.”
URYÂNÎ DEDE
On altıncı yüzyılda Rumeli’de yetişmiş olan evliyânın büyüklerinden. İsmi Mehmed’dir. Üzerine
avret yerleri hâricinde elbise giymediği için Uryânî Dede diye meşhur oldu. Annesi Sâliha bir hanım olup,
asrının Râbiası diye bilinirdi. Rumeli’de Rusçuk yakınlarında Yergöğü kasabasında doğdu. Doğum târihi
bilinmemektedir. 1582 (H. 990) senesinde aynı yerde vefât etti. Kabri Yergöğü kasabasında annesinin
kabrinin yanında olup ziyâret edilmektedir.
Küçük yaştan itibâren ilim tahsil eden Uryânî Dede, çeşitli dallarda ilim sâhibi olduktan sonra
tasavvufa yöneldi. Aşk-ı İlâhi’nin cezbesine kapılıp, kendinden geçti. Diz kapağı ile göbeği arası hâriç
diğer taraflarına bir şey giymez oldu. O şekilde etrafta dolaşmaya başladı. Mısır’a kadar gitti. Birkaç
sene Kâhire ve çevresinde kalıp sıkıntı ve riyâzetler çekti. Yıllar sonra Kahire’ye gelerek Gülşeniyye
dergâhına girdi. O sıradaİbrâhim Gülşenî hazretleri vefât etmiş yerine oğlu Emir Ahmed Hayâlî geçmişti.
Emir Ahmed Hayâlî, Uryânî Dede’yi görünce; “Hüner insan olmaktır, hayvan gibi ot otlamak değildir.”
dedi. Uryânî Dede’ye nasihatlerde bulundu. Uryânî Dede, Emîr Ahmed Hayâlî’ye teslim olup, talebeliğe
kabul edildi. Orada kalıp Hayâlî’nin feyz ve himmetinden istifâde etti. Zâhir ve bâtın ilimlerinde kemâle
geldi. Tasavvuf yolunda ilerleyip, ahlâkı güzelleşti, ibâdet ve halleri düzeldi. İslâmiyetin emir ve
yasaklarını insanlara anlatmakla vazifeli olarak memleketine gönderildi.
Memleketi olanYergöğü’nde ikâmet edip, Gülşeniyye yolunu yaydı. İnsanlara nasihatlerde
bulunup, Allah rızâsına kavuşmalarına vesîle oldu. Birçok talebe yetiştirdi. Gülşen-i Envâr adlı eserin
sâhibi Taşlıcalı Yahyâ Bey onun talebelerindendir. Kendisinde görülen hal ve kerâmetler Allahü teâlânın
izniyle birçok kimsenin sâlih Müslüman olmasına sebep oldu.
1582 (H. 990) senesinde Yergöğü’nde vefât etti. Annesinin kabrinin yanında defnedildi. Sevenleri
tarafından kabrinin üzerine türbe yapılmak istendiyse de, Uryânî Dede mânevî âlemde buna mânî oldu.
Bugün kabri ziyâret edilmektedir.
USKUMRU (Scomber scombes)
Alm. Makrele, Fr. Maquereau, İng. Common mackerel. Familyası: Uskumrugiller (Scombridae).
Yaşadığı yerler: Atlantik ve Akdeniz’de yaşar. Marmara ve Karadeniz’e göç ederler. Özellikleri:
Uzunluğu 20-25 cm’dir. Mavimtrak, mâdenî parlak sırtı, az kıvrımlı siyah çizgilidir. Çeşitleri: Uskumru,
çiroz, lipari gibi isimler alırlar.
Uskumrugiller âilesinden uzunca vücutlu, küçük pullu, sırtı eğri çizgilerle süslü bir balık. Atlantik
ve Akdeniz’de yaşar. Sürüler hâlinde dolaşır. Küçük balık, karides ve solucanlarla beslenirler. Marmara
ve Karadeniz’e de geçer. Akdeniz menşeli bir balıktır. Karadeniz’i beslenme yeri olarak kullanırlar.
Sularımızda yaşayanların boyu 20-25 cm kadardır. Nâdiren 300 gr gelenleri vardır. Atlantik’te ise 60 cm
boyunda, 3 kg ağırlığında olanlarına rastlanmaktadır. Uskumrunun sırtı mavi ile açık yeşile çalar ve
karnına doğru eğri koyu çizgiler uzanır. Karın kısmı gümüşî beyazdır. Kuyruğu çift çatallı, iki sırt yüzgeci
birbirinden ayrıdır. Dünyâ balıkçılığında önemli bir gelir kaynağıdır.
Yazı Karadeniz’de geçiren uskumrular, her yıl soğukların başlamasıyle büyük sürüler hâlinde Kasım
sonunda ve bilhassa Aralık başında kışlamak için Marmara’ya akın etmeye başlarlar. Ocak sonunda son
sürüler de Boğaz’dan Marmara’ya ulaşır. Bu dönemde avlananların eti yağlı olduğundan ızgarası
makbuldür. Mayıs sonunda veya Haziran başında Marmara’nın yüzey sularında her dişi yarım milyon
kadar yumurta bıraktıktan sonra beslenmek için Karadeniz’e geçerler. Bir hafta içinde yavrular
yumurtadan çıkar, en son kalan sürüyle Karadeniz’e geçerler. Bu küçük bireylere “mavrika” adı verilir.
Yumurtlama döneminden sonra avlananlar zayıf olduklarından “çiroz” adını alırlar. Bunlar kurutularak
yenir. Marmara ve Akdeniz’den en son dönen uskumru sürüleri ağustosta Karadeniz’e ulaşırlar. Besin
bakımından zengin olan Karadeniz’de yağlandıktan sonra, sonbahar sonunda Boğaz’dan tekrar akmaya
başlarlar.
Uskumrunun beyaz eti lezzetli ve makbuldür. Uskumru kolyoz’a çok benzer. Bu iki balık çoğu defâ
karıştırılır. Uskumrunun fiyatı pahalı olup, tadı kolyozdan üstündür. Bu sebeple balık pazarlarında
bilmeyenlere kolyoz, uskumru diye satılır. Kolyoz iri gözlüdür. Rengi daha mattır. Karın tarafında
yuvarlağımsı koyu lekeler bulunur. Başın üst kısmında şeffaf kemiksi bir saha mevcuttur. Bu kısma
dikkat edildiği taktirde hayvanın beyninin bir kısmını görmek mümkündür. Ayrıca kolyoz’un yüzme
kesesi bulunduğu hâlde uskumru da bu özellikler yoktur.
USTURA GAGALI ALK (Alca torda)
Alm. Tordalk, Fr. Pinqouin macroptére, İng. Razorbill. Familyası: Dalıcımartıgiller (Alcidae).
Yaşadığı yerler: Atlas Okyanusunun kuzey kıyılarında. Özellikleri: Yağmurkuşları takımından, 44 cm
boyunda, siyah-beyaz bir deniz kuşu. Sarp kıyılarda, koloniler hâlinde yaşar. Daima tek yumurta
yumurtlarlar. Çeşitleri: Bilinen birkaç türü mevcuttur.
Dalıcımartıgiller âilesinden, uzaktan penguene benzer, perde ayaklı bir deniz kuşudur. Kuzey
kutup denizlerinde yaşayan alk’larla güney kutub denizlerinde yaşayan penguenleri karıştırmamak
gerekir. Renkleri ve ayakta durdukları zaman genel görünüşleri penguene benzedikleri için başlangıçta
bu kuşlara penguen adı verilmişti.
Perde ayaklı kuşlardan olan alkların kanatları tıpkı penguenler gibi kısa fakat uçmaya elverişlidir.
Ayakta durdukları zaman sırtlarındaki siyah tüylerle göğüslerindeki beyaz tüyler hayvanın üzerinde garip
bir tören elbisesi gibi durur. Boyları 40 cm’yi pek geçmeyen bu küçük kuşlar, denize dalarak
yakaladıkları balıklarla beslenirler. Dişisi her seferinde bir tek yumurta yumurtlar. Buzlara değmemesi
için bu yumurtayı ayaklarının arasında tutan alklar böylece “ayakta” kuluçkaya yatarlar. Hattâ bâzıları,
ayaklarının üstüne yerleştirdikleri yumurtayı kırmadan bir gezinti bile yapabilirler. İnsandan pek
kaçmayan ve çok meraklı olan bu kuşların yanına rahatça yaklaşılabilir. Bu yüzden Newfoundland ve
İzlanda’da yaşayan büyük alk’lar hep avlanmış ve 19. yüzyılda alk’ların bu büyük türü ortadan
kalkmıştır.
USTURLÂB (Asturlab-Astrolab)
Alm. Astrolabium, Fr. Astrolabe, İng. Astrolabe. Bir astronomi âleti. Astronomide çeşitli
problemlerin grafik olarak gösterilmesi, yıldızların yükseklik açılarının ölçülmesi, enlem dâirelerinin
belirlenmesi, zaman ölçülmesi, burçlarla ilgili bilgilerin elde edilmesi vb. işlerde kullanılır. Kelime olarak
Yunancadan gelmektedir.
İlk olarak Apollinius (M.Ö. 240) ve Hipporchus (M.Ö. 150) tarafından keşfedildiği, Batlemyüs
tarafından kullanıldığı ve Philloponos’un altıncı yüzyılın ilk yarısında bu âletten bahsettiği batılı
kaynaklarda bildirilmektedir. Dokuzuncu yüzyılda Harran’daki büyük üniversitede Abbâsî halîfelerinin
ilim ve kültüre verdikleri önem neticesinde usturlâb hakkında çeşitli eserlerin yazıldığı bilinmektedir. Bu
konuda yazılan en eski kitap, 829-830 senesinde Bağdat’ta ve 833 senesinde Şam’da çalışan Ali ibn
Îsâ’ya âittir. Başka bir rivâyete göre de usturlâbı ilk keşfeden ve bu konuda ilk kitap yazan kimse Abbâsî
devri astronomi âlimlerinden Ebû İshak el-Fezârî’dir. İslâm dünyâsında ilk kullanan da kendisidir. Bu
konu hakkında kitap yazan diğer âlimler El-Bîrûnî, Nâsirüddîn Tûsî ve Habeşül Hasîb’dir.
