The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by kitablarinmuhteviyati, 2021-12-04 14:02:25

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Keywords: Yeni Rehber Ansiklopesidi

Böğü Kağan, Çin’e hâkim olmak niyetindeydi. Uygur Ordusu, 762’de Çin’e sefere çıktı. Uygurların
gelmesiyle Çin’deki iç mücâdele sona erip, birlik oldular. Uygur ileri harekâtı durdu. Fakat, Çin’de Uygur
nüfûsu ve tesiri arttı. Çin’in merkez ve şehirlerinde pekçok Uygur serbestçe ticâret yapıyor, istedikleri
kadar ipekli kumaş alıp, satıyorlardı. Böğü Kağan, Tibetlilerin hücumuna uğrayan Çin’i korumak üzere,
Töles asıllı Çin kumandanı P’u-ku Huai-en’in dâvetiyle, 762’de Lo-yang Seferini yaptı. Lo-yang Seferi,
Tibetlilerden Çin’i kurtardıysa da, Türk kültürünün aleyhine oldu. Böğü Kağan, Ötüken’e dönerken, Mani
dînini Türkler arasında yaymak için dört râhibi de berâberinde getirdi. Böğü Kağan, Manihaizmi kabul
edince, bu bozuk din Uygurlar ülkesinde resmî bir mâhiyet kazandı. Manihaizm, hayvânî gıdâlarla
beslenmeyi yasakladığından, disiplinli ve cesur bir kavim olan Uygurların muhâriplik vasfını zayıflattı.

Böğü Kağan, Kırgızlar üzerinde de zafer kazandı. Çin’e sefer etmek isterken, buna karşı çıkan
akrabâsı Nazır tung Baga Tarkan tarafından 779’da öldürüldü. Tang Bağa Tarkan, Alp Kutlug Bilge Kağan
ünvanıyla Uygur Hâkanı oldu. Alp Kutlug Bilge Kağan (779-789), cesâreti, iyi idâresi ve yapmış olduğu
kânunlarıyla tanınır. Kırgızları tekrar mağlup etti. Çinli bir prensesle evlenince, Uygur tüccarlarının
Çin’de tahakkümlerinden doğan anlaşmazlıklar ortadan kalktı. 789’da ölmesiyle yerine Külüg Bilge
Kağan (789-790) ve sonra bunun oğlu Kutlug Böge (790-795) hâkan oldular.

Uygurlar, iktisâdî ve kültürel menfaatleri sebebiyle Çin’i eskiden beri taarruzlardan koruyorlardı.
Tibetlilerin tekrar Çin’e tecâvüz etmeleriyle, yine kuvvet yardımı gönderildiyse de, başarılı olmadı.
Kutlug Bilge Kağan bu başarısızlık üzerine 795’te öldürüldü, yerine Alp Kutlug geçti. Alp Kutlug Bilge
Kağan (795-805), sevilen bir kumandan ve idâre adamıydı.

Külüg Bilge Kağan (805-808) zamânında huzur devri açıldı. İktisâdî hayat gelişti. İç-Asya’nın
önemli ticâret şehirlerine nüfûz edildi. Alp Bilge Kağan (808-821)’dan sonra hakan olan Küçlüg Bilge
Kağan (821-833); Karabalasagun Kitâbesini 826’da diktirdi. Küçlüg Bilge Kağan zamânında Türkistan’ın
doğusuna inmek isteyen Tibetliler durduruldu. Karlukların başına yeni bir Yabgu tâyin edilip, Soğd
bölgesine kadar ticârî münâsebetler geliştirildi. Fakat Uygur ülkesinde huzursuzluk da başladı, hâkan
öldürüldü. Küçlüg Bilge Kağan’dan sonra yerine geçen Alp Külüg Bilge Kağan (833-839)da nâzırının
tahrik ettiği isyanda öldürüldü.

Uygurlar, millî vasıflarına ters düşen Manihaizm tesiriyle gittikçe gevşeyince; Yenisey bölgesinde
olup, Orhun bölgesini de kontrol altında tutan Kırgızların taarruzuna dayanamadılar. Kırgızlar, kalabalık
kuvvetleriyle, 840’ta Uygur topraklarına girdiler. Uygur başşehri Ötüken’i zaptedip, son hâkanı

öldürdüler. Ötüken’de devletleri yıkılan Uygurlar büyük topluluklar hâlinde yurtlarını terk ettiler. Karluk
ülkesine, Çin hudûduna ve daha kesif olarak da, zengin ticâret merkezlerinin bulunduğu İç-Asya’da Beş-
balık, Turfan, Kuça sahasına göçtüler.

Uygurların Ötüken’den göçleri Hâkan âilesine mensup, Vu-hi Tegin ve Ngo-nic Tegin adlı iki kardeş
tarafından idâre edildi. Göçten sonra Uygur târihinin ikinci safhası başladı. Göçü idâre eden kardeşlerden
Vu-hi Tegin (841-846), kağan seçildi. Uygurlar, Kırgız ve Çin tarruzlarına mâruz kalıp, çok zarar
gördüler. Bir kısmı Çin’in tâbiiyetine girip, Kan-Çou Uygur Devletini kurdular. Bir kısmı da eski yurtlarına
dönüp, Doğu Türkistan (Turfan) Uygur Devletini kurdular. Fakat, bu iki devlet de Bozkır Türk
Devletinden farklı vasıf taşıyorlardı. Hâkimiyetlerini genişletme idealleri yoktu. Büyük siyâsî
mücâdelelere girmekten sakındılar. Başta, Çin hükümetleri olmak üzere, komşularıyla dostluk ve ticârî
münâsebetlerini devam ettirdiler.

Kan-su bölgesinde kurulan Kan-Çou Uygur Devleti, Çin ile ticârî münâsebetleri ilerletti. Uygur
prensleri, Çin İmparatorlarının kızları ile evlendi. Kan-Çou Uygur Devleti, Uygurların batı kolu olan Tun-
huang koluna da 911’de istiklâl kazandırdılar. Kan-Çou ve Tun-huang Uygur kolları, 940’tan sonra
K’itanlar, 1028’den sonra da Tangutların nüfûzu altına girdi. 1226’da Cengiz Han tarafından Moğol
tahakkümü altına alındılar. Sarı Uygurlar da denilen Kan-Çou Uygurları bu adla hâlâ Batı Çin sahasında
yaşamaktadır.

Doğu Türkistan (Turfan) Uygur Devleti: Uygur göçünü idâre edenlerden Ngo-nie Tegin
kumandasında Tanrı Dağları, Beş-balık ve Turfan’a gelenler tarafından kuruldu. Ngo-nie Tegin (846-
848) kağan seçildi. Turfan Uygur Devletini, Çin tanıdı. İsmen Çin nüfûzu altındaydılar. Bölgedeki askerî
vâlilerin hâkimiyetine son verip siyâsî bakımdan güçlendiler. Ticâret yolları üzerinde bulunduklarından
iktisâdî bakımdan da geliştiler. Ticârî münâsebetler, Manihaizmin bölgede yayılmasına vâsıta oluyordu.
Çin’deki T’ang Hânedânının yıkılmasıyla 911’de müstakil devlet hâline geldiler. Güneyde Tibet, Batı
Türkistan’da Karluk bölgesiyle çevriliydiler. Başlıca şehirleri Turfan, Kaşgar, Beş-balık, Kuça, Hami
(Urumçi) olup, sanat, edebiyat ve ticâret sahasında yükseldiler. Budizm de yayılıp, Manihaizmden fazla
tutuldu. Budizmle Manihaizm yanında Nasturî Hıristiyanlık ve başlangıçta çok az da İslâmiyet yayıldı.
Karahanlılar İslâmiyeti kabul edince Uygurlarla mücâdele ettiler. İslâm dîni, Uygurlar arasında
Karahanlılar vâsıtasıyla yayıldı. Çin’e İslâmiyet Uygurlar aracılığıyla girdiği için ilk Müslüman Çinlilere
Huei-hu (Uygur) denilmiştir. Turfan Uygur Devleti, Cengiz Han tarafından 1209’da Moğollar’a bağlandı.

Uygurların hâkimiyeti fiilen bitmesine rağmen Uygur Hânedânından İdi-kutlar, Ming Sülâlesi
kuruluncaya kadar varlıklarını devam ettirdiler (1368). Ayrıca Moğolların tâbiiyeti altında pekçok Uygur
sülâle mensubu yüksek idârî mevkilerde vazife aldı. Uygurlar, diğer Orta Asya Türkleri gibi Ehl-i sünnet
Müslüman medenî bir kavim olduklarından Asya’nın doğusunda ve batısında başta dil ve yazı olmak
üzere tesirli oldular.

Uygur Alfabesi üç sesli, biri sesli de olabilen on beş sessiz harften meydana geliyordu. Uygur
yazısı, önceleri sağdan sola yazılırken, sonraları yukarıdan aşağıya doğru yazılmaya başlandı. Uygur
harfleri, İslâm harflerinin 15. yüzyılda kabûlüne kadar bütünüyle, 18. yüzyıla kadar Uygurların
bulundukları bölgede kısmen kullanılmıştır. Uygur Edebiyatı; Taryat, Şine Usu, Karabalasagun, Hoytu
Tâmir, Gurbalcin âbideleri, mabetlerdeki dîni metinlerde bulunur. Uygurca mektuplar, hukuk belgeleri
ve halk edebiyatı mahsulleri târihî bakımdan kıymetlidir. Uygurlar kâğıt yapmasını ve baskı makinasını
yapıp, kullanmasını bilirlerdi. Uygurlar medenî bir Türk kavmiydiler. Toplu halde yerleşik hayâta ilk
defâUygurlar geçti. Doğu Türkistan’daki Karabalasagun, Beş-balık, Turfan, Karaşar, Kara Hoça, Kaşgar
dâhil birçok şehri geliştirdiler. Şehirleri surla çevirdiler. Hayvancılık, zirâat ve ticârete önem verdiler. Su
kanalları açıp, sulu zirâat yaparak, toprağın verimini artırdılar. Bezelye, bakla gibi sebzeleri, kavun ve
karpuz gibi meyveleri çok yetiştirirlerdi. Bu sebze ve meyveleri Çin’e de tanıttılar. At yılkıları ve koyun
sürüleri yetiştirerek komşularına sattılar. Ticârete önem verip, iktisâdî seviyelerini yükselttiler.

UYKU

Alm. Schlaf (m), Fr. Sommeil; somme (m), İng. Sleep; nap. Şahsın hissî veya diğer uyarılarla
uyandırılabildiği tabiî ve normal olan şuursuzluk hâli. Uyanık kalmayı temin eden bir merkez mevcuttur.
Bu merkezin yeri beyinde Retiküler Formasyon denilen bölgedir. Ortabeyinden buraya gelen mesajlar
Retiküler Uyarıcı Sistem vâsıtasıyla beyin kabuğuna iletilir. Bu uyarılar da omurilik aracılığıyla kişiyi
uyanık tutar. Uykunun anahtar bölgesiyse beynin daha altında bulunan Pons’tadır. Bu bölgeden her 90
dakikada bir uyku uyarısı gönderilir ki buna Paradoks Uyku denir. Fakat insanlar aktif oldukları
zamanlarda bunun farkına varamayabilirler. Gün ortasında ağır basan uyku hâlinin sebebi budur. Gün
boyu her 90 dakikada bir tekrar eden bu safha, uyku durumunda da devam eder.

Uyanıklıktan uyumaya doğru geçen bir şahsın beyin dalgaları kaydedildiğinde uykunun değişik
safhaları olduğu tespit edilir. Bu safhalar başlıca ikiye ayrılır: Birinci safha yavaş dalga uykusudur ve bu

da iki dönemdir; hafif ve derin uyku dönemleri. Hafif uykuda elektroensefalografide alfa ve düşük voltajlı
delta dalgaları görülür. Derin uykuda ise yüksek voltajlı yavaş delta dalgaları vardır. Daha sonra
uykunun ikinci safhası olan Paradoks Uyku dönemi gelir. Bu safha her 80-90 dakikada bir gelir ve 5 ile
20 dakika kadar sürer. Organizmada bu safha esnâsında bâzı değişiklikler olur; fakat bu safhanın
faydasının ne olduğu henüz bilinmemektedir. Bu Paradoks Uykunun süresi kişinin yorgunluğuna göre
değişir. Çok aşırı yorgunlarda 5 dakika kadar sürerken yorgun olmayanlarda 20 dakika kadar sürer. Bu
safhanın bâzı özellikleri vardır. Bütün kaslar gevşemiş, kalp atışları ve solunum hızlı ve düzensizdir.
Rüyâ bu safhada görülür. Gözlerde, el, kol ve bacaklarda hareketler, konuşma, kıpırdama hep bu uyku
bölümündedir. Elektroensefalografide düşük voltajlı alfa dalgaları görülür.

Normal zamânın dışında insan vücûdunda bir “iç zaman” biyolojik zamanı vardır. Bu zamanda da
çeşitli bölümler vardır ve belirli bir kalıba göre tekrar ederler. Bu iç zaman kalıbını her insanın günlük
faaliyetleri, çalışma durumu, güneş ışıkları, gürültü, hava durumu ve atmosferdeki daha birçok faktör
belirler. Beyin ve diğer organların biyolojik zamanla ilgili fonksiyonları bu kalıba göre icrâ edilir. Bu
sebepten dolayıdır ki gündüz çalışan bir insanın uykusu gece gelir. Çünkü, gece uyanıklığı sağlayan
uyarıcı sistemin hafiflemesi, uykuyu temin eden uyarıların üstün hâle geçmesine yol açar. Eğer Retiküler
Uyarıcı Sistemin çalışması hiç hafiflemez veya uyumaya zorlayan merkez az çalışırsa kişi uzun müddet
uyanık kalabilir. Bunun aksi hâlindeyse uzun müddet uyuyabilir. Sara hâlinde Retiküler Uyarıcı Sistem
çok fazla çalışır ve aynı zamanda şuursuzluk vardır. Bu normal bir durum değildir.

Uyku ihtiyacı her insan için sâbit değildir. Yaşa, mesleğe, sosyo-ekonomik çevreye ve daha birçok
faktöre bağlı olarak değişiklik gösterir. Bir aylık bebek bir günün 21 saatini, 6 aylık bebek 18 saatini, 1
yaşındaki çocuk 15 saatini, 4 yaşındaki çocuk 12 saatini, 12 yaşındaki bir çocuk ise 10 saatini uyumalıdır.
Erişkin birisi için bu 8 saattir. Fakat rûhî ve bedenî yönden çok sıhhatli şahıslarda 4-5 saate inebildiği
gibi bâzı hastalıklarda 10-12 saate kadar yükselebilir. Her şahsın kendi durumuna göre belirli bir uyku
ihtiyacı vardır. Uyumanın gecikmesi hâlinde davranış, sinir sistemi ve bütün vücutta negatif yönde
değişmeler olur. Huzursuzluk, başağrısı, unutma, anlamada zorluk, konsantrasyonda zayıflık, solunum
sistemi gibi bâzı vücut sistemlerinde rahatsızlıklar görülür.

Uykunun normalden fazla olmasının ise hiçbir faydası bulunmadığı gibi birçok zararları olabilir.
Migren başta olmak üzere çeşitli baş ağrıları, dikkat bozuklukları, fizik ve mental beceriksizlikleri
bunlardan bâzılarıdır. Vakit kaybı ise en büyük zarardır. Bu yüzden küçük yaştan îtibâren belirli bir

çalışma temposu ve buna uygun bir uyku ihtiyacının teşekkül etmesine çalışılmalıdır. Güneş ışıklarının
yayılmaya başlamasından sonra uykuya devam etmek, gündüz çalışan biri için gece uyumak değildir.
Bu şahıs gündüzün ilk saatlerini uykuda, gece uyuması gereken saatlerin ilk birkaçını da uyanıklıkta
geçiriyor demektir. Bu durum kişinin biyolojik zaman kalıbına uygun olmadığı için sağlığına menfî yönde
tesir eder. Gündüz çalışıp, gece uyuyan bir insan ihtiyacı olan uykunun küçük de olsa bir bölümünü gece
yarısından önce uyumalıdır. Böyle olursa güneş ışıkları yayılmağa başlamadan önce rahatlıkla uyanır ve
önünde sağlıklı ve büyük bir gün mevcut olur. Tabiî bu husus sıhhatine ve hayâtının her ânına büyük
kıymet verenler içindir. Bu şekilde uyuyan bir şahıs, günün öğle vaktinde, uyku dalgalarının ağır bastığı
bir zamanda bir müddet daha uyursa vücûdunun biyolojik ritmi tam mânâsıyla bir denge kazanır.
İslâmiyette de gün ortasında bir miktar uyumak sünnettir, bu uykuya “kaylûle” denir.

Uyku birtakım ilâçlarla etkilenir. Uyku ilâçlarının birçoğu Paradoks Uyku safhasını baskılayan uzun
bir uyku dönemi temin ederler. Uykunun gelişini engelleyici ilâçlar da mevcuttur. Amfetaminler denilen
bu ilâç grubunu daha çok talebeler uyanık kalmak için ders çalışmak gâyesiyle kullanmaktadırlar. Bu
son derece tehlikeli ve yan tesirleri olan bir uygulamadır. Vücûdun dengesini bozar, alışkanlık yapabilir.

Uyku bozuklukları: Bu başlık altında uykusuzluk, kâbuslu uyku, uyurgezerlik gibi konular
incelenebilir. Bunlardan en çok görüleni uykusuzluk, uyuyamamadır. İnsomnia denilen bu durum bir
hastalık olmayıp, çeşitli şartlarda ortaya çıkabilen bir belirtidir. Bebeklerdeki uykusuzluk çoğu zaman
sindirim bozukluklarına, açlığa ve herhangi bir rahatsızlığa bağlıdır. Kirli bez, yetersiz veya aşırı
giydirme, kıl kurdunun uyarılarıyla rahatsız olma, kalça çıkıklığı veya diğer hastalıklar sebep olabilir.
Çocuklardaki uykusuzluk ise daha ziyâde psikolojiktir. Bunlarda, gece korkuları olsun olmasın diğer
nörotik bozukluklar da görülür. Tırnak yeme, uyurgezerlik, parmak emme vb. Bâzı çocuklar ışıksız veya
kapısı kapalı odada uyuyamazlar. Yetişkinlerdeki uykusuzluk tok veya aç yatmaya, kahve, çay içmeye,
akşam zihnin önemli bir hususla meşgul olmasına bağlı olabilir. Günlük hayâtın âniden değişmesi, uyku,
yemek, çalışma düzensizlikleri ciddî uyku bozukluklarına yol açabilir. Karın ağrıları, öksürük, sık idrar,
cilt uyarılarının yol açtığı uykusuzluklar tedâviyle kolay düzelir. Yetişkinlerde uykusuzluğun en sık
görülen sebebi depresyondur. Bu şahıslarda uyuyamamanın yanısıra, kilo kaybı, iştahsızlık, cinsî
arzularda azlık, huzursuzluk, konsantrasyon yetersizliği, hâfıza zayıflığı da bulunur. Bunlar yatar yatmaz
uyuyabilirler, fakat birkaç saat sonra uyanırlar ve tekrar uyuyamazlar. Nörozlu, şizofrenli şahıslarda da

uyuyamama görülür. Alkol kullanma önemli bir uykusuzluk sebebidir. Böbrek hastalıkları, siroz, kalp
hastalıkları, romatizma ve kas iskelet rahatsızlıklarında da görülür.

