tasdik etti. Memlûklerle siyâsî münâsebet kurdu. Muhammed Şah, 1351’de vefât etti. Evlâdı yoktu.
Hindistan âlimlerinin tavassutu ve ordu kumandanlarının ısrarıyla hânedandan Firuz Şah, 1352’de
Tuğluk Sultanı ilân edildi.
Firûz Şah (1352-1388), saltanatın sahipsizliğinden istifâdeyle çıkan karışıklıkları tamâmen ortadan
kaldırdı. Ülke içinde huzur ve emniyeti sağladı. Birliği kuvvetlendirdi. Ahâliye çok âdil davrandı. Delhi
Sultanlığının ekonomik ve kültürel seviyesini yükseltti. Bendler, barajlar yaparak, zirâî mahsulün
verimlilik nispetinin artmasına sebep oldu. Serhend bölgesini sulayan 240 kilometre uzunluğunda bir
kanal yaptırdı. Ortasına da 140 kilometrelik bir kol daha ilâve ettirdi. Mektepler yaptırıp, âlimleri himâye
ederek, kültür seviyesini yükseltti. Ahâli Firûz Şaha çok hürmet ederdi. Târihçiler, Firûz Şahı âdil bir
hükümdar nümunesi, devrini de emsalsiz bir refâh ve saadet devri olarak târif ederler. Firûz Şah,
1385’te vefât edince yerine torunu Gıyâseddin Tuğluk Şah geçti. Ülkede iç karışıklıklar çıkıp, hânedan
mensupları saltanat iddiasında bulundular. Saltanat mücâdelesinden istifâdeyle Hindular da isyan
ettiler, ülke bölündü. Tîmûrlu Hânedanının kurucusu Tîmûr Han (1370-1405) Hind Seferine çıktı.
1398’de Delhi’ye girdi ve Hindistan’ı zaptetti. Tuğluklular ülkesi hânedanlar arasında paylaşıldığından,
devlet bölündü. Siyâsî birlik parçalandı. Multan Vâlisi Hızır Han, Tuğluklular Hânedanını yıktı. Delhi’ye
kendilerinin seyyid olduğunu söyleyen “Seyyidler Hânedânı” hâkim oldu. (Bkz. Delhi Türk Sultanlığı)
Tuğluklular Şahları
Gıyâseddîn Tuğluk Şah (1320-1325)
Gıyâseddîn Muhammed (1325-1351)
Mahmûd Şah (1351-1352)
Firûz Şah (1352-1388)
Gıyâseddîn Tuğluk Şah (1388-1389)
Ebû Bekir Şah (1389-1390)
Nasıreddîn Muhammed Şah (1390-1393)
Alâeddîn Hümâyûn Şah (1393)
Nâsîreddîn Muhammed Şah-I (1393-1395)
Nusret Şah (1395-1399)
Nâsıreddîn Muhammed Şah-II (1399-1413)
Devlethan Ludî (1413-1414)
TUĞRA
Pâdişâhın ismi ve lakabı bulunan alâmet, imzâ. Tuğranın Farsçası nişan; Arapçası tevkî’dir. Tuğra,
bütün İslâm hükümdârları tarafından kullanıldı ve ferman, berât vesâire ile paralarda, pâdişâhların nişan
ve alâmetleri olarak tuğraları çekildi.
Türk İslâm devletlerinde en gelişmiş tuğra nümûnelerine Osmanlılarda rastlanmaktadır.
Osmanlılar tuğrayı, Anadolu Selçukluları ve devâmı olan Anadolu beyliklerinden aldılar ve geliştirdiler.
Osmanlı pâdişâhlarında ilk tuğra, Orhan Gâzi tarafından kullanıldı. Orhan Gâzinin kullandığı yazılı
tuğralardan ilki 1324 (H.724 Rebîulevvel) diğeri 1348 (H.749 Rebîulâhir) târihli olup, Orhan bin Osman
ifâdesinden ibârettir. Sultan Birinci Murâd’ın tuğrası da aynı şekilde olup, Çelebi Sultan Mehmed’den
îtibâren “Han” sıfatı ilâve edilmiştir. Tuğranın üç keşideli ve çifte kavisli şekli Birinci Murâd Handan
îtibâren görülmektedir.
Tuğralara duâ cümlesi olarak el-muzaffer dâimâ ibâresi konulmasına ilk defâ İkinci Murâd Han
zamânında başlandı. Yavuz Slutan Selim’in tuğrasında ilk defâ “Şâh” ünvânı ortaya çıktı. Yavuz’un
tuğrası “Selim Şâh bin Bâyezîd Han el-muzaffer dâimâ” şeklindeydi. Kânûnî’nin tuğrasında bu ünvan
baba ismine de eklenerek “Süleymân Şâh bin Selim Şâh Han el-muzaffer dâimâ” şeklini aldı. Sultan
İkinci Mahmûd Handan îtibâren ise tuğralarda “Şâh” yazıları kaldırıldı.
Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde standart seviyeye eriştiği kabul edilen tuğranın yazılması şu
şekilde olurdu.
Hükümdârın ismi tuğranın en altına yazılır ve bu ismin son harfinin az yukarısından başlayarak
sola doğru gidip bir kavis teşkil eden “ibin=oğul” kelimesi ve hükümdâr isminin üzerine de, babasının
adı konur ve “han” kelimesinin nûn’u da ikinci bir kavis teşkil ederdi. En üste gelen İslâm harfleriyle
yazılı“el-muzaffer” kelimesinin a harfi sağdan sola ve kavisin ortasına doğru bir kol teşkil ederek uzanır
ve bunun üzerine de yine İslâm harfleriyle “dâima” ibâresi konurdu. Alttaki birinci kavisin genişliği daha
büyük ve ikinci kavis onun içerisinden dönmekte olup her iki kavisin uçları sağda ve en sonda darala
darala nihâyet birbirleriyle bitişirlerdi.
Pâdişâhların tuğraları ahitnâme, nâme-i hümâyun, ferman, berat üstüne ve ortaya konulurdu.
Tuğra, kâğıtların ve yazıların büyük, orta ve küçük oluşuna tâbi olup, yazı ve kâğıtlarla mütenâsip
büyüklükte çekilirdi. Tuğraların sağ tarafına çiçek koymak veya mahlas yazmak âdeti sonradan ihdas
edildi.
Son devirlerde berat, menşur, ferman, ahitnâme ve sâire üzerine çekilen tuğra, paralarda ve
defterhâne defterlerinin (arâzi, timar vs) başlarına da çekilmiş olup, daha sonraki târihlerde ise, bir
arma olarak senetlerde, pullarda, bayraklarda, nüfus kâğıtları üzerlerinde, binâlarda, yapılan çeşme,
câmi, imâret kitâbeleri üzerinde de görülmek sûretiyle umûmileşti.
Tuğra yapı olarak dört bölümden meydana gelir:
1. Halk arasında “sele” de denilen, sözlük anlamı “Açık duran baş parmağın ucundan işâret
parmağının ucuna kadar olan uzaklık” demek olan sere veya kürsü; tuğranın metin kısmıdır. Bunda
pâdişâhın ve babasının adları ile Şah, Han, el-Muzaffer kelimeleri yazılıdır.
2. Beyze: “Bin” ile “Han” kelimelerinin “n” harflerinin kıvrılmasıyla meydana gelen ve iç içe yazılan
iki kavise denir. İç beyze ve dış beyze adı verilen bu iki kavis tuğranın sol tarafındadır. “Dâimâ” kelimesi
bunun ortasındadır.
3. Tuğ veya elif: Tuğranın yukarıya uzanmış olan mızrak şeklindeki ||| çekmeye (üç elife) verilen
addır. Bunların üzerine flama gibi çekilen kıvrıklara zülüf veya zülfe denmektedir.
4. Hançere veya kol: Beyzelerin devâmı olan ve “el-Muzaffer” kelimesinin üzerinden geçerek
tuğranın sağına doğru paralel iki çizgi hâlinde uzanan kısma denir.
Pâdişâh vesikalarında “tevki-i hümâyun, nişan-ı hümâyun, nişan-ı şerif-i âlişan, misâl-i meymun,
alâmet-i şerif, tugra-ı garra” gibi isimlerle zikredilen tuğra, Osmanlılarda tuğrakeş ve hattatlar eliyle
yüzyıllarca işlenerek güzelleşti. İçlerinde özellikle Sultan Üçüncü Ahmed Han gibi bâzı pâdişâhlar da
tuğralarını bizzat kendileri sanatlı bir şekilde yazmışlardır. Sultan Birinci Süleyman Han (1520-1566)
devrinden kalan birçok tezhipli tuğraların gösterdiği gibi 16. yüzyıldan îtibâren daha güzel bir şekil alan
tuğra, 18. yüzyıl başlarından îtibâren daha da gelişti. Tuğraların son şekli, Sultan İkinci Mustafa Han
(1695-1703) zamânında başlamıştır. Osmanlılarda yazının gelişmesini tâkip ederek hat ve istif olarak
Sultan İkinci Mahmûd Hanın son yıllarında en mükemmel şeklini aldı.
Osmanlılarda tuğra çekmek yalnız pâdişâhlara mahsus bir hak değildi. 1594 (H.1003) târihine
kadar Çelebi Sultan adıyla eyâlet ve sancaklarda vâlilik eden Osmanlı şehzâdeleri, kendi eyâletlerine âit
işler için pâdişâh tuğrası gibi tuğra çekerler ve hüküm yazarlardı. Çelebi sultanların tuğraları da aynen
hükümdâr tuğraları gibi üç flamalı ve iki kavisli olurdu.
Ayrıca lüzumu hâlinde, hudutlardaki eyâletlerde bulunan vezirlerin, aradaki mesâfenin uzaklığına
ve siyâsî duruma göre mühim meselelerde tuğra çekmelerine müsâade olunmuştur. Tuğrakeş vezir
denilen bu eyâlet vâlilerinin tuğra çekmek selâhiyetleri, kemankeş Kara Mustafa Paşanın sadâretine
kadar devâm etmiş ve ondan sonra kaldırılmıştır.
Hükümdâr ve şehzâde tuğralarından başka, veziriâzamın ve eyâletlerdeki vezir ve beylerbeyi ile
sancakbeylerinin, mütesellimlerin hükûmet ve eyâlet işlerine âit yazışmalarda imzâ yerine geçmek üzere
kullandıkları, pençe ismi verilen ve tuğraya benzeyen alâmetleri vardı.
Osmanlılarda tuğrayı; ilk devirlerde dîvân-ı hümâyun dâiresinin âmiri olan tuğrâî, daha sonraları
ise, nişancı ve tevkıî denilen kimseler çekerdi. 16. asrın ilk yarısından sonra tuğrâî kullanılmamış ve 18.
asırdan îtibâren tevkıî ıstılâhı yaygınlaşmıştır. Bu târihlerde muvakkı-i sultânî, tuğrakeş-i ahkâm,
hizmet-i tevkıî tâbirleri kullanılmıştır. (Bkz. Nişancı)
TUĞRUL BEY
Selçuklu Devletinin kurucusu. Oğuzların Kınık boyundan Selçuk Beyin torunudur. Babasının adı
Mikail’dir. Muhtemelen 993 yılında doğdu. Babası Mikail, gazâ akınında şehit düşünce, dedesi Selçuk’un
yanında büyüdü. Çocukluğu Cend’de geçti. Büyük bir îtinâ ile yetiştirildi. Âilesinden dînî ve millî terbiye
alıp, mükemmel silâh kullanmasını öğrendi.
Selçuk Beyin vefâtıyla amcası Arslan Yabgu’nun Selçuklu âilesinin reisliğini almasına, kardeşi Çağrı
Bey ile itiraz etmedi. Ancak dedelerinin vefâtından sonra iki kardeş Cend şehrini terk ederek batıya göç
ettiler. Burada Mâverâünnehr hükümdarı İlek Nasr’ın kendilerine karşı düşmanca siyâseti üzerine Çağrı
Bey ile Karahanlı hükümdarı Buğra Hanın ülkesine gittiler. Tuğrul Bey, Karahanlılar ülkesinde haps
edildiyse de, Çağrı Bey, Buğra Han ordusunu yenip pekçok esir aldı. Alınan esirler karşılığı Tuğrul Bey
serbest bırakıldı. Tekrar Mâverâünnehr’e döndüler. Buhara hâkimi Karahanlı Ali Tegin’in aleyhlerine
faaliyeti ve yeni durum üzerine Tuğrul Bey çöle çekildi. Çağrı Bey de yeni vatan keşfi için Rum Gazâsına
çıktı. İki kardeş, Rum Gazâsından alınan ganîmetlerle çok zenginleştiler.
Arslan Yabgu, 1205’te Gaznelilerce esir alınıp, Hindistan’da haps edilince, iki kardeş ortak iktidar
sistemiyle Selçuklu âilesinin lideri oldu. Liderliği Karahanlı Ali Tegin tarafından şüpheyle karşılanınca,
ikili liderlik sistemi yerine amcaları Musa’yı Yabgu yapıp, üçlü iktidar sistemine geçtiler. 1034
sonbaharında, Gaznelilerin müttefiki Oğuzlardan Şah Melik, Selçuklulara âni bir baskın yapınca,
zayıfladılarsa da, tekrar toplandılar. On bin kişilik kuvvet toplayarak Gaznelilere âit Horasan’a girdiler.
Gazneli Mes’ûd’un ordusunu 20 Haziran 1035’te Mesâ’da yendiler. Gaznelilerle antlaşma yapıp; Nesâ,
Ferâve ve Dihistan’ı aldılar. Ayrıca TuğrulBeye Gazneli Mes’ûd tarafından hâkimiyet alâmetlerinden olan
hil’at, at, menşur ve sancak gönderildi. Tuğrul Bey antlaşmayla Nesâ’da Gaznelilere tâbi federal bir
devlet kurmuş olmasına rağmen, resmî îlânı yoktur.
Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu hânedan mensupları toprak sâhibi olunca, Oğuz boyları ve kabile
reisleri yanlarına akın edip, toplandılar. Tuğrul Bey, çok güçlenip, bölgenin nüfûsu artınca; Gazneli
Mes’ûd’a önceki üç şehrin dar geldiğini bildirip, 1037’de Merv, Serahs ve Bâverd’iyi de istedi. Bu
şehirlere karşılık da Gaznelilerin maaşlı askeri olma ve Horasan’daki asâyişi temin etme taahhütünde
bulundular. Teklifleri oyalamaya alınınca, Tuğrul Bey küçük gruplar hâlinde akın harekâtı yaptırdı. Çağrı
Beyin idâre ettiği akınlarda Selçuklular Cüzcan, Tâlekan ve Faryâb’dan Rey’e kadar harekâtta
bulundular. Selçuklu akınlarını durdurmak için Gazneli Mes’ûd’un gönderdiği ordu Serahs yakınında
1038 Haziranında yenildi. Zafer sonrasında toplanan kurultayda Tuğrul Bey, hükümdar îlân edildi. Bu
kurultay kararı ve 1038 târihi Selçuklu Devletinin kuruluşu olarak kabul edilir. Tuğrul Bey Nişapur’da
kalıp, Çağrı Bey Merv’de melikler meliki olarak, askerî harekâtları idâre ederek ordu kumandanlığı yaptı.
Tuğrul Beyin Nişapur’da istiklâlini îlân etmesi, Gazne’de hoş karşılanmadı. Çağrı Bey, 1039 yılında
Gaznelilerle iki kere muhârebe yapıp, yenildi. Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu hânedanları, Gazneli
Mes’ûd’un düzenli ordusuna karşı gerilla harpleri yapıp, onları yıprattılar. Gazneli Mes’ûd, antlaşma
istedi. Tuğrul Bey, Gaznelilerin türlü metodlarla Selçukluları Horasan’dan çıkarabileceklerini tahmin
ederek, zaman kazanmak ve hazırlıkları tamamlamak için çöle çekildi. Sultan Gazneli Mes’ûd’un 1040
Baharındaki Tûs ve Serahs istikâmetindeki harekâtı üzerine Selçuklular, Tuğrul Beye başvurup, harekete
geçmesini istediler. Tuğrul Bey, 1040 Mayısında çölden çıkıp, Serhas’ta Gazneli ordusuyla karşılaştı.
Gazneliler ot ve yiyecek sıkıntısı çektiğinden Merv’e hareket edince, Tuğrul Beyin kumandasındaki
Selçuklular, sağdan ve soldan taarruzla Gaznelileri tâciz ettiler. Dandanakan Kalesi önünde yapılan asıl
muhârebede Gazneliler bozuldular. 23 Mayıs 1040 târihinde kazanılan Dandanakan Zaferiyle, Tuğrul
Bey tekrar tahta oturdu. Tuğrul Bey zafer sonrasında ele geçen ganimetle zenginleşip, kumandanlara
pekçok ihsanlarda bulundu. Kurultay toplandı. Kurultayda devletin temel stratejisi tespit edilip, plânlar
yapıldı. Bağdat’taki Abbasî Halifeliğine bağlılık ve hürmet ifâde eden mektup gönderildi.
Çağrı Beyin 1060’ta vefâtına kadar ortak iktidar sistemine göre hareket edilmesine rağmen, devleti
temsil yetkisi Tuğrul Beye âitti. Tuğrul Bey hükümdarlığını ve Selçukluları maddî güçlerle
kuvvetlendirdiği gibi mânevî olarak da Halîfe, âlim ve tasavvuf ehlinden destek alıyordu. Tebaasının
refah seviyesini yükseltip, orduyu askerî sisteme göre teşkilâtlandırıyordu. 1040 Dandanakan Zaferi ve
1043’te devlet merkezini Rey’e taşıması sebebiyle Bağdat’taki Abbâsi Halîfesi El-Kaim’e tekrar bağlılığını
arz etti. Tuğrul Beyin Abbasî Halîfesiyle münâsebeti Sünnî İslâm dünyasında büyük îtibâr kazanmasına
sebep oldu. Halîfe El-Kaim, Tuğrul Beyin yanına; büyük İslâm âlimlerinden olup, sosyal ve devlet idâresi
hakkında Ahkâm-üs-Sultâniye isimli eserin sâhibi olan Maverdî’yi gönderdi. Tuğrul Bey, ülkesinde
hutbeyi Abbasî Halîfesi adına okuttu; halîfenin zâlim Büveyhîler ve âsîlere karşı yardım talebini kabul
etti. Halîfeye bildirdiği arz; samimiyetinin ve temiz itikadının ifâdesi olup, şunları ihtivâ ediyordu:
Halîfeye hizmet etmek şerefine kavuşmak, Mekke’de Hac yapmak ve Hac yollarını Bedevîlerin
taarruzundan korumak, Suriye ve Mısır’da Fâtimîlerle harp etmektir. 1055’te Bağdat’a gelip, hutbede
adı okundu. Selçuklu Hânedanı ile Abbasîler arasında evlenmeler münâsebetiyle akrabalık kuruldu.
Halîfe, Çağrı Beyin kızı Hatice Arslan Hatun ile 1056’da evlendi. Tuğrul Bey de Halîfe’nin kızı ile 1062’de
muhteşem bir düğün merâsimiyle evlendi. Bağdat’tayken zâlim Büveyhîler ve sapık Fâtimîlere karşı
mücâdele edip, Musul ve bölgede Selçuklu hâkimiyetini tesis etti. Büveyhli hükümdarını öldürerek,
Bağdat ve sünnî âlemini katliam ve tahripten korudu. Selçukluların batısındaki Bizans ülkelerine fetih
harekâtı ve akınlarında bulundu. Erzurum Hasankale’ye gelip, Malazgirt’i fethetmek istediyse de kışın
yaklaşması üzerine, baharda gelmek üzere kuşatmayı kaldırdı. Tuğrul Bey, hâkimiyet ve tahrik sebebiyle
kendine âsî olan üvey kardeşi İbrâhim Yınal’ın isyânını 1058’de bastırıp, onu cezâlandırdı.
