40 cm, vidiconun boyu 20 cm iken yan iletken görüntü sensörlü kamera elektron hüzmesi, yüksek voltaj
ve tüp gerektirmediği için çok ufak, 1,9 x 1,22 genişliğinde minik bir parçadan ibârettir. Bu tür
kameralara CCD (Charge-Cupled, Device) de denir.
Türkiye’de televizyonla ilgili çalışmalar 1965’te başladı. İstanbul Teknik Üniversitesinde küçük bir
deneme istasyonu kurularak sınırlı bir alana yayın yapılmıştır. 1968’de Ankara Televizyonu siyah-beyaz
ilk deneme yayınlarına başlamıştır. 1971’de İstanbul’da Çamlıca’daki televizyon istasyonu devreye
girmiş olup, Ankara’daki programları aktarmıştır. Türkiye çapındaki yayınlar 1972’den sonra olmuştur.
Renkli televizyonun ülkemizde yaygın hâle gelmesi 1985 yılında olmuştur.
Türkiye’de Radyo ve Televizyon yayıncılığı 1990 yılına kadar sâdece TRT tarafından yürütüldü.
1990 yılı başlarında Avrupa’da kiralanan uydular aracılığıyla Türkiye üzerine yayın yapan özel
televizyonlar kuruldu.Kısa zamanda yurt çapında izlenmeye başladı. Bu arada Temmuz 1993’te Radyo
ve Televizyon yayıncılığındaki devlet tekeli kaldırıldı. Hâlen (1994-Mart) TGRT, Flaş, Kanal 6, HBB, ATV,
SHOW TV, İnter Star, Samanyolu TV’leri ile TRT’nin 6 kanalı yayın yapmaktadır.
TV kamerası: Resmin video sinyâli TV kamerasında başlar. Resim veya manzaradan gelen ışıklar
kamera tüpünde elektrik sinyali şekline çevrilir. Işıklar evvela mercekten geçerek fotoelektrik görüntü
perdesi üzerine düşer. Fotoelektrik perde diğer taraftan elektron hüzmesiyle taranır. Perdedeki ışık
görüntüsünün koyuluk ve açıklığına göre fotoelektrik madde direnci değiştiğinden elektron akışı da farklı
olur. Bu farklı elektron akışı ise elektrik sinyalinin doğmasına sebep olur.
Elektron hüzmesi, kamera tüpü içindeki elektron tabancasıyla üretilir. Elektron tabancası ısınınca
elektron yayan katod ve ısıtıcı elemandan meydana gelmiştir. Çıkan elektron hüzmesine tüp içindeki
hızlandırıcı ve yatay dikey yöndeki yönlendirici bobinlerle kumanda edilir. Renkli televizyon
kameralarında ışık kamera tüpüne girmeden önce akromatik, dikromatik aynalardan yansıtılarak
renklerine ayrılır. Akromatik ayna bütün renkleri yansıtır. Dikromatik ayna bir rengi geçiren diğer
renkleri yansıtan özellikte özel bir maddeyle kaplanmıştır. Beyaz ışık üç ayrı dikromatik ayna grubunda
kırmızı, yeşil ve mavi renklerine ayrıldıktan sonra kamera tüpüne girer.
TV alıcısı: Televizyon alıcısındaki tüp ekran iç yüzeyi floresant maddeyle kaplı olup, elektron
hüzme taraması işleminde elektronların çarpmasıyla ışık saçar. Sinyal şiddetine göre elektron çarpma
miktarı fazlalaşacağı için parlaklık fazla olur. Sinyal şiddeti azaldıkça parlaklık azalır. Sinyâl sıfırsa hiç
parlaklık olmayacağı için görüntü siyahtır. Renkli televizyondaysa floresant madde üç ayrı renkte ışık
yayacak özellikte olup, gelen renk sinyalinin cinsine göre ilgili rengi açığa çıkarır. Noktalar hâlinde çeşitli
tonlardaki renklerin birleşmesinden görüntü kompozisyonu ortaya çıkar. Bu tüpe kineskop veya kısaca
CRT denir. Kineskop, video sinyali resim haline çevirir. Renkli TV alıcısındaki tüp, noktalar hâlinde
fosforesantı, kırmızı, mavi ve yeşil ışık yansıtan madde ihtivâ ettiği için resim renkli olarak ekranda
görülür. TV alıcı tüpünde bulunan üç elektron hüzme vericisi fosforesant maddede de kırmızı, mavi ve
yeşil renkleri açığa çıkaracak frekansta elektron atışı yapar. TV’deki diğer renkler üç ana rengin
karışımıdır. Renk sinyali ihtiva eden video sinyaline Y-sinyali de denir.
Tarama ve senkronize: Televizyonda sinema tekniğindeki gibi gözün fark edemiyeceği hızda poz
değişimine ilâve olarak, her poz ayrıca 625 çizgiyle noktalar hâlinde tek tek taranır. Göz önünden
sâniyede 25 poz geçtiği için her görüntü 25x625= 15.625 çizgiyle meydana gelir. Elektron hüzmesiyle
tarama üst sol köşeden sağa doğru olmak üzere aşağı doğru gider ve sağ alt köşede hüzme tekrar sol
üst köşeye döner. Elektron hüzmesinin sol üst köşeden başlayarak sağ alt köşeye ulaşma süresi 1:50
sâniyedir. Amerikan TV sisteminde bu süre 1:60 sâniyedir.
Televizyonun kullanıldığı sahalar: Televizyonun kitle haberleşmesi yanısıra eğitim, endüstri,
tıp, trafik kontrolu, telefon, video kayıt, bilgisayar ve faksimile konularında kullanma alanları vardır.
Dünyâ yörüngesine oturtulan TV muhâbere uydularıyla görüntüler ânında dünyânın bir ucundan diğer
ucuna ulaştırılmaktadır. 1963 senesinde Amerikan Cumhurbaşkanının uğradığı suikast 750 milyon kişi
tarafından TV aracılığı ile görülmüş, 1969 senesinde N. Armstrong’un Ay’a ilk adım atışı dünyânın birçok
köşesinde aynı anda TV’den seyredilmiştir.
Televizyonun fayda ve zararları: Televizyon kullanma maksadına göre faydalı veya zararlı olur.
İyi hazırlanmış TV programlarının eğitim, tıp, endüstri konularında faydaları çok fazla olur. İnsanlar
öğrenirken görme ve işitme organlarını çok iyi kullanırlar. Öğrenme işleminin % 90’ı gözle, % 8’i ise
kulakla olur. Geriye kalan % 2’siyse koku, dokunma tat ve altıncı hislerle olur. Öğrenmede bu kadar
mühim görevi olan televizyonun millî, kültürel, dînî ve diğer hususlarda önemi büyüktür. Bu bakımdan
TV programlarının milletlerin kültür, din ve millî gerçeklerine uygun hazırlanması lazımdır.
Televizyonun eğitim ve propaganda alanlarında en güçlü yayın organları arasında yer aldığı
bilinmektedir. Televizyonun gücünü sosyolojik açıdan ölçmek için çeşitli araştırmalar yapılmış, bu yayın
organının etkisinin radyo, sinema ve basının birleşik etkisinden daha üstün olduğu sonucuna varılmıştır.
Devamlı ve çok uzun süreler TV seyretmek insanda aşağıda ele alınacak olan bozuklukları
meydana getirir:
a) Devamlı TV seyreden kimseler pasif, hareketsiz ve hattâ mutsuz olabilirler.
b) Devamlı TV seyreden âile üyelerinin ve birbirleriyle dost olan kimselerin arasındaki alâkalar
önemini kaybedebilir. İnsanlar arasındaki sohbetin, konuşarak anlaşmanın, okumanın ve birbirlerini
sevmenin değeri zayıflayabilir.
c) Devamlı TV seyri, insanların yapması gereken pekçok işin ihmâl edilmesine ve unutulmasına
yol açabilir.
Özellikle çocukların ve gençlerin derslerini ve uykularını TV yüzünden ihmâl ettikleri inkâr
edilemez. Bu pekçok âilenin derdidir.
Çeşitli programlar yıpratıcı etkiler yapabilir ve insanların macera hevesini kamçılayarak onları
istenmeyen davranışlara itebilir. Bu noktalara daha başkalarını da eklemek mümkündür.
TELGRAF
Alm. Telegraph (m), Fr. Télégraphe (m), İng. Telegraph. Çeşitli kodlar kullanılmak sûretiyle
mesâfeler arasında elektrik sinyâlleriyle yazılı bilgi gönderilmesini sağlayan bir cihaz. Modern telgraf
sistemlerine benzer ilk çalışmalar 1794 senesinde Fransa’da Claude Choppe tarafından yapılmıştır.
Amerikalı ressam Morse ve arkadaşı Chamberlain 1837’de bir pil, elle kullanılan bir anahtar,
mâdenî tel ve elektromekanik bir röle kullanmak sûretiyle ilk elektrikli telgraf cihazını gerçekleştirdiler.
Ancak Morse bu buluşunu pekçok Avrupalı hükûmetlere teklif etmişse de bir ilgi göremedi. Bunun
üzerine Chamberlain âleti yanına alarak İstanbul’a geldi. Yalnız âlet henüz kusursuz bir hâlde değildi.
Yapılan denemelerin kesin bir başarıyla sonuçlanmadığını görünce âleti alıp, hatâlarını gidermek üzere
Viyana’ya gitti. Yolda, bindiği geminin Tuna’da batması üzerine bu çalışması yarıda kaldı.
Abdülmecîd Han ise bu buluşun gelişmesini dikkatle tâkibe devam etti. Nitekim pâdişâhın bu ilgisini
bilen ve İstanbul’da jeoloji araştırmaları yapan Amerikalı bilim adamı Lawrence Smith Morse’dan bu
âletin bir örneğini getirtti. Pâdişâh ve devlet adamları önünde başarılı bir deneme yaptı. Abdülmecîd
Han kendisine Morse’a verilmek üzere kendi imzâsını taşıyan bir ihtira berâtı ile murassa bir nişan verdi.
Bu konuda Morse:
“Sultan Abdülmecîd, bu nişanı ve tebrikiyle keşfimin değerini anlayan Avrupalı ilk büyük insan
olmuştur.” demiştir. (Bkz. Morse)
Osmanlı ülkesi içerisinde çekilmesine başlanan ilk telgraf hattı, Sivastopol yakınındaki
Balaklava’dan Varna’ya, oradan da İstanbul’a uzatılan deniz hattıdır. Telgraf hatları kısa zamanda bütün
Osmanlı İmparatorluğunda tesis edildi. İlk hattın açılmasından 15 yıl sonra, 1870’te imparatorluktaki
telgraf hatlarının uzunluğu 36.059, 1875’te 37.643 kilometreyi buldu. Bu târihte Osmanlı ülkesi telgraf
hatlarının uzunluğu bakımından dünyâ devletleri arasında beşinci geliyordu.
Osmanlı Devletinde ilk telgraf müdürü 29 Mart 1855’te tâyin edilen Billurîzâde Mehmed Beydir.
Önceleri sadârete bağlı olan müdürlük 1870’te Posta Nezâretiyle birleşti ve Posta ve Telgraf Nezâreti
adı altında Dâhiliye Nezâretine bağlandı. Bu târihte Osmanlı Devleti sınırları içinde 143’ü Rumeli’de
olmak üzere 301 telgrafhâne bulunmaktaydı. Başlangıçta hemen tamâmı ülke dışından getirtilen
telgrafçılar yerine kendi insanını yetiştirmek gâyesiyle 1861’de İstanbul’da Gülhâne Parkı karşısında ilk
telgraf okulu açıldı. Buradan mezun olanların bir kısmı idârenin ileri safhadaki mühendis ihtiyacını
sağlamak maksadıyle Avrupa’ya gönderildi. Bunlar sonra elektrik mühendisi olarak önemli hizmetler
yapmışlardır.
Telgraf sistemi 1874’te Emile Bandot tarafından modern teleks makinelerine benzer duruma
getirildi. Telgraf mesaj alıp verme merkezlerinin gelişmesi 1930’lardan sonra olmuştur. Şerit kullanan
tam otomatik mesaj alıp verme merkezleri 1950’lerde kullanılmaya başlamıştır. 1960’lardan sonra tek
hat üzerinden birçok frekansla yayın yapan elektromanyetik kromportör (multiplex) telgraf sistemleri
gelişince telgraf, teleks ve faksimile gibi çok ileri yazı ve resim gönderme alma sistemleri hâline dönüştü
(Bkz. Teleks, Faksimile). Telgraf sistemleri, telefon sistemleriyle ortak fakat ayrılmış belli frekans
bandlarında yüksek frekans radyolink düzen içerisinde çalışmaktadır. Telgraf trafiği de telefon sinyâlleri
gibi yüksek frekanslı radyo dalgaları şeklinde koaks, fiber optik kablolardan veya antenden antene
havadan ve uydular aracılığıyla yapılır. (Bkz. Telefon)
Telgraf hizmetleri: En iyi bilinen telgraf hizmeti telegramdır. Telegramlar mesajları bir ülke içinde
bir noktadan diğerine iletirler. Mesaj ya mahallî telgraf bürosuna verilir veya telefonla bu ofise dikte
ettirilir. Bu mesaj gideceği yere teledaktilo kullanan operatör vasıtasıyla gönderilir. Mesajı alan
istasyonda mesaj kâğıt üzerine basılır ve elden, gideceği şahsa verilir.
Milletlerarası telgraf olan kablo graflar genellikle bir denizaltı kablosuyla gönderilirler. Mesaj bir
telgraf bürosuna verilir ve telgraf da olduğu gibi adrese gönderilir. Bunlar mahallî telgraf bürolarına
normal yolla verilirler, sonra gemiyle haberleşme hâlinde olan radyo-telgraf istasyonuna gönderilirler.
Teledaktilo büroları alıcının bürosuyla diğer bir yer arasında direk bağlantı kurarlar. Herhangi bir
teledaktilo operatörü makinasını umumî telefon çalışmalarında olduğu gibi birtakım işlemden sonra
istenen teledaktiloya bağlar. Mesajı daktiloya benzer bir âlet üzerine yazar, bu mesaj ânında alıcı
teledaktilo tarafından basılır. ABD’de teledaktilo çalışmaları TWX sistemi olarak bilinirken Avrupa’da
bunun yerini teleks alır.
Özel hat hizmetleri: Büyük organizasyonlar kendi büroları arasında özel telgraf hatları kurmayı
plânlar ve bunu yaparlar. Basının, petrol şirketlerinin ve diğer endüstri organizasyonlarının, askerî
birliklerin ve hükümet acentalarının çok miktarda özel kablo ve hatları vardır. Genellikle telgraf hatları,
telgraf şirketi tarafından çekilir ve sonra sâhibine teslim edilir.
Telgraf makinesi nasıl çalışır: Şimdi en fazla kullanılan telgraf makinesi teledaktilolardır. Bu hem
alma hem de verme işlemlerinde kullanılır. Bir mesaj göndermek için operatör bunu basit olarak daktilo
eder. Operatör her tuşa basışında beş uzun demir kendilerini beşinci bölüm Murray Kod’una ayarlayarak
lâzım olan harfi meydana getirirler. Boşluklar için gene lüzumlu demir çubuklar kullanılır. İşâretler için
çubuklar sola geçer ve boşluk çubuklarının arkasından çıkar. Bu çıkıntı meydana getiren çubuklar, hat
üzerinde akım gönderen elektrik düğmelerini kapar. Alıcı teledaktiloda her işâretin alımı bir
elektromıknatısın beş çubuktan birine basmasına ve böylece belirli bir harfi gösteren beşinci bölüm kod
kombinasyonunu meydana getirmesine sebep olur. İşâretler için basılı çubuklar, boşluklar için hareket
ettirilmemiş çubuklar, döner şekilde olan harf kafalarını belirli harf gelince durdurur. Sonra harfin
arkasına çekiçle vurulur ve harf kâğıda basılır.
Bir teledaktilo operatörü devamlı daktilo yazamayacağı için pahalı olan telgraf hattını devamlı
kullanamaz. Bu hattın devamlı kullanılabilmesi şeride alınan mesajın gönderilmesiyle mümkün olabilir.
Bunun için yazılı mesaj ilk önce şerit üzerine kaydedilir, daha sonra şerit makineye takılarak mesaj alıcı
merkeze gönderilir. Mesaj kapayıp açan merkezlerde gelen sinyâller mesajı kâğıt şeride basan
reperforatorü işletirler. Kapayıp açma merkezlerinde aynı zamanda, mesaj yazılı hâle çevrilir.
Elektronik olarak kontrol edilen kapayıp açma merkezlerinde mesajlar manyetik hâfıza devreleri
üzerinde depolanır ve lüzumlu hat boşalınca buradan okunarak, operatöre lüzum görülmeden, diğer
intikâl merkezlerine gönderilir.
TELHİS
Osmanlı Devletinde sadrâzamların bir konu hakkında pâdişâha bilgi vermek ve nasıl davranacağı
husûsunda ondan emir almak için yazdığı kısa yazı. Arapça bir kelime olan telhis uzun yazıyı kısaltmak,
özetlemek mânâsına gelir. Sadrâzamlar başkalarına âit yazıları veya pâdişâha arz edilecek hususları
hülâsa olarak bildirdikleri için bu tâbir kullanılmıştır. Sadrâzam telhis olarak yazdığı takririnde hâdiseyi
bildirir, kendi düşüncelerini arz eder ve pâdişâhın bu husûsa dâir fikrini sorardı. Eğer arz edilen husus
mühim olup, Sadrâzam dîvânında görüşülmüşse müzâkere netîcesi telhiste bildirilirdi.
Telhisleri Paşakapısı’ndaki Telhisî adı verilen memur saraya götürüp, Kapı ağasına teslim ederdi.
Onlar da pâdişâha takdim ederlerdi. Pâdişâh, kâğıdın üst tarafına “mûcibince amel eyleyesin, olur, olmaz
vs.” gibi cevap verir ve bâzan da “mânzûrum olmuştur” diyerek okuduğunu beyan ederdi. Pâdişâhla
saray arasında bu muharrerât (yazılı kâğıtlar)ın gidip gelmesi Telhisçi vesâire gibi memurlar uzantısıyla
olurdu. Sadrâzamların takdim ettikleri muharrerâtı Telhisî denilen sadrâzam telhisçisi saraya götürüp
kapı ağası vâsıtasıyla takdim ederdi.
On dokuzuncu yüzyılda telhis mâbeyn başkâtibine hitâben yazılmaya başladı. Bu defâ pâdişâhın
verdiği cevâbı, mâbeyn başkâtibi kâğıdın alt tarafına yazardı. Serdâr-ı ekremler tarafından cepheden
gönderilen telhisler mühürlü olarak pâdişâha arz edilmek üzere Rikâb-ı hümâyun kaymakamına
gönderilirdi. Alınan cevap mühürlü olarak serdâr-ı ekreme yollanırdı.
TELKİN
Alm. Einprägen (n), Fr. Inculcation (f); suggestion (m), İng. Inculcation; suggestion. Şuur dışı
bir vetire (süreç) aracılığıyla kişinin rûhî veya fizyolojik yönüyle ilgili bir fikrin gerçekleştirilmesi. Telkin,
dikkatin bir yere toplanması sonucunda ortaya çıkar. Telkin, bir kişinin bir başka kişi üzerindeki etkisi
değildir. Kişinin kendi varlığında cereyan eden şuurlu ve araçları bir gâyeye uygun hâle getiren bir
faâliyettir.
Küçük çocukların eğitimi mantıkî olmaktan çok telkin yoluyla gerçekleştirilir. Siyâset adamları,
büyük hatipler, propagandacılar telkin yoluyla kalabalık grupları harekete geçirirler. Günlük hayattaki
davranışların hemen hepsi çevredeki kimseler tarafından yapılmış telkinlerin sonucu ortaya çıkmaktadır.
Bu sebeple insan davranışlarında ağır basan unsurun telkin olduğu söylenebilir.