Müslüman İspanya’da Magrib’de de usturlâb hakkında çeşitli çalışmalar, yapılmış ve enlem
derecelerine göre kullanılan levhalar hâlinde usturlâblar yapılmıştır. Her enlemde kullanılabilecek
evrensel usturlâb 11. yüzyılda Toledo’da Ali Ebû Halef tarafından yapılmıştır. Bu usturlâb Ez-Zerkalî
tarafından geliştirilmiş ve Safiha adıyla meşhur olmuştur. Hattâ Kopernik Zerkalî’den nakiller yapmıştır.
El-Birûnî gibi âlimler yıldızların yerini bir çark ile belirleyen mekanik usturlâblar da geliştirmişlerdir.
Bunlar Şamin ve Ez-Zerkalî tarafından geliştirilmiş ve mekanik saatin temeli ortaya çıkmıştır. On ikinci
yüzyılda Şerafeddîn et-Tûsî usturlâba yeni bir şekil vererek baston şeklinde bir usturlâb geliştirmiştir.
Stereometrik projeksiyonlu geleneksel usturlâb 13. yüzyılda kadran-usturlâb hâline getirildi.
Kadran usturlâblar 16. yüzyılda Osmanlılarda zaman ve yer tâyininde kullanıldı. Hattâ usturlâb ile ilgili
Riyâz-ı Muhtar adlı eser Gâzi Ahmed Muhtar Paşa tarafından 1886’da yazılmıştır. Teleskopların
gelişmesiyle usturlâb önemini kaybetti.
Geleneksel usturlâbın temeli stereometrik projeksiyona dayanır. Uzaydaki ve yerküresindeki bütün
noktaların ekvator düzlemine paralel bir düzlemdeki izdüşümleri usturlâb üzerine çizilir. Usturlâb;
Lineer, düzlemsel =(doğrusal) ve küresel olmak üzere üç sınıfa ayrılır. Lineer usturlâbda gök cisimlerinin
izdüşümü bir doğru üzerine işâretlenir. Kürevî usturlâbda ise izdişüm yapılmadan bir yarım küre üzerine
işâretlenir. Düzlemsel usturlâbda ise gök cisimleri ekvatora paralel düzlemlere izdüşürülerek
usturlâbdaki levhalara işâretlenir. Usturlâb denince genel olarak düzlemsel usturlâb anlaşılır.
UŞAK
Yüzölçümü : 5341 km2
Nüfûsu : 290.283
İlçeleri : Merkez, Banaz, Eşme, Karahallı, Sivaslı, Ulubey.
Ege bölgesinin iç batı Anadolu bölümünde yer alan bir ilimiz. İl toprakları 38° 12’ ve 38° 56’ kuzey
enlemleriyle 28° 48’ ve 29° 57’ doğu boylamları arasında kalır. Kuzeyden Kütahya, doğudan
Afyonkarahisar, güneyden Denizli, batıdan Manisa illeriyle çevrilidir. Trafik numarası 64’tür. Halısı
dünyâca meşhur olup, “Türkiye’nin Halı Tezgahı” olarak tanınır. Halısı yanında derisi, şekeri ve pamuklu
dokumalarıyla meşhur, önemli bir sanâyi ve tarım merkezidir. İstiklâl Harbinde önemli bir târihî yeri
vardır.
İsminin Menşei
Uşak ismi, “oğul (uşak)”dan gelir. Özbeöz bir Türk şehri olan Uşak’ı Selçuklu Türkleri kurmuştur.
Bu şehre nüfus gerekli olduğundan “oğul (uşağı) bol olsun” diye duâ edildi. Diğer bir rivâyetse Uşak’a
halıcılık sanatını Oğuz Türkleri getirdi. Halı tezgâhlarının çoğu ise evde ve küçük işyerlerinde kurulurdu.
Uşak halkı bu tezgahlarda çalışacak kalabalık âileye önem verirdi. Bunun için eşikte ve beşikte yeni yeni
oğul (uşak) isteyenler çoktu. Şehrin kalabalıklaşması ve halı tezgahlarının devamlı vardiye usûlü ev
halkınca çalıştırılması için çok oğul (uşak) isteğiyle yapılan duâlar ve doğumlardan sonra yapılan
şükürlerle bu şehrin ismi “oğul” mânâsına gelen “Uşak” olarak halk arasında yerleşti ve asırlar boyu bu
isimle anıldı.
Târihi
Uşak ve çevresi çok eski çağlarda iskân edilmiştir. M.Ö. 2500’de Hititlerden evvel Luvi istilâsına
uğradığı sanılmaktadır. Bu bölge Hititlerin batı komşusu Arzava ve Akiyyava krallıklarının sınırları içinde
bulunuyordu.
Anadolu’da ilk siyâsî birliği kuran ve Anadolu’da târih devresini açan Hitit İmparatorluğuna dâhil
oldu. Hitit Devleti iktidar kavgaları ve iç savaşlarda yıkılınca bu bölgeye Frikya krallığı hakim oldu. Daha
sonra Lidya krallığının bir parçası oldu. Lidyalılar zamânında, Ege’yi Ortadoğu’ya bağlayan dünyânın ana
ticâret yollarından “Kral Yolu” bu bölgeden geçti.
M.Ö. 6. asırda Pers İmparatorluğu Lidya Krallığını yenince, Anadolu’nun büyük kısmı ve bu bölge
Perslerin istilâsına uğradı. M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralı İskender, Pers İmparatorluğunu yenerek
İran’ı ve Anadolu’yu Makedonya İmparatorluğuna kattı. İskender’in ölümü üzerine İmparatorluk
komutanları arasında paylaşıldı ve bu bölge “Selevkoslar” Agya İmparatorluğunun payına düştü. Daha
sonra bu bölgeyi Bergama Krallığı ele geçirdi. M.Ö. 2. asır sonlarında Romaİmparatorluğu bu bölgeyi
Bergama Krallığı ile birlikte topraklarına kattı. M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu ikiye bölününce,
bütün Anadolu gibi Uşak çevresi de Doğu Roma (Bizans)nın payına düştü.
Bizans devrinde bu bölge zaman zaman, Sâsânî ve İslâm ordularının akınlarına maruz kaldıysa da
Bizanslılar 1071 Malazgirt Zaferine kadar bu bölge üzerinde hâkimiyetlerini devam ettirdiler. 1071
Malazgirt Zaferinden sonra, Selçuklu Hâkanı Alparslan’ın yeğeni Anadolu fâtihi ve Anadolu Selçuklu Türk
Devletinin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şahın emrindeki Selçuklu Türk Oğuz orduları Uşak ve
çevresini fethederek Türk Devletinin sınırları içine kattı.
Birinci Haçlı Seferi, genç Türk Devletini sarstı ve bu darbeden faydalanan Bizans İmparatorları
Komnenoslar sâhil Anadolu gibi Uşak ve çevresini de geri aldılar. On ikinci asırda Türkler bu bölgeye
devamlı akınlar yaparak Uşak ve çevresini Bizans’tan geri alarak yeniden fethettiler. Uşak; Bizans
sınırı(uç) sayılıyordu. Üçüncü Haçlı Seferinin birinci dalgası, Almanya imparatoru Friedrich Barbarossa
emrinde buradan geçerek Akdeniz kıyılarına indi.
Sivas ve Kayseri’de saltanatlarından mahrum edilen Danişmendoğulları, Selçuklu Devleti
tarafından bu bölgeye yerleştirildiler. Danişmendoğulları her sene Bizans’a karşı savaş açarak sınırları
genişletmek ve Süleyman Şah zamânında olduğu gibi Ege Denizine diğer beylikler de Marmara ve
Karadeniz’e yeniden ulaşmak için çalışıyorlardı.
On üçüncü asrın ikinci yarısında Anadolu, Moğolların ve onların yerini alan İranlı Moğolların
(İlhanlıların) istilâsına uğradı. On üçüncü asır sonlarında İlhanlılar Türkleştiler ve Müslüman oldular.
1308’deSelçuk Hânedanı sona erince, Anadolu Türk Beylikleri, ilhanlıları “Büyük Hâkan” olarak tanıdılar.
İlhanlılar yıkılmadan önce Anadolu Beylikleri bağımsız oldu. Danişmendoğullarının bir kolu olan
Karasioğulları Marmara ve Çanakkale Boğazlarına ulaşmak için Gediz Vâdisini terk edince, 13. asır
sonlarında Germiyanoğulları bu bölgede uçbeyi oldular. Germiyanoğulları eski büyüklüğünü kaybedince,
Anadolu’da Türk Beyliğinin kurulması için Osmanlı Devletine Birinci Sultan Murâd Hüdâvendigâr Han
zamânında 1380’de tâbi oldular. 1391’de Yıldırım Sultan Bâyezîd Han, Germiyan Beyliğine son vererek,
Uşak çevresi Osmanlı Devletine katıldı.
Tîmûr Han ile yapılan 1402 Ankara Savaşından sonra, beylikler tekrar bağımsız oldular. Germiyan
Beyliği de Karamanoğullarına bağlı olarak beyliği devam etti. İkinci Yâkup Beyin vasiyeti üzerine 1429’da
Germiyan Beyliği ve Uşak, Osmanlı Devletine katıldı.
Osmanlı Devlet Teşkilâtında Uşak, merkezi Kütahya olan Anadolu beylerbeyliğinin (eyâletinin) 14
sancağından (vilâyetinden) biri olarak merkez sancağının bir kazâsı idi.
Tanzimattan sonra merkezi Bursa olan Hüdâvendigâr Eyâletinin (vilâyetinin) 5 sancağından biri
olan Kütahya Sancağının kazâ merkeziydi. Birinci Dünyâ Savaşından sonra Yunan işgâline uğrayan
Uşak, Yunanlılar tarafından yakılıp yıkıldı. İstiklâl Harbinin büyük çarpışmaları bu topraklarda yapıldı.
