topraklarından olan Bayburt, Erzincan, Kemah, ispir, Gümüşhane, Çemişkezek
çevresini ele geçirerek sancağına dâhil etti. Bütün Akkoyunlu mîrâsına sâhib olduğunu
iddia eden Şâh İsmail, bu toprakları geri almak için kardeşi İbrâhim Mirzâ’yı gönderdi.
Şehzâde hızla hareket ederek Erzincan yakınlarında Safevî ordusunu perişan etti ve
İbrâhim Mirzâ’yı esir aldı. Şâh’a karşı bu başarıları Şehzâde Selîm’e büyük prestij
kazandırdı. “Yürü Sultan Selîm devrân senindir” nakaratlı türküler bestelenip, halk
arasında söylenmeye başladı. Şâh’ın şikâyeti üzerine, ikinci Bâyezîd, oğluna nâme
yazdırdı. Bunun üzerine şehzâde Selîm, Şâh’ın kardeşini serbest bıraktığı gibi;
Erzincan, Kemah, Bayburt ve İspir’i Safevîlere geri verdi. Ordu da bu durumu kötü
karşıladı. Şehzâde Selîm izin almadan sancağını terk ederek 1510 senesi sonbaharında
Kırım’a geçti. Kırım’da Kefe sancakbeyi olan oğlu şehzâde Süleymân’ı özlediğini
İstanbul’a bildirdi. Gerçekte, kayınpederi Kırım hanı Mengli Giray’ın desteğini almak
için Kırım’a gitmişti.
Bu târihlerde Benî Ahmer hükümdarının yardım istemesi üzerine sultan Bâyezîd, Kemâl
Reis kumandasında bir donanmayı İspanya’ya gönderdi. Hâdiseler karşısında
yaşlılığından dolayı nisbeten hareketsiz kalan Pâdişâh, oğullarından birine, dedesi gibi
tahtı teslim etmek istiyordu. En büyük oğlu Ahmed Amasya’da, Korkut Antalya’da,
Şehinşâh Konya’da, Selîm Trabzon’da sancakbeyi idiler. Sultan, oğullarından şehzâde
Ahmed’i yerine geçirmeyi düşünüyordu. Bu sırada Şâh İsmail’in halîfelerinden Şahkulu
adında biri, bilhassa Eshâb-ı kiram düşmanı Türkmenlerin bulunduğu yerlerde bir hayli
tarafdâr buldu.
Etrafına topladığı çapulcularla Antalya’da devlete karşı isyân etti. Üzerine gönderilen
Karagöz Ahmed Paşa’yı şehîd ederek Kütahya’yı ele geçirdi. Hadım Ali Paşa ve şehzâde
Ahmed komutasında gönderilen kuvvetler, Şahkulu isyânını bastırdı. Yapılan savaşta
Şahkulu ve Hadım Ali Paşa öldü. Şehzâde Ahmed tarafdârı olan Ali Paşa’nın ölümü,
şehzâde Selîm’in lehinde oldu. Ali Paşa’nın şehîd olduğu aynı günlerde şehzâde Selîm,
kendisine Rumeli’de verilen Vidin sancağından ayrılarak Edirne’ye geldi (1511).
Çorlu’ya kadar geldi ise de, babası karşısına çıkınca Şehzâde’nin birlikleri dağıldı.
Şehzâde Selîm, Kefe’deki oğlu Süleymân’ın yanına gitti. Bu sırada şehzâde Ahmed
Maltepe’ye kadar geldi, fakat ordu, veliahdın İstanbul’a girmesini istemedi. Dîvân,
veliahdın sancağına dönmesini emretti. Merkezde şehzâde Selîm tarafdarları güç
kazandı, İstanbul’da ordu açıkça şehzâde Selîm lehine büyük gösteri yaptı (6. 3.
