The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by kitablarinmuhteviyati, 2021-12-04 14:02:25

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Yeni Rehber Ansiklopesidi 19.Cild

Keywords: Yeni Rehber Ansiklopesidi

kalkındırmak için yaptıkları gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden istifâdeleri
istenir. Ayrıca istiklâl fikri verilir. 745’te Göktürklerin yıkılması üzerine, Uygur Hânedânı Büyük Türk
Hâkanlığı tahtına geçti. Uygurlar devrinde Türkistan tamâmen Türkleşti ve İranlı unsurlar dillerini
bırakarak eridi. Bir kısmı da batıya çekildi. 840’ta kuzeyden gelen Kırgızlar, Uygurları bugünkü
Moğolistan’dan sürünce, Doğu Türkistan’a yerleştiler. İlk Uygur hâkânı olan Kutluğ Bilge Kül Kağan,
atalarının inancındaydı.

Uygurlar devrinde Türklük bir din arayışı içine girdi. Aralarında; Maniheizm, Budizm, hattâ
Hıristiyanlık yayıldı. Bu devirde Türkler, yerleşik medeniyete geçerek, Doğu Türkistan’da pekçok şehir
kurdular ve kurulu şehirleri genişlettiler. Uygur alfâbesiyle binlerce eser tercüme edildi. Kâğıt ve matbaa
kullandıkları için bâzı kitapları günümüze kadar ulaşan Uygurlar, bugünkü Moğolistan’ı kaybettikten
sonra imparatorluk olmaktan çıktılar. Türkistan ve Kansu’da yaşayan bir Türk hânedânıyken 840’da
Karahanlı hâkimiyetine girdiler.

468’den 965’e kadar diğer bir Türk kavmi olan Hazarlar, Kuzey Karadeniz ve Kafkasya’da
kudretli, yüksek kültürlü bir hâkanlık kurdular. Bir kısmı Müslüman olan Hazarların kağan denen
hâkanları daha çok Mûsevî dînine girdiler ve bu dîne giren yegâne Türk kitlesini teşkil ettiler.

Diğer taraftan Avarlardan sonra onuncu asırda Peçenekler, Balkanlar ve Karadeniz’in kuzeyinde
kudretli bir devlet kurdular. Peçenekleri tâkiben, Uzlar ve Kıpçaklar Avrupa’ya yerleşerek, Balkanlarda
bir müddet hâkimiyet sürdükten sonra Hıristiyan olup, Slavlaşarak Türklüklerini kaybettiler.

Sekizinci asırla 13. asır arasında yaşıyan en tanınmış Türk kavimleri; Uygurlar, Kırgızlar,
Kıpçaklar, Karluklar, Peçenekler ve Oğuzlardı. Uygurlar, Göktürkler zamânında Altay Dağlarının
kuzey doğusunda yaşıyorlardı. 745’te Göktürk Hanedânına son vererek kendi hânedânlıklarını kurdular.
Göktürkler zamânında Baykal Gölü ile Yenisey arasındaki Sayan Dağları havâlisinde yaşıyan Kırgızlar,
daha ziyâde mâvi gözlü ve sarışın idiler. Dokuzuncu ve onuncu asırda Müslüman tüccârlar vâsıtasıyla
İslâmiyeti kabul ettiler. Kıpçaklar, Büyük Kıymek kavminin en önemli koluydu. On birinci asrın ikinci
yarısında Sirderya Irmağının kuzeyindeki bozkırın önemli kısmına hâkim oldular. Moğol istilâsı sırasında
esir alınan genç Kıpçak Türkleri İslâm ülkelerine satılmıştır. Bunlar; Bağdat Abbâsî halîfeleri, Türkiye
Selçukluları ve Eyyûbîlerin hassa ordularında hizmet etmişler ve 1250 yılında Mısır’da asırlarca devâm
edecek olan Memlûk Devletini kurmuşlardır.

Karluklar, Göktürk imparatorluğuna dâhil en önemli Türk kavimlerinden birisiydi. Göktürkler
zamânında Balkaş Gölünün doğu kıyıları ile Kara İrtiş Irmağı kıyılarında oturuyorlardı. Dokuzuncu asrın
ortalarından 13. asra kadarCeyhun ve Tarım Irmağı ve Balkaş Gölü arasındaki Türk ülkelerini idâre eden
Karahanlı Hânedânı Karluk kavmindendir. Oğuzlar, Türk câmiasının belkemiğini teşkil eden mühim
ve en büyük koldur. Târihteki en büyük ve en muhteşem devletleri onlar kurdular. Göktürkler,
Selçuklular, Osmanlılar, Oğuzların birer koluydu.

Eski Türklerde devlet teşkilâtı, kültür ve medeniyet:
Türk cemiyetinin temeli Âile idi. Âile daha çok anne, baba ve çocuklardan meydana geliyordu.
Evlenen kız veya erkek, âilesinden kendi hissesine düşenleri alarak ayrı ev kurardı. Âileden sonraki en
büyük sosyal birlik Uruk (sülâle) idi. Uruk veya soylar topluluğuna ise Boy denirdi. Boyların kendilerine
âit, toprakları, başlarında boy beyleri bulunur, boy beyleriniyse âile ve uruk temsilcileri seçerdi.
Boylar birleşerek siyâsî bir birlik hâline gelirse buna Budun denirdi. Budunun başına geçen
kimseye Han adı verilirdi. Birden fazla budun bir merkezden idâre edilirse buna İl denilmekteydi ki,
bugünkü Devlet teriminin karşılığıdır.
Türklerin en belirgin özelliklerinden biri kuvvetli bir teşkilatçılık kâbiliyetine sâhip olmalarıdır.
Yaşadıkları hayat da onları hürriyete, istiklale alıştırdığı için hiçbir zaman devletsiz olmamışlardır.
Gerçekten Türklerin 2500 yıllık târihlerinde devletsiz kaldıkları, yâni istiklallerini kaybettikleri bir devre
rastlanmaz. Dünyâda dâimâ bir veya birkaç Türk devleti bulunmuştur. Türklerde istiklâle verilen değer
bâzı târihî kayıtlarda görülmektedir. M.Ö. 58’de cereyan eden bir hâdise dolayısıyla Çin yıllığı, Hun devlet
meclisinde yapılan şu konuşmayı nakleder:
“Bizim için tâbiiyet yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikte devr aldığımız istiklâlimizi Çin
ile uzlaşmak bahasına fedâ edemeyiz. Mücâdele edecek savaşçılarımız hâlâ mevcutken devletimizi
korumalıyız”.
Orhun kitâbelerindeyse istiklal elden gittikten sonra durum için: “Beğ olmağa layık oğlun kul,
hatun olmaya layık kızın cariye” olduğundan yakınan Bilge Kağan Türk devlet ve istiklalinin devamlılığına
inancını şu sözlerle ifâde etmiştir:
“Yukarıda gök çökmedikçe, aşağıda yer delinmedikçe Türk budununun ilini, töresini kim bozabilir.”
Türk devletinin başında bulunan kimselere “Tanhu, Kağan, Han, Yabgu, İlteber” gibi çeşitli isimler
verilmiştir. Bunların hükümdarlık âlemetleri “taht, otağ, tuğ, davul, sorguç” gibi şeylerdi. Hükümdar

tuğunun tepesinde altından bir kurt başı bulunurdu. Hükümdar yaratanın inâyet ve yardımına mazhar
olduğu sürece halkına iyi bakar, onu zenginlik ve adâlet içinde yaşatırdı. Bunu başaramayan kağandan
yaratanın, kutu, yâni siyâsî iktidarı geri aldığı düşünülür ve ona karşı isyan etmek meşru sayılırdı.
Hükümdarlar devlet işlerinde dâima büyük beylerden meydana gelen bir meclise danışırlar, onların râzı
olmadıkları işi pek yapmazlardı. Danışma meclislerinde herkes sözünü açıkça söyler hükümdarı dahi
istediği gibi tenkit edebilirdi. Çünkü meclis üyeleri, asıl kuvvetlerini temsil ettikleri zümrelerden alırlardı.
Hükümdarın idâre selâhiyeti bâzı şartlarla tahdit edilmiştir. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek,
toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir. Kutadgu Bilig’te: Halkın hükümdardan isteklerini
a) İktisâdî istikrar, b) Âdil kânun, c) Asâyiş olarak sıraladıktan sonra; “Ey hükümdar sen halkın bu
haklarını öde, sonra kendi hakkını iste.” denilmektedir.

Hükümdarların eşlerine Katun (Hâtun) denirdi. Türk kağanları çoğunlukla Çinli veya diğer yabancı
prenseslerle evleniyorlardı. Ancak bunlar daha çok siyâsî sebeplere dayanıyordu. Ancak oğulları
hükümdar olacağı için ilk eşlerini Türk kızlarından seçmeye dikkat ederlerdi. Hâtunlar zaman zaman
devlet işlerine karışırlar, hattâ kendi başlarına hükümdar bile olabilirlerdi. Ancak onların devlet işlerine
karışmaları dâima şikâyet konusu olmuş ve çoğunlukla kötü sonuçlar vermiştir.

Kağanların oğulları devlet işlerine alışmak üzere tecrübeli devlet adamlarının yanlarında yetişirler,
sonra devletin sağ veya sol kanadına vâli olurlardı. Bunlar han, şad, tigin ünvanları alırlardı.

Hükümdarın ve vâlilerin emirleri altında çeşitli görevler yapan devlet memurları vardı. Sivil idârede
devlet meclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç buyruklar (saray idâresine bakan) yanında inanç,
tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg, babacık vb. ünvanlarını taşıyan ve hiçbiri
verâsete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu. Devletin dış siyâset işlerini idâre eden memuruna
“tangucı”, Osmanlılarda “tuğracı”, hükümdarların başvezir durumundaki baş müşâvirlerine ise “aygucu”
denirdi.

Eski Türkler dâimi olarak şehirlerde yaşamadıkları için yerleri, sayıları belli bir orduları yoktu.
Esâsen Türklerde herkes savaş sanatını bilir ve gerektiğinde hemen kendi beylerinin emrinde orduya
katılırdı. Askerlik hizmetlerinden dolayı kimse devletten ücret almaz, savaş ganimetinden kendi
hissesine düşeni götürürdü. En büyük askerî birlik 10.000 kişilik kuvvetti. Bu birliğe Tabgaçlar,
Göktürkler ve Uygurlarda “tümen” adı veriliyordu. Tümenler binli, yüzlü ve onlu gruplara ayrılır ve
bunların başlarına binbaşı, yüzbaşı, onbaşı denen komutanlar tayin edilirdi.

Ordular her çağın tekniğine göre en tesirli silahlarla donatılırdı. Meselâ başlıca silahları olan ok,
yay ve kılıç, mızrak ve kargının yanında kumandanlarda neft atan yangın mermili mancınıklar,
subaylarda görülmemiş savaş âletleri bulunuyordu. Savaşta düşmana en şiddetli darbeyi vuranlar okçu
süvâri birlikleriydi. Bunlar yıldırım hızıyla düşman birliğine ok yağdırıp şaşkına çevirirler, sonra öbür
birlikler düşmanı çevirerek imhâ ederlerdi. Savaş sırasında yarım ay biçiminde açılırlar merkezdekiler
geri çekiliyormuş gibi görünür ve onları tâkip eden düşman, sol ve sağ kanatların kapanmasıyla çevrilmiş
olurdu. Bu savaş usûlüne Türkler kurt oyunu adı verirlerdi. Türk ordularının en önemli özelliklerinden
biri de disiplindi. Savaşta bir asker komutandan gelen emri eksiksiz yerine getirmekten başka birşey
düşünmezdi.

Diğer taraftan etrafları dâima düşmanla çevrili bulunan Türklerin rahat ve emin olabilmeleri
disiplinli bir şekilde birlik ve berâberlik içinde yaşamalarıyla mümkündü. Bu îtibârla Türk ülkelerinde
nizam ve intizam sağlıyan töre herşeyden önce gelirdi. Türk töresi bugünkü gibi yazılı kânunlar hâlinde
olmayıp örf ve âdet şeklinde çok sağlam olarak yerleşmişti. Her mevzuda törenin ne olduğunu küçükler
büyüklerden öğrenerek ve yaşayarak yetişirlerdi. Gerek kağanın başkanlık ettiği siyâsî mahkemelerde,
gerek öbür yargıcıların idâre ettiği normal mahkemelerde törenin hükümleri hiç şaşmadan uygulanırdı.
Töreye hükümdar da karşı gelemezdi. Töreye muhâlif düşen kağanlar tahtlarından indirilir, hattâ îdâm
edilirlerdi. Türk töresi oldukça sert ve kesin hükümler ihtivâ ederdi. Cezâları ağırdı. Ancak töre, Türk
cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için kimse bu cezâları haksız ve adâletsiz görmezdi. Zâten törenin
dâima doğru ve adâletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul ederdi. Öyle ki, Türk töresi milletin
yüzlerce yıllık hayat tercübesinden süzülmüş kâidelerden ibâretti.

Eski Türklerin dinleri, hangi din üzere oldukları bugün hâlâ tartışma konusu olmaya devam
etmektedir. Eski Türklerden günümüze bu bilgileri ortaya çıkaracak yazılı metinlerin gelmemesi doğru
veya yanlış pekçok değerlendirmelerin yapılmasına sebep olmaktadır. Meselâ Oğuz boylarında bir
orgon/uğur kabul edilen kuşlar, Totemcilik olarak açıklanmıştır. Oysa Totemcilik sâdece bir hayvanı
ata tanımaktan, yâni ona değer vermekten ibâret değildir. Bir inanç sistemi olarak onun ictimâî ve
hukûkî cepheleri de vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gerekir. Bu bakımdan
bunları eski Türklerde Totemcilik inancı ile izah etmek mümkün görünmemektedir.

Birçok târih kitabındaysa eski Türklerin Şaman dînine sâhip oldukları iddia edilmektedir. Aslında
Şamanlık bir din olmayıp sonradan Türklerin dînine karışmış bir hurâfe durumundadır. Türkler,

Tunguzca bir kelime olan “Şaman” yerine “kam” kullanırlardı. Kam tabiat-üstü kuvvetlerle temasa
geçebilen insandır. Bunlar kendilerine göre bir takım usullerle trans hâline girer, yâni kendilerinden
geçer ve normal insanların görüp işitmediği şeylerden haber verirlerdi. İslâmiyetten önce Arabistan’daki
kâhinlere benzeyen bu kişiler yâni kam veya şamanlar din adamı olmaktan ziyâde birer kabîle büyücüsü
durumundaydılar. Gelecekten haber verirler, hastaları iyileştirirler, ruhlar âleminde neler olup bittiği
hakkında ileri geri konuşurlardı. Bu büyücülere olan inancı din gibi görmek de meseleyi içinden çıkılmaz
hâle getirmektedir.

Bugün kesinlik kazanan bilgilere göre Türkler Tengri (Tanrı) dedikleri bir yaratıcıya
inanmaktaydılar. Tanrının irâdesinin üstünlüğüne inanılır, her işte onun rızâsı düşünülürdü. Kazâ ve
kadere inanırlar, Yaratan öyle istediği için bir işin öyle olduğunu kabul ederlerdi. Bu yaratıcıya Gök-Tanrı
denildiği de olurdu. Bâzıları bu sebeple Tanrının gökyüzü olduğunu belirttiler. Oysa Orhun Kitâbelerinde;
“Üstte mavi gök, altta yağız yer yarattıkta ikisi arasında insanoğlu yaratılmış” denilerek bunların mahluk
oldukları belirtilmiştir. Yine onların “Tanrı yapar, Tanrı yaşar” inancına göre Tanrı mahluk değil
yaratandır. Dolayısıyla Gök-tanrı meselesinin Gökyüzünü tanrı olarak kabul etmek değil olsa olsa yanlış
bir inanışla Tanrının gökyüzünde, yâni üstte olduğunu kabul etmek gibi bir düşünceyle ortaya çıktığı
kabul edilebilir. Nitekim bugün dahi çok yanlış ve söylenmesi çok tehlikeli olan; “Üstümüzde Allah var!”
sözü bâzan kullanılmaktadır.

Diğer taraftan eski Türklerde ahlâki prensipler bakımından zinâ etmek, yalan söylemek, dedikodu
yapmak, düşmanları bile olsa başka bir kimseyi aldatmak, zulüm etmek, hırsızlık yapmak gibi hususlar
büyük suç olarak kabul edilip bunları yapanlar çok ağır cezâlarla cezâlandırılırlardı.

Yukarıda belirtilen temel îtikâdi ve amelî esaslar İslâmiyetle büyük bir benzerlik göstermektedir.
Cenâb-ı Hakk’ın her kavme ve millete peygamber gönderdiği bilindiğine göre hazret-i Nûh’un oğlu
Yâfes’in evlâtları olan Türklere de peygamberler geldiği ve bunlara doğru yolu gösterdiği çok büyük
ihtimal dâhilindedir. Ancak bu peygambere veya yol göstericiye Türklerin ne isim verdiği üzerinde
durulmalıdır. Nitekim uçmak (Cennet), tamu (Cehennem), yükünç (secde, namaz), uluğ-gün (kıyâmet),
yek (şeytan), yazuk (günah) ıstılahlarının her biri İslâmiyette de görülmektedir. Bu durumda Türklerin,
sonradan zâlim hükümdarlar veya bozuk din adamları eliyle dinlerine hurâfeler, yanlış fikirler katıldığı
anlaşılmaktadır. Göktürklerin ilk yıllarında Budistler onların ülkelerinde tapınaklar kurmaya ve taraftar
toplamaya başladılar. Mukan Kağan’ın ölümü üzerine onun yerine geçen Taba Kağan (572-581) Budist

rahiplerini ve onların tapınaklarını aziz kılmaya başlayınca beyleri bu işe karşı çıktı. Aynı şekilde Bilge
Kağan, Tao dîninin ve Budizmin Türkler arasında yayılmasına göz yumunca Bilge Tonyukuk karşı
gelerek, bu dinlerin Türk milletini uyuşturacağını belirtti ve engelledi.

İlk defâ Uygur Kağanı, Böğü Kağan (759-779) Tibet Seferi sırasında Mani dînini kabul etti ve
halkı bu dîne çevirmeleri için yanında mani rahipleri getirdi. Uygur Devleti böylece resmen Mani dînine
girdi. Daha sonra Uygurların bir kısmı Budist oldular. Avrupa’ya giden Türklerden Hazarlar Mûsevî dînine
girdiler. Avrupa’daki diğer Türk kavimleriyse Hıristiyanlaşarak millî benliklerini kaybettiler.

