Türkçesi edebiyatlarında önceden şâhit olmaktayız. Osmanlı tezkirecileri bilhassa kendilerine örnek
olarak, Devletşâh ve Nevâî tezkirelerini seçmişler ve bu klasik tarzın tâkipçisi olmuşlardır.
Bu asrın tezkirecilerinin başında dîvân sâhibi olan Sehî (ölm. 1548) Heşt Behişt adlı tezkiresiyle
birinci durumdadır. Sırasıyla Latîfî (1491-1582) kendi adıyla anılan Latîfî Tezkiresi’ni, Âşık Çelebi
(1520-1572) Meşâirü’ş-Şuarâ’sını, Kınalızâde Hasan Çelebi kendi adıyla da zikredilen Tezikretü’ş-
Şuarâ’sını Ahdî Gülşen-i Şuarâ’yı yazmıştır. Gelibolulu Âli’nin yazdığı Künhü’l-Ahbâr adlı eserin son
bölümü de tezkire olarak zikredilmelidir. Ayrıca Mecmau’n-Nezâir ve Câmiü’l-Meânî gibi antolojiler
de bu asırda görülen şiir mecmualarıdır.
Bu yüzyılda seyâhat edebiyatıyla da karşılaşmaktayız. Seydi Ali Reis (ölm. 1562) bu sahada
Mir’âtü’l-Memâlik ve Kitâbü’l-Muhît adlı eserlerini yazar. Bunlardan başka Pirî Reis’in Kitâb-ı
Bahriye’si gibi eserler asrın zikre değer eserleridir.
Halk edebiyatı tarafından bakılınca bu asırda tekke şâirleri ön plânda gelirler. Bunlar arasında Şeyh
İbrâhim Gülşenî, Ahmed-i Sarbân ile Ümmî Sinân en çok tanınanlardır. Bunlara ilâveten Muhyiddin
Üftâde (ölm. 1580), Seyyid Seyfullah Halvetî ve İdris-i Muhtefî (ölm. 1615)yi zikretmek gerekir. Bunların
hepsi devlete bağlı, millete inanan, bir bakıma halkın terbiyesini üzerlerine alan tekke şâirleridir. Fakat
bu asrın azılı Osmanlı düşmanı hurûfî şâir ve ihtilâlcisi Pîr Sultan Abdâl halk edebiyâtında devlete ihânet
yönünden müstesnâ bir mevki ittihâz eder. O,
“Açılın kapılar Şâh’a gidelim”
ve
“Kâtib ahvâlimi Şâh’a böyle yaz”
derken başka bir ülkenin İran’ın şâhını arzulamaktadır. Onun gitmek ve haber vermek istediği
kimse İran Şâhı Tahmasb’dır.
Halk edebiyatı içinde bu yüzyılın zikre değer diğer şâirleri, Kul Mehmed, Öksüz Dede ve Çıldırlı
Hayâlî’dir.
Köroğlu ise devrin başka bir renkli simasıdır. Özdemiroğlu Osman Paşanın kuvvetlerine katılması
muhtemel bir Celâlî eşkıyâsı olduğu söylenen Köroğlu kendi adı ile anılan Köroğlu Destanı’nın
kahramanı durumundadır. Bu îtibârla bu devirde halk hikâyelerinin varlığı ayrı bir husustur. Mehdî
mahlasıyla şiirler söyleyen Derviş Hasan bunlardandır. Ayrıca Magrib Ocakları’nın saz şâirleri de bu
kısma girer.
Fakat 17. yüzyılda Osmanlı Edebiyatı içerisinde halka daha dönük bir edebiyat ortaya çıkmıştır.
Bu bakımdan 17. asır, Osmanlı Halk Edebiyatının altın çağını meydan getirmiştir. Serpinti ve tesirleri
18. asır, Osmanlı Türk Saray Edebiyatına da ulaşan bu edebiyat sâyesinde, Divan şiirinde bile mahallîlik
ortaya çıkmış hattâ devrin Nedîm gibi ünlü şâirleri bu cereyânın içinde türkü bile yazmıştır.
On yedinci asırda Halk Edebiyatı yine tekke ve saz kolu olmak üzere ikili bir durum içindedir.
Aslında bu durum Osmanlı Türk Edebiyatının başlangıcından beri var olup, onun bir devâmı şeklindedir.
Bu yüzyılın Tekke Edebiyatı içinde yer alan başlıca şahsiyetleri Âdem Dede (ölm. 1652), Aziz
Mahmûd Hüdâyî, Niyâzî-i Mısrî’dir. Bu şâirlerin hepsi bir tarîkata mensup olup, şeyhtirler. Onlar meydana
getirdikleri mahfillerde halkı irşâd ve terbiye yönüne gitmişler ve tesirli şiirler söyleyerek eserler
meydana getirmişlerdir. Bunların ilimle uğraşmaları, insanlara doğru yolu göstermeleri önde gelen
meziyetlerindendir.
Âdem Dede daha çok Mevlevî Tarîkatı içinden gelir. Önce Konya’da Bostân Çelebi’nin, daha sonra
İstanbul’da İsmâil Ankaravî’nin yanında yetişmiştir. Daha sonra Galata Mevlevîhânesi şeyhi olmuş olan
bu Mevlevî Dedesi, zekî, nüktedân, ârif ve hoşsohbet bir sûfîdir. Arapça ve Farsça şiirleriyle klâsik
edebiyâta giren ve Türkçe olan gazelleri mevcuttur. Fakat onun en mühim tarafı mevlevîlik içinde hece
ile, Yunus tarzında şiirler söylemesidir. Tesiri Şeyh Gâlib’e kadar uzanan Âdem Dede’nin bu îtibârla Türk
Halk Edebiyatı içinde mühim bir mevkii vardır.
Azîz Mahmûd Hüdâyî ise Celvetiye Tarîkatının kurucusudur. Şeyh Üftâde’ye intisâb etmiş, şeyh
olmuş Üsküdar’da kendi adıyla anılan dergâh, devri için ruhânî terbiyenin mihrakı durumuna gelmiştir.
Nefâisü’l-Mecâlis ve Câmi-ul-Fezâil başta olmak üzere yirmiden fazla eserinin olduğu bilinmektedir.
Devrinin hem aruz, hem de hece vezniyle şiir söyleyen şâirleri arasında olup, Dîvân’ı vardır.
Niyâzî-i Mısrî aslen Malatyalıdır. Halvetî, Tarîkatına mensuptur. Mısır’da tahsil gördüğü için Mısrî
denilmiştir. Yunus Emre Ekolüne mensuptur. Hakkında birçok menâkib vardır. Arapça ve Türkçe çeşitli
eserleri mevcuttur. 1694 yılında Limni’de vefât eden Niyâzi-i Mısrî, Yunus Emre’nin 17. asırdaki sesidir.
Osmanlı Türk saz şâirleriyse bu yüzyılda alabildiğine çoğalmıştır. Muhtelif askerî topluluklar içinden
saz şâirleri yetiştiği gibi ülkenin dört bir tarafından pekçok saz şâiri çıkmıştır. Bunun neticesi olarak
birçok mahfiller teşekkül etmiş, saraydan kahve köşelerine kadar mesîrelerde, panayır ve ocaklarda saz
şâirleri görülür olmuştur. Ayrıca gazel ve murabbâ şekilleri de halk şâirleri arasında rağbet görmüştür.
Bu devrede, 1908 yılından sonra gerçekleştiği söylenen iki zümre, konuşma ve yazı dili birbirine
ziyâdesiyle yaklaşmıştı.
Bu asırda yetişen saz şâirleri arasında en önde gelen şâir Karacaoğlan’dır. Güney Anadolu’dan
yetişen bu gezgin Türkmen şâiri 16. yüzyılın sonlarından îtibâren şöhretini duyurmaya başlamış, 17.
yüzyılda ise bu şöhretin zirvesine çıkmıştır. Şiirlerine bakılırsaonun coğrafyasında bütün bir imparatorluk
yer alır. Ancak nereleri gezdiği, nerelerde kaldığı pek belli değildir. Bu zeki ve hisli Türkmen çocuğu halk
zevkinin bütün inceliklerini zorlamış ve konuşturmuştur. Şöhretinin diğer Türk illerinde de yayılması,
onun adına efsânevî Karacaoğlan hikâye ve deyişlerini ortaya çıkarmıştır. Şiirinde sosyal meseleler,
âdetler, gelenek ve görenekler yer aldığı gibi sanatlı söyleyişini, tasvirlere ve mecazlara yer verdiğini
belirtmek gerekir. Nerede doğup nerede öldüğü belli olmayan Karacaoğlan şiirlerinde tabiata mühim
yer verir. O bir bakıma, tabiatı ve kadın güzelliğini hareket noktası olarak almıştır.
Gevherî ve Âşık Ömer de devrin kudretli halk şâirleridir. Bunlardan Gevherî yüksek zümre
ediplerine de tesir etmiş bir şöhrettir. Devrinin sosyal hayâtına ve cemiyet dâvâlarına fazla ilgi
duymayan şâir, âşıkâne duygularla söylenmiş şiirleriyle tanınmaktadır. Hattâ gazel söyleyen divan
şâirleriyle arasında bir uygunluk göze çarpar. Söylediği, koşma, semâî, türkü ve türkmanî gibi şiirlerde
divan şâirlerinin kelime ve kâfiyelerine yer verir.
Âşık Ömer ise muhtemelen Konya’nın bugün Gezlevi şeklinde anılan Gözlevi’de doğmuş bir şâirdir.
Savaşlara katılmasının verdiği bir hâlle Rus, Avusturya ve Venedik harplerine âit manzumeler yazmıştır.
Zâten o, Dördüncü Mehmed, İkinci Ahmed ve İkinci Mustafa gibi pâdişâhların devrini idrâk eden bir
şâirdir. Gezici bir şâir olması, Âşık Ömer’in diğer bir yönüdür. Bütün bunların yanında onun Türk saz
şâirlerinin üstadı sayıldığı da bir gerçektir. Şiirlerine nazîreler söylenen Âşık Ömer, yüksek zümre şâirleri
tarafından da üstün tutulmuştur.
Ola Âşık Ömer’in cilvegehî adn-i celîl
mısraından anlaşıldığına göre 1707 târihinde vefât etmiştir.
Yine 17. yüzyılda Kuloğlu Kâtibî, Kayıkçı Kul Mustafa, Öksüz Ali gibi halk şâirleri yanında Girid’de
yetişen ve savaşa katılan Âşık, Seyyâhî’yi de saymak gerekir. Ancak Girid Savaşını işleyen Keşfî,
Üsküdarî, Yamak, Kul Muslu, Memioğlu, Şahinoğlu ve Mecnûn’u da zikretmek lâzımdır.
Bu yüzyılda Kerem ile Aslı ve Âşık Garîb gibi hikâyelerinin teşekkül ettiği; Karagöz ve Kukla
oyununun ortaya çıktığı görülmektedir.
On yedinci yüzyılda divan şâiri, devletin duraklama devrine girmesine rağmen yükselmesine
devam etmiştir. Bu aslında mîmârî gibi diğer sanat dallarında da kendini göstermiştir. Bu asrın
pâdişâhları da şiiri elden bırakmamışlardır. Adlî mahlasını kullanan Sultan Üçüncü Mehmed, şiirlerinde
Peygamber efendimize duyduğu derin muhabbet ve saygıyı eksik etmeyen ve Bahtî mahlası ile şiirler
yazan Sultan Birinci Ahmed; Fârisî’yi mahlas olarak kullanan Sultan İkinci Osman Han, hep şâir
hükümdar olarak karşımıza çıkarlar. Asrın büyük pâdişâhı, Bağdat Fâtihi Dördüncü Sultan Murâd Hanın
bu pâdişâhlar arasında mühim bir mevkii vardır. O da şiir söyleyen pâdişâhlar arasında yer alır. Şiirlerine
sert tabiatı, heybetli hâli aksetmiştir. Bunu takip eden şâir pâdişâh Sultan Dördüncü Mehmed’dir.
On yedinci yüzyılın en büyük şâiri Nef’î (1575-1635)dir. Erzurum’un Hasankalesi’nde doğmuştur.
Asıl adı Ömer’dir. Şiirinde şimşekler çakan bu şâir, kelime seçmede çok mâhirdir. Ses yüklü olan
mısralarında ses ve söz arasındaki uyumu sağlayan şâir:
Hem yazar hem tutarım nağme-i kilke âheng
mısraında şiirini anlatmadan geçemez. O, şiirde ses unsuruna değer vermiştir. Ona göre, şiir
mânâ ve söyleyiş bakımından kusursuz olmalıdır. Bu bakımdan divan şiirine heybetli söyleyiş
kazandırmış, şiir lisanına kulağa hoş gelen bir âheng ve ses vermeye muvaffak olmuştur. Onun bir başka
husûsiyeti şiirlerinde hicve kaçmasıdır. Bu belki şâirin keskin ve ince zekâsının akisleridir. Ancak hiciv
şâirin hayâtına mal olmuştur. Kasideciliğiyse bir başka meşhur tarafıdır. Bu vâdide edebiyatımızın en
önde gelen siması olup, Klâsik edebiyatımızda kaside üstadı olarak bilinir. O yerdiği kadar yükseltmesini
ve övmesini de bilen şâirdir. Onun, Mevlevî tarîkatında olması diğer bir yönüdür. 1635 (H.1044)te
katledilmiştir. Öldürülmesine:
“Katline oldu sebeb
Hicvi hele Nefî’nin”
Beytinde olduğu gibi hicvi sebep olmuştur. Bu mısra ayrıca onun ölümüne düşürülmüş bir târihtir.
Farsça şiirler de yazan şâirin bu dilde bir Dîvân’ı vardır. Diğer eserleri; Türkçe Dîvân’ı ile hicviyelerinin
toplandığı Sihâm-ı Kazâ’sıdır.
Şeyhülislâm Yahya (1561-1644) güzel ve zarif gazelleriyle devrin diğer bir divan şâiridir. Bu ilim
ve devlet adamının aydınlığa açılan hür bir sanat havası vardır. Dîvân’ındaki şiirler 17. asır Türk sanat
dünyâsının duygu ve düşüncelerini aksettirmektedir. O asrında Bâkî ile Nedim arasında bir köprü gibi
görülür.
En önemli eseri Dîvân’ıdır. Sâkinâme’si 77 beyitlik küçük bir mesnevîdir. Ferâiz Manzumesi
Şerhi, İbni Kemâl’in Nigâristân’ını tercümesi vardır. Fetvâları Fetâvâ-yı Yahya adıyla toplanmıştır.
Divan şiirinin üstad şâirleri arasında yer alan Nâilî (ölm. 1666) asrın kudretli ve şiirde mânâ
derinliğini veren şâirlerindendir. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Şiirlerine nazîreler söylenmiştir.
Bilinen tek eseri Dîvân’ıdır.
Şeyhülislâm Behâyî (1601-1653) devrin bir başka şâiridir. Tâcü’t-Tevârih sâhibi olan
HocaSâdeddîn Efendinin oğlu olup, devlet memuriyetlerinde çalışmıştır. Bu şâir de şiirinde, asrın diğer
şâirlerinde olduğu gibi ses güzelliğine düşkündür.
Asrın önde gelen iki mevlevî şâiri Neşâtî (ölm. 1674) ve Cevrî (ölm. 1654)dir. Neşâtî Edirne’de
mevlevî tekkesinin şeyhidir. Hocalık vasfıyla tanınmış olup, Üstâd-ı Üstâdâne-i Rûmî olarak Esrar Dede
tarafından Tezkiresinde zikredilmektedir.
Dîvân’ı eserlerinin başında gelir. Hilye-i Enbiyâ ve Şehrengiz’i vardır. Nef’î tesirinde bir şâirdir.
Cevrî ise Celâleddîn-i Rûmî’ye candan bağlı derviş, çalışkan ve sanatkâr bir şâirdir. Dîvân’ından
başka Hilye-i Çâryâr-ı Güzîn, Aynü’l-Füyûz adlı eserleri de vardır.
Vecdî (ölm. 1660), Fehîm-i Kadîm (ölm. 1648), Nedîm-i Kadîm (ölm. 1670) asrın dîvân sâhibi
diğer şâirleridir. Ancak bu asırda rubâî tarzında Azmîzâde Haletî’yi anmak yerinde olur. Haletî ilim yolunu
seçmiş müderris olmuş, kadılıklarda bulunmuş bir şâirdir. Rubâîleriyle haklı bir şöhret kazanmıştır.
Dîvân’ından başka Sâkinâme’si ve Münşeât’ı vardır.
Yaşı bakımından 18. yüzyılın ilk çeyreğine de taşan Nâbî, 17. yüzyılın terbiye ve tefekkür ekolünü
açan şâirdir. Asıl adı Yusuf olup, Urfa (Ruha)lıdır. Şiirlerinde açık fikre ve didaktik bir düşünceye yer
vermiştir. Bu îtibârla onda bir sâdelik görülür. Rindâne ve sûfiyâne söyleyişe sâhiptir. Kadere rızâsı
tamdır. Farsça şiirler de yazmıştır. Dîvân’ı, Hayriyye’si, Sûrnâme’si ve Hadîs-i Erbaîn Tercümesi,
manzum; Fetihnâme-i Kameniçe, Tuhfetü’l-Harameyn, Zeyl-i Siyer-i Veysî ve Münşeat’ı mensûr
eserlerini teşkil eder.
Bu yüzyılın mesnevî edebiyatında Nev’îzâde Atâyî (1583-1636) ön sırayı işgâl eder. Hamsesi
Âlemnümâ, Nefhatü’l-İzhâr, Sohbetü’l-Ebkâr, Hefthan ve Hilyetü’l-Efkâr adlı eserlerden
meydana gelmiştir. Ayrıca Taşköprüzâde’nin Şakâyıku’n-Numâniyye’sine Hidâyetül Hakâyık fî-
Tekmileti’ş-Şakâyık adlı bir zeyl de yazmıştır.
Yine bu yüzyılda Mîrâciye ve Şehnâme’siyle mesnevî edebiyatı içinde görülen Ganizâde Nadirî
(ölm. 1626) mesnevî edebiyatı yönünden üstünde durulması gereken bir şâirdir. Yukarda bahsedilen
Nâbî de Hayrâbâd ve Surnâme’siyle bu vâdide anılması gereken bir şahsiyettir.
Asıl adı Alâeddîn Ali olan Bosnalı Sâbit bu asırda Nâbî Mektebi tesirinde kalan bir başka mesnevî
edebiyatı şâiridir. Dîvân’ı bulunmasına rağmen o, şöhretini mesnevîleriyle yapmıştır. Zafernâme en
kuvvetli mesnevîsidir. Edhemü Hümâ adlı mesnevîsi eksik kalmıştır. Derenâme ve Berbernâme adlı
mesnevîleri daha ziyâde avâmîdir. Amr-i Leys adlı mesnevîsi ise küçük bir eserdir. Ayrıca manzum
olarak ele aldığı bir Hadîs Tercümesi de vardır.
Bu asrın nesrinde ön sırayı işgâl edenler Nergisî (ölm. 1635) ve Veysî (1561-1628)dir. Nergisî
mensûr olarak bir hamse kaleme almıştır. Eserlerinde hiç alışılmamış ve kullanılmamış kelimelere yer
veren Bosnalı Nergisî, bunu bir îtiyat hâline getirmiş ve söz güzelliğini sanatlı söylemede aramıştır.
Devrin nesir sahasında kurucusu ve öncüsü hükmündedir. Aynı zamanda şiirler de söylemiştir. El-
Kavlü’l-Müselleme fî-Gazavâti’l-Mesleme, Kânunü’r-Reşâd, Meşâkk-ül-Uşşâk, İksîr-i Saâdet
ve Nihâlistan adlı eserleri hamsesini meydana getirir.
Alaşehirli Veysî de nesirle şöhret bulmuştur. Şiirleri de daha çok devrin ictimâî meselelerine yer
vermiştir. Dürretü’t-Tâc fî-Sâhibi’l-Mi’râc adlı siyer kitabından başka Vâkıanâme veya Hâbnâme-
i Veysî adlı eserleri vardır. Dîvân’ının dili nesrine göre açık ve sâdedir.
Nesir sahasında diğer şahsiyetlerden biri de Kâtib Çelebi (1609-1660)dir. İstanbullu olan Kâtib
Çelebi husûsî hocalar vâsıtasıyla yetiştirilmiştir. İlme bağlı ve ilmin zevkini tadan bir şahsiyettir. Onca
cihadın büyüğü ilim elde etmek için çalışmaktır. Cihânnümâ, Keşfü’z-Zünûn, Fezleke ve Mîzanü’l-
Hak onun bıraktığı en mühim eserlerdir.
Seyâhat edebiyatı içinde yer alan Evliyâ Çelebi (doğ. 1611) ilmî, edebî ve tarihî bir şahsiyete
sâhiptir. Nerede ve kaç yaşında öldüğü belli değildir. 10 ciltlik seyahat kitabıyla Osmanlı Devletinin her
tarafından bilgiler getirmiştir.
On yedinci yüzyılın nesir sahasındaki diğer şahsiyetleri, târihî eser yazanlardır. Bunların başında
Peçevî İbrâhim Efendi (1574-1650)’dir. Târih-i Peçevî adlı eseriyle meşhurdur. Mustafa Nâimâ (1655-
1716) ise kendi adıyla anılan Ravzatü’l-Hüseyn fî-Hulâsat-i Ahbâr-ı Hafıkayn adını verdiği târihini
Amcazâde Hüseyin Efendiye ithâf etmiştir. Koçibey de âlim, şâir ve münşîler arasında yer alır.
Asrın kritiğini yapan eserler olarak karşımıza çıkmalarına rağmen, bu asırda görülen tezkireler 16.
yüzyıl tezkirelerine kıyasla aşağıda kalırlar Nesir sahasında yer alan bu eserlerin başlıcaları; Riyâzî
Mehmed Efendi (1572-1644)nin Riyâzü’ş-Şuarâ’sı; Kafzâde Fâizî (1589-1622)nin Zübdetü’l-Eş’âr’ı,
Ali Güftî (ölm. 1677)nin Teşrifatü’ş-Şuarâ’sı; Âsım (ölm. 1676)ın Zeyl-i Zübdetü’l-Eş’âr’ıdır.