1512). Büyük Oğlunu desteklemekle kan döküleceğini anlayan Sultan, oğlu Selîm’i
İstanbul’a davet etti. Şehzâde Korkud çok seviliyorsa da, erkek evlâdı olmadığı için
şansını kaybetti. Şehzâde Selîm 19 Nisan’da İstanbul’a geldi. Kendisinden üç yaş
büyük olan ağabeyi Korkud kendisini karşılayarak tebrik etti. Bundan sonra Selîm,
Yenibahçe’de kendisi için kurulmuş olan çadıra geldi. 24 Nisan’da da babası sultan
Bâyezîd’in huzuruna girerek el öptü. Bâyezîd ellerini kavuşturarak duran Selîm’e;
adaletten ayrılma, âcizlere ve bîçârelere karşı merhametli ol, kimsesizlere şefkat
göster, herkesin sana râm olmasını istiyorsan ulemâya çok saygı göster, zaruret
olmadıkça kimseye karşı sert davranma dedikten sonra çok duâlar etmiş ve
pâdişâhlığını Allahü teâlânın mübarek etmesi dileğiyle saltanatı kendisine teslim
etmişti.
On bir gün kadar Eski Saray’da oturan sultan Bâyezîd, daha önceden düzenlettirdiği
Dimetoka’daki saraya gitmek için yola çıktı. Sultan hasta olduğu için çok yavaş yol
alınıyordu. Edirne’ye yaklaştıklarında Hafsa yakınlarındaki Abalar köyünde 26 Mayıs
1512 günü vefât etti. Cenazesi İstanbul’a getirilip kendisinin yaptırdığı Bâyezîd Câmii
yanına defnedildi. Yavuz Sultan Selîm tarafından kabrinin üzerine türbe yaptırıldı.
Sultan Bâyezîd Han, ilme, âlimlere, velîlere ve Allahü teâlânın sevgili kullarına çok
hürmet eder, onlara ihsânlarda bulunurdu. İlim sahibi, takva, adalet ve merhametten
ayrılmayan, vakarlı ve hilmiyle meşhur bir pâdişâh olduğu için Velî Bâyezîd olarak
bilinir. Allahü teâlânın rızâsı için ilim öğrenen ve yine Allahü teâlânın rızâsı için
insanlara nasihat eden âlimlerin, Allah adamlarının sözlerinden çıkmaz, onların
nasihatlerini can kulağı ile dinlerdi. Devlet işlerinden arta kalan zamanı kitap okumak
ve ibâdet etmekle geçirirdi. Babası Fâtih Sultan Mehmed devrinde İstanbul’un ilim
merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar, Bâyezîd Han zamanında da devam etti.
Ülkesindeki ve diğer İslâm ülkelerindeki bâzı âlimlere maaş bağlattı. Bunlar arasında
Hirat’ta bulunan Molla Câmî hazretlerine ve Nakşibendî yolunun merkezi olan
Buhârâ’daki dergâhın şeyhine her sene beş bin akçe gönderirdi. Kendi şahsî
mülkünden verdiği hediye ve sadakalar da bir hayli fazla idi. Molla Câmî’yi ve
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin oğlu Hâce Abdülhâdî’yi İstanbul’a davet etti. Bâyezîd
Han, Hâce Abdülhâdî’ye çok hürmet ve iltifatlarda bulunup duâlarına mazhâr oldu.
Bâyezîd Han, daha şehzâdeliğinde başladığı îmâr faaliyetlerine ömrünün sonuna kadar
devam etti. Amasya’da yaptırdığı medrese, câmi ve zaviyeden sonra, Edirne’de
dârüşşifâ ve külliye, İstanbul’da Bâyezîd Câmii, medrese ve imâret, memleketin çeşitli
yerlerinde daha bir çok faydalı eserler, ilim yuvaları inşâ ettirdi.
Sultan İkinci Bâyezîd Han’ın otuz seneden fazla süren saltanatı boyunca, sulh ve
sükûnu tercih etmesi, donanmayı yenileyip hazırlıklar yapması, kendisinden sonra
tahta geçen oğlu Yavuz Sultan Selîm Han’ın fasılasız cihâd ile meşgul olmasına vesîle
oldu. Zamanında yeniçeri ocağını genişletti. Ağa bölükleri kuruldu. Donanmaya
ehemmiyet verilerek, yelkenli savaş gemileri yapıldı ve gemilere uzun menzilli toplar
yerleştirildi. Tımar teşkilâtında değişiklik yapıldı. Sultan Bâyezîd bir taraftan devlet
teşkilâtını sağlamlaştırarak halkın huzur ve sükûnunu te’min etmek için uğraşırken,
diğer taraftan doğudan batıya kadar bütün müslümanların mes’eleleri ile ilgilendi.
