The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by kitablarinmuhteviyati, 2021-12-04 14:02:25

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Keywords: Yeni Rehber Ansiklopesidi

Bizdeyse düşmanlarımızın türlü oyunlarıyla medreselerden din ve fen dersleri kaldırılmakla
berâber tıp eğitimi, hedefinden saptırılmış ve hiç bir gelişme gösteremez hâle gelmiştir. Bernard’ın
kurduğu dispilinden ve ana prensiplerinden eser kalmamıştı. Nihâyet 1897’de İkinci Abdülhamîd Han
zamânında tıp okullarının ıslâhı ve klinik hastânesi tesis edilmesi için Avrupa’dan bir heyet getirildi.
Bütün malzemesi 1334 Osmanlı altını karşılığında Almanya’dan temin edilerek Sarayburnu’ndaki Askerî
Rüştiye binâsı bir klinik hâline getirildi ve bu müessesenin başına da kurucusu olan Prof. Dr. Rieder
verildi. Pâdişâhın yaş günü olan 30 Aralık 1898 gününde 150 yataklı Gülhâne Tabâbet-i Askeriye
Tatbikât Mektebi ve Seririyâtı olarak açıldı. Artık burada, Tıbbiye-i Şâhâne’den mezun olan asker
hekimleri, asker hekimliğini ön plânda tutan bir senelik staja tâbi tutuluyor, bilgi ve görgülerinin
artırılması yanında modern bir hastânenin idâre edilmesi öğretiliyor ve ayrıca orduya hastabakıcı
yetiştiriliyordu.

Tıp ilminin gelişmesinde insan sağlığı yönünden en mühim adım 19. asırda atıldı. Birçok
hastalıkların sebebi olan mikroplar ve Kuduz aşısı bulundu. Bu çalışmaları Joseph Lister’in sterilizasyon
üzerindeki çalışmaları tâkip etti. Bu başarı, ameliyatların ve anestezinin kolayca tatbikine yol açtı.

Yirminci asırda da tıp ilmi sürekli gelişme gösterdi; vitaminler, hormonlar ve birçok hastalıkların
sebepleri bulundu. İlâçlar konusunda da büyük adımlar atıldı. Yeni yeni antibiyotikler keşfedildi. Birçok
hastalığın teşhisinde çok işe yarayan radyolojik ve nükleer tetkik metodları geliştirildi. Laser ışınları
tıbbın hizmetine sokuldu. Kanser teşhis ve tedâvisi konusunda önemli adımlar atıldı. Günümüzde de
tıptaki gelişmeler hiç durmamakta ve son hızla ilerlemektedir.

Tıp ilminin birçok dalı vardır. Bunlar: Genetik, Anatomi, Fizyoloji, Epidemiyoloji, Hijyen, Patoloji,
Farmakoloji, Cerrahî branşlar (Genel cerrahî, Nöroşirurji, Kalp ve damar cerrahîsi), Ortopedi ve
travmatoloji, Dahilî branşlar (Kardiyoloji, Gastroenteroloji, Göğüs hastalıkları, Nefroloji, Hematoloji,
Endokrinoloji, Allerjik hastalıklar), Göz hastalıkları, Kulak, Burun, Boğaz, Cildiye, Fizik tedâvi ve
Rehabilitasyon, Psikiyatri, Nöroloji, JinekolojiObstetrik, Çocuk hastalıkları, İntaniye, Radyoloji ve
Radyoterapi.

TIR

(Bkz. Uluslararası Karayolu Transit Antlaşması)

TIRFIL

(Bkz. Yonca)

TIRNAK

Alm. Nagel (m), Fr. Ongle (m), İng. Nail. El ve ayak parmaklarının ucunda yer alan oval şekilli,
sert, hafifçe eğri, parlak, yarı saydam boynuzsu yapı. Bir yandan parmakların uç kısmına dayanıklılık
verirken, dokunma hissinin alınmasını da kolaylaştırır.

Tırnak, anatomik olarak kök, gövde ve serbest uçtan meydana gelir. Kök kısmı deriyle örtülüdür.
Gövdenin üst yüzü serbesttir ve şeffaflığı sebebiyle pembe bir görünüm arzeder. Üzerinde uzunlamasına
çizgiler vardır. Dip taraftaki beyazlık “Lunula (ayça)” adını alır ve altındaki matriks (özel madde) tırnak
büyümesinde önemli rol oynar. Normalde tırnak, serbest ucu boyunca deriden ayrılarak haftada bir
milimetre kadar uzar. Gençlerde yenilenme yaşlılardan daha fazladır. İtinalı bakımla 5-6 cm düzgün
uzayabilirse de bundan sonra pençe tarzında büyümeye yönelir.

Tırnak hastalıkları doğuştan, irsî, enfeksiyöz veya tümöral olabileceği gibi, mevcut sistemik
hastalıklara bağlı değişimler şeklinde de olabilir. Meselâ, bâzı akciğer ve doğuştan kalp hastalıklarında
parmak ucu genişler ve tırnak bombeleşir (çomak parmak). Ağır demir eksikliği anemisinde tırnak
çukurlaşır (kaşık tırnak). Sedef hastalığında tırnak üzerinde küçük küçük çukurcuklar meydana gelir
(yüksük tırnak). Bu vak’alarda tedâvi esas sebebe yöneliktir.

Tırnağın Kendisine Âit Başlıca Hastalıkları
Dolama: Tırnak çevresinin iltihabıdır. Had şekillerine sebep olanlar ekseri stafilokok, streptokok
ve psödomonas türü bakterilerdir. Sıklıkla eli çok suda kalan çamaşırcılarda, manikür yaptıranlarda,
tırnak yeme alışkanlığı olanlarda ve şeker hastalarında görülür. Tedâvide öncelikle bu hazırlayıcı
faktörler varsa ortadan kaldırılmalıdır. Apseleşme mevcutsa apse boşaltılır. Bilâhare etken olan
mikroorganizma tam tespit edilirse hassas olan antibiyotikle, tam tespit edilemezse geniş etkili
antibiyotiklerle tedâvi edilir. Ayrıca bölgeye antiseptik maddelerle pansuman yapılır.
Müzmin şekilleri ekseri candida türü mantarla meydana gelir. Tedâvi olarak iki ayrı türde mantar
ilâcı en az 3-4 hafta o bölgeye sürülür. Ağır tırnak harâbiyeti varsa öncelikle tırnak sökülmelidir.
Tırnak batması: En çok dar ayakkabı giyilmesine bağlı olarak ayak başparmağında görülür.
Tırnak yan kısımları terlemeyle yumuşayan ve zedelenen dokuya ayakkabının baskısıyla gömülür ve
iltihabî olaylara yol açar. İltihabın alevli dönemi antibiyotik, lokal antiseptik pansuman ve istirahatla

yatıştırılır. Bilâhare cerrahî işlemlere başvurulur. Öncelikle batan kısımlar kesilip çıkarılabileceği gibi,
devamlı nükseden vak’alarda lokal anestezi altında tırnağın sökülmesi de gerekebilir. Bu durumda
bölgeye antibiyotikli pomatlar sürülür. Buna rağmen nüks oluyorsa tırnak tekrar çekilip yatağı derince
kazınarak matriks harap edilir ve bir daha tırnak çıkması önlenir. Sâdece ince koruyucu bir tabaka
gelişir.

Tırnak mantarı: Mantarlar tırnağa yerleştiğinde tırnak, mat, kirli, sarı-kahverengi, yumuşak,
gevrek çabuk kırılan bir hâl alır. Oldukça çirkin bir manzara arz eder. Tedâvisinde tırnak tekrar normal
gelinceye kadar (bâzan 6 ay) ağızdan hergün 500 mg (Griseofulvin) tablet kullanılması kâfi olmaktadır.

TIRTIL

(Bkz. Kelebek, İpekböceği)

TİBET

Çin’in kendi kendini idâre eden yüksek ve geniş bir alanı. “Dünyânın Çatısı” ve “Kar Ülkesi” gibi
kendine has isimleri olan bu bölge asırlar boyunca etrâfını çeviren büyük dağlardan dolayı insan
yaşamayan vahşî hayvanların bulunduğu bir yer olmuştur. Tibet 27°20’ ve 36°30’ kuzey paralelleriyle
78°24’ ve 98°57’ doğu meridyenleri arasında yer alır.

Târihi
Tibet’in bilinen târihi M.S. 520 yılında bir kabile reisi olan Songstan Campo’nun, Tsangpo Nehri
vâdisinde bir krallık kurmasıyla başladı. Kısa zamanda güçlenerek Çin için bir tehlike hâline geldi. Daha
sonraları da güçlenmeye devam eden Tibet, 8. yüzyılda Orta Asya’nın bir güç merkezi oldu.
Daha sonraki yıllarda ortaya çıkan iç karışıklıklardan dolayı zor durumda kalan Tibet’i dış
tesirlerden etrâfını çevreleyen dağlar korudu. Fakat 13. yüzyılda Moğollar ülkeyi istilâ edince, 1270’te
Moğol Hakanı Kubilay Han, Çin İmparatoru oldu ve Lamanizmi resmî din olarak kabul etti. Bunun üzerine
Tibet asırlarca Çin’in himâyesi altında, burada bulunan “Lama” adı verilen din adamları tarafından
yönetildi.
1904 senesinde İngiltere ile Tibet arasında ortak ticâret antlaşması imzâlandı. 1913-1914
senelerinde Çin, Tibet ve İngiltere’nin katıldığı üçlü bir konferans yapıldı ve ülkeler arasındaki
münâsebetler gözden geçirildi. Bu konferansın sonunda Mc Mahon adıyla bilinen Tibet’le Hindistan
arasındaki sınır hattı tespit edildi.

1950 senesine kadar Tibet, Dalai Lama tarafından bağımsız bir devlet olarak yönetildi. 1950’nin
Eylülünde Çin Ordusu Tibet’e girdi ve yapılan bir antlaşmayla Tibet, Çin’in kendi kendini yöneten bir
bölgesi oldu. Çin ülkenin her işine karışıyordu. Bunun üzerine 1959’da Çin baskısından kurtulmak
isteyen Tibetliler, isyan ettiler. Çin tarafından kısa zamanda bastırılan ayaklanmayla alâkası olan Dalai
Lama, Hindistan’a kaçtı. Soyluların ve ibâdet yerlerine âit olan mal ve arâziler Çin yönetimi tarafından
devletleştirildi. Tarım kollektif olarak yapılmaya başlandı. Budacıların toplu halde ibâdet yapmaları
yasaklandı. 1980’den sonra Çin yönetimi bölgedeki baskısını yumuşatarak bâzı dînî ibâdet ve törenlerin
yapılmasına müsâde etti. Ekonomik reformlara gitti.

Bu târihten (1959’dan) îtibâren Tibet hükümeti dağıtılarak Tibet’in yönetilmesi, Pekin hükümetinin
eline bırakıldı. Bugün hâlâ aynı durum devam etmektedir (1994).

Fizikî Yapı
Dünyânın en yüksek dağlarıyla çevrili olan yüksek Tibet Platosunun ortalama yüksekliği 4500
metredir. Yüzölçümü yaklaşık 1.300.000 km2 olan ülke, kuzeyde Kunlun Dağları, güneydeyse Himalaya
Dağlarıyla çevrilidir. Batıda Kunlun ve Himalayalar arasında Karakurum dağ silsileleri vardır.
Himalayalarda bâzı doruklar 6100 m’yi geçer. Doğudaysa diğer bölgelere nazaran daha alçak dağlar
vardır. Tibet’in üç büyük nehri olan Yangtze, Mekong ve Sahveen doğudaki alçak dağları paraleller
hâlinde keser.
Tibet Platosu; Tsanpo Vâdisi, Chang Tang ve Khanı olmak üzere üç büyük bölgeye bölünmüştür.
Tsangpo Vâdisi ekonomik, kültürel, dînî ve politik bakımlardan Tibet’in merkezidir. Kuzey Ovası adı da
verilen Chang Tang bölgesiyse en yüksek bölgedir. Bu bölgenin havası soğuk ve sert olup birçok buz
gölü vardır. Tibet’in doğu tarafına Kham adı verilir. Kham bölgesi diğer bölgelerden daha fazla yağmur
aldığından bu bölge geniş ormanlık alanlara ve zengin mineral kaynaklarına sâhiptir.
İklim
Tibet’in büyük bir bölümünde senenin tamâmı soğuk ve kuru geçer. Bâzı istisna hâller hâriç ülkenin
senelik yağış ortalaması 2500 mm civârındadır. Sert rüzgârlar, tipi ve kar fırtınaları bu bölgeye hastır.
Ülke sıcaklığı ortalama olarak yazın 32°C kışın ise -40°C’dir. İklim, yükseklik ve dağların pozisyonuna
göre değişir. Aynı bölgede bile ısı bir yerden başka bir yere göre değişiklik arz eder.
Tabiî Kaynakları

Bitki örtüsü ve hayvanlar: Tibet’in yağmuru bol bir bölgesi olan Kham geniş ormanlarla kaplıdır.
Yabânî hayvanlardan büyük panda, yabangeyiği, yabanöküzü Tibet’in büyük bölümüne yayılmıştır.

Mâdenler: Tibet’te bulunan başlıca mâdenler kömür, tuz, boraks, altın ve demirdir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Bölgenin nüfûsu iki milyon civârındadır. Tibetliler Moğol ırkına mensupturlar. Halkın hemen hepsi
Lama budizmine bağlıdırlar. Bölgenin resmî dili Tibet dilidir. Bu dil Tibeto-Burmese âilesine bağlı olup,
Tibet alfabesi eski bir Hint dili olan Sanskritçe üzerine kuruludur.
Tibet’in önemli şehirleri başşehir Lhasa, Shigatse ve Gyangtse’dir.
Ekonomi
Tibet bir tarım ülkesidir. Halkın büyük kısmı tarımla uğraşır. En çok üretilen sebze ve ürünler,
buğday, arpa, bezelye ve fasulyedir. Tarımın yanında hayvancılık da önemli bir yer tutar. En önemli
hayvanı katıra benziyen yak’tır. Bu hayvanın etinden ve derisinden faydalanılır. Ayrıca koyun, keçi,
katır, deve ve at yetiştiriciliği yapılmaktadır.
Son zamanlarda demir işçiliği ve oymacılık sanatlarına önem verilmiş. Halkın bir kısmı bu kesimde
çalışmaya başlamıştır. 1950 senesinden beri ülkenin en önemli endüstrisi kömür ocaklarıdır.
Tibet kürk, yün ve deri gibi mallar ihraç ederken çay, pirinç, pamuklu maddeler ve ev eşyâları
ithâl eder.
Ulaşım: Ülke topraklarının ulaşıma imkân vermemesi yüzünden bir problem olarak ortaya
çıkmaktadır. Son zamanlarda birkaç bin kilometrelik otoyol yapılmış, bölgeyi Çin’in diğer bölgelerine
bağlayan bir tren yolu ve hava ulaşım şebekesi kurulmuştur. Tibet’le Pekin arasında 1956’dan beri hava
ulaşımı yapılmaktadır. Posta ve telgraf hizmetleri çok sınırlıdır.

TİCÂNİYYE

Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Muhammed et-Ticânî’nin tasavvufta tâkip ettiği yol, tarikat. Halvetiyye
yolunun kollarından olan Ticâniyye, Kuzey Afrika’da yayılmıştır. Ebü’l-Abbas Ahmed bin Muhammed’in
dedelerinden Seyyid Muhammed, Berberî kabilelerinden biri olan Ticanlılardan bir kadınla evlenmişti.
Bu soydan geldiği için Ebü’l-Abbas Ahmed’e Ticânî, yoluna da Ticâniyye denildi.

Ticâniyye yolunun kurucusu Ahmed et-Ticânî 1737 (H.1150) senesinde Cezâyir’in güneyinde Ayn-
ı Mâdî denilen yerde doğdu. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. Yedi yaşında Kur’ân-ı

kerîmi ezberledi. Yirmi yaşına varmadan dînî ve edebî ilimleri öğrendi. Yirmi yaşına gelince tasavvufa
yöneldi. Pekçok âlim ve velîyle görüşüp onlardan faydalandı. Sahrâ ve Tilemsan’a gidip tefsir ve hadis
dersleri verdi. Hacca gitmek üzere yola çıktı. Cezâyir yakınlarında Ezvâvâ denilen yere gelince Ebû
Abdullah Muhammed bin Abdurrahmân Ezherî’nin sohbetinde bulunup ondan Halvetiyye yolunu öğrendi.
Yolculuğa devam edip Mısır’a ulaştığı zaman Şeyh Mahmûd-ı Kürdî ile görüştü. Mekke’ye giderek hac
ibâdetini yerine getirdikten sonra Medîne-i münevvereye gitti. Peygamber efendimizin kabrini ziyâret
edip yüksek derecelere kavuştu. Mekke ve Medîne’de pekçok âlim ve velîyle görüşüp sohbet etti. Hac
dönüşünde tekrar Mısır’a gelince bir müddet Mahmûd-ı Kürdî’nin yanında kaldı. Büyük velî Mevlânâ
İdris’i ziyâret etmek üzere Fas’a gitti. Oradan Tunus’a ve Tilemsan’a geçti. Burada kalıp insanlara
İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Birçok yeri dolaştıktan sonra Sem’un köyüne yerleşti. Burada
halvete girerek, insanlardan uzak durdu. Devamlı ibâdet ve zikirle meşgul oldu. Pekçok manevî
derecelere kavuştu. Mânevî âlemde görmekle şereflendiği, dedesi Resûlullah efendimizin işâretiyle
insanlara doğru yolu anlatmaya ve terbiyeye başladı. Pekçok kimse onun sohbetlerinde bulunarak
hidâyete, hak yoluna kavuştu. Daha sonra Fas’a gitti. Fas sultanının isteği üzerine oraya yerleşti. Bir
dergah inşâ ettirip, burada insanlara din bilgilerini ve Allahü teâlânın rızâsını kazanma yollarını öğretti.

Halvetiyye tarikatının usûlüne göre talebe yetiştiren Ahmed et-Ticânî, Afrika’da İslâmiyetin
yayılmasına büyük hizmet etti. Bir ara Şam’a gitmek istediyse de gidemeyip 1815 (H.1230) senesinde
80 yaşındayken Fas’ta vefât etti ve orada defnedildi.

Ahmed et-Ticânî’nin vefâtından sonra Ticâniyye adı verilen yolu oğulları ve halifelerinin
gayretleriyle Afrika’da süratle yayıldı. Afrika’nın henüz Müslüman olmamış yerli din mensuplarının
Müslümanlığı kabul etmelerinde mühim rol oynadı. Ticânîler, özellikle Fransız hâkimiyetinde bulunan
Afrika’nın Fransız idârecileriyle iyi geçinerek, faaliyetlerini rahatça sürdürdüler. Afrika dışında Yemen,
Mısır, Sudan ve Orta Doğu ülkelerinde de mensupları bulunan Ticâniyye yoluna çeşitli bid’atler
karıştırıldı.

Ticâniyye yolu mensupları üç şey yaparlar. Bunlardan birincisi, sabah akşam olmak üzere iki defâ
yaptıkları virddir. Bu da 100 defâ “estağfirullah” demek, Peygamber efendimiz için 100 defâ salevât
okumak ve 100 defâ “Lâilâhe illallah” demek sûretiyle yerine getirilir. İkincisi; her gün en az bir defâ
yapılan vazifedir. Bunda da 30 defâ istiğfar, 50 defâ salevât-ı şerîfe, 100 defâ “Lâ ilâhe illallah” ve 12
defâ “Cevheretü’l-Kemâl” duâsı okunur. Üçüncüsü ise hadradır. Zikir de denen hadra, Cumâ günleri

ikindi namazından sonra icrâ edilir. Zikir esnâsında 1000 veya 1600 defa Lâilahe illallah” veya yalnız
“Allah, Allah” denir. Bunların sayısı 300’e kadar, inebilmektedir.

TİCÂRET

Alm. Handel (m), Fr. Commerce (m), İng. Trade, commerce. Kazanç gâyesiyle yapılan alım-
satım faaliyeti. İktisâdî malların elden ele geçerek sâhip değiştirmesidir. Geniş anlamda ticâret, parayla
temsil edilen bütün malların kendi veya başkası hesâbına nakden veya hesâben sürekli olarak alınıp
satılma faaliyetidir.

İnsan sonsuz ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçların elde edilmesini sağlayan içgüdüler, akıl, zekâ ve rûhî
kuvvetlerle birlikte yaratılmıştır. İhtiyaçların çok çeşitli olması insanları birlikte yaşamaya, birbirinden
faydalanmaya, ticârete itmiştir. Kısacası insan, medenî yaratılmıştır, insanla birlikte ticâret var
olmuştur. İlk insan ve ilk peygamber olan Âdem aleyhisselâm zamânında ticâretin vâsıtası olarak altın
para basılmıştır. Arkeolojik kazılarda binlerce yıl öncesine âit ticârî ortaklık hükümlerini taşıyan taş
levhalar kullanılmıştır. İnsanoğlunun gelişmelerine paralel olarak ticâret de, dünyâyı tek bir pazar kabul
eden günümüz ticâret anlayışına doğru gelişme göstermiştir. Para, yazı, hukûkun gelişmesi, tekerlek,
yelken, ticâreti atağa kaldıran ilk tesirlerdir.

