The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by kitablarinmuhteviyati, 2021-12-04 14:02:25

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Keywords: Yeni Rehber Ansiklopesidi

mücevherat, bakır işleri, dantel; Vakfıkebir’de heybe, şal, peştemal; Araklı’da sepet, şimşir kaşık;
Sürmene’de bıçakçılık gibi el sanatı gelişmiştir.

Eğitim: İlde eğitim seviyesi düşüktür. Okur-yazar oranı % 60 civârındadır. İlde 18 Anaokulu, 864
ilkokul, 127 ortaokul, 15 meslekî ve teknik ortaokul, 37 lise, 47 meslekî ve teknik lise ve Karadeniz
Teknik Üniversitesi vardır. Üniversiteye bağlı çeşitli fakülte ve meslek yüksekokulları mevcuttur.

İlçeleri
Trabzon ilinde; Merkez ilçe (Trabzon), Akçaabat, Araklı, Arsin, Beşikdüzü, Çarşıbaşı, Çaykara,
Dernekpazarı, Düzköy, Hayrat, Köprübaşı, Maçka, Of, Sürmene, Şalpazarı, Tonya, Vakfıkebir ve Yomra
ilçeleri vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 216.605 olup, 143.941’i ilçe merkezinde, 72.664’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 42, Çağlayan bucağına bağlı 6 köyü vardır. Yüzölçümü
168 km2 olup, nüfus yoğunluğu 1289’dur. İlçe toprakları dar kıyı şeridi ve hemen ardından yükselen
dağlardan meydana gelir.
Ekonomisi tarım ve sanâyiye dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri fındık, çay, mısır, tütün ve fasulyedir.
Kıyı kesimlerde büyükbaş hayvan besiciliği yaygın olarak yapılır. Balık yağı ve unu fabrikası, un
fabrikaları, çimento fabrikası, tuğla ve kiremit fabrikaları ve tütün işleme, fındık kırma atölyeleri başlıca
sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi tabiî bir limanın kıyısında transit yolunun üzerinde ve Boztepe eteklerinde
kurulmuştur. Giresun-Rize karayolu ilçe merkezinden geçer.
Akçaabat: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 99.826 olup, 25.285’i ilçe merkezinde, 74.541’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez ilçeye bağlı, 62, Derecik bucağına bağlı 10 köyü vardır.
İlçe torakları dar bir kıyı şeridiyle, güneydeki dağlık kesimden meydana gelir. Dağlık kesimin
içlerine doğru genişleyen kıyı şeridinde tarım yapılır. Başlıca tarım ürünleri mısır, fındık ve zeytindir.
Balıkçılık ve büyükbaş hayvancılığı gelişmiştir. Son zamanlarda çilekçilik de gelişmektedir. İlçede tütün
işleme atölyesiyle hayvan yemi de üreten bir süt fabrikası vardır.
İlçe merkezi deniz kıyısında Giresun-Trabzon sâhil yolunda kurulmuştur. İl merkezine 14 km
mesâfededir. Merkez ilçeyle birleşmek üzeredir.

Araklı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 55.419 olup, 12.141’i ilçe merkezinde, 43.278’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 27, Dağbaşı bucağına bağlı 14 köyü vardır. Yüzölçümü 372
olup, nüfus yoğunluğu 149’dur.

İlçe toprakları dar bir kıyı şeridinin hemen arkasından başlayan dağlardan müteşekkildir. Trabzon
Dağları ilçenin büyük bir bölümünü kaplar. Yağışların bol olması dağlık bölümlerde gür bir ormanlık
alanın doğmasına sebep olmuştur. İlçenin orta kesimlerindeki dağların, yamaçlarında yüksekliği 1750-
2200 m arasında değişen platolar yer alır. İlin en uzun akarsuyu olan Karadere ilçe merkezinden geçerek
Karadeniz’e dökülür.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri çay ve fındıkdır. Hayvancılık ekonomide önemli
bir yer teşkil eder. Besi hayvancılığı gelişmiş olmasına rağmen, yaylacılık hâlâ önemini korumaktadır.
En çok sığır beslenir. İlçede üretilen çayın işlendiği bir çay fabrikası vardır.

İlçe merkezi, Karadeniz’in kıyısında kurulmuştur. Trabzon-Rize karayolu ilçe merkezinden geçer.
İl merkezinin 41 km doğusundadır. 1953’te ilçe olmuştur.

Arsin: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 33.432 olup, 6705’i ilçe merkezinde, 26.727’si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 23 köyü vardır. Yüzölçümü 169 km2 olup, nüfus yoğunluğu 198’dir.

Bütün Karadeniz kıyısında olduğu gibi Arsin’de de dar kıyı şeridinin hemen arkasından kıyı dağları
yükselir. Sık fakat kısa olan akarsular, dağları parçalarlar. İlçenin tarım ve yerleşim alanları sınırlıdır.
Başlıca ürünleri, fındık ve mısırdır. Kıyılarda balıkçılık gelişmiştir.

İlçe merkezi, Karadeniz kıyısında Trabzon-Rize karayolu üzerindedir. İl merkezine 15 km
uzaklıktadır. 1959’da ilçe merkezi olan Arsin’de belediye 1952’de kurulmuştur.

Beşikdüzü: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 28.794 olup, 14.047’si ilçe merkezinde, 14.747’si
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 28 köyü vardır. Vakfıkebir’e bağlı bucakken 19 Haziran
1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu.

İlçe bütün Karadeniz kıyısında olduğu gibi dar kıyı şeridi ve hemen arkasından yükselen kıyı
dağlarından meydana gelir. İlçenin tarım alanları sınırlıdır. Dağlık kesimleri kaplayan ormanları;
kızılağaç, gürgen, kayın ve ladin ağaçlarından meydana gelir. Başlıca tarım ürünleri patates, mısır, fındık
ve çaydır. Hayvancılık ekonomide önemli yer tutar. Kıyı kesimlerde balıkçılık gelişmiştir.

İlçe merkezi Trabzon-Giresun karayolu üzerinde ve deniz kıyısında kurulmuştur.

Çarşıbaşı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 19.287 olup, 6002’si ilçe merkezinde, 13.285’i
köylerde yaşamaktadır. Merkeze bağlı 21 köyü vardır. Vakfıkebir ilçesine bağlı bucakken 16 Mayıs
1990’da 3647 sayılı kânunla ilçe oldu.

İlçe toprakları dar kıyı şeridi ve hemen arkasından yükselen kıyı dağlarından meydana gelir. Dağlar
derin akarsu vâdileriyle parçalanmıştır. İlçenin tarım alanları sınırlıdır. Dağlık bölümdeki ormanlar
kızılağaç, gürgen, kayın ve ladin ağaçlarıyla kaplıdır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri patates, mısır ve fındıktır. Büyükbaş hayvancılığı
ekonomide önemli yer tutar. Kıyı kesimlerinde balıkçılık yapılır.

İlçe merkezi Trabzon-Giresun karayolu üzerinde ve deniz kıyısında kurulmuştur.
Çaykara: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 21.660 olup, 2250’si ilçe merkezinde, 19.410’u
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 20, Uzungöl bucağına bağlı 9 köyü vardır.
İlçe toprakları denizden içeride ve dağlık kesimde yer alır. Toprakların büyük bölümünü Doğu
Karadeniz Dağları kaplar. İlin en yüksek noktası olan Çakırgöl Dağı (3063 m), İlçe topraklarının
güneybatısında yer alır. Dağların eteklerinde yüksek yaylalar vardır. Solaklı Çayı ve kolları ilçenin en
önemli akarsuyudur. İlçe sınırları içinde iki göl bulunur. Bunlar Çakırgöl ve Uzungöl’dür.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En çok sığır beslenir. Müsâit alanların azlığı sebebiyle tarım çok
az yapılır. En çok mısır yetiştirilir. Fasulye, patates, fındık, çay ve elma yetiştirilen diğer tarım
ürünleridir. İlçe topraklarının geneli ormanlarla kaplı olduğundan, ormancılık ekonomide önemli bir yer
tutar. Ormanlar kayın, gürgen, köknar, sarıçam ve ladin ağaçlarıyla kaplıdır.
İlçe merkezi Solaklı Çayı kenarında kurulmuştur. Daha çok bir köy görünümünde olan ilçeden kıyı
yolunu Bayburt’a bağlayan karayolu geçer. İl merkezine 77 km uzaklıktadır.
Dernekpazarı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 8181 olup, 2686’sı ilçe merkezinde, 5495’i
köylerde yaşamaktadır. Merkeze bağlı 11 köyü vardır. Çaykara’ya bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644
sayılı kânunla ilçe oldu.
İlçe toprakları kıyıdan iç kesimde ve dağlık bölgede yer alır. Dağların eteklerinde hayvancılıkta
önemli yer tutan yüksek yaylalar vardır. Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En çok büyükbaş hayvan
beslenir. Düz alanların azlığı yüzünden tarım çok az yapılır. Başlıca tarım ürünü mısırdır. Ayrıca fındık,
patates, fasulye ve çay az miktarda yetiştirilir. İlçe topraklarının büyük kısmı ormanlarla kaplı

olduğundan, ormancılık ekonomide önemli yer tutar. Ormanlar kayın, gürgen, köknar, sarıçam ve ladin
ağaçlarıyla kaplıdır.

İlçe merkezi Solaklı Çayı kenarında kurulmuştur. Dağınık bir kuruluş düzenine sâhip ilçeden Of-
Bayburt karayolu geçer.

Düzköy: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 20.974 olup, 4793’ü ilçe merkezinde 16.181’i
köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları kıyıdan içerde dağlık kesimde yer alır. Ekonomisi hayvancılık ve
ormancılığa dayalıdır. Büyükbaş hayvan besiciliği gelişmiştir. Ormanlar kayın, gürgen, köknar, sarıçam
ve ladin ağaçlarıyla kaplıdır. Tarıma müsâit alanlar azdır. Başlıca tarım ürünleri mısır, tütün ve az
miktarda fındıktır. İlçe merkezi Kale Deresi kenarına yakın kurulmuştur. Akçaabat’a bağlı bir bucakken
9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.

Hayrat: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 20.506 olup, 4168’i ilçe merkezinde, 16.338’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 26 köyü vardır.

İlçe toprakları kıyıdan içeride, Doğu Karadeniz Dağları eteklerinde yer alır. Ekonomisi tarım ve
hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünü çay ve mısırdır. Of’a bağlı bir bucakken 9 Mayıs 1990’da
3644 sayılı kânunla ilçe oldu.

Köprübaşı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 14.416 olup, 4343’ü ilçe merkezinde, 10.073’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 11 köyü vardır. İlçe toprakları kıyıdan içeride olup, Doğu
Karadeniz Dağlarıyla kaplıdır. Dağlar, kestane, kızılağaç, kayın, köknar, sarıçam ve ladin ağaçlarından
meydana gelen ormanlarla kaplıdır.

Ekonomisi hayvancılık ve ormancılığa dayalıdır. Genelde büyükbaş hayvan beslenir. Az da olsa,
tarım yapılan ilçede mısır, çay, fındık ve patates başlıca tarım ürünleridir. İlçe merkezi Sürmene Çayı
kıyısında kurulmuştur. Sürmene’ye bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.

Maçka: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 42.324 olup, 7673’ü ilçe merkezinde, 34.651’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 52, Esircioğlu bucağına bağlı 16 köyü vardır. Yüzölçümü
1000 km2 olup, nüfus yoğunluğu 42’dir.

İlçe topraklarını Zigana Dağları kaplar. Bu dağların en yüksek noktası Deveboyu Tepesi (3.082 m)
dir. Dağlar, Değirmendere Akarsuyu ile derin biçimde parçalanmıştır. Yüzölçümü bakımından ilin en
büyük ilçesidir. Denize kıyısı yoktur.

Ekonomisi tarım ve ormancılığa dayanır. Başlıca tarım ürünleri mısır, patates, elma ve fındıktır.
Hayvancılık ekonomide önemli yer tutar. Büyükbaş hayvancılığı gelişmiştir. Yaylacılığın yaygın olduğu
ilçenin tereyağı ve diğer süt ürünleri meşhurdur. Zengin ormanlara sahip olduğundan Maçka’da orman
ürünlerini işleyen atölyeler ve bir kereste fabrikası vardır.

İlçe merkezi Değirmendere kıyısında ve Trabzon-Gümüşhane-İran transit karayolu üzerinde
kurulmuştur. İl merkezine 28 km mesâfededir. Maçka belediyesi 1908’de kurulmuştur.

Of: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 65.433 olup, 14.948’i ilçe merkezinde, 50.485’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 47 köyü vardır. İlçe toprakları dar kıyı şeridinin ardından yükselen
dağlık kesim Solaklı, Baltacı çayları tarafından derin şekilde parçalanmıştır.

Ekonomisi tarım ve balıkçılığa dayalıdır. Çay, mısır ve patates en çok yetiştirilen tarım ürünleridir.
Hayvancılık gelişmiş olup, sığır ve koyun besiciliği yapılır.

İlçe merkezi deniz kıyısında ve Trabzon-Rize karayolu üzerinde kurulmuştur. İl merkezine 61 km
mesâfededir. Of Belediyesi 1873’te kurulmuştur.

Sürmene: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 35.306 olup, 12.008’i ilçe merkezinde, 23.298’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 18, Küçükdere bucağına bağlı 10 köyü vardır.

İlçe toprakları genelde dağlıktır. Kıyıdan sonra ormanlarla kaplı Karadeniz Dağları yükselir.
Ormanlar kestâne, kızılağaç, kayın köknar, sarıçam, ladin ağaçlarından meydana gelir. Dağlar,
akarsularla parçalanmıştır. Sürmene Deresi, İsirli ve Musalı dereleri önemli akarsularıdır.

Ekonomisi tarım ve balıkçılığa dayanır. Başlıca tarım ürünleri çay, fındık, mısır ve patatestir.
Hayvancılık da ekonomide önemli yer tutar. İlçede bir çay fabrikası vardır. Bıçak yapımı bölgeye âit el
sanatlarıdır. Kıyı şeridinde tekne ve küçük gemi yapılan merkezleri vardır.

İlçe merkezi Sürmene Deresi kenarında ve Trabzon-Rize karayolu üzerinde kurulmuştur. İl
merkezine 47 km mesâfededir. Sürmene belediyesi 1854’te kurulmuştur.

Şalpazarı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 18.983 olup, 3665’i ilçe merkezinde, 15.318’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 24 köyü vardır. İlçe toprakları kıyıdan içerde olup, dağlıktır.
Ekonomisi hayvancılık ve ormancılığa dayalıdır. Dağlar genelde kızılağaç, gürgen, kayın ve ladin
ağaçlarından meydana gelmiş ormanlarla kaplıdır. Süt ürünleri ve tereyağı meşhurdur. İlçe merkezi
Zigana Dağları eteklerinde kurulmuştur. Vakfıkebir’e bağlı bir bucakken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı
kânunla ilçe oldu.

Tonya: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 25.790 olup, 11.058’i ilçe merkezinde, 14.732’si
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 16 köyü vardır. Yüzölçümü 265 km2 olup, nüfus
yoğunluğu 97’dir.

İlçe toprakları akarsularla parçalanmış dağlık alanlardan meydana gelmiştir. Kızılağaç, kayın,
gürgen ve ladin ağaçlarıyla kaplı dağların yüksek kısımlarında hayvancılık ve sayfiye yönünden önemli
yaylalar vardır. Önemli akarsuları Foldere ve Kale deresidir. Denize kıyısı olmayan ilçelerden biridir.

Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. İlçede tarıma elverişli düzlük yoktur. Süt üretimi gâyesiyle daha
çok büyükbaş hayvan yetiştirilir. Süt ürünlerinden tereyağı ve kaşar peyniri meşhurdur.

İlçe merkezi Foldere Vâdisinde kurulmuştur. İl merkezine 57 km uzaklıktadır. İlçe gelişmemiş,
küçük bir yerleşim merkezidir. Tonya belediyesi 1954’te kurulmuştur.

Vakfıkebir: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 38.244 olup, 20.564’ü ilçe merkezinde, 17.680’i
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 34 köyü vardır.

İlçe toprakları kıyı kesimleri düz, iç kesimleri ise akarsularla parçalanmış dağlarla kaplıdır. En
önemli akarsuyu Foldere’dir. Dağlık kesimleri kızılağaç, gürgen, kayın ve ladin ağaçlarından meydana
gelmiş ormanlarla kaplıdır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Patates, çay, fındık, mısır ve elma önemli tarım ürünleridir. Çilekçilik
gelişmektedir. Hayvancılık da ekonomide önemli rol oynar. Kıyı kesimlerde yaşayanların bir kısmı
balıkçılıkla uğraşır. İlçede heybe ve kilim dokuma sanatları gelişmiştir. İlçe topraklarında çinko, kurşun
yatakları vardır. Hayvancılık ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. Tereyağı meşhurdur.

İlçe deniz kıyısında Giresun-Trabzon yolu üzerinde kurulmuştur. İl merkezine 45 km mesâfededir.
Vakfıkebir belediyesi 1894’te kurulmuştur.

Yavuz Sultan Selim Han, Trabzon vâlisiyken annesi Gülbahar Sultan kendisini ziyâret için deniz
yoluyla gelirken fırtınaya tutulur. Sâlimen karaya ayak basarsam orasını vakıf yapacağım der ve tabiî
bir liman olan Vakfıkebir’de karaya çıkar ve burasını vakıf yapar. İlçenin ismi de oradan gelir.

Yomra: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 30.669 olup, 7335’i ilçe merkezinde, 23.334’ü
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 20 köyü vardır. Yüzölçümü 207 km2 olup, nüfus yoğunluğu
148’dir.

İlçe toprakları dağlıktır. Kıyı kesiminin hemen arkasından Trabzon Dağları yükselir. Dağdan
kaynaklanan sular, küçük derelerle Karadeniz’e dökülür. Bu derelerin önemlileri Kalata ile Yanbolu

dereleridir. Dağlar kızılağaç, kayın ve ladin ağaçlarından meydana gelmiş ormanlarla kaplıdır. Yüksek
kesimlerde hayvancılık açısından önemli yaylalar vardır.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Mısır, fındık ve patates başlıca tarım ürünleridir. Hayvancılık
ekonomide önemli yer tutar. Kıyı kesimlerinde halk balıkçılıkla uğraşır ilçede, balık yağı ve balık unu,
katgüt, galvanizli saç, tuğla ve kiremit fabrikaları vardır.

İlçe merkezi Karadeniz kıyısında, Trabzon-Rize sâhil yolu üzerinde kurulmuştur. İl merkezine 12
km mesâfededir. İl merkeziyle birleşmek üzeredir. Yomra belediyesi 1953’te kurulmuştur.

Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Karadeniz’in sembolü kabul edilen, ikinci İstanbul olarak vasıflandırılan Trabzon; târihî eserleri,
tabiî güzellikleri, zengin folkloru ve elverişli iklimiyle şirin bir ilimizdir. Fâtih’in yıktığı üç imparatorluktan
birine başşehirlik yapan il, târihî eserler yönünden oldukça zengindir. 1830 yangını sırasında eski
eserlerin çoğu imhâ olmuştur. Başlıca târihî eserleri şunlardır:
Gülbahar Hâtun Külliyesi: Gülbahar Hâtun Mahallesinde Yavuz Sultan Selim Hanın annesi
Gülbahar Hâtun tarafından 1514’te yaptırılmıştır. Külliye, câmi medrese, aşhâne, imâret, türbe ve
hamamdan meydana gelmişse de günümüze sâdece câmi ve türbe ulaşabilmiştir. Türbe; câminin
doğusunda yer alır. Sekizgen plânlı ve kubbeli olan türbenin içi âyet ve sûrelerle süslenmiştir.
İskenderpaşa Câmii: Vâli İskender Paşa tarafından 1529’da yaptırılmıştır. Kaynaklarda yanında
bir medrese olduğu bildirilmekteyse de, günümüze kalıntıları dahi ulaşamamıştır. Kare plânlı, kubbeli
ana mekânın duvarları Türk motifleriyle süslenmiştir. Câmi, 1882 ve 1973’te gördüğü tâmirler yüzünden
ilk orijinalliğini kaybetmiştir. Minâresi tek şerefelidir.
Semerciler Câmii: Semerciler Mahallesindedir. Yapım târihi kesin belli değildir. 1820’de tâmir
sırasında kubbesi düz çatıyla örülmüştür. Tavan ve minberi ahşap oymacılığın ilginç örneklerindendir.
Minâresi tek şerefelidir.
Çarşı Câmii: Çarşı Mahallesinde Trabzon Vâlisi Hazînedarzâde Osman Paşa tarafından 1839’da
yaptırılmıştır. 1964’te yapılan tâmir sırasında kubbesi kurşunla kaplanmıştır. Mihrap ve minber mermer
olup, çok güzel işlemelidir.
Fâtih Câmii: Ortahisar Mahallesinde olup, Ortahisar Câmii diye de bilinir. Kiliseden Câmiye
çevrilmiştir. Mihrap ve minberdeki işlemeleri çok güzeldir. Çeşitli zamanlarda tâmir görmüştür.

Yeni Cumâ Câmii: Yeni Cumâ Mahallesindedir. On dördüncü asırda kilise olarak yapılan eser.
Osmanlılar tarafından Trabzon fethedilince câmiye çevrilmiş ve yanına bir minâre ilâve edilmiştir.

Kudreddîn Câmii: Kommenler İmparatoru Üçüncü Alexios’un kızı Anna tarafından 1342’de kilise
olarak yaptırılmıştır. 1665’te câmiye çevrilen eserin yanına tek şerefeli bir minâre ilâve edilmiştir.

Emir Mehmed Türbesi: Kitâbesinden anlaşıldığına göre, 1523’te Emir Mehmed adına
yaptırılmıştır. Türbede Emir Mehmed ve Trabzon şeyhlerinden Osman Baba gömülüdür.

Bedesten: Yapım târihi belli olmayan eserin on ikinci asırda yapıldığı tahmin edilmektedir.
Günümüzde ahşap kat bölmeleri yıkılmış, sâdece alt kattaki dükkanlar vardır.

Vakıf Han: Çarşı Câmiinin arkasında olup, Taşhan adıyla da bilinir. 1531’de Trabzon Vâlisi
İskender Paşa tarafından yaptırılmıştır. Dükkanlar geniş bir avlu etrâfında sıralanmış olup, tonoz
örtülüdür.

Alaca Han: Bakırcılariçi semtinde, olup kitâbesi yoktur. On sekizinci asırda yapıldığı tahmin
edilmektedir. Gördüğü tâmirler yüzünden orijinalliğini kaybetmiştir. Birinci katta 11, ikinci katta 16
dükkân vardır. Günümüzde yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Paşa Hamamı: Çarşı Mahallesinde, Trabzon Vâlisi İskender Paşa tarafından 1531’de
yaptırılmıştır. Çifte hamam plânındadır.

Hacı Ârif Hamamı: Pazarkapı Câmiinin arkasındadır. Yapısından 18. asırda yapıldığı tahmin
edilmektedir. Oldukça yıkık vaziyettedir.

İmâret Deresi Su Kemeri: Trabzon Kalesinin batı yamacındaki İmâret Deresi üzerindedir. On
altıncı asırda Justinianus tarafından yaptırılmıştır. Günümüzdeki su kemeri 13. asırdan kalmıştır. Kesme
taştan 30 m uzunluğunda, 7 m yüksekliğinde, beş gözlüdür.

Kuzgundere Su Kemeri: Kalenin doğusunda Kuzgundere üzerinde kurulmuştur. On üçüncü
asırda yapılmıştır. Kesme ve moloz taştan yapılmış 8 m uzunlukta, 6 m yüksekliğinde olup, İnceköprü
adıyla bilinir. Bugün üstüne ek yapılarak genişletilip yol olarak kullanılmaktadır.

Kavaklı Su kemeri: Yeni Cumâ Mahallesindedir. Kesme ve moloz taştan yapılmış olup, 20 m
uzunluğunda 7 m yüksekliğindedir.

Abdullah Paşa Çeşmesi: Gülbahar Hâtun Mahallesindedir. Hazînedarzâde Abdullah Paşa
tarafından 1849’da yaptırılmıştır. Dikdörtgen ampir biçimde yapılmış bir yapıdır.

Abdülhamîd Çeşmesi: İskender Paşa Mahallesinde 1891’de yaptırılmıştır. Üç musluklu ve her
musluk ayrı yalaklıdır. Saçağın üstünde Abdülhamîd Hanın tuğrası vardır.

Zağanos Köprüsü: Ortahisar ile Gülbahar Hâtun semti arasındadır. Önceleri günümüzdeki
köprünün yerinde, Zağanos Paşa tarafından 1467’de yaptırdığı, inip kalkabilen küçük bir köprü olduğu
bilinmektedir. Şimdiki köprü kesme taştan 60 m uzunluğunda olup, tek gözlüdür.

İrene Kulesi: Yeni Cumâ Mahallesinde, Boztepe eteklerindedir. Yapım târihi kesin olarak belli
değildir. Kesme taştan içiçe geçmiş iki kuleden meydana gelmiştir. 1916-1918 Rus işgâlinde cephânelik
olarak kullanılmıştır. Bir patlama yüzünden çatısı havaya uçmuştur.

Ayasofya Müzesi:İl merkezinin 3 km batısında yer alır. 1263’te Bizans İmparatoru VIII.
Palaiogologos tarafından kilise olarak yaptırılmıştır. Trabzon Osmanlılar tarafından fethedilince camiye
çevrildi. 1864’te tamir edilen cami 1957’de müze haline getirildi.

Trabzon Kalesi: Eski bir kaledir. Yukarı, Orta ve Aşağı Hisar olarak üç kısma ayrılır. Vazelon
Manastırı: Maçka’ya iki saat mesâfede Hamurya Köyü yakınındadır. M.S. 317’de yapılmış ve 565’te
Justinianus tâmir ettirmiştir. Bugün yıkıntı hâlindedir. Manzarası çok güzeldir. Sümela (Meryem Ana)
Manastırı: Maçka’ya 18 km mesâfede orman içinde 220 m yükseklikte kayalara oyularak yapılmış bir
manastırdır. M.S. 474’te yapılmış olup, 72 odalı, 4 katlı, binlerce el yazma kitabı bulunan kütüphânesi,
altın ve gümüş mahfazalar içinde saklanan, imparator ve Osmanlı sultanlarının berât ve fermanları
bulunan müzesi, eski çağın ressamlarından Luka tarafından yapılan Meryem Ana tasviri, yabancı
turistlerin ilgisini çekmektedir. 1924’te bir yangınla tahrip olmuştur. Yabancı turistlerse duvardaki
freskleri çıkarıp yurt dışına kaçırmışlardır. Odalar resimlerle süslüdür. Altındere Vâdisindedir. Kuştul
(Hızır-İlyas) Kızlar Manastırı: Maçka’nın 30 km doğusunda Şimşirlik Köyü yakınında bir kaya
üzerindedir. Binâya 93 merdivenle çıkılır. Manzarası güzeldir.

Mesire Yerleri: Trabzon, tabiî güzellikler yönünden zengin bir ilimizdir. Kıyıları, ormanları ve her
mevsim zümrüt gibi yemyeşil örtüsüyle yurdumuzun en güzel köşelerinden biridir. Başlıca mesire yerleri
şunlardır:

Çamburnu: Trabzon-Rize devlet karayolu üzerinde Sürmene’ye 7 km mesâfede tabiî bir
mesiredir. Çakırgöl: Çakırgöl Dağının kuzey yamacında yer alan göl kıyısı güzel bir mesiredir. Alabalık
boldur. Bulak Köyü: İl merkezine 11 km mesâfede temiz havası ve kaynak suları ile meşhur bir

mesiredir. Bölgede kır kahveleri vardır. Zigana Geçidi: Değirmensuyu civârında 2510 m yükseklikte,
etrafı çam ormanlarıyla kaplı yaz ve kış manzarasına doyum olmayan bir yerdir.

Kaplıca ve İçmeler: Trabzon, şifâlı su kaynakları bakımından çok zengindir. Birçok mâden suyu
kaynağı vardır.

Kisarna ve Yomra İçmesi: Trabzon’a 7 km mesâfede Bengisu köyündedir. Mide, karaciğer,
böbrek, barsak ve safra yolları hastalıklarına tavsiye edilir. Yakınında şişeleme tesisleri vardır. Gazino
ve çay bahçeleriyle aynı zamanda bir mesire yeridir.

Ziyâret Suyu (Araklı ilçesi), Hadi Mâdensuyu (Çaykara ilçesi), Ziyaret Gölü Suyu (Maçka ilçesi),
Sürmene Mâdensuyu, TonyaMâdensuyu, Uçarsu Mâdensuyu (Akçaabat ilçesi), Karadağ Mâdensuyu
(Vakfıkebir ilçesi) Simenler Madensuyu (Vakfıkebir ilçesi), Sarayla Madensuyu (Yomra ilçesi), Ayazma
Mâdensuyu (Yomra ilçesi), Acısu (Şalpazarı) diğer şifâlı sular olup, çoğunda tesisler yetersizdir.

TRABZONSPOR (TS)

Türk spor kulüplerinden. 21 Temmuz 1966’da Trabzon İdmangücü, Martıspor ve Karadeniz
kulüplerinin birleşmesiyle kuruldu. Kulübün formasının renkleri bordo-mavidir. 1967’de İkinci Türkiye
Ligine geçen Trabzonspor 1973-74 sezonunda Türkiye Birinci Ligine yükseldi. Başarılı bir çalışma ortaya
koyarak Türkiye Birinci Liginde 1975-76, 1976-77, 1978-79, 1979-80, 1980-81, 1983-84 sezonlarında
olmak üzere altı defâ şampiyon oldu. Türkiye Federasyon kupasını dört defâ (1976-77, 1977-78, 1983-
84, 1991-92), Cumhurbaşkanlığı kupasını altı defâ (1975-76, 1976-77, 1977-78, 1978-79, 1979-80,
1982-83), Başbakanlık kupasını üç defâ (1975-76, 1977-78, 1984-85) aldı. Avrupa kupalarında da
başarı gösteren Trabzonspor 1983-84 sezonunda UEFA kupasında Türkiye’yi temsil etti. İtalyan takımı
İnter’i Trabzon’da 1-0 yenmesine rağmen ikinci turda elendi. 1984-85 sezonunda Şampiyon Kulüpler
kupasında ilk turda Sovyetler Birliği’nin Dinyeper takımını Trabzon’da 1-0 yendi. Rövanş maçında ise 3-
0 yenilerek kupadan elendi. Türkiye Birinci Ligindeki mücâdelesini sürdüren Trabzonspor, Millî Takıma
çok sayıda oyuncu verdi.

TRABZON RUM İMPARATORLUĞU

Haçlı-Lâtin zulmünden kaçan Bizanslıların Trabzon ve çevresinde kurduğu devlet. Hıristiyanlar
İslâm ülkeleri ve Türkler üzerine Haçlı Seferleri (1096-1270) tertip ettiler. Bunlardan Dördüncü Haçlı
Seferinde Lâtinler, Bizans İmparatorluğunun merkezi İstanbul’u işgâl ettiler. Katolik mezhebine mensup

Lâtinler, Ortodoks-Bizans Hânedanına, İstanbul ahâlisine ve şehre çok zarar verdiler. Haçlı ordusu,
İstanbul’un zenginliği karşısında şaşkına döndü. İstanbul yağmalanıp, ahâlisine çok zulmedildi.
Asilzâdeler ve hânedan mensuplarının zulümden kurtulabilenleri, Anadolu’ya çekildiler. Bizans
İmparatoru Theodoros I Laskaris, İznik Rum İmparatorluğunu kurdu (1204). Bizanslılardan Komnenos
âilesi, Trabzon’a gitti. 1204’te Trabzon Rum İmparatorluğunu kurdu. İstanbul’a ise Venedikliler hâkim
olup, Lâtin İmparatorluğunu kurdular. Bunlar, 1204’ten 1261 yılına kadar Bizans’a hâkim oldular.

Trabzon Rum İmparatorluğunun kurucusu ve ilk hükümdarı Aleksios Komnenos (1204-1222) idi.
Batıda Karadeniz Ereğlisi’nden, doğuda Batum’a kadar hâkim oldu. Aleksios Komnenos, İznik Rum
İmparatorluğu ile mücâdele etti. Türkiye Selçukluları, 1214’te Trabzon’u kuşatıp Ereğli ile Amasra’yı ele
geçirdikleri gibi Aleksios’u da esir aldılar. Sinop Selçuklular’a geçti. Aleksios Komnenos, Selçuklulara
yardımcı asker, vergi ve hediye vermek sûretiyle esirlikten kurtuldu. Selçuklular, 1221’de Trabzon’u
tekrar kuşattılar. Trabzon Rum İmparatorluğu Selçuklulara tâbi hâle geldi. Bu bağlılık Selçukluların
Moğollarla yaptığı 1240 Kösedağ Harbine kadar devam etti. Moğollar, Anadolu’yu işgâl edince; Trabzon
Rum İmparatorluğunu haraca bağladılar. Moğollardan sonra Türkmenlerin nüfuzuna girdi. Türkmenler,
Giresun, Ordu ve Ünye ile havâlisini aldılar. İmparator Üçüncü Aleksios (1349-1390) Türkmenlerle iyi
geçinmek için kızkardeşi Maria’yıAkkoyunlu Kara Yülük Osman Beye verdi. Dört kızını da Türkmen
beyleriyle evlendirdi. Safevî Hânedanı mensuplarının anaları Trabzon Rum Hânedanına mensup
kadınlardan doğmadır.

Osmanlı Devleti, Asya ve Avrupa kıtalarında genişlemesiyle, Trabzon’a da geldi. Sultan İkinci
Murâd Han (1421-1451) zamânında Trabzon alınmak istenmişse de, Osmanlı donanması kuvvetli
fırtınaya tutulduğundan harekât tamamlanamadı. Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481) zamânda
Osmanlıların Rum Beylerbeyi Hızır Bey, Trabzon Rum İmparatorluğuna karşı 1456’da karadan ve
denizden taarruza geçti. Trabzon Rum İmparatorluğu, Osmanlılar karşısında çok zor duruma düştü.
Osmanlılara vergi vermeyi kabul etti. Osmanlılardan emin olmak için, ittifak da aradılar. Doğuda kuvvetli
bir Türkmen devleti kuran Akkoyunlu Devleti beylerine kız verip, akrabalık kurdular. Akkoyunlu
hükümdarı Uzun Hasan Dördüncü Yuannis’in kızı Despina Hâtunla evlendi.

David Komnenos, 1458’de Rum İmparatoru olunca; Osmanlılara ödediği vergiyi kesip, ödenenleri
de Uzun Hasan vâsıtasıyla geri istetti. Papa vâsıtasıyla da, Osmanlı Devletine karşı Avrupa devletlerinin
ittifak yapmaları talebinde bulundu. Fâtih, Trabzon Rum İmparatorluğunun düşmanca hareketlerini

yakından tâkip ediyordu. Fâtih, 1460’ta bizzat sefere çıkarak karadan Trabzon’a yürüdü. Osmanlı
donanması da, 300 gemiyle denizden sefere katıldı. Osmanlı seferini Akkoyunlular engellemek istediyse
de, Fâtih’e mâni olamadılar. Trabzon, karadan ve denizden muhâsaraya alındı. İmparator David,
Osmanlılara karşı durulamayacağını ve Akkoyunlu ile Avrupa devletlerinin yardımının imkânsız olduğunu
görerek, 26 Ekim 1461’de teslim oldu. Trabzon Rum İmparatorluğu târihe karışıp, toprakları ve mîrâsı
Osmanlı Devletine kaldı.

TRAFİK

Alm. (Strassen-) Verkehr (m), Fr. Circulation (f), trafic (m), İng Traffic. Yayaların, hayvanların,
kara, deniz, hava vâsıtalarının hareketi; gidiş geliş. Seyrüsefer. Bu kelime araçlı araçsız bütün taşıma
işlerini de içine almaktadır. İnsanın bütün hayâtında önemli yeri olan trafiğin 40-50 yıl önce günlük
hayâta bugünkü kadar tesir edeceği hayâl bile edilemiyordu. İlk insan ve ilk peygamber hazret-i
Âdem’den beri insanlar çeşitli medeniyetler kurup değişik ulaşım vâsıtaları kullandılar. Bugüne kadar
yapılan arkeolojik kazılarda kullanılan vâsıtalardan atlı arabalara âit bilgiler bulunabilmiştir. Bunlarla
yapılan ulaştırmada, yolcu ve eşyaların emniyeti için bâzı kurallara uyulması mecburiyeti kondu.

Bilinen en eski trafik kuralları Babillilere âittir. Bundan sonra Romalılar büyük ticârî yollara
hakimiyetleri sebebiyle değişik kâideler koydular. Avrupa’dan Çin’e kadar olan ticârî yollar için tedbirler
aldılar. Onlardan sonra çok kısa zamanda üç kıtaya hâkim olan Müslümanlar geniş topraklar üzerinde
emniyetli kervan yollarını işlettiler. Selçuklu ve Osmanlılar yolculuğun emniyetli yapılması için yol
güzergâhı üzerinde han ve kervansaraylar inşâ ettiler. Yollarda yapılan taş ve kemer köprülerden bir
kısmı günümüzde kullanılmaktadır.