Yine 17. yüzyılın nesir sahasında yazılan ve ihmâl edilmemesi gereken eserleri Mesnevî
şerhleridir. Asrın ilk büyük Mesnevî şârihi Ankaravî İsmâil Rüsûhî Efendinin eseridir. Bostan Çelebi’den
hilâfet alan Şârih-i Mesnevî, Galata Mevlevihânesi Şeyhi olmuştur. Rüsûhî mahlasıyla şiirler de yazan
Ankaravî’nin yedi ciltlik Mesnevî Şerhi’nden başka, Câmi-ul-Âyât, Fâtih-ul-Ebyât, Miftâhü’l-
Belâga, Misbâhü’l-Füsehâ, Hüccetü’s-Semâ ve Minhâcü’l-Fukarâ adlı eserleri de vardır.
Sarı Abdullah Efendi (1584-1660)de asrın Mesnevî şârihlerindendir. Eserinin adı Cevâhir-i
Bevâhir-i Mesnevî’dir. Ayrıca Nasihâtü’l-Mülûk, Düstûru’l-İnşâ, Meslekü’l-Uşşâk ve
Semerâtü’l-Fuâd adlı eserlerini zikretmek gerekir.
On sekizinci asırda Osmanlı Edebiyatı, devletin düştüğü iç ve dış sarsıntılara rağmen 17. yüzyıldaki
kuvvet ve kudretinden bir şey kaybetmez. Yalnız bu asrın edebiyâtında cemiyete dönüklük ve bir
mahallîlik rüzgârı esmektedir. Devrin sanata düşkün ve milletinin refâhını temine çalışan hükümdârları
mevcuttur. Bu pâdişâhların hayatlarında ve zamanlarında cereyan eden hâdiseler de birbirlerine
benzerlik gösterir. Asrın başında Sultan Üçüncü Ahmed Han vardır. Şâirdir ve sanata düşkünlüğü bir
başka husûsiyetidir. Devlet, Avrupa devletlerinde olup bitenlere yabancı değildir. Asrın sonunda ise,
Sultan Üçüncü Selim Han görülür. O da sanata ve şiire düşkün dîvân sâhibi bir şâirdir. Fakat ne yazık
ki, her iki pâdişâh da isyanla sükût edecektir. İki hükümdarın müşterek taraflarından biri, ikisinin de
hattat olmasıdır.
Sultan Üçüncü Ahmed’in zamânında; Melikü’ş-Şûarâ ve Reîs-i Şâirân ünvanları ile taltif edilen
Osmanzâde Tâib (ölm. 1724), Seyyid Vehbi (ölm. 1736), Neylî, Kâmî (ölm. 1724), Sultan Üçüncü
Ahmed’in nedimlerinden AhmedDürrî (ölm. 1722), Nâbî ve Rûhî ekollerinin bir nevî tâkipçisi olan Sâmî,
İstanbullu Nâzım, Selim Efendi (1661-1725), Dâmâd İbrâhim Paşa, Nedim’in dostu İzzet Ali Paşa(ölm.
1739) ve şâir Nedim (ölm. 1730) gibi şâirler vardır. Bunların hemen hepsi açık lisana yönelen ve
mahallîleşme cereyânına açık şâirlerdir.
Bunların içinde Nedim, çağında sönük bir şâir olarak görünse bile yerli bir edebiyat cereyânının
kudretli temsilcisi olarak görülür. Fakat hayâtı hakkında tam ve teferruatlı bilgi yoktur. Lisanı temiz ve
âhenklidir. Sâde ve samimi bir söyleyişe sâhiptir. Bir bakıma şiirlerinde semt semt İstanbul’u verir. Bu
onun zarif bir İstanbul çocuğu olmasından ileri gelmektedir. Halk edebiyatında 17. yüzyılın Karacaoğlan’ı
ne ise 18. asrın Divan Edebiyatında Nedim de, o mesâbededir. İstanbul Türkçesini kullanan Nedim aynı
zamanda hayâtın da şâiridir. Hece vezniyle söylediği türküsü onu bir açıdan Halk Edebiyatına
yöneltmiştir. Zamânın büyük müderrisleri içinde yer alır. Bu münâsebetle Dîvân’ından başka Arapçadan
tercüme eserleri de vardır. Patrona Halil İsyanı gibi meşum bir isyan, memleketin pekçok değerlerini
alıp götürdüğü gibi Nedim’i de almıştır.
Asrın zîneti olan diğer şâirler Tokatlı Kânî (1712-1792), Râsih, Koca Râgıb Paşa (1699-1765),
Haşmet(ölm. 1768), Fıtnat Hanım (1780) ve Şeyh Gâlib (ölm. 1757-1799)dir. Bunlar arasında Koca
Ragıb Paşa ile Şeyh Galib’in değerleri büyüktür.
Koca Râgıb Paşa, mânâ derinliği veren beyitleriyle Türk tefekkür edebiyatında müstesna bir
mevkie sâhiptir. 1756 târihinden îtibâren ölünceye kadar sadrâzamlık yapmış ve sarayın dâmâdı
olmuştur. O, Osmanlı-Türk devletinin haysiyet ve şerefini yükseltmiş, îtibârını Avrupa devletlerine karşı
muhâfaza etmiştir. Kaynaklar onun âlim, fâzıl, şâir ve büyük vezir olduğunda müttefiktirler. Zâten
isminin başında yer alan “Koca” kelimesi bunu ziyâdesiyle ifâde etmektedir. Onun Dîvân’ı ve
Münşaâtı’ndan başka, Fethiyye-i Belgrad adlı siyâsî bir risâlesi vardır. Ayrıca Tahkîk ve Tevfîk
başlığı ile yazdığı siyâsî raporu mevcuttur.
Osmanlı Türk Edebiyatının bu asırdaki en kudretli temsilcisi Şeyh Gâlib’dir. O aynı zamanda Türk
Divan Edebiyatının da en son temsilcisi durumundadır. Divan şiiri en kudretli sözlerini bu son
temsilcisiyle söylemiştir. Mevlevî bir âileye mensup olan Gâlib Esad (1757-1799) ilk tahsilini babasından
yapmıştır. Hocaları arasında Galata Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Dede ile dil ve edebiyat muallimi Hoca
Neş’et de vardır. Asıl adı Mehmed olmasına rağmen şiirlerinde kullandığı Esad mahlasını hocası Neş’et
vermiştir. Mevlevîliği sâyesinde devrin hükümdarı Sultan Üçüncü Selim Handan iltifat görmüş, Galata
Mevlevîhânesinin şeyhsiz kalması üzerine 34 yaşında buranın şeyhliğine tâyin edilmiştir. Üçüncü
SelimHanın icraatları üzerine söylediği târih manzumeleri ve pâdişâha sunduğu kasideleri vardır. Bu
büyük şâir 42 yaşındayken bir mîrâc gecesi vefât etmiştir. Şiirinde; mânâ, duygu, tarz, tesir bakımından
Bâkî, Nef’î, Fuzûlî, Nedim, Nâbî gibi geçmiş Osmanlı şâirlerinin aksi vardır. O şuârânın büyüklerini
hakkıyla tanımış ve herbirinin verdiği hava ile şiirini ortaya koymuştur. Gâlib’in bir tarafı da Halk
edebiyatına yöneliktir. Bu tesir 17. yüzyıl tekke şâiri Âdem Dede’den gelmektedir. Târih manzumelerinin
yanında Dîvân’ı ve Hüsnü Aşk adlı bir mesnevîsi vardır. Bu îtibârla o, asrın Mesnevî edebiyatı içinde
yer alır.
Mesnevî edebiyatı bu asırda varlığını, Süleymân Mehmed Nahîfî (1643-1778), Sünbülzâde Vehbî
(ölm. 1809), Enderunlu Fâzıl (ölm. 1810), gibi şahsiyetlerle sürdürmüştür. Nahîfî daha çok Celâleddîn-
i Rûmî hazretlerinin Mesnevî-i Şerîf’ini aynı vezinde manzum olarak tercüme etmiştir. Ayrıca, Dîvân’ı,
Kasîde-i Bürde Tahmis ve Şerhi, Bânet Suâd Tahmisi ve Hilyetü’l-Envâr’ı sevilen ve çok okunan
eserleridir.
Sünbülzâde Vehbi, Reisü’ş-şâirân (Şâirler reisî) ünvânını alan bir divan şâiridir. Ancak Nâbî
yolunda oğlu Lütfullah için yazdığı Lütfiyye’siyle mesnevî şâirleri içinde de yer alır. Ayrıca Farsça-Türkçe
lügât olan Tuhfe-i Vehbî’siyle Arapçadan Türkçeye Nuhbe-i Vehbî’sini yazmış ve bir bakıma lügâtçılık
sahasında yer işgâl etmiştir. Her iki lügât da manzûmdur. Şevkengîz ve Münşeât’ını da zikretmek
gerekir.
Bu yüzyılın bir başka mesnevî şâiri Fâzıl-ı Enderûn’dur. Hûbannâme, Zenânnâme ve
Çenginâme adlı eserleri vardır. Fâzıl, eserlerinde daha çok mahallîdir. Nedim tarzını kendisine göre
devam ettirmiştir. Subhizâde Feyzullah da asrın bir başka mesnevî şâiridir.
Asrın târih yazarlarına gelince bunlar eserlerini mensur olarak vermişlerdir. Eserleri daha ziyâde
kendi isimleriyle anılır. Başlıcaları: Râşid’in (ölm. 1735) târihinden başka, Sıhhatnâme ve
Fütühâtnâme’si vardır. Münşâat’ı iki ayrı mecmuada toplanmıştır. Kendi adı ile anılan Râşid Târihi
ise Nâimâ’nın bir devâmı durumundadır.
İlmi, efendiliği, hoşsohbeti, zekiliği sâyesinde sevilmiş olan Çelebizâde Âsım (1685-1760), hem
şâir hem de hattâttır. Dîvân’ı, Münşeât’ı, Acâibü’l-Letâif adlı küçük bir tercümesi vardır. Çelebizâde
Târihi’niyse, mesleği icâbı ortaya koymuştur.
Silâhtar Fındıklılı Mehmed Ağa (1658-1724)nın en mühim eserleri Zeyl-i Fezleke ile Silâhtar
Târihi’dir. Defterdâr Mehmed Paşanın Zübdetü’l-Vakâyı’i ve Vâsıf Efendi (ölm. 1806)nin Mehâsinü’l-
Asâr ve Hakâyık-ul-Ahbâr târihleri, bu asrın zikredilmesi gereken eserleridir.
Tezkireler bu asırda da varlıklarını devam ettirirler. Ancak 17. asır tezkirelerinden pek farklı
değillerdir. Safaî’nin Safaî Tezkiresi; İsmâil Beliğ Efendinin, Güldeste-i Riyâz-ı İrfan’ı ve Nuhbetü’l-
Âsâr fi Zeyl-i Zübdetü’l-Eş’âr’ı; Sâlim’in Sâlim Tezkiresi, Râmiz’in Âdâb-ı Zürefâ’sı; Safvet
Mustafa Efendinin Safvet Tezkiresi, Âkif Beyin Mir’ât-ı Şiir’i zikre değer eserlerdir. Bunlara ilâve
olarak Şeyhi’nin Vakâyi-i Fudalâ’sını bir de Mehmed EminTezkiresi’ni zikretmek yerinde olur.
Mevlevî Tezkiresi olarak bu asırda Sâkıb Dede (ölm. 1732)nin Sefine-i Nefise-i Mevleviyye’si
vardır. Esrar Dede’nin yazdığı tezkirenin adı ise; Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye’dir.
Bu asırda seyâhat edebiyatı içinde sefâretnâmeler ortaya çıkmıştır. Bunların yazarları eserlerinin
adından da anlaşılacağı üzere yabancı ülkelerde sefirlik vazifesinde bulunmuşlardır. Yirmisekiz Çelebi
Mehmed Efendi Sefâretnâme-i Fransa adlı eseriyle bu sahada ön plânda gelir. AhmedResmî Efendi
(1700-1738)de Prusya Sefâretnâmesi’ni sâde, renkli ve gerçekçi bir şekilde yazmıştır.
Aziz Efendi (ölm. 1798) Osmanlının Berlin Büyükelçisi olmasına rağmen Muhayyelât’ı ile şöhret
bulmuştur.
On sekizinci yüzyılda Halk edebiyatı, Tekke kolunda Diyarbekirli Ahmed Mürşidî ve Erzurumlu
İbrâhim Hakkı ile temsil edilir. Ahmed Efendinin eserinin adı Pendnâme olup 10.000 beyte yakındır.
İbrâhim Hakkı ise İlâhînâme olarak adlandırdığı dîvânında şiirlerini toplamıştır. Ayrıca Mârifetnâmesi
büyük bir ilimler ansiklopedisidir. Onun bütün eserleri şeyhi İsmâil Fakîrullah’ın tembihleri ve irşâdları
üzerine kurulmuştur. 1703 yılında Hasankalesi’nde doğmuş ve 1780 yılında Tillo’da vefât etmiştir.
Şiirlerinde; “Ferdî”, Şeyhine bağlılığını gösteren “Fakîrî” ve bilhassa “Hakkî” mahlâsını kullanmıştır. Her
iki şâir de şiirlerinde, pek az olarak kullandıkları heceyle olan şiirler bir tarafa bırakılırsa, aruz veznini
kullanmışlardır.
Saz şâirleri bu devirde daha çok savaşları konu almışlardır. Bunlardan Âşık Ravzî, Âşık Nûrî önde
gelen şâirlerdir. Devrin iç meselelerini dile getiren şâirlerin başında Hükmî mahlâsını kullanan bir halk
şâiri görülür. Pazvandoğlu Osman ise Derûnî mahlasıyla şiirler söylemiştir. Yine bu yüzyılda Cezayir’de
Magrib Ocaklarında vazifeli ordu şâirleri vardır. Benli Ali, Kara Hamza, Nahdî, Magriblioğlu ve Seferlioğlu
bu ocağa mensup şâirlerdir. Levnî halk şâirleri arasında zikredilirse de o, daha çok tezhib ve minyatür
sanatında asrın en büyük ustasıdır. Bu yüzyılda azınlıklar, bilhassa Ermeniler arasından aşug adı verilen
halk şâirleri de yetişmiştir. Âşık Mecnûnî, Âşık Vartan ve Âşık Güvân bunlardan birkaçıdır.
Türk Edebiyatının bundan sonraki devresine Batı Etkisindeki Türk Edebiyatı denir.
Osmanlı Devleti 19. yüzyıla karışıklıklar içinde girmiştir. Devlet düzenli ordudan mahrumdur. Artık
Yeniçeri Ocağı asker olmaktan çıkmış, devletin başına gâileler açmaktadır. Avrupa’nın durumu gün
geçtikçe Osmanlı aleyhine değişmekteydi. Ancak 18. asırdan îtibâren bu durum tâkip edilmekte idi.
Ortaya çıkan isyânlar durumu daha da kötüye götürmüştü. Avrupa silâh ve teknikte gün geçtikçe
ilerliyordu. İkinci Sultan Mahmûd zarûrî olan yeniliklere devletin kapısını açmıştı. Onun ilk işi Yeniçeri
Ocağını yıkarak Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye adında yeni bir ordu kurması oldu. Çeşitli mektepler
açarak yeniliğe ayak uydurmaya çalışılan bu devirde Mısır Meselesi gibi gâileler eksik değildi. Sultan
İkinci Mahmûd kıyâfet inkılâbını yapmış ve Takvîm-i Vekâyî adında gazeteyi çıkarmıştı. Yine ilk defâ
olarak ilk tahsili mecbûr kılmıştı. Fakat bütün bu Avrupalılaşma hareketleri Tanzimât İnkılâbını
hazırlıyordu. Nihâyet Mustafâ Reşîd Paşa İstanbul’da Kasım 1839 da, henüz Hâriciye Nâzırıyken Gülhâne
Hatt-ı Hümâyûnunu okudu. Encümen-i Dâniş daha sonra da Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye gibi
akademi mesâbesinde ilmî cemiyetler kuruldu. Mecmûa-i Fünûn adlı dergi neşre başlandı.
On dokuzuncu asırda başta Mustafa Reşîd Paşa (1800-1858), Âli Paşa (1815-1871), Keçecizâde
Fuad Paşa(1815-1869) gibi batı kültürüyle yetişen diplomat ediplerle bu kültüre bağlı muallimler yetişti.
Yeni ilimlerin kelime hazinesini Mütercim Âsım’ın çalışmaları karşıladı. O, devrin büyük lügâtçısıydı.
Burhân-ı Kâti’ı Üçüncü Sultan Selim Hana; Kâmûs Tercümesi’ni de İkinci Mahmûd Hana sunmuştur.
Münşî ve târihçiydi.
Gazetecilik devrin bir başka yönünü veriyordu. Böylece her şey halka intikâl ediyordu. İngiliz
William Churchil 1840 yılında Cerîde-i Havâdis’i 1860 yılında ise Âgâh Efendi Tercümân-ı Ahvâl’i
çıkardı. Bunu Şinasi ile Âgâh Efendinin birlikte çıkardıkları Tasvir-i Efkâr adlı gazete tâkip etti.
Asrın divan şâirleri arasında önce Adlî mahlasıyla şiirler yazan Sultan İkinci Mahmûd Han
gelmektedir. On sekizinci yüzyıl şâiri Nedim’e benzer bir söyleyişle Enderunlu Vâsıf (ölm. 1824) dikkati
çekerse de başarısı azdır. Keçecizâde İzzet Molla (1785-1829) kendi hayâtını ve yolculuğunu eserine
katar. Mihnet-Keşân adlı eseri hicve kaçan ve hâdiseleri gülünç gösteren bir eserdir. Bahâr-ı Efkâr
ve Hazân-ı Âsâr adlı iki dîvânı vardır. Gülşen-i Aşk Gâlib’in tesirini taşır.
Âkif Paşa, devrin münşî ve şâirlerinden olup, Klâsik Türk-Osmanlı Divan Edebiyatının kendi
tekâmülü içinde yetişen bir simâsıdır. Hece vezniyle yazdığı mersiyesi onu halk şiirine çeker. Tabsıra
adlı eserin sâhibidir. Adem Kasidesi ile bir başka şöhreti vardır. Dîvân sâhibi Şeyhülislâm Ârif Hikmet
Bey de eski edebiyatın bir uzantısı olarak görülür. Eski şiir bu asırda Encümen-i Şuarâ şâirleriyle devam
ettirilir. 1861 (H.1277) senesi sonlarında devrin divan şiiriyle uğraşan şâirleri Encümen-i Şuarâyı
kurarlar. Encümen’e devam eden şâirler: Lebîb, Osman Şems, Manastırlı Hoca Nâilî, Manastırlı Fâik,
Ekrem Beyin kardeşi Recâizâde Celâl, Ziyâ Bey, Nâmık Kemâl, Kâsım Paşa, Hâlet, Hakkı, Hersekli Ârif
Hikmet ve Fâik Memdûh’tan ibârettir.
Bu asrın kadın şâirleri Leylâ Hanım, Şeref Hanım, Âdile Sultandır. Nesirde Esad Efendi vardır. O
Vakanüvis bir târihçidir. Dîvân’ı, Târih’i, Üss-i Zafer’i Şuarâ Tezkiresi vardır. Tezkirenin adı Bahçe-
i Safâendûz’dur. Asrın diğer Şuarâ Tezkireleri Şefkat’in Tezkiresi Ârif Hikmet Beyin yarım kalmış bir
eseri, Dâvûd Fâtin Efendinin Hatimetü’l-Eş’âr’ıdır.
Halk Edebiyatı; târihî ve an’anevî ictimâîliğini bu asırda da devam ettirmiştir. Klasik halk şiirini
devam ettiren şâirler bulunmasına rağmen, aruzla yazılmış gazeller, dîvânlar, müseddesler de
söylemişlerdir. Hattâ şiirlerinde, divan şiirinin dilini, mazmunlarını kullanan şâirler bile mevcuttur.
Mevzu îtibâriyle Kırım, Sivastopal ve Silistre gibi Ruslarla yapılan savaşlardan Nizip Harbine kadar
iç ve dış hâdiselerin hepsi halk şiirine aksetmiştir. Orta oyunu ise bilhassa bu asırda rağbet görmüş ve
yayılmıştır. Ferhad ile Şerife Hanım hikâyesi gibi çeşitli halk hikâyelerinin doğduğu ve destanların
söylendiği de bir gerçektir. Ayrıca, Karagöz taklitli ve halk hikâyecilerinin ortaya koydukları çeşitli tipler,
roman ve tiyatro dallarında Avrupaî Türk Edebiyatına tesir etmiştir.
Asrın tanınmış saz şâirleri ise Bayburtlu Zihni (1795-1859), Erzurumlu Emrah (ölm. 1860), Âşık
Dertli (1772-1845) ve isyancı şâir Dadaloğlu (ölm. 1868)dur.
Asrın ikinci yarısından îtibâren Osmanlı Türk Edebiyatı artık batı tesirinde, romandan tiyatroya
kadar, pek fazla eser verecek ve cemiyet hayatında gazete büyük yer tutacaktır.