Türklerin İslâmiyete girişi:
Peygamber efendimizin İslâmiyeti tebliğiyle birlikte dünyânın ücrâ köşesinde yaşayan küçük bir
kavim, ilâhî bir tecellî sonucu yeni ve büyük bir millet hâline geldi. Meçhul, basit bir hayat süren ve
hattâ aşağılanarak yaşayan insanlar hidâyete erince birdenbire târihin mümtaz kahraman, fâtih ve
dâhileri oldular. Halîfe hazret-i Ömer, emrindeki bir avuç Müslüman gâzisiyle 641’de Suriye ve Mısır
kıtalarını fethederek koca Doğu Roma’nın kanatlarını kırdı. 642’de Büyük Sâsânî İmparatorluğunu
yıkarak Ceyhun kenarına ulaştı ve Türklerle temasa geldi. Ancak bu devrede İslâmın merkezinde hazret-
i Ömer ve yerine geçen hazret-i Osman’ın şehit edilmeleri ve sonraki yıllarda başlayan iç mücâdeleler
8. yüzyıl başlarına kadar Türklerle İslâmların münâsebetlerini bir sınır komşuluğundan ileri götürmedi.
Bâzı kaynaklarda hazret-i Muâviye döneminde Ubeydullah bin Ziyâd’ın Müslüman olan Türkleri Kufe’ye
yerleştirdiği bildirilmektedir. Daha sonra Emevîler tarafından İslâm İmparatorluğunun bütün doğu
bölgelerini içine alan Irak umûmî vâliliğine Haccac’ın getirilmesi ve bunun da Horasan’a devrin sayılı
kumandanlarından Kuteybe bin Müslim’i tâyin etmesi (705), savaşları birdenbire alevlendirdi.
Müslümanlar kısa zamanda Mâverâünnehr’e hâkim olduktan sonra Talas’a kadar akınlarda bulundular.
Ancak Türgeş Kağanı Şulu Han idâresindeki Türkler 720 yılından îtibâren cephelerdeki hâkimiyeti ele
alarak Emevî ordularını bozguna uğrattı. Böylece Emevîler döneminde Türkler karşısında başlangıçta
başarıyla sürdürülen mücâdeleler neticede muvaffakiyetsizlikle son buldu. Ancak bu mücâdeleler
Türklerin İslâmiyeti yakından tanımalarına ve tetkik etmelerine zemin hazırladı. Kısa bir süre sonra da
Türklerin İslâmiyetin bayraktarı olarak dünyâ sahnesine çıkmasına vesile oldu.
Türklerin hiçbir baskı veya zor durumda kalmaksızın İslâmiyeti kabul etmeleri üç ana sebebe
dayanmaktadır: Birincisi Türklerin inanç ve yaşayış sistemlerinin İslâmiyete çok yakın olması. Tek bir
yaratıcıya îmân, âhiret ve rûhun ölmezliğine inanma ve yaratıcıya kurban sunma gibi temel inanışlar

İslâmiyette de vardı. Buna zinâ, hırsızlık, gasp, adam öldürme, yalancılık ve koğuculuk gibi kötü huylar
Türklerde olduğu gibi İslâm dîninde de şiddetle men ve yasak ediliyordu. Nihâyet, İslâmiyetteki cihad
emri, Türkün alplik ve fütuhat görüşüne uygun düşüyordu. Bu gibi sebeplerle öncelikle Mâverâünnehr
(Türkistan) bölgesinde yaşayan Göktürkler arasında İslâmiyet yayılmaya başladı. Türklerin İslâmiyetle
şereflenmelerinin ikinci safhası da bu sırada gerçekleşmeye başladı. Daha kuzeyde ve batıda yer alan
Müslüman olmayan Türkler bilhassa Türkistan’la ticârî faaliyetleri sırasında kendi dillerini konuşan
ırkdaşlarının dînine daha çabuk ve kolaylıkla girdiler.

Türkistan Türkleri arasında İslâmiyetin bu ilk yayılışıyla diğer Türklerin başka yabancı dinlere girişi
hemen hemen aynı devreye rastlar.

Doğuda Uygurlar Mani, kuzeyde Hazarlar Mûsevî ve batıda Tuna Bulgarları Hıristiyanlık dînine
girerlerken Mâverâünnehr’deki Türkler arasında da İslâmiyet 8. asrın başından îtibâren yayılmaya
başladı. Bu durumun diğer Türk ülkelerini de tesir ve câzibesi altına almaya başlaması Abbâsîler
döneminde vukû buldu. Abbâsî sultanlarının Türklere karşı fevkalâde yakınlık göstermeleri bu faaliyetin
daha da süratlenmesine sebep oldu. Halife El-Mansur (754-775) zamânından îtibâren Türkler, Arap
ordularına asker olarak dâhil olmaya başladı. El-Me’mun döneminde (813-833) Türklerden husûsî
muhâfız birlikleri teşkil olunmaya başlandı. Nihâyet halife Mu’tasım zamânında (833-842) halifelik
ordusunun esâsını Türkler meydana getiriyordu. Türk ordusu için Samarra şehrini inşâ eden halife,
sarayını ve pâyitahtını da buraya nakletti. Müellifler artık Türklerin, Araplarla aynı millet gibi olduklarını
(İslâm milleti) ve Bizanslılar gibi müşrikler yanında gayri müslim Oğuzlarla bile harp ettiklerini
yazmaktadır. Halife el-Mütevekkil zamânında (847-861) ise Abbâsî Devletinin en önde gelen üç şahsiyeti
Türktü. Onuncu asrın ilk yarısında emîrül-ümerâlığa iki Türk kumandanı Beckem ve Tüzün getirilmişti.
Türklerin Bağdât’ta idâreyi ele almaları üzerine uzak eyâletlerde bulunan Türk vâliler, müstakil birer
hükümdâr gibi hareket etmeye başladılar. İlk Müslüman-Türk devletlerinden bâzıları bu sûretle kuruldu.
Bunlar arasında Mısır’daki Tûlûnoğulları Devleti (868-905), Ahmed bin Tûlûn isminde bir Türk
kumandanı tarafından kurulmuştur. Ahmed bin Tûlûn, Dokuz Oğuz Türklerindendi. İbn-i Tûlûn, Mısır’ı
birçok mîmârî eserle süslemiştir. Tûlûnlular Devleti, 905’te sona ermiş ve yerine az zaman sonra
Tuğaçoğlu Mehmed’in kurduğu Türk İhşidîler Devleti ortaya çıkmıştır. (Bkz. Tûlûnoğulları, İhşidoğulları)

Ancak bu devletlerde idâreci zümrenin Türk olmasına karşılık esas kitle, yâni halk tabakası daha
çok Mısırlılardan müteşekkildi.

İslâmiyetin devlet ve halk olarak Türkler arasında kabûlü ilk defâ İtil (Volga) Bulgarları arasında
gerçekleşti. Batıya giden Tuna Bulgarları toplu olarak Hıristiyanlaşırken İtil boyu ve Kazan havâlisinde
kalan asıl Büyük Bulgarlar bilhassa Türkistan’la olan ticârî münâsebetleriyle tanıma fırsatını buldukları
İslâmiyeti severek kabul ettiler. Bulgar Hanı Almış, 920’de Bağdat halifesine müracaatla İslâmiyetin
öğretilmesi ve kaleler inşâsı için kendilerine din ve ihtisas adamı gönderilmesini istedi. Halife Muktedir
Billah tarafında gönderilen kalabalık bir elçi heyeti 922 Mayısında Bulgar memleketine geldi. Almış Han
ve maiyeti elçilere fevkâlade bir hürmet ve kabul gösterdiler. Bu târihten îtibâren Bulgar memleketi
Abbasî halifelerine bağlı bir Müslüman yurdu hâline geldi. Ülkede Abbâsî halifesi ve Bulgar Hanı nâmına
sikkeler basılmakta, taş câmiler saraylar, kaleler ve diğer binâlar inşâ edilmekteydi. Bulgarlar
Müslümanlığı kabul ettikten sonra, Türk-İslâm medeniyetinin kuzeybatısında en ileri bir ucu olmakla
büyük bir değer kazandılar. Bulgar ülkesine gelen Abbasî elçilik heyeti içerisinde yer alan İbn-i Fadlan
yazdığı seyâhatnâmesinde bu ülke insanlarının temiz, doğru, çalışkan ve samîmî bir Müslüman
olduklarından bahsetmekte ve Bulgar ilinde gecelerin çok kısa olması dolayısıyla Türklerin “sabah
namazını” kaçırmamak için bir ay geceleri uyumadıklarından bahsetmektedir. Bu sözler Türklerin
İslâmiyeti ne derece kuvvetli bir îmânla kabul ettiklerini göstermektedir.

Müslüman Türk devletleri:
İtil Bulgarlarından sonra ilk Müslüman Türk devletleri Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular
idi. Karahanlılar 944 senesinde İslâmiyeti resmî din olarak kabul etti. Karahanlılar arasında İslâm dîninin
yayıcısı Abdülkerim Satuk Buğra Hanın oğlu Mûsâ Baytaş oldu. Karahanlı hükümdarı 999 senesinde
Abbâsî halîfesi tarafından İslâm hükümdârı olarak tanındı. Hâkânlığın sınırları Balasagun, Özkend ve
havâlisine, Tarım havzasının batı kısmına, Balkaş Gölüne, Hindikuş, Karakurum dağları dolaylarına
kadar yayıldı. Ülke, doğu ve batı diye ikiye ayrılmıştı. Doğu Karahanlılar 1090, Batı Karahanlılar ise
1089’da Selçuklulara bağlandılar. Karahanlılar devrinde 200.000 çadır Türk halkı İslâmiyeti kabul
etmiştir. (Bkz. Karahanlılar)
962 senesinde Alptekin (Alb Tekin) adlı bir Türk kumandanı Afganistan’ın Gazne şehrini zaptederek
Gazneliler Devletini kurdu. 977’de devletin başına Sebük Tekin geçti. Sebük Tekin, iyi bir devlet adamı,
mâhir bir kumandandı. Bütün Afganistan ile Horasan ve İran’ın doğu kısımlarını idâresi altına aldı.
Hindistan’a zaferle netîcelenen bir sefer düzenledi. Oğlu ve halefi olan Mahmûd, yalnız Gazneli Devletinin
değil Türk târihinin de en büyük sîmâlarından biridir. Hindistan’a on yedi defâ sefer düzenleyerek büyük

zaferler kazandı. Bu ülkede İslâmiyetin köklü şekilde yerleşip gelişmesinde önemli rol oynadı. Gazneli
Mahmûd, aynı zamanda İran’ın orta eyâletleriyle Harezm topraklarını da ülkesine katarak zamânının en
büyük hükümdârı oldu ve Abbâsî halîfesinden ilk defâ olarak, sultan ünvânını aldı. Gazneliler, 1040
senesinden sonra Selçuklulara tâbi oldular. 1186 senesinde de Gurlular tarafından tamâmen ortadan
kaldırıldılar. (Bkz. Gazneliler)

Onuncu asrın ikinci yarısında Seyhun Nehri kıyısı ile bunun kuzeyinde yaşıyan Oğuzlar, Semerkand
ve Buhâra taraflarına inmeye başlamışlardı. Buhâra taraflarına inen Oğuzların başında Kınık boyundan
Selçuk Beyin oğulları vardı. Selçuk Beyin torunlarından Tuğrul ve Çağrı beyler, çetin şartlar içinde
Selçuklu Devletini kurdular. Tuğrul Bey, 1064 senesinde vefât ettiği zaman, kurduğu devletin sınırları
Ceyhun’dan Fırat’a kadar uzanıyordu. Yerine geçen Alparslan (Alb Arslan), 1071’de Malazgirt Ovasında
Bizanslıları mağlup ederek Anadolu’nun Türk ülkesi olmasını sağladı. Bu zaferden sonra Anadolu’nun
fethine Kutalmış Beyin oğulları memur edildiler. Kutalmışoğlu Süleymân Şah, büyük zaferler kazanarak
Üsküdar’a kadar geldi ve İznik’i hükûmet merkezi yaparak Türkiye Selçuklu Devletini kurdu. Süleymân
Şahtan sonra Birinci Kılıç Arslan, Birinci Mes’ûd ve İkinci Kılıç Arslan Türkiye Selçuklu Devletinin başına
geçerek, Türk milletine büyük hizmetler verdiler. On üçüncü asırda Moğol istilâsı, İran, Horasan ve
Mâverâünnehr taraflarında yaşayan âlim ve evliyânın hemen hepsinin Anadolu’ya gelmelerine sebep
oldu. Bu istilâ Selçuklu Devletinin de ortadan kalkmasına sebep oldu. Fakat çok geçmeden yüksek
yaylalarda yaşıyan Türkmen beyleri Anadolu’yu istilâcıların elinden kurtarmaya muvaffak oldular. Bu
Türkmen beylerinden birisi de Osman Beydi. 1299’dan îtibâren gelişen Osmanlılar, mânevî yapısı ve
teşkilâtı bakımından Selçuklu Türklüğünden devr aldığı birçok değerlerle cihânın en büyük
devletlerinden birini kurmaya muvaffak olmuşlardır.

Söğüt’te kurulan Osmanlı Devleti, kısa zamanda Batı Anadolu’ya hâkim olarak 1356’da Rumeli’ye
ayak bastı. Bu geçiş çok mütevâzi başlamakla berâber, şiddetli Haçlı mukâbelesiyle karşılaşıldı. Fakat
fevkalâde bir kudret ve üstün vasıflara sâhip olan Osmanlılar, Haçlıları 1363’te Edirne civârında
Sırpsındığı mevkiiyle 1389’da Kosova ve 1396’da Niğbolu’da hezîmete uğrattılar. Böylece bu gâzi devlet
Rumeli’de sağlam bir şekilde yerleşti. Bu arada Anadolu’da yapılan ilhaklarla da genişledi ve Malatya’ya
kadar uzandı. Niğbolu Zaferi, Türk ilerleyişini durdurmanın mümkün olmadığını Hıristiyan Avrupalılara
gösterdi. Hıristiyan Batı âlemine gâlip gelen Osmanlıların, doğuda Tîmûr Hana mağlup olması,

Anadolu’daki birliği tekrar sarstı. Ancak fetret devrinde sarsıntı Rumeli’den daha çok Anadolu’da
meydana geldi.

Fetret devrinden sonra devletin başına geçen ve ikinci kurucu olarak adlandırılan Çelebi Sultan
Mehmed Han, Osmanlı Devletini tekrar canlandırdı. Oğlu Sultan İkinci Murâd Han, 1444’te Varna ve
1448’de İkinci Kosova Meydan Muhârebelerinde Haçlılara karşı yeni zaferler kazandı. Osmanlılar bu
sûretle Anadolu’da Türk ve İslâmın maddî ve mânevî mîrâsını toplayarak, yeni bir fikir ve medeniyet
sentezi kurdular.

Türk târihinde ilk defâ olarak, Osmanlıların merkezî bir devlet sistemi ile meydana çıkması büyük
bir siyâsî yenilik oldu. Gerçekte Osmanlı Hânedânı, diğer Anadolu beyleri gibi millî örf ve geleneklerini
muhâfaza ettiği hâlde, devletin taksim edilemez mukaddes bir varlık olduğunu kavramış, şehzâdelerin
ve boy beylerinin siyâsî hâkimiyete ortak olmalarına imkân vermemiş ve bu sâyede merkeziyetçi,
sağlam, istikrârlı bir devlet ortaya çıkarmayı başarmıştı. Fâtih Sultan Mehmed Han, Anadolu beylerinin
ve kendi içinde gelişen devleti sarsıcı hânedânların geriye kalanlarını bertaraf ederek merkeziyetçi
otoriteyi daha da sağlamlaştırdı. Dâimâ devlet birliği şuûruna ve nizâm-ı âlem mefkûresine bağlanan
Osmanlı inancı bakımından, Sultan İkinci Bâyezîd Hanın; “Osmanlı Devleti öyle başı örtülü nâmuslu bir
gelindir ki, iki kişinin talebine tahammül edemez.” sözü çok yerinde ve pek önemlidir.

İslâm birliğini sağlamak ve Anadolu’dan Şiî-Safevî propagandasını kaldırmak isteyen Yavuz Sultan
Selim Han, Şah İsmâil üzerine sefer düzenledi. Şah İsmâil’i saf dışı bıraktıktan sonra yıldırım süratiyle
Mısır ordularını 1516 Mercidabık ve 1517 Ridâniye Zaferleriyle mağlup etti. Bu zaferlerden sonra bütün
Arap ülkeleri Yavuz’un hâkimiyeti altına girdi. Bu durum üzerine Mekke ve Medîne emîri mukaddes
şehirlerin anahtarlarını Sâhib-ül-Haremeyn ünvânıyla Yavuz Sultan Selim Hana teslim etti. Fakat o, bu
ünvânı kabul etmeyip; “Benim için, o mübârek makâmların hizmetçisi olmaktan daha büyük şeref
olamaz. Bana Hâdim-ül-Haremeyn deyin!” demiştir. Yıldırım süratiyle kıtaların fethini sekiz senelik
saltanatına sıkıştıran bu büyük fâtihin, cihân hâkimiyeti teşebbüsüne ve Avrupa’yı fethe kararlı olması
tabiîydi. Fakat ecel onun dünyâyı tek ve yüksek nizâma kavuşturmasına fırsat vermedi.

Sultan Birinci Süleymân Hanın yarım asır süren saltanatı, Türk ve Osmanlı cihân sulhü dâvâsının
en yüksek ve kudretli devrini teşkil eder. Zamânında Türk ordusu 1526’da mutlak bir zafer kazandı ve
Orta Avrupa yolu Türklere açıldı. Artık Osmanlı ordusu Orta Avrupa’yı çiğniyor, Viyana’yı geride
bırakarak Gratz, Merburg, Gûnis gibi birçok Alman şehrini fethediyordu.

On altıncı asrın sonlarıyla 17. asırda Osmanlı siyâsî kudreti gibi ictimâî nizâmı da kuvvetini devâm
ettirmiştir. Devlet; liyâkat, ahlâk, maddî ve mânevî disiplin ve çalışma üzerine kurulmuştu. Osmanlıda,
şahsî meziyet ve kâbiliyetten başka hiçbir şeye kıymet verilmezdi. Herkes liyâkat, bilgi, ahlâk ve
seciyesine göre bir mevkiye tâyin edilirdi. Ahlâksız, bilgisiz ve tembeller hiçbir zaman yüksek mevkîlere
çıkamazlardı. Osmanlıların muvaffakiyeti ve bütün dünyâya hâkim olmalarının hikmeti buydu.

On yedinci asrın ikinci yarısından sonra devletin siyâsî ve askerî kudretinde zaaf başlamış, idârî ve
ilmî müesseselerde bozukluklar meydana çıkmış, bunun netîcesinde gerileme başlamıştır. Anadolu’da
çıkan ve memleketi harap ve perişân eden kızılbaş teşvikli Celâlî ayaklanmalarını bastırmak için çok
büyük gayretler sarf etmek ve uzun seneler uğraşmak îcâp etmişti. Amerika’nın keşfiyle götürülen
Afrikalı köleler, nice zulümlerle Avrupalı zâlimler için bol bol gümüş çıkardılar. Avrupa yoluyla Osmanlı
ülkesine de bol miktarda giren gümüş, fiyatları altüst etti. Gümüş olan Osmanlı akçesinin değeri düştü.
Devletin düştüğü zor durumdan kurtarılması için zaman zaman hükümdâr ve devlet adamlarının
giriştikleri teşebbüsler, müspet netîceler verdiyse de, bilhassa yeniçerilerin çıkardıkları isyânlar bunların
devamlılığını baltaladı.

Türkler, 17. asırda da Avrupa’ya medeniyet verici durumdayken, 18. asırdan îtibâren alıcı olmaya
ve iktibaslar yapmaya mecbûr bulunduklarını kabul etmişlerdir. On sekizinci asrın başlarından îtibâren
tahta geçen pâdişâhların hemen hepsi bu gerilemenin farkına varmışlar, batıdan faydalanarak, ıslahat
yapmak istemişlerdir. Sultan İkinci Mahmûd Han, yeni, düzenli bir ordu kurduğu gibi, hükûmet teşkilât
ve usûllerinde değişiklik yapmıştır. Bu faydalı yenilik hareketleri yanında, siyâsî bakımdan birçok felâket
vukû buldu. Fransız İnkılabının ortaya attığı milliyetçilik fikirlerinin Osmanlı ülkesinde ırkçılık şeklinde
yayılması, dış tahrikli Sırp ve Yunan isyânları, Avrupa devletlerinin kendi çıkarları için hâdiselere
müdâhale ederek işi çıkmaza sokmaları, Rusya’nın emperyalist ve an’anevî siyâsetine uygun olarak harp
açması, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşanın isyânları bu felâketlerin başlıcalarıdır.