Târihin çeşitli dönemlerinde bâzı ülkeler deniz ulaşımında öncülük yaparak kullanılan vâsıtaları
geliştirdiler. Mısır, Finike, Kartaca, Yunan, Roma Bizans, Osmanlı medeniyetlerinde deniz vâsıtalarında
önemli gelişmeler oldu. Küçük ve büyük denizlerde gemilerin belli yolları tâkipleri zamanla gemi
trafiğinin artmasına sebep oldu. Buharlı gemilerin bulunması, limanlar arası taşımacılığın önem
kazanması belli bölgelerde trafiği daha fazlalaştırdı. Bilhassa liman, boğaz ve kanallarda ulaşımın
artması yeni trafik kurallarının uygulanmasını gerektirdi. Milletlerarası deniz yollarının mecburî olarak
kullanılması ve yaygınlaşması milletlerarası deniz trafik kâidelerini ortaya çıkardı. Devletlerin bunlara
uyma mecburiyeti genel kâide hâline geldi İmdat isteyen gemilere yardım, deniz fenerleri, kurtarma

kuruluşları, kılavuzluk hizmetleri, ikmâl, bakım, onarım, gemilerin izin ve muâyeneleri, gümrük
işlemleri, milletlerarası trafik kâidelerine uygun olarak yürütülmektedir.

Hava ulaşımı bilhassa İkinci Dünyâ Harbinden sonra önem kazandı. Büyük şehirler ve milletlerarası
uçak seferlerinin her geçen gün fazlalaşması bâzı bölgelerde hava trafiğinin artmasına sebep oldu. Hava
meydanlarından yolcu ve yük nakli belli esaslar dâhilinde yapılmaktadır. Ülkeler arası seferler çok artınca
milletlerarası antlaşmalara ihtiyaç duyuldu. Böylece devletlerin ve özel şirketlerin hava sahalarından ve
meydanlarından faydalanmaları esasa bağlandı. Bugün hava trafiği denetiminin gâyesi uçak rotalarının
çakışmasını önlemek ve uçaklar arasında güvenli bir mesâfenin bulunmasını sağlamaktır. Uçuş sırasında
uçaklar arası bulunması gereken açı derecesi, doğru ve dikey uzaklıkları Ülkelerarası Sivil Havacılık
Kuruluşu (ICAO) tarafından belirlenir.

Trafik deyince genelde kara trafiği akla gelir. Dünyâda ve memleketimizde motorlu araç sayısının
ve nüfûsun giderek artması, otomotiv sanâyiinde gelişmeler, her geçen yıl trafik kazâlarının artması
büyük can ve mal kaybı dikkatleri buraya çekmektedir. Memleketimizde 1953 yılına kadar karayolu
trafik hizmetleri beldelerin kamu hizmeti olarak belediyelerce yürütülüyordu. 18 Mayıs 1953’te
yürürlüğe giren 6085 sayılı Karayolları Trafik Kânunuyla karayolları üzerinde trafiğin tanzim ve
murâkabesi Bölge ve İl Trafik Zâbıtalarınca yapılması hükmü getirildi. Daha sonra 13 Ekim 1983 târih
ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kânunu yürürlüğe girdi. Bu kânuna göre karayollarında can ve mal
güvenliğini trafik düzenini sağlama; başta Emniyet Genel Müdürlüğü olmak üzere, Karayolları Genel
Müdürlüğü, belediyeler ve bâzı kamu kurum ve kuruluşlarınca yerine getirilir, denilmektedir.

Trafiğe çıkacak olan araçların ve sürücülerin Trafik Kânunu gereğince plaka ve ehliyet almaları
gerekmektedir. Plakalar aracın hangi il’e âit olduğunu ve trafiğe çıkmaya ruhsatlı olduğunu gösterir.
Ülkemizde her ilin trafik numarası vardır. Ehliyetse sürücüye verilen araç kullanma belgesidir. Bu
belgeye sâhip olmayanlar trafiğe çıkamaz ve araç kullanamaz. 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kânununa göre Millî Eğitim Bakanlığına bağlı Sürücü Kurslarını bitirenler Sürücü Belgesi (Ehliyet)
almaya hak kazanır.

Trafik kazâlarının meydana gelmesinde en önemli husus insana dayanmaktadır. İnsanların sebep
oldukları hatâlar kazâların ortaya çıkmasında % 97’lik payla ana kaynaktır. Yaya ve sürücülerin
eğitimine önem verilmesi kazâ nispetlerini azaltabilecektir. Kâidelere riâyet, içkili araba kullanmama,

hakkına rıza, eğitime çocuk yaştan başlama, aşırı süratten kaçma, yasaklara uyma trafiğin aksamaması
ve kazâların olmaması bakımından dikkat edilecek önemli hususlardır.

Trafik kazâlarının faktörleri şoför ve sürücüler, yayalar, yolcular, vâsıtalar ve yol olmak üzere beş
grupta toplanabilir. Bunların başında % 75,2’lik bir oranla şoför ve sürücülerin yaptığı kazâlar gelir.
Bunu % 22 ile yayaların sebebiyet verdiği kazâlar tâkip eder.

Trafik kazâlarını azaltmak ve trafiğe düzgün bir akış sağlamak üzere her ülkenin ve milletlerarası
trafik kuralları bulunmaktadır. Bu kurallara yayaların ve sürücülerin uyması mecbûrîdir.

Trafik kurallarından bâzıları:
Trafik ışıklarının ve polisinin bulunduğu yerlerden karşıdan karşıya geçiniz.
Hatalı sollama yapmayınız.
Öndeki aracı, duruş güvenliğini sağlayacak bir mesâfeyle tâkip ediniz.
Yorgun, içkili, uykusuz ve alkollü araba kullanmayınız.
Trafik işâret ve levhalarına uyunuz.
Emniyet kemerlerinizi takmadan yola çıkmayınız.
Ülkemizde Son 10 Yıllık Trafik Kazâları (1993)

Yıllar Kazâ Adedi Ölüm Ölüm Yaralı

(Kaza (İlk Yardımda ve Ömür Boyu Sakat
Yerinde) daha sonra...) (Sakatlar % 60)

83 55.208 5201 1560 44.769

84 61.144 5708 1712 50.274

85 65.818 5561 1668 50.539

86 86.400 6750 1925 67.500

87 110.000 7800 2340 80.000

88 107.000 6600 1320 79.000

89 103.000 6232 1246 80.000

90 115.000 6270 1254 88.000

93 130.000 6300-7560 1260 90.000

10 yıl Toplamı: 879.819 61306-76.061 14755 2,5 trilyon

2,5 Trilyon (*) (*) Bu rakam, 10 yılın râyic ortalamasıdır.

TRAHOM

Alm. Trachom (n), Fr. Trachome (m), İng. Trachoma. Klamidya (chlamydia) denen, virüse benzer
mikroplarla meydana gelen müzmin bulaşıcı göz hastalığı. Trahom yüzyıllardan beri bilinen bir
hastalıktır. Müzmin ve bulaşıcı olan bu hastalıkta üst göz kapağı konjonktivası hücrelerinin anormal
çoğalması neticesinde kabarcıklar meydana gelir. Hastalık âmili (chlamydia trachomatis) denen
klamidya grubundan bir mikroptur. Trahomda görülen mikroskobik değişiklik epitel altında iltihap ve
lenf dokusunun çoğaldığı kümelerdir. Gözde korneaya doğru kan damarları hücum eder, daha ileri
devrede hücre ölümü ve nedbeleşme olur. Bu patolojik değişmeler üst göz kapağında ve korneanın üst
yarısında meydana gelir. Umûmiyetle iki gözü birden tutar.

Belirtiler: Kuluçka dönemi 5-14 gün arasında değişir. Umûmiyetle 7 gündür. Göze bulaşan
hastalık âmilinin miktarı hastalığın âni veya mutad olduğu şekilde sinsi başlamasına tesir eder. Hafif
olan ve sinsi başlayan vak’alar daha ziyâde çocuklarda görülür. Bunlarda üst göz kapağında hafif bir
düşüklük (ptozis) ve şişmeyle birlikte üst kapak konjonktivasında kabarcıklar husûle gelir. Bunları
görmek için üst göz kapağı tersine çevrilir. Had şekil bilhassa büyüklerde ve nâdir olarak görülür.
Konjonktivadan başlayan iltihap korneaya yayılarak gözün üst yarısında küçük kabarcıklar (granüller)
meydana gelir. Ekseriya göz kapakları şişmiştir ve iltihâbî sümüksü bir akıntı vardır. Her iki şekilde de
birkaç hafta sonra nedbe dokusunun teşekkülüyle hastalık müzmin (kronik) döneme geçerek aylar veya
yıllarca sürebilir. Husûle gelen nedbeleşmeden dolayı göz kapaklarında şekil bozukluğu ve düşme
meydana gelir. Konjonktiva ve korneada nedbeleşme görmeyi azaltır veya körlüğe sebep olur.
Hastalığın dört devresi vardır.

1. Devre: Erken lenf dokusu çoğalması.
2. Devre: a) Belirgin trahom, b) Belirgin trahomun yerleşmesi.
3. Devre: Nedbe bırakan trahom.
4. Devre: İyileşmiş trahom.

Dördüncü devrede üst kapak içinde iltihapsız çizgi ve yıldız şeklinde konjonktival nedbeleşme
mevcuttur. Bâzen gözyaşı faaliyeti bozulur.

Teşhisi: Konjonktiva kazıntıları mikroskop altında incelenir. Trahoma has inklüzyon cisimleri
görülerek teşhis konur. Trahomda bağışıklık meydana gelmediğinden hastalığın nüksetmesi veya
yeniden hastalığa yakalanmak mümkündür. Gözden göze parmaklar, havlu, mendil gibi eşyâ ve
karasineklerle mekanik olarak taşınır. Bilhassa temizlik şartları iyi olmayan bölgelerde fazla görülür.
İhbarı mecbûrî bir hastalıktır. Dünyâda bu hastalıktan muzdarip 300.000.000’dan fazla kişi olduğu
bildirilmektedir. En sık görülen ârızaları konjonktiva nedbeleridir. Ayrıca gözyaşı bezlerinin ağızları
tıkanır ve yardımcı gözyaşı bezlerinin kanalcıkları kapanabilir. Nedbeler, üst kapağın ters dönmesine de
sebep olabilir. Kapak içeri kıvrılırsa kirpikler korneada ülser (yara) yapabilirler.

Tedâvi: 3-4 hafta süreyle 4 doza bölünmüş halde günde 1-1,5 gr tetrasiklin veya 3-4 hafta süreyle
4 doza bölünmüş olarak günde 1 gr eritromisin ağız yoluyla verilmek sûretiyle şikâyetler ve belirtiler
düzelir. Tetrasiklin hâmile kadınlara ve yedi yaşın altındaki çocuklara verilmemelidir. Sulfonamidli,
tetrasiklinli, eritromisinli ve rifamisinli pomat ve damlaları da hâricen 6 hafta süreyle günde 4 defâ
kullanmalıdır. Genellikle tedâviye başlandıktan sonra 10-12 hafta geçmeden azamî tesir sağlanamaz.
Tedâviden sonra üst kapak içinde kabarcıkların mevcudiyeti tedâvinin başarısızlığı olarak mütâlaa
edilmelidir. İlerlemiş vak’alarda bakır tuzları, şolmagra yağı, küretaj gibi eskiden beri kullanılan
metodlardan da faydalanılabilir.

Korunma: Temizlik şartlarının düzeltilmesiyle trahom yayılması önlenebilir. Havlu ve mendil gibi
eşyâyı müşterek kullanan kimselere hastalık bulaşacağından bu husus halka izah edilmelidir. Mekanik
bulaşmada rol alan kara sineklerle savaş lâzımdır. Hastalığın fazla bulunduğu bölgelerde kitle tedâvisi
yapmak uygun olmaktadır.

TRAJEDİ

(Bkz. Edebî Türler)

TRAKTÖR

Alm. Traktor, Trecker (m), Fr. Tracteur (m), İng. Tractor. Ağırlığına oranla çeki kuvveti yüksek
tutulmuş; genellikle çekme, itme, taşıma ve güç iletme işlerinde kullanılmak üzere yapılmış motorlu
taşıt. Yol alma hızları en çok 25 km/h olarak sınıflandırılmıştır.

Daha çok lâstik tekerlekli olan tarım traktörlerinin tırtıl tekerlekli olanları da vardır. Motoru ön
tarafta bulunan bu kuvvet makinalarında, hareket arka tekerleklerden verilir. Dört tekerleği tahrikli
olanları da yapılmaktadır. Tekerlekleri tırmanmaya elverişli şekilde yapılmıştır.

Tarım traktörleri genellikle başka bir zirâat makinası ile berâber kullanılır. Bunlar, traktörün önüne,
arkasına veya ortasına bağlanabilir, asılabilir veya traktörlerden alınan hareketle çalışırlar Hidrolik
kaldırma düzeninin uygulanmasından önce, bu araçlar sâdece çekilebilir nitelikteydi. Günümüzde
hidrolik kaldırma düzeninin bütün traktörlerde yaygınlaşmasından sonra “üç noktadan asma sistemi”
denilen düzenle hidrolik kaldırıcı düzeninin berâber çalıştırılması sonucu, bu araçların çoğu “asılan”
türden yapılmaktadır.

Çekilen türden zirâat âletlerinin tekerleği olması mecbûrî olduğu halde, asılan türden olan zirâat
âletlerinin tekerleksiz de kullanılması daha yaygındır.

Bâzı tarım araçlarına traktör motorundan güç iletmek mümkün olmaktadır. Bu gâyeyle kuyruk mili
denilen ve genellikle traktörün arkasında bulunan bir milden hareket alınır. Kuyruk milinin devir sayısı
standardize edilmiştir. 540 d/d veya 1000 d/d olabilir. Bâzı traktörlerde her iki devir sayısı da
alınabilmektedir. Kayış kasnak düzeni bu uygulamanın başka bir şeklidir. Kuyruk milinin hareketi,
traktörün tekerleğini iten hareketten bağımsız, yarı bağımlı veya bağımlı olabilir.

Traktörlere yön verme düzeni genellikle direksiyon vâsıtasıyle ön tekerlekleri sağa sola
döndürmekle gerçekleşir. Fren sistemi iki arka tahrikli tekerleklere kumanda eder. Her tekerleğe ayrı
bir fren pedalı kumanda eder. Bu sistem dönüşlerde birini frenlemek sûretiyle dönüş yarıçapının
azaltılmasına yardımcı olur.

Traktöre bağlanan tarım araçlarından bâzıları şunlardır: Pulluk, çapa, biçme araçları, tohum ekme,
harman ve ilâçlama makinaları.

Türkiye’de traktör üretimi durumu: Türkiye’de traktör üretimi 1955’lerde montaj olarak
başlamıştır. Daha sonraki yıllarda bunların sayısı artarken yerli parça oranları da artmıştır. 1985’te yerli
parça kullanım oranı % 95’e kadar çıkmıştır. Artık traktörün bütün parçaları (motor blok ve silindir
kafaları dâhil) yurdumuzda yapılabilmektedir. Kurulu bulunan tarla tarım traktör fabrikalarının yıllık
üretim kapasiteleri toplam 90.000 adet/yıl dolaylarındadır. Son yıllarda ihrâcat imkânları araştırılmakta
olup Ortadoğu ülkelerine az sayıda da olsa ihrâcat yapılmaktadır.

TRAKYA

Balkan Yarımadasının güney bölümünde bir bölge. Trakya’nın bir kısmı Türkiye bir kısmıysa
Yunanistan toprakları içinde yer alır. Türkiye’de kalan kısmın yüzölçümü 23.764 km2dir. Adını, Orta
Asya’dan göç ederek bu topraklara yerleşen Traklardan alır. Trakya’nın Türkiye topraklarında kalan
kısmı Marmara bölgesinin içindedir. Trakya bölgesi Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerini tamâmıyla
İstanbul’un ve Çanakkale’nin çok az bir bölümünü içine alır. Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile Marmara
Denizi, Trakya’yı Anadolu topraklarından ayırır. Trakya aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa’da bulunan
toprak parçasıdır. Üç tarafı denizle çevrili olduğu için kıyılarının uzunluğu 751 km’dir. Trakya bölgesinde
Bulgaristan-Türkiye ve Türkiye-Yunanistan sınırları yer alır.

Süleyman Paşa komutasındaki ordunun 1353-1356 senelerinde Çanakkale Boğazından geçerek
Balkanlarda fetihlerde bulunmalarıyla başlayan Osmanlı hâkimiyeti Sırpsındığı Zaferiyle kesinleşti.
İstanbul’un Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından 1453 yılında alınması ile bütün bölge Osmanlı
hâkimiyeti altına girdi. Yüzyıllarca hak ve adâletle idâre edilen Trakya’nın Balkan Savaşları ve Birinci
Dünyâ Savaşından sonra bir kısmı Yunanistan’a verildi. Yunanistan’a verilen Batı Trakya’da binlerce
Türk yaşamaktadır. Benliklerini muhâfaza için uğraşan bu Türk halkı çeşitli baskılar altındadır.

Fizikî Yapı
Trakya, Türkiye’nin yüksekliği az olan bölgelerindendir. Karadeniz kıyılarına paralel uzanan
Istıranca Dağları yüksek yerlerdir. Bunun güneyinde geniş Ergene Havzası yer alır. Trakya bölgesi ortası
çukur, yanları oldukça yüksek bir konumdadır. Bölgenin en yüksek yeri 1031 m ile Mahya Tepesidir.
Trakya’nın Marmara kıyılarına yakın kısmında ise Ganos Dağı (945 m) ve Kozu Dağı (725 m) sırtları
uzanmaktadır.
Bölgenin en önemli nehirleri Ege Denizine dökülen Ergene ve Meriç’tir. Gölleriyse Büyük Çekmece,
Küçük Çekmece ve Terkos gölleridir. Ayrıca Meriç’in Çatalağzı’nda küçük göller vardır.
İklim
Trakya’da genelde yazları kurak ve sıcak kışları yağışlı ve soğuk kara iklimi hüküm sürer.
Balkanlardan gelen soğuk hava dalgalarının geçit yeri olduğundan tipili kar yağışları ve kışın dondurucu
soğuklar devamlı görülür. Bölgenin Karadeniz kıyılarında her mevsim yağışlı ve sisli bir iklim hüküm
sürer. Güney kesimindeyse Marmara ikliminin tesirleri görülür. Ortalama yağış miktarı 600-1000 mm
arasındadır. Yağışlar sonbahar ile kışın olur. İlkbaharda görülen yağışlar yazın çok azalır. Ortalama
sıcaklık kışın -1,4°C, yazın ise 25°C’dir.