Gece korkuları (kâbus) çocuklarda sebepsiz olabileceği gibi ateşli durumlarda sık rastlanır.
Erişkinlerdeyse çeşitli zehirlenmelerde görülür.

UYKU HASTALIĞI (Afrika Tripanomiyazı)

Alm. Schlafkrankheit (f), Fr. Maladie (f) du sommeil, İng. Sleeping sickness. İnsanın kanında
Trypanozoma Gambiense ve Trypanozoma Rhodesiense türlerinin parazitlenmesiyle meydana gelen bir
hastalık. Hastalığın yayılması ve bulaşması Tse-Tse sineği vâsıtasıyla olur. Akut ve müzmin olarak
ilerleyebilir. Akut hâlde yüksek ateş, adenit, deride kırmızı döküntüler ve geçici ödemler olur; müzmin
halde ise parazit beyne yerleştiğinden meningo-ensefalit, meningo-miyelit sonucu sinir dokusunun
hücre yıkımıyla şuurunun kaybolması ve ilerleyen koma ile ölüm meydana gelir.

Belirtileri: Uyku hastalığı düzensiz ateş, özellikle boyun arka hattındaki lenf bezlerinde şişme,
deride kırmızı döküntüler ve ağrılı lokalize ödemle karakterizedir. Titreme, başağrısı, havâle geçirme
gibi merkezî sinir sistemi belirtileri daha sonra gelişir ve koma ile ölüme götürür. Trypanozoma
Rhodesiense ile olan hastalık diğer tipe göre daha ciddî ve öldürücü seyreder.

Teşhis: Hastalığın teşhisi tripanozomların görülmesine bağlıdır. Hastalığın erken devresinde
parazitler periferik kandan yapılan yaymada veya büyümüş lenf bezinden alınan sıvıda görülürler.
Hastalığın ilerlemiş safhasında parazit sâdece beyin omurilik sıvısında bulunur.

Korunma: Uyku hastalığına karşı korunmada aşağıdaki metodlar vardır:
a) Bulaşma kaynağı olan enfekte kişileri tarama muayeneleriyle ortaya çıkararak tedâvi etmek.
b) Trypanozoma Rhodesiense’de enfeksiyonunun tabiat nidalitesini sürdüren yabânî hayvanlarla
savaşmak.
c) Tripanozomların vektörleri olan Tse-Tse sinekleriyle kalıcı insektisidler vâsıtasıyla geniş ölçüde
ve sürekli olarak savaşmak.
d) İnsanlarda koruyucu olarak ilâç uygulamak (Kemoterapi).
Tedâvi: Gambiense tipinde erken safhada pentamidin kullanılabilir. Pentamidin 10 gün süreyle 4
mgr/kg/gün olarak adeleye zerk edilir. Rhodesiense tipindeki hastalıkta ise erken safhada Suramin
damar içine tatbik edilir.

Melarsoprol diğer ilâçlara göre çok toksiktir, fakat her iki tip hastalığa da bütün safhalarda etkilidir.
Hastada hafif veya orta derecede sinir tutulması olduğunda bu ilâç 2-3 gün müddetle 3,6 mgr/kg/gün
damar içine verilir. Bu ilâcın meydana getirdiği arsenik zehirlenmesi neticesi sindirim sisteminde,
böbreklerde ve sinir sisteminde çeşitli arızalar olabilir.

UYLUK

İnsan vücûdunda kalça eklemiyle diz eklemi arasındaki bacak bölgesine verilen ad. Bu bölgede
insan iskeletinin en uzun kemiği olan uyluk kemiği (femur) tek başına bulunur. Üst tarafta kalça kemiği,
alt tarafta kaval kemiği ve dizkapağı kemiğiyle eklem yapar.

Uyluk kemiği üst uç, alt uç ve kemik gövdesinden meydana gelir. Üst uçta bir baş, büyük ve küçük
trokanterler (çıkıntılar) ve bir boyun bulunur. Boynun ekseniyle cismi arasındaki açı 130° olup, kalça
eklemini meydana getirir. Darbelere karşı oldukça dayanıklıdır. Uyluk kemiği çok sert darbelerde
kırılabilir. Özellikle yaşlı kadınlarda düşmelerden sonra uyluk boynu kırıklarına sık rastlanır. Kist ve
tümörleri de uyluğun hastalıkları arasındadır. Uyluk kasları ön, arka ve iç yan olmak üzere üç gruptur.
Ön grup adale lifleri içinde terzi kası, uyluk dörtbaşlı kası, ilyo-psoas kasları bulunur. İç yan grupta
toraksi kas; uzun, küçük ve büyük yaklaştırıcı kaslar ve ince kas bulunur. Arka grupta yarı zar kası, yarı
kiriş kası, uyluğun iki başlı kası vardır. Bu kaslar vâsıtasıyla uyluk oldukça hareketli ve kuvvetli bir
bölgedir.

UYURGEZERLİK

Alm. Somnambulishm, Fr. Somnambulisme, İng. Somnambulism. Uykuda insanın hareket
etmesi, yürümesiyle belirlenen rahatsızlık. Tıpta bir zihin hastalığı belirtisi olarak kabul edilir. Rüyâların
hareket hâline dönüşmesine bağlı bir bozukluktur. Umûmiyetle çocuklarda ve bülûğ çağındaki gençlerde
görülür. Derin uyku halinden hafif uyku hâline geçerken gördükleri rüyânın tesiri altında kalkıp yürürler.
Hafif vak’alarda hastalar sâdece konuşurlar ve çeşitli el-kol hareketlerinde bulunurlar. Bununla birlikte
kalkıp dolaşabilir. Çok uzun mesâfelere gidip gelebilirler. Hattâ hasta çatıya, duvara, uçurum kenarlarına
kadar gidip gelebilir, bir işle uğraşabilirler. Uyandıklarında hiçbir şey hatırlamadıklarını söylerler.
Bunların gözleri genellikle açık olmasına rağmen kör bakışlıdır. Hisleri dış tepkilere kolay cevap vermez.
Bir nöbet sonrasında eve dönüp, tekrar yatağına yatar ve normal uyanma zamânına kadar rahat uyur.
Psikiyatristler uyurgezerliğin histerinin bir belirtisi olduğunu savunurlar. Uyurgezer nöbet esnâsında

uyandırılacak olursa, korku ile düşebilir. Bu durumda hasta uyandırılmadan sâkin emirlerle yatağına
götürülmelidir. Yaş ilerledikçe azalır. Hattâ kaybolur. Tedâvisinde telkin, iknâ ve irâde kuvvetlendirici
eksersizler iyi netice verir. Bu şahısların yanında uykusu hafif bir yakını tedbiren yatırılmalıdır.

UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ

Alm. Kompetenz konfliktsgerichtshof (m), Fr. Trubinal (m) de Conflits, İng. Court of Disputes.
Anayasa ile kurulmuş bir yüksek mahkeme. Adlî, İdârî ve Askerî yargı mercileri arasındaki hukuk
işlerinden doğan görev ve hüküm uyuşmazlıklarını incelemek ve kesin olarak çözmekle görevlidir. Fakat
diğer mahkemelerle, AnayasaMahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin
kararı esas alınır.

Bir başkan, altı üyeden meydana gelir. Başkan, Anayasa Mahkemesinin asil veya yedek üyeleri
arasından görevlendirilir. Üyelerin üçü Yargıtay Hukuk Dâireleri başkan ve üyeleri arasından Yargıtay
Hukuk Kurulunca, diğer üç üye Danıştay Dâvâ Dâireleri başkan ve üyeleri arasından bu kurula seçilir.

Uyuşmazlık askerî işlerle ilgiliyse; Yargıtay ve Danıştay’dan gelen en kıdemsiz üyeler yerine Askerî
Yargıtay’dan seçilecek iki adlî üye alınır. Mesele incelenir ve karar verilir.

Uyuşmazlık Mahkemesi 1945’te kurulmuştur. Daha sonra 1961 Anayasası (m.142) ve 1982
Anayasası (m.158) bu mahkemeyi anayasal bir kurum olarak düzenlemiştir.

UYUZ

Alm. 1. Krätze (f) (insanda) 2. Räude (f) (ev hayvanlarında), Fr. 1. Itch (insanda) 2. Mange
(köpekte) 3. Scabies (sığırda), İng. 1.2.3. Gale (f). Bulaşıcı ve kaşıntılı bir hastalık. Uyuzun âmili.
Sarcopets scabiei ismi verilen bir parazittir. İnsanlarda hastalık yapan, parazitin dişisidir, erkeğinden
çok büyüktür ve gözle küçük bir nokta gibi görülür. Bunlar derinin boynuzsu tabakasında yerleşirler,
günde 1 mm yol açarlar ve bir yumurta yumurtlarlar.

Uyuzun kaynağı hasta insanlardır. Her ne kadar attan, koyundan bulaşma olabilirse de
hayvanlardan geçen uyuz çeşitleri birkaç günden fazla yaşamamaktadır. Uyuz âmili, insandan insana
aynı yatakta yatmak ve sıkı temasla geçer. Dolaylı bulaşma çok nâdir olur, çünkü uyuz âmilleri, insan
derisini ancak yatak harâretinde terk ederler.

Uyuz, her yaşta ve her çeşit insanda görülebilir. Bir ev, âile hastalığı olup, eve girince herkesi
yakalar. Ev hayâtının özellikleri ve bilgisizlik bulaşmayı kolaylaştırır. Uyuz; savaş, açlık, deprem ve diğer

sıkıntılı hâllerde artar. Uyuzda kuluçka devresinden bahsetmek doğru olmazsa da ilk gelen uyuz âmilinin
çoğalarak uyuz belirtileri göstermesi için birkaç hafta geçmesi lâzımdır.

Uyuz âmili, deri içinde tünel açarak ilerler. Bu tüneller dışardan bakıldığında zikzaklı çizgiler hâlinde
görülür. Tünelin içindeki böcek, bilhassa geceleri ve sıcakta hareket eder ve bu sırada müthiş bir kaşıntı
uyarır. Kaşınan yerler zedelenir, kanar, iltihaplanır, kabuklanır.

Uyuz yetişkinlerde; el parmak arasında, bilekte, dirsek, koltukaltı çukuru ön yüzünde, kuşak
yerinin bütün boyunca, kaba etlerde, dizlerde, meme ucunda, erkeklerde kamışın uç kısmında yerleşir.
Çocuklarda eliçi, ayak tabanı, kulak ve yüzde de yerleşebilir. Uyuz tedâvi edilmezse aylar sonra
kendiliğinden iyi olabilir veya müzminleşebilir ki bu durum, bulaşmada çok önemlidir.

Tedâvi: Tedâvi, bütün âile fertlerine aynı anda uygulanmazsa, başarısız kalır. Tedâvide; Wilkinson
pomat, Kwell, Scatin gibi ilâçlardan biri kullanılabilir. Şahıs önce keseli bir banyo yapar ve banyoyu
müteakip ilâcını boynundan tırnağına kadar ovarak sürer ve elbiselerini giyer. 24 saat sonra yıkanmadan
aynı şekilde ilâcını sürer. 24 saat sonra da iyice yıkanır, ilâç sürünmez ve yeni elbiselerini giyer. Eski
elbiseler, yatak takımları ise kaynatılır, ütülenir. İyileşme olmayan hallerde 7-10 gün sonra tedâvi
tekrarlanır. Başarılı uygulamaya rağmen 1-2 hafta kaşınma devam edebilir.

Uyuz ehil ve vahşî hayvanlarda da görülen bir hastalıktır. Genellikle uyuza tutulan hayvanlarda
kıllar dökülür, deride kepeklenme, kabuklanma ve şiddetli kaşıntılar olur. Hasta hayvanlarla temasta
bulunan herkese bulaşan bu hastalık, bilhassa seyis ve hayvan bakıcılarında daha çok görülmektedir.
Hayvan uyuzu âmilleri deri içine girmedikleri için tedâvisi kolaydır. İlk şart hayvandan uzaklaşmaktır.

Memleketimizde sık rastlanan bir uyuz çeşidi de arpa uyuzudur. Buğday, arpa, mısır, fasulye gibi
hububat tozlarından bulaşır. Deride şiddetli kaşıntı ve döküntüler olur. Belirtiler 3-4 günde şiddetlenip
sonra yavaş yavaş iyiliğe döner. Tedâvi için sirkeli veya tuzlu suyla yıkanmak kâfidir.

UYUZBÖCEĞİ (Sarcoptes scabei)

Alm. Kräzmilbe des Menschen, Fr. Sarcopte de la gale, İng. Itch mite. Familyası:
Uyuzböceğigiller (Sarcoptidae). Yaşadığı yerler: Dişisi, insanların üst derilerinde galeriler açar.
Özellikleri: Tombul vücûdu çok küçüktür. Sırt kısmında sivri uçlu diken ve tüycükler bulunur. Uyuz
hastalığına sebep olur. Ömrü: 28-30 gün kadar. Çeşitleri: Memeli ve kuşlarda uyuz âmili olan birkaç
türü vardır.

Örümceğimsigiller sınıfının keneler (Acarina) takımından küçük bir eklembacaklı. Büyüteçle ancak
görülebilir. Beyaz vücûdunun sırt bölgesinde, sivri uçlu dikenler bulunur. Dişisi, insanların üst derilerinde
bir cm uzunluğunda galeriler açar ve burada yumurtlar. Uyuz hastalığına sebep olur. Bu hastalıkta
dayanılmaz kaşıntılar olur. Çoğunlukla el parmakları arasında, dirseklerde, diz kapaklarında, boyunda
ve omuzda yerleşmeyi sever. Bir hafta içinde yumurtadan çıkan yavrular dişinin sebep olduğu kaşıntıları
arttırırlar. Uyuzböceğinin normalde ömrü dört hafta kadardır. (Bkz. Uyuz)

UYUZOTU (Scabiosa maritima)

Alm. Skabiose (f), Fr. Scabieuse (f), İng. Scabious, Scabiosa. Familyası: Fescitarağıgiller
(Dipsacaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Marmara bölgesi.

Haziran-ekim ayları arasında, eflâtun, mavimsi veya beyaz renkli çiçekler açan, 50-100 cm
boylarında, dallanmış, bir veya çok yıllık otsu bitki. Çiçekler, sivri uçlu mızrak şeklinde yaprakçıklarla
örtülü, yarım küre şeklinde bir arada toplanarak, başçık şeklinde çiçek durumları meydana getirirler.

Kullanıldığı yerler: Süs bitkisi olarak da yetiştirilmektedir. Tıpta kan temizleyici, terletici, yara
iyi edici olarak kullanılır.

UZAY (Feza)

Alm. (Welt-) Raum (m), Fr. Espace (m) (cosmique), İng. Space. Dünyâyı ve bütün gezegenleri
saran ve içinde milyarlarca yıldız bulunan boşluk. Yedi kat gökten birinci gökte bulunur. Bu boşluk
mutlak bir boşluk olmayıp, çok az da olsa hidrojen gibi maddelerin parçacıkları bulunur (Plazma). Bu
ise dünyâda sun’î elde edilebilen bir vakumdan daha boştur. (Bkz. Vakum)

Uzaydaki yıldızlardan her biri güneş gibi gaz hâlindedir. Hiç birinde ne su, ne de taş, toprak, ağaç,
hayvan ve insan gibi katı cisimler yoktur. Aralarındaki mesâfe o kadar çoktur ki ışık yılı denen ölçü
birimiyle ölçülür. Bir ışık yılı, sâniyede 300.000 kilometre giden ışığın, bir yılda gittiği yoldur. Işık bir
yıldızdan, komşu bir yıldıza yüzlerce ışık yılında varabilir. Her bir yıldız galaksi denen bir helezon (küme)
içinde sâniyede ortalama yüz kilometre hızla uçar. Dünyâmızın bulunduğu güneş sistemi Samanyolu
Galaksisinde bulunur. Uzay hakkındaki çalışmalar, henüz uzayın çok küçük bir kısmını kaplayan dünyâ
atmosferini ve dünyâ ile güneş sistemini meydana getiren diğer gezegenler arasındaki irtibâtı ihtivâ
etmektedir.

Halbuki uzayda Samanyolu gibi yüz milyonlarca galaksi vardır. 1986 yılında sonuçlandırılan
çalışmalara göre her biri en az 30 kadar galaksiden meydana gelen 4000 kadar galaksi kümesi
belirlenmiştir. Galaksiler uzayda kümeler hâlinde bulunmakta ve bu kümeler birbirine bağlanarak
uzayda bir zincir yapısı meydana getirmektedir. Galaksi kümelerinden meydana gelen bu zincir, kürevî
yapılı büyük uzay boşluklarının yüzeylerinde yer almaktadır. Meselâ Bootes, Coma, Pisces-Cetus
bölgelerinde keşfedilen uzay boşluklarının çapları 260 milyon ışık yılı olabilmektedir.

Bu yapısıyla uzay, daha çok sabun köpüğüne benzemekte ve zincir meydana getiren galaksi
kümeleri dev köpüklerin üzerinde yüzmektedir.

Bugüne kadar keşfedilmiş en büyük galaksi kümesi galaksimizden 150 milyon ışık yılı uzaklıkta
olup çapı yaklaşık 250 milyon ışık yılıdır. Kütlesi 30 milyon kere milyar güneş kütlesidir. Akılalmaz
büyüklükteki bu kümeye uzayın en büyük çekim merkezi de denmektedir. Samanyolunun da içinde
bulunduğu galaksi kümesi en yakın kümeler olan Virgo ve Pavo kümeleri bu çekim merkezine doğru
600 km/s hızla sürüklenmektedir.

