The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by kitablarinmuhteviyati, 2021-12-04 14:02:25

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Keywords: Yeni Rehber Ansiklopesidi

Dâiresi üç katlı olup, rütbelerine göre Haremağalarının dâireleri sıralanır. Kızlarağası Köşkü ve
Şehzâdeler Mektebi çok güzel binâlardır. Şehzâdeler Mektebinin salon ve koridorları pek muhteşem
olup, altın yaldızlı nakışları, çinilerle kaplı duvarları göz kamaştırır.

Veliahd Dâiresinden sonra Ocaklı Sofa gelir. Buradaki iki kapıdan biri Çeşmeli Sofaya, öteki
Hasekiler Dâiresine açılır. Çeşmeli Sofa, genişce bir hol olup, çinilerle kaplıdır. Üstü kubbeli olup, bir
duvarında da çeşme vardır. Çeşmeli Sofadan Hünkâr Sofasına geçilir.

Hünkâr Sofası, en güzel yerlerdendir. Mermer sütunları salonu ikiye böler. Üstte, parmakları sedef
kakmalı bir balkon vardır. Üç tarafında üç çeşme olup; su, çini, sedef ve mermer ihtişamı gözleri
kamaştırır. Soluna birkaç kapı açılır. Pâdişâhlar, bayram tebriklerini bu salonda kabul ederdi. Sonra
Sultan Üçüncü Murâd Han Odasına geçilir. Bu oda Mîmar Sinân’ın eseri olup, Osmanlı mîmarlık sanatının
şâheserlerindendir. Baştan başa kırmızının hâkim olduğu çinilerle örtülüdür. İlerisinde Sultan Birinci
Ahmed Han Kütüphânesi ve Sultan Üçüncü Ahmed Hanın Yemişlik Odası, sonra Hünkâr Hamamı ve
çinilerle süslü Vâlide Sultan Dâiresi gelir. Daha sonra Asmabahçe denen, içinde Sultan Üçüncü Osman
Hanın köşkü de bulunan Havuzlu Taşlık’a geçilir. Koridordan Sultan Birinci Abdülhamîd Hanın Yatak
Odasına gelinir; devamında Sultan Üçüncü Selim Han Odası vardır. Haremde daha pekçok oda olup,
sayısı üç yüz seksen kadardır. Haremdeki dâire, oda ve diğer bölümlerin bugün hepsi mevcut değildir.
Topkapı Sarayı yangın, yıkım, tahribât ve yüzyılların zaman aşımına uğradığından asıl şekli ve
fonksiyonunu kaybetmiştir. Bugün müze olarak kullanılmaktadır.

Topkapı Sarayı Müzesi, mîmârî sanat eseri kompleksi olup, binâları ve içindeki paha biçilmez
hazine ve kolleksiyonlarıyla yerli ve yabancıların hayranlık dolu alâkasını üzerinde toplar. Bütün İslâm
âleminin hürmetine şâyân herkesin gıptayla seyrettiği, maddî ve mânevî paha biçilemiyecek kadar
kıymetli Mukaddes Emânetler, büyük bir îtinâyla muhâfaza edilmektedir.

Topkapı Sarayındaki köşklerin herbiri birer sanat âbidesi mâhiyetindedir. Topkapı Sarayında
onbinlerce nâdide parçadan meydana gelen pekçok eşyâ kolleksiyonu mevcuttur. 10.700 parçadan
meydana gelen Çin porselenleri, 4000 parçadan meydana gelen Seladon porselenleri, Japon
porselenleri, Avrupa krallarının Osmanlı pâdişâhlarına gönderdikleri paha biçilmez porselen ve diğer
eşyâ takımları, asırlık İstanbul porselenleri, billurlar ve çeşm-i bülbüllerin herbiri birer hazine
kıymetindedir.

Muhteşem saltanat arabalarından bâzıları mevcut olmasına rağmen, çoğu da yağmalanmıştır.
Saltanat arabaları, eyer takımları ve koşumları çok alâka çekicidir. Saraydaki tabloların târihî ve sanat
kıymeti çoktur. Saraydaki tablolar resim galerisinden çok müze karakterindedir.

Saraydaki Silâh Müzesi, çok zengin olup, Osmanlıların her devrine âit ateşli, kesici ve vurucu
silâhların yanında çeşitli yüzyıllara âit ganimet eşyâsı veya İslâm ve Avrupa devletlerinden hediye olarak
gelen silâhlar vardır. Osmanlı sultanlarının kılıçları, zırhları ve takımları da mevcuttur. Silâh Müzesinde
târihî bozdoğanlar, şeşperler, salıklar, tulgalar (miğfer), kılıçlar, hançerler, tüfekler, tabancalar,
piştovlar, mızraklar, harbeler, yaylar, oklar ve daha pekçok silâh mevcuttur.

Topkapı Sarayında dünyânın en ünlü yazma eserleri vardır. Binlerce Osmanlıca, Farsça, Arapça
kitabın çoğu minyatürlü, tezyinâtlı, yâni süslemelidir. Hârika ciltler, mücevherler, inciler kakılmış ciltler
ve en eski İslâm yazmalarının tek nüshaları burada bulunmaktadır. Kütüphânede iki bin büyük hattatın
levhâsından meydana gelen nâdide bir hat kolleksiyonu mevcuttur. Sarayın Arşiv Dairesinde binlerce
kaynak belge vardır. Bu kaynaklar bütün dünyâ târihini alâkadar eder mahiyette belgelerdir.

TOPLARDAMAR

Alm. Vene, Blutader (f), Fr. Veine (f), İng. Vein. Oksijenden fakir, metabolizma artıklarını taşıyan,
kanın kalbe dönüşünü sağlayan sistem. Toplardamarlar vücutta umûmiyetle aynı organa veya dokuya
giden atardamarlara eşlik eder. Derinde seyreden toplardamarlar, kasların arasından geçer. Bunlarla
sathî toplardamarlar arasında köprüler mevcuttur. Bu sistemde dolaşımın en çok zorlandığı bölge
bacaklardır.

Toplardamarlarda meydana gelen hastalıklar, toplardamarların genişlemesi, uzaması veya
herhangi bir sebepten dolayı tıkanması şeklinde sıralanabilir. Tıkanma; pıhtı ve iltihap gibi iç
sebeplerden olabildiği gibi, ur gibi bir kitleyle dışarıdan sıkıştırma sûretiyle de meydana gelebilir.
Genişleme ve uzama, bacak, yemek borusu, makat (Bkz. Basur) ve erkekte üreme kordonundaki
toplardamarlarda görülebilir (Bkz. Varikosel). Bunlara genel olarak “varis” denir (Bkz. Varis). İltihap ve
pıhtı ile tıkanma sonucu ortaya çıkan hastalığa “tromboflebit” adı verilir. Bacaklarda sathî (yüzey) ve
derin toplardamar grupları vardır. Toplardamarların içinde bir dizi kanın geriye kaçmasını önleyen
kapakçıklar bulunur. Kan, normal toplardamarlardan muntazam bir akışla kalbe ulaşmaktadır. Bu
muntazam akımı temin eden muhtelif sebepler mevcuttur:

Ana sebep, bacak adalelerinin kasılması neticesinde meydana gelen pompalama tesiridir. Hareket
esnâsında ve hattâ istirâhat hâlinde bile bacak kasları, derindeki toplardamarları sıkıştırmaktadır. Bu
sıkışma sırasında kan, kapakçıkların geriye kan kaçırmama kabiliyetinden de faydalanarak kapakçıklar
arasındaki bölmelerden yukarı doğru ilerler.

İkinci sebep, kapiller sisteme intikâl eden atardamar basıncıdır (Bkz. Tansiyon). Üçüncüsü
kalbin gevşemesi esnâsında sağ kalpte husûle gelen emici kuvvettir. Göğüs boşluğunun menfî basıncının
da emici tesirde rolü olduğu söylenmektedir.

Dördüncü sebep toplardamarların aynı doku veya organa giden atardamarla yanyana
seyretmesidir. Bu durumda atardamar hareketleri, berâberindeki toplardamar üzerine tazyik yaparak
ilerlemesine yardımcı olur.

Sathî toplardamarlarsa kasların arasında bulunmadıklarından, kasların tazyikle yaptıkları
pompalama tesirinden faydalanamazlar. Bunlardaki kanı, derin toplardamarlardaki akımın meydana
getirdiği emici kuvvet boşaltır.

Ayakta duran bir şahısta bacaklarda toplardamar basıncı en yüksek seviyede, bacak yukarı
kaldırılınca en düşük seviyededir. Normal şartlarda yürümekle bu basınç başlangıçta hafif bir
yükselmeden sonra derhal düşer. Hareket de toplardamarların boşalmasında mühim bir sebeptir.

TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ

Alm. Kollektivarbeitsvertrag, Fr. Convention Collective, İng. Collective Bargaining (Collective
Labour Contract). İşçi sendikalarıyla işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında
hizmet akdinin yapılması, muhtevâsı ve sona ermesiyle ilgili hususları ihtivâ eden ve tarafların karşılıklı
hak ve borçlarını sözleşmenin uygulanmasını ve denetimini, uyuşmazlıkların çözümü için başvurulacak
yollara âit hükümleri de içine alabilen bir akit.

Toplu iş sözleşmelerinde iki esas unsur mevcuttur. Birincisi, işçiyle işveren arasında, emek
arzından dolayı muhtelif şekillerde doğan ücretler, ücretin ödenmesine âit hükümlerle çalışma şartları;
ikincisi, daha çok borçlar hukûkunu ilgilendiren taraflar arasındaki çeşitli münâsebetlere âit hükümlerdir.

Toplu iş sözleşmesi kavramı dilimize ilk defâ 1961 Anayasasıyla girmiştir. Buna göre, “işçiler,
işverenlerle olan münâsebetlerinde, iktisâdî ve sosyal durumlarını korumak veya düzeltmek için toplu
sözleşme ve grev haklarına sâhip oldukları” şeklinde esas hükme yer verilmiş; bu anayasanın yürürlüğe

girmesinden sonra 1963 senesinde 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kânunu
çıkartılarak yürürlüğe konmuştur. 1980 yılındaki 12 Eylül harekâtı sonunda 275 sayılı Toplu İş
SözleşmesiGrev ve Lokavt Kânunu yürürlükten kaldırılmıştır. Belli bir geçiş devresinden sonra, 1982
Anayasası çıkartılarak, yapılacak toplu iş sözleşmeleriyle ilgili bâzı yeni hükümler getirilmiştir. Buna
göre, işçilerin ve işverenlerin, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını
düzenlemek gâyesiyle toplu iş sözleşmesi yapma hakkı tanınmış; aynı işyerinde, aynı dönem içinde,
birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılamıyacağı hükmüne yer verilmiştir. 1982 Anayasasına bağlı olarak,
1983 yılında 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kânunu çıkartılmıştır. Hâlen yürürlükte
bulunan 2822 sayılı kânunda toplu iş sözleşmesinin yapılması genel olarak üç safhadan geçer. Bunlar,
sözleşmeye çağrı, itiraz ve toplu görüşme safhalarıdır.

a) Sözleşmeye çağrı: Çağrıyı yapacak işçi sendikası, kurulu bulunduğu iş kolunda çalışan işçilerin
en az % 10’u kadar üyeye sâhip bulunması gerekir. Bunun için kânunda yazılı sürelerde, Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığına mürâcaatta bulunarak çağrı yapmaya yetkili olup olmadığının tespitini ister
ve yetkiliyse Bakanlık bir belge verir. % 10’un tespitinde her yıl Bakanlığın Ocak ve Temmuz aylarında
işkolu esâsına göre yayınladığı istatistik işçi mevcutları esas alınır. Bu sendikanın toplu iş sözleşmesi
yapacağı işyerinde, ayrıca yarıdan fazla üyeye sâhip olması lâzımdır.

Yetki belgesini alan sendika 15 gün içinde işveren tarafını, toplu iş sözleşmesi yapmak için belli
bir yerde görüşmeye dâvet eder. Bu dâvet yazısında yapmak istediği sözleşme metninin tamâmını da
işverene bildirmesi lâzımdır.

b) İtiraz: Sendikanın yazısını alan işveren tarafı, toplantı yeri, gün ve saatına; yetkisinin olup
olmadığına ve zaman aşımına uğrayıp uğramadığı yönlerinden belirli sürelerde itiraz edebilir. İtirazların
neticelendirilmesi idârî ve adlî mercilerce belirli bir şekle ve esâsa bağlanır. İtiraz edilmemişse direkt
sözleşme safhasıyla görüşmelere geçilir.

c) Toplu görüşme: Sözleşmenin bu safhasında da yine birtakım anlaşmazlıklar olabilir. Bunlar
da genellikle taraflar arasında bir çözüm sağlamak için arabulucu denilen şahsın tespitinde çıkabilir.
Taraflar kendi aralarında bir arabulucu tespit edemezse, idârî merci (Bölge Çalışma Müdürlüğü veya
Bakanlık), resmî arabulucuyu tespit ederek taraflara bildirir. Arabulucunun hazırladığı metin üzerinde
taraflar anlaşırsa, toplu iş sözleşmesi imzâlanmış olur.

Bu safhada da îtirazlar olursa, yâhut sözleşme metni üzerinde anlaşma temin edilemezse, kânunda
gösterilen süreler içinde işçi sendikasının “Grev” kararı alması ve îlân etmesi gerekir. İşveren sendikası
veya işveren grev kararından sonra isterse “Lokavt” kararı alarak uygulayabilir (1994).

TOPOGRAFYA

Alm. Topographie (f), Fr. Topographie (f), İng. Topography. Bir arâzi yüzeyinin tabiî veya sun’î
ayrıntılarının meydana getirdiği şekil. Bu şeklin kâğıt üzerinde harita ve tablo şeklinde gösterilmesiyle
ilgili ölçme, hesap ve çizim işlerinin hepsi. (Bkz. Harita)

Arâzi yüzeyinin şekli, istenen hassasiyete bağlı olarak takeometre veya deodolit denilen düşey ve
yatay açıları ve uzaklığı ölçen âletler kullanılarak belirlenir. Düşey doğrultudaki kesit ölçmeleri için nivo
denilen âletten de faydalanılabilir. Topografik ölçmelerde kenar uzunluğu 500-1000 metreye kadar olan
nirengi ağı hâsıl edilir ve bu poligonun köşelerinin birbirlerine göre konumları belirlenir. Daha sonra
topoğrafyası belirlenecek arâzi parçasına âit karakteristik noktaların, istasyon noktalarının konumları bu
poligona bağlanarak tespit edilir. Arâzi ölçmelerinden sonra kâğıt üzerine işlemeye geçilir. Esyükseklikli
noktalar birleştirilerek arâzinin yüzey şekli ve üzerindeki ayrıntılar belirtilir. Bu işlemlerde topoğrafın
yorumu da elde edilen sonucu etkiler. Günümüzde hava fotoğrafları çekilerek bunların yorumu yoluyla
daha kısa sürede topoğrafik durum ortaya konulabilmektedir. Ancak bu tür fotoğrametrik ölçmelerde
hassâsiyet azalabilir.

Mühendislik yapılarının (yol, baraj, binâ gibi) arâziye uygulanabilmesi için topoğrafyanın bilinmesi
şarttır.

Topoğrafya sanatının târihi en az mühendislik kadar eskidir denilebilir. Hassas topoğrafik ve
jeodezik ölçmeler 17. yüzyılda başlamıştır. (Bkz. Jeodezi)

TOPRAK

Alm. Erd (f), Boden (m), Fr. Terre (f), İng. Soil, earth. Yeryüzünün, üzerinde bitkiler yetişen ve
kayaların, taşların parçalanması ve bozunmasiyle meydana gelen en üst tabakası. Bütün canlılar
doğrudan doğruya veya dolaylı yoldan yaşamaları için toprağa bağlıdır. Kayalık, çöl ve buzul olan
yerlerde toprak ve bitkiye pek rastlanmaz.

Toprak derinliği, bitki veya canlıların bulunduğu katmanın veya ana kayaya kadar olan tâneli
kısmın kalınlığı olarak ölçülür. Bu tâneli, gevşek tabakaya regolit adı verilir. Bitki ve mikroorganizmalar

regolitin üst katmanlarında bulunur. Çözünen tuzlar ve organik bileşikler kurak bölgelerde yüzeyde
toplanır, sulak bölgelerdeyse alt tabakalara iner ve yağışların akışa geçmesiyle yıkanarak uzaklaşır.
Bunun sonucu olarak uzun çağlar boyunca başka bir jeolojik etki olmaması hâlinde regolit malzemesinde
düzenli bir tabakalaşma meydana gelir ve zonlar hâsıl olur. Regolitin özellikleri ana kayadan kimyevî
bakımdan farklıdır ve biyolojik hâdiselerin yer aldığı üst katmanları topraktır. Toprak kalınlığı yerine
göre 5 cm ile 3 metre arasında değişmektedir.

İnsanoğlunu toprak besler. Özellikleri bilinerek işletilirse yenilenebilen ve ıslâh edilebilen bir
kaynak hâline gelir. Gerekli zirâat kâidelerine uyulmadan kullanılırsa verimliliği düşer ve hattâ bütünüyle
ortadan kalkabilir. Yeniden teşekkülü mümkün olmayabilir. Toprak gerektiği gibi korunursa sürekli
olarak en yüksek bir düzeyde ürün verebilir.

Toprak canlılığını üzerinde ve içinde yaşayan canlılar, bilhassa mikroorganizmalar, mantar,
nematod, solucan ve küçük memeliler sâyesinde korur. Bu canlılar azot çevriminde temel adımlardan
birisini temin ederler. Solucanlar, köstebekler, fareler ve benzerleri zemin içinde açtıkları tünel ve
boşluklarla toprağın havalanmasını ve yağış sularının emilmesini temin ederler. Toprakta tetanos gibi
öldürücü hastalıklara sebep olan mikroorganizmalar bulunduğu gibi, birçok hastalığın tedâvisinde
kullanılan penisilin ve streptomisin gibi küfler de bulunur. Ormanken yanarak veya tarlayken sap
yakılarak canlılığını kaybeden toprak zirâate elverişsiz hâle gelir; başka bir deyişle küser; yağış sularıyla
birlikte taşınarak kaybolur; erozyon meydana gelir. Küsmüş toprağın sun’î gübre kullanılarak ilk
verimliliğinin kazandırılması mümkün değildir. Canlılığı kaybolmamış toprak için de en uygun ve iktisâdî
gübre tabiî olarak hayvan dışkıları ve idrarıdır. Sun’î gübre hem daha pahalıdır ve hem de çözünürlükleri
yüksek olduğundan yağış sularıyla kolayca uzaklaştırılarak tesirleri azalır.

Toprağın kaynağı ve teşekkülü: Regolit tabakasının üst kısımları çoğu zaman milyonlarca yıllık
ömürleri boyunca rüzgâr, su ve buzul hareketi sonucu bir yerden diğerine taşınmış, yer değiştirmiştir.
Regolitin, fizikî, kimyevî ve hayâtî tesirlerle kendi için tabakalaşma meydana gelecek kadar bir müddet
aynı yerde kalan kısmına toprak denilmektedir.

Regolit, ana kayanın parçalaması ve içindeki minerallerin bozunması neticesinde teşekkül eder.
Isınıp soğuma, donma çözülme ve ıslanma kuruma çevrimlerinin doğurduğu genleşme ve büzülme,
kayaların küçük parçalara ayrılmasına sebep olur. Bileşimlerindeki minerallerin, atmosferin oksijeni ve
suyu ve biyolojik menşeli de olabilen karbonik, nitrik ve sülfürik asitle tepkimeye girerek kimyevî

bozunma meydana gelir. Bu bozunmalar regolitte toprak teşekkülünü doğurur. Bölgenin sulak, yağışlı
veya kuraklığına bağlı olarak toprağın bileşenleri alttaki veya üstteki zonlara taşınırlar. Böylece zonlar
arasında renk, kimyevî bileşim tâne boyutu gibi karakteristikleri bakımından farklar zamanla artar.
Yüzeyden îtibâren zonlar A, B, C, olarak ve alt zonlar A1, A2, B4, C3 şeklinde isimlendirilir.

A zonları, atmosfer tesirine en çok maruz kalan kısımlardır. Soğuk ve yağışlı bölgelerde çözme ve
yıkama sebebiyle demir ve alüminyum oksit bakımından fakirleşir, silis bakımından zenginleşir. Sıcak
ve yağışlı tropikal bölgelerde ise bunun tersi olur; kılcallık ve buharlaşma neticesinde çözünürlüğü
yüksek olan oksitler satıhtaki A zonuna taşınır. Mutedil iklimli yerlerdeyse A ve B zonlarında oksitler
homojen olarak dağılırlar. Ayrıca teşekkül eden çok ince tâneli, hidrate demir, alüminyum ve silisyum
oksit ihtivâ eden kil mineralleri yağış sularıyla taşınarak B zonunda toplanır.