Bütün bu karışıklıkların hâlli için çâreler arayan Osmanlı pâdişâhı Sultan İkinci Mahmûd Han,
Avrupa’daki teknik ilerlemeden istifâde niyetiyle hocalar getirtti. İlk defâ 1834 yılında Avrupa’ya talebe
gönderdi. Avrupa başşehirlerinde dâimî büyükelçilikler kurdu. Fakat Avrupa’ya gönderilen bâzı talebeler,
fen alanındaki ilerlemeleri alacakları yerde, nefislerini tatmin peşine düştüler. Hıristiyan Avrupalının
köhneleşmiş ahlâkına tâlip oldular. Ahlâkî ve mânevî değerlerini kaybederek, Osmanlı ülkesine dönen
bu talebelerin ilk işi, kendilerini para ve kadınla elde eden Osmanlı düşmanlarının menfaatleri için

çalışmalara başlamak oldu. İngilizler tarafından yetiştirilip mason yapılan Londra büyükelçisi Mustafa
Reşîd Paşa, Sultan Mahmûd Hanın vefâtından sonra on altı yaşında pâdişâh olan Abdülmecîd
HanıGülhâne Hatt-ı Hümâyûnunun îlânına iknâ etti.

Böylece 3 Kasım 1839’da îlân edilen Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu ile yeni düzene âit esaslar
belirlendi. Osmanlının isteklerinden çok Avrupalıların arzularına uygun olarak hazırlanan bu fermanda,
Müslümanlardan çok Hıristiyan tebeanın menfeatı gözetilmişti. Tanzîmât-ı Hayriye Fermânı denerek yeni
ve parlak bir devir açtığı iddiâ edilen bu hatt-ı hümâyûnla, Müslüman ve gayri müslim bütün tebeanın
ırz, nâmus ve can güvenliğinin sağlanacağı, verginin ve askerlik işlerinin düzenli bir usûle bağlanacağı
vâd ediliyor ve bu fermana dayanılarak çıkarılacak kânunlara saygı gösterileceği belirtiliyordu. Tanzîmât
döneminde hukuk, askerlik, eğitim, öğretim ve idâre alanlarında birçok değişiklikler yapıldı. Gülhâne
hattının eşitlik ilkesine rağmen, askerlik mükellefiyetine yalnız Müslümanlar tâbi kılınarak gayri
müslimler muaf tutuldu.

Fransız inkılâbı netîcesinde dünyâya yayılan milliyetçilik fikirleriyle ülkede isyânlar çıktı. Netîcede
âsîlere idârî imtiyazlar ve muhtâriyet verilmesi, Avrupa’ya ilim için giden gençlerin, Avrupa bilim ve
siyâset adamlarının Türkiye ve Türkler hakkındaki müspet ve menfî fikir ve kanâatlerini öğrenmeye
başlamaları gibi bâzı sebepler, Osmanlı Devleti içindeki çeşitli kavimlerin millî şuur ve millî devlet
fikirlerini kuvvetlendirmiş ve çözülme hareketleri başlamıştır. Bunun yanısıra, tebeanın kamu önünde
ve siyâsî haklar yönündeki eşitliğini kâfî görmeyerek, meşrutî bir hükûmet idâresinin kurulması için
mücâdeleye girişen veOsmanlı düşmanı devletler tarafından desteklenen Genç Osmanlılarda idâreye
karşı hoşnutsuzluk başgösterdi. Genç Osmanlıların fikirlerini paylaşan Midhat Paşa, pâdişâhın fikir ve
icraatına muhâlefet eden Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Rüştü Paşa, birlik olup Sultan Abdülazîz Hanı
şehit ederek Beşinci Murâd’ı tahta çıkardılar. Sultan Murâd Han, hastalığı sebebiyle üç ay sonra tahttan
indirilerek, veliahd Abdülhamîd, Ağustos 1876’da tahta çıkarıldı.

Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın tahta çıktığı 1876 senesi, Türk târihinin gerçek dönüm
noktalarından biri oldu. Dâhilde pekçok mesele vardı. Dışarda ise Midhat Paşanın arzu ve isteğiyle Rusya
ile bir savaş yaklaşıyordu. Avrupa devletlerinin Osmanlı hâkimiyetindeki Hıristiyan tebeayı durmadan
kışkırtmaları bilhassa Balkanlarda birkaç eyâletin kan, ateş, isyân ve huzursuzluk içine düşmesine yol
açtı. Mâlî durum bir hayli zayıflamış, Tanzîmâtla verilen tâvizlerle Osmanlı sanâyii ve ticâreti
çökertilmişti. Ayrıca devletin coğrafî durumu yabancı istilâ ve müdâhalelere açıktı. Türk olmayan

eyâletler, Avrupa devletlerinde olduğu gibi, sömürge muâmelesi görmediği, anavatanın birer parçası
sayıldığı hâlde, dışa dayalı isyânlar durmak bilmiyordu. Devamlı dış baskılar ve bitip tükenmek bilmeyen
savaşlar, devletin kalkınmasını engelliyordu. Avrupa devletlerinin kendi çıkarları için tahrik ettikleri
Ermenilerin muhtâriyet elde etmek gâyesiyle ihtilâlci komiteler kurarak ülkede hâdise çıkarmaya
başlamaları, devlet için ayrı bir meşgâle oldu. Ayrıca Bulgar, Yunan ve Sırp çetelerinin meydana
getirdikleri hâdiseler, devleti uğraştırdığı gibi, yabancı müdâhalelere de yol açtı.

Sultan İkinci Abdülhamîd, batı devletleri ve Rusya’nın her türlü baskıları karşısında, devlet birliğini
korumak için tek çıkar yolun, Müslüman tebeayı din bağıyla bütünleştirmek olduğunu biliyor ve bu
birliğin yalnız Osmanlı ülkesinde değil, diğer Müslümanlar arasında da te’sisine çalışıyordu. Memleketin
iktisâdî kalkınmasına çok önem verdi. Ulaştırma ve haberleşme sâhalarında ıslahat, eğitim konusunda
ciddî hamleler yaptı. İngiltere ve Fransa’nın dostluk ve yardımlarına güvenilmediğinden, Alman
dostluğuna önem vererek denge sağlamaya çalıştı. Zamanla Sultan’ın idâresine karşı doğan muhâlefet,
Genç Türkler denilen kişiler tarafından ilerletilerek İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında siyâsî bir
teşkilât kuruldu. Bunların baskısıyla 23 Temmuz 1908’de meşrûtiyet rejimi yeniden yürürlüğe konuldu.
İttihatçıların tertibi ile 31 Mart Vak’ası olarak bilinen bir ayaklanma çıkarıldı. Hâdiseyle alâkası olmadığı
halde Pâdişâh, bu bahâneyle, tahttan indirilip, yerine Beşinci Mehmed Reşâd tahta çıkarıldı. İktidâra
cemiyet taraftârı devlet adamları getirildi ve o zamâna kadar idârî işlere karışmayan İttihâd ve Terakkî
Cemiyeti, söz sâhibi oldu. 1912’de başlayan Balkan Harbinde Osmanlı ordusunun yenilmesi üzerine,
Enver Beyin başkanlığında küçük bir subay topluluğu, Ocak 1913’te Bâbıâlî’yi basarak sadrâzam Kâmil
Paşayı istifâya zorladı. Böylece İttihâd ve Terakkî Cemiyeti devletin mukadderâtını doğrudan ele aldı ve
sonunda kötü bir âkıbete yol açtı.

Yeni iktidâr zamânında felâketler birbirini tâkip etti ve devletin çöküşü hızlandı. Trablusgarb,
Balkan Savaşları ve nihâyet ittifâk devletleri safında girilen Birinci Dünyâ Savaşı, devletin yıkılışının
başlangıcı oldu. Savaş sonunda imzâlanan Mondros Mütârekesiyle Osmanlı Devleti baştan başa işgâl
edildi. Sultan Vahideddîn, bölünmüş, parçalanmış hattâ işgal edilmiş bir devletin başına geçti ve bütün
imkânsızlıklara rağmen İstiklal Mücâdelesini başlattı. Mustafa Kemal’in liderliğinde gerçekleştirilen, Millî
Mücâdele diye de bilinen Türk İstiklâl Savaşı sonunda, 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzâlandı.
29 Ekim 1923’teCumhûriyet îlân edildi.

Bugün Uzakdoğu’daki Sakalin Adalarından, batıdaki Balkan Adacığına kadar iki Avrupa kıtası
büyüklüğünde bir alanda yaşayan Türklerin ekseriyeti BDT ile Çin ve İran hudutları içinde
bulunmaktadır.

Türk milletinin müstakil millî devleti olarak Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhûriyeti
bulunmaktadır.

Diğer taraftan 19. yüzyılda Rus işgâline uğrayan Orta Asya Türk Birlikleri uzun yıllar bu devletin
sömürüsü ve zulmü altında kaldıktan sonra bağımsızlıklarını kazanmak için mücâdeleye başlamışlar ve
1991 de bağımsızlıklarını îlân etmişlerdir. Bunlar Âzerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan,
Özbekistan ve Türkmenistan Cumhûriyetleridir.

Türk devletleri: Türkler, uzun bir geçmişe sâhiptir. Târihte aktif bir rol oynayıp, pekçok siyâsî
teşekküller meydana getirmişlerdir. Bunların sayısı yüzün üzerinde olup, çoğu birbirinin devâmı
mâhiyetinde iktidârlardır. Ülkenin hânedân mensupları arasında paylaşılması, devletin adı, târihi, sayısı
ve bütünlüğü anlayışında çeşitlilik arz eder. Türk devletleri; Asya, Avrupa, Afrika, Asya-Avrupa, Asya-
Afrika, Asya-Avrupa-Afrika kıtaları üzerinde kurulmuştur.

Büyük Türk Devletleri

Büyük Hun İmparatorluğu (M.Ö.4. asır-M.S.48)
Avrupa (Batı) Hun İmparatorluğu (374-469)
Akhun (Eftalit) İmparatorluğu (4. asır sonları - 577)
Birinci Göktürk İmparatorluğu (552-582)
Doğu Göktürk İmparatorluğu (582-630)
Batı Göktürk İmparatorluğu (582-630)
İkinci Göktürk İmparatorluğu (681-744)
Uygur İmparatorluğu (744-840)
Avrupa Avar İmparatorluğu (6. asır-805)
Hazar İmparatorluğu (7. asır-965)

Karahanlı Devleti (840-1042)
Gazneli Devleti (962-1187)
BüyükSelçuklu Devleti (1038-1194)
Harezmşâhlar Devleti (1097-1231)
Osmanlı Devleti (1299-1922)
Tîmûrlular Devleti (1370-1506)
Bâbürlüler (Gürgâniyye Devleti) (1526-1858)
Devletler
(48-156)
Kuzey Hun Devleti (48-216)
Güney Hun Devleti (304-329)
Birinci Chao Hun Devleti (328-352)
İkinci Chao Hun Devleti (407-431)
Hsia Hun Devleti
Kuzey Liang Hun Devleti (401-439)
Lov-lan Hun Devleti (442-460)
Tabgaç Devleti (386-557)
Doğu Tabgaç Devleti (534-557)
Batı Tabgaç Devleti (534-557)
Doğu Türkistan Uygur Devleti (911-1368)
Liang Şa-t’o Türk Devleti (907-923)
Tana Şa-t’o Türk Devleti (923-936)
Tsin Şa-t’o Türk Devleti (937-946)

Kan-çou Uygur Devleti (905-1226)
Türgiş Devleti (717-766)
Karluk Devleti (766-1215)
Kırgız Devleti (840-1207)
Sabar Devleti (5. asır-7. asır arası)
Dokuz Oğuz Devleti (5. asır sonu-6. asır sonu)
Otuz Oğuz Devleti (5. asır sonu-6. asır sonu)
Basar-Alan Türk Devleti (1380-?)
Doğu Karahanlı Devleti (1042-1211)
Batı Karahanlı Devleti (1042-1212)
Fergana Karahanlı Devleti (1042-1212)
Oğuz-Yabgu Devleti (10. asrın ilk yarısı-1000)
Sûriye Selçuklu Devleti (1092-1117)
Kirman Selçuklu Devleti (1092-1307)
Türkiye Selçuklu Devleti (1092-1307)
Irak Selçuklu Devleti (1157-1194)
Eyyûbîler Devleti (1171-1348)
Delhi Türk Sultanlığı (1206-1413)
Mısır Memlûk Devleti (1250-1517)
Karakoyunlu Devleti (1380-1469)
Akkoyunlu Devleti (1350-1502)
Beylikler

Tûlûnlular (868-905)
İhşidîler (935-969)
İzmir Beyliği (1081-1098)
Dilmaçoğulları Beyliği (1085-1192)
Danişmendli Beyliği (1092-1178)
Saltuklu Beyliği (1092-1202)
Ahlatşahlar Beyliği (1100-1207)
Artuklu Beyliği (1102-1408)
İnaloğulları Beyliği (1098-1183)
Mengüçlü Beyliği (1072-1277)
Erbil Beyliği (1146-1232)
Çobanoğulları Beyliği (1227-1309)
Karamanoğulları Beyliği (1256-1483)
İnançoğulları Beyliği (1261-1368)
Sâhib Ataoğulları Beyliği (1275-1341)
Pervâneoğulları Beyliği (1277-1322)
Menteşeoğulları Beyliği (1280-1424)
Candaroğulları Beyliği (1299-1462)
Karesioğulları Beyliği (1297-1360)
Germiyanoğulları Beyliği (1300-1423)
Hamidoğulları Beyliği (1301-1423)
Saruhanoğulları Beyliği (1302-1410)

Aydınoğulları Beyliği (1308-1426)
Tekeoğulları Beyliği (1321-1390)
Eretnaoğulları Beyliği (1335-1381)
Dulkadiroğulları Beyliği (1339-1521)
Ramazanoğulları Beyliği (1325-1608)
Doburca Türk Beyliği (1354-1417)
Kâdı Burhâneddîn Ahmed Devleti (1381-1398)
Eşrefoğulları Beyliği (13. asrın ortaları-1326)
Berçemeoğulları Beyliği (12. asır)
Yarluklular Beyliği (12. asır)
Atabeylikler
(1117-1154)
Böriler (1127-1259)
Zengîler (1146-1225)
İl-Denizliler (1147-1284)
Salgurlular
Hanlıklar (630-665)
(665-1391)
Büyük Bulgarya Hanlığı (681-864)
İtil (Volga) Bulgar Hanlığı (860-1091)
Tuna Bulgar Hanlığı (860-1068)
Peçenek Hanlığı (9. asır-13. asır)
Uz Hanlığı (1428-1599)
Kuman-Kıpçak Hanlığı
Özbek Hanlığı

Kazan Hanlığı (1437-1552)
Kırım Hanlığı (1440-1475)
Kasım Hanlığı (1445-1552)
Astırhan Hanlığı (1466-1554)
Hive Hanlığı (1512-1920)
Sibir Hanlığı (1556-1600)
Buhâra Hanlığı (1599-1785)
Kaşgar-Tufan Hanlığı (15. asır başları-1877)
Hokand Hanlığı (1710-1876)
Türkmenistan Hanlığı (1860-1885)
Cumhûriyetler
Âzerbaycan Cumhûriyeti (1918-1920)
(31 Ağustos 1913)
Batı Trakya Türk Cumhûriyeti (II: 1915-1917)
(III: 1920-1923)
Türkiye Cumhûriyeti (1923-.....)
Hatay Cumhûriyeti (1938-1939)
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhûriyeti (1983-....)
Âzerbaycan Cumhûriyeti (1991-....)
Kazakistan Cumhûriyeti (1991-....)
Kırgızistan Cumhûriyeti (1991-....)
Tacikistan Cumhûriyeti (1991-....)
Özbekistan Cumhûriyeti (1991-....)

Türkmenistan Cumhûriyeti (1991-....)

Kültür ve medeniyet: İlk Müslüman Türk devletlerinden olan Karahanlılarda, ülkenin doğusunu

idâre eden büyük hâkâna Arslan Han adı verilirdi. Onun hâkimiyeti altında batı bölgelerini Buğra

ünvânını taşıyan diğer bir han idâre etmekteydi. Sonra devlet merkezinde hâkanlara vekâlet eden,

Erkan, Sağun gibi ünvânlar alan İligler ve Tekin diye anılan şehzâdeler geliyordu. Ayrıca bir danışma

kurulu vardı.

Hükümdârlığı halîfe tarafından tasdîk edilen Gazne hükümdârı Mahmûd, sultan ünvânını ilk defâ

kullanan hükümdâr olarak bilinir. Daha sonra bu ünvân bütün İslâm devlet başkanları tarafından

kullanılmıştır. Anadolu Türkmen beyliklerinde, atabeyliklerde de sultan ünvânı kullanılmıştır. İslâmiyette

devlet başkanı olan halîfe, Allah’ın elçisi olan Peygamberimize vekillik ettiği için bütün Müslümanların

başıydı. O, insanların dünyâ ve âhiret bütün işleri dâhil İslâmiyetin emir ve yasaklarını yerine getirmekle

mesûldü. Türk cihan hâkimiyeti düşüncesi, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar dünyânın Türk

hükümdârları tarafından idâre edilmesi gerektiği esâsına dayanıyordu. On birinci asır yazarlarından

Kaşgarlı Mahmûd şöyle demektedir: “Allah, devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuş, göklerdeki

dâirelere benzeyen devletleri onun saltanatı etrâfında döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hâkimi

yapmıştır.”

Oğuz destânındaki ok motifi, Göktürk kitâbelerinde zaptı düşünülen istikâmetlere önceden

prenslerin tâyin edilmesi, Türk kültüründeki cihân hâkimiyeti ülküsünün işâretiydi. Selçuklular

Dandanakan Savaşının hemen arkasından bir savaş meclisi toplamışlar ve burada fütûhat yönlerini ve

vazife alacak başbuğları kararlaştırmışlardır. Malazgirt Muhârebesi ve Anadolu’nun fethi de, cihân

hâkimiyeti ülküsünün bir sonucu idi.

Türk sultanları topluluklar arasında sosyal, kültürel, dînî müsâmaha bakımından herhangi bir fark

kabul etmemişler, herkese eşit hak ve adâlet tanımışlardır. İslâmî Türk devletlerinde çeşitli boylara

mensup, türlü diller konuşan ve ayrı dinlere mensup olanların kültürlerine dokunulmamıştır. Bu prensip,

Osmanlı devrinde de devâm etmiştir. Türklerin İslâm kültürünü tam anlamıyla benimsemeleri

netîcesinde, İslâmiyet, Türkler için başlıca dayanak hâline gelmiştir. Haçlı orduları Hıristiyanlık dâvâsıyla

harekete geçerek İslâm ülkelerini ağır tehdit altına aldıkları zaman ve daha sonra, asırlarca süren bu

batılı zihniyet karşısında Türkler için İslâm inanç ve hissi en büyük güç kaynağı oldu. Böylece Türklüğü

yükseltmek ve İslâmiyeti yüceltmek düşüncesi, fütûhâtı Hıristiyan dünyâsına dönük Osmanlı Devletinde,
en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

Müslüman-Türk devletlerinde, kendilerine bir bölgenin idâresi verilen hânedân üyeleri, melik diye
anılırdı. Bunlar, yarı müstakil bir sûrette hareket ederlerdi. Bulundukları bölgede asıl devlet
merkezindekine benzer bir dîvân kuruluşuna da sâhiptiler. Ayrıca vezir ve askerî kuvvetleri vardı. Halîfe,
sultan ve kendi adlarına hutbe okuturlar, bağlı olarak para bastırırlardı. Bu melikler, merkezdeki sultan
tarafından temsil edilen yüksek iktidârı tanırlardı. Siyâsî temasları veya giriştikleri savaşları asıl devletin
ana siyâseti çerçevesinde yürütürlerdi. Ancak melik olmak, ülkenin bir parçasını şahsî mülk hâline
getirmek ve onu kendi keyfine göre idâre etmek değildi.