Büyük çapta ticâret, denizci olan Fenikelilerle başladı. Ülke dışı ticâreti emniyet altına almak için
5. yüzyılda Romalılar tarafından harekete geçildi. 11. yüzyıldan îtibâren ticârette yenilik kendisini iyice
gösterdi. İtalyan kıyı şehirleri gemilerle ülkelerarası ticâret yapmağa başladılar. İpekyolu, ticâretin can
damarı oldu. Bu yol üzerindeki ülkeler zenginleştiler. On altıncı yüzyılda büyük keşiflerin yapılması,
Amerika’nın ve Ümitburnu’nun keşfiyle İpekyolu’nun ehemmiyeti kayboldu. Afrika, Hindistan, Amerika
ve Avustralya gibi ticârî bakımdan eldeğmemiş bölgeler bulan, gemicilikte ileri giden Avrupa Devletleri
iyice zenginleştiler. Bu bölgeleri, insanına varıncaya kadar ticâret malı olarak gördüler. Büyük sömürge
imparatorlukları kurdular ve bu bölgelerin her türlü zenginliğini kendi memleketlerine götürdüler.
Buralarda ancak kan ve gözyaşı bıraktılar. Fransa, İngiltere, Portekiz, Hollanda ve İspanya bu
zenginlikleri paylaşabilmek için 17. yüzyılda kendi aralarında kanlı mücâdeleler yaptılar.

Sanâyi devrimiyle birlikte hammadde alımı ve mâmul madde satımı ticâreti gelişti. Avrupa içinde
karayolları yapılmağa başlandı. Himâyeci merkantilizmin karşısına, serbest dolaşım iktisâdî doktrini
çıktı. Ticârette serbest dolaşım savunulmaya başlandı. Ticâretin gelişmesi, mâlî işlerle uğraşanlara ve

tüccarlara faydalı oldu. Burjuva denen, zengin yeni bir sınıf doğdu. Avrupa toplumlarında sosyal
dengeler değişti. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllardaki buharlı geminin, lokomotifin, telgrafın keşfi,
mesâfeleri kısalttı. Ticâretteki ulaşım zorluklarını büyük ölçüde azalttı. Yirminci yüzyılda petrolün
keşfiyle taşıtlarda ve sanâyide kullanılması ve havacılığın gelişmesi ticârette, dünyânın tek pazar hâline
gelmesine sebep oldu. Yalnız ülke hudutları içinde değil, bütün dünyâda etkili devlet gücüne ulaşıp,
hükümetlerin geleceğiyle oynayan büyük ticâret şirketleri ortaya çıktı. Savaş sanâyiinin de ticârete konu
olması, küçük devletlerin kendi irâdeleri dışında savaşa sürüklenmelerine sebep oldu. Dünyâ ticâretini
elinde tutanlar, dünyâ siyâsetine yön vermeye başladılar.

Ticâret günümüzde konuları îtibâriyle toptan, perakende, aracı olmakla birlikte, bölgelere göre iç
ve dış ticâret diye ikiye ayrılır. Özellikle dış ticâret hızla gelişme göstermektedir.

İslâm dîninde ticâret: Kesb, helâl mal kazanmak demektir. Bütün ibâdetlerin kabul olması, helâl
lokmaya bağlıdır. İslâm âlimleri ibâdetler on kısımdır, dokuz kısmı helâl kazanmaktır. Bir kısmı da
bildiğimiz bütün ibâdetlerdir diye buyurdular.

En üstün kesb yolu, silâhla ve kalemle cihattır. İkincisi ticâret, üçüncüsü zirâat, dördüncüsü
sanattır. Hem rızkını temin etmek, hem de İslâmiyete, insanlara hizmet etmek için mal kazanması
gerekmektedir. Mal hayırlıdır. Çünkü mal, Müslümanın yardımcısıdır. Hadîs-i şerîfte; “Elinin emeği,
alnının teriyle ye, dînini satıp yeme.” Diğer bir hadîs-i şerîfte; “Helâle, harama dikkat ederek
çalışıp kazanan kimseyi, Allahü teâlâ çok sever.” buyruldu.

İslâmiyet, dîne ve insanlığa hizmet sebebi olan ticâreti övmüş, teşvik etmiş ve rızık kazanmanın
ikinci yolu olarak ticâreti göstermiştir. Hadîs-i şerîflerde; “Bir Müslüman, helâl kazanıp, kimseye
muhtaç olmaz ve komşularına, akrabâsına yardım ederse, kıyâmet günü, ayın on dördü gibi
parlak, nurlu olacaktır.”; “Doğru olan tüccar, kıyâmette sıddıklarla ve şehitlerle berâber
olacaktır.”; “En helâl şey, sanat sâhibinin kazandığıdır.”; “Ticâret yapınız! Helâl paranın onda
dokuzu ticârettedir.” buyruldu.

Hazret-i Ömer; “Çalışınız, kazanınız, Allahü teâlâ rızkımı çalışmadan gönderir, demeyiniz! Allahü
teâlâ gökten para yağdırmaz.” buyurmuştur. Bu sözler, İslâmiyet ticârete, sanata, ferdin istihsâl
kapasitesinin genişlemesine, ekonomik sahada ilerlemeye mâni oluyor, diyenleri yalanlamaktadır.

Ticârette; satılan malı aşırı medhetmemeli, malın aybını gizlememeli, ölçüde hile etmemeli, satış
fiyatında hile yapmamalıdır. Ticârette ihsan yapmalıdır. Ticârette ihsan altı türlü olur: 1) Müşteri fazla

ihtiyacı olduğu için, çok para vermeye râzı olsa bile, fazla kâr istememeli. 2) Fakirlerin malını fazla
parayla almalı. 3) Fiyatta ikram etmeli. 4) Borçluyu sıkıştırmamalı. 5) Alış-veriş yapan pişman olursa
satışı geri çevirmeli. 6) Fakirlere veresiye vermeli.

Ticâret hukûku: Ticârî münâsebetleri düzenleyen hukuk dalı. Kara, deniz ve hava ticâret hukûku
olmak üzere başlıca üç kısma ayrılır. Şimdi bunlara uzay ticâret hukûku da dâhil olmak üzeredir.

Türk Ticâret Hukûkunun günümüze gelinceye kadar üç safha geçirdiği görülür. 1) İslâm hukûkunca
düzenlenen devre. Bu devrede müstakil ticâret kânunları yoktur. İslâm hukûkunun muâmelâta âit
hükümleri ticârî işlerde uygulanmıştır. Bu devre Türklerin İslâmiyeti kabulleriyle başlar. 1839 Tanzimat
Fermanına kadar devam eder. 2) Bu devrede, 1850’de yürürlüğe giren ve 1807 târihli Fransız Ticâret
Kânununun tercümesi olan Kânunnâme-i Ticâret’le ticâret hayâtı düzenlenmek istenmiştir. Fakat bu
kânun, örf ve âdete ters düştüğü için o zaman kargaşaya sebep olmuştur. 3) TürkiyeCumhûriyetinde
şer’î hukûkun uygulanmasının kaldırılmasından sonra aynı Fransız Ticâret Kânunu yapılan değişikliklerle
millî bünyemize uydurulmaya çalışılmış, yeni ticâret kânunu medenî kânunla birlikte 4 Ekim 1926’da
yürürlüğe girmiştir. Fakat yeni kânunda zamanla birçok aksaklıklar görüldü. Hem millî bünyemize
uymuyor, hem de medenî kânun ve borçlar kânunuyla çakışıyordu.

Yeni bir ticâret kânunu için çalışmalar yapılmağa başlandı ve 1 Ocak 1957’de 6762 sayılı günümüz
Ticâret Kânunu yürürlüğe girdi. Türk Ticâret Hukûku, 6762 sayılı Ticâret Kânunu’yla birlikte, örf-âdet
hukûku olarak hâlâ halk üzerinde tesirini kaybetmeyen İslâm Hukûku, Bankalar, Sermâye Piyasası,
Parayla ilgili kânunlar, Medenî Kânun, Borçlar Kânunu ve milletlerarası ticâret anlaşmalarıyla
düzenlenmektedir. Ülkemizde uygulanmakta olan 6762 sayılı Ticâret Kânunu’na göre:

Ticâret Mahkemeleri: Ticârî dâvâlara bakan ihtisaslaşmış Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Eğer bir
yerde ayrıca Ticâret Mahkemesi yoksa bunun görevine giren dâvâlara Asliye Hukuk Mahkemelerinde
bakılır. Her iki taraf için ticârî sayılan hususlardan doğan hukuk dâvâlarıyla tarafların tâcir olup
olmadıklarına bakılmaksızın aşağıdaki kânunlarda belirtilen hususlardan doğan hukuk dâvâları ticârî
dâvâ sayılır ve ticâret mahkemelerinde görülür:

1) Ticâret Kânunları, 2) Medenî Kânunun 876 ve 884. maddelerinden, 3) Borçlar Kânununun 179,
180, 348, 352, 372, 385, 399, 403, 416, 429, 449, 456, 457, 463 ve 482. maddelerinden, 4) Diğer
kânunlarda düzenlenmiş belli hususlardan doğan dâvâlar.

6762 sayılı Türk Ticâret Kânunu: 1 Ocak 1957’de yürürlüğe giren bu kânun 1475 maddeden
ibârettir. Bir başlangıçla beş bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölümde; ticârî işletme, tâcir (Bkz.
Tâcir), ticâret sicili, ticâret ünvanı, haksız rekâbet, ticârî defterler, câri hesap, tellâlcılık, acente ve
ticârete mahsus yerler düzenlenmiştir.

Ticârî işletme: Ticârethâne veya fabrika yâhut ticârî şekilde işletilen diğer müesseselere denir.
Ticâret sicili: Ticâret dâvâlarına bakan her Asliye Hukuk Mahkemesi bünyesinde tutulan ve
kânunda belirtilen ticârî işletmenin adı, ticâret ünvanı gibi konuların yazıldığı kütük.
Ticâret ünvânı: Her tâcir, ticârî işletmesine bağlı muameleleri ticâret ünvanıyla yapmaya ve
işletmesiyle ilgili her türlü evrakı bu ünvan altında imzâlamaya mecburdur.
İkinci bölümde ticârî şirketler; üçüncü bölümde kıymetli evrak adı altında, nâma, hâmile yazılı
kambiyo (poliçe, bono, çek) senetleri ve emtia senetleri düzenlenmiştir. Dördüncü bölümde, deniz
ticâreti; beşinci bölümdeyse sigorta hukûku düzenlenmiştir.
Ticâret Bakanlığı; Ticârî işleri idâre eden bakanlık. Osmanlı Devletinde bu bakanlığın işlerini
1839’da kurulan Ticâret ve Zirâat Nezâreti yürütürdü. Türkiye Cumhûriyetinde 1924’te kurulmuştur. İlk
adı, İktisad vekâletiydi.Çeşitli dönemlerde çeşitli bakanlıklarla birleşti ve değişik isimler aldı. Görevleri:
Yerli ve yabancı şirketleri denetler, iç ve dış ticâreti düzenleyici tedbirler alır. Ticâret ve Sanâyi Odaları,
Ticâret Borsaları, Türkiye Odalar Birliği ve Esnaf kuruluşlarını denetler, yönlendirir. İhrâcat ve ithâlât
programlarını düzenler. Son olarak Sanâyi Bakanlığı ile birleşerek Sanâyi ve Ticâret Bakanlığı adını aldı.
Dış ticâret: Ülkeler arası yapılan alış-veriş, ihrâcât-ithâlât. İç ticâret homojen, benzer bir yapıya
sâhip olduğu, belli kânunlarla ve para birimleriyle yapıldığı hâlde dış ticâret heterojen ayrı cinsten bir
yapıya, karmakarışık işlemlere, birden çok hukuk düzenine ve para birimine sâhiptir. Genelde ekonomisi
kuvvetli olmıyan ülkelerin en büyük sıkıntısı zarûrî ihtiyaçlarını alabilecekleri dövizi bulabilmek
olmaktadır. Türk ekonomisi de, 24 Ocak 1980 Ekonomik Tedbirleriyle kabuk değiştirmiş ve döviz elde
edebilmek için dış ticâret öncelikli liberal bir ekonomik politika tâkip etmeye başlamıştır. İhrâcâtı teşvik
edici tedbirler getirilmiş, ithâlâta kolaylıklar getirilerek iç piyasadaki fiyat artışları önlenmeye
çalışılmıştır.
Dış ticâretin temel gâyesi daha az fiyatla daha iyi mal temin etmek, ülke malını daha iyi fiyat ve
kuvvetli parayla satmaktır. 1944’ten sonra milletlerarası bir ticâret yönetmeliği hazırlamak için

çalışmalar başladı. 1944’teki Bretton Foods Antlaşmaları, kambiyo, paralar ve kotalarla ilgili kuralları
tâyin etti. Roma Antlaşması, 25 Mart 1957’de Ortak Pazarı meydana getirdi.

TİFO

Alm. Typhus (m), Fr. Fièvre (f) typhoide, typhoide (f), İng. Typhoid fever, typhoid. Salmonella
typhosa adı verilen bir mikrop tarafından meydana getirilen, ağız yolundan besin maddeleri ile bulaşarak
barsak lenf dokusunda doku ölümüne yol açan genel bir lenf sistemi enfeksiyonu. Salmonella typhosa
mikrobu, 1 ilâ 3,5 mikron uzunluğunda olup, hareketli, sporsuz ve kapsülsüz bir bakteridir.

Tifo bütün dünyâda yaygın bir hastalık olmakla birlikte; gerekli korunma tedbirlerini alan, çevre
sağlığı şartlarını eksiksiz yerine getiren, temiz su ve alt yapı tesisleriyle ilgili problemleri olmayan, yâni
gelişmiş ülkelerde salgınlar yapamamaktadır.

Tifo, özellikle yaz sonlarına doğru artış göstermektedir. Tifo aynı zamanda bir ordu ve savaş
hastalığıdır. Mikrobu her alan, hastalığa yakalanmaz. Enfeksiyon için hassâsiyet ve vücutta direnç
azalması gerekir. Tifonun mevcut olduğu bölgelerde yaşayanlar arasında hastalanma nispeti azdır. Fakat
buraya gelen bir yabancı kolaylıkla hastalanabilir. Tifo genellikle 15 ilâ 30 yaşlar arasında görülür. Beş
yaşından küçük çocuklar tifoya dirençlidir.

Tifo basilinin kaynağı insandır. Basil, hasta veya taşıyıcıların dışkı ve idrarlarıyla çıkar. Dış tesirlere
dayanıklı olduğundan direkt temasla veya su, süt, gıdâlar ve sinek, böcek gibi vâsıtalarla dolaylı olarak
bulaşır. Hastanın kullanmış olduğu yatak takımı, havlu, oyuncak ve elbiselerin bulaşmış sayılması
gerekir. Herhangi bir yörede tifo salgını varsa, orada suların tifo basiliyle bulaşmış olduğu katidir. Tifo
basili insanlara % 80 nispetinde suyla bulaşır. Şehir içme sularının süzme ve dezenfeksiyonunda yapılan
teknik bir hatâ, havuzlarda toplanan bulaşmış suların evlere dağıtılması, bir tifo salgınıyla netîcelenir.

Tifo basili deniz suyunda 1 ay kadar yaşayabildiğinden, plajlardan ve deniz banyolarından hastalığı
kapmak mümkündür. Köylerdeki evlerin önünde bulunan su kuyularının 3-5 metre ilerisinde septik
çukurlar varsa bunlardan her türlü sızıntı olabilir. Hijyenik şartlara uygun olmayan bu gibi durumlar,
yurdumuzda tifonun kaybolmamasının sebepleridir.

Tifo basilini bulaştıran besin maddelerinin başında süt gelir. Hâlen gelişmiş ülkelerde, modern süt
sağma araçlarıyla el değmeden güğümlere alınan ve pastörize edilen sütlerle bulaşma tehlikesi yoktur.
Fakat yurdumuzda bu durum her yerde uygulanamadığından, sütü kaynatmadan içmek tehlikeli olabilir.

Tifo pişmeden çiğ olarak yenen sebze ve meyvelerle de geçebilir. Bitkiler, enfekte sular ile veya portörler
tarafından kirletilir. Karasinek ve lâğım fârelerinin de, tifoyu yaymada mühim bir yeri vardır. Ağız ve
ayaklarıyla bulaştırırlar.

Tifo basili, insanlara ağız yoluyla girdikten sonra mîdeye ulaşır. Mîde asiditesi yeterliyse, basilin
bir kısmı veya tamâmı yok edilir. Mîdede asit azlığı varsa veya basil fazla sıvıyla alınmışsa, mîde suyu
tesirinden kurtularak, barsağa geçer ve barsak kanalında, safranın da yardımıyla kolaylıkla çoğalarak
hastalık tablosunu yapmaya başlar.

Tifonun kuluçka süresi ortalama olarak 10 ilâ 14 gün arasında değişir. Kuluçka devrini tâkiben,
kırıklık, iştahsızlık ve ürpermelerle hastalık başlar. Ateş çıkmadan bir iki gün önce hastanın neşesi kaçar,
başağrıları olur. Isı, her akşam biraz daha yükseğe çıkarak birinci hafta sonunda 39-40°C olur. Sürekli
başağrısı ve geceleri uykusuzluk vardır. Hasta, kâbuslar görür. İkinci haftada, karında ve göğsün alt
kısmında deri üzerinde kırmızı döküntüler çıkar. Dalak büyür. Ateş 40-41 dereceye kadar çıkar. Dudaklar
kurur ve çatlar. Dil paslı, kuru ve çatlaktır. İshâlden ziyâde kabızlık görülür. Ağır hastalarda şuur
bulanıklığı vardır. Üçüncü haftada belirtiler daha da şiddetlenir. Yüksek ateş, şuur bozuklukları vardır.
Bu hafta sonunda barsak kanaması, barsak delinmesi, bronkopnömoni ölüm sebeplerinin başında gelir.
Dördüncü hafta, hastalığın gerileme devresidir. Dil temizlenir, iştahı geri gelir. İshâl varsa düzelir, dalak
küçülür. Genel durum iyileşmeye, şuur açılmaya başlar. Hasta geceleri rahat ve derin uyur. Sabaha
karşı ateşin düşüşü esnâsında bol terleme olur. Beşinci haftada nekâhat başlar. Hasta derin bir hâlsizlik
içindedir. Uygun bir beslenmeyle, güç ve kaybedilen kilo yerine gelir. Tesirli antibiyotiklerin tedâvide
uygulanmasından sonra, tifo tamâmen değişmiş, süresi kısalmış ve komplikasyonları azalmıştır.

Enfeksiyon hastalıkları içinde en müspet ve bol laboratuvar belirtisi veren tifodur. Başlangıçta
artan lökosit (beyaz hücre) sayısı giderek azalmaya başlar (ateş yükseldikçe). Tifoya has Gruber-Widal
testi, hastalığın 8. gününden sonra müspet netice verir. Hastalık boyunca çeşitli dönemlerde yapılan
idrar, kan ve dışkı kültürleri de gidişâtı hakkında bilgi verir.

Hastalık iyiliğe dönüp, şifâya doğru giderken veya nekâhat içinde, klâsik belirtilerin yeniden
başlamasıyla tekrarlamalar olabilir. Tekrarlamalar, ölmeden kalan basillerin yeniden çoğalmasıyla
meydana gelirler.

Tifonun çeşitli klinik tipleri vardır:

1. Belirsiz tifo: Bâzı şahıslar, daha önceleri bağışıklık sağlayacak bir tifo geçirmedikleri halde,
enfekte olduktan sonra bâriz olarak hastalanmazlar. Fakat dışkıyla uzun süre tifo basili çıkarırlar. Bunlar
aslında portörlerdir, yâni taşıyıcılardır.

2. Ambulator tifo: Hafif belirtilerle, akşamları yükselen ateşle beliren şekildir. Çok defâ grip,
soğuk algınlığı, mîde barsak bozukluğu sanılır. Ancak laboratuar incelemeleriyle teşhis konulabilir.