C zonları ise A ve B zonlarının anası durumundadır. Ancak yeryüzünde her bölgede bu üç zonu ve
D tabakasını bâriz olarak görmek mümkün olmayabilir. Bâzı hallerde A ve B zonları yağışlarla aşınmış,
erozyona uğramış olabilir. Teşekkülünü tamamlamamış topraklarda B zonu görülmeyebilir. Ayrıca C
zonu çok kalın olduğu zaman D tabakası bulunmayabilir.

Atmosfer tesirinden başka toprak meydana getirebilen diğer bir kaynak da nispeten serin
bölgelerdeki bataklıkların tabiî veya sun’î olarak kuruması neticesi ortaya çıkan ölü organik
sedimantasyondur. Bataklık kurumadan önce oksijenle temas etmediğinden serin su içinde hemen
hemen bozulmadan kalan organik maddeler, havanın oksijeniyle birleşerek toprağın A zonu meydana
gelmeye başlar. Zamanla bu zon mineraller bakımından zenginleşir.

Toprakların özelliklerine göre işlenmesi ve uygun olan bitkinin ekilmesi verimi arttırır ve toprağı
geliştirir.

Toprakların sınıflandırılması: Toprağın özellikleri bölgeden bölgeye değişiklik gösterir. Bâzan
aynı tarla içinde dahi farklı topraklar bulunabilir. Jeologlar, toprak bilimciler, çiftçiler, mühendisler ve
diğer meslek erbâbından kimseler kendi bilgi alanlarına ve husûsî alâkalarına göre toprakları farklı
şekillerde sınıflandırmışlardır. Önceleri üzerinde yetişen mahsule veya rengine göre sınıflama yapıldığı
tahmin edilmektedir. İlk sistematik sınıflamayı toprağın kaynağı olan ana kayanın cinsine ve teşekkül
şeklini esas alarak jeologlar yapmışlardır.

Toprak profillerini esas alan, fizikî ve kimyevî özelliklerini de değerlendiren ve günümüz toprak
biliminin temelini teşkil eden ilk sınıflama 1886 yılında Rusya’da Dokuçayev tarafından yapılmış ve 1930

yıllarında Avrupa’da yayılmıştır. Ancak bu yıllarda yapılan çalışmaların çoğu zirâatle uğraşanlara dönük
olmamıştır. Sonraları toprak araştırma çalışmaları ilerlemiş ve bu bilgileri ölçülebilen özellikler cinsinden
ifâde ederek sınıflamayı sayı değerlerine dayandırma temâyülü hâkim olmuştur.

Bu sınıflamaya ilâveten toprak araştırmalarının haritalar üzerine işlenmesiyle zirâate uygunluk,
verimlilik, sulama, kurutma, toprak kazanma, erozyon durumu ve bâzı fizikî ve kimyevî özelliklerle ilgili
özel derlemeler ortaya çıkmıştır.

Yapı ve makina mühendisliğindeyse zemin tâne boyutlarına ve mekanik davranışına göre sınıflama
esastır. Bu sınıflamada zemin, üzerine yapıların oturduğu mineral menşeli tâneli bir malzemedir.

Toprak araştırmaları, bir bölgenin toprakla ilgili kaynaklarını ortaya çıkarmak gâyesiyle yapılır. Bu
araştırmada toprağın çeşitli fizikî ve kimyevî özellikleri değişik noktalardan ve derinliklerden alınan
nümuneler üzerinde yerinde ve laboratuvarda tecrübeler yapılarak tespit edilir. Ayrıca hava
fotoğraflarından da faydalanılmaktadır. Toprağın bitki örtüsü, zirâat çeşidi, iklim gibi bilgiler de
önemlidir. Pofil morfolojisi yanında bütün bu bilgiler toprak haritaları üzerine işlenir. Bu tür haritalar iyi
bir arâzi kullanımı ve yerleşim bölgeleri plânlaması için gereklidir.

Toprak deneyleri ve toprağın özellikleri: Zirâî maksatlarla yapılan toprak deneyleriyle,
toprağın kabaca kirece mi, gübreye mi ihtiyacı olduğu tespit edilir. Bunun için toprakta mevcut besleyici
elemanların miktarları bulunur. Ziraî Donatım Kurumu laboratuvarlarının görevlerinden birisi de budur.
Ayrıca zirâat okullarına ve fakültelerine bağlı toprak laboratuvarları da vardır.

Üzerinde deney yapılacak toprak nümunesinin alındığı bölgedeki toprağı temsil edilebilmesi için
gereği kadar noktasından alınan toprak nümunelerinden bir harman yapılarak, deney nümuneleri bu
harmandan alınır.

Toprakta ölçülen özelliklerin başlıcaları; pH değeri (asidite, alkalinite), fosfor ve potasyum, azot
ve nitratlardır.

Ayrıca boron, manganez, çinko, bakır, lomipten, demir ve benzerleri için de metodlar
geliştirilmiştir. Toprağın cinsine göre analiz metodları değişir. Toprak deney ve analizlerinden elde edilen
neticeler bölgenin iklim, bitki örtüsü gibi husûsiyetleri de dikkate alınarak yorumlanır.

Toprakların fizikî özellikleri: Toprak içindeki canlıların ve bitki köklerinin gelişmesi, su
miktarına ve sıcaklık derecesine, dolayısıyla fizikî özelliklere büyük ölçüde bağlıdır. Bu fizikî özellikler
toprağın kimyevî yapısını da etkiler ve toprağın gelişmesinde ve verimliliğinde önemli rol oynar.

Toprağın bileşenleri ve yapısı: Toprağın esas yapısını içindeki mineraller ve organik maddeler
meydana getirir. Su ve gaz bileşenlerse zamanla dalgalanmalar gösterir. Fazla miktarda organik artık
ihtivâ edenler dışındaki toprakların organik kısmı ağırlıkça % 5’i pek aşmaz.

Toprakların zirâî yönden fizikî özelliklerini büyük ölçüde regolitin tâne boyutu iki milimetrenin
altında olan kısmı tâyin eder ve topraklar bu kısım içindeki tâne boyutu dağılımına göre sınıflanır. Ancak
mühendislik yönünden 150-200 mm çapa kadar olan tâneler ve bâzı hallerde kaya parçaları da
sınıflamada ve târiflerde esas alınır.

Topraklarda, zemin nümunelerinde, beton agregaları ve benzeri tâneli malzemelerde hangi çaptaki
tânelerden ne miktarda bulunduğu, yâni tâne boyutu dağılımı, çeşitli göz boyutlarına sâhip eleklerden
elenerek tâyin edilir. Beton agregası olarak kullanılacak mineral esaslı tâneli malzemenin tânelerinin
mekanik mukavemetinin yüksek, alkali ortamda bozulmayan, şişmeyen taşlardan teşekkül etmesi ve
içindeki kil, silt ve organik maddelerin belirli bir miktarın altında olması istenir. Bu yönden toprak veya
herhangi bir tâneli malzeme beton agregası için uygun olmayabilir.

Toprakların tâne boylarına göre ayrılmaları:

Ayrımın adı Tâne boyutu(mm) Tipik mik. %

Çok kaba kum 2,1-1,0 2

Kaba kum 1,0-0,5 7

Orta kum 0,5-0,25 8

İnce kum 0,25-0,10 9

Çok ince kum 0,10-0,05 13

Silit 0,5-0,002 45

Kil 0,002’den küçük 16

Topraklar ihtivâ ettikleri ayrım (separate, fraction) çeşitleri ve bunların yüzdelerine göre

sınıflandırılır. Tâne boyutu sınırları aynı olan topraklar bir sınıf meydana getirirler. Hiçbir ayrımın fazla

miktarda bulunmadığı toprak sınıfına lem veya löm (loam) denir ve toplam kil ve silt muhtevâsı %

35’ten fazla, ayrı ayrı silt ve kil muhtevâsı ise sırasıyla % 50 ve % 27’den azdır. Toprak, özelliklerine

hâkim olan ayrımının adıyla sıfatlandırılır. Meselâ, silt miktarı % 50’den fazla ve kili % 27’den az olana

siltli löm denir. Tâne boyutlarına göre topraklar incelenen sırayla şöyle sınıflanır: İri tâneli topraklar,
kumlar ve kumlu lömler; orta (tâne boyutlu) topraklar, löm ve siltli löm; ince tânelilerse killi lömler ve
killerdir.

Toprağın ana maddesi mineral esaslı tâneler olmakla birlikte organik maddeler de toprakların
önemli bileşenleridir. Humus adı verilen koyu renkli, kolloidal madde toprağın kısmen çürümüş canlı
artıklarından müteşekkil bileşenidir. Humus, kendisi yapışkan olmamakla birlikte kumları daha
kohezyonlu, killeriyse daha az plastik hâle getirir.

Toprak içinde hava ve su: Toprak içindeki iri tâneler veya tânelerin birbirine çatılması neticesi
meydana gelen topaklar, toprağın boşlukluluğunu, ağırlığını, kohezyonunu etkiler. Tânelerin birbirine
çatılmasını ise toprak içindeki kolloidal elemanlar temin eder. Kolloidal bileşenler toprak içindeki suyun
kimyevî bileşiminden etkilenir. Bu yapı toprağın porozitesini, yâni birim hacimdeki toprak içerisindeki
boşluk hacmini ve bu da toprağın birim ağırlığını etkiler. Toprak minerallerinin ortalama yoğunlukları
2,65 ile 2,70 kg/dm3 arasında değiştiğinden arâzide birim alandaki toprağın satıhtan îtibâren 15-20 cm
derinliğe kadar olan kısmının kuru ağırlığı zirâî yönden toprağın boşlukluğu hakkında bir fikir verir.
Toprağın pullukla sürülerek kabartılabilen tabakasının kuru ağırlığı hektar başına yaklaşık 10 tondur.

Toprak suyunun kaynağı yağışlar veya yağışların beslediği yeraltı sularıdır. Toprağın suyu toprak
minerallerinin kristal suyu dışında adsorbe, kılcal ve serbest olarak bulunur. Bunlardan yalnız serbest
su ve kılcal suyun bir bölümü bitkiler tarafından alınabilir. Bitkilerin aldığı suyun büyük bir bölümü
terleme yoluyla kaybolur. Toprak içinden kılcal yolla yüzeye çıkan su da buharlaşarak gider. Bunu
önlemek için toprak yüzeyi kuru, gevşek ve nispeten iri tâneli toprakla veya bitki yaprak ve dallarıyla
örtülür. Ayrıca gerekirse sun’î sulama yapılır. Zemin suyunun fazla olması ve boşlukları doldurması
hâlindeyse boşluklara hava giremez; toprağın oksijeni azalır. Bu takdirde de kurutma yapılması gerekir.
Sulama, kurutma ve gübreleme ihtiyacı toprak suyuna ve bitki türüne bağlı olarak belirlenir.

Toprak tâneleri inceldikçe ve sıkıştıkça hava muhtevâsı azalır. Toprak havalandırılmazsa biyolojik
aktivite neticesinde teşekkül eden karbondioksit artar. Havalandırmak ve boşluk miktarını arttırmak için
toprak sürülür veya çapalanır. Kumlu topraklar fazla gevşek ve boşluklu olduklarından sıkıştırılmaları
gerekebilir. Killi toprakların ise sık sık sürülerek havalandırılması lâzımdır.

Toprağın sıcaklığı ve rengi: Toprak içindeki reaksiyonların ve biyolojik aktivitelerin meydana
gelebildiği sıcaklık sınırları arasında en uygun bir optimum sıcaklık derecesi vardır. Toprağın sıcaklığı

güneşten aldığı radyasyona ve su muhtevâsına bağlıdır. Fazla sulak olan toprakların güneşte ısınması
güçtür ve buharlaşan su sebebiyle aldıkları ısıyı kolay kaybederler. Nispeten kuru topraklarda suyun az
olması özgül ısının azalmasına sebep olur. Hava boşlukları toprağın ısı iletkenliğini düşürür ve toprak
ısısını kolayca kaybetmez. Sıcaklığını uzun müddet muhâfaza eder. Toprağın üzeri kuru yapraklarla,
dallarla veya kışın karla örtülü olduğu zaman sıcaklığını korur koyu renkli topraklar güneş radyasyonunu
daha kolay yutarlar, fakat nem muhtevâsı sıcaklığın yükselmesine mâni olabilir.

Topraktaki demir oksitler sarı ve kahverengi bir görünüş verirler. Humus, toprak tânelerini koyu
kahve ve siyaha boyar. Bunların bulunmaması hâlinde toprak, içindeki minerallerin rengini alır. Toprak
profillerinin renkleri sınıflamada göz önünde bulundurulur.

Toprağın işlenmesi ve sürülmesi: Toprağın yetiştirilecek bitkiye göre işlenmesi gerekir. İşleme
yoluyla zararlı bitkiler ortadan kaldırılmış, toprak gereği gibi havalandırılmış, tânelenmiş veya
sıkıştırılmış olur.

Pullukla sürülerek killi topraklar havalandırılır. Diskaro ile büyük topaklar parçalanarak daha
gevşek, yerleşebilen küçük topakçıklar meydana getirilebilir. Kumlu zeminlerse diskaro ile daha sıkı
yerleşebilir hâle gelirler. Plastik (killi) topraklar ıslakken pullukla sürülürlerse daha sıkı yerleşir. Bunun
için killi toprakların kuru veya az nemliyken sürülmesi uygun olur. Sürme neticesinde ölen zararlı
yabancı bitkilerin artıkları toprağın besleyici gücünü arttırırlar. Aynı zamanda toprağın rutûbetini
muhâfaza edebilecek bir örtü tabakası meydana getirirler.

Toprakların kimyevî özellikleri: Yer kabuğunun yüzeydeki iki kilometre kalınlıktaki bir
tabakasının % 99 kadar bir kısmını şu 10 element meydana getirir: Oksijen (yaklaşık % 46,6), silisyum
(yaklaşık % 27,6), alüminyum (yaklaşık % 8,1), demir (yaklaşık % 5,1), kalsiyum (yaklaşık % 3,6),
sodyum (yaklaşık % 2,8), potasyum (% 2,6), magnezyum (% 2,1), titanyum (% 0,6) ve fosfor (%
0,12). Diğer elementlerse % 1 kadar bir bölümünü meydana getirir.

Arz kabuğunun % 95’i magmatik taşlardan müteşekkildir, % 5’i ise tortul kütlelerden meydana
gelir. Taşların büyük kısmının kimyevî bileşimi magnezyum, kalsiyum, potasyum ve sodyum alümino ve
ferrosilikatlardır. Taşların parçalanıp bozunarak toprağın meydana gelmesinde ilk âmil (etken) sudur.
Hidroliz reaksiyonları neticesinde alkali metallerin hidroksitleri, karbonat ve bikarbonat tuzları meydana
gelir. Bu tuzların çözünürlüğü nispeten yüksek olduğundan sularla taşınır. Geriye alkali metaller
bakımından fakir alümino ve ferrosilikatlar kalır. Bunlara kil mineralleri denir. Arz yüzünün nemli ve yarı

nemli mutedil iklimli bölgelerinde teşekkül eden topraklardaki mineraller primer ve sekonder olmak
üzere başlıca iki grupta incelenir.

Primer mineraller: Bunlar bâriz bir kimyevî bozunmaya uğramamış iri silt ve kum boyutunda
tâneler hâlinde bulunur. Kimyevî tesirlere dayanıklıdırlar ve bozunmaları ancak uzun jeolojik devirler
boyunca meydana gelebilir. Bu sebeple toprağın kimyevî yönüne kısa zamanda tesirleri yoktur.
Feldspatlar, prioksenler ve amfiboller, mikalar ve kuartz başta olmak üzere az bulunan elementlerin
oksitleri, apatit ve karbonat da bulunabilir.

Sekonder mineraller veya kil mineralleri: Silt boyutundan, yâni boyutu 2 mikrondan küçük
olan tâneler kil fraksiyonunu meydana getirir. Özellikle 1 mm boyutunun altındaki tânelerin özgül
yüzeyleri (birim kütledeki tânelerin toplam yüzeyi) çok yüksektir ve toprağın kolloidal kısmını meydana
getirir. Bu büyük yüzey toprak reaksiyonları için bir katalitik rol oynar. Yüzeylerine adsorplanan iyonlar
yüzeyde veya yüzey civârında reaksiyona girerler.

Kil mineralleri bir silisyum ve bundan eşit uzaklıkta buna bağlı 4 oksijen veya hidroksit iyonunun
meydana getirdiği dört yüzlü birimlerin ve bir alüminyum atomu ve bundan eşit uzaklıkta ve buna bağlı
6 adet oksijen veya hidroksil iyonlarının meydana getirdiği sekiz yüzlülerin yanyana bir altıgen halkalar
dizisi şeklinde ve üst üste dizilmesiyle meydana gelir. Bunlar ince tabakalar, çok ince ve küçük pulcuklar,
bâzılarında iğnecik şeklinde tânecikler hâlinde bulunurlar.

Toprakta yaygın olarak bulunan kil mineralleri üç tabakalı montmorillonit ve illit, iki tabakalı
kaolinit, bunlardan başka yine üç tabakalı vermikulit ve klorittir. Montmorillonit mineralleri su alarak
çok şişme kâbiliyetine sâhiptirler. Topraktaki iri tâneleri birbirine bağlarlar. Kaolinit mineralinin anyon
adsorblama kâbiliyeti çok yüksek olup, toprağın zirâî işlenebilirliğini, sürülebilirliğini arttırırlar.

İyon değiştirme: Kil minerallerinde tânelerin yüzeylerinde negatif yük hâkim olduğundan daha
çok katyonları, yâni pozitif yüklü iyonları adsorplar ve tutarlar. Bir katyonun çapı ne kadar küçük ve
yükü ne kadar büyükse o kadar kuvvetli bir şekilde kil tânecikleri tarafından adsorplanır. Büyükten
başlayarak azalan adsorplama kuvvetlerine göre katyonlar hidrojen, kalsiyum, potasyum, sodyum
sırasını tâkip ederler.

Adsorplanabilen iyon miktarı iyon değiştirme kapasitesi olarak târif edilir ve ölçüsü 100 gram kilin
adsorpladığı iyonun miligram-ekivalan (m.e.) cinsinden değeridir. Bu değer saf killerde 10-250 m.e.
arasında, topraklarda ise 2-40 m.e. arasında değişir.

Toprak reaksiyonu ve asiditesi: Hidrojen iyonu adsorplamış kil tâneciklerinin bulunduğu
topraklar asit, alkali metal katyonları adsorplamış topraklarsa bazik özellik gösterir. Asidite hidrojen
iyonu konsantrasyonunun tersinin logaritması olarak ölçülür ve pH değeri olarak isimlendirilir.
Toprakların pH değeri özel yöntemlerle hazırlanan nümuneler ve çözeltiler üzerinde belirlenir. Nötr
topraklar pH 7 değerine sâhiptir. Bitki türlerine göre pH 4 - pH 8 arasındaki toprakların zirâate elverişli
olduğu bilinmektedir. Organik faaliyetin fazla olduğu topraklarda karbondioksit ve hidrojen sülfür
sebebiyle pH değeri düşer; toprak asidik karakter kazanır. Bu tür topraklara kireç veya kireçtaşı katılırsa
asidite ortadan kalkar, su ve nötr tuzlar meydana geldiği gibi karbondioksit ve oksitlenmiş kükürt gazları
da serbest hâle geçebilir.

Toprakta organik maddeler ve bitki besleme kabiliyeti: Üzerinde bitki yetişen her toprağın
içinde az veya çok organizma faaliyeti ve bunların artıkları bulunur. İlk organik madde tanınamayacak
kadar bozuşmuş ve değişmişse buna humus denir. Humus kahverengi-siyah renkli yüksek molekül
ağırlıklı ve azot ihtivâ eden maddelerden teşekkül eder. Humusun yarısı ile üçte biri kadarı alkali
ortamda çözünen fakat asit ortamda çözünmeyen hümik asittir. Verimli toprakların koyu rengi humus
muhtevâsına bağlıdır. Humusta bundan başka % 10-25 amino asitler, % 10-30 karbonhidratlar, % 3-6
kadar yağlar, mumlar ve reçineler ve diğer çeşitli organik maddeler bulunur.

Humus kelet (kıskaç) moleküller içinde iki değerlikli katyonları bilhassa Ca, Mg ve Mn metallerini
bağlar. Ayrıca kil tânecikleri tarafından adsorplanarak bunların dağılmalarını ve toprağın işlenebilirliğinin
artmasını temin eder, toprak çatısının erozyona dayanıklılığını etkiler.