Tuğrul Bey, devâmlı mücâdeleyle geçen uzun yıllar sonunda çok büyük işler başardı. Dünyânın en
büyük devletlerinden birini kurup, Türk İslâm âlemine çok hizmeti geçti. Mâverâünnehr’den Anadolu’ya,
Irak’tan Âzerbaycan ve Kafkasya’ya kadar olan ülkede huzur ve emniyet tesis etti. Yirmi sekiz ülkeye
kendi hâkimiyetini kabul ettirdi. Zirâî, ticârî faaliyet neticesinde iktisâdî hayat gelişip, refah seviyesi
yükseltildi. Bizans akınlarında çok ganimet alınıp, büyük gelir elde edildi. Devlet teşkilâtı muazzam
şekilde tesis edilip, kuvvetli temeller üzerine oturtuldu. Selçuklu Devlet Teşkilâtı, devrinde ve sonra
kurulan Türk ve İslâm devletlerine nümûne oldu. Tuğrul Bey, yirmi beş yıl adâlet, ihsan ve gazâlarla
geçen hükümdârlıktan sonra, hastalandı. Yetmiş yaşlarında Rey yakınlarındaki yazlığında 5 Eylül 1063
târihinde vefât etti. Tuğrul Beyden sonra Selçuklu tahtına yeğeni Alparslan geçti. Tuğrul Bey âdil, vakur,
cömert, samimi, iyi ve yumuşak huylu bir şahsiyetti. Halkı tarafından sevilen bir hükümdar ve ordusunca
tam bağlanılan kuvvetli bir kumandandı. “Kendime bir saray yapıp da yanında bir câmi inşâ etmezsem,
Allahü teâlâdan utanırım.” sözü Tuğrul Beyin dînî duygularını çok güzel ifâde etmektedir.
TUKAN (Rhamphastos toco)
Alm. Tukan (m), Fr. Toucan (m), İng. Toucan. Familyası: Tukangiller (Rhamphastidae).
Yaşadığı yerler: Güney Amerika’nın tropikal ormanlarında. Özellikleri: Büyük gagası, güçlü ayakları,
kısa ve yuvarlanmış kanatları vardır. Başlıca besinleri meyvelerdir. Çeşitleri: 37 türü bilinmektedir.
Tukangiller âilesinden büyük gagalı bir kuş. Meksika’nın güneyinden Arjantin’in kuzeyine kadar
uzanan bölgenin tropik ormanlarında bulunurlar. 37 kadar tukan çeşidi vardır. Boyları 30-60 cm
arasında değişir. Bunlar anormal derecede büyük gagaları ile meşhurdur. Gagaları güçlü fakat çok
hafiftir. Gaga ve kendileri, kırmızı, sarı, mavi ve siyah renklerle parlak bir görünüm içerisindedirler.
Renk bakımından iki cins de birbirine benzer. Bâzılarının gerdanlarında turuncu tüyler vardır. Kadın
eşyâsında süs olarak kullanılır. 15 cm uzunlukta ve 5 cm enindeki gaganın iç kenarları kertikli olup,
meyveleri ezmeye yarar. Sürü hâlinde bir muz veya portakal bahçesine konarlarsa, kısa zamanda
bahçeyi mahvederler. Esas besinleri meyve olmakla berâber, büyük böcekleri, küçük sürüngen ve öbür
kuşların yumurta ve yavrularını da yerler.
Uçmayı pek sevmezler. Uçarken havayı kanatları ile döverler. Kısa ve yuvarlanmış kanatları,
nispeten uzun kuyrukları vardır. Ayakları kısa ve güçlüdür. Ayak parmaklarının ikisi ileri, ikisi geriye
dönüktür. Çıkardıkları “tukomo” çığlığından dolayı Tupi dilinde “tukan” veya “tuko” adı ile anılırlar.
Yüksek ağaçlardaki oyuklarda yuva yaparlar. Dişi 2-4 adet beyaz yumurta yumurtlar. Dişi ve erkek
sırayla kuluçkaya yatar. Yumurtadan çıkan tüysüz yavrular hem anne, hem baba tarafından beslenirler.
6-7 hafta sonra yuvayı terk ederler.
Ağaç dallarına sürü hâlinde dizilip gagalarını hep birlikte havaya dikerek çeşitli sesler çıkarırlar. Bu
davranışlarından dolayı bâzı bölgelerde bunlara “vâiz kuşları” da denir. Kolayca ehlîleşebilirler.
TULUMBA
Alm. Wasserpumpe (f); Kraft-, Motorspritze (f), Kompressor (m), Fr. Pompe (f); Compresseur
(m), İng. Pump; Compressor. Sıvı veya gaz hâlinde bulunan sıvıyı bir yerden bir yere veya daha
yükseğe nakletmek için kullanılan âlet. Çalışma şekline göre üç tip tulumba mevcuttur: 1) Pistonlu
tulumbalar, 2) Döner tulumbalar, 3) Merkezkaçlı tulumbalar.
Pistonlu tulumbalar, muayyen debiler için arzu edilen bir basınçta kullanılabilirler. Sâdece emme
tulumba veya emme basma tulumba şeklinde olabilir. Köylerde emme tulumba özellikle kuyulardaki
suyu toprak seviyesine çıkarmak için kullanılır. Emme basma tulumba ise, suyu emme ve basma ile
toprak seviyesinden daha yüksek seviyelere çıkarır.
Döner tulumbalar orta ve büyük debiler için kullanılırlar. Sıvıyı daha yüksek seviyelere rahatlıkla
çıkarır. Pistonlu tulumbalardan daha iktisâdîdir. Kanatlı ve kapsüllü tipleri vardır. Kanatlılar hem sıvı
hem de gazları nakletmede, kapsüllüler ise sâdece sıvıları nakletmede kullanılır. Gazlar için kullanılan
döner tulumbalara kompresör adı verilir. (Bkz. Kompresör)
Merkezkaç tulumbalar düşük basınç ve büyük debiler için elverişlidir. Sarmal biçimde bir kap içinde
yüksek hızla dönen bir veya birkaç tekerlekten meydana gelirler. Tekerleklerin üzerinde merkezkaç
kuvveti etkisiyle sıvıyı çevreye karşı itecek şekilde profilleştirilmiş kanatçıklar mevcuttur. Sıvı ve gazlar
için kullanılır. Gazlar için kullanılan merkezkaç tulumbalara vantilatör adı verilmektedir. (Bkz. Vantilatör)
Bir kapta bulunan gazı veya havayı emerek içinde vakum (boşluk) meydana getirmek için
kullanılan tulumbalara da prömatik tulumba denir. Bu boşluk tam olmaz. Tulumbanın gücüne göre sıfıra
limit olur. (Bkz. Pompa)
Eskiden yangınları söndürmek için pistonlu tulumba kullanılırdı. Bu tulumbaları yangın yerine
ulaştıran ve yangının söndürülmesi işinde çalışan gençlere de tulumbacı denirdi. Yangın söndürmek için
kurulmuş olan tulumba ve tulumbacılardan müteşekkil olan teşkilâta da tulumbacılık teşkilâtı adı
verilirdi.
TULUMBACILAR
Yangın çıkınca etrafa yayılmadan söndürmek ve mahsur kalanları kurtarmak için kurulan bir
Osmanlı dönemi teşkilâtı. 1720 senesine kadar İstanbul’da çıkan yangınları, yeniçeriler kanca, balta, su
kovası vesaire gibi itfâiye âletleriyle söndürürlerdi. Gerektiğinde yeniçerilere acemi ocağı efradı da
yardım ederdi. Yangın söndüren yeniçerilerle acemilerin gayretlerine mükâfat olarak ikrâmiye verilir;
içlerinde iyi hizmeti görülenler terfi ettirilirdi. Yangın söndürme levazımâtı ilk zamanlarda bedesten
dellalında durur ve yangın olduğu vakit gelişi güzel kim isterse bunları alıp, yangın söndürmeye giderdi.
Zaman zaman kargaşalık ve çapulculuğa sebep olan bu hizmet, Yavuz Sultan Selim Han zamânında
kaldırılarak tamâmen yeniçeri ocağına verildi. Bu usûl tulumbacı ocağının kuruluşuna kadar devam etti.
On sekizinci asrın başlarında Müslüman olup, Dâvûd adını alan bir Fransız teknisyen, yangın
söndürmek için tulumba yaptı. 1714’te Tüfekhâne ve Tophâne yangınlarında denenen bu tulumbaların
yerine daha kullanışlı ve hafifleri yapıldı. 1720 yılında ise yangın tulumbalarının ilk nümunesini yapan
Dâvûd Ağanın nezâreti altında acemi ocağına yamak olmak üzere ayrıca Dergâh-ı âli Tulumbacı Ocağı
ihdas edildi. Dâvûd Ağanın maiyetinde bir kethüda, bir kâtip, bir çavuş yamağı, bir odabaşı, elli
tulumbacı ve saka vardı. Tulumbacı neferlerin, üzerlerinde numaraları bulunan miğfer denilen bakırdan
başlıkları mevcuttu. Zamanla ocaktaki görevlilerin sayıları artarak 1804 senesinde 531 kişiye ulaştı.
Ancak yeniçeriliğin 1826’da kaldırılmasıyla bu ocak da lağv edildi. 1827 yılında yarı askerî bir
İtfâiye Teşkilâtı kuruldu. 1869’da belediye dâire ve merkezlerine, mahallelere tulumbalar verilerek semt
tulumbacı ocakları kuruldu. Bu yıllarda çıkan İstanbul yangınından sonra Macaristan’dan getirilen Kont
Secini’ye, Askerî İtfâiye Teşkilatı kurduruldu (1874). 1923’ten sonra itfaiye teşkilatı belediyelere
devredildi.
Tulumbacılar, şehrin yüksek yerlerinde inşâ edilen yangın kulelerindeki gözcüleri vâsıtasıyla
yangınları haber alırlar, başta reisleri, omuzlarında su tulumbaları ve yangın söndürme âletleriyle yangın
yerine koşarlardı. Yangına koşar adım gidildiğinden neferlerin yorulmaması ve gidiş hızının azalmaması
için uygun yerlerde takım değiştirilirdi. Her semtin tulumbacıları, kendi ekibinin daha faydalı olması,
daha önce varıp hizmete ulaşması için yarışır, zamânın imkânları nispetinde yangını söndürmeye
çalışırdı. Yangın yerine koşan tulumbacılara yaptıkları hizmete göre fenerci, borucu, kökenci ve
hortumcu gibi isimler verilirdi. Tulumbayı yangın yerlerine sırtlarında koşar adım taşıyanlara ise uşak
adı verilirdi. Fenerci, tulumba takımının ağası ve yol göstericisi olup yangına en önde giderdi.
Uşaklar arasında bir anlaşmazlık çıkarsa bunu halletmek de fenercinin göreviydi. Borucu su sıkılan
boruyu taşır ve alevlere su sıkardı. Kökenci borucunun kullandığı boruyu tutarak düşmemesini sağlar
hortumcu da hortumları kullanırdı.
Yangını söndüren tulumbacılar dönerken hangi sınıf veya mahallenin tulumba ocağından
olduklarını belirtmek için halkın kalabalık olduğu yerlerde “Haaayt... karada aslan, denizde kaplan,
yetmiş iki buçuk millete duman attıran, yaman gelir yaman gider. Kasımpaşa’nın yiğitleri bunlar!” gibi
naralar atarlardı. Yangın söndüren tulumba takımına kurtardıkları evin sâhibi tarafından genellikle
kurbanlık bir koyun olmak üzere hisse denilen hediye verilirdi. Hisse, reis tarafından tulumba
takımındakilere bölüştürülürdü.
TULYUM
Alm. Thulium, Fr. Thulium, İng. Thulium. Periyodik tablonun III-B grubunda yer alan nâdir toprak
metallerinden kimyâsal bir element. Tm sembolüyle gösterilir. Atom numarası 69, atom ağırlığı
168,934, erime noktası 1545°C, kaynama noktası 1727°C ve özgül ağırlığı 9,134 g/cm3tür. Elektron
dizilişi (Xe) 4f135d°6s2 şeklinde olup bileşiklerinde 2+ ve 3+ değerliklerini alır.
Tulyum, kemiksi dokuların filminin çekilmesinde ve ince çeperli makine parçalarının
incelenmesinde faydalanılan küçük röntgen cihazlarında kullanılır. Metalden yapılmış eski küçük sanat
eserlerinin üzerindeki işâret ve sembollerin incelenmesinde bu röntgen cihazından faydalanılır.
Tulyum, sanâyide iyon değiştiricilerle monozit mineralinden elde edilir. Monozit mineralinde %
0,007 oranında tulyum bulunur.
TUMANBAY (Tomanbay)
Mısır Memlûk sultanlarından ikisinin adı. Sultan Birinci Tumanbay 1501 yılının Ocak ve Nisan
aylarında yüz gün, Sultanİkinci Tumanbay da 1516-1517 târihlerinde Memlûk Sultanlığı yaptılar. (Bkz.
Memlûkler)
TUNA NEHRİ
Alm. Donau (f), Fr. Danube (m), İng. The Danube. Avrupa’nın ikinci büyük nehri. Almanya’nın
Karaorman (Schwarzwald) Dağlarından çıkıp, güney-güneydoğu istikâmetlerinde akarak Romanya’dan
Karadeniz’e dökülür. Volga’dan sonra Avrupa’nın en uzun nehri olan Tuna, Almanya, Avusturya, Çek
Cumhûriyeti, Macaristan, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya topraklarını sular. Uzunluğu 2860 km,
havzası yaklaşık olarak 816.000 km2dir.
Tuna, çoğu Alplerle, Karpatlar’dan gelen 300’den fazla kol alır. Su miktarı ve rejim bakımından
geçtiği toprakların özelliklerine bağlıdır. Yazın buharlaşma ve kuraklık arttığından sular azalır. Kışın ve
ilkbaharda ise sular fazlalaşır. Nehir yatağından etrafa yayılır. Bu durumda bir deniz görünüşü alır.
Nehrin ortalama genişliği 400-500 m olmasına rağmen bâzı yerlerde 1200 m’ye ulaşır.
Tuna, ortalama olarak bir yılda Karadeniz’e 200 milyar m3ten fazla su taşır. Bu esnâda getirdiği,
çakıl, kum ve mil gibi maddelerin toplam ağırlığı 8 milyar tonu geçer. Orta Avrupa ile güneydoğu Avrupa
arasında ulaşım bakımından önemli olmasından, geçtiği yerdeki her devlet temizlenmesine büyük çaba
sarf eder. Romanya Sırbistan sınırında Demirkapı Boğazında büyük bir hidroelektrik santralı inşâ edilmiş
ve ırmağın akışını düzenlemek için kanallar açılmıştır. Nehirde özel olarak yapılmış gemilerle ulaşım
sağlanır. Demirkapı’dan Karadeniz’e kadar olan kısımlar ekserî kışın donar. Donma müddeti aşağı yukarı
40 gün kadar sürer. Bâzı seneler havaların ısınmasıyle çözülen buzlar büyük parçalar hâlinde
Karadeniz’den İstanbul Boğazına kadar gelirler.
TUNCELİ
Yüzölçümü : 7774 km2
Nüfûsu : 133.143
İlçeleri : Merkez, Çemişgezek, Hozat, Mazgirt, Nazımiye, Ovacık, Pertek, Pülümür.
Doğu Anadolu bölgesinin batısında, Yukarı Fırat bölümünde yer alan bir ilimiz. İl toprakları 38° 19’
ve 40° 26’ doğu boylamları ile 39° 36’ ve 38° 46’ kuzey enlemleri arasında kalır. Kuzeyden ve batıdan
Erzincan, güneyden Elazığ, doğudan Bingöl illeriyle çevrilidir. Geçit vermeyen dağlar diyarı olarak
tanınır. Trafik numarası 62’dir.
İsminin Menşei
Yüksek dağlar üstünde bir kartal yuvası gibi yükselen bu şirin ilimize Cumhûriyetten sonra “Tunç
yürekli insanların beldesi!” mânâsına gelen “Tunceli” ismi verilmiştir. 30 Mayıs 1926 senesinde Hozat
ilçesi merkez olarak “Dersim” vilâyeti kuruldu. 1938’de merkez ilçe “Kalan” kasabasına taşınarak
sonradan ismi “Tunceli” olarak değiştirildi. Bu isim merkez ilçe gibi ilin de ismi olmuştur.
Târihi
Doğu Anadolu’nun batısında çok sarp ve dağlık bir bölgede bulunan Tunceli’nin târihi çok eski
çağlara dayanır. Tunceli’nin ilk sâkinleri Orta Asya’dan gelen Türk kavimleridir. Tunceli’nin târihi Orta
Asya asıllı Türk kavimleriyle başlar. Daha sonra da Anadolu’da ilk siyâsî birliği kuran Hitit Türkleri bu
bölgeyi kendi sınırları içine dâhil ettiler. Hititler iktidar ve iç savaşlarla zayıflayınca sırasıyla Hurriler,
Babiller ve Asurlar bu toprakları hâkimiyetleri altına aldılar. M.Ö. 6 ve 4. asırda Medler ve onların yerine
geçen Persler bu bölgeyi ele geçirdiler. M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralı İskender, Anadolu’nun büyük
kısmı gibi bu bölgeyi de imparatorluğuna kattı. İskender’in ölümü üzerine bu bölge zaman zaman İran
asıllı Ermeni derebeylerinin işgâline uğradı. Bilâhare Roma İmparatorluğu Anadolu’nun büyük kısmını
ve bu bölgeyi Roma İmparatorluğuna bağladı. Tunceli, Partlar ile Romalılar arasında zaman zaman el
değiştirdi.
M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu ikiye bölününce Anadolu gibi bu bölge de Doğu Roma
(Bizans)nın payına düştü. Bizanslılar, doğudan gelecek akınlara karşı çok sarp dağlık ve tabiî bir kale
durumu arz eden Tunceli bölgesine büyük önem verdi. Bizans İmparatorlarından Leon Çimişkes, bu
bölgede doğdu ve gençliğini burada geçirdi. Bizans İmparatoru olunca doğduğu köyü îmar edip büyük
bir şehir hâline getirerek, “Çimişkesopolis” ismini verdi. Bugün bu şehir “Çemişgezek” ismiyle anılır.
Sâsânîler birkaç defâ bölgeyi ele geçirdilerse de Bizans bu bölgeyi Sâsânîlerden geri aldı. İslâm orduları,
7. asır ortalarında bölgeyi fethettiler ve Çemişgezek’i îmar ettiler. İslâm devletlerindeki iç karışıklıkları
fırsat bilen Bizanslılar bölgeyi yeniden ele geçirdiler. 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferinden sonra
Alparslan’ın komutanlarından Saltık bin Ali Kasım tarafından fethedilerek merkezî Erzurum’da bulunan
Saltıkoğulları Türk Beyliğine katıldı.
1201’de Saltıkoğulları Türk Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti tarafından kaldırılınca Tunceli, 1252
yılına kadar merkezi Erzincan’da bulunan Türkmen Mengücükoğulları Türk Beyliğine ve bir ara
Artukoğulları Türk Beyliğine dâhil oldu. Mengücükoğulları Türk Beyliğine son verilince bu bölge Türkiye
Selçuklu Devletine ve başşehir Konya’ya bağlandı.
Moğol istilâsında tahrip ve yıkımdan, arâzinin sarplığı sebebiyle kurtulunca bâzı Türk boyları bu
emniyetli bölgeye göç ettiler. Esâsen Dersim halkının aslı Horasan’dan gelen Türk boylarıydı. Buradaki
Türk boyları Çemişgezek Beylerinin sesini duyurmaya başladılar. Celâleddîn Harezmşah bu bölgede bir
şaki tarafından öldürüldü.
On üçüncü asır sonlarında İlhanlılar, sonra da Celâyirliler, Tîmûrlular, Karakoyunlular ve
Akkoyunlular bu bölgeye hâkim oldular.
İran Safevî Şahı İsmâil, bölgeyi ele geçirmek için bu havâlide yoğun bir Şiî propagandası başlattı
ve bu bölgeyi Hacı Rüstem Bey, Şah İsmâil’in temsilcisi, Nur Ali’ye teslim etti. İsmâil’in Anadolu’yu ele
geçirme plânını daha Trabzon Vâliliği esnâsında müşâhade eden Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmâil’e
karşı sefere çıktı ve Çaldıran Zaferini kazanarak bu bölgeyi 1514’te Osmanlı Devletine dâhil etti. Hacı
Rüstem Bey îdâm edildi ve oğlu Pir Hüseyin Beyin cesâret ve dînine bağlılığını takdir ederek kendisine
Çemişgezek Beyliği verildi. Pir Hüseyin Bey derhal Nur Ali ile mücâdele ederek Nur Ali’yi ve kuvvetlerini
yendi. Pir HüseyinBeyin ölümünden sonra Çemişgezek 4 sancak ve 14 zeamete ayrılarak oğulları
arasında Kânûnî Sultan Süleymân Han tarafından taksim edildi. Bu dört sancak Çemişgezek, Pertek,
Sağman ve Mazgirt’tir.