3. Abortif tifo: Bütün belirtiler husûle gelir, fakat hepsi de hafif seyreder.
4. Fulminant tifo: Çok ağır seyirli olup, nâdiren görülür ve genellikle ikinci hafta içinde öldürülür.
5. Çocuklarda tifo: Çocuklarda genellikle hafif seyreder ve kısa sürelidir. Çocuklar belirtiler
bakımından altı yaşından sonra erişkinlere benzemeye başlarlar. Ölüm nispeti azdır, nekâhat kısa sürer.
Fakat tekrarlama büyüklere oranla fazladır.
6. İhtiyarlarda tifo: Elli yaşından sonra tifo pek görülmez. Eğer görülürse oldukça tehlikelidir.
Ölüm oranı yüksektir. Ateş 39°C’nin üzerine yükselmez. Genel durum çok bozuktur. Durgunluktan sonra
gelen koma, ihtiyar tifosunun son belirtilerindendir.
Tifolu hastanın istikbâli; tifo basilinin gücüne, salgının durumuna, hastanın vücut direncine ve yaşa
göre değişiklik arz eder. Birçok komplikasyonlarıyla verdiği zarar çoktur. Kişiyi uzun süre işinden
alıkoyar. Çocuklarda hafif seyreder. Yaşlı, gebe, zayıf, şeker hastası ve veremlilerde ağır ve öldürücü
seyreder. Ortalama ölüm nispeti % 5 ilâ 10 kadardır.
Tifonun komplikasyonları (seyri esnâsında ortaya çıkan nâhoş bozukluk ve hastalıkları):
Deriyle ilgili komplikasyonlar arasında dermatit, yılancık, impetigo ve yutak yaraları sayılabilir. Sindirim
sistemiyle ilgili komplikasyonlar arasında; dil ve ağız iltihapları, farenjit, tükrük bezi iltihabı, yemek
borusu ülseri, barsak kanamaları, barsak delinmesi, sarılık, karaciğer apsesi, safra kesesi iltihabı
sayılabilir.
Dalak çatlaması, kalp kası iltihabı, kalp zarı iltihapları, atardamar ve toplardamar iltihapları,
larenjit, bronşit, bronko pnömoni, plörezi (zâtülcenp), nefrit, mesâne iltihabı, menenjit, çeşitli felçler,
nevrit, psikiyatrik bozukluklar, orta kulak iltihabı, adale içi kanamalar, oynak ve kemik iltihapları tifonun
diğer komplikasyonları arasında sayılabilir.
Tedâvi: Hastanın yattığı oda iyi havalandırılmalı ve güneş gören bir yerde, ısısı 20-22°C arasında
ve normal nemlilikte olmalıdır. Ağız ve cilt temizliğine îtinâ göstermelidir.

Protein ve karbonhidratça zengin bir diyet uygulamalıdır. Yemek küçük porsiyonlar hâlinde ve sık
verilmelidir. Sebze ve meyve gibi posa bırakan gıdâlardan kaçınmalıdır. Yumurta, ekmek, reçel, bal,
beyaz peynir, tereyağı, muhallebi, sütlâç, nişasta, makarna, pirinç, şehriye çorbası, et suları (yağsız),
şerbetler, meyve suları, sütlü kahve, yoğurt verilebilir. İyi pişmiş ızgara köfte veya pirzola hâlinde günde
150-200 gr genç hayvan eti yedirilebilir. Önemli olan hastayı aç bırakmamaktır. Ağır vak’alarda hastalığı
2-3 ay önce geçirmiş olanlardan yapılan kan nakli çok fayda sağlar. İyi beslenemeyenlere damardan
serumlar verilir. Ateşi düşürmenin faydası yoktur.

Tifo tedâvisinde en mühim ilâç, kloramfenikoldür. Kloramfenikolün tifo tedâvisinde kullanılmaya
başlanmasıyla tifo, korkunç bir hastalık olma vasfını büyük ölçüde kaybetmiştir. Ancak özellikle kemik
iliğine olan menfi tesiri dolayısıyla kloramfenikolu uzun kullanmak tehlikeli olabilir. Son yıllarda
kloramfenikolun yan etkileri azaltılmış, antibakteriyel etkileri kuvvetlendirilmiş bir sentetik türevi olan
Tiamfenikol da tedâvide kullanılmaktadır.

Tifonun seyri esnâsında ortaya çıkan komplikasyonların tedâvisi de komplikasyonunun cinsine
göre değişiklik arz eder.

Tifo, ihbârı mecburî hastalıklardandır. Tifo geçirenler, birer hafta arayla yapılan üç dışkı
kültüründen menfi netice alınmadan (basilden temizlenmeden) hastâneden çıkarılmazlar.

Tifo basilini taşıyıp çevreye yayabilecek olanlar ya hastalardır ya nekâhatlilerdir veya sağlamlardır.
Tifo geçirmemiş sağlam taşıyıcılar genellikle aşılılar arasındadırlar, bunlar tifoya dirençlidirler.
Aldıkları tifo basili hastalık yapmaz, fakat çoğalarak dışarı atılır. Yatan hastaların temizliğine çok dikkat
gösterilirse, tifoyu etrâfa bulaştıramazlar.
Tifodan korunmada; portörler araştırılıp tedâvi edilmeli, karasineklerle mücâdele edilmeli, salgın
esnâsında çiğ besinler yememeli, kaynamamış sulu maddeler içilmemeli, şehir sularının dezenfeksiyonu
kontrol edilmelidir. Korunmada tifo aşısının da mühim bir yeri vardır. Aşı, paratifo aşıları ile karıştırılmış
olarak yapılır, koruyuculuğu 2-3 sene kadardır. Tifonun az çok salgın hâlde bulunduğu yörelerde ve
zamanlarda 2-5 senede bir uygulanmalıdır. Aşının koruyucu tesiri kesin değildir. Fakat aşılılar arasında
tifoya yakalananlar, hastalığı hafif geçirmekte ve ölüm görülmemektedir.

TİFÜS

Alm. Typhus (m), Fr. Typhus (m), İng. Typhus. İnsanlık târihinin en eski hastalıklarından biri.
İki tipi vardır: Epidemik tifüs, Fâre tifüsü.

Epidemik tifüs (salgın yapan tifüs): Lekeli humma, klasik tifüs, Avrupa tifüsü de denen bu
hastalık insana bitle bulaşan, başağrısı, ateşle başlayan, deride yaygın döküntü yapan, iki hafta kadar
devam eden ve yaşlılarda oldukça tehlikeli, riketsia türü bir mikrobun yaptığı hastalıktır. Yüzyıllar
boyunca büyük salgınlar yapmış, büyük insan kitlelerinin ölümüne sebep olmuştur. Âmili Riketsiya
prowazeki olup bitlerin kurumuş dışkılarında, sıcak olmayan yerlerde aylarca canlı kalabilir.

Vücuda giriş genellikle deriden olur. Konjonktiva (gözün ak kısmının ve kapak içlerinin dış zarı) ve
solunum yolu sümüksü zarlarından da girebilir. Küçük kan damarları duvar hücrelerine yerleşir, çoğalır
ve kan dolaşımına karışır. Bunlar diğer küçük kan damarlarının duvar hücrelerine girer, hücrelerin
ölümüne sebep olurlar. Sonra damarın tıkanarak tromboz teşekkülüne sebep olurlar. Damar çevresinde
tifüs nodülü meydana gelir. Damar zedeleri en fazla deride olur, ayrıca merkezî sinir sistemi, kalp kası,
böbrek üstü bezi, haya (testis)larda da bulunabilir.

Kuluçka dönemi 10-14 gündür. Hastalık genellikle âniden başlar. İlk belirtiler ürperme, iştahsızlık,
başağrısı, bacak ve sırtta kas ağrıları, hâlsizliktir. İlk 2-3 günde ateş 39°C’ye kadar yükselmeler gösterir.
Üçüncü günden sonra 40-41°C’a çıkar ve hasta iyileşinceye veya ölünceye kadar devam eder. Hastalığın
4-6. gününde pembe renkli döküntüler sonra kırmızı-mor renge döner ve basmakla kaybolmaz, iz
bırakmaz. Yüksek ateşle uyumlu olarak nabız sayısı fazladır.

Hastada ışıktan korkma ve gözlerde sulanma vardır. Gözleri ve yüzü kızarmıştır. İlk haftada
çılgınca hareketler olabilir. Bâzı hastalar uyuyamazlar. Hastanın şuuru bulanıktır, dalgındır. Güç
konuşur. Kulak çınlaması, sağırlık vardır. Hastalığın ikinci ve üçüncü haftası kritik dönemdir. Hasta
yardımsız yiyemez, içemez, tamâmen sağır ve şuursuzdur. Bunu uyku hâli ve koma tâkip edebilir. Kalp
kası iltihabı olabilir. Vak’aların yarısında dalak büyür. Böbrek yetmezliği husûle gelir. İdrar miktarının
azalması ve kanda üre miktarının yükselmesi ölüme gidişin habercisidir. Topuk, ayak, parmak uçları,
kulak, burun, cinsî organlarda doku ölümleri olabilir. İkinci haftanın sonuna doğru orta kulak iltihabı,
gözün iltihaplanması, yaygın kıl kökü iltihabı husûle gelir.

Hastalık çocuk ve gençlerde hafif; yaşlı, gebe, dolaşım sistemi bozukluğu ve kronik hastalığı
olanlarda ağır seyreder. Ölüm nispeti % 40 kadardır. Başka hastalığa dönüşmezse hasta tam olarak
iyileşir. Eski iş gücüne kavuşabilmesi için 2-3 ay gereklidir.

En fazla tifo olmak üzere kızamık, çiçek, zatürre, sıtmayla karışır.
Hastadan ilk haftada alınan kan, kobayın karın zarına şırınga edilerek riketsiyalar elde edilerek
teşhis konabilir. Bâzı serolojik (serumla ilgili) tetkikler de teşhise yardımcıdır. Well-Felix ox19
reaksiyonu pozitiftir.
Epidemik tifüs soğuk iklimlerde daha fazla olmak üzere dünyânın her tarafında görülür. Harp,
zelzele, kıtlık yıllarında salgınlar yapar.
İnsan vücut biti, hasta kanını emdiğinde riketsiyayla bulaşmış olur. Riketsiyalar bitin dışkısıyla
çıkarlar. Bitin ısırmasıyla bulaşma olmaz. Epidemik tifüs, ihbarı mecburî hastalıklardandır.
Tedâvisinde iyi bakımın yeri büyüktür. Yüksek kalorili ve vitaminli sıvı besinler uygundur. Ağızdan
alamadığında damardan serum ve şekerli su verilmelidir. Yüksek ateşi düşürülmeye çalışılır. Ağrı
kesiciler kullanılabilir. Sebep olduğu diğer hastalıkların da tedâvisi gerekir. Ayrıca kloramfenikol,
klortetrasiklin, oksitetrasiklin ateş düşünceye kadar verilir.
Korunma için DDT ve benzeri maddelerle, bitlerle savaşılır. Salgın zamanlarında kitle hâlinde aşı
yapılır.
Fâre tifüsü: Endemik tifüs, şehir veya dükkân tifüsü, pire tifüsü gibi adları da olan epidemik tifüse
benzeyen, fakat oldukça selim seyreden, âni başlayan ateşli, başağrısı ve döküntülerle karakterize bir
hastalık Etkeni, Riketsiya mooseri (Riketsiya tifi)dir.
Kuluçka dönemi 8-12 gündür. Epidemik tifüs gibi belirtileri vardır, fakat daha hafif seyreder.
Hastalık ürpermeler, başağrısı, kas ağrıları, ateşle âniden başlar. Dökülmeler birinci haftanın sonunda
görülür ve oldukça seyrektir. Ateş ilk hafta 38-39°C’dir. Daha sonra inip çıkmalar gösterir. 9-14 günde
normale iner. Merkezî sinir sistemi, kalp kası ve böbrek genellikle tutulmaz. Hasta iyileşir. Başka
hastalığa dönüşme nâdirdir.
Teşhis için hastalığın ilk haftasında kandan riketsiyalar elde edilir. Hastalık fârelerin çok bulunduğu
yerlerde yaygındır. İnsana fâre piresiyle geçer. Pirenin dışkısıyla çıkan mikrop kaşınma sonucu deriden
alınır. Aynı dışkıyla bulaşmış besinlerle bulaşma da mümkündür. Gözden ve solunum yolundan da
riketsiyalar girebilir.
Tedâvisinde kloramfenikol ve tetrasiklinler kullanılır. Hastalıktan korunmak için fâre ve sinek
mücâdelesi yapılmalıdır. Aşısı da vardır.

TİK

Alm. Nervöses Zucken (n); Tic (m); (psik) Tick (m), Fr. Tic (m), İng. Tic, twitching; mannerism.
İrâde dışı, gayri ihtiyârî ve âni olarak ortaya çıkan ve belli özellikleriyle târif edilen herhangi bir maksada
hizmet etmeyen adale kasılmalarına verilen ad. Tikler, kısmen rûhî anlamlarından kopmuş anlatım
hareketleridir. Yüzde mevcut olan bir savunma hareketi, hem yüz, hem de baş bölgesine yayılabilir. Her
çizgili kas tike katılabilir. Fakat en fazla yüz kasları ve emme, çiğneme, konuşmayla ilgili kas grupları
işe karışırlar. Alın, boyun ve omuz kasları da düzensiz aralıklarla âni gelen hareketlere yakalanabilirler.
Öyle ki bir gâyeleri varmış hissini bırakabilirler.

Tik, her yaşta görülebilir. Fakat en çok 5 ilâ 10 yaşlar arasındaki çocuklarda olur. Oğlan çocuklar,
kızlardan iki üç kat fazla yakalanırlar. Tik vak’alarının çoğunluğunda organik bir belirti bulunmasa bile,
tek tük vak’alarda sinir sisteminde bâzı bozuklukların bulunabileceği anlaşılmıştır. Meselâ, akut mafsal
romatizması ve geçirilmiş beyin iltihapları tiklere yol açabilir. Bâzı vak’alarda âni, ürkütücü bir yaşayış
gibi özel olmayan rûhî tesirlerin hastalığı ortaya çıkardığı görülür. Kardeşler arası kıskançlık gibi kendini
gösterme çabasına bağlı aşırı bir gerilim, anne ve babanın arzularına bağlı olarak çocuğun aşırı
zorlanması, aktif gelişmenin engellenmesi hastalığın meydana gelmesinde ek sebepler olarak sorumlu
görülmüşlerdir.

Tedâvi zorluk gösterir. Kişilik yapısında veya belli durumlarda rûhî çatışmaların bulunduğu hallerde
konuşma yâhut derinlere inen bir tedâvi üzerinde çalışmalıdır. Ayrıca nöroleptik denen sinir ilâçlarından
da faydalanmak mümkündür.

TİKAĞACI (Tectona grandis)

Alm. Teakbaum (m), indische Eiche (f), Fr. Teck (tek) (m), İng. Teak tree. Familyası:
Mineçiçeğigiller (Verbenaceae) Türkiye’de yetiştiği yerler: Yetişmez.

Doğu Hindistan’da yetişen 20-25 m boyunda bir ağaç. Çiçekleri beyaz ve mavimsi renktedir.
Odunu çok sert ve dayanıklıdır. Aynı zamanda reçineli olduğu için kolay çürümez.

Kullanıldığı yerler: Gemi teknesi yapımında, mobilyacılıkta makbul bir ağaçtır.

TİLKİ (Vulpes vulpes= Canis vulpes)

Alm. Fuchs (m), Fr. Renard (m), İng. Fox. Familyası: Köpekgiller (Canidae). Yaşadığı yerler:
Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’da. Amerika kıtasında yaşayan türleri de vardır. Özellikleri: Kulakları
sivri ve büyük, kuyruğu uzun, zekâ ve hilesiyle meşhur etçil bir hayvan. Ömrü: 15-20 yıl. Çeşitleri:

Birçok türü vardır. Kızıl tilki (V. vulpes), yarasa kulaklı tilki (Otocyon megalotis), kutup tilkisi (V.
lagopus) meşhurlarıdır.

Dünyânın hemen hemen her yerinde yaşayan, Köpekgiller familyasından bâzı türlere verilen genel
ad. Etçil memelilerdir. Büyük kulakları ve uzun kuyrukları vardır. Burnu sivridir. Koku alma ve işitme
duygusu çok güçlüdür. Boyu 90 cm, kuyruğu 50 cm, ağırlığı 5-6 kg kadardır. Daha küçük boyda olanları
da vardır. Toprak altındaki kemiricilerin ıslık gibi çıkan seslerini işitir, toprağı kazarak onları inlerinde
yer. Yiyeceklerinin çoğunu tavşanlar ve fâreler meydana getirdiği için faydalı sayılır. Postu kıymetlidir.
İnsanlardan başka düşmanı yok gibidir. Postları için tilki yetiştiren özel çiftlikler de vardır. Çok hızlı
koşar. En iyi av köpeği bile bir tilkiyi yakalamakta zorluk çeker. Birkaç girişi olan 15-20 metre
uzunluktaki inlerde yaşar. Gece avlanır. Esas besin kaynağı fâre olmakla berâber kuş, küçük memeli,
sürüngen, leş ve meyve de yer. Bala da düşkündür. Yalnız yaşamayı seven bir hayvandır.

Üreme mevsimlerinde farklı cinsler biraraya gelirler. Erkek ve dişilerin kuyruk dibinde menekşe
gibi kokan salgı bezleri vardır. Post tüyleri yaşadığı yere göre değişir. Çoğunun postu kızıl renklidir.
Köpekler gibi çiftleşir. İki ay kadar bir gebelikten sonra 4-6 yavru doğurur. Yavruların gözleri 12 gün
kadar sonra açılır. Erkek ve dişi, yavrularına berâber bakar, onlara avlanma dersleri verirler. Âile
sonbaharda dağılır. İlkbaharda gençler yeni eşler arar. Eski eşlerse tekrar biraraya gelirler.

Çok zeki ve kurnaz hayvanlardır. Kolay kolay hayâtını tehlikeye atmaz. Kuşlara arkadan sessizce
yaklaşıp üzerlerine atlayarak avlarlar. Açık bulduğu kümeslere girerek kümes hayvanlarını boğarak yer.
Yemediklerini toprağa gömer. Çok iyi yüzen, balık ve yengeç avlayanları da vardır. Bâzan aslan ve kurt
gibi yırtıcıların arkasına takılarak onların av artıklarını yer. Çöl ve ova tilkileri inlerini diğerlerinden daha
derine kazarak sıcaktan korunurlar. Kuzey Kutup’ta yaşayan kutup tilkisi yazın mavimsi, kışınsa beyaz
bir posta bürünür. Postu, kürkçülükte çok kıymetlidir. Birçok çeşitleri olan tilkiler 15-20 yıl kadar
yaşarlar. Kurnazlığı masallara konu olmuştur.

TİMAR

Osmanlı Devletinin; geçimlerine ve hizmetlerine âit masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve
memurlara, muayyen bölgelerde, kendi nâm ve hesaplarına tahsil selâhiyetiyle birlikte tahsis etmiş
olduğu vergi kaynaklarına verilen umûmî isim. İktâ ve dirlik diye de terminolojide anılır. Bu sistemde
arâzî, timar verilen kimsenin mülkü değildir. Timar sâhibi (sâhib-i arz), arâziyi, reâyâya (vergi vermekle

mükellef olan vatandaşa) işletmek üzere verir, mahsûlden ve reâyânın şahsından devletin alacağı
vergileri toplar.

Timar müessesesi, yâni eski İslâm devletlerinde kullanılan ismiyle iktâ; sünnet, icmâ ve Hulefâ-i
Râşidînin tatbikatıyla sâbittir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem devrinde görülen bu
uygulama Emevîler ve Abbâsîler zamanlarında da devâm edip, fethedilen topraklar, çeşitli şahıslara
verildi. Abbâsîler zamânında askerî hizmetlerin Türkler eline geçmesinden sonra, Türk kumandanlar,
maiyetlerindeki askerlerin masraflarına karşılık, kendilerine iktâ olarak verilen yerlerin gelirlerini
topladılar. İktânın bu şekilde askerî bir mâhiyet almasından sonra bu sistem diğer İslâm
memleketlerinde de kullanıldı. Asker, Gazneliler ve Büveyhîlerde maaşlı olmasına rağmen, maaş
verilemediği zamanlar kumandanlar, muayyen bir mıntıkanın devlete âit vergilerini toplamakla
vazîfelendirilirler; topladıkları vergiler de senelik olarak kendilerine tahsis edilirdi. Selçuklular, sistemi
geliştirip bundan farklı bir iktâ usûlü ortaya koydular. İdâreleri altındaki yerlerde, mal toplayıp dağıtmak
ve maaş vermek yerine, bir veya birkaç köyü askere iktâ olarak verdiler. Yâni ilgili köylerdeki halkın
devlete vereceği vergiler o mıntıkadaki askere tahsis edildi.

Türkiye Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra kurulan Osmanlı Devletinde iktâ usûlünün daha
gelişmiş bir şekli olan ve timar adı verilen sistemin uygulanmasına, Osman Gâzinin fetihleriyle başlandı.
Fethettiği arâziyi timar olarak askerlerine dağıtan Osman Gâzi, Karacahisar’ı da oğlu Orhan Gâziye verdi
ve:

“Timarların sebepsiz yere sâhiplerinden geri alınmaması, timar sâhibinin ölümü hâlinde arâzinin
bu kimsenin oğluna intikâl etmesi ve oğul küçükse, hizmet edecek yaşa gelinceye kadar onun yerine
hizmetkârlarının sefere gitmesi.” gibi şartlar koydu.

Orhan Gâzi zamânında da bir takım kumandanlar sınıra yerleştirilerek kendilerine timar verildi.
Rumeli fütûhâtı başladıktan sonra Gelibolu havâlisi Yâkub Ece ile Gâzi Fâzıl’a verilerek timar sistemi
Trakya’da uygulanmaya başlandı.

İlk teşkilâtlanma safhasını Murâd-ı Hüdâvendigâr Han zamânında tamamlayan timar sistemi
gelişiminin zirvesine Kânûnî Sultan Süleymân Han zamânında ulaştı. Kânûnî, mîri arâzi ve timar
sistemlerine âit hukûku belirleyen kânunlar koydu. Beylerbeyinin timar verme haklarını da sınırlayarak
tezkereli ve tezkeresiz timar ayrımını ortaya çıkardı. Kânûnî Sultan Süleymân Hanın yaptığı
düzenlemeler sonunda timarlı sipâhîlerin ve cebelülerin miktarı 200.000’e kadar çıktı.