Topraktaki organik maddenin % 5’i azot, % 1’i fosfor ve % 0,5’i kükürttür. Toprak içindeki azotun
büyük bölümü illit kil minerali tarafından bağlanmış olarak bulunur. Faydalı durumdaki azot, eğer sun’î
nitratlar ilâve edilmemişse, ancak yağmur içinde atmosferden inen nitrat asidindeki ve baklagillerin
sembiyotik mikroplarla atmosferden alarak köklerine bağladıkları azottur. Baklagillerin köklerinin
organizma faaliyeti neticesinde bozunmasıyla topraktaki organik madde miktarı ve besleyici kuvvet
artar.

Bitkilerin büyümek ve çoğalmak için karbon, oksijen, hidrojen, fosfor, kükürt, potasyum, kalsiyum
ve magnezyum elementlerine ihtiyaçları vardır. Bunların yanında az miktarda demir, manganez, çinko,
bakır, boron ve molipten de gerekir. Bâzı bitkilerin sodyum, klor, kobalt ve vanadyuma ihtiyaçları da
olabilmektedir.

Bitkiler karbon, hidrojen ve oksijen dışındaki gıdâsını topraktan kökleriyle alır. Bitkiler bâzı
elementleri katyonlar hâlinde alırken, azotu nitratlar hâlinde, boronu borat, kükürdü sülfat hâlinde alır.
Toprak suyundan bitki tarafından alınan maddeler toprağın iyon değiştirmesiyle tamamlanır. Bâzan da
kılcal kökler temas hâlinde oldukları kil tâneciklerine hidrojen vererek katyonu alırlar, bâzı hallerde
anyonları benzer şekilde topraktan emerler. Ayrıca illitler bozunarak potasyum, fosfatlı minerallerse
fosfat verirler.

Toprak üzerinde kimyevî deneyler yapılarak çözünmüş veya az asidik ortamda çözünebilir
durumda olanlarla, mineraller içinde mevcut amonyum nitrat ve fosfatlar ve diğer bitki gıdâlarının
miktarları tespit edilir.

Çok uzun müddet sun’î gübreler kullanılmadan zirâat yapılmış topraklar gerekli bitki besleyici
maddelerin bir veya birkaçı bakımından kifâyetsiz hâle gelir. Azot eksikliğine tabiî olarak çok rastlanır.
Bunun dışında fosfat, potasyum eksikliğiyle kumlu ve alkali topraklarda demir, çinko, mangan ve bakır
eksikliği görülebilir. Yağışlı bölgelerdeki kalsiyum ve magnezyum eksikliği kireç ve kireçtaşı kullanılarak
kolayca giderilebilir.

İklimin toprak özelliklerine tesiri-alkali ve tuzlu topraklar: Yağışlar toprak içinde ana
kayadan gelen tuzların çözünerek toprağın derinliklerine ve uzaklara taşınmasına sebep olur. Yağışların
az olduğu bölgelerdeyse toprak minerallerin bozunma ve çözünmesi azalır, toprak alkalinitesi artar ve
organik faaliyet azalır. Montmorillonit minerali miktarı artar, zirâî verimlilik düşer. Sulama ve azotlu
gübreleme iyi netice verebilir.

Yağışlı sıcak bölgelere doğru gidildikçe toprakta kimyevî bozunma ve yıkanma artar, bazlar ve silis
azalır. Kaolinit mineralleri, demir ve alüminyum oksitleri artar, katyon değiştirme kapasitesi, verimliliği
ve yıkanma sonucu organik madde miktarı azalır. Bu organik topraklar nehir sularıyla taşınarak aşağı
mecralarında ve deltalarda çok verimli topraklar meydana getirirler. İyi korunur ve dikkatlice kullanılırsa
çok yüksek verime sâhip olurlar.

Kozalaklı bitki örtüsünün bol bulunduğu serin ve soğuk bölgelerdeyse dökülmüş çam iğnelerinin
(yaprakların) arasından süzülen yağış suları asidik ve bu sebeple çözücü hassa kazanır, üst A zonundaki
alkalikleri çözerek B zonuna götürür. A zonu silis bakımından zengin, açık renkli bir tabaka hâline gelir.
Kaolin bakımından zengin, besleyici madde bakımından fakir olan bu topraklar iyi gübreleme ve
alkalilerin ilâvesiyle verimli hâle getirilebilir.

Yağışların az, iyon değiştirme kapasitesinin düşük olması hâlinde topraktaki sodyum karbonat,
sodyum hidroksit teşekkülüne ve toprağın alkalinitesinin artmasına sebep olur. Ayrıca yıkanmanın az
olduğu kurak yerlerde veya yıkanmış tuzların biriktiği bölgelerdeyse tuzluluk artar. Bu tuzlar sodyum
klorür ve sülfat gibi alkali olmayan türdendir. Sulanan toprakta ayrıca kurutma yeterli değilse tuz
birikimi meydana gelir, flokulasyon artar ve toprak ağırlaşır.

Toprak mikrobiyolojisi ve faunası: Toprak içinde ve üstünde yaşayan canlılar da, hayatiyetini
sürdüren canlı bir varlıktır. Bir fiske toprakta milyarlarca heterotrof (karbonu ve enerjilerini topraktaki
organik maddeden alan) ve ototrof (karbonu topraktaki havanın karbondioksidinden ve enerjilerini basit
kimyevî maddelerin oksitlenmesiyle temin eden) türden milyarlarca mikroorganizma bulunur.

Toprağın verimliliğine içindeki bakteriler, mantarlar, aktinomisetler, yosunlar (alg) ve protozoalar
önemli derecede tesir ederler. Canlı miktarı katî bir ölçü olmamakla birlikte mikroorganizma muhtevâsı
fazla olan toprakların umûmiyetle daha verimli olduğu bilinmektedir. Mikroorganizmalar toprağı
geliştirmek için ilâve edilen yeşil gübre (toprak besleyici bitkilerin artıkları), hayvan gübresi ve bitki
artıklarını parçalarlar. Bu maddelerin içindeki karbonhidratlar, bakteriler, mantarlar (küfler) ve
aktinomisetlerin gıdâsı durumundadır. Bunlar ise büyümek için toprakta nitrat ve amonyak içindeki
azotu kullanır. Böyle bir durumda bitkiler için gerekli azotun bir kısmı, mikroorganizma tarafından
harcandığından azot harcayan türün az olması uygundur. Nitratlar çözünürlükleri sebebiyle topraktan
yağış sularıyla uzaklaşır. Bunun için kompost (hayvan gübresi, bitki artığı ve kireçtaşı karışımı) ve sun’î
nitrat, fosfat ve sülfatlı gübrelerle toprağın desteklenmesi verime müspet yönde tesir eder.

Organizma faaliyeti neticesinde meydana gelen karbondioksit veya hidrojen sülfür toprak içinde
zayıf ve kuvvetli asitleri teşekkül eder. Bu asitlerse ana kaya parçalarındaki mineralleri, çözer ve
bitkilerin kullanabileceği hâle getirir.

Ayrıca bitkiler havadaki serbest azotu kullanamadığı halde bâzı bakteriler havanın azotunu
bitkilerin ve diğer mikroorganizmaların kullanabilecekleri bileşikler hâlinde bağlar.

Topraktaki alglar (yosunlar) da karbondioksit ve azotlarını havadan alarak magmatik kayalar
üzerinde bile hayâtiyetlerini devam ettirebildiklerinden önemli azot bağlayıcı organizmalardır.
Büyüklükleri hacimce bakterilerin yaklaşık üç katıdır, fakat sayıları çok daha azdır.

Mantar türü canlılar bitki köklerinin gıdâları daha kolay emmesini ve toprak içinde bir ağ teşkil
ederek boşluklu ve su tutucu yapısını korurken suyla sürüklenmesine de mâni olurlar.

Protozoa dışındaki omurgasızlardan en çok solucanlar ve çok ayaklılar bulunur ve iyi
havalandırılmış verimli topraklarda mevcut hayvânî maddenin % 90’ını teşkil ederler. Bâzı küçük
solucanlar veya kurtçuklar bâzı bitkilere zararlı bâzılarına ise zararsızdır. Yumuşakçaların sayısı fazla
değildir; bâzı türleri canlı bitkiyle beslenmekle birlikte çoğu çürümekte olan organik kalıntılarla
beslenirler. Solucanlar veya toprak kurtları bilhassa hayvan gübreli topraklarda çok bulunur. Toprak
içinde açtıkları delikler toprağın su emme ve tutma kâbiliyetini arttırır ve havalanmayı kolaylaştırır.
Toprağın alt tabakalarını satha taşıyarak karışmasını temin eder.

Örümcek, çekirge ve keneler gibi araknidler (örümceksiler)de bâzan bitkilere zararlı olmakla
birlikte toprağın boşluk karakteristiklerini iyileştirici tesirleri vardır. Topraktaki çok ayaklılar yanında
karıncalar, termitler, sinek lavraları da bol miktarda bulunur.

Toprak faunasının toprağın yapısında ve verimliliğinde ve bitki patolojisinde önemli rolü vardır. Bir
taraftan organik bozunmaları ve sentezleri hızlandırıp toprağın boşlukluluğunu arttırarak faydalı olurken,
bâzı bitkilere zarar da verebilirler. Bir toprağın zirâî durum ve değeri faunasıyla yakından alâkalıdır.

Toprağın verimliliği: Toprağın verimliliği bulunduğu iklim şartları ve belirli işletme altında bir
bitkiyi veya zaman içinde ardarda bir seri bitkiyi yetiştirebilme kâbiliyetidir. Toprağın işletilmesi
sürülerek işlenmesi, ekin, hasat ve mahsulün elde edilmesi için toprağa gübre gibi kimyevî maddelerin
katılmasından meydana gelir. Toprak, iyi sürülür, birbiri ardınca uygun bitkiler yetiştirilir ve gübrelenirse
verim yükselir ve toprak giderek gelişir. Meselâ mısır, yulaf, yonca ile birlikte münâvebeli olarak ekilip,
uygun işleme ve gübreleme yapıldığında verimliliğin zamanla arttığı görülmüştür.

Toprak erozyonu ve korunması: Toprağın erozyonu rüzgâr veya suyla taşınıp götürülmesidir.
Toprağın bulunduğu arâzinin meyline, bitki örtüsüne, işlenme şekline, yağış ve rüzgâra bağlı olarak
zirâata uygun topraklar bulundukları yerden başka yerlere, meselâ denizlere, taşınırlar. Türkiye’de her
yıl bir Kıbrıs Adası büyüklüğündeki toprağın erozyonla kaybolduğu söylenir. Orman ve diğer bitki örtüsü
erozyonu azaltır. Akışa geçen yağış suları toprakta önce ince derecikler açarlar. Daha ileri erozyon
safhalarında bu derecikler genişler ve toprak azalır. Sürüldüğü zaman ortadan kalkan derecikler
yağışlarla yeniden teşekkül eder. Toprağın çok geçirimli olması hâlindeyse derecikler teşekkül etmez,
erozyon gözle görülmeden ilerler.

Arâzi şekli ve iklimin durumu gözönünde bulundurularak erozyondan korunma ve erozyonu
azaltmak için uygun tedbirler tespit edilebilmektedir. Bâzı bölgelerin ormanlık, bâzılarının çayırlık olarak

bırakılması hâlinde üzerinde zirâat yapılabilecek arâzinin toprak tabakası muhâfaza edilebilmektedir.
Ayrıca sürme istikâmetinin arâzi meyline dik istikâmette seçilmesi ve taraçalama da çok önemlidir.
Toprağın yağış ve rüzgârla taşınmaması için ormanların yangına karşı korunması, hattâ arttırılması ve
hasattan sonra tarlanın yakılmaması gerekir.

Sürme sırasında gevşetilen toprak kalınlığı da bitkiye yetecek kadar olmalı, fazla derin
olmamalıdır. Yağış sularını boşaltan hendeklerin yeterince geniş ve içlerinin çimen örtülü olması,
boşaltılan suyun akış hızını azaltıcı tedbirler, suyun seviye kaybettiği yerlerde oyulmaya mâni olacak
tahkimâtın yapılması hâlinde erozyonun büyük ölçüde önü alınmış olur.

Rüzgâr erozyonunun önlenmesi için toprak bitki örtüsünün korunması ve sürme sırasında sapların
da toprak içinde bırakılarak onu takviye etmesi faydalı olmaktadır. Toprak sathının pürüzlendirilmesi,
rüzgâra dayanıklı büyük toprakların teşekkülünün temini yoluyla taşınma yavaşlatılmış, çökelme
arttırılmış olmaktadır.

Rüzgâr kırıcı her çeşit mânia, sürüklenmekte olan toprak zerrelerinin tutulmasını temin eder,
dağılmasını önler.

Erozyon meselesinin ehemmiyeti sebebiyle her memleket bu mevzû üzerinde çalışan araştırma,
geliştirme ve uygulama teşkilâtları kurmuştur. Türkiye’de de Devlet Su İşleri, nehir yatakları
düzenlenmesi ve barajlar yaparak enerji istihsâli yanında erozyondan korunma bakımından da büyük
hizmetler yapmaktadır.

TOPRAK HUKÛKU

Alm. Landrecht (n), Fr. Droit Foncier (m), İng. Land law. Bir devletin sınırları içindeki toprakların
mülkiyetini ve kullanılmasını düzenleyen hukuk dalı. Arâzi ve onunla ilgili hukûkî müeyyide ve kuralları
ortaya koyar.

Toprak hukûku, diğer birçok hukuk dalını yakından ilgilendirmektedir. Doğuşundaki gâyesi
îtibâriyle bir kamu (amme) hukûkudur. Toprakla ilgili alım-satım, kirâ, rehin (ipotek) gibi sözleşmelerin
hukûkî müeyyidelerini düzenlemesi bakımından da bir özel hukuk niteliği arz etmektedir. Fakat devlet
tarafından dağıtılan toprakların belli bir müddet satılamaması veya kirâya verilememesi şartı her zaman
konulabilmektedir. Bundan dolayı toprak hukûku tam bir özel hukuk niteliği de taşımamaktadır.

İnsanlarla toprak arasındaki ilişki, insanlık târihiyle başlar. İlk insan Âdem aleyhisselâmdan beri
toprak, insanın bir ihtiyaç maddesidir. Bu ihtiyacın elde edilmesi ve kullanılması, zaman zaman insanlar
arasında bir takım ihtilâfların doğmasına ve çeşitli harplerin yapılmasına sebep olmuştur. Bir toprağa
sâhip olmak hakkı ve bu hakkın kimseye zarar vermeden kullanılması her devirde bir hukûkî
düzenlemeye ihtiyaç göstermiştir. Gerek devletlerle fertler arasında ve gerekse fertlerin birbirleriyle
olan münâsebetlerinde ihtiyaç hissettikleri bu hukûkî düzenlemelerin hepsine birden “Toprak Hukûku”
demek mümkündür.

Bir toprağın mülkiyetine sâhip olunması, devletin veya fertlerin sâhip olduğu bu toprağın
kullanılması ve hattâ veriminin arttırılması için bir takım yeni usûllerin konulması, her devirde toprak
hukûkunun konusu olmuştur. Düşmanla yapılan harplerde ele geçen toprağın mülkiyetinin veya sâdece
tasarrufunun taksimi, bataklık gibi ölü arâzilerin kullanılır hâle getirilmesi için bir takım kânunî
müeyyideler konulmuştur. Zaman zaman devlet tarafından, fertlere toprak dağıtılması ve bunun
kullanılması usûlleri de toprak hukûkunun içinde yer almaktadır.

Toprak hukûkuyla ilgili en eski düzenleme Roma Hukûkunda görülmektedir. Bu devletin toprak
hukûkunu düzenleyen hukûkî müeyyideler, sistemli ve pratik değildi. Sık sık değişiklik gösteriyor ve
başa geçen her imparatorun arzusu istikâmetinde şekil alıyordu. Toprak hukûkuna âit, ilk sistemli ve
devamlılık arz eden hukûkî düzenleme İslâm dîniyle ortaya konmuştur. Peygamberimiz ve O’nun dört
halifesi devrinde, harplerde ele geçen toprakların dağıtım ve kullanılmasını düzenleyen hukûkî
müeyyideler yürürlüğe girmiştir. Bilhassa hazret-i Ömer devrindeki düzenlemeler daha da geliştirilerek,
Osmanlı Devletinin bütün topraklarında altı yüz sene yürürlükte kalmıştır.

Roma’da Toprak Hukûku:
Bütün Roma toprakları için “Terra” ifâdesi kullanılırdı. Terra, zirâate elverişli olan ve olmayan
bütün toprağı ifâde ederdi. Roma’da genellikle zirâate elverişli topraklar dağıtılırdı. Fakat, ölü toprakların
dağıtıldığı da görülmüştür. Devlet bunları “ihyâ usûlü” ile, yâni fertler tarafından zirâate elverişli hâle
getirmeleri şartıyla dağıtırdı. İhyâdan sonra ihyâ eden kişi mahsulden bir miktarını vergi olarak (arâzi
vergisi) verirdi. Terra’ya, kimsenin mülkiyetinde olmayan yerler, bataklıklar, mer’alar da dâhildi.
Roma’da bir de Ager denilen toprak grubu vardı. Ager, zirâate elverişli olan veya üzerinde zirâat
yapılan toprakları ifâde ederdi. Gerek devlete âit olsun, gerek ferdî mülkiyete ve hattâ yabancı şahıslara

âit olsun, zirâate elverişli bir toprak Ager idi. Ager toprak üç çeşitti: Ager publicus, Ager privatus ve
Ager redditus.

Ager publicus: Devlete âit olup, zirâat yapılabilen arâzidir ki, herşeyden evvel toprak dağıtımında
esas olan topraklar bunlardır. Ager publicus, ücret mukâbili fertlere satılıp, husûsî mülkiyete
geçirilebilirdi. Satışı Quastorlar yaptığı için, bu şekilde ferdî mülkiyete geçen arâziye Ager Quaestorius
denirdi.

Ager privatus: Ferdî mülkiyete âit olan bir zirâate elverişli topraktır. Toprak konumlarıyla bu tip
topraklar da ücret mukâbili sâhiplerinden alınarak topraksız vatandaşlara verilirdi.

Ager redditus: Roma Devleti fethettiği yerlerdeki zirâate elverişli arâziden bir kısmını oranın
halkına bırakmaktaydı. Fethedilen devlet arâzisinin bir kısmı o devlete tâbi fertlerin husûsî
mülkiyetindeyse, bu mülkiyete dokunmazlardı. Yabancı mâliklerin elinde bırakılır ve zirâate devam
etmelerine müsâade edilirdi.

Roma’da ilk defâ “Spirius Cassius” ToprakKânunu çıkarıldı. Daha sonra birçok Toprak Kânunu
çıkarıldı. Bunların en önemlilerinden biri de “Sezar Kânunu” idi. Bu kânuna göre toprak dağıtımı en az
üç çocuğu olan âilelere yapılacaktı.

İslâmiyette Toprak Hukûku:
İslâm dîninin kendine has toprak hukûku terim ve ıslahatları vardır. Husûsî mülkiyete asla
dokunulmamış, ancak ondan arâzi vergisi yerine öşür veya haraç alınmıştır (Bkz. Haraç, Öşür). Mevat
(ölü) arâziler hâriç hiçbir toprak öşür veya haraçsız olamaz ve bir arâziden ya öşür veya haraç alınırdı.
Harple ele geçirilen toprağın beşte biri beytülmâlın (hazinenin) olur. Geri kalana üç türlü işlem
uygulanırdı:
1. Askere veya başka Müslümanlara taksim edilirdi. Böyle topraktan, her sene öşür alınırdı.
2. Toprak, gayri müslim vatandaşların elinde bırakılır. Bu topraktan haraç alınırdı. Hazret-i Ömer
devrinde, fetihler artmış, devletin sınırları genişlemiş ve halkın refah seviyesi artmıştır. Sevâd arâzisi
(Mezopotamya) fethedilince, hazret-i Ömer Eshâb-ı kirâmı topladı. Onlarla istişâre etti. Kur’ân-ı kerîmin
Haşr sûresi 7, 8, 9. âyetlerinden delil getirerek arâziyi başkalarına dağıtmadı. Eski sâhipleri olan gayri
müslimlerin elinde bıraktı. Arâziye de haraç vergisi koydu.
3. Devlet reisi toprağı kimseye vermeyip, beytülmâle verirdi. Böyle toprağa mîrî toprak da denir.
Öşürlü veya haraçlı toprağın sâhibi ölüp, hiç vârisi kalmazsa bu toprak beytülmâlın olurdu. Mîrî toprak

olurdu. Peşin parayla çiftçiye veya gayri müslim vatandaşlara kirâya verilirdi. Kirâları asker ve subaylar
alırdı. Kirâ almak hakkı bulunan askere Timarcı, subaylara Zâim denirdi. Askerin toprağına Timar,
subay toprağına Zeâmet, paşa (general) toprağına Hâs denirdi. Beytülmâle âit mîrî toprakları tapuyla
kirâlayanların, her sene timarcılara verdikleri mahsûlün onda birine öşür denilmekteyse de, bu verilenler
öşür olmayıp kirâ idi. Son zamanlarda mîrî arâzinin çoğu, devlet tarafından vakfedilmiş veya millete
satılmış, her iki şekilde, öşürlü olmuştu. Böylece, Anadolu ve Rumeli’deki toprakların hemen hepsi öşürlü
olmuştur. Her tarladan öşür veya haraçtan birini vermek lâzımdı.