Uzay hakkında yapılan çalışmalar dünyâ atmosferi ve diğer gezegenlerin incelenmesi yanında,
dünyâ yörüngesinde, çeşitli gâyelerle yerleştirilen sun’î peykleri de ilgilendirir (Bkz. Uydu). Dünyâ
yörüngesine oturtulmadan aya, diğer gezegenlere veya uzayın derinliklerine gönderilen araçlara uzay
sondası veya uzay aracı (feza gemisi) denir. Önceleri insansız olarak gönderilen bu araçlar, sonradan
maymun, köpek gibi hayvanlar üzerinde uzaydaki hayat şartları hakkında yapılan denemeler neticesinde
insanlı olarak da gönderilmeye başlandı. Şimdiye kadar dünyâ yörüngesine oturtulan sun’î peykler de
dâhil olmak üzere uzaya gönderilen uzay araçları binleri aşmış durumdadır. Buna rağmen yapılan
çalışmalar henüz güneş sistemiyle sınırlı kalmaktadır. Aya gönderilen araçlar pekçok ilmî incelemeler
yaptı, toprak nümuneleri getirdi ve ayın yüzeyine deney cihazları yerleştirdi, Merkür, Venüs, Mars,
Jupiter, Satürn gibi güneş sisteminin diğer gezegenlerine gönderilen çeşitli sondalar bâzılarına yumuşak
iniş yapmayı, yakınlarından geçerek binlerce fotoğraf çekip, bilgi toplayarak dünyâya göndermeyi
başardı. Yine bu çalışmalar neticesinde dünyânın fotoğraflarının çekilmesi, dünyâ yörüngesine oturtulan
uzay laboratuvar ve istasyonları sâyesinde yerçekimi etkisi olmadan pekçok ilmî inceleme mümkün hâle
geldi.

Bu laboratuvarların öncülerinden biri de Amerikalıların Skylab uzay laboratuvarıydı. İçinde bir çok
deneme ve ilmî araştırma yapılan Skylab daha sonra terk edilmiş ve atmosfere girerek yanarak

parçalanmıştı. Rusların ise daha çok istasyon olarak adlandırdıkları laboratuarlardan ilki olan Salyut terk
edilmiş olup Skylab’ın âkibetini beklemektedir.

Daha gelişmişi olan Mir Uzay İstasyonu ise hâlen kullanılmakta ve içinde birçok ilmî araştırma
yanında uzayda uzun süre yaşayabilme deneyleri yapılmaktadır. Bu deneyler 21. yüzyılın başlarında
gerçekleştirilmesi beklenen Merih yolculuğu için büyük önem taşımaktadır. Çünkü NASA’nın 2007 yılında
plânladığı bu ilk gezegenlerarası uzay seyahati, gidiş-dönüş olarak tam 2,5 yıl sürebilecektir.

İnsanların uzay hakkındaki merakını gidermek için teleskoplarla rasathânelerde çok eski târihlerde
başlayan incelemeler astronomi ilminin ortaya çıkıp gelişmesini sağladı (Bkz. Astronomi). Bu ilim
sâyesinde pekçok bilgi toplandı. Gezegenlerin güneş etrâfındaki yörüngelerinin tespiti, diğer
gezegenlerin yapısı ve aralarındaki mesâfe mertebelerinin tahmini, hareketlerinin belirli fizik ve
matematik kâideleriyle açıklanması çok eskiden beri yapılan astronomi âlimlerinin çalışmalarına dayanır.
Yirmi birinci yüzyıla girerken, teknoloji geliştikçe ilmî araştırmalar, askerî keşifler yapmak, haberleşme,
meteoroloji, jeodezi (haritacılık), yerüstü ve yeraltı tabiî kaynaklarının ve potansiyellerinin tespitinde
faydalanmak üzere çeşitli sun’î peyklerin dünyâ yörüngesine oturtulabileceği aya ve diğer gezegenlere
gidilebileceği inancından hareketle yeryüzünden dünyâ atmosferinin dışına çıkabilecek araçların
yapımıyla günümüzdeki uzay çağı başladı. Bu düşünceyi ilk ortaya atanlar Rus K. E. Tsiolkovsky,
Amerikan R.H. Goddard ve Alman H.Oberth’dir.

Böylece uzay araçlarını inceleyen Astronotik ilmi ortaya çıktı. İkinci Dünyâ Savaşında Almanların
geliştirdiği V-2 roketleri bu teknolojinin ilk ürünleri oldu. Savaş sonunda Amerikalıların ve Rusların eline
geçen bu roketlerin teknolojisinden faydalanılarak ilk defâ 1957’de Ruslar ilk sun’î peyk olan Sputnik 1’i
ve içinde bir köpek bulunan Sputnik 2’yi dünyâ yörüngesine oturtmayı başardı. Amerikalılar ise
Ruslardan dört ay sonra ilk sun’î peykleri olan Explorer 1’i uzaya gönderdi. İki süper devlet arasında
başlayan bu yarışı Fransa, Japonya, Çin, İngiltere gibi memleketlerin fırlattıkları peykler tâkip etti. İçinde
insan bulunan uzay araçlarının iki süper devlette geliştirilmesine rağmen diğer ülkeler bu çok pahalı
çalışmalarda kendilerini henüz daha gösteremediler. Uzay çalışmalarını Amerika’da NASA(Millî Havacılık
ve Uzay Dâiresi), Rusya’da Bilimler Akademisi, Avrupa’da ise bâzı Avrupa devletlerinin dâhil olduğu
(İngiltere, Fransa, Belçika, Danimarka, Almanya, İtalya, İspanya, Hollanda, İsviçre, İsveç) ESA (Avrupa
Uzay Ajansı) yürütmektedir. ESA ilk olarak ESRO (Avrupa Uzay Araştırma Teşkilâtı) olarak kuruldu,
sonradan bu ismi aldı. Memleketimizde bu sahada henüz bir çalışma yapılmış değildir. Fakat

haberleşme, meteoroloji, yeraltı ve yerüstü tabiî kaynak potansiyellerinin belirlenmesi sahalarında
memletimizdeki kuruluşlar Amerika, İtalya gibi ülkelerin bilgi toplama istasyonlarından memleketimizle
ilgili bilgileri elde etmek gâyesiyle çalışmalar yapmaktadır. Türkiye, Fransızlara Türksat haberleşme
uydusunu yaptırmış, 1994 Ocak ayında uzaya fırlatılmış, fakat havada meydana gelen bir ârıza sebebiyle
imhâ edilmiştir. Türksat iki projesi ise devam etmektedir (1994 Mart).

Astronotik: Uzaya fırlatılan gemilerin (uzay araçlarının) yapısını, çeşitli gâyeler için donatılmasını,
fırlatılmasını, uzayda tâkip edeceği yolu, uçuşun insan ve diğer canlılar üzerindeki tesirini inceleyen bir
ilimdir. Uzay araçlarının şekilleri kullanıldıkları gâyeye ve zamana göre değişiklikler göstermek üzere
küre, koni, silindirik, mermi şeklinde veya örümcek gibi karmaşık olabilir.

Fırlatma üslerinden dev kademeli füzelerin uç kısmında fırlatılan bu araçlar içlerinde çeşitli cihazlar
ve uzay adamları için lüzümlu techizatları ihtivâ ederler. Dış kısmı ısı geçirmez bir izolasyon
malzemesiyle kaplıdır. Dünyâya dönüşte atmosferle olan sürtünme dış cidarları akkor hâline getirir. Bu
yüksek sıcaklığın araç içindeki insanlara tesir etmemesi için izolasyon lüzumludur.

Araçtan dışarıyla irtibat özel pencere ve periskoplarla sağlanır. Atmosfere geri dönüşte frenlemeyi
sağlayan füzeler ve paraşütler, kumanda cihazları, astronotların oturduğu özel koltuklar, astronotun
pozisyonunu dünyâya gönderen kameralar, haberleşmeyi sağlayan radyo sistemleri vb. uzay
gemilerinin diğer ana parçalarını teşkil eder. Astronotun önündeki bir harita ona yerin neresinde
olduğunu gösterir. Yön verme füzelerine kumanda, hem astronot tarafından hem de yerdeki istasyon
tarafından yapılabilir.

Uzay gemisini fırlatmak için yapılacak esas iş yerçekimi kuvvetini yenmektir. Bu da roket
motorlarıyla çalışan dev füzelerle sağlanır (Bkz. Roket). Uzay gemisi bu motorların uç kısmına
yerleştirilir. İlk ateşleme ânında hız saatte 100 kilometre civârında olduğu halde, dünyâ etrafındaki bir
yörüngeye oturtulabilmek için hızın saatte 25.000 kilometreyi aşması lâzımdır. Yine dünyâ dışında
yıldızlararası boşlukta, bir hedefe doğru yollanacak gemilerin, yerçekiminden kurtulabilmeleri için
hızlarının 40.000 kilometreye ulaşması lâzımdır. Araç yükseldikçe yerçekiminin tesiri azalır. Yaklaşık
100.000 km civârında yeryüzündeki çekimin yirmide birine düşer. Aracın yükseldikçe hızının artmasını
sağlamak için roket motorlarının teşkil ettiği füze birkaç kademe hâlinde yapılır (daha çok üç kademe).
Önce birinci kademe ateşlenir. Yakıt bitince bu kademe atılarak araç hafifleştirilir. Sonra sırayla diğer
kademeler devreye girer.

Aracın az yakıt harcaması ve ucuz olması için istenen hıza çok çabuk ulaşması gerekir. Fakat bu
hız artışı(ivme) aracın içindeki araçlara ve insanlı araçlarda astronotlara zarar vermemesi için sınırlanır.
Meselâ insanın dayanabileceği ivme, yerçekimi ivmesinin 5 veya 6 katıdır. Yerçekiminin yedi katı olan
bir ivmede kanın özgül ağırlığı yaklaşık demirin özgül ağırlığı kadar olur. Bu da insan organizması için
dayanılmaz bir şeydir. Bunun zararından korunmak için astronot koltuğa sırtüstü yerleştirilir ve özel
elbiseler giydirilir. Âni ivmeler de insan fizyolojisini etkileyen önemli bir faktördür.

İnsan fizyolojisi bakımından karşılaşılan diğer bir problem beslenme ve solunumdur. Ağırlığın
artmaması için götürülecek gıdâlar ve ihtiyaç maddeleri hesaplanıp, özel olarak korunurlar. Solunum
için lüzumlu oksijen şimdilik tüplerle sağlanmaktadır. Vücuttan atılan karbondioksitin güneş enerjisinden
faydalanarak tekrar oksijen olarak kullanılır hâle getirilmesi henüz mümkün değildir.

Bunların yanında araca çarpabilecek meteorlar, radyasyon da birer problem teşkil ederler.
Neticede insan fizyolojisine tesir eden çeşitli uzay şartlarını incelemek üzere geliştirilen uzay tıbbını
pekçok problem beklemektedir.

Uzay araçlarının yerden fırlatılması, yer yörüngesinde dolaşması, yerçekiminden kurtulması,
gezegenlere doğru gitmesi ve dünyâya geri dönmesi için tâkip edeceği yollar önceden bilgisayarlarla
hesaplanır. Araç uzayda giderken, diğer gezegenler de hareketli olup, durumları değiştiğinden ve araç
bunların değişik çekim kuvvetlerine mâruz kaldığından, yol alırken sâbit bir referans noktası bulamaz.
Bunun için hiçbir dış referans noktasına ihtiyaç göstermeyen sâdece atalet tesiriyle çalışan jiroskopik
yön bulucularından faydalanılır (Bkz. Jiroskop). Jiroskoptan gelen sinyâller bilgisayarda
değerlendirilerek küçük roket motorlarına kumanda edilmek sûretiyle yönde lüzumlu düzeltmeler yapılır.
İnsansız araçlarda yön bulmak diğer haberleşme işlemleri gibi radyo sinyâlleriyle olmaktadır. Araç
dünyâya dönerken atmosfere yeryüzü ufuk düzlemine göre 5-7° açıyla girmesi lâzımdır. Bu açının altına
inilirse araç atmosferden çıkıp tekrar uzaya kaçabilir. Bu açıdan büyük açıyla girilirse sürtünme ısısı ve
yerçekimi araca ve astronota zarar verebilir. Amerikalılar uzay gemilerini denize, Ruslar ise Sibirya’ya
indirirler. Denizden helikopter ve gemilerle kurtarırlar. Bâzı araçlar ise havada uçakla yakalanarak
indirilir.

İki uzay aracının uzayda bir araya gelerek kenetlenebilmesi uzay çağında elde edilmiş en önemli
başarılardan biridir. Uzayda kurulabilecek uzay laboratuarları için kenetlenme şarttır. Şimdiye kadar
pekçok kenetlenme yapıldı. Hatta Amerikan uzay araçları ile Rus araçları arasında gerçekleştirilen

kenetlenmeler sâyesinde Amerikan astronotlarıyla, Rus kozmonotları arasında uzay ziyâretleri yapıldı.
21. yüzyılda içinde binlerce insanın barınacağı uzay şehirleri, Ay’da ve Merih’te uzay kolonileri kurulacak,
güneş sisteminin dışına çıkılarak yıldızlararası uzayın araştırılması hayâl olmaktan çıkabilecek. Uzay
hakkında bugünkü bilgilerimizi hiç derecesine indiren bilgiler elde edilecektir.

UZAY LABORATUVARI

(Bkz. Laboratuvar, Uzay)

UZAY MEKİĞİ

(Bkz. Uzay Uçuşları)

UZAY UÇUŞLARI

Alm. Weltraumflüge (m.pl.), Fr. Vols (m.pl.) spatiaux, İng. Space flights. İlmî bir araştırma
yapmak veya onlardan değişik şekilde istifâde etmek için uzaya gönderilen araçların uçuşları. Uzay
uçuşları ilmî bir araştırma yapmak veya dünyâ yörüngesine oturtulan bir uydudan yeryüzünde değişik
gâyeler için faydalanmak için yapılır. Yeryüzünde faydalanmak gâyesiyle insansız fırlatılan uzay
araçlarından başlıca haberleşme, meteoroloji, jeodezi (haritacılık), tabiî kaynaklar, navigasyon vb.
sahalarında faydalanılır (Bkz. Sun’î Peyk). Şu anda uzayda bu tip pekçok sun’î peyk mevcuttur.

İlmî araştırma yapmak üzere uzaya gönderilen araçlar da çeşit çeşittir. Bâzıları belirli bir
yüksekliğe kadar uçak, roket veya balonla çıkartılarak orada atmosfer, kozmik ışınlar, dünyânın
manyetik alanı ve meteorlar hakkında çeşitli ilmî ölçümler yaptıktan sonra geri düşen sonda tipi ve
ekonomik araçlardır. Bâzıları ise uzay, yıldızlar vb. hakkındaki araştırmaları atmosferin mâni olucu
tesirinin dışında daha sıhhatli yapmak üzere yer yörüngesine oturtulurlar. Yapılacak araştırmanın cinsine
göre fırlatılan uzay araçları serisine değişik adlar verilir. Eski Sovyetler Birliğinin Kozmos serisi,
Amerikan OSO, Explorer, OAO, OGO, HEAO vb. uçuş serileri bu tipten uçuşlardır. Her serinin inceleme
konusu belli olmak üzere başlıca konular morötesi ışınlar, gamma ve x ışınları, manyetik alan, kozmik
ışınlar, güneş plazması, meteoritler, biyolojik deneyler vb.dir. Aya ve diğer gezegenlere yapılan insansız
uçuşlar da yine özel adları olan programlar dâhilinde yapılırdı. Ayın arkadan ilk fotoğrafı Rusların
1959’daki Luna 3 aracı tarafından çekildi. Amerikan Ranger, Surveyor ve Lunar Orbiter serileri de
insansız ay uçuşları ile ilgilidir (Bkz. Aya Seyahat). Venüs, Mars, Merkür gibi diğer gezegenlere yapılan

insansız uçuşlar da Venera (Rus), Pioner, Venüs, Mariner Viking gibi seri adları altında yapıldı. Jupiter
ve Satürn için Voyager adı altında çeşitli uçuşlar yapıldı.

İnsanlı Uzay Uçuşları: İnsanlı uzay uçuşları Amerika ve Rusya tarafından yine belirli programlar
dâhilinde yapılmaktadır. Rusların Vostok, Voskhod ve Soyuz programları, Amerikalıların Mercury,
Gemini ve Apollo programları insanlı uzay uçuşlarını ihtivâ eder. Bu kelimeler çeşitli mânâlara gelir.
Vostok ve Mercury serisi uzay araçları, tek kişilik ve ilk deneme araçlarıdır. Gemini ve Voshod ise iki
kişilik ve kısa süreli uçuşlar için programlanmıştır. Bu uçuşlarla insanın uzayda kalabileceği tespit edildi.
Hattâ bu uçuşlarda Amerikan ve Rus iki uzay aracının randevulaşıp kenetleşmesi bile plânlanmıştı. İlk
kenetlenmeyi ise Amerikan Gemini 6 ile Gemini 7 uzay gemileri başardı. Apollo, Amerika Birleşik
Devletleri tarafından aya gitmek için geliştirilen bir seridir. Bu araçlara da Apollo denir. Rusların Soyuz
adlı araçları Amerikalıların Gemini araçlarına benzemekle birlikte, ebat olarak daha büyük ve üç
parçalıdır. İlk Soyuz 1 atmosfere dönerken paraşütü açılmadığından yere çakılarak parçalandı. 1975’te
Amerika ile Rusya arasında geliştirilen işbirliğiyle Soyuz 19 aracı bir Apollo aracı ile kenetlenerek üç
Amerikalı astronot, iki Rus kozmonotu ile ortak deneyler yaptılar. Teknolojiler farklı olsa bile kenetlenme
modülü vâsıtasıyla uzayda işbirliği ve kurtarma yapılabileceği ispat edildi.

Uzay İstasyonları (Uzay Laboratuarları): Uzay şartlarında yapılması istenen ilmî deney,
inceleme ve içindeki insanların yaşaması için lüzumlu cihaz ve sistemleri ihtivâ eden bir uzay aracı.
İnsanlı bir araç olabildiği gibi insansız da olabilir. İnsanlı olanlar, yapılan deneyleri astronotların tâkip
etmesi ve çıkabilecek bir arızayı gidermeleri bakımından daha müsâittir. Fakat araçta astronot
bulunması tehlikeli olan güneş çevresinde, radyasyon kuşağında, uzayın derinliklerinde inceleme
yapılmak istendiğinde insansız laboratuarları kullanmak mecburiyeti ortaya çıkar.

Uzay laboratuarları son derece pahalı, arızalanabilen, yörüngede zor tutulabilen, hatta tehlikeli bir
şekilde yeryüzüne düşüp, parçalanabilen araçlardır. Bunun yanında uzay deney ve incelemelerinin
yapılabilmesi bakımından çok faydalıdır. Bu bakımdan iki avantajı vardır. Bunlar vakum (boşluk) ve
çekimsizlik. Boşluk laboratuarın bulunduğu yörüngede atmosfer yoğunluğunun çok az olmasından ileri
gelir. Oradaki boşluk dünyâda elde edilebilecek en iyi vakumdan kat kat üstündür. Çekimsizlik ise aracın
yörüngede dönmesinden ileri merkezkaç kuvvetin yerçekimini dengelemesi sebebiyle ortaya çıkar.
Gerçekte uzay laboratuarlarında çekimin dünyâdakinin binde birine indiği, içerdeki insan ve eşyânın
hemen hemen ağırlıksız hâle geldiği tetkiklerden anlaşılmıştır.