Tanzimât, Osmanlı Edebiyatında Avrupaî bakımdan bir başlangıç noktası olarak görülür. Avrupaî
Edebiyatın tanzimât devrinde Şinâsi-Nâmık Kemâl ve Ziya Paşa vardır. Bunlar ilk devri meydana getiren,
şâir, yazar, gazeteci şahsiyetlerdir. Bir tarafları dâima eski edebiyata dönüktür. Şiirlerinin muhtevâsı
yeni olmakla birlikte gazel ve kaside tarzını kullanırlar. Hattâ, Nâmık Kemâl gibi eski şiir an’anesinde
dîvân ortaya koyan şahsiyetler bile vardır. Fakat bilhassa Nâmık Kemâl bundan sonraki devrede
romandan tiyatroya kadar edebiyat sahasında kalem oynatacaktır. Şinâsi (1824-1871) daha çok
gazeteci olarak görülür. Gazetede çıkan makalelerinden başka, Müntehabât-ı Eş’âr, Şâir Evlenmesi,
Durub-i Emsâl-i Osmaniyye gibi eserleri vardır. Ziyâ Paşa (1829-1880) bir tarafıyla dâima eskiye
bağlıdır. Külliyât-ı Ziyâ Paşa adıyla şiirleri Süleyman Nazif tarafından toplanmıştır. Zafernâme,
Paşanın hiciv üslûbuyla yazdığı ve Âlî Paşayı hedef aldığı bir başka eseridir. Harabât, Defter-i Âmâl
Mukaddimesi diğer eserleridir. Batıdan tercümeleri de vardır.
Nâmık Kemâl’e gelince bunların içinde en çok eser verenidir. Vatan Neşîdesi (Hürriyet
Kasîdesi) az çok kendi ruh hâlini verir. Nâmık Kemâl, tiyatro sahasında Vatan Yahut Silistre,
Gülnihâl, Âkif Bey, Kara Belâ; roman sahasında İntibâh, Cezmi gibi eserlerin sâhibidir. Ayrıca
makâleleri, tenkitleri vardır. Nesir sahasında Rüyâ’sı, Celâl Mukaddimesi, Me-Prison
Muâhezenâmesi, Renan Müdâfaanâmesi, Mektupları onun diğer eserleridir. Yazdığı Evrâk-ı
Perişân ve Osmanlı Târihi ise diğer iki eseridir.
Tanzimât Edebiyatının ikinci devresini Ekrem-Hâmid-Sezâi Mektebi teşkil eder. Her üçü de şiir
sahasında birleşirler. Recâizâde Mahmûd Ekrem (1847-1914) daha çok “Üstad Ekrem” olarak anılır.
Şiirlerinden başka, hikâye, roman ve tiyatroları vardır. Ayrıca Tâlim-i Edebiyât’ı ve tercümeleri
bulunmaktadır. Nağme-i Seher, Yâdigâr-ı Şebâb ve üç parçadan ibâret olan Zemzeme, şiir
kitaplarını meydana getirir. Pejmürde’si daha çok mensureleri ihtivâ eder. En mühim romanı Araba
Sevdası’dır.
Abdülhak Hâmid’in (1857-1937) ilk şiir kitabı Hep Yahut Hiç adını taşır. Belde, Sahra, Makber,
Ölü, onun diğer şiir kitaplarıdır. Şiirlerinde yeni şekillere yer vermiştir. Makber adlı eseri Türk mersiye
edebiyatının şâheseridir. Osmanlı Devletinin yıkılışını ve Cumhûûriyet devrinin ilk 14 yılını gören bu
şâirin Macerâ-yı Aşk, Sabru Sebât, Duhter-i Hindû, Nesteren, Tarık, Tezer, Eşber, Sardanapal,
Liberte, İbn-i Mûsâ, Abdullah-üs-Sagîr ve Finten gibi tiyatro eserleri vardır. Ancak tiyatrolarını
sahneye uydurmak güçtür. Târih ve millet şuuruna yer vermesi eserlerinin bir başka yönüdür.
Sâmipaşazâde Sezâi bu iki edibin yanında daha sönük kalır. Sergüzeşt adlı romanı en önemli
eseridir.
Bu devrede Ekrem-Muallim Nâci çatışması ortaya çıkmıştır. Bu daha çok Eski-Yeni çarpışması
olarak adlandırılmışsa da Nâci şiirde Ekrem kadar yenidir. Fakat her ikisini de tâkib eden gençler vardır.
Nâci, Ekrem Beyin Zemzeme’sine Demdeme ile karşılık vermiştir. Ayrıca Istılâhat-ı Edebiyye’yi
yazmıştır. Ancak Nâci’ye asrın en büyük pâdişâhı Sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından Târihnüvis-
i Âl-i Osman ünvânı verilmiş, maaş bağlanmış ve nişan tevcih edilmiştir. Aslında bu mücâdelenin
temelinde bu ve buna benzer kıskançlıkları da hesaba katmak gerekir. Nâci’nin en mühim
husûsiyetlerinden biri şiirinde açık dil kullanmış olması ve şarklı kalmasıdır. Medrese Hâtıraları’nı,
Muhâberât ve Muhâverât’ını, Ömer’in Çocukluğu’nu hep bu açık dille yazan Muallim Nâci’nin bâzı
şiirleri, Recaizâde Mahmûd Ekrem tarafından Tâlim-i Edebiyât adlı esere alınmıştır. Yetişmesinde
mânevî bir terbiyenin bulunması, kuvvetli inancı; şarkla garbı mukâyeseye iktidârı, millî olmasını ve
edebiyatımızın kendi içinde yenileşmesini isteyen bir şahsiyet olmasını temin etmiştir.
Şiirlerinde zenginlik ve millîlik göze çarpar. İlk şiirlerini Tuna Gazetesinde neşretmiştir. İlk şiir
kitabı ise Ateşpâre’dir. Şerâre, Fürûzân, Sünbüle diğer şiir kitaplarıdır. Hâmiyet yâhut Mûsâ bin
Ebi’l-Gazân ve Zâtü’n-Nitâkayn adlı eserinin mevzusunu İslâm târihinden almıştır. Ertuğrul Bey
Gâzi manzum eseriyse Kayı Türklüğünün Anadolu’ya gelip yerleşmesini işler. Bu onun millî târihe olan
hürmetinin aksidir. Osmanlı Şâirleri, Esâmi, İstılâhât-ı Edebiyye onun diğer eserleridir.
Recâizâde’yi takip eden gençler, Tanzimat Edebiyatının ikinci nesliyle Servet-i Fünûn Edebiyatı
arasında bir köprü vazîfesi görürler. “Ara nesil” olarak adlandırılan bu nesil, daha çok edebî faaliyetlerini
dergilerinde gösterirler.
Edebiyat-ı Cedide olarak adlandırılan Servet-i Fünun Edebiyatı şiirde Tevfik Fikret ile Cenab
Şehâbeddin, nesirdeyse Hâlid Ziyâ ile temsil edilmiştir. Bu zümre içinde Süleyman Nazîf (1869-1927),
Fâik Ali (1876-1950), Ali Ekrem (1867-1937), Süleyman Nesib (1866-1917), Hüseyin Suad (Yalçın)
(1867-1942), Hüseyin Sîret (1872-1959), Ahmed Reşid (Rey) (1870-1956), Celâl Sâhir (1838-1935)
şiir sahasında eser veren şâirlerdendir. Hâlid Ziyâ (1865-1945), Mehmed Raûf (1874-1931), Hüseyin
Câhid (1857-1957) roman ve hikâye alanında bu zümrenin önde gelen şahsiyetlerindendir. Ayrıca,
Cenab, nesriyle de dikkati çeken bir şahsiyettir.
Tanzimât devrinin ekseri paşaları da Avrupa Edebiyatının içinde yer almışlardır. Yalnız Cevdet ve
Münif Paşalar bu devrin ilim ve irfanına çok şeyler ilâve ederler. Cevdet Paşa büyük bir gayret, ilmî
mesâi sâyesinde dev eserler ortaya koymuştur. Münif Paşa Mecmûa-i Fünûn’u çıkarmış ve tedrisât
üzerine eğilmiştir. Süleyman Nazif gibi Servet-i Fünûn içinde yer alan ve Rıza Tevfik gibi şâirler daha
sonra şiirlerinde geçmiş günlerin hasretiyle Sultan İkinci Abdülhamîd Handan af dileyen şiirler
yazmışlardır.
Avrupaî Türk Edebiyatının kadın şâirleri de vardır. Nigâr Hanım (1862-1918), Fatma Âliye Hanım
(1864-1924) Abdülhak Mihrünnisâ Hanım (1864-1943) bunların başında gelirler. Emine Sâmiye Hanım
ise devrin kadın muharrirlerindendir.
Bu asrın halk için eser yazan muharrirlerinin başında Ahmed Midhat Efendi (1844-1913)
gelmektedir. Ebüzziyyâ Tevfik (1848-1913) ise Türk matbaacılığının unutulmaz simâsıdır. Matbaacılıkta
devrin pâdişâhı Sultan İkinci Abdülhamîd Han geniş imkânlar tanımış; İkinci Murâd Hanla başlayan
kültür faaliyetleri onunla dünyâya yayılmış; Osmanlı-Türk Edebiyatı, ilim ve kültürüne âit eserlerin
pekçoğu bu büyük kültür pâdişâhının himmetiyle basılmıştır.
İlk roman ve hikâyeciler arasında Nâbizâde Nâzım’ın da büyük yeri vardır.Mizancı Murâd hem târih
hem roman yazarı olarak görülür. Ahmed Vefik Paşa (1823-1871) tiyatroda bilhassa adaptasyon
sahasında tanınır. Ayrıca devrin milliyetçilik hareketleri içinde de bulunur.Süleymân Paşa (1838-1892),
Ali Süâvî (1839-1878), büyük lügat ve ansiklopedi yazarı Şemseddîn Sâmi (1850-1904), bu akım içinde
yer alırlar. Ancak Osmanlı Müellifleri’nin yazarı Bursalı Tâhir Bey (1861-1926), Necib Âsım (1861-
1935), Veled İzbudak (1869-1950), Ahmed Hikmet Müftüoğlu (1870-1927), Mehmed Emin Yurdakul
(1869-1944) bu cereyanın belli başlı sanatkârları durumundadırlar.
Servet-i Fünundan sonraysa popüler edebiyatı Hüseyin Rahmi (1864-1944) ve AhmedRâsim
(1864-1932) devam ettirirler.
Yirminci asır Osmanlı-Türk Edebiyatının belli başlı edipleri Cumhûriyet Devrinde yaşarlar. Bu asrın
şiirle uğraşan tek pâdişâhı Sultan Beşinci Mehmed Reşâd’dır. Asra girerken Fecr-i Âtî Edebî zümresiyle
karşılaşılır. Bu zümre içinde Şehâbeddin Süleyman (1885-1921), Tahsin Nâhid (1887-1918), Müfid Râtık
(1887-1917), Emin Bülend (1886-1942), İzzet Melih, Fazıl Ahmed Aykaç (1887-1967) ve M. Behçet
Yazar yer almışlardır. Bu asrın Millî Edebiyat cereyanı içinde Ömer Seyfeddin (1884-1920), Ali Cânip
Yöntem (1887-1976), Ziya Gökalp (1876-1924), Fuâd Köprülü (1890-1966), Hamdullah Suphi (1886-
1966) yer alırlar; sanatta ve şekilde milliyetçiliğiyse Enis Behic (1891-1949), Halid Fahri (1891-1971),
Orhan Seyfi (1890-1972), Yusuf Ziya (1895-1967), Ali Mümtaz (1897-1967) devam ettirirler. Rızâ
Tevfik (1869-1947) âşık tarzı tesirlerle şiirler yazar.
Cumhûriyet devri içinde de yer alan fakat herhangi bir zümreye bağlı olmayan müstakil
sanatkârların başında Mehmed Âkif (1873-1936), Ahmed Hâşim (1883-1933), Yahya Kemâl (1884-
1958), Yakub Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974), Refik Hâlid (1888-1965), Reşad Nuri Güntekin (1889-
1956), Faruk Nâfiz (1898-1973), Necib Fâzıl Kısakürek (1904-1983), Peyami Safa (1899-1961)
bulunmaktadır. Devrin kadın sanatkârları ise Güzide Sabri Aygün, Şekûfe Nihal, Hâlide Nusret ve Hâlide
Edib’dir.
Yedi yüz yıllık Osmanlı-Türk Edebiyatının bu şekilde çeşitli sahalarda ve türlerde gelişmesi elbette,
devletin sanata ve kültüre düşkün, ilim adamlarına değer veren pâdişâhların desteğiyle olmuştur. Zâten
Osmanlı pâdişâhlarının pekçoğu şâirdir. İkinci Murâd Handan başlamak üzere şiir, Osmanlı sarayında
yerini almıştır. Osman Beyden başlayarak şiir söyleyen ve dîvân sâhibi olan pâdişâhları ayrıca zikretmek
gerekir. Bunların hepsi klasik edebiyatımız içinde yer almışlardır. Bu bakımdan Klâsik Türk Edebiyatının,
kendine has bir üslûbu, üslûpta şahsî olmayan geleneği, şekilciliği, ölçüsü, nakilciliği ve edebî kâideleri
vardır. Yeniliklere pek açık olmayan, herkesi anlayışta ve zevkte birleştirmeye çalışan klâsik
edebiyatımızda anlayış, görünüş ve zevkle ölçü ve düzen mutlaka yer alır.
Klâsik edebiyatımız ortak mazmunlar ve şekiller dışına çıkmayarak hayatla alâkasız gibi görünürse
de aslında çeşitli vâdilerde verilen eserlerle (şehrengîz, surnâme, hiciv vs.) hakiki Türk hayâtını konu
edinmiş ve yerli mevzuları işlemiştir. Aslında divan vâdisinde şahsî görüşler dar (klâsik) çerçeveler içinde
işlendiğinden klâsizm içinde hususî bir romantizme açılır.
B- Çağdaş Kıbrıs Türk Edebiyatı:
(1878-1923) dönemi: Üç asırlık hür Osmanlı idâresinin ardından adanın geçici olarak İngilizlere
verildiği bu dönemde ada Türkleri tam bir esâret dönemine girmiştir. Ancak bu baskı dönemi Türk
Edebiyatının gelişmesini durduramamış, sâdece yavaşlatmıştır.
Kıbrıs’ta ilk özel Türkçe gazete olan Saded 1889’da yayınlanmaya başlar. Onu 1891’de Zaman,
1892’de Yeni Zaman tâkip eder.
İlk mizah gazetesi olan Kokonoz 1896, ilk roman örneği olan Bir Gece Sohbeti ve Muzaffer
Gâlib’in Bir Bakış adlı eseri 1892, Kaytazzâde Nâzım’ın Yâdigâr-ı Muhabbet adlı romanı ise 1893
senesine âittir.
Bu esnâda şiir yazımı da gazete yayınlarıyla birlikte yürümektedir. Gazete yazarı olan
Muzaffereddin Gâlib ve romancı Kaytazzâde Nâzım aynı zamanda şiirleriyle de tanınır.
Kıbrıs Türk şiiri, Larnakalı Mehmed Nâzım Beyin öncülüğü ile serbest nazma geçer.
Bu isimler yanında şiirde M.Sabri, Muallim Cevdet, gazete ve düzyazıda Sâdık Efendi,
Bodamyalızâde Mehmed Münîr Bey, İsmâil Fethi, Mehmed Derviş, Ahmed Râşid, Ahmed Raik
(Çağlayan), Mehmed Remzi Okan ve Hâfız Cemâl sayılabilir.
Bütün yayın hayâtının esas konuları ise, “saltanatı yerme”, “Anavatana ve Mustafa Kemal’e
bağlılık” ile “İngiliz, Rum baskılarına karşı direnme” şeklinde özetlenebilir.
Bir yandan da Halk Edebiyatı zengin geleneğini sürdürmektedir.
(1923-1955) dönemi: İngiliz sömürge idâresinin bu ilk dönemi Kıbrıs Türkleri için bir suskunluk
dönemidir. İngilizlerin Türkler üzerindeki baskıları ve koydukları kısıtlamalar günlük hayâtın her
safhasına yayılır.
1943’ten sonra bâzı millî günlerin kutlanması benimsenir; geçmişe özlem duyan başlıklarla yazılar,
bâzı antolojik eserler ve edebî dergiler yayınlanmaya başlanır. Bu dönemin şâirleri arasında, Nazif
SüleymanEbeoğlu, Urkiye Mine Balman, Engin Gönül, Pembe Marmara, Necla Sâlih Suphi, Rauf Denktaş,
Ahmed Esad; ardından da İbrâhim Zeki Burdurlu, Mustafa İzzet Âdiloğlu, Özker Yaşın, Ahmed Gâzioğlu,
Özdemir Sennaroğlu, Cem Sual, Cevdet Çağdaş, Taner F. Baybars, Oğuz Kusetoğlu, Salâhi Sonyel
sayılabilir.
Hikmet Taşkent ve N.Sâmi Banarlı, dönemin iki büyük destekçisidir. Bu dönem şiirinde, vezin
olarak hece, konu olarak da milliyetçilik ağır basmıştır.
Nesir sahasında da makale, roman, hikâye, tiyatro, opera, sohbet gibi değişik türlerde,
milliyetçilikten, ahlâk ve politikadan cihanşümulluğa kadar çeşitli konular ele alınır. En güçlü isimler
arasında Av. Fadıl Korkut, Hikmet Afif Mapolar, Rauf Denktaş, Nâzım Ali İleri, Talat Yurdakul, Semih
Sait Umar, İsmâil Karagözlü, Erol Erduran, Argun F.Korkut, Samet Mart, Kemal Müderrisoğlu sayılabilir.
Nisan 1955’te başlayan yıldırma hareketlerinin tesiriyle yeni yetişen kalemler, farklı bir dönemin
temellerini atarlar.
Rumların adayı Yunanistan’la birleştirme idealine dayanan tedhiş hareketlerinde hedef önceleri
İngilizlerken sonra Türkler de hedef alınır.
Özker Yaşın, Oktay Öksüzoğlu, Ülkü İrfan Yıldız, Mehmed Levent, Orbay Deliceırmak, Süleyman
Uluçamgil ve Türkiye’den gelen Ârif Nihat Asya ile Osman Türkay gibi şâirlerin yanında Kutlu Adalı,
İsmet Kotak, Fuad Veziroğlu, Oğuz Kusetoğlu, Ahmed Tolgay ve Üner Ulutuğ da düzyazı, gazete
yazarlığı ve tiyatronun önde gelen isimleridir.
1964’ten 1974’e kadar gençlerin grup hâlinde Türkiye’ye yüksek öğrenime gitmeleri edebî
çalışmaları genişletir. Yazı türlerinde çeşitlilik görülür. Millî konuların ağır bastığı dönemde Özker Yaşın,
Oktay Öksüzoğlu, İlkay Adalı, Mehmed Levent, Sevgül Osman, Kâmil Özay ve Fikret Demirağ önemli
isimlerdir.
Dönemin bir başka zengin dalı tiyatrodur. Kutlu Adalı, Üner Ulutuğ, Bekir Kara ve Ahmed Tolgay
bu dalda; Fuad Veziroğlu, Eşref Çetinel, İsmet Kotak ve Numan Ali Levent hikâye dalında isim yapmıştır.
İnceleme ve araştırma niteliği taşıyan eserler de bu dönemde ortaya çıkmaya başlar. Hasan Şefik
Altay, Mahmûd İslâmoğlu, Oğuz Yorgancıoğlu, Kıbrıs’ta Türk folklor ve kültürüyle ilgili çalışmalar
yaparlar.
1974’teki Türk Barış Harekâtından sonra şiir dalı gücünü ve sayıca çokluğunu koruyacaktır. Fikret
Demirağ, Mehmed Levent, Mehmed Yaşın, Neşe Yaşın, Hakkı Yücel, Kâmil Özay, Feriha Altıok, Neriman
Cahid, Filiz Naldöven, Nice Denizoğlu, Barış Burcu ve Bülent Fevzioğlu şiir; Timur Öztürk, Mustafa
Gökçeoğlu, Ali Nesim hikâye; Ahmed Gâzioğlu ve Sabahattin İsmâil roman; Özden Selenge piyes;
Nevzat Yalçın anı dalında önde gelen isimlerdir.
Bu yıllardan sonra özellikle araştırma-inceleme niteliği taşıyan eserlerin sayısında artış görülür.
C- Çağdaş Kırım Türk Edebiyatı:
On sekizinci asra kadar Osmanlı tesiri altında gelişen Kırım Türkçesi ve Edebiyatı, Kırım’ın Rusya’ya
ilhakıyla gittikçe zayıflar. Bu dönemde Kırım Türkleriyle Osmanlı Türkleri arasındaki siyâsî, edebî ve
medenî bağlar tamâmen kopar.
1783-1880 yılları arasına rastlayan kitle hâlindeki göçlerle aydın ve âlimlerin susturulmaları
sonucu bu yüzyıllık dönem içinde Kırım Türkçesinin kültürel alanda hiçbir verimi yoktur.
On dokuzuncu asrın ikinci yarısından sonra Kırım Edebiyatında bir canlanma görülür. Bu canlanma
hareketinin öncüleri olan Abdurrahman Kırım Hace ve Abdurrefi Bodanski gibi yazar ve eğitimciler
medreselerde dînî eğitimin yanısıra diğer derslerin de okutulması için gayret göstermişler, dil öğrenme
ve bilhassa lügat hazırlama çalışmalarına ağırlık vermişlerdir. Daha sonra bu tür çalışmalar İsmâil
Gaspıralı ve Hasan Nûri gibi derin aydınlar tarafından devam ettirilir ve bu iki kişinin öncülüğüyle
Rusya’da ilk Türkçe gazete olarak Tercüman gazetesi çıkmaya başlar (1883). İsmâil Gaspıralı dil
konusunu bütün sosyal sahalardaki gelişmenin temeli olarak görür. Onun öncülüğünü yaptığı ve özellikle
tercüme faaliyetlerinin hızlandığı bu dönem edebiyatı “Tercüman Edebiyatı” (1883-1916) adıyla anılır.
1905 meşrutiyet inkılâbından sonra Kırım Türkleri de millî edebiyat yolunda çalışmalara hız
verirler. Abdurreşid Mediyev, Osman Akçokraklı, Bekir Emekdar, Hasan Çergeyev, Ali Bodaninsik, Hasan
Sabri Ayvazov, İsmâil Lemanov, Hüseyin Şamil Toktargâzi, Osman Zaatov Habibullah Kerim, Hüseyin
Baliç, Gaffâr Şerfeddîn, Mehmed Nüzhet, Seyyid Mahmûd Rifatov, Seyyid Abdullah Özenbaşlı gibi pekçok
aydın bu dönemde yetişmiştir.