İslâm hukûku prensiplerine göre idâre edilen Osmanlı Devleti bugünkü batı toprak sisteminden
oldukça farklı ve araştırmacıların son derece dikkatini çeken bir toprak sistemine sâhipti.

Osmanlı zamânında beş türlü toprak vardı:
1. Milletin mülkü olan topraklar olup, pek azı haraçlı, pekçoğu öşürlüydü. Mülk olan toprak dört
kısımdı. Birincisi; köy, şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup, yarım dönümü geçmeyen ve öşürlü
veya haraçlı olan yerlerdi. İkincisi, halifenin izniyle millete satılan ve mahsûlünden öşür verilen mîrî
tarla ve çayırlardı. Üçüncüsü öşürlü, dördüncüsü haraçlı topraklar olup, bunlar yarım dönümden büyük
tarlalardı.
Bu dört çeşit toprağı, sâhibi satabilirdi. Vasiyet edebilirdi ve vârislerine, ferâiz bilgisine göre taksim
olunurdu. Halbuki mîrî toprakları peşin para verip tapuyla kullanan kimseler ölürse, bu toprakların
parasından borcu ödenmez. Vasiyet edemez. Vârislerin malı olamaz. Bu topraklar kurban nisabına
katılmaz. Satılmaz. Yalnız, izinle, para karşılığı, başkasına devir olunabilir. Mîrî toprağı kirâlayan kimse,
her şey ekebilir veya kirâyla başkasına ektirir. Üç sene boş bırakılan toprak başkasına verilir. Kirâcı,
mîrî toprağa ağaç, asma gibi şeyleri izinsiz dikemez. İzinsiz, binâ da yapamaz. Meyyit gömülmez. Mîrî
toprak, tapuyla kirâlamış olanın mülkü olamaz. Bu kimseler kirâcıdırlar. Bu kimse vefât edince, toprağın
vârisine kirâya verilmesi âdet olmuştur. Bu, vârisin şer’i hakkı olmayıp, devletçe yapılan bir ihsandır.
2. Vakıf topraklar olup, öşürlüydü.
3. Umûma terk edilen meydanlar, çayır ve benzerleriydi.
4. Beytülmâlın ve hiç kimsenin olmayan dağlar, ormanlar gibi yerler olup, buraları işletip mahsûl
alan Müslüman öşür verirdi.
5. Mîrî topraklar. Memleketin çoğu böyle olup, kirâya verilirdi. Sonraları çoğu millete satıldı. Öşürlü
toprak oldu.

Dirlik sistemi: Mîrî topraklar, Osmanlı Devleti döneminde oldukça ilgi çekici bir sistemle
işletilmiştir. Dirlik sistemi denilen bu usûl şöyle doğmuştur:

İslâmiyetin doğuşundan beri fethedilen arâzinin rekâbesi (mülkiyeti) Devlet Hazinesine
“Beytülmâle” kalıyordu. Hükümet bu arâzinin sâdece kullanılmasını fertlere bırakabiliyordu. Osmanlı
Hükûmeti, toprakların fertler aracılığıyla işletilmesini “dirlik sistemi” ile hâlletmiştir. Bu şekilde teşekkül
eden dirlikler beş kısımdı:

1. Hâs: Senelik hâsılatı 100.000 akçeden fazla olan dirlik. Pâdişâha mensup büyük zevâtla
vezirlere ve beylerbeylerine âit olurdu. Her hâs sâhibi, her 5000 akçe için bir cebeli, yâni savaşa hazır
mücehhez (teçhizâtlı) asker çıkarmakla mükellefti.

2. Zeâmet: Hâsılatı 20.000’den 100.000 akçeye kadar olan dirlik. Her 5000 akçe için bir cebeli
çıkarmakla mükellefti.

3. Timar: Hâsılatı 3000 akçeden 20.000 akçeye kadar olan dirlik. İlk 3000 akçeye müstesna her
3000 akçe için bir cebeli yetiştirmekle mükellefti.

4. Yurtluk: Tersâne mensuplarını, yâhut bir kalenin muhâfızlarını veya bir kasaba veya şehir
memurlarının açıklarını karşılamak için verilen dirliklerdi. Sâhibinin iki veya daha çok bölgenin öşürünü
tahsil yetkisi vardı.

5. Ocaklık: Asıl îtibâriyle yurtluktan farklı olmayıp, ocaklık sâhibi öşür vergisi yanında gümrük
gibi bâzı resim ve vergilerin de toplanmasına yetkiliydi.

Gerek yurtluk ve gerekse ocaklık verilmesi, hudutları muhâfaza ve bilhassa âni savaşta, ordu
gelinceye kadar mücâdele veya asıl ordu yetişince ona iltihâk ederek onunla berâber nihâî zafere kadar
harbe iştirakten ibâretti.

Dirlik sâhiplerinin yetkileri: Dirlik teşkilâtında hak sâhiplerine “sâhib-i ard” yâni toprak sâhibi
denirdi. Bunlar, o dirliğe dâhil olanlardan biri arâzisini satacak olursa, bu satışta tapu memuru vazifesini
görürdü. Sâhib-i ard, öşrü kendisine tahsis edilen toprakları, reâyânın (bu toprakları ekip biçen halkın)
vazifesini yapmadığı zaman hükümdara vekâleten onun elinden alıp, başka birisine verebilirdi.

Dirliklerin çöküşü ve ilgâsı: Devlete büyük faydaları olan Dirlik Teşkilâtı, Üçüncü Sultan
Mehmed Han devrinden îtibâren zayıflamaya başladı. Bunun sebebi, dirlik sâhiplerine normal (asker)
yetiştirme külfeti dışında başka mükellefiyetler yüklenmesi olmuştur. Bu çok önemli müessesenin islâhı
yoluna gidilmişse de bir türlü düzeltilemedi. Nihâyet 1839 târihli Tanzimat Fermânı ile bütün dirlikler

kaldırıldı. Bu fermanla, memur maaşlarının hazîneden verileceği îlân olundu ve mevcut dirliklerin sâhib-
i arzlarını mağdur etmemek için dirliklerin hâsılatı, kayd-ı hayat şartıyla onlar lehine gelir olarak maaş
şeklinde bağlandı.

Daha sonra 1858 (H. 1274) târihli “Arâzî Kânunu” çıkarılmıştır. Bu kânundan önce Hicrî 892
senesinde hazırlanmış olan “Hüdâvendigar Livâsı Kânunnâmesi”, Hicrî 922 târihli “Biga LivâsıKânunu”,
Hicrî 935’te hazırlanmış olan “Kânun Livâ-i Aydın” ve Hicrî 935 senesinde yürürlüğe konulan “Kütahya
Livâsı Kânunu” vardı.

1858 târihli Arâzi Kânunnâmesi hazırlanırken, 1849 târihli Ahkâm-ı Mer’iyeden oldukça istifâde
edilmiştir. 1858 târihli Arâzi Kânunnâmesi Osmanlı Devleti dönemindeki beş sınıf toprak rejimini aynen
almıştır. Bunlar; mülk topraklar, mîrî topraklar, vakıf topraklar, metrûk (terkedilmiş) topraklar ve ölü
topraklardır.

1858 Arâzi Kânunnâmesi’nin yanında daha sonra birçok kânun çıkarılmıştır. Bu kânunlar doğrudan
doğruya toprak kânunu sayılmakla berâber, toprak konusuna ilişkin bâzı hükümler ihtivâ ediyorlardı.

Cumhûriyet Döneminde Toprak Hukûku:
1937 târihli “Göçmen Olarak Nakledilenler ve Muhtaç Çiftçilere Tohumluk ve Yemlik Dağıtılması
Hakkında Kânun”, 1941 târihli “Çiftçi Haklarının Korunması Hakkında Kânun, 1945 târihli “Çiftçiyi
Topraklandırma Kânunu” bu dönemin başlıca kânunlarıdır.
1945 târihli Çiftçiyi Topraklandırma Kânunu, Cumhûriyet döneminde toprak ve tarım reformuna
ilişkin ilk kânundur. Bu kanun 1973 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Bu kânunun uygulama şeklini
göstermek için, 1947 senesinde “Çiftçinin Topraklandırma Nizamnâmesi” çıkarılmıştır. Kânunun 35.
maddesi arâzinin dağıtılış sırasını göstermiştir. Şöyle ki; önce çocuk sâhibi olanlar, sonra da sırasıyla,
evi ve yeter sayıda üretim aracı bulunanlara, evi olup, yeter üretim araçları bulunmayanlara, yeter
üretim aracı bulunup da evi olmayanlara toprak verilecektir.
Kânunun 34. maddesindeyse kimlere toprak verileceği belirtilmiştir. Bunlar; kendisinin ve âilesinin
hiç arâzisi olmayıp, başkasının arâzisinde ortakçılık ve kirâcılık yapanlar, arâzisi olup da kendisine
yetmeyenler, Tarım Okullarından ve Veteriner Fakültelerinden veya Akademilerden veya Tarım
Bakanlığınca tanınmış olan okulların birinden mezun olup da arâzisi olmayanlar veya yetmeyenler, tarım
işçiliğiyle geçinenler, âile dışında kalmayı tercih edenler, fürû’lar (âit soylar), göçebeler, göçmenler ve
göçücülerden çiftçi olanlar.

Kânunda dağıtılacak toprakların türleri, topraklandırmada tâkip edilecek usûlle kamulaştırmada
tâkip edilecek usûl de açıkça belirtilmiştir.

Tarım ve toprak reformu konusunda evvela 1972 senesinde “Toprak ve Tarım Reformu Kânunu”
çıkarıldı. Fakat bu kânun Anayasa Mahkemesi tarafından iptâl edildi.

TOPRAK MAHSULLERİ OFİSİ (TMO)

Tahıl üreticisini ve tüketicisini korumak için piyasayı düzenlemek maksadıyla faaliyet gösteren,
sorumluluğu sermâyesiyle sınırlı olan bir iktisâdî devlet teşekkülü. Temmuz 1938’de 3491 sayılı kânunla
kurulan Toprak Mahsülleri Ofisinin yapısı 8 Haziran 1984’te 233 sayılı kânun hükmünde kararnâmeyle
yeniden düzenlendi. Tarım Bakanlığı ve Orman ve Köyişleri Bakanlığıyla ilgili bir kuruluştur.

Toprak Mahsülleri Ofisinin çok geniş kuruluş ve çalışma alanı vardır; tahıl alış ve satış fiyatlarını
tespit eder, tahıl ve pirinç alır satar, gerekli durumlarda bakliyat ve yağlı tohumlar piyasasını düzenleyici
tedbirler alır. Buğday ve pirinç ithal ederek iç piyasaya sürer. Un ve ekmek fabrikaları kurar, işletir.
Tahılların korunması ve temizlenmesiyle ilgili silo vb. tesisleri kurar, işletir. Afyon ve uyuşturucu
maddeler üzerindeki devlet tekelini sürdürerek bu maddelerin alım, îmâlât ve satış işleriyle uğraşır.
Ayrıca tohum iyileştirme ve dağıtımı, ilâçlama ve araştırma gibi çeşitli vazifeleri yerine getirir.

Toprak Mahsülleri Ofisinin merkez teşkilâtı; yönetim kurulu ve genel müdürlükten, ana hizmet
birimleri de alım muhâfaza dâiresi, ticâret dâiresi ve nakliye dâiresi başkanlıklarından ibârettir.
Kuruluşun taşra teşkilâtıysa 12 bölge müdürlüğü, 73 şûbe müdürlüğü ve 246 ajans müdürlüğünden
meydana gelmiştir (1994). Bölge müdürlükleri Ankara, İstanbul, Afyon, İzmir, Kayseri, Konya,
İskenderun, Samsun, Erzurum ve Diyarbakır’da bulunmaktadır. 1985 yılından îtibâren eski tesislerin
yenilenmesi ve yeni tesislerin inşâ edilmesi neticesinde yaklaşık 2 milyon ton olan depolama kapasitesi,
4 milyon tona çıkarılmış olan kurumun, çeşitli kuruluş ve şirketlerle ortaklıkları vardır. Alkaloit
Müessesesi ve Azmi Milli T. A.Ş. (Aksaray), GüneşSigorta (İstanbul), Bumaş (Karaman), Migros
(İstanbul), Tungas (Tunceli), Ankara Halk Ekmek Fabrikası, Yem Sanâyii (Ankara) ve Gima (Ankara) bu
kuruluşlardandır (1994).

TOPRAK REFORMU

Alm. Bodenreform, Fr. Réforme Agraire, İng. Land Reform. Bir ülkedeki tarım arâzileri üzerinde,
mülkiyet veya kullanma biçimiyle ilgili olarak yapılan planlı ve programlı değişiklikler. Hükümetler veya

topluma hâkim sınıf ve gruplar tarafından yapılan toprak reformu çalışmaları târihin ilk devirlerinden
beri olagelmiştir. Peygamberlerin bildirdikleri hak dinden ayrılan insanların başına geçen zâlim idâreciler
insanları köle olarak çalıştırmışlardır. Ekip diktikleri topraklar üzerinde mülkiyet hakkı iddia etmeleri bir
tarafa, karınlarını bile doyuramadıkları zamanlar olmuştur. İnsanları köleleştirerek sömüren bu zalim
diktatörleri devirmek, onların uyguladıkları baskı ve zulme son vermek için büyük direniş ve ihtilal
hareketleri ortaya çıkmıştır. Bu hareketler neticesinde ortaya çıkan durumlar veya hükümetlerin aldıkları
kararlar üzerine toprak reformu uygulamalarına gidilmiştir.

Târihte uygulanan ve bilinen en eski toprak reformu M.Ö. 6. yüzyılda Atina’da yapıldı. Solon’un
önderlik ettiği bu reformlar, köylüleri borçlarına karşı ipotek etme ve alacakların hizmetinde çalışma
mecburiyeti getiren uygulamaya son verildi. M.Ö. 2. yüzyılda Roma’da Gracchus Kardeşler öncülüğünde
gerçekleştirilen toprak reformundaysa, soylular sınıfının elinde bulunan topraklar halka dağıtıldı. Bir
kişinin sâhip olabileceği toprak mülkiyetine asgarî ve âzamî sınırlar getirildi. Fakat bu uygulama çok kısa
zamanda tersine dönüp, tarım arâzileri yüzyıllar boyunca büyük toprak sâhiplerinin elinde kaldı. Ortaçağ
boyunca Avrupa’da hüküm süren Feodalizm (derebeylik) ve kilise hâkimiyetine dayanan mutlakiyet
idâreleri Fransız ihtilâliyle yıkılırken, serflik (kölelik) kurumları da tasfiye edildi. Rahiplerin ve ülkeden
kaçan kimselerin topraklarına el konarak parçalanan arâziler açık artırmayla satıldı. Böylece küçük âile
çiftlikleri kuruldu.

İlmî ve teknolojik gelişmeler neticesinde köylerden büyük şehirlere akın olması sebebiyle, diğer
Avrupa ülkelerinde toprak reformunun daha sancısız biçimde gerçekleşmesi sağlandı. İsveç, Danimarka,
Almanya, İtalya gibi Avrupa ülkelerinde 19. yüzyılda, İrlanda da ise 20. yüzyılın başlarında toprak
reformu tamamlanabildi. Rusya’da 1861’de Çar II. Aleksandr’ın çıkardığı bir fermanla toprak reformu
teşebbüsünde bulunulduysa da hedeflenen netice elde edilemedi. 1917’de meydana gelen Bolşevik
ihtilâli sonrasında bütün topraklar kollektifleştirme adıyla devlet tekeline geçti. Toprağa bağlı insanları
köleleştiren bu sistem birçok sosyal rahatsızlığa sebep oldu. Meydana gelen kıtlıklar sebebiyle
milyonlarca insan öldü. Sovyet Rusya’nın peyki durumunda olan ve sosyalist sistemi benimseyen
ülkelerde yapılan toprak reformu çalışmaları da birçok huzursuzluklara sebep oldu.

Meksika’da yapılan toprak reformu beklenen neticeyi verdiyse de birçok Latin Amerika
ülkesindeyse istikrarsızlığa ve dış müdâhalelere yol açtı. 1952 senesinde Mısır’da geniş çapta
gerçekleştirilen toprak reformu, sanâyinin azgelişmişliği sebebiyle ekonomik yönden fazla fayda

sağlamadı. Diğer Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin çoğunda da bağımsızlık hareketleri veya
ihtilallerden sonra toprak reformları uygulandı. Etiyopya ve Mozambik köklü toprak reformlarına
giriştiler. Bu ülkelerde toprağın mülkiyeti devlet tekeline alınırken toprağı işleyenlerle onların
mirasçılarının tasarruf hakkı teminata bağlandı. Çin’de komünist idârenin hâkim olmasından sonra
toprak reformu yapıldı.

Osmanlı Devleti zamânında beş çeşit toprak vardı:
1. Mülkiyeti millete âit olan topraklar olup, bir kısmı haraçlı, pekçoğuysa öşürlü(uşurlu) idi. Mülk
olan topraklarsa dört kısımdı. Birincisi; köy, şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup yarım dönümü
geçmeyen yerlerdir. Bunlar mîrî toprakken halîfenin izniyle millete satılmış yerlerdir. İkincisi halîfenin
izniyle millete satılan mîrî tarla ve çayırlardır. Üçüncüsü uşurlu, dördüncüsü haraçlı topraklardır. Bu dört
çeşit toprağı sâhibi satabilir, vasiyet edebilir, vârislerine mîrâs hukûkuna göre taksim olunur.
2. Beytü’l-mâla yâni devlet hazînesine âit olan topraklar. Bu topraklara mîrî topraklar denir.
Memleketin çoğu böyle olup, kirâya verilirdi. Sonraları çoğu millete satıldı. Bu toprakları, kirâ verip
tapuyla kullanan kimseler ölürse mirasçıları taksim edemezler ve satamazlar. Satılmasını, parasından
borcunun ödenmesini vasiyet edemezler. Mirasçılarının malı olmaz. Mîrî toprağı kirâlayan kimse, her
şey ekebilir veya kirâyla başkasına ektirebilir. Üç sene boş bırakılan toprak başkasına verilir. Kirâcı mîrî
toprağa izinsiz ağaç, asma dikemez. İzinsiz binâ yapamaz. Mirî toprak tapuyla kirâlamış olanın mülkü
olmaz. Bu kimseler kirâcıdırlar. Bu kimse ölünce toprağın mirasçısına kirâya verilmesi âdet olmuştur.
3. Vakıf topraklardır. Mahsülünden uşur verilir.
4. Umûmun faydalanması için terk edilmiş meydanlar, çayırlar ve benzerleri.
5. Beytü’l-mâlın yâni devletin ve hiç kimsenin olmayan dağlar gibi, ormanlar gibi yerler olup,
buraları işletip mahsül alan kimseler uşur verir.
Osmanlılarda, Kânûnî Sultan Süleyman Han zamânına kadar toprak meseleleri umûmiyetle
fetvâlarla hallediliyordu. Kanûnî devrinde Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi tarafından İslâm hukûkuna
uygun olarak toprak kânunnameleri hazırlandı. Tanzimata kadar bu kânunnâmeler uygulandı. 1839’da
yayınlanan Tanzimat fermanıyla, başka konularda olduğu gibi toprak hukûkunda da birçok mesele çıktı.
Arâzî kânunnâmesi yeniden gözden geçirildi. Yapılan düzenlemeyle Tımar sistemi kaldırıldı. Bu yüzden
halkın mîrî yâni devlet hazinesine âit topraklar üzerindeki haklarını yeniden ayarlamak gerekti. Yeni bir
arâzî kanûnu hazırlamak için Ahmed Cevdet Paşa, Ârif Bey ve Rüşdi Beyden meydana gelen bir

komisyon kuruldu. Bu komisyon daha önceki arâzi kânunnâmelerini, nizamnâmeleri ve fetvâları inceledi.
Zamânın şartları da dikkate alınarak arâziyle ilgili hükümler maddeler hâline getirildi. Kânunnâme
şeklinde düzenlenerek şeyhülislâmın, tanzimat meclisinin, sadrâzamın ve pâdişâhın tasdikinden sonra
6 Haziran 1858’de yürürlüğe girdi. Tanzimat ve Meşrûtiyet devirlerinde bu kânunnâmede belirtilen
esaslara göre toprak reformu yapıldı. Bu kânunnâme 1926 senesine kadar yürürlükte kaldı.
Cumhûriyetin ilk yıllarında köklü bir toprak reformuna gidilmeyerek, 1926’da kabul edilen Türk Medenî
Kânunu’na göre hareket edildi.