30 Ağustos 1922’de Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Muhârebesinden sonra Yunan ordusu yine bu
topraklarda büyük bozguna uğradı. Banaz ilçesi yakınlarıdaki Göyem köyü tepelerine sığınan Yunan
orduları başkumandanı General Trikopis ile General Diyenis ve diğer komutanlar Çakmaklı Tepede Türk
birliklerine teslim oldular. 1 Eylül 1922’de Uşak düşman işgâlinden kurtuldu.
Uşak, Cumhûriyet devrinde Kütahya’ya daha sonra Manisa’ya bağlı bir kaza merkeziyken, 15
Temmuz 1953’te il olmuştur.
Fizikî Yapı
Uşak il topraklarının % 57’si platolarla, % 37’si dağlarla ve % 6’ya yakın kısmı ovalarla kaplıdır.
Dağlar daha çok doğu ve kuzeydoğuda, ovalar ise güneybatıda yer alır.
Dağlar: İlin en yüksek dağı Uşak-Kütahya sınırında bulunan Murad Dağı (2309 m)dır. Diğer
önemli dağları Bulkaz Dağı (1990 m), Elmadağ (1805 m), Ahır Dağı (1915 m), Kocatepe (1898 m),
Elinoğlu Tepesi (1967 m), Kemer Dağı (1197 m), Elmas Dağı ve Burgaz Dağlarıdır.
Platolar: Yayla ve platolar geniş bir alanı kaplar. En geniş yayla ve platolar, Murad Dağının
eteklerinde yer alır. Dağlar arasında kalan düzlüklerde tarım yapılır. Platoların çoğu ise otlak olarak
kullanılır.
Ovalar: İlin başlıca ovaları Banaz ve Uşak Ovasıdır. Banaz Ovası: Banaz Çayı Vâdisinin
genişleyerek meydana getirdiği bir ovadır. Banaz Çayı Vâdisi, kuzey-güney istikâmetinde uzanır. Çok
yerde dar ve dik yamaçlıdır. Genişlediği yerde Banaz Ovası meydana gelir. 6500 hektarlık bu alanda
daha çok şekerpancarı yetişir.
Uşak Ovası: Banaz Çayının genişlemesiyle meydana gelir. Uşak şehrinin kenarından başlar ve
5500 hektardır. Bu ovada tahıl, baklagiller ve sanâyi bitkileri yetiştirilir.
Akarsular: Uşak ilinin en önemli iki akarsuyu, Banaz Çayı ile Gediz Irmağıdır. Banaz Çayı:
Uzunluğu 165 km’dir. Murad Dağından çıkar ve kuzey-güney istikâmetinde akar. İl topraklarını aşıp,
Büyük Menderes Nehrine katılır. Gediz Irmağı: Murad ve Eğrigöz Dağlarından çıkarak ilin
kuzeybatısından geçerek, Manisa il topraklarına girer. Ayrıca, Karabol Çayı ve Yaver Deresi gibi küçük
akarsular da vardır.
Göller: Uşak ilinde göl yoktur.
İklim ve Bitki Örtüsü
İklim: Uşak ilinin iklimi Ege ve İç Anadolu bölgeleri arasında bir geçiş özelliği gösterir. Daha çok
kara iklimi hüküm sürer. Yazları sıcak, kışları uzun ve sert geçer. Senelik yağış miktarı 430 mm ile 700
mm arasındadır. Sıcaklık -24°C ile +39,8°C arasında seyreder. 0°C altında geçen gün sayısı 70’dir.
Yağışların çoğu kışın yağar. Yazın yağış oldukça azdır.
Bitki Örtüsü: İl topraklarının % 38’i orman ve fundalıklarla, % 35’i ekili-dikili alanlarla ve % 24’ü
çayır ve mer’alarla kaplıdır.
Ekonomi
Uşak ilinin ekonomisi tarıma ve tarıma dayalı sanâyi ile, deri, iplik, battaniye ve seramik îmâlâtına
dayanır.
Tarım: Uşak ilinde bitki tarımı yalnız Banaz ve Uşak Ovasında yapılır. Başlıca tarım ürünleri
buğday, şekerpancarı, arpa, nohut, fasulye, burçak, fiğ, tütün ve haşhaştır. Tarım alanına göre meyve
ve sebze üretimi önemlidir. Üç bin hektarlık alanda sebze ve 5000 hektarlık alanda bağcılık yapılır.
Ormanlardaki ahlat ağaçlarının aşılanmasıyla armut, yabâni fıstıkların aşılanmasıyla antepfıstığı elde
edilir.
Hayvancılık: Tarımdan sonra en önemli gelir kaynağı hayvancılıktır. İlde mer’a hayvancılığı
yapılır. Koyun, sığır ve kıl keçisi beslenir.
Ormancılık: İlin yüzölçümüne göre ormanları zengin sayılır. İl topraklarının % 38’i orman ve
fundalıktır. Murad Dağları ormanlarla kaplıdır. Diğer dağlarda da, orman vardır. Ormanlarda meşe,
palamut meşesi, karaçam, kızıl çam, dişbudak, karaağaç, ahlat, çınar ve ardıç ağaçları bulunur.
Ormanaltı bitki örtüsü; böğürtlen, eğrelti, karaçalı, kekik türü bitkilerdir.
Korularda ise çam türleri, meşe ve kavak ağaçları çoğunluktadır. 27 köy orman içinde ve 103 köy
orman kenarındadır. Ormanlardan senede 30.000 m3 sanâyi odunu ile 150.000 ster yakacak odunu ve
100 ton reçine elde edilir.
Mâdenleri: Mâden bakımından fakir sayılır. Başlıca mâdeni linyittir.
Sanâyi: Uşak ilinde sanâyi son senelerde hızla gelişmektedir. Faal nüfûsun % 14’e yakını imâlat
sanâyiinde çalışmaktadır. 10 ve daha fazla işçi çalıştıran sanâyi iş yeri sayısı 180, 2 ilâ 9 kişi arasında
işçi çalıştıran iş yeri sayısı 1500’e yaklaşmaktadır.
Başlıca fabrikalar: Uşak Şeker Fabrikası (1926), Uşak Yem Fabrikası, Uşak Mermer Sanâyi ve
Madencilik A.Ş., Besiciler Gıdâ Sanâyii ve Ticâret A.Ş., Uşak Elektro Porselen A.Ş., Hitit Seramik
Fabrikası, Radyatör îmâl eden Nip-El A.Ş., Emâye Gıdâ Tarım Ürünleri A.Ş., Makina Sanâyi Ticâret A.Ş.,
alüminyum sülfat üreten Kimyâ Sanâyii Ticâret A.Ş., Dülgeroğlu Pelüş Battaniye Fabrikası başta olmak
üzere çok sayıda battaniye fabrikası, un fabrikaları, çimento fabrikası ve 5 tuğla ve kiremit fabrikası,
Yeni Tabakhâne’de ve Çanlı Tabakhâne sitelerinde birçok deri fabrikaları.
Ulaşım: Karayolu: İzmir-Uşak-Afyon, Ankara E-23 devlet karayolu en önemli karayolu hattıdır.
Bu yol Uşak ilini ikiye böler. Ayrıca Kütahya-Uşak-Denizli karayolu da önemli bir yoldur.
Bütün ilçelere asfalt veya stabilize yollar vardır. Köy yolları yeterlidir. İl dâhilinde 172 km devlet
yolu ve 230 km il yolları vardır.
Demiryolu: Uşak, İzmir-Afyonkarahisar demiryolu üzerinde yer alır. Eşme-Ulubey-Uşak-Banaz
istasyonlarıyla il, Türkiye’nin muhtelif bölgelerine demiryolu ile bağlanır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfus: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 290.283 olup, 146.809’u ilçe merkezinde, 143.474’ü
köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 5341 km2 ve nüfus yoğunluğu 54 civârındadır.
Örf ve âdetleri: Târih boyunca çeşitli medeniyetler ve milletler bu bölgeden gelip geçmiştir.
1071’den beri her bakımdan Türk olan bu bölgede Türk-İslâm kültürü örf ve âdetleri tam olarak
yerleşmiştir.
Mahallî kıyâfet: Kadınlar altınlarla süslü başlıklar, uzun etekli gömlekler, “girikli” denilen yırtmaçlı
entariler, ayaklara yün çorap ve “lâçin” denilen ayakkabı giyerler. Erkeklerin giyimleriyse başlık, desenli
poşular, işlemeli mintan, çepken, kara şalvar veya pantolondur. Ayaklara çizgili yün çorap ve kundura
giyilir.
Mahallî halk oyunları: Uşak halk oyunları ve halk mûsikisi bakımından çok zengindir. Melodiler
hareketlidir. Müzik ve halk oyunları İzmir bölgesine dâhildir. Başlıca oyunları: İslâmoğlu Zeybeği,
Sallama Oyunu, Uşak Sürmelisi, Köroğlu, Gediz, Konyalı, Tek Zeybek, Çift Zeybek, Genç Ali Zeybeği ve
Soğukkuyu Zeybeğidir.
Mahallî yemekler: Gediz güveci, pelvaze, erkeç, çepleme, çömlek eti, alacatane ve döndürmedir.
El sanatları: Uşak, halı sanâtının Anadolu’da ilk merkezdi. Halıcılık Anadolu’ya Oğuz Türkleri ile
Orta Asya’dan gelmiştir. Uşak halısı, dünyâca meşhurdu. Halı “kalı”dan gelir. Gelin çeyizlerinin içinde
en kalıcı eşyâ olduğu için bu isim takılmıştır. Her evde halı dokunurdu. Uşak için halıcılık, ocakta bulgur
tenceresi ve tandırda yufka ekmeği gibi tabiî bir işti. Halının çözgüsüne, atkısına eli varmayan Uşaklı
yok gibiydi. Uşak halılarının ilk örneklerindeki geometrik süsler (Orta Asya modelleri) ile Kızılderililerin
dokumalarındaki geometrik süsler aynıdır. Günümüzde halı dokumacılığı eski önemini kaybetmiş olup,
makina halıcılığı gelişmektedir.