Hükümdârın vefâtı veya şiddetli bir dış istilâ gibi hâdiseler netîcesi, merkezde iktidâr boşluğu
olunca, devlet bütünlüğü bozulmaya yüz tutar, iktidâra sâhip olmak için şehzâdeler birbiriyle
mücâdeleye girişirlerdi. Bu durum, Selçuklu Devletinin daha uzun ömürlü olmasını önlemiştir. Ancak
Osmanlılar, bunu göz önüne alarak hâkimiyetin bölünmemesi prensibini gerçekleştirip devleti altı
asırdan fazla ayakta tutabilmişlerdir. Aynı husus Göktürklerde, İlteriş Kağan ile kardeşi Kapağan
Kağan’ın çocukları arasında da görülmüştür.

Büyük Selçuklu Devleti zamânında, İslâm medeniyeti çok yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Selçuklu
sultanları, devleti adâletle idâre etmeye büyük önem verirler ve devletin devâmını bunda görürlerdi.
Sultanlar, haftanın belirli günlerinde devlet ileri gelenlerini ve kumandanları kabul ederlerdi. Halkın
şikâyetlerini dinler, devlete karşı işlenen suçlara bakan yüksek mahkemeye başkanlık yaparlardı. Saray
teşkilâtı doğrudan doğruya sultânın şahsına bağlıydı ve vazifelilerin hepsi onun en güvenilir adamları
arasından seçilirdi.

Türkler, devlet kurdukları zaman Ortadoğudaki kültür çevresinin en önemli unsuru şüphesiz din
idi. İslâmî emirlerden biri de bu dîni yaymaktı. Aslında cihâd inancı Türklerin fetih düşüncelerine de
uygun düşüyordu. Bu bakımdan İslâmiyet uğruna mücâdeleye girişen Karahanlılar, Mâverâünnehr’deki
eski kültür merkezleri Buhârâ ve Semerkant’ta yaptıkları gibi daha doğuda Balasagun ve Kaşgar’da
İslâmiyeti yaygınlaştıran müesseseler meydana getirmişlerdi. İç Asya’nın dağlık bölgelerinden gelen
Türklere Müslüman olmaları için hânlık arâzisinde yer verilmişti. Karahanlı idârecileri, en çok Uygurların
Müslüman olmasını hedef almışlardı. Maniheist ve Budist olan bu Türk topluluğunun İslâmiyete
kazandırılmasını istiyorlardı.

Gaznelilerde devlet-halk birliğini sağlayan ilk unsur İslâmiyetti. Gazneliler, Afganlılar ve Gurlularla
çetin muhârebelere girişerek, onları İslâmiyete kazandırmaya çalışıyorlardı. Müslümanlık, Sultan
Mahmûd’un oğulları ve Delhi sultanları vâsıtasıyla daha da yaygınlaştırılmıştı. Anadolu’nun fethinde tam
bir cihâd havâsına girilmişti. Bizans topraklarının kurtarılması gerektiği yolundaki İslâm dünyâsındaki
mevcut umûmî kanâat, Türk başbuğlarına kuvvetli bir mânevî destek sağlamıştır. Böylece gelişen
İslâmiyet ve Türklük birliği şuûru, Haçlıların bütün gayretlerini boşa çıkardı. Moğol istilâsına karşı da
aynı îmân gücüyle karşı koyuldu.

Müslüman-Türk devletleri, Ehl-i sünnet inancına sâhiptiler. İslâm dünyâsında Türkler, esâsı Eshâb-
ı kirâm düşmanlığına dayanan Râfızîlik inancına düşen İranlılarla çok uğraşmışlardır. Daha ilk ortaya
çıktığı andan îtibâren siyâsî bir nitelik almış olan Râfızîlik, 11. asırda Mısır’daki Fâtımî Devleti tarafından,
Ehl-i sünnet İslâm memleketlerini karışıklığa düşürmek için, kuvvetli bir propaganda silâhı olarak
kullanılıyordu. Büveyhîler, Fâtımîlerle sıkı münâsebet hâlindeydi. O zamanki İran’ın hemen her tarafında
çeşitli isimler altında pekçok Râfızî görüş türemişti. Hâlbuki Türk sultanlarının vazifesi siyâsî birlik
yanında mânevî birliği de kurup yaşatmaktı. Selçuklular devrinde bu durum, doğru bir inanç bayrağı
altında toplamak şeklinde düzenlenmişti. Râfızî-Fâtımî ve yine Râfızî-Büveyhî devletinin yıkıcı
propagandalarından memleketi kurtarmak isteyen Sultan Alparslan, Bağdat gibi önemli merkezlerde
kurduğu medreseler vâsıtasıyla Ehl-i sünnet îtikâdının doğru olarak öğretilmesine çalıştı. Selçuklular,
ayrıca yine Fâtımîler tarafından desteklenen Bâtınîlerle uğraşmak zorunda kalmışlardır.

Selçukluların bu siyâseti, Eyyûbîler tarafından da tâkip edildi. Mısır Memlûk Sultanları, Delhi Türk
Sultanlığı, Türkmen beylikleri, Atabeylikler, Tîmûrlular ve Akkoyunlular da aynı yolda yürüdüler. Fakat
bu muazzam siyâset, Moğol istilâsıyla ağır bir darbe yemiş, Orta Doğuyu işgâl hareketine katılan Moğol
idârecileri ve kitlelerin büyük çoğunluğu putperest ve kısmen Hıristiyan olduklarından, Müslümanlara
hiç bir din hürriyeti tanınmamıştır. Ayrıca Moğollar, İslâm dünyâsında, kendi hâkimiyetleri uğruna din
adamlarına ve halka büyük zulüm ve işkence yapmışlardır.

Müslüman-Türk devletlerinde din ve fen ilimlerinin gelişmesi için çok gayret sarf edilmişti. Gazne,
Delhi kültür çevresinde tanınmış Türk âlimleri yetişmişti. Türk hâkimiyeti devrinde büyük-fıkıh, hadis,
kelâm, tefsir ve fen âlimleri yetişti. On birinci asırda Hemedânî, Şihristânî, Begâvî; Harezmşâhlar
zamânında, Zemahşerî, Fahrüddîn-i Râzî; Eyyûbîler devrinde Âmidî, ilim ve fikir hayâtında büyük eserler
ortaya koymuşlardır. Sonraki asırlarda Kâdı Beydâvî, Urmevî, Kutbeddîn Şîrâzî, Tasavvufta; Ahmed-i

Yesevî, Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî, Süleymân Ata, Ubeydullah-ı Ahrâr gibi büyükler, hep Türk
hâkimiyeti döneminde yetişmişlerdir.

Müsbet ilimler sâhasında da büyük ilerlemeler kaydedildi. Trigonometrinin kurucularından Bîrûnî
ile İbn-i Türk, matematik ilminin doğudaki başlıca temsilcileri oldular. Çeşitli ilim dallarında yüz ondan
fazla eser yazan Bîrûnî, Gazne sarayında yaşamış ve Sultan Mahmûd’un Hind Seferine katılmıştı.
Matematik, coğrafya, jeoloji, jeodezi, astronomi ve trigonometrik meselelere dâir eserler yazan bu
büyük âlim, ilim târihinin dâhilerinden kabul edilmektedir.

Karahanlılar devri manzum ve Türkçe bir eser olan Kutadgu Bilig, Türk devlet düşüncesi, kânun
anlayışı, hâkimiyet telakkisi ve siyâsî görüşleri bakımından şâheserdir. 1060 yılında Balasagunlu Yûsuf
Has Hâcib’in, Kaşgar’da yazarak Buğra Hana sunduğu, Uygur ve İslâmî Türk yazısı ile nüshaları bulunan
bu eser, İslâmî devrin ilk âbidelerindendir.

Selçuklular devrinde eğitim ve öğretim en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu dönemde sultanlar,
devlet adamları, hâtunlar ve tabiplerin gayretleriyle yeni müesseseler kurularak, her biri tıp fakültesi
mâhiyetinde Kayseri, Sivas, Konya-Divriği, Çankırı ve Kastamonu’da hastahâneler ve medreseler
yapılmıştır.

Müslüman-Türk devletlerinde, büyük kısmı şâheser sayılacak derecede; mîmârî, kitâbe, hat,
tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim gibi mükemmel sanat eserleri yapılmıştır. Asya içlerinden
Akdeniz’e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır’a kadar uzanan geniş sâhada o devrin Türk
devletlerinden kalma saray, câmi, mescit, imâret, han, hamam, dârüşşifâ, medrese, hânekâh, türbe,
künbet, şadırvan, çeşme, sebil, kale, sur ve mezâr sandukası gibi binlerce sanat eseri günümüze kadar
gelmiştir. Bunlar arasında mîmârî eserlerin çoğunda; çini kaplı, renkli yazılı ince tezyinât yer alırdı.
Türkler bu çağda sanat dünyâsına önemli yenilikler getirmişlerdir. Medrese ve medrese-câmi mîmârîsi,
çift kubbe inşâatı, silindir biçiminde bâzan yivli yüksek ince minâre tipi, demet sütûn, sivri kemer,
pencerelerin katlar hâlinde sıralanması, kubbe yapımında Türk üçgenleri, dikdörtgen veya beş köşeli
mihraplar bunların belli başlılarındandır. Yazı, minyatür, tezhib ve süslemede büyük hamleler olmuştur.
Taş işçiliği, kuyumculuk, kakmacılık, bakır işçiliği, zırh, kemer, kalkan, mineli cam yapımı, seramik,
dokumacılık, halıcılıkla döküm sanatının en zarîf örnekleri verilmiştir. Bunların taşınabilir olanları hâlâ
Türk ve dünyâ müzelerinin gözde eserleri durumundadır. Taşınamaz olanları ise, Türkün ayak bastığı
her yere açıkhava müzesi manzarası verir.

Karahanlılarda halk dili ve edebî dil Türkçeydi. Gazneli ve Harezmşâhlar sarayında Türkçe
konuşulurdu. Delhi Türk Sultanlığında idâreci tabaka ve ordu mensupları da Türkçe konuşuyordu.
Selçuklularda da böyleydi, halkın ekseriyetiyle ordunun dili Türkçeydi. Bu devletlerde resmî yazışmaların
Farsça ve Arapça olması veya ilmî eserlerin bu dillerde yazılması İslâm dünyâsının ortak dili olmasından
doğuyordu.

Müslüman-Türk devletlerinde Türkçenin önemini gösteren vesîkalardan biri, 11. asırda Kaşgarlı
Mahmûd tarafından Bağdat’ta yazılan Dîvânü Lügat-it-Türk’tür. Müellif, bu eserini Türk olmayanların
Türkçe öğrenmek ihtiyâcını karşılamak üzere yazdığını kaydetmektedir. Selçuklu teşkilâtında çok önemli
yeri bulunan Atabeglik müessesesi, Türklerin İslâm dünyâsına getirdiği bir yenilikti. Osmanlılarda
bunlara Lala denmiştir.

Üç kıtanın ortasında ve iç denizler üzerinde kurulan Osmanlı Devleti, Türk milletinin en büyük
eserini, Türk, İslâm ve cihân hâkimiyeti târihinin de en yüksek siyâsî teşkilâtını temsil eder. Osmanlı
Devleti siyâsî istikrârı, sosyal adâleti ve bünyesinin sağlamlığı, kavimler ve dinler arasında kurduğu
âhengi Nizâm-ı âlem şuur ve irâdesiyle çok yüksek ve ince idâre sistemi, kudretli ordusu, yüksek askerî
tekniği, geniş hukûkî faâliyetleri ve nihâyet edebiyât, sanat ve mîmârîde vücûda getirdiği ihtişamlı
eserleriyle de târihte müstesnâ mevkiini almıştır. Osmanlı devri, bu azâmeti, hiçbir devlete nasip
olmayan, zengin yerli ve yabancı târih kaynakları, muazzam arşivleriyle çok geniş bir şekilde tedkik
imkânlarını bahşetmektedir.

Osmanlılarda eğitim ve öğretim her seviyede yapılırdı. Sibyan mektebinden üniversite
mâhiyetindeki dârülfünûn ve medreseyle medrese-i mütehassısîn denilen ihtisâs müesseselerine kadar
geniş bir teşkilât vardı. Osmanlı eğitim sistemi, İslâm terbiyesi ve örfe göreydi. Öğretimde İslâmî esaslar
temel alındığından ve her Müslüman Kur’ân-ı kerîm okumasını bildiğinden, Osmanlıca da Kur’ân-ı kerîm
harfleri ve ilâvelerinden meydana geldiğinden, Müslümanlar arasında okuma-yazma nispeti % 100’e
yakındı. Gayri müslim tebeadan dağ ve mağaralarda yaşayıp, medeniyeti kabul etmeyen mutaassıplar
varsa da, Osmanlı hoşgörüsü bunlara baskı yapmaktan uzaktı. Osmanlının bütün memlekete şâmil
eğitim ve öğretim müesseseleri olduğu gibi, gayri müslim ve yabancıların da okulları vardı. Eğitim ve
öğretim her devirde yaygın ve mükemmel olmasına rağmen, Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamânında
daha da artıp, mükemmelleşti. Memleketin her köşesine aynı şekilde ve değerde liseler yapıldı. Bunların
bâzısı hâlâ açılış günlerinin târihini taşıyan sağlam, eğitim ve öğretim seviyesi yüksek olan Türkiye’nin

en meşhur liseleridir. Osmanlı eğitim ve öğretim sisteminde öğrenci-öğretmen ve velî münâsebetleri
mükemmel olup, hocaya hürmet gösterilirdi. Hoca da talebesine şefkatle muâmele ederdi. Dînimiz
talebeyi sopayla dövmeyi yasak ettiğinden, okullarda falaka ve dayak yoktu.

Osmanlılarda bütün dînî, fennî, sosyal ilimler ve teknik bilgiler, kuruluşundan sonuna kadar her
seviyede öğretilip, tatbik edilerek yayıldı. Osmanlı Devletinin kuruluşunda, kurucuların etrâfında Türkiye
Selçukluları devrinde yetişen âlim ve velîler vardı. Osman Gâziden Vahideddîn Hana kadar bütün
Osmanlı sultanları ilme hizmet edip, âlimlere hürmet göstererek onların teveccühünü kazanmışlardı.
Memleketin her tarafında açılan ilim yuvaları ışık ve feyz kaynağı oldu. Osmanlılar devrinde yapılan
mektep ve medreselerden, yazılan kitap ve diğer eserlerin bâzılarından imkânlar ölçüsünde hâlâ
faydalanılmaktadır. Eserlerin çokluğu ve tasnif edilememesi, eldekilerin toplanamaması, bir kısmının
çalınarak Avrupa’ya ve diğer ülkelere kaçırılması, bir kısmının Türkiye toprakları dışında kalması, kültür
eserlerimizin Osmanlılar devrinde akıllara durgunluk verecek derecede olduğunu göstermektedir. Bütün
bunlar Osmanlıların ilme ve kültüre verdikleri değeri göstermektedir. Ne yazık ki, Osmanlı Türkçesi de
bu eserlere paralellik göstermekte ve kelime hazînesi hâlâ bilinmemektedir. Osmanlılar devrinde dînî
ilimlerden; ilm-i tefsir, ilm-i usûl-i hadis, ilm-i hadis, ilm-i usûl-i kelâm, ilm-i kelâm, ilm-i usûl-i fıkıh,
ilm-i fıkıh, ilm-i ahlâk da denilen ilm-i tasavvuf, ilm-i kırâat, akâid, belâgat, ilm-i Kur’ân, ilm-i ferâiz,
fennî ve sosyal ilimlerde de riyâziye (matematik), hendese (geometri), hey’et (astronomi), ilm-i nebâtât
(botanik), hikmet-i tâbi’iyye (fizik), ilm-i kimyâ (kimyâ), ilm-i tıp, mantık, felsefe, sosyoloji, Doğu ve
Batı dilleriyle edebiyâtı, Slav dilleri, coğrafya, târih, lügat dâhil bütün ilimler tahsil edilirdi. Bu ilim
sâhalarında her devirde pekçok âlim yetişip, kıymetli eserler bırakarak ilme hizmet ettiler. Lügatçiliğimiz
bugün bile İkinci Sultan Abdülhamîd devrini geçememiştir.

Türk-İslâm devletlerinde cemiyet: Müslüman Türklerde sınıfsız bir toplum hayâtı vardı. Köle
vardı fakat, Osmanlı ülkesinden alınmazdı. Kölelik devamlı değildi. Âzad edilip, hürriyete kavuşarak
devlet kademesinde vazife alabilirdi. Köylü hür olup, serflik (toprağa bağlı kölelik) yoktu. Bütün dünyâ
Müslümanlarını ilgilendiren halîfelik makâmı da 1516 senesinden îtibâren Osmanlı pâdişâhları eliyle
Müslüman-Türklere geçti. Osmanlılar devrinde, gayri müslimlere ve Türklere verilen kendi din ve
dillerinde, mâbed ve okul açıp ibâdetlerini yapabilme hürriyet ve hoşgörüşü günümüzün hiçbir liberal,
kapitalist, komünist ve dikta rejiminin imkân tanınmadığı ölçüde serbestti.

Müslüman-Türklerde İslâm ahlâkı hâkimdi. Umûmî kâideler dâhil, herkes İslâm ahlâkına ve örfe
uymak mecbûriyetindeydi. Vatanseverlik, vekâr, büyüğe hürmet, küçüğe şefkât, vefâ ve sadâkat,
hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve müsâmaha, tevekkül, nâmus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi,
his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riâyet edilirdi. Güzel ahlâk,
kıymet ölçüleri sâyesinde Türk toprakları emniyet ve huzûr içindeydi ve kardeşlik havası hâkimdi. Sultan
İkinci Abdülhamîd Han zamânında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmendo da Amicis, Costantinopoli adlı
eserinde:

“Paşasından sokak satıcısına kadar istisnâsız her Türkte vekâr, ağırbaşlılık ve asillik ihtişâmı vardır.
Hepsi derece farkları olmasına rağmen aynı terbiyeyle yetiştirilmişlerdir. Kıyâfetleri farklı olmasa,
İstanbul’da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve
kibar cemâatidir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için küçük bir hakârete uğrama tehlikesi yoktur.
Namaz kılınırken bile bir Hıristiyan câmiye girip, Müslüman ibâdetini seyredebilir. Size bakmazlar bile,
küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahi göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi
duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir hâdiseye şâhit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde
birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzûmundan fazla işgâl etmek, ayıp
sayılır...” demektedir.

Rum isyânının baş plânlayıcısı Patrik Gregoryus, Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı mektupta Müslüman-
Türkün ahlâk ve seviyesini çok güzel ifâde etmektedir. Bu ibret verici mektup şöyledir:

“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler, Müslüman oldukları için
çok sabırlı, mukâvemetli insanlardır. Gâyet mağrûrdurlar ve izzet-i îmân sâhibidirler. Bu hasletleri,
dinlerine bağlılıklarından, kadere rızâ göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, pâdişâhlarına,
devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itâat duygularından gelmektedir. Türkler
zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda sevk-i idâre edecek reîslere sâhip oldukları müddetçe de
çalışkandırlar. Gâyet kanâatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hattâ kahramanlık ve şecâat duyguları
da an’anelerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının salâbetinden gelmektedir. Türklerde evvelâ itâat
duygusunu kırmak ve mânevî bağlarını parçalamak, dînî sağlamlığı zayıflatmak îcâb eder. Bunun en
kısa yolu millî gelenekleriyle mâneviyâtlarına uymayan hâricî fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.
Mâneviyâtları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli kalabalık ve zâhiren hâkim
kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve onları maddî vâsıtaların üstünlüğüyle

yıkmak kolay olacaktır. Bu sebeple Osmanlı Devletini tasfiye için yalnız harp meydanlarındaki zaferler
kâfi değildir. Hattâ sâdece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vekârını tahrik edeceğinden,
hakîkatlerine nüfuz edebileceklerine sebep olabilir. Yapılacak şey, hissettirmeden, bünyelerindeki tahrîbi
tamamlamaktır.”