Çemişgezek ile Pertek, Diyarbakır Beylerbeyliğine bağlı iki sancaktı. Tanzimatta Çemişgezek ve
Pertek sancakları birleştirilerek Dersim Sancağı ismini aldı ve Elazığ’a bağlandı. Merkez Hozat’a
nakledildi. Birinci Dünyâ Harbine kadar bu şekilde idâre edildi. Birinci DünyâHarbinde Ruslar, Pülümür’e
kadar ilerlemişlerse de Türklerin kahramanca direnişi karşısında çok zâyiat verdiler. Bu çarpışmalarda
Rus ölüleriyle dolan dereye “Leş Deresi” denir. Rus birlikleri Tunceli halkının kahramanca mücâdele ve
direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar.
Cumhûriyet devrinde bu bölge önce “Dersim” sonra da “Tunceli” ismiyle il oldu. Tunceli ili 30 Aralık
1946’da kurulmuştur.
Fizîki Yapı
Tunceli il topraklarının % 70’i dağlarla, % 25’i platolarla kaplı olup, çok dağlık bir arâzidir. Ovaları
ise, il topraklarının % 5’ini teşkil eder. Anadolu’nun en yüksek ve dağlık bölgesinde yer alan bu ilin üç
bin metreyi aşan dağları çoktur. Ovalar dağların arasındadır.
Dağları: Doğu Toros Dağlarının uzantıları olan Munzur Dağları ili kuzeybatıdan, Mercan Dağları
kuzeyden, Bağırpaşa Dağı da kuzeydoğudan bir duvar gibi çevirir. Munzur Dağları 100 km uzunluğunda
olup, çok az geçit verir. Munzur Dağlarının en yüksek noktaları Eğripınar Dağı (3111 m), Fekrik Dağı
(3362 m), Koçgölbaşı Dağı (3339 m), Katırdağı (3129 m), Ziyarettepe (3071 m), Bağırpaşa Dağı (3293
m)dır.
Bu dağlar arasında Birman Gediği, Kadir Gediği, Sefilbaba Boğazı, Karagöl Gediği ve Bakire Gediği
vardır.
Pülümür’ün doğusundaki Bakır Dağından (3106 m), Erzurum Ovası ve Palandöken Dağı seyredilir.
Bu dağ Tunceli’nin en sarp ve çetin yeridir. Uçurumlar 1000 m’yi bulur.
Platoları: Munzur ve Bağırpaşa dağlarının sırtlarındaki düzlükler ilin başlıca platolarını meydana
getirirler. Merkez ve Kalan yaylaları. Ovacık, Pülümür ve Pertek yaylaları, ilin başlıca platolarıdır.
Ovaları: Dağlar arasında Munzur, Pülümür, Peri, Ovacık ovaları ile Ormanyolu Çayı Vâdisi bulunur.
Ovacık Ovası, Munzur Dağlarının güneyinde meydana gelmiş bir çöküntü ovasıdır. Yüzölçümü 85
km2dir.
Akarsuları: İlin en önemli akarsuyu Murâd Irmağı ile bu ırmağa katılan sulardır. Murâd Irmağı:
Ağrı ilinin Aladağlar’ından doğar, Tunceli’nin güneyinden geçerek Tunceli ile Elazığ sınırını çizer. Munzur
Suyu: Murâd Irmağının koludur. Munzur Dağlarından iki kol hâlinde çıkar. İl merkezinden geçer,
güneyde Murâd Irmağına karışır. Peri Suyu: Şeytan Dağlarının batı eteklerinden çıkarak Akpazar
yakınlarında Keban Baraj Gölüne dökülür. Pülümür Çayı: Avcı Dağlarının eteklerinden çıkar, Pülümür
ilçe merkezinden geçerek Munzur Suyuna karışır. Kalan, Laç Deresi, Hozat Deresi, Avuşkent Deresi,
Geyiksuyu Deresi, Ormanyolu Çayı hepsi de Keban Barajına dökülür.
Gölleri: Tunceli ilinde tabiî göl yoktur. Türkiye’nin hâlen en büyük baraj gölü olan Keban Baraj
Gölü (675 km2) Tunceli ile Elazığ arasında sınır teşkil eder. Bu baraj gölü Tunceli’nin Elazığ istikâmetinde
ulaşımını kolaylaştırdığı gibi sert iklimi nispeten yumuşatmıştır. 3000 metre yükseklikte buzul, vâdilerin
su ile dolmasından meydana gelen Kara Göl, Çerimli Gölü, Kuzu Gölü, Katırın ve Bağır gölleri vardır.
İklim veBitki Örtüsü
Doğu Anadolu’nun YukarıFırat bölümünde yer alan Tunceli ilinde sert kara iklimi hüküm sürer.
Yazlar serin ve kısa, kışlar uzun ve çok soğuk geçer. Aylarca soğuk sıfır derecenin altındadır. Keban
Baraj Gölü civârında iklim nispeten yumuşaktır. İl toprakları aylarca karlarla örtülüdür. 2700 m’den
yüksek yerler devamlı karlıdır. Senelik yağış miktarı 800 ile 1100 mm arasındadır.
Dağların çoğu çıplaktır. Orman ve fundalıklar il topraklarının % 30’unu; çayır ve mer’alar % 40’ını
teşkil eder. Ekili ve dikili saha ise % 15’tir. Dağlarda daha çok meşe ormanları vardır. Vâdi yamaçlarında,
çınar, dışbudak, ardıç, gürgen ve kavak ağaçları bulunur. Mer’alarda ot boldur. Çalı tipi makiler
yaygındır.
Ekonomi
Tunceli ekonomisi tarıma ve hayvancılığa dayanır. Faal nüfûsun % 80’i tarım ve hayvancılıkla
uğraşır.
Tarım: Tunceli ilinde en çok yetişen tarım ürünü buğday olmasına rağmen miktarı azdır. Ayrıca,
arpa, şekerpancarı, fasulye, soğan ve az miktarda pamuk ve iyi cins kokulu tütün yetiştirilir. Güney
kısmında vâdilerde sebze ve meyve yetiştirilir. Başlıca meyveleri ceviz, dut ve bâdemdir. Tarıma müsâit
arâzi Keban Barajı altında kalmıştır.
Hayvancılık: Tunceli’de hayvancılık halkın temel geçim kaynağını teşkil eder. Besi hayvancılığı
gelişmemiştir. Mer’a hayvancılığı yapılır. Sığır, koyun ve kıl keçisi beslenir. Arıcılık gelişmiştir.
Ormancılık: Tunceli ilinde 210 bin hektar orman ve 50 bin hektar fundalık saha bulunmaktadır.
Orman içinde 219 köy ve kenarında 69 köy yer alır. Bu ormanlardan yılda yaklaşık 420 bin ster (315
m3) yakacak odun elde edilir.
Mâdencilik: Tunceli ili mâden bakımından zengin olmasına rağmen iklim şartları ve ulaşım
güçlüğü sebebiyle sâdece tuz elde edilir. Tuz istihsaliyse, tuzlu sulu kuyulardan çekilen su güneşte
buharlaştırılarak temin edilir. Tekel Genel Müdürlüğü tarafından işletilen Ağa, Göreli ve Hıvır
tuzlalarından 600 ton civârında tuz elde edilir. İl toprakları bakır, kurşun, manganez, mâden kömürü,
pirit mâdenleri bakımından zengindir. Pülümür-Karagöl’de iki krom mâden ocağı ve Ovacık-Yarımkaya
mâden kömürü özel sektör tarafından işletilir.
Sanâyi: Tunceli ili sanâyi bakımından en az gelişmiş illerimizden biridir. İlin çok dağlık ve yerleşim
yerlerinin çok dağınık ve toprağın 5-6 ay karla örtülü olması pek az kısmının ekime elverişli olması
ekonomi ve sanâyinin gelişmesini menfi olarak etkilemektedir. Başlıca fabrikalar Yem Fabrikası, Türkiye
Süt Endüstrisi Kurumu Süt Fabrikası, Sümerbank Halı İpliği Fabrikası ve özel sektöre âit İşbir-Çarsancak
Gıdâ Sanâyi A.Ş’dir.
1-9 arasında işçi çalıştıran 150 sanâyi iş yeri ve 500 ticârî kuruluş vardır.
Ulaşım: Tunceli ulaşım imkânı az olan bir ildir. Erzurum-Erzincan yolundan ayrılan bir yol
Tunceli’ye ulaşır. Tunceli-Erzurum-Erzincan yolu ile kuzeyde Ankara-Sivas-Erzincan-Erzurum-Kars
hattıyla; güneyde ise Kayseri-Malatya-Elazığ-Muş-Van hattıyla birleşir. İlde devlet yollarının uzunluğu
150 km, il yollarının uzunluğu 510 km’dir. En önemli yolu Elazığ-Tunceli-Erzincan yoludur. Barajda
feribot seferleri yapılır. İlçelere yol vardır. Demir ve havayolu yoktur.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfûsu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 133.143 olup, bunun 50.799’u ilçe merkezinde ve
82.344’ü köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 7774 km2 olup, nüfus yoğunluğu 17’dir. 3000’den fazla
yerleşim merkezi vardır.
Örf ve âdetleri: Tunceli topraklarında târih boyunca birçok millet ve medeniyetler gelip geçmiştir.
1071 Malazgirt Zaferinden sonra bu bölgede Türk-İslâm kültürü yerleşmiş olup, diğer kültürler
unutulmuştur.
Mahallî kıyâfetleri: Kadın kıyâfeti: Kadınlar başlarına renkli ipliklerle sarılmış ve gümüş paralarla
süslü başlıklar geçirirler. Üzerlerine üç etek, uzun entari, çepken ve şalvar, ayaklara yün çorap ve çarık
giyilir. Erkekler başlarına el örgüsü başlık ve poşu giyerler, sarık sararlar. Üzerlerinde şal-şepik bulunur.
Yakasız çeket, bol pantolon ve soğuktan korunmak için palto yerine kolsuz keçe (kepenek) kullanılır.
Ayaklara yün çorap ve çarık giyilir.
Mahalli oyunları: Halk oyun ve mûsikisinde Erzurum, Erzincan, Bingöl ve Elazığ gibi komşu illerin
tesiri büyük olmuştur. Halk oyunları “Halay” ve “Bar” çevresine girer. Gelin Ağlatma, Tamzara, Düğüne
Toplama, Maraçor, Üç Ayak, İki Ayak, Cirit, Kemal Çavuz, Yol Havası, Güzeller, Bir Ayak, At Oyunu ve
Lorke başlıca oyunlarıdır. Tunceli, halk türküleri bakımından da zengindir.
Sakız, kilim ve çorap meşhurdur. Hozat ve Çemişgezek’in kilimleri aranılan güzelliktedir. Hozat’ın
yün çorapları renk renk yünden örülür. Evde süs eşyâsı olarak saklanan bir dekordur. Ovacıkta sakız
tarlaları vardır. “Kenger” denilen bitkinin kökünden kokulu ve nefis bir sakız çıkarılır.
Mahallî yemekleri: Saç kavurması, Cirikurt, Şirakurt, Babiko, Bablo, Keşkek, Cumhur, Patila,
Piyaz, Tava Biçiği, Gömmer Erişte’dir. Çaysız sofraya oturulmaz ve çöken ayranı meşhurdur.
Eğitim: Sanâyi, ulaşım ve bâzı bakımlardan geri olan Tunceli okur-yazar bakımından çok ileri
durumdadır. Okur-yazar nispeti % 95’e doğru yaklaşmaktadır. İlde 53 okul öncesi eğitim, 456 ilkokul,
23 ortaokul, 5 meslekî ve teknik ortaokul, 10 lise, 5 meslekî ve teknik lise olup, ayrıca, Elazığ Fırat
Üniversitesine bağlı Tunceli Meslek Yüksekokulu da eğitim vermektedir. Nüfûsuna göre yurtdışına en
çok işçi gönderen Tunceli’dir. 30 bin kişi yurtdışında işçidir.
İlçeleri
Tunceli ili, Merkez (Kalan), Çemişgezek, Hozat, Mazgirt, Nazımiye, Ovacık, Pertek ve Pülümür
ilçelerinden ibârettir.
Merkez (Kalan): 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 37.655 olup, 24.513’ü ilçe merkezinde,
13.142’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 9, Çiçekli bucağına bağlı 11, Kocakoç bucağına
bağlı 11 ve Sütlüce bucağına bağlı 11 köyü vardır. Yüzölçümü 841 km2 olup, nüfus yoğunluğu 45’tir.
Türkiye’nin en küçük merkezlerindendir.
İlin orta kesimlerinde yer alan ilçe toprakları genelde dağlıktır. Doğusunda Nazımiye bulunur.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. Düz kesimlerde tarım, yaylalarda ise hayvancılık yapılır.
İlçe merkezi Munzur Suyunun her iki yakasında dik ve kayalıklı yamaçlarda kurulmuştur.
Çemişgezek: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 12.559 olup, 3397’si ilçe merkezinde, 9162’si
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 16, Akçapınar bucağına bağlı 9, Gedikler bucağına bağlı
15 köyü vardır. Yüzölçümü 877 km2 olup, nüfus yoğunluğu 14’tür.
İlçe toprakları, Fırat havzası içinde kalır ve genellikle dağlıktır. Kuzeyinde Munzur Dağları yer alır.
İlçe topraklarının büyük kesimi dağlarla kaplıdır. Topraklar Keban Baraj Gölüne doğru alçalır. İlçenin
önemli akarsuyu Karaoğlan Dağının batı yamaçlarından doğan Ormanyolu Çayıdır. Çayın vâdisi yer yer
genişleyerek, ilçenin düzlüklerini meydana getirir. Bu düzlükler Pulur Ovası olarak adlandırılır.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. Hayvancılık ilkel yöntemlerle yapıldığından geliri düşüktür.
Koyun, kıl keçisi ve sığır beslenir. Bitki örtüsü uygun olmasına rağmen arıcılık gelişmemiştir.
İlçe merkezi, Ormanyolu Çayının Keban Gölüne döküldüğü yerde kurulmuştur. Genelde köy
görünümündedir. 1881’de Keban ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur. Târihi çok eskidir. Keban Barajı
yapılırken Salıyol köyü höyüğünde M.Ö. 4000 senesine âit eserler bulunmuştur. Türbesi, Harput’ta
bulunan İman Efendi adıyla meşhur Osman Bedreddîn Erzurûmî, Çemişgezek’te 15 yıl halka İslâmiyeti
öğretmiştir.
Hozat: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 11.643 olup, 4606’sı ilçe merkezinde, 7037’si köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 25, Çağlarca bucağına bağlı 7, Geyiksuyu bucağına bağlı 10 köyü
vardır. Yüzölçümü 804 km2 olup, nüfus yoğunluğu 15’tir.
İlçe toprakları yüksek bir plato niteliğindedir. Kuzeyinde Karacaoğlan Dağı, güneydoğusunda
Topaltepe, batıda ise Mucur Dağlarının uzantıları yer alır. Toprakları yüksek kesimde yer aldığından
iklimi çok serttir.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En çok koyun ve keçi beslenir. Tarım yapılabilen düzlüklerde az
miktarda buğday, arpa, patates ve nohut yetiştirilir.
İlçe merkezi Hozat Deresi Vâdisinde kurulmuştur. 1848’de ilçenin bugünkü yerinde bir kışla
yapıldı. Bu kışlanın çevresinde bir yerleşme merkezi kuruldu ve burası Dersim Sancağının merkezi oldu.
Cumhûriyetin îlânından sonra Dersim il merkezi olduysa da 1925’te ilçe olarak Elazığ’a bağlandı. 1936’da
Tunceli il olunca, buraya bağlı ilçe hâline getirildi. İl merkezine uzaklığı 54 km’dir.
Mazgirt: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 21.041 olup, 3751’i ilçe merkezinde, 17.290’ı
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 26, Akpazar bucağına bağlı 22, Darıkent bucağına bağlı
31 köyü vardır. Yüzölçümü 709 km2 olup, nüfus yoğunluğu 30’dur.
İlçe toprakları dağlıktır. Dağlardan doğan suları Peri ve Munzur suları toplar. İlçenin doğu ve batı
sınırlarını meydana getiren bu iki su, Keban Baraj Gölüne dökülür. Keban Gölü ilçenin güneyinde yer
alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Akarsu vâdilerindeki dar düzlüklerde tarım yapılır. Buğday,
şekerpancarı, üzüm, arpa, elma ve armut yetiştirilen başlıca tarım ürünleridir. İlçede krom yatakları
vardır. Küçükbaş hayvancılığı da ekonomide önemli yer tutar.
İlçe merkezi Kırklar Dağı eteklerinde kurulmuş olup, gelişmemiş bir yerleşim merkezidir. İl
merkezine 32 km mesâfededir. Mazgirt Belediyesi 1926’da kurulmuştur.
Nazımiye: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 7392 olup 2401’i ilçe merkezinde, 4991’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 12, Büyükyurt bucağına bağlı 12, Dallıbahçe bucağına bağlı 6 köyü
vardır. Yüzölçümü 553 km2 olup, nüfus yoğunluğu 27’dir.
İlçe toprakları dağlıktır. İlin en küçük ilçesidir. Dağlardan doğan suları Peri Suyu ile Pülümür Çayı
toplar. Peri Suyu güneydoğu, Pülümür Çayı ise batı sınırlarını çizer.
Ekonomisi hayvancılığa dayanır. Tarım yapılacak düzlüklerin bulunmaması ve iklim şartlarının
elverişsizliği yüzünden tarım çok az yapılır. Az miktarda elma, armut, baklagiller, üzüm ve buğday
yetiştirilir.
İlçe merkezi Tunceli-Erzincan karayolunun 13 km doğusunda kurulmuştur. Denizden 1550 m
yüksekliktedir. İl merkezine 35 km mesâfededir. Nazımiye Belediyesi 1923’te kurulmuştur.
Ovacık: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 15.316 olup, 3647’si ilçe merkezinde, 11.669’u
köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 44, Karaoğlan bucağına bağlı 6, Yeşilyazı bucağına bağlı
14 köyü vardır. Yüzölçümü 1538 km2 olup, nüfus yoğunluğu 10’dur. Yüzölçümü bakımından ilin en
büyük ilçesidir.
İlçe topraklarını Munzur Dağları ve bu dağların eteklerinde yer alan Ovacık düzlüğü kaplar. Munzur
Dağlarından doğan Munzur Suyu, Ovacık topraklarını baştan başa suladıktan sonra Murâd Suyuna
karışır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Genelde tahıl yetiştirilen ilçede, sulanan topraklarda sebzecilik yapılır.
Hayvancılık da ekonomide önemli yer tutar. Topraklarında zengin kömür yatakları olmasına rağmen,
mâdencilik gelişmiştir. İlçede ince halı dokumacılığı yaygındır. Türkiye’nin en büyük millî parkı olan
Munzur Vâdisi Millî Parkının büyük kısmı ilçe topraklarında yer alır. Millî Park sahası içinde senelik üretimi
200.000 adet olan bir alabalık üretme tesisleri kurulmuştur.
İlçe merkezi Munzur Vâdisinin kuzey kenarında ve Munzur Dağları eteklerinde kurulmuştur.
1938’den sonra Mareşal Çakmak ismi verildiyse de tekrar ismi Ovacık olarak değiştirildi. İl merkezine
61 km mesâfededir. Ovacık Belediyesi 1937’de kurulmuştur.
Pertek: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 18.833 olup, 5428’i ilçe merkezinde, 13.405’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 9, Akdemir bucağına bağlı 8, Dere bucağına bağlı 10 ve Pınarlar
bucağına bağlı 17 köyü, ayrıca 80 mezrâsı vardır. Yüzölçümü 947 km2 olup, nüfus yoğunluğu 21’dir.