Eğitim: Okuma çağındaki çocukların % 95’i okula gitmesine rağmen, okur-yazar nispeti % 75 tir.
Okulsuz köy yoktur. İl dâhilinde 15 okul öncesi eğitim, 340 ilkokul, 42 ortaokul, 6 meslekî ve teknik
ortaokul, 7 lise, 11 meslekî ve teknik lise vardır. İlde ayrıca Ege Üniversitesine bağlı Uşak Meslek
Yüksekokulu da öğretim vermektedir.
İlçeleri
Uşak ili merkez (Uşak), Banaz, Eşme, Karahallı, Sivaslı veUlubey ilçelerinden meydana gelmiştir.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 145.146 olup, 105.270’i ilçe merkezinde, 39.876’sı
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 59, Güre bucağına bağlı 26 köyü vardır. Yüzölçümü 1333
km2 olup, nüfus yoğunluğu 10’dur.
İlçe toprakları genelde engebeli olup, kuzeybatı kesimi Gediz, güneyi ise Büyük Menderes
havzalarına girer. Toprakları yer yer orman ve makilerle kaplı sırtlar ve sırtlar arasında düzlüklerle
kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, haşhaş, şekerpancarı, tütün,
fasulye ve nohuttur. Bâzı bölgelerinde hayvancılık önemli geçim kaynaklarındandır. İlçenin en önemli
sanâyi kuruluşu Uşak Şeker Fabrikasıdır.
İlçe merkezi Ankara-İzmir karayolu üzerindedir. İstiklâl Harbi sırasında Yunan işgal kuvvetleri
Uşak’ın dörtte üçünü yakıp yıkmıştır. Cumhûriyetin îlânından sonra yeniden kurularak, günümüzdeki
Modern hâline getirildi. İzmir, Afyon demiryolu 1886’da işletmeye açılmıştır. Uşak, 1953’e kadar
Kütahya’ya bağlı bir ilçe merkeziyken, bu târihten îtibâren il merkezi oldu. Uşak Belediyesi 1867’de
kurulmuştur.
Banaz: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 44.619 olup, 14.287’si ilçe merkezinde, 30.332’si
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 47 köyü vardır. Yüzölçümü 1063 km2 olup, nüfus
yoğunluğu 42’dir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Bir bölümü ise Banaz Çayının vâdisiyle parçalanmış plato
özelliğindedir. İlin en yüksek dağı olan Murad Dağı (2309 m) ilçenin kuzeyinde, Sandıklı Dağları ise
güneyinde yer alır. Çam ormanlarıyla kaplı Murad Dağının eteklerinde geniş yaylalar vardır. Murad
Dağından doğan Banaz Çayı ilçenin ve Uşak’ın en önemli akarsuyudur. BanazÇayı Vâdisinin genişlediği
yerde, çok verimli Banaz Ovası bulunur.
Topraklarının büyük kısmı dağlık olmasına rağmen, ekonomisi tarıma dayalıdır ve ilin tarım üretimi
yönünden en zengin ilçesidir. Başlıca tarım ürünleri, buğday, arpa, yulaf baklagiller, şekerpancarı,
haşhaş ve elmadır. İlçede hayancılık da gelişmiştir. Sığır ve kıl keçisi beslenir. Kilimcilik ilçenin en önemli
el sanatıdır. İlçede mısır unu ve nişastası, glikoz ve yem üreten bir fabrika ile iki adet tuğla ve kiremit
fabrikası vardır. Evrendede bölgesinde cıva çıkarılmaktadır. Çıkarılan cıva ihraç edilir. Ovacık köyü
çevresinde zengin mermer yatakları vardır.
İlçe merkezi İzmir-Afyon kara ve demiryolu üzerinde kurulmuştur. 1953’te Uşak’ın il yapılması
üzerine Banaz ilçe merkezi oldu. Aynı senede belediyesi kuruldu. İl merkezine 32 km mesâfededir.
Eşme: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 39.902 olup, 10.547’si ilçe merkezinde, 29.355’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 61 köyü vardır. Yüzölçümü 1338 km2 olup, nüfus
yoğunluğu 29’dur.
İlçe toprakları ortalama yüksekliği 1000-1200 m olan platolardan meydana gelmiştir. İlçenin
kuzey kesiminden akan Gediz Nehrinin açtığı vâdi tarıma elverişli topraklarla kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, üzüm, elma, armut, nohut ve
susamdır. Hayvancılık ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. En çok sığır ve kıl keçisi beslenir. El
tezgahlarında dokunan ve tabiî boyalarla boyanan kilimleri meşhurdur. Kilimcilik eski önemini
kaybetmiştir. Fakılı köyünde uranyum yatakları vardır.
İlçe merkezi, Manisa-Uşak demiryolu kıyısında kurulmuştur. Manisa’ya bağlı bir ilçeyken 1953’te
il olan Uşak’a bağlandı. İl merkezine 62 km uzaklıktadır.
Karahallı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 18.609 olup, 5839’u ilçe merkezinde, 12.770’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 15 köyü vardır. Yüzölçümü 323 km2 olup, nüfus yoğunluğu
57’dir.
İlçe toprakları İç Batı Anadolu Eşiği adıyla bilinen plato bölgesinin güneyinde yer alır. Bulkaz
Dağının uzantıları ilçe topraklarının doğu sınırlarını çizer. Bu dağın eteklerindeki yaylalar hayvan
besiciliği yönünden önem taşır. İlçenin en önemli akarsuyu Banaz Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Bağcılık çok yaygındır. Bol miktarda kuru üzüm elde edilir. Başlıca
tarım ürünleri buğday, arpa ve nohuttur. Hayvancılık da ilçe ekonomisinde önemli rol oynar. En çok
koyun beslenir. İlçede elektrikli makinalarda dokunan pamuklu dokumalar meşhurdur.
İlçe merkezi küçük bir kasaba görünümündedir. İl merkezine 60 km mesâfededir. Karahallı
belediyesi 1907’de kurulmuştur.
Sivaslı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 22.804 olup, 5726’sı ilçe merkezinde, 17.078’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 21 köyü vardır. Yüzölçümü 486 km2 olup, nüfus yoğunluğu
47’dir.
İlçe toprakları orta yükseklikte düzlüklerden meydana gelir. Doğusunda Bulkaz Dağının uzantıları
yer alır. Topraklardan doğan suları Banaz Çayı toplar.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri arpa, buğday, şekerpancarı, baklagiller ve
susamdır. Ayrıca üzüm armut, elma ve diğer meyve ve sebzeler de bol miktarda yetiştirilir. Hayvancılık
ekonomide önemli yer tutar. Daha çok küçükbaş hayvanlar beslenir. Kilimcilik ilçe halkının önemli geçim
kaynaklarındandır.
İlçe merkezi Karagün Deresi Vâdisinin yukarı bölümünde kurulmuştur. Uşak-Denizli yolu ilçe
merkezinden geçer. İl merkezine 32 km mesâfededir. İlçe fazla gelişmemiştir. Sivaslı belediyesi 1948’de
kurulmuştur.
Ulubey: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 19.203 olup 5140’ı ilçe merkezinde, 14.063’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 27 köyü vardır. Yüzölçümü 798 km2 olup, nüfus yoğunluğu
24’tür.
İlçe toprakları genelde düzdür. Önemli bir yüksekliği olmayan topraklardan doğan sular. Banaz
Çayı ile Aksaz Çayına katılır. Menderes Irmağı üzerine kurulmuş olan Adıgüzel Baraj Gölünün kuzey
bölümü ilçe sınırları içinde kalır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, nohut, yulaf ve üzümdür. Ayrıca
az miktarda armut, elma, fasulye ve susam yetiştirilir. Hayvancılık ilçe ekonomisinde önemli yer tutar.
Genelde küçükbaş hayvan besiciliği yapılır. İlçe topraklarında zımpara taşı yatakları vardır.
İlçe merkezi Kazancı Deresinin Banaz Çayına karıştığı yerde kurulmuştur. Uşak-Eşme karayolu ilçe
merkezinden, İzmir-Afyon demiryolu ise kuzeyinden geçer. İl merkezine 30 km mesâfededir.
Gelişmemiş ve küçük bir yerleşim merkezi olan Ulubey belediyesi 1898’de kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Uşak ili tabiî güzellikleri, târihî eserleri, zengin ulaşım imkânları ve yeterli şifâlı su kaynakları ile
meşhur bir ilimizdir. Turizm bakımından her imkâna sahiptir. Başlıca tarihî eserleri şunlardır:
Ulu Câmi: Çarşı içinde sağlam yapısı, ilginç özellikleriyle dikkati çeken câminin yapım târihi kesin
belli değildir. Taçkapının üzerindeki kitâbe Germiyanoğlu Süleymânşahın oğlu Yâkup Beyin 1419’da
yaptırdığı bir çeşmenindir. Câminin de bu târihlerde yapıldığı tahmin edilmektedir. Gördüğü tâmirler
yüzünden bâzı bölümleri orijinalliğini kaybetmiştir.
Burmalı Câmii: Yapım târihi kesin belli değildir. Mîmârî tarzından 16. asırda yapıldığı tahmin
edilmektedir. Çeşitli zamanlarda tâmir görmüştür. Girişin sağındaki minâre silindirik gövdelidir. Gövdede
tuğlalar çeşitli biçimlerde dizilerek desenler meydana getirmiştir.
Çakaloz Câmii: Kurtuluş mahallesindedir. Kitâbesi olmadığından yapım târihi bilinmemektedir.
Minâresi ve taç kapısının üzerindeki Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın tuğrasından 19. asırda yapıldığı
tahmin edilmektedir. Batı tesiriyle değişen Osmanlı mîmârîsinin bütün özellikleri câmide görülür.
Şeyh Hacı Kemer Türbesi: Cumâ Mahallesindedir. Türbede Germiyan Beyi Süleyman Şahın
dâmâdı Şeyh Hacı Kemal Efendiyle hanımı medfundur. Kemal Efendi, Nakşibendi tarîkatı şeyhi ve uç
beyiydi.