Endişe hallerinde telkine elverişlilik artar. Kişi kendi endişesini artıracak herşeye hemen inanır. Bu
durumda aksi yönde telkin imkânsızdır. Telkinin hipnotik şekli psikoterapide bugün için fazla önem
taşımamaktadır.
Kendi kendine telkin de mümkündür. Bâzı kusurların ortadan kaldırılması ve iade gibi konularda
kendi kendine telkin büyük önem taşımaktadır. Ama, bu çeşit psikoterapiyle elde edilen sonuçlar pek
yüz güldürücü değildir.
Çocuklar için normal olan telkine elverişliliğin uzun sürmesi hâli patolojiktir (hastalık alâmetidir).
Bu hal bâzı rûhî bozuklukların kaynağını meydana getirebilir. Telkine elverişliliğin rolü özellike histeride
kendini gösterir. Bu hastalar aksi yönde telkine de elverişlidir. Bu durum histerinin tedâvisinde telkinin
başarıyla uygulanmasını sağlar.
TELKÎN
Kabirde, cenâzenin defnedilmesinden bir müddet sonra, Allahü teâlâdan onun affı, bağışlanması
için duâ ve niyazda bulunmak; kabirde sorulacak suallerin cevaplarını hatırlatmak. Telkîn, lügatta “bir
şeyi zihinde yer ettirmek, bir fikri aşılamak” mânâlarına gelir. Ölünün defninden sonra, kabre ve kıbleye
karşı ayakta durarak telkîn vermek, Peygamberimizin sünnetlerindendir.
Cenâzenin toprağa tevdî edilmesinden sonra, din kardeşlerinin hemen oradan ayrılması uygun
değildir. Peygamber efendimiz cenâzeyi defnettikten sonra hemen ayrılmayıp, Eshâbına hitâben de;
“Kardeşiniz için Allahü teâlâdan mağfiret isteyiniz ve kendisine temkîn (suâle cevap iktidarı)
ihsan buyurulmasını isteyiniz. Zîrâ şimdi o, suâle çekilecektir.” buyururlardı. Müslümanlar,
cenâzeyi kabir başına koyunca, iş yapmayanlar otururlar veya çömelirler. Yahûdîler ve Hıristiyanların
âdetiyse ayakta durmaktır. Meyyit defnedilirken, yedi sûreyi okumak müstehaptır. Bu yedi sûre, İnnâ
enzelnâ ve Kâfirûn, İzâ câe, İhlâs, iki Kul e’ûzü ve Fâtiha sûreleridir. Definden sonra bir hafta hergün
sadaka verip, sevâbını meyyitin rûhuna hediye etmek de müstehaptır.
Cenâzeyi defnettikten sonra, birkaç dakika etrâfında oturup veya çömelip, Bakara sûresinin başını
ve sonunu okumak, meyyit için duâ ve istiğfâr etmek çok sevaptır. Sâlih Müslümanlar, aralarında
paylaşıp, bir evde toplanarak veya herkes kendi evinde, ücretsiz olarak hatim veya hatm-i tehlil, (yâni
kelime-i tevhidi yetmiş bin kerre) okumaları ve sevabını ölünün rûhuna göndermeleri çok faydalıdır.
Kabir suâli olmayan kimselere telkîn vermeye lüzum yoktur. Müslümanlardan dokuz kimseye kabir
suâli yoktur. Şehitler, sabi çocuklar, Peygamberler ve sıddîkler vs. bunlardandır.
Birçok telkîn şekli bildirilmiştir. Kabirde okunan telkînin metni, geniş olarak fıkıh (ilmihal)
kitaplarında yazılıdır.
TELLÂL
Alm. Vermittler, Makler (m), Fr. Courtier, palcier, agent (m), İng. Broker, middleman, pimp.
Satılacak malı ve bir haberi halka bağırarak duyuran kişi. Taraflardan hiçbirinin temsilcisi, vekili,
memuru veya acentesi gibi sıfatlarla devamlı şekilde bağlı olmadan ücret karşılığında, sözleşmelerin
yapılması için taraflar arasında aracılık yapmayı meslek edinen kişidir. Ticârî işlerdeki tellâla ticâret
tellâlı denir. Ticâret tellâlı, Ticâret Kânununa tâbidir. Ticârî işler tellâlının sâdece ticârî işlerde aracılık
yapması gerekir. Esnaflar arasındaki aracı olan tellâl, ticârî tellâl sayılmaz. Geçici olarak aracılık yapan
kimse de tellâl değildir. Tellâlın yaptığı iş için ücret alması esastır. Tellâlın ücret alabilmesi için,
sözleşmeyle tellâlın faâliyeti arasında bir illiyet bağı olmalıdır. Sözleşme tellâlın gayretiyle kurulmalıdır.
Ücreti taraflar tespit eder. Bir hüküm yoksa, ücret, ticârî teâmüle göre ödenir.
Genelde yaptığı masraflar, tellâlın kendine âittir. Ancak sözleşmede bir hüküm varsa masrafları
da taraflardan isteyebilir. Tellâlın, aracılık etme, nümûne saklama, bordra tanzimi ve yevmiye defteri
tutma gibi görevleri vardır.
Tellâllık sözleşmesi şu altı durumda son bulur:
1) Müvekkilin verdiği işin sona ermesi, 2) Müvekkil veya tellâlın ölümü, 3) Verilen sürenin bitmesi,
4) Azil veya istifâ, 5) Müvekkil veya tellâlın ilgası, 6) Müvekkil veya tellâlın fiili ehliyetini kaybetmesi.
Tellâlin aldığı ücrete tellâliye adı verilir.
TELLÜR
Alm. Tellur (n), Fr. Tellure (m), İng. Tellurium. Gümüş beyazlığında, yarı metal bir element. Te
sembolüyle gösterilir.
Bulunuşu ve elde edilişi: Tabiatta çok az bulunan elementlerdendir. Metal sülfür minerallerinde
az bir oranda bulunur. Önemli mineralleri olmayan tellürün başlıca iki minerali silvanit AgAuTe ve hessit
Ag2Te’dir.
Tellur, bakırın saflaştırılmasından meydana gelen anot çamurundan elde edilir. Bu çamurda eser
miktardan % 8’e kadar varan bir nispette tellür bulunur. Bakır elde edildikten sonra kalan çamurdan
tellür, tellüröz asidi, H2TeO3 şeklinde çöker. H2TeO3 kostik sodayla çözündürüldükten sonra elektrolizle
elementel tellür ele geçer. Tellür bundan başka altın ve gümüş sülfürlerin yakılmasından çıkan baca
tozlarından ve sülfürik asit üretiminde kurşun odalardan elde edilir.
Özellikleri: Tellür, oksijen âilesi elementlerinden olup, peryodik tabloda VIA grubunda bulunur.
Oksijen, kükürt ve selenyumdan daha metal karakterli olmasına rağmen bir yarı metaldir. Aynı zamanda
bir yarı iletkendir. Atom numarası, 52, atom ağırlığı 127,61’dir. Elektron dizilişi (Kr)
4d105s25p4 şeklindedir. Bileşiklerinde -2, 4+, ve 6+ değerliklerini alabilmektedir. Atom ağırlıkları
120Te’den başlayıp, 130Te’a varan 8 tâne kararlı izotopu vardır. Erime noktası 452°C, kaynama noktası
1390°C’dir. Kimyâsal reaksiyona girdiği sıvılar hâriç hiçbir sıvıda çözünmez.
Kullanılışı: Tellür çelik ve bakıra katılır. Kurşuna katıldığında da sertlik ve mukâvemetini arttırır.
Bundan başka tellür, yarı iletkenlerin ve termo elektrik alaşımların üretiminde kullanılır.
Tellürditiyokarbomat bileşiği hâlinde merkaptobenzotiyazolla berâber, butil kauçuğu îmâli için bilinen en
iyi hızlandırıcıdır.
TELSİZ
Alm. Funkgerät (n), Fr. Télégraphie sans fil (T.S.F) (f), İng. Wireless. Nakil vâsıtası olarak tel
yerine uzay ortamını kullanarak ses, söz, yazı ve resim şeklindeki haberlerin birbirinden uzak noktalar
arasında karşılıklı olarak alınıp verilmesini sağlayan cihaz. Bir çeşit telekominikasyon aracı.
Telekominikasyon tekniği târih boyunca çeşitli merhalelerden geçmiş, fakat asıl büyük gelişmeler
elektrikten faydalanma ile 19. asırda gerçekleşmiştir. Telefon ve telgraf gibi telli bağlantılardan sonra
nihâyet nakil ortamı olarak uzay kullanılarak telsiz irtibatla haberleşme sağlanmıştır.
Telsiz yayınında ilk gerekli olan şey vericiyle alıcı arasında bir irtibat sağlamak üzere haberi
kendisine yükleyeceğimiz taşıyıcı dalganın üretilmesi, kuvvetlendirilmesi ve uzaya yayınlanmasıdır.
Taşıyıcının sâbit frekans ve şiddette elektromanyetik bir dalga olduğu düşünülürse verici merkez belirli
veya bütün yönlere görünmeyen elektromanyetik dalgalar gönderen bir bakıma güçlü bir fener olarak
kabul edilebilir. Fakat sürekli parlayan bir ışığın varlığını haberdar etmekten başka birşey söylememesi
gibi bir telsiz vericisinin taşıyıcı dalgası da sâdece onun varlığını ifâde eder. Bu sâbit taşıyıcının bir haber
sağlaması için herhangi bir yolla değiştirilmesi gerekir. Meselâ taşıyıcı bir kesilip bir verilerek
anahtarlanırsa, mors veya teleprinter kodlarına göre frekansı iki sınır arasında kaydırılırsa radyotelegrafı
veya mesaj veya radyofaksimileyle resim gönderilebilir. Ses veya resim bilgisine göre taşıyıcı çok daha
karmaşık tekniklerle değiştirilebilir. Bu değiştirme işlemine modülasyon denilir. (Bkz. Modülasyon)
Kullanılan telsiz sistemlerinde çoğunlukla genlik ve frekans modülasyonuyla bunların çeşitleri
kullanılır. Modüleli işâret alıcıda demodüle edilerek haber ortaya çıkarılır. Modülasyonun gâyesi,
nakledilecek haberi transmisyon yoluna uygun hale getirmektir. Meselâ frekans bandına, band
genişliğine, parazit aralığına lineer olan ve olmayan distorsiyonlara uydurmaktır. Genlik
modülasyonunda taşıyıcı işâretin genliği habere âit işaretle değiştirilir. Bu durumda taşıyıcı frekansın
sağında ve solunda haber işâretinin frekansla taşıyıcı frekansın toplam ve farklarının meydana getirdiği
iki yan band ortaya çıkar. Haberin karşı taraftan alınabilmesi için taşıyıcılı veya taşıyıcısız bir yan bandın
gönderilmesi kâfidir. Böylece tek ve çift yan bandlı sistemlerden söz edilir. Karşı tarafta modülasyon
işlemindekine benzer bir değiştirme işlemine ihtiyaç vardır. Bu işleme demodülasyon işlemi adı verilir.
İşlem, modülasyon işlemindekinin tersidir ve yeniden şekil değiştirme anlamına gelir.
Frekans modülasyonunda (FM) ise taşıyıcı işâretin frekansı habere âit işârete göre
değiştirilmektedir. Haber artık taşıyıcı işâretin genliği içerisinde saklı olmayıp taşıyıcının sıfırdan geçiş
anlarında saklı olmaktadır. Bozucu işâretler yâni parazitler, frekans modülasyonlu işâretli haberin,
genlikle ilgisi olmadığı için etkili olamazlar. BöyleceFM’de daha net ve temiz bir ses elde edilir.
Telsiz sistemleri çeşitli tip ve güçte askerî ve polisiye gâyelerle sıkça kullanıldığı gibi sivil gâyeler
için de kullanılabilir.
TEMBEL HAYVAN (Bradypus)
Alm. Faultier (n), Fr. Bradype (m), İng. Sloth. Familyası: Tembelhayvangiller (Bradypodidae).
Yaşadığı yerler: Orta Amerika’dan Arjantin’e kadar olan bölgenin ormanlarında. Özellikleri: Ağaçlarda
yaşayan, ayakları kancalı yavaş hareket eden bir memeli. Boyu, 50-60 cm kadardır. Dallarda başaşağı
gezer. Tomurcuk, çiçek meyve ve yaprak yer. Ömrü: 12, 15 yıl kadar. Çeşitleri: Üç parmaklı tembel
hayvanlar (Bradypus) ve iki parmaklı tembel hayvanlar (Choloepus) olmak üzere iki cinsi vardır.
Orta ve Güney Amerika’nın en sıcak ormanlarında yaşayan bir memeli. Başı ufak ve yuvarlak, ön
ayakları arka ayaklarından daha uzun, tırnakları büyük ve çengellidir. Kılları sert ve sıktır. Kulaklarının
yarısı postunun tüyleri arasında kaybolur. Kuyruğu çok kısadır. Genellikle çok yavaş hareket eden bu
hayvan, vaktinin çoğunu ağaç dallarında asılı olarak yaprak yerken, uyurken hattâ yavrularken geçirir.
Tek başlarına yaşarlar. Erkeklerinin sırtında sarı bir leke vardır. Yere çok nâdir iner ve âdetâ sürünerek
yürür. Sivri ön pençeleriyle kendisini korur. Suda gâyet iyi yüzer. Gözlerinin ikisi de maymunlardaki gibi
karşıya bakar. Günün çoğunu başını ön ayakları arasına sokarak dalda asılı olarak geçirir. Vücut ısısı
çevreye bağlı olarak değişen bir memelidir. Gece aktiftir. Dallardaki yaprakları yiyerek beslenir.
Dokunma ve koku alma duyusu hassastır. Dişsizler takımındandırlar. Yalnız kesici dişleri yoktur. Diğer
dişleri tamdır. Tüyleri donuk kahverengi veya gridir. Yağmurlarda ıslanan tüyleri yer yer yosun tutar.
Bu yeşilimsi görünüşyle çevreye rahatça kamufle olur.
Diğer memelilerde genellikle 7 boyun omuru bulunmasına rağmen, bunlarda 9 boyun omuru
bulunur. Bu sebeple başlarını kolayca hareket ettirirler. Üç parmaklı tembel hayvanların ön ve arka
ayakları üçer parmaklıdır. Erginleri 4-4,5 kg ağırlıktadır. Altı-yedi cm’lik kısa kuyruklarıyla berâber vücut
uzunlukları 50-60 cm’yi bulur. İki parmaklı türlerin arka ayaklarında üç, ön ayaklarında iki parmak
vardır. Ağırlıkları 9 kg, uzunlukları 60-65 cm kadardır. Boyunlarında 6 boyun omuru mevcuttur.
Kuyrukları bulunmaz. 12-15 yıl kadar yaşarlar. Hayvanat bahçelerinde çoğunlukla bunlar beslenir.
Güney Amerika’ya ilk gelen seyyahlar, bu hayvanı bir defâsında bir ağacın üzerine tırmanıp, son
yaprağına varıncaya kadar yediği ve yere inmek zahmetine girmemek için kendini aşağıya attığını hikâye
ettiklerinden “tembel hayvan” ismiyle anılmıştır. Ön ve arka ayaklarındaki çengelli tırnaklarıyla ağaçların
dallarına tutunarak daldan dala ve ağaçtan ağaca çeviklikle geçebilir. Bu hareketleri yaparken uzaktan
âdeta bir maymuna benzer. Azı dişleri silindir şeklindedir. Ön ayakları iki parmaklı olan tembel hayvan
üç parmaklıdan biraz daha hareketlidir. Yerde daha rahat yürür. Tehlike anında sırtüstü yatarak keskin
pençe ve dişleriyle kendisini hırsla savunur. Düşmanları yırtıcı kuşlar, boğa yılanı ve pumadır. Altı ay
kadar süren bir gebelikten sonra tek yavru doğurur. Yavru beş haftalık bir emzirme süresinde anasının
göğsüne asılı kalır. Sonra yaprak yemeye başlar. Ormanda yakalanan bir erkek tembel hayvan,
hayvanat bahçesinde 11 yıl yaşamıştır.
Üç parmaklı tembel hayvan (Bradypus tridactylus) çoğunlukla Brezilya, Paraguay, Honduras ve
Arjantin’deki ormanlarda bulunur. İki parmaklı tembel hayvan (Choloepus didactylus) ile Hofman iki
parmaklı tembel hayvan (Choloepus hoffunanni) Nikaragua, Venezüella, Brezilya ve Peru ormanlarında
yaygındır.
TEMÎM-İ DÂRÎ
Eshâb-ı kirâmın meşhûrlarından. İsmi Temîm bin Evs, künyesi Ebû Rukayye’dir. Doğum ve vefât
târihi bilinmemektedir. Lahm kabîlesinin bir boyu olan Benü’d-dârâ mensup olduğu için Dârî diye
tanınmıştır. Önce Nasrâni (Hıristiyan) âlimlerindendi. Hicretin dokuzuncu senesinde Müslüman oldu.
Temîm-i Dârî radıyallahü anh, Medîne’de yerleşti. Peygamber efendimiz Filistin’deki Hebran, yâni
Halîlürrahmân idâresini ona vermişti. Temîm-i Dârî radıyallahü anh, Peygamber efendimize:
“Yâ Resûlallah! Filistin’de benim komşularım ve kabîlem var. Onların Ceyrûn ve Avnûn adlı iki
köyleri mevcut. Allahü teâlâ Şam’ın fethini nasip ederse, bu iki köyü bana verir misiniz?” deyince
Peygamber efendimiz:
“Onlar senin olsun.” buyurdular.
Bunun üzerine Temîm-i Dârî hazretleri: “Bu husûsta senet isterim.” deyince Peygamber efendimiz
ona yazılı bir senet verdi. Hazret-i Ebû Bekr’in hilâfeti sırasında bu hususta ondan da bir senet aldı.
Hazret-i Ömer’in hilâfeti sırasında Şam ve Filistin fethedilince, o köyler Temîm-i Dârî hazretlerine ıktâ
olarak verildi.(Bkz. Iktâ)
Temîm-i Dârî radıyallahü anh, hazret-iÖmer’in halîfeliği sırasında da Medîne-i münevverede
ikâmet etti. Halîfe’nin emri üzerine Ramazân-ı şerîf ayında Mescid-i Nebî’de terâvih namazı kıldırdı.
Geceleri çok namaz kılardı. Bâzan namazda kıyâmdayken bir âyet-i kerîmeyi sabaha kadar okur, rükû
ve secde yaparak namazı tamamlar ve çok ağlardı.
Bir rekat namazda Kur’ân-ı kerîmin hepsini hatmetmek yalnız dört kişiye nasip olmuştur.
Bunlardan biri Temîm-i Dârî hazretleridir. Diğerleri hazret-i Osman, Saîd bin Cübeyr ve İmâm-ı A’zam
Ebû Hanîfe’dir.
Temîm-i Dârî radıyallahü anh, kerâmet sâhibiydi. Bu hâlini hazret-i Ömer yakînen bilirdi. Eshâb-ı
kirâm radıyallahü anhüm ve Tâbiîn-i ızâm da onun kerâmetini görmüşlerdir. Bir defâsında Harra
taraflarında bir yangın çıkmıştı. Hazret-iÖmer hemen Temîm-i Dârî’ye (radıyallahü anh) giderek; “Kalk
şu ateşi söndür!” buyurdu. O da tevâzu göstererek: “Ey Mü’minlerin emiri! Ben neyim ve kimim ki, bu
yangını söndüreyim.” dedi. Daha sonra hazret-i Ömer ile birlikte yangının çıktığı yere gittiler.
Bu hâdiseyi nakleden râvî şöyle anlatmıştır:
“Ben de onları tâkip ettim. Ateşe doğru yürüdüler. Temîm-i Dârî eliyle ateşi öyle bir topladı ki,
ateş vâdiye doğru çekildi. Sonra ateşin peşinden gidip vâdiye girdi. Hazret-i Ömer de bu hâdiseyi açıkça
gördü.”