İlçe toprakları genelde dağlık olup, akarsu vâdileriyle parçalanmıştır. Bu akarsuların sularını
Munzur Suyu ve Murâd Irmağı toplar. İlçenin güneyinde Keban Baraj Gölünün bir bölümü yer alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, arpa ve armuttur. Az
miktarda üzüm, elma, patates ve baklagiller yetiştirilir. Hayvancılık ilçe ekonomisinde önemli yer tutar.
İlçenin en önemli sanâyi kuruluşu Sümerbank tarafından kurulan Pertek Halı İpliği Fabrikasıdır. İl
merkezine 51 km mesâfede olup, daha yakındaki Elazığ’a ise 31 km mesâfededir. İlçe belediyesi 1926’da
kurulmuştur.
Pülümür: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 8704 olup, 3056’sı ilçe merkezinde 5648’i köylerde
yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 10, Balpayam bucağına bağlı 8, Dağyolu bucağına bağlı 12,
Kırmızıköprü bucağına bağlı 25, Üçadam bucağına bağlı 9 köyü vardır.
İlçe toprakları genelde dağlık olup, akarsu vâdileriyle bölünmüştür. Dağlardan doğan küçük
dereleri Karasu ve Pülümür Çayı toplar.Karasu Irmağı ilçenin kuzey sınırını meydana getirir. İlçenin en
yüksek dağı doğuda yer alan Bağırpaşa Dağıdır (3293 m).
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünü buğdaydır. Ayrıca az miktarda patates üzüm,
baklagiller, elma, armut, ceviz, arpa ve erik yetiştirilir. Hayvancılık ilçe ekonomisinde önemli yer tutar.
Yaylalarda kıl keçisi ve koyun besiciliği yapılır. İlçede tuz yatakları vardır.
İlçe merkezi Tunceli-Erzincan karayolu üzerinde kurulmuştur. İlçe gelişmemiş ve küçük bir
yerleşim merkezidir. Ekonomik ilişkiler yönünden Tunceli’den daha çok Erzincan’a bağlıdır. Erzincan’a
bağlı ilçeyken 1938’de Tunceli’ye bağlandı. İlçe belediyesi 1910’da kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Tunceli tabiî ve târihî güzelliklerin kucaklaştığı şirin bir ilimizdir. Kış sporları, her mevsim
avlanmaya müsait hayvanları, vâdilerinde soğuk ve berrak suları ve çağlayanları ile Doğu Anadolu’nun
İsviçre’sidir. Bu sayısız imkânlara rağmen turizm alt yapı tesisleri yoktur. Organizasyon noksanlığı ve
ulaşım zorluğu yüzünden turizm hiç gelişmemiştir. Başlıca târihî eserleri şunlardır:
Eski Câmi: Çemişgezek ilçesinde Selçuklular zamânında yapılmıştır. Taş işçiliği çok güzeldir.
Yalmaniye Câmii: Çemişgezek ilçesinde, Tîmûr Han zamanında Tâceddin Yalman tarafından
yaptırılmıştır. Yapım târihi kesin belli değildir. Sonradan yapılan tamirler ve ekler belirgin bir şekildedir.
Sâdece câminin ana giriş kapısı ilk yapısını koruyabilmiştir. Selçuklu ile Osmanlı mîmârisi arasında geçiş
dönemi eseridir. Penceresi üzerinde bulunan, halk tarafından kıymetli-taş adı verilen oymataş paha
biçilmeyen târihi bir eserdir.
Elti Hâtun Câmii: Mazgirt ilçesinde 1252’de Elti Hâtun adına yapılmıştır. Genelde sâde bir
câmidir. Elektrik tesisatı çekilirken kitâbesi tahrip edilmiştir. Câmi çevresinde bulunan taşlardan câminin
külliyesi olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca Elti Hâtun adına yapılmış bir de kümbet vardır.
Baysungur Câmii: Pertek ilçesinde kalenin eteğinde yer alır. 1572’de Pertek Beyi Baysungur
tarafından yaptırılmıştır. Taç kapı ve mihrabın taş işçiliği çok güzeldir. Yukarı Câmi olarak da bilinir.
Çelebi Ali Câmii: Pertek ilçesinde 1570 senesinde yaptırılmıştır. Kesme ve moloz taştandır.
Câminin batı duvarında eyvanlı çeşme, onun yanında da minâre vardır. Tek kubbeli bir câmidir.
Sağman Câmii: Pertek ilçesinin Sağman köyündedir. 1555’te Selçuklulardan Keyhüsrev Beyin
oğlu Sâlih Bey tarafından yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Tek kubbelidir.
Eski eserler: Bağın Kalesi: Mazgirt ilçesi Faraç köyündedir. Asurlulardan kalmadır. Çivi yazılı
sütun vardır. Pertek Kalesi: Pertek’te kayalık bir tepe üzerindedir. Selçuklular yapmış, Osmanlılar tâmir
etmiştir. Hâlid bin Velid hazretleri tarafından fethedilen kale, Hicrî 19 yılında tâmir edilmiş, kapısının
üstündeki Karakuş heykeli kaldırılarak yerine Arabî bir kitâbe konulmuştur. Kale, Selçuklulardan sonra
Osmanlılar tarafından tâmir ettirilmiştir. Güney cephesinde yontma taşlar arasına kırmızı sert tuğlalar
konmuş, aralarına mâvi çiniler yerleştirilmiştir. Kale içinde sarnıç ve binâ harâbeleri vardır. Kale
güneyinde Murâd Nehri kenarında yüksek kayalar üzerinde Pertek Beylerine âit binâlar vardır. Çocikli
adı verilen çinili adalar Mengüç Beylerine âittir. Sağman Kalesi: Pertek’in 15 km uzağındadır. 1555’te
sancak beyi Sâlih Bey yaptırmıştır. Mazgirt Kalesi: Selçuklulardan kalmadır. Kaleye bir mağaradan girilir.
Mağara önünde 40 merdiven vardır. Surların bir kısmı yıkılmıştır. İçinde bir yel değirmeni bulunur ve
bu değirmen tahrip olmuştur.
Târihî köprüler içinde Çemişgezek, Pertek veMazgirt ilçelerinde Selçuklu ve Osmanlılardan kalma
köprü kalıntıları vardır.
Pertek-Til (Korluca) Köyü Hanı: Sultan Murâd Han tarafından Bağdat Seferi sırasında yapılmıştır.
Mazgirt-Ürik köyüne vakfedilmiştir. İbrâhim Paşa Sarayı: Pertektedir. Derviş hücreleri:
Çemişgezek’tedir. Sarp kayalara oyulmuştur.
Mesire yerleri: Tunceli’de Munzur Vâdisi dışında Mercan Vâdisi boyları ve Tunceli-Erzincan
karayolu çevresi tamâmiyle mesire yeridir. Başlıca mesire yerleri şunlardır:
Munzur Vâdisi Millî Parkı: Tunceli-Ovacık arasında uzanan Munzur Vâdisi “Millî Park” olarak îlân
edilmiştir. Bu vâdinin tabiî güzelliği eşsiz güzelliktedir. Munzur Suyundan ise bol ve çeşitli alabalık
çıkarılır. Çevresi av hayvanları ve bu gibi su kaynakları ile doludur. Ayı, kurt, vaşak, tilki, su samuru,
sansar, porsuk, sincap, tavşan, dağ keçisi, geyik ve iki bin çeşit kuş vardır. Nehirlerinde 14 çeşit alabalık
kaynaşır. Dağ tepelerinde bir yazdan öteki yaza kar ve buz ulaşan bir beldedir. Köpüklü sularında, sarp
yamaçlarında vahşi bir güzellik gizlidir. Kekliği meşhur olup, türkülere geçmiştir. Dört mevsim ayrı
güzelliği vardır. Vâdiler ilkbahar ve yazın yemyeşildir. Kışın kar kalınlığı genellikle 150 cm civârındadır.
Karagöl Çağlayanı: Tunceli-Pülümür arasında mesire yeridir. Dereova Çağlayanı: Nazimiye’dedir.
Manzarası çok güzel bir mesire yeridir. Mercan Vâdisi ve Çağlayan: Dereova bucağındadır. Ormanyolu
Çayı: Çemişgezek’tedir. Keban Baraj Gölü: Kenarları çok güzel manzaralarla süslüdür. Harçik Vâdisi;
Tahar Vâdisi; Kırk Gözeler: Munzur Nehrinin çıktığı yerdir.
İçmeler ve kaplıcalar: Tunceli’de çok sayıda içme ve kaplıca vardır. Fakat bunların çoğunda tesis
yoktur. Küçük bölümünde ise, bölge halkı tarafından yapılmış küçük tesisler vardır.
Mazgirt Kaplıcası: Mazgirt ilçesinin Bağın köyündedir. Tedâvi için basit bir havuz, konaklama için
de küçük bir motel vardır. Kaplıca suyu içme olarak, karaciğer ve safra kesesi hastalıklarına iyi gelir.
Metabolizma rahatsızlıklarında, banyo olarak damarları genişletir, romatizma, nevralji ve kadın
hastalıklarına faydalıdır.
Tunceli ilinde bâzı meşhur efsâneler de vardır. Bunlardan bâzıları şunlardır:
Munzur Efsanesi: Bu efsâne Munzur Irmağının kaynağına âittir. Söylendiğine göre, vaktiyle bu
civarda yaşayan zengin bir köylü hacca gitmiş. Kendisinin sadık ve dürüst bir çobanı varmış. Hanımı
evde helva pişirirken çoban yanına gelip Hacda bulunan ağasına helva götürmek için tabağa helva
koymasını istemiş. “Ağam sıcak helvayı çok sever, sıcak sıcak bir kepçe helva koy da götüreyim.” demiş.
Kadın bunun imkânsız olduğunu bildiği için; “Çobanın canı helva istedi galiba, bolca koyalım da yesin.”
diyerek bir tabağa helva doldurup çobana vermiş. O anda hac mahallinde namaz kılmakta olan ağa,
çobanı görmüş. Çoban; “Hanım sana helva gönderdi.” deyip bir anda kaybolmuş.
Ağanın hacdan döneceği haberi köye gelince herkes kendisini karşılamaya çıkmış. Çoban da eline
tâze sağdığı bir tas süt alıp, bunların arasına katılmış. Ağa köye gelişinde biriken halk kendisinin elini
öpmek ve ona hürmette bulunmak için yürüyünce, topluluğa hitâben hacdayken yediği helvayı
kastederek; “Hürmete lâyık ve eli öpülecek olan kişi ben değilim. O, aranızda bulunan çobanım
Munzur’dur.” deyince, halk çobanın eline sarılmak istemiş. “Ağam beni mahvettin” diye çoban kaçmış.
Şimdiki Munzur Nehrinin çıktığı yere gelince ayağı bir taşa takılarak düşmüş ve elindeki süt dökülmüş.
Sütün döküldüğü yerden beyaz köpüklü bir su fışkırmış. Bu Munzur’un ilk kaynağını teşkil etmiştir. Hâlen
bu menbânın suyu köpüklü beyaz süt renginde akmaktadır.
Pülümür bölgesine âit efsâne: Efsâne çarıklı aşiretine âittir. Aşiretin reisi Şah Hüseyin Beydir.
Eşyâlarını benekli bir öküze yükleyerek Doğu bölgesinden Batıya doğru âilece hareket ederler. Bir gece
gördüğü rüyâda öküz nereye yatarsa orayı yurt tutmak ilhamını alması üzerine öküzün yattığı
Pülümür’ün Ağa Şenliği bölgesini yurt edinir. Evin inşâsı sırasında Hızır aleyhisselâm, ak sakallı bir dede
şeklinde gelerek evin bir tarafına kalın bir direk diker ve ortadan kaybolur. Bu direğe Kali Sipe (Beyaz
İhtiyar) adı verilmiştir. Rivâyete göre 1266 târihinde binânın yanması üzerine halk kaçmış, bilâhare
döndüklerinde direğin yanmadığını görmüşlerdir.
TUNÇ
(Bkz. Bronz)
TUNDRA
Alm. Tundra (f), Fr. Toundra (f), İng. Tundra. Kuzey ülkelerinde rastlanan, yapısına likenlerin de
katıldığı bodur ot toplulukları. Ilıman kuşağın kuzeyinden kutuplara doğru yaklaşıldıkça ormanların
yerini, bodur çalılar ile karayosunları ve likenlerden meydana gelen tundralar alır. Tundralar yılın dörtte
üçünden uzun bir süre karlarla örtülü kalır. Bunun için kutup bölgesi dışında yetişen bâzı ağaçlara burada
ancak bodur çalılar hâlinde rastlanır. Kutup söğüdü ve bodurhuç bunlara misâl verilebilir. Hâkim bitki
topluluklarını karayosunları ve likenler (Ren geyiği likenleri vs.) meydana getirir.
Tundraların hâkim olduğu alanlar, İzlanda’dan Kamçatka’ya olan kuzey kesimler ve Sibirya’dır.
Tundralarda iklim çok değişkendir. Kuzey Kutup bölgesinin bozkır kısımlarında yazın sıcaklık 50°C’ye
varırken, kışın -32°C ye kadar düşer. Alp tundrasında iklim daha ılımandır. Bu bölgede en fazla yağış
yaz aylarında görülür. Yaz aylarının yağışlı oluşu dolayısıyle bölge bataklık ve turbalık bakımından da
zengindir.
TUNGSTEN
(Bkz. Volfram)
TUNUS
DEVLETİN ADI Tunus Cumhûriyeti
BAŞŞEHRİ Tunus
NÜFÛSU 8.413.000
YÜZÖLÇÜMÜ 154.530
RESMÎ DİLİ Arapça
DÎNİ İslâm
PARA BİRİMİ Tunus dinarı
Kuzey Afrika’da yer alan bir kıyı ülkesi. Batıda Cezayir, güneydoğuda Libya, doğuda ve kuzeyde
Akdeniz ile çevrilidir.
Tunus, Akdeniz bölgesinin orta kesiminde, karşısında bulunduğuİtalya Yarımadası ve Sicilya Adası
ile birlikte, Doğu ve Batı Akdenizi birleştiren ve ayıran bir boğaz meydana getirir Sardunya Adasından
200 km, Sicilya Adasından 140 km uzaklıkta bulunan Tunus, Avrupa ve Afrika kıtaları arasında bağlantıyı
kolaylaştırır. Güneyden kuzeye genişliği 756 km, batıdan doğuya ise 351 km dir. Kıyılarının uzunluğu
1200 km’dir.
Târihi
Tunus, gerek Akdeniz ve Kuzey Afrika hâkimiyeti ve gerekse Avrupa’nın Afrika ile olan
münâsebetleri bakımından büyük bir stratejik öneme sâhiptir. Tunus’un coğrafi konumu göçebe
Berberilerden sonra, daha çok deniz yoluyla gelen çeşitli etnik toplulukların ülkeye yerleşmesinde en
büyük faktör olmuştur.
M.Ö. 1000 yılından îtibâren Fenikeliler, Tunus’ta ticâret merkezleri kurmaya başladılar. M.Ö. 5.
yüzyıl sonlarında Fenikeliler Tunus’a gelip yerleştiler ve burada Kartaca Cumhûriyetini kurdular. Tunus,
daha sonra batıdan gelen Vandalların, 6. yüzyılda da Bizanslıların hâkimiyeti altına geçti.
Müslümanların Tunus’a (Afrikiyye) gelişi (647-1228): Müslüman Arapların 647 yılında
başlayan yayılmaları Ukbe bin Nâfi’nin 670’te Kayruvan (Kariouane) şehrini kurmasıyla neticelendi.
Tunus (Afrikiyye), hazret-i Muâviye zamânında 667 (H.45) yılında alındı. Bizanslılar bâzı önemli şehirleri
ellerinde tuttular. Berberî ayaklanmaları neticesinde Müslümanlar geçici olarak Afrikiyye’den
uzaklaştılarsa da, Hasan bin en-Nûman zamanında Berberîler, Afrikiyye’yi Müslüman Araplara bıraktılar
(698). Bundan sonra Kayruvan Müslüman Afrikiyye’nin başşehri olarak kaldı. Bütün Afrikiyye Müslüman
oldu ve İslâmiyyet her tarafa buradan yayılmaya başladı. İkinci Abbasî halîfesi Câfer Mensur
zamânında,Abbâsî hâkimiyeti yaygınlaştı.
Emevî ve Abbâsî halîfelerine bağımlı olan Afrikiyye’yi önce Ağlebîler, sonra Kayruvan’da bir Şiî
halîfeliği kuran (910) Fâtımîler yönetti. Kayruvan ve Mahdiya şehirleri Fâtımîlerin merkezi oldu. Fâtımîler
972’de başşehri Kahire’ye taşıdıkları zaman Afrikiyye Berberî sülâlesi Zirîlerin iktidarı altına girdi. Zirîler
zamânında Tunus, Sicilya’daki Normanların istilâsına uğradı. Zirîlerin son hükümdarı Hasan bin Ali,
Fas’taki Muvahhidîn Devletinden yardım istedi. Muvahhidîn Devletinin kurucusu Abdülmümin,
Normanları Tunus’tan kovarak (1159-1160), Afrikiyye’yi Tunus’ta oturan bir vâli tarafından yönetilen
bir eyâlet hâline getirdi. Bundan sonra Afrikiyye, Tunus adını aldı.
On altıncı yüzyılda İspanya ve Osmanlı Devletinin, Akdeniz hâkimiyeti için yaptıkları savaşlar
sonunda Hafrîler yıkıldı. 1534 yılında Barbaros Hayreddîn Paşa, Tunus’u ele geçirdi. AncakHafsî
Hânedânından Hasan, İspanya Kralı Beşinci Şarlken’den yardım istedi ve Beşinci Şarlken başşehir
Tunus’u işgâl etti ve Barbaros Hayreddîn PaşaCezayir’e çekilmek zorunda kaldı. İspanya Kralı Hafsî
Hânedânından Hasan’ı tekrar, kendisine vergi vermek şartıyla Tunus’un başına getirdi. Başşehir Tunus
1574 yılına kadar tekrar Hafsî Hânedânlığının elinde kaldı. Bu arada Barbaros Hayreddîn Paşa ve Turgut
Reis 1556’da Gafsa’yı, 1558’de Kayrevan’ı ele geçirdiler. Tunus’un doğu ve güney sâhilleri Türklerin
eline geçti. CerbeAdası deniz üssü olarak kullanıldı. Barbaros Hayreddîn Paşa, İspanya’daki Endülüslü
Müslümanlardan 100.000 kadarını kurtararak Kuzey Arfika’ya getirdi. Nihâyet 1574’te Uluç Ali Reis ile
Sinan Paşa, Tunus şehrini (Halkul-Vad Kalesini), ele geçirmek sûretiyle bütün Tunus, Osmanlı
İmparatorluğunun bir eyâleti hâline geldi.
Osmanlı Devleti zamânında Tunus, önceleri Yeniçerilerin desteklediği bir Dayı vâsıtasıyla, daha
sonra da bir Bey vâsıtasıyla yönetilmeye başlandı.
İlk beylik sülâlesi Birinci Murâd Bey tarafından kurulan Muradî sülâlesidir (1612-1631). 1710’dan
sonra Beyler, irsî yoldan tahta çıktılar. Bu arada Fransa, İngiltere, İspanya ve İtalya Tunus’ta ekonomik
faaliyetlerde bulunmaya başladılar. Fransa 1830’da Cezayir’i işgâl ettikten sonra, Tunus ile daha fazla
ilgilenmeye başladı.
Bu sıralarda Osmanlı İmparatorluğu kendi başındaki birçok meseleler yüzünden Tunus’a daha fazla
yardım edemedi. 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı da bunu önledi.
Tunus’ta Fransa, İngiltere ve İtalya’nın gözü ve çıkarları vardı. 1878’de Kıbrıs’ı elde eden İngiltere,
Fransa’nın Tunus’taki özel imtiyazlarını tanıdı. Fransa, bâzı Tunuslu aşiretlerin (Krumirlerin) Cezayir
topraklarına yaptıkları akınları ve bâzı toprak taleplerini bahâne ederek 1881 yılında Tunus’a asker
çıkardı. 12 Mayıs 1881’de yapılan Bardo Antlaşmasıyla; Tunus Beyi, dış hükümranlığı, siyâsî ve ordu
işlerini bir Fransız Genel Vâlisine bırakıyordu. Tunus’un Muher ve güney kesiminde başlayan
ayaklanmalar güçlükle bastırıldı. Vâli Paul Cambon, yeni bey Ali bin Hüseyin’e (1882-1902) Marsa
Sözleşmesini kabul ettirince (1883), Fransız himâyesi resmen kurulmuş oldu.