Ahlâkı ve fazileti sebebiyle İslâm alemince çok sevilen Bâyezîd Han vefât edince,
Kâhire’de Memlûklü sultânı ve halk tarafından gıyabında cenaze namazı kılındı, ömrünü
hep ilim ve ibâdetle geçiren Bâyezîd Han, Adlî mahlâsıyla çok güzel şiirler yazdı, Bir
dîvânda toplanan bu şiirleri yayınlanmıştır. Ayrıca dedesi ikinci Murâd Han gibi açık
Türkçe yazılması tarafdârı idi. Bu hususta İbn-i Kemâl’den, açık ve anlaşılır bir Osmanlı
târihi yazmasını istemiştir.
Kemâl Paşazade onun devrini en doğru ve en veciz bir surette şu cümlelerle
özetlemektedir:
“Adalet ve insafın koruyucusu olan mükemmel idareciliği ile kara ve deniz yolları
emniyetli olmuş, dâhiyane siyâseti neticesinde memleket mâmur hâle gelmiş, aşikâr
kerâmetleri ile muzaffer sancağı, hududsuz merhameti ile saltanatını sevenler çok,
devletinin otoritesi ve kuvveti ile memleketin düşmanları hor ve hakîr olmuştur.”
Sultan Bâyezîd Han’ın sekizi oğlan, on üçü kız olmak üzere yirmi bir çocuğu dünyâya
gelmiştir. Hanımlarının isimleri; Ayşe Hâtûn, Hüsnüşah Hatun, Bülbül Hâtûn, Ferahşâh,
Nigâr, Gülruh, Gülbahar Hâtûn, Şîrîn Hâtun’dur. Erkek çocukları; Mahmûd, Abdullah,
Şehinşah, Âlemşâh, Mehmed, Ahmed, Korkud ve Selim efendiler, kız çocukları ise;
Hadîce, Gevhermülûk, Selçuk, Aynışah, İlaldı, Şah, Hundi, Ayşe, Sofu Fatma, Hümâ,
Kamer, Sultanzâde sultanlardır.
BÂYEZÎD CÂMİİ’NDE İLK NAMAZ!..
Bâyezîd Han, İstanbul’da yaptırdığı câminin açılışında hazır bulundu. Zenbilli Ali
Efendi’nin kardeşi meşhur âlim ve vaiz Muhyiddîn Mehmed Çelebi’ye vâz ettirdi.
Pâdişâh, câmide ilk namaz kıldıracak olan kimsenin bulûğ çağından bugüne, bir defa
ikindi namazının sünnetini terketmemiş bir kimse olmasını arzu ediyordu. Cemâate îlân
edilince, kimse çıkmadı. Pâdişâh mecbur kalıp; “Elhamdülillah müddet-i ömrümüzde
hiçbir vakit kaçırmadık” diyerek, bizzat imâmete geçti.
Yine Bâyezîd Câmii’nin açılışına Hacı Bayram-ı Velî’nin (r. aleyh) yoluna mensub ilim,
edeb ve vakar ehli bir zât olan Baba Yûsuf Sivrihisârî’yi davet etmişti. Baba Yûsuf
Sivrihisârî namazdan sonra kürsüye çıkıp öyle te’sirli bir vâz yaptı ki, pâdişâh ve
câmide bulunan cemâat ağlamaya başladılar. Ağlamalarıyla câmi inledi. Câminin
açılışını seyretmek için gelip, dışarıda bekleyen hıristiyanlardan üçü bu hâlden çok
etkilenerek derhâl câmiye girip Baba Yûsuf Sivrihisarî’nin huzurunda müslüman
oldular. Bu hâdiseyi gören Sultan İkinci Bâyezîd Han, yaptırdığı Bâyezîd Câmii’nin ilk
açılışında böyle bir olayın vuku bulmasından dolayı çok sevinip memnun oldu.
Müslüman olan üç hıristiyana pek çok para ve mal hediye etti.
HÂLİM NE OLA?!