Temîm-i Dârî radıyallahü anh, hazret-i Ömer devrinde Medîne’den Şam’a gitti. Hazret-i Osman’ın
şehit edilmesine kadar Şam’da kaldı. Bu hâdise üzerine fitneye karışmamak için Filistin’e oradan da
Beyt-i Makdîs’e geçti. Bir rivâyete göre orada, diğer bir rivâyete göre de Şam’da vefât etmiştir.
Temîm-i Dârî hazretleri bir Nasrânî âlimiyken Müslüman olmakla şereflenmesinden dolayı duyduğu
memnûniyeti şöyle ifâde etmiştir:
“Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Bu din gece ve gündüzün devâm ettiği her yere
mutlaka ulaşacak. Allahü teâlâ bu dînin şerefle ve zorla girmediği hiçbir köy ve şehir
bırakmayacak. Allahü teâlâ orada İslâmı ve Müslümanları muzaffer, küfrü de zelil ve hakir
kılacak.” buyurdu.” dedikten sonra; “Ben buna kendi kabîlem içinde şâhit oldum. Müslüman olanlar
hayra, şeref ve gâlibiyete kavuştular. Küfürde ısrâr edip, Müslüman olmayanlar da zelil, hakir kalıp cizye
vermeye mecbur kaldılar!”
Temîm-i Dârî’den (radıyallahü anh) Abdullah bin Mevhib, Şurahbil ibni Müslim, Kabîsa bin Züveyb,
Atâ ibni Zeyd ve Leysî hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.
TEMİNAT MEKTUPLARI
Alm. Garantiebrief, Fr. Lettre de garantie, İng. Letter of guarantee. Bankalar tarafından
düzenlenen ve ticârî hayatta yaygın olarak kullanılan mektuplar. Başkasının sözleşmeden doğan
eyleminin maddî olarak yüklenilmesi biçiminde tanımlanabilir.
Yurt içi teminât mektupları ve dış garantiler olmak üzere ikiye ayrılır. Yurt içi teminat mektupları,
İhâle Yasası çerçevesindeki işlerde geçerlidir. TL veya döviz üzerinden düzenlenebilmekte, ikinci
durumda yabancı bir bankanın kontrgarantisini gerektirmektedir. Burada lehdar yabancı bir
firmadır.Tazmin ânında, muhâtaba, mektupta yer alan dövizin tazmin târihindeki kura göre karşılığı TL
olarak ödenir. Döviz de kontrgarantiyi gönderen yabancı bankadan talep edilerek yurda getirilir. Dış
garantilerse, yurt dışı müteahhitlik hizmetlerinin önem kazanmasıyla yaygınlaşmış olup, ihrâcat işleriyle
sürmektedir. Burada Türk bankasınca yabancı bankaya döviz olarak kontrgaranti gönderilmekte,
yabancı banka da buna dayanarak ilgili yere teminât mektubu düzenlemektedir. Tazmin ânında döviz
bizden talep edilmektedir. Başlıca türleri:
Geçici teminat mektubu (Bid bondtender guarantee): Buna teklif mektubu da denir. İhâle
konusu iş için verilen bir tekliftir. Lehtar işin mâliyetini mektup tutarıyla belirler. Genellikle 1 ay
vâdelidir.
Kesin teminat mektubu (Performance guarantee): İhâle konusu yapması kararlaştırılan
lehtar firma tarafından verilir. İşin kesin kabûlüne ilişkindir. Vâdeli veya vâdesiz olabilir. Kesin teminat
mektubu geçici mektubun iâdesiyle yürürlüğe girer. Sözleşmenin yerine getirilmemesi hâlinde nakte
çevrilir.
Avans teminat mektubu (Advance payment guarantee): Muhâtap dâire tarafından lehtara
yapılacak ön ödemenin garantisi için verilir.
Gümrük teminat mektubu (Letter of guarantee for customs): Lehtar tarafından gümrüklere
verilir. İş sırasında kullanılan araç-gereçlerin, işin bitmesinden sonra tekrar yerlerine gönderileceğine
dâirdir.
TEMİZLİK
Alm. Sauberkeit, Reinlichkeit (f), Fr. Propreté, pureté (f), İng. Cleanliness; pureness; purity.
Pisliklerden arınmak. Kalpte bulunan kötü düşüncelerden kurtulmak ve kötü huyları terk etmek. Bedene
ve rûha zarar veren, onların rahat ve huzurlarını bozan pisliklerden, kötülüklerden uzaklaşmak.
Beden ve ruh sağlığının temel şartı temizliktir. İnsanın yiyip içtiği gıdâların, giydiği elbiselerinin,
kullandığı eşyâlarının, içinde oturduğu evinin ve çevresinin pisliklerden temizlenmesi, sağlıklı bir hayat
için şarttır.
Ayrıca insanın, Allahü teâlâya karşı olan ibâdet görevlerini yerine getirmekte de temizliğe riâyet
edilmesi gerekmektedir. Meselâ, namaz kılmak için önce abdest almak gerekir. El, yüz, kollar ve ayaklar
yıkanır. Cünüplük, hayız ve nifas hallerinden kurtulmak için gusül etmek, bütün bedeni yıkamak şarttır
(Bkz. Abdest, Gusül, Hayız ve Nifas). Abdest ve gusül için su bulunmadığı zamanlarda bu temizlik,
toprakla teyemmüm ederek de yapılabilir (Bkz. Teyemmüm). Beden ve çevre temizliğinin yanında,
insanın huzûru ve saâdeti için kalp temizliği de şarttır. Rûhun zindeliği ve sağlığı için kalpteki bütün kötü
düşünceleri dışarı atmak ve her türlü kötü huylardan uzaklaşmak lâzımdır.
Temiz insanın tabiatı zinde, vücudu sağlamdır. Hergün bayağı, pis işlerle uğraşan insan, çok kere
kirlenir, pislenir. Bunlardan temizlenmesi gerekir. Çünkü kirlilik, pislik çeşitli hastalıklara sebep olduğu
gibi, insanların rahatını, huzûrunu da kaçırır. Öyle haller vardır ki, insanın pislenmemesi, kirlenmemesi
mümkün değildir. Yediklerinin, içtiklerinin hazminden sonra helâya gitmeye ihtiyaç duyması ve bu
sebeple bedeninin kirlenmesinden insan kurtulamaz. Bu kirlilikten temizlenmek, bir ihtiyaçtır. İnsanın
yaratılışında var olup, nefsinin arzularından olan şehvet duygularının tatminden sonra, fikrinde ve
beyninde yorgunluk, bedeninde elektrikî birikim ortaya çıkar. Bunlar ancak gusülle, bütün bedeni
yıkamakla, temizlenerek giderilir. Boy abdestiyle yapılan bu temizlik, insanın üzerine çöken ağırlığı,
sıkıntıyı, birikimi giderir. Hem bedenin dışında meydana gelen pislikten ve hem de rûhî kirlilikten
temizlenmek gerekir. Yıkanmak, temiz elbise giymek, mümkünse hafif ve güzel kokular sürünmek,
insanı rûhî sıkıntılardan kurtarır. Böylece huzursuzluk yerine, ferahlık, genişlik ve gönül rahatlığı hâsıl
olur. Bunlar, birer alışkanlık, gösteriş değil, bilâkis rûhun ihtiyaçlarıdır. Bütün bu işler gösteriyor ki,
pisliklerden, kirliliklerden temizlenmek, sağlık için çok faydalıdır. Temizlik, herkesin sevdiği ve rahat,
huzur duyduğu bir iştir. Bunu ancak, aklı noksan olanlar yâhut da hayvânî duygularına yenilen,
tembelliği ve pisliği huy edinenler sevmeyebilir. Hattâ temiz insanlar, birbirini daha çok sevmektedirler.
Bedenin, vücûdun temizlenmesi, yavaş yavaş mânevî kirlerin de temizlenmesine yol açar. Mânevî
pisliklerden temizlenince de, insandaki hayvânî duygular zayıflar ve böylece rûhun arzu ettiği, hoşlandığı
değerler, güzel huylar ortaya çıkar. İnsan, meleklik sıfatlarına bürünmüş, şeytânî duygulardan kurtulup,
güzel sıfatlarla bezenmiş olur. Bu güzellikleri, insanın saâdetine, mutluluğuna sebeptir, vâsıtadır.
Temizlik iki çeşittir:
1. Beden ve çevre temizliği
Vücudun her tarafı ve oturup kalkılan çevrenin temiz tutulması, insan sağlığı için çok önemlidir.
Yiyeceklerin, içeceklerin, kullanılacak eşyâların temiz olması, bedeni ve rûhu besler. Çevre temizliği,
disiplin ve düzeni sağlar. Hastalığa sebep olan mikropların çoğalmasını önler.
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde çeşitli yerlerde meâlen; “Temiz olanları severim.” buyuruyor.
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem de buyurdular ki: “Temizlik îmândandır.”; “Temizlik
îmânın yarısıdır.” ve “Namazın anahtarı temizliktir.” Bunun için Müslümanlar, câmilere, evlere
ayakkabıyla girmez. Halılar, döşemeler, tozsuz, temiz olur. Her Müslümanın evinde, hamamı vardır. Her
hafta Cumâ günü banyo yaparak bedenini temizler. Kendileri, çamaşırları, yemekleri hep temiz olur.
Onun için mikrop ve hastalık bulunmaz. Müslümanlar, uzayan tırnaklarını keserler, koltuk altlarını ve
kasıklarını temizler, saçlarını ve bıyıklarını traş ederek temiz tutarlar. Yemekten önce ve sonra ellerini,
ağızlarını yıkarlar. Bunlar dînimizin emirleridir.
Ortaçağda Avrupalılar, hamamı ve yıkanmayı Müslümanlardan öğrenmişlerdir. Fransızların
dünyâya övündükleri Versay Sarayında bir hamam yoktur. (L’Eau Potâble) İçme Suyu adlı bir Fransız
eserinde diyor ki:
“Ortaçağda, Paris’te oturan bir Fransız, sabahleyin kalktığı zaman, evinde bir abdesthâne, helâ
olmadığı için, oturağa yaptığı pislikle içme suyu şişesini berâber Sen Nehrine götürür. O nehirden evvelâ
içmek için su alır, sonra pisliğini nehre dökerdi.”
Bunun yanında Kânûnî Sultan Süleyman Han zamânında İstanbul’a gelen bir Alman râhibi,
tahminen 1560 târihinde yazdığı bir eserde:
“Buradaki temizliğe hayran oldum. Burada herkes günde beş defâ yıkanır. Bütün dükkânlar
tertemizdir. Sokaklarda pislik yoktur. Satıcıların elbiseleri üzerinde ufak bir leke bile bulunmaz. Ayrıca
hamam ismini verdikleri ve içinde sıcak su bulunan binâlar vardır ki, buraya gelenler bütün vücutlarını
yıkarlar. Halbuki bizde insanlar pistir, yıkanmasını bilmezler.” demektedir. Avrupa’da yıkanmak, ancak
asırlar sonra öğrenilmiştir.
Bugün Müslüman ismini taşıyan bâzı memleketlerde, dîne bağlılık azaldığı, îmân bilgileri bozulduğu
gibi, temizliğe de riâyet olunmamaktadır. Fakat bunda kabahat, dînimizde değil, İslâm dîninin esâsının
temizlik olduğunu unutan kimselerdedir. Fakirlik, pislik için bir mâzeret teşkil etmez. Bir insanın yere
tükürmesinin, ortalığa pislik saçmasının para ile hiçbir ilgisi yoktur. Böyle pislik yapanlar, Allahü teâlânın
temizlik emrini unutanlardır. Her Müslüman dînini iyi öğrense ve dinde sâdık olsa, bu pislik hemen
ortadan kalkar. O zaman başka milletler, Müslüman memleketleri ziyâret ettiklerinde, tıpkı ortaçağdaki
Müslümanlarda olduğu gibi, temizliğine hayran kalırlar.
Beden temizliği, sıhhati, sağlığı korur. Bundan dolayı Müslümanlar, bir zehir olan içkiyi kullanmaz.
Çeşitli zararları tehlikeleri dolayısıyle yasak edilen domuz etini yemez. Peygamberimiz sallallahü aleyhi
ve sellem, tıp bilgisini çeşitli şekillerde övmüştür. Meselâ; “İlim ikidir; beden bilgisi, din bilgisi.”
Yâni ilimler içinde, en lüzumlusu, rûhu koruyan din bilgisi ve bedeni koruyan sağlık bilgisidir, diyerek
herşeyden önce, rûhun ve bedenin zindeliğine çalışmak lâzım geldiğini emir buyurdu. Dînimiz, beden
bilgisini, din bilgisinden önce öğrenmeyi emrediyor. Çünkü bütün iyilikler, bedenin sağlam olmasıyla
yapılabilir.
Bugün, bütün üniversitelerde okutuluyor ki, doktorluk iki kısımdır: Biri hijyen, sıhhati korumak,
ikincisi terapi, hastaları iyi etmektir. Bunlardan birincisi önce gelmektedir. İnsanları hastalıklardan
korumak, sağlam kalmayı sağlamak, tıbbın birinci vazîfesidir. Hasta insan, iyi edilse de, çok kere, ârızalı,
çürük kalır. İşte İslâmiyet, tabâbetin birinci vazîfesini, hijyeni garanti etmiştir. Mevâhib-i Ledünniyye
kitabının ikinci kısmında, Kur’ân-ı kerîmin tıbbın iki kısmını da teşvik buyurduğu, âyet-i kerîmeler
gösterilerek ispat edilmektedir.
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Rum İmparatoru Heraklius ile mektuplaşırlardı. Bir
defâ, Heraklius birçok hediye göndermişti. Bu hediyelerden biri de, bir doktordu. Doktor gelince dedi ki:
“Efendim! İmparator hazretleri beni, size hizmet için gönderdi. Hastalarınıza bedâva bakacağım!”
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kabul buyurdu. Emreyledi. Bir ev verdiler. Hergün
nefis yiyecek, içecek götürdüler. Günler, aylar geçti. Hiç bir Müslüman, doktora gelmedi. Doktor, utanıp
gelerek:
“Efendim! Buraya, size hizmet etmeye geldim. Bugüne kadar, bir hasta gelmedi. Boş oturdum,
yeyip içtim, rahat ettim. Artık gideyim.” diye izin isteyince, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem;
“Sen bilirsin. Eğer daha kalırsan, misâfire hizmet etmek, ona ikrâm etmek,
Müslümanların vazîfesidir. Gidersen de uğurlar olsun. Yalnız şunu bil ki, burada senelerce
kalsan, sana kimse gelmez. Çünkü Eshâbım hasta olmaz! İslâm dîni, hasta olmamak yolunu
göstermiştir. Eshâbım temizliğe çok dikkat eder. Acıkmadıkça birşey yemez ve sofradan,
doymadan önce kalkar.” buyurdular.
Bunu demekle, Müslüman hiç hasta olmaz demek istenmiyor. Fakat sıhhatine ve temizliğe îtinâ
eden bir Müslüman uzun zaman sağlam kalır. Kolay kolay hasta olmaz. Ölüm haktır. Hiç bir kimse
ölümden kurtulamaz ve herhangi bir hastalık sonucu ölecektir. “Ecel geldi cihâna, baş ağrısı bahâne!”
sözü, Müslümanlar arasında meşhur olmuştur. Fakat, o vakte kadar sıhhatini koruyabilmesi, ancak
Müslümanlıkta emredilen hususlara ve temizliğe riâyet sâyesinde olur.
2. Ruh temizliği
Beden temizliği yanında ruh temizliği de şarttır. Rûhun temizliği, kalbin ahlâk, fazîlet, adâlet ve
her türlü insanlık meziyetleriyle dolu olmasına bağlıdır. İnsanın, dostuna da, düşmanına da iyilik,
cömertlik yapabilmesi, adâletten ayrılmaması dînimizin emridir. Her bakımdan güzel ahlâk sâhibi olmak
gerekmektedir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem;
“İyi huyları tamamlamak, iyi ahlâkı dünyâya yaymak için gönderildim.” ve “Îmânı
yüksek olanınız, ahlâkı güzel olanınızdır.” buyurdu. Îmân bile, ahlâkla ölçülmektedir.
Müslüman, ahlâkı ve fazîleti yüksek olan kimsedir. Çünkü İslâm dîni, baştan başa ahlâk ve
fazîlettir. İslâm dîninin, dostlara ve düşmanlara karşı yapılmasını emrettiği iyilik, adâlet, cömertlik,
akılları şaşırtacak derecede yüksektir. İslâm târihindeki hâdiseler, bunu düşmanlara, pek iyi
göstermiştir. Sayılamayacak kadar çok târihî vesîkalar mevcuttur. Bu vesîkalardan biri şudur: Bursa
müzesi arşivinde, iki yüz sene öncesine âit bir mahkeme kaydında diyor ki:
“Altıparmak’taki Yahûdî Mahallesi yanında bir arsaya Müslümanlar câmi yapıyor. Yahûdîler, arsa
bizimdir, yapamazsınız dediklerinde, iş mahkemeye düşüyor. Arsanın Yahûdîlere âit olduğu anlaşılarak,
mahkeme câminin yıkılmasına, arsanın Yahûdîlere verilmesine karar veriyor ve hüküm yerine getiriliyor.
Bu misâl, İslâm adâletinin din farkı gözeltilmeden herkese tatbik edildiğini gösteren binlerce hâdiseden
sâdece bir tânesidir.
Bir Müslümanın rûhunun temizliği esastır. Yalan söyleyen, hilekârlık yapan, insanları aldatan,
zulmeden, haksızlık yapan, dindaşlarına yardım etmeyen, azâmet satan, yalnız kendi çıkarını düşünen
bir kimse, ne kadar ibâdet ederse etsin, hakîkî Müslüman sayılmaz. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîmde
Mâ’ûn sûresi 1-3. âyet-i kerîmesin de meâlen;
“Dîni inkâr edenleri gördün mü? Öksüzü inciten, yoksulu doyurmaya yanaşmayan
kimse, işte odur.” buyurmaktadır.
Bu gibi kimselerin ibâdeti kabul olunmaz. İslâm dîninde yasaklardan sakınmak, emirleri
yapmaktan daha önce gelmektedir. Hakîkî bir Müslüman her şeyden önce, tam ve mükemmel bir
insandır. Güler yüzlü, tatlı dilli, doğru sözlüdür. Kızmak nedir bilmez. Resûlullah sallallahü aleyhi ve
sellem buyurdu ki: “Kendisine yumuşaklık verilen kimseye dünyâ ve âhiret iyilikleri
verilmiştir.” (Bkz. Müslüman)
Güzel ahlâkı, iyi huyları bildiren hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
İnsanlara merhamet etmeyene, Allah merhamet etmez.
Zulme mâni olarak, zâlime de mazluma da yardım ediniz!
Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulüm etmez. Onun yardımına koşar. Onu küçük
ve kendinden aşağı görmez. Onun kanına, malına, ırzına, nâmusuna zarar vermesi haramdır.
Allah’a yemin ederim ki, bir kimse kendisine yapılmasını sevdiğini, din kardeşi için de
sevmedikçe îmânı tamam olmaz.
Kötülüğünden komşusu emin olmayanın, Allah’a yemîn ederim ki, îmânı yoktur.
Kalbinde merhameti olmayanın îmânı yoktur.
İnsanlara merhamet edene, Allah merhamet eder.
Küçüklerimize acımayan ve büyüklerimize saygılı olmayan, bizden değildir. Kâfirler de
buna dâhildir.
İhtiyarlara saygı gösteren ve yardım eden, ihtiyarlayınca, Allah ona da yardımcılar nasip
eder.