Çatalköprü: Uşak’a 45 km uzaklıktaYenişehir köyü yakınlarında Gediz Irmağı üzerinde kurulan
köprü, Selçuklular zamânında yapılmıştır. Uzunluğu 145 m olup, üç kemerlidir.
Çanlı Köprü: Dokuzsele Çayı üzerindedir. Kitâbesinden 1256’da Emir Sipahsalar Şucâeddîn
Kızıl’ın yaptırdığı anlaşılmaktadır. Genişliği 3, uzunluğu 8 metredir.
Beylerhan Köprüsü: Gediz Irmağı üzerinde Beylerhan köyü yakınındadır. Kitâbesi olmadığından
yapım târihi kesin olarak belli değildir. Osmanlıların ilk devirlerinde yapılmıştır. Köprübaşı, Sarıkız ve
Güre Köprüsü adlarıyla da bilinir. 1894’te tâmir gören köprü 50 m uzunluğunda 3,5 m genişliğindedir.
Üç büyük, üç küçük olmak üzere altı gözden meydana gelir.
Halıpazarı Köprüsü: Uşak’ın içinde Dokuzsele Deresi üzerindedir. Osmanlılar zamanında
yapılmıştır. Uzunluğu 2, genişliği 5, yüksekliği 3,5 metredir.
Zafer Anıtı: İl merkezine 15 km mesâfedeki Göğem köyündedir. Kurtuluş Savaşında Yunan
orduları Başkomutanı General Trikopis’in teslim alındığı tepe üzerine dikilmiştir. Trikopis ve karargâhını
Süvâri Bölük Komutanı Sivaslı YüzbaşıAhmed Bey, 2 Eylül 1922 gecesi saat 22.30’da teslim almış ve
Kafkas Fırkası Komutanı Albay Dadaylı Hâlit Beye teslim etmiştir.
Eski Eserler:
Selçikler Şehri Kalıntıları: Sivaslı ilçesinin Selçikler köyünde yapılan kazılarda eski târihi “Sebaeste”
şehrine âit kalıntılar bulunmuştur. Bulunan eserler Hitit ve Roma devrine âittir. Trainopolis (Flaviopolis):
Banaz’ın Ahlat köyündedir. Romalılardan kalma bir şehir kalıntısıdır. Bizans İmparatoru Traianugs şehri
yeniden yaptırmıştı. Leşker (Leşler) Kayası: Uşak Bozkuş köyündedir. Frikyalılardan kalma kaya
mezarlarıdır. Ulubey: Çarpıcı köyü yakınlarındaRomalılardan kalma anfiller ve toprak içinde âile
mezarları bulunmuştur. Sülümenli: Romalılardan kalma iki heykel, saray, kale ve tiyatro kalıntılarıdır.
Katakekomene Sitesi: Bugünkü Eşme buraya kurulmuştur.
Mesire Yerleri: Uşak, Mesire yerleri ve tabiî güzellikler bakımından çok zengin bir ilimizdir. bâzı
mesire yerleri şunlardır:
Çevreköy Akse Çamlığı: İl merkezine 3 km mesafede orman içi dinlenme yeridir. Bölge kızılçam,
söğüt, kavak ağaçlarıyla kaplıdır. İçinden bir akarsu geçer. Manzarası çok güzeldir.
Evrendi: Sivaslı ilçesine 1 km mesâfede Bulkaz Dağı eteklerinde orman içi dinlenme yeridir. Suyu
ve çam ağaçları boldur.
Evrendede: Banaz ilçesine 4 km mesâfede orman içi dinlenme yeridir. Karaçam ve kızılçam
ağaçları ile kaplıdır. İlin en güzel mesire yerlerindendir.
Çokrağan: Murad Dağı güneyinde orman içi dinlenme yeridir. Gediz Nehrinin kaynağı olan
Çokrağan Suyu bu çamlıktan doğar.
Göğem Köyü Çamlığı: İl merkezine 15 km mesâfede Göğem köyündedir. Çamlığın içinde
dinlenme evleri vardır. Bu evlerin bakımı ve geliri köy halkına âittir.
İçme ve Kaplıcaları: Uşak şifâlı sular bakımından zengindir. Bu kaynaklardan Hamamboğazı
şifâlı suyu ile Aksaz Hamamı en önemlileridir.
Hamamboğazı Ilıca ve İçmesi: Banaz ilçesine 7 km mesâfededir. Dört kaynak hâlinde çıkar.
Bunlar Ekşi Suyu, Sarıkız Ilıcası, Gazos Suyu ve Karakazan Suyudur. Ekşi Suyu ile Gazos Suyu 18°C
sıcaklıkta olup, sâdece içilmektedir. Diğer iki kaynak ise 37°C sıcaklıkta olup, birer havuzlu hamamları
vardır. Konaklama tesisleri yetersiz olan ılıcanın suyu içmeyle, karaciğer, safra yolları ve idrar yolu
hastalıklarına banyo olarak ise, romatizma, nefrit, nevralji ve kadın hastalıklarına iyi gelmektedir.
Aksaz Kaplıcası: Ulubey ilçesine 25 km mesâfede Aksaz Çayı kenarındadır. Büyük bir granit
kayasının dibinde 5 ayrı noktadan kaynamaktadır. Suyu 39°C sıcaklıktadır. Konaklama tesisleri olmayıp,
çadırlarda kalınır. Kaplıca suyu içmeyle karaciğer ve safra yolu hastalıklarına, banyo olarak ise,
romatizma nevralji, nefrit, kırık ve çıkıklarla kadın hastalıklarına iyi gelmektedir.
UŞŞÂKİYYE
Hasan Hüsâmeddîn Uşşakî Efendinin ve talebelerinin tasavvufta tâkip ettiği yol, tarikat. Halvetiyye
yolunun kollarındandır. Hasan Hüsâmeddîn Efendi Uşak’ta yerleştiği için, onun ismine nispetle Uşşâkiyye
adı verilmiştir.
Uşşâkiyye yolunun kurucusu olan Hasan Hüsâmeddîn Efendi 1475 (H.880) senesinde Buhârâ’da
doğdu. İlk tahsilini memleketinde tamamladı. Babasının vefâtından sonra ticâretle uğraşmaya başladı.
Gördüğü bir rüyâ üzerine tasavvufa yöneldi. Rüyâda talebe olması istenen velî zâtı bulmak üzere
Buhârâ’dan ayrıldı. Anadolu tarafına gelip, Erzincan’da Seyyid Ahmed Semerkandî hazretlerine talebe
oldu.Tasavvuf yolunda ilerleyip evliyâlığın yüksek derecesine ulaştı. Hocası ona Kübreviyye ve
Nûrbahşiyye yollarından hilâfet verdi. Seyyid Ahmed Semerkandî’nin emri üzerine Uşak’a giderek oraya
yerleşti ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Onların dünyâ ve âhiret saâdetine
kavuşmaları için gayret sarf etti. Sultan Üçüncü Murâd Han zamânında İstanbul’a gelerek Halvetiyye
yolu büyüklerinden Ümmi Sinân hazretleriyle görüşüp onun sohbetlerinde bulundu. Ümmi Sinân
hazretleri ona Halvetiyye yolundan hilâfet verdi. Sultan Üçüncü Murâd Hanın emriyle Kasımpaşa’da
Hasan Hüsâmeddîn Uşşâkî için bir dergâh inşâ edildi. Bu dergâhta talebe yetiştirmekle ve insanlara
nasihat etmekle meşgul olan Hasan Hüsâmeddîn Uşşâkî hazretleri Kübreviyye, Nûrbahşiyye ve
Halvetiyye yollarının usullerini birleştirerek Uşşâkiyye yolunu kurdu. Çok talebe yetiştirdi. Hilâfet verdiği
talebelerini Anadolu’nun çeşitli yerlerine, halka İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak üzere gönderdi.
Uzun müddet İstanbul’da kaldıktan sonra pâdişâhtan izin alarak hac vazîfesini yerine getirmek
üzere Mekke-i mükerremeye gitti. Hac dönüşü 1594 (H.1003) senesinde vefât etti. Cenâze namazı
Konya’da kılındı. Vasiyeti üzerine İstanbul’a getirilerek dergâhının bahçesinde defn edildi.
Hasan Hüsâmeddîn Uşşâkî hazretlerinin vefâtından sonra da Uşşâkiyye yolu devâm etti. Bu yoldan
Cemâliyye adıyla başka bir kol da meydana geldi. Kasımpaşa’daki Uşşâkiyye dergâhı uzun müddet
büyük hizmetlere vesile oldu. Ancak bir zelzele (deprem) neticesinde dergâh ve türbe çökerek harap
oldu. Kabir sokak zemininden çok aşağı kaydı. Zamânın Osmanlı pâdişâhı Sultan İkinci Abdülhamîd
Hanın emriyle dergâh ve türbe yeniden yaptırılarak bugünkü hâline getirildi.
UYDU
Alm. Trabant, Satellit (m), Fr. Satellite (m), İng. Satellite. Güneş sistemindeki gezegenlerin
etrâfında gezegenden ayrılmadan dönen gök cismi. Uyduya peyk ismi de verilmektedir. Başlıca iki çeşit
uydu veya peyk vardır. Bunlardan birincisi tabiî uydudur. Bunun en güzel örneği dünyânın uydusu olan
ay’dır. İkincisi ise sun’î uydudur.
Tabiî uydu: Gezegenler içinde en çok uydusu olan Jupiter’dir. Tam 12 uydusu vardır. Hiç uydusu
olmayan gezegenler ise Venüs, Plüton ve Merkür’dür. Jupiter’in 12 uydusunun en büyüklerinden
dördünün 1610 yılında ilk yapılan teleskopları kullanarak Galile’nin keşfettiği bilinmektedir.
Çok değişik büyüklükte uydular mevcuttur. Meselâ Merih’in uydusu Deimos’un çapı 56.000 km’dir.