Bâyezîd Han’ın, Kırım Hanı Mengli Giray’ın cihâd edilmesi hakkında ki yazısına vermiş
olduğu cevabî mektubu çok önemlidir. Bâyezîd bu mektubunda; “Cihâd ü gazâya emr,
İslâm dîninin en baş yoludur. Sultanlara düşen de bu yolda bulunmaktır. Fakat geniş
topraklarımız üzerindeki reâyâ ve bereyânın hâllerinden yalnız ben sorumluyum. Yarın
Allah’ın huzuruna vardığım zaman; “Bâyezîd! Sana bunca iklimleri ihsân idüp cümle
ibâddan seni ihtiyar ve bir kaç günlük saltanatı ve hilâfeti sana lâyık gördüm. Kullarım
arasında nice benim emrimi icra eyledin ve ne tarîk ile adalet eyledin” deyu
buyurdukta hâlim ne ola ve ne hâl ile cevap virem diye düşünür dururum. Savaş için
bir tarafa gidildiği zaman, insanlarda kötülüğe temâyüllü hususiyetler bulunduğu için,
yokluğumuzdan faydalanarak bir fitne çıkarabilirler. Bundan dolayı herhangi bir tarafa
gitmemeyi ve nizâm-ı memleket için yerimde oturmayı daha münâsip buluyorum. Yine
bundan dolayı gece-gündüz bütün vaktimi halkın ahvâlini tedkîk ve işlerini görmeye
harcıyorum.”
Sultan Bâyezîd Han devri Kronolojisi;
22 Mayıs 1481 Fâtih Sultan Mehmed Han’ın cenâze merasimi.
28 Mayıs 1481 Cem Sultan’ın Bursa’da tahta çıkması.
20 Haziran 1481 .Sultan Cem ile Sultan Bâyezîd arasında Yenişehir muhârebesi
ve ikinci Bâyezîd’in zaferi.
28 Haziran 1481 Cem Sultan’ın Mısır’a gitmek üzere Konya’dan ayrılması.
10 Eylül 1481 Cenubî İtalya’daki Otronto kalesinin elden çıkması.
26 Eylül 1481 Cem Sultan’ın Kâhire’de şâhâne bir merasimle karşılanması.
16 Ocak 1482 Osmanlı-Venedik sulh muahedesinin yenilenmesi.
26 Mart 1482 Cem Sultan’ın Anadolu’dan aldığı davetler üzerine yola çıkması.
17 Mayıs 1482 Cem Sultan’ın Konya muhasarası.
8 Haziran 1482 Cem Sultan’ın Ankara muhasarası.
20 Temmuz 1482 Cem Sultan’ın Rodos gemisine binerek Anadolu’dan ayrılması.
1 Eylül 1482 Cem Sultan’ın Rodos’dan Fransa’ya hareketi.
18 Kasım 1482 Gedik Ahmed Paşanın îdâmı.
1483 Morava seferi. Hersek sancağının kat’î suretle ilhakı, Osmanlı-Macar sulhu,
Karamanoğlu Kasım Bey’in ölümü, Karaman vâlisi Şehzâde Abdullah’ın ölümü.
1 Mayıs 1484 Sultan’ın Bağdan seferi için İstanbul’dan hareketi.
15 Temmuz 1484 Kili kalesinin fethi.
9 Ağustos 1484 Akkerman Kalesinin fethi.
1485 Osmanlı-Memlûklü muhârebelerinin başlaması.
1486 Hersekzâde Ahmed Paşa’nın Kilikya mağlûbiyeti ve ilk esareti. Tazarruât
sahibi Sinân Paşa’nın ölümü.
1490 Lehistan sulhü.
1491 Osmanlı-Memlûklü sulhu.
1492 Macaristan’a büyük akın hareketlerinin başlaması.
1493 Bosna beylerbeyi Yâkûb Paşa’nın İstlnya akını ve Kırbavo zaferi.
24/25 Şubat 1495 Cem Sultan’ın ölümü.
1496 Bosna fetihleri.
1497 Dalmaçya akını, Karadağ’ın himaye altına alınması. Dîvân şâiri
Veliyyüddînzâde Ahmed Paşa’nın ölümü.
3 Mart 1497 Vezîr-i âzam Dâvûd Paşa’nın azli; Hersekzâde Ahmed Paşa’nın
sadrâzamlığı.