Bütün bu olanları Osmanlı İmparatorluğu protesto ederek kabul etmediğini bildirdi. Resmî pâdişâh
fermanlarında Tunus Osmanlı eyâleti olarak zikredilmeye devam etti. Fransız himâye rejimi Tunus’un
bağımsızlığını kazanmasına kadar devam etti (1956). Tunus’taki Fransız idâresi 78 yıl sürdü.
1930’larda Habib Burgiba önderliğinde Tunuslular bağımsızlık mücâdelesine başladılar. İkinci
Dünyâ Harbi esnâsında Tunus bir savaş alanı oldu. Harpten sonra Burgiba yeni Destur Partisini kurarak
bağımsızlık mücâdelesine devam etti. Nihâyet 1956 yılında Tunus bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlığını
kazandıktan sonra Tunus Cumhûriyetini îlân eden Burgiba, ilk Tunus Cumhurbaşkanı oldu. Birçok
reformlar yaparak lâik eğilimli bir rejim kurdu.
Burgiba, 1965’te İsrail’e karşı yumuşak ve ılımlı davranılması gerektiğini savundu. Fakat bu
düşünceleri şiddetle tenkit edildi. 1979’da Mısır’ın Arap Birliğinden çıkarılmasından sonra, Tunus eski
bakanlarından Chadli Kılibi’nin de genel sekreter olmasıyla, Tunus, Arap Birliğinin karargâhı oldu.
Ocak 1980’de Libya’da eğitim görmüş komandoların Gafsa şehrini ele geçirmeleri, Tunus’un Fransa
ve ABD’den destek istemesine sebep oldu. Olayların yatışmasından sonra başbakanlığa getirilen eski
Millî Eğitim Bakanı Muhammed Mzali, siyâsî hayâtı kısmen olsun liberalleştirdi. Siyâsî mahkumların çoğu
serbest bırakıldı ve siyâsî partiler kânûnî olarak tanınmaya başlandı.
Bağımsızlıktan beri tek başına iktidarda olan Sosyalist Destur Partisinden başka, Komünist Partisi
dâhil üç siyasî partiye daha izin verildi.
Ölünceye kadar Devlet Başkanı seçilen Burgiba, 1987 senesinde sağlık durumu gerekçe
gösterilerek devlet başkanlığı görevinden alınarak yerine General Zeynelâbidin bin Ali geçti. Bu yönetim
değişikliği ülkede belirli bir liberalleşme ve ekonomide köklü yeniliklerin yapılmasına sebep oldu. General
Zeynelâbidin radikal Müslümanlara karşı büyük tedbirler aldı. Bunların desteklediği Nakda Partisinin
birçok üyesini hapsettirdi. Bu tutumunu hâlâ sürdürmektedir (1994). 21 Mart 1994’te yapılan
parlamento ve devlet başkanlığı seçimlerinde Zeynelâbidin bin Ali ve partisi oyların % 99’unu alarak
devlet başkanlığına yeniden seçildi.
1982 yılında Lübnan’dan çıkarılan Filistin Kurtuluş Teşkilâtı mensupları ve Lideri YaserArafat
Karargâhını Tunus’a taşıdı. Böylece Tunus, Filistin Kurtuluş Teşkilâtının Karargâhı oldu.
Fizikî Yapı
Tunus, fizikî yapısı îtibâriyle üç bölgeye ayrılır. Kuzey bölgesi, Sâhil bölgesi veGüney bölgesi.
Kuzey bölgesi, Atlas Dağlarının Akdeniz kıyısı boyunca uzanımı olan iki dağ şeridinin bulunduğu
bölgedir. Bunların arasında Mecarda Vâdisi bulunmaktadır. Bölge nâdiren 1000 m’yi aşan yüksekliklere
sâhip olmasına rağmen dağlık olarak nitelendirilebilir. Ülkenin en yüksek noktaları olan Eş-Şenebî (1544
m), ve Zaguon (1295 m) dağları bu bölgede yer alır.
Sâhil bölgesi, ülkenin Tunus şehri güneyindeki kıyı bölgesini içine alan Suse, Sifakis ve Kayrevan
şehirlerinin bulunduğu bölgedir. Bu bölge kuzey bölgeden Dorsal Dağı ile ayrılır. Bölge yumuşak tepeleri,
geniş ovaları ve plajları ile meşhurdur.
Güney bölgesi 34’üncü enlem dâiresinden güneye geçince Gabes Körfezinin çerçevelediği geniş
Cafara ve Nefta ovalarından ve Büyük Sahraya ulaşan düzlük arâzilerden meydana gelir. Buraya step
ve çöl bölgesi de denilmektedir. Rakım 200 m’nin altındadır.
Yaklaşık 1200 km uzunluğundaki Tunus kıyıları genelde düzdür. Gabes Körfezinde gelgit olayı
oldukça önemlidir. Deniz yükselmesi iki metreyi bulur. Akdeniz’de en yüksek gelgit olayı burada olur.
Ülkenin önemli nehirleri Mecorda ve Miliare’dir.
İklim
Tunus’ta bâriz bir şekilde Akdeniz iklimi hüküm sürer. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve bölgeye
göre az veya çok yağışlıdır. Yağmurlar sonbahar ortasında başlar ve ilkbaharın ortasına kadar devam
eder. Güneye inildikçe yağmurlar azalır ve iklim düzensizleşir. Kışın sıcaklık 0°C altına düşmez. Yazın
40°C’ye kadar çıkar. Sıcaklık denizin etkisine bağlı olarak değişir ve kıyılar iç kesimlere göre daha
serindir. Kuzeyde yıllık yağış ortalaması 610 mm civarındadır. Tunus ve Bizerte çevresindeyse 500 mm
dolaylarındadır. Yağışlar düzensiz olup, seneden seneye farklılık gösterir.
Tabiî Kaynakları
Tunus’un % 43’ü bozkır ve çöl, % 6’sı ormanlarla kaplıdır. Çok yağmur alan yerlerde ormanlar yer
alır. Vâdiler çok münbit olup, her çeşit mahsûl yetişir. Kuzeyde 900.000 hektarlık meşe ve çam
ormanları bulunur. Güneyde sıcağa dayanıklı cinsten bitkiler yer alır. Tunus’ta yabânî hayvanlar olarak
ençok yabandomuzu ve dağkeçisi bulunur.
Tunus’un önemli yeraltı zenginlikleri fosfat, demir, petrol, kurşun ve çinkodur. Ülkedeki fosfat
yatakları, Afrika’nın en büyük rezerv noktalarındadır. Petrol rezervleri bakımından kıta ülkeleri arasında
beşinci sırayı, doğal gaz kaynakları bakımından ise dördüncü sırayı alır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Tunus nüfûsu, ülkenin yerlileri olan Berberîlerle Arapların karışımından ortaya çıkmıştır. Ayrıca
safkan Berberîlerle, Araplar da sayıca önemlidir. Ülkede çok eskiden İspanya’dan göç eden Yahûdî
azınlığı mevcuttur. Bağımsızlıktan sonra giderek azalan Fransızlar 60.000 civârındadır. Tunus’ta Türk
asıllı âileler mevcut olup, Türk soylu olmak burada iftihar vesilesidir.
Tunus halkı ırkçı değildir. Halkın % 98’i Müslüman olup, geri kalanını Hristiyan ve Yahûdîler teşkil
edir. Müslüman halkın hemen hemen hepsi sünnîdir. Çoğunluğu Malikî mezhebindedir. Tunus’ta Arapça
konuşulur. Fransız işgâli çok sürdüğü için Fransızca bilenlerin sayısı da çoktur. Gazete ve dergilerin
yarısı, Radyo ve TV’nin birer kanalları Fransızca yayın yapar.
Nüfûsun yaklaşık % 70’i kuzeyde yaşar. Nüfus dağılışı çok düzensizdir ve tarım kaynaklarına
bağlıdır. Nüfus yoğunluğunun km2 başına 70 kişiden çok olduğu Mecerda ovaları ve Tunus bölgesi ve
kıyılar en kalabalık kesimlerdir. Buna mukabil 2 kilometre kareye 10 kişiden az düşen bozkırlarda,
özellikle yarı göçebeler yaşar. Tunus’un en önemli şehri başşehir Tunus olup, nüfûsu 1,5 milyona
yaklaşmıştır. Diğer önemli şehirler Sefakis, Suse, Kayrevan ve Bizerte’dir.
Eğitimde Fransız sistemine bağlı kalınmıştır. İlkokullardan îtibâren öğretimin Arapça yapılması
sağlanmışsa da üniversitede öğretim Fransızca olarak yürütülmektedir. Tunus Üniversitesine bağlı 9
fakülte, 3 enstitü ve 4 yüksek okulla yüksek tahsil yapılmaktadır. Tunus halkının % 62’si okuma-yazma
bilmektedir.
Siyâsî Hayat
Tunus 17 vilâyete ayrılmıştır. Kânûnî sistemi İslâm kânunları veFransız medenî kânunu esas
alınarak, Türk ve ABD örneği bir anayasa ile yürütülür. Seçimler her beş yılda bir yapılmakta olup, oy
verme yaşı 21’dir. Temsilciler Meclisi(Millet Meclisi) 141 üyeden meydana gelmiştir. Cumhurbaşkanı beş
senede bir halk tarafından seçilir. Anayasaya göre cumhurbaşkanı olan kişi arka arkaya birden çok
dönem için seçilebilir. Tunus Birleşmiş Milletlere, Arap Birliğine ve Afrika Birliği Teşkilâtına üyedir.
Ekonomi
Tunus ekonomisi genel olarak tarıma dayanmakta olup, toplam nüfûsun % 50 ilâ 60’ı bu sektörde
çalışmaktadır. Buğday, arpa, zeytin, nârenciye, meyve, sebze ve hurma başlıca tarım ürünleridir.
Koyun, keçi, sığır ve kümes hayvanları yetiştirilen başlıca hayvanlardır. Son yıllarda balıkcılık önemli bir
gelir kaynağı hâlini almıştır.
Turizm mâdencilik, yiyecek, konserve, tekstil, hafif sanâyi malları ve sun’î gübre ana sanâyi
kollarıdır. Ülkede tarım ürünlerine dayalı sanâyi kollarının geliştirilmesine çalışılmaktadır. Yerli
hammaddelerden fosfatın bütün işlenme safhalarının Tunus’ta gerçekleştirilmesi için büyük çaba
harcanmaktadır. Tunus mâdenlerini işleyecek kadar yeterli sayıda tesise sâhip değildir. Gerek istihdam
ve gerekse ihrâcat imkânlarının artması için îmâlât sanâyiine büyük önem verilmektedir.
Tunus’un ithâl ettiği belli başlı mallar, sanâyi malları, tarım âletleri, tüketim, yiyecek, giyecek ve
enerji malzemeleridir. Fosfat, petrol, zeytinyağı, nârenciye, demir cevheri, balık ve tekstil ana ihraç
mallarıdır.
Tunus en çok Fransa, İtalya, Birleşik Almanya ve ABD ile ticâret yapar. Kuveyt, Suudi Arabistan,
ABD, Kanada ve BirleşikAlmanya yardım aldığı başlıca ülkeler arasındadır.
Tunus’ta karayollarının uzunluğu 17.220 km, demiryolları ise 2189 km’dir. Ülkede dört ana liman
olan Tunus, Bizerte, Sousse ve Sefakis’a ilâve olarak çok sayıda ikinci derecede liman vardır. Tunus
yakınındaki El-Auina Havaalanı büyük, milletlerarası bir havaalanıdır. İç havayolları Tunus’un belli başlı
şehir merkezlerini birbirine bağlar.
TUNUSLU HAYREDDÎN PAŞA
Osmanlı sadrâzamlarından. Çerkes veya Abaza asıllı olan Hayreddîn Paşa, yaklaşık olarak 1821
yılında doğmuş ve küçük yaşında köle tüccarlarının eline düşerek Kafkasya’dan İstanbul’a getirilmiştir.
Reîsülulemâ ve nâkıbüleşrâf Kıbrıslı Tahsin Bey tarafından satın alınarak, tâlim ve terbiye edildikten
sonra Tunus vâlisi Ahmed Paşaya verildi. Zekâsı, çalışkanlığı ve kâbiliyetiyle vâlinin dikkatini çeken
Hayreddîn’in tahsiline özel ihtimâm gösterildi. Bâzı ilimlerin yanında fıkıh ve Tunus’a gelen Fransız
subaylarından da Fransızca ve askerî dersler aldı. Daha sonra Avrupa’ya gönderilerek riyâziye
(matematik), tabiiyye, hukuk ve târih okudu. Tunus’a döndüğünde askerî garnizonlarda vazîfe aldı.
1842’de binbaşı, 1843’te yarbay ve 1846’da miralay oldu. 1850’de mirlivalık rütbesiyle süvâri asâkiri
kumandanlığına tâyin olundu. Dönüşünde Tunus’ta çeşitli memuriyetlerde bulundu.
1863 senesi sonlarında memuriyetlerinden istifâ etti. Fransa, Prusya, İsveç, Danimarka, Hollanda
ve Belçika devletlerinin başşehirlerini dolaştı. 1864’te Tunus’ta zuhur eden bir ihtilâl üzerine fevkâlade
memuriyetle İstanbul’a gönderildi. İstanbul’daki vazîfesini yerine getirdikten sonra tekrar Tunus’a gitti.
Daha sonra tekrar Fransa, İngiltere, İtalya, Prusya ve Avusturya devletlerinin başşehirlerini dolaştı.
1871’de vezîr-i mübâşir ünvânıyla Tunus eyâleti borçlarının indirilmesi ve birleştirilmesi için teşkil olunan
komisyon başkanlığına tâyin edildi.
Tunus hükûmetinin İtalya’dan aldığı borcun ödenmesiyle ilgili çıkan ihtilafı arz etmek üzere
İstanbul’a geldi. 1873’te Tunus’a döndü. 1878’de İstanbul’a dâvet edilerek vezirlik rütbesiyle Meclis-i
âyân azâlığına, daha sonra da yeni teşkil olunan Mâliye Komisyonu reisliğine tâyin olundu. 1878’de
sadrâzamlığa getirildi. Doksanüç Harbi denilen Osmanlı-Rus Harbi sonrasında sadârete getirilen
Hayreddîn Paşa, bu makamda 7 ay 26 gün kaldı. Pâdişâhın yetki ve selâhiyetlerini yok sayması ve
pâdişâha saygısızlık sayılabilecek bâzı isteklerde bulunması sebebiyle 1879’da sadâretten azledildi.
Hayreddîn Paşa, Akvem-ül-Mesâlih fî Mârifeti Ahvâl-il-Memâlik adlı bir eser yazdı. Ancak
İbnü’l-Kayyım el-Cevzî’nin bozuk fikirlerinden etkilenerek yazdığı bu eserinin basımı yasaklandı.
Hayreddîn Paşa, tutulduğu nikris hastalığının şiddetlenmesi sonucunda 1890’da İstanbul’da vefât
etti. Eyüpsultan’da Bostan İskelesinde hazırlanan kabre defnolundu. Mehmed Nûri, Mehmed Hâdi,
Mehmed Tâhir, Mehmed Sâlih, Mahbûbe ve Behiye adlı altı evlâdı vardı.
TUNUSLU MAHREZ BİN HALEF
Onuncu ve on birinci yüzyıllarda Tunus’ta yetişmiş olan büyük âlimlerden. İsmi, Mahrez bin Halef
bin İsmâil’dir. Hazret-i Ebû Bekir’in soyundandır. 953 (H.342) senesinde Avyana kasabasında doğdu.
1032 (H.423)de şehit edildi.
İlmini Tunus ve çevresinde bulunan şehirlerde zamânının âlimlerinden öğrendi. Tahsilini
tamamlayıp, ilimde yetiştikten sonra kendi evinde talebelere ders vermeye başladı. Ömrünü Kur’ân-ı
kerîm, fıkıh ve diğer ilimlerle ilgili hususları insanlara anlatmakla geçirmiştir. Bir medrese hâline getirdiği
evinde fakirleri, garipleri ve kimsesizleri koruyup, yardımcı olmuştur. Dertlerine ortak olup, müşküllerini
gidermiştir. Onun vâsıtasıyla Mâlikî mezhebi o bölgede yayılmıştır.
Mahrez bin Halef, Tunus’ta çevresinde Ehl-i sünnet îtikâdının öğretilmesinde ve yayılmasında çok
hizmet edip, rehberlik yapmıştır. Bu hususta muhâliflere karşı ilmiyle mücâdele verdiği gibi onların
kuvvete ve zorbalığa baş vurmaları karşısında da bizzat çarpışarak hizmet etmiş ve böyle bir mücâdele
neticesinde muhâlifleri tarafından şehit edilmiştir. Ömrünün son otuz senesi Mısır’da Fâtımî Devletiyle
Tunus’ta Sonhaciyye ve Kartaca bölgesinde devlet kurmuş Râfızîlerle mücâdele etmekle geçmiştir.
Âlim ve evliyâ bir zat olan Mahrez bin Halef şiirleriyle de tanınmış olup, Tunus’ta “Müeddib Mahrez”
ismiyle meşhur olmuştur. Yazdığı çok sayıda şiirlerinden Kartaca kasidesi 245 mısradır. Bu şiirinde
kadere îmân, nasihatler, târih, Kartaca harâbelerinden ibret alma ve tasavvuf konuları işlenmiştir.
Hayâtı hakkında Menâkib-ül Müeddib Mahrez adlı bir kitap yazılmıştır. Bugün Tunus’ta zâviyesi,
kabri, Seyyidi (Sidi) Mahrez ismiyle meşhur olup, Tunusluların çok ziyâret ettikleri yerlerden biridir.
Ders vermek, insanlara maddî mânevî yardımlarda bulunmak husûsunda büyük bir gayreti ve
azmi vardı. Bu işlerle meşgûliyeti sebebiyle çok yorulduğunu görenler, pek fazla yorulduğunu
söylediklerinde şöyle buyurmuştur: “Dîni anlatmak, ilim öğretmek, insanlara nasihat ve yardım etmek
bana çok hoş geliyor. Ben bir avcıyım, belki elime ilerde faydalı olacak biri düşer.”
TURAN
Batıda Hazar Deniziyle doğuda Orta Asya Dağlarının batı sıraları, güneyde İran ve Afganistan’ın
kuzey dağlarıyla kuzeyde Kırgız Stepleri arasında bulunan geniş saha. Turan ülkesinin özelliği, Ural-
Altay dil grubuna bağlı büyük toplulukların anavatanı oluşudur. Turan’ın diğer ismi de “Aral-Hazar
Havzası”dır. Fakat bu isim Avrupa’nın Volga ve Ural nehirlerinin Hazar’a dökülmeden önce geçtikleri
sahaları da içine alır. Bu îtibârla geniş mânâlıdır. Fakat dar mânâda ise, Amuderya ve Sirderya (Seyhan
ve Ceyhun) nehirlerinin geçtiği çukur alanlarla, döküldükleri Aral Gölü havzasından ibârettir.
Ayrıca Türkiye, İran, Pakistan, Güneydoğu Avrupa ve bâzı yerlerde mevki veya semtlere verilen
Turan ismi de vardır.
Bu bölgede farklı yükseklikler göze çarpar. Batıda Ust-Urt Plâtosu, çukur sahalarla bunlardan dik
yamaçlarla ayrılmış, yeknesak görünüşlü bir horst düzlüğüdür. Çöl karakteri gösterir. Hazar Denizinin
kuzey-doğusundaki Mangışlak çukur alanı ve bu çukur alanda kuzeybatıya doğru uzanan birbirine
paralel sırtları vardır. Amuderya’nın batısında Karakum Çölü, Turan’ın en fazla çökmüş kısmıdır. Barhan
denilen hareketli kumulları ve kum sırtları ile tanınmıştır. Kuzey İran Dağlarının kenarı boyunca tuzlu
bataklık ve çakıl çöller uzanır. Afganistan’dan gelen Tecen ve Murgab ırmakları boyunca dar şeritler
hâlinde tarım alanları ve aşağı kısımlarda ırmakların çöl içerisinde kaybolan delta bölgelerinde şehirler
vardır. Doğuya doğru kum çölü, Tiyenşan eteklerindeki steplere ulaşır; burası çok verimli bir bölgedir.