Türkler Müslüman olduktan sonra her gittikleri yere, adâlet, fazîlet ve medeniyet götürmüşlerdir.
Bugün medenî olduklarını söyleyen Avrupa ülkeleri medeniyeti Müslüman Türklerden öğrenmişlerdir.

Türk devletlerini ve milletini asırlar boyunca ayakta tutan, yaşatan büyük ve başlıca kuvvet
îmândır ve İslâm dîninde çok kuvvetli bulunan adâlet, iyilik, doğruluk ve fedakârlık kudretidir.

Türkler ve spor: Büyük ve mükemmel devletler kuran Türkler, millî târihlerini askerî zaferlerle
süslemişlerdir. Sulh zamanlarında da çok iyi sporcu olmaları, muvaffakiyet sırlarından biridir. Bedenî
kâbiliyetlerinin üstün şekilde gelişmesi, her cins harp silâhlarını kullanmaktaki mahâretleri sâyesinde
çok zaman bire iki, bire üç nispetinde kalabalık düşmanlarına karşı parlak meydan muhârebeleri
kazanmışlardır.

Türklerin meşgul olduğu sporlar, dâimâ savaşla ilgilidir. Ata binmek, cirit oynamak, güreş,
okçuluk, kılıç, gürz ve matrak tâlimi, hışt atmak, koşu, tokmak oyunu, av gibi sporlar bunların
başlıcalarıdır. Ata binmek, çok eski çağlardan beri Türkler için yaya yürümek kadar tabîî bir şeydi.
Türkler, âdetâ at sırtında doğar ve at sırtında ölürlerdi. Orta ve Ön Asya’da yetişen cüsse îtibâriyle biraz
küçük, lâkin yorgunluğa, sıcak ve soğuğa, her türlü eziyete, sıkıntıya fevkalâde dayanıklı, çok sür’atli
ve terbiye olunmak kâbiliyeti yüksek Türk atları, sâhiplerini Çin Seddi’nden Orta Avrupa’ya kadar şerefle
taşımışlardır. Nitekim, bütün Türk devletlerinde seferî kuvvetin esâsını süvârî teşkil etmiş ve bunlar
harplerin kazanılmasında büyük rol oynamışlardır. Osmanlı Devletinde de gerek Kapıkulu Süvârisinin ve
gerekse Timarlı Sipâhinin ehemmiyeti çok büyük olduğu gibi, vezir ve beylerbeylerin kapı halkı hemen
hemen tamâmen atlıydı.

Ata ve biniciliğe çok önem veren Türkler, eskiden beri at yarışları ve at üzerinde silâh kullanma
müsâbakaları tertip ederlerdi. Cirit bunların en önemlisiydi. Cirit, bir kol boyunda, ucunda temren
denilen demirden delici kısmı olan bir silâh olup, kurutulmuş kayın veya şimşir ağacından yapılırdı.
Harpte, süvârî hücum ettiği vakit ciridi düşmana fırlatırdı. Ciridi uzun mesâfeye atmakta Türkler pek
hünerli olup, görenler hayrette kalırlardı.

Güreşse, Türklerin çok eski milî sporuydu. Göğüs göğüse yapılan muhârebelerde güreş bilenin
dâimâ üstün çıkacağı şüphesiz olduğu için, bu spor dalı Türkler arasında çok rağbet görmüş ve
gelişmiştir. Türklerin asıl millî güreşi yağsız Karakucak güreşi idi. Sonraları Rumeli’ye mahsus olan
yağlı güreşlere de yer verilmiştir.

Okçuluk, Türklerin meşhur sporlarındandır. Çok eski zamanlardan beri harp sâhasında kendileriyle
karşılaşanlar, Türklerin ok atmadaki ustalıklarından hayranlıkla bahsetmişlerdir. Türkler kısa fakat çok
kuvvetli yaylar kullanırlardı. Oku gerek piyâde ve gerekse süvârî olarak kullanmakta emsalleri yoktu.
Sür’atle giden bir atın üzerinden hedefe isâbetli ok atarlardı. Okmeydanında kurulan meşhur
kemankeşler ocağı, 15 ve 16. asırda emsalsiz üstadlar yetiştirmiştir. Bu arada lodos, poyraz, gün
doğusu, batı, kıble, karayel, yıldız gibi istikâmetlerde esen rüzgârlara göre atılan kamış ve tahta oklarla
kurulan menziller, yâni kırılan rekorlar erişilemeyecek kadar yüksektir.

Türkler, kılıç kullanmakta da ustaydılar. Bu şimşirbazlık denilen bir sporun, yâni bugünkü eskrim
sporunun doğmasına sebep olmuştur. Türk kılıçları başlıca yatağan ve pala olmak üzere iki kısımdı.
Yatağan Yeniçeri silâhlarından olup, meşhûr kıvrık Türk kılıcıydı. Pala ise, daha ziyâde bahriye askeri
ve süvâriler tarafından kullanılırdı. Pala; düz, genişliği ucuna doğru biraz artan ve bu yüzden hafifce
öne kıvrık gibi görünen bir silâhtı. Türklerin gürzleri de meşhûrdu. Bunlar, yekpâre saplı veya zincir saplı
olurlardı. Spor için ise somak veya mermer gürz kullanılırdı. Tâlim gürzleri iki yüz okka (256.5 kg) kadar
olurdu. Bununla müsâbakalardan önce çok idman yapılırdı. Gürz, sağ ve sol elde muhtelif istikâmetlerde
muayyen kâidelerle çevrilip sallanarak, kaldırılıp indirilerek kullanılırdı.

Türklerin en dikkati çeken sporu muhakkak ki tokmaktır. Bu oyun, bugünkü futbolun babası olup,
Orta Asya’da çok makbûl bir spordu. Meşhur Ali Kuşçu’nun kısaltarak Türkçeye çevirdiği Târih-i Hata
ve Hoten adlı, aslı o taraflara giden bir İranlı tüccar tarfından yazılmış eserde; Türklerin öküz ödünü
şişirip ayak topu oynadıkları, yâhut ata binerek değnekle bu topa vurmak sûretiyle müsâbakalar tertip
ettikleri nakledilmektedir. İşte meşhur tokmak oyunu budur. Tokmak aslında tabanı kösele olmayıp,
üstü gibi deriden yapılmış kısa konçlu bir çeşit çizmenin adıdır. Öküz ödünden yapılan top oynanırken,
ayağa bu giyildiği için adına tokmak oyunu denmiştir.

Bütün bu sporlarda muvaffak olmanın en büyük mükâfâtı, kazanılan nam ve şandı. Bu sporlar,
Türk milletini ve bilhassa askerî kuvvetleri kuvvetli, çevik, mâhir, meşakkate dayanıklı, iyi silâhşör,
soğukkanlı, dâimâ muzaffer, mükemmel muhâripler hâline getirmiş, onlar da kendilerini her zaman

zaferden zafere götüren bu hassalarını muhâfaza için sulh zamânlarında da tâlim ve sporu terk
etmemişlerdi. İdmanlarını her zaman seve seve yapan Türkler; bu sâyede iyi bir spor terbiyesine ve
bunun temin ettiği maddî ve mânevî faydalara sâhip olmuşlardır.

TÜRKMENİSTAN

DEVLETİN ADI Türkmenistan Cumhûriyeti

BAŞŞEHRİ Aşkabat

NÜFÛSU 3.859.000

YÜZÖLÇÜMÜ 448.000 km2

RESMÎ DİLİ Türkmence

DÎNİ İslâmiyet

PARA BİRİMİ Ruble

Orta Asya’da bulunan bir Türk Devleti. Kuzeyinde Kazakistan, doğusunda Özbekistan, güneyinde

İran ve Afganistan, batısında Hazar Gölü yer alır.

Târihi

Türkmenler, altıncı yüzyıldan îtibâren Göktürklerin idâresinde toplanan Türk kabîlelerinden bir

kısmı gibi kendi aralarında birlik kurarak Tula-Selenga ırmakları bölgesinde Dokuz-Oğuz kağanlığını

meydana getirdiler. Göktürk kağanlığının; Kutluğ tarafından 682’de ikinci defâ kurulmasından sonra

Göktürkler hâkimiyetlerini kabul etmeyen Türkmenler üzerine yürüdüler. Tula Irmağı kıyısında yapılan

savaşta Türkmenler yenildiler. Fakat, Göktürklerin hâkimiyetini kabul etmediler. İlteriş Kağan,

Türkmenler üzerine birçok sefer daha düzenledi ve Baz Kağanı öldürdü. Türkmenlerin merkezi Ötüken

ve çevresini ele geçirdi. Bu yenilgi karşısında İlteriş Kağan’ın hâkimiyetini kabul etmek mecburiyetinde

kalan Türkmenler, Göktürklerin Kırgız Seferine katıldılar. Daha sonra Göktürklere isyân eden

Türkmenler birçok savaşta mağlup olunca Çin taraflarına göç ettiler. Bir müddet sonra yurtlarına

döndüler. Uygurlara yardım ederek Göktürklerin yıkılmasını sağladılar. Türkmenler, Uygur Devletinin

dayandığı başlıca boylardan biri oldu. Fakat zaman zaman Uygurlara karşı da isyân etmekten geri

durmadılar. Uygurların yıkılmasından sonra batıya göç ederek Sir Derya (Seyhun) kıyılarına ve onun

kuzeyindeki bozkırlara yerleştiler.

Türkmenler onuncu asırdan îtibâren göçebe hayâtı yanında yerleşik bir hayât sürmeye de
başladılar. Bu asrın başlarında Oğuzlar, Mâverâünnehr çevresine yerleşip Yabgu denilen hükümdarların
idâre ettiği bir devlet kurdular. Türkmenlerin bu sırada başşehirleri Sir Derya kıyısındaki Yeni Kent idi.
Yabgu Devleti zamanında Türkmenler Üçok ve Bozok diye ikiye ayrıldılar.

Onuncu asrın sonlarında İslâm dînini kabûl ederek iyice güçlenen Türkmenler, komşuları
Peçenekler ve Hazarlarla savaşarak onları yendiler. İslâm dînini kabul eden ve Selçuklu hâkimiyetine
giren Türkmenler, Oğuz Yabgu Devleti hükümdarının kendilerine kötülük yapacağından çekinerek, İslâm
diyârı olan Horasan’a göç ettiler. Mâveraünnehr’de kalan diğer Türkmen boyları da Kıpçakların hücum
ve baskıları neticesinde dağıldılar ve Türkmen Devleti yıkılmış oldu. Yerlerinde kalan Oğuzlar ise Karacuk
Dağları bölgesinde, Mankışlak’ta ve Sir Derya Nehri kıyılarında yerleştiler. Daha sonra Karahıtayların ve
Karlukların baskısı neticesinde Selçuklulara tâbi oldular.

Türkmenlerin birçoğu Selçuklular devrinde yerleşik hayâta geçtiler. On birinci yüzyılın ikinci
yarısından îtibâren akın akın İran, Irak, Anadolu ve Suriye’ye doğru yayıldılar. Gittikleri yerlerde
doğruluğun, adâletin, ilmin ve medeniyetin müdâfîliğini yaptılar. İnsanlara hizmet etmek, ilmin ve
medeniyetin yayılmasını sağlamak için pekçok câmi, medrese, kervansaray, hamam ve köprüler
yaptırdılar.

Mankışlak ve Sir Derya Nehri kıyılarında kalan Türkmenler o havâlinin askerî istilâ yolları üzerinde
olmamasından, on yedinci asrın ortalarına kadar daha rahat ve müstakil bir hayat yaşadılar. Fakat 1639
ve 1700 yıllarında, bilhassa Kazaklara indirdikleri darbeyle Orta Asya’nın Rus istilâsına açılmasına sebep
olan Moğol asıllı Kalmukların hücumlarına uğradılar. Mankışlak bölgesinde yaşayan o devir Türkmen
boylarının en büyüğü ve kuvvetlisi olan Teke Türkmenleri Kopet Dağı bölgesine çekildiler. Orada diğer
Türkmen boylarıyla birleşerek kuvvetlendiler. Bu Türkmen boyları Türkmen-Özbek işbirliğinin ayakta
tuttuğu Hive Hanlığına vergiyle bağlandılar. İran’da hâkimiyeti eline geçiren Afşar Türkmen beylerinden
Nâdir Şahın Orta Asya hanlıklarını işgal ettiği devrelerde de onun hâkimiyetini kabul ettiler.

Nâdir Şahtan sonra bir müddet İran ve Hive Hanlığının baskı ve hücumlarına mâruz kalan
Türkmenler, 1835’ten îtibâren Merv bölgesine doğru yayılmaya başladılar. Daha sonra İran ve Hive
Hanlıkları tekrar Türkmenlere saldırılara başladılar. Türkmenler 1855’te Hive ordusunu ağır bir
mağlubiyete uğratarak, Hive Hanlığı saldırılarından kurtuldular. Ancak, Türkmenistan üzerinde hak iddia
eden İran saldırıları onları zor durumda bıraktı. Sulh isteyen Türkmenler karşısında, savaşı

kazanacağından emin olan Hasan Mirzan, 30.000 kişilik ordu 33 top ile Türkmen topraklarında
ilerlemeye başladı. Bu sırada Türkmenlerin başında bulunan Hurşid Han, diğer Türkmen boylarından
yardım istedi ve zaman kazanmak için Karakum Çölüne çekildi. Kuvvetlerini bir araya toplayıp, ikmal
yollarını kesen Hurşid Han, İran ordusunu büyük bir mağlubiyete uğrattı. Böylece Türkmenler tam
mânâsıyla istiklallerini kazandılar. Halkının refahı için çalışan Hurşid Han, kurduğu barajlar ve açtırdığı
kanallarla Türkmen topraklarını münbit bir hâle getirdi.

Ağır mağlubiyetin ardından bir müddet Türkmen topraklarına saldırmayan İran, daha sonraki
saldırılarda da başarı elde edemedi. Rusların Orta Asya’ya doğru istilâlarını hızlandırdıkları devirde,
İranlıların yaptıkları hücumlar Türkmenlere oldukça büyük zarar verdi.

Türkmenlerle Ruslar arasındaki ilk münâsebet on dokuzuncu asrın ilk yarısında, Rusların İranlılara
karşı kazandıkları başarılar sonunda Hazar Denizindeki Aşura’da bir üs kurmalarından sonra (1846)
başlamıştır. Ruslar 1859’da Hazar’ın doğu sahillerinde bir kale kurduktan sonra, Türkmenlere karşı
askerî seferler düzenleyerek, pekçok Türkmen yerleşme merkezini tahrip ettiler. Osmanlı-Rus
(1877/1878) Harbi üzerine Türkmenler üzerine gönderilen Rus birlikleri Kafkasya’ya çekildi. Osmanlı
ordusunun mağlubiyeti, Türkmenler üzerinde çok kötü tesir yaptı. Bazı devlet ileri gelenleri Ruslara
teslim olmayı teklif ettiler. Yapılan toplantılar neticesinde Türkmen ileri gelenleri kanlarının son
damlasına kadar Ruslarla savaşma kararı aldılar. Ruslar Türkmenistan’ı ele geçirmek için büyük harekat
başlattılar. Birçok kaleyi ele geçiren Rus birlikleri Göktepe’de ağır bir mağlubiyete uğradılar.
Göktepe’deki bu Türkmen başarısı Rusların o âna kadar Orta-Asya’daki yenilmezlik vasıflarını yıktı.

Ruslar, 1881’de Göztepe’yi ele geçirmek üzere takviye birlik alarak saldırdılar. Uzun süren savaşlar
neticesinde Göktepe Rusların eline geçti. Rus kumandanı Skobelev, yayınladığı bir bildiriyle,
Türkmenlerden Rus çarının hâkimiyetini kabul etmelerini istemişse de bunun cevapsız kalması üzerine,
harekata devam ederek Aşkâbâd’a kadar olan Türkmen topraklarını işgal etti. Ruslar, Aşkâbâd’dan
sonraki ilerlemelerini İngilizlerin baskıları ile durdurdular.

Türkmenistan’daki Rus idâresi ve sömürüsü işgal ettikleri diğer Türk memleketlerinden farklı
olmayıp, yalnız daha sıkı bir şekilde denetimleri altında tutmak olmuştur. Toprakların verimli kısımları
Türkmenlerin ellerinden alındı. Yirminci asrın başlarında diğer Türk memleketlerinde olduğu gibi
Türkmenistan’da da fikrî ve siyasî bir uyanış başladı. 1916’da Rus yönetimine karşı başlayan
ayaklanmaya Türkmenler etkili bir şekilde katıldılar.

1917 Rus Devrimini takip eden iç savaş neticesinde, savaşı kazanan bolşevikler, bütün Türk
illerindeki kurtuluş hareketlerini önledikten sonra Türkmenistan’daki millî ayaklanmayı da bastırdılar.
Aşkabâd’ın temmuz 1919’da, Krosnovodsk’un da Şubat 1920’de düşmesinin ardından bölgede
bolşevikler yönetimi ele geçirdi.

1924’e kadar Türkistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhûriyeti ismiyle anılan Türkistan, 1924’te
yapılan idârî değişiklikle Sovyetler Birliğini meydana getiren 15 Cumhûriyetten biri hâline getirildi.

Sovyetler Birliğinde başlayan reformlar, Türkmenistan’da da köklü değişikliklere sebep oldu. Ülke
yeni bir siyâsî ve ekonomik döneme girdi. Türkmenistan, 22 Ekim1991’de bağımsızlığını îlân etti. Aynı
sene Bağımsız Devletler Topluluğuna katıldı.

Fizikî Yapı
Türkmenistan topraklarının beşte dördünü Karakum Çölü kaplar. Güneyinde yer alan Kugitang ve
Kopet dağları, Pamir, Altay sıradağlarının kollarıdır. Kopet Dağları İran’la olan tabii sınırı da çizer.
Ülkenin kuzey doğusunda Küçük (772 m), Büyük Balkan (1880 m) ve Krasnovods (308 m) yaylaları,
bulunur. Kugitang Dağlarının en yüksek noktası 3319 metredir.
Ülke coğrafi yapısından anlaşıldığı gibi akarsu yönünden fakirdir. Belli başlı akarsuları Hazar
Denizine dökülen Atrek, Karakum Çölünde kaybolan Tecen ile Murgap ve ülkenin kuzey doğusundan bir
bölümü geçen Amu Derya’dır. Sulama gâyesiyle Cumhûriyette birçok kanal ve gölet inşâ edilmiştir.
Karakum Çölü boyunca uzanan ve dünyânın en büyük sulama ve taşımacılık kanalı olan Karakum
Kanalının yapımı 1950’li senelerden beri devam etmektedir. Günümüzde(1994) 900 km’si, tamamlanan
kanalın önümüzdeki yıllarda bitirilmesi plânlanmıştır. Kanalın bitmiş hâli 1400 km olacaktır.
Dünyânın en büyük gölü olan Hazar Denizinin bir bölümü Türkmenistan sınırları içinde kalır.
İklim
Türkmenistan’da sert bir kara iklimi hâkimdir. Sıcaklık gün ve sene içinde büyük farklılıklar
gösterir. Yazın nâdir olarak 35°C’nin altına düşen sıcaklık, Karakum Çölünde gölgede 50°C’ye kadar
yükselir. Kışın sıcaklık bâzı bölgelerde -33°C’ye kadar düşer. Türkmenistan çok az yağış alır. İlkbaharda
görülen yağışlarda kuzeybatı 80 mm, çöle yakın bölgeler 100-150 mm, güneybatıdaki yaylalar 200-300
mm yağış alır. Mevsim dönemlerinde ülke İran ve Afganistan yönünden esen kum fırtınalarına sahne
olur.
Tabii Kaynaklar

Mâdenler: Türkmenistan yeraltı zenginlikleri bakımından oldukça zengindir. Çeleken
yarımadasına Nebit Dağ, Kum Dağ ve Okarem’de petrol ve doğal gaz yatakları vardır. Ayrıca Karakum’da
doğalgaz, Gavrdak’ta kükürt, kurşun, Kara Boğaz Gölünde kalium, mâdeni tuz çıkarılmaktadır. Bunların
yanında İyod, brom yatakları da işletilmektedir.