Dînimizde, beden ve ruh temizliğinin önemi, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde geniş olarak
açıklanmaktadır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:
Orada günahlardan ve pislikten temizlenmeyi seven kişiler vardı. Allah da çok
temizlenenleri sever. (Tövbe sûresi: 108)
Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl olan şeyleri yiyin! (Bakara sûresi: 172)
Allah çok tövbe edenleri ve pisliklerden temizlenenleri sever. (Bakara sûresi: 222)
Ey îmân edenler! Namaz kılacağınız zaman yüzünüzü, dirseklerle berâber kollarınızı
yıkayın, başınızı mesh edin ve topuklarınıza kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz boy
abdesti alın, gusül edin. Allah size bir güçlük dilemez. Fakat sizi tertemiz yapmak ve
üzerinizdeki nîmetini tamamlamak ister. Tâ ki, şükür edesiniz. (Mâide sûresi: 6)
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
On güzel şey peygamberlerin sünnetidir: Bıyığı kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak
kullanmak, ağzı ve burnu yıkamak, tırnak kesmek, koltuk altını temizlemek, kasıkları
temizlemek, su ile istincâ etmek (ihtiyacı giderdikten sonra yıkamak, tahâretlenmek).
Cumâ günü tırnağını kesen kimse, bir hafta belâlardan emin olur.
TEMYİZ
Alm. 1. Unterscheidung (-svermögen n) (f), 2. Revision Kassation (f), Fr. Discernement (m),
Cassation (f), İng. 1. Discernment; Soundness of judgment, 2. Appeal, reversal. Ayırt etme, seçme,
ayırma; hukukta, doğruyu yanlıştan ayıran kurul.
Bir mahkeme hükmüyle bu hükmün dayandığı muhakemenin hukûkî bakımdan, yüksek
mahkemede (Yargıtay, Askerî Yargıtay, Danıştay) bir defâ daha tetkiki imkânını sağlayan kânun yoludur.
Cezâ işlerinde; 15 sene ve daha yukarı hürriyeti bağlayıcı cezâlarla ölüm cezâlarına âit hükümler, hiçbir
harç ve masrafa tâbi olmaksızın Temyiz Mahkemesince re’sen tetkik olunur. Diğer hükümler ancak
tarafların, kânunî süresi içinde mürâcaatları hâlinde Yargıtayca incelenir. Kânunda yazılı bâzı
hükümlerinse temyizi mümkün değildir (Bâzı hafif para cezâları ve yine para cezâsı gerektiren suçlardan
beraet hükümleriyle, Sıkıyönetim Askerî Mahkemelerinin kısa süreli hapis cezâlarıyla ilgili hükümleri
gibi).
Temyiz sebebi, hükmün sâdece, kânun ve usûl esaslarına aykırı olmasıdır. Temyiz Mahkemesi,
yapılan tetkik sonucu, hükmün bozulmasına veya tasdikine (onanmasına) karar verir. Bu şekilde verilen
kararlar muhtelif konularda Temyiz Mahkemesinin görüşü kesinlik ve bir noktada sâbitlik kazanır,
Yargıtaydaki muhtelif dâireler arasında ortaya çıkan hüküm uyuşmazlıklarını Yargıtay Genel Kurulu bir
çözüme bağlar. Bu kararlara “İctihadı Birleştirme Kararları” denir. Alt mahkemeler, Temyiz
Mahkemesinin yerleşmiş olan ictihatlarına bağlı olarak kararlarını vermek mecburiyetindedirler. Yâni bu
kararlar, alt mahkemeleri bir kânun gibi bağlarlar. Bu yüzden İctihadı Birleştirme Kararları hukûkun
kaynaklarından biri olarak kabul edilmektedir.
TEMYİZ MAHKEMESİ
(Bkz. Yargıtay)
TENÂSÜH
Dünyâda, ölen kimsenin rûhunun başka bir bedene (insan veya hayvana) geçerek ona hayat
verdiğine dâir asılsız inanış. Reenkarnasyon (Ruh göçü) adı da verilen tenâsüh inancı.
Bu inanç sisteminin M.Ö. firavunlar devrinde görüldğü gibi, Hind dinlerinden Budizm başta olmak
üzere geçmiş milletlerdeki çok tanrılı dinlerde görülür. Rûhun insandan insana, insandan hayvana veya
hayvandan insana, yâhut bir cisimden başka bir cisme geçtiğine inanılır. Hind ve İran’daki sihirbazlar
Brahmanlar bâzı filozoflar, Derezilerle Karmatî ve İsmâilî denilen bâzı sapık fırkalarda da tenâsüh inancı
yaygındır.
Hak dinler ve bunların sonuncusu olan İslâmiyet tenâsüh inancını reddeder. Rûhun, dünyâda bir
bedenden başka bir bedene geçtiğine ve olgunlaştığına inanmak îmânı giderir. Yâni tenâsühe inanmak
kişiyi îmândan çıkarır.
İslâm dînine göre, rûhların dünyâda bâzan cisim şeklini alarak iş görmeleri tenâsüh değildir.
Burada ruhlar başka birisinin bedenine girmemiştir. Cisim şekline getirilmişlerdir.
Şeytan ve cin denilen varlıklar bâzan diri insanın içine girerek his ve hareket sinirlerine tesir
ederler. Hareket ve ses meydana getirirler. İnsanın bundan hiç haberi olmaz. Roma’da, Peşte’de ve son
zamanlarda Adana’da konuşan çocuk ve hastalar bu kâbil vakıalar olup, uzak memleketlerdeki veya
eski zamanlardaki şeyleri söylediklerinden bâzı kimseler bunların iki ruhlu veya başka kimsenin rûhunu
taşıdığını, yâni tenâsüh sanmışlardır. Halbuki bu gibi halleri şeytan ve cin tesiriyle ortaya çıkan şeylerdir.
Tenâsüh değildir.
TENEKE
Alm. Weissblech (n), Fr. Fer-blanc (m), İng. Tin. Yumuşak çelikten îmâl edilmiş, üzeri kalay kaplı
çok ince saç. Teneke soba borusu, zeytinyağı, konserve kutuları imâlinde çok kullanılır. Kalaylı olduğu
için yiyecek maddelerine zararlı olmaz. Teneke kutular içerisinde havası alınmış yiyecek maddeleri
bozulmadan senelerce muhâfaza edilebilir.
Teneke elde etmek için ince sac hâline getirilmiş çelik levhalar sıcak çekimle merdânelerden
geçirilir. Sıcak teneke levha çinkoklorür eriyiğinden geçirilerek her türlü artık maddelerden temizlenir.
Daha sonra ya daldırma usûlüyle veya elektrokimyevî kaplama usûlü ile bu çok ince sacın üzeri kalayla
kaplanır. Tenekeden daha ince saclara sanâyide şamata sac da denir.
Plastik maddelerin çoğalması ve fiyatlarının düşmesiyle tenekeye olan ihtiyaç nispeten azalmıştır.
Boya, yakıt, yapıştırıcı gibi maddelerin muhâfazası için plastik kutular teneke kutuların yerini almıştır.
Ancak konserve sanâyiinde teneke henüz hâkimiyetini sürdürmektedir.
TENİS
Alm. Tennis (-spiel) (n), Fr. Tennis (m), İng. Tennis. Dikdörtgen şeklindeki kort adı verilen bir
sahada iki veya dört kişi tarafından oynanan bir oyun. Topa raketle vurularak sahanın ortasındaki ağın
üzerinden geçirilir. Gâye topa karşı oyuncunun karşılayamayacağı bir şekilde vurarak puan kazanmaktır.
İlk defâ İngiltere’de çimenler üzerinde oynanan bu oyuna çim tenisi denmekteydi. Bugün sâdece tenis
olarak adlandırılır.
Her yaşta insan tarafından amatör ve profesyonel olarak oynanan popüler bir oyun olan tenisin
oyun kuralları 1913’te kurulan Milletlerarası Çim Tenis Federasyonu tarafından tespit edildi.
Tenis kortunun uzunluğu 23,77 m, eni 8,2 m’dir. Dört kişinin oynadığı kortlar biraz daha geniştir.
Kortun tam ortasında 0,91 m yükseklikte bir ağ orta çizgiden her iki tarafa 6,4 m uzaklıkta servis çizgileri
bulunur. Çift kişiyle oynanan kortlarda bir de kortun boyuna olan diğer bir çizgi vardır. Kortun yüzeyi
çimen, beton, tahta gibi maddelerle kaplı olabilir.
Oyunda kullanılan top, çapı 6,35 cm ve sarı veya beyaz bir bezle kaplı bir küredir. Top 254 cm’den
bırakıldığında 134,62-147,32 cm zıplayacak şekilde şişirilir. ABD’de daha çok zıplayan basınçlı toplar da
kullanılır. Topa vurmaya yarayan raket tahta, demir, alüminyum veya plastikten yapılıp, ağırlığı 368,5-
425 gram olmakla birlikte, ağırlık ve büyüklük husûsunda herhangi bir tahdit yoktur. Boyu 71 cm olan
raketin bir sapı bir de naylon tellerle örtülü oval topa vurma kısmı vardır.
Puanlama: Oyunda alınan puanlar sayı, oyun, set ve maç olarak adlandırılır. Topu karşı tarafa
geçiremeyen tarafın karşısındaki rakip puan kazanır. Bir tarafın oyunu kazanabilmesi için dört sayı
kazanması gerekir. İlk üç sayıda kazanılan puanlar sırayla 15, 30 ve 40’tır. Dördüncü sayı oyun sayısıdır.
Her iki tarafın 3 sayı neticesinde puanlarının 40-40 eşit olması hâlinde oyunu kazanmak için bir avantaj
olmak üzere peşpeşe iki sayı almak icâbeder. Alamazsa tekrar berâbere olur. 30-0’lık bir skora 30-Löve
adı verilir. Altı oyun kazanıldığında set kazanılmış olur. Netice 5-5 ise, seti kazanmak için bir tarafın
peşpeşe iki oyun kazanması gerekir. Oyun eğer erkek ve kadınlı oynanıyorsa üç setin ikisini, erkekler
oynuyorsa beş setin üçünü alan maçı kazanır
Puanlamadaki enteresan kâideler maçların çok uzun sürmesine sebep olabilir. Teklerde en uzun
maç 1966’da Varşova’da King’s Cup Turnuvasında oynanmış ve 126 oyun neticesinde maç 27-29, 31-
29, 6-4 skoruyla, çiftlerde 1967’de Newport Casino Dâvetinde 147 oyun neticesinde maç 3-6, 49-47,
22-20 skoruyla bitmişti. Bu tür uzun maratonları önlemek için 1970’te puan sisteminde bâzı değişiklikler
yapıldı. Buna göre oyunlar 6-6 ise sırayla atılan 9 servisten 5’ini atan seti veya maçı kazanır. Âni-ölüm
sistemi denen bu kuralın bulucusu ABD’li James Van Alen 1958’de Vass diye adlandıran bir sistem
geliştirdi. Bu sistemin de skora tesir eden bâzı husûsiyetleri vardı.
Oyun kuralları: Hangi oyuncunun hangi tarafta oynayacağını ve hangisinin ilk servisi atacağını
tespit etmek için para atılır. İlk servis kort dışından atılır. Atılan serviste top ağa ve karşı sahanın dışına
çıkmaması gerekir. Peşpeşe iki servisi kaybeden sayıyı kaybeder. Ağa çarparak karşı sahaya düşen
servise “let ball” denir. Bu durumda servis yenilenir. Ağa değme oyun içinde olursa oyun devam eder.
Servisler sırayla kortun sağ ve sol dışından atılır. Tek sayılı oyunlarda kort değiştirilir. Topa yere
vurmadan veya bir kere zıpladıktan sonra vurulur.
Oyunun esasları: Topa vuruş şekilleri servis, ön ve arka sürüşler, vole ve küt inme olmak üzere
beş türlüdür. Raketin tutuş şekli oyuncuya bağlıdır; doğulu, kıtasal ve batılı gibi adlar alır. Doğulu ve
kıtasal tutuş şeklinde raketin iki yüzü, batılı şekildeyse raketin tek yüzü kullanılır. Ön ve arka sürüşler
topun yatay vuruşla karşı sahaya gönderilmesidir. Vole, topun raketle duvar gibi kesilmesi; küt inme,
yüksek toplara servis atar gibi vurulmasıdır.
Tenis oyununun başlangıcı: 1873’te İngiliz Walter C. Wingfield tarafından başlatıldı. Çim
sahalarda zevk olarak oynanıyordu. Ağ yüksekliği, yapılan bâzı değişikliklerden sonra 1884’te 0,91 m
olarak belirlendi. İlk tenis şampiyonası turnuvası 1877’de Londra dışında Wimbledon’da yapıldı.
Sonradan gözde bir spor hâline geldi. ABD, Kanada ve Avustralya’ya yayıldı. İlk profesyonel tenis
1926’da oynanmaya başladı.
Tenis turnuvaları esas olarak üç katagoriye ayrılır. Birincisi, amatörler de dâhil bütün oyuncuların
alındığı açık turnuva; ikincisi, sâdece profesyonellerin oynadığı turnuva; üçüncüsü ise millî amatörler
kuruluşuna bağlı profesyonellerin oynadığı bağımsız turnuvadır. Diğer bâzı önemli turnuvalarda sâdece
amatörler oynar.
Yurdumuzda tenis oyununu ilk defâ İngilizler oynamışlardır. İstanbul’da bulunan İngilizler
aralarında 1900 yılında tertipledikleri maçlarda ortaya üç yıl üst üste kazanana verilmek üzere Çelenç
kupası koyarak karşılaşmalar yaptılar. Bu kupayı kazanan ilk Türk teniscisi Suat Subay’dır. 1924’te
Türkiye Tenis Federasyonu kuruldu. Bundan sonra yurtiçi ve yurtdışı müsâbakalara iştirak edildi.
Yurdumuzda yapılan en büyük tenis yarışması Türkiye birinciliğiyle Çelenç Kupası maçlarıdır. Bunun
yanında İstanbul Tenis Eskrim ve Dağcılık Kulübünün düzenlediği İstanbul Milletlerarası Tenis
Şampiyonası da yapılmaktadır.
1930 yılında ilk tenis millî karşılaşmasını yapan SedatErkoğlu, Suat Subay ve Sirinya’dan kurulu
takımımız Balkan Şampiyonu olmuştur. 1951-1965 yılları arasında aralıksız 14 yıl Türkiye Şampiyonu
olan Nazmi Bari, kırılması güç bir rekor sâhibi oldu. Nazmi Bari, 1951 Beyrut turnuvasında tek
erkeklerde ikinci (çiftte Suzan Gürel ise birinci); 1952 Beyrut turnuvasında birinci; 1954 Selanik
turnuvasında birinci; 1957 İsrâil turnuvasında ikinci; aynı yıl Üsküp turnuvasında ikinci olarak
yurdumuzu temsil etmiştir. Takım karşılaşmalarının önemli şampiyonası 1900 yılından beri her sene
yapılan Davis Kupası karşılaşmalarıdır. Bu kupada erkekler mücâdele ederler. Dördü teklerde, birisi
çiftlerde olmak üzere beş karşılaşma yapılır. Her ülke iki veya dört kişilik takımlar hâlinde Davis
Kupasına katılırlar. Türkiye bu kupaya 1959 yılından beri katılmaktadır. Sâdece 1973 yılında ikinci tura
geçebilmiştir.
1974’te Balkan Şampiyonasında dördüncü oldu. Türkiye tenisteki en iyi başarısını 1980 İzmir’de
yapılan İslâm Oyunları karşılaşmalarında aldı. Bu şampiyonada tek bayanlarda Tevfika Celaloğlu, Çift
bayanlarda Tevfika Celaloğlu-Emel Erdem ve karışık çiftlerde Tevfika Celaloğlu-Kemal Ambar çifti birinci
oldular. 1989’da Romanya’da yapılan Balkan Şampiyonasında bayanlar çiftlerde Duygu Akşit-Gülber
Gültekin üçüncü oldular. 1990 Türkiye Tenis Şampiyonaları tek erkeklerde Alaaddin Karagöz, tek
bayanlarda Duygu Akşit, çift erkeklerde Mert Ertunga-Alaaddin Karagöz, çift bayanlarda Duygu Akşit-
Yasemin Kaya şampiyon oldular.
TENKİT
(Bkz. Edebî Türler)
TENTÜRDİYOT
Alm. Jod (-tinktur f), (n), Fr. Teinture (f) d’iode, İng. Tincture (of iodine). Bakteri öldürücü olarak
kullanılan iyodun alkoldeki çözeltisi.
Yapılışı: 7 g iyot ve 3 g potasyum iyodür (KI) karıştırılıp, 90 g saf etilalkolde (ispirtoda) çözülür.
Tentürdiyot; tıpta çok önemli kullanım alanına giren mühim bir antiseptiktir. Yeni kesilmiş tâze
yaraların etrafını iyice temizlemede kullanılır. Yara bununla temizlendikten sonra cildi tahriş etmemesi
için alkolle temizlenir ve arkasından da alkol, temiz, mikrobu kırılmış (steril) bir gazlı bezle silinir.
Ameliyattan önce, ameliyat sahası önce, kıllıysa kıllardan temizlenir. Çünkü, kıl dipleri mikropları
kolaylıkla barındırır. Arkasından tentürdiyodla boyanır. Sonra, iyod rengi alkolle temizlenir ve
arkasından daha kuru steril bir bezle temizlenir.
TENYA (Taenia)
Alm. Bandwürm (m), Fr. Ténia (m), İng. Tapeworm. Familyası: Tenyagiller (Taeniidae).
Yaşadığı yerler: Erginleri insanın ve omurgalı hayvanların barsaklarında parazit olarak yaşar.
Özellikleri: Vücutları, “skoleks” adı verilen kısa boyunlu bir başla buna eklenmiş çok sayıda “proglotis”
denen halkalardan meydana gelmiştir. Başlarında, konağa tutunmaya yarayan vantuzlar ve çengeller
bulunur. Çeşitleri: Birçok çeşidi vardır. Meşhurları sığır tenyası (Taenid saginata), domuz tenyası
(Taenia solium) ve köpek tenyası (Taenia echinococcus)dır. Helmintlerin (solucanlar) plat-helmintler
(yassı solucanlar) bölümünün sestodlar şûbesinden olan yassı, şerit biçimindeki cinsine verilen ad. Şerit
olarak da bilinir.
Sığır tenyası: Sığır şeridi, silâhsız şerit, abdest bozan da denir. Boyu çok uzundur. Ortalama 5-
10 metreyse de 15 hattâ 25 metre kadar olanları da görülmüştür. Eni 2-7 mm olan vücûdunda ortalama
1500 kadar krem renkli halka (proglotist) bulunur. Yetişkinlerin başında rostellum (yuvarlak disk) ve
çengelleri yoktur. Bundan dolayı silâhsız şerit denmiştir. Başında dört yuvarlak çekmen vardır. Bunlarla
barsağa tutunur. Bir halkada hem dişi, hem de erkek üreme organı bulunur (Çift eşeyli). Gebe
halkalarda rahim, yumurtalarla doludur. Bütün halkayı kaplar. Yumurtalar, yumurtlama deliği
olmadığından ancak halkaların parçalanmasıyla dışarı çıkabilirler. Gebe halkalar dışkılama sırasında
dışkıyla, bâzan da kendiliğinden makattan çıkar.
Yumurtası yuvarlak 35 mikron çapındadır. Dış kısmında kahverengi, çizgili bir örtü vardır. Yumurta
içinde altı çengelli embriyon bulunur. İnsan barsağında genellikle bir tek sığır tenyası yaşar ve ömrü 18
yıl hattâ daha uzun olabilir. Besinini bulunduğu vücut ortamından sağlar.