1934 senesinde, yurt dışından gelen Türklere toprak vermek gâyesiyle çıkarılan İskân Kânununa
göre 4,6 milyon dönüm toprak dağıtıldı. Türkiye’de köklü bir toprak reformu yapılması gerektiği pekçok
devlet yetkilisi ve politikacı, tarafından söylendiyse de uygulamaya gidilmedi. 1945’te çıkarılan Çiftçiyi
Topraklandırma Kânunu da büyük toprak sâhiplerinin siyâsî baskıları neticesinde ılımlı bir toprak
reformuna dönüştü. Reformla ilgili uygulamalar ancak Demokrat Parti iktidarı döneminde yapılabildi.
Büyük bir kısmı hazine arâzisi olmak üzere 1,5 milyon dönüm toprak dağıtıldı. 1960-1971 seneleri
arasında toprak reformuyla ilgili birçok kânun tasarısı hazırlandıysa da hiçbiri kânunlaşamadı. Haziran
1973’te çıkarılan 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kânunu’nun uygulanması için Şanlı Urfa ili pilot
bölge seçildi. Kânunda belirtilen esaslara göre 1613 âileye âit olan 1,61 milyon dekar arâzi
kamulaştırıldı. Bu arâzinin 231.000 dekarı 1218 âileye dağıtıldı. Ancak Ekim 1976’da Adâlet Partisinin
mürâcaatı üzerine Anayasa Mahkemesi Kânunu iptal etti. Kânunlaştırıldığı halde dağıtılmayan topraklar,
düşük bedellerle eski sahiplerine kirâya verildi. Anayasa Mahkemesinin iptal kararı yürürlüğe girince de
bu topraklar eski sâhiplerine iâde edildi.

Toprak reformu uygulamalarını yürütmekle vazifeli olarak kurulan Tarım Reformu Genel
Müdürlüğü teknik bir birim olarak devam etti. Bu birim mülkiyete müdâhaleye yönelik bir çalışma
yapmaksızın, toprağın verimli olarak işletilmesi, verimliliğin korunarak arttırılması, toprağın erozyonla
kaybedilmesinin önlenmesi için çalışmalar yapılmaktadır.

TOPRAK YEME

(Bkz. Pica)

TORICELLİ, Evangelista

Açık hava basıncı üzerinde yaptığı deneyleriyle tanınan İtalyan fizik ve matematik bilgini. 15 Ekim
1608’de İtalya’nın Faenza şehrinde doğdu. Çocukluğunda matematiğe olan merakıyla dikkatleri çekti.
1627’de Roma’ya giderek, hidrolik ilminin kurucusu ve Galile’nin talebesi olan Benedetto Castelli ile
birlikte çalıştı. 1632’de Galile ile mektuplaşmaya başladı. 1641’de Castelli’nin tavsiyesi üzerine Galile,
Toricelli’yi Tuscany’ye dâvet etti. Galile ile görüştükten birkaç hafta sonra, Galile ölünce, Tuscany büyük
dükü Toricelli’yi onun makâmına tâyin etti.

1644’te geometri ve mekanik üzerinde bir kitap yayınladı. Matematik sahasında mühim bir boşluğu
dolduran bu kitapta aynı zamanda Galile’nin mekanik üzerindeki ilk çalışması, birbirine bağlı cisimlerin
ortak ağırlık merkezleri aşağıya doğru hareket ederken, âni hareket edebilecekleri prensibi bir neticeye
bağlanıyordu. Toricelli bu çalışmalarını yaparken açık hava basıncı üzerindeki deneylerine de devam
etti. Basınçtan faydalanarak, cıva doldurulmuş tüplerle yaptığı deneyler neticesinde deniz seviyesinde
1 cm2ye düşen basıncı 1033 gr/cm2 olarak tespit etti.

Geometri ve mekanik alandaki fikirleriniyse ilk önceleri kimse önemsemedi. Toricelli aynı zamanda
hocası Galile’nin teleskopunu ve kendi mikroskobunu geliştirmeye de uğraştı. 25 Ekim 1647’de
Floransa’da öldü.

Yayınlanmamış olan matematik kitabının kıymetiyse ancak bu yüzyılın başında anlaşılabildi.
Akademik Çalışmalar isimli kitabı ölümünden sonra defâlarca basıldı.

TORİK (Sarda sarda)

Alm. (Grosser) Bonito (m), Fr. Bonite, Sarde (f), İng. (Large) bonito. Familyası: Uskumrugiller
(Scombridae). Yaşadığı yerler: Atlas Okyanusu, Akdeniz ve Karadeniz’de. Özellikleri: Sırtı mavi ve
çizgili, yanları gümüşî renkte bir deniz balığı. Boyu bir metre kadar olabilir. Konservecilikte önemlidir.
Çeşitleri: Denizlerimizde tek türdür. Yaşa göre, kestâne palamudu, çingene palamudu, palamut, torik,
sivri, altıparmak gibi isimler alır.

Uskumrugiller familyasından eti lezzetli bir balık. Torik ve palamut aynı tür balığın farklı yaşlardaki
isimleridir. Sırtı mavimtrak, yan ve karın kısmı gümüşîdir. Tombul vücudu yanlardan basık olup, her iki
uçta daralır. Kafası kabaca sivrilmiş, kuyruk sapı ince uzundur. Göğüs yüzgeçleri bölgesi ufak, sık
pullarla kaplıdır. İki sırt yüzgeci vardır. İkinci sırt ve anal yüzgeci, kuyruğa doğru küçük yüzgeççikler
(pinnul) tâkip eder. Ağzı sivri ve kuvvetli dişlerle kaplıdır. Küçük balıklarla beslenir. Yüzme kesesi yoktur.

Saatte 40 km hızla yüzerler. Palamutların ağızları biraz açık, göğüs yüzgeçleri gerilmiş, sırt yüzgeçleri
kısılmış olarak yüzdükleri görülür. Solungaçlarını havalandırmak ve batmamak için devamlı yüzmeleri
gerekir.

Palamut aslen Akdeniz balığıdır. Belirli aylarda Karadeniz ve Marmara’ya iniş çıkışlar yapar. Mayıs
ortalarından başlayarak haziran sonu veya temmuz başlangıcına kadar ürer. Uskumruların tersine
olarak, Ege ve Marmara’dan Karadeniz’e yumurtlamaya çıkar. Sonra tekrar geldikleri yerlere dönerler.

Bu balığın büyüklüklerine göre her yaşın bir adı vardır. En küçüğü “kestane palamudu”dur. Çifti
450 gram gelir. Sonra “çingene palamudu” adını alır. Çifti 750 grama yaklaşır. Onun da büyüğü
“palamut”tur, 1-2 kg gelir. Palamuda iki yaşında “torik”, üç yaşında “sivri”, daha büyüklerine “piçota”
veya “altıparmak” denir. Beş yaşındaki bir azman torik 10 kiloya yakın gelir.

Palamut denizlerimizde çok tutulan lezzetli bir balıktır. Eti esmerdir. Enine veya uzunlamasına
kesilen dilimler şeklinde kızartılarak yenir. Konservecilikte de önemli bir yer tutar.

TORK

Alm. Kraftmoment, Drehmoment (n); Torsion (f), Fr. Couple (m); torsion (f), İng. Torque.
Kuvvetin tatbik edildiği nokta ile dönme noktası arasındaki mesâfenin kuvvetle çarpımı. Tork, kuvvet-
momenti olarak da adlandırılır. Tork, kuvvetin tatbik edildiği noktalarda gerilme meydana getirerek
dönmeye sebep olur. Bir silindire tanjantından veya bir sisteme herhangi bir yerinden kuvvet tatbik
edilirse tork meydana gelir. Bu silindire birbirine 180° zıt kenarlarından iki kuvvet tatbik edilirse tam
merkeze göre çapla orantılı olarak tork elde edilir. Bir elektrik motor armatürüne manyetik olarak veya
bir buhar türbin rotoruna buharla dönme kuvveti tatbik edilirse, dönmeye sebep olan kuvvet torktan
başka bir şey değildir. Bir şaftta, gerilme kuvvetlerinin şaft kesiti boyunca toplamları şafta tatbik edilen
torku verir.

TORNA

Alm. Dreh-, Drechsel-bank (f), Fr. Tour (m), İng. Lathe. Kesici ucu sâbit tutup, iş parçasını
döndürerek, parçaların talaş kaldırma metoduyla işlenmesini temin eden tezgâh tipi. Kullanılışı çok
eskidir. Günümüzdeki şekillerini 18. asırda almışlardır. Diğer tezgâh tiplerinden hemen hepsinin torna
tezgâhlarından örnek alınarak yapılmış oldukları söylenebilir. Başlıca torna tipleri:

1. Paralel torna (Üniversal torna) tezgâhları,

2. Revolver torna tezgâhları,
3. Otomatik tornalar,
4. Kopya torna tezgâhları.
Paralel torna: Bunlara paralel sıfatı verilmesinin sebebi, kesici ucun esas hareketinin parça
eksenine paralel olmasıdır. İşlenecek parça umûmiyetle iki punta arasında taşınır veya iş mili burnuna
takılan bir aynaya bağlanır. İş parçası puntalar arasına bağlanarak bir fırdöndü yardımıyla
döndürülebildiği gibi, kısa iş parçaları hâlinde iş mili burnuna takılan bir ayna üzerine de tespit edilebilir.
Aynaların birkaç çeşidi vardır. Düz ayna, asimetrik parçaların bağlanmasına yarar. Üç çeneli aynalarda
çeneler tek kumandayla hareket eder.ÊBaşka tip aynalar da mevcuttur. Bunlara ülkemizde Amerikan
aynası adı verilir.
Revolver torna tezgâhları: Bunların paralel tornalardan farkı revolver, yâni dönebilir bir takım
taşıyıcının mevcudiyetidir. Bu dönen takım taşıyıcı genellikle altı köşeli olup, her köşesi üzerine özel
birer tespit tertibâtı yardımıyle ayrı görevleri olan takımlar takılabilir. Gâye; takımları döner kafa
üzerinde hazır bulundurarak takım veya tezgâh değiştirme gibi verimli olmayan zamânı en aza indirmek,
böylece işleme zamânını, dolayısıyle parça mâliyetini azaltmaktır. Ayrıca hazır bulunan birkaç taraflı ve
karşılıklı kalem taşıyıcı yardımıyle iş parçasının çeşitli işleme kademelerini sırayla seri olarak yapmak
mümkündür. Bu tezgâhlar gerek basit, gerekse karışık şekilli parçaların küçük orta ve hatta büyük
seriler hâlinde işlenmesinde elverişlidirler.
Otomatik tornalar: Küçük iş parçalarının, bilhassa çubuk malzemeden hareketle kütle îmâlâtı
için kullanılır. Bu tezgâhlarda parçanın tespiti takım değiştirilmesi gibi zaman kaybına sebep olan
süreleri, el yerine otomatik tertibât kullanıldığından revolver tornalara göre daha kısadır. Ayrıca bir
işçinin birkaç tezgâha aynı anda bakması mümkün olduğundan, işçi ücretinden de tasarruf edilmiş olur.
Otomatik tornalarla pirinç, duralüminyum cinsinden hafif alaşımlar, yumuşak, orta, sert özel çelikler,
otomat çelikleri işlenir. Yarı otomatik tornalar tam otomatik tornalardan daha farklı maksatlar için
kullanılır. Elle tespit edilen parçaların işlenmesi için elverişlidir. Böylece bu tezgâhlar çubuk malzeme
yerine çapları büyük ve karışık şekilli parçaların işlenmesine elverişlidir. Türleri oldukça fazladır.
Kopya torna tezgâhları: Bilhassa kalıpçılıkta yaygın kullanım alanı bulan bir torna çeşididir.
İstenen gravür (oyuntu) sert plastik malzemeden yapılmış örnek form üzerinde referans kalem
dolaşmak sûretiyle kalıp üzerindeki esas form elde edilir. İşleme 1 veya 2-3 ayarla bitirilir.

Bunların dışında düşey torna tezgâhları, ağır torna tezgâhları ve elektronik kumandalı ve yarı
otomatik tezgâhlar seri îmâlât yapan fabrikalarda mevcuttur.

TOROS DAĞLARI

Anadolu Yarımadasının güneyinde, kabaca doğu-batı doğrultusunda geniş yaylar çizerek uzanan
dağ sıraları. Toros Dağları genç kıvrımlı silsilelerden meydana gelmiştir. İlim adamlarına göre, Üçüncü
Jeolojik Zamanın özellikle ortalarında vukû bulan şiddetli kıvrılma hareketleri neticesinde teşekkül
etmiştir. Bu dönem öncesinde bugünkü Akdeniz Havzası ile Alp Dağ sisteminin bulunduğu alanda geniş
ve derin bir tortulaşma ortamı olan, Tetis jeoseklinali uzanmaktaydı. Özellikle İkinci Jeolojik Zamanın
son devri olan Kretase ve Üçüncü Jeolojik Zamanın başlarında bu denizde meydana gelen tortul
katmanlar daha sonra kuzey ve güneyden gelen yan basınçlarla kıvrılarak yükselmişlerdir. Böylece
bugün değişik sıralar hâlinde, yer yer geniş yaylar çizerek kabaca doğu-batı doğrultusunda uzanan Alp
sistemi teşekkül etmiştir.

Akdeniz kıyılarına paralel bir uzanış gösteren Toroslar üç kısma ayrılır: Batıda Antalya Körfezinin
her iki kıyısına paralel sıralar meydana getiren Batı Toroslar; Taşeli Platosunu da içine alacak biçimde
doğuda Zamantı Suyu, Dumanlı Dağ yöresine kadar uzanan Orta Toroslar ve bu sıraların da doğusunda
Tahtalı, Munzur, Karasu-Aras dağlarını içine alan Doğu Toroslar.

Batı Toroslar: Antalya Körfezi batısında uzanan sıraları kabaca kuzeydoğu-güneybatı yönlüdür.
Körfezin hemen batısındaki Beydağları en önemli sıralardır. Göller yöresinde karışık bir görünüm arz
eden sıralar, Beyşehir Gölü ile Antalya Körfezi doğusunda belirgin sıralar hâlindedir. Burada dış
kısımdaki Sultan Dağları, Dedegöl, Akdağ, Geyik Dağı sıraları en önemlileridir. Bu dağların uzanışı
kabaca kuzeybatı-güneydoğu yönlüdür. Antalya Körfezi kuzeyinde Antalya ve çevresini Göller Yöresi ve
diğer bölgelerimize bağlayan eksen üzerinde Çubuk Boğazı, önemli bir geçit sahasıdır. Batı Toroslar
Taşeli Platosuna kadar uzanır ve orada gözden kaybolur.

Orta Toroslar: Taşeli Platosu ile Uzunyayla Platosu arasında kalan Orta Toros sıraları başlangıçta
Göksu Nehri ve kolları tarafından derince yarılmıştır. Orta Toroslarda irtifa kuzeydoğu yönde gittikçe
artar. Toros sıralarının en yüksek noktalarına Bolkar Dağları(Medetsiz 3585 m) ve Aladağlar (Demirkazık
3756 m) üzerinde erişilir. Bu dağlar arasındaki Çakıt Vâdisi ve bu vâdinin batısındaki Külek Boğazı
ilkçağlardan beri önemini muhâfaza eden bir ulaşım yoludur.

Doğu Toroslar: Aladağlar’dan sonra Toros Dağları değişik kollar hâlinde doğuya doğru uzanır. Bu
sıralardan Doğu Anadolu bölgesinin merkezî kesimine doğru uzananlar arasında Tahtalı, Munzur,
Karasu-Aras dağları en önemli silsileler olarak görülürler. Kuzeyde Hınzır, güneyde ise Güneydoğu
Toroslar diğer önemli sıradağları teşkil ederler.

İklim ve bitki örtüsü: Akdeniz bölgesinde Toros Dağlarının denize bakan yamaçları tipik Akdeniz
ikliminin etkisi altındadır. Bu yamaçlarda yüksekliğin artışına paralel olarak iklim karakteri sertleşir ve
nitekim yüksek platolarda ve iç kesimlerde kara iklimi niteliği arz eder. Kış aylarında Toroslar’ın denize
bakan yamaçlarında yer yer 2000 mm’yi aşan yağışlar tespit edilebilir. Yüksek alanlarda kar uzun süre
kalır. Doğu yönde iklim karakteri çok daha serttir. Akdeniz iklimi dar kıyı şeridi boyunca uzanır ve daha
geniş bir alan olarak Çukurova’da bu iklime uygun ziraî ürünler yetiştirilir.

Toroslar’ın Akdeniz iklimi hüküm süren bölümlerinde makiler, yer yer iğne yapraklı çam ormanları,
hattâ bâzı korunabilen alanlarında sedir türleri bulunur. İç kesimler orman örtüsünün tahribi neticesinde
çıplak ve kıraçtır. Bütün bunlara rağmen Türkiye orman varlığının % 25’i Akdeniz bölgesinde, özellikle
Toros Dağları üzerinde yer alır.

Bu dağlarda kalker taşları fazlaca bulunur. Dolayısıyla bu taşların erimesine bağlı olarak zengin
bir karst topoğrafyası, özellikle Batı ve Orta Toroslarda hâkim durumdadır.

TORPİDO

Alm. Torpedo (m), Fr. Torpille (f), İng. Torpedo. Taşıdığı patlayıcı maddenin infilâk etmesi sonucu
su üstü ve denizaltı gemilerinin tahrip edilmelerini sağlayan kendinden tahrikli, muhtelif yönelme
kontrollarına sâhip küçük bir denizaltıya benziyen su altı silâhı. Torpido denizaltından, su üstü
gemisinden, hattâ helikopter ve uçaktan doğrudan veya kısa menzilli bir füzeyle atılabilir. Hedefe
yaklaştığı veya çarptığı vakit taşıdığı patlayıcı madde infilâk eder. Gemi sacını yırtarak ve yangın
çıkararak büyük hasar meydana getirir. Torpido hareketli bir mayındır.

Torpido prensip olarak denizaltıya benzer bir hidrodinamik yapıya sâhip olup, üç ana kısımdan
meydana gelmiştir. Torpidonun burun kısmında patlayıcı madde ve bu patlayıcı maddeyi ateşleyebilecek
cinsten akustik, ısı, manyetik veya mekanik tetik sistemi mevcuttur. Torpidonun orta kısmında tahrik
sistemine enerji sağlayan alkol ve su hazneleri veya akümülatörler bulunur. Hemen bunların arkasında
buhar türbini veya elektrik motoru yer alır. Torpidonun kuyruk kısmında torpidoya yatay ve dikey

hareket kabiliyeti sağlayan jiroskop pusula sistemi ve bunun kumanda ettiği dümen sistemleri vardır.
Torpidonun pervânesi bir gemi pervanesinden farksız olup, tahrik sistemi tarafından döndürülür.

Torpidolar yapı ve kullanma maksatlarına göre muhteliftir. Eski teknolojiyle yapılan torpidolar
buhar kuvvetiyle tahrik edilmektedir. Bu tür torpidolar aynı zamanda bir tabanca mermisi gibi ilk
yönlendirildiği doğrultuda giderler. Hedefi kaçırma ihtimâlleri fazladır. Elektrik motoruyla tahrikli ve
akustik yönlendirme sistemlerini hâiz torpidolarsa hem uzun menzilli hem de hedefin çıkardığı gürültüye
yöneldiği için hedefi yakalama imkânı büyüktür.

Torpidolar ne kadar modern olurlarsa olsunlar, hedeflerini vurmadıkça işe yaramaz ve batarak
kaybolurlar. Bu bakımdan torpidolar atılmadan evvel hedef analizi yapan atış kontrol sistemlerinde
hedefin cinsi, hızı, yönü, derinliği; deniz suyunun tuzluluğu, yoğunluğu, sıcaklığı, akıntısı ve torpidonun
atıldığı gemi veya uçağın hızı, yönü, derinliği hassas bir şekilde tespit edilerek hesaplanır ve ilk değerler
torpidoya bu hesaplardan çıkan neticelere göre verilir. Torpidoya verilen ilk değerler ilk hareket hızı,
mesâfe, hız, açı ve derinliktir. Torpido tahrik sistemleri bu değerlere göre kendini ayarlayarak çalışır.
Tel güdümlü torpidolarda bu değerler belli bir menzile kadar her an değiştirilebilir.

Torpidolar, umûmiyetle torpido kovanından havayla veya torpidonun kendi pervane gücüyle
atılırlar. Su üstü gemilerinden havadan denize ve denizaltı gemilerinden denizden tekrar denize dönecek
şekilde havaya atılan roketli, akustik, klâsik ve nükleer başlıklı torpidolar da vardır. Roketli torpidolarla
menzil çok uzamış olur. Normal olarak torpido suya girdikten sonra en fazla 10 kilometre gider. Nükleer
başlıklı torpidolarda bu menzil 60-70 kilometreyi bulur.