Tercüman’ın ölçülü tutumunu beğenmeyenReşid Mediyev ve arkadaşları Vatan Hakimi adıyla
bir gazete çıkarırlarsa da uzun ömürlü olmaz.
Âlem-i Nisvân adlı kadın gazetesi çocuklar için çıkan Alem-i Sübyan da bu döneme rastlar.
Bütün gazetelerde hedef, halkı uyandırmak ve câhillikten kurtarmaktır.
1905 inkılâbının başından îtibâren Kırım’da canlanan edebî gelişmelerde üç edebî dil akımı görülür.
Rusça, Osmanlı Türkçesi ve Batı Türkçesi, 1915’ten sonra Batı Türkçesinin yerini Kuzey Türkçesi alır.
1905-1917 arasında gelişen edebiyat Yeni Devir Edebiyatı adını alır.
1917 Devrimi Kırım Türklerinin siyâsî ve sosyal hayatlarında yeni bir dönemin başlangıcı olur.
Sovyet hâkimiyetinin ilk yıllarında Kırım’da bir imhâ siyâseti uygulanır. 1921’den sonra Kırım’ı
Tatarlaştırma dönemi başlamıştır. Kırım Türk aydınları sistemin izin verdiği ölçüde yeni Kırım Sovyet
Edebiyatını meydana getirmeye çalışırlar. Bu dönemin edipleri arasında, bir kısmı inkılaptan önce de
eser vermiş olan Hasan Çergeyev, Mehmed Nüzhet, Abdullah Latifzâde, Ömer İpçi, Bekir Çobanzâde,
Yâkub Şakirali ile Abdurrahman Altanlı, Ziyaddin Cavtöbeli, Cafer Gaffar, İlyas Tarhan, Irgat Kadir,
Mahmûd Nedim, Eşref Şemizâde gibi gençler bulunur.
1938’de Stalin döneminde bir kânunla bütün Slav olmayan dillerde olduğu gibi, Kırım Türkçesinde
de Kiril alfabesi kullanılmaya başlar.
Stalin devrinde Nazi işgal kuvvetleriyle işbirliği yapmakla suçlanan Kırım Türkleri, 1944
katliamından sonra Türkistan içlerine sürülür. Sosyal hayatla ilgili birçok faaliyetleri yasaklandığı gibi
târih ve kültür mirasları yok sayılmıştır. On yıldan fazla süren bu suskunluk dönemi 1953’te Stalin’in
ölümüyle sona erer. Bundan sona Kırım, kaybettiği haklarını geri alma yolunda mücâdeleye başlar.
Kırım’da ve Kırım dışında yetişen aydınlar Kırım Türk konuşma ve edebî dilinin gelişmesi için
1950’li yıllarda çalışmalara başlar. Bu canlanmada basının çok önemli rolü olmuştur. 1957’de çıkan
Lenin Bayrağı Gazetesi Kırım Türkçesiyle neşredilir. Bu gazete, etrâfına toplanan ve hitap ettiği kitlenin
genişliğiyle Tercüman Gazetesini hatırlatmaktadır.
Kırım Tatar Edebiyatı Şûrâsı, Taşkent Pedagoji Enstitüsü, Kırım Tatar Dili ve Edebiyatı Bölümü gibi
müesseseler yeni kadroların hazırlanmasına yardımcı olur.
70’li yıllarda Özbek, Kazak, Rus okullarında okuyan çocuklar artık anadillerini de öğrenmeye
başlarlar. Çeşitli gramer kitapları ve sözlükler neşredilir. Gafur Gülam neşriyatının da Kırım edebiyatının
yeniden canlanmasında büyük rolü olmuştur. Bu dönemde Câfer Bulganaklı, Kerim Camanaklı, Ziyaddin
Cavtöbeli, Çerkez Ali, Şakir Selimov, Yunus Temirkaya, Bekir Çobanzâde, Abdullah Latifzâde, Şamil
Aladdin, Cevdet Ametov; Abdullah Dermenci, Rıza Hâlid, OsmanAyder, Eşref Şemizâde gibi ediplerin
birçok eseri neşredilmiştir.
Zamânın yazar ve şâirleri, Kiril alfabesinin Kırım Türkçesindeki bütün seslerini karşılayamaması,
anadillerinde eğitim görmeyip millî terbiye ile yetiştirilmeyen gençlerin edebî dili iyi bilmemeleri gibi
zorluklarla karşılaşmalarına rağmen, edebiyatın bütün türlerinde eserler vermeye gayret
göstermektedirler. Günümüzde ise Kril Alfabesini terk edip Lâtin Alfabesine geçme çalışmaları
yapılmaktadır.
Ç- Âzerî Türkçesi Edebiyatı:
Oğuzca adıyla anılan Batı Türkçesi zamanla iki ana devreye ayrılmıştır. Bu ayrılma Batıda Osmanlı
Türk Edebiyatını meydana getirirken, Doğuda da Âzerî Türk Edebiyatı teşekkül etmiştir. Aslında gerek
Doğu, gerekse Batı Oğuzcası 13, 14 ve 15. yüzyıllarda pek farklılık göstermez. Selçuklulardan sonra
ortaya konulan edebiyatta her iki Oğuz ağzının temelini teşkil eden dil unsurları mevcuttur. Onun içindir
ki, EskiAnadolu Türkçesi diye adlandırdığımız Batı Türkçesinin ilk zamanlarında ayrılık görülmez ve bu
devir Türkçesi her iki ağzı birleştiren bir husûsiyete sâhiptir. Fakat zamanla Oğuz Türkçesi içinde ortaya
çıkan iki dâire belirli dil unsurlarını kendilerinde umûmileştirerek ayrılma yoluna gitmiştir. Bu ayrılma ilk
zamanlar pek ileri değildir. Hattâ târih içinde güçlü ve devamlı bir edebiyat olan Osmanlı Edebiyatı,
sâdece Âzerî sahasında değil diğer Türk illerinde de kendisini hissettirmiştir. Bu irtibat sâdece kültür
sahasında olmamış,Osmanlı, yeri geldikçe son zamanlarda bile elinden gelen yardımı bu Türk ülkelerine
esirgememiş, Türkçenin ve Türk Edebiyatının gelişmesinde mühim rol oynamıştır. Hattâ Halîlî gibi
meşhur şâirler Osmanlı sarayı tarafından da himâye edilmiştir. Âzerbaycan’ın siyâsî ve kültür târihinde
Osmanlının bu bakımdan mühim bir yeri vardır. Bütün Türk dünyâsında olduğu gibi Âzerbaycan ile olan
münâsebet bugünkü kardeş Türk Dil ve Edebiyatının temelini teşkil etmiştir. Bu noktadan hareket eden
Gaspıralıİsmâil ve diğer Türk kültür birlikçileri Türk dünyâsını tek bir yazı dilinde birleştirmek fikrinde
kısa zamanda başarıya ulaşmışlar ve Osmanlı Türkçesinin tek bir yazı dili olmasını istemişlerdir. Bu ise
Osmanlı Türklüğünün diğer Türk illerini görüp gözetmelerinin ve onlara duydukları yakınlığın
neticesinden başka bir şey değildir. Sırf bu irtibâtı koparmamak için bâzı Osmanlı şâirleri Doğu Türkçesi
(Çağatay Türkçesi)nde gazeller bile yazmışlardır.
Zamanla ayrılmaya başlayan Âzerî Türkçesi dil coğrafyası itibâriyle Doğu Anadolu, Güney Kafkasya
ve Kafkas Âzerbaycanı, İran Âzerbaycanı, Kerkük ve Irak-Suriye Türklerini içine almaktadır. Âzerî
Edebiyatı daha çok şiir dili olarak kuvvetliliğini kurmuştur. Bu bakımdan Âzerî sahasında Türk
Edebiyatının çok kuvvetli şâirleri yetişmiştir.
Âzerî sahası Türk Edebiyatı, 14. yüzyıldan başlayarak günümüze kadar pekçok şâir, nâsir ve
sanatkâr yetiştirmiştir.
On dördüncü asırda Âzerî Türkçesi Edebiyâtı:
Bu yüzyılın Âzerî sahasında yetişen önde gelen şâiri Nesimî (ölm. 1404)dir. Şiirlerinde heyecan ve
lirizm hâkimdir.
Bu asrın kudretli şâirlerinden birisi de Kadı Burhâneddîn (1344-1399)dir. Kadı Burhâneddîn,
Oğuzların Salur kabilesindendir. Kayseri’de tahsile başlamış, sonra Mısır’a gitmiş, bilhassa fıkıh
sahasında derinleşmiştir. Şam’da Kutbeddîn Razî’den aklî ve naklî ilimler okumuş sonra Ertena oğlu
tarafından Kayseri’ye kadı olarak tâyin edilmiştir. Ertena Beyliğinin dağılması üzerine 1381 yılında
Sivas’ta sultanlığını ilân etmiştir. Etrâfındaki beyliklerle mücâdelelerde bulunmuş, nihâyet 1399 yılında
Akkoyunlu hükümetini kuran Karayülük Osman Beyle yaptığı savaşta yenilmiş ve îdâm edilmiştir.
Dîvân’ı vardır. Dîvân’ında kaside, gazel ve tuyuglar bulunmaktadır. Şiirlerine tasavvufun
inceliklerini yerleştirmiştir. Ancak bâzı gazellerinde muhteris bir şahsın mâceracı rûhu aksetmektedir.
Fıkıh sahasında Arapça olarak yazdığı eserleri vardır.
Bu asrın Âzerî Türkçesi Edebiyatı içinde ayrıca kayda değer şâir ve nâsirleri içinde Erzurumlu
Mustafa Darîr gelmektedir. Eserlerini çeşitli yerlerde yazan ve Mısır’da Türkçecilik Cereyanına katılan
Kâdı Darîr, daha çok Osmanlı Türkçesiyle yazmıştır. Ondaki Azerîlik, Osmanlı Türkçesinin tabiî seyri
içindedir. Yûsuf ile Zelîha adlı mesnevîsinin yanında üç ciltlik Sîretü’n-Nebî adlı eseri vardır. Bu
bakımdan Türk Edebiyatı içinde ilk siyer yazarıdır. Siyerinde yer alan şiirleri bir hayli liriktir. Muhammed
sallallahü aleyhi ve sellemi anlatırken yazdığı şiirlerden bâzısı Türkçede mevlid türünde öncülük
etmektedir. Şiirlerinde Gözsüz ve Darîr mahlasını kullanmıştır. Yüz Hadîs Tercümesi ve Fütûhu’ş-
Şam Tercümesi adlı eserleriyle bilinen eserlerinin sayısı dörde çıkmaktadır. Yalnız Yûsuf ile Zelîha’sı
değil, nazmının kudretini diğer eserlerinde de göstermiş ve vak’aları yer yer şiirle de ifâde etmiştir.
Samîmi ve açık bir anlatıcılığı olan Kâdı Darîr’in hikâye etme kâbiliyeti çok yüksektir. O bu bakımdan
Türk Halk Edebiyatı içinde müstesna bir mevkie sâhiptir.
On beşinci yüzyılda Âzerî sahası Türk Edebiyatı, en kudretli şâirlerinden biri olan Habîbî’yi
yetiştirmiştir. Çobanlık yaparken bir tesâdüf eseri Akkoyunlu Hükümdârı Sultan Yâkûb’la karşılaştığı
zaman o, henüz çocuktur. Çoban çocuk ile ona sorular soran pâdişâhın adamı arasında geçen hâdiseyi
öğrenen sultan, çocuğun zekâ ve cesâretine imrenerek himâyesine almıştır. Habîbî bu sâyede ilim ve
edebiyat sahasında kendisini yetiştirmiş ve asrının büyük şâiri olmuştur. Sultan Yâkûb’dan sonra Safevî
hükümdarı olan ve Şiîliği ihdas eden Şah İsmâil zamânında ona Melikü’ş-Şuarâ ünvânı verilmişse de bu
kudretli şâir Safevî sarayını terk ederek Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî devrinde İstanbul’a gelmiş ve burada
vefât etmiştir. Evliyâ Çelebi, Habîbî’nin Sütlüce’deki Câferabâd Tekkesi civârına gömüldüğünü
kaydetmiştir. Onun İstanbul’a gelişinde akîdesine bir halel gelmemesi düşünülebilir. Çünkü bâzı
kayıtlarda Şah İsmâil’den bahisle“...oğlu habîs İsmâil, tarîkat-ı bâtılayı ihdas ederek...”şeklinde yer
verilmiştir. Gerçekte onun dedeleri Erdebilli olup, sünnî idiler. Âzerî cemiyetinin hayat şartlarının
doğurduğu sebepler yüzünden Osmanlı sahasına Habîbî’nin dışında; Hamidî, Şâhidî, Sürûrî, Basirî,
Kabilî, Bidârî ve Halilî gibi şâirler de geçmişlerdir.
Habîbî şiirdeki kuvvet ve kudret yönünden Fuzûlî ile Nesîmî arasında bir köprü gibidir. Gazellerinde
âşıkâne ve safiyâne bir edâ vardır. Türkçesi açıktır. Dînî kültürünün geniş olduğunu şiirlerinden
öğreniyoruz. Fuzûlî onun şiirlerine nazîreler söylemiştir. Bu bakımdan o Fuzûlî’nin yetişmesinde de vazife
yüklenmiştir.
Âzerî sahasında yaşayan ve Türk Edebiyatının en büyük şâirlerinden olan Fuzûlî de 16. asrın
şâirlerindendir. Bağdat’ta yaşayan şâir Safevî idâresi altındaki bu yerde Safevî hükümdarlarından iltifat
görmemiştir. Ancak Osmanlı hâkimiyeti zamânında îtibâra kavuşmuş ve pekçok eser yazmıştır.
On yedinci yüzyıl geçmişe nispetle Âzerî Türkçesi Edebiyatının sönük bir devresini teşkil eder.
Sarayda Farsçanın hâkimiyeti, şâirlerin hemen hepsini Farsça söylemeye yöneltmiştir. Bu asırda kayda
değer şâirlerin başında Tebrizli Sâib(1591-1671) gelmektedir. İran Edebiyatına Hind üslûbunu getiren
Sâib daha çok hikemî şiir tarafındadır. Bu yönüyle Nâbî’ye tesiri görülür. Dîvân’ından başka
Kandeharnâme ve Mahmûd-Ayaz adlı mesnevîleri de vardır. Dîvân’ında Türkçe-Farsça mülemmâlar
da mevcuttur. Farsça şiirlerinin bir kısmı zamânındaki şâirlere nazîre olarak yazılmıştır. Beyâz adını
verdiği müntehabat mecmûası onun zevkinin bir başka yönüdür. Bütün manzumeleri beyit olarak
sayıldığında 120 bin beyti bulmaktadır. Bu îtibarla asrının önde gelen şâiridir.
Bu asrın kayda değer şâirlerinden birisi de Tarzî’dir. Avşar Türklerinden olan bu şâir Şah Safî
tarafından taltif edilmiştir. Türkçe kelimeleri Fars dili gramerine uydurarak söylemesi onun diğer bir
tarafıdır. Ancak tabiî Türkçe ile yazdığı şiirleri uzun zaman varlıklarını devam ettirmişlerdir. Yine bu
yüzyılda “Te’sîr” mahlâsını kullanan Türk âilesine mensup diğer bir şâir Mirza Muhsin’dir. Asrın sonlarına
doğru şöhret kazanmıştır. Fakat ekseri şiirleriniFarsça yazmıştır. Türkçe gazelleri azdır.
Mesihî bu asırda Âzerî Türkçesi Edebiyâtının mesnevî vâdisindeki temsilcisi durumundadır. Varaka
ve Gülşâh, Zembûru Asel ile Dâmu Dâne adlı mesnevîlerini zikretmek yerinde olur.
Asrın hükümdar şâiri Şah İkinci Abbas’tır. Saltanatı sırasında âlim ve şâirleri himâye eden Şah
İkinci Abbas, daha çok bu yönüyle hizmette bulunmuştur. Sânî mahlasıyla Türkçe ve Farsça şiirler
söylemiştir. Şah İkinci Abbas’ın vak’anüvis târihçisi olan, Şah İkinci Sâfî’nin de vezirliğini yapan Mirza
Târih Vâhid Tebrizî de bu yüzyılın şâiridir. Dîvân’ı Türkçe ve Farsça şiirleri ihtivâ etmektedir.
Melik Bey Avcı ile Müştak ve Mevcî bu asırda zikre değer diğer şâirlerdir. Bunlar Kavsî-i Tebrizî ve
Sâib de dâhil Nevâî ve Fuzûlî gibi üstad şâirlerin mektebine dâhildirler.
Sâdıkî bu asrın Âzerî Türk Edebiyatında Mecmaü’l-Havâs adlı tezkiresiyle yer almıştır. Sâdıkî,
Tezkiresi’nde bu sahada yetişen şâirlere yer ayırdığı gibi Osmanlı sahası şâirlerini de ihmâl etmemiştir.
On sekizinci yüzyılda devam eden Fuzûlî ve Nevâî mekteblerinin yanında yeni Âzerbaycan Türk
Edebiyatına katılan ve kurucu rolde bulunan Molla Penah Vâkıf (1717-1797) ve Vedidî (1709-1809) gibi
şâirler yer almaktadır.
Vâkıf bu yüzyılda Âzerî Türk Edebiyatının en şöhretli şâiridir. Bir Kafkas Türkü olup, sünnî akîdeye
mensuptur. Şöhreti daha çok Kafkas Türkleri arasında yayılmıştır. Vâkıf, Karabağ hükümdarı İbrâhim
Halil Hanın eşik ağasıdır. İran Şahı Aka Mehmed, Karabağ’ı istilâ etmiş Vâkıf bu zamanda ölümden
kurtulmuştur. Fakat Aka Mehmed Şahın halefi tarafından oğlu ile birlikte öldürülmüştür. Mezarı
Âzerbaycan’da Şuşa şehrindedir. Âzerî Türkleri kabrini evliyâ türbesi gibi ziyâret etmektedirler. Vâkıf
divan şiirini elden bırakmamakla birlikte halk şiiri de yazmıştır. Şiirlerinde yaşanılan hayâta yer
vermektedir. Bunu şâir dostu Vedidî’ye yazdığı gazelinde görmek mümkündür. Âşık tarzındaki
şiirlerindeyse divan estetiğiyle halk söyleyişini kaynaştırdığı görülür. Onun tesiri Vedidî ve Ârif gibi
asrının şâirlerinde sürmüş ve 19. asrın Âzerî şâirlerinden olan Zakir’de devam etmiştir.
Yine bu devrin Kürenî, Gurbanî, Tufarganlı Abbas gibi saz şâirleri halk edebiyatı sahasında zikre
değer şâirlerdir. Ayrıca bir Türkmen şâiri olan Mahtum Kulu’yu da saha îtibâriyle buraya dâhil etmek
gerekir.
Bu asırda Âzerî sahasında yetişen şâirler bununla kalmaz. Araştırıldığı takdirde daha başka
şâirlerin de ortaya çıkması büyük ihtimâl dâhilindedir. Hüseyin Efendi Gayıbof’un Âzerbaycan’da
Meşhur Olan Şûarâ’nın Eş’ârına Mecmûadır adındaki antolojisi bu asra geniş çapta ışık tutmaktadır.
On dokuzuncu yüzyılda Âzerî Türkçesi Edebiyatı eskiyi devam ettirdiği gibi, Osmanlıya paralel
olarak yeniliğe de yüzünü dönmüştür. Fakat Kuzey Âzerbaycan’ın Ruslar tarafından, Karabağ’ın
Ermenilerce işgâli bu Türk ülkesini ağlayan şâirlerle doldurmuştur. Vatanın düştüğü felâketi dile getiren
şâirler çoğunluktadır.
On dokuzuncu yüzyıl ortalarından sonra sönmeye başlayan klâsik edebiyat (Divan edebiyatı) İran
Âzerbaycanı’nda varlığını korumakla birlikte, bizde Şinâsi’nin yaptığı gibi mevzuda değişikliğe
uğramıştır. Hattâ bu değişiklik dilde de görülmüştür.
Kuzey Azerbaycan’da klâsik şiir varlığını biraz da tekkelerde sürdürmüştür. Bu bölgede yaşayan
Mehmed Askerî mahlâslı bir Nakşî şeyhinin tekke şiirinde öncülük ettiği görülür. Mehmed Askerî daha
çok Türkiye Türkçesine yakın bir dil kullanan ve dilde birliğin şuuruna varan bir şeyhtir. Kutkaşınlı
Abdullah, onun Âzerî Türk Edebiyatında tâkipçisi olup dînî şiirleriyle tanınmaktadır. Bölgenin destanî
kahramanı Şeyh Şâmil de bilhassa Dağıstan taraflarında bu dil edebiyatında yer almıştır.
Bu yüzyılın ünlü tarikât şeyhi Mir Hamza Nigârî (1815-1885)dir. Türkiye’de tahsil gören Mir Hamza
Nigârî, Osmanlı-Rus Harbinde Türkiye lehinde rol oynamış ve sonunda Anadolu’ya göç etmiştir. Dilinde
Türkiye Türkçesi husûsiyetlerine yer veren bu şeyhin şiirleri lirik olup, dînî unsurlara da yer vermiştir.
Dîvân’ının yanında Çaynâme, Nigârnâme gibi mesnevîleri de vardır. Farsça şiirleri ayrı bir dîvânda
toplanmıştır. Şiirinde Fuzûlî tesiri vardır. Âşık şiiri tarzındaki manzumeleri onun diğer bir yönünü verir.