Yer kürenin çapının 12.000 km olduğu hatırlanırsa, büyüklüğü hayâl edilebilir. Hacmiyse 125 defâ büyük
demektir. 8 km çapında uydusu olan gezegenler de mevcuttur. Ayın çapı ise dünyâdan takriben dört
defâ daha küçüktür. Önemli ölçüde atmosferi bulunan tek uydu Titan’dır. Başka büyük uydularda da
çok ince atmosfer tabakası bulunabilir.
Sun’î uydu (Peykler): Bu uydular, insanlar tarafından imâl edilerek, dünyâ etrâfında çeşitli
gâyelerle yörüngeye oturtulan mekanik sistemlerdir. Dünyânın etrâfına sun’î bir uydu yerleştirilebileceği
fikri ilk defâ Amerikalı yazar Edward E. Hale’in The Brick Moon adlı hikâyesinde insanların açık
tesislerdeki haberleşme ve meteorolojik bilgi ihtiyacına destek bir uydu kullanımını konu almasıyla oldu.
1920 ve 1930’larda uyduların gerçekleştirilmesinin getirebileceği diğer faydalar birçok yazar
tarafından yazılan kurgu-bilim yazılarında işlendi. İkinci Dünyâ Savaşında büyük roketlerin kullanılmaya
başlanmasından sonra sun’î uydular ve bunların gerçekleştirilmesi üzerine ciddî çalışmalar yapılmaya
başlandı. Ekim 1957’de Rusların, ilk uydu olan Sputnik-1’i yörüngeye oturtmasıyla uzay çağı da başlamış
sayılabilir.
Sputnik-1’in ve hemen arkasından bir ay sonra içinde bir köpekle berâber Sputnik-2’nin yörüngeye
yerleştirilmesi bütün dünyâda ve bilhassa uydu projelerine 1955’te başlamış olan ABD’de sürprizle
karşılandı. ABD, 1958 Ocak ayında Exploner 1 ve Mart ayında Vanguard 1 uydularını fırlatarak yarışa
katıldı. O zamandan beri dünyâ etrafına irili ufaklı, basit veya karışık yapıda vazifeleri kısa veya uzun
süren yüzlerce uydu fırlatılıp yörüngeye yerleştirildi.
ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Kanada çeşitli gâyelerle uydular geliştirdiler. Çin, Batı Almanya,
İtalya, Japonya, Avustralya ve Hindistan da kendi veya diğer ülkelerin roketleriyle uzaya uydu fırlatan
diğer ülkelerdir.
Peyklerin kullanılış yerleri: Atmosferin menfî tesirleri yerden yapılan gözlemelerde uzayın
görüntüsünü bozduğundan veya engellediğinden, ancak uydular sâyesinde insanlar uzayı sıhhatli bir
şekilde tâkip edebilmek imkânına kavuştular. Jeofizik (yer fiziği) alanında da yer yüzündeki değişmeleri
uzun süreli gözlemlerle tespit edebilme imkânı verdiklerinden iyi bir şekilde kullanılmaktadırlar.
Başlıca kullanma alanları şunlardır:
1. Atmosfer ve stratosfer (yukarı atmosfer)in karakteristiklerinin gözlenmesi ve araştırılması.
2. Dünyâ etrâfındaki enerji partikülleri, planetler arası boşluktaki ortam, elektromanyetik
radyasyon, yerçekimi ve manyetik alanlar; atmosfer gibi fizikî olayları ve bunların birbirlerine etkilerinin
incelenmesi. Yıldızlar, planetler, güneş sistemleri, galaksiler, kuyruklu yıldızlar ve benzeri birçok uzay
cisimlerinin incelenmesi.
3. Uzay cisimlerinin incelenmesi.
4. Biolojik deneyler.
5. Haberleşme, eğitim, televizyon sinyâl iletimi, hava tahmini (meteoroloji), denizcilik, haritaların
yenilenmesi, askerî gâyeler gibi ilmî olmayan sahalar. Apollo programında olduğu gibi uzay
programlarını da destekleyen uydular vardır.
Peyklerin yörüngeye yerleştirilmesi: Uydular genellikle dünyânın belli noktalarındaki sâbit
fırlatma tesislerinden fırlatılırlar. Bunlardan bâzıları ABD’de Cape Kenedy, Fla, Western Test Kenge,
Vanderberg Askerî Hava Üssü, Rusya’da Baykonur, Kazakistan ve Plesetsk Mar Archangel, Avustralya’da
Woomera’dır. Bu uzay limanlarında uyduları tâmir, montaj, kontrol ve roketlerle fırlatılması gibi bütün
lojistik destek sağlanabilir. Bu üslerin belirli yerlerde seçilmesinin bir sebebi de bunların birçok yer
kontrol istasyonu ile birlikte berâber çalışan sistemin bir parçası olmalarının mecburiyetidir. Bu üslerin
kendi radar, optik tâkip ve diğer birçok gerekli tesise de sâhip olmaları, uydularının fırlatma ve
yörüngeye oturma arasında tâkiplerinin sağlanması bakımından önemlidir.
Kontrol ve test: Fırlatmadan önce gâyet ayrıntılı kontrol ve testler gerçekleştirilip her şeyin tam
olduğuna karar verilmelidir. Çünkü nakliye sırasında dış şartların etkisiyle veya füzeye montaj
dolayısıyla bozulma ve uygunsuzluklar meydana gelebilir. Hem roket hem uydu ve bunların berâberce
çalışan sistemleri kontrol edilmelidir. Bu kontrollar geri sayma ve fırlatmaya kadar devam eder. Montaj
şartlarının kontrollarından başka bütün bu anlatılan testler fırlatma rampasında gerçekleştirilir.
Bu testlerden sonra bile diğer bâzı faktörler gözönüne alınmalıdır. Meselâ emniyet faktörü
bunlardan biridir. Diğer bir önemli faktör roketin tespit edilen varış yörüngesine göre tespit edilen
fırlatma koridorunda tâkip istasyonlarının denetimi altında fırlatılmasıdır. Rüzgâr hızı ve meteorolojik
şartlar da fırlatmayı önemli ölçüde etkileyebilir. Roketin dünyânın dönme hızından faydalanabilmesi için
doğuya doğru yollanmasının ve yörüngeye oturacağı düzleme en yakın olduğu noktaya gelindiğinde
ateşleme yapılarak minimum yakıt sarfiyatıyla fırlatılmasının da önemi büyüktür. (Zamânın tespiti ve
ateşlemenin zamânında yapılması). Bu zaman geçirildikçe yörüngeye oturabilmek için gerekli hız ve
yakıt artacak, aracın imkânlarının aşılması hâlindeyse fırlatmanın daha ileri bir târihe bırakılması
gerekecektir.
Yörüngenin tâyini: Uydunun yörüngeye oturtulabilmesi için uyduya (diğer bir ek kuvvet
uygulaması gerekmeden) onu yörüngede tutabilecek bir hız verilmesi gerekmektedir. Yörünge
yükseldikçe uydunun ömrü artar. Alçak yörüngeler atmosferle sürtünmeye sebep olacağından uydu
hızını kaybedip geri düşebilir. Çok yüksek yörüngelerdeyse ay ve güneşin çekimleri gözönüne
alınmalıdır. Bu gibi hâllerde uydunun yörüngesinin muhâfazası için kendi tepki sistemlerinin bulunması
ve bunların kullanılması gereklidir.
Peyklerin ana yapısı: Uydunun ana yapısı, kullanma alanları, ömrü, mevcut âletleri, tahrik
sistemi ve diğer yardımcı sistemler gözönüne alınarak tasarlanır. Yapısı gerekli mukâvemette ve en hafif
(minimum) ağırlıkta olmalıdır. Dizaynın basit olması imâlât ve montaj mâliyetini düşürmek için
gereklidir. Uydudan ayrılacak deney tesisatları için kullanılan patlayıcı vidalar kullanıldığında, nükleer
tahrik istendiğinde ve diğer bâzı özel gâyeler sözkonusu olduğunda uydunun dizaynında özel problemler
çıkabilir ve yapı karışabilir. Diğer dizayn problemleriyse titreşim, ses, manyetik alan etkileri, radyasyon,
toz ve küçük meteorların etkilerinden korunma olarak sayılabilir.
Genel uydu şekilleri basit küre ve silindir veya daha karışık olmakla berâber uydunun ekseni
etrâfında dönmesi sırasında stabil olması için simetrik şekillerde tercih edilir. Bağımsız üniteler, ek deney
paketleri ve modülleri uydu dizaynını ekseriya değiştirirler. Bu yüzden poligon (çok kenarlı) kenarlarında
âlet tespit kısımları olan silindirler en çok kullanılan şekillerdendir. Gözleme uyduları genellikle uzantılara
sâhip bir yapıdadırlar. Uydulara tespit edilmiş güneş panoları sık rastlanılan bir özelliktir.
Güç temini: Güç temininde esas ana gücü sağlayan enerji kaynağının uydu sistemlerinin
kullanabileceği şekle dönüştürülmesidir. Gerekli güç birkaç wattan yüzlerce wata kadar, yapılan işe ve
ömre bağlı olarak, değişebilir. Güç kısa süreli işleyebilen bataryalar veya uzun süreli kullanılabilen güneş
panoları ve radyoisotop (atom pilleri) cihazlar vâsıtasıyla temin edilebilir. Güneş enerjisi en genel güç
kaynağıdır. Uzayda güneş enerjisinin sonsuz olması ve bol bulunması, direk olarak elektrik enerjisine
çevrilmesi avantaj sağlar. Güneş enerji üniteleriyle birlikte kullanılan kimyevî batarya üniteleri uydunun
dünyânın gölgesine girdiğinde enerji ihtiyacını karşılarlar. Güneş enerjisi aynı zamanda kimyevî
bataryaların şarj edilmesinde de kullanılır. Güneş enerji tesisatlarının pahalı olması çok yer kaplaması
ve güneş panolarının meteorlar ve radyasyon sebebiyle tahribata uğrayabilmeleri başlıca mahzurlarıdır.
Yakıt hücrelerindeki yakıt oksitlenerek güç elde edilmesini sağlar. Ağırlıklarına göre verdikleri
enerjinin düşük olması dolayısıyla ancak kısa süreli uydu sistemlerinde kullanılır.