Son konak olan insanın ince barsağında yaşayan sığır tenyasının dışkıyla çıkarılan halkalarının dış
vasatta parçalanmasıyla serbest kalan yumurtalar nemli toprakta iki ay kadar yaşayabilirler. Bunları
yiyeceklerle alan veya suyla içen sığırlarda yumurtadan çıkan embriyon (onkosfer) barsak duvarına
yapışır. Buradan büyük ve küçük kan dolaşımıyla çiğneme kasları, kalp, omuz, dil kasları gibi çizgili
kaslara giderek yerleşir. İki ay içinde kurtçuk hâli (sistiserkus bovis) meydana gelir. Bu 10 mm boyunda,
oval, beyaz ve ufak bir kesedir, ara konak vücudunda, dokuz ay kadar canlı kalabilir. Bu etleri
pişirmeden yiyen insanlarda mîde suyu ve safra tesiriyle içerdeki baş dışa döner, barsağa yapışır ve
boyun kısmından halkalar teşekkül etmeye başlar. Üç aylık kuluçka dönemi sonunda hastalık belirtileri
meydana çıkabilir.
Hastalığın belirtileri: Şerit, ince barsağın mukozasını (iç duvarını) zedeler, insan hayâtının
idâmesi için gerekli besin maddelerine ortak olur. Hastada açlık ağrıları meydana gelir. İştah bozukluğu,
bulantı, kusma, ishal veya peklik şeklinde barsak bozukluğu görülebilir. Barsak pasajında tıkama
yapabilir. Salgıladığı zehirli maddelerin tesiriyle toksemi belirtileri meydana gelebilir. Anemi (kansızlık)
görülebilir. Bâzı mukavim insanlarda halkaların zamanlı-zamansız düşürülmesi dışında şikâyet
olmayabilir. Halkalar, çok nâdiren akut apandisite sebep olabilirler. Bâzan sara veya histeriye benzer
nöbetler meydana getirebilir.
Teşhis: Dışkıda halka ve yumurtaların görülmesiyle konur. Halkalar hareketlidir. Karaciğer
kelebeği ve domuz tenyasıyla karışır. Bunun için husûsi usullerle halkanın iyice incelenmesi ayırım
yapmak için yeterlidir.
Tedâvi: Diklorofen (dichlorophen), niklosamid (niclosamide), akranil (acranil), aterbrin ve
paramomisin (paramomycin) eş tesirli sığır tenyası ilâçlarıdır. Bunlar verilmeden bir önceki gün hasta
sulu, hafif yemekler yer ve gece tuzlu bir müshil içer. Ertesi sabah ilâç alındıktan iki saat sonra yine
aynı müshil verilir. Diklorofen veya niklosamid alan hastaya müshil verilmesi mecburi değildir.
Diklorofen, yemeklerden önce günde üç defâ erişkinlere üçer, 15 yaşından küçüklere ikişer ve beş
yaşından küçüklere birer gram olarak ağızdan verilir. Niklosomid verilecek hasta bir önceki akşam
yemeğinde sulu yiyecekler yer. İlâç, sabah suyla veya çiğnenerek alınır. Bir defâda verilmek üzere
erişkinlere 0,5 gramlık tabletlerden dört, 2-8 yaşındakilere iki, daha küçüklere bir tabletlik doz
uygulanır.
Yurdumuzda her bölgede, fakat en fazla Güneydoğu veOrta Anadolu bölgelerinin sığırlarında ve
özellikle yaz aylarında sistiserkus (embriyonlu yumurta) bulunur.
Korunma: Bu hastalar tedâvi edilmeli, toplum hastalıkla ilgili olarak eğitilmelidir. İnsan dışkısının
çevreye dağılmasına, gübre olarak kullanılmasına mâni olarak, tedbirler almalıdır. Sığır eti iyice
pişirilmeli, çiğ köfteden kaçınılmalıdır. Yurdumuzda şartlara uyularak hazırlanan sucuk ve pastırmalarda
canlı yumurta kalması ihtimali yoktur. Uygunsuz şartlarda hazırlanan sucuk ve pastırmalar tenya için
tam bir besi yeri özelliğini taşır.
Domuz tenyası: Domuz şeridi, silâhlı şerit de denir. Bunun hastalık yaptığı çok eski zamandan
beri bilinmektedir. Bu şeridin hem erişkin şekli, hem de kurtçuğu insanda hastalık yapabilir.
2-5 metre boyunda olup sığır tenyasından daha kısadır. Baş kısmında dört çekmeni ve ayrıca bir
tutunma yeri (rostellumu) üzerinde çengelleri vardır. Bu sebeple “silâhlı şerit” diye isimlendirilmiştir.
Halka sayısı bin kadardır. Halkaları kare şeklindedir. Gebe halkalar uzundur. Rahim yan dalları azdır
(Sığır tenyasında 15-30’ar tâne). Yumurtası, sığır tenasından ayırt edilemez.
Domuz şeridi, insan barsak mukozasına yapışmış olarak ve buradaki besinlerden faydalanarak
insan vücûdunda 25 yıl yaşayabilir. Gelişimi sığır tenyasına benzer. Fakat bunda ara konak domuzdur.
İnsana kurtçuk taşıyan domuz etinin yenilmesiyle bulaşır. Barsakta, kesesi içine dönük olan başını dışarı
çıkararak mukozaya tutunur. İki ayda erişkin hâle geçer.
Hastalık ve belirtileri: Şiddetli karın ağrıları, açlık veya iştahsızlık, aralıklı olarak ishal veya
kabızlık ve sinir sistemine âit belirtiler görülebilir. İnsan barsağında tıkanma yapabilir. Bâzı hastalarda
artık ürünlerin tesiriyle zehirlenme belirtileri meydana getirebilir. Nâdiren, barsak delinmeleri
bildirilmiştir. Kanda akyuvarlarda yükselme, kan yaymasındaki eozinofil artışı görülür. Bâzan barsakta
25 yıl kadar belirti vermeden yaşayabilir. Böyle bir durumda tehlike, barsaktaki şeridin yumurtalarının
yutulması sonucunda “sistiserkus sellükoza” denen özel kurtçuğunun meydana gelmesidir. Bu kurtçuk
vücûdun herhangi bir yerine yerleşebilir. Deri altı dokusu, beyin, göz boşluğu, kaslar, kalp, akciğer en
sık tutulan organlardır. Kesenin altında iltihap olur ve sonra kapsül gelişir. Bu durumlarda yerleştiği
organa göre belirti verir. Beyindeki yerleşim tehlikelidir. Beyin karıncığına doğru salkım şeklinde büyür.
Baş dönmesi, baş ağrısı, bulantı, kusma, düşünce bulanıklığı, rûhî bozukluklar nöbetleri yapar. Barsak
dışı organlarda yaptığı bu hastalığa “sistiserkoz” denir.
Teşhisi: Dışkıda halkaların görülmesiyle konur. Sığır tenyasından ayırt edilmesi ancak halkaların
incelenmesiyle mümkündür.
Tedâvi: Sığır tenyasındaki gibidir. Sistiserkoz vak’alarında tedâvi, mümkünse cerrah tarafından
kesenin çıkarılmasıdır. Bu şerit domuz eti yemeyen Müslüman ülkelerde görülmez. Yurdumuzda
Gökçeada’da yaşayanlarda erişkin şekli, bu bölgelerdeki domuzlarda kurtçuk şekli tespit edilmiştir.
Korunmanın esâsı domuz eti yememektir. Barsak cidârına çengelleriyle sıkıca tutunduğundan tedâviye,
sığır tenyasına nazaran daha dirençlidir.
Köpek tenyası: Aslında tenya cinsinin değil, ekino-kokkus cinsinin bir üyesi olarak tasnif
edilmiştir. Ancak umûmi mânâda sestotlar (yassı solucanlar) grubundandır. Erişkin şekli köpeklerin,
bâzan da kurt ve çakalların ince barsağında yaşar (Ana konaklar). İnsanda kist hidatik diye isimlendirilen
hastalığın âmilidir (Bkz. Kistler). Çok ufaktır. boyu 2-9 mm, eni 0,5 mm’dir. Küçük olan başında dört
çekmeni ve rostellum denen halka gibi yapısında iki sıra hâlinde otuz veya daha fazla çengeli vardır.
Dar, uzunca bir boyun kısmından sonra umûmiyetle üç, nâdiren dört tâne halka bulunur. Birinci halka
gelişmemiştir, ikinci halkada üreme organları bulunur, sonuncu halka “gebe halka”dır. Yumurtaları diğer
şeritlerinkine benzer.
Parazit, ana konakta zarar vermeden yaşar. Köpeğin dışkısıyla atılan yumurtalar ara konak (insan
ve koyun) tarafından alınınca oniki parmak barsağında embriyon yumurtadan ayrılır, kan dolaşımına
geçer. Sıklık sırasına göre karaciğer (özellikle sağ lobda ve % 70) akciğerler (% 10), beyin böbrekler,
kemikler, omurilik, kalp ve diğer organda yerleşir. Kisti bâzan bebek başı büyüklüğüne ulaşır. Ölüme
sebep olabilir.
TEODOLİT
Alm. Theodolit (m), Fr. Théodolite, İng. Theodolite. Yatay ve çoğu defâ düşey açıları tespit etmek
sûretiyle açık arâzide noktalar, hatlar, cisimler arasındaki mesâfe ve boyutlarla ilgili hususları ölçmeye
yarıyan optik bir âlet. Teodolit, ayar vidaları bulunan üç ayrı ayak üzerine oturtulmuştur. Teodolitin
ayaklar üzerine oturan gövde kısmında yatay ve düşey açıları gösteren kadranlar, alidat denilen dürbün
ve hareketleri sağlıyan verniyerleri, kadranları okumaya yarıyan optik âletleri taşıyan parçaları bulunur.
Teodolit üzerinde yatay ve dikey düzlemdeki konumunu ayarlamakta yardımcı olan yatay ve dikey
tesviye âyeti göstergeleri de vardır. Ayar vidaları ve bu tesviye âletleri yardımıyla âlet yatay ve dikey
düzlemde hassas bir şekilde konup ayarlanabilir.
Ölçüm yapma maksadına göre teodolitler cinslere ayrılmıştır. Yön teodolitlerinde yatay skala sâbit
kalmak üzere seri halde ufuk boyunca tam bir devir yapılarak ölçümler alınır. Ölçülen büyük değerden
küçük değer çıkarılarak ölçülmesiyle istenilen açılar tespit edilir. Tekrarlı teodolitlerdeyse aynı yönlerde
birçok ölçüm yapıldıktan sonra elde edilen toplam açı tekrar edilen ölçüm sayısına bölünerek netice elde
edilir.
Teodolitlerde yatay ve düşey açıların ölçülerinin hassas bir şekilde yapılabilmesi için büyütme oranı
büyük dürbünler de kullanılabilir. Ayrıca açı derecelerinin okunması için bir objektif veya mekanik
mikrometre mevcuttur. Modern teodolitlerle yüzdelik cinsinden iki sâniyelik açılar ölçülebilir. Astronomi
maksadıyla kullanılan teodolitler üzerinde fotoğraf makinesi de vardır. Rasathânelerde kullanılan bu cins
teodolitlere fototeodolit denir. Fototeodolitlerle enlem ve boylam yönleri tam olarak bilinmeyen yerlerde
kutup yıldızı, güneş ve diğer yıldızların gözlenmesiyle enlem ve boylam yönleri tespit edilebilir. Açı ve
mesâfe ölçümünü elektronik olarak yapan ve infrared (kızılaltı) ışınlarıyla çalışan bir jeodimetri (bir tür
takometre) vardır. Bilgisayara da bağlanarak hassas ve çabuk ölçüm yapar.
Teodolitin en çok kullanıldığı saha mesâfe ölçümleridir. Bu tür ölçümlerle baraj, binâ, yol, boru
hatları konumları projeler üzerine aktarılır. İyi bir haritacı teodolit yardımıyla arâzi yapısını
resimleyebilir. Bu tür çalışmalar topoğrafya konuları içindedir. Teodolitle mesâfe bulmak için üzerinde
çok ince ölçekli işâretler bulunan bir sırık, mesâfesi ölçülecek noktaya konulur. Teodolit dürbününde
sırık üzerindeki görülebilen alt ve üst çizgiler arasındaki uzunluk okunduktan sonra teodolite has bir
formülle mesâfe hesaplanır. Bu formül D= 100R+30 olarak verilmişse 30 teodolitin odak uzaklığı, R sırık
üzerindeki iki çizgi arasında okunan değer ve D ise hesapla bulunan mesâfedir. Formüldeki değerlerin
hepsi santimetredir.
TEOMAN
Büyük Türk Hâkanlığının kurucusu. Doğum târihi belli değildir. Kendisine Tuman Yabgu da denir.
Târihî araştırmalardan anlaşıldığına göre M.Ö. 220’de hâkan oldu. Zamânında Çin’de büyük kargaşalıklar
vardı. Bundan istifâde ederek ayrı krallık ve prenslikler hâlinde yaşayan Türkleri birleştirdi. Çin’den
önemli topraklar aldı.
Büyük oğlu ve veliahtı Mete’ye hâkanlığı vermemek için tedbirler alması, diğer eşinden olan oğlunu
tahta çıkarmak için uğraşması, Mete ile arasının açılmasına sebep oldu. Mete, 10.000 kişilik bir ordu
toplayarak babasının üzerine yürüdü. On bir yıl tahtta kalan Teoman, eşi ve veliaht yapmak istediği oğlu
ile birlikte M.Ö. 209’da Mete tarafından öldürüldü.
TEPEDELENLİ ALİ PAŞA
Osmanlı vâlilerinden. 1744 yılında Yanya’da doğdu. Dedeleri Arnavutluk’ta muhtelif vazifelerde
tanınmış olup, babası Tepedelen mütesellimi Veli Paşadır. Küçük yaşta babası öldüğünden gençliği
mücâdelelerle geçti. Kurd Ahmed ve Kaplan Paşalara hizmet edip, himâyelerine girdi. Kaplan Paşaya
dâmât oldu. Yanya, Delvina ve Tırhala mutasarrıflıklarıyla Derbentler-Başbuğluğu gibi vazifelerde
kendini tanıttı. Oğulları Muhtar, Veli Veliyüddîn ve Sâlih Paşalar çeşitli vazifelerle Kuzey Arnavutluk’la
Yunanistan’a hâkim olunca buralar Tepedelenli âilesinin mâlikânesi hâline geldi.
Osmanlı-Rusya-Avusturya Savaşında 1787’de Avusturya cephesinde PançovaHarekâtına katıldı.
Sırbistan’da çıkan isyânı bastırmada hizmetleri oldu. Rus cephesinde de savaştı. Rütbesi 1795’te
mirmiranlığa yükseldi. Yanya bölgesindeki yerli halkın çıkardığı isyanların bastırılmasında, Napolyon’un
Mısır’a saldırısı sırasında Fransızlarla yaptıkları mücâdelelerde zaferler kazandı. 1798’de Preveze
yakınında Fransızları bozguna uğratınca kendisine Sultan Üçüncü Selim Han tarafından vezirlik verildi.
Rumeli vâlisi olarak dağlı eşkiyânın cezâlandırılması için bir sene kadar bu vazifede bulundu. On
dokuzuncu yüzyılın başında Osmanlı Devletiyle İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki siyasî olaylardan
da istifâde ederek Makedonya bölgesinin en güçlü adamı hâline geldi. Bu bölgenin tanınmış vâlilerinden
İbrâhim Paşayı hileyle getirterek ölünceye kadar Yanya’da hapsetti. Oğlunu yerine göndererek
Arnavutluk’un Toskalık bölgesinde hâkimiyet kurdurdu.
Ali Paşanın Arnavutluk’ta ve hâkim olduğu yerlerdeki tutumu, hâdiseleri istismar etmesi, onu
devlet içinde devlet gibi hareket ettiriyordu. Mora ahâlisinin ve Rumların ayaklanarak devletin başına
yeni bir gâile açılmasını istemeyen Sultan Mahmûd Han, Tepedelenli Ali Paşanın yaşlı olmasını düşünerek
üzerine gitmiyordu.
Ancak İngilizlerle gizli muhâberelerde bulunan Nişancı Halet Efendinin çevirdiği entrikalar üzerine
Ali Paşa ve oğulları memuriyetlerinin bir kısmından azledildiler. Fakat dinlemedikleri için üzerlerine
karadan ve denizden kuvvet gönderildi. Yanya kalesinde bir sene 4 ay 25 gün muhâsaradan sonra
serasker Hurşid Paşanın, hayâtına dokunulmayacağına dâir teminat vermesi üzerine Ali Paşa Yanya
Gölündeki Pandeleimon Manastırına çekildi. Hurşid Paşanın yazılı bildirisini kabul etmeyen kindar Halet
Efendi îdâm fermanını birkaç kişiyle gönderdi. Bunun üzerine kendisini müdâfaa eden Tepedelenli
kurşunla vurularak öldürüldü (1822). Tepedelenli Ali Paşanın ölümüyle Rumlar üzerlerindeki en büyük
tehlike ve baskıdan kurtulmuş oldular. Etniki Eteryada bunu fırsat bilerek isyânın başlama zamânının
geldiğine kanaat getirip harekete geçtiler. Böylece Eflak-Boğdan ve Mora’da yıllarca sürecek olan Rum
isyanı başlamış oldu.
TEPKİME (Reaksiyon)
Alm. Reaktion, Fr. Réaction, İng. Reaction. Kimyâda iki veya daha çok maddenin başka madde
veya maddelere dönüştüğü hâdise. Reaksiyon da denir. Kimyâsal tepkimede tepkimeye giren
maddelerin özellikleri kaybolurken değişik özelliklerde yeni maddeler ürün olarak ortaya çıkar. Fakat
tepkimede toplam kütle değişmez.
Bir kimyâsal tepkimede bağ oluşturan elektronların enerji soğurmasıyla bağ parçalanır. Bu durum
yeni bağların oluşmasını mümkün kılar ve enerji açığa çıkar. Bir bağın parçalanması için gerekli olan
enerji yeni bir bağın oluşmasında açığa çıkan enerjiden daha az olduğunda, bu tepkimeye ekzotermik
(ısı veren) tepkime, tersi olduğundaysa endotermik (ısı alan) tepkime denir.
Tepkime kabı: Reaktör de denir. Laboratuvarlarda veya kimyâ sanâyiinde kimyâsal tepkimelerin
gerçekleştiği kap veya cihazlara denir. Genellikle cam, paslanmaz çelik veya kimyâsal maddelerden
etkilenmeyen herhangi bir alaşımdan yapılmışlardır.
Tepkime ısısı: Bir kimyâsal tepkimede bütün maddeleri aynı sıcaklıkta tutabilmek için tepkime
sistemine eklenmesi veya sistemden uzaklaştırılması gereken ısı miktarıdır. Tepkime sisteminin içinde
bulunduğu kabın basıncı sâbit tutulduğunda ölçülen tepkime ısısı aynı zamanda entalpi olarak bilinen
termodinamik nitelikteki değişimi, yâni tepkime sonucunda oluşan ürünlerin entalpisiyle tepkimeye
girenlerin entalpisi arasındaki farkı gösterir. Böylece sâbit basınçta tâyin edilen tepkime ısısı DH
sembolüyle gösterilen tepkime entalpisidir. DH negatif olduğunda tepkime ekzotermik, tersi
durumdaysa tepkime endotermiktir. (Bkz. Entalpi)
Meselâ,
H2(g) + Cl 2(g) 2HCl(g) + 44 kkal
tepkimesinde tepkimeye giren H2 ve Cl2 moleküllerinde iki atomu bir arada tutan bağların
koparılması enerji ister. Bu enerji sağlandığında atomlar arasındaki bağlar kopar ve atomlar yeni
düzenlemeye girerek yeni bağlar (HCl bağları) oluştururken dışarıya enerji verilir. Bu tepkimede dışarı
verilen enerji daha önce alınan enerjiden fazla olduğundan neticede dışarıya enerji verilmiş olur
(ekzotermik tepkime). Buna karşılık;
H2(g) + I2(g) + 12,4 kkal 2HI(g)
tepkimesinde alınan enerji verilen enerjiden fazla olup bu tepkime de endotermik tepkime olur.