Bitki örtüsü ve hayvanlar; Türkmenistan topraklarının vahalar, vâdi ve platolar dışında kalan
kısmının tabii bitki örtüsü çöl bitkileridir. Kopet Dağları arasında kalan vâdilerde badem, incir, ceviz,
nehir kıyılarında ise kara kavak, söğüt ve kamış yetiştirilir. Türkmenistan’da en sık rastlanan yabâni
hayvanlar tilki, yaban kedisi, Karakum ceylanı, dağ koyunu ve keçisi, çita, vaşak ve oklu kirpidir. Sürüler
halinde göç eden su kuşları kışın Hazar Denizinin doğu kıyılarında konaklar. Hazar Denizinde başta
havyarıyla meşhur mersinbalığı olmak üzere çeşitli balık türleri yaşar.

Nüfus ve Sosyal Hayat
3.714.000 nüfûsa sâhip Türkmenistan’da nüfus artışı % 2,7’dir. Nüfûsun % 72’sini Türkmenler,
% 9,5’unu Ruslar, % 2,5’unu Kazaklar, % 9’unu Özbekler, % 7’sini diğer milletler meydana getirir.
Türkmenistan’da Aşkabat, Krasnovodski (Kızılsu), Mari (Merv), Taşağuz Cercoz olmak üzere beş
eyâlet bunlara bağlı olarak 21 mahalle, 14 şehir vardır.
Türkmenistan’da eğitime, nüfûsa oranla çok önem verilmektedir. 1925’te kabul edilen Türkmen
Yomut dili edebî dil olarak kullanılmaktadır. Okuma-yazma oranı % 99’dur. Ülkede 9 üniversite ve İlimler
Akademisine bağlı 56 enstitü vardır. Eğitim 7-17 yaş arası mecburi ve parasızdır.
Türkmenler sünnî olup Hanefî mezhebindendir. Sovyet yönetimi 1928’de Türkmenler arasında
İslâmiyeti tamâmen kaldırtmak gâyesiyle din aleyhtarı büyük bir kampanya başlatmışlardır. Bu, Orta
Asya’da yürütülen en sert İslâm aleyhtarı kampanya idi ve 1941 senesine kadar sürmüştü. İkinci Dünyâ
savaşı sırasında kampanya durdurulmuşsa da 1948’de yeniden başlatıldı ve son yıllara kadar devam
ettirildi. Neticede resmî dînî makamlar zayıfladı. Fakat gayri resmî İslâmi hareketler güç kazandı.
1948’den bu yana basılan din aleyhtarı kitapların çoğu tasavvufa yönelikti.
Ekonomi
Türkmenistan ekonomisi tarıma dayanır. Tarımda pamukçuluk mühim yer tutar. Ayrıca kavun,
karpuz yetiştirilir ve üzüm bağları bulunmaktadır. Mungap, Tecen ve Kopet Dağı eteklerinde pamuk,
Çarcuy’da kavun-karpuz yetiştirilmekte olup Aşkabad, Göktepe ve Merv’de üzüm bağları vardır. Bunların

dışında bir miktar buğday, arpa, mısır ve tütün de yetiştirilmektedir. Ekonomide hayvancılık önemli yer
tutar. En çok Karakul koyunları beslenir. Koyunu büyükbaş hayvan ve tavuk tâkip eder.

Türkmenistan’da tekstil sanâyii önemli ölçüde gelişmiştir. Aşkabad Merv, Çarcuy, Taşağuz ve
Saya’da tekstil fabrikaları vardır. Bu fabrikalarda başta pamuk olmak üzere yün ve ipekli kumaşlar
dokunur. Gıdâ sanâyiine âit fabrikalar Bayram Ali, Taşağuz, Aşkabad ve Krasnovodsk’ta toplanmıştır.
Ayrıca ufak makina inşâ ve elektroteknik sanâyi bulunmakta olup, bunlarda Aşkabad, Çarcuy ve
Krasnovodsk gibi önemli şehirlerde kurulmuştur. Kimyâ sanâyiine âit fabrikalar ise Çeleken, Bekdaş,
Çaray’da faaliyet göstermektedir.

Mâden yününden zengin olan Türkmenistan’da çıkarılan petrol borularla nakledildiği Krasnovodsk
rafinerisinde işlenmektedir. Bayram Ali ve Darvasa’da çıkarılan doğal gaz Buhara ve Urala sevkedilir.
Petrolün dışında kükürt, kurşun, kalsiyum mâdeni, tuz, iyod, krom, cıva gibi mâdenler çıkarılarak
işlenmektedir. Madenlerin tarıma elverişli olmayan bozkır ve çöl gibi bölgelerde bulunması, bu bölgelerin
nüfûsunun artmasına sebep olmuştur.

Türkmenistan’da ayrıca halıcılık çok gelişmiştir. Türkmen halıları dünyaca meşhurdur.
Türkmenistan ile Türkiye arasında tıp, sağlık, telekominikasyon, ekonomi, ticâri ve turizm alanlarında
ön görüşmeler neticesinde çeşitli anlaşmalar yapılmıştır.

Siyâsî Hayat
Türkmenistan’ın idâri yapısı Başkanlık sistemine dayanmaktadır. Cumhurbaşkanlığına bağlı
Bakanlar Kurulu bulunmaktadır. Çok partili sistem vardır. Meclis 50 üyeden meydana gelir. Milletvekili
seçimleri beş senede bir yapılır.
Ulaşım
Ulaşım belli başlı yerleşim noktası arasında yapılmaktadır. Çarlık döneminde yapılmış olan
Krasnovodsk-Çarcuy arasındaki Kafkasötesi demiryolu ve Merv-Kuşka, Çarcuy-Kungnk ve Karşı-Termes
arasındaki demiryollarının uzunluğu 2120 kilometredir. Ayrıca 8700 km’lik bir şose bağlantısı olup,
bunların dışında ulaşım nehirlerde ve bilhassa Türkmen kanalında yapılır.

TÜRKMENLER

(Bkz. Oğuzlar)

TÜRKÜ

(Bkz. Nazım Şekilleri)

TÜSİAD

(Bkz. Türk Sanâyicileri ve İşadamları Derneği)

TÜTÜN (Nicotiana tabaccum)

Alm. Tabak (m), Fr. Tabac (m), İng. Tobacco. Familyası: Patlıcangiller (Solanaceae).
Türkiye’de yetiştiği yerler: Türkiye’nin çoğu yerlerinde kültürü yapılır.

Haziran-ağustos ayları arasında pembemsi renkli çiçekler açan, 0,75-1,5 m boylarında, bir yıllık
kültür bitkisidir. Gövdeleri dik, silindir şeklinde, tüylü ve yapışkanlıdır. Yapraklar sapsız veya kısa saplı,
büyük oval, tüylü ve yapışkan, özel kokulu ve acı lezzetlidir. Çiçekler tepede salkım durumunda
bulunurlar.

Tüp şeklinde, pembemsi-kırmızı renkli, tüylü ve beş sivri dişli çiçeklere sâhiptir. Meyveleri uzunca
ve oval şekilli küçük tohumludur.

Tütün 1500 yıllarında Antillerden İspanyol gemicileri vâsıtasıyla İspanya’ya ve oradan Avrupa’ya
yayılmıştır. Anadolu’ya ise Osmanlı İmparatorluğu zamânında (1605) Venedikli tüccarlar tarafından
sokulmuş ve kullanılışı kısa bir zamanda yayılmıştır.

Tütün ekimi için toprak sonbaharda işlenir. İlkbaharda tarla dikime hazırlanır. Tohum ekilmeden
önce suda ıslatılır ve ilkbaharda erkenden yastıklara ekilir. Tütün yastıklarının güneşli bir yerde
kurulması lâzımdır. Fide yastıklarında ot savaşı, sulama ve gübreleme iyi yapılmalıdır. Fideler 6-8 cm
olduğu zaman tarlalarda açılan yerlere dikilir. Dikim genellikle donlar geçtikten sonra mayıs ayında
yapılır. Ayrıca iyi ve kaliteli tütün elde etmek için çiçeklenmenin başlangıcında bitki üzerinde 10-15
yaprak kalacak şekilde üst kısmından kesilir. Bu işleme uç alma denir. Tütün 90-120 günde yetişir.
Temmuz başından îtibâren hasat edilmeye başlanır. Hasat el ile günün erken saatlerde yaplır. Kurutma
işlemi birkaç şekilde yapılır (güneşte, ambarda, bacada kurutma). Kurutma bittikten sonra depolara
alınan yapraklar su ile ıslatılır (tavlama) yumuşayan yapraklar ayrıldıktan sonra denklenir ve ticârete
sevk edilir.

Tütünde kalite çok önemlidir. Tütünün kalitesi üzerinde iklimin önemli rolü vardır. Bu sebeple
tütünün belirli iklim ve toprak şartları altında yetiştirilmesi gerekir. Kumlu-tınlı, humuslu ve su tutmayan
topraklarda iyi yetişir.

Türkiye’de tütün ekimi yapılan bölgeler şunlardır:
1. Ege bölgesi (Akhisar, Söke civârı).
2. Karadeniz bölgesi (Bafra, Samsun, Trabzon civârı).
3. Trakya bölgesi (Keşan, Kırklareli çevresi).
4. Marmara bölgesi (Balıkesir, Bursa, Bolu, İzmit çevresi).
5. Doğu Anadolu bölgesi (Malatya, Bitlis, Hakkâri).
Türkiye’de ince, küçük yapraklı, iyi yanan ve hoşa giden aromalı, kaliteli tütünler (şark tipi
tütünler) yetiştirilmektedir. Şark tipi tütünler kurak tip olmaları sebebiyle sulanmadan yetiştirilebilir.
Yapraklardan çiğneme tütünü, pipo tütünü ve nargile (tömbeki) tütünü, hazırlanır. Sigaralık tütünler
şark tipi tütünlerden hazırlanır.
Kullanıldığı yerler: Tütün yapraklarında tanen, zamk, nişasta, reçine ve alkaloitler bulunur. Bu
alkaloitler içinde miktarı en fazla olan Nikotin alkaloididir ve kötü kokuludur. Tütün yaprağından
hazırlanan infüzyonlar (% 1’lik) vücut parazitlerine karşı sürülmek sûretiyle kullanılabilir. Nikotinin sülfat
tuzları zirâî mücâdelede böcek öldürücü olarak, yaprakları keyif verici olarak sigara îmâlinde kullanılır.
Ayrıca tütün yaprağı özel bir şekilde fermente edilerek kokulandırılıp, toz edilerek enfiye adı verilen
keyif verici ve aksırtıcı bir ürün elde edilir.
Tütün tohumları yağ bakımından zengindir. Yerli tütünlerimizdeki yağ oranı % 35-45 kadardır.
Tütün yağı boya ve sabun sanâyiinde kullanılır. Zehirli madde taşımazlar.
Bir keyif bitkisi olan tütünün, dış ülkelere sattığımız ürünlerin arasında önemli bir yeri vardır.
Ayrıca Türkiye tütün üretiminde ABD, Brezilya, Çin ve Hindistan’dan sonra 5. sırada yer alır.
Memleketimizdeki tütün endüstrisi oldukça gelişmiş olup, Tekelin eli altında ticâreti yapılmaktadır. Tütün
en çok sigara ve puro hâlinde kullanılmaktadır. Bu sebeple memleketimizde Adapazarı, Samsun, Tokat,
Bitlis ve İstanbul’da sigara fabrikaları kurulmuş ve hâlen üretimi yapılmaktadır. Sigara ilk olarak 19.
yüzyıl sonlarında İngiltere ve Amerika’da yapılmış ve oradan yayılmıştır.
Türkiye’de Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, 1990’da 290.000 hektarlık tütün alanından
275.000 bin ton ürün elde edilmiştir. Başlıca tütün ekim alanları Ege, Karadeniz, Güneydoğu Anadolu
ve Marmara bölgelerindedir.
Tütün üretimi yapan başlıca ülkeler Amerika, Çin, Brezilya, Hindistan, Türkiye, İtalya, Yunanistan,
Fransa, Endonezya ve Bulgaristan’dır.

TÜYLER (Trikom-Bitkilerde tüylülük)

Alm. Flaum (m), Fr. Duvet (m), İng. Bloom, down. Bitkilerde epiderma tabakasının dışarı doğru
meydana getirdiği çıkıntılar. Epiderma hücrelerinin dışa doğru meydana getirdiği çıkıntı bâzan kısa bir
kabartı bâzan da daha uzayarak sivri uçlu konik tüyler veyâhut da tüpsü tüyler hâlindedir.

Tüyler tek veya çok hücrelidir. Tek veya çok hücreli tüyler basit veya dallanmış olabilirler. Bölünme
ve dallanmanın değişik şekillerde meydana gelmesiyle çeşitli tipte çok hücreli tüyler meydana gelir.
Tüyler özellikle bitkilerin genç bölgelerinde, yâni tomurcuklarında en çoktur, iç bölgelerin korunmasında
rol oynarlar.

Tüy hücreleri canlı veya ölüdürler. Ölü haldeyken lümenleri hava ile dolu olduğundan beyaz
görünürler. Salgı işiyle ilgili olan tüylerse dâimâ canlıdırlar.

Tüylerin ödevleri koruma, savunma, tırmanma, emme, salgı salma olarak sıralanabilir. Koruma
tüyleri, bilhassa kurak yerlerde yetişen bitkilerde güneşin fazla ışınlarından bitkiyi korumak için bitki
yüzeyinde bulunur ve ölü hücrelerden yapılmış olduğundan beyaz görünürler. Savunma tüyleri, dış
tesirlere karşı savunma silâhıdırlar. Sivri uçlu, sert ve batıcıdırlar. Meselâ ısırgan tüyleri bu tip tüylere
misâl verilebilir. Tırmanma tüyleri, sarılıcı ve tırmanıcı bitkilerde görülür. Çoğunluk tek hücreli, uçları
çengel gibi kıvrık olup tutunmaya yararlar. Emme tüyleriyse kökte olduğu gibi su ve suda erimiş tuzları
emerler. Salgı tüyleri saf su veya şekerli, tuzlu su, eterik yağ ve terment gibi maddeler salan tüylerdir.
Değişik şekillerde olup canlıdırlar.

TÜYLÜBOYA

(Bkz. Havacıva otu)

TÜZEL KİŞİLİK

(Bkz. Şahsiyet)

TÜZÜK

Alm. 1. Statut (-en pl.) (n), 2. Vorschrift (-en pl.) (f), Fr. Statut (m), ordonnance (f), réglement
(m), İng. Rules and regulations. Nizamnâme. İdâre tarafından düzenlenen dâimî, mücerret, objektif ve
genel hükümleri ihtivâ eden bir hukûkî tasarruf.

Kânunlar anayasaya, tüzükler de kânunlara aykırı olamaz. Tüzükler kânunlarda yer alamayan
teknik ihtiyaçları karşılamak ve teferruata âit hususları düzenlemek üzere; kânunların uygulayıcısı olan
idâre tarafından ortaya konan tasarruftur.

Türk hukûkunda ilk tüzük, nizamnâme adı altında ve 1876 Anayasasıyla ortaya çıkarılmıştır. İdârî
dâirelerin işlemleriyle ilgili nizamnâmeleri yapmak yetkisi pâdişâha âitti. 1909’da nizamnâmelerin,
kânunların uygulanmasına âit olabileceği esâsı getirildi. 1924 ve 1961 Anayasalarındaysa durum
bugünkü uygulama gibidir. Yâni tüzük, bakanlar kurulu tarafından, kânunların uygulanmasını göstermek
veya emrettiği işleri belirtmek için Danıştay incelemesi ve Cumhurbaşkanı imzâsından geçirilerek
çıkarılır. Kânunlar gibi Resmî Gazete’de yayınlanır.

Bu şekilde düzenlemeye giden 1982 Anayasasının 115. maddesi, tüzüklerin, yeni bir hüküm
getirmeyip, kânunlara uygun olması gerektiğini ve çıkarılış tarzını ortaya koymaktadır. 115. maddeye
göre; “Bakanlar Kurulu, kânunun uygulanmasını göstermek veya emrettiği işleri belirtmek üzere,
kânunlara aykırı olmamak ve Danıştayın incelemesinden geçirilmek şartıyla tüzükler çıkarabilir.
Tüzükler, Cumhurbaşkanınca imzâlanır ve kânunlar gibi yayımlanır.”

Tüzükler, belli şekil ve usûl şartlarına uygun olarak çıkarılırlar. Bu yetki sâdece Bakanlar Kurulu
inhisarındadır. Danıştayca mutlaka incelenir. Cumhurbaşkanınca imzâlanır ve Resmî Gazete’de
yayınlanır. Yayınlanmayan tüzük yürürlüğe giremez. Kânuna aykırı olan tüzüğün iptâli için Danıştay’a
başvurulur. Danıştay Kânununun 24. maddesine göre, Danıştay bu hususta ilk derece mahkemesidir.
Danıştay Dâvâ Dâireleri Kurulu, gerektiğinde tüzüğü iptâl eder. Tüzüklerin uygulanmasını sağlamak için,
ilgili bakanlıkça veya kamu tüzel kişiliğince; kânun ve tüzüklere uygun olarak “yönetmelikler”
çıkarılabilir. Hangi yönetmeliğin Resmî Gazete’de yayınlanacağı kânunda belirtilir. Tüzükler önem
bakımından, anayasa ve kânunların altında ve fakat yönetmeliklerin üzerindedir.

Ayrıca TBMM’nin kendi yönetim ve işleyişini gösteren bir tüzüğü vardır ki, buna da içtüzük denir.
Her meclis kendi içtüzüğünü yapar. İçtüzükler çok önemli siyâsî belgelerdir. İç tüzüklerde
milletvekillerinin vazifeleri, yetkileri belirlenir. Soru, gensoru, meclis soruşturması ve meclis araştırması
müesseselerinin nasıl işletileceği, muhâlefet ve iktidar partilerinin söz alma hakları, kânunların yapılması
usûlleri içtüzükle düzenlenir. İsim benzerliği dışında tüzüklerle içtüzüklerin hiçbir benzerliği yoktur.

Bundan başka dernek, kooperatif ve anonim şirketlerin kendi kuruluşlarına ve işleyişlerine âit
esasları belirleyen ve kânunen çıkarılması mecburî olan, yazılı asıl belgeleri de vardır ki, bunlara da
“tüzük” denir. Bunların da meslekî veya mahallî gazetelerde yayınlanması mecburiyeti vardır.

U

Türk alfabesinin 25. harfi ve Türkçe de bu harfin işâret ettiği ses. Türk alfabesinde U; kalın, dar
ve yuvarlak bir ünlüdür.

U, Türkçedeki asıl seslerden biridir ve ana Türkçeden beri kullanılmıştır. Türkçe kelimelerin her
hecesinde yer alabilir: Kuş, kum, tuzak, duman, kurum, uyku, uzak, odun, boyunduruk vb. Arap
alfabesine dayalıOsmanlı yazı sisteminde “u”ünlüsü kelime başında “elif” ve “vav” harfleriyle, kelime
içinde yalnız “vav” harfi veya “ötre” ile veya her ikisiyle gösterilirdi. Kelime sonunda “u” ünlüsü “ye”
harfiyle belirtilirdi.