Bitki Örtüsü
Karadeniz kıyısı boyunca uzanan Istıranca Dağları büyük kesimi meşe, palamut ve gürgen
ağaçlarından meydana gelen ormanlarla kaplıdır. Saroz Körfezinin kuzey kesimi geniş çam ormanlarıyla
kaplıdır. Bölgenin güneybatı kesiminde zeytin, defne ve Kemez meşesinden meydana gelen alanlar geniş
yer kaplar.
Nüfus ve Yerleşme
Trakya yurdumuzun sık nüfuslu bölgelerindendir. Yerleşim bölgelerine göre nüfus yoğunluğu
değişmektedir. Bölgenin köy sayısı 850 civârındadır. Trakya’nın İstanbul dışındaki en büyük yerleşim
merkezi Edirne’dir.
Ekonomi
Nüfûsun % 70’i bulan büyük kısmı tarım kesiminde çalışır. Bölgenin ekonomisi tarıma
dayanmaktadır. En çok yetiştirilen ürünler arasında buğday, pirinç, mısır, şekerpancarı, ayçiçeği, kuru
soğan, patates, domates ve çeşitli meyve ve sebzeler yer alır. Hayvancılık da ekonomide önemli bir yer
tutar. Ahır hayvancılığına önem verilerek bol miktarda süt elde edilerek, süt mâmülleri yapılmaktadır.
Trakya’nın eti lezzetli kıvırcık koyunuyla tam yağlı koyun peyniri meşhurdur. Bölgede, sığır, manda,
koyun ve kıl keçisi beslenir.
Bölgede her geçen yıl sanâyi tesisleri genişlemektedir. Nebâti yağ, un, çeltik fabrikaları, şişe cam
sanâyii, mensucat sanâyii, Hamidabat Doğal Gaz Tesisleri peynir ve yoğurt îmâlâthâneleri, şeker
fabrikası ve çimento fabrikası bölgede yer almaktadır. Trakya’nın birçok yerinde ve Ergene Havzasında
linyit yatakları vardır.

TRAMVAY

Alm. Strassenbahn, Tram (-bahn) (f), Fr. Tram, tramway (m), İng. Streetcar, tramcar.
Caddelerde raylar üzerinde çalışan yolcu taşıma vâsıtası. Önceleri at, buhar ve basınçlı havayla
çalıştırılırken sonradan tamâmen elektrikle çalıştırılmaya başlandı. Troleybüs olarak adlandırılan
tramvaylarda elektrik havâî bir hattan sağlanır. Diğer bir tipte, elektrik, tekerlerin üzerinde hareket
ettiği raylara paralel döşenmiş üçüncü bir ray vasıtasıyla sağlanır. Elektrik devresini tamamlamak için
gereken ikinci iletkenin vazifesini toprak veya raylar yapar. Hareket hâlindeki kabloların çektiği
tramvaylar daha çok tepelik bölgelerde uygun bir vâsıtadır.

Vatman adı verilen tramvay sürücüsü tramvayı frenlemek için kontrol devreleriyle birlikte el freni
ve havalı fren kullanır. Hızı ve gücü değiştirmek için ya bâzı dirençler devreden çıkarılır veya devredeki
seri bağlantılar paralel hâle çevrilir veya manyetik alanda zayıflatma yapılır. Son duraklarda dönmemek
için tramvaylar iki yöne gidebilecek şekilde yapılır.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında kullanılmaya başlanıp, Birinci Dünyâ Harbi sırasında yaygın hâle
gelen tramvay ilk defâ 1842’de New York’ta servise çıkarıldı. Lüzumlu gücü temin eden elektriği raylarla
sağlama usulünden havâî hatlarla sağlama usûlüne geçene kadar tramvay hakkında pekçok çalışmalar
ve gelişmeler oldu. Hattâ, Almanya’daki elektriği tekerlek raylarıyla sağlanan tramvaylar kötü havalarda
kısa devrelere sebep olduğundan zamanla yerini havâî hatlı tramvaylara bıraktı. Birinci Dünyâ Harbinden
sonra önemini kaybeden tramvayın yerini daha ekonomik bir taşıma vâsıtası olan otobüs ve arabalar
aldı. Buna rağmen Avrupa ve bazı Güney Amerika ülkelerinde hâlâ hizmet vermektedir.

Türkiye’ye ilk tramvay 1871’de getirildi. Atlı olan bu ilk tramvaylar 1914’te elektrikliye çevrildi.
Uzun seneler kullanıldıktan sonra 1961’de İstanbul, 1967’de Kadıköy yakasından kaldırıldı. 1992’den
îtibâren tekrar İstanbul’da Aksaray-Sirkeci arasında tramvay çalıştırılmaya başlandı. Daha sonra
Eminönü-Bakırköy arası devreye girdi. İleri târihlerde İstanbul’un başka semtleri arasında da tramvay
çalıştırılması düşünülmektedir.

TRANSFORMATÖR

Alm. Transformator, Umspanner (m), Fr. Transformateur (m), İng. Transformer. İki veya daha
fazla elektrik devresini elektromanyetik indüksiyonla birbirine bağlayan bir elektrik âleti. Bir elektrik
devresinden diğer elektrik devresine enerjiyi elektromanyetik alan aracılığıyla nakleder. En basit halde,
birbirine yakın konan iki sargıdan ibârettir. Eğer bu iki sargı ince demir levhaların üzerine sarılmışsa
buna demir çekirdekli transformatör denir. Eğer demirsiz plastik tüp gibi bir çekirdeğe sarılmışsa buna
hava çekirdekli transformatör denir. Sargılardan birine voltaj tatbik edilirse, diğerinde de bir voltaj
meydana gelir. Voltajın tatbik edilmesiyle ortaya çıkan akım, sargı etrafında bir manyetik alan doğurur.
Bu alan, yakına konan diğer sargıda bir voltaj ortaya çıkarır. Ancak, manyetik alanın dâima değişerek
çıkış sargısındaki voltajı devam ettirmesi gerekir. Birinci bobine tatbik edilen voltaj sâbit olursa, diğer
bobinde herhangi bir voltaj meydana gelmez. Ancak doğru akım sürekli olarak kapatılır ve açılırsa

manyetik alan değişerek bir çıkış meydana gelir. Otomobillerde bulunan radyo alıcısındaki vakum tüp
bu prensiple çalışır.

Eğer her iki sargı tek bir demir çekirdeğe konur ve voltaj tatbik edilirse, demir çekirdek manyetize
olur. Demir, uygun manyetik özelliklerinden dolayı tercih edilir. Bu sûretle manyetik alan konsantra
olmuş olur. Bu sebeple çok az bir enerji kaybedilmiş olur. Verim % 97-99,9 arasındadır. Eğer çıkış
sargısı, giriş sargılarından daha fazla ise çıkış voltajı büyüyecektir. Akım şiddetiyse, bu oranın tersiyle
değişir. Transformatörle voltajı yükseltmek mümkün olduğu gibi, düşürmek de mümkündür.
Transformatörün gücü manyetik alanın değişimine bağlı olduğundan, bu alan demir çekirdeği ısıtır. Bu
sebepten demir çekirdekli transformatörler, genellikle 60 hertz’lik, düşük frekanslarda kullanılır. Demir
çekirdeğin tek döküm olarak değil, ince levhalar şeklinde yapılması fazla ısınmayı önlemek içindir. Bu
sebepten dolayı, radyo frekanslarında çalışan transformatörler hava çekirdeklidir.

Genel olarak transformatörler bir elektrik devresinde voltaj veya akımı indirmek veya yükseltmek
için kullanılır. Elektronikteyse esas olarak farklı devrelerdeki yükselticileri birleştirmek, doğru akım
dalgalarını daha yüksek bir değerdeki alternatif akıma çevirmek ve sâdece belirli frekansları iletmek için
kullanılır. Bâzan da kapasitörler ve dirençlerle berâber kullanılır. Elektrik akım iletiminde, esas olarak
voltajı yükseltmek veya düşürmek için kullanılır. Ölçü âletlerinde özel transformatörler kullanılır.

Esas olarak tranfsormatörler, elektromanyetik indüksiyonla enerjiyi bir devreden diğer devreye
geçirirler. Voltajı değiştirmek, özellikle elektrik enerjisinin, elde edildiği yerden uzaklara nakledilmesinde
gerekli olur. Gerilimi, meselâ 230.000 volt veya daha fazlaya yükselterek iletim sırasında gerekli olan
kabloların ağırlığı oldukça azaltılır. Böylece, gerekli olan kuleler ve diğer alt yapılarda da ekonomi
sağlanır.

TRANSİSTÖR

Alm. Transistor (m), Fr. Transistor (m), İng. Transistor. Elektrikî titreşimler meydana getirebilen,
elektrik akımını yükselten, dedeksiyon ve modülasyon yapabilen umûmiyetle kristalli triyot denilen, yarı
iletken malzemeden mâmul elektronik devre elemanı. Bir elektron tüpünün yapabildiği bütün işlemleri
gecikmesiz olarak yapar.

Nokta temaslı ilk nümuneler bir germanyum kristalinin yüzeyine birbirine çok yakın iki mâdenî uç
koyarak elde edilmiştir. Çok az güçte ve kararlı olmayan bu ilkel model, yerini bütün dünyânın tercih

ettiği yüzey temaslı transistöre bırakmıştır. Bâzı modellerinin bir kibrit başından daha küçük olduğu bu
transistörlerin hacmi ve ağırlığı çok azdır. 1,5 voltluk düşük bir potansiyel farkı, çalışması için yeterlidir.
Enerji verimi yüksektir. Halbuki tüplerde besleme gücünün büyük bir kısmı katot tüplerini ısıtmada
kullanılır. Güç yükseltici olarak îmâl edilenlerin hâricindeki transistörler ısı çıkarmadığından, en sıkışık
montajları gerçekleştirmede zorluk çıkarmaz. Bir tüp ancak belirli ısınma süresi geçtiği zaman çalışır.
Transistör ise, gerilim uygulanınca ânında çalışır. Şartnâmeye uygun kullanılırsa 100.000 saatlik ömrü
olur. Halbuki tüpler 2000 saatten sonra verimli çalışmazlar. Teorik olarak transistörlerin ömrü
sonsuzdur.

Yarı iletkenden yapılan transistör üç katlı aktif bir elektronik devre elemanıdır. Aktif burada, sâdece
güç harcayan değil aynı zamanda bir kazanç sağlayan demektir. Yarı iletken maddeler iki tiptir: (N) tipi,
(P) tipi, (N) tipi yarı iletkende elektron fazlalığı vardır ve bunlar yarı iletken içinde akım taşıyıcı olarak
görev yapar. (P) tipi yarı iletkende ise elektron noksanlığı vardır ve bunlara “oyuk” denir. (P) tipi yarı
iletkende akım taşıyıcı oyuklardır. Transistörler akım kontrol elemanı olarak kullanılırlar. Yapılarına göre
transistörler iki tiptir. PNP ve NPN transistörler. Aynı tip iki yarı iletkenin ortasına farklı bir yarı iletken
konarak elde edilirler. Ortadaki bu yarı iletken çok incedir ve akım kontrol elemanı olarak iş görür.

Transistörün baz, emitör ve kollektör olmak üzere üç çıkışı (ayak) vardır. Baz-emiter arasına doğru
gerilim (polarma) emiter-kollektör arasına da ters gerilim uygulanır. Uygulanan bu gerilimler,
transistörün içinde şu olayları meydana getirir.

Emiterle bazın birleşme (Jonksiyon) yerlerinde P tipi maddede bulunan oyuklar N tipi maddede
bulunan elektronlarla birleşerek, nötür bölgeyi meydana getirir. Nötür bölge yalıtkandır ve elektronlarla,
oyukların tamâmen birleşmesini önler. Aynı zamanda kollektörle baz arasındaki birleşme yüzeyinde de
aynı olay meydana gelir. Emiter-baz arasına uygulanan doğru polarma nötür bölgeyi daraltır. Şöyle ki,
baza bağlı olan bataryanın pozitif ucu bazdaki oyukları emitere bağlı olan negatif ucu da emiterdeki
elektronları birleşme yüzeyine iter. Belirli bir gerilimden sonra nötür bölge ortadan kalkarak N’den P’ye
doğru elektron akışı başlar. Bataryanın pozitif ucu, bu elektronları çekerken negatif ucu da elektron
yayar. Böylece emiterden baza doğru bir elektron akışı gerçekleşir. Kollektöre uygulanan pozitif gerilim
kollektörde bulunan elektronları kendine çeker. Ayrıca emiterden gelen ve baz-emiter arasındaki nötr
bölgeyi geçen elektronların büyük bir çoğunluğu kollektör-baz arasındaki birleşme yüzeyine ulaşırlar.
(Çünkü baz birkaç mikron kalınlığındadır ve elektronların çok azı buradaki oyuklarla birleşebilirler.)

Kollektörün çekme kuvveti ve emiterin itme kuvvetiyle emiterden gelen elektronlar nötür bölgeyi aşarak
emiterden kollektöre doğru bir elektron akışı sağlanmış olur. Baza uygulanan gerilimin değerine göre,
emiterden kollektöre doğru olan elektron akışı kontrol edilebilir. Baza negatif bir gerilim uygulanırsa
(PNP transistör için pozitif), kollektör emiter arası tamâmen yalıtkan olur. (P ve N tipi maddede bulunan
yabancı maddelerin meydana getirdikleri kaçak akım çok küçük olup normal elektron akışına terstir.)
PNP tipi transistördeyse akım yönleri ve bataryanın kutupları terstir.

Transistörler yapım tekniklerine göre ikiye ayrılır: a) Nokta değmeli transistörler, b) Yüzey değmeli
transistörler.

Îmâlât şekline göre de beşe ayrılırlar:
a) Alaşım transistörler, b) Difüzyon transistörler, c) Mesa transistörler, d) Planör transistörler, e)
Epitaksiyel transistörler.
Kullanıldıkları yere göre üçe ayrılırlar:
a) Alçak frekans transistörleri, b) Yüksek frekans transistörleri, c) Güç transistörleri.
Bağlanış şekillerine göre de üçe ayrılırlar: a) Bazı ortak bağlı transösterler, b) Emiteri ortak bağlı
transistörler, c) Kollektörü ortak bağlı transistörler.
Transistörlerin en büyük avantajı çok küçük yapılabilmesi, ısı kaybının az oluşu, mekanik sarsıntı
ve darbelere dayanıklı olmasıdır. Mahzuru ise ısıya dayanıklı değillerdir, yüksek güç ve frekanslarda
çalışamazlar (lambalara göre). Son zamanlarda güçleri 10 kilowatt’a kadar çıkan transistörler
yapılmıştır. Transistörler en çok yükselteç olarak kullanılırlar ve girişlerine uygulanan küçük değerdeki
ses, resim ve benzeri elektrikî işâretlerini istenilen seviyeye kadar yükseltirler. Endüstride anahtar
olarak çeşitli devreleri açıp kapamada motorlara yol verme ve hız ayarlamalarında çok geniş olarak
kullanılırlar.

TRANSPLANTASYON

(Bkz. Organ Nakli

TRAŞ BIÇAĞI (Makinesi)

Alm. Rasierapparat (m), Fr. Rasoir (m) de sûreté, İng. Safety razor. İki parçasının arasına jilet
konarak sakal ve tüy kesmede kullanılan âlet. Çok eski zamanlardan beri sakalları ve tüyleri kazımak
için değişik tipleri yapıldı. Elektrikli traş makinesi yaygınlaşıncaya kadar çok kullanıldı. İki parçanın

arasına jilet konur, sap kısmıyla bu parçalar sıkıştırılır ve kullanılacak hâle getirilir. Sakal sıcak sabunlu
suyla iyice yumuşatıldıktan sonra traş bıçağıyla kesilir. İki yüzü olan makinanın bir yüzü köreldiğinde
diğeri kullanılır. Günümüzde tek taraflı yüzü kesmeyecek şekilde yapılan traş bıçakları yaygın olarak
kullanılmaktadır. Fakat, su ve sabuna ihtiyaç duyulmadan kullanılan elektrikli makineler tercih sebebidir.

Sakal ve diğer kıllar ustura, jilet ve traş makinesiyle alınmaktadır. Bunların içinde kılları kırpması,
yüzde fazla tahriş yapmaması sebepleriyle elektrikli makine öncelik almaktadır. Kullanış kolaylığı ve
rahatlığı bakımından öncelikli sırada elektrikli traş makinesi, jilet, en son ustura tercih edilmektedir.

Jilet ve usturayla traş olanlar, şu hususlara çok dikkat etmelidir: 1) Traşa başlamadan önce
sakalların az yağlı kremle ovulması, rahat traş olmayı sağlar. 2) Traştan sonra yüzü sıcak suyla yıkamak
faydalıdır. Derinin gergin kalmasını sağlar. 3) Traş makinesinin ve bıçağının çok temiz olması gerekir.
Paslı bıçak ve takımlar yüzde yaralar yaparak cilt bozukluklarına sebep olur. Bunun için traşta kullanılan
takım ve bıçakların üzerine traştan önce ve sonra saf ispirto dökmek çok faydalıdır. 4)Yüzlerinde sivilce
bulunanlar, traştan önce ciltlerini sıcak suyla iyice yıkamalı, traştan sonra da aynı hareketi yapmalıdır.
Yağsız kremle talk pudrasını kullanmak sivilcelere çok iyi gelmektedir.

TREMOR (Titreme)

Alm. Tremor (m); Zittern, Wackeln (n), Fr. Tremblement (m), İng. Tremor, shivers. Sâbit bir
nokta etrâfında irâde dışı, düzenli ve tekrarlı vücut hareketleri. Genellikle elleri, başı, dili veya çeneyi
ve nâdiren gövdeyi tutar. Birçok durumda görülen bir belirtidir.

Aksiyon tremoru: Bu tremor vücut hareket ettirildiğinde ortaya çıkar. En sık görülen tremordur.
Yorgunluk, sıkıntılı, güçsüzlük hiperkapni (kanda karbondioksit yükselmesi), ilâç alımı ve bâzı metabolik
ve endoksin durumlarda artar (kan şekeri düşüklüğü, kanda üre artışı, ciddî karaciğer hastalığı, tiroid
hormon yüksekliği ve ağır metal zehirlenmeleri). Katekolamin, amfetamin, teofilin, kafein, lityum,
trisiklik antidepresanlar, steroitler, antipsikotik ilâçlar ve sodyum valproat gibi ilâçlarla da ortaya
çıkabilir. El, kafa ve daha az dil ve dudağı tutar ve konuşurken ve yazarken olur. Normal sağlıklı
insanlarda ortaya çıkabilen fizyolojik tremorun abartılmış hâli gibidir.

Daha yavaş bir aksiyon tremoru âilevî veya ırsî tremordur. Bu, çocuklukta başlar ve erişkinlikte
de sürer. Alkol alımı ve alkol kesilme sendromunda bu tip tremor görülebilir. İlk defâ yaşlılıkta görülen
tremora senil (yaşlılık) tremoru adı verilir.

İntansiyon tremoru: Ataksik (denge bozukluğu) veya kinetik (hareketli) tremor da denir. Vücut
hareketsizken ve harekete başlarken yoktur, fakat hareketin devamıyla ortaya çıkar. Bu tip tremor
beyincik hastalığında görülür. Hastalık şiddetliyse kol veya bacağın kaldırılması bile geniş açılı tremora
sebep olur. Nâdiren Multiple Skleroz ve Wilson hastalığında da ortaya çıkar.

Statik (İstirahat) tremoru (Parkinsoniyan tremor): En karakteristik görünümü hareket
etmezken (istirahatta) ortaya çıkması ve hareketle geçici bile olsa durmasıdır. En çok tek veya her iki
elde ve nâdiren çene ve dildedir. Tipik olarak Parkinson hastalığında görülür: Baş parmak, işâret
parmağı ve bileği tutabilir. Wilson hastalığında ortaya çıkan istirahat tremoru ise daha büyük kasları
tutar ve daha geniş açılıdır.