Tepkime hızı: Tepkime hızı birim zamanda dönüşen madde miktarı anlamına gelir. Tepkime
hızlarını karşılaştırabilmek için birim zamanda, birim hacimde değişen mol sayısı, yâni derişim değişimi
esas alınır. Bu durumda tepkime hızı (TH), birim zamanda madde derişimindeki değişim olarak ifâde
edilir. Meselâ;
2NOCl ―> (g) 2NO(g) + Cl2(g)
tepkimesinde hız, NOCl, NO ve Cl2 derişimleri için ayrı ayrı yazılabilir. Tepkimeye giren NOCl
yönünden tepkime hızı (TH1);
NOCl derişimindeki azalma
TH1 = ――――――――――――
Zaman aralığı
olarak tanımlanır. Buna göre NOCl ne kadar hızlı azalıyorsa, tepkime o kadar hızlı gerçekleşiyor
demektir. Oluşan azot monoksit ve klora göre de;
NO derişimindeki artma
TH2= ――――――――――――
Zaman aralığı
Cl2 derişimindeki artma
TH3= ――――――――――――
Zaman aralığı
olarak yazılır.
Tepkime denklemine göre 2 mol NOCl’den 2 mol NO ve 1 mol Cl2 oluştuğuna göre;
TH1= TH2= 2TH3 olur.
Bir tepkimenin oluşması çarpışma teorisiyle izah edilir. Bu teoriye göre tepkime verecek tânecikler
(molekül atom veya iyon) mutlaka çarpışmalıdırlar. Ancak tepkime vermeleri için çarpışmaları da
yetmez. Tepkime ancak moleküllerin uygun doğrultuda çarpışmaları ve ilâveten tâneciklerin belirli bir
enerjide olmalarıyla gerçekleşir. Tepkimenin gerçekleşmesi için tâneciklerin sâhip olmaları gereken
minimum enerjiye eşik enerjisi denir.
Eşik enerjiye sâhip tânecikler çarpıştığında moleküller birbiri içine girer ve atomlar yeni bir
düzenlemeye girebilecek biçimde karmaşık hâle gelir. Bu arada tâneciklerin hızı yâni kinetik enerjisi
azalır, potansiyel enerji de en yüksek seviyesine ulaşır. Yüksek potansiyel enerjili bu karmaşık hâle
aktifleşmiş kompleks adı verilir. Aktifleşmiş kompleksin enerji seviyesine varmak için gerekli enerjiye
aktifleşme enerjisi denir.
Bir tepkimenin hızına tesir eden faktörleri: 1) Tepkimeye giren maddelerin türü, 2) Derişim, 3)
Sıcaklık, 4) Katalizör olarak sıralayabiliriz.
Bir demir parçası havayla çok yavaş olarak tepkimeye girerken (paslanırken), bir beyaz fosfor
parçası havada tutulduğunda alev alarak hemen yanar. Oksijenin sebep olduğu bu iki tepkimede hızlar
oldukça farklıdır.
Genellikle zıt yüklü iyonların elektriksel çekimine dayalı ve bağ kopması olmaksızın yürüyen iyon
tepkimelerinin hızları büyük olur. Buna karşılık yeniden bağ düzenlenmesi gerektiren tepkimelerde
düzenlenen bağ sayısı artışına bağlı olarak tepkime hızı düşük olur.
Derişimin artması birim hacimdeki tânecik sayısının ve dolayısıyla çarpışma sayısının artmasına
sebep olduğundan, derişim arttıkça tepkime hızı da artar. Kimyâsal bir tepkimenin hızı, tepkimeye giren
tâneciklerin derişimleriyle doğru orantılıdır. Buna göre;
A2(g) + B2(g) AB(g)
şeklindeki bir tepkime için hız ifâdesi;
TH= k [A2] [B2]
olarak yazılır. Bu eşitliğe hız denklemi ve eşitlikteki orantı katsayısı k’ye hız sâbiti denir.
Sıcaklık arttırıldığında, tepkimeye girecek tâneciklerin kinetik enerjileri artacağından, çarpışma
sayısı arttığı gibi aktifleşme enerjisi engelini aşan tânecik sayısı da artar. Bu da hızın artması demektir.
Sıcaklığın artması hız sâbiti k’yı büyüttüğünden, tepkime ekzotermik veya endotermik dâhi olsa hız da
büyür.
Tepkime sonunda hiçbir değişikliğe uğramadan kalan ancak tepkime ortamına dışarıdan
eklendiğinde tepkimenin hızını değiştiren maddelere katalizör denir. Katalizörler tepkimeye giren
maddelerle daha düşük enerjili aktifleşmiş kompleksler meydana getirirler. Katalizörün etkisini; yüksek
bir tepeyi aşmak yerine tepeden açılan bir tünelle gitmek sûretiyle varacağı yere daha hızlı varabilen
bir otomobile, tünelin getirdiği avantajı düşünerek anlamak mümkündür.
TERÂVİH NAMAZI
Ramazân-ı şerîfte, her gece yatsının farzından ve son sünnetinden sonra erkeklerin ve kadınların,
Peygamberimizin sünneti olarak kıldıkları yirmi rekatlık namaz. Her dört rekatında bir terviha (dinlenme)
yapıldığı için, bu namazın hepsine “terâvih” denilmiştir. Erkeklerin ve kadınların, yirmi rekat terâvih
kılması sünnet-i müekkededir (Bkz. Sünnet). Peygamberimizin devamlı yaptığı nâfile ibâdetlerdendir.
Terâvih namazı Peygamber efendimizin zamanında birkaç gece, sekiz rekat, cemaatle kılınmış, bir
özründen dolayı devam edilememiştir. Yalnız olarak yirmi rekat kılmıştır. Sünnet olduğu buradan
anlaşıldı. Hazret-i Ömer, hazret-i Osman, hazret-i Ali ve zamanlarındaki Eshâb-ı kirâmın hepsi, cemâatle
yirmi rekat kıldılar. Terâvih namazı sünnet-i hüdâ sayılıp, İslâm dîninin şiârıdır. Müslümanların bu
halîfelere ve Eshâb-ı kirâmın icmâına (sözbirliğine) uymaları, hadîs-i şerîfle emrolunmuştur. Peygamber
efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem:
“Ey Müslümanlar! Muhakkak ki, Allahü teâlâ Ramazan ayında hergün oruç tutulmasını
emreyledi. Gecelerini ihyâ ve terâvihle geçirmeyi de ben sünnet eyledim. Böylece orucun farz
olduğunu ve gece ibâdet etmenin sünnet olduğunu tasdik edip, sevabını umarak bunları
yapan mağfiret olunup (bağışlanıp) anasından doğduğu gün gibi, günahlardan temiz olur.”
buyurdu.
Terâvih, yatsının son sünnetinden sonra ve vitirden önce kılınır. Bir kimse, yatsıyı kılmadan önce
terâvihi kılamaz. Vitirden sonra da kılınabilir. Sabah namazına kadar kılınabilir. Fecir doğunca kılınamaz.
Kazâ da edilmez. Çünkü, terâvih kuvvetli sünnetse de, akşam ve yatsı son sünnetleri kadar kuvvetli
değildir. Bu sünnetlerse kazâ edilmez. Yalnız farz namazlarla vitrin kazâsı lâzımdır. Terâvihi cemaatle
kılmak, sünnet-i kifâyedir. Yâni câmide cemâatle kılındıkta, başkaları evde yalnız kılabilir, günah olmaz.
Fakat, câmideki cemâat sevâbından mahrum kalır. Evde, bir veya birkaç kişiyle, cemâatle kılarsa, yalnız
kılmaktan yirmi yedi kat fazla sevap kazanır.
Her iki rekatta bir selâm verilip, hemen sonraki rekate kalkılır. Yahut dört rekatta bir selâm verilir.
Terâvih namazı ikişer rekat olarak kılınırsa, kılınış şekli sabah namazının sünneti, dörder rekat olarak
kılınırsa, Yatsı namazının ilk dört rekat sünnetinin kılınışı gibidir. Her dört rekat arasında, dört rekat
kılacak zaman kadar oturup, salevat veya tesbih yâhut Kur’ân-ı kerîm okurlar veya sessiz otururlar. İki
rekatte bir selâm vermek ve her iftitah tekbirinde niyyet etmek daha iyidir.
Yatsıyı cemâatle kılmayanlar, terâvihi cemâatle kılamazlar. Yatsıyı cemâatle kılmayan bir kimse,
farzı yalnız kılıp, sonra terâvihi kılan cemaate katılabilir. Terâvih tamam olduktan sonra, ancak
Ramazân-ı şerîfte vitir namazı cemâatla kılınır. Başka zamanlarda cemaatle kılınmaz.
Ramazân-ı şerîfte, her gece terâvihte bir cüz okuyarak Kur’ân-ı kerîmi hatim yapmak da çok
sevaptır (Bkz. Hatim Okumak). Terâvihte hatim yapılmazsa, Fil sûresinden Kur’ân-ı kerîmin sonuna
kadar on sûreden, her rekatta bir sûre okunur. Tamâmında bir daha okuyarak kılmak daha iyidir.
Terâvihe başlamadan önce, yatsının son sünnetini kıldıktan sonra, tesbih, tehlil ve tekbir okumak,
terâvihin her dört rekatında bir oturup istirahat etmek müstehaptır. Terâvihin sonunda, bildirilen miktar
kadar oturduktan sonra, vitir namazına kalkmadan, imâm cemâata dönüp duâ eder, cemâat âmin der.
Bu esnâda okunacak salevatlar, tesbihler ve duâlar, fıkıh (ilmihal) kitaplarında yazılıdır.
TERÂZİ
Alm. Waage (f), Fr. Balance (f), İng. Balance. Bir cismin veya maddenin kütlesini ölçmeye
yarayan âlet. En yaygın kullanılanı eşit kollu terâzidir.
Terâziyle kütle ölçme işlerine tartma denir. Eşit kollu terâzide tartma, ölçülecek kütle, bilinen
kütlelerle mukâyese edilerek yapılır. Bunlar da, orta noktasında bir bıçaksırtı bulunan terâzi kolu ve bu
kolun uçlarına asılı duran iki kefe vardır. Bir kefeye kütlesi ölçülecek cisim diğer kefeye bilinen standart
kütleler konularak denge tesis edilir. Bu tartı sisteminde yerçekimi kuvveti her iki kefeye de aynı şiddette
etkidiğinden tartı yerçekimi ivmesinden bağımsızdır. Yâni eşit kollu terâziyle tartı dünyâ, ay ve diğer
gezegenlerde yapılsa aynı sonuçlar alınır.
Günümüzde kullanılan hassas terâziler ki, bunlar laboratuvarlarda, ilâç ve kimyâ sanâyiiyle,
kuyumcularda kullanılır, iki kefeli eşit kollu veya tek kefeli olabilir. Tek kefeli olanlarda kütleyi doğrudan
doğruya ibre üzerinden okumak mümkündür. Işıklı rakamlar bu kütleyi belirterek okumada kolaylık
sağlar.
Çeşitli maksatlarla yapılmış terâziler mevcuttur. Bunlardan bâzıları şunlardır:
Coulomb terâzisi veya burulma terâzisi, mıknatısların meydana getirdiği manyetik ve
elektrostatik kuvvetleri ölçmek için Coulomb tarafından yapılmıştır. Bu âlet bakır veya gümüş telin
burulmasına dayanır. Mohr terâzisi, elektromanyetik terâzi olup belli bir devreye etki eder. Laplace
kuvvetlerini ölçmeye yarar. Cotton terâzisi, on binde bir amperle bir amper arasındaki şiddetleri
ölçebilir. Eötyös terâzisi, yerçekimi kuvvetinin küçük değişimlerini ölçmek maksadıyla özellikle
jeofizikçilerin kullandığı bir âlettir.
TERBİYE
(Bkz. Eğitim, Çocuk Terbiyesi)
TERBİYUM
Alm. Terbium, Fr. Terbium, İng. Terbium. Tb sembolüyle gösterilen, nâdir toprak metallerinden
bir element. Periyodik tabloda IIIB grubunda bulunur.
Metalik terbiyum gümüş beyazı renktedir. Ancak havada oksitlenerek kararır. Tabiatta bolluk
bakımından nâdir toprak metallerinden en az bulunanıdır. Nâdir toprak metalleri minerallerinde bulunur
fakat toryum kaynağı olan monazit kumlarından yan ürün olarak elde edilir.
Atom numarası 65, atom ağırlığı 158,925, erime noktası 1360°C ve kaynama noktası 3041°C’dir.
Elektron düzeni (Xe) 4f9 6 s2 dir. Bileşiklerinde hem +4 hem de +3 değerlikli olabilir.
TERCİ-İ BEND
(Bkz. Nazım Şekilleri)
TERE (Lepidium sativum)
Alm. Gartenkresse (f), Fr. Cresson (m), İng. Garden cress. Familyası: Turpgiller (Cruciferae).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Anadolu.
20-50 cm boylarında, beyaz veya morumsu renkli çiçekler açan, bir yıllık otsu bitkiler. Meyvelerinin
tek tohumlu olmasıyla su teresinden ayrılır. Yabânî olarak bulunmakla berâber, kültürü de
yapılmaktadır. Kerdeme olarak da bilinir.
Kullanılışı: Yaprakları yakıcı lezzetli, uçucu yağ taşır. Salata hâlinde, iştah açıcı olarak kullanılır.
Su teresi (Nasturtium officinale): Beyaz çiçekli, parçalı yapraklı, çok yıllık otsu bir bitki. Su
kenarlarında yetişir. Özel bir kokusu ve batıcı bir lezzeti vardır. Kardamot adıyla da bilinir.
Kullanıldığı yerler: Tâze yaprakları salata olarak yenir. Kükürtlü glikozitler, A, C ve D
vitaminleriyle uçucu yağ taşır. Kuvvet verici, vitamin noksanlıklarına karşı ve iştah açıcı olarak kullanılır.
TEREKE
Alm. Hinterlassenschaft (f), Nachlass (m), Fr. Succession (f), Héritage (m), İng. Heritage, estate.
Miras, yâni ölen bir kimsenin geriye bıraktığı mal ve mülke verilen isim. Tereke, bir bütün olarak ve
kendiliğinden mîrasçılara geçer. Bir küllî halefiyet hâli vardır. Terekenin intikal edeceği kimselerin gerçek
mîrasçı olmaları lâzımdır. İntifâ (faydalanma, kullanma) hakkı sâhibi terekenin gerçek mîrasçısı olmadığı
için, terekenin bunlara kendiliğinden intikâli mümkün değildir.
Medenî Kânuna göre mîrasçıların tereke üzerindeki hakları iştirak hâlindedir. Bu terekenin
taksimine kadar devam eder. Tereke borçlarından dolayı tek mîrasçı varsa tek başına, çok mîrasçı varsa
müteselsilen sorumludur. Tereke borçlarından dolayı alacaklı, mîrasçıların şahsî mallarına da
başvurabilir.
Her ne kadar mîras kelimesi, tereke yerine kullanılmaktaysa da tam olarak karşılamaz. Terekeyle
mal varlığı aynı şey değildir: a) Malvarlığında bulunup da terekede bulunmayan hukûkî ilişkiler: Bunlar
mîras bırakanın şahsına bağlı haklar olup, şahsî irtifak hakları, bozulan nişandaki hediyelerin iâdesi
gibidir. Terekede yer almaz, mîrasçılara geçmez. b) Mal varlığında olmayıp da terekede yer alan hukukî
ilişkiler: Mîras bırakan tarafından evlenmenin hakları için açılan dâvâya mirasçılar da devam edebilir.
TEREMENTİ (Terebinthina)
Alm. Terpentin (n), Fr. Térébentkhine (f), İng. Turpentine. Değişik çam (Pınus) türlerinin
gövdesine yapılan yaralamalar neticesinde elde edilen bir reçineli ürün. Türkiye’de kızılçam (P.brutia)
ve kısmen sarıçam (P.sylvestris) türlerinden elde edilir. Muğla bölgesinde kızılçamdan elde edilmektedir.
Eskiden Eskişehir havâlisinde sarıçamdan elde edilmekteydi.
Terementi bal kıvâmında, soluksarı veya yeşilimsi renkli olup, acı lezzettedir. Suda çözünmez.
Ancak organik çözücülerde kolaylıkla çözülür.
Elde edilmesi: Terementi elde etmek için önce ağaçların mantar kısmı soyulur. Sonra boyuna bir
yara açılır ve akabinde bu yaraya eğik gelmek üzere yaralar açılır. Akan reçineli ürün bir kapta toplanır.
Bir ağaçtan 1-2 litre terementi elde edilir. Fakat ağaç kesilecekse daha fazla yaralama ile 8-10 litre
terementi elde edilebilir.
Terementinin % 70’i reçine, % 30’u uçucu yağdır. Bu uçucu yağı elde etmek için terementi ya
doğrudan doğruya distillenir, ya su destilasyonuyla yâhut da 180 derecede vakumda distillenir.
Terementi yağı, mum, kauçuk ve birçok organik maddeyi eritici özelliktedir. Akıcı, yanıcı ve yakıcı bir
maddedir.
Kullanıldığı yerler: Terementi solunum ve idrar yolları hastalıklarında antiseptik olarak kullanılır.
Tahriş edicidir. Boya ve kâğıt sanâyiinde katkı maddesi olarak kullanılır. Terementi yağ da idrar
yollarında antiseptik olarak taş düşürücü ilâçların bileşiminde, kurşun zehirlenmelerinde ve eritici olarak
eczâcılıkta kullanılır.
TEREYAĞI
Alm. Butter (f), Fr. Beurre (m), İng. Butter. Sütün yayıklanmasıyla elde edilen yağ. Elde ediliş
şekillerine göre köy tereyağları, süthâne tereyağları ve pastörize tereyağları olarak adlandırılırlar.
Tereyağı bâzı yörelerde yoğurttan, bâzı yörelerde sütten yapılır. Yoğurttan yapılan lezzet ve rayiha
bakımından diğerinden üstünse de randımanlı olmayışı yüzünden tereyağı endüstrisinde kullanılmaz.
Türkiye’de Vakfıkebir (Trabzon) tereyağlarının meşhur olması yoğurttan yapılmasındandır. Sütten
tereyağı elde etmek için önce krema elde edilmekte, bilâhare bundan tereyağı yapılmaktadır. Krema
elde etmek için merkezkaç kuvvetiyle çalışan makinalardan faydalanılır. Elde edilen krema pastörize
edildikten sonra nötralize edilir. Yâni fazla asitliği bertaraf edilir. Pastörize edilmiş kremaya, tereyağına
tad ve koku veren mikroorganizmalar öldüğünden laktik ve aromatik kültürler ilâve edilir. Bu şekilde
kültür ilâve edilmiş krema özel kaplarda 12-15°C’de olgunlaşmaya bırakılır. Olgunlaşma neticesinde
krema yayıkta yayıklanarak tereyağı ve ayran kısmı ayrılır. Tereyağı malaksör denilen makinaya
alınarak karıştırılmak ve yoğrulmak sûretiyle suyu ve kıvâmı ayarlanır. 4-8°C’lik odaya nakledilerek
soğutulur ve paketlenir.
Tereyağının bozulmasını, acılaşmasını önlemek için suyunun iyi ayarlanması gerekir. Yine aynı
maksat için % 1,5-2 geçmemesi şartıyla saf, temiz kayatuzu ilâve edilebilir. Bâzı memleketlerde gıdâ
nizamnâmelerinde tereyağı bozulmalarını önlemek için sorbik asit benzeri organik asitlerin kullanılması
serbesttir.
Süt hayvanının cins ve ırkına bağlı olmak kaydıyla 5-10 kg sütten 1 kg tereyağı elde edilmektedir.
Tereyağının terkibinde ortalama olarak % 84 yağ, % 0.8 protein, % 0.5 karbonhidrat, % 0.2 kül ve %
15-16 su vardır. A ve D vitaminlerince zengindir. Bu bileşimdeki 100 gr tereyağı 785 kilo kalori enerji
verir.
Tereyağının damar sertliğine sebep olduğu ileri sürülmekle berâber, yeni yapılan araştırmaların
bunu teyid eder mâhiyette olmadığı dikakti çekmektedir. Bu iddia tereyağının bünyesinde bulunan
kolesteroldan kaynaklanmaktadır.