UBEYDULLAH-I AHRÂR

Evliyânın büyüklerinden. İnsanların îtikâd, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenip
yapmalarını sağlayan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine Silsile-i
aliyye denilen İslâm âlimlerinin on sekizincisidir. İsmi, Ubeydullah bin Mahmûd bin Şihâbüddîn’dir. 1403
(H.806)’da Taşkent’te doğdu. 1490 (H.895) senesinde Semerkant’ta vefât etti. Babası, o zamânın büyük
âlimlerinden velî bir zâttı. Soyu, annesi tarafından hazret-i Ömer’e dayanır. Çocukken yüzünde parlayan
nûru görenler hayrân kalıp, ona duâ ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmez, devamlı zikirle
meşgul olurdu. Dedesi Hâce Şihâbüddîn, âlim ve evliyâ bir zâttı. Vefât edeceği sırada, torunlarını son
olarak görüp vedâlaşmak istedi ve onlarla tek tek vedâlaştı. Torunu Ubeydullah-ı Ahrâr’ı da görmek
isteyip, babasına onu getirmesini söyledi. Yanına getirdiklerinde o zaman çok küçüktü. O yanına
getirilince, beni yatağımdan kaldırın deyip, yatağı üzerinde oturarak, Ubeydullah-ı Ahrâr’ı kucağına aldı.
Sarılarak ağladı ve şöyle dedi:

“Benim istediğim çocuk budur. Ben, bunun büyük bir zât olduğu zaman hayatta olmam. Bunun
âlemde yaptığı hizmetleri göremem. Bunun nâmı, şöhreti dünyâyı tutacak, İslâmiyete hizmet edecektir.
Cihân pâdişâhları itâat edecekler. Bundan zuhûr edecek işler, önceki âlimlerde görülmemiştir.”

Daha birçok müjdeler verdikten sonra, tekrar bağrına basıp sarılarak, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın babası
Mahmûd Şâşî’ye; “Benim bu oğlumu iyi gözet, gerektiği gibi yetiştirip terbiye et.” diye vasiyet etti.

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri daha çocukken, üstün hâllere kavuşmuş olup, kerâmetleri
görülüyordu.

Amcasının oğlu Hâce İshak da şöyle anlatmıştır: “Ben ve öbür çocuklar oyun oynarken, aramıza
katılması için ona ne kadar ricâ etsek, kabul ettiremezdik. Oynar gibi görünüp, bir kenarda durur ve
kendi hâllerinde olurdu.”

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri yirmi iki yaşındayken dayısı Hâce İbrâhim, onu ilim tahsili için
Taşkent’ten Semerkand’a gönderdi. İki yıl müddetle Mâverâünnehr’deki büyük âlimlerin meclisinde
bulunup ilim öğrendi.

Buralarda ve diğer yerlerde Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin talebelerinin
büyüklerinden bir kısmıyla ve onların da meşhur talebelerinden bâzısıyla görüşüp, sohbetlerinde
bulundu. Horasan’a gitmeden önce, Seyyid Kâsım Tebrîzî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Horasan’a
gittikten sonra, bir defâ daha Seyyid Kâsım Tebrîzî’nin sohbetine gitti. Bundan başka Hire’de bulunan
evliyâ ve meşhur zâtların da sohbetlerinde bulundu. Yirmi dört yaşında Herat’a gitti. Beş yıl da oradaki
büyük âlimlerden ilim öğrendi.

Ubeydullah-ı Ahrâr’ın sohbetinde bulunduğu zâtlardan biri de, Behâeddîn Ömer hazretleridir. Dört
sene bu hocasının yanında kalıp, sohbetlerine devâm etti. Bundan sonra, en başta gelen hocası Ya’kûb-
i Çerhî hazretlerine talebe oldu ve onun sohbetinde kemâle ulaştı. Ondan icâzet aldı ve insanları irşadla
vazîfelendirildi.

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri yirmi dokuz yaşındayken, ilim tahsilini tamamlayıp, tasavvufta
yüksek derecelere kavuşmuştur. Yirmi dokuz yaşından sonra memleketine dönüp, helâl kazanmak için
zirâatle ve insanlara doğru yolu göstermekle meşgul olmaya başladı. Kısa zamanda mahsûlleri o kadar
bereketli oldu ki, idâresi için vekil tâyin etti. 1300’den fazla çiftliği vardı. Her birinde pekçok amele
çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsûlüne öyle bir bereket verdi ki, her sene 800.000 batman zâhire öşür
verirdi. Anbarlarına konulan mahsûl, her çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Bu hâli
görenler, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine hayran kalıp, daha çok bağlanıyorlardı. Kendisi bu hususta;
“Bizim malımız fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır.” buyurmuştur.

Ubeydullah-ı Ahrâr, tenhâda ve kalabalıkta, zâhirî ve bâtınî edeplere çok dikkat ederdi. Sabaha
kadar iki dizi üstünde oturduğu çok olurdu. Hizmetinde olanlara ve herkese, ihsânları, lütufları çoktu.

Meşakkati, zorluğu kendisi yüklenip, başkalarının râhatını, kendi istirâhatine tercih ederdi. Ömrü
boyunca kimseden bir şey almayıp, verilen şeyleri kabul etmemiştir.

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin bütün ömrü boyunca tanıdıklarına ve tanımadıklarına, dost-
düşman herkese yardım ve şefkati pekçoktu. Hiç kimseyi ayırt etmeden yaptığı iyilik ve hizmetler dillere
destandı. “Ben bu yolu, tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yoldan
götürürler. Bizi hizmet yolundan götürdüler. Hayır umduğum herkese hizmet ederim.” buyurmuştur.

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, zamânının sultanları üzerinde büyük bir tesire sâhipti. Sultanlara
sözü geçer, Müslümanların râhatı için nasîhatta bulunurdu.

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri zamânında, o devrin sultanlarından Kıbçak Çölü Sultânı Mahmûd,
Sultan Şeyh Ömer Mirzâ’dan da yardım alarak Semerkant Sultanı Ahmed Mirzâ üzerine yürümüştü. Bu
durum Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine bildirilince savaşmak üzere ordularını toplayan üç sultânı savaş
meydanında barıştırıp, anlaşma yaptırdı. Böylece Müslüman kanı dökülmesine mâni oldu. Bu hâdisede
de sultanların Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine itâat edişlerini görenler, onun büyük evliyâ ve rehber
olduğunu anlayıp çok sevindiler.

Talebelerinden Reşahât kitabının müellifi olan Ali bin Hüseyin şöyle anlatmıştır:
1488 senesi Rebîülâhir ayının yirmi dördünde, Pazartesi günü ikinci defâ Ubeydullah-ı Ahrâr
hazretlerinin sohbetine kavuşmakla şereflenmiştim. Sohbet sırasında; “Üç yıl dört ay sonra yaşım tam
doksan olur.” buyurdu. 1490 senesinde, Muharrem ayının başında hastalandı. Hastalandığı senenin
Rebîülevvel ayının sonunda, Cumartesi günü vefât etti. Hastalığı seksen dokuz gün sürdü. Vefâtından
on iki gün önce; “Eğer sağ kalırsak, beş ay sonra seksen dokuz yaşım tamam olup, doksana girerim.
Bâzı büyükler, ömrünün yıl sayısı ile hasta yattığı gün sayısı arasındaki uygunluğu; “Bir günlük
hastalık (humma), bir senenin keffâretidir.” hadîs-i şerîfinde buyurulan husûsa uygun olduğunu
söylemişlerdir.” buyurdu.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin en başta gelen talebesi, Mevlânâ Kâdı Muhammed Zâhid olup,
halîfesidir. Bu talebesi, evliyânın büyüklerinden Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinin kızının oğlu olup, torunudur.
(Bkz. Kâdı Muhammed Zâhid)
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin diğer talebeleriyse, Abdullah-ı İlâhî (Bkz. Abdullah-ı İlâhî), Baba
Haydar Semerkandî (Bkz. Baba Haydar Semerkandî), Emir Ahmed Buhârî (Bkz. Emir Ahmed Buhârî),
Abdullah-ı Semerkandî ve Ebû Sa’îd-i Harezmî gibi velîlerdir.

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin kerâmetlerinden ve menkıbelerinden bâzıları şunlardır:
Ubeydullah-ı Ahrâr’ın talebesi olan Muhammed Kâsım şöyle nakletmiştir: Babam Abdülhâdî,
Anadolu’ya gidip, Sultan Bâyezîd oğlu Sultan Mehmed Hanla buluştuktan sonra, geldiğinde bize
Sultandan işittiklerini şöyle anlattı:
“Falan zamanda öğleden sonra, falan yerde düşmanla karşılaştık. Düşman askeri çoktu. Düşmanın
gâlip geleceğinden korktum. Hemen Hâce Ubeydullah-ı Semerkandî’nin imdâdımıza yetişmesi için duâ
ettim. İmdâdıma yetiştiler. Şöyle bir elbiseyle, şöyle bir sîmâda ve şöyle sizin söylediğiniz vasıflara sâhip
bir azîz kimse görünüp bana; “Ey Sultan Mehmed Han! Korkma!” dedi. “Nasıl korkmayayım, kâfirin
askeri çok kalabalıktır.” dedim. Mübârek yenini açıp, (İçeri bak!) buyurdu. Baktım, bir büyük sahrâ
içinde sayısız İslâm askeri vardı. Bunlar sana yardıma gelmişlerdir. Şu tepenin üstüne çık. Orada dur.
Üç kere kös tokmağını vur. Askerlerine cenk etmelerini emreyle!” buyurdu. Buyurdukları gibi yaptım.
Birçok kereler onu gördüm. Kâfir askerleri üzerine at koşturuyordu. Kâfirler hezîmete uğrayınca, onu
bir daha görmedim.”
Mevlânâzâde Nizâmeddîn anlatır: “Kış zamanıydı. Günlerin en kısa olduğu bir mevsimde,
Ubeydullah-ı Ahrâr’la bir köye gidiyorduk. İkindi namazını yolda kıldık. Güneş solmaya başlamış ve ufuk
çizgisine yaklaşmıştı. Menzilimiz gâyet uzaktı ve bu vaziyette oraya gecenin geç saatlerinden evvel
varmak ihtimâli yoktu. Etrafta ise barınılacak hiçbir yer yoktu. Her taraf bozkırdı. Kendi kendime
düşünmeğe başladım: “Menzil ırak, vakit akşam, yol korkunç, hava soğuk, sığınılacak yer yok, hâlimiz
ne olacak?” Ubeydullah-ı Ahrâr atını hızla sürüp gidiyor ve hiçbir telâş eseri göstermiyordu. İçimden bu
düşünceler geçince bana döndü ve “Yoksa korkuyor musun?” diye sordu, sükût ettim. “Atını sıkı sürüp
yol almaya bak! Belki güneş batmadan menzilimize ulaşırız.” buyurdu. Böylece atlarımızı sıkı sürerek
yol almaya başladık. Bir hayli yol aldıktan sonra dikkat ettim ki, güneş sanki yerinde duruyordu. Ufka
yakın bir noktada ve göğe çivilenmiş gibiydi. Köye girer girmez, sanki güneş söndürülmüş gibi, birden
bire zifiri karanlık içinde kaldık.”
Ubeydullah-ı Ahrâr’a muhabbeti olan Ebû Sa’îd isminde birisi, bir gün nefsini yenemeyerek şarap
içmek istedi. Hizmetçisine emir vererek; “Şarabı al, gece olunca karanlıkta getir ve bana seslen. Ben
bir ip uzatır ve yukarı çekerim.” dedi. Hizmetçi dediği vakitte şarabı getirdi. Ebû Sa’îd dikkatlice şarabı
iple yukarı çekerken, şişe duvara çarpıp kırıldı. Ebû Sa’îd’in canı sıkıldı. Sabahleyin kimse görmesin diye,
şişe parçalarını sokaktan kaldırıp bir köşeye attı. Daha sonra Ubeydullah-ı Ahrâr’ın huzûruna gitti. Ebû

Sa’îd’i görünce buyurdu ki: “Ey Ebû Sa’îd, her işte bir hayır vardır. Üç kuruşluk şişenin kırılışına
üzülmemek lâzım. Şişe kırılmasaydı, bizim kalbimiz kırılacaktı.” Ebû Sa’îd tövbe etti ve tövbesinde sebât
gösterdi.

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri buyurdu ki:
“Dervişlik; herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir.”
“Allahü teâlâdan gelen belâlara sabırlı, hattâ şükredici olmak lâzımdır. Zîrâ, Allahü teâlânın
birbirinden acı belâları çoktur.”
“İnsanın kıymeti; idrâkinin, zekâsının, bu yolun büyüklerinin hakîkatlerini anladığı kadardır.”
“Söz, yüce bir şeydir. Zamânında ve yerinde olmalıdır.”
“Söz söylemek, dilin gönülle, gönlün de Hak ile olduğu zaman makbûldür.”
“Tasavvuf bilgilerinden maksat, kendini zorlamadan, uğraşmadan, her ân Allahü teâlâya teveccüh
ve ikbâldir. Yâni her ân Allahü teâlâyı hâtırlamaktır.”
“Bütün hâlleri ve keşifleri bize verseler, fakat Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdını kalbimize
yerleştirmeseler, hâlimi harâb, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün harâplıkları, çirkinlikleri verseler
ve kalbimizi Ehl-i sünnet îtikâdıyla süsleseler hiç üzülmem.”
“Zikir ve murâkabe, bir Müslümana hizmet yapılmadığı zamanda olur. Gönül kabûlüne sebep olan
hizmet, zikir ve murâkabeden önce gelir.”
“Bir kimse, erbâb-ı cemiyet sohbetinde oturup, gönlünü Hak teâlâya verebilirse, ona zikir yapmaya
ihtiyaç yoktur.”
Eserleri: Enîs-üs-Sâlikîn fit-Tasavvuf, El-Urvet-ül-Vüskâ Lierbâb-il-İrtikâ, Rukaât,
Fıkarât Risâlesi, Vâlidiyye Risâlesi ve sözlerinin toplandığı Mesmuât ve Silsilet-ül-Ârifîn’dir.

UBEYDULLAH ZÂKÂNÎ

Hiciv ve fıkralarıyla tanınmış İran şâir ve edibi. İsmi, Nizâmüddîn Ubeydullah’tır. İran’ın Kazvin
şehrine bağlı Zâkân nahiyesinde doğduğundan Ubeydi Zâkânî diye meşhur oldu. Doğum târihi
bilinmemektedir. 1371 (H.773) senesinde vefât etti.

Ubeydullah Zâkânî aslen, Kazvin’e göçmen olarak gelip yerleşen Benî Hafâce adındaki bir Arap
kabîlesine mensuptur. Şîrâz’da ilim ve fen tahsil etti. Zamânın büyük âlimleri arasına girdi. Kazvin’e
dönüp kâdılık ve medreselerde talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Daha sonra Şîraz’a gelip meânî ve

beyân ilimlerine dâir eserler yazdı. Yazdığı eserlerini Benî İncü hükümdârı Şeyh Ebû İshâk’a takdim için
saraya gitti. Fakat saray adamları hükümdârın yanında bir hicviyecinin, yergici zâtın bulunduğunu
söyleyerek huzûra kabul etmediler. Ubeydullah Zâkânî hayretler içinde kaldı. Kendi kendine; “Hezel
erbâbı, alaycı kimseler dâimâ pâdişâha yakın oldukları halde, âlimler ve fazîletli kimseler bundan niye
mahrum kalıyor? İnsan niçin ilim tahsili için çalışıyor? Niçin sabahlara kadar medrese çerağının
düşmanıyla latîf dimâğını yoruyor?” diye söylenip Ebû İshâk’ın meclisine girmeden dönüp gitti ve şu
rubâîyi okudu:

“Hükümdârın yanında hakîr ve zelîl olmak istemezsen, benim gibi ilim ve hüner sâhibi olma.
Zamâne adamlarının yanında makbûl olmak istersen...”

İyi, bir tahsil görüp, çok uzun bir ömür sürdüğü bildirilen Zâkânî; devrindeki huzûrsuzluk, haksızlık
ve ikiyüzlülükleri bir takım şiirler ve hicviyelerle dile getirdi. Hiciv, alay, şaka tarzında eserler yazmaya
başladı. Kendisine “bu kadar ilim hüner ve fazîletin olduğu hâlde hicviye, fıkra, latîfe gibi aşağı şeylerle
uğraşman doğru değildir.” dediklerinde, onlara, karşılık olarak şu şiiri okudu:

“İlim talebinde bulunursan günlük nafakanı kazanmakta zorluk çekersin. Git maskaralık yap, hiciv,
alay, şaka tarzında şeyler söyle. Ancak küçükten büyükten o zaman hakkını alabilesin.”

Ubeydullah Zâkânî, Tîmûr Han devrinde yetişmiş edîplerden Selman-ı Savecî, Hâcûy-i Kirmânî,
İmâd-i Kirmânî ve Assâr-i Tebrizî gibi olup, Hâfız-ı Şîrâzi ile aynı zamanda yaşadı. Meşhur Tezkire
yazarı Semerkantlı Devletşâh (ALaüddevle Bahdişah Gâzi-i Semerkandî) 10 Arap, 143 İran ve birçok da
Türk şâirinin hayâtını ve eserlerini içine alan Tezkiret-üş-Şuarâ’sında; “Hiç kimse hiciv ve hezelde
(alayda, şakada) Ubeyd’in derecesine yetişemez. O nâdir latîfeler yazan ilk hiciv şâiridir.” demektedir.

Ubeydullah Zâkânî, Bağdat’a gidip orada görüştüğü edîp Selmân-ı Savecî’yi hicvetti. Rükneddîn
Amîdülmük bin Kâdı Şemseddîn, Celâyirlilerden Sultan Üveys, Muzafferîlerden Celâleddîn Şâh Şuca’ gibi
zamânın hükümdârlarını medhetti.

Ubeydullah Zâkânî manzûm (şiir) ve mensûr (nesir) tarzında eserler yazdı.
Manzum eserleri: 1) Dîvân, 2) Uşşâknâme: Muzafferîlerden Şah Ebû İshâk için yazılmıştır. 3)
Kasîd-i Müşu Gürbe: Fâre ve kedi mesnevisidir. 174 beyittir. Eserde kedi-fâre mücâdelesi içerisinde
zamânın sosyal, politik bozuklukları, riyâkârlıkları, idârecilerin kötülükleri anlatıldı. 4) Falnâme-i
Vuhûşı Tuyur. 5) Hazliya vü Tazmînat: Mizah şeklinde yazılan şiirlerdir.

Mensûr (nesir) şeklindeki eserleri: 1) Ahlâk-ul-Eşrâf: O devir halkının ahlâkı hakkında acı
hicviyelerdir. 2) Sad-pend: Hikmetli yüz nasîhatten meydana gelen bir eserdir. 3) Rîş-nâme. 4)
Falnâme-i Burûc: Fal ve falcıları alaya alan bir eserdir. 5) Risâle-i Ta’rîfât, 6) Risâle-i Dilgüşâ. 7)
Navâdir-ül Emsâl: Darb-ı meseller vardır. 8) Mektûbât-ı Kalenderân. 9) Risâleler.

UÇ BEYLİĞİ

Anadolu’da kurulan Türk devletlerinin sınırlarını muhâfaza ve yapacakları akınlarla diğer devletleri
yıpratma vazifesi gören yarı bağımsız beylikler. Bu aşiretlerin reisine de Uç Beyi denir. Anadolu’da ilk
Uç Beyliği, Büyük Selçuklular tarafından 1071 Malazgirt Zaferinin kazanılmasından sonra kuruldu.
Karadeniz’le Akdeniz arasında bulunan uç bölgelere Uç Beyleri yerleştirildi. İlk Uç Beyi Melik Ahmed
Danişmend Gâzidir.

Uç beylerinin ve emrindeki aşiretlerin, fedâkâr, azimli ve yüksek îmânlı gayretleriyle Bizanslılar
Ege Denizi kıyılarına kadar atıldı. Hattâ bu fetihler neticesinde Ege Denizine erişildi. On üçüncü yüzyılda
Moğol istilâsı dolayısıyla, birçok Türkmen boyları uç bölgelere yerleştiler. Bu Türkmenlerin yanında
dervişler, şeyhler de gelmişlerdi. Uç bölgelerinde büyük gayretler gösterip, birlik ve berâberliği sağlayan
bu dervişler, kuvvetleri yeni fetihlere hazırladılar. Bu derviş gâziler fethedilmemiş bölgelere de gidip,
tekke, zâviye gibi dînî tesisler kuruyorlar, buralarda Türk-İslâm mefkûresini yayarak, fetih hareketlerine
yardımcı oluyorlardı. Beylikler döneminde de bu fetih hareketleri devam etti.