1498 Bâli Bey’in Lehistan akınları, Hersekzâde Ahmed Paşa’nın azli ve Çandarlı
İbrâhim Paşa’nın sadrâzamlığı.
31 Mayıs 1499 Sultân’ın, Yunan seferine çıkışı.
28 Temmuz 1499 Kemâl Reis’in Sapienza zeferi.
30 Ağustos 1499 İnebahtı’nın fethi
10 Ağustos 1500 Modon’un fethi.
16 Ağustos 1500 Koron’un fethi.
1501 Bâyezîd Câmii’nin temel atma merasimi, Papa-Venedik, Macaristan ittifakı,
Fransızların Midilli adasını kuşatması, Hadım Ali Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
14 Aralık 1502 Osmanlı-Venedik sulhü.
20 Ağustos 1503 Osmanlı-Macar sulhü.
1505 Bâyezîd Câmii’nin inşâsının tamamlanması.
1507 Şâh İsmail’in Anadolu akını.
14 Eylül 1509 Târihlerde Kıyâmet-i sugrâ (küçük kıyamet) adıyla anılan
zelzele (Bu zelzele İstanbul’u harabe hâline getirmiştir).
1510 İstanbul’un yeniden inşâ edilmeye başlanması.
1511 Trabzon vâlisi şehzâde Selimin gemiyle Kefe’ye gitmesi.
9 Nisan 1511 Şahkulu’nun isyân etmesi.
Temmuz 1511 Şehzâde Şehinşâh’ın vefâtı.
3 Ağustos 1511 Uğraş deresi bölgesinde sultan Bâyezîd’in oğlu Selîm’i yenmesi.
21 Ağustos 1511 Koca Mustafa Paşa’nın zadrâzamlığa getirilmesi.
19 Nisan 1512 Şehzâde Selîm’in Yenibahçe’de kurulan otağa yerleşmesi.
24 Nisan 1512 Sultan İkinci Bâyezîd’in tahttan çekilmesi.
1) Şakâyık-ı nu’mâniyye tercümeni; sh. 308
2) Tâc-üt-tevârih; cild-2, sh. 133
3) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-2, sh. 1232
4) Târih-i Mısır (Rıdvânzâde Abdullah, Bâyezîd Kütüphânesi No: 4971) vr. 65-66
5) Tevârih-i Âli Osman (İbn-i Kemâl, Millet Kütüphânesi, Ali Emîrî kısmı No:32) vr.
1086
6) Künh-ül-ahbâr (Üniversite Kütüphânesi); cild-1, sh. 916
7) Bedâyi-ul-vekâyî (Hüseyn, Moskova-1961); cild-2, sh. 668
8) Heşt-behişt (İdris-i Bitlisî, Topkapı Sarayı No: 196 vr. 220
9) Tabakât-ül-memâlik (Celâlzâde Mustafa Çelebi)
10) Vâkıât-ı Cem (İstanbul-1914)
11) Tevârîh-i Âli Osman (Âşıkpaşazâde); sh. 250
12) Kitâb-ı Cihânnümâ (Neşr); cild-2,
13) Şuarâ Tezkireleri
14) Münşeât-üs-selâtin; cild-1, sh. 338
15) Târihi Solakzâde: sh. 339
16) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh. 161
17) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi: cild-1. sh. 356
18) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-3, sh. 843
19) Sultan II. Bâyezîd’in Siyâsî Hayâtı (S.Tansel, Ankara-Târihsiz)
20) Büyük Türkiye Târihi; cild-3, sh. 136
21) Rehber Ansiklopedisi; cild-2. sh. 283
22) Türk Klasikleri; cild-2, sh. 218
BÂYEZÎD CAMİİ
İstanbul’un büyük câmilerinden biri. İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerinde yapılan
ve bulunduğu semte adını veren muhteşem bir câmidir. Sultan İkinci Bâyezîd Han
tarafından yaptırıldı. Câminin temeli 1501 senesinde atılıp, yapımı beş sene sonra
1505’de tamamlandı. Câmi bir külliye hâlinde olup, yanına; mektep, medrese, imâret,
kervansaray ve hamam yaptırılmıştır.