Tedâvi: Hafif aksiyon tremoru izoniazit adlı ilâçla geçer. Daha şiddetliler propranolol, primidon,
diazemle azalabilir. İntansiyon tremoru bâzan izoniazit ve B6 vitaminiyle azalabilirse de genellikle ilâçlar
etkisiz kalır. Tremor olan kol veya bacağa hafif ağırlık koymak nâdiren faydalı olabilir veya ventrolateral
talamotomi (bir beyin ameliyatı) tremoru hafifletebilir. Statik (parkinsonian) tremor Parkinson
Hastalığının tedâvisiyle azalır. L-Dopa ve antikolinerjik ilâçlar kullanılır.

TREN

Alm. Zug(m), Fr. Train (m), İng. Train. Lokomotif tarafından çekilen birbirine bağlı vagonlar veya
katarların hepsine birden verilen ad. Demiryollarında lokomotiflerin kullanılmasıyla teşkil edilen trenler
sürat, rahatlık bakımından zamanla gelişti. Her geçen sene insan nüfûsunun ve ihtiyaçlarının artması
demiryolu taşımacılığına önem kazandırdı (Bkz. Demiryolları). Yalnız yolcu taşıyanlara yolcu treni, yük
taşıyanlara da yük treni adı verilmektedir. Taşıdığı yolcu miktarına, süratine, yataklı olup olmamasına
göre de yolcu trenleri; ekspres, mototren, posta, yataklı tren gibi adlar almaktadır.

Yük taşıyan trenlerin vagonları demiryolunun kapasitesine göre fazla lokomotif bağlanmak
sûretiyle arttırılabilmektedir. Ayrıca özel yapılmış hava soğutmalı vagonlarla yiyecek maddeleri,
tankerlerle de akaryakıt nakledilmektedir.

Trenlerin ekserisi raylar üzerinde tekerleklerle hareket ederler. 1970’li yıllardan sonra hava yastığı
ve manyetik alan üzerinde hareket eden trenlerde geliştirildi. Bâzı yerlerde tek raya asılarak teleferik
gibi hareket eden tek raylı tren (monoraylar) kullanılmaktadır. Günümüzde tekerlekler üzerinde hareket

eden trenler saatte 300 km’lik bir hıza ulaşmışlardır. Ayrıca hava yastığı ya da manyetik alan üzerinde
hareket eden trenlerin hızı saatte 450-500 km’yi bulmaktadır.

TRİATLON

Alm. Dreikampf (m), Fr. Triathlon (m), İng. Triathlon. Üç yarışma. Bir koşu, bir atlama ve bir
ağırlık atma yarışmasını içine alan üçlü bir atletizm yarışmasıdır. Bu yarışma şekli askerî birliklerde
değişik şekilde uygulanır. Askerî triatlon yarışmacılarında bedenî atletik kâbiliyetlerin yanında
dayanıklılık ve atıcılık gibi özellikler de aranmaktadır. Engellerden aşma, her türlü hava şartlarında atış
yapabilme, el bombasıyla isâbet kaydetme ve bunları askerî techizatla yapabilme triatlon
müsâbakalarının esâsını teşkil eder.

Askerî müsâbakalara iştirak eden yarışmacı seferî kıyâfetli olup sırt çantası hâriç tam teçhizatlıdır.
Müsâbakalarda kullanılan tesisler basit ve sâdedir. Lüzum görülürse müsâbakalara heyecan vermek için
alev, duman, paralanma sesleri, marşlar gibi unsurlar ilâve edilebilir.

Askerî triatlon şunlardan meydana gelir: Otomatik tüfekle ateş; el bombası atma; 400 m engelli
koşu parkurundan geçme. Atışlarda 200 metre mesâfeden silüet boy hedefine yatarak, çökerek ve
ayakta bir dakika otuz sâniye içinde beşer mermi atılır. El bombası atmada ise kırk metre uzaktaki dâire
merkezinin etrafındaki beş dâire içine onbeş bomba peşpeşine atılır. Her dâire iki puan değerinde olup
merkez dâirenin değeri on puandır. Engelli parkurda yarışmacı 200 metre düz koştuktan sonra hendek,
tahta perde, çıkışlı inişli merdiven, taş duvar, krişli asma köprü engelleri aşar. Sonra 200 metrelik son
engel parkuru koşarak müsâbaka sona erer. Burada bütün engelleri aşarak bitirenler arasında zaman
bakımından değerlendirme yapılır.

TRİGLİSERİT

Alm. Triglyzerid, Fr. Triglycerid, İng. Triglycerid. Yağ asitlerinin bir triol olan gliserolla yaptıkları
esterlerin ortak adı. Trigliseritler bileşimlerindeki yağ asitlerine göre adlandırılırlar. Meselâ tristearinde
üç molekül stearik asit, oleodistearinde bir molekül oleik asit iki molekül stearik asit bulunur. Hayvan
ve bitkilerin yapısında bulunan trigliseritlerin yapısı farklı türler gösterir.

Bitkisel trigliseritlerin çoğu oda sıcaklığında sıvıdır. Basınç altında hidrojene edilerek katı hâle
getirilebilirler (Bkz. Margarin). Trigliseritlerin alkali ortamda hidroliziyle gliserol ve yağ asidi tuzları
(sabun ana maddesi) meydana gelir. (Bkz. Sabun)

TRİGONOMETRİ

Alm. Trigonometrie (f), Fr. Trigonométrie (f), İng. Trigonometry. Üçgenin açıları ve kenarları
arasındaki bağıntıları inceleyen bir matematik dalı. Fransızca bir kelime olan trigonometri, Yunanca
üçgen mânâsına gelen trigonas ile ölçü mânâsına gelen metron kelimelerinin birleşimidir. Üçgen
ölçümleriyle meşgul olan trigonometri, geometrinin ilk gelişen dallarından biridir. Bilinen üçgen, yâni
düzlem üçgendeki bağıntıları inceleyen trigonometriye düzlem trigonometri, küre yüzeyi üzerine çizilen
üçgenlerdeki bağıntıları inceleyen trigonometriye kürevî trigonometri denir.

Trigonometrinin başlangıcı Mısır ve Mezopotamya’ya dayanmaktadır. Dâirenin 360 dereceye
bölümü bu zamandan kalmadır. Astronomideki gelişmelere paralel olarak kürevî trigonometri de
gelişmiştir. M.Ö. 4. yüzyılda Hinduların trigonometriyi astronomide kullandıkları bilinmektedir.
İskenderiyeli Claudius Ptolemy, Almagest adlı eserinde (M.Ö. 150) trigonometrik oranlara yer
vermiştir. Müslümanlar trigonometride önemli gelişmeler kaydetmişlerdir. El-Battanî (850-929) kürevî
üçgende kosinüs teorisini ortaya koymuştur. Ebü’l-Vefâ (940-998) kürevî üçgende sinüs teoremini
bulmuş, trigonometrik cetvel hazırlamıştır. Nasîreddin-i Tûsî (1201-1247) ilk defâ düzlem ve kürevî
trigonometriyi, astronomiden ayırarak matematiğin bir bölümü olarak ele alıp, bu konuda ilk eseri veren
matematikçi olmuştur.

Önceleri topoğrafya, denizcilik ve astronomide kullanılan trigonometri, 17. asırdan îtibâren büyük
gelişme göstermiştir. Trigonometrik fonksiyonlar, ters trigonometrik fonksiyonlar incelenmiş, kompleks
sayılarla ilgili araştırmalar yapılmış, elektrik devreleri ve ses dalgalarının analizinde kullanılmış,
Trigonometrik seriler ve daha ileri konulara geçilmiştir.

Trigonometri denince akla gelen ilk kavram, bir açının trigonometrik oranlarıdır. Bu oranlar bir dik
üçgende bir dar açı için tanımlanır. Trigonometrik oranlar, üçü esas, üçü de bunların tersi olmak üzere
altı tânedir.

Dar açıların trigonometrik oranları: Bir ABC dik üçgeninde (B= 90°) bir dar açının altı
trigonometrik oranı sıra ile sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant, sekant, kosekant olup A dar açısı için:

ŞEKİL VE FORMÜL VAR-1

Bu tanımlar C açısı için düşünülürse:

Sin A= Cos C, Cos A= Sin C, tan A= Cot C, Cot A= tan C olduğu görülür. Bu özellik dolayısıyla
trigonometri cetvelleri 45° ye kadar yapılmaktadır.

Herhangi bir açının trigonometrik oranları: Târif edilen trigonometrik oranlar, dik açıdan
büyük açılarda geçerli olmaz. Bütün açıların trigonometrik oranlarını bulmak için birim çember denen
çember kullanılır. Birim çember, merkezi orjinala olan birim yarıçaplı çemberin dik koordinat sisteminde
çizilmiş şeklidir. Üzerinde pozitif yön (saat yelkovanının ters yönü) seçilmiştir. Çember üzerinde birinci
bölgedeki bir noktayı başlangıç noktasına birleştiren doğru ile Ox ekseninin pozitif yönü arasında kalan
açı A olunca trigonometrik fonksiyonların A açısı için değerleri aşağıdaki şekilde tanımlanır:

ŞEKİL VE FORMÜL VAR-2

A dar açı olduğuna göre geniş açılar, -A ile gösterilir. Geniş açılar kordinat düzleminin II.
bölgesindedir. 180° -A şeklinde gösterilir.+A ile gösterilir. IV. bölgedeki açılar ise -A veya 2ile 270°
arasındaki açılar III. bölge olup bu bölgedeki açılar Apsis ve ordinatların bölgelere göre işâretleri
gözönüne alınırsa 360°’ye kadar bütün açıların trigonometrik oranları hesaplanabilir. Ayrıca aşağıdaki
formüller de kullanılabilir:

Geniş açıların (İkinci bölgedeki açıların) trigonometrik oranları:
Sin (∏ – A) = Sin A
Cos (∏ – A) = – Cos A
tg (∏ – A) = – tg A
Cos (∏ – A) = CotA
Üçüncü bölgedeki açıların trigonometrik oranları:
Sin (∏ + A) = – Sin A
Cos (∏ + A) = Cos A
tg (∏ + A) = tg A
Cot (∏ + A) = CotA
Dördüncü bölgedeki açıların trigonometrik oranları:
Sin (2∏ – A) = – Sin A
Cos (2∏ – A) = –Cos A

tg (2∏ – A) = – tg A

Cot (2∏ – A) = – CotA

360°den büyük açıların trigonometrik oranları hesaplanırken, birim çemberde dönme yapılarak

hesaplanır. Böyle hesaplama trigonometrik fonksiyonların periyodik olma özelliğine dayanır. 1000°nin

sinüsü hesaplanırken açıda iki tam dönme kabul edilip 280° nin sinüsü hesaplanır. Dönme sayısı k

olduğuna göre 36°den büyük açıların trigonometrik oranları için aşağıdaki eşitlikler kullanılır:

Sin (2k∏ + A) = Sin A tg (k∏+ A)= tgA

Cos (2k∏ + A) = Cos A Cot (k∏ + A)= CotA

Trigonometrik özdeşlikler:

a) Sin2x + Cos2 x= 1

Sin x
tgx= –––––

Cos x
tgx.Cotg x = 1= Sin2x + Cos2x

1
1 + tg2x= Sec2x= –––––

Cos2x

1
1 + cot2x = Cosec2x=–––––

Sin2x

b) Toplama formülleri:

Sin (x+y) = Sin x Cosy + Siny Cosx

Sin (x-y) = Sinx Cosy – Siny Cosx

Cos (x+y) = Cosx Cosy – Sinx Siny

Cos (x-y)= Cosx Cosy + Sinx Siny

(tgx + tgy)
tg (x+y)= –––––––––––

(1 – tg x tgy)

(tgx – tgy)
tg (x-y) = ––––––––––––

(1 + tgx tgy)

– (1 – Cotx Coty)
Cot (x+y) = ––––––––––––––––––

(Cotx + Coty)

(1 + Cotx Coty)
Cot (x-y) = ––––––––––––––––

(Cotx - Coty)
c) Yarım açı formülleri:

Sin 2x= 2Sinx Cosx

Cos 2x= Cos2x - Sin2x= 1-2Sin2x = 2 Cos2x-1

2tgx
tg2x= –––––––––

1-tg2x
d) Dönüşüm formülleri:

x+y x-y

Sinx + Siny= 2Sin –––– cos ––––

22

x+y x-y
Sinx – Siny= 2Cos –––– Sin –––-

22

x+y x-y

Cosx+Cosy= 2Cos –––– Cos ––––

22

x+y x-y
Cosx – Cosy= –2Sin –––– Sin ––––

22
e) Sinüs, kosinüs ve tanjant teoremleri:

abc
Sinüs teoremi: –––––– = –––––– = ––––––

Sin A Sin B Sin C
Kosinüs Teoremi:

a2 = b2+c2 - 2bc CosA

b2 = a2+c2 - 2ac CosB

c2 = a2+b2 - 2ab CosC

(A-B)
tg ––––––---

2 (a - b)
Tanjant teoremi: –––––––––– = –––––––

(A + B) (a + b)
tg ––––––––-

2
Herhangi bir ABC üçgeninde geçerli olan bu teoremler üçgen çözümlerinde çok kullanılır.

TRİKLOROETAN

Alm. Trichloroethan, Fr. Trichloroéthane, İng. Trichloroethane. Kapalı formülü C2H3Cl3 olan
halojenli organik bileşik. Etan türevi olup iki izomeri vardır. Oda sıcaklığında sıvıdır. Yanıcı değildir.

1,1,1-trikloroetan izomeri makinaların soğuk yöntemle temizlenmesinde karbontetraklorür yerine
çözücü olarak kullanılır. Zehirliliği azdır. 1,1,2-trikloroetan izomeriyse son derece tehlikeli bir zehir olup,
başlıca 1,1-dikloretilenin üretiminde kullanılır.

TRİKLOROETİLEN

Alm. Trichloroethilen, Fr. Trichloroéthylene, İng. Trichloroetylene. Formülü C2HCl3 olan klorlu
etilen türevi bir organik bileşik. Oda sıcaklığında renksiz bir sıvıdır. Normal şartlarda yanıcı değildir.
Zehirliliği azdır. Kuru temizlemede, metal malzemenin yağını gidermede kullanılır. İyi bir çözücü
olduğundan kahve ve çaydan kafein, pamuk ve yünden yağ ve mumların ekstraksiyonunda kullanılır.

Trikloroetilen sudan daha yoğundur ve suda çözünmez. Trikloroetilen başta maket oyuncaklar
olmak üzere polistirenden yapılan malzemeler için yapıştırıcı olarak kullanılır. Sanâyide daha ziyâde
tetrakloroetilen üretiminde kullanılır.

TRİKLOROMETAN

(Bkz. Kloroform)

TRİNİDAD VE TOBAGO

DEVLETİN ADI Trinidad ve Tobago Cumhûriyeti

BAŞŞEHRİ Port of Spain

NÜFÛSU 1.285.000

YÜZÖLÇÜMÜ 5.128 km2

RESMÎ DİLİ İngilizce

DÎNİ Hıristiyan

PARA BİRİMİ Dolar

Büyük ve küçük Antillerin en güneyindeki adalar üzerinde yer alan bağımsız bir cumhûriyet.

Trinidad ve Tobago Cumhûriyeti, Karayip denizinin güneydoğusunda, 10°02’ ve 11°20’ kuzey

enlemleriyle 60°32’ ve 61°56’ batı boylamları arasında yer alır.

Târihi

Trinidad Adası İspanyol Colombus tarafından ilk olarak 1498’de keşfedildi. İspanyollar yerli halkın
bir kısmını sürgün, bir kısmını yok ettiler. 1783’te İspanya yabancılara toprak bağışladığı için Fransa’dan
ve Haiti’den adaya göç oldu. 1797’de adayı bir sefer sonucu İngiltere ele geçirdi. 1802 Amiens
Antlaşmasıyla ada resmen İngiltere’ye kaldı. İki asır boyunca Hollanda, Fransa ve İngiltere arasında el
değiştiren Tobago Adası da 1814’ten îtibâren tam olarak İngilizlerin eline geçti. 1888’de Trinidad ve
Tobago siyasî yönden birleştirildi. Sömürge hâline getirilen adalar Londra’dan tâyin edilen temsilci
hükümet tarafından idâre edilmeye başlandı. 1925’te yapılan bir değişiklikle halkın küçük bir yüzdesi
seçilme hakkı elde etti. 1950’ye doğru Yasama Meclisinin çoğunluğu seçilmiş üyelerden meydana
geliyordu. 1958’de tam kabine teşkil edildi. 1961’de iç bağımsızlık elde edildi. 1962 yılında da Trinidad
ve Tobago tam bağımsızlığını îlân etti. 1 Ağustos 1976’da cumhûriyet rejimine geçildi. Millî Halk Hareketi
Partisi ard arda yapılan altı seçimi kazanarak 1986’ya kadar iktidarda kaldı. Ekonomik problemler
yüzünden 1986’daki seçimleri Yeniden İnşâ İttifakı büyük bir farkla kazandı. A.N. R. Robinson
başkanlığında yeni hükûmet kuruldu. 1991’de yapılan seçimlerde Yeniden İnşa İttifakı ağır yenilgiye
uğradı. Patrick Manning’in lideri olduğu Ulusal Halk Hareketi Partisi beş yıl aradan sonra tekrar iktidara
geldi. Hâlen bu parti iktidardadır (1994).

Fizikî Yapı
Trinidad Adası, jeolojik olarak Güney Amerika kıtasının bir uzantısıdır. Ada üzerinde batıdan
doğuya doğru uzanan üç dağ silsilesi yer alır. Ülkenin en yüksek noktası 941 m yüksekliğindeki Cerro
del Aripo’dur. Dağ silsileleri arasında kalan topraklar oldukça düzdür. Ada üzerinden pekçok sayıda
küçük akarsu geçer. Bunların en önemlisi ağzında bataklıklar meydana getiren Caroni Nehridir. Tobago
toprakları engebeli olup, üzerinde çok sayıda tepeler ve yüksekliği az dağlar bulunur. Bunlardan en
yükseği 675 m’dir.
İklim
Ülkede tropikal bir iklim hüküm sürer. İklimde pek az mevsim değişiklikleri görülür. Adalara her
mevsimde yağmur yağar. Bununla birlikte yağışın en çok olduğu aylar haziran ve temmuzdur. Senelik
yağış miktarı 1520 mm ile 2050 mm arasında değişir. Günlük sıcaklıklar 27°C ile 31°C arasındadır.
Hemen hemen senenin her günü esen kuzeydoğu alizeleri sıcaklığı mutedil hâle getirir.
Tabiî Kaynakları

Trinidad Adasının hemen hemen yarısı orman ve çalılıkla kaplıdır. Kerestesi gemi inşaatında
kullanılan tik ağacı ve mahun ağacı ormanda bulunan önemli ağaçlardır. Nehirlerin ağızlarında meydana
gelen bataklıklarda tropikal bölgeye has mangrov bitkileri bulunur. Adalarda bulunan başlıca vahşî
hayvanlar ayı, geyik, tapir ve maymundur. Tobago Adası üzerinde bugüne kadar mâden
bulunamamıştır. Trinidad’da petrol ve asfalt çıkarılır. Asfalt üretiminde dünyâda birinci sırayı almaktadır.