Yolda kaybolan Zerefşan Irmağı Buhara ve Semerkand vahalarını sular. Kaynağını Pamir Dağlarından
alan Amuderya Nehri, kurak ve sıcak çöl düzlüklerinde kuzeybatıya doğru, suları azalarak Aral’a kadar
uzanır. Sirderya da bu göle dökülür. Ulaşım bakımından bir önemi yoktur.
Bu geniş sahada, yazları çok sıcak ve kışları çok soğuk geçer. Her ne kadar kışın sıcaklık dereceleri
kuzeyden güneye gidildikçe artarsa da güney bölgelerinde yine şiddetli soğuklar görülür. Yağış çok azdır.
Bu sert kara ikliminde bitki örtüsü son derece fakirdir. Step ve çöller geniş alanlar kaplar. Tuzu ve
kuraklığı seven ot ve çalılara rastlanır. Ancak nehirler boyunca kavak, söğüt gibi bitkiler görülür.
Buralarda kaplan gibi vahşî hayvanlara da rastlanır.
TURBA
(Bkz. Kömür)
TURGUT ALP
Osman Gâzinin en yakın silâh arkadaşlarından. Doğum yeri ve târihi hakkında kesin bir bilgi
yoktur. Osman Beyin cihâd hareketine başladığı 1288 yılından îtibâren Turgut Alp de yanında yer
almıştır. Bilecik’in fethinden sonra Osman Beyin emriyle İnegöl’ü abluka altına aldı. 1299’da Osman
Beyle birlikte İnegöl’ün fethini gerçekleştirdi. Osman Bey İnegöl’ü Turgut Alp’e dirlik olarak verdi.
Adrenos ve Bursa’nın fethinde Orhan Gâzinin yanında bulunan Turgut Alp’in bundan sonraki
gazâlarda adı geçmemektedir. Kabrinin İnegöl civârında olduğu tahmin edilmektedir.
TURGUT ÖZAL
Türkiye Cumhûriyetinin sekizinci cumhurbaşkanı. Babasının adı Mehmed Sıddık, annesininki
Hafize’dir. 1927 yılında Malatya’da doğdu. İlkokulu Silifke’de bitirdi. Orta tahsilden sonra İTÜ Elektrik
Fakültesine girdi ve 1950 yılında mezun oldu. 1952’de mühendislik ekonomisi dalında uzmanlık eğitimi
yapmak için ABD’ye gönderildi. 1961-65 yılları arasında Elektrik İşleri Etüd İdâresinde (EİEİ) genel
müdür yardımcılığı ve genel müdür vekilliğinde bulundu. Büyük hidroelektrik santralı projesinin
hazırlanmasında ve gerçekleştirilmesinde önemli katkıları oldu.
1960 ihtilâlinden sonra kurulan Devlet Plânlama Teşkilâtının (DPT) kurulmasına çalıştı. Orta Doğu
Teknik Üniversitesinde (ODTÜ) öğretim üyesi olarak ders verdi. 1966’da Başbakanlık Özel Teknik
Müşâvirliğine, 1967’de Devlet Plânlama Müsteşarlığına getirildi. Ağustos 1970 ekonomik kararlarının
hazırlanmasında büyük rol oynadı. Bu kararlar neticesinde Merkez Bankasında 3,5 milyar dolar rezerv
birikti. 1971 Muhtırasından sonra DPT müsteşarlığından ayrılan Özal, Amerika’ya giderek 1973’e kadar
Dünyâ Bankası Sanâyi Dâiresinde Sanâyi ve Mâden konularında özel danışmanlık yaptı.
Daha sonra Türkiye’ye dönen Turgut Özal, özel sektörde yönetici olarak çalışmaya başladı.
1976’da Sabancı Holding’e genel koordinatör oldu. 1977 genel seçimlerinde Millî Selâmet Partisinden
İzmir Milletvekili adayı oldu ise de seçilemedi. Daha sonra MESS (Mâdenî Eşyâ Sanâyicileri Sendikası)
Genel Başkanlığına getirildi.
1979 yılında Süleyman Demirel tarafından kurulan “azınlık hükümeti”nde Başbakanlık Müsteşarı
ve DPT Müsteşar Vekili olarak hizmet veren Turgut Özal, ünlü 24 Ocak kararlarının hazırlayıcısı ve bizzat
yürütücüsü oldu. 12 Eylül 1980 harekâtının ardından kurulan Bülend Ulusu başkanlığındaki hükümette
Ekonomik İşlerden Sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirilen Turgut Özal, enflasyonu düşürme,
ihrâcâtı arttırma ve Türkiye’nin kredi îtibârını yeniden sağlamada başarılı oldu. Banker kesimindeki
dalgalanmanın ardından Başbakan Yardımcılığı görevinden 18 Temmuz 1982’de ayrıldı. 20 Mayıs
1983’te Anavatan Partisini (ANAP) kurdu.
6 Kasım 1983’te yapılan milletvekili seçimlerinde ANAP oyların % 45’ini alarak TBMM’de birinci
parti oldu. Özal, 7 Aralık 1983’te yeni hükümeti kurmakla görevlendirildi. Serbest piyasa ekonomisini
ve devletin müdâhalesini en aza indirmeyi savunan bir ekonomik programı uygulamaya başladı. Özal
başkanlığındaki ANAP, 1984’te yapılan mahallî (yerel) seçimlerden de başarıyla çıktı. Bu netice Özal’ın
durumunu daha da güçlendirdi. Başbakanlığı döneminde, Ekonomik bunalımlara istediği oranda çözüm
getiremeyen Özal, 28 Eylül 1986 ara seçimlerinde ve 29 Kasım 1987 erken genel seçimlerinde uğradığı
oy kaybına rağmen % 36,3’lük oranla tek başına hükümeti yeniden kurdu. 18 Haziran 1988’de ANAP
Büyük Kongresinde tekrar genel başkan seçildi. Bu kongre sırasında suikasta uğradı. Suikastta hafif
yaralanan Turgut Özal, salonda tekrar sukûnet sağlanınca; “Çok değerli arkadaşlarım. Sözlerime
kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Hemen şunu sözlerimin başında bilhassa belirtmek istiyorum.
Allah’ın verdiği ömrü O’nun istediğinden başka alacak yoktur. Biz de O’na teslim olmuşuzdur.” diyerek
Allah’a bağlılığını açık bir dille belirtti.
Turgut Özal 31 Ekim 1989’da muhâlefet partilerinin boykot ettiği oylamada üçüncü turda 263 oy
alarak salt çoğunlukla Türkiye Cumhûriyetinin 8. Cumhurbaşkanı seçildi. 9 Kasım 1989’da Kenan
Evren’den görevi devraldı.
Dindâr, çağdaş bir cumhurbaşkanı olan Turgut Özal, Türk milletine ve ekonomisine çok faydalı
işler yaptı. Bunlardan bâzıları şöyledir:
Gümrük duvarlarını yıkıp, ithâlâtı tahsis sisteminden kurtararak, gümrük duvarlarının indirilmesini
savundu. Böylece serbest ithâlâtla giren yabancı malların kalitesine ulaşabilmek için yerli sanâyicinin
daha dikkatli ve titiz üretime yönelmesini sağladı.
Dışa açık ekonomik modele geçti. İhrâcâtta çok cesur teşvik politikası uyguladı. Konvertibiliteye
geçerek, halka döviz bulundurma, döviz hesâbı açabilme imkânını sağladı.
İşadamlarının, bir kısmının Türk sanâyii mahvolur tarzındaki korkularına rağmen AT’a (Avrupa
Topluluğu) tam üyelik için başvurdu. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesinin de mîmârı oldu.
Cumhûriyet târihinin en büyük projesi olan GAP’ı başlattı. Belediyeler kânununu yeniledi. Yerel
yönetimlere imkânlar tanıdı. Büyükşehir belediyeciliği kavramını getirdi. Devlet sübvansiyonlarının
azaltılmasını savundu.
Ülke ekonomisinin uluslararası entegrasyonuna yönelik önemli adımlar atılmasını sağladı.
Başbakanlığı zamânında uygulanmaya başlanan Katma Değer Vergisi ve özelleştirme programı,
Türkiye’nin mâlî târihindeki en önemli reformlardandır. Ekonomide devlet müdâhalesinin asgariye
indirilmesi gerektiğini sürekli olarak savundu. Çağdaş demokrasiler için gerekli olan 3 temel esâsı 1)
Serbest piyasa ekonomisi, 2) Din ve vicdan hürriyeti, 3) Teşebbüs ve rekâbet serbestisi) dâimâ
vurgulardı.
Türkiye’nin uluslararası ekonomik ve siyâsî münâsebetlerine yeni boyutlar kazandırdı ve dinamizm
getirdi. 1994 yılında Birleşmiş MilletlerTeşkilâtı tarafından yayınlanan A World Fit For People
(İnsanlara Uygun Bir Dünyâ) adlı kitap, Turgut Özal’a ithaf edildi.
Devletimizi yüceltmek, milletimizi refah ve saâdete ulaştırmak için durup dinlenmeden çalışan, bu
uğurda da can veren, dindâr büyük bir devlet adamı, dürüst bir politikacıydı. Özal’ın La Turquie en
Europe (Avrupa’da Türkiye) adlı bir kitabı ve çeşitli incelemeleri vardır.
Üç çocuk babası olan, iyi İngilizce bilen Turgut Özal, 1988’de Teksas Teknik Üniversitesinden fahri
doktor ünvânını aldı. 17 Nisan 1993 Cumartesi günü Ankara’da kalp krizinden vefât etti. 21 Nisanda
Ankara Kocatepe, 22 Nisan Perşembe günü İstanbul Fâtih Câmiinde kılınan namazdan sonra,
yüzbinlerce vatandaşın katıldığı misli görülmemiş bir törenle, vasiyetine uygun olarak cenâze marşıyla
değil, Kur’ân-ı kerîm ve tekbir sesleri arasında defnedildi. Kabri Topkapı’da eski başbakanlardan Adnan
Menderes’in anıt mezarının batı kısmındadır.
TURGUT REİS
Büyük Türk denizcisi. Trablusgarp fâtihi. Osmanlı Devletinin Menteşe (Muğla) Sancağına bağlı
Saravuloz köyünde tahminen 1485 yılında doğdu. Veli isminde bir çiftçinin oğludur. Gençliğinde cirit,
güreş, ok atmada gösterdiği ustalık ve cesâretiyle çevrede tanınıp Menteşe kıyılarından levent toplayan
Hızır Reisin (Barbaros Hayreddîn Paşa) adamları tarafından seçilerek Cezayir leventleri arasına alındı.
Pekçok muhârebelerde cesâret ve silâhları kullanmadaki mahâretiyle büyük kahramanlıklar gösterip,
Barbaros’un takdir ve teveccühünü kazandı ve reis oldu.
Barbaros’un emrinde zaferden zafere koşan, devletine, dînine hizmetten başka hiçbir şey
düşünmeyen bu müstesnâ kahramanın Preveze Zaferinin kazanılmasında büyük hizmetleri görüldü.
Muhârebe sırasında harp hattının gerisinde gönüllü ihtiyat filosuna kumanda etti. Harbin en şiddetli
zamânında, yerinde yaptığı çevirme ile Andrea Doria’nın bütün ümitlerini kırarak onu geri çekilmeye
mecbur etti. Geri çekilen düşmanı tâkipte de üstün gayret ve cesâret göstererek pekçok gemiyi zaptetti.
Turgut Reis, 1540’ta Sâlih Reisle berâber Akdeniz’deki korsan gemilerine karşı açtıkları mücâdele
günlerinde Korsika’da gemisini yağlarken âni bir baskın yapan Andrea Doria’nın oğlu Giovanni tarafından
esir edildi ve forsaya vuruldu. Üç yıla yakın eziyet ve sıkıntı içinde kürek çekti. Daha sonra Ceneviz’e
götürülüp hapsedildi. Bunu haber alan Barbaros Hayreddîn Paşa, Ceneviz’i kuşatarak şöyle haber
gönderdi:
“Eğer Turgut’umu sağ sâlim teslim etmezseniz, Ceneviz dâhil bütün köylerinizi yıkar taş taş
üstünde bırakmam!”
İnanan bir kuvvetin neler yapabileceğini daha önceki tecrübeleriyle bilen Cenevizliler derhal Turgut
Reisi teslim ettiler. Turgut Reisi büyük bir sevgiyle karşılayan Barbaros Hayreddîn Paşa, dönüşte yedek
gemisini ona hediye etti. Zamanla filosunu büyüten Turgut Reis, Batı Akdeniz’de kendini kabul ettirerek
Cerbe Adasına yerleşti. Akdeniz’de düşmana aman vermeyen gazâlarının sonucunda Sultan Süleymân
Han (1520-1566) tarafından İstanbul’a dâvet edildi. Emrinde çalışan gözü pek, yiğit, kahraman silâh
arkadaşlarından Kılıç Ali, Gâzi Mustafa, Hasan Reis, Kara Dayı, Kara Kadı gibi kaptanlarla birlikte, sekiz
gemiyle İstanbul’a gelip, Sultana bağlılıklarını arz ettiler. Sultan Süleyman Han Turgut Reise iltifatlarda
bulunup Karlıeli Sancakbeyliğini diğerlerine de yetmişer-seksener akçe ulufeyle fener taşıma hakkını
verdi.
Turgut Reis bundan sonra bir Osmanlı kaptanı olarak tekrar denize açıldı. İspanyollar Cerbe
Adasında kendisini baskına uğrattılarsa da bir dere yatağından Fâtih’in İstanbul kuşatmasında
donanmayı Haliç’e indirmesi gibi gemilerini denize aşırıp Haçlı donanmasının ardına düştü ve büyük bir
bozguna uğrattı. Malta Baskını, Manya Zaferi, Selanik limanı önündeki harple kendisini dost ve düşmana
iyice tanıttı.
1548-1550 yılları arasında iki yıl Kuzey Afrika sâhillerinde Müslümanlara yardım etti. Düşmanlarına
korku verdi. Sultan Süleymân Han, Kur’ân-ı kerîm ile bir kılıç gönderip Trablusgarb’ın fethini istedi. 15
Ağustos 1551’de Malta şövalyelerinin hâkimiyetinde bulunan Trablusgarb’ı fethi, 1552’de Andrea
Doria’ya karşı kazandığı Pestiye Zaferi, 1553’te Korsika Adasının merkezi Bastia’yı zaptı başarılarından
sonra, Trablusgarb Beylerbeyliğine getirildi. Bu vazifedeyken Kaptan-ı derya Piyale Paşa ile birlikte
pekçok deniz seferine katıldı. 1560’ta Andrea Doria’nın oğlu Giovanni’nin Cerbe saldırısında, Turgut
Reisin Osmanlı donanmasının zafere ulaşmasında çok büyük gayreti görüldü. 1565’te Malta
Kuşatmasına katıldı. Seksen yaşını aşmış, vatan ve din sevgisinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen
Turgut Reis, kuşatmada yapılan hatâyı belirterek büyük bir istekle savaşa katıldı. 17 Haziranda St. Elmo
burcunda yapılan bir hücumda başından yara alarak beş gün baygın yattıktan sonra 23 Haziranda St.
Elmo’nun fethi günü şehit oldu.
Türk denizcileri arasında kahramanlığı, devlete hizmetiyle ayrı bir yeri olan, Barbaros Hayreddîn
Paşanın; “Turgut benden ileridir!” dediği bu deryalar hâkiminin naaşı Trablusgarp’ta kendisinin yaptırdığı
câminin yanındaki türbesine gömüldü. Günümüzde de türbesi Libyalılar ve onu sevenlerin ziyaretgâhı
hâlindedir.
TURHAN SULTAN
Sultan Dördüncü Mehmed Hanın annesi. Osmanlı pâdişâhlarının on sekizincisi olan Sultan İbrâhim
Hanın hanımıdır. Sultan İbrâhim Hana büyük iftiralar, akıl almaz yakıştırmalar yapıldığı gibi Turhan
Sultana da onda bulunmayan meziyetlerle pekçok, iftira edilmektedir. Hadice Turhan Sultan dînine bağlı,
memleketini seven, hayır yapmayı ibâdet bilen bir hanımdı. Eminönü’ndeki Büyük Câmi bunun eseridir.
Câminin temelini Mahpeyker Kösem Sultan atmıştı. Turhan Sultan tamamlatıp 1664’te ibâdete açıldı.
Mektep, medrese, imârethâne, kütüphâneler, çeşmeler yaptırdı.
Sultan İbrâhim Han âsilerce tahttan indirilip şehit edilince, oğlu Sultan Dördüncü Mehmed Han
yedi yaşında pâdişâh oldu. Bu durumda Turhan Sultan ona devlet işlerinde yardımcı oldu. Devlet
işlerinde görülen aksaklığın, Köprülü Mehmed Paşayı sadrâzamlığa getirerek düzeltilmesine çalıştı.
1627 yılında doğduğu tahmin edilen Turhan Sultan, 1682’de vefât etti. Yeni Câmi yanındaki,
Turhan Sultan Türbesindedir. Oğlu Sultan Dördüncü Mehmed Han, torunları Sultan İkinci Mustafa Han,
Üçüncü Sultan Ahmed Han, Birinci Sultan Mahmûd Han, Sultan Üçüncü OsmanHan, Sultan Beşinci
Murâd Han ve Sultan Mahmûd Hanın annesi Sâlihâ Sultan, diğer bâzı şehzâdeler, Sultan Üçüncü Mustafa
Hanın annesi Mihr-i Şah Emine Sultan, Sultan Birinci Abdülhamîd Hanın annesi Râbia Sultan da
buradadır.
TURİZM
Alm. Touristik (f), Fr. Tourisme (m), İng. Tourism. Yerli veya yabancı tüketicilerin bir ülke veya
bölgeyi ziyâreti sırasında duyacağı ihtiyaçları tatmin edecek hizmetlerin bütünü. Dinlenmek, eğlenmek,
gezmek, görmek, bilgi ve görgüsünü arttırmak maksadıyla yurt içi veya yurt dışında yapılan gezilerle
turizm gelişir. Turizm çeşitli maksatlara göre değişik sahaları içine alır. En çok eğlence (dinlenme), spor
ve dînî sahalarda turizm gelişmiştir. Dağcılık, havacılık, otomobil, bisiklet, keşif gibi yaygın olmayan
turizm dalları da vardır.
Turizm, yabancı memleketlerden gelen meraklı kişilerin ihtiyaçlarının karşılanması ile birçok
gelişmeleri zorlar. Şehirlerde, tabiî güzelliklerin bulunduğu yerlerde oteller, pansiyonlar, gazino ve
lokantalar, plajlar, kamplar, eğlence yerleri, kaplıcalar, dinlenme ve tedâvi yerleri, spor ve avcılık
tesisleri gibi pahalı altyapı tesisleri kurulurken, memleketin çehresi değişir ve içeriye yabancı para akışı
hızlanır. Bu bakımdan turizm mühim bir ekonomi dalıdır. Birçok memlekette hükümetler turizm işlerinin
iyi yürütelerek hem propaganda hem de ekonomik gelir sağlanması için bu dalda bakanlık seviyesinde
teşkilâtlar kurmuşlardır. Turizm işlerini yürüten teşkilâtlar daha çok kişinin alâkasını çekmek üzere
müzeler, tarihî eserler, panayır ve şenlikler, konserler, spor gösterileri gibi konularda faaliyet gösterirler.