Yarı bağımsız olan Uç Beylerini ilk defâ Birinci Alâeddîn Keykubad (1220-1237) merkezî idâreye
bağladı. Keykubad’ın ölümü üzerine İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev (1237-1246) sultan oldu. Keyhüsrev,
26 Haziran 1243 yılında Moğollara Kösedağ Savaşında mağlup oldu. Bu mağlubiyet üzerine Uç Beyleri
tekrar yarı bağımsız hâle geldiler. Moğol ordusu Komutanı Abaka Hanın Doğu ve Orta Anadolu’da yaptığı
katliâm ve tahribattan sonra Uç Beyleri bağımsızlıklarını îlân ettiler. Türk Sultanlarını nüfuzu altında
tutan İlhanlılar 1335’te yıkıldı. Bu vak’a neticesinde de Uç Beylerinin bağımsızlık hareketleri iyice
hızlandı. Bağımsız hâle gelen Uç Beyleri cihâda devam etmekle birlikte aralarında da harp yapıyorlardı.
Büyük kitleler hâlinde gelen Türkmenler de, Uç Beyliklerinin kuvvetlenip büyümesine yardımcı oluyordu.
Beylikler arasındaki mücâdelelerin yegâne sebeplerinden birisi Bizans oyunlarıydı. Beylikler, Moğollar
ve Bizanslılar başta olmak üzere düşmanlarına karşı amansız bir mücâdele verdiler. Halkı mücâdeleye,
Tapduk Emre, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî dahil daha pekçok şeyh ve dervişler teşvik ediyorlar, bir

yandan da birlik ve berâberlik bayrağını açıyorlardı. Söğüt, Domaniç ve Bilecik bölgelerinde kurulan
Osmanoğulları Beyliği, Bizanslılarla yaptıkları mücâdele sonunda çok büyük fetihlerde bulundular.
Devlet güçlenince onlar da Uç teşkilâtını kurdu. Osmanlılarda Uç Beyi “Akıncı Beyi” olarak da anılır.

UÇAK

Alm. Flugzeug (n), Fr. Avion (m), İng. Airplane, aer(o)plane, aircraft. Havada uçabilen bir araç.
Diğer uçucu araçlardan olan balon, zeplin ve helikopterden ayrılan en önemli tarafı kaldırma kuvvetinin
kanatları vâsıtasıyla sağlanmasıdır. İnsanlarda, kuşlar gibi uçmak arzusunun başladığı çok eski
târihlerden beri yapılan çeşitli uçma teşebbüsleri bir tarafa bırakılırsa hakîkî mânâda ilk uçuşlar 19.
yüzyılda gerçekleştirildi. Yerçekimi kuvvetini mekanik enerjiyle yenme esâsına dayanan uçaklar kısa
zamanda hızla gelişti. Planör, helikopter ve otojir tipi uçuş araçları da uçağın havada kalma prensibine
dayanır. Kaldırma kuvveti uçan aracın sâhip olduğu mekanik enerji vâsıtasıyla kanat denilen kaldırma
yüzeylerinde meydana gelir. Balon ve zeplinlerdeyse kaldırma kuvveti, havadan hafif gazların hava
içinde yükselmesine dayanır.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarındaki ilk uçuşlarda ancak saatte 20-25 km, 1975’lerden sonra ise
binlerce km hızlara çıkılabildi. Uçağın havada kat edebildiği mesâfe, yâni menzili ve çıkabildiği
maksimum yükseklik (irtifa) ilk zamanlar çok düşüktü. Gelişen teknolojiye paralel olarak menzil yirmi
bin km’nin üstüne, irtifa ise kırk bin km’ye kadar çıktı. Bunlara paralel olarak uçakların ağırlığı da süratle
arttı. İlk zamanlar kg’la ifâde edilirken artık tonlarla ifade edilmektedir.

Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, bir cismin havada uçabilmesi için uçuş ânında cisme
çarpan hava en az cismin ağırlığına eşit bir kaldırma kuvveti meydana getirmesi gerekir. Uçak kanadı
düz bir plâka olarak düşünülürse bu kaldırma kuvvetinin meydana gelmesi için, plâkanın hareket
düzlemiyle (hücum açısı denen) bir açı yapması, yâni hareket yönünde ön kısmının biraz kalkmış olması
gerekir. Kanat hareket hâlindeyken eğik pozisyonundan dolayı alt kısmına çarpan hava aynı doğrultuda
akışına devam edemeyeceği için kanadın alt kısmında yönünü değiştirir. Hava akımının yönünün
değişmesi kanadın ona bir kuvvet uyguladığını gösterir. Newton’un üçüncü kuralına göre hava akımı da
kanada eşit ve zıt bir kuvvet tatbik eder. Bu kuvvet hem kanadı kaldırmaya hem de geriye doğru itmeye
çalışır. Kanadın geriye itilmesi istenmeyen bir durumdur, çünkü uçağın hızını keser. Bu sebeple kanatlar,
kaldırma kuvveti minimum olacak şekilde yapılırlar. Hem kaldırma kuvveti, hem de sürüklenme kuvveti

uçak hızına ve havanın yoğunluğu gibi faktörlerin tesiriyle birlikte hücum açısına bağlı olarak değişir.
Bu kuvvetlerin kanada tesir ettikleri nokta, hücum açısı arttıkça kanadın hücum kenarına (uçağın ön
tarafındaki kenar) doğru kayar. Bu kayma ise hücum açısının daha da artmasına sebep olur. Bu durumda
kanat dengesiz bir hâl alır. Hücum açısının belli bir değerinden sonra kaldırma kuvveti birden azalmaya
başlar. Kanat artık uçağı havada tutmaz hâle gelir. Bu hâdiseye uçak “pert dövites” oldu denir.

İstenmeyen sürüklenme kuvvetinin yanında bir de uçağı kanat ekseni etrafında döndürmeye
çalışan bir moment meydana gelir ki, bu momenti uçağın burnunu ya yukarı veya aşağı itmek sûretiyle
döndürmeye zorlar. Uçağın havada yatay olarak uçabilmesi için bunun önlenmesi gerekir. Bu gâyeyle
uçağın arka kısmında yatay kuyruklar bulunur. Bu kuyruklarda meydana gelen kuvvetler bu momenti
karşılayarak uçağın dengesini sağlar. Uçan kanat diye adlandırılan uçaklarda ise bu moment, kanadın
arka kısmına hareketli bir kısım ekleyerek karşılanmaya çalışılır. Fakat uçaklarda ihtiyaç duyulan motor,
iniş takımları ve yük taşıma kısımları gibi sebeplerden dolayı uçan kanat tipi uçaklar gelişmedi. Bunun
yerine kuyrukları kanada bağlayan ve motor gibi sistemleri taşıyan gövdeli tip uçaklar gelişti. Ayrıca
uçağın inip kalkabilmesi için tekerlekleri taşıyan iniş takımları ve uçağın dengesinin sağlanması ve
manevra yapabilmesi için düşey kuyruklar eklendi. Neticede uçakta gövde, kanat, iniş takımları, yatay
ve düşey kuyruk gibi ana elemanlar meydana geldi.

Ana elemanların yanında uçağın sevk ve idâresini sağlamak için çeşitli yardımcı sistemler ve
teçhizatlar eklendi. Bunlar uçağın manevra yapmasını ve dengelenmesini sağlayan kumanda yüzeyleri
ve bunun kumanda sistemi; yakıt sistemi; uçak hızının yüksekliğini vs. ölçen gösterge ve âletler, yük
ve yolcular için döşeme ve koltuklar gibi genel sistemler ve diğer bâzı özel sistemlerdir. Kumanda için
kullanılan hidrolik, pnömatik sistemler, muhâbere ve seyrüsefer için kullanılan elektrik ve elektronik
sistemler, askerî gâyeler için geliştirilen silâh ve nişangâh sistemleri özel sistemlerin başlıcalarıdır.
Uçaklar ebat, hız, menzil bakımından geliştikçe yardımcı sistemleri de gelişti ve daha mükemmel hâle
geldi.

Kanatlar: Uçakların en önemli ana elemanıdır. Uçağın kaldırma kuvveti bunlarla sağlanır. Ayrıca
iç kısımlarının yakıt deposu olarak kullanılması, motor, silâh ve iniş takımlarının ve küçük kanatçıkların
bunlar üzerine yerleştirilmesi kanadın diğer görevlerini teşkil eder.

Uçağa üstten bakınca, kanadın uçağın ön tarafındaki kısmına hücum kenarı, arka kısmına firar
kenarı denir. Uçağın en sağ ve en sol uç noktalarını teşkil eden kısmına ise kanat ucu denir. Uçak boyuna

paralel olarak kanat kesilirse mekik şeklinde bir kesit elde edilir. Kanat profili olarak adlandırılan bu
kesit kanadın şeklini belirleyen en önemli faktördür. Günümüzde pekçok ülke tarafından geliştirilmiş çok
çeşitli kanat profilleri vardır. Bu profilleri belirtmek için hücum kenarından firar kenarına kadar kanat
kalınlığının ne şekilde değiştiğini gösteren tanıtma işâretleri bulunur. Meselâ Amerikan Havacılık
Komitesinin (NASA) geliştirdiği kanat profilleri NASA 4415, NASA 23012 gibi işâretlerle belirtilir.

Kanatların üstten bakıldığındaki şekilleri de değişik değişiktir. Bunlar trapez, eliptik, delta şeklinde
veya gövde tarafı dikdörtgen, uç kısım trapez olabilir. Hatta uçağın arka kısmına doğru ok açısı denen
bir açı yaparak eğik olan kanatlar da vardır. Tecrübî ve teorik çalışmalar en iyi kanat şeklinin eliptik
olduğunu göstermesine rağmen imâli zor olduğundan fazla kullanılmamaktadır. Uçakların hızları arttıkça
kanatların geriye doğru ok açısı yapması ve neticede bir üçgen veya delta şekline yaklaşması lâzımdır.
Bu noktadan hareketle günümüzde kanat şekli uçuş esnâsında pilot tarafından değiştirilebilen
süpersonik (ses hızının üstünde bir hızla uçan) uçaklar geliştirildi. Amerikan F-111, Fransız Mirage G8,
Rus Mikoyen MİG-23 ve Sukhoi Su-7B ve Avrupa Birliği PANAVIA’nın MRCA Tornado uçakları bu tipten
uçaklardır. Bunlara rağmen uçağın dengesini sağlamak için kanatlar öne doğru eğik de yapılır.

Kanatların diğer bir husûsiyeti gövdeye bağlama şekillerinin değişik olmasıdır. Kanatlar gövdenin
alt, orta ve üst kısmına bağlanabildiği gibi gövdeye irtibatı kanat dikmeleriyle sağlanacak şekilde
gövdeden yukarıda da olabilir. Kanadın kaldırma kuvvetini meydana getirmesi için kanat alanının belirli
bir değerde olması gerekir. İlk zamanlar kanatlarda fazla dayanıklı olmayan ağaç iskelet ve bez kaplama
kullanıldığından kanatlar yanlara doğru fazla uzun yapılamıyordu ve lüzumlu kanat alanını elde etmek
için alt alta iki üç tabaka hâlinde kanatlar yapılıyordu. 1930’lara kadar bu tip kanatlar kullanıldı.
Sonradan çelik ve alüminyum malzemelerin kullanılmasıyla pekçok dezavantajı olan bu katlı kanatlar
târihe karıştı. Günümüzde tek kat kanat kullanılmaktadır. Kanatların gövdeye bağlama yerinin seçimi
pekçok faktöre bağlıdır. Meselâ kanadın gövdeye göre yukarda olması, gövdenin yere yakın olmasına
bu da yolcu ve yük indirme bindirme işinin kolaylaşmasını sağlar. Ayrıca motor pervanelerinin toprak,
taş ve (deniz uçaklarında) sudan zarar görmesine mâni olur. Kanadın gövdeye, gövdenin orta kısmından
bağlanması, özellikle avcı uçakları için sağlam ve uygun bir yapıyı teşkil eder. Kanadın gövde altından
geçmesi, iniş takımlarının kısa olarak yapılabilmesi, kalkışta kaldırma kuvvetinin daha fazla olması,
kanat yere yakın olduğundan yere vurma gibi hâllerde yolcuları koruması ve yolcu kabininden geçmediği
için özellikle yolcu uçaklarında kullanılan bir kanat yerleştirme şeklidir. Uçağın iki tarafındaki yarı

kanatlar aşağı veya yukarı eğik olabilir. Hatta kanat önce aşağı veya yukarı, sonra orta kısmından tekrar
ters yöne belli bir açıyla eğik olabilir ve uçağa önden veya arkadan bakıldığında kanatlar komple “M”,
“W”, “V” veya ters “V” şeklinde olabilir. Kanadın yatay düzlemle yaptığı bu açılara “Dihedral” denir.

Kanatların diğer bir görevi de kanatçık, slat, flap, aerodinamik fren, spoyler ve kanat ucu plakası
gibi uçağın manevra kâbiliyetini ve kaldırma kuvvetini arttırmaya yarayan yüzeyleri üzerinde taşımaktır.
Kanatçıklar, sağa sola yatışları sağlarlar ve kanadın firar kenarında bulunurlar ve kanat açıklığı boyunca
uzanmayıp sâdece az bir kısmını işgâl ederler. Kanadın hücum kenarında bulunan slatlar hava akışını
düzenlerler. Flaplar, uçağın iniş ve kalkış anlarında hızı düşünce havada tutunabilmesi için ek bir
kaldırma sağlarlar. Aerodinamik frenler ve spoylerler, inişe geçmek ve inişten sonra kısa bir mesâfede
durmak için hızın düşürülmesi gerektiği durumlarda açılarak frenleme yaparlar. Kanat ucu plâkaları,
kanadın alt ve üstündeki basınç farkından dolayı meydana gelebilecek hava akımlarına mâni olur ve
kaldırma kuvveti kaybını azaltır.

Kanatların içi dolu olmayıp tesir eden kuvvetleri karşılamak için lonjeron denen kiriş ve profili
şekillendiren sinirlerin meydana getirdiği bir iskeletten ibarettir. Bu iskeletin dışı profile uygun bir şekilde
kaplanarak içi yakıt deposu olarak kullanılır.

Gövde: Gövde esas olarak kanatla kuyruğu birbirine birleştirmesi görevi yanında çeşitli yardımcı
sistemleri ve pilotu, bâzı uçaklarda iniş takımlarını, yolcuları, motorları ve silâhları taşımak gibi görevleri
de vardır. Uçağın kullanıldığı yere ve şartlara göre değişik gövde şekilleri kullanılır. Meselâ deniz
uçaklarının gövdesi denize inip kalkmaya elverişli bir şekilde yapılır. Yüksek irtifalarda uçabilen uçakların
gövdeleri meydana gelebilecek basınç farkına dayanacak şekildedir. Eğitim uçaklarında pilot ve öğrenci
kabininin yan yana veya arka arkaya olması gövdenin şekline tesir eder. Büyük yolcu uçaklarında gövde,
yolcuların rahat edebilecekleri şekilde büyük bir silindir gibi yapılır. Savaş avcı uçaklarında ise gövde
sadece kanat, motor ve pilot kabinini biraraya getirecek ve sürtünmeyi en düşük seviyede tutacak
şekildedir. Ayrıca kanatların gövdeye bağlanış şekli ve yolcu indirme-bindirme gibi faktörler de gövde
şekline tesir eder.

Gövdenin yapısı taşıdığı yük, kanat, motor, silâh, iniş takımı ve kuyruk gibi kısımların ağırlığını ve
basınç farklarını taşıyabilecek mukavemette olmalıdır. Bu noktadan hareketle üç çeşit gövde yapısı
geliştirildi. Bunlar kafes-kiriş, mono-kok ve yarı mono-kok gövdelerdir. Kafes-kiriş yapı hafif uçaklarda
kullanılır. Gövdenin kuvvetleri taşıması için bir kafes-kiriş iskeleti yapılır ve bunun üzeri bez, plastik

veya hafif maddeden saçlarla kaplanarak aerodinamik şekli verilir. Mono-kok gövdelerde iskelet yoktur,
bütün kuvvetleri kaplama saç taşır. Yarı mono-kok gövdedeyse yükleri hem iskeleti meydana getiren
kirişler hem de kaplama taşır.

Kuyruk: Kuyruk düşey ve yatay stabilize denen yüzeylerden ibârettir. Uçağın dengesini sağladığı
gibi sağa sola dönme, burun aşağı veya yukarı gelecek şekilde yunuslama ve dalış, tırmanış hareketlerini
de sağlar. Uçağın boyuna, enine ve düşey eksenler etrâfında dönme hareketleri özel adlar taşırlar. Sağa
veya sola yatış şeklinde neticelenen boyuna eksen etrâfındaki dönme hareketine yalpa, uçağın
burnunun aşağı veya yukarı dönmesi şeklinde neticelenen enine eksen etrafındaki dönmeye yunuslama,
dikey eksen etrâfındaki sağa veya sola dönme hareketine ise dönme denir. Uçağın vida gibi döne döne
alçalması şeklinde olan diğer bir hareket vril hareketidir. Yalpa hareketini kanadın firar kenarındaki
kanatçıklar sağlar. Bunun için kanatçığın biri aşağı diğeri yukarı açılır. Kanatçıklardan biri kaldırma
kuvvetini arttırırken, diğeri azaltır. Neticede yukarı açılan kanatçık tarafına, yâni taşımanın azaldığı
tarafa uçak yalpa yapar.

Uçağa yunuslama, dolayısıyla kabre denen tırmanış ve pike denen dalış hareketini yatay kuyruk
sağlar. Kuyruk yukarı çekilirse kuyruk kısmında kaldırma artar ve uçağın burnu aşağı çevrilir. Aksi
durumda burun yukarı çevrilir. Yatay kuyruk tek parça olabildiği gibi bir sâbit stabilize bir de hareketli
yükseklik dümeni olmak üzere, parçalı da olabilir. Ayrıca hızlı büyük uçaklarda yükseklik dümeninin
hareket ettirilmesinde yardımcı olan fletner denen yüzeyler de yükseklik dümeninin firar kenarında
bulunurlar.

Düşey kuyruk dümeni uçağın sağa sola dönmesini sağlayarak istikâmetini ayarlar. Bu sebeple
buna istikâmet dümeni de denir. Uçağın dengesinin kararlılığını sağlamak için düşey ve yatay kuyruğun
firar kenarlarında kompanzatör denen küçük yüzeyler kullanılır. Yatay kuyruk düşey kuyruğun üstüne
yerleştirilebildiği gibi düşey kuyruk iki tâne olup, yatay kuyruğun uçlarına da eklenebilir.

İniş takımları: Uçağın yere inmesini, yerden kalkmasını ve yerdeki hareketlerini sağlamak için
iniş takımları kullanılır. Deniz, kara ve hem denize hem karaya inip kalkabilen anfibi uçakların iniş
takımları farklılık gösterirler. Uçağın kara ile irtibatı tekerlek ile, denizleyse kayık ve uçak gövdesiyle
sağlanır. İkisi ana, biri yardımcı olmak üzere iniş takımları üç tekerlekli yapılır. Yardımcı iniş takımı
uçağın burun veya kuyruk kısmında bulunur ve uçağa yerde yön vermede ve ana iniş takımlarının
yüklerini taşımada yardım eder. Pilot bu tekerleği sağa sola döndürmek sûretiyle uçağın yerdeki


Click to View FlipBook Version