Nüfus ve Sosyal Hayat
1.285.000 nüfuslu Trinidad ve Tobago Cumhûriyeti halkının yarısı şehirlerde yaşar. En önemli
şehirleri 58.300 nüfuslu Port of Spain ve 50.000 nüfuslu San Fernando’dur.
Nüfûsun yaklaşık % 47’si Afrika asıllıdır. Kalanın % 35’i doğu Hindistanlı, % 3’ü Avrupalı, % 1’i
Çinli ve % 14’ü melezdir. Güney Trinidad’daki köylerin çoğunda Doğu Hindistanlılar oturur. Bunların
çoğu Hindu olup, az bir kısmı Müslümandır. Afrikalıların ve melezlerin çoğu katoliktir. Bununla birlikte
aralarında bir miktar Anglikan vardır.
Ülkenin resmî dili İngilizcedir. Bundan başka Hintçe, Fransızca ve İspanyolca konuşulur. İlk ve orta
öğretim ücretsiz olup, 6-12 yaşları arasında öğretim mecbûrîdir. Okuma yazma oranı % 92’dir. Yüksek
tahsil Batı Hint Adaları Üniversitesinin Trinidad’daki Tarım ve Mühendislik Fakültelerinde yapılır.
Siyâsî Hayat
Ülkede parlamenter demokrasi mevcuttur. 1976 Anayasasına göre yasama organı Senato 31 üyeli,
Temsilciler Meclisi 36 üyelidir. İdârî bölge olarak ülkede Tobago eyâleti 4 şehir ve 8 ilçe vardır. Trinidad
ve Tobago İngiliz Milletler Topluluğuna ve Birleşmiş Milletler Teşkilâtına üyedir. 1980’de kabul edilen bir
kânunla Tobago’ya özerklik verilmiş ve 15 üyeli bir Tobago Yönetim Meclisi kurulmuştur.
Ekonomi
Trinidad ve Tobago’da ekonomi esas îtibâriyle petrole dayanır. Petrol millî gelirin % 40’ını, toplam
ticâretin yaklaşık % 80’ini teşkil eder. Petrol Güney Trinidad’da Paria Körfezinin kıyıdan uzak kuyularında
çıkarılır. Ayrıca rafinerilerde arıtılmak üzere Venezüella’dan petrol ithâl edilir. Başlıca sanâyi ürünleri
petrol, petrokimyâ ürünleri, demir-çelik, sun’î gübre, şeker, plastik ve metil alkoldür. Ayrıca motorlu
araç ve televizyon montaj fabrikaları vardır.
Nüfûsun küçük bir yüzdesi (% 10) tarımla uğraşır, şekerkamışı ticâret bitkileri arasında birinci
sırada yer alır. Diğer önemli bitkiler kakao, turunçgil meyveleri, muz ve kahvedir.

Ülkenin petrol hâricindeki sanâyi tesisleri krom, çimento ve turizmle ilgilidir. Turizm gittikçe
gelişmektedir. Trinidad’da birçok lüks otel bulunmaktadır. Trinidad Adası 6400 m uzunluğundadır. Port
of Spain şehrini doğu ve batıdaki kasabalara bağlayan 175 km’lik demiryolu vardır. Havayolları ve deniz
yolları iyi durumdadır.

Trinidad ve Tobago ithâlâtının büyük bölümünü Suudi Arabistan, ABDve İngiltere’den yapar.
Malların çoğu da ABD ve Hollanda’ya ihraç edilir. Başlıca ithâl malları ham petrol, araç, makine, mâmul
maddeler ve yiyecektir. Başlıca ihraç malları ise petrol ve petrol ürünleri, şeker, kakao, demir-çelik,
sun’î gübre, turunçgil meyveleri, çimento ve asfalttır.

TRİNİTROTOLUEN (TNT)

Alm. Trinitrotoluol (n), Fr. Trinitrotoluène (m), İng. Trinitrotoluene. Patlayıcı olarak kullanılan bir
kimyevî madde. Formülü C6H2 (CH3) (NO2)3’tür. TNT; sülfürik asidin katalitik etkisinde, toluen
(C6H5CH3) ile nitrik asidin reaksiyonundan elde edilir. Reaksiyon, nitrotoluenin ve dinitrotoluenin ara
madde olarak meydana gelmesiyle, üç safhada cereyan eder. Trinitrotoluen 80,6°C’de erir ve
donduğunda iğne gibi renksiz kristaller meydana getirir. Alkol, aseton, benzin ve toluende çözünürse
de, suda kolayca çözünmez.

TNT, yaygın olarak bomba, mayın ve torpidolarda patlayıcı madde olarak kullanılır. Top şekline
getirildiğinde, patlama sırasındaki sıkışmaya mukâvemet eder. Şoka dayanıklılığı patlayıcının fizikî
hâliyle ilgilidir. Bu sebepten, buharla eritilen ve sıvı olarak bomba şeklinde dökülen TNT, kristal TNT’ye
nazaran şoka karşı daha az duyarlıdır.

TNT’nin tozu cildin, tırnakların, saçın ve mukozanın sararmasına, deriye değmesi ise kaşıntılı
ekzemaya sebep olur. Nefesle veya yutma ile vücûda girmesi mîde rahatsızlıklarına, zehirlenmeye, bâzı
kimselerdeyse böbrek ve idrar yolları hastalıklarına, hattâ komaya sebep olur.

TRİSTÖR

Yarı iletken bir anahtarlama elemanı. Özellikle güç elektroniği devrelerinde kullanılan tristörler çok
hızlı açma ve kapama özelliğine sâhiptirler. Son teknikle sâniyede 25.000 defâ açıp kapama yapan
tristörler yapılmıştır. Dört katlı bir yarı iletkenden meydana gelen tristörler (P-N-P-N) kapı (geyt) ucu
ile iletken yapılabilmektedir. Doğru akımda çalışırlar. Yâni tek yönlü akım geçirirler. Anot-Katod ve Geyt
[gate (kapı)] olmak üzere üç bağlantı ucu mevcuttur. Yüksek güçlü tristörlerde anot geniş bir taban

üzerine tespit edilir. Bu tristörün hem kolay soğutulmasını hem de kolay monte edilmesini sağlar. Katot
kalın bir kablo ile geyt (kapı) ucu ince bir bükülebilir kablo ile çıkartılmıştır.

Tristörler bir kere iletken oldu mu (eğer besleme voltajı kesilmezse) devamlı iletken kalır. Bunun
için özel metodlarla tristörleri yalıtkan duruma geçirmek gerekir. Bu davranışa iki durumu kararlı
(bistable) davranış denir. Tristörler güç elektroniğinin gelişmesinde çok önemli rol oynamıştır. Bunun
için 2000 Volt ve 3300 Ampere kadar çalışabilen tristörler yapılmıştır. Tristörlerde en büyük problem,
açma-kapama esnâsında meydana gelen ısıyı ve enerji birikimini dağıtmaktır. Bunun için çok çeşitli
metodlar geliştirilmiştir.

TRİŞİN (Trichinella spiralis)

Alm. Trichine (f), Fr. Trichine (f), İng. Trichina. Familyası: Trişinagiller (Trichinellidae).
Yaşadığı yerler: Erginleri insan, fâre ve domuzların ince barsaklarında, larvaları konağın kasları
arasında. Özellikleri: Erkekleri 1-2 mm, dişileri 3-4 mm boyundadır. Çiftleşmeden sonra erkekler ölür.
Dişi, lenf boşluklarında 8 gün dolaştıktan sonra 200-1500 kadar kurtçuk doğurur. Trişinoz hastalığına
sebep olurlar. Ömrü: Kasların arasında 20-30 yıl yaşayabilirler. Çeşitleri: Barsaktaki erginlere “barsak
trişini”. Konağın kas liflerinde yaşayanlara “kas trişini” denir.

Helmintlerin (solucanların) nemathelmintler bölümünden nematodlar sınıfının, afazmidyn
(aphasmidia) alt sınıfının trişurida takımından, trişinagiller âilesinin bir üyesi. Aslında fârelerin bir
parazitidir. Bununla berâber domuz, ayı, kedi, köpek ve insanda da bulunur. Bütün dünyâda domuz
etinin yendiği ülkelerde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa’da sık rastlanan bir barsak
parazitidir. “Domuz kurdu” olarak da bilinir. Müslüman ülkelerin halkında rastlanmaz.

Yapısı ve gelişimi: Erkek 2 mm boyunda ve 0,04 mm enindedir. Çok ufak olduğundan çıplak
gözle görülemez. Arka ucunda iki büyük uzantı vardır. Dişi 3 mm uzunlukta ve 0,06 mm enindedir,
ovovivipardır. Yâni yumurtalar karnında açıldığından doğrudan doğruya kurtçuk doğurur. Yumurtlama
yeri ön uca yakın bulunan dişi iki ay kadar canlı kalabilir ve bu sürede çok sayıda kurtçuk (larva) çıkarır.
Yeni doğmuş olan kurtçuk 0,01 mm boyunda ve 5 mikron enindedir. Larva kaslara yerleştiği zaman da
hemen hemen aynı büyüklüktedir. Diğer helmintlerden farklı olarak hem kurtçuk hem de erişkin kurt
aynı konakta bulunur.

Vücûdunda kurtçukları taşıyan bir canlıyı yiyen sağlam bir konağın (domuz, köpek, kedi veya
insan) ince barsağında serbest kalan kurtçuklardan 24 saat içinde erişkin erkek ve dişiler meydana gelir.
Bunlar barsak duvarına (mukozasına) yapışık olarak bulunurlar. Çiftleşmeden sonra erkekler ölürler.
Barsak duvarındaki mezanter lenf düğümlerinde yerleşen dişiler buralarda kurtçukları doğururlar. Altı
hafta içinde her dişi 1500’e varan sayıda kurtçuk doğurur. Bâzıları dışkıyla çıkabilen kurtçukların çoğu
lenf (akkan) ve kan dolaşımı yoluyla bütün vücûda dağılır. Bununla berâber, yalnız çizgili kaslarda,
özellikle diyafrağma, dil, gırtlak, karın duvarı ve göğüs kaslarında yerleşirler, büyürler ve iki hafta kadar
sonra bulaştırıcı olurlar. Kas trişinleri denen bu kurtçuklar 1 mm kadar boya erişirler. Vücutları kendi
üzerine kıvrılır. Etraflarını çeviren elips şeklinde bir kapsül vardır. Çoğunlukla bir yıl içinde kireçleşen
kurtçuklar bâzan da yıllarca canlı kalabilirler. Hattâ 30 yıl sonra canlı olanların bulunduğu bildirilmiştir.
İnsan bu kurtçuklu domuz etini yediği zaman, kapsül mîde enzimleri tarafından eritilir. Barsağa geçen
kurtçuklar gelişerek erişkin trişin hâline geçerler. İnsanda yaptığı hastalığa “tirişinoz” denir.

Hastalık ve belirtileri: Barsakta yerleşen erişkin trişinin tesiriyle barsak mukozasında (iç
duvarında) kanamalar, şişme ve yaralanma neticesinde bir enterit (barsak iltihabı) meydana gelebilir.
(Bkz. Gastroenterit)

Kurtçuklar vücuttaki göçleri sırasında akciğerden geçerken bu organda kanamalara ve şişmeye
sebep olduğundan pnömoni (zatürre) belirtileri görülür. Göç esnâsında ateş yükselmesi, baş ağrısı,
terleme, yüzde şişme ve deride döküntüler bulunabilir.

Trişinoz denen hastalık manzarasında, patolojik değişikliklerden çizgili kaslara âit olanlar ön
plândadır. Kurtçukların yerleştiği kaslarda bir miyozit (kas iltihabı) meydana gelir. Bu kaslarda ağrı ve
hassâsiyet vardır, hastanın ateşi yükselir. Kurtçuk kalp kasında yerleştiğinde, bâzan
elektrokardiyogramla tespit edilebilen bozukluklar meydana çıkar. Nâdiren beyini tutarak menenjit veya
ansefalit belirtileri görülebilir. Hastaların akyuvarlarında yükselme, bâzı vak’alarda % 90’a varır. Ve bu
yükselme eozinofillerdedir.

Teşhisi: Yukarıda sayılan belirtiler birçok hastalığı hatıra getirebilir. Bu sebeple teşhis zordur.
Domuz eti yiyen bir hastada miyozit ve kanında akyuvarların eozinofil cinsinde yükselme varsa
trişinozdan şüphelenmelidir. Dışkıda trişinin erişkin veya kurtçuk şekilleri aranabilir. İshâlli hastalarda
bunları görme ihtimâli çok fazladır. Deri içine trişinden özel olarak hazırlanan maddelerin (tişinellin)
zerkiyle allerjik cevap alınırsa teşhise yardımcı olur.

Tedâvi: Tesirli, husûsî ilâcı yoktur. Barsak kurtlarını dökücü ilâçlar tesirsizdir. En mühim tedâvisi
korunmadır, yâni domuz eti yememektir.

TRİTYUM

Alm. Tritium, Fr. Tritium, İng. Tritium. Hidrojenin radyoaktif izotopu. 1934 yılında, çok hızlı
döteryum çekirdeği ile döteryum bileşiklerinin bombardıman edilmesi sırasında nükleer transmutasyon
ürünü olarak keşfedildi. Trityumun sembolü H3 veya T’dir. Atom ağırlığı, 3.0170’dir. -252,5°C’de erir, -
248,12°C’de kaynar, buharlaşma ısısı 333 cal/mol ve sublimasyon ısısı 393 cal/mol’dür. Kimyevî özellik
bakımından hidrojene benzer. Fakat fizikî özellikleri hidrojeninkinden farklıdır.

Trityum atmosferde, hidrojenin 1018 de biri kadar bulunur. Atmosferdeki trityum, kosmik ışınların
meydana getirdiği hızlı nötronların, protonların veya mesonların azot ile reaksiyonundan meydana gelir.
Yeryüzünün mevcut trityum miktarı yaklaşık 2 paund= 1 kg tahmin edilmektedir.

Trityum nükleer reaktörlerde Lityum-6 izotopunun nötronla bombardımanında elde edilir.

FORMÜL VARRRRRRRRRR-1

Yine berilyumun siklotronlarla hızlandırılmış döteryum ile bombardımanından da trityum elde
edilir.

FORMÜL VARRRRRRRRRR-2

Trityum radyoaktif olup, yarılanma süresi 12,46 yıldır. Trityum beta (ß) ışıması yaparak 32He’e
(helyum izotopuna) dönüşür. Yaydığı beta ışının enerjisi 186.000 elektron volttur.

Trityumdan faydalanarak hidrojenlendirme reaksiyonları ve reaksiyon değişimleri gözlenebilir.
Trityum ve bileşikleri etiketleme ve izleme deneylerinde kullanılır. Meselâ biyokimyâ çalışmalarında,
trityumla etiketlenmiş (damgalanmış, yâni bünyesinde trityum bulunan bileşik) hormonlar, gıdâlar,
ilâçlar kullanılır ve bu maddelerin vücuttaki davranışı tâkip edilir. Yine suyun hidrokarbonlardaki
çözünmesinin tâyininde, suyun diffüzyonunda, polimerlerin analizinde, kimyâ reaksiyonlarının tâkip
ettiği yolu bulmakta trityumla damgalama metodu kullanılır. Stilbene trityum girdirilirse kendi kendine

ışıma yapan madde elde edilir. Bir suyun buharlaşma ve yağmur olup yağma zamânını ölçmek için,
içinde trityum bulunan su kullanılır.

TRİYAK

Alm. Triac, Fr. Triac, İng. Triac. İki yönlü akım geçiren (Alternatif akım) yarı iletken anahtarlama
elemanı. Çoğunlukla şehir şebeke frekansında olan (50 Hertz) alternatif akımları kontrol için kullanılır.
Aynı kristal içinde ters bağlı P.N.P.N yarı iletken katlardan meydana gelirler. Çok yüksek güçte îmâl
edilmezler. En fazla 800 volt 25 Amperde çalışanları mevcuttur.

En çok ışık karartma(dimmer) ve alternatif akım şalteri olarak kullanılırlar. Akım her iki yönde de
akabilir. Diğer özellikleri tristörünkine benzer.

TROLEYBÜS

Alm. Elektroauto, Elektrofahrzeug, Fr. Troley-autobus, İng. Trolley-bus. Genellikle şehiriçi
ulaşımında kullanılan, elektrik enerjisiyle çalışan, lastik tekerlekli, iki kasalı, otobüs benzeri taşıt. İlk
zamanlarda “elektrikli otobüs” olarak anılırdı. İki telli havai hattan aldığı beslemeli elektrikle çalışır.
Havai hat birbirine paralel olarak uzanan 60 cm aralıklı iki çıplak telden ibârettir. Troleybüsten hatlara
uzanan iki boynuz, bu tellere alttan sürtünerek elektrik enerjisini taşıtın motoruna iletir. Boynuzlar aşağı
yukarı ve sağa sola hareket edebildiklerinden, taşıt inişli çıkışlı yollarda kullanılabildiği gibi, belli
ölçülerde sağa ve sola da yanaşabilmektedir.

İlk troleybüs denemesi 1882’de Berlin’de gerçekleşti. 1900’lü yıllarda Almanya, Fransa, İtalya ve
Orta Avrupa’da ticârî gâyelerle troleybüs yapımına başlandı. 1930’larda bu ülkelerde ve Amerika’nın
birçok şehrinde şehiriçi yolcu taşımacılığında troleybüsler kullanıldı. Daha sessiz çalışması, eksoz dumanı
olmaması ve daha hızlı ivmelenmesi gibi özellikleri sebebiyle sonraki yıllarda diğer Avrupa ülkelerinde
de troleybüs kullanımı yaygınlaştı. Günümüzde İtalya veFransa gibi ülkelerin bâzı kasaba ve şehirlerinde
hâlâ troleybüs işletmeciliği devâm etmektedir.

Ülkemizde ilk troleybüs hattı 1947’de Ankara’nın Ulus ve Bakanlıklar semtleri arasında tesis edildi.
1954’te İzmir, 1961’de de İstanbul’da şehiriçi yolcu taşımacılığında kullanıldı. Trafik yoğunluğunun artışı
sebebiyle 1984’te İstanbul’da, 1986’da Ankara’da tamâmen ulaşımdan kaldırıldı.

Troleybüsler, garaja girip çıkma, yol çalışmaları sebebiyle hattan ayrılma gibi havai hattın
bulunmadığı kısa mesâfelerde yol almak için küçük bir elektrojen grupla veya bir batarya ile
donatılmıştır. Bu sistemle hatsız olarak düşük bir hızla hareket edebilmektedirler.