Osmanlı Devletinde timar sâhibi, sâhib-i arz ismini de taşımış olmasına rağmen ne timar
dâhilindeki toprakların, ne de bu toprakları işleyen köylünün toprak sâhibine veya devlete vermekle
mükellef bulunduğu hak ve resimlerin (vergilerin) mülkiyetine sâhip değildi. Ancak muayyen hizmetleri
yaptığı müddetçe, devlete âit çeşitli vergileri kendi nâm ve hesâbına toplamak hakkından
faydalanabiliyordu. Bu hak görülen vazîfeye bağlı bir maaş mahiyetinde olup, timar sâhibinin
mülkiyetine giren bu sıfatla satılması, vakfedilmesi veya mîras olarak vârislerine bırakılabilmesi
mümkün olan bir gelir mülk durumunda değildi. Gerçi timar sâhibinin ölümü halinde devlet, sipâhînin
hizmete yarar evlâtlarından bir veya birkaçına timar vermeyi prensip olarak kabul etmiş bulunuyordu.
Fakat bu şekilde sipâhînin çocuklarına verilen timar, ölen babanın timarı olmadığı gibi, kıymet îtibâriyle
de aynı değildi.

Sipâhî timarının kılıç tâbir edilen ve sipâhîlik hizmetine giren herkes için bir başlangıç kadro maaşı
olarak kabul edilen çekirdek kısmı vardı. Bu kısmın, sipâhînin, zamanla göstereceği yararlıklara göre
yapılacak terakkî zamlarıyla büyümesi mümkündü. Fakat sipâhînin ölümü hâlinde oğullarına babalarının
timarının ancak kılıç (çekirdek) kısmı verilebilir ve bu başlangıç gelirine vaktiyle diğer timarlara dâhil
yerlerin gelirlerinden çıkarılan, hisseler hâlinde yapılmış olan zamlar geri alınırdı. Böylece yararlılığı
görülen timar sâhiplerine yapılan zamlar bu sûretle açığa çıkmış olan gelirlerden temin edilirdi. Bu
uygulama ile timar arâzisinin zamanla türlü fırsatlardan faydalanılarak büyütülmüş olan şekilleriyle bir
âile mülkü hâlinde nesiller boyunca aynı soydan gelen kimseler elinde kalması önlenirdi.

Has ve zeâmet şeklindeki büyük timarlarsa, kişi yerine makâma verilirdi. Bunların sâhipleri olan
vezir ve beyler sık sık değişmekte olduğundan, değişen sâhiplerinin bu timarlarla âilevî bir münâsebet
ve yakın bir alâka tesis etmeleri imkânsızdı.

Her timar sâhibinin bir kılıç yerine tâyin edilmiş olması lâzımdı. Babalarının timarı müşterek bir
beratla iki kardeşe verilme hâlleri hâriç, bir kılıç yerine iki kişi tâyin edilemezdi. Daha büyük bir timar
vücûda getirmek için iki kılıç yeri bir kişiye verilmez, bu sûretle tımar kadrolarında daraltma yapılamazdı.

Hayatta olan timar sâhiplerinin oğullarına dirlik verilmesi âdet değildi. Ama ihtiyarlık veya hastalık
sebebiyle hizmet kudreti kalmayan sipâhî, yetişmiş ve hizmete yarar oğluna timarını devredebilirdi. Bu
takdirde de timarın ancak kılıç kısmı oğula intikâl ederdi. Yalnız atadan ve dededen ocak ve kadîm-i yurt
(eski yurt) olan mülk timarlar istisnâ teşkil eder, bunların bütünlüğü bozulmazdı.

Babasının ölümüyle timar sâhibi olmaya hak kazanan bir çocuk, sefere gidebilecek yaşa geldiği
hâlde, yedi yıl timar talebinde bulunmazsa, her türlü hakkını kaybetmiş olurdu. Babaları timarından
kendilerine timar verilmiş olan sipâhî oğulları eskiden on yaşına gelinceye kadar sefer zamânı yerlerine
bir cebelü gönderebilir ve ancak on yaşından sonra bizzat kendilerinin gelmesi îcâb ederken, seferlerin
uzaklarda yapılmaya başlanmasıyla bu yaş haddi on altıya çıkarılmıştı.

Timar her ne kadar belli bir hizmet karşılığında timar sâhibinin devlete âit vergileri kendi hesâbına
toplaması demekse de, timarların nevilerine göre timar sâhibinin devlete karşı olan mükellefiyetleri
değişmektedir. Devlete karşı olan mükellefiyetleri açısından, timarlar beş kısımda incelenebilir.

1. Arâzinin mülk olarak verilip verilmediğine göre: a) Mülk timarlar: Bu tür timarlarda
devlet, türlü hak ve vergi (resim)leri toplama yetkisini timar sâhibine bütün hayâtı boyunca ve
ölümünden sonra da mîrâsçıları tarafından tam bir mülk olarak tasarruf edilebilecek bir gelir hâlinde
bırakmış bulunmaktadır. Bu gibi haklar vaktiyle devletten bir mülk olarak satın alınmış yâhut fevkalâde
durumlarda bir hizmete bağlı olmayarak bağışlanmış serbest mülkler olduğu hâlde zamanla devlet
tarafından askerî hizmet şartı koyulmuştur.

Mülk timarlarının sâhipleri sefere bizzat gitmek veya mükemmel silâhlanmış bir miktar asker
(cebelü) göndermek mecbûriyetindedirler. Eğer bu tip timar sâhipleri sefere bizzat gelmezler veya
yerlerine cebelü göndermezlerse, diğer timarlar gibi dirlikleri ellerinden alınıp bir başkasına verilmez,
sâdece timarın bir yıllık gelirine devlet tarafından el konulurdu. Sâhipleri ölünce de bu tip timarlar
bütünüyle erkek evlâda verilir, erkek evlâd olmadığı takdirde, erkek veya kadın diğer mîrâsçılara intikâl
ederdi. Onlar da hisseleri nispetinde gönderilecek cebelülerin masraflarına iştirak ederlerdi. Bu gibi
timarlar, diğer mülkler gibi serbestçe alınıp satılabilir ve aynı mükellefiyetlerle vakfedilebilirdi.

b) Mülk olmayan timarlar: Bu tip timarlarsa hizmet karşılığı timarın gelirlerinin bir kısmının
tahsîsi sûretiyle verilen timarlardır ki, Osmanlı Devletinde timarların çoğu bu türdendi. Bunlar timar
sâhibine mülk olarak verilmediğinden satılamaz, vakfedilemez, mîras bırakılamazdı.

2. Arâzinin gelirine göre: a) Has: Senelik geliri 100.000 akçe ve daha fazla olan timarlara
denirdi. Pâdişâha verilenler havass-ı hümâyûn adını taşırdı. Haslar, pâdişâhtan başka hânedâna
mensup kişilere, vezirlere, beylerbeylerine, sancakbeylerine, defterdârlara vs. verilirdi. Pâdişâh ve
hânedâna mensup olmayanlara verilen haslar makâma mahsus olduğundan, vazîfede bulundukları süre
içinde kendilerine âitti. Azillerinde veya ölümleri hâlinde bu dirliği kaybederlerdi.

Haslar voyvoda denilen kimseler vâsıtasıyla idâre edilirdi. Has olarak verilen yerin öşür ve diğer
resimleri has sâhibine âit olup, köylü zirâat yapmazsa toprak elinden alınarak bir başkasına verilirdi.
Has sâhibi gelirlerinin her 5000 akçesi için devlete bir cebelü adı verilen atlı, zırhlı ve silâhlı bir asker
beslemek zorundaydı.

b) Zeâmet: Senelik geliri 20.000 akçeden 100.000 akçeye kadar olan dirliğe denirdi. Zeâmetler,
eyâlet merkezlerinde bulunan hazîne ve tımar defterdârlarına, zeâmet kethüdâlarına, sancaklardaki alay
beylerine; kale dizdârlarına, kapucu başılarına, dîvân kâtiplerine, defterhâne ve hazîne-i âmire
kâtiplerine verilirdi. Ayrıca timar sâhipleri büyük hizmetlerde bulundukları zaman, terakki (zam) alarak
zeâmet sâhibi (zâim) olabilirdi. Zâimler hayatta oldukları müddetçe ellerinden alınmazdı. Zâimler de
haslardaki gibi ilk beş bin akçesi hâriç, sonraki her 5000 akçe gelir için bir cebelü beslemek
mecburiyetindeydiler. Zeâmetlerin 50.000 akçeden yukarı olanlarına ağır zeâmet adı verilirdi.

Zeâmet sâhipleri zeâmetlerindeki vergileri bütünüyle kendileri alır, sancakbeyi ve subaşılar
müdâhale edemezlerdi. Savaş zamanlarında cebelüleriyle birlikte sancak beylerinin kumandası altında
sefere iştirak ederlerdi. Savaş olmadığı zaman da, kimseye bağlı olmazlar, hattâ toprakları içindeki
suçluları kendileri yakalarlar, başkaları karışamazdı. Zeâmetin bâzan birkaç kişiye müşterek olarak
verildiği de olurdu.

c) Timar: Senelik geliri 2000 akçeden başlıyarak 20.000 akçeye kadar olan dirliğe timar ismi
verilmiştir. Timar sâhipleri senelik gelirden kılıç adı verilen muayyen bir kısmın ayrılmasından sonra
geriye kalan gelirin her 3000 akçesi için bir cebelü (tam teçhizatlı asker) beslemeye mecburdular. Kılıç
bedeli, sipâhînin kendi aylığına karşılıktır. Kılıç bedelinin miktarı illere ve timarların tezkereli veya
tezkeresiz oluşuna göre 2000, 3000, 6000 akçe arasında değişirdi. Herhangi bir gelir kademesinde
bulunan sipâhînin harbe katılmak için getirmesi lâzım gelen silâhlarla zırh ve çadırların nevi, berâberinde
gelecek cebelü tâbir edilen yardımcı silâh arkadaşlarının adedi ve techizatı bütün teferruâtıyla tespit
edilmiş bulunmaktaydı. Harbe girmeden evvel beylerbeyi tarafından bu bakımdan sıkı bir teftişe tâbi
tutularak kusurlu görülen sipâhîlerin ellerinden timarı alınıyordu. Orduların harpten evvelki toplanma
yerlerinde techizâtın gözden geçirilmesiyle birlikte, türlü silâhların kullanılma tâlimleri ve bu arada
bilhassa yeni çağlarda ehemmiyet kazanmış olan, tabanca kullanan sipâhîlere at sırtında seyir hâlinde
silâhlarını sür’atle doldurup boşaltma tâlimleri yaptırıldığı da görülmekteydi.

Timar sâhipleri ölünce timarının kılıç kısmı oğluna veya oğullarına müşterek timar olarak verilir,
diğer kısmı terakki sağlayan timar sâhiplerine dağıtılırdı. Cephede ölen timar sâhibinin oğluna, yatakta
ölen timar sâhibinin oğluna verilenden daha büyük dirlik verilmesi de kânunda açıkça belirtilmişti.

3. Timar sâhiplerinin gördükleri işlere göre: a) Eşkinci timarları: Bunların sâhipleri harp
zamânında alay beyinin kumandası altında cebelüleriyle birlikte bilfiil sefere gitmekle mükelleftiler.
Osmanlı timarlarının ekserîsi bu türdendi.

b) Mustahfız timarları: Bunlar kale askerlerine verilirdi. Bu timarların sâhipleri mensup oldukları
kalenin müdâfaasıyla mükelleftiler. Aslında askerî olmakla birlikte bu tür timarlar kale komutanlarına ve
kaledeki görevli askerlerle her türlü hizmetlilere verilirdi.

c) Hadere (Hizmet) timarları: Bu timar sâhipleri saraya ve dînî kurumlara belli hizmetlerde
bulunmakla mükelleftiler. Bu timarların sayısı çok azdı.

4. Veriliş şekillerine göre:
Kânûnî Sultan Süleymân Han devrine gelinceye kadar, ölmüş olan timar sâhiplerinin oğluna
beylerbeyi tarafından timar veriliyordu. Fakat 1530’da bu usûl değiştirildi ve beylerbeyinden ancak
düşük gelirli timarları verebileceği, daha büyük gelir sağlayan timarlarınsa beylerbeyinin tezkiresi
üzerine İstanbul’dan fermanla verilebileceği esâsı kabul edildi. Beylerbeyinin tezkiresini alan sipâhî,
İstanbul’a giderek, altı ay zarfında beratını almak mecbûriyetindeydi. Aksi takdirde timarının gelirinden
faydalanamazdı. Bu esasların kabul edilmesi üzerine tezkireli-tezkiresiz timar ayırımı ortaya çıktı.
a) Tezkireli timarlar: Beylerbeyinin doğrudan doğruya vermeye yetkili olmadığı timarlar olup,
İstanbul’dan verilirdi. Ayrı vilâyetlerdeki timarların kılıç kısımları aynı büyüklükte olmadığından, tezkireli
ve tezkiresiz timarların büyüklükleri beylerbeyliğine göre değişmekteydi. Meselâ Rumeli, Budin, Bosna,
Tameşvar beyliğinde geliri 6000 akçeden fazla olan timarlar tezkireliydi. Buna karşılık Kıbrıs Adasında
ve Kocaeli, Biga sancaklarında 5000, Karaman, Zülkadriye ve Rum eyâletlerinde de 3000 akçenin
üzerinde gelire sâhip timarlar tezkireliydi.
b) Tezkiresiz timarlar: Beylerbeyinin doğrudan vermek yetkisine sâhip olduğu timarlardı.
Bunların kıymeti ekseriyâ düşüktü.
5. Mâlî yapısına göre: a) Serbest timarlar: Timar sâhibinin, gerdek, tapu, kışlak, yaylak,
cürüm ve cinâyet resimleri (vergileri) gibi miktarları önceden belli olmayan ve bâdihevâ denilen bu

vergileri almak hakkına sâhip olduğu timarlardı. Subaşı, çeribaşı ve benzeri bir takım vazîfe sâhiplerinin
timarları ve büyük devlet memurlarının görev sürelerince devâm eden has ve zeâmetleri serbest timardı.

b) Serbest olmayan timarlar: Sâhibinin bâdihevâ denilen vergileri almak hakkına sâhip olmadığı
timarlardı.

Osmanlı Devletinde yurtluk ve ocaklık tâbir edilen timarlar da vardı. Bunlar, tersâne masraflarını,
yâhut bir kalenin muhâfızlarının veya bir kasaba, bir şehir memurlarının aylıklarını karşılamak için
verilen dirliklerdi. Bunların sâhipleri birkaç bölgenin öşrünü tahsil ederlerdi. Ocaklık tevcihi, timar
sâhibine öşürden başka ayrıca gümrük vergisi gibi bâzı vergilerin tahsiline selâhiyet verirdi. Yurtluk ve
ocaklık alan kimseler, hudutları korumak ve bilhassa âni savaşlarda asıl ordu gelinceye kadar düşmanla
mücâdele ve asıl ordu gelince ona iltihak etmek vazîfelerini görürlerdi. Sâhipleri ölen yurtluk ve ocaklık
timarları, ölen kimsenin oğullarına intikâl ederdi.

Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde gelişmenin zirvesine erişen timar sistemi, bu Pâdişâhın
vefâtından sonra bozulma belirtileri göstermeye başladı. On altıncı yüzyılın sonlarında, bilhassa, timar
teşkilâtının yüksek emir ve kumanda kadrolarını teşkil eden sancakbeyliklerinin umûmiyetle âdet olduğu
üzere kapu kulları arasında yetişmiş ocak mensuplarına verilecek yerde, uzun süren savaşların sebep
olduğu ağır mâlî külfetin karşılanabilmesi için iltizam usûlüyle peşin gelir karşılığı alınarak satılması
netîcesinde, henüz İstanbul’u görmemiş ve pâdişâhın ekmeğiyle beslenmemiş, âdab ve usûlden haberi
olmayan beceriksiz kişilerin eline geçmesi bozulmayı hızlandırdı. Bu âdâb ve erkân bilmez kişiler başa
geçince, timar sâhiplerinin seferlerde yapılması gerekli yoklamaları, iyi bir şekilde yapılamadı. Yapılması
gereken bu yoklamalar daha sonraki devrelerde timar dağıtımı ve terakkîlere temel teşkil ettiğinden
hak etmemiş kişiler timar sâhibi olmaya başladı. Ayrıca ölen veya azledilenlerden boş kalan timarların,
yeni istihkak sâhiplerine devredildiği esnâda ruznâmçelerdeki kapatılması gereken eski kayıtların
kapatılmaması, buralara defâlarca yeni tâyinler yapılması gibi hatâlar, timarı haketmeyenlerin yanında
hak edenlerin de mağdur olmasına sebep oldu.

Yine bu yıllarda devâmlı harplerin ve Celâlî isyânlarının meydana getirdiği tahrip ve masraflar,
timarlı sipâhî zümresinin fakirliğine sebep olarak, bunların beslediği asker sayısında önemli ölçüde
düşmeler meydana geldi. Öyle ki, zamânında yirmi iki sancaktan teşekkül etmekte olan Rumeli
eyâletinin eski timar kadrolarına göre, her an sefere hazır vaziyette bulunması gereken asker mevcûdu
33.000 iken, 17. yüzyılın ortalarında Rumeli beylerbeyinin harbe giderken emri altındaki timarlı sipâhî

mevcudu hiçbir zaman 2000’i bulmadı. Anadolu beylerbeyinin maiyetinde de 18.700 mevcutlu bir timarlı
sipâhî ordusu yerine 1000 kişiden fazla bulunamadı. Böylece elli-altmış yıl önce sayıları 200.000’i bulan
timarlı sipâhî ve cebelüler, 1768’de 20.000 kişiye kadar düştü.

İyi işlediği müddetçe devletin kuvvet unsurlarından birini teşkil eden dirlik sistemi, iyice dejenere
olması üzerine gözden düşünce, ilk olarak 1703’te Girit Adasında ortadan kaldırılıp, burada maaşlı
memurluk düzenine geçildi. Ülkenin diğer yerlerindeki timarlarsa, 1812’den îtibâren boş kaldıkça
yeniden verilmemeye başlandı. 1839’da yayınlanan Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnuyla tamâmen ortadan
kaldırıldı. Fakat dirlik sistemini kaldırırken, tamâmen batının liberal fikirlerinin tesiri altında kalıp,
taklitçilikle hareket eden tanzimatçılar, bu teşkilâtın yerine yeni bir sistem koyamadılar.

TİMSAH (Crocodilus)

Alm. Panzerechte, Fr. Crocodile, İng. Crocodile. Familyası: Timsahgiller (Crocodilidae).
Yaşadığı yerler: Sıcak bölgelerde bataklıklar ve su kenarlarında. Özellikleri: Yapısı kertenkeleyi
andırır. Vücûdu kemiksi pullarla örtülüdür. Suda iyi yüzerler. Balık, kuş ve memelilerle beslenirler.
Ömrü: Yüz yıl kadar. Çeşitleri: 23 türü vardır. Nil timsahı (Crocodilus vulgaris), Amerika timsahı
(C.americanus), Mississippi alligatoru (Alligator mississippiensis) meşhurlarıdır.

Sıcak bölgelerdeki akarsularda yaşayan, Timsahgiller âilesinden iri yapılı, kalın ve kabuksu derili
sürüngen türlerinin genel adı. Uzaktan bakıldığında kertenkeleye benzerler. Vücutlarının üzeri, sert
kemiksi plakalarla örtülüdür. Ön ayaklarında beşer, arka ayaklarında dörder parmak bulunur. Parmak
araları tamâmen veya kısmen perdelidir. Uzun, yandan basık kuyrukları suda kürek vazifesi görür. Güçlü
dişlerle bezenmiş, çok kuvvetli çeneleri vardır. Yalnız üst çene açılır. Etli dil, alt damağa yapışıktır.
Gözleri, burunları ve kulakları başlarının üst kısmında bulunur. Suda yüzerken rahatça etraflarını görür,
işitir ve solunum yaparlar. Karada vücutlarını zor taşımalarına rağmen, suda çok iyi yüzerler. Gündüzleri
dinlenir, çoğunlukla gece avlanırlar. Gözbebekleri dikey olduğundan gece de iyi görürler. Balık, kuş ve
suya gelen memelilerle beslenirler. İnsanlara da saldıranları vardır. Avlarını güçlü çeneleri arasına
sıkıştırıp suya çekerek boğarlar. Dişlerini avlarını parçalamada kullanırlar. Çiğnemeden parçalar hâlinde
yutarlar. Sindirim için çakıl ve taş da yutarlar. Sonra dişlerinin arasındaki artıkları dışarı çıkarırlar. Tâze
etin sindirimi zor olduğu için bâzı türler avlarını gömerek çürümelerini bekler.

Gözleri üç perdelidir. Suya daldıkları zaman burun ve kulak delikleri birer kapakla örtülür. Ağız
gerisinde bulunan bir kıvrımı damaklarına yapıştırarak soluk ve yemek borularını birbirinden
ayırabildiklerinden su altında bile ısırıp yiyebilirler. Konik yapılı dişler aşındıkça yenileri sürer.
Derilerinden bavul, çanta iskarpin yapılır. Bu bakımdan bol miktarda avlanırlar.