Boşluk ve çekimsizlik yeryüzünde mümkün olmayan pekçok deney ve incelemeyi mümkün hâle
getirir. Bunlardan bâzıları, üstün kaliteli kaynak, bilgisayarlar gibi elektronik cihazlar için mükemmel
kristaller üretmek, çeşitli ilâçlar (insülin ve interferon gibi) imâl etmek, elektroforez, kusursuz cam imâli,
çeşitli dokuları, bitki, mikrop, böcek ve canlıları uzay şartlarında incelemek, atmosferin mâni olmasından
uzak yıldızları, uzayı ve bilhassa yeryüzü tabiî kaynaklarını incelemektir.

SKYLAB, ABD Uzay Dairesi NASA tarafından 1973’te bir Satürn-5 füzesiyle fırlatılmış uzay
laboratuarıdır. Ağırlığı 75 ton olan bu aracın iç hacmi 330 m3 civârındadır. İçinde araştırma, yatak,
banyo, hattâ oyun odası bölümleri bile vardır. İlk fırlatma ânında titreşim yüzünden güneş enerjisi
sağlayan kanatlardan biri koparak hasarlandı. Diğer kanat ise katlı kalmıştı. 11 gün sonra fırlatılan bir
astronot ekibi bu arızaları gidermeyi başardı. Araca giden üç ekip sırayla 28, 59 ve 84 gün kalarak çeşitli
deney ve incelemeler yaptı. Ayrıca laboratuar teleskopunu kullanarak güneşin ve konutok yıldızının
pekçok resmini çektiler. Daha sonra serbest bırakılan Skylab 1979’da Hint Okyanusu üzerinde atmosfere
girerek parçalandı. Yerden kumanda ile meskun bölgelerden uzaklaştırılan aracın bir kısmı
Avustralya’nın batısına düştü. SALYUT, Soyuz araçlarına uzay limanı olarak kullanılmak ve içinde çeşitli
araştırmalar yapmak üzere Ruslar tarafından fırlatılmış bir laboratuardır. Yaklaşık 30 ton olan bu aracın
Soyuz ile kenetlenmiş hâlinin uzunluğu 20 metre kadardır. Gâyesi Skylab’ınkine benzerdir. İlk Salyut
1971’de fırlatıldı. Soyuz 10 ile Salyut’a varan bir ekip teknik bir ârıza sebebiyle kenetlenemeden geri
döndüler. Daha sonra gönderilen bir ekip Salyut’a girmeyi başararak 23 gün deney ve inceleme yaptılar.
Bu ekip yeryüzüne dönerken oksijen kaçağı yüzünden boğularak öldüler. 1973’ten beri gönderilen
ekipler günümüze kadar pekçok çalışmalar yaptı. Salyut’ta çalışan kozmonotların yakıt ve malzeme
ikmâli insansız araçlarla sağlanmakta, yörüngesini düzeltmek için ise uzay romörkleri kullanılmaktadır.

SPACELAB, ABD ile on bir Avrupa ülkesinin işbirliğiyle geliştirilen bir uzay laboratuvarıdır. 15 ton
ağırlığında olan bu araç, Uzay Mekiği aracının arkasında bulunur. Deney malzemelerini NASA ve ESA
ortak olarak sağlamaktadırlar. Bu araçla 40 uçuş yapılması plânlanmış ve Japonlar 1988’den îtibâren
projenin % 40’ını finanse etmeyi kabul etmiştir.

İlk Spacelab 1983’te Uzay Mekiğiyle uzaya yollandı. Yapılması plânlanan deneylerin bâzıları şöyle
sıralanabilir: Böcekler üzerinde çekimsizliğin tesiri, tohumların çekimsiz olarak filizlendirilmesi, kusursuz
cam, küre imâli, dünyâ kaynaklarının tespiti vb. Daha sonra yılda birkaç kere Spacelab uçuşları devam
etti. Meselâ Mayısı 1985 ‘te Uzay Mekiğiyle gönderilen Spacelab’de ayrıca 24 fâre ve 2 maymun da

vardı. Deney hayvanlarından ve bozulan yemlerden çıkan koku mürettebatın baygınlık geçirmesine
sebep oldu.

İlerde uzay endüstrisinin kurulacağı ve uzay laboratuvarlarının endüstri malzemesi ve ilâç üreten
fabrikalar hâline geleceği düşünülmektedir. Uzay Mekiği Challenger’in Nisan 1983’teki uçuşunda, tıp ve
sanâyide çok kıymetli 1000 kadar mükemmel lateks küreciği îmâl edildi. Şu anda bile uzay endüstrisi
için yatırımlar yapılmaktadır.

Uzay Mekiği: Uzaydaki istasyonlara insan ve araç taşımak gâyesiyle yapılmış, yeniden
kullanılabilen uzay aracı. İlk Uzay Mekiği Cloumbia’yı sonra daha gelişmiş olan Challenger, Discovery ve
Atlantis tâkip etmiştir. Uzaya taşıdığı araçlar yanında, Spacelab adlı laboratuvar da uzaya Uzay Mekiğiyle
gönderilmektedir.

UZEYR ALEYHİSSELÂM

İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden veya velîlerden. İsmi; Kur’ân-ı kerîmde bildirilmiş
olup, peygamber olup olmadığı açıkça bildirilmemiştir. Babasının ismi Şureyha olup Hârun
aleyhisselâmın neslindendir. İsrâiloğullarını Tevrât’ın hükümlerine uymaya dâvet etmiştir. İsrâiloğulları
Allah’ın oğlu diye iftirâda bulunmuşlardır.

Kudüs’te doğdu ve Kudüs’te vefât etti.
Uzeyr aleyhisselâm küçük yaşından îtibâren, Tevrat ilmini öğrenip Tevrât’ı ezbere bilen sayılı
kimselerden oldu. Allahü teâlâ ilâhi emirlerden yüz çevirip, peygamberlerin nasîhat ve ikâzlarına kulak
tıkayan ve çeşitli azgınlık ve taşkınlıkta bulunan İsrâiloğullarına Bâbil hükümdârı Buhtunnasar’ı cezâ
olarak musallat etti. Kalabalık bir orduyla Şam ve Ürdün bölgelerini istilâ edip, savunmasız insanları
zâlimce öldürten Buhtunnasar Kudüs’ü de istilâ etti. Mescid-i Aksâ’yı yıkıp, Kudüs şehrinin bağ ve
bahçelerini harap etti. İsrâiloğullarından çoğunu öldürüp, pekçok çocuk ve genci de esir alarak Bâbil’e
götürdü. Bâbil’e götürülen genç esirler arasında Uzeyr aleyhisselâm da vardı. Uzeyr aleyhisselâm
Bâbil’de bir müddet esâret hayâtı yaşadıktan sonra elli yaşında olduğu sıralarda bir fırsatını bulup
memleketi olan Kudüs’e gitmek üzere yola çıktı. Kudüs yakınına gelince, bir bahçede konaklayıp
merkebinden yükünü indirdi ve bir ağaca bağladı. Geriden Kudüs şehrini seyredip; şehrin harap, yolların
ve bahçelerin viran olduğunu üzülerek gördü. Bu sırada karnı acıktığı için bir miktar incir ve üzüm
koparıp, incirin bir kısmını yedi, üzümün de suyunu sıkıp içti. Bir ağaç altına oturup, yıkılmış evlere,

bozulmuş yollara, çürümüş tenlere, yığılmış kemiklere bakıp âlemin sonunu, yeniden dirilişi ve Allahü
teâlânın kudretini düşündü. Kendi kendine: “Acabâ, bu halden sonra Hak teâlâ bu şehri nasıl tâmir ve
ihyâ eder.” diyerek tefekküre dalıp uyudu. Allahü teâlâ onu yüz sene öldürdü. Hayattan mahrum etti.
Onun bedenini, yiyecek ve içeceğini insanların ve hayvanların gözünden gizledi. Uzeyr aleyhisselâmı ölü
bırakmasından yetmiş sene kadar sonra, Fâris hükümdarlarından Nüşek adında bir hükümdar eliyle
Beyt-i mukaddesi (Mescid-i Aksâ) ve Kudüs şehrini îmâr etti. Bu sırada Bâbil hükümdarı Bahtunnasar
öldüğünden İsrâiloğulları esâretten kurtulup memleketlerine döndüler. Otuz sene daha geçtikten sonra
Allahü teâlâ Uzeyr aleyhisselâmı yeniden diriltti. Uzeyr aleyhisselâm kendisinin bir gün veya bir günden
az olarak uyumuş olduğu uykudan uyandığını zannetti. Çünkü incir ve üzümün sanki dalından yeni
koparılmış ve şıra sıkıldığı saatlerdeki gibi bozulmamış olduğunu gördü. Allahü teâlâ Uzeyr
aleyhisselâma vahy edip yüz sene kaldığını bildirdi. Uzeyr aleyhisselâm merkebine baktığı zaman onun
parça parça olan kemiklerinin vücûdundan ayrılmış olduğunu gördü. Allahü teâlâ ona “....Ve seni,
insanlara bir âyet (delil) kılmak için böyle öldürüp dirilttik. (Seni öldükten sonra dirilmenin var
olduğuna delil kıldık.) ve (merkebin) kemiklerine bak!Onları nasıl birbirine birleştiriyoruz? Sonra
da onlara et giydiriyoruz?” (Bakara sûresi: 259) buyurdu. Allahü teâlâ ölmüş, etleri çürümüş,
kemikleri parça parça olup kaybolmuş olan merkebi tekrar diriltti. Bu durumu gören Uzeyr aleyhisselâm,
“Ben bilirim ki, şüphesiz Allahü teâlâ herşeye kâdirdir. (Bütün ölüleri diriltmeye gücü yeter.) buyurarak
Allahü teâlânın kudretini müşâhede etti.

Uzeyr aleyhisselâm yeniden dirilen merkebine binip Kudüs şehrine girdi. Bulduğu insanları gördüğü
ev ve mahalleleri tanıyamadı. Kendi mahallesi olarak tahmin ettiği yerde bir evin önünde durdu. Kapıda
gözleri görmeyen, elleri ve ayakları tutmayan bir kadına rastladı. Kadına Uzeyr’in evi neresidir? dedi.
Âmâ ve kötürüm olan kadın da; “Uzeyr’in evi burasıdır, ben Uzeyr’in hizmetçisiyim. Fakat Uzeyr
kaybolalı yüz yıldan fazla oldu. Ondan ümitsiziz.” deyip ağlamaya başladı. Bunun üzerine Uzeyr
aleyhisselâm; “Ben Uzeyr’im” deyip başından geçenleri anlattı. Uzeyr aleyhisselâmın duâsı bereketiyle
kadın, hastalıklarından şifâ buldu. Kadın âilenin diğer fertlerine ve İsrâiloğullarına Uzeyr aleyhisselâmın
geldiğini haber verdi. Âile halkı Uzeyr aleyhisselâmı tanıyıp iknâ oldular. Uzeyr gelmiş diyerek sevinç ve
heyecanla gelen şehir halkı da Uzeyr aleyhisselâmı ziyâret edip uzun zaman geçtiği halde değişmemiş
olduğunu gördüler. Yaşlılar ona çeşitli sorular sorarak imtihan etmeye başladılar. Bu sırada Uzeyr
aleyhisselâma peygamberlik emri bildirildi. İsrâiloğullarına Tevrât’ın hükümlerini tebliğ etmeye onları

azgınlık ve sapıklıklardan sakındırmağa çalıştı. Daha önce kendilerini dünyâ ve âhiret saâdetine dâvet
eden peygamberlerin apaçık mucizelerini gördükleri halde onları yalanlayan, birçok peygamberi de şehit
eden İsrâiloğulları Uzeyr aleyhisselâmın dâvetini kabul etmediler. Okuduğu Tevrât’ın uydurma olduğunu
iddiâ edenler çıktı. Bâzıları onun okuduklarından Tevrât olup olmadığını karşılaştıralım dediler. İçlerinden
biri “Benim dedem, Buhtunnasar’ın zulmü zamânında bütün Tevrât nüshalarını yakılmak sûretiyle yok
edildiğini bildirdi. Yalnız bir nüsha Tevrât’ı filan dağın tepesine gömdüğünü söyledi. O nüshayı getirip
Uzeyr’in okuduklarıyla karşılaştıralım dedi. “Gömülü olan yerden Tevrat nüshalarını getirip Uzeyr
aleyhisselâmın okuduklarıyla karşılaştırdılar. Yazılı nüshada olanlarla Uzeyr aleyhisselâmın
okuduklarının aynı olduğunu görünce “Bu kadar uzun zamandan sonra Uzeyr’in Tevrât’ı ezbere okuması
mümkün değildir düşüncesiyle Tevbe sûresi 30. âyetinde bildirildiği gibi“Uzeyr Allah’ın oğludur.” diye
iftirâda bulundular.

Uzeyr aleyhisselâm ise onların bu inanışlarının küfür ve sapıklık olduğunu, vazgeçmedikleri halde
şiddetli azâba uğrayacaklarını bildirdi. Vefât edinceye kadar İsrâiloğullarının arasında bulundu. Onları
hak yola dâvet etmeğe devâm etti. Uzeyr aleyhisselâmın vefâtından sonra İsrâiloğullarının isyanları ve
sapıklıkları iyice arttı.

Uzeyr aleyhisselâmın ismi Kur’ân-ı kerîmde (Bekara sûresi: 259 ve Tevbe sûresi: 30. âyetlerinde)
zikr edilmiştir. Fakat peygamber mi yoksa insanları hak yola dâvet eden bir velî mi olduğu kesin olarak
bildirilmedi. Peygamber efendimiz de buyurdu ki: “Uzeyr’in Peygamber olup olmadığını
bilemiyorum. Tubba’nın mel’ûn olup olmadığını bilemiyorum. Zülkarneyn’in peygamber olup
olmadığını bilemiyorum...”

UZUN ATLAMA

(Bkz. Atletizm)

UZUN HASAN

Akkoyunlu hükümdarlarından. Oğuzların Bayındır boyundan Akkoyunlu Hanedanının kurucusu
Kara Yülük Osman’ın torunu olup, babası Celâleddîn Ali Beydir. 1423 yılında Diyarbakır’da doğdu. Uzun
Hasan’ın gençliği Akkoyunlu emirî Hamza Bey ileCihangir arasında vukûbulan savaşlarla geçti. Hamza
Beyin vefâtından sonra Akkoyunlu tahtına ağabeyi Cihangir geçti. Kardeşi HasanBeyin büyük gayret ve
yardımları sonucu iktidarı ele geçiren Cihangir, Ergani ve çevresini ona ikta olarak verdi.Cihangir Bey

(1444-1463), 1455’te amcaları Şeyh Hasan ve Kasım’a karşı kardeşi Uzun Hasan’ı gönderdi. Uzun Hasan
amcalarını mağlup etti. Erzincan valisi, Cihangir Beye isyan edince, Uzun Hasan onu da itaat altına aldı.
1452’de Karakoyunlular karşısında bozguna uğrayan Cihangir, Şah Cihan’ın hâkimiyeti altına düşünce
Hasan Bey kuvvetleriyle bizzat harekete geçti. Erzincan ve Van Gölü çevresini yağmaladı. Malazgirt
Hâkimi Kasım Beyin kuvvetlerini bozguna uğrattı. 1453’te ağabeyinin Diyarbakır’ı terkettiğini haber
alınca süratle gelerek şehri ele geçirdi ve beyliğini îlân etti.

Uzun Hasan, Akkoyunlu tahtına sâhip olmasıyla iktidarını kuvvetlendirme faaliyeti içine girdi.
Cesur, tedbirli ve cömert olduğundan ordunun kendisine itaatı tamdı. Akkoyunluların düşmanı
Karakoyunlu Şah Cihan’ın Erdebil’den hudut dışı ettiği Safevîlî Şeyh Cüneyd’i ülkesine dâvet etti.
1456’da Diyarbakır’a gelen Şeyh Cüneyd’e kızkardeşi Hatice Begüm’ü verip, evlendirdi. Uzun Hasan’ın
Şeyh Cüneyd ile münâsebeti ve hânedana akrabâ yapması Akkoyunluların, Türk ve İslâm âleminin
aleyhine oldu. Akkoyunlu-Safevî münâsebeti önce gizli, Şah İsmâil’den sonra da aşikâr pekçok
hâdiselere sebep oldu (Bkz. Safevîler). Anadolu çok zarar gördü. Trabzon Rum İmparatoru Kalo İonnas,
Osmanlılara karşı ittifak teklif edince, kızı Katerina Despina’yı isteyip karşılığında 1458’de antlaşma
imzâlandı. Katerina Despina, Akkoyunlulara gelin gelince, Uzun Hasan’ı Osmanlılar aleyhine faaliyet
içine soktu. Trabzon Rum İmparatorluğu, Uzun Hasan’ı İstanbul’un fethinden sonra devamlıOsmanlılar
aleyhine kışkırttı. Trabzon Rum İmparatorluğunun Osmanlılara ödeyecekleri otuz bin altından
vazgeçilmesi için aracılık yaptı. Uzun Hasan yeğeni Murâd’ı İstanbul’a gönderdi. Osmanlı Sultanı
Fâtih’ten, Trabzon Rum İmparatorluğu vergisinin affedilmesinden başka, Katerina Despina’ya çeyiz
olarak verilmiş olan Kayseri bölgesini ve önceki hediyeleri istedi. Fâtih, vergi işini bölgeye gelerek bizzat
halledeceğini bildirdi. Fâtih, Uzun Hasan ve müttefiki Trabzon Rum İmparatorluğu ile Gürcülere karşı
1461’de harekete geçti. Uzun Hasan’ın 1459’da zaptettiği Koyulhisar’ı aldı Akkoyunlu ordusu
Erzincan’daki Munzur Dağlarında Osmanlılara yenildi. Uzun Hasan annesini Fâtih’e gönderip, antlaşma
sağlandı. Fâtih, 1461’de Trabzon’u fethedip, bölgedeki Rum hâkimiyetine son verdi. Uzun Hasan,
Akkoyunluların batısındaki devamlı genişleyen Osmanlılara karşı bölgedeki hâkimiyetini kuvvetlendirme
siyâsetini tâkip etti. Mısır Memlûklerinden Harput’u alıp, Gürcistan’a akın harekâtı yaptırdı. Âzerbaycan
ve Irak’a hâkim Karakoyunlular hükümdarı Cihan Şahı 1467’de yenerek, öldürttü. Karakoyunluların
müttefiki Şeybânîlerden Ebû Saîd’in saldırısını, 1469 başında bertaraf etti. Ebû Saîd’i öldürttü.
Karakoyunlu Devletine son verip, ülkelerine hâkim oldu. Anadolu beyliklerinden Karamanlıları

Osmanlılara karşı kışkırttı. Avrupa devletlerinden Venediklilerden Osmanlılara karşı kullanılmak üzere
malzeme ve yardımcı kuvvet istedi. Venedik, Papalık, Cenova ve Karamanlılarla ittifak yaptı. Fâtih, Uzun
Hasan’ın faaliyetlerini dikkatle tâkip ediyordu. Uzun Hasan’a karşı harekete geçip, hazırlıklarını
tamamladı. Uzun Hasan ve Papa, Fâtih’in hazırlıkları üzerine Venediklilerden top, teknik malzeme ve
cephâne yardımıyla Almanya, Fransa ve İspanya’yı Osmanlılara karşı harekete geçirdiler. Hıristiyan
donanması Uzun Hasan’a yardım için Akdeniz sâhiline çıkarma yaptı. 1473 Martı ayında sefere çıkan
Osmanlı ordusu, Ağustos ayında Akkoyunlu topraklarına girdi. Bayburt’tan Tercan’a geldi. Uzun Hasan
ordusuyla Fâtih’in ordusu 11 Ağustos 1473 târihinde Otlukbeli’nde karşılaştı. Uzun Hasan zekî, cesur bir
kumandan olmasına rağmen Fâtih ve Osmanlı ordusunun ateşli silâhlardaki teknik üstünlük ve
stratejisine karşı duramadı. Akkoyunlu ordusu bozulunca, Uzun Hasan muhârebe meydanından kaçtı
(Bkz. Otlukbeli Meydan Muhârebesi). Uzun Hasan Tebriz’e gelip, ordusunu tekrar toparlamaya başladı.
Osmanlıların devamlı genişleyip, bölgede hâkimiyetini artırması üzerine başşehrini Diyarbakır’dan
Tebriz’e naklettirdi. Otlukbeli yenilgisinden sonra Gürcistan vâlileri Uzun Hasan’a itaatsız olmaya
başladılar. 1477 sonbaharında âsi vâlileri itaat altına almak için Gürcistan Seferine çıktı. Tiflis’e harpsiz
girdi. Bölgedeki prenslikleri tekrar itâat altına aldı. 1477 yılı sonunda Gürcistan’da hastalanıp, Tebriz’e
geldi. 1478 yılı başında hastalığı artıp, 7 Ocak gecesi, Tebriz’de vefât etti. Kendi yaptırdığı Nasriyye
Medresesi avlusuna defnedildi. Uzun Hasan’dan sonra oğlu Halil Akkoyunlu hükümdarı oldu.