Torpidonun keşfi 1866 senesinde bir İngiliz mühendisi olan Robert Whitehead’e âittir. Bir mayına
basınçlı hava sistemi koyarak yapılan bu tür torpidolar ilk olarak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında
kullanılmış ve Batum’da bir Osmanlı Kruvazörü torpido ile batırılmıştı. 1904 senesindeyseJaponlar,
Ruslara karşı açtıkları savaşta torpidoyu başarıyla kullandılar. Birinci Dünyâ Savaşında Alman
denizaltılarının attıkları torpidolarla, toplam tonajı 1,5 milyon tonu aşan birçok İngiliz ticârî gemisi
suların dibine gitti. Bu savaşta torpido ile batırılan İngiliz savaş gemilerinin sayısı altmışın üzerindedir.
İkinci Dünyâ Savaşındaysa torpidoyla batırılan ticârî gemi tonajı 14 milyon tonu aşmıştır. Bu savaşta
200’den fazla da savaş gemisi aynı şekilde batmıştır. Amerikan denizaltılarının Pasifik Okyanusunda
batırdıkları Japon gemilerinin toplam tonajı 5 milyon ton civârındadır.

TORPİLBALIĞI (Torpedo)

Alm. Zitterrochen (m), Fr. Torpille marbrée (f), İng. Electric ray, torpedo. Familyası: Uyuşturan
balığıgiller (Torpedinidae). Yaşadığı yerler: Atlantik, Pasifik ve Hint okyanuslarıyla Akdeniz’de.
Özellikleri: Yassı vücutlu, elektrikli bir balık. Uzunluğu 1,5 metre, genişliği 1 metre, ağırlığı 30 kg
kadardır. Kuma gömülerek avlanır. Çeşitleri: Torpilbalığı veya benekli torpilbalığı (T. marmorata), siyah
torpilbalığı (T. nobiliana) olmak üzere iki türü bilinmektedir.

Köpekbalıkları (Selachii) takımından elektrik organlı bir balık. Uyuşturan balık, kadırgabalığı,
elektrikli vatoz veya torpedobalığı olarak da bilinir. Vücûdu yassı, kuyruğu ince, derisi pürtüklüdür.
Rengi yaşadığı ortama göre değişirse de genel rengi kırmızımtrak sarıdır.

Kafasının her iki yanında bir çift elektrik organı vardır. Kumlara gömülerek avlanır. Balıkları
elektriğiyle çarparak sersemletir, sonra yutar. Uzunluğu 1,8 metre, genişliği 1 metre, ağırlığı 90 kg’a
ulaşanları vardır. Çoğunluğu 30 kg kadardır. İri, sağlıklı ve dinlenmiş bir torpilbalığı 200 voltluk bir
elektrik deşarjı yapabilir. Kuyruğuyla çarptığı bir insanı devirebilir.

Yumurtalar dişinin karnında geliştiğinden ovovivipardır. 8-10 kadar yavru doğurur. Elektrik
organlarını eşlerin haberleşmesinde, savunma ve avlanmada kullanır. (Bkz. Elektrikli Balıklar)

Akdeniz’de avlanmaktadır. Ağla yakalanır. Eti yenirse de pek alıcı bulamaz. Romalılar, küçük torpil
balıklarına ayakla basıldığı zaman romatizma tedâvisine iyi geldiğine inanırlardı. Ayakla basıldığı zaman
alınan elektriğin faydalı olduğu kabul edilirdi.

TORTUM GÖLÜ

Doğu Anadolu bölgesindeyer alan bir göl. Tortum ilçesinin 35 km kuzeyinde bulunan gölün
yüzölçümü 8 km2dir. Genişliği bâzı yerlerde 100 m, bâzı yerlerdeyse 1 km’yi bulur. Gölün kuzey
batısındaki Kemerlidağ’dan inen bir heyelan kütlesinin Tortum Çayının önünü kapamasıyla meydana
gelmiştir. Gölün fazla suları bu tabiî seti aşarak 50 m yükseklikten Tev Vâdisine döküldüğü yerde Tortum
Çağlayanı yer alır. Suyun düşüşünden faydalanarak elektrik üretmek için 1960’ta bir hidroelektrik
santralı kurulmuştur. Artvin-Erzurum karayolu gölün batı kıyısından geçer.

TORYUM

Alm. Throium (n), Fr. Thorium (m), İng. Thorium. Radyoaktif, metalik bir element. Th
sembolüyle gösterilir. İlk defâ bir İsveç kimyâcı tarafından 1828 yılında keşfedilmiştir.

Bulunuşu ve elde edilişi: Toryum, lantanoitlerle birlikte bulunur. Ayrıca torit (ThO2) hâlinde de
tabiatta mevcuttur. Lantanoitler yanında, monazit kumunda toryum da vardır. Monazit kumu sıcak sülfat
asidiyle işleme sokulup soğutulduktan sonra, sülfat çözeltisine oksalat asidi katılırsa, toryum ve bütün
lantanoitler oksalatları hâlinde çökerler. Fazla amonyum oksalat katılırsa, toryum kompleks vererek
çözeltiye geçer. Çözelti süzüldüğünde toryum ayrılır.

Metalik toryum, ThI4’ün termik parçalanması ile elde edilir. Bundan başka toryum florürün (ThF4)
kalsiyumla indirgenmesinden de elementel toryum ele geçer.

Özellikleri: Kurşun yumuşaklığında ve kolay işlenebilen bir metaldir. Atom numarası 90, atom
ağırlığı 232,038’dir. Elektron düzeni (Rn) 6d27s2 olup, bileşiklerinde de 4+ değerlikli olur. Erime noktası
1750°C, kaynama noktası 3850°C ve özgül ağırlığı 11,71 gr/cm3tür. Asitlerde ve bazlarda çözünmez.
Toryumun Th-223’ten Th-235’e varan on üç tâne radyoaktif izotopu vardır. Tabiî hâlde bulunan yegâne
izotop Th-232’dir ki bunun yarılanma ömrü 1,39.1010 senedir.

Kullanılışı: Th’un en çok kullanılan bileşiği ThO2’dir. Bu da toryum hidrooksit veya diğer toryum
tuzlarının kızdırılmasıyla ele geçer. ThO2’nin kızdırıldığı zaman neşrettiği ışığın önemli kısmı gözle
görülebilen sahada olduğundan, toryum CeO2 ile birlikte aydınlatma gâyesiyle kullanılır. 1800’lerin
sonlarında bu maksatla kullanılmaya başlanmıştır. O zamandan bu yana hem sokak lambalarında hem
de elektriksiz mahallerde dâhilî aydınlatmalarda kullanılmıştır.

Toryum-232 atom çekirdeği parçalanabilen metal olmamakla birlikte, nötron absorbsiyonu ile
uranyum-233’e dönüştürülebildiğinden önemli bir nükleer enerji kaynağı olur. Çünkü tabiatta
uranyumdan daha yaygın olarak bulunur.

Metalik toryum, vakum tüpleri için azot ve oksijen giderici olarak kullanılır. Magnezyumla olan
hafif ve yüksek sıcaklığa dayanıklı alaşımı roket ve uçakların yapımında kullanılır. Toryum florür yüksek
sıcaklık seramiklerinde, toryum oksit nükleer yakıtlarda, tıpta, seramik ve elektronik âlet yapımında
kullanılır.

TOTEM VE TOTEMCİLİK

Alm. Totem (n) und Totemismus (m), Fr. Totem et totémisme (m), İng. Totem and totemism.
Kuzey Amerika ve Avustralya gibi birbirinden uzak iki bölgede yayılan bozuk inançlardan birinin adı.
İnsanların kudsî olarak kabul ettikleri ve yaptıkları taş, ağaç, hayvan, bitki gibi şeylere “Totem”, bu bâtıl

inanca ve tapmaya da “Totemcilik” denmektedir. Oturacak yer anlamına gelen “Totemcilik”, Amerika’nın
“Erdeken” boyunun dilinden alınmıştır. Totemcilik, bir çeşit puta tapıcılık, totem de puttur.

Totemciler, ilâhî dinlerden hiçbirisine inanmazlar. Bâzı sosyologlara göre totemcilik inancı, henüz
klan dönemini yaşayan küçük insan topluluklarının bir bitki veya bir hayvana kudsîlik atfederek
tapınmalarından doğmuştur. Totemcilik çoğunlukla nüfûsu birkaç yüzü aşmayan küçük köy
topluluklarında yayılmıştır. Bunlar hayvan, bitki ve taşlardan birini, bâzı özelliklerini kudsîleştirerek
kabilelerine “totem” edinmişlerdir. Bâzılarında totem, kabilenin en büyüğü olarak, bâzılarında da kabile
fertlerini birleştiren müşterek bir ata olarak kabul edilmiştir. Totemcilik inancında olan kabileler
totemlerinin kendilerini koruduğuna, yardım ettiğine ve kendilerinin ondan geldiğine inanırlar. Çoğu
müzikli, danslı ve şarkılı merâsimlerle totemlerine tapınırlar. Kabile reisleri çok defâ aynı zamanda
büyücü, sihirbaz ve kâhindir. Avrupa’da “Totemizm” adı verilen bu sapık inançlar, günümüzde Güney
Amerika, Avustralya, Afrika ve Okyanusya’nın geri kalmış bölgelerinde yaşayan kabilelerde yaygındır.

Avrupalı sosyologlar bu kabilelere bakarak, bütün milletlerin klan devresinde Totemizm inancına
sâhip olduklarını ileri sürmektedirler. Bunlar, insanların ilk inanıp, tapındıkları şeyin çeşitli totemler
olduğunu zannetmekte ve bu faaliyetlerini doğru kabul etmektedirler. Bu sosyologlardan Emile
Durkheim ve onun yolunda olanlar, Türklerin de bir klan dönemi yaşadıklarını ve bir totem inancına
sâhip olduklarını söylemektedirler. Sosyologların gerek insanlık ve gerekse Türkler için ileri sürdükleri
bu düşünceleri faraziyeden ibâret olup, bir delile dayanmamaktadır. İslâm âlimlerinin eserlerindeyse bu
konuda özetle şu bilgiler verilmektedir.

Allahü teâlâ yeryüzüne ilk insan ve ilk peygamber olan hazret-i Âdem’i gönderdi. Bütün insanlar,
bundan ve hazret-i Havva’dan çoğaldı. İnsanlar ilk defâ çeşitli totemlere değil, Allahü teâlâya inanıyor
ve O’na tapınıyordu. Âdem aleyhisselâmdan sonra insanlar kendisini yaratanı unuttu. Aklı sâyesinde
düşündü, fakat O’na giden yolu bulamadı. Bunu evvelâ etrâfında aradı. Kendisine en büyük faydası olan
güneşi yaratıcı sandı ve ona taptı. Kabaran denizleri, yanar dağları, yırtıcı hayvanları görünce de bunları
onun yardımcısı sanarak sembollerini, benzerlerini yapmaya kalktı. İşte bunlardan putlar ve Totem
inancı doğdu.

Çeşitli zamanlarda gönderilen birçok peygamberin bildirdiği ilâhî dinlere inanmayan ve
gösterdikleri yolda gitmeyen bu sapık inançlı kavimler, Nuh aleyhisselâm zamânındaki tufanla yok edildi.

Nuh aleyhisselâm zamânındaki Tufandan sonra bütün insanlık hazret-i Nuh’un çocuklarından
yeniden çoğaldı. Bu arada Asya kavimleri Yafes’ten meydana geldi. Türkler, Nuh aleyhisselâmın
çocuklarından Yafes’in oğlu Türk’ün soyundan gelmektedir. Türk’ün çocukları ve torunları hazret-i
Nuh’un dînindeydi. Orta Asya’ya yerleşmişler ve çoğalmışlardı. Uzun zaman sonra Türklerin yurdu,
güneşe, aya, yıldızlara tapanAsurîler tarafından işgâl edildi. Türklerin başına geçen bâzı bozuk inanışlı
hükümdarlar, hazret-i Nuh’un bildirdiği ilâhî dîni bozarak Türkleri puta tapmaya alıştırdılar. Ancak
Türkler arasında “tek tanrı, Cennet-Cehennem, âhiret, hayat, melek-şeytan, kadına îtibar ve saygı,
büyüğe itaat ve küçüğe şefkât” gibi ilâhî dinlere mahsus inançlar hiçbir zaman unutulmadı. Böylece
bilinen Totemizm inancına kapılmadılar, ama ilâhî dinden de ayrılmış oldular. Türklerin İslâmiyeti
kendiliklerinden seve seve ve kitleler hâlinde kabul etmeleri de onların hazret-i Nuh’un dînini şuur
altlarında tutarak unutmadıklarını ve hep o dîni aradıklarını göstermektedir. (Bkz. Türkler)

TOY KUŞU (Otis)

Alm. Trappe (f), Fr. Qutarde (f), İng. Bustard. Familyası: Toygiller (Otididae). Yaşadığı yerler:
Eski dünyâda, bataklık kenarları ve ekin tarlalarında. Özellikleri: İri gövdeli, göçmen bir kuş. Yeşil bitki,
tohum ve böcek yerler. Eti için avlanır. Çeşitleri: Yirmi beşten fazla çeşidi vardır. Büyük toy kuşu (O.
tarda), küçük toy kuşu (O. tetrax) en meşhurlarıdır.

Bataklık kuşları takımının, toygiller familyasına giren kuşlara verilen genel ad. İri ve ağır gövdeli
göçmen kuşlardır. Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’nın ekin tarlaları, bataklık kenarları ve düzlük
ovalarında sık rastlanır. Avustralya’da da mevcuttur. Bacak ve boyunları uzun, gagaları oldukça kısadır.
Ayakları üçer parmaklı olup, arka parmakları bulunmaz. Birkaç tânesi bir arada gezer. Büyük toy kuşu,
Avrupa’nın en iri kuşu olarak bilinir. Uzunluğu 100-102 cm, ağırlığı 15 kg kadardır. Sarı gaga ve
kahverengi ayakları güçlüdür. İyi koşar. Sırtı pas sarısı renginde, diğer kısımlar gridir. Erkeğin boynunda
ince deriden bir kese ve gagasının dibinden çıkarak geriye uzanan uzun beyaz kıllar vardır.

Çiftleşme zamânında erkek kesesini şişirerek boynunu geri atar, kuyruğunu diker ve kanatlarını
yayarak dişiye kur yapar. Bu devrede erkekler birbirlerine çok saldırgan olurlar. Kesedeki havanın
boşalmasıyla top gümbürtüsüne benzer tehdit edici sesler çıkarırlar. Anadolu’da “yabânî hindi” olarak
tanınırlar. Yeşil sebze, tohum, böcek, sürüngen ve fâre gibi küçük memelilerle beslenirler. Bâzan ekin

tarlalarına büyük ziyanlar yaparlar. Dişi, ekinler boyunu aştığı zaman eşelediği çukurumsu yuvaya 3-4
yumurta yumurtlar. Kuluçka süresi 20-30 gün kadardır. Yavrular on dördüncü günün sonunda uçabilir.

Küçük toy kuşunun boyu 40-50 cm, kanat açıklığı 23-25 cm’dir. Boynunda “V” şeklinde, göğsünde
de halka şeklinde beyaz bir şerit mevcuttur.

Toy kuşlarının eti lezzetlidir. Leylekler gibi yazın ülkemize gelip, kışın Afrika’ya dönerler. Ülkemizde
Trakya, İç Anadolu ve Güney Anadolu’daki tarla, düzlük ve ovalarda rastlanır. Toy kuşlarının vücudu
ağır olduğundan sürekli uçamazlar. Sık sık mola vererek yollarına devâm ederler.

Sonbaharda Rusya’dan dönerken Karadeniz üstünden Afrika’ya geçerler. Karadeniz’i geçerek
kıyılarımıza yaklaşırken avcılar bunlara tuzak kurar. Avcılar, güme (köme) denen kulübeye gizlenir ve
kulübenin önüne içi saman dolu bir toy kuşu mankenini dikerler. Göç sürüsü bunu görünce yanına iner
ve mankene kur yapmaya başlarlar. Bu oyalanmaları sırasında avcılar, ateş açarak bunları avlar.
Böylece kolayca kandırılarak avlandıklarından toy kuşu olarak anılmışlardır.

TOZLAŞMA (Polinizasyon)

Alm. Bestäubung (f), Fr. Pollinisation (f), İng. Polinization. Polen tânelerinin dişi organın stigma
(kabul organı)sına ulaşması. Bu olay döllenme olayının meydana gelebilmesi için ilk kademedir. Polen
tâneleri değişik yollarla stigma üzerine gelir. Poleni rüzgârlar aracılığıyle taşınan bitkilere anemofil
(anemogam) bitkiler denir. Bunların polenleri yuvarlak ve düzdür. Aynı zamanda çiçekleri de kokusuz
ve gösterişsizdir.

Poleni böceklerle taşınan bitkilere entomofil (entomogam) bitkiler denir. Bu çiçekler parlak
renklerde ve kokuludurlar.

Poleni su aracılığıyle taşınan bitkilere hidrofil (hidrogam) bitkiler denir. Daha çok su bitkilerinde
görülür.

Kuşlarla poleni taşınan bitkilere ornitofil (ornitagam) bitkiler denir.
Bir çiçeğin dişi organının aynı çiçeğin poleni tarafından döllenmesine kendi kendine döllenme
denir. Buna karşılık bir çiçeğin dişi organının aynı ferdin veya bitkinin başka bir ferdinin, bir çiçeğinin
poleniyle döllenmesine çapraz döllenme adı verilir. Tabiatta kendi kendine döllenmeye nâdir rastlanır.

TÖVBE

Alm. Gelöbnis (n), (etwas nicht wieder zu tun), Fr. Repentance (f), İng. Repentance. Nedâmet,
pişmanlık. İnsanın, işlemiş olduğu günahlarına pişmanlık duyup, Allahü teâlâdan af edilmesini,
bağışlanmasını istemesi. Tövbe; dînimizde haram ve günah olan şeyleri işledikten sonra, pişman olup,
Allahü teâlâdan korkmak, bir daha yapmamaya azmetmek, karar vermektir. Dünyâda zarar hâsıl
olmasından korkarak pişman olmak, tövbe olmaz. Çeşitli günah işleyen bunlardan bâzısında ısrar
ederken, bâzısına tövbe edebilir. Tövbeden sonra günâhı tekrar işleyenin, tekrar tövbe etmesi geçerlidir.
Büyük günâhın affolması için, tövbe etmek şarttır.

Günahtan sonra hemen tövbe etmek, farzdır. Tövbeyi geciktirmek de büyük günahtır. Bunun için
de, ayrıca tövbe etmek lâzımdır. Allahü teâlânın emirleri olan farzları ve vâcibleri yapmamanın günahı,
ancak kazâ etmekle affolur. Her günahın affı için kalple tövbe etmek ve dille istiğfar etmek, yalvarmak
ve bedenle kazâ etmek lâzımdır. Yüz kere tesbih etmek; yâni “Sübhânallah-il-azîm ve bihamdihi”
demek, sadaka vermek ve bir gün oruç tutmak günâhın tövbesi için çok iyi olur.

Allahü teâlâ, Nûr sûresi 31. âyetinde meâlen; “Ey mü’minler! Hepiniz, Allahü teâlâya tövbe
ediniz! Tövbe etmekle kurtulabilirsiniz.” Tahrim sûresi 8. âyetinde meâlen; “Ey îmân eden
seçilmişler! Allahü teâlâya dönünüz! Hâlis tövbe edin! Yâni tövbenizi bozmayın! Böyle tövbe
edince, Rabbiniz, sizi belki affeder ve ağaçlarının, köşklerinin altından sular akan Cennetlere
sokar.”, En’âm sûresi 120. âyetinde meâlen; “Açık olsun, gizli olsun günahlardan sakınınız!”
buyuruyor.

Hadîs-i şerîflerde; “En iyiniz, günahtan sonra hemen tövbe edeninizdir.” ve “Gizli yapılan
günâhın tövbesini gizli yapınız! Âşikâre yapılan günâhın tövbesini âşikâre yapınız! Günahınızı
bilenlere, tövbenizi duyurunuz!”, “Tövbe eden günah işlememiş gibi olur.” ve “Günâhına
pişman olmayıp dili ile istiğfâr eden, günahında devâm edicidir. Rabbi ile alay etmektedir.”
buyruldu. İstiğfâr etmek, “estağfirullah” demektir. Şifâ için, istiğfârı çok okumak, bütün dertlere,
sıkıntılara karşı faydalıdır.

Hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ, günah işleyip sonra pişman olan kulunu, istiğfâr etmeden
önce affeder.” ve “Günahınız çok olup, göklere kadar ulaşsa, tövbe edince, Allahü teâlâ,
tövbenizi kabul eder.” buyruldu. Bu hadîs-i şerîfler, kul hakkı bulunmayan günahlar içindir. Hadîs-i
şerîfte; “Günah, üç türlüdür: Kıyâmette mağfiret olunmayan, terk edilmeyen ve Allahü
teâlânın dilerse, affettiği (günah).”