Güneydoğu Anadolu’da tereyağının eritilmesiyle elde edilen bir yağ vardır ki, buna sâdeyağ denir.
Bunun içerisine bâzı hayvanî iç yağlar da karıştırılabilmektedir.
Tereyağının kötü şartlar altında elde edilmesinden veya kötü muhâfazasından bâzı bozukluklar
meydana gelmektedir. Bunlar:
1. Acılık: Yağın kimyevî değişikliğinden ileri gelir. Yağın elde edildiği sütün veya kremanın
pastörizasyonu ve iyi bir mukâyesesiyle önüne geçilebilir.
2. Peynir tadı: Bâzı mikroplarca kazeinin parçalanmasıyla meydana gelir. Pastörizasyonla önüne
geçilebilir.
3. Maya tadı: Mayalar sebep olur. Çâresi pastörizasyondur.
4. İç yağı tadı: Işık ve bâzı ağır metallerin (demir ve bakır) tuzlarıyla temas hâlindeki yağlarda
görülür.
Demir ve bakır kaplarda muhâfaza edilerek yağların direkt olarak temâsı önlenmelidir.
Tereyağı buzdolabı şartlarında saklanmalıdır.
Tereyağı herkese tavsiye edilebilecek çok üstün bir gıdadır.
TEREYAĞI AĞACI (Persea gratissima)
Alm. Butterbaum (m), Fr. Arbre (m) à beurre, İng. Indian butter tree. Familyası: Defnegiller
(Lauraceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Akdeniz bölgesinde yetiştirilir.
10 m kadar yükseklikte kışın yapraklarını dökmeyen ağaçlar. Esas vatanı Amerika’dır. Bitkinin
yaprakları derimsi, saplı, sivri uçlu, oval şekilli ve parlak koyu yeşil renklidir. Çiçekler küçük beyazımsı
renkli ve salkım durumunda toplanmışlardır. Meyveleri armut şeklinde üzeri yeşilimsi veya morumsu
renkli, etli kısmı beyaz veya yeşilimsidir. Avokado ağacı adıyla da bilinir.
Kullanıldığı yerler: Tereyağı ağacı meyvesinde sâbit yağlar ve vitaminler (A, D, E) bulunur.
Meyveleri gıdâ olarak yenilir. Yaprakları kabız yapıcı etkiye sâhiptirler ve halk arasında böbrek taşlarını
düşürücü olarak kullanılır. Meyvelerinden elde edilen yağ bâzı merhemlerin terkibine konur.
TERKOS GÖLÜ
İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan göllerden. Marmara Bölgesinin Trakya kesiminde İstanbul’un
50 km kuzeybatısında, Karaburun’un gerisinde bulunmaktadır. Göle, Durusu Gölü de denilmektedir.
Kenarları girintili çıkıntılı olan gölün yüzölçümü 25 km2, en derin yeri on bir metredir. Su toplama alanı
619 km2dir. Deniz seviyesinden 2.75 m yüksek olmasına rağmen bugün Karadeniz’e akıntısı yoktur.
Eskiden Boğazdere adı verilen bir akıntıyla suları denize boşalıyordu. Bu akıntıyı sağlayan yerin gölle
birleştiği yere küçük bir set yapılınca suları denize gitmediğinden su seviyesinde bir yükselme oldu. Göl
görünüş îtibârıyle eskiden buranın bir koy olup, zamanla denizin istilâsına uğramış dere ağızları olduğu
intibasını vermektedir.
Terkos Gölünün beslenme havzası küçük, fakat göle su taşıyan dereler fazladır. Bunların suyu en
bol olanı batıdan gelen İstranca Deresidir. Denizden ayrıldıktan sonra gölün suyu süratle tatlılaşmıştır.
Terkos Gölüne bir yılda ortalama 196 milyon metreküp su gelmektedir. Çok yağış alan zamanlarda bu
su miktarı 237 milyon metreküpe çıkmaktadır.
Gölün doğusunda bulunan Terkos Köyü, göle ismini vermiştir. Bu köyde Sultan İkinci Abdülhamid
Han (1876-1909) zamânında İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak için 1885’te Terkos Fabrikası adı
verilen tesisler yapıldı. Yüz senedir İstanbul’un suyunu temin eden bu tesisler günümüzde de mevcuttur.
Su gölden alınarak Kağıthâne’de bulunan arıtma tesislerinden geçtikten sonra İstanbul’a
dağıtılmaktadır. Son senelerde görülen kuraklık yüzünden ve artan İstanbul nüfûsunun su ihtiyacını
karşılamak üzere deniz kıyısında vurulan sondalardan elde edilen su, pompalarla Terkos Gölüne
akıtılmaktadır.
Aynı zamanda göl, bir balıkçılık ve birçok yabânî av kuşunun yaşadığı bir avcılık alanıdır.
TERLEME (Transpirasyon)
Alm. Transpiration (f), Fr. Transpiration (f), İng. Transpiration. Bitkilerin suyu buhar hâlinde
dışarı atmaları. Terleme, bitkilerde gaz alış verişine yarayan aralıklar (stomalar) ve kütikula yoluyla
olur. Kara bitkilerinin havaya bakan yüzeylerinde epiderma tabakasının üzeri kütikulayla örtülüdür.
Osmoz kâidelerine göre hücreden hücreye geçerek epiderma hücrelerine gelen su buharı bu hücrelerin
çeperini ve kütikulayı geçerek bitkiyi terk eder. Kütikulayla atılan su miktarını bitki düzenleyemez. Bu
miktar havanın nemine yâni emme kuvvetine bağlıdır ve bu yolla atılan su miktarı da azdır. Ayrıca
sıcaklığa bağlı olarak da değişir. Kurak havalarda, havada su buharı basıncı az olduğundan emme
kuvveti yüksektir. Böyle zamanlarda bitkiler fazla su kaybederler.
Terleme, büyük ölçüde stomalar yoluyla olur. Stomalar sâyesinde bitkiler terlemeyle dışarı
atacakları su miktarını aktif bir şekilde düzenlerler. Terleme de, stoma açıklığının büyüklüğü, havanın
nemi, ışık ve sıcaklık gibi etkilere bağlı olarak değişir. Stomalar genellikle gündüz açık gece kapalıdırlar.
Terleme de buna bağlı olarak gece azalır. Sıcak ve kuru havalarda yükselir ve atılan su miktarı da artar.
Terlemeyle dışarı atılan suyun miktarı bitkinin cinsine ve içinde bulunduğu ortamın şartlarına göre
değişir.
TERLEMEK (Tıp)
Alm. Schwitzen, Fr. Suer; transpirer, İng. To sweat, to perspire. Vücuttaki ter bezleri tarafından
özel bir vücut sıvısının ifraz olunması. Ter bezleri sâdece memelilerde bulunur. Cildin derinlerinde
yerleşir ve yüzeye kıvrımlı bir salgı kanalıyla açılırlar. Terin % 98’i su, % 2’si ise çeşitli kimyevî
maddelerdir (tuz, yağ asitleri, üre, sülfatlar, albümin ve bâzı aminoasitler).
Memelilerin nispeten yüksek bir vücut sıcaklığına sâhip olmaları çok uygun bir durumdur. Eğer bir
memelinin vücut ısısı 30°C olsaydı, bu canlının, hava sıcaklığı 37°C olan bir yerde yeterince terleyip,
bunu buharlaştırarak kendini serinletmesi mümkün olmayacaktı. İnsanlarda terin buharlaşmasıyla
meydana gelen serinlemenin, vücut ısısının desteğinde ne kadar mükemmel bir mekanizma olduğu
buradan da anlaşılmaktadır.
Sıcaklığa bağlı terleme fizyolojik bir olaydır, fakat aşırı durumlarda vücûdun sıvı dengesini
bozabilir. Bâzı araştırıcılara göre en fazla ter çıkarabilme kapasitesi saatte 3-4 litredir. Aşırı terleme
vücuttan yüksek oranda su kaybına yol açar. Bu su, ter bezlerinin kılcal damarlarından geçerek kandan
alınırken öte yandan başka vücut kompartımanlarınca yerine konulmaktadır. Bu derece aşırı bir su
kaybı, su içmek gibi bir yolla yerine konulmadan devam ettirilemez.
Hava sıcaklığındaki 1°Clik bir artış için ter atılımı saatte 20 gr’lık bir artış gösterir. Terle berâber
çeşitli tuzların da atılması sözkonusudur, böylece su ve elektrolit dengesi korunmaktadır. Aşırı
terlemeyle kaybedilen tuz da diyetle yerine konulmalıdır. Aksi takdirde aşırı terleyen birisi sâdece su
içerse, neticede su zehirlenmesi denen bir durum ortaya çıkar.
1 ml ter buharlaştığında vücuttan 0,58 kalorilik ısı atılır. Ter buharlaşmayıp akarsa ısı atılamaz.
Hava kuru olduğunda vücut aşırı sıcaklara dayanır. Havadaki nem, terlemeyi zorlaştırır.
İki tip ter bezi vardır:
1. Ekrin ter bezleri: Kasıklar, tırnak, yanaklar, dudak kırmızısı hâriç olmak üzere vücûdun her
tarafında rastlanır. Bilhassa el ayası ve ayak tabanında çok fazla bulunur. Bütün vücutta iki milyon kadar
ekrin ter bezi bulunduğu sanılmaktadır. Ekrin bezler, sempatik sinir sistemi kontrolunda vücut ısısını
ayarlar. Dâhili sıcaklık artınca ekrin bezlerin cilt yüzeyine salgıladıkları su buharlaşarak sıcaklığı atar.
Ekrin ter bezleri üç tip uyarı neticesinde ter maydana getirirler. İlk olarak bütün bezlerin hissedilmeyen
terleme denilen günde yaklaşık yarım litreyi bulan normal bir salgısı vardır. İkinci olarak sıcaklık artışının
yol açtığı terleme vardır. Üçüncü olarak da sıkıntı ve streslerin alın, avuç içi, ayak tabanı ve kasıklardaki
bezlerde salgı artışına yol açması. Bâzı araştırıcılara göre ekrin ter bezlerinin boşaltım vazifesi de vardır.
2. Apokrin ter bezleri: Koltuk altı, kasıklar ve meme başları gibi mahdut bölgelerde rastlanan
büyük bezlerdir. Apokrin bezler cinsî hayatta rol oynarlar. Renkli ırklarda beyazlara göre, kadınlarda
erkeklere göre daha fazladır. Apokrin ter bezleri bulûğ çağında bâzı hormonal değişikliklerle uyarılana
kadar faaliyet göstermezler. Apokrin bezler kıl folikülleriyle birlikte yağlı bir ter meydana getirmektedir.
Ekrin ter bezlerinin salgısındaysa yağ yoktur. Apokrin ter bezlerinin salgısı salgılandığında kokusuz olup,
bakterilerce kokulu yağ asitlerine parçalanırlar.
Ter ifrazatındaki bozukluklar: Ter bezlerinin hiç vazife görmemesi hâline “anhidrozis” denir.
Genellikle doğuştandır. Cilt kırmızı ve sıcaktır. Tedâvide, deri yağlanır ve nebatî bir rejim verilir.
Ter bezlerinin normalden fazla çalışması hâline de “hiperhidrozis” denir. Aşırı sıcaklarda ve
şişmanlıkta görüldüğü gibi, tüberküloz, hipertiroidi gibi bâzı hastalıklarda da görülür. Mevzî (lokal) olan
aşırı terlemeye bilhassa avuç içi, ayak tabanı, koltuk altında rastlanır ve streslerle artar. Genel ve lokal
fazla terlemelerde tedâvi asıl hastalığa göre yapılır. Lokal terlemelerde % 5 tanenli gliserin veya % 20
formalin solüsyonu kullanılabilir. Deodorantlarda bulunan % 25 yoğunluktaki alüminyum klorhidrat ter
bezlerinin çıkışlarını kasıp, terin çıkışını önler.
Terin çok fenâ kokulu olmasına “osmidrosis” denir. Ayaklar, koltuk altı ve kasıklarda olur.
Organik hidrozlar (Ter bezi hastalıkları)
a) İsilik. (Bkz. İsilik)
b) Ter bezlerinin iltihapları: Koltuk altı ter bezlerinin iltihaplarına köpek memesi ismi verilir, çok
ağrılıdır. Tedâvide antibiyotik verilir. Boşaltım yapılır, fakat tekrar etmeye ve nedbeleşmeye
meyillidirler.
Ter bezi hastalıklarına hidrozlar da denir.
TERLİKSİ HAYVAN (Paramaecium)
Alm. Paramaecium (n), Fr. Paramécie (f), İng. Paramecium. Familyası: Paramesyumgiller
(Paramaeciidae). Yaşadığı yerler: Tatlı ve acı sularda serbest hâlde yaşarlar. Özellikleri: Vücutları
kirpiklerle bezenmiş bir hücreli mikroorganizmalar. Kirpikleriyle hareket ederler. Çeşitleri: Sekiz türü
vardır. Kirpikliler (Ciliata) sınıfının tüm kirpikliler (Holotricha) takımından, çoğunlukla tatlı sularda
yaşayan bir hücreli birkaç türe verilen genel ad. Sekiz türü bilinmektedir. Yedi tânesi durgun veya
akarsularda, biri acı sularda yaşar. Büyüklükleri 0,07 mm ile 0,30 mm arasında değişir. Mikroskopta
görünüşü bir terliğe benzer. “Paramesyum” olarak da bilinir. Paramesyumda vücut “pelikula” denen sert
bir örtüyle kaplıdır. Pelikula kıla benzer “sil” denilen 2500 kadar titrek tüyle örtülüdür. Bu stoplazmik
tüylerin hareketiyle hayvan su içinde ekseni etrafında dönerek ilerler.
İki çekirdeğe sâhiptir. Büyüğüne “makro nukleus” küçüğüne “mikro nukleus” adı verilir. Büyük
çekirdeğini kaybeden terliksi ölür. Pelikulanın dibinde, yuvalarında kıvrılı duran “trikosist” denen
savunma iplikleri vardır. Tehlike ânında gerilerek dışarı fırlarlar. Vücudun 2-3 misli kadar uzayabilirler.
Bu yapılar, hayvanı bir yere bağlamakta, avını yakalamada ve korunmada kullanılır.
Yiyecekleri; bakteriler, diğer küçük organizmalar ve organik maddelerdir. Hareketsizken ağız
çevresindeki kirpiklerin hareketiyle bir su akımı meydana gelir. Ağız içine giren besin, ağız yutağının
sonunda bir besin kofuluyla çevrilerek ağızdan ayrılır ve vücutta dolaşır. Besin enzimleriyle koful içinde
sindirilir. Artık katı maddeler hücre anüsünden, vücutta biriken fazla su “kontraktil koful” denen boşaltım
organelleriyle dışarı atılır. İki adet olan boşaltım kofulları sırayla çalışır. Biri çalışırken diğeri dinlenir.
Yarım saat içinde vücut hacmine eşit suyu boşaltabilirler.
CO2 ve NH3 gibi artık gazlar da osmozla dışarı atılır. Solunum için gerekli oksijen de yine deriden
osmozla alınır. Çoğunlukla bölünmeyle ürerler. İyi beslenen bir paramesyum bir günde 4-5 defâ bölünür.
Bâzan iki fert karşılıklı gelerek gen alış verişi yaparlar. Bu çeşit eşeyli üremeye “konjugasyon” adı verilir.
Isı, ışık ve kimyâsal etkilere karşı hassastırlar. Bâzı terliksilerde “nötromotor” denilen çok basit
sinir telleri ağı vardır. Etkilere göre çeşitli durumlar alırlar. Uygunsuz şartlarda “kist” hâline dönüşerek
uzun zaman dayanırlar. Yağmur suları ve rüzgârla değişik ortamlara taşınırlar. Su birikintilerinin
çoğunda terliksi hayvanlara rastlamak mümkündür. Bol oldukları zaman suyun yüzeyinde beyaz toz
hâlinde gözle de fark edilebilirler.
TERMİTLER (İsoptera)
Alm. Termiten (pl.), Fr. Isoptères (pl.), termites, İng.White-ants. Familyası: Termitler
(Termitidae). Yaşadığı yerler: Sıcak ve ılık memleketlerde, yer altı yuvalarında. Özellikleri: Selilözlü
(ağaç özü) maddelerle beslenirler. Cemiyet hâlinde yaşarlar. Termitarya denen ilgi çekici yuvalar
yaparlar. Doğurucu, işçi ve asker bireylerden meydana gelirler. Ömrü: Kral ve kraliçe 50 yıldan fazla.
İşçi ve askerler daha az. Çeşitleri: 2000 kadar türü vardır.
Tropik memleketlerde sosyal yaşayan bir böcek takımı (İsoptera). Beyaz karıncalar olarak da
bilinirler. Yeraltı yuvalarında koloniler hâlinde cemiyet teşkil ederler. Vücutları yumuşak ve beyazdır.
Ağız parçaları çiğneyici tiptedir. Antenleri ince ve çok sayıda duyarga kılıyla örtülüdür. Yeraltı
karanlıklarında antenleri en hassas duyu organlarıdır. Bitkisel besinlerle, özellikle selülozla beslenirler.
Onun için ağaçlar ve keresteden yapılmış eşyâların içinde yuva yapanları çoktur. Bir kısmı toprak
üstünde yaptıkları termitarya adı verilen, 5-6 metre yükseklikteki kule şeklindeki yuvalarda, bir kısmı
da toprak altında yaşarlar. Selüloz maddesini sindirmek için barsaklarında yaşayan selüloz parçalayıcı
bâzı bakteri ve flagellatlardan (kamçılı bir hücreli organizmalar) bulunur. Eğer bakteri ve flagellatlardan
arındırılırlarsa besinleri sindiremiyeceklerinden açlıktan ölürler. Sindirim olayı için mantar yetiştiren
türler de vardır. Bunlar besinlerini, bu bahçelerde yetiştirdikleri mantarlardan faydalanarak sindirirler.
Termitlere yanlış olarak beyaz karıncalar denir. Karıncalarla hiçbir ilgileri yoktur. Karıncalar
zarkanatlılar (Hymonoptera) takımından, termitlerse isoptera (eşkanatlılar) takımındandır. Karıncaların
beli çok ince, termitlerinse kalındır. Karıncaların vücudu sert kitin bir tabakayla örtülüdür. Termitlerin
vücudu incecik tabakalı olup, hemen hemen solucan kadar yumuşak bedenlidirler.
Cemiyet; çoğu işçi, bir kısmı asker olan renksiz, cinsiyeti körelmiş bireylerle üretici bireylerden
meydana gelir. Yumurtlayıcı formlar kanatlıdır. Petek ve osel gözleri gelişmiştir. Zifaf uçuşundan sonra
kanatları düşer. Eşler yeni yuvalar kurar. Yumurtadan ilk çıkan yavrular yuvayı genişletir ve yuvanın
işlerini üstlenirler. Termit bireylerin boyları 7 mm’yi pek aşmaz. Kanatlı erkek ve dişiler, birbirlerine çok
benzerler. Fakat döllenmeden sonra kraliçenin vücûdu çok büyür. Başı, somuna benzeyen yumurtayla
dolu karnının yanında ufacık kalır. Kraliçe yumurtlama odasında hareketsizce kalır. Görevi ömür boyu
yumurtlamaktır. Etrâfında yüzlerce işçi ve koruyucu asker vardır. Tehlike ânında iri vücûdunu
yuvarlayarak kurtarmaya çalışırlar. İşçiler tarafından beslenir, temizlenir ve yumurtaları alınarak bakım
odalarına götürülür.
Termitler de karıncalar gibi asker beslerler. Fakat bu askerler hiçbir zaman hücum etmezler.
Bunlar sâdece yuvanın müdâfaası veya kale civârında erzak toplamaya giden silâhsız işçilerin
korunmasında görev alırlar.