Uzun Hasan, büyük bir devlet adamı ve kumandan olmasına rağmen Osmanlı Sultanı Fâtih ile
mücâdeleye kalkışması tâlihsizliğidir. Lakâbı Nusreddîn Ebû Nasr’dır. İlmî, dînî, sosyal ve devlet
teşkilâtıyla alâkalı mîmârî eserler yaptırdı. Tebriz’de Nasriyye Medresesini yaptırıp, bakımı için vakıflar
kurdu. Nasriyye Medresesinin yanında câmi, bir de hastâne yaptırdı. Hastâne çok geniş olup, binden
fazla hastaya hizmet verirdi. Hastânenin bitişiğindeki mutfakta, fakir ve kimsesizlere yemek verilirdi.
Tebriz’de meşhur Heşt-Behişt Sarayının inşâsını başlattı. Fırat’ın kolu üzerinde Taşköprü’yü yaptırdı.
Uzun Hasan ilim ve âlimleri sevdiğinden, Akkoyunlu ülkesinde pekçok meşhur âlim bulunurdu. Meşhur
astronom Ali Kuşçu, Uzun Hasan’ın sarayında olup, büyük itibâr görürdü. Fâtih’e elçi olarak gönderilen
Ali Kuşçu daha sonra tekrar gelerek İstanbul’da ilim öğretmeye, talebe yetiştirmeye devam etmiştir.
Uzun Hasan’ın sarayında Ali Kuşçu’dan başka Mevlânâ Mahmûd Şârihi, Şirâzi Mehmed Münşî ve fıkıh
âlimi İmâm Ali de bulunurdu. Uzun Hasan’ın hükümdarlığı zamânında, büyük İslâm âlimi, edib ve Kâdı
Celâleddîn-i Muhammed Devânî, çok kitap yazıp, bunlardan Ahlak-ı Celâli pek meşhurdur. Uzun

Hasan’ın târihçisi MevlânâEbû Bekrî Zihrani, Kitab-ı Diyarbekriyye de denen Târih-i Selâtin-i
Türkmen adlı eserini yazdı. Fazlullah Ruzbehan, Târih-i Alemârâyı Emînî’yi Uzun Hasan’ın oğlu Yâkub
için yazdı.

Uzun Hasan, Akkoyunlu Devlet teşkilâtını Osmanlılar usûlünde tertipleyip, kuvvetlendirdi.
Akkoyunlu Devletini İslâm, Oğuz boy töresi ve Osmanlı-Timurlu-Fars karakterinde teşkilâtlandırdı.

UZUN MEHMED

Memleketimizde taş kömürünü ilk bulan şahıs. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında buharlı
gemilerin satın alınarak kullanılmaya başlanmasıyla kömür ihtiyacı arttı. O zaman kömür İngiltere’den
ithâl ediliyordu. Buna ödenen paranın yanında İngiltere ile bir savaş hâlinde onlardan kömür almak
imkânsızdı. Sultan İkinci Mahmûd Han (1808-1839) bir ferman çıkararak memleketin her yerinde kömür
aranmasını emretti. Ayrıca bahriyede asker olanlara kömür nümûneleri verilerek terhislerinden sonra
aramaları isteniyordu. Bu erlerden Uzun Mehmed, Kestâneci köyüne dönünce kömür aramaya başladı.
Kışlık unu için değirmene gittiğinde sıra kendisine gelinceye kadar Ereğli-Zonguldak Kösedağı
mevkiindeki Neyren (Niren) Deresi boyunca araştırmalarına devam etti. Ertesi gün de kömür aramasına
devam eden Uzun Mehmed, ana kaynağı bulup, oradan parçalar alarak çuvalla evine getirdi. Bunları
yakınca aradığı kömürün bu olduğunu anladı. Damardan aldığı parçaları İstanbul’a götürüp ilgili yere
teslim etti. Sultan İkinci Mahmûd Han tarafından (50 kese altın) mükâfatla taltif edildi. Ayrıca kendisine
kaydı hayat şartıyla 600 kuruş maaş bağlandı. Bir heyetle Zonguldak’a dönüp, kömürü bulduğu yeri
göstereceği sırada kahvesine zehir konarak öldürüldü (1829). Bu işi, kömür aramak için ferman
alanlardan, Ereğli mütesellimi (vergi tahsildarı) oradan gönderdiği iki kişiyle yaptırdı.

Zonguldak’taki mâden ocaklarından ikisine Uzun Mehmed-I, Uzun Mehmed-II adları verildi. Ayrıca
şehrin caddelerinden birinin adı da Uzun Mehmed’dir. Şehrin en güzel yerindeki mâdenci feneri
şeklindeki anıt Uzun Mehmed’in hâtırası olarak dikildi.

UZUN ÖMER

İstanbul’da boyunun uzunluğu ile meşhur olan bir şahıs. 1922 yılında Bilecik ilinin Abbaslık
köyünde doğdu. Bu senelerde Eskişehir-Bilecik havâlisinde Yunan işgâli vardı. Annesi, babası, Ömer
daha iki aylıkken Yunan mezâlimine uğramamak için dağlara çıkarlar. Yunanlılar yenilip, yurdumuzdan
kovulduktan sonra harap olan köylerine dönerler. Fakirlik içinde geçen günlerden birinde evlerinin

kapısını ak sakallı bir ihtiyarın çaldığı rivâyet edilir. Bu zat Allah rızâsı için biraz ekmek ister. Uzun
Ömer’in annesi ellerinde bulunan yiyecekleri ve ekmeği bu ihtiyara verir. İhtiyar da; “Allah sizden râzı
olsun, evinizde kıtlık olmasın, çocuğunuza iyi bakın” diye duâda bulunur. Anne içeri girince bütün
kapların yiyecekle dolu olduğunu görür. Eve dolan nîmetler zamanla kesilir; ama, Ömer’in boyunun
uzaması kesilmez. Boyunun uzunluğu 2.30 m’ye kadar varır. Galata Köprüsündeki büfesinde çalışan
Uzun Ömer dâima mahcup, sıkılgan, mütevâzi bir hayat sürmüştür. 1960 yılında Üsküdar’da ölen Uzun
Ömer’e özel tabut yaptırılarak defnedilmiştir.

Ü

Türk alfabesinin yirmi altıncı harfi ve Türkçe’de bu harfin işaret ettiği ses. Ü, ses olarak ince, dar
yuvarlak bir ünlüdür.

Ü, Türkçe’de asıl seslerden biridir ve ana Türkçe’den beri kullanılmıştır. Ü, Türkçe kelimelerin her
hecesinde yer alabilir. Kül, gümüş, süngü, üç, öksüz, gündüz, yüksek, v.b.

Ü, Arab alfabesine dayalıOsmanlı yazı sisteminde kelime başında “elif” ve “vav” harfleriyle ve
bâzan yalnız “elif” veya “elif ve ötre” ile, kelime içinde yalnız “vav” harfi veya ötre ile veya her ikisiyle
gösterilirdi. Kelime sonunda ise “ye” harfi veya çok seyrek olarak “vav” harfiyle belirtilirdi.

ÜBEYY BİN KA’B (radıyallahü anh)

Eshâb-ı kirâmdan. Hazrec kabîlesinin Hudeyle kolundandır. Doğum târihi bilinmemektedir. 656 (H.
35) senesinde Medîne’de vefât etti. Annesi Neccâr hânedânından Süheyl’dir. Hazret-i Übeyy,
İslâmiyet’in Medîne taraflarında yayıldığı sıralarda İkinci Akabe bîatından önce Müslüman oldu. Daha
sonra yetmiş kişiyle Akabe’ye gelerek Müslümanlığını ve Resûlullah’a olan bağlılığını kuvvetlendirdi.
Hicretten sonra, Resûlullah efendimiz onu Aşere-i mübeşşereden (Cennetle müjdelenen) Sa’îd bin Zeyd
radıyallahü anhla kardeş yaptı. Peygamberimizle birlikte bütün gazâlara iştirak etti. Büyük
kahramanlıklar gösterdi.

Kur’ân-ı kerîmi güzel okuduğu için, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Kur’ân-ı
kerîmi en iyi okuyanınız Übeyy bin Ka’b’dır.” buyurmuştur. “Kur’ân okuyanların efendisi” ve
“Ensârın efendisi” lakabları da ona âittir. Zekât emri geldikten sonra, Resûlullah efendimiz kendisini
Beni Huzeym, Benî Kudâme, Benî Sa’d ve Benî Uzre kabîlelerinde zekât toplamakla vazifelendirdi. Bu

vazîfeyi hakkıyla yerine getirdi. Hicretten sonra vahy kâtibi olmak şerefine nâil oldu. Resûl-i ekrem
efendimiz zamânında Kur’ân-ı kerîmi tamâmen ezberledi.

Resûlullah efendimizin vefâtından sonra hazret-i Ebû Bekr, Kur’ân-ı kerîmi toplama vazîfesini
üzerine almıştı. Bütün Eshâbı kirâm aleyhi mürrıdvân aynı vazîfeye katılmış olup, Übeyy bin Ka’b
radıyallahü anh da Kur’ân-ı kerîmi toplama ve yazma işinde vazîfelendirilmişti. Hazret-i Osman
devrinde, Kur’ân-ı kerîmi çoğaltacak hey’ette ve başka önemli görevlerde de bulunmuştur.

Hazret-i Ebû Bekr döneminde önemli görevlerde bulunan Übeyy bin Ka’b radıyallahü anh hazret-i
Ömer devrinde de Hazrec kabîlesini, müşâvere meclisinde temsil etmiştir. Bunun yanısıra Müslümanlara
dersler vermiş, ilim öğretmiştir. Ramazân-ı şerîf ayında Mescid-i Nebevî’de kılınan terâvih namazlarında
imâmlık yapmış, hazret-i Ömer de kendisine “Ebü’t-Tufeyl” ve “Seyyid-il-Müslimîn” künyesini vermiştir.

Hazret-i Osman’ın halîfeliği sırasında 656 (H. 35) senesinde Medîne’de vefât etti. Cenâze namazını
hazret-i Osman kıldırdı. Cennetül-Bakî kabristanına defn edildi.

Übeyy bin Ka’b hayâtını, İslâmî ilimleri her tarafa yaymak üzere adamış bir Sahâbîydi. tefsirde,
hadiste, büyük bir imâm olup, ünlü fakîhlerdendir. Defâlarca Peygamber efendimizin, mübârek
iltifâtlarına mazhar olan Übeyy’in, Tevrât’a, İncil’e ve diğer semâvî kitaplara âit bilgisi çok fazlaydı. İlmî
yönden çok geniş bir kültüre sâhip olduğu için, hazret-i Ömer çok hürmet gösterir, danışılması gereken
konularda onun salâhiyetli (yetkili) olduğunu söylerdi.

Übeyy bin Ka’b, talebelerine karşı çok edebli, nâzik ve disiplinli bir Sahâbîydi. Derslerinin ciddî ve
düzenli olmasını ister, lüzumlu sorulara titizlikle cevap verirdi. Talebelerinden ayrı bir yere oturmaz,
onlarla aynı seviyede bulunur, öylece ders verirdi.

Übeyy bin Ka’b’ın başka bir özelliği de, Kur’ân-ı kerîmi bizzat yazmasıydı. Yazdığı mushafa Hazret-
i Übeyy Mushafı denilmektedir. Ayrıca, tefsir ilmine hizmet eden müfessirlerin başında gelmektedir.
Âyet-i kerîmelerin eshâb-ı nüzûlleri (inme sebepleri) hakkında geniş bilgisi vardı.

Hadis ilminde de büyük bir âlimdi. Hadîs-i şerîfleri nakil ve rivâyet konusunda da çok ihtiyâtlı
olanÜbeyy bin Ka’b, 164 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.

Bir gün Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, mübârek ellerini hazret-i Übeyy’in
göğsüne koydular ve buyurdular ki: “Yâ Rabbî! Burayı şekten (şüphe) ve tekzibden (yalanlamaktan)
koru.” Übeyy bin Ka’b buyuruyor ki: “O anda bana öyle bir hâl oldu ki, gümüş gibi beyaz bir yer gözüme
göründü ve oradan Rabbime sanki nazar ediyorcasına korkudan ter içinde kaldım.”

Übeyy bin Ka’b buyurdu ki: “Bir gün Resûl-i ekremden işittim. “Kim dünyâda hayır amel
işlerse, ona çok müjdeler vardır. Allahü teâlâ ona âhirette çok ihsânlarda bulunacaktır. Lâkin,
kim bu dünyâ için çalışırsa, ona âhiretten hiçbir nasîb yoktur.”

Buyurdu ki:
“Kim Allahü teâlânın rızâsı için elindekini verirse, muhakkak Allahü teâlâ da ondan daha iyisini ona
ihsân eder ve hesapsız şekilde sevap yazar. Kim bunun aksini yaparsa, Allahü teâlâ elindekini alır ve
ona günâh yazar.”

ÜCRET

Alm. Lohn (m), Gehult (n); Sold (m); Honorar (n), Fr. Paie, paye (f); salaire (m); solde (f); coût
(m), İng. Pay; wage; salary; price. Bir kimseye bir iş veya hizmet karşılığında işveren veya üçüncü
kişiler tarafından sağlanan nakdî ve para ile ölçülmesi mümkün aynî menfaatler toplamı. Ücret, emeği
mukâbilinde çalışan insanların başlıca gelir kaynağını teşkil eder. Bilhassa sanâyileşmenin gelişmesiyle
birlikte ücretle geçimini temin eden insanların sayısında hissedilir bir artış görülmüş, ileri derecede
sanâyileşmiş memleketlerde, ücretle çalışan kesimin toplam nüfus içindeki oranı yüksek nispetlere
ulaşmıştır. Bu sebeple genel ücret seviyesi gerek millî gelirin muhtelif gelir grupları arasındaki dağılışı
bakımından ve gerekse sanâyinin gelişmesine tesir eden bir mâliyet unsuru olması bakımından mühim
bir gösterge olarak ortaya çıkmaktadır.

Zamânımızda ücretlerin sosyal ve ekonomik bakımdan iki cepheli bir uygulama arzettiği
görülmektedir.

Sosyal Yönüyle Ücret Uygulaması, iş kânunlarıyla sağlanmıştır. Millî gelirin dağılımında, gelir
grupları arasında adâletli gelir dağılımının sağlanması için mâlî yönden zayıf durumda bulunan işçiyi
koruyucu kânun hükümlerine yer verilmiş ve ayrıca “Asgarî Ücret” dediğimiz ihtiyaca göre ücret tespiti
cihetine gidilmiştir. Kanun asgarî ücreti, “işçilerin normal bir çalışma günü karşılığı olarak ödenen ve
işçinin gıdâ, mesken, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi önemli ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerindeki
asgarî seviyede karşılamaya yetecek ücret” olarak târif etmiş ve en geç iki yılda bir tespit edilmesi yaş
ve cinsiyet farkı gözetilmemesi esâsını getirmiştir.

Asgarî ücretten ayrı olarak iş kânunlarında, ücreti koruyucu bâzı hükümlere de yer verilmiştir.
Bunlardan, haftada bir gün tâtil yapılarak ücret alınması, dînî bayramlarda ve genel tâtil günlerinde

çalışılmadan ücret ödenmesi, doğum, ölüm ve evlenmelerde belirli süreli ücretli izin yapılması, yılda bir
defâ olmak üzere yaptığı hizmet süresiyle mütenâsib, yıllık ücretli izin kullanması ve bu ücretinin peşin
ödenmesi, günlük 7,5 saatten fazla çalışmalarda % 50 zamlı ücret ödenmesi, gece çalışmalarının farklı
ücrete tâbi tutulması gibi kânun hükümleri, sosyal muhtevâlı bir ücret uygulamasını kabul etmiştir.

Ekonomik yönüyle ücret uygulaması: Yapılan hizmete göre yâni verime göre ücret ödenmesini
ifâde eder. Bu iktisâdî bir kavramdır. Herkesin yaptığı işin değerine ve zahmetine göre ücret almasıdır.
İş kânunları bu tip ücretlerin hizmet akitleriyle veya sendikalar vâsıta kılınarak toplu iş sözleşmeleriyle
tespit edilmesini hükme bağlamıştır.

Ücretin ekleri: Prim ve ikrâmiyelerdir, (sosyal haklar) olarak da ifâde edilir. Prim uygulaması, ya
işçiyi daha fazla üretim yapmaya teşvik etmek veya işçinin başarılı çalışmasını mükâfatlandırmak için
verilebilir. İş kânunlarında prim ücretlerden sayılmaz, işçiler için tazminatlar açısından ve diğer
bakımlardan mükteseb hak teşkil etmez. İkrâmiyeler, yılın belirli zamanlarında belirli maaş şeklinde,
dînî bayramlarda belirli bir miktar olarak veya yakacak yardımı, giyim yardımı, yemek yardımı, çocuk
yardımı, vâsıta yardımı şeklinde ödenmektedir. Genel olarak bu tip ikrâmiyeler iş kânunları bakımından
mükteseb hak teşkil eder ve tazminatlarda dikkate alınır. Bu ödemeler geniş mânâda ücretin târifi
arasına girerler.