Eski edebiyata bağlı olan şâirler içinde bu asırda Baba Bey Şâkir’i de zikretmek yerinde olur. Baba
Bey Şâkir (1770,1844) daha çok satirik (yergiyle ilgili) şiirde kendisini göstermiş ve manzumelerinde
Rus memurlarının, ahlâksızlıklarını, cemiyeti soymalarını ve sahte din adamlarının yaptıklarını dile
getirmiştir. Kendisini Güney Âzerbaycan’da Hacı Mirza Mehdî (1830-1896) tâkip etmiş ve satirik şiirin
bölgedeki canlılığını devam ettirmiştir. Manzumeleri daha çok, halk şiirine yakın olup, akıcı bir dile
sâhiptir. Türkçenin yanında Farsça şiirler de yazan Hacı Mirza Mehdî sağlığında bir Dîvân bırakmıştır.
Ayrıca Manzara-yı Âşk adlı bir mesnevîsiyle Lâtifeleri mevcuttur.
Âzerî Edebiyatı belki köklü bir sözlü edebiyata dayanması sebebiyle bu yüzyılda da Halk Edebiyatı
şûbesinde varlığını pek fazla hissettirmiştir. Gerek âşıklar (saz şâirleri), gerekse kalem şuarâsı (halk
şâirleri) 19. asırda eski geleneği bırakmamışlar ve hece vezninde şiirler yazmışlardır. Bu şâirler az da
olsa, ayrıca eski edebiyatın nazım şekilleriyle manzumeler de yazmışlardır. Bu asrın belli başlı halk
şâirleri Mehemmed Beg Âşık (1776,1861), Agabegumaga (1776-1881), Kâzımaga Sâlik, Âşık Peri,
Melikballı Kurban, Şekili Hatem, Mücrim Kerim Vardânî, Mirza Bakış Nâdim, Bababey Şâkir, Kasım Bey
Zâkir, Hayran Hanım, Andelib Karacadagî, Mehdi Bey Şekâkî, Mîrza Mehdî Şukûhî, Seyyid Ebulkâsım
Nebâtî vs. dir.
Âşık Mûsâ (1785-1840) Mehemmed Hüseyin (1800-1880), Âşık Mehemmed, Âşık Dilgam, Âşık
Rece, Âşık Hasan, Âşık Cavad ve Âşık Cemâl gibi saz şâirlerini de bu arada zikretmeliyiz.
On dokuzuncu asrın ilk yarısında Osmanlı Türk Edebiyatına paralel olarak, modern edebiyata
yönelen Âzerî Türk Edebiyatının bâzı isimleri maddî imkanlar temin edilerek Çarlık Rusyası tarafından
yönlendirilmiştir. Bunların başında gelen ve ayrıca Hıristiyan da olan, Mirza Kâzım Bey Zâkir’in Türk
Tatar Dilleri Grameri’nden başka eserleri de vardır. Zafer Nağmesi adlı manzumesiyle meşhur olan
Mirzâ Câfer Topçubaşı da, Rusların hizmetinde çalışmış Âzerî şâirlerindendir.
Asrın ilk yarısında görülen ve Esrârü’l-Melekût adlı eserini Birinci Abdülmecîd Hana takdim eden
Abbas Kulaga Bakıhanlı Kudsî (1794-1846) de âlim, mütefekkir ve istidadlı bir şâirdir. Ayrıca târih
yazarıdır Farsçaya âit yazdığı Kânûn-ı Kûsî adlı eserinin yanında Tehzîb-i Ahlâk adlı eserini de
zikretmek gerekir. Geleneğe uyarak növha (mersiye)lar yazdığı da vâkidir. Öte yandan Kâsım Bey Zâkir
(1784-1857), Vâkıf ve Vidâdî ile başlayan realizmin Âzerî Edebiyatında önde gelen temsilcisi
durumundadır. Sanatı kuvvetli olup, güzellik ve sevgi konularını işlemiştir. Onun âşık tarzında yazdığı
şiirleri diğer bir cephesini aksettirir.
İsmâil Bey Kutkaşınlı da Rus ordusunda subay olarak hizmette bulunmuştur. Hikâyeler yazmıştır.
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında modern edebiyatın tâkipçileri olarak Mîrza Fethali
Ahundzâde (1812-1878), Seyyid Ezim Şirvânî (1835-1888) gibi sîmâlar görülmektedir. Ahundzâde çok
yönlü bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar. Eserlerinde Âzerî Türkçesini açık bir şekilde kullanır. Târihten
coğrafyaya, felsefeden dîne kadar hemen her mevzuda yazılar yazan bu ansikopedist şahsiyette millet
kavramına rastlanmaz.
Şahsında Beytü’s-safâ gibi bir edebiyat mahfili kuran Seyyid Ezim Şirvânî, Âzerî Türkçesi yanında
Farsçaya da yer ayırmıştır. Ayrıca eğitimci gâye ile Rebiü’l-Etfâl adlı ders kitâbını yazmıştır. Şiirlerinde
Fuzûlî tesiri açıkça görülür. Ancak bâzı şiirlerinde cemiyetin dertlerini anlatmış ve hicviyeler de yazmıştır.
Zâten kendisi bir muallimdir. Külliyatı vardır.
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki en büyük hâdiselerden birisi Âzerbaycan’da matbûatın
geniş yer tutmasıdır. Bunlar içerisinde; Ekinci (22 Temmuz 1875), Ziyâ, Keşkül, Şark-ı Rus gibi
gazete ve dergilerin müstesnâ yeri vardır.
Yirminci yüzyılda Âzerbaycan Türk Edebiyatının belli başlı sîmâları Câfer Cabbarlı (1899-1934),
Resul Rızâ (1910-1981), Samed Vurgun (1906-1956), Mirzâ Aliekber Sabir (1866-1932), Hüseyin Cavid
(1882-1941), Seyyid Mehemmed Hüseyn Şehriyar (1907-1987) Bulut Karaçorlu Sehend (1907-1979),
Yahya Şeyda gibi şâirlerdir. Şehriyâr ve Yahya Şeydâ gibi şâirler bugün Azerbaycan ilinde yankılanan
ve Türk dünyâsınca geniş çapta tanınan şâirlerdendirler.
D- Çağdaş Âzerî Edebiyatı:
On dokuzuncu asrın başlarından îtibâren Rus istilâları neticesinde Azerî edebiyatı iki kola ayrılır.
Bunlardan Kuzey Âzerbaycan Edebiyatı Rus tesiri altında şekillenirken, GüneyÂzerbaycan Edebiyatı da
klâsik çerçeve içinde sönükleşir ve bir taklit edebiyatı hâlini alır.
Bunun yanısıra Halk Edebiyatı bütün canlılığıyla tekâmülünü sürdürmekte olup âşık tarzı şiirin
yanında halk destanları, nağıllar, latifeler, tapmacalar ve bayatılar gibi sözlü edebiyat türleri ileri
seviyededir.
Rus istilâsı karşısında, destanlar, ağıtlar oluşturmuş halk şâirleri arasında Abdurrahman Ağa
Dilbazof ve Genceli Hasan mühim yer tutar.
Klâsik edebiyat gittikçe zayıflamakla birlikte bilhassa Güney Âzerbaycan’da geleneğini
sürdürmektedir. Klâsik Edebiyatın türlerinden gazel ve özellikle mersiyenin Azerî Edebiyatında özel bir
yeri vardır. Dâhil, Dilsüz, Râcî, Kumrî, Mukbil, Pürgam, Şuâî ve Ahî 19. asrın önemli mersiye şâirleridir.
Tekkelerde gelişen tarikat edebiyatında ise Hamza Nigâri, Mir Mehemmed Askerî ve Kutkaşınlı
Abdullah önde gelirler.
Baba Bey Şakir ise satirik daldaki şiirleriyle tanınır.
Güney Âzerbaycan’da yeni edebiyatın ilk temsilcileri arasında Abdurrahim Talıbof, Zeynelâbidin
Şirvânî ve Mirza Ağa Tebrizî sayılabilir.
Konuları, klâsik konulardan ayrılmakla birlikte bu dönemin en çok rağbet gören nazım şekli
gazeldir. Andelib Karacadağı, Nebatî, Heyran Hanım ve Hacı Mirza Mehdi Şükûhî devrin önemli
şâirleridir.
Güney Âzerbaycan’da modern Âzerî Edebiyatının öncüleri daha çok Rusça’yı öğrenip Batı
medeniyetleriyle tamasa geçen ilim adamları olmuştur. Mirza Cafer Topçubaşı, Mirza Kâzım Bey ve
Abbâskuluağa Bakıhanlı Kudsî ansiklopedik yönü de ağır basan birer şâir ve ilim adamıdır.
Devrin en renkli sîmâlarından biri de Mirza Şefi Vâzıh’tır. Onun yanında realizm çığırının
mahallîleşme yönünde en mühim temsilcisi olan Kâsım Bey Zâkir ile modern hikâye yazarlarından olan
İsmâil Bey Kutkaşınlı önemli isimlerdir.
On dokuzuncu asrın ikinci yarısında Âzerî Edebiyatı, tiyatro yazarı, şâir, mütefekkir ve reformist
olan Âhundzâde’nin şahsında en büyük temsilcisini bulur. Lirik şiirleri ve satirik manzumeleriyle Seyyid
Azim Şirvanî de asrın en büyük şâiridir.
Azerbaycan’da Tiyatronun Doğuşu ve Gelişmesi: Âzerbaycan’da tiyatronun ortaya çıkışı,
Avrupaî hayat tarzının tesiriyle Tiflis’te olmuştur.
1851’de vâli Vorontsov tarafından tiyatro binâsı hizmete açılır. Başta Ahundzâde’ninkiler olmak
üzere komediler ilk defâ Rusça olarak oynanır.
1880’den sonra profesyonel tiyatro toplulukları kurulur. Bu gelişmelerde H. Zerdabi, Necef Bey
Vezirli, S.M.Gânizâde, N.Nerimanof, Cihangir Zeynalof ve H.Mahmudbeyof çok büyük hizmetler
görmüşlerdir.
Celil Mehmedguluzâde, Abdurrahman Bey Hakverdili, Üzeyir Hacıbeyli, Abdullah Şâik de bu
dönemin isimleri arasında önemli yer tutar.
İlk profesyonel tiyatro topluluklarında Hüseyngulu Serabski, Cihangir Zeynalof, Mehdibey
Hacınski, H. Ereblinski, Hacıağa Abbasof ve Ebulfeth Veli şöhret kazanmış isimlerdir.
Hüseyin Câvid ve Câfer Cebbarlı devrin meşhur yazarlarındandır.
1930-1940 yıllarının önemli eser sâhipleri arasında Mirza İbrâhimof ve Said Ordubadi vardır.
Daha sonra dramlarıyla İlyas Efendiyef, komedileriyle Sabit Rehman, Enver Memmedhanlı ve son
dönemde Şıheli Gurbanof, İslâm Seferli, Ekrem Eylisli seçkin tiyatro örneği veren sanatçılardır.
Yirminci yüzyılın başında Âzerîler gözlerini dünyâya çevirmiş, olan bitenler ışığında gelecek
hazırlıklarını yapmaya başlamışlardır. Türkiye matbuatı ile yaptıkları alışveriş neticesinde dildeki
yakınlaşma ile edebî ve siyasî münâsebetler de gelişmiştir.
Bu yıllarda Âzerî Edebiyatı Türkiye’ye paralel olarak gelişirken iki ayrı temâyülün daha etkisi
altındadır: İslâmcılık cereyanı ve sosyal cereyanlar. Yirminci yüzyılın ilk çeyreği bu cereyanların
temsilcilerini yetiştirirken Molla Nasreddinciler adlı bir edebî ekol de bu üçünün senteziyle en doğru yolu
seçmiş görünür. Ö.F.Numanzâde ve C.Mehmedguluzâde’den başka Sabir, Ali Nazmi, Aligulu Gamkusar
da bu gruptandır.
Romantik temâyülün öncüleri olarak ise Ahmed Cevad ile Memmed Hâdi’yi görürüz.
Ülkenin Sovyet idâresine geçmesiyle 1920’den önce olgun eserler vermiş sanatçılar bu dönemde
ya susup bir kenara çekilmeyi ya da devre ayak uydurmayı tercih ederler. Bu dönemde mevzular
genellikle 1917 ihtilâli öncesi ve hemen sonrasındaki Âzerbaycan hayatını içine alır. Eserlerde epik
husûsiyetler ağır basar.
Yusuf Vezir Çemenzeminli, Memmed Sait Ordubadi, Mirzaİbrâhimof, Mir Celâl, Mehdi Hüseyin,
Enver Memmedhanlı bu dönemde olgun eserler veren isimlerdir.
Mikâyıl Rızaguluzâde, Osman Sarıvelli, Süleyman Rüstem, Samed Vurgun, Mehdi Seyidzâde,
Memmed Rahim, Resul Rıza Sovyet devri Âzerî şiirinin öncüleridir. Onu Cafer Handan, Mirvarid Dilbazi,
Nigar Refibeyli, Elekber Ziyatay, Enver Elifbeyli ve Ehmed Cemil’in oluşturduğu ikinci kuşak tâkip eder.
Bu dönemin ilk şâirlerinde İkinci Dünyâ Savaşının tesiriyle sosyal ve siyâsî konular ağır basarken,
sonrakilerde sosyal hayat, millî ve insânî problemler işlenmiştir.
Bunların dışında Eliağa Vâhid, Nebî Hazrî ve özellikle günümüz Âzerî şiirinin en tanınmış şâiri olan
Bahtiyar Vahapzâde’yi ayrıca ele almak gerekir.
Yirminci asırda Güney Âzerbaycan’daki edebiyatın iki büyük isminden Habib Sahir ve özellikle
Seyid Hüseyn Şehriyar, sâdece Âzerbaycan’ın değil, yakın dönem Türk dünyâsının da en büyük
şâirlerindendir.
E- Çağatay Türkçesi Edebiyatı:
Müşterek Orta-Asya Türkçesini tâkib eden Kuzey-Doğu Türkçesinin meydana getirdiği edebiyat,
geniş mânâda Çağatay Türk Edebiyatını meydana getirmektedir. Dîvân ü Lügâti’t-Türk ve Kutadgu
Bilig gibi büyük eserlerin ortaya çıkışından sonra Kaşgar Türkçesi edebî kudretini göstermiş oluyordu.
Hakâniye diye anılan bu Türk şivesi sâdece bu eserlerle kalmamış, teşekkül eden yeni kültür
merkezlerinde birçok eserler vücûda getirmiştir.
Gerçekte Kutadgu Bilig’le başlayan bu devre, ortaya çıkan kültür merkezlerine göre üçe ayrılırsa
da onları Müşterek Orta Asya Türkçesi eserleri olarak zikretmek gerekir. Dil bakımından bu bölgeler
Kaşgar şîvesindeyseler de arada bâzı ayrılıklar görülmektedir.
Müşterek Orta Asya Türkçesinin doğu kolu olan Kaşgar veya Hâkâniye (Karahanlı) şivesi gerçekte
Doğu Türkçesini meydana getirmiştir. Bu şîveyle yazılan eserlerin başında 12. asır mahsullerinden
sayılan Edib Ahmed Yüknekî’nin yazdığı Atabetü’l-Hakâyık gelmektedir. Dilin gelişmesi ele alınınca,
az da olsa Kutadgu Bilig’den ayrıldığı görülen bu eser, daha çok bir nasihatnâmedir. Edib Ahmed
Yüknekî ise devrinde îtibârlı bir şâirdir. Eserinde, Kutadgu Bilig’e nazaran daha fazla Arapça ve Farsça
kelimelere yer vermiştir.
Asıl 12. yüzyıl Kaşgar Türkçesi edebiyatının en büyük temsilcisi Yesili Ahmed’dir. Ahmed Yesevî
(ölm. 1166 H. 562) rûhu okşayan çekici hikmetleriyle tanınmıştır. Tîmûr Han bu büyük Türk tarîkat
şeyhi ve şâirinin türbesini yaptırmıştır. Pekçok lakapla anılan Ahmed Yesevî gerçekte bir mekteb kurmuş
ve bu mektep, talebeleri tarfından devam ettirilmiştir. Hakîm Süleymân Ata (ölm. 1186) önde gelen
talebelerinden olup, Bakırgan’da irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet adlı eseri
Kültür Bakanlığı tarafından neşredilmiştir.
Miftâhü’l-Adl adlı fıkıh kitabıysa bu dönemde ayrı bir önem taşımaktadır. On dördüncü yüzyıla
kadar bu sahada görülen eserlerden Oğuz Kağan Destanı ve 14. yüzyılın başında Rabguzî’nin yazdığı
Kısasü’l-Enbiyâ’nın önemini belirtmek gerekir.
Müşterek Orta Asya şîvesi sâdece doğuda varlığını sürdürmemiştir. Bu şîvenin batı ağzı bilhassa
Batı Türkistan’da yeni ve canlı bir edebiyatın doğmasına sebep olmuştur. Harezm ve Sirderya Irmağının
güneyindeki yerler; Yedisu, Merv, Buhara gibi şehirler bölgenin kültür merkezi hâline gelmiştir. Burada
Türklüğün Kaşgar, Kıpçak ve Oğuz şîveleri karışık olarak yaşadığından yazılan eserlere de bu durum
aksetmiştir. Bölgenin en önde gelen eseri Alioğlu Mahmûd’un yazdığı Nehcü’l-Ferâdis’tir. Eser daha
çok hadisler ve açıklamalarıyla siyer-i Nebî cinsindendir. Fakat İslâmiyete âit geniş bilgileri ihtiva etmesi,
her çeşit halk tabakası için yazıldığını göstermektedir. Harezm şîvesi dalını en iyi şekilde aksettiren
eserin edebî yönü ayrı bir değer taşımaktadır.
Şeyh Şerif Hoca tarafından yazılan Muînü’l-Mürîd de şîve îtibâriyle Nehcü’l-Ferâdis’e yakındır.
Türkmenler arasında üstün tutulan eser 14. yüzyıla âittir. Hazermî’nin Muhabbetnâme’si de aynı asrın
eserleri arasına girmektedir. Zemahşerî’nin Mukaddimetü’l-Edeb’i ise bu yüzyılda Dîvân ü Lügâti’t-
Türk’ü hatırlatır mâhiyettedir.
Dil bakımından yine aynı şîveye dâhil olan fakat nerede yazıldığı belli olmayan eserler de
mevcuttur. Bunların başında 12. yüzyılda Ali’nin yazdığı Kıssa-i Yusuf gelmektedir. Eser Kıpçak
Türkçesi unsurlarını da taşımaktadır. Kutb’un Hüsrev ü Şirin’i Kıpçak Türkçesi unsurlarını ihtivâ etmesi
bakımından Kıssa-i Yûsuf’a yakındır. Böyle olmakla birlikte Altınordu sahasında yazılan bu eser Oğuz-
Kırpçak Türkçesi ürünüdür. Hüsrev ü Şirin 1341 yılında Harezm bölgesinde Kutub mahlâsını kullanan
bir Türk şâiri tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Eser ayrıca Nizâmî’nin aynı isimdeki eserinin Türk
Edebiyatındaki ilk tercümesidir. Yer yer Kur’ân-ı kerîmden alınan sûrelerin bulunduğu eser, İran
Edebiyatının tesiri altındadır.
Bölgenin diğer bir eseri Revnaku’l-İslâm’dır. Eserde o devir Türklük hayâtına bir hayli yer
verilmiştir. Yalnız Şeyh Şeref’in yazdığı bu eser daha ziyâde Türkmen ağzı ile yazılmış ve pek fazla
rağbet görmüştür.
On dördüncü asırda Kıpçak ili dil yadigârları da edebî yönden zikre değer eserlerdir. Bunların
başında Kırım veya Kefe’de yazıldığı tahmin edilen Codex Cumanicus’tur. Eser, Lâtin harfleriyle
yazılmıştır. İki kısımdan meydana gelen eserin İtalyan bölümünü lügât, Alman bölümünü ise çeşitli dînî
metinler meydana getirmektedir. Eserin Kıpçak Türkçesini öğrenmiş misyoner râhipler tarafından
yazıldığı tahmin edilmektedir.
Kuzeyde yazılan bu eserin yanında Kıpçak Türkçesiyle güneyde, Mısır’da bilhassa gramer ve
lügâtçiliği ilgilendiren bir hayli eser vücuda getirilmiştir. Fakat edebî yönden bunlardan ayrılan yegâne
eser 1391 yılında tamamlanan Seyf-i Serâyî’nin Gülistan Tercümesi’dir.
Müşterek Orta Asya Türkçesinin bütün edebî faaliyetleri, Kuzey-Doğu Türkçesi dil yâdigârları içinde
yer aldığı için, geniş mânâsıyla Çağatay Türk Edebiyatının birinci ve ikinci devresini meydana getirirler.
Dar mânâsıyla Çağatay Edebiyatı, Tîmûr ve Tîmûrlular devrinde meydana getirilen edebî mahsûller için
kullanılmıştır. Tîmûr ve şehzâdelerinin sarayında Türkçe konuşulurdu. Bu devre âit ilk eser Ulu Tav (Ulu
Dağ)daki 1391 târihli Tîmûr Hanın Uygur harfleriyle yazdırdığı 11 satırlık bir kitâbedir.
Tîmûrlular devrinin ilk şâiri Mîr Haydar Harezmî’dir. Tîmûr Hanın torunlarından İskender Mirza’nın
(1409-1414) şâiri olan Mîr Haydar Harezmî Mahzenü’l-Esrâr mesnevîsini onun adına yazmıştır. Eserin
mevzuunu Nizamî’den almıştır. Tek nüshası Biritish Museum’da bulunan eser, 1858’de Kazan’da
basılmıştır.
Bu devrin güçlü şâirlerinden olan Yusuf Emiri, Baysungur Mirza’nın (ölm. 1435) himâyesinde
bulunmuştur. Bu şâirin Dîvân’ından başka Dehnâme’si ve Çagır ve Bang münâzarası vardır. Eserdeki
nesirlere bakılırsa Yusuf Emirî’nin kuvvetli bir nâsir olduğunu söylemek mümkündür. Herat’ın sanat ve
edebiyat muhitinde yaşayan bu şâirin Dîvân’ı İstanbul Üniversitesi Kütüphânesinde bulunmaktadır.
Çagır ve Bang eseriyle münazara türünün kuvvetli şâiri olduğunu ispat etmiştir.