Bir termit âilesinde bir kral, bir kraliçe, 150 bin eşeyli termit, 350 bin asker ve 500 bin kadar işçi
bulunur. İşçi ve askerler belli bâzı besinlerin etkisiyle cinsiyetlerini kaybetmişlerdir. Kralın vazifesi belli
aralıklarla kraliçeyi döllemektir. Kraliçenin yumurta dolu karnı o kadar büyür ki, 20-30 cm’lik boya ve
10-15 cm’lik ene ulaşır. Günde 4-5 bin yumurta bırakır. Yılda ortalama 1,5 milyon yumurta yapabilir.
Kral ve kraliçe 50 yıl kadar yaşayabilirler.
İşçiler ve askerler kanatsızdır. Askerler iyi göremezler. İşçilerin de büyük bölümünde göz
yoktur. Termitler ışık ve kuraklıktan çekinirler, ancak serin ve nemli havalarda eşleşme uçuşuna çıkarlar.
Değişik boyda olan işçilerin vazifeleri yuvayı kurmak, onarmak, yiyecek temini, toprak derinliklerinden
su çekmek, yumurta ve larvalara bakmak, kral, kraliçe ve askerleri beslemektir. Askerler işçilerden
daha iridir. Baş önünde iri makasa benzer bir çift iri mandibula bulunur, bu kıskaçlar savunma görevi
yaparlar. Bâzı askerlerin silâhı püskürttükleri reçineden müteşekkil yapıştrıcı bir sıvıdır. Kafa yapıları
bakımından kendilerini besleyemediklerinden işçiler tarafından beslenirler. Yapıştrıcı salgılarını yuvanın
malzemelerinin yapıştırılmasında da kullanırlar.
Yuvanın nüfûsu çok arttığında üreyici erkek ve dişiler yuvadan çıkarak zifaf uçuşu yaparlar. Bu
kısa uçuştan sonra yere inerek kanatlarını koparırlar. Eşleşen her erkek ve dişi çifti koloniyi kurmak için
yeni birer yuva kurarlar.
Termitler odun veya odundan mâmul selülozlu maddelerle diğer gıdâ maddelerine saldırırlar.
Bâzan büyük felâketlere sebep olurlar. Memleketimizde zararları önemli değildir. Paris’te ahşap evlerden
meydana gelen bir mahallenin çöküşüne sebep olmuşlardır. Bâzan yer altındaki kabloları da kemirirler.
Odunun hümüse dönüştürülmesinde başlıca rolü oynadıklarından faydalı da sayılırlar.
Sığır etinin iki misli protein ve karbonhidrat ihtivâ ederler. Birçok hayvanın önemli besin kaynağını
teşkil ederler. Karınca ve termit yiyen memelilerin kazıcı keskin ön pençeleri ve çoğunun uzun yapışkan
dilleri (karınca yiyenler de) vardır. Birçok göçmen kuşun göç zamanları termitlerin zifaf uçuşu
zamanlarına rastlayacak şekildedir. Termitler, Afrika’daki bâzı yerli kabileleri tarafından yenir.
TERMİYE
(Bkz. Acıbakla)
TERMODİNAMİK
Alm. Thermodynamik, Wärmekraftlehre (f), Fr. Thermodynamique (f), İng. Thermodynamics.
Enerji ve enerji dönüşümlerini, entropiyi ve burada maddenin fizikî özellikleri arasındaki bağıntıları
inceleyen bir ilim. Termodinamik fiziğin bir koludur. Diğer ilimlerde olduğu gibi, termodinamik de esas
olarak önce gözleme, deneye dayanır. Sonra elde edilen neticelerden termodinamiğin kânunları formüle
edilir. Bu kânunlar, termodinamiğin sıfırıncı, birinci, ikinci ve üçüncü kânunlarıdır. Sıfırıncı kânun ısıl
denge ve sıcaklıkla, birinci kânun enerjiyle, ikinci kânun entropiyle ve üçüncü kânun mutlâk entropiyle
ilgilidir. Mühendislik problemlerinin çözümünde en çok termodinamiğin birinci kânunu ve ikinci kânunu
kullanılır.
Kapalı sistemler için termodinamiğin birinci kânunu, herhangi bir hal değişimindeki ısı değişimi, iş
değişimi ve iç enerji değişimi arasındaki bağıntıyı belirler. Buna göre ısı değişimiyle iş değişimi
arasındaki fark iç enerji değişimine eşittir.
Sıcaklıkla ısı birbirinden ayrı kavramlardır. Sıcaklık sisteme âit bir özelliktir. Isı ise sisteme âit
özellik değildir. Isı, sistem sınırında sıcaklık farkından dolayı meydana gelen enerji akışıdır. Bu sebeple,
denizin veya havanın sıcaklığı şu kadar derece demek doğru, fakat ısısı şu kadar derece demek yanlıştır.
Sıcaklık ve ısı ifâdeleri çoğu zaman gazetelerde, radyoda ve halk arasında yanlış kullanılmaktadır.
Termodinamiğin ikinci kânununun iki ifâdesi vardır:
Kelwin Planck ifâdesi: Bir ısı kaynağından ısı çekerek bu ısının tamâmını işe çeviren bir ısı
makinası yapmak mümkün değildir.
Clausius ifâdesi: Düşük sıcaklıktaki bir ortamdan yüksek sıcaklıktaki bir ortama ısı nakli ancak
dışarıdan bir enerji vermek sûretiyle mümkün olur (buzdolaplarında olduğu gibi).
Termodinamiğin ikinci kânununun önemli konularından biri de entropidir. Kâinattaki bütün
olaylarda entropi (değişiklik) artışı vardır. Bu sebeple kâinatın entropisi hızla artmaktadır. Nihâyet
kâinatın entropisi maksimum noktaya gelecektir. Maksimum olması demek, daha fazla artmaz demektir.
Bu da entropi artışını meydana getiren kâinattaki olayların durması demektir. Kâinattaki olayların
durması, bitmesi demekse kıyâmetin kopması demektir. Burada olduğu gibi, müsbet ilimler doğru
anlaşılır ve herhangi bir felsefî görüşe âlet edilmezse insanı gerçeğe ve Allah’a götürmektedir.
TERMOELEKTRİK
Alm. Thermoelektrizität (f), Fr. Thermoélectricité (f), İng. Thermoelectricity. Sıvı ve katı
maddelerdeki ısı farklılıkları ve elektrik akımlarının sebeplerini inceleyen bir bilim dalı. Özellikle elektriğin
ısıya ve ısının elektriğe dönüşmesiyle alâkalıdır. Üç ana termoelektrik etki; Seebeck, Peltiel ve Themsen
etkileridir.
Seebeck etkisi: İletken bir çubuğun bir ucu ısıtıldığında bu uç diğerinden daha sıcak olur ve
iletken çubuktan elektrik akımı geçmesi sağlanır. Buna Seebeck etkisi denir. a ve b gibi iki çubuk
birleştirildikleri zaman T1 ve T2’deki ısılar da farklı olursa V voltajı elde edilir ki, buna da Seebeck voltajı
denir. Bu voltaj T1 ve T2’nin ısı miktarlarına bağlıdır.
Târihi: Thomas Johann Seebeck 1821’de Seebeck etkisini bulmuştur. Yaptığı deney sonucu iki
iletken telden meydana gelen bir devrede teller ısıtıldığında civâra konan bir pusulanın ibresinin hareket
ettiğini görmüş ve bu hareketin kondüktördeki ısıdan ileri geldiğini söylemiştir. Aslında yaptığı deneyde
bir elektrik akımı meydana geldiğini ve bunun ibrenin sapmasına sebep olduğunu fark edememiştir.
Peltier etkisi: Herhangi bir iletkenden elektrik enerjisi geçirildiğinde iletkenin bir ucu soğur,
diğeriyse sıcak kalır. Buna Peltier etkisi denir. Peltier etkisinin meydana getirdiği soğuma veya ısınma
olayını müşâhade edebilmek için iki farklı maddeden (âletten) meydana gelen bir birleşim yoluna gitmek
gerekir.
Peltier ısısı, Joule ısısıyla hiçbir zaman karıştırılmamalıdır. Zîrâ Joule ısısı, elektrik akımı şiddetinin
karesiyle oranlıdır.
Târihi: Peltier etkisi 1834’te bir Fransız saatçisi olan Jean Charles Athanase Peltier tarafından
bulunmuş, fakat o da Seebeck gibi bulduğu şeyin farkına varamamıştır. Peltier, bu etkinin ohm
kânununun hafif akımlar için geçerli olmadığını savunmuştur. Peltier’in buluşunun uygulama ve
muhtevâsı sonradan St. Petersburg Akademisinin bir üyesi olan Emil Leuz tarafından açıklanmıştır.
Thomsen etkisi: Elektrik akımı geçen bir çubuk, ısı kazanacaktır. Çubuktan geçen akımın yönü
veya çubuğun soğuk ve sıcak uçları değiştirildiğinde çubuk sıcaklık kaybedecektir. Bu, ısı alıp verme
işlemine Thomsen ısısı denir. Thomsen ısı kazanım oranı, Pt= kJ(T2-T1) IL’dir. Buradaki k, Thomsen
sâbitesidir. T2-T1 çubuğun üzerindeki L mesâfesinde meydana gelen sıcaklık farkını belirtir. Thomsen
ısısıyla Joule ısısını ayırt etmek çok mühimdir. Bu iki ısı birbirine çok benzer.
Termoelektrik etkiler ısı ölçümünde, buzdolabı ve ısıtma tesislerinde ve ısıdan elektrik elde etmede
kullanılır.
TERMOMETRE
Alm. Thermometer (n), Wärmemesser (m), Fr. Thermomètre (m), İng. Thermometer. Sıcaklık
ölçen âlet. Termometrelerin çalışma prensibi, pekçok maddenin sıcaklıkla genleşmesi esâsına
dayanmaktadır.
En sık rastlananı cıvalı termometredir. Bu çok küçük kesite sâhip ve üst ucu kapalı bir tüpten
ibârettir. Alt ucundaysa içinde cıva bulunan küresel veya silindirik bir hazne bulunur. Isıtılmasıyla, civa
genişler ve tüpte yükselir. Tüpün kesitinin küçük olmasından dolayı az bir hacim büyümesinde cıvanın
yükselmesi oldukça fazladır. Termometre iki sâbit nokta arasında kalibre edilir. Bunlar suyun donma
noktasıyla kaynama noktasıdır. Normal atmosfer basıncında (760 mm cıva basıncı) bu iki nokta
arasındaki mesâfe Celcius termometresinde 100 eşit parçaya bölünür. Bunların her biri bir Centigrad’ı
(1°C) gösterir. Fahrenheit ölçüsündeyse bu 180 eşit parçaya bölünür. Bunların her biriyse Fahrenheit’i
(1°F) gösterir. Bu ölçümde, suyun donma ve kaynama noktası sırayla 32°F ve 212°F olarak belirlenir.
Réamur ölçümündeyse bu noktalar 0°R ve 80°R olarak isimlendirilir. Ara da 80 parçaya bölünür. Cıva -
39°C’de donduğu için çok düşük sıcaklıkların ölçümü için uygun değildir. Bu tür olanlar donma noktası
düşük olan renkli alkolle doldurulmuştur. Ulaşılabilecek en düşük sıcaklık mutlak sıfır olup, -
273,16°C’dir. Mutlak sıfırdan başlayan bir ölçü de Kelvin’dir, yâni -273,16°C= 0°K’dır.
Termokupl: Farklı iki metal veya metal alaşımı telin (meselâ, bakırla demir gibi) birleştirilmesi ve
bundan sonra birleşimlerden birinin sâbit sıcaklıkta tutulurken, diğerinin ısıtılması sonucu iki bileşim
arasında bir termo-elektrik potansiyel farkı ortaya çıkar. Bu potansiyel farkı (volt), sıcaklığın farkının
büyüklüğü nispetinde büyük olur ve voltmetreyle okunabilir. Bu voltmetrenin verilen sıcaklık için kalibre
edilmesi sonucu, sıcaklık ölçebilecek bir termokupl elde edilmiş olur. Tek bir termokuplun verdiği voltaj
birkaç milivolt gibi çok küçüktür. Yüksek voltaj için sıcak ve soğuk bileşimlere sâhip termokuplların
sayısı arttırılır ve seri bağlama yapılır. Böylece termopil veya termo elektrik pil elde edilmiş olur.
Direnç termometresi: Bu bir iletkenin elektrik akımına karşı gösterdiği direncin sıcaklıkla
değişimine dayanan bir âlettir. Metallerin pek çoğunun sıcaklıkları arttıkça elektrik geçirgenlikleri azalır.
Ortaya çıkan direnç belirli sınırlar içinde, sıcaklıkla orantılıdır. Termometrede kullanılan direnç platin
veya nikel tel şeklinde olup, direnci 0°C’de 100 ohm olacak şekilde düzenlenir. Sıcaklık değişimiyle
direnç değişimi, akım şiddetinin değişimi olarak, meselâ çapraz bobin âletiyle ölçülür. Bu âletin
göstergesi her iki bobinden geçen akım şiddeti (0) ile orantılı sapar. Bir bobindeki akım sıcaklıktan
etkilenmeyecek şekilde direnç yoluyla sâbit tutulurken diğer bobindeki akım termometre telindeki
sıcaklıkla değişen direnç yoluyla belirlenir.
İki metalli termometre: Benzer olmayan iki metal şeritin birleştirilmesinden meydana gelir. Farklı
uzama katsayısına sâhip olan bu maddeler ısıyla farklı boylarda uzarlar. Spirâl şeklinde düzenlenen bu
çeşit termometreye konacak gösterge, sıcaklıkla değişiminde hareket ederek sıcaklığın ölçüsünü bildirir.
Göstergenin bilinen sıcaklıklarla kalibre edilmesi gerekir.
Pirometre: Cıvalı termometrelerle ölçülmesi mümkün olmayan yüksek sıcaklıkları ölçmeye
yarayan bir tür termometredir. Sıcaklığı ölçülmesi istenen cismin yaydığı radyasyon enerjisinin ölçülmesi
esâsına dayanır. Optik ve radyasyonlu pirometreler olmak üzere başlıca iki çeşidi vardır.
Optik pirometrede sıcaklığı ölçülecek cismin yaydığı görünür radyasyonun parlaklığı, pirometre
üzerindeki tungsten filamanlı bir lâmbanın ışığının parlaklığıyla mukâyese edilir. Tungsten lâmbanın
parlaklığı, bir potansiyometre vâsıtasıyla voltaj değiştirilerek, cismin yaydığı ışığın parlaklığına eşit olana
kadar ayarlanır. Parlaklıklar aynı olduğu anda göstergeden direkt olarak sıcaklık okunur. Çünkü gösterge
voltaj-sıcaklık arasındaki bağıntıya göre kalibre edilmiştir. Bu metodla 500-3000°C arası sıcaklıklar
ölçülebilir. Özel camlar kullanılarak bu sıcaklık daha da arttırılabilir.
Radyasyon pirometreleri optik pirometrelerin aksine geniş dalga boylarıyla çalışır. Sıcaklığı
ölçülecek cismin yaydığı radyasyon; termopil, bolometre ve fotoelektrik pil gibi bir hissedici termik
eleman üzerine mercekle odaklanır. Bu termik eleman sıcaklığa göre kalibre edilmiş voltmetre gibi bir
âlete bağlı olduğundan âletin göstergesi direk olarak sıcaklığı verir.
TERMONÜKLEER BOMBA
(Bkz. Hidrojen Bombası)
TERMONÜKLEER REAKTÖR
(Bkz. Nükleer Enerji)
TERMOS
Alm. Thermosflasche (f), Fr. Thermos (f), İng. Thermos flask. Vakumla sarılmış sıcak veya soğuk
suların sıcaklığını korumak için kullanılan kap. 1892’de bir İngiliz kimyâcısı tarafından ortaya çıkarılan
bu kap, ısı akışını önlemek için çift duvarlıdır. Kabı saran havasız, vakum olan kısım ısının kondüksiyon
ve konveksiyonla ısı kaybını önler. Dış cidarın ve şişe iç kısmının gümüş kaplanmasıyla radyasyon
yoluyla kayıp da önlenir. Isı, ancak iç ve dış cidarı birbirine bağlayan köprü kısımlarından çok az
kaybolur.
Sıvı hidrojenin, sıvı azotun ve diğer düşük sıcaklıktaki maddelerin kullanımının artmasıyla bunların
muhâfaza problemi ortaya çıkmıştır. Seyahatlarda ve evlerde gıdâ maddelerinin sıcaklıklarının veya
soğukluklarının muhâfazası için de termos kullanılır. Günümüzde kullanılan depolama tankları termosun
büyük şekli biçimindedir. İlâveten vakum olan yerde bir yalıtım maddesi de mevcuttur.
TERMOSİFON
Alm. Warmuasserspeicher (m), Warmwasserheizung (f), Fr. Thermosiphon (m), İng.
Thermosyphon (e). Isıtılan bir sıvının tabii konveksiyon ısı iletim metoduyla bir yerden diğer yere naklini
sağlayan düzen. Evlerde odun, kömür ve elektrikle ısıtılan basınçsız banyo su ısıtıcı kazanları basit bir
termosifondur. Banyo kazanlarının üst tarafına yerleştirilen ayrı bir hazne, genleşen suyun basıncını
karşılamak içindir. Termosifonda sıvı dâima alt taraftan ısıtılır. Isınan sıvı yukarı doğru hareket ederek
genleşme haznesine kadar ulaşır. Isınan sıvı bir kalorifer tesisatında veya doğruda doğruya kullanılabilir.
Kullanılmadığı durumda genleşme haznesinden kazan altına tekrar dönerek daha fazla ısınmak sûretiyle
tekrar yukarı doğru hareket eder. Sıvının bu hareketleri kendiliğinden olup, herhangi bir tulumba
vâsıtasıyla değildir.
Bir sıvının iki bölgesi arasındaki ısı farkından dolayı sıvının bulunduğu kapta termomekanik hareket
olur. Termodinamik prensibe göre ısı, sıcak bölgeden soğuk bölgeye doğru olur. Isının iletim şekliyse
sıcak olan moleküllerin daha soğuk olan moleküllere doğru hareket ederek onlarla karışması ve yer
değiştirmesidir (Bkz. Termodinamik). Moleküllerin bu yer değiştirme hareketi esâsen sıcaklık farkından
dolayı sıvının her iki bölgesinde yoğunluk farkı meydana gelmesindendir. Bu şekilde meydana gelen
termodinamik sıvı hareketine tabii konveksiyon yoluyla ısı iletimi denir.
Sıvı dolu bir kap içine bir sıcak bir de soğuk madde sokulup, uzun müddet bu şartlarda bırakılırsa
sıcak tarafta yukarıya doğru; soğuk taraftaysa aşağıya doğru sıvı hareketi başlar. Termosifonun çalışma
prensibi de bu basit ısı iletme prensibine dayanmaktadır.
TERMOSTAT
Alm. Thermostat (m), Kanter, Fr.Thermostat (m), İng. Thermostat. Sıcaklığı istenen ölçüde sâbit
tutabilen bir tür kontrol sistemi. Sıcaklıktaki değişim, termostattaki duyarlı bir parçaya tesir ederek
bunun elektrik veya basınç sinyali göndererek bir ısıtma veya soğutma sistemini kontrol etmesini sağlar.
Termostat binâlarda, su ısıtmalarda, fırınlarda, elektrik ütülerinde, otomobil radyatörlerinde ve önceden
belirlenen sâbit sıcaklığın gerekli olduğu cihazlarda kullanılır.
İlk çift metalli sıcaktan müteessir olan termostat, 1726’da saatin çeşitli sıcaklık şartlarında
çalışması sırasında hassâsiyetini korumak için kullanılmıştır. “Termostat” kelimesiyse 1830’da, çift metal
şeridin sıcaklıkta farklı uzamadan dolayı bükülüp, ısıtma ve soğutma sistemlerini kontrol etmesinde