Ücret çeşitleri: 1) Saat ücret, 2) Günlük ücret (yevmiye), 3) Haftalık ücret, 4) Aylık ücret (maaş)
genel olarak bu ücretlere zamana göre ücret de denir. 5) Götürü ücret, 6) Fason ücret, 7) Parça
başı(akord) ücreti, 8) Komisyon ücreti, 9) Kâra katılma şeklinde ücret, 10)Yüzde usûlüyle ücret.

Bu ücretlerin herbiri işe ve işyerine, iş koluna ve işçiyle işveren arasındaki anlaşmaya göre tespit
edilerek uygulanabilmektedir. Fason ücret genellikle tekstil iş kolunda ve konfeksiyon îmâlâtında sık
görülmektedir. Ana hammaddeyi bir taraf, yardımcı işletme girdilerini de diğer taraf üstlenmek sûretiyle
uygulanan bir ücret nevidir. Fason iş yapan kişiler ayrıca ücretli işçi de çalıştırmakta ve diğer ücret
sistemlerinden birini uygulamaktadırlar. Yüzde usûlüyle ücret uygulaması genellikle hizmet veren
müesseselerde meselâ lokantalarda görülmektedir. Komisyon ve kâra katılma şeklindeki ücret tarafların
anlaşmalarıyla olur. Zamâna göre ücret eskiden beri her iş kolunda uygulanabilen ücret çeşitleridir.

İktisâdî yönden ücret çeşitlerini, îtibârî (nominal) ücret, reel (hakîkî) ücret, aynî ücret, nakdî ücret,
net ücret, brüt ücret, asgarî ücret, azamî ücret olarak da saymak mümkündür.

Ücretin ödenmesi: İşçi ücretlerinin, Türk parası ile en geç ayda bir ödenmesi mecbûridir. Bu
ödeme, hizmet akitleri ve toplu iş sözleşmeleriyle bir haftaya kadar indirilebilir. İşveren, hizmet
akitlerinde ve toplu iş sözleşmelerinde belirtilen sebepler dışında işçiden ücret kesintisi yapamıyacağı
gibi işçinin meydana getirdiği zarara karşılık ongünlük ücretinden fazla ücret kesintisi de yapamaz. Bu
kesintiyi de on haftada eşit taksitlerle yapmak mecbûriyetindedir. Aylık ücretlerin dörtte birinden fazlası
da haczedilemez. Ücret ödemeleri sırasında işyerinin işçiye, (ücret hesap pusulası) denen ve brüt ücretle
kânûnî kesintileri ve net ücreti gösteren bir belge vermek mecburiyeti de vardır.

İktisâdî bakımından ücretin izahı: İktisâdî yönden ücretler, ücret seviyesi, ücretin bünyesi ve
ücret sistemleri (çeşitleri) bakımından genelde tahlile tâbi tutulmuşlardır.

Ücret seviyesi: Emek arzı ile emek talebinin piyasada karşılaşmasıyla yâni arz ve talep kânunuyla
teşekkül etmektedir. Batılı Avrupa iktisatçılarına göre ücretler, uzun dönemde kendi hâline bırakılırsa
asgarî geçim haddine göre teşekkül ederler. Emeğin fiyatını (ücreti) tâyin eden husus, arz ve talebin
mekanik hareketleridir. Emeğin kıymeti, herhangi bir emtianın fiyatı gibi, nihâî olarak istihsal
masraflarına tâbidir. Emeğin tabiî fiyatı ise, işçilerin geçimlerini temin edecek bir mevcudiyetini idâmeye
kâfi gelecek olan fiyattır şeklinde ifâde etmişlerdir. Yine aynı nazariyeye göre, emeğin bir tabiî, bir de
piyasa olmak üzere iki türlü fiyatı mevcuttur. Tabiî fiyat, asgarî geçinme ücretini, piyasa fiyatı ise arz
ve talebin karşılaşmasından meydana gelen ücreti temsil etmektedir. Tabiî fiyat (ücret), piyasa ücretini
aştığı takdirde, işçilerin yaşama şartları inkişâf eder ve ücretli çalışanların mâlî durumlarında düzelmeler
meydana gelir. Tersi durum ise ücretlilerin yaşama şartlarını güçleştirir, denmiştir. Bu nazariyeye, (tunç
kânun)da denir. Diğer bir nazariye (ücret fono nazariyesi)dir. Buna göre, ücret seviyesi ekonominin
tamamından tahsil edilen toplam ücret fonuna karşılık çalışmakta olan işçi miktarı arasındaki nispete
göre meydana gelen ücrettir. Ayrılan fonun azlığı veya çokluğu, işçi miktarının azalıp çoğalması, genel
ücret seviyesini azaltıp çoğaltmaktadır.

Ücretin bünyesindeki farklılıklar: Liberal ekonomik yapı içinde ücretlerin çeşitli etkiler altında
farklılık gösterdiği görülmektedir. Emeğini arz edenle emeği talep eden arasında pazarlık yapılması,
ihtisas isteyen işlerin olması, kalifiye eleman güçlüğü gibi sebepler belirli bir ücret seviyesinin tespitini
güçleştirdiği gibi müessiriyeti aynı olan ve aynı işi yapan şahıslar arasında ve işletmeler arasında farklı
ücret uygulaması, ücret farkları gibi sebepler de genel bir ücret seviyesinin tespitini güçleştirmektedir.
Ayrıca rekâbet şartlarının her iş kolunda değil bâzı iş kollarında ve hattâ bir iş kolunun bâzı kısımlarında

veyâhut belli bir coğrafî bölgede görülmesi gibi sebeplerle emeğin arz ve talebiyle genel bir ücret
seviyesinden bahsetmek mümkün olmamaktadır.

İslâm hukûkunda, bir malın kendini değil de menfeatını yâni kullanılmasını satmaya kirâ veya
ücret; ücretle çalışan işçiye (ecîr), işverene (müstecir) denir.

Hadîs-i şerîfte: “İşçiye, alnının teri kurumadan hakkını veriniz” şeklinde emredilmiştir.
Emeğin karşılığında elde edilen ücret, helâl kazançların başında sayılmıştır. İslâmiyette iktisâdî genel
prensiplerden biri de kâra katılma şeklinde kendini gösteren kâra katılma ücretiyle çalışma şeklidir. Bu
şekilde millî gelir dağılımında bütün mala sâhip bir sınıfın doğmasının engellenmesi, helâl ve adâletli
gelir dağılımının sağlanması gâyesi esas alınmıştır.

ÜÇ AYLAR

İslâm dîninde kıymet verilen üç ay. Receb, Şâban ve Ramazan ayları. Allahü teâlâ kullarına çok
acıdığı için bâzı gecelere, gün ve aylara kıymet vermiş, bu gece, gün ve aylardaki duâ, tövbe, namaz
ve oruç gibi ibâdetleri kabul edeceğini bildirmiştir. Kulların çok ibâdet yapması, duâ ve tövbe etmeleri
için böyle gece, gün ve ayları sebep kılmıştır.

Üç aylardan ilki Receb ayıdır. Bu ay içinde iki mübârek gece vardır. Receb ayının ilk Cumâ gecesi
Regâib gecesidir. Yirmi yedinci gecesi Mîrâc gecesidir. (Bkz. Receb Ayı)

Mübârek üç aylardan ikincisi, Şâban ayıdır. Şâban ayının on beşinci gecesi Berât gecesidir. Bu ay
Ramazana hazırlık ayıdır. (Bkz. Şâban ayı)

Üç ayların üçüncüsü Ramazân ayıdır. Bu ay, çok kıymetli ve şereflidir. Bu ayda yapılan bütün nâfile
ibâdetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan, farz ibâdetlere verilen sevap gibidir. Bu ayda iyi iş ve
ibâdet yapanlara, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Kur’ân-ı kerîmin vahyedilmeye başlandığı
Kadir gecesi bu ay içindedir. (Bkz. Ramazan). Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki:
“Şâban benim ayım. Receb Allahü teâlânın ayı, Ramazan da benim ümmetimin ayıdır. Şâban
günâhlara keffâret ayı, Ramazan ise günâhların temizleyici ayıdır.”

ÜÇGEN

Alm. Dreieck (n), Fr. Triangle (m), İng. Triangle. Aynı doğru üzerinde olmayan üç noktayı
birleştiren doğru parçalarından meydana gelen geometrik şekil. Bu noktalara köşe, doğru parçalarına
kenar ve kenarlar arasındaki açılara iç açı denir. Bir kenarla diğer bir kenarın köşeden dışarı taşan

uzantısı arasında kalan açıya da dış açı denir. Üçgenin herhangi bir kenarı taban olabilir. Tabanın
karşısındaki köşeye tepe, açısına da tepe açısı denir. Tepe noktasından tabana çizilen dik doğru
parçasına ise yükseklik denir. Bir kenarın orta noktasını karşısındaki köşeye birleştiren doğru parçasına
kenarortay, açıları ikiye bölen doğrulara ise açıortaylar denir. Üç köşeden geçen çembere üçgenin çevrel
çemberi, kenarlara içten teğet olacak şekilde çizelen çembere de iç çember adı verilir. Çevrel çemberin
merkezi, kenar orta dikmelerin kesişme noktasıdır. İç teğet çemberin merkeziyse iç açıortayların
keşişme noktasıdır.

Üçgenler açılarına ve kenarlarına göre çeşitlere ayrılır. Üçgen bir düzlem üzerine çizilebildiği gibi
bir küre yüzeyi üzerine de çizilebilir. Euclide geometrisi dışındaki diğer geometrilerde üçgenin özellikleri
değişiklikler gösterir. Üçgenin bilinen özellikleri Euclid geometrisine göre olan özellikleridir. Buna göre
bir üçgenin iç açıları toplamı 180° veya  (pi) radyandır. (Hiperbolik geometride 180°’den küçük, eliptik
geometride büyük). Bütün açıları dar açı olan üçgenlere dar açılı üçgen, bir açısı geniş açı (90°’den
büyük) olana geniş açılı üçgen, bir açısı 90° olan üçgene dik üçgen denir. Kenarlarına göre ise kenarların
eşit ve farklı olmalarına göre üçgenler eşkenar, ikizkenar ve çeşitkenar olmak üzere üç çeşide ayrılır.
Dik üçgende dik açının karşısındaki kenara hipotenüs, iki dik kenarı eşit olan üçgene de ikizkenar dik
üçgen adı verilir.

Üçgenlerle İlgili Özellikler ve Teoremler:
Üç kenar eşitse (eşkenar üçgen) iç açıların her biri 60°’dir.
Bir üçgende birden fazla geniş veya dik açı olamaz.
Üçgenin alanı taban ile yüksekliğin çarpımının yarısına eşittir.
Bir dış açı komşu olmayan iki iç açının toplamına eşittir.
İki kenarın toplam uzunluğu üçüncü kenardan dâima fazladır.
Üç kenarın orta dikmeleri bir noktada kesişir (çevrel çemberin merkezi).
İç açıortaylar bir noktada kesişir (iç çemberin merkezi).
Açıları eşit ve karşılıklı kenarı orantılı üçgenlere benzer üçgenler denir.
Euclide geometrisinde üçgen sinüs ve kosinüs teoremlerine göre incelenir. A,B,C açıları a,b,c de
bunların karşılarındaki kenarlar, R çevrel çemberin yarıçapı olmak üzere sinüs teoremi,
a/Sin A= b/Sin B= c/Sin C= 2R olarak, kosinüs teoremi ise, a2= b2+c2-2bc-Cos a olarak ifâde
edilir.

Bir açı ortay karşı kenarı komşu kenarlarla orantılı olarak böler.
Bir kenara çizilen paralel diğer kenarları orantılı böler ve meydana gelen küçük üçgen, büyük
üçgene benzerdir.
Üç kenara âit yüksekliklerin kesim noktasına orto-santr denir.
Üst üste konulduğunda üçgenin elemanları denen kenar ve açılar çakışırsa bu üçgenler eşittir. İki
üçgenin eşit olması için şu teoremlerden birinin sağlanması gerekir:
a- Birer kenarları ve bu kenara komşu açıları eşit (AKA).
b- İkişer kenarı ve aralarındaki açıları eşit (KAK).
c- İkişer kenarı ve büyük kenarın karşısındaki açı eşit (KKA).
d- Üçer kenarı eşit.
e- Hipotenüsleriyle birer dar açıları eşit dik üçgenler.
f- Hipotenüsleriyle birer dik kenarları eşit dik üçgenler.
g- Üç açısı eşit üçgenler eşit olmayıp, sadece benzer üçgenlerdir.
Küre Yüzeyinde Üçgen: Küre yüzeyindeki bir üçgenin kenarları çember yaylarından ibârettir. Bu
yayların kesim noktaları ise köşeleri teşkil eder. Kenarlar arasındaki açılar, kenar yaylarından ve küre
merkezinden geçen dâirevî düzlemler arasındaki açılarla ifâde edilir. Bu açılar ise yarıçapı, küre yarıçapı
olan üçgen kenar yaylarının uzunluğu ile ölçülür. Kenar yayları ve açıların her biri 180°’den küçüktür.
Üç elemanı (kenar yayları veya açılar) 90° ise bu üçgen sekizde bir küre yüzeyinden ibarettir. Buna
benzer pekçok (düzlemdeki üçgenden farklı olan) özellik vardır.
Pascal Üçgeni: (a+b)n gibi cebrik bir ifâdenin açılımını bulurken katsayıların tespitinde kullanılan
üçgen şeklindeki sayı tablosudur. (Bkz. Binom Teoremi)

ÜFTÂDE

Osmanlılar zamânında Bursa’da yetişmiş olan evliyânın büyüklerinden. İsmi, Muhammed olup,
babası Manyaslı Mehmed Efendidir. Üftâde lakabıyla meşhûr olmuştur. 1490 (H. 895) senesinde
Bursa’da doğdu. 1581 (H. 989) senesinde Bursa’da vefât etti.

Küçük yaşta bir ipek tüccarının yanında çalışan Muhammed Üftâde, ustasının ve babasının vefâtı
üzerine âilesinin geçimini üzerine aldı. Hem âilesinin geçimini temin etmek için çalıştı, hem de boş
zamanlarında Bursa’daki medreselere giderek ilim öğrenmeye gayret etti. Dînî ilimlerde belli bir

seviyeye geldikten sonra, Bursa Ulu Câmiinde müezzinlik yapmaya başladı. Daha sonra Doğan Bey
Câmiine imâm oldu. Bir gün rüyâsında Emir Sultan hazretlerini gördü. Emir Sultan hazretlerinin; “Bizim
câmimizde vâz ve nasîhat et.” diye işâret etmesi üzerine Emir Buhârî Camiinde vâz ve nasîhate başladı.
Vakitlerini ibâdet yaparak ve insanlara Allahü teâlânın dînini anlatarak geçiren Muhammed Üftâde
tasavvuf büyüklerine karşı büyük saygı duyar, bir velînin sohbetinde bulunmayı arzu ederdi. Birgün
Karacabeyli Hızır Dede isminde bir velînin Bursa’ya geldiğini öğrendi. Onun huzûruna talebe olmak
istediğini bildirdi. Hızır Dede de onu talebeliğe kabul ederek tasavvuf yolunda yetiştirdi. Sekiz yıl
müddetle hocasının emrinde ve hizmetinde bulunan Muhammed Üftâde tasavvufta yüksek derecelere
kavuştu. Hocasının vefâtından sonra Muhyiddîn ibni Arâbî’nin ruhâniyetinden feyz alıp kemâle
(olgunluğa) ulaştı. Hocasının dergâhında ders ve talebe yetiştirmeye başladı. Pekçok talebe yetiştirdi.
Kâdı Aziz Mahmûd Hüdâî gördüğü bir mahkeme üzerine Muhammed Üftâde’ye gelerek talebe oldu.
Kâdılığı ve dünyânın debdebelerini bırakarak onun hizmetine girdi. Aziz Mahmûd Hüdâî’yi yetiştirip
halîfesi olduğunu bildirdi. (Bkz. Aziz Mahmûd Hüdâî)

Pekçok kerâmetleri görüldü. Osmanlı Sultanlarının iltifatlarına kavuştu. 1581 (H. 989) senesinde
Bursa’da hastalandı. Talebelerini başına toplayıp, onlara son nasîhatlerini yaptıktan sonra Kelime-i
şehâdet getirerek vefât etti. Sağlığındayken kendi yaptırdığı câminin bahçesine defn edildi. Mezarının
üzerine türbe yapıldı. Bugün kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.

Muhammed Üftâde hazretlerinin Hutbe Mecmuası ve Dîvan adlı iki eseri vardır.
Muhammed Üftâde uzun boylu, şefkâtli, devamlı tebessüm hâlinde olan bir zâttı. Görünüşü ile
etrâfındakilere güven ve îtimâd telkin ederdi. Kimsenin kalbini kırmaz, kalp kırarım korkusuyla kendine
hakâret edenlere bile cevap vermezdi. Kur’ân-ı kerîm okurken güzel sesinde sanki ağlıyormuş hâli
hissedilirdi. Vakitlerini ibâdet ederek geçirirdi.
Üftâde’nin yazdığı şiirlerden birisi şöyledir:
Hakka âşık olanlar,
Zikrullahdan kaçar mı?
Ârif olan cevherini,
Boş yerlere saçar mı?

Gelsin mârifet olan
Yoktur sözümde yalan
Emmâre’ye kul olan
Hayr-ü şerri seçer mi?

Gerçek söz bu yârenler,

Gördüm demez görenler,
Kerâmete erenler,
Gizli sırrın açar mı?

Üftâde yanıp tüter,
Bülbüller gibi öter
Dervişlere taş atan
Îmân ile göçer mi?

ÜLKE

Alm. Land (n), Fr. Pays (m), İng. Country. Bir devletin hâkimiyet alanı. Devletin varlığını
muhâfaza edebilmesi ve milletlerarası şahsiyetinin olması için bir ülkeye sâhip olması gerekir. Burada o
devlete âit vatandaşlar yaşar ve sınırları belirlidir. Bir devletin ülkesi sınırlar içindeki kara, deniz ve hava
alanını içine alır. Sınırlandırılmış ülke topraklarında devletin hâkimiyeti toprak altında olduğu gibi havada
da olduğu kabul edilir. Devletin kendi ülkesi topraklarında istediği gibi mâden, petrol araştırması, kuyu
ve sığınaklar açmak yetkisi vardır. Yalnız hava sahasında bütün ülkelerin faydalanmaları gereken uzay
sınırlarının nereden başladığı kesin belli değildir. Uçağın çıkabileceği en son yükseklik, devletin
güvenliğiyle ilgili yükseklik, atmosfer tabakasının bilfiil sona erdiği nokta bu sınır için öne sürülmüşse
de, bugün için kesin birşey kabul edilmemiştir.