Yürekleri dört gözlüdür. Aort kökleri Panizza kanalı vâsıtasıyla birleştiklerinden vücutlarında kirli
kan dolaşır. Diğer sürüngenler gibi soğukkanlı hayvanlardır. Vücut ısıları çevre ısısına göre değişir.

Yumurtayla çoğalırlar. Çiftleşmeden sonra dişi, kıyıdaki bir kumlukta açtığı çukur içine kaz
yumurtası iriliğinde 50 kadar yumurta yumurtlar. Yumurtaların üzerini kumla örterek yakınlarında nöbet
bekler. Bâzan bu süre üç ayı bulur. Dişi bu sürede hiçbir şey yemediğinden kilo kaybeder. Zaman zaman
erkek de dişinin yakınına gelir. Ama dişisini beslemeyi akıl edemez. Yavrular, yumurta kabuğunu
kırmaya hazır olunca 20 metre kadar uzaklıktan duyulan sesler çıkararak annelerini yardıma çağırırlar.
Dişi, kumları açarak yumurtalardan yavruların çıkmasına yardım eder. İnce derili yavrular büyük bir
titizlikle tek tek annenin ağzında su kıyısına taşınır. Bakıma muhtaç yavrular altı ile sekiz haftalık bir
süre içinde anne ve baba tarafından dış tehlikelerden büyük bir dikkatle korunur. Yırtıcı kuşlar ve vahşi
memeliler timsah yavrularına düşkündür. Yavrular kendilerine bakacak duruma gelince anne ve
babalarından uzaklaşarak kendilerine av sahaları ararlar. Büyük timsahlardan uzak olmak zorundadırlar.
Hatta bâzan sonraki karşılaşmalarda anne ve babalar yavrularını tanıyamamakta, onlara av gözüyle
bakmaktadır. Yavrular, balık yumurtaları, salyangoz ve su böcekleriyle beslenirler.

Timsahlara çoğunlukla Amerika, Afrika, Madagaskar, Güney ve Doğu Asya ile Orta Avustralya’da
rastlanmaktadır. Tuzlu sularda yaşayanları da vardır. Nil timsahının anayurdu Nil Irmağı olduğundan bu
adla anılır. Eski Mısırlılar bunlardan korkar ve mukaddes sayarlardı. Bugün Nil kıyılarında bu timsahlar
kalmamıştır. Afrika’da ve Madagaskar’da mevcuttur. Uzunluğu 7-9 metreye ulaşabilir. İnsana da
saldırabilir. Amerikan timsahı 5-7 metre boyundadır. Denizde de yaşayabilir ve insan için tehlikelidir.
Hindistan ve Seylan’da yaygın olan Hint timsahı tatlı sularda yaşar. Uzunluğu 5 metre kadar olabilir.
Çoğunlukla balıkla beslenir. İnsana nâdir saldırır. ABD’nin güneydoğusundaki bataklık, göl ve ırmaklarda
yaşayan Mississippi alligatorunun derileri ayakkabı ve valiz yapımında değerli sayılır. En çok Florida
bataklıklarında yaşar. Üreme dönemlerinde avlanmaları yasaklanmıştır. Boyları 5-6 metreye ulaşabilir.
Timsahlar yok edilmediği takdirde uzun süre yaşayabilmektedir. Hayvanat bahçelerinde 80 yaşını
aşanlar vardır. Bâzı kuşlar timsahların açık ağızlarının arasına çekinmeden girerek artık etleri ve damağa

yapışmış sülükleri yerler. Timsahlarla bu kuşlar arasında âdeta ortak bir yaşama göze çarpar. Tehlike
ânında timsahları çığlıklarıyla uyarırlar.

TÎMÛR HAN

Türk-İslâm dünyâsının büyük hükümdarlarından. Târihin en büyük cihangirlerinden biridir. Babası
Moğol Barlas Aşireti reislerinden Emir Turgaya, annesi Tigin Hatundur. 1336 senesinde
Mâverâünnehr’de Semerkand’la Belh arasında Keş kasabasında doğdu. Âlimleri ve Allah dostlarını çok
seven babası Emir Turagay, Tîmûr’a aklî ve naklî ilimleriyle kumandanlık bilgilerini ehil hocaların elinden
öğretti. Tîmûr, babasının vefâtından sonra emirler arasında geçimsizlikler yüzünden memlekette
anarşinin hâkim olması üzerine siyâsete karıştı. Mâveraünnehr Hâkimi Emir Hüseyin ile birlikte Doğu
Türkistan Hükümdarı Tuğluk, Tîmûr’a karşı mücâdele verdiler. 1370’te Emir Hüseyin ile arası açılan
Tîmûr, onun ölümünden sonra Mâverâünnehr’e tek başına hâkim oldu ve Semerkand’a gelerek tahta
çıktı. Büyük askerlik vasıflarını üzerinde taşıyan Tîmûr Han, yedi senede İran’ı hâkimiyeti altına aldı.
Âzerbaycan, Irak-ı Acem ve Irak-ı Arab’ı ele geçirdi. Yine 1371 ve 1379 yıllarında yaptığı seferlerle
Harezm’i kendine bağladı. Ömrü harp meydanlarında geçen Tîmûr Han, 1389’a kadar beş sefer yaparak
Uygurları itaat altına aldı. Mülteci Moğol Prensi Toktamış’a yardım edip, destekleyerek Altınordu
hükümdarı yaptı. Toktamış Han, Tîmûr Hana ihânet edince, 1390 ve 1391’de onu iki kere mağlup etti.
İtil Irmağı doğusuna hâkim oldu. Daha sonra Hindistan üzerine de sefer açıp, 1399’da Kuzey Hindistan’ı
zaptederek büyük başarılar kazandı. Yaptığı bütün savaşları kazanan Tîmûr Han 1401-1402’de Suriye’yi,
1402 Ankara Savaşı sonunda bâzı Osmanlı topraklarını hâkimiyeti altına aldı. Böylece Çin’e ve Delhi’ye
kadar bütün Asya’yı, Irak, Suriye ve İzmir’e kadar Anadolu’yu aldı. 200.000 kişilik bir ordunun başında
Çin’e sefere giderken 1405’te vefât etti.

Tîmûr Han ilim sâhibi, âlim, büyük bir hükümdardı. Âlimleri severdi. Pekçok medrese ve kütüphâne
yaptırdı. Bilhassa Semerkant şehrini îmâr etti. Burada pekçok sanat eserleri yaptırarak, örnek ve zengin
bir şehir hâline getirdi. Tüzükât-ı Tîmûr adıyla kânunlar çıkardı ve kendi târihini kendi yazdı. Çağatay
dilinde yazdığı bu kitaplar Farsça ve Avrupa dillerine de tercüme edildi. Avrupa edebiyatında kendisine
geniş yer verilmiş, 16. yüzyıldan îtibâren hakkında pekçok eser neşredilmiştir. Bu eserlerin pekçoğunda
Tîmûr Handan iyi kalpli ve büyük hükümdar olarak bahsedilmektedir. Osmanlı hükümdarı Sultan Birinci
Bâyezîd Han (1389-1402) ile harp ettiği için bâzı Osmanlı târihçileri bunu kötülemektedir. Ancak Tîmûr

Hanın Ankara Savaşından sonra İzmir’i Hıristiyan şövalyelerden temizlemesi, Anadolu’daki sapık fırka
mensuplarını cezâlandırması, bu seferin hayırlı netîcelerindendir.

Tîmûr öncesinde Orta Asya Türklüğü, doğudan Moğol putperestliği, güneyden Hind Budizmi,
batıdan Fars zerdüştlüğünün baskısı ve etkisi altındaydı. Tîmûr Han, devletinin mânevî temellerini
dayadığı evliyâullahla Türkleri yeniden İslâmlaştırdı.

Tîmûr öncesinde Orta Asya Türklüğü göçebeydi. Tîmûr Mâverâünnehr’i şehirleştirdi. Obaları iskan
etti. Su kanalları inşâsıyla toplumu tarıma geçirdi. Büyük şehirleri ticâret yollarına bağladı. Fetihleriyle
âlimleri, sanatkarları Orta Asya’ya topladı.

İlim adamlarına saygı gösteren, onları koruyan Tîmûr Han, Teftâzânî gibi büyük âlimleri meclisinde
bulundurur, nasihatlerini dinlerdi. Âlimlere karşı o kadar saygısı vardı ki; Buhara caddesinden geçerken
Muhammed Behâeddîn Buhârî (kuddise sirruh) hânekâhının halılarının silkildiğini öğrenince, İslâmiyete
olan sevgi ve saygısının çokluğundan oraya yaklaşıp, tozları yüzüne sürerek bu bağlılığı belirttiği rivâyet
edilmektedir. Devrinde yaşayan İslâm âlimlerinin yanında, daha önce yaşamış olanlara karşı da
hürmette kusur etmez, onların türbelerini yaptırırdı. Ahmed Yesevî hazretleri bunlardan biridir.

Zamânında Fadlullah-ı Hurûfî tarafından kurulan ve “Hurûfîlik” adı verilen sapık fırka mensupları
yayılmaya başladı. Kendisini tanrı îlân ederek bütün dinleri reddeden, kitaplarında dinsizlik ve
ahlâksızlıkları anlatan Fadlullah’ı, Tîmûr Han, oğlu Miranşah’a emir vererek 1393’te öldürttü. Tekkelerini
dağıttı. İslâm ülkelerindeki bu dinsizlerin çoğunu temizledi. Tîmûr Han, Hurûfî adındaki din ve ırz
düşmanlarının yayılmasını önleyerek, İslâmiyete çok büyük hizmet etti. Bunun için sahte (Hacı Bektâş-
ı Velî hazretlerinin gösterdiği yoldan çıkan) Bektâşî, yâni Hurûfî tarikatının müritleri, Tîmûr Hanı sevmez,
onu hep kötülerler.

Yirmi yedi ülkenin hâkanı olan Tîmûr Han, başarılarının sırrını 12 maddede toplamış ve bunlara,
oğullarının da uyması vasiyetiyle eserinde şöyle belirtmiştir:

1. Allahü teâlânın dînini ve hazret-i Muhammed’in şerîatini dünyâya yaymayı esas edindim. Her
zaman her yerde İslâmiyeti tuttum.

2. Etrâfımda olan adamları 12’ye ayırdım. Gerek ülkeler fethi ve gerekse fethettiğim ülkeleri
idârede bunların bâzısı bana kolları, bâzıları meşveretleriyle yardım ettiler. Bunların ikbâlinin artması
için istihdam ettim. Bunlar sarayımın süsüydüler.

3. Düşman ordularını mağlup ve eyâletler feth etmekte âlimler ve emirlerle istişâre ettim.
Hükûmet idâresinde yumuşaklık, insâniyet ve sabırla hareket ettim. Hiç meşgul olmuyor gibi görünürken
her şeyi basîretim altında bulundurdum.

4. Hükûmet idâresinde kânunlara riâyet ve intizam o dereceydi ki vezirler, emirler, askerler ve
halk bir üst sınıfa çıkmak için can atar halde değildi. Her biri bulunduğu sınıftan memnun olarak
vazifesini yapardı.

5. Zâbit ve askerlerime cesâret vermek için altın ve cevâhir sarfından çekinmedim. Onları soframa
oturttum. Böyle kıymetli bâzûların ve cengaverlerimin yardımıyla yirmi yedi imparatorluğun hükümdârı
oldum.

6. Adâlet ve tarafsızlıkla Allah kullarının hep iyiliğini istedim ve onların teveccühünü kazandım.
7. Seyyitlere, ulemâya, fukahâya ve târihçilere mümtaz muâmele ettim. İyi ve cesur adamlar
(Çünkü Allah böylelerini sever) benim dostlarımdı. Ulemâyla sıkı münâsebette bulundum. Bunlarla
istişare ettim. Bunların hayır duâları bana zaferler temin etti. Derviş ve fakihleri himâye ettim. Bunlara
zerre kadar fenâlık etmemeye uğraştım ve hiçbir taleplerini reddetmedim. Başkası aleyhinde
söyleyenleri sarayımdan kovdum. Bunların sözlerine ve iftiralarına hiç ehemmiyet vermedim.
8. Her teşebbüsümü başarmakta sebatkâr idim. Bir projeyi bir kere kabul ettim mi artık bütün
zihnim onunla meşgul olurdu. Onu muvaffakiyetle başarmadıkça aslâ terk etmedim. Hiçbir vakit hâlim
(davranışlarım), kâlime (söylediğim sözlere) aykırı olmadı.
9. Halkın hâline vâkıf idim. Büyüklere kardeşim, küçüklere çocuklarım gibi muâmele ettim. Her
eyâlet ve her şehrin ahâlisinin durumuna ve seciyesine göre âdetler edindim.
10. Bir kabîle veya bir Arap, bir Acem göçebesi bayrağım altına girmeği dileyince beylerini şerefle,
diğer adamlarını mevkilerine göre îtibârla kabul ettim. İyilere iyilikle muâmele ettim ve kötülere
fenâlıklarını iâde eyledim.
11. Oğul, torun, dost, müttefik benimle bağlantısı olan herkes iyiliğimden nasibdâr oldu. İkbal ve
saâdetimin parlaklığı ve yüksekliği hiç kimseyi unutmaya sebep olmadı.
12. Gerek leh, gerek aleyhte hareket etsinler, her zaman askerlere hürmet ettim. Sürekli bir
saâdeti, çabucak kayboluveren şeye üstün tutan adamlara teşekküretmek borçtur. Onlar cihâda koşuyor
ve hayatlarını fedâ ediyorlar.

Tîmûr Han kânunlaştırdığı bu düsturlar yanında savaş tekniklerinin de tam bir ustasıydı.
Düşmanlarının siyâsî, iktisâdî ve askerî zayıflıklarını iyi bilir ve bunlardan istifâde ederdi. Bir sefere
girişmeden önce, düşman ülkeye câsuslar göndererek onları içten zayıflatmaya çalışırdı. Savaş
esnâsında başarıya ulaşmak için hareketlilik ve şaşırtmaca gibi pekçok harp hilesine başvururdu.

Böylece her türlü maddî ve mânevî hasletlere sâhip olan Tîmûr Han Türk târihinin ender yetiştirdiği
devlet adamlarından biridir. Bugün bâzı yazarlar devrin sosyal, kültürel ve siyâsî cephesi üzerinde hiç
durmadan onun Altınordu ve Anadolu seferlerini bahâne ederek bu büyük hâkana akıl almaz iftirâ ve
karalamalarda bulunmaktadırlar. Bilhassa İslâmiyetten ayrı bir Türkçülük düşünenler bu tarz hissî
yorumlara girmektedirler.

Oysa; “Biz ki, Mülûk-ı Tûrân, Emîr-i Türkistânız!”, “Biz ki Türkoğlu Türküz!”, “‘Biz ki milletlerin en
kadîmi ve en ulusu Türkün başbuğuyuz!” diyen Tîmûr Han Türk için İslâmiyetin ne demek olduğunu da
bugünkü Türkçülere bundan 600 yıl önce şöyle söylemektedir:

“Tecrübe bana gösterdi ki, din ve yasalar üzerine kurulmayan bir devlet, uzun zaman yaşayamaz.
Böyle devlet, çırılçıplak olup kendisini gören herkese karşı gözlerini yere dikmiş ve herkesin yanında
saygı ve değerini yitirmiş adama benzer. Bu durumda böyle devlet, tavanı, kapısı, avlu duvarları
olmayan ve her önüne gelenin içine daldığı eve benzetilebilir. Bunun içindir ki, ben devletimin
çatısınıİslâmiyet üzerine kurdum. Devletimi idâre için yasalar düzenledim. Bu yasalar uygulandığı sürece
onlara aykırı hareket etmekten sakındım.”

TÎMÛRLULAR

Orta Asya ve İran’da büyük bir İslâm devleti kuran hânedânlık. Dünyânın en büyük
hükümdarlarından Tîmûr Han tarafından 1370’te kuruldu. Mâverâünnehr ve İran dâhil Çin ve Delhi’ye
kadar bütün Asya’ya Irak, Suriye ve İzmir’e kadar Anadolu’ya hâkim oldular. Moskova ve Astırhan’a
kadar ilerlediler.

Tîmûr Han, askerî fetihler yanında İslâm âlimlerine ve mübârek makamlarına hürmet ederek,
hâkimiyetini çok genişletti. Çok harp edip, hep gâlip geldi. Hânedanın kurucusu Tîmûr Hanın Çin’e
giderken vefât etmesiyle, ülke oğulları ve torunları arasında bölüşüldü. (Bkz. Tîmûr Han)

Tîmûr Hanın torunu şehzâde Halil Sultan bin Mîrânşah, 1409 yılına kadar merkezde hâkimiyet
kurdu. Tîmûr Hanın oğlu Şahruh önce Horasan’a, 1409’dan sonra da Semerkand’a Büyük Tîmûrlu

hükümdarı oldu. Mîrânşah Batı İran ve Irak’ı ele geçirdi. Fakat Şahruh 1420’de bütün Tîmûrlu ülkesinin
hâkimi olup, Hindistan ve Çin’de ismen hükümdardı. Şahruh’un 1447’de vefâtıyla taht mücâdelesini
Semerkand hâkimi oğlu Uluğ Bey kazandı.

Uluğ Bey, hükümdarlığı yanında ilme ve fenne çok hizmet etti. Uluğ Bey, oğlu Abdüllatîf tarafından
1449’da öldürüldü. Abdüllatîf, Tîmûrlu ülkesine hâkim olup, 1450 yılına kadar hükümdarlık yaptı.
Abdüllatîf, otoriter idâresine rağmen tasavvuf ehline iyi davrandı. 1450’de suikastla öldürülmesiyle
yerine, Şahruh’un torunu Abdullah bin İbrâhim hükümdar oldu. Abdullah Mirza 1451’de tahtından
indirilip, yerine Ebû Said bin Muhammed Tîmûrlu hükümdarı oldu. Ebû Said’in hükümdarlığı uzun sürüp,
ülkede istikrar sağlandı.

Ebû Said, Osmanlı pâdişâhı Fâtih Sultan Mehmed Handan sonra devrin en güçlü hükümdarıydı.
Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden Ubeydullah-ı Ahrâr’ın sohbetinde bulunup, duâsını alırdı. Ebû Said,
Akkoyunlu Uzun Hasan’a karşı, Karakoyunlu Hasan Ali’ye yardım seferine çıktı. İâşe ve levazımının ele
geçirilmesiyle zor duruma düştü. İkmâlin olmaması ve orduda kaçakların bulunması sebebiyle zayıflayıp,
1469’da Türkmenlere esir düştü.

Tîmûrluların sonuncu uzun ömürlü hükümdarı Hüseyin Baykara’dır. Herat ve bütün Horasan
üzerinde hüküm süren Hüseyin Baykara (1470-1505) zamânında Tîmûrlu kültürü en parlak devrini
yaşadı. Ülkenin Özbekler de denilen Şeybânîlerin hâkimiyetine geçmesiyle, Tîmûrlu hânedanı sona erdi.

Tîmûrlu Devleti, teşkilât îtibâriyle Moğol-Türk-Fars ve İslâm müesseselerinin sentezleşmesinden
meydana geliyordu. Baştaki han kültür îtibâriyle olmasa da Moğol soyundandı. İdârî ve askerî teşkilâtı
Türkleşmiş Moğol vasıflarını taşıyordu. Fars’a hâkim olduklarından devletin mâliyesinde İranlı kâtipler
çoğunluktaydı. Tîmûrlular, Orta Asya ve İran’da Ehl-i sünnetin hâmisiydiler. Zamanlarında büyük İslâm
âlim ve tasavvuf ehli yetişip, Tîmûrlu ülkesinde yaşadı. Tîmûrlular, bozkır karakteri de taşıyan son büyük
Müslüman hânedandır. Devletin başında Tîmûr Han neslinden bir han bulunurdu. Tîmûrlu şehzâdeleri,
yarı müstakil veya müstakil eyâletlerde vazife yapardı. Eyâletlerdeki şehzâdeler çok büyük kuvvetlere
sâhiptiler. Bu durum taht mücâdelelerine de sebep oluyordu.

Geniş yetkileri bulunan bu emirler, askeri topluyor, ordunun nizam ve inzibatıyla uğraşıyor,
ganîmeti paylaştırıyor, hükümdar önünde resmî geçit yaptırıyordu. Tîmûrlu ordusu; hükümdarlarından
hassa alayından başka kendilerine suyurgallar (bir nevi iktâ) verilen askerlerden meydana geliyordu.
Tavacılara askeri toplama emri verilince, askerin tespit edilen yer ve zamanda bulunmaları mecbûriydi.

Savaşlarda fillerden de istifâde ediliyordu. Tîmûr Hanın başarılarının sırrı, son derece disiplinli ve düzenli
bir orduya sâhip olmasından kaynaklanır. Savaşlarda başarı gösterenlere “suyurgallar” ihsan etti. Bir
nevi iktâ sistemi olan “Suyurgal” teşkilâtı, Tîmûrlu ordusuna asker hazırlıyordu. Tîmûrlularda büyük
devlet dîvânı karakterinde “dîvân-ı buzurg-ı emâret, dîvân-ı emâret-i tavâciyân” denilen Tavacı Dîvânı
vardı. Bu dîvân Türkleşmiş Moğollardan meydana gelen ordunun işlerine baktığı için “Türk dîvânı”
denilmesi dikkat çekicidir. Türk dîvânı, genelkurmay başkanlığı mâhiyetindeydi. Üyelerine “emir-i
tavacı” veya “dîvân beyi” denirdi.