On beşinci asrın ilk yarısında Çağatay Edebiyatında Atâyî görülür. Ahmed Yesevî’nin kardeşi İsmâil
Ata’nın evlâdından olduğunu Ali Şîr Nevâî haber vermektedir. Bu soydan olmasından dolayı Atâî
mahlâsını kullanmış ve Yesevî tarîkatı şeyhlerinden, Mansur Ata, Zengi Ata, Süleyman Hakîm Ata gibi
mutasavvıflara karşı büyük alâka duymuştur.
Yine bu asrın şâirlerinden olan Ulug Beg devrinde kemâlini bulan Sekkakî, Çağatay Edebiyatında
mühim bir yer tutmaktadır. Tîmûr Hanın ölümünü müteakip hükümdar olan Halil Sultan (1405-1410)
adına bir kaside sunan Sekkâkî’nin 1467 yılına varmadan öldüğü tahmin edilmektedir.
Şâir Lutfî’ye gelince 1366 yılında doğmuştur. Bu devrin büyük şâirlerindendir. Şöhreti ve Türkçe
şiirleri Irak’a kadar yayılmıştır. İskender Mirza adına Gül ü Nevrûz mesnevîsini yazmıştır. 1465 yılında
99 yaşında Herat’ta vefât etmiştir. Bir bakıma Ali Şîr Nevâî’ye üstadlık etmiştir. Dîvân’ı vardır.
Tîmûr Hanın torunu Mîranşah’ın oğlu olan Seyyid Ahmed Mirza da bu asrın şâirlerindendir.
Dîvân’ının olduğu söylenirse de ele geçmemiştir. Sağlam tabiatlı ve temiz zihinli bir kimse olan Seyyid
Ahmed Mirza’nın gazelleri ve kaside şeklinde şiirleri oldukça meşhurdur. Perişan hâlinden bahseden ve
Şahruh’u medheden Taaşşuk-nâmesi’nin nüshası British Museum’da bulunmaktadır.
Bu yüzyılın bir diğer şâiri Gedâî’dir. Ebü’l-Kâsım Bâbür’ün saray şâirlerindendir. Ebü’l-Kâsım Bâbür
kendisi de şâirdir. Yakînî’ye gelince Ok ve Yay münâzarası ile dikkati çeker. Yine münâzara türü üzerine
eser yazan şâirlerden birisi, hayâtı hakkında bilgi bulunmayan Ahmedî’dir. Ayrıca bu devrin mesnevî
yazarlarından olan Durbig, Yûsuf ile Zelîha adlı eserini yazmıştır.
On beşinci yüzyılda Klâsik Çağatay Edebiyatı devrinin kökleştiği görülmektedir. Bu devir Çağatay
Edebiyatının en yüksek devreye ulaştığı bir devirdir. Millî ruh ve şuurun ortaya çıkması, Türkçeye
ehemmiyetin verilmesi bu devre rastlar. Ali Şîr Nevâî Muhakemetü’l-Lügâteyn’i bu açıdan ele alarak
yazar. Sultan Hüseyin Baykara da bu devrin şâiriydi. O da Türk dilini müdâfaa etmiş hatta bir de ferman
çıkarmıştır. Hüseynî mahlâsı ile şiirler yazan Hüseyin Baykara’nın Dîvân’ı vardır.
Ali Şîr Nevâî’nin eserleri bir hayli fazladır. Bunların başında dört dîvânını içine alan Hazâinü’l-
Meânî adlı eseri gelmektedir. Ali Şîr Nevâî yazdığı dîvânlara göre hayâtı dörde ayırmış ve her biri için
bir isim vermiştir. Dîvânları; Garâibü’s-Sıgar, Nevâdirü’ş-Şebâb, Bedâyiü’l-Vasat, Fevâidü’l-
Kiber adını taşımaktadır. Dîvânlarından başka Mecâlisü’n-Nefâis, Nesayimü’l-Mahabbe,
Muhakemetü’l-Lügâteyn ve Hamse’si vardır. Hamsesi; Hayretü’l-Ebrâr, Ferhâd u Şîrîn, Leylâ vü
Mecnun, Seba-i Seyyâre, Sedd-i İskenderî ve Lisânü’t-Tayr adlı mesnevîlerinden meydana
gelmektedir. Mîzânü’l-Evzân ise edebî bilgileri ihtivâ eden diğer bir eseridir. O, Mecâlisü’n Nefâis
adlı tezkeresiyle Türk Edebiyatında ilk tezkere yazan şâirdir.
On altıncı yüzyılda Çağatay Edebiyatının mümessili Zahirüddîn Muhammed Bâbür Şah (1483-
1530)tır. O Çağatay Türkçesinin Nevâî’den sonra gelen en mühim simâsı ve edîbidir. Eserlerinde kuvvetli
bir Nevâî tesiri görülür. Dîvân’ının yanında Aruz Risâlesi, Mübeyyen adını taşıyan ve Hanefî fıkhına
âit olan bir mesnevîsi vardır. Hâce Ubeydullahı Ahrâr’ın eserinden Türkçe manzum tercümeleri ihtivâ
eden Risâle-i Vâlidiyye’si varsa da, asıl onu şöhretli kılan devrinin en mühim seyâhat ve hâtırat kitabı
olan ve kendi ismini taşıyan Bâbürnâme’sidir. Bâbür Şah bu eserinde 1494 yılından başlıyarak 1529’a
kadar geçen vak’aları yıl yıl anlatmıştır. Onun için bu esere Vekâyi-i Bâbür de denmektedir. Eser büyük
Türk bilgini Reşit Rahmeti Arat tarafından neşredilmiştir.
On yedinci yüzyılda Çağatay Türk Edebiyatı artık yükseliş devrini tamamlamıştır. Ancak bu asrın
zikre değer şahsiyeti Yadigar Hanın torunlarından olan Ebü’l-Gazî Bahadır Handır. Bir Özbek hanı olan
Bahadır Han (1603-1666) 1642 yılında Hive Hanlığını elde ederek 21 yıl saltanat sürmüştür. Eserlerini
millî bir şuurla yazmış ve“Türk” lâfzına eserlerinin adında yer vermiştir. Belli başlı eserleri Şecere-i
Terâkime ve Şecere-i Türkî adını taşır. Şecere-i Terâkime’de Oğuznâmeler karşılaştırılmış ve
Türklerle ilgili Türkmen boyları arasındaki menkıbelere yer verilmiştir. Şecere-i Türk’te ise Bahadır Han
15. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak kendi asrına kadar gelen ve Harezm’de iktidarı elinde tutan
hanlar âilelerinin şeceresini yazmıştır. Fakat ömrü vefâ etmemiş ve son 16 yapraklık kısmını oğlu Enûşe
Han yazmıştır.
Asrın Çağatay Türk Edebiyatında yer alan diğer bir sîmâsı şâir Allahyâr’dır. Daha çok tekke
mensupları arasında iltifat gören Allahyâr (ölm. 1713) bir Nakşibendîdir. Türkçeden başka Farsça ile de
yazmıştır. Özbek Türkçesi ile yazdığı Sebâtü’l-Âcizîn adlı manzumesi en meşhurlarındandır.
On sekizinci yüzyılda Özbek Türk Edebiyatı eski asırlara nispetle sönmeye yüz tutmuştur. Olanlar
halkın hâfızasında kalmış ve meydana çıkan şifâhî edebiyat nisyana karışmıştır. Bununla birlikte Halk
Edebiyatı dalında Ferhâdnâme, Cümcüme Sultan Destanı ve Tahir ile Zühre gibi eserler, ortada
bulunan eserlerdir. Ayrıca destanî bir eser olan Satuk Buğra Han Tezkiresi’ni de burada zikretmek
yerinde olur.
F- Çağdaş Kırgız Edebiyatı:
Son zamanlara kadar şifâhî edebiyat şeklinde devam etmiş olan Kırgız Edebiyatı şekil ve öz
bakımından çok zengindir.
Rus istilâlarının Kırgız sosyal hayâtını sarsması sebebiyle bu dönemde yetişen şâirlerin eserlerinde
umutsuzluk ve karamsarlık görülür. Kolıgul ve Arstanbek gibi tanınmış halk şâirleri, eski edebî
gelenekleri sürdürmüşlerdir. Onların açtığı çığırda yetişen Kılıç da Kırgızistan’ın Rusya’ya bağlanmasına
karşı çıkan Türkçü bir şâirdir. Toktogıl Satılgan (1864-1933) da şiirleriyle büyük bir ün sağlamıştır.
Kırgızların yazılı edebiyatı 20. yüzyıl başında gelişmeye başlamıştır. 1917 Rus ihtilâlinden önce,
ancak birkaç edebî eser çıkmıştır. Kırgız dilinde yazılmış olan ilk eser, Kılıç Manırkanoğlu’nun Zelzele
adlı eseridir. 1911’de yayınlanan bu eserde Arap Alfabesi kullanılmıştır. Esenkali Arabay’ın alfabe kitabı
ise 1913’te çıkmıştır. Osmanali Sadıkoğlu’nun Kırgız Târihi de 1913’te yayınlanmıştır. Onu 1914’te
Manap Şabdan’ın târihi tâkip eder.
1917’den sonra yetişen Kırgız yazarları Sadık Karaşıoğlu ve Kasım Tınıstanoğlu, milliyetçi bir
kuruluş olan Alaş Orda’nın üyeleri arasındadır.
1924’te Kırgızca ilk gazete çıkar, aylık bir edebî derginin yayınına başlanır. 1927’de Kırgız Yazarlar
Birliği kurulur. 1930’a kadar Alaş Orda’nın ağır ideolojisi altında yazan Kırgız yazarları daha sonra
şiirlerini ayrı olarak yayınlar. 1927’de de Kırgız şâirlerinin eserleri Kızıl Kol adlı bir antolojide
toplanmıştır. Bu dönemin şâirleri arasında Ali Tokombay, Bayalın, Mukay Elebay önemli yer tutar.
1930-1938 yılları arasında Kırgızistan’da milliyetçi yazarlarla yeni rejim taraftarı yazarlar arasında
yoğun bir ideolojik savaş olur. Bu dönemin ünlü yazarları arasında Tugelbay Sıdıkbek, Mukay Elebay ve
Cusup Turusbek sayılabilir.
Son dönemin tanınmış bir yazarı olarak da Cengiz Aytmatov sayılabilir.
TÜRKİSTAN
Asya kıtasında Türklerin yurdu mânâsına gelen büyük bir ülke. Tabiî coğrafyası, etnoğrafik ve
târihî mânâsıyla Türkistan’ın hudutları şöyledir: Güneyden Gürgan Nehri, Horasan Dağları, Kopet Dağı,
Kuhî Baba, Mezdûran, Tapcak ve Ak Dağları, Hindukuş Sırtları, Mustag-Kuenker Sıradağları; doğudan,
Doğu Türkistan’ın doğu hudutları, Sucav civârında 98°50’ kuzey paraleli, 40°50’ doğu meridyeni
noktası; kuzeyden Cungarya ve Kazakistan’ın kuzey hudutlarını meydana getiren İrtiş Havzası ve Aral-
İrtiş su ayırımı hattının kuzey yamaçları; batıdan Kuzey Ural Dağı, Yayık Nehri, İdil’in denize döküldüğü
yer olan Bökey Orda ve Hazar Deniziyle çevrilidir. Yüzölçümü altı milyon kilometrekare civârındadır.
Türkistan; Batı Türkistan, Doğu Türkistan, Afgan yâhut Güney Türkistan ve İran Türkistan’ı olmak
üzere dört bölüm hâlinde incelenir. Batı Türkistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tâcikistan, Kırgızistan,
Kazakistan; Doğu Türkistan Çin Halk Cumhûriyeti; Güney Türkistan, Afganistan; İran Türkistan’ı da İran
hudutları içindedir. Güneydeki Afgan Türkistan’ı; Afganistan’ın kuzeyinde bend-i Türkistan ve Hindukuş
dağ sırası önünde Seyhun Vâdisine ve Batı Türkistan Çukureli’ne doğru uzanan alçak sahadır. Afgan
Türkistan’ının en büyük şehri Mezar-ı şeriftir. İran Türkistan’ı; İran’ın Estarâbâd ve Deregiz vilâyetlerini
içine alır.
Türkistan, Türklerin yurdu mânâsınadır. Târihî geçmişi çok uzundur. Binlerce yıldan beri Türklerin
yurdu olup, topraklarında pekçok devlet kuruldu. Üzerinde çok büyük hâdiseler olup, tesiri hâlâ
mevcuttur. Türkistan’ın târihi eskiden Türk devletleri, Çinliler, Moğollar, 19. yüzyıldan îtibâren de Ruslar,
Çinliler, Afganlılar, İranlılarla alâkalıdır. Türkistan’a hâkim Türk devletleri kuran Hunlar, Tabgaçlar,
Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Harezmşahlar olup, 13. yüzyılın başında da
Moğolların işgâline geçti. Moğollardan sonra da çeşitli hanlıkların idâresinde kaldı. Batı Türkistan 1867
yılında Rusya’nın işgalindeyken 1991 yılında Özbekistan ve Türkmenistan’ın öz toprakları oldu. Doğu
Türkistan Çin’in işgâlinde, Güney Türkistan ise Afganistan’ın hâkimiyetinde bulunmaktadır. İran
Türkistan’ı İran’dadır.
Batı Türkistan
Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan topraklarıdır.
VolgaNehri ağzından Hazar Denizine kadar uzanan Ural Dağlarından Güney Sibirya’ya kadar
uzanıp, doğuda Altay Dağları ile güneyde Kopet Dağı, Bend-i Türkistan, Hindukuş ve Tanrı Dağları ile
çevrilidir. Moğolistan, Çin, Afganistan ile de huduttur. Yüzölçümü 3.999.400 km2dir. Batı Türkistan’da
Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, 1991 yılına kadar Sovyet Sosyalist
Cumhûriyetler Birliğine dâhil otonom devletlerdendi.
İklim ve Fizikî Yapı
Türkistan’da tam bir kara iklimi hüküm sürer. Yazlar kuru ve sıcak, kışlar ise soğuk geçer. Değişik
bölgelerinde değişik ısılar mevcuttur. Kuzey güney arasında da ısı farkları mevcut olup, kış aylarında ısı
sıfırın altında seyreder. Türkistan; vâdi, çöl, dağ, göl ve nehirlerle kaplı bir arâzi yapısına sâhiptir.
Türkistan vâdiler ülkesi olarak bilinir. 30’dan ziyâde önemli yayla mevcuttur. Fergana Vâdisi
800.000 km2 ve deniz seviyesinden 900 m yüksekliktedir. Bu bölgede Özbekistan, Kırgızistan ve
Tacikistan devletlerinin pamuk ve ipek ürünü elde edilmektedir. Burası Türkistan’ın bahçesi olarak
bilinmektedir.
Balkaş Gölü ve Sarı Nehir arasında 180.000 km2lik Petpak Çölü, 350.000 km2lik Karakum,
300.000 km2lik Kızılkum çölleri Türkistan’ın belli başlı çölleri olarak bilinmektedir.
Bölgede irili ufaklı on beş dağ ve silsile mevcut olup, Altay Dağı, Tanrı Dağı, Alax, Pamir ve Kopet
dağları en yaygın tanınan dağlardır. Türkistan’da 35.000 civarında küçük-büyük göl mevcuttur. Hazar,
Aral, Balkaş ve Işıkkal gölleri en önemlileridir.
Türkistan’da sekiz tânesi 1000 km’nin üzerinde 4500 adet nehir mevcuttur. Kırk adedi de 500
km’nin üzerinde uzunluğa sâhiptir. Ural, Topal, Siri Derya, Amu Derya bu nehirlerin başlıcalarıdır.
Jeopolitik durumu: Türkistan; Avrasya’nın merkezidir. Buradan Yakındoğu, Avrupa ve Asya’nın
diğer ülkelerine ulaşmak kolaydır. Türkistan sınırından kuş uçuşu Moskova 1000 km olup, bu mesâfeler
Ukrayna’ya 700 km, Rostov’a 710 km, Erzurum’a 1010 km, Tahran’a 640 km, Kâbil’e 290 km,
İslâmâbad’a 700 km, Lahor’a 840 km, Moğolistan’a 740 km ve İran Körfezine 1000 km kadardır. Bu
mesâfeler ışığında Türkistan’ın jeopolitik mevkiinin önemi çok daha iyi anlaşılacaktır.
Nüfûsu: 40.000.000 üzerinde nüfûsa sâhip Türkistan’da Türkistan’ın yerlileri olan Türkler
28.000.000 nüfûsa sâhiptir. Türkler; Özbek, Kazak, Kırgız, Tacik, Türkmen, Karakalpak ve Tatarlardan
müteşekkildir (Bkz. Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Karakalpaklar,
Tatarlar). Tabiî nüfus artışı yıllık % 3,5 oranındadır. Bölgedeki Âzerbeycanlı, Başkırt ve Tatarlar
Türkistanlı olarak Müslüman ve Türk olmaları hasebiyle çok tutkun olup, aynı örf, âdet ve geleneklere
sâhiptirler.
Grup içerisinde Özbekler 12.5 milyon nüfusla en güçlü topluluğu teşkil ederler. Türkistanlılar aynı
dile (Türkçe), aynı târihe, aynı kültüre ve aynı dîne (İslâm) sâhip olmaları sebebiyle birbirlerine sıkı
sıkıya bağlı bir bütün teşkil ederler.
Tacik Türklerini Ruslar ve Batılılar Türkistanlı saymak istemezler. Buna sebep olarak Tacik dili
konuşulmasını gösterirler. Tacik dili mevcuttur. Ancak Tacik Türklerinin bir kısmı Özbek Türkçesini de
konuşur, diğer taraftan da bir kısım Özbek Türk’ü Tacik dilini konuşur veya en azından dili anlar ve bilir.
Bu genellemenin dışında kalabilecek küçük bir dağlı azınlık vardır. Kaldı ki bunlar da Tacik dili
konuşmazlar. Orijinal Türkistan nüfûsu ile her bakımdan içiçe ve müşterek bir hayat yaşayan Tacikler,
Türkistanlıların ayrılmaz bir parçası kabul edilir.
Türkistan’da Rus azınlıklar yanında Ukraynalı, Alman, Koreli, Ermeni, Gergiyan, Estonyalı ve
benzeri azınlıklar da bulunmaktadır.
İktisadî durum: Hammadde kaynakları:
Türkistan hammadde açısından büyük önem taşır.
a) Kömür: Dağılmadan önce Rusya’nın toplam kömür rezervlerinin % 45’inden fazlasını üreten
Türkistan’da elli adet kömür mâdeni işletilmektedir.
b) Petrol: Türkistan’da bugüne kadar henüz açılmamış seksen adet petrol yatağı mevcuttur. En
önemli petrol yatakları; ikinci Bakû olarak adlandırılan Ural, Neft Dağı, Andijan, Aktuba ve Mangişlak’tır.
Mangişlak’taki petrol rezervleri Venezüella’daki kapasiteye sâhiptir. Aktuba ise bundan daha zengin
petrole sâhip yataklar olarak bilinmektedir.
c) Tabiî Gaz: Yine dağılmadan önceki Rusya’nın tabiî gaz rezervlerinin % 50’si Türkistan’daydı.
Buhara yakınlarındaki Gasli, tabiî gazın en zengin olduğu bölgedir.
Hayvancılık: Türkistan hayvancılık yönüyle müstesna bir yere sâhiptir. Yeterli yeşil saha ve yem
mevcuttur. Sığır ve koyun, Ruslar tarafından yetiştirilmektedir. 620 milyon hektar elverişli arâzi tarıma
tahsis edilmiştir.
Nakliye: Türkistan bölgesinde toplam 248.400 km’lik karayolu mevcut olup, bu miktarın 184.990
km’si asfaltlanmıştır. Demiryolu ulaşım şebekesinin 20.720 km’yi bulduğu bilinmektedir.
Sosyal yapı: Türkistan halkı bütün Türkler gibi örf, âdet ve geleneklerine bağlı bir millettir. Din;
bütün baskılara rağmen tesirini sürdürmektedir. Hiçbir din eğitimi olmasa bile Türkistan halkı her
vesileyle Müslüman olduğunu göstermektedir. Dinsizlik Türkler için çok ayıplanacak bir husus olma
özelliğini muhâfaza etmektedir. Türkistan sosyal yapısında ciddî tahribat açmış olmasına rağmen
komünizm Türk Milletinin dînî inançlarını yok edememiş, bilakis din konusunda yeni nesiller daha da
istekli yetişmektedir.
Gerek Çarlık ve gerekse komünist Rus idârelerinin tek gâyesi Türkistan ahâlisini Ruslaştırmaktı.
Akıl almaz baskı ve işkenceler bir asırdır Türkistan’da uygulana gelmiştir. Buna rağmen arzulanan
Ruslaşma yerine millî benliğe dönüş hızlanmış ve böylece Türkistan’da bulunan Türk devletleri tek tek
hürriyet ve bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Rus komünist idâresi karşısında millî benliğin esas
kaynağını da İslâmiyet teşkil etmiştir.
Türkistan Müslüman bir ülkedir. Müslüman olan Türkistan nüfûsunun % 94’ü de Ehl-i sünnet
îtikâdına mensuptur. Her ne kadar İslâmiyet Sovyet rejimi tarafından kaldırılmaya çalışılmışsa da bölge
halkı üzerinde İslâmiyetin çok büyük tesiri vardır. Rusya’da komünistler iktidara gelince, Türkistan’da
on dört bin câmi ve mescidi yıkıp, tahrip etmişlerdi.
Târih boyunca bölgede pekçok İslâm âlimi, ilim adamı yetişmiştir. Bunlardan bazıları:
İmâm-ı Buhârî: Meşhur hadîs âlimi.
Ali ibni Sînâ: Tıp ilminin önemli şahsiyeti.
Fârâbî: Meşhur filozof.
Tirmîzî: Meşhur hadis âlimi.
El-Bîrûnî: Matematik ve astronomi âlimi.