80’li yılların başında birçok troleybüs, yeni bir teknikle daha fazla geliştirildi. Bu sâyede bağımsız
olarak normal hızla seyredebilmektedir. Bu özellikleri, havai hatta yol alırken dolan bir batarya veya
dizel bir motor sâyesinde sağlanmaktadır.

TROMBOFLEBİT

Alm. Thrombophlebite (f), Fr. Thrombophlèbite (f), İng. Thrombophlebitis. Tıpta, venöz
damarların iltihaplanması. Tromboflebit venin (kirli kan damarı) etrâfındaki dokulardan kaynaklanan bir
enfeksiyon sonucunda veya vücûdun herhangi bir yerindeki enfeksiyon odağından bakterilerin kan
yoluyla diğer damarlara taşınmasıyla meydana gelir. Umûmiyetle bacaklarda husûle gelir.

Bütün had ve müzmin enfeksiyonlarda, ameliyatlardan ve doğumdan sonra venlerde trombüs-
pıhtı teşekkül edebilir. Bu durum tromboflebite yol açar. Tromboflebite yatkın olan venler arasında
variköz hemoroidal venler, variköz bacak venleri, pelvik venler sayılabilir.

Tromboflebitte iltihabî reaksiyon genellikle hâdisesiz bir şekilde yatışır ve emboliye (pıhtı atılması)
pek rastlanmaz. Flebotromboz ayrı bir durum olup, iltihabî değildir. Tromboflebitle sık karışır.
Flebotrombozda vende meydana gelen kan pıhtıları ven civârındaki dokulara olan bir darbeyi veya
kimyevî bir tahrişi tâkiben teşekkül eder. Her iki hastalıkta da kanda pıhtılaşmaya meyil vardır. Meydana
gelen pıhtılar venin iç duvarına yapışırlar. Flebotrombozun belirtileri hafif olur, fakat tromboflebit
genellikle atak şeklinde başlar. Kramp tarzındaki ağrıyı tâkiben bacakta şişme ve morarma başlar. Venöz
damarlarda belirginleşme ve ısı artışı olabilir.

Tromboflebit; akciğer embolisi (ven duvarından kopan bir pıhtının akciğer arterini âniden tıkaması
sonucunda) ve septik emboliye (enfekte pıhtının vücûdun başka bir yerine giderek enfeksiyona sebep
olması) sebep olabilir.

Tedâvisinde, tromboflebitli uzuv yükseğe kaldırılır. Hasta kat’i olarak istirahat ettirilir.
Antibiyotikler, doktor kontrolunda heparin (antikoagülan) ve ağrı kesiciler verilir.

TROMBOSİT

Alm. Thrombose (f), Fr. Thrombocyte (f), İng. Platelet, Thrombocyte. Kemik iliğinin dev
hücrelerinden olan megakaryositlerden husûle gelen, kanın en küçük hücresi. Büyüklüğü 1-3 mikron
arasında değişir. Mikroskop altında bakıldığında parlak mavi sitoplazmalı görülür. Kanın
milimetreküpünde 200.000-400.000 trombosit mevcuttur. Kemik iliğinde megakaryosit olgunlaşınca
sitoplazması parçalanır ve trombositler meydana gelir. Trombositler bedendeki kanamanın durmasında
çok mühim rol oynayan parçacıklardır. Damar kesildiği zaman kesilen kısımda trombositler toplanır ve
birbirlerine yapışırlar. Kanamayı durduran mühim bir madde olan tromtoplastini de salgılar. Bu madde
bir seri kimyevî hâdiseyle kan içindeki fibrini kanama yerine çöktürür. Fibrin trombositlerin birbirlerine
daha sıkı yapışmalarını sağlar, orada mükemmel bir tâmir başlatır.

Trombositlerin büyük kısmının veya tamâmının eksikliğinde damarlarda kanamaya meyil artar.
Küçük çarpmalarda deriyle iç organların içini örten mukozada peteşi ve ekimoz denilen nokta nokta
kızarma ve morarmalar görülür.

TROPİKAL KUŞAK

Alm. Tropische Zone(f), Fr. Zone (f), Tropicale, İng. Tropical Zone. Ekvatordan 23,5° kuzey ve
23,5° güney mesâfede yer alan iki dönence arasındaki coğrafî sahaya verilen isim. Dünyânın tropikal
sahası tahmînen 2000 sene önceleri güneşin dünyâya göre zâhirî hareketini inceleyen astronomlar
tarafından farkedilmiş ve isimlendirilmiştir. Güneşin ışıkları öğlen vakti yalnız bu bölgede mevsimlere
göre yere dik olarak gelir. Dünyânın ekseni etrâfında dönerken senede bir defâ güney doğrultusunda
yapmış olduğu 25,5°lik meyil neticesinde güneş ışınlarının dünyâya geliş açısında değişiklik olmasıyla
tropikal kuşak ortaya çıkmıştır.

Coğrafi Yapı: Tropikal bölgeler, merkezî Sahradan GüneyAfrika’ya kadar olan kısım, Güneydoğu
Asya’nın tamâmı, Arabistan, Madagaskar, Pasifik Adaları, Orta Amerika’da merkezî Meksika’dan, Güney
Amerika’da merkezî kısımlarda Kuzey Arjantin ve Kuzey Şili’ye kadar uzanan kısımlar, Endonezya,
Filipinler ve Kuzey Avustralya’yı içine alan dünyâ kara parçalarının % 36’sını teşkil eden kuşaktır.

Tropikal bölgelerde iklim sıcaklık farkları fazla değişiklik göstermez. Ekvator civarında ortalama
sıcaklık 21°C ile 26°C arasında değişir. Gündüzleri 38°C’ye çıkabilir. Geceleri en düşük sıcaklık 18°C’dir.
Yüksek yerler hâricinde hemen hiç kış olmaz. Tropikal bölgelerde yağış fazladır. Tropikal bölgelerde
güneş ışığının dik geldiği taraf daha yağışlı geçer. Bölge sınırlarında çöller başlar. Ortalama yağış miktarı

1016 mm ile 2540 mm arasında değişir. Yağmur ve güneşin bol olması bölgenin bitki örtüsünü de
etkilemiş ekvatordan kuzey ve güney istikâmetinde gidilirken gittikçe seyrekleşen ve ufalan bir bitki
örtüsü meydana gelmiştir.

Tropikal bitki örtüsü: Tropikal bölge bitkilerinin çoğu yapraklarını dökmezler ve dâimâ yeşil
kalırlar. Tropikal bölgelerde kurak geçen yerlerde bitki örtüsü de farklılaşır. Yağış, sıcaklıktan daha
büyük bir faktör olarak bitkiler üzerine tesir eder. Tropikal bölgelerden yağışı bol olan yerlerde senede
birkaç defâ çiçek açan, yaprak değiştiren bitkiler vardır. Bu bölgelerde 20.000’i aşkın bitki cinsi görülür.
Bitkilerin büyüme hızı ve süresi daha fazladır. Meselâ bu bölgeden yetişen bir çeşit bambu bir günde 56
cm büyüyebilir. Bilhassa Amazon ve Kongo ormanlarında yaprağını dökmeyen ve boyları 40-50 metre
üstünde olan sık ağaçlar vardır. Bu ormanlara yağmur ormanları veya balta girmemiş ormanlar ismi
verilir. Orman dipleri loş ve yaprak çürümesinden meydana gelen nemli toprakla kaplıdır. Buralarda
yürümek oldukça zordur.

Bol yağmur yağmayan tropikal bölgelerdeyse diplerinde çimenler yetişen muson ormanları vardır.
Ağaçlardan bir kısmı buralarda yapraklarını dökerler. Daha kurak bölgelerde boyları 9 metreyi geçmeyen
ağaçların meydana getirdiği ormanlar ve çimen sahalar yer alır. Tropikal çöl bölgelerinde ise içerisinde
su depo eden kaktüs türü bitkiler vardır.

Tropikal bölgelerde ziraatı yapılarak yetiştirilen şekerkamışı, pirinç, mısır, yerfıstığı, çeşitli ceviz
türleri, soya fasulyesi, susam, çay, kakao, tütün, pamuk, keten, kenevir ekonomik önemi büyük olan
bitkilerdir. Bunların bir kısmı doğrudan doğruya bir kısmıysa yağ elde etmede, tekstilde kullanılır.

Tropikal bölge hayvanları: Tropikal bölgelerde yaşıyan hayvanlar bol yağmurlu balta girmemiş
ormanlardan çöllere kadar değişik iklim farklarına göre muhtelif türler ihtivâ eder. Ormanların dipleri
çok küçük hayvanlarla doludur. Bunlar çürüyen yapraklarla beslenir. Büyük karınca sürüleri,
sürüngenler oldukça kalabalıktır. Fil, kaplan ve aslan, muhtelif tür maymun ve binlerce çeşit kuşlar
tropikal bölgelerin sık ormanlarına has hayvanlardır. Amazon Nehri civârında yalnız bir ağaç üzerinde
76 cins kuş sayılmıştır. Bu ormanlarda yarasa da çoktur. Sürüngenlerden yılanlar ve timsahlar dehşet
vericidir.

Tropikal bölgenin insanlara etkisi: Tropikal bölgenin insanlara etkisi biyolojik ve kültüreldir.
İklimin etkisiyle insan cilt, göz ve diğer fizik yapılarda değişmeler olmuştur. Güneş ışınları bu bölgelerde
çok dik geldiği için insanların cilt renkleri güneş ışınlarının çoğunu süzecek özellikte koyulaşmıştır. Bu

koyuluk açık kahverengiden siyaha doğru değişir. İnsan genetiği üzerindeki çalışmaların bir kısmı
tropikal bölgelerde yaşayan koyu renkli insanların güneş ışığı az kuzey ve güney yarımkürelere
getirilmesinden bir müddet sonra derilerinin D vitamini üretmemesi üzerine tüberküloz hastalığına
yakalanabileceğini ve aynı şekilde beyaz ciltli insanların da tropikal bol güneşli bölgelerde cilt kanserine
yakalanabileceğini ispat etmişlerdir. Tropikal bölge insanı nemli ve sıcak ortamda iş yapmada şartlara
diğer bölge insanlarından daha dayanıklıdır. Tropikal bölgenin insanlar üzerinde kültürel etkisi büyüktür.
İklim şartlarının vermiş olduğu zorluklar sebebiyle bu bölgelerde yaşayan insanlar kolay hava alan
örtüler kullanırlar. Hintlilerin ve Arapların an’anevî örtüleri bunlardandır. Câhil kalmış ilkel kavimlerse
yer yer örtünmeyi bilmediklerinden çıplak dolaşmaktadırlar. Medeniyetin ulaştığı yerlerdeki insanlar da
örtünmeye başlamışlardır.

Tropikal bölgelerde nüfus iklime bağlı olarak değişir. Sık ormanlık bölgelerle kurak olan çöl
bölgelerinde de nüfus oldukça seyrektir. Tropikal bölgelerin nüfus yönünden kalabalık olan yerleri
tropikal kuşağın kuzey ve güney kısımlarıdır.

TROTSKY, Leon

Eski Sovyet Sosyalist Cumhûriyetler Birliği’nin kurucularından biri. 1879-1940 yılları arasında
yaşamıştır. Varlıklı bir Yahûdî çiftçinin oğlu olup, asıl ismi Lev Davidovich Bronstein’dir. 1898’de devrimci
hareketlere karıştığı için tevkif edilerek Sibirya’ya sürüldü. Orada, Marxist oldu ve Sosyal Demokratik
Partisine katıldı. 1902’de sahte pasaport ve Trotsky ismiyle İsviçre’ye kaçtı. 1903’te Sosyal Demokratik
Partisinin parçalanması sırasında Lenin’in merkezî idâresine, muhtemel diktatörlüğüne karşı durarak
Menşevik grubuna katıldı. 1905 ihtilâli sırasında Rusya’ya döndü. Daha sonra Petrograd ve şimdiki ismi
Leningrad olan St. Petersburg’da nüfuzlu bir kişi oldu. Sibirya’ya sürüldüyse de tekrar Rusya dışına
kaçtı. 1917’ye kadar Menşevik (Lenine karşı azınlık) kaldı. “Devamlı ihtilâl”e inanmaktaydı. Bu şekilde
orta sınıfla, çalışan sınıfın birleşeceğini kabul etmekteydi. Bu tür fikirlerle Trotsky, Bolşeviklere 1917
ihtilâlinin ana programını hazırladı.

Mart 1917’de Çar devrildiğinde Newyork’tan Rusya’ya dönen Trotsky, Bolşevik Partisine katılarak
Lenin’in baş yardımcısı oldu. Yeni kurulan hükümette dışişlerinde, daha sonra savaş işlerinde
görevlendirildi. Kızıl Ordunun tesirli, disiplinli bir kuvvet olması için çalıştı. 1918-1920 arasındaki bütün
harekâtlarda tesirli oldu. Askerî ve ekonomik işlerde merkezî olunması gerektiğini savunmaktaydı.

Her ne kadar kendisine Lenin’in halefi gözüyle bakıldıysa da, 1921’de Trotsky’nin yıldızı sönmeye
başladı. 1922’de Lenin hastalandı. Politbürodaki diğer üyeler onu yıpratmaya, taraftarlarıysa başarısız
bir şekilde desteklemeye başladı. 1924’te kendisi, Lenin’in doktrinlerinden bir bozuk Menşevik sapması
olan “Trotskyizm”le suçlandı. 1925’te savaş komiseri görevinden alındı.

Devamlı olarak önceki mevkisini tekrar kazanmaya çalıştıysa da taraftarlarıyla berâber 1926’da
Politbüro’dan, 1927’de Komünist Partisinden atıldı. 1928’de sürgüne gönderildi.

1929’da Rusya’dan sınırdışı edilen Trotsky, 1933’e kadar Türkiye’de yaşadı, sonra Fransa’ya geçti.
Sovyetlerde ve dışındaki Komünist Partilerde Stalin’e karşı fikirleri körükleyen Trotsky, Rusya’nın
tesiriyle Fransa’dan ve daha sonra Norveç’ten sınırdışı edildi. 1936’da Mexico City’ye yerleşti. Bu arada
Sovyet hükümeti karşı devrim yapma iddiasıyla Trotsky’nin taraftarlarını mahkeme ederek, pekçoğunu
ölüme mahkûm etti.

1940’da Trotsky bir İspanyalı komünist ajan tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

TRÖST

Alm. Trust Konzern (m), Fr. Trust (m), İng. Trust. Bir ekonomide serbest ticâreti sınırlamak veya
ortadan kaldırmak gâyesiyle piyasaya hâkim olmak düşüncesiyle meydana getirilen işletmeler arası
birleşmeler. Tröst aynı sanâyi dalında çalışan işletmelerin yatay birleşmeleridir. Aynı mal üretimini
gerçekleştiren çeşitli işletmeler birbiriyle anlaşarak ve sermâyelerini birleştirerek tröst meydana
getirirler. Kartelle tröstün tek farkı kartellerin anlaşmayla meydana getirilmesindedir. Halbuki tröstlerde
işletmeler iktisâdî ve hukûkî bakımdan kaynaşmış bulunmaktadır. Tröst meydana getirilmesi için;
şirketlerin tek bir şirket hâline dönüşmesi; füzyon, kontrol şirketi (holding) olması gibi çeşitli yollara
başvurulmaktadır.

TRT

(Bkz. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu)

TRUMAN, Harry S.

Amerika Birleşik Devletleri’nin otuz üçüncü Devlet Başkanı. 8 Mayıs 1884’te Missouri eyâletinin
Lamar şehrinde John ve Martha Trumanların çocuğu olarak dünyâya geldi. 1890’da Independence
kasabasına yerleşti. Truman, babasının mâlî sıkıntıları sebebiyle normal bir eğitim göremedi. Yine aynı
sebepten çok istediği Askerî Akademiye de giremedi. Birkaç sene demiryolu işçisi ve bankacı olarak

çalıştı. Yirmi iki yaşında tekrar doğduğu eyâlete döndü. Müteâkip on bir senesini Grandview’de çiftçi
olarak geçirdi. Hayâtın zorlukları geniş bir tecrübe kazanmasına yardım etti. Bu arada Demokrat Partiye
sempati duymaya başladı.

Birinci Dünyâ Harbinin başlaması, önüne yeni imkânlar çıkardı. Millî Muhâfız Ordusuna girerek kısa
zamanda yüzbaşı oldu. Savaş boyunca Fransa’daki Amerikan topçu birliklerinde vazife yaptı. Savaştan
sonra işçi hareketine yardımcı oldu. 1922’de Jackson Kontluğu Mahkemesi Hâkimliğine seçildi. 1924 ve
1930’da aynı makâmı tekrar elde etti.

1934’te Missouri’den Demokrat Senatör adayı oldu. Herkesin seçilme şansı tanımadığı seçim
kampanyası sonunda senatör oldu ve bütün Amerika’yı şaşırttı. Senatörlüğünün ilk yıllarında hava ve
kara taşımacılığı konusunda hazırladığı halkın faydasına tekliflerin kabul edilmesi, ününü iyice arttırdı.
İkinci defâ senatoya girdikten sonra dış politikaya da ağırlığını koydu. Bunun yanında önayak olduğu
senato soruşturma komisyonlarıyla, toplanan vergilerin yerinde ve israf edilmeden harcanmasına çalıştı.
Özellikle Millî Savunma Komisyonundaki göreviyle verimliliği teşvik etti. 1944’te Başkan Yardımcısı oldu.
12 Nisan 1945’te Roosvelt ölünce de onun yerine geçti. Roosvelt’in politikasından ayrılmadı. İkinci
Dünyâ Harbinin çabuk bitirilmesi konusundaki diğer çözümlerin yanında Hiroşima ve Nagasaki’nin
bombalanmasını tercih etti.

İkinci Dünyâ Harbinden sonra Batı Avrupa’nın Rus propagandasından korunması için kesif bir
gayret gösterdi. Sosyalist hareketlerin mevcut olduğu Fransa, İtalya ve Yunanistan gibi devletlere büyük
miktarlarda yardım yollatarak, bunların geçici olarak da olsa Rusya’dan uzaklaşmalarını temin etti.
Türkiye’nin askerî ve ekonomik problemlerinin çözümlenmesi için yardımda bulundu. Tâkip ettiği akıllıca
dış politika içte yıkılan îtibârını tekrar kazanmasını sağladı. 1948 seçimlerinde tekrar Başkan seçildi.
İkinci dört yıllık dönemin mühim bir bölümünü Asya’nın problemlerini çözmeye çalışarak geçirdi.
Komünist ve Milliyetçi Çinlileri birleştirmeye çalıştı. Ancak başarısızlıkla neticelenen bu politika, milliyetçi
lider Chiang Kai-Shek’in anavatandan sürülmesine yolaçtı. 1952’de yerine General Dwight D.
Eisenhower geçti. Truman başkanlıktan çekildikten sonra gözlerden kayboldu. 1955 ve 1956’da
hatıralarını neşretti. 26 Aralık 1972’de öldü ve “Truman Kütüphânesi” bahçesine gömüldü.