Mâlî meselelere “dîvân-ı mâl” bakardı. Başkanına “Amîr-i dîvân-ı mâl” denirdi. Burada İranlı
kâtipler vazife yapar, bunlara “Nuvisandagân-ı Tacik” denirdi. Moğol vergi usûlünde toplanan “tamga”
çiftçilerden, ticâret ve zanaat sâhipleriyle kısmen gümrükten alınırdı.

Tîmûrlu ülkelerinden Mâverâünnehr, Horasan ve İsfehan’da ziraat yapılırdı. Osmanlılar, Memlûkler
ve Bizanslılarla ticâret yaparlardı. Semerkand, Herat önemli ticâret merkezlerindendi. Urtak adında ticârî
teşkilâtları vardı. Semerkand, Şiraz, Herat en önemli Tîmûrlu şehirleri olup, hükümdarlar buralarda
otururlardı.

Tîmûrlular kültür, sanat ve mîmarlık alanında muhteşem eserler verdiler. Bu eserlerin ihtişamına
batılılar da hayran olup, buna Tîmûrlu rönesansı demişlerdir. Eserleri hâlâ okunup faydalanılan âlimler
yetişti. Müslümanların gözbebeği, sofiyye-i âliyyeden Behâeddîn-i Buhârî, Alâüddîn-i Attâr, Hâce
Ubeydullah-ı Ahrâr, Seyyid Şerîf Cürcânî, Yâkûb-i Çerhî, Muhammed Pârisâ, Mevlânâ Sâdüddîn-i
Kaşgârî, Nizâmeddîn-i Hâmûş, Ali bin Hüseyin, Abdullah-ı İlâhî, Abdullah-ı Semerkandî dâhil daha
pekçok âlim ve tasavvuf ehli Tîmûrlular devrinde yaşayıp, yetişti. Tîmûrlu hanlarından iltifat ve himâye
gördü.

Molla Câmî’nin Şevâhid-ün-Nübüvve ve Nefehât isimli eserleri Türkçe’ye de tercüme edildi.
Daha pekçok eseri olan Molla Câmî aynı zamanda şeyhülislâm, âlim ve veliyyi kâmildi.

Uluğ Bey, Tîmûrlu hükümdârı ve hey’et (astronomi) âlimiydi. Zîc-i Uluğî pek kıymetli olup, hâlâ
faydalanılmaktadır. Semerkand’da kurduğu rasathânenin araştırmaları ve âlimleri pek meşhurdu.

Doğu Türkçesi olan Çağataycada meşhur eserler veren Ali Şîr Nevâî, Tîmûrlulardan çok îtibâr
görüp, devlet hizmetinde vazife aldı. Nevâî’nin Türkçe, Farsça mukâyeseli Muhâkemet-ül-Lügâteyn
kitabı meşhur olup, büyük âlim Molla Câmî’nin Nefehât, Ferîdüddîn-i Attar’ın da Mantık-üt-Tayr
eserlerini Türkçeye çevirdi. Ali Şîr Nevâî’nin daha pekçok eseri vardır.

Şah Nimetullah-i Velî, Kâsım-ı Envâr, Hâfız-ı Şîrâzî, Kemâleddîn-i Binâî, Nişâpûrlu Kâtibî, Sekkâkî,
Heratlı Lütfî, Abdullah Hâtifî şâir olup, Tîmûrlular devrinde tasavvufî ve lirik şiirler söyleyip, yazdılar.

Tîmûrlu târihçilerinden Hâfız-ı Ebrû, Abdürrezzak Semerkandî meşhur olup, eserleri devrin
kaynaklarındandır. Hâfız-ı Ebrû, dört bölüm hâlinde on iki eserden meydana gelen Mecmuât-üt-
Tevârih ve Abdürrezzak’ın umûmî târih mahiyetindeki Matla-üs-Sa’deyn adlı eseri vardır.

Tabiat manzarası ressamı ve minyatürcü Kemaleddîn Behzâd, Tîmûrlular devrinde yetişen meşhur
sanatkârdır. Behzâd, tabiat resimleriyle an’anevî minyatür unsurlarını birleştirerek, kitap süslemesine
yeni bir çehre getirdi. Mîmârî eserlerde yüksekliğe, süsleme ve renk zenginliğine önem verdiler.

Tîmûrlu hanları zaptettikleri beldelerin meşhur mîmar, usta, sanatkâr ve âlimlerini başşehre
getirtip, güzide eser vermelerini temin ederlerdi. Tîmûrlu sarayları, câmi, medrese, türbe ve dergâhları
muhteşem olup, yeni üslûpla çok zengin olarak inşâ edilmişti. Semerkand’da Bibi Hanım Câmii, Gûr-i
Mîr, Şâh-ı Zinde Türbesi, Şirin Bike Ağa, Hasan Bike ve Çocuk Bike, Olcay ve Bibi Zeynep kabirleri,
Meşhed’de Gevher Şad Câmii, Mescid-i Şah, Anov’da Bâbür Câmii, Herat’ta Medrese, Yesi’de Ahmed
Yesevî Türbesi, Tîmûrluların meşhur mîmarlık ve sanat eserlerindendir.

TİMUS

Alm. Thymusdrüse (f), Fr. Thymus (m), İng. Thymus thymus gland. Kalbin üstünde göğüs
kemiğinin arkasında bulunan bir iç salgı bezi. Yeni doğmuş çocuklarda nispeten büyük bir organdır (11-
12 gr). İki, üç yaşına kadar büyümeye devam eder; ağırlığı 36-38 grama kadar çıkar ve büluğ çağına
kadar bu durumunu muhâfaza eder. Sonra asıl fonksiyon gören kısım (parankima) azalmaya başlar ve
yerini gittikçe çoğalan yağ dokusu alır. 20-25 yaş arasında parankimayla yağ dokusu arasında ağırlık
bakımından nispet aynıdır. Bundan sonra parankimanın azalması daha hızlı seyreder ve sonunda
tamâmiyle kaybolur. Fakat timus artıkları şekillerini aşağı yukarı her zaman muhâfaza eder. Normal
fizyolojik gerileme dışında, uzun süren beslenme yetersizliğiyle bâzı mikrobik hastalıklar da timus
parankimasının erken kaybolmasına sebep olabilir.

Timus göğüs bitiminde, akciğerlerin arasında ve önünde, sternum kemiğinin (îmân tahtası) hemen
arkasında bulunur. Timus, çocuklarda şekil ve büyüklük bakımından farklı iki parçadan (lob) ibârettir.
Rengi kırmızımtrak-gri, yaş ilerledikçe yağ dokusunun artmasına bağlı olarak sarımtrak-gri renk alır.

Timusun fonksiyonları yaşlandıkça kaybolur. Timus gelişme çağında lenfatik sistemin normal
gelişmesi ve bağışıklık maddelerinin, yâni antikorların normal teşekkülü için lüzumlu bir organdır. Son
zamanlarda timus, immünolojik güce sâhip hücrelerin olgunlaştığı ilk merkez (primer lenfatik organ)
olarak kabul edilmektedir. Timus dışı kaynaklardan kan yoluyla devamlı timusa gelen genç hücreler (T-
lenfositler) burada çoğalırlar, olgunlaşırlar. Sonra genel dolaşıma katılırlar.

Şimdiye kadar timusun özel bir hormonu tespit edilememiştir. Büyümeyi, özellikle kemiklerin
gelişmesini hızlandırdığı; mikrobik hastalıklara karşı direnci (immünite), savaş kuvvetini arttırdığı ve
antitoksin (vücûda giren zehirli maddelere karşı vücutta sentezlenen madde) meydana gelmesinde rol
oynadığı kabul edilmektedir.

TİNDAL OLAYI

Alm. Tyndalleffekt (m), Fr. Effet (m) Tyndall, İng. Tyndall phenomenon. Işığın küçük tânecikler
yüzeyinde yana doğru dağılması (yayılması). Tyndall, göğün mavililiğinin sebebini araştırırken, bu
rengin havada asılı duran gâyet küçük tânecikler tarafından ışığın diffüzlenmesinden ileri geldiğini buldu
(1867). Eğer tâneciklerin boyutu aydınlatıcı ışığın dalga boyundan çok küçükse, şuâların dağılması dalga
boylarının küçüklüğü nispetinde fazladır. Buna göre yana doğru yayılan ışıkta mavi ve mor, doğru
geçenlerdeyse sarı ve kırmızı hâkimdir. İşte bu sebeptendir ki, güneş batarken ufuk kırmızı, gündüzse
gök mavidir.

Saydam bir ortamda süspansiyon hâlinde dağılmış olan küçük tâneciklerin varlığını, bu sistem ışık
demetiyle aydınlatmak sûretiyle görmek imkânı vardır. Saf su veya tuz çözeltisinden bir ışık geçirip
ışığın geçiş yönüne dik olarak çözeltiye bakıldığında, ışığı görmek hemen hemen imkânsızdır. Fakat, bu
çözeltide bir bulanıklık yapılırsa ışığın sistemden geçişini görmek mümkündür. Meselâ karanlık bir odaya
küçük bir delikten ışık girdiği zaman eğer oda fazla tozluysa bu ışık demetini bâriz bir şekilde görmek
mümkündür. Tozlu yollarda, araba farlarının ışık demeti uzaktan çok güzel görülür. İşte bunların hepsi
Tindal olayıdır.

Tindal olayından faydalanarak ultra mikroskop yapılmıştır. Bu mikroskopla kolloidal çözeltilerdeki
çözünmüş tânecikler (çapları 10-4 ilâ 10-7 cm arasında) incelenmektedir.

TİNKAL

(Bkz. Bor)

TİRMİZÎ

Büyük hadis âlimlerinden. Kütüb-i Sitte denilen meşhur altı hadis kitabından olan Sünen-i
Tirmizî adıyla meşhur hadis kitabının yazarıdır. İsmi, Muhammed bin Îsâ Tirmizî, künyesi Ebû Îsâ’dır.
824 (H.209) senesinde, Buhârâ’nın güneyinde bulunan Ceyhun Nehri kıyısındaki Tirmiz kasabasında
doğdu. 893 (H.279)te Boğ şehrinde, Receb ayının on üçüncü günü Pazartesi gecesi vefât etti. Ömrünün
son yıllarında gözleri görmez olmuştu.

Hadis ilminde meşhur ve sika, yâni güvenilir bir âlim olduğu ittifâkla bildirilmiştir. Bu ilmi öğrenmek
için seyâhatler yapmış, Hicaz, Irak, Horasan civarlarını dolaşmış, Kuteybe bin Saîd, Ebû Mus’ab,
Mahmûd bin Geylan, Muhammed bin Beşşâr, Süfyân bin Vekî’, Muhammed bin İsmâil (İmâm-ı Buhârî)
ve Müslim bin Hâlid (İmâm-ı Müslim) gibi meşhur âlimlerden ilim öğrenmiştir. Ayrıca, pekçok sayıda
hadis âliminden hadîs-i şerîf işitip, rivâyet etmiştir. Hadîs-i şerîf aldığı âlimler sayılamayacak kadar
çoktur. Ayrıca evliyânın büyüklerinden olanEbû Türâb Nahşebî, Ebû Abdullah Celâ’ ve Ahmed bin
Hadraveyh gibi zâtların sohbetinde bulunarak, tasavvuf ilminde yetişip yükselmiştir. Hâfızasının
üstünlüğü darbımesel hâlini almıştır.

Ebû Hamid Ahmed bin Abdullah, Heysem bin Küteyb Şâmî, Muhammed bin Mahbûb, Ahmed bin
Yûsuf Nesefî, Es’ad bin Hamdeveyh, Dâvûd bin Nasr bin Süheyh el-Bezdevî, Abd’übnü Muhammed bin
Mahmûd Nesefî, Mahmûd bin Nüeyr ve oğlu Muhammed bin Mahmûd, Muhammed bin Mekki bin Fevel
(Nûh), Ebû Câfer, Muhammed bin Süfyân, Muhammed bin Münzir gibi pekçok âlime hocalık etmiştir.

İmâm-ı Tirmizî, hadîsten başka, fıkıh ve tefsir ilminde de üstün bir âlimdir. Rivâyet ettiği hadîs-i
şerîflerle Kur’ân-ı kerîmin tefsiri husûsunda mühim hizmetleri vardır.

Âlimler, İmâm-ı Tirmizî’ye Hâkim pâyesini vermişlerdir. Bu isme lâyık olduğunu ve daha üstün
meziyetlere sâhib bulunduğunu, yine onlar bildirmişlerdir.

Eserleri:
İmâm-ı Tirmizî’nin birçok eseri vardır. Kitâb-ül-Ilel, Kitâb-üş-Şemâil, Kitâbu Esmâ’is-
Sahâbe, Kitâb-ül-Esmâ’ ve’l-Künâ ve en meşhur kitabı Es-Sünen diye anılan El-Câmi’i
başlıcalarıdır. Hasen hadis mevzûunda ana kaynak olan Sünen’i dört bölümdür. Birinci kısımda sahih
olduğu kat’î olan hadisler; ikinci kısımda Ebû Dâvûd ve Nesâî’nin şartlarına uygun hadisler; üçüncü
kısımda, illetini açıkladığı hadisler; dördüncü kısımdaysa; “Bu kitaba aldığım hadislerle bâzı fakihler
amel etmişlerdir.” diyerek durumunu açıkladığı hadisler yer almaktadır.

İmâm-ı Tirmizî eseri için; “Ben bu kitabı yazınca, Hicaz âlimlerine arz eyledim. Hepsi beğendiler.
Irak âlimlerine arz eyledim, onlar da beğendiler. Horasan âlimlerine arz eyledim. Çok güzel oldu dediler.”
buyurmuştur.

En önemli kitaplarından biri de, Şemâil-i Nebî’dir. Eser bu konuda yazılan kitapların en
güzellerindendir. Sayılamıyacak, anlatılamayacak kadar bereketli bir kitaptır. Okunması; işlerin
görülmesi, murâdın hâsıl olması için çok faydalıdır.

İmâm-ı Tirmizî hazretleri buyurdu ki:
“Azîz, kendisini günâhın zelîl kılmadığı; hür, kendisini tamahın kötüleştirmediği; hoca, kendisini
şeytanın esir almadığı kimsedir. Zekî, Allahü teâlâdan korkan ve nefsini bizzat hesâba çekendir. Hakk’a
giden yola düşen ve hakîkati bilen kimsenin, günâhlara hiç ihtirâsı kalmaz.”
Bir sohbet toplantısında; “Bize insanı târif eder misiniz?” dediklerinde; “İnsanda dâimî bir zaaf hâli
görülür. Bununla berâber o, bir dâvâ ve büyük bir iddiâ peşindedir. Bu zayıf hâliyle, bunları nasıl
gerçekleştirebilir ki? İnsan dikkat etmeli. Yaptığı her işe bakmalı. Hayrını, şerrini bilmelidir. Dikkat
etmezse, yanılabilir. Belki de, zararına olan bir şeye bilmeden sevinir. Büyüklerin nazarında onun bu işi,
zor affedilen bir hatâdır.” buyurmuş, ayrıca; “Namaz bir ziyâfettir. Allahü teâlâ, kendine inananlara,
müminlere merhamet ederek, onları namaza dâvet eder. Namaz içinde, önlerine rahmet sofrasını yayar
ve nîmetlerini bol bol dağıtır. Sevdiği kulların, bu nîmetlere kavuşmasını diler...”
“Herkesin terbiye ve ıslâh şekli başkadır. Çocukların terbiye yeri mekteb, yol kesenlerinki zindan,
kadınlarınki de evleridir.” demiştir.

TİROİD BEZİ

Alm. Schildrüse (f), Fr. (Glande) tyroide (f), İng. Thyroid (gland). Gırtlağın ön ve alt kısmında,
îmân tahtasının hemen üstünde yer alan bir iç salgı bezi. Tiroid bezinin anatomik şekli “U” veya “H”
harfine benzer. Tiroid bezi, ağırlığına oranla vücutta en çok kan alan organdır. Kılcal damarları oldukça
fazladır. Tiroid bezindeki bölümleri dolduran kolloid adlı sıvı içinde, tiroid hücrelerinin salgıladığı
“tiroglobulin” denen protein bulunur. Tiroid hormonu olan tiroksin, tiroglobulin bünyesinde tirozin adlı
aminoaside dört iyot atomunun eklenmesiyle meydana gelir (tetraiyodotronin = T4). Tiroksinden başka,
tirozine üç iyot atomunun eklenmesiyle meydana gelen başka bir tiroid hormonu da triiyodotironin
(=T3)dir.

Gerektiği zaman, tiroid içinde salgılanan protein eritici enzimler vâsıtasıyla tiroid hormonları,
tiroglobulinden ayrılabilir ve tiroid hücreleri tarafından emilerek alınır ve hücrelerin diğer taraflarındaki
kılcaldamarlar vâsıtasıyla kana geçerler. Kana geçen genellikle tiroksindir. Kanda yeterli miktarda tiroid
hormonu seviyesi, vücudun metabolik aktivitesi ve ihtiyacına göre beyindeki hipotalamus ve hipofiz ön
lobu tarafından özel bir mekanizmayla kontrol edilir (negatif feed back mekanizması). Hormonların
üretimi aynı zamanda yeterli iyot alımı ve kullanımına da bağlıdır. İyot eksikliklerinde kanda devamlı
olarak, hipofizden salgılanan tiroidi uyarıcı hormon (=TSH) fazlalığı vardır. Bunun sonucu olarak tiroid
guddesi büyümeye başlar ve guatr meydana gelir.

Tiroid hormonunun asıl görevi, hücrelerde mitokondri denen organelleri, mitokondrilerde de
oksidatif enzimleri çoğaltmak sûretiyle oksitlenme yolundaki metabolizma olaylarına hız vermek ve
oksidatif enerji üretimini hızlandırmaktır. Tiroid hormonları vücuttaki bütün metabolik olayları
hızlandırır, kullanılan oksijen miktarını artırır ve fazla ısı açığa çıkmasını sağlarlar.

Tiroid Bezi Hastalıkları
1. Hipotiroidizm (tiroit bezinin az çalışması): Tiroid hormonunun yeter derecede yapılıp kana
verilmemesi sözkonusudur. Yetişkin insanlarda görülen hipotiroidizme“miksodem” ismi verilir. (Bkz.
Miksödem)
Doğuştan îtibâren mevcut olan hipotiroidizmeyse kretenizm denir. Gebelik esnâsındaki iyot
noksanlığı guatrın ve kretenizmin meydana gelmesine yolaçar. Doğuştan tiroid bezinin gelişmemiş
olması da kretenizm sebebidir. Hastalık, doğumu tâkip eden ikinci altı ay içinde farkedilir. Vücûda oranla
baş büyüktür. Alın dar, burun geniş, gözler birbirinden uzakta, göz kapakları şiş ve buruşuk, ağız açık,
dudaklar ve dil iri, ses kalın ve kısıktır. Dişler geç çıkarlar, yüzeyleri düzensizdir, süratle çürürler. Boyun
kısa ve kalındır, eller, ayaklar şiş, kısa ve geniştir. Karın büyük ve kabarıktır, genellikle göbek fıtığı
vardır. Zekâları geri, mizaçları sâkindir; ne ağlar ne de gülerler. Oturma, yürüme, konuşma çok gecikir.
Tedâviye erken başlanır ve uzun zaman devam edilirse, çocuk normal olarak gelişebilir. Tedâvide tiroid
hormonları kullanılır.
2. Hipertiroidizm (tiroid bezinin aşırı çalışması): Tiroid hormonun fazla miktarda yapılarak kana
karışması sözkonusudur. Zehirli guatr da denilmektedir. Daha ziyâde orta yaşlarda kendini
göstermektedir. Kadınlarda, erkeklerden 4-5 misli fazladır. Hastalığın kesin sebebi bilinmemektedir.
Fakat lats ismi verilen bir serum proteinin buna yol açtığı kabul edilmektedir.

Vak’aların çoğunluğunda tiroid büyümüştür, yâni guatr vardır. Yine hastaların yarısından çoğunda
gözler dışarı doğru fırlaktır, bakışlar canlıdır. Gözlerle ilgili başka belirtiler de vardır.

Hipertiroidizmin ana belirtilerinden birisi de kalp atım sayısının istirahatte bile 90’ın üzerinde
olmasıdır. Çarpıntı, nefes darlığı ve göğüs ağrılarından da hastalar şikâyetçidirler. Bir diğer ana belirti
de titremedir ki bu en iyi olarak parmaklarda ve dil ucunda görülür.

Genellikle hastanın iştahı artmıştır, fakat devamlı zayıflama ve ishâl görülebilir. Hastalar sıcağa
tahammül edemezler. Bütün hipertiroid belirtilerinin şiddetlenmesiyle ortaya çıkan tabloya tiroid
fırtınası denir ki, âcil tedâvi gerektiren ağır bir durumdur. Kesin teşhisin konması ve hastalığın tâkibi
için özel laboratuvar metodlarıyla kanda tiroid hormonu miktârının tâyini gerekir. Başka laboratuvar
metodları da vardır.