Ayrıca turbo jeneratörler güneş veya nükleer enerjiden elde edilen ısı enerjisinin elektrik enerjisine
çevrilmesinde kullanılırlar.
Haberleşme sistemleri: Uzaktan fizikî ölçme yapma tekniğine telemetre denir. Uydunun
telemetre sistemine bilgi girişi uydunun sensorları ile sağlanır. Sonra bu bilgiler değerlendirilmek üzere
yer istasyonlarına aktarılır. Bu haberleşme sistemi bütün uydularda mevcuttur. Uydunun gönderilen
sinyâlleri kabul edebilmesi (alabilmesi) uydunun kontrol edilebilmesinde veya bir bozukluk varsa
düzeltilebilmesinde gerekli olur.
Uzayda haberleşme gâyesiyle özel antenler, alıcılar, ileticiler ve güç sistemleri kullanılır. Bunlar
genellikle yüksek emniyetli ve hafif yapıdadırlar. Haberleşilecek yer istasyonunun tâkip edilmesi için de
tâkip ve cevaplayıcı radyo vericileri gibi özel âletler bulundururlar. Ayrıca kodlayıcılar ve çeviriciler gibi
bilginin giriş-çıkışında sinyâlleri kullanılabilecek faydalanabilecek hâle getiren tertibatlar bulunur.
Uydunun çalışması sırasında elde edilen bilgiler devamlı yayınlanmak yerine teyp ve hâfıza ünitelerinde
geçici olarak depolanıp gerektiğinde yer istasyonlarına iletilir.
Uydunun haberleşme sistemleri diğer eş frekanslı radyo sinyâllerinden de etkilendiğinden karşılıklı
haberleşme en aza indirilmelidir. Sistem manyetik tesirlerden de rahatsız olabileceğinden buna da karşı
tedbir alınmalıdır. Antenlerin uydunun bakış açısını kapamayacak şekilde yerleştirilmesi ve bunların ısı
değişimi, uydunun hızla dönmesi gibi olayların tesirleri, dikkate alınması gereken diğer problemlerdir.
İlmî gâyeli cihazlar: Uyduya yerleştirilen elektronik ve diğer cihazlar uzayda karşılaşılan
büyüklüklerin tespiti, ölçülmesi, kayıt edilmesi uzaktan fizikî olarak ölçülmesi, işlenmesi ve analizi
gâyesiyle kullanılırlar. Bunlar olmadan uyduların bize faydalı işler görmeleri imkânsızdır. Bu cihazların
ana kısımları “sensor” denilen, sinyâlleri algılayan ve bunları kuvvetlendirerek diğer cihazlar tarafından
öçülüp değerlendirilebilecek hâle getiren kısımlarıdır. Genellikle fizikî girişler elektrik sinyâllerine
dönüştürülürler.
Uydunun cihazları hafif, güvenilir olmalı ve titreşim, sarsılma, manyetik tesirler, ısı değişimi gibi
olumsuz faktörlerden etkilenmemelidir. Uydudaki cihazlar birbirleriyle uyum içinde çalışmalı, kolayca
kontrol edilebilip düzeltilmeli ve uygun kapasitede olmalıdırlar. Bunlar aynı zamanda boşlukta basınçsız
ortamda çalışabilecek şekilde yapılırlar.
Büyük uydularda birçok deneyin yapılması için husûsî sistemler de yer alabilir. Küçük uyduların
kapasitesi daha dardır.
Uyduların çoğu yeryüzüne âit olayları incelemelerine rağmen bâzı uydular biyolojik olayları ve
uzaydaki cisim ve olayları incelemek için kullanılırlar. Atmosfere gelen radyasyon miktarını, iyonosfer
ve güneş fiziğini inceleyen âletlere sâhip uydular geliştirilmiştir: Uydularda kullanılan bâzı âletler kütle
ölçüsü, elektrostatik analizci, radyometro iyonizasyon odası, mikrometteor dedektörü, kronograf, geiger
sayacıdır.
Kontrol cihazları: Bunlar uydunun ana ve yardımcı sistemlerini, bulunulan ortamın, yörünge ve
yüksekliğini kontrolü için kullanılırlar. İstenilen her an uydunun çalışması, sıcaklık, basınç, yakıt durumu,
kontrol edilerek dünyâya bildirilebilir. Bu ölçmeler sâyesinde yer istasyonları güçlükleri ve problemleri
tespit ederek bunların çâresi için gerekli adımların atılmasını sağlayabilirler.
Çevre kontrol cihazlarının rolü uyduyu uzay ortamının veya uydunun kendi sistemlerinin meydana
getirebileceği zararlı tesirlerden korumaktır. Bu alandaki ana problemlerden biri de iç sıcaklığın belli
limitleri aşmamasıdır. Esas üstünde durulacak husus yüksek sıcaklıklar olmasına rağmen bâzı cihazlar
için alçak sıcaklıklar da problemlere sebep olur. Uydunun kendi etrafında dönmesi sağlanarak bir
tarafının fazla ısınmaması sağlanabilir. Özel boyalar kullanılarak hassas bölgelere gelen ısının emilmesi
veya yansıtılması sağlanabilir. Ayrıca termoelektrik esaslı soğutma sistemleri de bu gâye için
kullanılabilir.
Manyetik ve radyasyon etkilerine karşı da gerekli koruma sağlanmalıdır. Radyasyon dış ortamdan
gelebileceği gibi nükleer tahrik sistemleri kullanılması hâlinde iç kaynaklardan da radyasyona mâruz
kalınabilir. Fırlatma sırasında meydana gelebilecek basınç ve mekanik gerilmelere karşı da gerekli
tedbirler alınmıştır.
Uydunun yörüngesinin kontrolü için gidilen yörüngenin ve uydunun pozisyonunun bilinerek
karşılaştırılabilmesi gerekir. Bunun için uydunun yüksekliği yere gönderilen sinyâller yardımıyla tespit
edilebilir. Güneş ve yıldız tâkipleri ve ufuk gözleyicileri manyetik alan ölçüleri bu alanda yardımcı olan
cihazlardır.
Uydu uzayda görevli olduğu fonksiyonları yerine getirebilecek veya verimli bir şekilde çalışabilecek
şekilde yöneltilmelidir. Uyduyu belirli bir yörüngede tutabilmek veya gerekirse yeni bir yükseklikteki
başka bir yörüngeye oturtabilmek için çeşitli reaksiyon cihazları kullanılır. Meselâ, uydunun dönmesini
önlemek için yo-yo gibi uzayıp kısalabilen bir cihaz radyal olarak uzatılabilir veya uyduyu belli bir
yükseklikte tutabilmek için ufuk takipçileri kullanılarak gerekli bilgi edinilebilir. Bâzı araçlarda elektrik
motorları ile tahrik edilen atalet çarkları (Jiroskop) kullanılır. Manyetik kavramlar, çekim ayarlama
cihazları aerodinamik yüzeyler veya solar basınç vanaları gibi diğer âletler açı ataletini değiştirmekte
kullanılır. Yay ve vikoz akışkanlardan faydalanarak uydulardaki istenilmeyen atalet kuvvetlerinin
sönümlenmesi sağlanır.
ABD uydu rasathâneleri gibi büyük uydularda yörünge ve yükseklik kontrolu için çeşitli cihazlar
kullanılır. Meselâ, kırmızı ötesi (infrared) ufuk tarayıcıları, sernomekanizmalar, soğuk gaz jetleri, elektrik
tahrikli volanlar bunlardan bâzılarıdır. Ufuk tarayıcıları aracın volan ve gaz jetlerine sapmaları bildirerek
aracın alt tarafının dâimâ yer küresine doğru yönelmesini veya pozisyonunu ayarlamasını sağlar. Güneş
tâkipcileri solar panoların güneşe göre pozisyonunun ayar ve kontrolu için kullanılırlar.
Roketle tahrik: Gittikçe daha fazla uydu limitli bir manevra kâbiliyeti sağlayan roket motorlarıyla
donanmaktadır.
Bu çeşit uydular, yörünge değiştirebilirler, belirli bir yörüngede kalabilmek için manevra yapabilir,
yeniden atmosfere girmekte ve düşme sırasında yere değmeden hemen önce ateşlenerek hızı frenlerler.
Buna karşılık manevra roketleri ilmî gâyeli uydularda pek kullanılmazlar. Telekominikasyon
(haberleşme) alanında kullanılan sâbit uydular yer küresinin belirli bir bölgesi üzerinde sâbit durarak
haberleşme hizmetlerine destek olurlar. Bu çeşit uydular hidrojen-perdesit roketleri kullanarak beş yıl
süreyle yerlerini dünyâya göre sâbit tutabilirler.
Bilgisayarlar: Bilgisayarlar uydularda gittikçe artan bir kullanma alanı bulmaktadır. Bunlar
yörüngeyi kontrol edebilir, uydunun çalışması hakkında bilgileri depolayabilirler, uydunun topladığı ve
ölçümlerini yaptığı, ilmî değerleri kayıt edip, depolayabilirler, zamana bağlı olayları kaydedebilir ve
periyodik hâdiseleri tespit edebilirler.
Günümüzde ve gelecekte uydular: İnsansız uyduların sayısı günümüz ve gelecekte gittikçe
artan bir hızla çoğalmaktadır. Bunun yanında bir kısım insanlı uydu sistemleri de gerçekleştirilmiştir.
Daha değişik programların çalışmaları yapılmaktadır.
İnsansız programlar: Meteorolojik, haberleşme, denizcilik gibi hemen hemen standartlaşmış
uydu tiplerinin yanısıra kısaca ERTS “Earth Resources Technology Satellite” denilen dünyânın tabiî
kaynaklarını inceleyen uydular büyük faydalar sağlamaktadırlar. Bu uydular 1970’lerde
gerçekleştirilerek ziraat, ormancılık, fizikî ve kültürel coğrafya, jeoloji, mâden yatakları, su ve okyanus
bilimlerinde çok bilgi elde edilmesine yol açmışlardır.