Bir devletin ülkesini genişletmesi alüvyonların denizi doldurması, volkanik faaliyetlerde olduğu gibi
jeolojik olaylarla, başka bir devletle anlaşarak, devlet veya devletlerden anlaşma, hibe, satın alma veya
karşılıklı arâzi mübâdelesi şeklinde olabildiği gibi anlaşmalar dışında bir devletin ülkesini elde etme, fetih
yoluyla da olur. Günümüzde fetih, devletler arasında meşrû kabul edilmese de fiilî olarak yaşanmaktadır.
Kuvvetli olan, dünyâ devletlerinin söz geçiremediği devletler, yirminci yüzyılda da istilâ yoluyla
ülkelerine yeni topraklar katmaktadırlar.

ÜLSER

Alm. Geschwür, Ulkus (n), Fr. Ulcère (m), İng. Ulcer. Mîde suyundaki, sindirici tesirlerle hazım
kanalının çeşitli bölgelerinde husûle gelen müzmin gidişli yaralar. Ülser, genel olarak yara mânâsına
gelmektedir. Derideki yaralara da ülser denebilir. Burada sindirim kanalındaki ülserlerden
bahsedilecektir. Bir de yine sindirim kanalında görülebilen ve sâdece mukozanın yüzey kısmını
ilgilendiren erozyonlar vardır ki, bunlar kısa zamanda ve iz bırakmadan iyileşirler.

Peptik ülserler: Sindirim kanalındaki yerlerine göre mîde ülseri veya onikiparmak barsağı ülseri
olmak üzere başlıca iki gruba ayrılırlar. Yemekborusu alt ucunda ve Meckel divertikülü denen ince barsak

uzantısında da peptik ülser görülebilir. Ağır vücut yanıklarından ve beyin ameliyatlarından sonra görülen
had peptik ülserlere de Curling ülseri adı verilir.

Peptik ülser, toplumda en çok rastlanılan hastalıklardan biridir. Toplumun yaklaşık olarak % 2 ilâ
5’inde görülmektedir. Peptik ülsere süt çocukluğundan îtibâren her yaşta rastlanabilirse de 20 yaşından
önce nâdir, ergenlikten önceki dönemde ise çok nadir görülür. Yirmi yaşından îtibâren sıklığı devamlı
olarak artar, 50 yaş etrâfında erkeklerde, bundan biraz sonra kadınlarda en yüksek seviyeyi bulur, daha
ileri yaşlarda tekrar azalır. Peptik ülsere erkeklerde daha sık rastlanmaktadır. Peptik ülser mesleği icabı
büyük mesûliyet yüklenen kişilerde, siyasî ve askerî liderlerde, kısacası stresi ve problemleri fazla olan
mesleklerde daha sık görülür. Yine çiftçi ve köylülerde, şehirlerde yaşayanlara göre daha az
rastlanmaktadır. Onikiparmak barsağı ülserleri, mîde ülserlerinden daha fazla görülmektedir.

Onikiparmak ülserlerinin çoğunun çapı 5 ilâ 10 mm arasında olup, 3 cm’yi geçeni nâdir olduğu
halde, çapı 4-7 cm arasında değişen birçok dev mîde ülserlerinin bulunduğu da bir gerçektir. Mîde
ülserlerinin yaklaşık olarak 1/5’inde onikiparmakta da aktif ülser veya ülser izi bulunur.

Mîde suyunun asit-peptik etkisinin ülser teşekkülünde rolü bulunduğu inkâr edilemez; dolayısıyla
asit ve pepsin salgısına tesirli mekanizmalar ve etkenler de ülserin meydana gelişinde dolaylı olarak rol
oynarlar. Bunlar arasında stresslere yol açan çeşitli sebepler (rûhî sıkıntılar, yanıklar, travmalar,
radyasyon, soğuk, ameliyat, kanama), bâzı ilâçlar, tütün, alkol, baharat, kaba yiyecekler sayılabilir.

Mîde mukozasını sindirilmekten koruyan bâzı mekanizmalar vardır. Diğer bütün proteinleri, eti ve
hattâ yabancı canlı dokuyu kolaylıkla hazmeden mîde suyu kendi mukozasına normal şartlar altında
tesirsizdir. Bu koruyucu mekanizma, ölümle birlikte ortadan kalkmaktadır. Asit-peptik tesirlere karşı
mukozayı koruyan hayâtî mekanizmaların en önemlisi, mukozayı örten, mukus salgısıdır. Mukoza
direncinin kırılması, mîde mukus salgısının azalması, mîde kan dolaşımının aksaması ve mîde asit
salgısını ayarlayan mekanizmaların bozulması da ülser teşekkülünü kolaylaştırmaktadır.

Ülserin meydana gelmesinde tek bir faktörün söz konusu olamayacağı, karşılıklı tesir eden çeşitli
kuvvetler arasındaki dengenin bozulması hâlinde asit-pepsin saldırısı aracılığıyla ülserin meydana
gelebileceği âşikârdır.

Belirtileri: Ülser ağrısı şiddetli değildir, kemirir tarzda, yanar tarzda veya şiddetli açlık hissi
şeklinde ifâde edilir. Daha az rastlanan şekli, şiddetli dolgunluk, yâhut gaz gerginliği veya karın üst
kısmında fenâlık hissidir. Mîde ülserleri, onikiparmak ülserlerine göre daha az ağrılıdır. Ülser ağrısı

karnın üst kısmında ve parmakla gösterilecek kadar dar bir bölgedir. Ülser ağrısı sırta doğru yayılma
gösterebilir. Ülser ağrısı, ritmik özellik gösterir. Yâni mîde ülseri ağrısı yemekten yarım saat kadar sonra
başlar, onikiparmak ülseri ağrısı ise mîde boşalınca başlar. Gıdâ almakla ağrının geçişi ülserli hastalarda
ağrıyı önleyecek şekilde öğünler arasında ayrıca birşeyler yeme alışkanlığına yol açar. Onikiparmak
ülserinde bâzan meydana gelen ve yattıktan bir müddet sonra gelip hastayı uykudan uyandıran, birşey
yemek, süt içmek veya antasit almakla geçen gece ağrılarının tespiti teşhis yönünden çok değerlidir.
Ülser ağrısı, kusmakla da geçer.

Ülserin bir husûsiyeti de; genel olarak haftalar süren ağrılı bir dönemi, aylar, bâzan yıllar süren
ağrısız bir dönemin kovalaması ve yeniden bir ağrı periyodunun meydana gelmesidir. Genel olarak,
ağrılı devreler sonbaharda, ilkabaharda başlar ve tedâvi edilmezse de en çok altı hafta sürer. Aylar veya
yıllardan beri fasılasız ağrının varlığından bahseden hastalarda ülser ihtimali çok azdır.

Teşhis: Ülserin teşhisinde muâyeneden ziyâde, hastanın hikâyesi önemli rol oynamaktadır.
Hastanın hikâyesiyle birlikte radyolojik tetkikler ülser teşhisinde en değerli vâsıtayı teşkil eder.
Endoskopik tetkik (yâni mîde ve onikiparmak barsağının özel optik bir cihazla incelenmesi) gerek mîde,
gerekse onikiparmak barsağı ülserlerinin en kesin teşhis vâsıtasıdır. Mîde tübajı (mîde suyu tetkiki)nın
bir muâyene metodu olarak değeri sınırlı olmakla birlikte, mîde suyu miktarı mîde asiditesi, hücre
tetkikleri ülserin teşhisi ve ayrılmasında yardımcıdır.

Komplikasyonları
1. Kanamalar: Ülser kanamaları ya gizli kanama şeklinde veya âşikâr kanamalar şeklindedir. Gizli
kanama, büyük abdestin özel bir metodla incelenmesiyle tespit edilir, hasta farkına varamaz. Devamlı
gizli kanama neticesinde kansızlık (anemi) ortaya çıkar. Âşikâr kanamalarda açığa çıkan kan fazla
miktardadır, hastanın dışkısı katran gibi simsiyah renktedir, kusmuğundaki kan ise kahve telvesini
andırır. Şâyet açığa çıkan kan çok fazlaysa hastanın dışkısında ve kusmuğunda bol miktarda kırmızı
renkte kan görülür ki, bu tür kanamaların ölümle neticelenmesi mümkündür. Ülser kanaması ciddî bir
durumdur. Kanama başladıktan bir müddet sonra halsizlik, baş dönmesi, tansiyon düşüklüğü ve nabızda
hızlanma ortaya çıkar. Kanamadan şüphelenildiği an, hasta derhal hastâneye kaldırılmalıdır. Tekrar
eden ülser kanaması geçiren hastaya cerrâhî tedâvi de düşünülebilir.
2. Delinmeler: Mîde veya onikiparmak barsağının derin ülserlerinde delinmesi sözkonusudur.
Vaktinde cerrâhî müdâhaleyle delik dikilmez veya özel tıbbî tedâviyle kapanması sağlanmazsa hastanın

ölümüne yolaçan tehlikeli bir durum ortaya çıkar. İlk şikâyet karnın üst kısmında şimşek çakar gibi
âniden başlayan ve bütün karna yayılan çok şiddetli ağrıdır. Soğuk ter, nabızda hızlanma, solukluk,
kabızlık, bazan bulantı-kusma vardır. Çok az görülür. Delinmeden sonraki 6-12 saatlerde aldatıcı bir
iyileşme dönemi olur, sonra ağrı geri gelir ve tedâvi geciktirildiği takdirde karınzarı ve boşluğu
iltihaplanır (peritonit) ve ölümle neticelenebilir. Muâyenede bütün karında tahta gibi bir sertlik vardır.

Mîde veya onikiparmak barsağının arka duvarında ve başka bir organ veya doku ile temas
hâlindeki kısımda meydana gelen delinmenin, komşu organla yapışıklıklara veya ülserin bu organ içine
açılmasına yol açması beklenen bir neticedir. Bu organlar genellikle karaciğer, pankreas, safra kesesi
veya kalın barsaktır. Ülserin gidişi esnâsında belirtilerdeki şiddetlenme ve değişmeyle tıbbî tedâviye
direnç hallerinde bu tür delinmeyi düşünmek lâzımdır ki, bunun da tedâvisi cerrâhîdir.

3. Pilor (mîde çıkışı) tıkanıklığı: Umûmiyetle onikiparmak ülserlerinde rastlanır. Pilor kanalı
civârındaki kas spazmı, ülser etrâfındaki iltihap ve şişlik ve ülser nedbesine bağlı büzülme bu tıkanıklığa
yolaçar. Daralma başlayınca yiyecekler mîdede birikir. Yemekten sonra mîdede dolgunluk hissi ve
bulantı olur. Mîde, içindekini boşaltmak için kasılınca çok şiddetli ağrılar olur. Geğirme ve kusmayla
şikâyetler azalır ve birçok hastalar rahatlamak için parmaklarını boğazlarına sokarak kusma yoluna
başvururlar. İştah kaybolur, hasta yemekten korkar hâle gelir Yemeklerden uzun saatler sonra bol
kusmalar olur. Hasta giderek zayıflar. Zamanla mîde kasılma gücünü kaybederek çanak şeklini alır. Pilor
darlığının tek tedâvisi ameliyattır. Ameliyattan önce hasta, damardan beslenerek su ve elektrolit dengesi
düzenlenir.

4. Mîde ülserlerinin nedbeleşmesi sonucu mîde, dar bir boğumla birleşen iki ayrı boşluk teşkil eder
ki, buna kum saati mîde denir. Pilor darlığını andırır, tedâvisi cerrâhîdir.

Onikiparmak ülserlerinin kanserleşmesi veya ülserleşmiş onikiparmak kanserleriyle karıştırılması
sözkonusu değildir. Mîde ülserlerinin de kanserleşmesi fikri artık kabul edilmemektedir.

Bununla berâber bâzı mîde kanserlerinin ülser şeklinde karşımıza çıkması mümkündür ve erken
dönemde bunların basit ülserden ayrılması güçtür.

Ülser tedâvisi: Ülserlerin pekçoğu tedâvi edilmese dahi, kendiliğinden tamâmıyla iyileşirse de
büyük ihtimalle 1-2 sene içinde tekrarlar. Nüksler devam ettikçe ülserin iyileşmesi güçleşir ve tehlikeleri
artar. Gerek hayâtı tehdit edici tehlikelerin teşekkülünü önlemek, gerekse hâdisenin müzminleşmesine
engel olmak üzere, teşhis edilen her ülser, sâdece hastanın ağrıları geçinceye kadar değil, tamâmen

iyileşinceye kadar sıkı bir ülser programıyla tedâviye devam edilmelidir. Ülser tedâvisinde iki safha
vardır. Birisi aktif ülserin kapanmasını sağlamak, ikincisi yeni ülser teşekkülüne mâni olmaktır.

Ülserin kapanmasını sağlamak için, mîdeyi, vücut beslenmesini bozmayacak şekilde azamî
derecede istirahate almak tedâvinin esâsını teşkil eder. Bunu sağlamak için; fizik ve rûhî istirahat, uygun
bir beslenme tarzı tavsiye edilir. Mîdeyi çalıştıran, (tembîh eden) vagus sinirinin antikolinerjik denen
ilâçlarla tesiri azaltılır. Meydana gelen asidi etkisiz hâle getirici antasitler ve müsekkinler kullanılır.

Kısa aralıklı olarak küçük porsiyonlar hâlinde yemek; mîde salgısını uyarıcı gıdâları yememek
diyetin esâsını teşkil eder. Had vak’alarda ve mîde kanamalarında her saat başı bir bardak süt, takibeden
saat başında 1-2 ölçek antasit vermek yıllardan beri uygulanmaktadır. Süt, gıdâ değeri yönünden olduğu
kadar tahriş edici olmayışı bakımından da ülser tedâvisinde ideal gıdâyı teşkil eder. Müzmin vak’alarda
normal üç öğün yemeğe ek olarak saat 10.00, 15.00 ve 22.00’de bir bardak süt ve iki bisküviden ibâret
ara yiyeceği almak sûretiyle günlük yemek öğün sayısını 6’ya çıkarmalıdır.

Hasta tarafından dokunduğu bildirilen yiyecekler bertaraf edilerek, serbest, zararsız bir diyet
uygulanmalıdır. Bu arada et suyu, baharat, kızartmalar, turşular men edilmeli, kahve, alkol ve sigara
kesilmeli veya mümkün olduğu kadar azaltılmalıdır. Sigaranın zararları üzerinde ısrarla durulmalı ve
hastaya anlatılmalıdır. Bu arada ülseri azdırdıkları ve kanamaya da yol açtıklarından aspirin,
kortikosteroid, romatizma ilâçları özellikle ağız yoluyla kullandırılmamalıdır.

Örnek bir ülser diyeti verecek olursak:
Kahvaltı: Süt, rafadan yumurta, tereyağı, tuzsuz beyaz peynir, reçel, marmelat, süzme bal,
kızartılmış ekmek.
Ara yemeği: Süt, iki adet bisküvi.
Öğlen yemeği: Çorbalar: Pirinç, şehriye, un (et susuz olacak). Etler: Haşlama veya ızgara et
(dana, koyun, kuzu, tavuk, balık). Et suyu yasaktır. Sebzeler: Haşlama, püre veya salça ve soğan
konmadan düdüklü tencerede pişmiş sebze yemeği şeklinde olmalıdır. (Patates, kabak, karnabahar,
yerelması, tâze fasulye, ıspanak, ebegömeci, tâze bezelye.)
Hamurlar: Kaçınılmalıdır.
Tatlılar: Muhallebi, sütlaç, su muhallebisi, nişasta peltesi, jele, komposto (elma, erik, kayısı,
şeftâli, çilek, armut), meyve suları.
Meyveler: Olgun ve tatlı olmak şartıyla kumsuz armut, muz, elma rendesi, olgun kayısı ve şeftâli.

Salatalar: Domates salatası, marul salatası (ilk haftalar kaçınılmalıdır)
Ara yemeği: Süt, iki bisküvi.
Akşam yemeği: Öğlen yemeğinin aynı.
Ülser tedâvisinde çeşitli ilâçlar kullanılmaktadır. Mîdenin asit salgılamasını önlemek veya azaltmak
gayesiyle antikolinerjik denen ilâç grubu eskiden beri kullanılmaktadır. 1976’dan sonra tedâvi sahasına
giren Cimetidin (tagamet) ve Ranitidin (Zantac), ve Famotidin ile bunlara benzer tarzda asit salgısını
azaltan Omeprazol, ülser tedâvisinde büyük bir çığır açmıştır. Bu ilâçlar kullanıldığından hastanın sıkı
bir diyete ihtiyaç göstermemesi, tablet şeklinde olduğundan alımının kolay olması, yan etkilerinin azlığı,
ülser ağrısını hızla geçirmesi, hastalarca tercih sebebi olmuştur.
Mîde asidini nötralize eden ilâçlara antasid denilmektedir. Bunlar arasında sodyum bikarbonat,
kalsiyum karbonat, magnezyum oksit, magnezyum trisilikat, hidrotalsid vb. sayılabilir. Fazla sütle
birlikte yüksek dozda alkali antasitlerden uzun zaman alanlarda “sütalkali sendromu” denilen bir böbrek
yetmezliği tablosu ortaya çıkabilmektedir.
Mîde mukozasının direncini artıran ilâçlar da vardır. Bunlar; meyan kökü ekstreleri, kalloidal
bizmut ve sucralfate (antepsin) preparatlarıdır. Peptik ülser teşhisi kesin olarak konulduktan sonra, 6-
8 hafta süreyle klasik ülser tedâvisi veya cimetidin, ranitidin veya famotidin tedâvisi uygulanır. 4-6
haftalık herhangi bir tedâvi uygulamasından sonra ülserin kapanıp kapanmadığı tetkik edilmelidir. Klasik
ülser tedavisinin 10. gününe kadar ağrılar geçmiş olmalıdır, geçmezse cimetidin veya ranitidin
kullanılmalıdır. Gene geçmezse vak’a, tedâviye inatçı, ülser sınıfına girer. Cimetidin, ranitidin
denenmesine rağmen, tedâviyle şifâ bulup, sık sık nüks gösteren; tedâviye alındığı halde 10. gün içinde
ağrılar geçmeyen ülserlerde ameliyat düşünülebilir. Özellikle mîde ülserlerinde ilâç tedavisine cevap
alınamazsa, kanser ihtimâliyle hasta geciktirilmeden ameliyata verilmelidir. Nadiren kanserin de ülser
tedâvisiyle küçülebileceği, hatta kapanmış gibi görünebileceği unutulmamalıdır.