Tedâvide öncelikle ilâç tedâvisi denenir ve hastanın tiroid bezi faaliyeti normale döndürüldükten
sonra gerekiyorsa tiroid bezinin büyük kısmı cerrahî olarak çıkarılır.

3. Tiroid bezinin iltihapları: Birkaç çeşit iltihâbı vardır.
a) İrinli tiroidit: Mikroorganizmalarla meydana gelir. Tiroid üzerindeki deride kızarıklık, şişlik, ağrı
ve ateş vardır. Tedâvide antibiyotikler kullanılır. Gerekirse cerrâhî drenaj (akıtma, boşaltma) yapılır.
b) Subakut tiroidit: Muhtemelen virüslerle husûle gelmektedir ve tiroiditlerin en sık görülen
şeklidir. Ateş ve genel enfeksiyon belirtileriyle birlikte tiroidde ağrılı şişme ve yutkunurken ağrı
mevcuttur. Birkaç hafta sürebilir. Tedâvide aspirin ve kortizon kullanılabilir. Antibiyotikler faydasızdır.
c) Müzmin tiroiditler: Hashimato hastalığı ve Riedel struması olmak üzere iki tiptir.
Hashimato hastalığı daha ziyâde kadınlarda ve 30-40 yaşlar arasında görülür. En sık rastlanan
belirtisi guatr ve boğazda dolgunluk hissidir. Tiroid, ağrısız, sert plastik kıvamında, büyük ve yüzeyi
düzensizdir. Vak’aların 1/3’ünde hipotiroidi görülür. Hastalığın sebebi bilinmemektedir. Tedâvide, ömür
boyu tiroid hormonu vermek gerekir.
Riedel troiditi çok nâdir görülür, troid şişer ve tahta gibi sertleşir. Yutma güçlüğü, nefes darlığı,
ses kısıklığı meydana gelebilir. Bunun da sebebi meçhuldür. Tedâvide kısmî tiroid ameliyatı yapılabilir.
4. Tiroid kanserleri: Genellikle 40-60 yaşları arasında rastlanır; kadınlarda daha sıktır. Histolojik
bakımdan adenokarsinomlar ve anaplastik kanserler olarak iki esas gruba ayrılırlar. Adeno
karsinomlardan olan papiller kanser, en sık görülen, fakat oldukça iyi gidişli olan tümörlerdir. Çok geç
yayılma gösterirler.

Tiroidin en kötü gidişli tümörleri anaplastik kanserleridir.
Tiroid, kanserli hastalarda genellikle etrafına yapışık olup, baskı yapan, fakat iltihâbî belirtileri
olmayan sert kıvamda, yaygın veya kısmî bir büyüme gösteren guatr vardır. Tiroid bezinde ağrı, hafif
veya ileri derecede yutma güçlüğü, nefes darlığı veya ses kısıklığı başlıca klinik belirtilerdir. Teşhiste
tiroid sntigrafisi, iğne biopsisi faydalı olabilir. Şüpheli vak’alarda cerrâhî müdâhale tercih edilmelidir.
Tedâvide asıl metod cerrâhî olarak tiroidin çıkarılmasıdır. Radyoaktif iyot tedâvisi ancak foliküler
adenokarsinomlarda faydalı olmaktadır. Tiroid hormonu bütün tiroid kanserli vak’alara verilmektedir.
Şuâ tedâvisi de bâzan faydalı olmaktadır.

TİRSİ BALIĞI (Alosa alosa)

Alm. Alse, Maifisch (f), Fr. Alose (f), İng. Shad. Familyası: Hamsigiller (Clupeidae). Yaşadığı
yerler: Avrupa kıyılarındaki denizlerde. Özellikleri: 60 cm uzunlukta, 1,5-2,5 kg ağırlıktadır.
Yumurtlamak için nehirlere geçer. Çeşitleri: Tirsi (A.alosa), dişli tirsi (A.finta) meşhurlarıdır.

Hamsigiller âilesinden, Akdeniz, Karadeniz ve Batı Avrupa kıyılarında yaşayan bir balık. Boyu 60
cm ve ağırlığı 1,5-2,5 kg kadardır. Derinlerde yaşar. Sırtı mavimtrak, yanları sarımtrak ve tek tük yeşil
lekelidir. Yumurtlamak için nehirlere geçer. Yumurtalardan çıkan yavrularıyla sürü hâlinde tekrar denize
döner ve burada beslenerek büyürler. Akrabâsı olan “dişli tirsi” ondan daha küçüktür. 45 cm kadardır.
Yaşayış tarzları birbirine benzer. Tirsi balığının eti lezzetli ve makbuldür.

TİRYÂKİ HASAN PAŞA

Kanije savunmasıyla meşhur, mücâhid Osmanlı kumandanı. 1530 senesinde doğdu. Enderunda
yetiştikten sonra, Sultan Üçüncü Murâd’ın şehzâdeliğinde Manisa’ya gönderildi. Onun baş muhasipliğini
yaptı.

Sultan Üçüncü Murâd Han, Osmanlı tahtına çıkınca rikabdar oldu. Saraydan çıktıktan sonra
İzvornik sancakbeyliğine tâyin edildi. Bu vazifedeyken Mekemorya, Kanar ve Meçud kalelerini fethetti.
1583’te Göle, 1587’de Pojega sancakbeyi oldu. Kısa bir süre sonra beylerbeyilikle Zigetvar’a gönderildi.
1594’te Bosna beylerbeyi oldu. 1595 yılı Ekim ayında vukû bulan Vaç Seferine katıldı.

Osmanlı Avusturya savaşları sırasındaEflak ve Boğdan cephesinde bulunan Hasan Paşa, Osmanlı
birliklerinin yenilmesi üzerine yalnız kalmış, tek başına düşmana taarruz etmek istemişse de atının
dizginlerine yapışan kethüdası;

“Devletlü, siz tedbirli bir vezirsiniz. Tek başınıza düşmana nasıl karşı çıkarsınız? Sizin vücûdunuz
bu millete lâzımdır.” diyerek bırakmamıştı. Bu durum Hasan Paşanın kahramanlığı hakkında
anlatılanlardan sâdece biridir.

1600 yılında Kanije Kalesi fethedilerek beylerbeylik hâline getirildi ve idâresi Tiryaki Hasan Paşaya
verildi. Ertesi sene Avusturya Arşidükü Ferdinand 50.000 kişilik kuvvet, 42 büyük topla Kanije önüne
gelerek kaleyi kuşattı. Orduda başta Avusturya ve Almanlar olmak üzere İtalya, İspanya, Papalıkla
gönüllü Fransız ve Macar birlikleri bulunmaktaydı. Kaledeyse sâdece 5000 civârında mücâhid vardı.

9 Eylül günü kaleyi bombalamaya başlayan müttefikler, günde ortalama 1500 gülle atıyorlardı.
Açılan gedikler geceleri binbir müşkülatla mümkün mertebe kapatılıyordu. Hasan Paşa, Vezir-i âzama
haber göndererek yardım talep ettiyse de bir netice elde edemedi. Ancak Paşa bu durumu askere
sezdirmedi. Düşman kaleye girebilmek için varını yoğunu ortaya koyuyordu. Nehir üzerine köprü
kurdularsa da Hasan Paşa geceleyin bu köprüyü yaktırdı. İkinci köprülerini de çengellerle içeri
çektirdiğinden, üzerindekiler nehre atlayıp boğuldular. Hasan Paşa, kale sınırlarına yaklaşan düşmana
yalnız tüfek atışı yaptırıyordu.

Müttefik kuvvetler Türklerde top veya cephâne olmadığı hissine kapılmıştı. Bu sebeple kaleye
toplu bir hücuma kalktıkları anda yüz topa birden ateş emrini veren Hasan Paşa, düşmana büyük zayiat
verdirdi. Aldığı esirlereyse içi kum dolu, fakat üstü un ve barutla örtülü çuvalları göstererek düşmanın
iâşe ve cephâneyi bitirmek ümidini kırmıştı. Ancak Belgrad’ın düşman eline geçmesinden sonra Arşidük
Matyas da kuvvetleriyle gelip Kanije’yi muhâsara edenlere katıldı. Ertesi gün ise tâze kuvvetlerle
yeniden hücuma geçildi. Hasan Paşanın başını getirene kırk köy vâd ediliyordu. Şiddetli ve korkunç
hücumlar Hasan Paşanın tedbir ve direktifleri sâyesinde bertaraf ediliyordu.

Müttefik kuvvetler nihâyet 18.000 ölü vererek hücumdan vazgeçti. Papanın kardeşi yaralanıp,
kahrından öldü. Bu kadar kuvvetli düşmanın bir avuç mücâhide bir şey yapamaması askerin
mâneviyâtını artırdı. Arşidük ne pahasına olursa olsun kaleyi almak niyetindeydi. Bu sebeple kış
bastırdığı halde askeri barındıracak siperler ve yeraltı mevzileri yaptı. Muhtelif hücumlarla kaleyi delik
deşik etmesine rağmen burayı alamıyordu. Kalede 4000 kişi kalmıştı. Açıkta ve çadırda kalan düşman
askerlerinin morallerinin bozulduğu bir sırada Hasan Paşa, 3000 kişilik kuvvetle kaleden dışarı çıkıp
düşmana hücum etti. Aynı zamanda kaledeki toplara da hep birden ateş ettirerek düşman ordugâhını
alt-üst etti. Birbirine giren düşman kuvvetleri her şeyi bırakıp kaçmaya başladılar. Düşmandan 45 top,

14.000 tüfek, 50 otağ ve 10.000 çadırın yanında Ferdinand’ın otağı, tahtı, altın ve gümüş eşyâları,
arabaları Hasan Paşanın eline geçti. Bozgundan kaçanlar Arşidük’ün etrâfında yeniden toplandılarsa da
Hasan Paşa düşmandan ele geçirdiği topları bunların üzerine çevirerek perişan etti.

Tiryâki Hasan Paşa, düşman karargâhının tamâmının temizlendiğini haber alınca, Arşidük’ün
otağına doğru gitti. Otağın içersinde etrâfı altın ve gümüş parmaklıklı, başları mücevherli ve direklerinin
başı elmaslı bir taht vardı.

Tahtın iki yanında sırma saçaklı on iki koltuk bulunuyordu. Tahtın önünde dört metre uzunluğunda
süslü yemek masası duruyordu. Bunları gören Hasan Paşa, Cenâb-ı Hakk’a şükrâne olarak iki rekat
namaz kıldı ve duâ edip ağladı. Bu zaferin Allahü teâlânın inâyeti ve Peygamber efendimizin mûcizâtı
eseri olduğunu söyleyerek tahta oturdu. Diğer beyler de derecelerine göre koltuklara oturdular. Hasan
Paşa bu büyük muzafferiyeti dört temel esasla kazandıklarını söyledi. Bu esaslar sabır, sebat, birlikte
hareket ve kumandana itaattı. Bu şekilde harekete devam ederlerse Allahü teâlânın kendilerine daha
nice zaferler vereceğini söyleyerek emrindekilere nasihat etti.

Üç ay sürmüş olan Kanije Muhâsarasından sonra Hasan Paşa elde ettiği ganîmeti ancak iki ayda
kaleye nakledebildi. Muhâsara esnâsında hizmeti görülen beylere ve kumandanlara hediyeler dağıtarak
rütbelerini yükseltti.

Sultan Üçüncü Mehmed Han (1596-1603), Avusturya ve müttefiklerinin bozgunuyla neticelenen
bu zafer haberine çok sevindi. İstanbul’da şenlikler yapılmasını emretti. Tiryâki Hasan Paşaya vezir
rütbesi verilip, haslar, murassa kılıç, muhteşem şekilde donatılmış üç hilâlli sancak ve bir de hatt-ı
hümâyun gönderdi.

Pâdişâh, hatt-ı hümâyununda Hasan Paşayı; “Berhudar olasın, sana vezâret verdim ve seninle
mahsur olan asker kullarım ki, mânen oğullarımdır, yüzleri ak ola. Makbûl-i hümâyunum olmuştur.
Cümleyi Hak teâlâ hazretlerine ısmarladım.” diyerek medhü senâ ediyordu.

Pâdişâhın fermânını okuyan Hasan Paşa, ağladı. Sebebini soranlara:
“Kanije Müdafaası gibi küçük hizmetlere de vezirlik verilmeye, pâdişâh mektubu yazılmaya
başlandı. Bizim gençliğimizde böyle küçük hizmetlere vezirlik verilmez. Pâdişâh mektubu yazılmazdı.
Biz ne idik, neye kaldık diye ağlıyorum.” cevâbını verdi.
Hasan Paşa, Kanije Zaferinden sonra 1601 yılında Bosna, 1602 de Budin, 1603’te Rumeli
beylerbeyliğine tâyin edildi. Celâli isyanlarının bastırılmasında Kuyucu Murâd Paşayla birlikte hareket

etti. 1608 yılında tekrar Budin Beylerbeyliğine tâyin edilen Hasan Paşa, 1611 yılında bu vazifedeyken
vefât etti.

Hasan Paşa kahramanlığı, zekâsı, askerî kurnazlığı ve vazifeye bağlılığıyla tanınmıştı. İlme büyük
değer verip, âlimleri sever ve himâye ederdi.

Vefâtı devlet erkânı ve halk arasında büyük üzüntüye sebep olmuştur.

TİTAN (Titanyum)

Alm. Titan (n), Fr. Titane (m), İng. Titanium. Kimyada sembolü Ti olan sert, parlak ve
gümüşümsü bir metal. 1790 yılında İngiliz Villiam Gregor tarafından titanın oksidi keşfedildi. 1795
yılında Alman kimyâcısı Martin H.Klaprotlı başka bir maddeden Gregor’un keşfettiği maddeyi buldu ve
bu oksidin metaline titan ismini verdi.

Bulunuşu: Arz kabuğunda bulunan elementlerin çokluk bakımından on dokuzuncusudur. Volkanik
kayalarda % 0,44 kadar titan bulunduğu hâlde, yerine bağlı olarak bâzı topraklarda % 0,5 ilâ % 1,5
arasında bulunur. Bâzı kırmızı killi topraklardaysa % 12’nin üzerinde bir orandadır. Tabiî sular
umûmiyetle % 10-7 -10-9 kadar titan ihtivâ eder. Meteorlarda % 0,13 titan mevcuttur. Spektral (tayf)
analizlerinden güneşte ve diğer yıldızlarda titan olduğu görülmektedir. Ay taşlarının analizinde % 6 titan
bulunmuştur.

Minerallerde titanın muhtelif bileşikleri bulunmaktadır. Kristal yapısı farklı olan üç çeşit titan oksit
(TiO2) yerine geçebilen titan minerali vardır. Rutil ismindeki titan oksit, tetragonal prizmatik; brokit
ortorombik; anatas ise tetragonal kristal yapıya sâhiptirler. İlmenite (FeO Ti O2= FeTiO3) plaj
kumlarında, kayalarda rastlanır. Avustralya plajlarında çok bulunur.

Özellikleri: Periyodik cetvelde IV B grubu ve 4. periyotta bulunur. Atom numarası 22, atom
ağırlığı ise 47,90’dır. Kütle numaraları 43’ten 51’e kadar olan çeşitli izotopları vardır.

Tabiatta bulunan ve kararlı olan izotoplarının kütle numaraları 46, 47, 48, 49 ve 50’dir. Diğer
izotopları radyoaktiftir.

Titanın oksidasyon basamakları +2, +3, +4’dır. Titanın oksijene, karbona ve azota ilgisi çok
fazladır. Titan 1200°C’de havada yanar. Azotla yanan çok az metal vardır. Bunlardan bir tânesi de
titandır. Derişik (konsantre) sülfat ve klorür asidiyle şiddetli reaksiyon verdiği hâlde bu asitlerin seyreltik
hâliyle yavaş reaksiyon verir.

Titan 1675°C’de erir ve 3260°C’de kaynar. Yoğunluğu 4,51 g/cm3 olup, iki kristal şekli vardır.
Hemen hemen çelik kadar kuvvetlidir. Fakat yoğunluğu çeliğinkinin yarısı kadardır. Tek başına hiç
kullanılmaz. Yalnız bâzı askerî uçaklarda kullanılır. Erime noktası yüksek, fakat ısı iletkenliği ve genleşme
katsayısı düşüktür. Korozyona dayanıklı olduğundan tatbik alanı gittikçe büyümektedir.

Elde edilişi: Titanoksitten saf olmayan titan elde edilebilmektedir. Yüksek sıcaklıkta, elde edilen
titan ilgisi sebebiyle oksijen, azot ve karbonla reaksiyona girer. Bu bileşiklerini titandan ayırmak güçtür.
Bugün saf titan elde etmek için önce TiO2+2C+2Cl2 TiCl4+2CO reaksiyonuna göre önce TiCl4 elde
edilir. Bu TiCl4’ten çeşitli metodlarla saf titan elde edilir.

TiCl4+4Na4NaCl+Ti
TiCl4+2MgTi+2MgCl2
Mg ile titan elde etmek için çelik kaplardan istifâde edilir. Çelik kaplarda gaz olarak helyum veya
argon kullanılır. Fırında çelik kap magnezyumun erime sıcaklığına kadar ısıtılır. Bu sıcaklıkta sıvı titan-
4-klorürle sıvı magnezyum yukardaki denklemdeki gibi reaksiyona girer.
Bileşikleri: Titan oksitlerin çoğu TiO bileşiğinden elde edilir. Titanın oksitleri TiO, Ti2O3
(titanseskioksit), TiO2 (titan-4-oksit veya titan dioksit) ve TiO3 (titan trioksittir). Bunlardan en kararlı
olanı titan dioksit olup, tabiatta serbest halde çoğu minerallerin bünyesinde bulunur. Titan dioksidin
karbonla indirgenmesinden titan monoksit elde edilir. Titan seskioksitse yine titan dioksidin
indirgenmesinden elde edilir.
Titanın birçok bileşikleri olmasına rağmen en meşhur ve çok kullanılan bileşiği titan tetraklorürdür.
Bu bileşik oda sıcaklığında sıvıdır. Titanın diğer halojenlerle tetratalojenür şeklinde bileşikleri vardır
(TiF4, TiBr4, TiI4).
Titan, oksijenle de kökler yapar. Bu kökler titanatlar olup, M= +1 değerli metal kabul edildiğinde
M TiO3, M2TiO3 ve M2Ti2O5 şeklinde tuz meydana getirirler. Sıvı titan karbonla TiC ve azotla da Ti3N4
bileşiklerini verir. Yine titan bor silisyum ve diğer ametallerle reaksiyon verir.
Kullanılışı: Çok pahalı olan titan, sınırlı olarak askerî maksatlarla kullanılır. Titan hem hafif, hem
de mukâvim bir metal olduğu için uçakların, güdümlü mermilerin ve topların geri tepme tertibatlarının
yapımında kullanılır. Korozyona dayanıklı olduğu için kimyevî işlemlerin yapıldığı endüstride kullanılır.
Bu korozyona dayanıklı muhtemelen yüzeyde teşekkül eden titan dioksidin metali kaplamasındandır.

Titan umulmadık şekilde tuzlu suyun korozyonuna dayanıklıdır. Bu yüzden deniz vâsıtalarının suyla
temas eden yerlerinin yapımında kullanılır.

Titan, bakır, çelik ve alüminyum gibi metallere katılır. Bu metallerin birçok özelliklerine etki
etmektedir. Meselâ, paslanmaz çeliğe ilâve edilen titan, karbon ve azot muhtevâsını kararlı tutar. Titan
dioksit boya îmâlâtında pigment olarak, kâğıt, plastik, cam ve seramik sanâyiinde kullanılır. Safir ve
yakut îmâlinde de titan dioksitten istifâde edilir. Titan hidrür (TiH2) toz metalürjisinde, vakum tüplerinde
hidrojen verici olarak kullanılır.

Ba TiO3 bileşiği elektronik endüstrisinde işe yarar. Çünkü, dielektrik sâbiti oldukça yüksektir.
Organik alkali titanatlar, su geçirmeyen madde olarak; titan trioksit, diş porselenlerinin îmâlâtında; titan
tetraklorür, tekstilde (dokumacılıkta) mordan olarak kullanılır. Yine titan 3 sülfattan tekstil endüstrisinde
indirgen madde olarak istifâde edilir.

TİTANİK (TİTANİC) FÂCİASI

İngiliz White Star Line denizcilik şirketine ait lüks donanımlı Titanic yolcu gemisinin 14-15 Nisan
1912 tarihinde Atlas Okyanusunda batması neticesinde meydana gelen fâcia.

Devrinin en büyük ve lüks yolcu gemisi olanTitanic’in, uzunluğu 271 m, genişliği 28 m, derinliği
29 metre, deplasmanı 60.000 tondu. Çift tabanlı tekne gövdesi 16 su geçirmez bölmeden meydana
gelmişti. İçi son derece süslü olan geminin her tarafı pırıl pırıldı. Bir seferde 500 kişi alan yemek
salonundan başka kabul salonları, sigara ve kahve salonları, okuma salonları, geniş karyolalı yatak
odaları, asansörleri, banyoları, alaturka hamamlarına kadar her şeyi vardı. Kısacası gemi her türlü lüks
ve sefâhetin işlenmesine müsaitti. Ayrıca gerek gemiyi inşâ ve idâre eden teknik kadrolar, gerekse
içinde yolculuk yapan kimseler, böyle bir geminin batacağına ihtimal bile vermiyorlardı. Bu gemide
yolculuk yapamayanlar ise kendilerini bahtsız sayıyorlardı.