Hârezmî: Cebir ilminin kurucusu.
Serahsî: Meşhur İslâm hukukçusu.
Uluğ Bey: Meşhur astronom ve âlim.
Dil: Türkistan nüfûsunun ana dili Türkçe olup, Özbek, Kazak, Kırgız, Karakalpak Türkmen lehçeleri
konuşulur. Bu lehçelerden teşekkül eden Türkçe, nüfusun % 90’ı tarafından konuşulan dildir. Bunun
dışında % 10 halkın konuştuğu dil Tacik dili olup, Türkçenin bir lehçesi gibidir. Türkistan Türkçesine,
Çağatay Türkçesi de denmektedir.
Türk dilini inceleyen ilk Türk âlimi Mahmûd Kaşgarî’dir. Türkistanlı lenguistikçi (dil bilgini) olan
Kaşgarlı Mahmûd’un 11. yüzyılda yazdığı Dîvânü Lügât-it-Türk adlı eseri Türk dili sözlüğü
niteliğindedir.
İdârî yapı: Bugün Türkistan’da beş idârî bölüm mevcut olup bunlar: Kazakistan, Kırgızistan,
Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’dır. Türkistan’da 43 bölge, 506 eyâlet, 246 şehir, 446 kazâ ve
4445 köy mevcuttur.
Şehirler: Günümüz Türkistan’ında 246 şehir mevcuttur. Semerkand bundan 2500 yıl önce
kurulmuş eski bir yerleşme yeridir. Taşkent, Oş, Merv, Buhara, Tirmiz gibi vilâyetlerin de iki bin yıllık
mâzileri vardır.
Sovyet rejimi birçok yeni şehir inşâ etmek yoluna gitmiştir. Endüstri yerleşme merkezleri olan bu
yeni şehirler Türkistan şehirciliğine benzememekte ve yerleşim tarzlarına uymamaktadır. Bu yönüyle
Türkistan’da eski ve yeni yerleşim merkezlerini ayırt etmek gâyet kolaydır. Ayrıca eski yerleşim
yerlerinde târihî bağlılık ve mâziyi yaşatma gayretlerinin daha fazla olduğu dikkatlerden kaçmamaktadır.
Doğu Türkistan
Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhûriyeti hudutları içindedir. Çinliler, Sinkiang derler. Kuzeybatıda
Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan Cumhûriyetleri, Kuzeydoğuda Moğolistan, doğuda Çin, güneyde
Tibet, güneybatıda Keşmir, Afganistan’la sınırlanmıştır. Uzakdoğu ile orta ve yakındoğuyu birleştiren
târihî yollar buradan geçer. Yüzölçümü 1.828.418 km2dir.
Doğu Türkistan, Çungarya, Tarım ve Çaydam olmak üzere üç büyük parçaya ayrılır. Ülke ahâlisinin
% 85’i Türk’tür. Gerisinin çoğu Çinli’dir. Bir miktar Moğol, Tibetli, Rus da vardır. Buradaki Türkler Uygur
Türklerindendir. Edebî dil Kaşgar şivesi olup, Yeni Uygurcadır. Türklerin hepsi Ehl-i sünnet olup, Hanefî
mezhebindendir.
Başlıca şehirleri Aksu, Huten, Sayram, Turfan, Beşbalık, Hami (Koml), Kulça’dır. Bu şehirlerin
hepsi de târihî Türk şehirleridir. Ruslar ve Çinliler bu Türk ülkesinin bağımsız olmasını önlemek için her
türlü baskı usûlüne başvurmuşlardır. Bugün tamâmen Çin hâkimiyetindedir.
Doğu Türkistan târihte ilk Türk Devleti olarak bilinen Hun İmparatorluğundan îtibâren birçok büyük
Türk Devletinin çekirdeğini teşkil eder. Göktürk Devleti, Uygur Devleti, Karahanlı Devleti bunların en
meşhurlarındandır.
Siyâsî, ekonomik ve askerî yönden Asya’nın en stratejik bölgelerindendir. Asırlar boyunca hür ve
bağımsız yaşamış olan Doğu Türkistan, Rus ve Çin devletlerinin târih boyunca dikkatini çekmiş, açık
veya sinsi düşmanlıklarına mâruz kalmıştır. Asya ile Avrupa arasında sâhip olduğu târihî ipek yolu,
yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle Rusya ile Çin arasında paylaşılmaz bir ülke hâline gelen Doğu
Türkistan, 1760 yılında Mançur Çin İmparatorluğu tarafından işgâl ve istilâ edilmiştir. 1863 yılında bir
ara yeniden hürriyetine kavuştu. 1870’e doğru Yakup Han merkezi Kaşgar olmak üzere Doğu
Türkistan’ın en büyük parçasını bir devlet hâlinde topladı. Bu devletin Osmanlı Devletine bağlı olduğunu
îlân ederek, Osmanlı Pâdişâhı Sultan Abdülazîz Hana bîat edip, onun adına hutbe okuttu. Bâbıâli
(Osmanlı Hükümeti) bu bağlılığı kabul etti. Ülkeye askerî mütehassıslar gönderildi. Doğu Türkistan,
Yakup Han idâresinde 1876 yılına kadar on üç yıl müstakil olarak yaşadı. Ancak, Asya’da güçlü bir
Müslüman Türk Devletinin kurulmasından ve hele bunun Osmanlı Devletiyle alâkasından korkan Rusya
ve Çin, işbirliği yaptılar. İngiltere’nin de işe karışmasıyla devlet yıkıldı. 1867 yılında Yakup Hanın
zehirlenmesiyle Türk Devletinin parçalanmasından istifâde eden Mançur-Çin İmparatorluğu Doğu
Türkistan’ı yeniden istilâ etti. İkinci istilâdan sonra Mançur-Çin emperyalizmi Doğu Türkistan’da tam bir
baskı ve terör idâresi kurmuştur. Bu istilâdan sonra Doğu Türkistan’ı Çinlileştirme demek olan
asimilasyon hareketlerine hız verilmiştir. Bu maksatla Doğu Türkistan’ın adı değiştirilip “yeni sömürge”
mânâsına gelen “Sinkiang” (Şincan) adı takılmış, bunun dışında birçok şehir ve kasabanın da isimleri
değiştirilip, Çince isimler verilmiştir. Çin’in başka eyâletlerinden yüzbinlerce Çinli göçmen getirtilip, Türk
unsuru eritilmek istenmiştir. Türkler Çinlilerle evlenmeye zorlanmış, İslâm dîni ve Türk gelenekleri
yasaklanmıştır. Câmiler ve medreseler kapatılmış veya devamlı kontrol altında tutulmuştur.
Çin zulmüne karşı 1931’de millî bir ayaklanma olmuş, 1933’te ise Doğu Türkistan ekseriyet
îtibâriyle Çin esâretinden kurtulup, merkezi Kaşgar olmak üzere, müstakil Türk İslâm Devleti
kurulmuştur. Fakat Çinliler Rusların askerî yardımıyla bu millî ayaklanmayı bastırıp, devleti yıkıp
dağıtmıştır. 1944’te İli vilâyetinden başlayarak yine Çin mezâlimine karşı bir millî ayaklanma daha
meydana gelmiştir. Kısa zamanda “Torbagatay” ve “Altay” adındaki zengin ve stratejik ehemmiyete
sâhip vilâyetler kurtarılmış, merkezi İli vilâyeti olmak üzere yine müstakil Doğu Türkistan devleti
kurulmuştur. Kurulan bu millî devlet, Doğu Türkistan’ı kurtarmak üzere harekete geçmiş ve her cephede
Çinlileri mağlubiyete uğratmış, bundan Çinliler büyük korku ve endişeye kapılmıştır. Bunun üzerine
Çinliler yine Ruslardan yardım istemişlerdir. Rusya da baskı ve tehditle Doğu Türkistan Devletini
Milliyetçi Çin ile anlaşmaya mecbur etmiştir.
1949 yılında Komünist Çin kuvvetlerince işgâl edilmesinden sonra Doğu Türkistan Türk-İslâm
kültüründen tamâmen koparılmış ve komünist bir ülke hâline getirilmek istenmiştir. Tam bir hâkimiyet
sağlayabilmek için onun târihteki yeri ve şöhreti unutturulmak istenmiş ve dünyâ kamuoyuna Doğu
Türkistan “Yasak Bölge” olarak îlân edilmiştir. Yakın bir zamana kadar hiçbir kimse Doğu Türkistan
hakkında doğru bilgiyi alamamış, seyâhat etme imkânı bulamamıştır. Şu var ki Doğu Türkistan’da
hürriyet mücâdelesi durmamış, hemen her sene birkaç direniş hareketi vukûbulmuştur. Bunların
sonucunda bâzan kısa ömürlü müstakil cumhûriyetler îlân edilmiş, bâzan da korkunç katliamlar
yapılmıştır.
Kızıl Çin’deki Türklerin millî mukâvemet hareketleriyse daha ağır şartlar altında yürütülmektedir.
Ancak bu hürriyet hareketleri ve mücâdeleleri kamuoyuna kapalı tutulmakta Birleşmiş Milletlere
aksettirilmemektedir.
İklim ve Fizikî Yapı
Doğu Türkistan’ın güneyinde Kûn-lûn Sıradağları batıda Bağımsız Devletler Topluluğu ile sınırı
meydana getiren çeşitli dağ kütleleri, doğuda Turfan Hendeğinin Lob-nor’un alçak çöküntüleri vardır.
Kuzeydoğudaki Moğolistan sınırı önemli coğrafi şekilleri olmayan bozkırlardan geçer. Tanrı Dağları Doğu
Türkistan’ı net bir şekilde ikiye böler. Kuzeyde Çungarya, Altay Dağlarına yaslanan bir bozkır bölgesidir.
Dağların eteğinde bol olan ırmaklar, geçitleri aşarak Rusya’daki göllere ulaşır. Bunların en önemlisi
Balkaş Gölüne dökülen İli’dir.
Tanrı Dağları ve Kûn-lûn arasındaki bölge Çin topraklarının en çölsü bölgesidir (Taklamakan Çölü).
Dağlardan birçok akarsu iner: Kaşgar Derya, Yarkent Derya, Huten Derya. Bu nehirler birbirine
yaklaşarak çöküntünün ortasındaTarım’ı meydana getirirler. Tarım havzasının kuzeyinde çölsü Turtan
çöküntüsü daha da alçaktır (Deniz seviyesinden 277 m aşağıda). İklim burada çok serttir. Ocak
ortalaması -10°C, Temmuz ortalaması 32,5°C’dir.
Tabiî kaynaklar: Doğu Türkistan tabiî kaynaklar bakımından çok zengin bir ülkedir. Petrol ve
benzeri zenginliklerin yanında demir, uranyum ve çeşitli mâden yatakları bulunmaktadır. Doğu
Türkistan’ın kömür alanları jeologlara göre dünyânın kömür ihtiyacını altmış yıl karşılayabilecek
zenginliktedir. Çungarya’da petrol, demir ve mâden kömürü yatakları, Tien-şan kenarında kükürt, tuz,
petrol ve mâden kömürü yatakları vardır. Ulaşım güçlüğü ülkenin kalkınmasına başlıca mânidir. Yeni
demiryolları yapımına hız verilmektedir.
Ekonomi: Çinli nüfûsun âniden artması Doğu Türkistan’a açlık ve felâket getirmiştir. İşsizlik
çoğalmıştır. Yeni Çinli liderler halkın hayat standardını düzeltmek için kendi işlerini yürütmelerine izin
vermiştir. Fakat yatırım için sermâyenin zor sağlanmasından dolayı çok az kimse bu imkândan
faydalanabilmektedir. Çiftçilere her âilenin nüfûsuna göre toprak verilmiştir. Bu toprak kişi başına 990
m2dir. Ekilecek mahsûl hükümet tarafından tâyin edilmektedir. Her çiftçiden “yer parası” ve “su parası”
adı altında çeşitli vergiler alınmaktadır. Bunun dışında çiftçiler elde ettikleri mahsulün % 20’sini devlete
teslim etmek mecburiyetindedir. Ev yapmak için her çiftçi âilesine küçük arsalar verilmiştir. Evlerin
inşâsı çiftçilerin kendi imkânlarına terk edilmiştir. Bu şartlar altında ev yapmak mümkün olmamakta ve
çiftçi halk kerpiç harâbelerde yaşamaya devam etmektedir.
El işleriyle uğraşan sanatkârlara ve küçük esnafa devlet iş vermekten âciz olduğu için bunların
sanatlarını icrâ etmekte serbest bırakmış, ancak halkın yoksul olması sebebiyle esnaf iş
yapamamaktadır.
Kızıl Çin’in yıllık millî gelirinin % 40’ını Doğu Türkistan temin etmekte olduğu halde, Müslüman
Doğu Türkistan halkı sefâlete terk edilmiştir. Bütün yeraltı ve yerüstü zenginlikleri Çin’e akıtılmakta,
Doğu Türkistan dünyâda emsâli görülmemiş şekilde sömürülmektedir. Doğu Türkistanlı Müslümanlar
zarûrî ihtiyaçlarını karneyle temin etmektedirler.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Resmî istatistiklere göre bugün Doğu Türkistan’da yaşayanların sayısı yaklaşık on iki milyondur.
Nüfûsun etnik ana bölümleri şöyledir:
Uygurlar 5.800.000
Kazaklar 870.000
Diğer Türk kaynaklı gruplar 90.000
Moğollar 100.000
Mançular 70.000
Çinliler 5.000.000
Bununla birlikte eyâlette yerleşmiş Çinli sayısı resmî kayıtlarda belirtilenin çok üstünde tahmin
edilmektedir. 1949 yılından önce Doğu Türkistan’daki Çinli nüfûsun 200.000 kişi olduğu tahmin
edilmekteydi. Urumçi’nin nüfûsu o günden buyana 80.000 kişiden 800.000 kişiye çıkarak on katına
ulaşmıştır. Şehirlerde oturanların yaklaşık % 80’i Çinli’dir. Doğu Türkistan’daki Çinli nüfûsun çoğalması
Çinlilerle yerli halk arasında gerilimin artmasına yol açmıştır. Aksu, Kaşgar, İli ve Kargalık’ı da içine alan
bir kısım şehirlerde geçmişte kargaşalıklar çıkmıştır.
Eğitim imkânları mahdut olan Doğu Türkistan’da yalnızca bir üniversite, 12 yüksek okul, 800 lise,
1400 orta ve ilkokul bulunmaktadır. Urumçi Üniversitesinin on fakültesinde 1727’si Doğu Türkistanlı
olmak üzere, 3154 öğrenci vardır. Yabancı dil olarak Türkçe, İngilizce ve Rusça okutulmaktadır. Ayrıca
eğitimin yalnızca Çince yapıldığı Çin okulları da vardır. Çin eğitim teşekküllerinde Uygurca mecburî dil
olmadığı halde, Uygur okullarında Çince mecburîdir.
Doğu Türkistan’da toplam 24.000.000 km’yi bulan yol şebekesinin 5.200 km’si asfaltlanmıştır.
Çin’den gelip, Urumçi üzerinden Korla’ya giden bir de demiryolu vardır. Bu demiryolunun toplam
uzunluğu 2.350 km’dir. Urumçi’den Korla, Kuçar, Hoten gibi şehirlere düzenli uçak seferleri de
yapılmaktadır.
Mao (1949-1976) devrinde dînî, kültürel ve siyâsî bakımdan baskı yapılan Doğu Türkistan halkına
onun ölümünden sonraki Çinli liderler daha pragmatik davranmışlar, özellikle Afganistan’ın Sovyetlerce
işgâli Çinlilerin davranışlarını değiştirmelerini gerektirmiştir. Hükümetin baskı siyâsetinde bir gevşeme
olmuş ve Doğu Türkistanlılara dînî ve kültürel alanlarda belli bir derecede hürriyet verilmiş, önceleri
zorla kabul ettirilmiş olan yabancı Lâtin alfabesi fesh edilmiştir. Yerli halk Çincenin fonetiğine dayanılarak
hazırlanmış Lâtin alfabesinin uygulanmasını, kimliklerinin yok edilmesi Arap ve Müslüman dünyâsıyla
olan kardeşlik ve kültürel bağların çözülmesi için eğitimde yapılan devrimleri Çin komplosu saydığından,
tedirgin edici faktörlerden biri böylece ortadan kalkmıştır. Lâtin alfabesinin feshini Doğu Türkistanlıların
yaklaşık bin yıldır kullanmakta olduğu Kur’ân harflerinin yeniden kabul edilmesi tâkip etmiştir.
Doğu Türkistan târihinde ilk defâ Çinliler halkın Türk asıllı olduğu gerçeğini kabul etmiştir. Uygur
halkına kendi târihlerini yazma izni verilmiştir. Uygurlar, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Tatarlar ve
Taciklerden meydana gelen Doğu Türkistanlı halk Müslümandır. İslâmiyeti 934 yılında başşehri Kaşgar
olan Karahanlı Devletinin hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Hanın idâresinde kabul etmişlerdir.
Mao idâresi esnâsında Doğu Türkistanlı Müslümanlara, Kur’ân-ı kerîm okumak, İslâm ahkâmını
yerine getirmek, câmiye gitmek ve İslâmî konularda vâz vermek yasaklanmıştı. Câmiler kapatılmış,
birçoğu da değiştirilerek baraka, komünist parti merkezleri, büroları, hattâ mezbahalar hâline
getirilmiştir.
Son yıllarda bu hassas konularda hükümet politikasında biraz gevşeme olmuş, câmiler açılmış, bir
kısmı da yenilenmiştir. Doğu Türkistan’ın birkaç şehrinde medreselerin yeniden açılması için hükümetle
mutabakata varılmıştır. Bu ümit verici gelişmelere rağmen ülkenin tamâmında dînî eğitim yasağı yine
de devam etmektedir.
Doğu Türkistanlı halkın siyâsî hürriyeti ve hükümet reisinin gerçek yetkisi yoktur. Bütün güç Doğu
Türkistan Komünist Parti Sekreterinin elindedir. Bütün önemli mevkileri Çinliler tutmaktadır. “Gerekirse
mevki verin, fakat yetkiyi teslim etmeyin” formülü hâlâ geçerlidir. Akrabalarını görmek, vatanı ziyâret
etmek maksadıyla Doğu Türkistan’a giden Türklere kara yolculuğu yapma izni verilmemektedir. Hattâ
turistik geziler için Doğu Türkistan’a giden yabancılara da kara yolculuğu yaptırılmamaktadır. Siyâsî
gözlemcilere göre bunun sebebi Doğu Türkistan’a geniş ölçüde Çinli göçmen yerleştirilmesini gözden
uzak tutmaktır. Doğu Türkistan’ın pekçok bölgesine Çinlilerden başkasının girmesi yasaktır.
Çin’de son yıllarda tatbik edilen birden fazla çocuk yapmama kânunu Doğu Türkistanlı Türklere de
uygulanmaya başlanmıştır. Fabrikada çalışan Türk asıllı işçiler Çinlilerin onda birine bile ulaşamamakta
ve Çinlilere sağlanan lojman ve sıhhî tesisler, Türklere sağlanmamakta, sefâlete itilmektedirler.
1949 yılında Kızıl Çin tarafından işgâl edildikten sonra Doğu Türkistan’da tam bir şiddet ve baskı
rejimi uygulamıştır. 1954’ten 1955’e kadar yürütülen “reform hareketi” sırasında Doğu Türkleri feodal,
karşı devrimci gibi ithamlar adı altında müthiş bir işkence ve baskıya mâruz bırakılmış, bütün maddî
varlıkları komünistler tarafından gaspedilmiştir. Böylece Doğu Türkistan Müslümanları bitmeyen
yoksulluklara itilmiştir. Münevver Müslümanlar işkencelerle yok edilmiştir.
Çin’in hâkimiyetinde yaşayan milletlerin kültürleri, millî sanat, örf ve âdetleri, dînî inançları
ibâdetleri ortadan kaldırılmıştır. On yıl devam eden bu devrim sırasında, Türklerin mânevî değerleri yok
edilmek istenmiş, İslâmiyete saldırılmış, Çinlilere benzemeye zorlanmışlardır.
TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ
Alm. Institut (n), der Turkischen sprache (u), Literatur, Fr. Institut (m), de la langue et littérature
Turque, İng. Turkish language and literature institute. Türk târihi, Türk edebiyatı, Türk dili, Türk
etnoğrafyasıyla Türk coğrafyasını araştırarak yayınlarda bulunan bir merkez. İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesine bağlı olarak 1924 yılında Türkiyat Enstitüsü adı altında kurulmuştur. 1926 yılından
beri husûsî bir bütçeye sâhip olmuş ve faaliyeti o zamandan başlamıştır. Gâyesi Türk kültürünü
araştırarak yayınlarda bulunmak, benzer kurumlarla ilgi kurmak, ilim adamlarına rehberlik etmektir.
1982 yılından sonra adı Türkiyat Araştırma Merkezi şeklinde değiştirilen enstitü, son olarak 1991
yılında çıkan bir kânunla Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü adını almıştır. Bugün 50.000 kitabın üstünde
bir kütüphâneye sâhip olan Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Kütüphânesinin temelini Katanov isimli bir
şahsın kitapları teşkil etmiştir. Kurulduğu zaman kitap sayısı 7 bin olan kütüphâne gittikçe
zenginleşmiştir.
İlk önce üniversite kapısı sağ yanındaki köşkte faaliyete geçen Türkiyat Enstitüsü, kuruluşundan
25 yıl sonra Vezneciler’de eski Zeynep Hanım Konağı (şimdi Edebiyat Fakültesi) karşısındaki Birinci
Mahmûd Han devri sadrâzamlarından Hasan Paşa (1689-1748) tarafından yaptırılan ve kendi adıyla
anılan medreseye taşınmıştır.
Enstitüde, sırayla; Ord. Prof. M. Fuad Köprülü, Ord. Prof. M. Câvid Baysun, Ord. Prof. Dr. Reşit
Rahmeti Arat, Prof. Fahir İz, Prof. Dr. Ahmed Caferoğlu, Prof. Dr. Sadettin Buluç, Prof. Dr. Mehmed
Kaplan, Prof. Dr. Ali Alparslan, Prof. Dr. Mertol Tulum müdürlük yapmışlardır. Bugün bu vazifeyi Prof.