ÜMERÂ

Osmanlı devlet teşkilâtında sancak beyleri hakkında kullanılan tâbir. Arapça emir kelimesinin
çoğulu olup, vâli demektir. Geniş selâhiyetleri olup, sancaktaki dâvâları dinler, dînin emirlerini yerine
getirirlerdi. Sefer esnâsında halkı ve sancağındaki timar ve zeamet sâhipleriyle berâber harbe katılarak
çok büyük hizmetlerde bulunurlardı.

ÜMEYYE (EMEVİYE) CÂMİ

Suriye’nin Şam şehrinde Emevîler zamânında yapılan büyük câmi. Câmi, Emevî halîfelerinden
Velid bin Abdülmelik tarafından 705-715 târihleri arasında yaptırıldı. Ümeyye Câmiinin şu anda
bulunduğu yerde Roma döneminde yapılan bir Jupiter tapınağı vardı. Daha sonra Hıristiyanlık
döneminde bu tapınağın yerine Bizans bazilikası (Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde görülen dikdörtgen
biçiminde kilise) yapıldı. Şam Müslümanlar tarafından feth edilince şehrin bir kısmı sulhla, bir kısmı
kılıçla fethedildiği için (635), bazilikanın doğu kısmı Müslümanlarca fetih hakkı olarak câmi, batı kısmı
da sulh sebebi olarak Hıristiyanlar tarafından kilise olarak kullanıldı. Şam şehrine doğu tarafından sulh
ile giren müslüman komutan Ubeydullah bin Cerrah, şehrin batı tarafından kılıçla harp ederek giren ise
Hâlid bin Velid’dir. Emevî halîfelerinden Velid bin Abdülmelik (705-715), bu bazilikanın yerine yeni bir
câmi yaptırmak istedi. Yapılacak yeni câminin bilinen bütün câmilerden daha büyük, Hıristiyan
kiliselerinden daha görkemli olmasını istiyordu. Yeni câminin yapımına başlandı. Suriye’nin her tarafında
bulunan antik yapı kalıntılarından, sütun ve sütun başlıkları, mermer plakları getirildi. Câminin
süslenmesinde İran, Hindistan, Mağrip ve değişik devletlerden meşhur usta ve sanatçılar çalıştırıldı.
Bunların sayısı binin üzerindeydi.

Ümeyye Câmii, İslâm mîmârîsinin doğuşunda ilk etkileri gösteren bir eserdir. İslâm mîmârîsi
târihinde, ayrı bir özelliği vardır. Câmide plân düzeni olarak dikdörtgen biçimi kullanıldı. Câminin eni
137 m, derinliği 37 m’dir (137 x 37 m).

Dikdörtgen plâna sâhip câminin önünde üç yanında, iki katlı revaklarla çevrili büyük bir avlu yer
alır. Câminin kare plânlı üç minâresi vardır. Bunlardan güneydoğu köşesindeki minâre Ak Minâre olarak
bilinir. Hazret-i Îsâ Minâresi de denir. Müslümanlar arasında hazret-i Îsâ’nın âhir zamanda gökten
yeryüzüne bu minâreye ineceği inancı yaygındır. Güneybatı köşesindeki minâreye Kayıtbay Minâresi,
avlunun kuzey revaklarının ortasında ve tam mihrap ekseni üzerinde bulunan minâreye de El-Arus
Minâresi ismi verilir.

Câmi sahnını, koridor gibi bölen ve çatıyı tutan kırk somaki sütun ile yirmi dört yapma sütun
vardır. Mihrabın hemen üstündeki kubbe, dört yapma sütun üzerine oturur. Bu sütunlar arasında zarif
ve sanat güzelliği olan altmış dört kemer bulunmaktadır. İki yüz seksen civârında penceresi vardır.
Camları renkli, çerçeveleri bezeli usûlde kaplıdırlar. Duvarları altınla cilalı madolyonlarla süslenmiştir.
Madolyonların içi renk renk küçük taşlarla kaplıdır. Yan tarafındaki dehliz tavanları, güzel tezhip ve nakış

motifleriyle süslüdür. Çok güzel ve sanat değeri olan bir mihrabı vardır. Görülmeye değer bir İslâm
sanat eseridir.

Câminin, enine orta sahın ile dikine sahının kesiştiği yerde bir kubbesi vardır. Kubbe ilk
yapıldığında ahşap olduğu, sonraki çıkan bir yangında yandığı, yazılı kaynaklarda geçmektedir. Abbâsîler
zamânında dikine sahının üstü üç tâne kubbeyle örtüldü. Şu andaki kâgir kubbe Tîmûr Hanın Şam’ı
fethetmesinden sonra yapıldı.

Ümeyye Câmii, Müslüman-Türk hâkimiyeti zamânında beş defâ yandı. Câmi bu sebeple büyük
onarımlar geçirdi. Bu onarımlardan son ikisi ise Osmanlı Sultanlarından Kânûnî Sultan Süleymân ve
Sultan İkinci Abdülhamîd tarafından yapıldı.

ÜMİT BURNU

Alm. Kap (n), der Guten Hoffnung, Fr. Cap-de-Bonne-Espérance (m), İng. Cape of Good Hope.
Afrika’nın güneybatı ucundaki ticârî ve denizcilik târihi bakımından önem taşıyan burun. Ticâretlerini,
sömürgelerini genişletmek, Hindistan’a gidebilecek kısa yollar bulmak istiyen Portekizlilerden denizci
Barthdomen Dias 1487 yılında gemisiyle fırtınaya tutulunca kendisini Hint Okyanusunda buldu.
Dönüşünde Afrika’nın en güney ucuna doğru hareketle oradan geçti. Geçiş esnâsında havanın çok kötü
oluşu, Hint ve Atlas Okyanusunun dev dalgaları denizcileri şaşkına çevirdi. Buraya fırtına burnu anlamına
gelen “Coba Tormentoso” adını verdi. Fakat sonradan Portekiz Kralı İkinci John, buranın adını “Ümit
Burnuna” çevirdi.

Fırtına ve dalgalarıyla meşhur olan Ümit Burnunda, Hint Okyanusundan gelen sıcak su akıntısı ile
Güney Kutbundan gelen soğuk su akıntısı birleşir. Ümit Burnunun yaklaşık 2 km doğusunda yer alan
Cape Burnunda bir deniz feneri vardır.

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Günümüz şâirlerinden. 1926 senesinde Tarsus’ta doğdu. Eskişehir İnkılâp İlkokulunu, Konya
Askerî Ortaokulunu, Eskişehir Ticâret Lisesini bitirdikten sonra on beş sene bankacılık yaptı. 1961’de
Ümit Yaşar Yayınevini kurdu.

1940’ta Yedigün Dergisinde şiirleri yayınlanmaya başladı. O tarihten bu yana İstanbul, Büyük
Doğu, Yücel, Varlık, Toprak, Türke Doğru, Çığır, Hisar gibi birçok dergi ve gazetelerde şiir ve
yazıları çıktı. Bir süre gazetelerde manzum taşlamalar da yazdı. İş Bankası Kültür Vakfı Başkanlığına

getirildi. Günümüzün hissî şâiri olarak tanındı. İlk önceleri millî ve mânevî duyguları dile getiren, daha

sonraları açık ve avamî şiirler yazdı. Şiirlerinde zekâ oyunu ve nükteleri dikkat çeker. Aruzu, heceyi ve

serbest vezinleri başarıyla kullanmıştır. Şiire özendiği ilk zamanlarında dil, biçim ve mısra ustalığı

göstermiş daha sonraları fazla ehemmiyet vermemiştir.

Ümit Yaşar, şiir kitaplarından başka bir Garip Şiirler Antolojisi, on beş kadar seçme şiiriyle de iki

şiir plağı çıkardı. Pekçok şiir kitabı vardı. Tarık Dursun Beyle berâber, Şiirimizde Aşk ve Kadın,

Şiirimizde Ölüm, Şiirimizde İstanbul, ŞiirimizdeAyrılık, Şiirimizde Taşlama, Şiirimizde Tabiat

isimlerinde 6 cilt Türk Şiiri Antolojisi’ni çıkardı.

Şiir kitaplarından Bâzıları: Kör Ayna (1957), İki Kişiye Bir Dünyâ (1957), Beni Unutma

(1959), Sahibini Arayan Mektuplar (1961), Bir Gün Anlarsın (1965), Taşlar ve Başlar (1966),

Avrupa Görmüş Adam (1967), Önce Sen Sonra Sen (1971), Rubailer (1972).

İki Kişiye Bir Dünyâ:

Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
Öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
Karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
Deniz fenerlerinin ışığında yıkanırdık
Köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
Ne yana baksak denizdi, maviydi, ışıktı
Sonra bir çaresizlikti zifir
Akıntıya kapılmış gemiler gibiydik.

ÜMMET

Allahü teâlânın gönderdiği bir peygambere inananların hepsi. Bir kavme, peygamber gönderilince,

o kavim onun ümmeti olur. Îmân edenlerine “Ümmet-i icâbet”, îmân etmeyenlere de “Ümmet-i dâvet”

denir.

Allahü teâlâ insanları ebedî saâdete götürmek için, doğru yolu göstermiştir. Bu yola din denir. Hak

dinler her asırda bir peygamberle bildirilmiştir. O asırda kendilerine peygamber gönderilmiş ve din tebliğ

edilmiş insanlar, o peygamberin ümmeti olmuşlardır. Bundan dolayı Âdem aleyhisselâmın ümmeti, Nûh

aleyhisselâmın ümmeti, İbrâhim aleyhisselâmın ümmeti, Mûsâ aleyhisselâmın ümmeti ve Îsâ

aleyhisselâmın ümmeti denmiştir.

Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ise bütün insan ve cinlere peygamber olarak

gönderilmiştir. Bütün insanlar ve cinler O’nun ümmeti olmuşlardır. Îmân edip, mümin ve Müslüman

olanlara, Ümmet-i icâbet denir. Çünkü İslâmı kabul ve çağrıya icâbet etmişlerdir. Îmân etmeyip, kâfir

olanlara da Ümmet-i dâvet denir. Onlar İslâma dâvet olunup, icâbet (kabul) etmediler. Dâvet hâlinde
kaldılar. Ne kadar Yahûdî, Hıristiyan, putperest ve inançsız varsa, hepsi Ümmet-i Muhammed’den olup,
dâvette kaldılar, îmân etmediler. Onlara Ümmet-i dâvet denir. Cinlerin de müminleri Ümmet-i icâbet,
kâfirleri Ümmet-i dâvettir.

Zamânımızda insanların çoğu, Hıristiyanları Îsâ aleyhisselâmın ümmeti, Yahûdîleri de Mûsâ
aleyhisselâmın ümmeti zannediyorlar. Böyle sanmak, Muhammed aleyhisselâmın bütün insanlara ve
cinlere peygamber olduğunu kabul etmemektir. Ancak bu sözler, o milletlere lakap gibi olup, hakîkî
mânâda değildir. O peygamberler aleyhimüsselâm zamânında onların ümmetleri olduklarını ifâde eder.

Bütün peygamberler, hep aynı îmânı söylemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere îmân etmeği
istemişlerdir. Fakat, beden ve kalple yapılacak ibâdet ve işleriyse ayrı ayrı olmuştur.

Bütün peygamberler dünyâ ve âhiret saâdeti için Allahü teâlânın emir ve yasaklarını ümmetlerine
tatlı dil ve yumuşaklık ile bıkıp usanmadan anlatmışlardır. Ümmetlerinin sıkıntı ve eziyetlerine
katlanmışlar onların helâk olmaları için bedduâ etmemişlerdir.

Ümmet-i Muhammed’in üstünlüğü: Allahü teâlâ, bütün isimlerinin ve sıfatlarının kemâllerini,
üstünlüklerini, en sevgili kulu ve resûlü olan Muhammed aleyhisselâmda toplamıştır. Bütün bu
üstünlükler, kula yakışacak şekilde O’nda görünmektedir. O’na indirilmiş olan kitap, yâni Kur’ân-ı kerîm,
bütün peygamberlere aleyhimüsselâm indirilmiş olan kitapların hepsinin hulâsasıdır. Hepsinde bildirilmiş
olanlar, bunda da vardır. Bu büyük peygambere aleyhissalâtü vesselâm verilmiş olan din de, geçmiş
dinlerin hepsinin süzülmüş kaymağı gibidir. Hak olan, doğru olan bu dînin bildirdiği her iş, geçmiş
dinlerde bildirilen amellerden, işlerden seçilmiş, alınmıştır. Ayrıca meleklerin işlerinden de seçilmiş
alınmış bulunmaktadır. Meselâ, meleklerden bir kısmına rükû etmek emr olunmuştur. Bir çoklarına
secde etmek, başka meleklere de kıyâm yâni ayakta ibâdet etmeleri emr edilmiştir. Bunun gibi, geçmiş
ümetlerden bâzısına yalnız sabah namazı emr edilmişti. Başkalarına başka vaktlerin namazı emr
olunmuştu. Geçmiş ümmetlerin ve mukarreb meleklerin ibâdetlerinden, amellerinden süzülenleri,
seçilenleri, bu dinde emr olundu. Bunun için, bu dîni tasdîk etmek, inanmak ve bu dînin emirlerine
uymak, geçmiş bütün dinleri tasdîk etmek ve hepsine uymak olur. Demek oluyor ki, bu dîni tastik
edenler, ümmetlerin en hayırlısı, en iyileri olur. Bu dîne inanmıyan, beğenmiyen, buna uymak istemiyen
de geçmiş dinlerin hepsine inanmamış, hiçbirine uymamış olur.

Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın ümmeti âhir zaman ümmetidir. Ömürleri kısa,
günâhları ve günahkârları çoktur. Eğer Muhammed aleyhisselâm gibi bir şefâatçisi olmasaydı, bu
ümmetin günâhları kendilerinin helâk olmalarına sebep olurdu.

Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâm hürmetine af ve mağfiretini o kadar saçar ki, doksan dokuz
çeşit rahmetini sanki bu ümmet için ayırır.

İkrâm, ihsân, af, kabahatliler, günâhlılar içindir. Allahü teâlâ af ve mağfiret etmeyi sever. Kusur
ve kabâhati çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbir ümmet yoktur. Bunun için bu
ümmet, ümmetlerin en kıymetlisi ve üstünü oldu.

Hazret-i Âdem ile Peygamberimiz arasında dünyâya gelmiş olan yüz yirmi dört binden ziyâde
peygamberin en büyükleri, hep O’na tâbi ve O’nun ümmetinden olmayı istemişlerdir. Mûsâ aleyhisselâm
O’na tâbi olmağı istemiştir. Îsâ aleyhisselâmın gökten inip, O’nun izinde ve yolunda (dîninde)
yürüyeceğini bütün din kitapları haber veriyor. O’nun ümmeti olan Müslümanlar, O’na tâbi oldukları için,
bütün insanların hayırlısı ve en iyileri oldu. Cennet’e gireceklerin çoğu bunlardır ve Cennet’e herkesten
önce bunlar girecektir. Birçok hadîs-i şerîfte; Peygamber efendimiz, ümmetine şefâat edeceğini haber
vermektedir. Günâhı çok olan müminler böylece af ve mağfirete kavuşacaklardır.

Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
Ümmetimden, Ehl-i beytimi sevenlere şefâat edeceğim.
Ümmetimden, nefsine zulüm edenlere, nefislerine aldananlara şefâat edeceğim.
Ümmetimden, günâhları çok olanlara şefâat edeceğim.
Bu ümmetin husûsiyetleri: Bu ümmete önceki ümmetlerden ayrı olarak pekçok şey ihsan
olundu. Bunlardan bâzısı şunlardır: 1) Harpte düşmandan alınan ganîmet yalnız bu ümmete helâl kılındı.
Önceki ümmetlere helâl kılınmamıştı. 2) Beş vakit namaz kılmak, 3) Namaz için ezân ve ikâmet okumak.
4) Fâtihâ’yı bitirdikten ve duâlardan sonra “Âmîn” demek. 5) Namazda melekler gibi saf yapmak. Önceki
ümmetler, namazlarını yalnız kılarlardı. 6) Karşılaşma sırasında selâmlaşmak. 7) Cumâ günü. 8) Cumâ
gününde duânın kabul edildiği saatin, vaktin bulunması. 9) Ramazân-ı şerîfin ilk gecesi olduğunda Allahü
teâlânın, Muhammed aleyhisselâmın ümmetine nazar etmesi, bakması. Allahü teâlâ nazar ettiği kuluna
aslâ azâb etmez. 10) Sahur yâni, imsak vaktinden önce kalkıp oruç tutmak için bir şeyler yemek, iftarda
acele etmek. 11) Kadir gecesinin verilmesi. Böyle bir gece geçmiş ümmetlere verilmedi. 12) İstircâ’ yâni
belâ ve musîbet zamânında “İnnâ lillah ve İnnâ ileyhi râciûn” demek. Böyle söylemek daha önce hiçbir

ümmete verilmemiştir. 13) Önceki ümmetlere yüklenen ağır vazîfeler bu ümmete yüklenmedi. 14)
Allahü teâlâ bu ümmeti, hatâ, unutma ve cebr (zorlama, tehdit vs.) altında yaptığı işlerden ve kalbe
elde olmadan gelen çirkin şeylerden dolayı hesâba çekmeyecektir. 15) Müslüman ismi, bu ümmete
mahsustur. Daha önce peygamberlerden başkası bu isimle zikredilmemiştir. 16) İslâmiyet, önceki
dinlerin en mükemmelidir. 17) Bu ümmetin dalâlet (sapıklık ve bozuk bir iş) üzerine birleşmeyeceği
bildirilmiştir. 18) Bu ümmetin icmâı dinde senet ve delîldir. 19) Bu ümmette tâûn hastalığından ölen
şehittir. 20) Fâsık (açıkça günâh işlemeyen) ve mübtedî (bozuk îtikâdlı) olmayan iki Müslümanın
hakkında hayır ve iyilikle şâhitlik ettiği kimsenin Cennetlik olduğu bildirildi. 21) Bu ümmetin az bir ameli
dahi sevap bakımından en çoktur. 22) Aralarında kutub denen büyük evliyâ zâtlar bulunur. 23) Onlar
kabirlerine günâhlarıyle girerler, müminlerin onlar için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dilemeleri
sebebiyle günâhları kalmaz, af olunurlar. Kıyâmet günü kabirlerinden günâhsız çıkarılırlar. 24) Kıyâmet
günü diğer ümmetler arasından kabirlerinden ilk önce onlar kalkacaktır. Hepsinden önce de Peygamber
efendimiz kalkacaktır. 25) Mahşer günüArasat meydanında yüksek bir yerde bulunurlar. 26) Yüzlerinde
secde izinden alâmet bulunur. 27) Sırat’ı geçerken, nûrları, önlerinde ve sağ taraflarında gider. 28)
Yaptıkları ve onlar adına yapılan iyi işlerin sevâbları kendileri için yazılır.


Click to View FlipBook Version