Meselâ mâden ve petrol endüstrileri her yıl petrol, metal ve diğer mâden yataklarının aranmasında
milyonlarca dolar (milyarlarca lira) harcamaktadırlar. ERTS uyduları fotoğraf, radar, radyo dalgaları ve
diğer yollarla dünyâdaki tabiî kaynakların aranmasında kuvvetli bir destek olmaktadır. Bu cihazlarla
yeryüzünün tabiî yapısına ve çeşitli özelliklerine bakarak petrol ve mâden araması bilhassa ulaşılamayan
bölgeler için çok önemlidir.
Bu uydular vâsıtasıyla su kaynaklarının bulunduğu yerlerde su miktarlarını, sulama imkânlarının
ve sel tehlikesinin önceden tespit edilmesi imkân dâhiline girer. Uzaydan çekilen fotoğraflar bilhassa
biriken kar tabakalarının genişlik ve derinliğinin tespitiyle beklenen su miktarı ve buna bağlı olarak
sulama ve elektrik üretim imkânı ve sel tehlikesi anlaşılabilir. Benzer şekilde ülkelerin tahıl üretim
durumu ve kuraklık ve hastalıklardan meydana gelen felâketlerin tespit edilmesi de mümkündür.
Son yıllarda ise uyduların askerî gâyelerle kullanılması önem kazanmıştır. Bu uydular hem
düşmanın askerî birlik, teçhizat ve silâhlarını çok hassas fotoğraflarla tespit etme imkânı verdikleri, hem
de kullandıkları lazer silâhları vâsıtasıyla diğer uydu ve düşman füzelerinin havada imhâsını mümkün
kıldıklarından, günümüz ve geleceğin savaşlarında çok önemli ve stratejik bir silâh hâline gelmişlerdir.
Süper güçler nükleer bir savaş durumunda uydular vâsıtasıyla kurdukları erken uyarı sistemlerinden
çok istifâde edeceklerdir.
Uyduların bir başka kullanma sahası da meteoroloji tahminleridir. Bugün uydular vâsıtasıyla çekilip
gönderilen fotoğraflar yardımıyla günlük meteoroloji tahminleri gâyet hassas olarak yapılabilmektedir.
Bu fotoğraflardan atmosferdeki hava hareketleri, alçak ve yüksek basınç alanları, rüzgâr ve bulutların
durumu gâyet doğru olarak tespit edilebilmektedir. Bu sâyede günlük hava tahminleri yanında dünyânın
çeşitli bölgelerinde meydana gelen kasırga ve tayfunların, diğer atmosfer olaylarının çıkış yerleri ve
sebepleri hakkında da bilgi edinilebilmektedir. Dünyânın ve bilhassa ulaşılması zor kesimlerin iklimi
hakkında çok değerli bilgilere sâhip olunabilmektedir.
Gelecekte uyduların sebep olacakları en önemli gelişmelerden biri de dünyâdaki bütün haberleşme
ve yayın sistemlerinin odak noktasını teşkil etmeleri olacaktır. Şimdiden yapılan çalışmalarda televizyon,
radyo gibi yayın ve telefon, teleks, telgraf gibi haberleşme tamâmen uydular vâsıtasıyla
gerçekleştirilebilmektedir. Bilhassa sâbit uyduların ve yoğunlaştırılmış yayın demeti teknolojisinin
geliştirilmesiyle kendi izafî hızı dünyânın dönme hızıyla aynı olduğundan belirli bir bölge üzerinde
kalabilen uydularla herhangi bir ana toplayıcı anten olmadan o bölgeye yayın imkânının
gerçekleştirilmesiyle bu konuda çok önemli bir mesâfe alınmıştır. Bu sâyede dünyâdaki bütün radyo ve
televizyon istasyonlarının sâdece basit yapılı bir anten tertibâtıyla tâkip edilmesi mümkün hâle gelmiştir.
Bugün dünyânın en ulaşılmaz bölgeleriyle bile hiçbir tel bağlantısı olmadan haberleşme imkânı
vardır. Bu çalışmaların geliştirilmesi sonucu gelecekte yeryüzünde kurulu bütün tel ve haberleşme ağı
sistemlerinin yerini uydu sistemleri vâsıtasıyla haberleşmeye bırakacağına muhakkak nazarıyla
bakılmaktadır.
UYGURLAR
Alm. Uigure (m), Uigurin (f), Fr. Ouigours (m.pl.), İng. Uigurs. Ötüken, Kansu ve Doğu
Türkistan’da bir hâkanlık iki devlet kurmuş olan Türk boyu. Uygurların anayurtları Baykal Gölünün
güneyindeki Orhun, Selenga ve Tala nehirlerinin bulunduğu bölgedir. Bilinen târihleri Büyük Hun
İmparatorluğu ile başlar. Tabgaçlar (386-534) devrinden sonra beşinci yüzyılın ikinci yarısında beylik
kurdular. Göktürklerin ilk zamanlarında Selenga Nehri etrâfında oturuyorlardı. Yedinci yüzyılın ilk
çeyreğinde Sir-Tarduşların altı kabileden meydana gelen birliğine katıldılar. P’u-ku, Tongra, Bayırku ve
Fu-lo-pu kabilileri de Uygurların etrâfında toplanarak, hep berâber Uygur adını benimsediler. Beyleri,
Erkin ünvanını taşıyor ve elli bin muharip asker çıkarabiliyorlardı. Göktürklerin zayıflamasıyla,
kuvvetlendiler. Erkin yerine İl-teber ünvanını kullanmaya başladılar. İl-teber T’u-mi-tu devrinde, Tola
havâlisini alıp, güneyde Hoang-ho’ya kadar akınlar tertip ettiler. Uygurlar akınları neticesinde, 646’da
Çin İmparatoru tarafından da tanındılar. İl-teber T’u-mi-tu, kendini kağan îlân etti. Uygurlar’ı Göktürkler
tarzında teşkilâtlandırdı. T’u-mi-tu 648’de Çin’in entrikalarıyla öldürülünce, yerine oğlu P’o-jon geçti.
P’o-jon, Çinlilerin on-okların başına kukla kağan yaptığı Ho-lu’yu mağlup ederek, 656’da Taşkent
yakınlarına kadar ilerledi. Uygurlar, Göktürklü Kapağan Kağan (693-716) zamânında Göktürklere
bağlandı.
Bilâhare Uygurlar, Göktürklerin iç mücâdelesinden faydalanarak toplandılar. Göktürk Devletini
yıktılar. 745’te Ötüken Şehri merkez olmak üzere Uygur Hâkanlığını kurdular. Dokuz-Uygur Urugu’ndan
birlik hâline geldiler. Uruglar Çince kaynaklarda şöyle geçer; Yaglakar (Yaglakır), Hu-tuko (Uturkar), Hu
(Kürebir), Mo-ko-sik-i (Bagasıgır), A-vu-çö (Ebirceg), ko-sa (Hazar), Hu-vu-su (Khifuzu), Yo-vu-ku
(Yagmurkar), Hi-ye-vu (Ayabire).
Bu uruglardan kurulu Uygur kabilesinin idâresi altındaki Dokuz-Oğuz birliği de; D’u-ku (Buku),
Hun (Qun), Pa-ye-ku (Bayırku), T’ung-lu (Tongra), Sse-kie (Sıkar), K’i-pi, A-pu-sse, Ku-lun-vu-ku, A-
tie (Ediz)dir. Dokuz Urug’dan meydana gelen Uygur boyu, Dokuz-Oğuz boyunun ilâvesiyle boy sayısı
ona yükselerek, On-Uygur diye anılan birlik meydana geldi. Basmıl ve Karlık boylarının katılmasıyla
birlik sayısı onbire yükseldi. Uygur Hâkanlığı, her boyun başına birer bey olmak üzere, on bir vâli
tarafından idâre edilmekteydi.
Uygur Hâkanı Kutlug Bilge Kül, Orhun kıyısında Ordu-balık şehrini kurup, burayı merkez yaptı.
Kutlug Bilge Kül, 747’de ölünce, yerine oğlu Moyen-çor (Bayan-çor, Bilge Kağan) Uygur Kağanı oldu.
Moyen-çor (747-759), kuzeyde Kırgızlar batıda Karluklar ve onlara yardım eden Türgişler ve Basmıllar
ayrıca Sekiz-Oğuz, Dokuz-Tatar veÇikler ile muhârebe edip, bunları kendine bağladı. Hakimiyetini
Yenisey kaynakları, Çu-Talas havalisi, İç-Asya ve Kerulen’e kadar genişletti. Oğullarını buralara, Yabgu,
Şad ünvânıyla tâyin etti.
Moyen-çor, Çin üzerinde de çok tesirli oldu. Moyen-çor’a bağlı Karluklar, Çinlilerle İslâm dînini
tebliğ için bölgeye gelen Müslümanlar arasında yapılan Talas Meydan Muhârebesinde (751) İslâm ordusu
tarafını tuttu. Talas Meydan Muhârebesinde Çinliler, ağır mağlubiyete uğradı. Tarım Havzası, Uygurlara
geçti. Çinliler Orta Asya’dan çekildi. Çin’de büyük hâdiseler oldu. Annesi Türk olan An-lu-şan adlı bir
kumandan, 200.000 kişilik bir kuvvetle Çin’in merkezî şehirlerinden Lo-yang’ı 756’da, Ç’ang-an’ı 757’de
zaptetti. An-lu-şan, kendisini imparator îlân etti. Çinliler, bu hâdiseler üzerine Uygurlardan yardım
istemek zorunda kaldı. Moyen-çor, Uygurları yardıma çağıran T’ang İmparatoru Su-tsung’u destekledi.
757’de Lo-yang’ı ve diğer merkezî şehirleri geri aldı.Çin, yılda 20.000 ton ipek vermeyi taahhüt etti.
Uygur Hâkanı, İmparatorun kızıyla evlendi. Moyen-çor (Bilge Kağan) 759’da ölünce yerine Bögü Kağan
(Alp Külüg Bilge Kağan) geçti.