Truman Doktrini: Başkan Truman 12 Mart 1947’de kongrede yaptığı konuşmada başta Türkiye
ve Yunanistan olmak üzere, Avrupa ülkelerinin ekonomik sıkıntıda olduğuna dikkat çekti. Bu ülkelere
yardım yapılmasını istedi. En büyük yardımı 400 milyon dolarla Türkiye ve komşusu Yunanistan’a ayırdı.

“Truman Doktrini” olarak bilinen bu yardım sistemi Truman baştayken kısmî olarak muvaffak oldu.
Yunanistan’ın Rusya’ya kayması geçici olarak önlendi. Türkiye ile dostane münâsebetler kuruldu. Ancak
diğer Avrupa ve Asya devletleri üzerinde müessir olunamadı.

TRUVA

Alm. Troja, Fr. Troie, İng. Troy. Anadolu’daki târihî şehirlerden. Çanakkale’ye bağlı Biga ilçesinin
Hisarlık köyünde, kayalık bir tepe üzerindeki Truva’da üst üste dokuz şehir kurulmuştur. Homeros,
İlyada adlı eserinde Truva şehrinden bahsetmektedir. Truva hakkında ilk araştırmayı 1870-1890
yıllarında Heinrich Schliemann yaptı. 1893-1894 târihlerinde de Wilhelm Dörpfeld araştırmaları devam
ettirdi. ABD Cincinnatti Üniversitesi profesörlerinden Carl Blegen ise, 1932-1938 târihlerinde Truva şehri
hakkında araştırma ve değerlendirme yaptı.

Akhaia ve Truva şehri arasında meydana gelen savaşa Truva Savaşı denir. Truva Kralı Priamos’un
oğlu Paris, Menelaos’un karısını kaçırınca, Yunanlılar Agamemnon komutasında Truva şehrine
saldırdılar. Yunanlılar tahtadan bir at yapıp içine asker koyarak gizlediler. Kendileri de geri dönüyormuş
gibi yaptılar. Bu hileyi anlayamayan Truvalılar atı şehrin içine getirdiler. Tahta atın içinde bulunan
askerler geceleyin şehrin kapılarını açtılar. Şehre giren Yunanlılar büyük tahribatlarda bulunarak şehri
ele geçirdiler. Bu savaş on yıl sürdü. Truva’da yapılan kazılarda bu efsâneyi canlandıran şekiller bulundu.
Akhaia, genişlemesini engelleyen Truva’yı ele geçirerek bu engeli ortadan kaldırmış oluyordu.

1955 yılında Truva şehrinin yanında bir müze yapıldı. Bu müzede çanak, çömlek, cam, mâden,
sikke ve mermer kalıntıları sergilenmektedir.

TSE

(Bkz. Türk Standartları Enstitüsü)

TSEK

(Bkz. Türk Standartları Enstitüsü)

TUFAN

Alm. Sintflut (f), Fr. Déluge (m), İng. The Flood. Nehirlerin, denizlerin yağışlar ve fırtınalarla
taşması sonucu büyük karaların, suyla örtülmesi. Tufan çok büyük sel baskınıdır. Târih boyunca dünyâ
birçok tufana sahne olmuştur. En büyük tufan olarak Nuh aleyhisselâm Tufanı bilinmektedir.
Araştırmacıların yaptığı çalışmalardan dünyânın çeşitli bölgelerinde muhtelif zamanlarda büyük sel

baskınları neticesinde binlerce kilometrekarelik sahaların su altında kaldığı, binlerce insanın ve hayvanın

öldüğü, kara parçalarının dahi şekil değiştirdiği anlaşılmıştır. Bunlardan Leonard Whilley 1920 senesinde

yaptığı çalışmalarla Mezopotamya’nın defâlarca tufanlar neticesi sular altında kaldığını ispatlamıştır.

Tufan’a yol açan nehirlerin başında Nil, Fırat, Dicle, Çin’de Hwang Ho ve Hindistan’da İndus nehirleri

gelir.

En önemli tufan tipi nehirlerin taşmasıyla meydana gelenidir. Paris, Roma, Washington, New

Orleans gibi yeni kurulmuş şehirler dahi defâlarca nehir taşmalarıyla sular altında kalmışlardır. İkinci

önemli tufan tipiyse, sâhillerde büyük dalgaların taşıdığı su kütleleriyle meydana gelenlerdir. Nehirlerin

taşmasıyla meydana gelen tufanlar umûmiyetle ilkbaharda çok fazla yağışlar, kışın donan toprağın âni

ısı yükselmesiyle çok çabuk çözülmesi ve kar sularının toprağa emilmeden akıp gitmesiyle olur. Buzul

erimesi toprak kayması, âni yaz yağmurlarıyla meydana gelen su baskınları sel târifi içinde kalmaktadır.

Deniz sâhillerinde meydana gelen tufanlar iki sebepten meydana gelebilir. Birincisi iklim şartlarına bağlı

fırtınaların, tayfunların sebep olduğu deniz seviyesinde meydana getirdiği yükselmelerdir. İkincisi de

dünyânın sismik hareketleri sonucu meydana gelen su yükselmeleridir. Su yükselmeleri ya dalgalarla

veya kara parçasının sulara gömülmesiyle olur.

Tufanlar sebebiyle her sene binlerce insan hayâtını kaybetmekte, zirâî sahalar sular altında

kalmakta, mahsûl zâyi olmakta, evler yıkılmakta, arâzi şekilleri bozulmakta ve daha birçok hasar

meydana gelmektedir. Bu sebepten tufanlara karşı tedbirler alınmaktadır. Bu tedbirlerin başında

sâhillere yapılan yüksek ve sağlam setler, nehirler üzerine kurulan barajlar, nehirlerden kanallarla

sulama yapılacak arâzilere su taşınması gelir. Nehirlerin taşmaması için su bendleri yapılır. ABD’de

Mississippi Nehri kenarında 1937-1945 ve 1950 senelerinde toplam 1600 kilometre uzunluğunda

bendler yapılmıştır. California’da Pasifik kıyılarına 3200 km boyunda bendler yapılmıştır. Bu bendler

arasına aynı zamanda büyük havuzlar da inşâ edilmiştir. Hollanda’da yine denizden gelen su baskınlarını

önlemek için suların girdiği kanallar önüne toplam uzunluğu 24 kilometre olan taş ve beton yapılar inşâ

edilmiştir. Setler arasında uzaktan kumandalı kapılar vardır. Bu kapılar suların giriş ve çıkışını bir ahenk

içerisinde kontrol ederek setlerin yıkılmasını önler. Bütün bu tedbirlere rağmen dünyâ üzerinde her sene

tayfunlar ve nehir taşmaları sonucu birçok tufan meydana gelmektedir.

Dünyânın Gördüğü En Büyük Tufanlar:

Târihi: Tufanın Özelliği:

Bilinmiyor Nuh Tufanı, Nuh peygamberin gemisine binen canlılar hâriç, geri kalan bütün canlılar
su altında boğularak öldüler.

M.Ö. 2297 Hwang Ho (Sarı Nehir) tufanı. Târihi belli olan ilk büyük tufandır.
M.Ö. 413 Roma’yı sular altına alan Tiber Nehri tufanı
1000 (M. S.) Tuna Nehri tufanı
1421 Hollanda’da birçok insanın ölümüne sebep olan tufan
1570 Hollanda’da Harlingen’i tamâmen harap eden tufan
1629 Mexico City’de birçok kişinin ölümüyle neticelenen tufan.
1811 Tuna Nehrinin taşmasıyla birçok kişi boğularak ölmüş köyler, araziler su altında kalmıştır.
1861 ABD’nin Pasifik sâhillerinde meydana gelen tufanda sular Nevada’ya kadar ilerlemiş çok can
kaybı olmuştur.
1883 Java ve Sumatra’da Krakatan volkanı faaliyetiyle Okyanus dalgalarının sebep olduğu tufanda
36.000 kişi boğulmuştur.
1887 Çin’de Hwang Ho tufanında 140.000 kilometrekarelik alan sular altında kalmış ve 900.000
kişi boğularak ölmüştür.
1896 Japonya’da Okyanus Sismik olayları sonucu meydana gelen dalgaların sebep olduğu tufanda
27.000 kişi hayâtını kaybetmiş, 60.000 kişi evsiz kalmıştır.
1911 Çin’de Yangtze Nehrinin taşmasıyla meydana gelen tufanda 100.000 kişi hayâtını
kaybetmiştir.
1916 Hollanda’da Kuzey Denizinden gelen su yükselmesiyle 10.000 kişi ölmüştür.
1931 Çin’de Yangtze Nehrinin taşmasıyla 200.000 kişi boğularak ölmüş, 2 milyon kişi evsiz
kalmıştır.
1946 Japonya’da Okyanus sismik olayları ile meydana gelen dalgalar 100.000 kişiyi evsiz
bırakmış, 1000 kişi boğulmuştur.
1963 İtalya’da Vaıont Barajının taşmasıyla 2000 kişi hayâtını kaybetmiştir.
1970 Bangladeş’te siklon’un sebep olduğu tufanda 200.000 kişi ölmüş, 500.000 kişi evsiz
kalmıştır.
1971 Hindistan’da, Orissa’da siklonun sebep olduğu tufanda 10.000 kişi ölmüştür.
1973 Fazla yağışlarla İndus Nehri taşmış, tufanda 2300 kişi boğularak ölmüştür.

1974 Kuzey Honduras’ta tayfunun sebep olduğu tufanda 5000 kişi ölmüş 50.000 kişi evsiz
kalmıştır.

1978 Kuzey Hindistan’da Haziran ve Eylül aylarında meydana gelen deniz taşması sonucu 1200
kişi hayâtını kaybetmiştir.

1979 11 Ağustos’ta Hindistan’ın Mori bölgesinde deniz sularının kabarmasıyla 15000 kişi
ölmüştür.

1979 30 Ağustos ile 7 Eylül arasında Carribean’da meydana gelen tayfun 1100 kişinin ölümüne
sebep olmuştur.

1982 17-21 Eylül târihlerinde El-Salvador’da denizden kabaran sular 1300 kişinin ölümüne sebep
olmuştur.

1983 6-12 Nisan târihleri arasında ABD’de Alabama, Mississippi, Tenisee bölgelerinin kıyıları
denizden gelen sularla örtülmüş fakat can kaybı olmamıştır.

TUĞ

Alm. Helm-, Feder-busch; Robschweif (m), Fr. Aigrette; Crinière (f), İng. Horsetail, aigrette.
Ucuna at kuyruğu bağlanmış ve tepesine altın yaldızlı top geçirilmiş mızrak. Eski Türklerde hânlık
alâmeti olarak kullanılan tuğun sayısı hanların büyüklüğü nispetinde artıp azalırdı. Osmanlılarda tuğ;
hükümdarlık, vezirlik, beylerbeylik, sancakbeylik ve daha umûmî bir tâbirle askerî vazife ve memûriyet
alâmetiydi.

Tuğ, at kuyruğu kıllarından sanatkârane bir şekilde yapılırdı. Çok sayıda kıl al renge boyandıktan
sonra bunun tepesine beyaz ve siyah renkte ince kıllardan yapılan saçaklı bir başlık konulurdu. Bütün
bunların üzerine bakırdan altın yaldızlı büyük bir top ve bâzan da onun üzerine bir hilâl yerleştirilirdi.
Top güneşi, hilâl ayı, at kılları da güneşin ışınlarını temsil ederdi. Tuğ, mızrak şeklinde bir sırığın ucunda
taşınırdı. Osmanlıların tuğları 16. yüzyılda, baş tarafında bir yaldızlı top ile üzerinde gümüş hilâl bulunan
(bâzan hilâlsiz de olabilen) bir sırığa ve topun alt kısmına takılmış uzun ve boyalı at kıllarından
müteşekkildi.

Pâdişâh tuğuna “Tuğ-ı Hümâyun” denilirdi. Pâdişâh sefere giderken Tuğ-ı Hümâyunlar da berâber
götürülür, bunun için de bir merâsim yapılırdı. Bu merâsim, 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başı
arasında şöyle yapılırdı: Pâdişâh tuğlarından ikisinin çıkarılacağı vezir-i âzam, şeyhülislâm, kâdıaskerler,

nişancı, defterdar, yeniçeri ağası ve ileri gelen devlet adamlarına söylendikten sonra bunlar merâsim
elbiselerini giyerek muayyen zamanda sarayın orta kapısında beklerlerdi. Enderun’dan Tuğ-ı
Hümâyunun hazırlandığı haberi gelmesi üzerine önde vezir-i âzam olmak üzere Babüssaâdede
Akağalarının oturduğu aralıkta sedire oturup beklerler, bu sırada hassa müezzinleri Sûre-i Feth okumaya
başlarlardı. Sûrenin okunması bittikten sonra dâvetli şeyh efendilerin birinin duâsını müteakip Fâtiha
sûresi okununca, ağalar Tuğ-ı Hümâyundan ikisini çıkarırlardı. Hemen devlet erkânı kalkıp, tuğları
ağaların ellerinden alırlar, derhal birinciyi sadrâzamla şeyhülislâm ve diğerlerini de vezirlerle kazaskerler
birlikte Babüssaâde önündeki muayyen yerlerine dikerlerdi. Bunun üzerine duâ edilip, merâsim sona
ererdi.

Pâdişâhlar 18. yüzyıldan îtibâren sefere gitmediklerinden, tuğları yalnız saraya dikilirdi.
Bir sefer esnâsında veziriâzamın tuğlarından birisi Paşakapısı önüne ve binek taşına dikilirdi. Bu
münâsebetle merâsim yapılıp, hâfızlara Kur’ân-ı kerîm okutulur ve dâvet edilen din âlimlerinin duâları
arasında sadrâzamın tuğu mahalline konulurdu. Pâdişâhlar bizzat sefere gitmediği zaman sadrâzam
yalnız kendi tuğlarıyla hareket ederdi. Muhârebe safında serdâr-ı ekremin tuğları yeniçerilerin
arkalarında bulunur, tuğun dibinde mehterhâne ve daha arkada da sancak-ı şerîf ve serdar-ı ekremlik
vazifesi de olan sadrâzam bulunurdu.

TUĞLA

Alm. Ziegel (-stein) (m), Fr. Brique (f), İng. Brick. Kil ağırlıklı bir çeşit toprağın dikdörtgenler
prizması bloklar şeklinde kalıplanıp pişirilmesiyle yapılan yapı malzemesi. Ucuz ve kullanışlı bir inşaat
malzemesidir. Tuğla kullanımı altı bin yıl öncesine kadar uzanır. İlk tuğlalar güneşte kurutulurdu;
bunlara kerpiç denir. Mîlattan üç bin yıl önce ilk tuğla ocakları kurulmaya başlamıştır.

Günümüzde tuğla ifâdesi umûmiyetle uzunluğu yaklaşık 20-22 cm, genişliği 9-11 cm ve yüksekliği
5-7,5 cm arasında olan bloklar için kullanılır. İçi dolu olan bu tür tuğlalar harman ismi verilen büyük
tuğla ocaklarında îmâl edildikleri için harman tuğlası olarak isimlendirilir. Bu tuğlalar ülkemizde 400-
600°C’de pişirilerek elde edilir.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında geliştirilen ve Batıda yaygın olarak kullanılan, daha büyük ebatlı
ve içi boşluklu olarak pişirilmiş tuğlalar delikli veya boşluklu tuğla olarak isimlendirilir. Delikli tuğla aynı
zamanda ses ve ısı izolasyonu da sağlar. Delikli tuğlalar umûmiyetle fabrikalarda yaklaşık 1100-1200°C

sıcaklıkta pişirilerek üretilir. Boyutları çeşitli ülke standartlarında belirtilmiştir. Ülkemizde delikli tuğlalar
23,5 x 13,5 x 13,5 cm, 23,5 x 23,5 x 13,5 cm veya 23,5 x 13,5 x 9,5 cm gibi ebatlarda üretilmektedir.

Kaplama tuğlası olarak kullanılacak tuğlaların içine renklendirici oksitler katılarak veya bileşenlerin
miktarları değiştirilerek koyu kırmızıdan beyaza kadar renkler elde edilir. Kilin az olduğu yerlerde
kalsiyum silikat veya silis karbür kireç tuğlası yapılmaktadır.

İnşaat işlerinde kullanılanların dışında fırınlarda kullanılan yüksek sıcaklığa dayanıklı alümin ve
silis esaslı ateş tuğlaları da vardır. Bu tuğlalar yaklaşık 1800°C sıcaklıkta pişirilerek elde edilir.

Kil bulunmayan ve yüksek sıcaklığa dayanıklı diğer bir tuğla türü ise manyezi ve krom tuğlalarıdır.
Bu tuğlalar çelik fırınlarında cam fırınlarında ve diğer edüstriyel fırınlarda kullanılır. Bunlardan başka
silis, boksit, alemin, zirkon silisyum karbür ve dolomit tuğlaları da ateşe dayanıklıdır.

Günümüzde tuğla üretimi kilin çıkarılmasıyla başlar. İnce tâneli hâle gelene kadar değirmende
ezilip öğütülen kil, koyu bir hamur elde edilecek gibi su ile karıştırılır. Daha sonra bu hamur kalıplar
preslenerek veya kesintisiz bir dikdörtgenler prizması şekline getirilip istenen ölçüye göre dilimlenerek
tuğla yapılır. Önce havada kurutulan tuğlalar daha sonra ocakta uygun sıcaklıkta yaklaşık 12 saatlik bir
süreyle fırınlanır.

TUĞLUKLULAR

Hindistan’daki Türk-İslâm hânedanlarından. Hânedanın kurucusu ve ilk hükümdarı Gıyâseddin
Tuğluk, Kalaçların son sultanı Kutbeddîn Mübârek Şah zamânında (1316-1320) Pencab ve Sind’de
vâliydi. Halaciler saltanatına son veren Nâsıreddîn Hüsrev Şahın sultanlığını tanımayarak Delhi üzerine
yürüdü. Sultan Raziye Türbesinin yakınındaki Lahravat mevkiinde Nâsıreddîn Hüsrev Şahı büyük bir
bozguna uğrattı. 6 Eylül 1320’de Delhi tahtını ele geçirdikten sonra yakınlarının ısrarı ile sultanlığını îlân
etti. 1323’te Kakatiya racalığını, 1325’te Bengal’i aldı. Gıyâseddîn Tuğluk Şahın aynı yıl Delhi’de ölümü
üzerine yerine oğlu Muhammed geçti.

Gıyâseddîn Muhammed Şah, edebiyat ve fennî ilimlerde mütehassıs olduğu kadar mâhir bir
kumandandı. Devlete mâlî destek için yeni vergiler koydu. Moğol Tarmaşiri’nin Mâverâünnehr’e
taarruzuna 1329’da muvaffakiyetle karşı koydu. Moğol işgâlindeki Orta Asya’yı zaptetmek için Pamir
yolu ile sefer düşündüyse de gerçekleştiremedi. Türk ve İslâm âlemiyle devamlı temasta bulundu.
Kahire’deki Abbasî Halifesi Birinci Müstekfi (1302-1340)de Gıyâseddîn Muhammed Şahın saltanatını


Click to View FlipBook Version