Kıyâmet günü muhakkak affolunmayacak günah, şirktir. Şirk, her türlü küfür demektir. Terk
edilmeyecek olan günah, kul hakkı bulunan günahtır. Allahü teâlânın dilerse affedeceği günah kul hakkı
bulunmayan günahtır.

Allahü teâlâ, tövbe edenleri sever, affeder. Sonra, o günâhı tekrar yaparsa, tövbesi bozulmaz.
İkinci bir tövbe lâzım olur. Tövbe ettiği bir günahı hatırlayınca, günahı işlediğine sevinirse, tekrar tövbe
lâzım olur. Hak sâhiplerine haklarını ödemek veya helâl ettirmek, gıybet ettiği kimseden af dilemek ve
rızâsını almak, yapmamış olduğu farzları kazâ etmek farzdır. Bunlar tövbenin kendisi değil, şartıdır. Bir
lirayı sâhibine geri vermek, bir sene nâfile ibâdet yapmaktan ve yetmiş nâfile hacdan daha iyidir. Günahı
bir daha yaparsam tövbem bozulur diyerek, tövbe yapmamak doğru değildir. Câhilliktir. Şeytanın
aldatmasıdır. Her günahtan sonra, hemen tövbe etmek farzdır. Tövbeyi bir saat geciktirince, günah iki
kat olur.

Tövbe ettim demek, tövbe olmaz. Çünkü, tövbenin sahîh olması için üç şart lâzımdır:
1. Hemen günahı bırakmalıdır.
2. Günah işlediğine, Allahü teâlâdan korktuğu için utanmak ve pişman olmak lâzımdır.
3. Bu günahı bir daha hiç yapmamaya gönülden söz vermektir.
Allahü teâlâ şartlarına uygun olan tövbeyi kabul edeceğine söz vermiştir.
Her günahın tövbesi kabul olur. Şartlarına uygun yapılan tövbe, muhakkak kabul olur. Tövbenin
kabul edileceğine şüphe etmemelidir. Tövbenin şartlarına uygun olmasında şüphe etmelidir. Tövbe
edilmeyen herhangi bir günahtan Allahü teâlâ intikâm alabilir. Çünkü, Allahü teâlânın gazabı, günahlar
içinde saklıdır. Allahü teâlâ pek kuvvetli, herkese gâlib ve intikâm alıcıdır. Yüz bin sene ibâdet eden
makbul bir kulunu, bir günah için, sonsuz olarak reddedebilir. Bunu Kur’ân-ı kerîm bildiriyor.
İki yüz bin sene itâat eden iblisin (şeytanın) kibir edip, secde etmediği için, ebedî mel’un olduğunu
haber veriyor.
Mûsâ aleyhisselâm zamânında, Bel’am-ı Bâûrâ “İsm-i âzam’ı” biliyordu. Her duâsı kabul olurdu.
İlmi ve ibâdeti, o derecedeydi ki, sözlerini yazıp istifâde etmek için, iki bin kişi hokka, kalemle yanında
bulunurdu. Bu Bel’am, Allahü teâlânın bir harâmına, az bir meyl ettiği için, îmânsız gitti. “Onun gibiler
köpek gibidir!” diye dillerde kaldı.
Kârûn, Mûsâ aleyhisselâmın akrabâsıydı. Mûsâ aleyhisselâm buna hayır duâ edip ve kimyâ ilmi
öğretip, o kadar zengin olmuştu ki, yalnız hazînelerinin anahtarlarını kırk katır taşırdı. Birkaç kuruş zekât

vermediği için, bütün malı ile birlikte, yer altına sokuldu. Sa’lebe, Sahâbe arasında çok zâhitti. Çok
ibâdet ederdi.Câmiden çıkmazdı. Bir kerre sözünde durmadığı için, sahâbilik şerefine kavuşamadı,
îmânsız gitti. Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) onun için duâ etmemesi emrolundu.

Allahü teâlâ, bunlar gibi daha nice kimselerden, bir günah sebebiyle, böyle intikâm almıştır. Bunun
için, her müminin günah işlemekten çok korkması, ufak bir günah işledikte tövbe, istiğfâr etmesi,
yalvarması lâzımdır. Tövbe kalple, dille ve günah işleyen âzâ ile birlikte olmalıdır. Kalp pişman olmalı,
dille duâ etmeli, yalvarmalı, âzâ da günahtan çekilmelidir.

Allahü teâlâ ile kul arasında olan, kul hakkı bulunmayan günahların affolması için, gizlice tövbe
etmek kâfidir. Başkalarına haber vermek, imâma bildirmek lâzım değildir. Para vererek, papaza günah
affettirmek, Hıristiyanlıkta yapılıyor. İslâmiyette böyle şey yoktur.

Hazret-i Ali buyuruyor ki: “Hazret-i Ebû Bekr doğru sözlüdür. Ondan işittim ki, Resûlullah sallallahü
aleyhi ve sellem; “Günah işleyen biri, pişman olur, abdest alıp namaz kılar ve günahı için
istiğfâr ederse, Allahü teâlâ, o günâhı elbette affeder. Çünkü, Allahü teâlâ (Nisâ sûresi 110.
âyetinde meâlen); “Biri günah işler veya kendine zulmeder, sonra pişman olup, Allahü teâlâya
istiğfâr ederse, Allahü teâlâyı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur.” buyurmaktadır.”

Hadîs-i şerîflerde:
Bir kimse, bir günah işler, sonra pişman olursa, bu pişmanlığı, günahına keffâret olur.
Yâni, affına sebep olur.
Günahı olan kimse, istiğfâr eder ve tövbe eder, sonra bu günahı tekrar yapar, sonra yine
istiğfâr söyler, tövbe eder. Üçüncüyü yine yapar ve yine tövbe ederse, dördüncü olarak
yapınca, büyük günah yazılır.
“Müsevvifler helâk oldu.” buyruldu.
Yâni, ileride tövbe ederim diyenler, tövbeyi geciktirenler ziyân etti. Lokman Hakîm, velî veya
Peygamberdi. Oğluna nasîhat ederek; “Oğlum, tövbeyi yarına bırakma! Çünkü, ölüm ansızın gelip
yakalar.” dedi. İmâm-ı Mücâhid buyuruyor ki: “Her sabah ve akşam tövbe etmeyen kimse, kendine
zulmeder.”

TRABLUSGARP

Kuzey Afrika şehirlerinden. Arapların Tarabulus al-Garb dedikleri Osmanlı vilâyetlerindendir.
Trablusgarb’a İtalyanlar Tripoli derler. Bugün Libya şehirlerinden olup, Bingazi ile Trablus arasındadır.

Târihte, Fenike ve Kartacalıların kolonisi olan şehir, Vandalların ve Bizanslıların hâkimiyetinden
sonra Müslümanlara geçti. Trablusgarp, hazret-i Ömer (hilâfeti 634-644) zamânında 643’te İslâm
ordularınca fethedildi. Emevî (661-750), Abbasî (750-1516), Osmanlı (1516-1924) halifeliği devrinde
Ağlebî, Ubaydî, Muvahhidin, Hafsî, Berberî Benî Saîd, Merinî’lerden sonra 1551’de Osmanlı hânedanı
hâkimiyetine geçti. Bölgede Osmanlıya tâbi Garp Ocakları kuruldu.

Osmanlılar zamânında bölge huzur ve emniyet içinde yaşayıp, refah seviyesi yükseldi. 1911-
1912’de Osmanlılarla İtalyanlar arasında Trablusgarp Harbi çıktı (Bkz. Trablusgarp Harbi). Osmanlı-
İtalyan antlaşmalarından Uşi Antlaşmasıyla Trablusgarp’ta Osmanlı pâdişâhının Naîb-üs-Sultanı olarak
Şeyh Seyyid Ahmed Şerif Senûsî tâyin edilmesiyle, Senûsî Hânedânı kuruldu. Senûsîler Hânedânı
1969’da Askerî darbeyle yıkılınca, yerini önce Libya Cumhûriyeti, sonra da Libya Sosyalist Halk
Cemâhiriyesi aldı.

TRABLUSGARP HARBİ

Osmanlı-İtalyan Harbi. İtalya, birliğini kurunca diğer Avrupa devletleri gibi sömürge siyâseti
tâkibine başladı. Kendi toprakları karşısına düşen Trablus ve Bingazi’yi ülkesine katmak istiyordu. Bu
topraklar o devirde Osmanlı Devletinin hâkimiyetinde olduğundan, doğrudan saldırıya cesâret edemedi.
Destekçi ve ittifak aradı. Bu gâyeyle; 1902’de Avusturya veFransa, 1904’te İngiltere, 1909’da Rusya ile
antlaşmalar imzâladı. Antlaşmalara göre; İtalya, Trablus ve Bingazi de serbest hareket edecekti.
İtalya’nın bu faaliyetlerine karşı, devrin Osmanlı Sultanı İkinci Abdülhamîd Han (1876-1909) dâhiyane
siyâsî tedbirler aldı. Ayrıca muktedir seçme kumandanlar tâyin ettiği Trablusgarp Tümenini silâh ve
mühimmat bakımından takviye ettirdi. Sultan Abdülhamîd Han, siyâsî, askerî ve merkezî tedbirlerin
yanında bölgenin kuvvetli, îtibarlı sülâlelerinden Bingazi’deki Senûsîleri de silâhlandırdı. Osmanlı
Sultanının merkezî ve mahallî tedbirleri sâyesinde İtalya, denizaşırı sömürgeleri de olan İngiltere,
Fransa, Avusturya ve Rusya’yla ittifak antlaşmaları imzâlamasına rağmen saldırmaya cesâret edemedi.
Bu plânın tatbikâtına Sultan Abdülhamîd Hanın tahttan indirilmesinden sonra başlanıldı.

12 Ocak 1910’da Roma sefirliğinden sadrâzamlığa getirilen Hakkı Paşa, İttihat ve Terakki Partisi
programı istikâmetinde siyâset tâkip etti. Hakkı Paşa İtalya’nın topraklarına yakın Kuzey Afrika

ülkelerine karşı emellerini bilmesine rağmen, Trablus’taki Osmanlı Tümenini kaldırıp, Yemen’e sevk etti.
Tümenin mühimmatını da birçok ihtarlara rağmen İstanbul’a getirtti. Bölge bütün müdâfaa
tedbirlerinden mahrum bırakılınca; İtalya’nın teşebbüsleriyle Trablusgarp vâli ve kumandanı Müşir
İbrâhim Paşa, vazifesinden alındı. Bütün bunlar İttihat ve Terakki Partisinin akıl almaz bir dış siyâset
tâkip etmesinin neticesiydi. İtalya ile mesele çıkarmamak düşüncesinden hareket ettiklerini iddia eden
İttihatçılar, sonunda işi ihânete kadar götürdüler. İtalya 14 Şubat 1910 târihinde, Avrupa devletleriyle
yaptığı antlaşmalara dayanıp, Akdeniz’deki kuvvet dengesi bakımından Kuzey Afrika’daki bu toprakların
İtalya için son derece önemli olduğunu belirterek Trablusgarp’ta imtiyazlar istedi. Osmanlı Hâriciye
Nâzırı (Dışişleri Bakanı) Rıfat Paşa müstakil bir devletin hâkimiyet telakkisine aykırı İtalyan teklifini
reddetti. Yüzyıllardır Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan bölge halkı da sadakatla İtalyan teklifi aleyhine
cephe aldılar. İtalya, sömürgeci teklifini dünyâya kendi siyâseti istikâmetinde bildirdi. İtalya 23 Eylül
1911 târihli ilk notasında; İttihat ve Terakki Partisinin Trablusgarp ve Bingazi’de halkı İtalyanlar aleyhine
tahrik ettiğinden ve Osmanlı vapurlarıyla bölgeye asker ve mühimmat sevk olunduğundan şikâyet edilip,
İtalyan tebaasının ertesi gün o havaliyi terk edeceklerini bildirdi. Bölgedeki durumun vahim bir hâl
alacağı belli olunca da, İstanbul’a daha önce getirtilen mühimmat hatâsını telafi edici mâhiyette, bir
vapurla bir miktar cephâne gönderildi. Bundan sonra İtalya’nın cüretkârâne teklif ve icraatları bitmez
tükenmez bir şekilde devam etti.

İtalya, 28 Eylül 1911 târihinde verdiği yirmi dört saatlik ültimatomda Trablus’la Bingazi’nin tahliye
ve teslimini istedi. Hakkı Paşa bu ültimatomu, gayri müslim ve Türk jandarma müfettişliğiyle Osmanlı
hizmetinde bulunan İtalyan generali Robilant Paşanın evinde briç oynarken aldı. Sadrâzam brici bırakıp,
ültimatomu okumak hareketinde dahi bulunmayınca ev sâhibesi bayan Robilant, meselenin vehâmetini
bildiğinden ısrarla okuttu. Ültimatoma 29 Eylül 1911 târihinde verilen cevapta; Osmanlı Devleti toprak
bütünlüğünün tanınması şartıyla İtalya’ya bu bölgede iktisâdî ve kısmen siyâsî imtiyazlar verilmesini
kabul ettiğini bildirdi. İtalya, ültimatomun cevap târihi olan 29 Eylül 1911’de Osmanlı Devletine harp
îlân ettiğini notayla bildirdi.

Harp için önceden bütün hazırlıklarını tamamlamış olan İtalya, modern şekilde techiz edilen 36.000
kişilik bir orduyu çıkarma yapmak için bölgeye gönderdi. İtalyan donanması 1 Ekim 1911 târihinde Libya
sâhillerini abluka altına aldı. 4 Ekim’de karaya çıkarılan bir İtalyan müfrezesi, boş bulduğu Hamidiye
Tabyasını işgal etti. Bu kolay işgalden cüretlenilip, 5 Ekim’de 1700 bahriye askeri daha karaya çıkarıldı.

Kara askerlerinin de sâhile çıkarılmasıyla başlayan harekât neticesinde Trablusgarp vilâyetinin sancak
merkezlerinden Humus kasabası 18 Ekimde işgal edildi. 19 Ekim 1911 târihinde Bingazi sâhiline çıkarma
yapan, ilk işgalci kuvvetler 20 Ekimde şehre girdi. Fakat bütün bunlara rağmen İtalyanların hâkimiyeti
daha çok donanmasının bulunduğu sâhil boylarındaydı.

Vâli vekili ve kumandanlığı üstüne alan Miralay Neşet Bey, şehirdeki çok az sayıdaki kuvvetler ve
Sultan Abdülhamîd Hanın silâhlandırdığı Senûsîlerle elbirliği ederek her türlü mahrumiyetler içinde
müdâfaa cephesi kurdu. Bölgeye İstanbul’dan kara kuvveti göndermek mümkün değildi. Bunun için
Tunus ve Mısır yoluyla gizli olarak ve ayrıca subay, para ve mühimmat gönderildi. Bunlarla Tobruk ve
Derne ve diğer kuvvetli müdâfaa hatları kuruldu.

İtalyan ordusu bütün taarruzlarına rağmen sâhilden içeri pek giremedi. Birçok taarruzunun
püskürtülmesi İtalyan kumandan ve askerlerini ümitsizliğe düşürdü. İtalyan ordusunun askerî îtibârı
dünyâ kamuoyunda sarsıldı. İtalya bunu telâfi etmek için, donanmayla Rodos, Oniki Adalar ve Boğazları
işgâl etmek istedi. Bununla Osmanlı Devletini tehdit ederek bölgeye yardım gönderilmesini engellemeyi
düşünüyordu. İtalya, Osmanlı donanmasının bölgeye hareket etmemesinden faydalanarak Rodos ve
Oniki Adayı 1912 baharında işgal edilebildi. İtalyan donanması, 1912 yazında Çanakkale Boğazını
zorladıysa da, kuvvetli müdâfaa karşısında geri çekilmek zorunda kaldı.

Trablusgarp Harbi devam ederken, 8 Ekim 1912’de Balkan Harbi çıktı. İtalya’nın bütün
muvaffakiyetsizliklerine rağmen Balkan Harbi çıkınca Osmanlı Devleti cephe sayısını azaltmak ve
Trablusgarp meselesini halletmek üzere Londra’da İtalya ile görüşmeleri başlattı. Osmanlı-İtalyan
görüşmeleri antlaşmayla neticelendi. Osmanlı-İtalyan Antlaşması 15 Ekim 1912 târihinde Lozan’ın
iskelesi olan Ouchy’de imzâlandı. Trablusgarp Harbine son veren Antlaşma, üç parçası gizli olmak üzere
dört parça hâlindeydi. Açık parça on bir madde olup, şunları ihtivâ ediyordu:

Türkiye Trablusgarp ve Bingazi’yi, İtalya da işgal ettiği adaları derhal boşaltacaktır. İtalya, bölgede
İslâm dîninin serbestiyetini kabul edip, hutbelerde Halifenin ismi zikredilmesine, pâdişâhın (Nâib-üs-
Sultan) ünvânıyla bir temsilci bulundurmasına, bu temsilcinin tahsisâtını mahallî gelirlerden almasına,
Trablusgarp ve Bingazi kâdısının Meşîhat makâmı tarafından tâyin edilmesine ve bu kâdının seçeceği
(nâiblere mahallî gelirlerden aylık verilmesine, evkaf (vakıflar)ın istiklâline, yerli eşrafın da iştirâk
edeceği bir meclis tarafından yeni idâre esaslarının tanzimine izin verildi. Nâib-üs-Sultan ile kâdının
tâyininde Osmanlı ve İtalyan hükümetlerinin izni alınacaktı. Trablus ve Bingazi’den Düyûn-ı

Umûmiyyeye para verilmeye devam edilecek ve yıllık taksit miktarı iki milyon İtalyan liretinden, yâni
takriben 90.000 Osmanlı altınından aşağı olmayacaktı. Kapitülasyonların kaldırılmasında İtalya
hükümeti Türkiye’ye yardım edecekti.

Trablusgarp ve Bingazi İttihat ve Terakki Partisinin affedilmez gaflet ve hıyânetiyle kaybedilmesine
rağmen, harbe katılan gönüllü subaylardan Binbaşı Enver Bey, parti yayın organlarınca “Bingazi
kahramanı” ünvânıyla tanıtıldı.

TRABZON

Yüzölçümü : 4685 km2

Nüfûsu : 795.849

İlçeleri : Merkez, Akçaabat, Araklı, Arsin, Beşikdüzü, Çarşıbaşı, Çaykara, Dernekpazarı,

Düzköy, Hayrat, Köprübaşı, Maçka, Of, Sürmene, Şalpazarı, Tonya, Vakfıkebir, Yomra.

Karadeniz bölgesinin doğusunda yer alan bir ilimiz. İl toprakları 40° 33’ ve 41° 07’ kuzey

enlemleriyle 37° 07’ ve 40° 30’ doğu boylamları arasında yer alır. Batıdan Giresun, güneyden

Gümüşhâne ve Bayburt, doğudan Rize illeri, kuzeyden ise Karadeniz ile çevrilidir. Fâtih Sultan Mehmed

Hanın fethettiği, Yavuz Sultan Selim Hanın vâlilik yaptığı ve Kânûnî Sultan Süleymân Hanın doğduğu bu

şehir dört bin senelik eski bir târihe sâhiptir. Trafik numarası (61)dir.

İsminin menşei

Hıristiyan batı târihçileri Hıristiyan emperyalizminin gereği olarakAnadolu’da târihi şehirlerin

isimlerini Yunanca veya Lâtince bir kelimeye dayandırmaktadırlar. Hıristiyan Batı eserleri, İyonların

Trabzon’u kuşatan surlarına bakarak, Yunanca “dört köşeli” mânâsına gelen “Tarpezus” dediklerini

kaydederler. Fakat İyonların rastladığı surları kim yaptı? sorusuna cevap vermekten çoğu çekinir.

Trabzon üzerine pekçok araştırmalar vardır. Bunlar arasında en gerçekçi olan Alman Arkeoloji

Bilgini Falmerayer’dir. 1827 senesinde Münih’te basılan Geschichte Kaiserturm Trapezont isimli

eserinde bu araştırıcı, Trabzon târihini teferruatlı olarak inceler. Alman bilgini Falmerayer, târihî

vesikalara dayanarak Trabzon’u Orta Asya’dan gelen Türk kavimlerinden Turanlara bağlı “Tibarenler”in

kurduğunu ifâde eder. Tibarenler bu bölgenin ilk sâkinleri Elizonlarla kaynaşmış ve gelişen şehir

“Tibaren-Elizon” ismini almıştır. Zamanla “Tirenbun” sonra da “Trabzon” olan bu ismin menşei “Tibaren-

Elizon”ların yaşadığı şehir isminden gelmiştir.