Günlerce yapılan hazırlıklardan sonra, aralarında pek çok tanınmış şahsiyetin de bulunduğu 2340
yolcusu olan Titanic, 10 Nisan 1912 tarihinde İngiltere’nin Southamton limanından ABD’nin Newyork
şehrine gitmek üzere ilk seferine çıktı. Titanic Atlas Okyanusunda süratle ilerlediği sırada civarda
bulunan gemiler telsizle tehlike teşkil edecek buzdağları gördüklerini haber verdiler. Ancak Titanic
personeli bu uyarıya aldırış bile etmediler. 14-15 Nisan 1912 gecesi 22 deniz mili hızla ilerlediği sırada,
KuzeyAmerika’nın doğusundaki Newfoundlan Adasının 640 km açığında, 15 km boyunda ve 60 m

genişliğindeki bir buz dağına çarptı. Çarpma neticesinde su geçirmez bölmelerden beş tânesi hasar
gördü. Gemi 15 Nisan sabahı 02.20 sıralarında battı. Çevrede bulunan gemiler kazadan bir müddet
sonra olay yerine gelebildiler. Yardımlar neticesinde ölü sayısının artması önlendiyse de 2340 yolcunun
1500’den fazlası öldü.

Fâciada dikkati çeken husus çarpışmayla geminin batması arasında geçen dört saat zarfında,
batmak üzere olan geminin içinde telaştan eser görülmemesiydi. Geminin büyüklüğü ve sağlamlığı
sebebiyle batmasına ihtimal bile verilmediği için herkes zevk ve sefahetine devam ediyordu. Her türlü
içkili eğlence ve fuhuş işleniyordu. Hattâ gemi orkestrası, son dakikaya, su, çalgıcıların dizlerine
gelinceye kadar çalmaya devam etmişti.

Kendisinin günün birinde mutlaka denizde öleceğine inanan orkestra şefine arkadaşlarından biri;
“Gemi batacak olsa, sen de gemide bulunsan ne yaparsın” diye sordu. Şef; “Derhal adamlarımı toplayıp
çalgı çaldırırım.” diye cevap verdi. “Peki hangi havaları çaldırırsın?” sorusuna karşı ise; “O zaman en
sevdiğim havalardan birini “Ben sana her zamandan daha yakınım Yâ Rabbi” havasını çaldırırım” diye
cevap verdi. Titanic’in ihtiyar orkestra şefi bu kazada dediğini yaptı. Vücûdunun yarısı suya batıncaya
kadar; “Ben sana her zamandan daha yakınım Yâ Rabbî” havasını çaldıra çaldıra sulara gömüldü.

Titanic Fâciası üzerine 1913’te Londra’da ilk Uluslararası Deniz Güvenliği Konferansı toplandı.
Konferansın sonunda her gemide yolcuların tümüne yetecek sayıda tahliye sandalının bulundurulması,
yolculuk sırasında sandalların her an kullanılabilir durumda hazır bulundurulması ve gemilerin radyo
mesajlarını tâkip etmeyi 24 saat sürdürmeleri mecburiyeti getirildi. Ayrıca gemilerin Atlas Okyanusunun
kuzey kesimindeki buz dağları konusunda uyarılması için Uluslararası Buzdağı Devriyesi kuruldu.
Titanic’in enkazı 1 Eylül 1985’te Okyanus’un 3950 m derinliğinde bulundu.

TİTO, Josip Broz

Yugoslav devlet ve siyâset adamı. 7 Mayıs 1892’de Hırvatistan-Kumrovec’te doğdu. On beş
çocuklu fakir bir köylü âilesinin yedinci çocuğudur. Babası Hırvat, annesi Slovendir.

On üç yaşlarındayken Sisak kasabasına yerleşti. Burada çilingir çırağı olarak çalışmaya başladı.
Gençlik yıllarında Trieste, Bohemya ve Almanya’da metal işçiliği yaptı. Çalıştığı yerlerde sendika
faaliyetlerine katılarak aktif görevler aldı ve Hırvatistan Sosyal Demokrat Partisine girdi.

Zagrep’teki 25. Alay’da askerlik hizmetini yapmak üzere silah altına alındı. Bu sırada Birinci Dünyâ
Savaşı başladı. Ağustos 1914’te askerî birliğiyle birlikte Sırbistan’a gönderildi. Bu savaşa karşı olduğunu
söyleyerek propaganda yapmaya başladı. Suçlu görülerek Petrovaradin (Petervaradin)de tutuklanarak
hapse atıldı. Ocak 1915’te serbest bırakılarak, Karpat cephesinde tekrar savaşa katıldı ve bâzı yararlıklar
gösterdiği için cesâret madalyası verildi. Bukovina Cephesinde çarpışırken bir kazak askeri tarafından
süngüyle ağır bir şekilde yaralandı. Rus ordusuna esir düştü.

Bolşeviklerin safında 1917-1920 devrime ve iç savaşlarına katıldı. 1920’de bir Rus kadınıyla
evlenmiş olarak Yugoslavya’ya geri döndü. Yugoslavya Komünist Partisinin kurucuları arasında yer aldı.

Komünist Partisine bağlı olarak yürüttüğü siyâsî faaliyetlerinden dolayı birçok kere tutuklandı.
Özellikle 1928’deki soruşturmasının netîcesinde altı yıl hapis cezâsına mahkum edildi. 1934’te hapisten
çıktı. Moskova, Paris, Prag ve Viyana’ya görevli olarak gitti.

1936’da Paris’te enternasyonal tugayların İspanya’ya geçişini organize etti. Bu çalışmalarından
dolayı Yugoslavya Komünist Partisi genel sekreterliğine getirildi. Tekrar Yugoslavya’ya döndü (1937).
Bu sırada İkinci Dünyâ Savaşı çıktı. Uzice’de bir kurtuluş savaşı komitesi kurdu. İşgal kuvvetlerine ve
onlarla işbirliği yapan “Ustaşalar”a karşı gerilla savaşına başladı. Çevresindeki kişilere görev verirken
ve iş yaptırırken, sık sık “Tİ-TO, Tİ-TO (Sen bunu, Sen Bunu... yap)!” dediği için arkadaşları kendisine
esas ismi olan Josip Broz’un yanına Tito lakabını eklediler. Her yerde bu lakapla meşhur oldu.

Tito, Yugoslavya’nın bir federasyon biçiminde teşkilatlanmasını savundu ve fikri zamânın devlet
adamı Churchil tarfından desteklendi. Rakîbi olan Mihailovic’i saf dışı bıraktı. Partizanlardan meydana
gelen bir ordu kurarak devrim hükümetinin başına geçti.

Alman Nazi birliklerinin, 1941’de Yugoslavya’ya girmesi, çok milliyetli insan gruplarından meydana
gelen ülkenin parçalanmasına yol açtı. Daha sonra Nazi Almanyasının Rusya’ya (SSCB) saldırması
üzerine, Yugoslavya Komünistleri de Tito başta olmak üzere bir direniş hareketini teşkilatlandırmaya
başladı. Tito, Yugoslavya halkını birlik, berâberlik, kardeşlik ve bağımsızlık çağrısı yapan bir bildiriyle
ayaklandırdı. Ayaklanmanın hızla yayılması sonucu Yugoslavya’nın yarısı bağımsızlığa kavuştu. Tito ve
kendisine bağlı Partizanlar grubu bir anda Yugoslavya’da herkes tarafından tanındı. Almanların yoğun
baskılarına rağmen, Partizan grubunun hareket ve fikirleri benimsendi. Tito hareket ve kabiliyetleri
yüksek, vatanları için gözlerini kırpmadan canlarını verebilecek işçilerden meydana gelen, gerilla
tugayları kurdu. Hitler 1943’te Partizan hareketlerinin bu şekilde kuvvetlenmesi üzerine Neretta ve

Sutjeska’ya saldırıda bulundu. Tito taraftarı Partizanların bu saldırıda 6000’in üzerinde kayıpları
olmasına rağmen, Alman kuşatmasına karşı koyarak geri püskürttüler.

Tam bu sırada (1943), İtalya Almanya’ya teslim oldu. Partizan grubunu komuta eden Tito ise
SSCB ve diğer büyük devletlere haber vermeden gizlice Partizan parlamentosunu (Yugoslavya Antifaşist
Ulusal Kurtuluş Konseyi) topladı. Bir geçici devrim hükûmeti kurdu. Yugoslavya’nın eşit halklardan
meydana gelen federal bir topluluk olduğunu îlân etti. Bu çalışmalarından dolayı Tito’ya 1943’te
Yugoslavya Mareşalliği, daha sonra Hükûmet Başkanlığı ve Başkomutanlığı da verildi (7 Mart 1945).
Aynı yıl seçimlere gidildi. Tito’nun partisi olan Halk Cephesi seçimlerde gâlip çıktı. Seçimlerden hemen
sonra resmen Yugoslavya Federal Cumhûriyetini kurarak ülkedeki monarşi (krallık) yönetimine son
verdi.

Tito; komşu devletlerde başgösteren halk demokrasisi diye adlandırılan ayaklanmaları
desteklemesi; Atina hükûmetine karşı Yunan komünistlerine her konuda yardım etmesi, Yugoslavya’da
açıkça sosyalist bir rejim uygulaması üzerine batı, Tito’dan desteğini çekti. Bu sırada Yugoslavya’yı kendi
yönetim ve denetimi altına almak isteyen Stalin ile Tito’nun arası açıldı. Tito’nun, Yugoslavya’nın
müstakil ve bağımsız bir devlet olarak kalmasını istemesi bu anlaşmazlığın başlıca sebebiydi.

Stalin 1953 yılında ölünce, SSCB idârecileri, Tito’ya yeni bir yaklaşımda bulundular. 2 Haziran
1955’te Sovyet Başkanı Kuruşçev Belgrad’ı ziyâret etti ve Stalin’in politikasını resmen kınadı.

Tito, devlet yönetiminde milliyetçi olduğu kadar, komünist rejiminin ideolojisini de kabullenmekle,
Komünist Sovyet Rusya karşısında bağımsız bir tutum içine girdi. Bu siyâsetiyle Sovyet Rusya’ya, batı
devletlerine ve ABD’ye yaklaşmayı becerdi. Hattâ iktisâdî, askerî ve mâlî yardımlar sağladı.

13 Ocak 1953’te Yugoslavya Devlet Başkanı seçildi. Yugoslavya’yı Sosyalist Federal Cumhûriyet
hâline getirdi. 1968’de Rusya’nın Çekoslovakya işgâlini kınadı. 1962-70 yılları arasında sık sık Asya,
Afrika ve Lâtin Amerika’ya geziler yaparak bağlantısızlar hareketini güçlendirdi. 25 Üçüncü Dünyâ
Ülkesinin bir araya gelip Bağlantısızlar Konferansı düzenlenmesini sağladı. Bunların Sovyet Rusya’nın
nüfûzundan kurtarılmasını başardı.

1970 yıllarında Yugoslavya’nın bölgesel savunma sistemini kurmasını savundu. 1974’te kollektif
başkanlık sistemiyle aynı görüşü resmen kabul edildi. Aynı yıl (1974) ömür boyu devlet başkanlığına
getirildi.

Tito, 1980 yılında ölünce yerine 1974’te anayasayla kurulan kollektif başkanlık idâresi geldi.
1989’da doğu Blokunda görülen yenileşme hareketleri Yugoslavya’ya da sıçradı. 1990’da Yugoslavya’da
çok partili düzene geçildiyse de; bugün hâlâ karışıklıklar devam etmekte ve slav zulmü sürmektedir
(1994).

TİTREME

(Bkz. Tremor)

TİVNİKLİ FÂRUK EFENDİ

Son asırda Erzurum’da yetişen din adamlarından. Emiroğulları sülâlesine mensuptur. 1881
senesinde Erzurum’un Tivnik (Altınbulak) köyünde doğdu. İlk öğrenimini köyünde gördü. Sarf, nahiv
(gramer), mantık, meâni dersleri okudu. 1889’da Erzurum’a geldi. Şehrin birinci sınıf târihî
medreselerinden Fevziye Kurşunlu Medresesine girdi. Burada on beş sene ilim tahsil etti. 1913
senesinde yüksek dereceyle icâzet (diploma) aldı. Şer’i ve naklî ilimlerin çoğunda, hele hadis, kelâm,
fıkıh, târih, siyer ilimlerinde yüksek derece sâhibi oldu. Tahsil esnâsında talebe müzâkereciliği yapmak
sûretiyle hocası Şavşatlı Süleyman Efendinin yanında yardımcı olarak vazife gördü. Ayrıca Erzurum
Muallim Mektebine (Öğretmen Okulu) devam edip yüksek dereceyle mezun oldu.

Erzurum’un Rus işgâlinden kurtuluşundan sonra kısa bir müddet belediye ve vilâyet işlerinde
bulundu. İlk resmî ve ilmî vazife olarak Erzurum Mekteb-i Sultânîsi (Lise) din dersleri ve Farsça
hocalığına tâyin edildi. Sonra Muallim Mektebinde yine din dersleri hocalığına getirildi. İlâve olarak
kelâm ve rûhiyat (psikoloji) derlerine de girdi. Daha sonraErzurum Kız Ortaokulunun din dersleri, târih-
coğrafya hocalığı da verildi. Ayrıca Gacıroğlu Medreselerinde tarih, coğrafya ve İslâm târihi dersleri
okuttu. Aynı zamanda Ulu Câmi başta olmak üzere Emir Şeyh, Gürcü Mehmed Paşa, Ayaz Paşa, Bakırcı,
Narmanlı gibi câmilerde Müslümanlara vâz ve nasîhat etti. Yirmi beş sene müddetle İslâmiyetin emir ve
yasaklarını anlatarak insanların kurtuluşu için gayret etti. 1928’de biraz yorulduğu için bu hizmetleri
bırakıp köyüne çekildi. Bununla berâber 1938 Ramazanında hastalığına kadar Erzurum merkez vâizi
olarak köyde ve şehirde insanlara nasîhate devam etti. Bilhassa son dönemde unutulmuş olan toprak
mahsulleri zekâtının (öşür) verilmesinin önemini devamlı olarak anlatırdı. İsteyenlere Arapça, Farsça
okutup fıkıh dersleri verdi. Bir ara Erzurum’da teşekkül eden Türk ve İslâm Eserlerini Tedkik heyetinde
vazife aldı. Buradaki çalışmaları esnâsında Erzurum’da Asâr-ı Atîka Tedkikleri adlı kıymetli bir eser

yazdı. Müsteşrik Dozy’nin Târih-i İslâmiyet adlı eserine karşı reddiye yazdı. Fakat bu eserleri
bastırılamadı. 1953 senesinde vefât etti. Kabri Tivnik köyündedir.

TİYATRO

Alm. Theater, Fr. Théatre, İng. Theatre. Bir sahnede, seyirciler önünde oyuncuların temsil etmesi
maksadıyla yazılmış edebî eser. Yunanca “theatron”dan doğmuştur. Eskiden temsil verilen yer mânâsına
gelirken, daha sonra temsil edilen eser olarak da kullanılmıştır. Temsil yeri ve eser, tiyatronun edebiyât
ögesidir. Bu edebiyât ögesi yanında tiyatro kavramı içine oyunculuk, sahne düzeni, ışıklandırma, dekor,
kostüm, müzik, dans gibi unsurları da katmak gerekir. Türkçede tiyatro yerine temâşa eseri, seyirlik
oyun terimleri de kullanılmıştır.

Tiyatronun diğer edebî eserlerden en önemli farkı; diğer edebî eserler okumak ve dinlemek için
yazılmışken, bunun sahnede seyirci önünde oynanmasıdır. Roman ve hikâye mücerrettir. Değer
ölçülerini, okuyanın sübjektif kanâat ve anlayışlarından alır. Onların yanında tiyatro müşahhastır. Göze
görünür bir karaktere sâhip olması, canlı olarak meydana geliş niteliğiyle toplum psikolojisine hitâb
eder. Kendisi de seyircinin kollektif vicdanından güç alır.

Bir tiyatro eserinde eseri yazan kişi veya kişilere “müellif”, yazılı bir metin veya dile getirilmesi
oyunculara bırakılmış tasarıya “eser”, oyunu sahnede canlandıran kişilere “oyuncu” denilir ve bu üç
varlık muhakkak bulunur. Ayrıca eserin sahnelenmesinde vazîfe alan yönetici, dekoratör, ışıkçı, suflör
gibi diğer yardımcı elemanlar da vardır.

Bir tiyatro eserinde; konu, kişiler, çevre, zaman, üslûp, amaç gibi altı unsur vardır. Tiyatroda
sosyal hayâtın ve insan karakterlerinin tahlil ve tenkitleri yapılır. Tiyatroda en önemli hususlardan biri
dildir. Fazla ağır olmaması, konuşma diline benzemesi istenir. Böylece ince fikirlerin ve esprilerin seyirci
tarafından kolayca kavranması sağlanmış olur.

Tiyatronun gelişmesi:
Taştan yapılan ilk tiyatro binâları M.Ö. 4. yüzyılda görüldü. Yunan tiyatrosu bir tapınaktaydı.
Ortaçağ ve 16. yüzyıl batı dünyâsının kiliselerinde, âyin yapmak, İncil’deki hikâyeleri oynamak için
tahtadan sahneler düzenlenirdi.
Tiyatro, batıl inançlardan doğmuştur. Aristoteles, tiyatroyu insan hareketlerinin bir taklidi, temsili
sayar. İnsanlar belli zamanlarda yaptıkları törenlerde, tapındıkları tanrıları, ilâhları temsil etmek için

maske kullandılar. Avrupa’da M.Ö. 40-10 bin yıl önceden kalma mağara resimlerinde el ve yüzlerine
hayvan postu geçirmiş, hareket hâlinde insanlar görülmektedir. Bunlar ilk tiyatro örnekleri sayılabilir.
Şamanist törenlerde, şaman, bir ilâhın temsilcisidir. M.Ö. 6. yüzyılda, eski Yunan’da, şarap tanrısı
Dionysos için düzenlenen törenlerde, şenliklerde bir koro dithyrambos şarkıları söyler, maskeli kişiler
sahnede oynardı. Böylece bâzı değişikliklerle Avrupa tiyatrosunun temeli atılmış oldu. Dionysos
cümbüşlerinde sergilenen azgın ve utanç verici sahneler trajedi (tragedya) adını aldı. Trajedilerde kader,
ahlâk, töre anlayışı daha sonraları da eski Yunan felsefe ve kültürüne göre anlatıldı. M.Ö. 5. yüzyıldan
îtibâren ortaya çıkan komedilerse Dionysos törenlerine trajedilerden daha çok bağlıdır. Yunanca komos
(eğlence, şenlik) kelimesinden türeyen komedide soytarılık, hokkabazlık, ahlâksızca münâsebetler,
bahar âyinleri, Atinalıların erotik yaşayışları oldukça geniş yer tutar. Öyle ki 10.000, 20.000 kişilik bir
şehir halkının, kitle hâlinde bu şenliklere katıldığı görülmüştür. Her yıl Almanya ve Brezilya gibi ülkelerde
düzenlenen faşing ve karnaval eğlenceleri bu çeşitten tiyatro geleneğinin günümüzdeki görüntüsüdür.

İtalya’ya tiyatro, Roma döneminde Yunanlılardan sıçramıştır (M.Ö. 3. yüzyıl). Yunan tiyatrosunun
bir taklidi olan İtalya tiyatrosunda şehir halkının kitle hâlinde katılma oranı Yunanistan’dan daha da
fazladır. Trajedinin yıkıntıları arasından doğan Pandomima (pantomim: müzikli, danslı, sözsüz oyun)
Roma’da gelişmiş bir seyirlik türüdür.

Ortaçağda Hıristiyanlık, kendi inancının tiyatrosunu kurdu. Akrobatlar, soytarılar yapılan
şenliklerde ve sarayda halkın ilgisini çekmesine rağmen, kilise ve manastırlarda kendi oyunlarını
sergiledi (10-13. yüzyıllar). 15-16. yüzyıllardaysa profesyonel topluluklar sahnede görüldü.

Rönesans tiyatrosu (15. yüzyıl) İtalya’da başladı, İngiltere’de önem kazandı. İtalya, reform
hareketi dışında kaldığından kilise tiyatrosu (âyin oyunu)nu devam ettirdi. Avrupa’da 16. yüzyıl
sonlarında düşünce, ahlâk ve inanç çatışmaları yeni boyutlar kazandı. İngiltere’de toplumun her
kesimine seslenen Shakespeare’nin oyunlarını zenginler destekledi (1590). Fransa’da tiyatro
topluluklarının yaygınlaşması 16. yüzyıla rastlar. Corneille ve Racine konularını Yunan-Roma
mitolojilerinden alır. Moliere, halk tiplerini seçer ve modern komedinin kurucusu olur.

On sekizinci yüzyıl Avrupa tiyatrosu, orta sınıfa seslenir. Ahlâkî anlayışla rönesans öncesinin kilise
tiyatrosunu andırır. Âile konuları ve hissîlik ön plâna çıkar. Klâsik trajedi, daha çok operada görülür.
Komediler, bu yüzyılın en tutulan türü olur.


Click to View FlipBook Version