Dr. Kemal Eraslan (1994) yürütmektedir.
Kuruluşundan beri gâyesi doğrultusunda, çeşitli neşriyâtı olan merkezin muntazam çıkardığı
Türkiyat Mecmuası yirmi cildin üstündedir. İlmî bir kadroya sâhip olan, Yüksek Lisans ve Doktora
öğrencisi olarak lisans üstü tedrisât yapan Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, bugün Horhor Caddesi,
Kavalalı Sokağı 5/4 FATİH/İSTANBUL adresinde faâliyet göstermektedir. Ayrıca Marmara, Selçuk, Ege
ve Atatürk Üniversitelerine bağlı olarak bu adla başka enstitüler de kurulmuştur.
TÜRKİYE
DEVLETİN ADI Türkiye Cumhûriyeti
BAŞŞEHRİ Ankara
YÜZÖLÇÜMÜ 779.452 km2
NÜFÛSU 56.969.109 (1990)
RESMÎ DİLİ Türkçe
DÎNİ İslâm
PARA BİRİMİ Lira
Kuzey yarım kürede, kuzey kutup ile ekvator arasında ortaya yakın bir yerde, 36°-42° kuzey
enlemleri ve 26°-45° doğu boylamları arasında, eski dünyâyı meydana getiren üç kıtanın birbirine en
çok yaklaştığı geometrik merkezde, Asya ve Avrupa kıtalarının birleştiği yerde yer alan ülkemiz.
Târihi
Türkiye; çok eski devirlerden beri bilinen bir memlekettir. Dâimâ göçlere istilâlara uğramıştır.
Doğu ve batı, Asya ve Avrupa kıtalarının köprüsü mâhiyetinde olduğundan çeşitli kavim, devlet, kültür
ve medeniyetleri bünyesinde barındırdı. Hattiler, M.Ö. 2500-2000 yılları arasında Anadolu’da
Mezopotomya tesirli medeniyeti temsil ettiler (Bkz Anadolu Medeniyetleri). M.Ö. 2000 yıllarında
Anadolu’da Hititler, Trakya’da Trakların oturduğu kabul edilir. Hititler, Orta Anadolu’da M.Ö. 1850’de
devlet kurarak, genişlediler. Anadolu’nun tamâmına yakınına hâkim oldular. Arkeolojik kazılarda
bulunan kültür ve medeniyet eserleri meydana getirdiler. Yapılan kazılarda Alacahöyük ve Boğazköy’de
Hitit eserleri bulundu (Bkz. Hititler). Hititler zamânında, batıdan İyonlar, doğudan Asurlular, Urartular,
güneydoğudan Hurriler ve Mitannilerin istilâsına uğradı. Traklar ise Trakya’da kabileler hâlinde
yaşıyorlardı. M.Ö. 1000 yılında ise, Anadolu; Geç Hititler, Asurlular, Urartular, Frikyalılar, Lidyalılar,
Medler ve Perslerin hâkimiyetine girdi.
Bunlardan sonra Trakya dâhil Makedonya ve Romalıların eline geçti. Romalıların M.S. 395 yılında
ikiye ayrılmasıyla Türkiye toprakları Doğu Roma da denilen Bizanslıların payına düştü. Bizanslılar,
Türkiye’ye önceleri bütün, sonraları da fâsılalı olarak kısmen hâkim oldular. Bizanslılar (395-1453)
devrinde Türkiye, Anadolu tarafından Partlar, Sâsânîler, Haçlılar ve Moğolların taarruz ve istilâsına
uğradı. Hulefâ-i Râşidin (Dört Halife Devri), Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular, Atabekler, Memlûkler,
Anadolu Beylikleri, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve sonunda Osmanlıların fütûhatına uğradı. Trakya
ise, Avrupa Hunları, Avarlar, Bulgar Türkleri, Peçenekler, Haçlılar ve Slavların taarruzuna uğradı.
Türkiye toprakları 11. yüzyıldan îtibâren Türk kavimlerinin akınına uğramaya başladı (Bkz.
Türkler). Selçuklular Anadolu futûhatına başlayıp, tamamladılar. Anadolu’nun Türkleşip,
İslâmlaşmasında çok hizmetleri geçti (Bkz. Selçuklular). Türkiye’nin Anadolu ve Trakya toprakları, 13.
yüzyılda başlayıp, 15. yüzyılda tamamlanan Osmanlı hâkimiyetine girdi (Bkz. Osmanlı Devleti). Türkiye,
Osmanlı Devletinin son zamanına kadar taarruz ve istilâya uğramadı. Osmanlı Devletine karşı, 19.
yüzyılda Rusya, Papalık, Siyonizmle çeşitli beynelmilel yıkıcı ve bölücü fikir akınlarıyla, politikaların gizli
ve aşikâr taarruzuna uğradı. Yirminci yüzyılda ise hiç yoktan Birinci Cihan Harbine sokularak güçsüz
düşürülüp, taarruz ve istilâ edildi. Türkiye; İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve sömürge
kuvvetlerince işgâl edildi. Aziz ve vefâkâr Türk Milleti işgâlcilere karşı târihe altın harflerle yazılan İstiklâl
Mücâdelesini verdi (Bkz. İstiklâl Harbi). Millî Mücâdeleyi kazandı. İstiklâl Harbi yıllarında, 23 Nisan
1920’de Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye’de köklü değişiklikler, reformlar yaptı.
Türk milletinin îmân gücüyle kazandığı zaferler sonunda; TBMM ve reisi Mustafa Kemal Paşa, Türkiye’de
her alanda inkılaplara başladı. İnkılaplar, devrin şartlarına göre çok güç olmasına rağmen bütün engeller
aşılarak kararlaştırılıp, tatbik edildi. İnkılaplar, devrin muharrirlerince “Atatürk İhtilâli” denilip,
“Kemalizm” adıyla Türkiye’ye yerleştirildi. Birinci Dönem TBMM (1920-1923) devrinde; Osman Gâzinin
1281 yılında Kayı Beyi olmasından beri devam eden Osmanlı Hânedanını sona erdiren 1 Kasım 1922’de
saltanatın kaldırılması ve halifeliğin Osmanlı Hânedanına mensup en yaşlı ve ahlâkla ilimce en
uygununun TBMM’ce seçimine dâir kânun çıkarıldı. İkinci Dönem TBMM (1923-1927) devrinde uzun
görüşmeler ve çok çetin müzâkereler sonunda bugünkü hudutlarımızı, bâzı hukuk kâideleri ve
siyâsetimizi tespit eden Lozan Antlaşması imzâlandı.
Lozan Antlaşmasından sonra İkinci Dönem Meclisi şu inkılapları yaptı: 29 Ekim 1923’teCumhûriyet
îlân edilerek, devletin idâre şekli tespit edildi. 3 Mart 1924’te “Hilâfetin İlgası ve Hânedan-ı Osmâniyenin
TürkiyeCumhûriyeti memâlik-i hâriciyesine çıkarılması, yine aynı gün, Şer’iye ve Evkaf ile Erkân-ı
Harbiye Vekâletlerin kaldırılmasına ilişkin kânunla Tevhidi Tedrisat kânunları da kabul edildi. Şer’iye ve
Evkaf Vekâletinin kaldırılmasıyla ve vekâlete bağlı bütün okul ve medreseler kapatıldı. Tevhid-i Tedrisât
(Eğitim ve Öğretim) kânununun kabûlüyle de bütün okulların eğitim ve öğretim işleri, millî ve lâik ilkeler
doğrultusunda Millî Eğitim Bakanlığının idâresine bırakıldı. Şer’iyye Mahkemeleri kaldırılarak 8 Nisan
1924’te mahkemeler birleştirildi.
20 Nisan 1924’te devlete yeni bir düzen veren Anayasa, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından
kabul edildi. Aşar Vergisi 17 Şubat 1925’te kaldırıldı. Saltanat ve hilâfetin kaldırılması, eğitimde birliğin
sağlanması ve Cumhûriyetin îlânıyla girişilen inkılaplara yenileri eklenerek, yenileme çabaları
sürdürüldü. 25 Kasım 1925’te Şapka Kânunu çıkarılarak fes kaldırıldı.
Tekke, zâviye ve türbelerin kapatılmasına ilişkin 2 Eylül 1925 târihli kararnâme, 30 Kasım 1925’te
yayımlanan kânunla kesinleşti. Hicrî takvim, Ezânî yâni alaturka saat yerine 25 Aralık 1925’te Mîlâdî
takvim, vasati yâni alafranga saat sistemi kabul edildi. 17 Şubat 1926’da Medenî Kânun kabul edilerek,
kadının hukûkî durumu yeniden düzenlendi. İktisâdî müesseselerde, Türkçe Kullanılması Kânunu 10
Nisan 1926’da kabul edildi. 1 Temmuz 1926’da Kabotaj Hakkı yürürlüğe girdi. 28 Mayıs 1927’de Sanâyii
Teşvik Kânunu çıkarıldı.
Üçüncü Dönem TBMM (1927-1931) devrinde şu inkılaplar yapıldı: Lâiklik esası, 9 Nisan 1928’de
Anayasaya alınarak, müesseseler lâikleştirildi. 24 Mayıs 1928 Lâtin rakamı inkılabından sonra Kasım
1928’de otuz altı harfli Osmanlı elifbası yerine yirmi dokuz harfli Lâtin alfabesi kabul edildi. 14 Temmuz
1930’da kadınların belediye seçimlerine katılma ve 23 Aralık 1930’da seçilme hakları verildi. Türk Târih
Kurumu, 15 Nisan 1931’de “Türk Târihi Tetkik Cemiyeti” adıyla kuruldu. Dördüncü Dönem TBMM (1931-
1935) devrinde, Türk Dil Kurumu “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” adıyla 12 Temmuz 1932’de kuruldu. 31
Mayıs 1933’te Üniversite Islahatı Kânunu çıkarıldı. 21 Haziran 1934’te Soyadı, 26 Kasım 1934’te Lâkap
ve Ünvanların Kaldırılması Kânunu çıkarılıp, 5 Aralık 1934’te de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme
hakkı verildi. Türkiye Cumhûriyeti dış politikası kuruluşundan îtibâren “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”
esâsına göre tespit edildi. Türkiye Cumhûriyetinin kurucusu ve inkılapların mîmârı, Cumhurbaşkanı
Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölmesinden sonra da açtığı yoldan gidildi.
Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanlığına İsmet İnönü getirildi. İsmet İnönü (1938-1950) devrinde
bütün dünyâyı saran İkinci Cihan Harbi (1939-1945) çıktı. Türkiye, fiilî olarak harbe girmemesine
rağmen savaş hâli ve ekonomisi tatbik edildi. Bu devrede ülkede açlık çekilip, hürriyetler kısıtlandıysa
da, 1946’da çok partili sisteme geçmesiyle iktidar ve tek parti çok sarsıldı. 1950 seçimlerinde iktidar
Cumhûriyet Halk Partisinden Demokrat Partiye geçince İsmet İnönü Cumhurbaşkanlığını Celal Bayar’a
devretti.
Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanlığı, Adnan Menderes’in Başbakanlığı, Demokrat Partinin iktidarda
kaldığı 1960 yılına kadar sürdü. 1950-1960 yılları Türkiye’nin hareketli bir iç ve dış politika yaşadığı
devirdir. Türkiye, dünyâ barışı için Birleşmiş Milletlerin çağrısı üzerine bir Türk Tugayını Kore’ye
gönderdi. Türk Tugayı Kore’de komünistlere karşı müttefiklerinin ve bütün dünyânın takdirini toplayan
zaferler kazanıp, ittifak içindeki vazifesini hakkıyla yerine getirdi. Türk Silâhlı Kuvvetlerinin Kore’deki
muvaffakiyetleri Türkiye’nin îtibârını arttırdı. İkinci Cihan Harbinden sonra Sovyet yayılmasına karşı
kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilâtına yâni NATO’ya kabul edildi. Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle
Sovyet yayılma ve tehlikesi, sıcak harbi durdurmuşsa da soğuk harbin önüne bütünüyle geçilememiştir.
İttifak sisteminin lüzumu üzerine, 28 Şubat 1953’te Balkan Paktına, 24 Şubat 1958’de Bağdat Paktı da
denilen CENTO’ya girildi.
Demokrat Parti (1950-1960) zamânında dış münâsebetlerin gelişmesi yanında memleket içinde
de çok büyük gelişmeler oldu. Demokrasi işlerlik kazanarak, İkinci Dünyâ Harbi psikolojisinden
memleket kurtarıldı. Türkiye kalkınma yolunda çok büyük mesâfeler kazandı. Cumhûriyet devrinde
kurulan devlet teşekküllerinin faaliyetleri hızla arttırıldı. Hür teşebbüse imkân tanınmasıyla özel sektör
de kalkınmadaki yerini aldı. Devlet, kamu ve özel sektörün faaliyetlerinin arttırılmasıyla kalkınma çok
hızlandı. Pekçok fabrika, santral, baraj, site ve işyeri açıldı. Şehirleşme arttı. Eğitim ve öğretim
müesseseleri arttırılarak, imkânlar genişledi. Pekçok meslekî, teknik ve dînî okullarla ilkokul, orta
öğretim müesseseleri, üniversiteler ve akademiyle bunlara bağlı fakülte ve yüksek okullar açıldı. Her
sahadan eleman yetiştirilmesine ağırlık verildi.
Demokrat Parti iktidarı 27 Mayıs 1960’ta Türk Silahlı Kuvvetlerinin müdâhalesiyle son bulup,
Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı oldu. Cemal Gürsel’in 1966 yılına kadar devam eden Cumhurbaşkanlığı
zamânında Kurucu Meclisçe, 1961’de Anayasa ve aynı yıl seçimler yapıldı. İki defâ ihtilâle teşebbüs
edilip, hükümet buhranı görüldü. CENTO ülkeleri, 21 Temmuz 1963’te Bölgesel Kalkınma İçin İşbirliği
Teşkilâtını (RCO) kurdular. Hükümet buhranı Adalet Partisinin iktidara gelip, Süleyman Demirel’in
Başbakan olmasıyla sona erdi. Cemal Gürsel’in rahatsızlanıp, 1966’da ölmesiyle Cevdet Sunay
Cumhurbaşkanı oldu. Cevdet Sunay’ın Cumhurbaşkanlığı (1966-1973) zamânında öğrenci hareketleri
üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Mart 1971’de hükümete muhtıra verdi. Muhtıra üzerine Süleyman
Demirel hükümeti çekildi. Partilerin iştirakiyle yeni hükümet kuruldu. Cevdet Sunay’dan sonra 1973’te
Fahri Korutürk Cumhurbaşkanı seçildi. Fahri Korutürk’ün Cumhurbaşkanlığı (1973-1980) zamânında
hükümet buhranları sık görüldü. Hiçbir parti çoğunlukta olmadığı için koalisyon hükümetleri kuruldu.
Sık sık hükümetler iş başından ayrıldı. Hükümet buhranları toplumda anarşiyi arttırdı. Fahri Korutürk’ten
sonra Cumhurbaşkanı dahi seçilemedi. Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke çapında devam eden anarşik
hâdiselerin, sosyal buhranların önüne geçmek gâyesiyle 12 Eylül 1980’de idâreye el koydu. Anarşi
durdurularak, devlet yıkımdan kurtarıldı. Türkiye’ye huzur getirildi. Genelkurmaybaşkanı Kenan Evren,
Konsey ve Devlet Başkanlığı vazifelerindeyken Danışma Meclisi, Anayasa hazırladı. Anayasa 7 Kasım
1982’de halk oylamasına sunularak, % 91.4 nispetle kabul edildi. 1982 Anayasasıyla berâber Kenan
Evren’in Cumhurbaşkanlığı da milletçe kabul edildi. 1983’te seçimler yapılarak, demokrasiye tekrar
geçildi. Seçimde Anavatan Partisi çoğunluğu kazanarak, Turgut Özal Başbakan oldu. 1987’de yapılan
seçimleri de büyük çoğunlukla Anavatan Partisi kazandı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in görev süresinin
dolmasından sonra 1989’da Turgut Özal meclis tarafından Cumhurbaşkanı seçildi. Cumhurbaşkanı,
başbakanlığa Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut’u atadı. 16 Haziran 1991’de yapılan kongrede Anavatan
Partisi Genel Başkanlığına Mesut Yılmaz seçildi. Daha sonra Cumhurbaşkanı tarafından yeni hükümeti
kurmakla vazifelendirildi. Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı 20 Ekim 1991 seçimlerine kadar sürdü. 20 Ekim
seçimlerinde hiçbir parti tek başına seçimleri kazanamadı. Demirel başkanlığında koalisyon hükümeti
kuruldu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 1993’te vefâtı üzerine bu makâma DYP Genel Başkanı Süleyman
Demirel seçildi. Cumhurbaşkanı, 1993’te yapılan DYP Genel Başkanlığına seçilen Tansu Çiller’i yeni
hükümeti kurmakla vazîfelendirdi. Tansu Çiller, Demirel zamânındaki koalisyon hükümetine bâzı
bakanları değiştirerek devam etti (Mart-1994).
Fizikî Yapı
Türkiye, Asya ile Avrupa arasında bir köprü gibi olup, Eski Dünyânın yaklaşık geometrik ortasında
kuzey yarım kürede, ekvatora biraz daha yakın olmak üzere, kutup noktası ile ekvator çizgisinin
ortasındadır. Başlangıç meridyenine göre ise doğu yarımküresindedir. Ülke topraklarının bir kısmı
Asya’da bir kısmı da Avrupa’dadır. Üç yanı denizle kuşatılmıştır; Kuzeyinde Karadeniz, güneyinde
Akdeniz ve batısında Ege Deniziyle İstanbul ve Çanakkale boğazları arasında kalan Marmara Denizi yer
alır. Türkiye kuzeydoğu ve doğudan, Ermenistan, Gürcistan ve İran; güneydoğu ve güneyden, Irak,
Suriye; batıdan Yunanistan ve Bulgaristan ile çevrilidir. Ülkenin toprakları kabaca dikdörtgen şeklindedir
ve genişliği 550 km, uzunluğu ise 1600 km’ye yaklaşır. Türkiye’nin en doğu ve en batı noktaları arasında
76 dakikalık mahallî saat farkı mevcuttur.
Türkiye’nin yüzölçümü yaklaşık olarak 184.578 km2dir. Bunun 9243 km2lik bölümünü göller teşkil
eder. Engebeler gözönüne alınmadan hesaplanan izdüşüm alanı 779.452 km2 olup, bunun 755.688
km2sini Anadolu toprakları ve 23.764 km2sini ise Trakya toprakları meydana getirir. Deniz kıyılarının
uzunluğu 6000 km civârındayken kara sınırlarının uzunluğu yaklaşık 2753 km’dir. En uzun kara sınırını
877 km ile Suriye sınırı teşkil eder. Bundan sonra sırasıyla 610 km’lik Ermenistan, Gürcistan, 331 km’lik
Irak, 269 km’lik Bulgaristan ve 212 km’lik Yunanistan sınır uzunlukları gelir.
Türkiye’nin kara sınırları: Sınırlarımız devletler hukuku kâidelerine uygun olan yazılı
antlaşmalarla tespit edilmiştir.
Avrupa Türkiyesi’nin sınırları: Bulgaristan ve Yunanistan’la olan sınırlarımız 24 Temmuz 1923
Lozan Antlaşmasının 2. maddesiyle tespit edilmiştir.
Ermenistan ve Gürcistan’la olan sınırlarımız: 16 Mart 1921 târihli Moskova ve 13 Ekim 1921
târihli Kars Antlaşmalarıyla tespit olunmuştur. SSCB’nin dağılması üzerine bu sınır Gürcistan ve
Ermenistan ile aynı şekilde devam etmektedir.
İran ile sınırlarımız: Bu sınır, Osmanlı Devleti zamânındaki 7 Mayıs 1639 târihli Kasr-ı Şirin
Antlaşmasından sonra hemen hemen hiç değişmemiş, yalnız 23 Ocak 1932 ve 27 Mayıs 1937 târihli
Tahran İtilafnâmeleriyle düzenlenmiştir.
Irak ile sınırlarımız: İngiltere’yle 5 Haziran 1926’da imzâlanan “Hudut MünâsebetiHasene-i
Hemcivarî Muahedenâmesi” ile belirlenmiştir.
Suriye ile sınırlarımız: Lozan Antlaşmasının üçüncü maddesi, Suriye ile aramızdaki sınırın, 20
Ekim 1921 târihli Ankara İtilafnâmesinin sekizinci maddesinde tespit edilmiş sınır olduğunu
belirtmektedir.
Sınırımız Hatay ile ilgili bölümün son biçimi: 23 Haziran 1939’da Ankara’da imzâlanmış olan
“Türkiye ile Suriye arasında arâzi mesâilinin kat’i sûrette hallini mutazammın” antlaşmanın birinci
maddesiyle düzenlenmiştir.
Türkiye’nin denizleri ve kıyıları: Türkiye kuzeydenKaradeniz, güneyden Akdeniz ve batıdan
Ege Deniziyle çevrilmiştir. Bir de iç deniz durumunda Marmara Denizi vardır. Bu denizler, yerkabuğunun
yakın bir jeolojik geçmişte uğradığı alçalma ve çökme olayları neticesinde bugünkü biçimini almışlardır.
Derinlikleri genel olarak pek fazladır. Kıta sahanlıkları ise oldukça dardır.
Yüzölçümü yaklaşık olarak 460.000 km2 olan Karadeniz oldukça derindir. Büyük bir kısmını, tabanı
2000 m dolayında olan bir çukurluk meydana getirir. Kıyılardan îtibâren hemen derinleşir. Tuzluluk oranı
% 0.18 dolayındadır. Yaklaşık 200 m’den sonraki derinliklerdeki suları oksijensiz olup, kükürtlü hidrojen