Târihi
Trabzon çok eski bir yerleşim merkezidir. İlk sâkinleri Orta Asya’dan gelen Turan Türklerinden
Tibarenler ve Elizonlardır. Trabzon, Hitit İmparatorluğunun sınırları dışında kalmıştır. İyonlular Sinop’tan
Trabzon’a gelerek Türk asıllı Turanlılara bağlı Tibarenlerin elinden Trabzon’u alarak Karadeniz’de işlek
bir ticâret merkezi ve limanı kurdular. M.Ö. 6. asırda Persler bu bölgeyi ele geçirdiler. Makedonya Kralı
İskender, İran’ı (Persleri) yenerek bütün Anadolu ve İran’ı krallığına kattıysa da Trabzon’u ele
geçiremedi. Makedonya Kralı İskender’in ölümünden sonra imparatorluğu komutanları arasında
bölündü. Bu esnâda Trabzon’da Kuzey Karadeniz ve Kırım’ı içine alan Pontus Krallığı kuruldu.
Pontus Krallığı Yunanca konuşan ve Yunan kültürü içinde erimiş Pers asıllı kralların idâre ettiği bir
krallıktı. M.Ö. 750 senelerinde kurulan bu krallığı iç savaşlar zayıflattı. Mitridates karışıklığı adıyla târihe
geçen bu savaşlara Roma İmparatorluğu da Seledat, Luka ve Lumbos isimli üç komutan emrinde büyük
bir ordu gönderdi. Bu komutanlar karışıklıkları bastırıp sonra da bu krallığı işgâl ederek Roma’ya kattılar.
Roma İmparatorluğu M.S. 395’te ikiye bölününce Trabzon’da Anadolu gibi Doğu Roma (Bizans)nın
payına düştü. M.S. 2. asırda İmparator Hadrianus ve 6. asırda Justinianus Trabzon şehrini ve limanını
îmâr ettiler ve su kemerlerini yaptırdılar. Bizans devrinde İslâm orduları Trabzon’u feth için geldilerse
de Trabzon’u alamadılar. Bizans devrinde Sâsânî ve Türk akınlarında da Trabzon alınamadı.
Haçlı Seferlerinde Lâtinler Bizanslıları İstanbul’dan kovunca, İznik’e geçici olarak sığınan
Bizanslılar, Trabzon’da da İkinci Bizans İmparatorluğunu kurdular. On üçüncü asırda genişleyip bütün
Karadeniz’e yayıldılar. Sonraları gittikçe küçülerek sâdece Trabzon şehri ve civarında kaldılar.
İmparator Hanedanı olan Komnenuslar, 1057-1059 ve 1081-1185 arasında 106 yıl Bizans
tahtında, 246 yıl da Trabzon’da saltanat sürdüler. Bu arada 1222-1235 yılları arasında Gidos, 1340-
1342 yılları arasında da Paleologos hanedanları Trabzon’da iktidar oldular. Fakat 257 yıl boyunca
Trabzon Bizans İmparatorluğu tam bağımsız olmayıp, Anadolu Selçuklularına, Moğollara,
Akkoyunlulara, 1456’da Osmanlılara vergi ve asker vererek tâbi oldular.
Sultan İzzeddîn Keykavus, Trabzon İmparatoru Birinci Alexius’u yenip esir aldı. Sultan İzzeddîn
Keykavus’un kardeşi Sultan Alâeddîn Keykubâd Maçka’yı fethetti. Trabzon Kalesini kuşattı. Türk
askerleri burçlara tırmanmışken çıkan şiddetli bir fırtınayla bu kuşatma neticesiz kaldı. Trabzon
İmparatoru her sene vergi vermeyi ve Selçuklu Sultanı istediği zaman teçhizatlı bin asker göndermeyi
kabul etti.

Trabzon’un yalçın ve sarp dağ silsilesiyle İç Anadolu’dan ayrılması ve Trabzon Kalesinin
savunmaya müsâit oluşu sebebiyle Selçuklular bu şehri alamadılar. Böylece Trabzon fethi 400 sene
gecikmiş oldu.Selçuklu komutanlarından Emir Ahmed emrindeki Emir Yâkub ve Îsâ Bön, Çoruh havzası
ve bütün Doğu Karadeniz bölgesini feth etmişlerdir. Târihçi Anna Comnena’ya göre Trabzon’u da
fethetmişlerse de sonradan Theodoros Gabras Trabzon’u geri almıştır.

Bundan sonra İlhanlılara, Timurlulara, Akkoyunlulara vergi veren Trabzon, Fâtih Sultan Mehmed
Han devrinde Osmanlı Devletiyle karşı karşıya geldi. Osmanlı Devletinin rakibi olan Akkoyunlular, kız
alarak akrabâ oldukları Trabzon Rum İmparatorlarını koruyorlardı. 1352’de İmparator Üçüncü Alexius’un
kızı Prenses Maria AnnaDespina, Akkoyunlu şehzâdesi Fahreddîn Kutlu Beyle, bu prensesin 3 kız kardeşi
de 3 Türk şehzâdesiyle evlendi. İmparator Dördüncü Alexius ise bir kızını Karakoyunlu Türk Sultanı
Cihan Şaha, diğerini Bizans İmparatoru Sekizinci İoannes Paleologos’a vermişti. İmparator Dördüncü
İoannes de kızı Despina Yekatherina Thendora’yı Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Beyle evlendirdi.

Fâtih Sultan Mehmed Han zahmetli bir kara ve deniz seferinden sonra, 26 Ekim 1461’de Trabzon’u
fethetti. Muhasara 40 gün sürdü. Amiral Kâzım Bey, Doğu Karadeniz’i korumak için Trabzon’da bırakıldı.

Fâtih Sultan Mehmed Han, Trabzon Bizans İmparatoru Komnenus’u İstanbul, Edirne ve sonra da
Serez’e sürdü. Kendisine bir mâlikâne verdi. Fakat Komnenus, Fâtih’in rakibiUzun Hasan ile
mektuplaşıp, Osmanlı Devleti aleyhine çalışınca İstanbul’da İmparator İkinci David ile 4 oğlu ve 1 yeğeni
îdâm edildiler.

Trabzon’da bir müddet kalan Fâtih, Sinop fâtihi Hızır Beyi vâli olarak bıraktı. Trabzon’da daha
sonra Hayreddîn Paşa, Zağnos Paşa, Ali Bey ve Mahmûd Paşa vâlilik yaptılar. Altıncı vâli Yavuz’dur.

Yavuz Selim’in 20 yıl sancakbeyliği zamânında Trabzon tamâmen bir Türk şehri oldu. Kültür ve
sanat eserleriyle donatıldı. Yavuz’un oğlu Kânûnî Trabzon’da doğdu ve çocukluğunu burada geçirdi.
Trabzon bir beylerbeylik yâni eyâlet merkezi oldu. Bu beylerbeyliğin tek merkez sancağı (vilâyeti) vardı.

Fâtih’in İstanbul’dan sonra ikinci yıktığı Bizans İmparatorluğu Trabzon’dur. Trabzon, Türklerin
Anadolu topraklarında fethettikleri sonuncu şehirdir. Böylece Doğu Roma tamâmen silinmiştir. Bütün
Anadolu Türk hâkimiyeti altına girmiştir.

Birinci Dünyâ Harbinde Ruslar 1916’da Trabzon’u işgâl ettiler. Bu işgâl bir sene sürdü. İşgâl
sırasında ve sonra Rum ve Ermeniler çok zulüm yaptılar. Köy ve kasabaları yaktılar. Trabzonlular

direnişe geçtiler. Değirmendere yoluyla Ermeni ve Rumları yendiler. 25 Şubat 1918’de imzâlanan Brest-
Litovsk Antlaşması ile Trabzon yeniden Türk hâkimiyetine geçti.

Trabzonlular Millî Mücâdelede (İstiklâl Harbi) büyük hizmetler verdiler. Cumhûriyetin îlânından
sonra Trabzon kendi adını taşıyan ilin merkezi oldu.

Fizikî Yapı
Trabzon ili çok sarp, dağlık bir arâziye sâhiptir. İl topraklarının % 78’i dağlardan ve % 22’si
platolardan meydana gelir. Ovalar kıyıdaki küçük düzlükler, vâdilerse küçük olan Değirmendere ve
Karadere vâdilerinden ibârettir.
Dağları: Doğu Karadeniz Dağlarının bir kısmı Trabzon ilinde bulunur. Dağlar ilin güneyinde ve
kıyıya paralel olarak uzanır. Bu dağlar üç blok hâlindedir. Değirmendere Vâdisinin batısında yer alan
dağlara Zigana Dağları, Değirmendere ile Solaklı Çayı arasında kalan dağlara Trabzon Dağları ve Solaklı
Çayının doğusunda kalan dağlara da Soğanlı Dağları denir. Zigana Dağları kıyılara doğru uzanan derin
vâdilerle parçalanmış olup, Doğu Karadeniz Dağlarının en önemli geçidi olan Zigana Geçidi buradadır.
Trabzon ile Doğu Anadolu arasındaki karayolu bağlantısı bu geçitten sağlanır. Geçidin deniz seviyesinden
yüksekliği 2036 m olup, Zigana Dağlarının en yüksek noktası 2356 m’dir. Trabzon Dağlarının başlıca
tepeleri; Kırklar Tepesi (3450 m), Kemer Tepesi (2856 m) ve Karakaya Tepesi (3193 m)’dir. Soğanlı
Dağlarının en yüksek yeri Çakırgöl Dağı (3063 m)dir. Dağların etekleri plato ve yaylalardan ibârettir.
Bunların yükseklikleri 1750-2250 m arasındadır. Başlıcaları: Mescit Yaylası, Sultan Murâd Yaylası, Aşot
ve Reşâdiye Yaylası, Fikonov Yaylası, Beypınarı Yaylası, Maçka Yaylası, Sakaltutan Yaylası ve Derinoba
yaylalarıdır.
Ovaları: Trabzon’da ova yoktur. Sâdece kıyı şeridinde akarsuların meydana getirdiği küçük
düzlükler vardır. Başlıca vâdileri Değirmendere, Yanbolu Deresi ve Karadere’dir. Vâdiler dik ve derindir.
Akarsuları: Trabzon il toprakları içinde çok sayıda akarsu vardır. Bunlar kısa ve hızlı akan sulardır.
Değirmendere 35 km ve Karadere 56 km’dir. Diğerleri kısa olup, bâzıları şunlardır:
Kale Deresi, Sera Deresi, Foldere, Yanbolu Deresi, Koka Deresi, Sürmene Deresi, Solaklı Deresi,
İkizdere, Kuzgun Deresi, Baltacı Deresi ve Zağnos Deresi.
Gölleri: Trabzon ilinde küçük göller yoktur. Birkaç küçük göl vardır. Uzun Göl: Çaykara’ya bağlı
Uzunyol bucağındadır. Göl, Haldizen Deresi boyunca bâzı yamaçlardan kopan taşların vâdiyi
kapatmasıyla meydana gelmiştir. Gölde bol alabalık yaşar. 1250 m yüksekliktedir. Derinliği 15 m

uzunluğu 1 km, eni 500 m’dir. Çakır Göl: Çakırgöl Dağının kuzey yamacında yer alan bir buzul yatağı
gölüdür. Gölde alabalık yaşar. Denizden yüksekliği 2533 m, boyu 250 m, eni 200 m, çevresi 1160 m,
derinliği 20 m’dir. Sera Gölü: 20 Şubat 1950’de bir dağ yamacı kayarak Sera Deresi Vâdisinin bir kısmını
kapamış, 3 km uzunlukta ve 200 m genişlikte bir göl meydana gelmiştir. Derinliği 40-50 metre
civârındadır. Gölde sazan balığı üretilmektedir.

İklim ve Bitki Örtüsü
İlde Karadeniz iklimi hüküm sürer. Yazları serin ve kışları ılık, her mevsim yağışlı geçer. Güneye
dağlık bölgeye varıldıkça iklim sertleşir. Kıyıda yağmur olarak görülen yağış yüksek yerlerde kar şekline
dönüşür. Senelik yağış miktarı 730 mm ile 1680 mm arasında değişir. Merkez ilçede senede ortalama
3 gün kar yağar ve 7 günü karla örtülü kalır. Senenin 140 günü yağışlı geçer. Şimdiye kadar en soğuk
-7,4°C(9 Şubat 1929) ve en sıcak 38,2°C (20 Ağustos 1941) tespit edilmiştir.
Bol yağış alan Trabzon’da gür bir bitki örtüsü vardır. Ormanlara 2300 m yüksekliğe kadar rastlanır.
İlin doğusunda geniş çay bahçeleri bulunur. İl topraklarının % 45’i orman, % 33’ü ekili-dikili alanlar ve
geri kalanı çayır ve mer’alardan ibârettir.
Ekonomi
Trabzon ilinin ekonomisi tarıma dayanır. Faal nüfûsun % 75’i tarım, hayvancılık, balıkçılık, avcılık
ve ormancılıkla geçinir.
Tarım: Trabzon ilinin iklim şartları sanâyi bitkilerinin üretimine çok elverişlidir. Ekime elverişli
alanları az olmakla berâber, ormanları, çay ve fındık bahçeleri, otlakları geniş yer kaplar. Başlıca tarım
ürünleri çay, patates, mısır, fındık, tütün, buğday ve fasulye (kuru) dir. Sebzecilik ve meyvecilik de
önemli yer tutar. 40 milyon civârında fındık ağacı vardır. Fındıktan sonra armut, kiraz, ve turunçgiller
oldukça fazla yetişir. Trabzon ilinde ekilmeye müsâit bir karış boş toprağa rastlamak mümkün değildir.
Hayvancılık: Trabzon’un iklim şartları hayvancılığa çok müsâittir. Bol yağış sebebiyle otlaklar
(mer’a ve çayırlar) her zaman gür otlarla kaplıdır. Sığır, koyun, kıl keçisi ve kümes hayvanı beslenir.
Arıcılık gelişmektedir.
Ormancılık: Trabzon ili orman varlığı bakımından oldukça zengin sayılır. 200.000 hektar ormanlık
ve 10.000 hektar fundalık saha vardır. İl dâhilinde 2300 m yüksekliğe kadar ormanlar bulunur.
Yükseklerde iğne yapraklı, alçaklarda geniş yapraklı ağaçlara rastlanır. Ormanlarda en çok çam, ladin,
köknar, fundalık, kızılcık, taflan, muşmula, avcı üzümü, defne, geyikdikeni, çobanpüskülü ve 500 m

yüksekliğe kadar kestâne, meşe ve kızılağaçlarla çok çeşitli ağaçlar bulunur. 38 köy orman içinde ve 87
köy orman kenarındadır. Ormanlardan tomruk, mâden direği, sanâyi odunu, kâğıtlık odun ve yakacak
odun elde edilir.

Sanâyi: Trabzon ilinde sanâyi son senelerde hızla gelişmektedir. Yakın bir gelecekte bir sanâyi
merkezi olmaya namzet bir ilimizdir. 10 ve daha fazla işçi çalıştıran sanâyi iş yeri miktarı 1500’e
yakındır. Başlıca büyük sanâyi kuruluşları ise: Çaykur’a bağlı çay fabrikaları, Boru ve Profil Sanâyii,
Çimento Fabrikası, Karadeniz Su Ürünleri Sanâyii, Süt Endüstrisi Kurumu Fabrikası, Fındık İşleme
Fabrikası, Balık Yağı veUnu Fabrikası, Et ve Balık Kurumu’nun fabrika ve soğukhava depoları, Yomra
Galvanizli Saç Sanâyii, kalorifer kazanı îmâl eden Kazan Sanâyii, Civata Sanâyii, Giyim Sanâyii, Sun’î
Sünger Fabrikası, İş Makinaları Fabrikası, Süt Fabrikası, un fabrikaları, lastik ayakkabı fabrikaları,
alüminyum levha fabrikaları, mutfak eşyâları fabrikaları, Ameliyat İpliği Fabrikasıdır. 10 kişiden az işçi
çalıştıran sanâyi iş yeri sayısı 2.000’e yakındır. Bunların çoğu metal eşyâ ve makine îmâlatıdır. Trabzon
bir transit limanı olduğu için yedek parça îmâlâthâneleriyle çeşitli tâmirhâneler vardır.

Ulaşım: Trabzon Doğu Karadeniz Bölgesinde Samsun’dan sonra ikinci ulaşım merkezidir. Hava,
kara ve deniz ulaşımından istifâde eder.

Karayolu: Trabzon ve ilçelerinin büyük kısmı Sinop’tanHopa’ya kadar uzanan kıyı yolu üzerindedir.
İlin güney, batı ve doğusunda yol durumu yeterli değildir. Yolsuz köy sayısı % 10’dur. Trabzon-
Gümüşhane-Erzurum yoluyla Doğu Anadolu ve İran’a bağlanır. İl sınırları içinde devlet yollarının
uzunluğu 251 km ve il yollarının uzunluğu 225 km’dir.

Denizyolu: Trabzon Limanı, Samsun’dan sonra Karadeniz’in ikinci önemli limanıdır. Limanın
uzunluğu 440 m’dir. Aynı anda üç gemi yanaşabilir. Günlük yükleme boşaltma kapasitesi bin tona
yakındır. Trabzon limanı tesisleri genişletilmektedir. Trabzon-İran transit ticâretinde çok önemli bir yeri
vardır.

Hava Ulaşımı: Trabzon’a 5 km mesâfede havaalanı vardır. Yaz-kış İstanbul ve Ankara arasında
karşılıklı seferler yapılmaktadır. Yazın sefer sayısı fazladır.

Nüfus ve Sosyal Hayat
1990 sayımına göre toplam nüfûsu 795.849 olup, 303.612’si ilçe merkezlerinde, 492.237’si
köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 4685 km2 olup, nüfus yoğunluğu 168’dir.

Örf ve âdetleri: Trabzon’da eski çağlardan bu yana çeşitli milletler ve medeniyetler gelip

geçmiştir. Fakat 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Selçuklu Türkleri Trabzon civârını, Osmanlılar ise

Trabzon’u Türkleştirmiştir. Yavuz Sutan Selim Hanın 20 senelik Trabzon vâliliği esnâsındaysa Trabzon’un

Türkleşmesi hızla gerçekleşmiştir. Bu ilde diğer kültürler unutulmuş olup, Türk-İslâm kültürü hâkimdir.

Mahallî kıyâfet: Kadın kıyâfetinde keşan ismi verilen başörtü takılır. Başörtünün altında fes ve

tepelik bulunur. Giyilen fistan sâde veya desenli bezlerden dikilir ve topuklara kadar uzanır. Entari altına

şalvar giyilir. Bele peştemal bağlanır. Peştemal beyaz, kırmızı, enlemesine çizgili veya kareli olur.

Ayaklara yün çorap, çarık veya yemeni giyilir.

Erkek kıyâfetiyse; kara şayak veya puşudan yapılan “gugula” denilen kukuleta biçimli başlıktır.

Başlığın uzun uçları baş çevresinde dolanır ve tepede düğümlenir. Üzerlerine zıpka, aba ve ayaklara

sabuk denilen çizme giyilir. Bunların hepsi siyah renklidir. Aba yakasız ve kolları astarlıdır. Yeleğin sol

omuzdan aşağısı sık düğmelidir ve önü kapalıdır. Zıpkının yanları sırmalı ve kaytan işlemelidir. Dizden

yukarısı bol, ağzı körüklü paçaları dardır.

Mahallî oyunlar, Türkü ve halk müziği bakımından Trabzon folklorca çok zengindir. “Horon” denilen

oyun havaları meşhurdur. Oyunlar kemençe eşliğinde elle tutuşarak oynanır. Oyunların en orijinal tarafı

ayak vuruşları ve diz bükmeleri çok hareketli ve ahenklidir. Trabzon ili halk türküleri bakımından da çok

zengindir. Halk oyunlarının başlıcaları ise Pıçak Horonu, Tik Horon, Yüksek Hava, Tamzara, Temürağa,

Hasbal, Enişte Havası, Giresun Maçka Horonu, Artırma Horonu, Atlama Horonu ve Dolayı Horonudur.

Mahallî yemekleri: Hamsi buğulaması yanında mis gibi kokan tâze mısır ekmeği üzerine sürülen

Trabzon yağı, gurbetteki her Trabzonlu’nun unutamadığı bir hâtırasıdır. Evliyâ Çelebi bile Seyahâtnâme

isimli eserinde Trabzon için şu tekerlemeleri yazmıştır.

Trabzondur yerimiz
Akçe tutmak elimiz
Hamsi balık olmazsa
Nice olurdu hâlimiz

Gız Fadime duydun mu
Gene hamsi çıkayi
Mübareğin hasreti
Yüreğimi yakayi
Hamsiköy sütlacı, hamsi ızgarası, hamsi salamurası, hamsi haşlaması, hamsi çıtlatması, hamsili

ekmek, içli tava, hamsi kuşu, lahana çorbası, peynirli ve kıymalı pide meşhurdur. Trabzon’da


Click to View FlipBook Version