Turizm, yerli ve yabancı gezgin ve turistlere hizmet üreten bir sanâyi dalıdır. “Bacasız sanâyi”
olarak da adlandırılır. Turizm, ülke ekonomisine ödemeler dengesine net döviz geliri sağlamak kaydıyla
katkıda bulunur. Bir başka deyimle turizmin döviz geliri sağlaması o ülkeye giriş ve çıkışlar sonucu net
döviz kazancı olmasına bağlıdır. Turizm hareketleri, turistik bölgelerde iktisâdî faaliyetleri ve gelir
dolaşımını hızlandırır. Emek yoğun bir sektör olması sebebiyle de istihdam imkânları ortaya çıkar. Ancak
turizm hareketleri sonucu, bölgenin sosyal ve kültür yapısının bozulması şeklinde ifâde edilebilecek, millî
kültürü ve sosyal bünyeyi tesir altına alacak bir tehlike de her zaman mevcuttur.
Turizm, ülke millî sınırlarının içine giriş ve çıkış olmak üzere ifâde edilen dış turizm, o ülkenin
fertlerinin aynı ülke içindeki çeşitli bölgelerde yaptığı gezileri anlatan iç turizm olmak üzere iki genel
kategoriye ayrılır. Ayrıca turizm olayını meydana getiren fertlerin gâyelerine göre spor, sağlık, kongre
ve öğrenci turizmi adında çeşitli bölümlere ayrılır.
Türkiye’de turizm 24 Mayıs 1949 gün 5392 sayılı Basın, Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü
Kânunu’nun hazırlanıp kabul edilmesiyle hareketlendi. İlk önce Turizm ve Danışma Büroları kuruldu.
Birçok turizm derneği ve seyahat acenteleri faaliyete başladı. 1971 Anayasası ile turizm maksadına
elverişli sahaların kamulaştırılmasıyla ilgili esaslar da getirilince, kredi imkânları sağlanması ve teşvik
çalışmaları konuya daha tesirli neticeler sağladı. Turizm Endüstrisini teşvik Kânunu’na göre Turizm ve
Tanıtma Bakanlığı tarafından otel, pansiyon, gazino, lokanta, plaj, kamp, eğlence yerleri, spor ve avcılık
tesisleri, kaplıcalar, dinlenme ve tedâvi kurumları gibi yerler turistik müessese olarak tespit edilerek
Turizm Müessesesi Belgesi verildi. Turistik belgeyi alan müesseselere vergi ve harçlardan muafiyet,
yabancı işçi çalıştırma izni, uzun vâdeli kredilerle kamulaştırılmış arâzilerin satın alınabilmesi gibi
kolaylıklar sağlanmıştır. Turizm belgesi alan müesseseler, değişik zamanlarda teftiş edilerek kânuna
aykırı tatbikatlarda bulunan müesseselerin turizm belgeleri iptâl edilerek kademeli müeyyideler de
uygulanmaktadır. Bütün bu işlemler T.C. Turizm Bankası aracılığı ile yürütülür. Turizm müesseselerinin
yapım, onarım, geliştirme ve teçhiz masraflarını ise İller Bankası tâkip ve tahsil etmekle yükümlüdür.
Turizm ve Tanıtma Bakanlığının yurt dışında da faaliyetlerini sürdürmesi için merkezleri Beyrut,
Brüksel, Cidde, Frankfurt, Karaçi, Londra, New York, Paris, Roma, Stockholm, Tahran ve Viyana’da
bulunan Taşra teşkilâtları da vardır. Türkiye’yi turizm yönünden yabancılara tanıtmak, turistlerin turistik
imkânlardan istifâdesini kolaylaştırmak için de Turizm Kurumu ayrıca faaliyet göstermektedir. Turizm
Kurumu milletlerarası Otel ve Şatolar Birliğine bağlıdır.
TURKUVAZ
Alm. Türkis (m), Fr. Turquoise (f), İng. Turquoise. Parlak açık mavi renginden dolayı eskiden
beri çok kıymet verilen yarı şeffaf veya şeffaf olmayan süs taşı. İsmi “Türk taşı” anlamına gelen
Fransızca pierre turquois kelimelerinden gelmektedir. Çünkü taşın kaynağı Türk memleketlerine
dayanır.
Turkuvaz özellikle sıcak iklimli bölgelerde, başlıca Ortadoğu, Batı Amerika ve Meksika’da bulunur.
Değişik derecelerde kaliteleri vardır. Meselâ, gerek Batı Amerika’da gerekse İran’da bulunanlar soluk
açık maviden, parlak koyu maviye kadar tonları olabilmektedir. Turkuvazın en güzelleri Nişapur ve
İran’da bulunanlardır. Fakat bu çok güzel olanların kaynakları tükenmiş durumdadır.
Dünyâdaki üretimin çoğuBatı Amerika’da yapılmaktadır. Ancak bunların çok azı süs maksadıyla
kullanılabilecek kalitededir. Turkuvaz, az miktarda bakır da bulunan, alüminyum fosfatın bir hidratıdır,
Cu Al6 (PO4)4 (OH)8.4H2O. Rengi, az miktardaki bakırdan ileri gelmektedir. Daha düşük kaliteli
mavimsi yeşil turkuvazlarda bir miktar demir vardır.
Turkuvaz mineralinin kristalleri triklinik yapıdadır. Kırılma indisleri 1,61-1,65; özgül ağırlıkları 2,3-
2,8 ve sertlikleri de 5-6 değerleri arasındadır. Nişapur turkuvazları yoğunluklu ve serttir. Özgül ağırlıkları
2,75, sertlikleri de 6 civarındadır. Mısır turkuvazları bunlar kadar güzel renkli olmamakla berâber 2,8’e
yakın bir yoğunluğa sâhiptir.
Orta kaliteden düşük kaliteye kadar olan turkuvazlar gözenekli olup, nem ve deri yağını çekerler.
Ter, cilt yağı ve kozmetikler bunların rengini bozar.
TURNA (Grus grus)
Alm. Kranich (m), Fr. Grue (f), İng. Crane. Familyası: Turnagiller (Gruidae). Yaşadığı yerler:
Bataklık, ovalık, göl ve deniz kıyılarında. Özellikleri: Leyleğe benzer, uzun bacak ve boyunlu göçmen
kuşlar. Sivri gagaları leylekten daha küçüktür. Tohum, böcek, fare ve solucanlarla beslenir. Ömrü: 70
yıl kadar. Çeşitleri: 16 türü vardır. Turna (G.grus), telliturna (A. virgo), cennetturnası veya maviturna
(T.paradisea), taçlıturna (B.pavonina), Amerika turnası veya gülen turna (G.americana), Sibirya beyaz
turnası (G.leucogeranus), Avustralya turnası (G.rubicunda), Japon veya Mançurya turnası
(B.japonensis) meşhurlarıdır.
Turnagiller âilesinden su kenarlarında yaşayan, leyleğe benzer bir kuş. Boyu 140 cm kadardır.
Boyun ve bacakları uzundur. Sivri ve uzun gagası, leyleğin gagasından daha kısadır. Ayak parmakları
perdelidir. Tohum, böcek, balık, sürüngen, solucan ve küçük memelilerle beslenir. Ağaçlarda yuva
yapanı azdır. Renkleri yaşadığı bölgelere göre farklılık arz eder. Beyazdan koyu kahverengiye kadar
değişir. Yurdumuzda Karadeniz bölgesi, Orta ve Doğu Anadolu’nun sulak çayır ve bataklıklarında
rastlanan turna (G.grus) gri renklidir. Kuyruğunda aşağı sarkan süs tüyleri vardır. Toplu hâlde yaşar ve
sonbaharda Kuzey Afrika’ya göç ederler. Değişik ve güçlü sesleri vardır. Soluk boruları uzundur. Bâzı
türlerde soluk borusu, göğüs kemiğinin oyuğu içine girmiştir. Seslerinin gücü bu özellikten gelir.
Eşleşme dönemlerinde eşler birbirlerine ilginç gösteriler yaparlar. İki yumurta yumurtlarlar. Eşler
sırayla kuluçkaya yatarlar. Sürü hâlinde göç ederken çoğu “V” biçiminde uçar ve uçuş esnâsında öterler.
Uçarken baş ve bacaklarını gererler ve güzelliklerinden ve gösterişli uçuşlarından dolayı halk şiir ve
türkülerine konu olmuştur.
Turnalar, çoğunlukla Eski dünyâ kuşları olup ıslak alanlarda barınırlar. Güney Amerika,
Madagaskar, Malaya Takımadaları, Yeni Zelanda ve Polinezya’nın dışında dünyânın her yerinde
rastlanırlar. Amerika turnasının nesli tükenmek üzeredir. Kuzey Amerika’dan Teksas kıyılarına doğru
göçü ilgiyle tâkip edilir.
TURNABALIĞI (Esox lucius)
Alm. Hecht (m), Fr. Brochet (m), İng. Pike. Familyası: Turnabalığıgiller (Esocidae). Yaşadığı
yerler: Kuzey Yarımkürenin göl ve akarsularında. Özellikleri: Uzun vücûdu ufak pullarla kaplıdır. Boyu
40-150 cm kadardır. Yırtıcıdır. Birbirlerini bile yerler. Yumurta ile çoğalır. Ömrü: 100 yıl. Çeşitleri:
Avrupa turnabalığı (E.lucius), İri turnabalığı (E.masquinongy), Kırmızı yüzgeçli turnabalığı
(E.americanus) meşhurlarıdır.
Turnabalığıgiller familyasından avcı bir tatlı su balığı. Tatlı suların köpekbalığı olarak ün salmıştır.
İnce uzun vücudu füzeyi andırır. Çoğunun boyu bir metreden fazladır. İki metre boyunda, 35 kg ağırlıkta
olanlarına da rastlanır. Vücûdu ince sık pullarla örtülüdür. Pulların üzerinde yer yer sarımsı yeşil benekler
bulunur. Ağzı büyük ve keskin dişlidir. Avını yutarken solungaç kapaklarını açar. Çok yırtıcı ve oburdur.
Kendi boyundaki balıklara, ördek ve kazlara da saldırır. Su kurbağası, su sıçanı ve su yılanlarının
amansız düşmanıdır. O kadar vahşîdir ki, kendi yavrularını bile yer. Onun için üreme mevsimlerinde
avlanması serbest olan tek balıktır. Kuyruk yüzgeçi büyük olduğundan hızlı yüzer. Küçük olan sırt ve
anal yüzgeçleri kuyruğa yakındır. Bu özellik, pusuda bekleyen ve avına âni saldıran balıklarda görülür.
Ağzı öne doğru uzamış olup, ördek gagasını andırır. Alt çenesinin ileri doğru çıkıntı yapması tipik
özelliğidir. Zaman zaman diş değiştirir. Sazlıklar arasında pusu kurar. Uzun ömürlüdür. 100 yıldan fazla
yaşayabilir.
Turnabalığıgillerin türleri; Avrupa, Asya ve Amerika’nın tatlı su, göl ve nehirlerinde yaşar. “Esox
lucius”, Avrupa’da yaşayan tek türdür. Yurdumuzda Karadeniz’e dökülen nehir ağızlarında bol rastlanır.
Sunî olarak da yetiştirilir Yumurtalarından havyar yapılır. Eti lezzetlidir.
TURNUSOL (Turnesal)
Alm. Lackmus (n), Fr. Tournesol (m), İng. Turnsole, Litmus. Çözeltilerin asit veya alkaliliğini
belirlemede kullanılan kimyâsal bir madde. Asit çözeltisine turnusol ilâve edildiğinde çözelti kırmızı, baz
çözeltilerine ilâve edildiği zaman ise çözeltinin rengi mavi olur.
Turnusol’un pH olarak dönüm noktası 4,5-8,3 arasındadır. Turnusol çözelti hâlinde kullanıldığı gibi
kâğıda emdirilerek de kullanılır. Bu kâğıda “turnusol kâğıdı” denir. Turnusol kâğıdı pH’sı 7’den büyük
olan çözeltilere batırılırsa kâğıt mavi, pH’sı 7’den küçük (asidik) çözeltilere batırılırsa kâğıt kırmızı renk
alır. Bugün turnusol kâğıdı geçmişe nazaran daha az kullanılmaktadır..
Turnusol kâğıdı yerine bugün çeşitli pH’lara karşılık çeşitli renkler gösteren kâğıtlar kullanılıyor.
Bu renkler kırmızıyla koyu mavi renkler arasında değişmektedir. Bu renklerin herbiri takribi bir pH
göstermektedir.
Turnusol, likenlerden (Roccella, Variolaria) elde edilir. Bu bitkiler alkolle ekstrakte edilir. Ekstrakt,
yâni alkolle çekilen bitki özü hava mevcûdiyetinde amonyak, soda, potasyum karbonatla muâmele edilir.
Ekstraksiyonla elde edilen ilk ürün basit ß-orsinol’dür. Sonra bu bileşik amonyakla okside olur ve
quinone dönüşür.
TURP (Raphanus sativus)
Alm. Rettich (m), Radieschen (n), Fr. Radis (m), İng. Radish. Familyası: Turpgiller (Cruciferoe).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Kültür olarak yetiştirilir.
Sarı çiçekli, kültürü yapılan bir yıllık bitkiler. Birçok çeşitleri kökü veya tohumu için yetiştirilir.
Salata olarak yenen bir sebzedir.ÊBitkinin yenen kısmı da etli olan kazık kökleridir.
Kullanıldığı yerler: Tohumları % 35-50 yağ taşır. Uyarıcı, iştah açıcı, safra söktürücü ve
mikropların üremesini önleyici özelliklere sâhiptir. Eski târihlerde salgın hastalıklara karşı önleyici olarak
turp verildiği bilinmektedir. Kazık kökleri sebze olarak yenir.
Memleketimizde birçok turp çeşidi yetiştirilmektedir.
Karaturp (Raphanus sativus var. niger): Kökleri yumruk büyüklüğünde, üzeri siyahımsı
kabuklu, içi beyaz renklidir. Hardal esansı ve C vitamini ihtivâ eder. Kökleri salata olarak yenir. İştah
açıcı, idrar ve safra söktürücü etkileri vardır.
Kırmızıturp (Raphanus sativus var. radicula): Bu çeşidin kökleri ceviz büyüklüğünde üzeri
parlak kırmızı renklidir. Hardal esansı, C vitamini taşır. Salata olarak yenir. Kuvvet verici, iştah açıcı ve
balgam söktürücüdür.
Yabanîturp (Raphanus raphanistrum): 20-50 cm boylarında, sarı çiçekli, Anadolu’da yabânî
olarak yetişen, tüylü ve otsu bir bitkidir. Kökü ve yaprakları hardal esansı taşır. İştah açıcıdır.
TURŞU
Alm. Mixed Pickles (pl.), Essiggemüse (n), Fr. Légumes (m.pl.) saumurés, İng. Pickles, pickled
vegetables. Bâzı sebze ve meyvelerden yapılan tadı ekşi yiyeceklerin genel adı. Tuzlu su, sirke içine
haşlanmış veya çiğ patlıcan, biber, salatalık, üzüm, armut, kelek (ham karpuz, kavun) domates, lâhana
gibi meyve ve sebzeler konularak yapılır.
İştah açtığı için bilhassa Anadolu’nun köy ve şehirlerinde yüzyıllardır kullanılmaktadır. Sonbaharda
küp küp yapılan turşular, kilerlerin demirbaş malzemesidir. Kehribar sarısı salatalık ve biberler, al al
olmuş domatesler, görünce ağzı sulandıran kelek ve armutlar atalarımızın sofralarından eksik olmayan
yiyeceklerdir. Böbrek, karaciğer ve mîde rahatsıkzlıklarında zararlı olduğu gibi fazlası da hiçbir zaman
tavsiye edilmez. Tabiî sirkeden olmayan asidi bol turşu suları ise her bünye için zararlıdır.
Turşu yapılacak sebze ve meyve önce güzelce yıkanır. Hemen yenecekse fazla olmayacak şekilde
haşlanır. Tuzlu su veya sirkenin içine atılır. Sebze veya meyvenin üzerini örtecek kadar su konur. Üste
çıkmamaları için bir ağırlıkla kapatılır. Kışlık turşu yapıldığında tenekenin ağzı birkaç gün sonra iyice
lehimlenir. Küp ise ağzı hava almayacak şekilde kapanır.
Başlıca turşular; patlıcan, lâhana, biber, salatalık, pancar, domates veya bunlardan birkaçının
karıştırılmasıyla yapılanlardır. Karadeniz kıyılarında sirkesiz tâze fasulye turşusu çok yapılır. Anadolu’da
bâzı yörelerin kendine has özel turşu çeşitleri vardır.
TURUNÇAĞACI (Citrus aurantium)
Alm. Bigarade (f), Fr. Bigaradier (m), İng. Bitter orange. Familyası: Sedefotugiller (Rutaceae).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Akdeniz bölgesi.
1-6 m boylarında, kışın yapraklarını dökmeyen, beyaz renkli çiçekler açan ağaçlar. Yapraklar saplı,
derimsi, sivri uçlu, üst yüzü parlak alt yüzü mat yeşil renklidir. Yaprak sapları kanatlıdır. Çiçekler tek
tek veya birkaçı bir arada toplanmış olup, çiçek durumları teşkil ederler. Meyveleri küre şeklinde, sarımsı
veya hafif yeşilimsi renklerde, 7-15 dilimlidir. Dilimler ekşi, acımsıdır.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin çiçekleri uçucu yağ ihtivâ eder. Turunç esansı elde edilir. Kabukları
da uçucu yağ, vitamin C, pektin, acı maddeler ihtivâ eder. İştah açıcı, lezzet ve koku verici ve safra
söktürücü olarak kullanılır. Aynı zamanda kabukların beyaz renkli olan albedo kısmı çıkarıldıktan sonra
reçel yapımında da kullanılır.
TUTKAL
Alm. Leim (m), Fr. Colle (f), (forte), İng. Glue. Hayvan kemiği ve derisinden yapılan, koyu mor,
kahverengi renk tonunda, suda çözdükten sonra kullanılan jelatinsi bir yapıştırıcı. Umumiyetle granül
şeklinde satışa arz edilir. Kullanılmaya başlanmadan evvel sıcak suda çözülür. Sıcak olarak iki yüzeye
sürülerek sıkıştırılıp suyunun uçması ve kuruması beklenir. Hayvanlardan elde edilen bu tür tutkallardan
balık tutkalı soğuk olarak da kullanılır.
Tutkal hayvanların kemik, deri gibi bol miktarda jelatin türü protein ihtivâ eden kısımlarından
hidroliz yoluyla elde edilir. Tutkal suda çözündüğü vakit sıvı hâle gelir ve sürüldüğü iki yüzeyde
kuruyarak moleküller arası kohezyon kuvvetine benzer bir kuvvetle birbirine yapışır kalır. Tutkaldaki
yapışkanlık özelliği, içinde ihtivâ ettiği suda eriyebilen maddelerdendir. Esasen saf jelatinde yapışma
özelliği yoktur. Tutkal imâl edilirken jelatinden başka maddelerin miktarını arttırmak için birkaç
saflaştırma işleminden geçirilir. Sonuçta kuru granül hâlinde tutkal elde edilmiş olur.
Tutkal, yüzeyi gözenekli malzemelerde oldukça kuvvetli bir yapıştırıcı olarak kullanılır. En çok
tahta, kumaş, kâğıt, tekstil sanâyiinde istifâde edilir. Tutkal tabiri umûmiyetle yapıştırıcı özelliği bulunan
diğer malzemeler için de kullanılır. Bunlar kazein, bitki, tabiî kauçuk ve reçine, sodyum silikat
tutkallarıdır. Kazein tutkalı sütten yapılır ve neme mukavim olduğu için kâğıtçılıkta kullanılır. Çiriş
denilen bitki tutkalı dekstrinden yapılır. Tabiî kauçuk ve reçinelerin uygun çözücülerde
çözündürülmesinden de kâğıt, lâstik, deri sanâyiinde çok kullanılan yapıştırıcılar elde edilir. Sodyum
silikat yapıştırıcı 300°C’ye dayanıklı olması dolayısıyla ampul diplerinde, elektrik su ısıtcı dirençlerinde,
cam ve asbestos birleştirmelerinde kullanılır. Sodyum silikatın ticârî adı cam suyudur.
Tutkal olmayıp yapıştırıcı olarak kullanılan sentetik reçineler (zamk)de vardır. Sentetik
yapıştırıcıların başında fenol, epoksi, poliester, silikon, vinil ve akrilik reçineler gelir. Yapıştırıcı olarak
kullanılan maddeler kullanma yerleri dikkate alınarak seçilir. Yapışmanın mükemmel olması
birleştirilecek yüzeylerin temizliği, yapıştırıcı seçimi, sürülen miktarın kalınlığı, hararet ve nemle
doğrudan ilgilidir.
Tutkallı basma: Kumaş boyamada desenli bölgelere boyayı emmeye mâni olacak bir işlemin
uygulandığı çeşitli yöntemlere denir. Önce tek renkte boyanan kumaşta desen elde etmek istenen
yerlere bir boya macunu sürülür. Kumaş ikinci bir boyaya daldırıldığında yalnızca macunlu olmayan
yerler boyanır. Batik ve bağlamalı boyama tutkallı basma örnekleridir.
TUTUKLAMA
(Bkz. Tevkif)
TUVALU
DEVLETİN ADI Tuvalu
BAŞŞEHRİ Fongafale
NÜFÛSU 9.300
YÜZÖLÇÜMÜ 24 km2
RESMÎ DİLİ İngilizce
DÎNİ Hıristiyanlık
PARA BİRİMİ Tuvalu doları
Büyük Okyanus’un batısında dokuz adadan meydana gelen bir ülke. Avustralya’nın 4000 km kuzey
doğusunda yer alır.
Târihi
Tuvalu Adalarına 1325’te ilk yerleşenlerin Polinezyalılar olduğu tahmin edilmektedir. Adalar
Avrupalılar tarafından ilk olarak 16. asırda keşfedilmiştir. İspanyol kâşif Alvaro de Mendana de Neira;
1568’de Nuiyi, 1595’te ise Niulakita adalarını gördü. Bölgeyi 1819’da ziyâret eden Arent de Peyster,
adalara Ellice Adaları ismini verdi. 1865’te adalarda, Londra Misyoner Derneği, bir misyoner derneği
kurarak ada halkına Hıristiyanlığı kabul ettirdi. Bir süre sonra ABD bölgede hak iddia ettiyse de, İngilizler
1892’de Gilbert Adalarında himâye yönetimi kurdu. Adalar 1916’da Gilbert Ellice Adaları Kolonisi ismini
aldı. İkinci Dünyâ Savaşı sırasında Gilbert Adaları Japonlar, Ellice adaları da ABD tarafından işgal edildi.
Tuvalular 1967’de yönetimde temsil hakkını kazandılar. 1976’da yapılan halk oylamasıyla Tuvalu,
Gilbert Adalarından ayrıldı. 1977 de temsilciler genel meclisi için genel seçimler yapıldı ve 1 Ekim
1989’da İngiliz Milletler Topluluğuna bağlı olarak bağımsız bir devlet oldu. ABD 1979’da Tuvalu ile bir
anlaşma imzâlayarak İkinci Dünyâ Harbinde yaptığı üsleri kullanma şartıyla adalar üzerindeki hak
iddialarından vazgeçti. Bağımsızlıktan sonra ilk parlamento seçimleri 1981’de yapıldı.
Fizikî Yapı
Tuvalu, dokuz adadan meydana gelir. Nanumango, Niwtao, Vaitupu ve Niulakita adaları, mercan
resifleri olup öbür adalar ise atollerden meydana gelmiştir. En büyük ada olan Vaitupu ortalama 3 km2,
en küçük ada olan Niulakita ise 0,5 km2dir. Adalarda yükseklik 6 metreyi geçmez.
İklim ve Bitki Örtüsü
Gündüzleri adalarda ılık bir iklim olur. Nem oranı yüksektir. Sıcaklık 27 derece ile 29 derece
arasında değişir. Güneydoğudan esen alize rüzgârları havayı serinletir. Yıllık yağış miktarı ortalama
olarak kuzeyde 2500 mm güneyde ise 3200 mm’dir. Yağışlar genelde sağnak şeklinde olur.
Adaların toprakları verimsiz olduğu için 30-35 bitki türü yaşar. Vidağacı, eğreltiotu, Hindistancevizi
ve çeşitli çayır bitkileri en çok yetişen türlerdir. Adalarda yabâni hayvan ve kuş çeşitleri azdır. Denizlerde
çok çeşitli balık türleri yaşar. Tatlı su problemi olduğundan halk genelde içme suyu yerine hindistancevizi
sütü kullanır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Adaların toplam nüfusu 9300’dür. Bu nüfûsun % 90’ından fazlasını Polinezyalılar meydana getirir.
Nui Adasında yaşayanların büyük kısmı ise Mikronezyalılardır. Avrupalı ve diğer ülkelere âit yabancıların
sayısı çok azdır. Adaların büyük kısmında Tuvaluca konuşulur. Sâdece Nui adasında Kiribati lehçesi
konuşulur. Resmî dil İngilizce olup, yaygın olarak kullanılır. Halkın büyük kesimi şehirlerde yaşar.
Şehirleşme oranının en yüksek olduğu ada ticâret ve yönetim merkezi olan Fanafuti Adasıdır.
Siyâsî Hayat
Tuvalu 1978’de kabul edilen anayasaya göre meşruti monarşiyle yönetilir ve İngiliz Millerler
Topluluğuna üye bağımsız bir devlettir. İngiliz Kraliçesini bir vâli temsil eder. Parlamento tek meclis
olup, 12 üyesi dört senede bir seçilir. Hükümet üyeleri genel vâli tarafından başbakanın tavsiyeleri
doğrultusunda parlamento üyelerinden seçilir.
Ekonomi
Tuvalu’nun ekonomisi balıkçılık ve tarıma dayalıdır. Toprak genelde verimsizdir. Başlıca tarım
ürünleri gölevez, muz, şekerpancarı, ekmekağacı ve papav’dır. Hindistancevizi ve vidağacı kendiliğinden
yetişir. Adaların tek ticârî tarım ürünü bir kooperatif tarafından satılan kopra bitkisidir.
Ulaşım: Adalardan meydana gelen ülkede ulaşım tamâmen deniz yoluyla sağlanır. 8 kilometrelik
bir karayoluna sâhiptir. Uluslararası uçakların inip kalktığı bir havaalanı da mevcuttur.
TUYUK
(Bkz. Nazım Şekilleri)
TUZ
Alm. Sabz (n), Fr. Sel (m), İng. Salt. Kimyâda, bir asitle bir bazın tepkimeye girmesi neticesinde
meydana gelen madde. Tuz bazdaki artı yüklü iyonla asitteki eksi yüklü iyondan meydana gelir. Asitle
baz arasındaki tepkime nötrleşme tepkimesi olup bu esnâda tuz ve su ortaya çıkar. Erimiş tuz veya
çözelti hâlindeki tuzların çoğu eksi ile artı yüklü iyonlarına ayrışır ve elektriği iletir. Tuz adı ayrıca sofra
tuzu veya sodyum klorür (NaCl) için de kullanılır.
Tuz çeşitleri: Tuzları çeşitli şekilde sınıflandırmak mümkündür. Sınıflandırmanın birisi tuzun
bünyesinde OH- veya H+ iyonunun olup olmayışına bağlı olandır. Bu sınıflandırmada tuzlar normal,
asidik ve bazik tuzlar şeklinde sınıflandırılır. Normal tuz; tam nötralleşme ürünü olup, meydana getirici
asit ve baz kuvvet olarak birbirine denktir. NaCl, NH4Cl, Na2SO4, Na2CO3, Na3 PO4 ve Ca3(PO4)2
birer normal tuzdur.
Asidik tuzlar, tuzun bünyesinde bir veya daha çok proton vardır. Suda çözündükleri zaman
bünyelerindeki protonu vererek ortamı asidik yapar. NaH CO3, NaH2PO4, Na2H PO4 ve NaHSO4 birer
asidik tuzdur.
Bazik tuzlar, bünyelerinde en az bir OH iyonu bulunduran tuzlardır. Suda çözündükleri zaman
ortamı bazik yaparlar. Pb (OH)Cl, Sn(OH)Cl ve Al(OH)2Cl’de olduğu gibi. Diğer sınıflandırma metodunda
ise, basit, çift ve kompleks tuzlar şeklinde sınıflandırılır. NaCl, NaHCO3 ve Pb (OH)Cl gibi tuzlar basit
tuzlardır.
Çift tuzlar iki basit tuzdan meydana gelen tuzlardır. Bunlar suda çözündükleri zaman kendilerini
meydana getiren iyonlara ayrışır. Şaplar da çift tuzlar sınıfına girer. Na Al(SO4)2 ve NH4Cr(SO4)2 birer
çift tuzdur. Kompleks tuzlar, asit kökü aynı olan iki basit tuzun kompleks kök vererek meydana getirdiği
tuzlardır.
K4Fe(CN)6, K3Fe(CN)6, birer kompleks tuzdur. Bunlar suda çözündükleri zaman kendini meydana
getiren tuzların iyonlarına ayrışmazlar.
Tuzlar, önce metalin ismi, sonra asidin kökü söylenerek adlandırılır. Na2SO4= sodyum sülfat, KCl=
potasyum klorür, KHCO3= potasyum hidrojen karbonat (potasyum bikarbonat) gibi.
Bâzı tuzlar, kuvvetli asit ve zayıf bazdan veya kuvvetli baz ve zayıf asitten meydana gelmiştir. Bu
tuzlar suda çözündükleri zaman hidrolize uğrarlar ve çözeltiyi asidik veya bazik yaparlar.
Na2CO3+2HOH <――> 2 Na+ + 2OH- + H2CO3
Bu hidroliz olayından dolayı ortam bazik olur.
NH4Cl+HOH <――> NH4OH + H++Cl
Bu hidroliz denklemiyse yukardakinin tersidir. Yâni çözelti asidik olur.
Tuzların elde edilişi:
1) Asit ve bazların nötralleşmesinden elde edilirler:
Baz + Asit ――> Tuz + Su
2) Metallere asit tesir ettirmekle elde edilirler:
Metal + Asit ――> Tuz + H2
3) Elementlerinden elde edilebilirler:
Metal + Halojen ――> Tuz
TUZ (Yemek tuzu)
Alm. Salz (n), Fr. Sel (m), İng. Salt. Kimyâda sodyum klorür (NaCl) ismiyle bilinen beyaz
kristalize bir bileşik. İnsan da dâhil olmak üzere bütün canlıların besin kaynaklarından olan tuz, ticârî
bakımdan da önemli bir maddedir. Dünyânın her yerinde rastlanabilen sofra tuzu târih boyunca önemli
bir ihtiyaç ve ticâret maddesi olmuştur.
Özellikleri: Saf sofra tuzunun erime noktası 801°C olup, erime esnâsında bozunma olmaz.
1440°C’de buhar hâline geçer. 100 g suda 0°C’de 35,7 g ve 100°C’deyse 39,8 g tuz çözünür ki, bu da
sofra tuzunun çözünürlüğünün sıcaklıkla pek değişmediğini gösterir. % 23,31’lik sodyum klorür çözeltisi
-21,11°C’de donar. Saf halde renksiz olup, kübik sistemde kristallenir. Bir tuz kristali kırıldığı zaman
konkoidal yapı gösterir.
Bulunuşu: Sofra tuzu tabiatta, denizlerde çözünmüş halde, kayatuzu şeklinde ve kurumuş iç
denizlerin yataklarında bulunur. Henüz kurumamış tuz gölleri mevcuttur. Memleketimizin İç Anadolu
bölgesinde bulunan Tuz Gölü, Lût Gölü ve Amerika’daki bâzı göller bu tür göllerdendir.
Tuz elde etme metodları: Tuz üretimi bütün mineral çıkarma metotları arasında hemen hemen
en basit ve kolay olanıdır. Tuz elde etme metodlarının başında tuzla denilen göletlerde tuzlu deniz
sularının buharlaştırılması metodu gelir. Bu metod daha ziyâde kurak ve sıcak bölgelerde kullanılır. Çok
kullanılan bu metodla elde edilen tuzlarda ticârî maksatlar için istenmeyen safsızlıklar vardır. Yeni elde
edilmiş bu tür tuzlarda, tuz seven bâzı mikroorganizmalar bulunur. Bu mikroorganizmalar ara sıra
konservecilikte bâzı yiyecek maddelerinin bozulmasına sebep olur.
Kayatuzundan da tuz elde edilir. Kayatuzu, tuzun mühim kaynaklarından biri olup, ihtivâ ettiği
maddelere bağlı olarak saydam veya yarısaydam grimsi, beyaz, turuncu, sarı, pembe ve kahverengi
olabilir. Eğer kayatuzu temizse, yer altına galeriler açarak parçalar hâlinde çıkarılır. Aksi halde sondajlar
vurularak sıcak su gönderilir ve suda çözünen tuzlar bulamaç hâlinde dışarı alınır. Kristallendirmek için
tava veya vakum usûlüne başvurulur.
Tava usûlü: Tuzlu su evvelâ, bir tahta kapta dinlendirilir ve magnezyum sülfatı çöktürmek için az
miktarda kireç katılır. Sonra tava adı verilen buharlaştırma kabına gönderilir. Bu kabın alanı 80-100 m2
olup, ocağın sıcak gazlarıyla ısıtılır. Burada önce mağnezyum sülfat çöker ve alınır, sonra çöken tuz
alınır. Alınan tuz tava üstündeki tahta davlumbaza serilir. Suyu tekrar tava içine akarken tuz da kurur.
100 m2lik bir tavada 75°C’de 1200 kg kaba tuz, 80°C’de 3000 kg orta ürün ve 95°C’de 700 kg ince tuz
elde edilir.
Vakum usûlü: Tava usûlünün yerini alan bir metoddur. Tuzlu suyun suyu vakum pompaları
yardımıyla buharlaştırılır.
Türkiye’de tuzlalar: Memleketimizde denizden, göllerden ve kaya tuzlarından tuz elde
edilmektedir. Hacıbektaş, Tepsidelik, Sarıkaya, Olti, Kağızman, Kulp ve Sekili tuzlalarında kaya
tuzundan tuz elde edilmektedir. Bu yerlerden elde edilen tuzlar çeşitli maddeler ihtivâ etmektedir. Bir
misâl olarak Hacıbektaş’ta elde edilen tuzun analizinde % 0,53 suda çözünmeyen maddeler, % 1,65
kalsiyum sulfat, % 98,12 sodyum klorür bulunmuştur.
Yurdumuzdaki Koçhisar, Karapınar ve Palas göllerinden de tuz elde edilmektedir. Koçhisar Gölünde
bulunan Tavşan Tuzlasından 30.000 ton tuz elde edildiği halde, İzmir Çamaltı Tuzlasından 150.000 ton
tuz elde edilmektedir. Çamaltı dışında denizden tuz elde edilen yerler, Pendik, (İstanbul), Tekkegöl
(Edirne) ve Akçedeniz’dir (Adana).
Bugün memleketimizde üretilen kaliteli sofra tuzunun analizinde, % 0,24 nem, % 0,003 suda
çözünmeyenler, % 0,007 Ca, % 60,52 klor ve eser miktarda Mg bulunmuştur.
1953’te dünyâ tuz üretimi 50 milyon tondu. Aynı seneler Türkiye’nin üretimi 150 bin ton dolayında
hesaplanmış ve üretim 250.000 ton civârında tutulmuştur. Mâden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü
(MTA) verilerine göre Türkiye’deki başlıca kayatuzu yataklarında tespit edilen toplam rezerv miktarı 867
milyon ton seviyesindedir. Türkiye’de ortalama senelik tuz talebi bir buçuk ton civârındadır. Ayrıca
sanâyide kullanılmak üzere değişik bileşimli bir miktar tuza da ihtiyaç duyulur. Yıldan yıla tuz üretimi
değişmekle berâber son yıllarda iki milyon ton civârında tuz üretilmektedir.
Tekel, rafine ve sofralık tuz üretimi yapmamaktadır. Bu tür tuz talebi özel sektör tarafından
karşılanmaktadır.
Türkiye’nin saf sodyum klorür, deniz tuzu ve rafine tuz olarak toplam tuz ihrâcâtı yaklaşık 20.000
ton; saf sodyum klorür ve deniz tuzu olarak toplam ithâlâtı da 500 ton civârındadır.
Tuz giderme: Başta deniz suyu olmak üzere tuzlu suların tuzunun giderilmesi işlemidir.
Dünyâdaki suların % 97,2’si denizlerdedir. Artık tâze su kaynaklarının yetmemesi sebebiyle günlük
kullanımda veya sanâyide deniz sularından faydalanma ihtiyacı doğmuştur. Bu da deniz suyundan tuz
gidermek sûretiyle tâze su elde etme yolunu açmıştır.
Sanâyide kullanmak amacıyla su üreten ilk büyük damıtma tesisi 1930’da Hollanda Antilleri’ndeki
Aruba’da kurulmuştur. Damıtma en yaygın tuz giderme metodudur. Bu işlemde çok tesirli veya âni
tesirli buharlaştırıcılar kullanılır.
Tâze su üretiminde kullanılan metotlardan biri de zarlı metoddur. Bu metodda tuzluluk oranı
nispeten düşük olan kara suları arıtılır. Yarıgeçirgen bir zardan geçirilen tuzlu suyun suyu zarı geçerken
derişikleşen mineral tuzları arkada kalır.
Elektrodiyaliz metodunda ise çözünmüş tuzların artı ve eksi yüklü iyonlarının ayrı ayrı zarlı
filtrelerden geçmesi maksadıyla voltaj uygulanır ve tâze su iki filtre arasında kalır.
Bugün dünyâda yaklaşık 1500 kadar tuz giderme tesisi kuruludur. Çoğunda damıtma metodu
uygulanır. Tesislerin 300 kadarı Ortadoğu ülkelerinde kurulmuştur.
TUZ GÖLÜ
Türkiye’nin ikinci büyük gölü. Tektonik bir çöküntü sahası içinde bir çanak şeklinde olan göl
Ankara, Konya, Aksaray illerinin birleştiği sınır üzerindedir. Göl kuzeyde dar bir körfez şeklinde olup,
güneye doğru genişlemektedir. En geniş yerinde kıyılar arasındaki mesâfe 48 km, güney kuzey uzunluğu
80 km, yüzölçümü 1620 km2dir. Göl denizden 905 m yükseklikte olup, derinliği çok azdır. Çok yerde
60-100 cm olan derinlik en fazla iki metreye ulaşmaktadır.
Yağış alanı 11.900 km2 olan Tuz Gölünün dışarıya doğru akıntısı yoktur ve bir kapalı havza
gölüdür. Yağış alanı geniş olmasına rağmen gölü besleyen dereler küçük ve yazın ekserisi kuru
durumdadır. Bunların Beçeneközü Deresi, İnsuyu ile Melendiz Deresi en önemlileridir. Beslenmenin
azlığı ve bilhassa yazın sıcak aylarındaki buharlaşmanın fazlalığından göl yazın iyice küçülür. Yaz
sonlarına doğru göl sahasının büyük bir kısmı kalınlığı 30 cm’ye kadar varan tuz tabakasıyla örtülü kalır.
Koçhisar Gölü de denen Tuz Gölü, dünyânın çok tuzlu göllerinin başında gelir. Tuzluluk nispeti
bilhassa yaz aylarının sonunda binde 329’a kadar çıkar. Kimyevî bileşim îtibâriyle mutfak tuzu
karekterinde bir tuzluluk hâkimdir. Göldeki tuz birikmesinin sebeplerinden çevrede jips ve tuz
tabakalarının bulunması ve gölün tabanından tuzlu sular gelmesi gösterilebilir. Gölden, Tekel İdâresi
tarafından senelik ortalama 100-200 ton tuz elde edilir. Tekelin tuzlaları olan Başkan, Tosun, Yavsan ve
Kaldırım’dan saf kristal hâlinde iyi cins tuz üretilir. Ayrıca gölün güney kıyılarında bulunan sazlıklardan
çok miktarda hasırotu elde edilir. Bununla İç Anadolu köy ve kasabalarının ihtiyaçları karşılanır.
Gölün en dar yerinde Sultan Dördüncü Murâd Han (1623-1640) zamânında 1639’da yapılmış iki
kıyıyı birbirine bağlayan kaldırım şeklinde bir geçit vardır. Günümüzde de bu geçitten istifâde
edilmektedir.
TUZ RUHU
(Bkz. Hidroklorik Asit)
TÜBERKÜLOZ