Türk câmi mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan bu câminin mimarının; Mîmâr
Kemâleddîn ve Üstâd Hayreddîn olduğu hakkında İhtilaf vardır. Ayrıca mimarının
Yakub Şah ve bunun talebeleri Ali ve Yûsuf olduğu rivayet edilmektedir. Bunların
herbirinin câminin inşâsında çalıştığı fakat hangisinin mîmâr başı olduğu bilinmediğini
söyleyenler de vardır.
Bâyezîd Câmii’nin külliyesindeki medreseye, müderris olarak ancak şelhülislâm olanlar
tâyin edilirdi. İlk müderrisi şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi’dir.
Caminin kubbesi dört filayağı ve iki sütuna oturmaktadır. Merkezî kubbenin mihrab ve
medhal tarafından iki yanlarında iki yarım, diğer yanlarında dört kubbe bulunmaktadır.
Yanlar, biri merkezî olmak üzere, beşer kubbelidir.
Cami iki minareli, her minare de birer şerefelidir. Güneyde bulunan, câmi ile birlikte;
diğeri ise bir hayli zaman sonra yapılmıştır. Her ikisi de gerek iç ve dış görünüşleri,
gerekse süslemeleri bakımından çok güzeldir.
Caminin Bâyezîd meydanına bakan yüzünde, dışarıya üç kapı ile bağlanan revaklı bir
avlu vardır. Avluyu ortadaki şadırvanla kenarlardaki 20 sütuna dayalı 25 kubbe
süslemektedir. Avlu ve şadırvanda Osmanlı mimarisinin bütün inceliklerini görmek
mümkündür.
Câmi’nin sağ tarafına, şeyhülislâm Veliyyüddîn Efendi tarafından 1736 yılında bir
kütüphâne yaptırılmıştır. Mihrâb üzerindeki kapı ile, şadırvan avlusu kapılarında Hattat
Şeyh Hamdullah’ın yazdığı levhalar mevcuddur.
Mihrabın ön tarafına Yavuz Sultan Selîm Han tarafından yapılan türbede, sultan İkinci
Bâyezîd Han, yanındaki küçük türbede de kızı Selçuk Sultan medfundur. Ayrıca
bahçede Osmanlı devrinde yaşamış büyük zâtların ve bâzı meşhur kimselerin kabirleri
vardır.
Bâyezîd Câmii, 1509, 1797, 1870, 1940, 1958 yıllarında esaslı tamirler görmüştür.
Evliya Çelebi, Seyâhatnâme’sinde Bâyezîd Câmii hakkında bilgi verirken; “Caminin
yapımına başlandığı zaman mîmârbaşı; “Pâdişâhım, mihrabı ne şekilde yapalım?” diye
sordu. Sultan Bâyezîd Han; “Şu anda ayağıma bas” dedi. Mimarbaşı ayağına basınca
hemen Kabe’yi gördü. Bunun üzerine sultân Bâyezîd-i Velî’nin ayaklarına kapandı.
Sonra mihrabı yapmaya başladı...” demektedir.
İbâdete bir Cuma günü açılan câmide, ilk namazı ikinci Bâyezîd Han kıldırmıştır. Bu
hâdiseyi Evliyâ Çelebi; “Caminin yapısı tamam oldukta, bir Cuma günü, büyük bir
cemâat toplanıp açıldı. Bâyezîd-i Velî buyurdular ki: “Her kim ki ömründe ikindi ve
akşam namazlarının sünnetini tamam kılmışsa şu mübarek vakitte o kimse imâm
olsun.” Derya misâli cemâat içinden, bir kişi çıkmayınca, Bâyezîd Han; “Elhamdülillah!
Seferde ve hazerde (barış zamanında) sünnetleri terk etmedik” diyerek kendisi imâm
olup namazı kıldırdı” diye anlatmaktadır.
Sultan İkinci Bâyezîd Han, İstanbul’daki câmi ve külliyesinden başka Amasya ve
Edirne’de de birer câmi ve külliye yaptırmıştır. Bunların adı da Bâyezîd Câmii’dir.
Amasya’daki Bâyezîd Câmii 1481-1486 yılları arasında Yeşilırmak kıyısında inşâ
edilmiştir. Mîmâr Hayreddîn’in eseri olduğu tahmin edilen külliye; câmi, medrese,
imâret, tabhâne ve hattat mektebinden müteşekkil idi. Sonradan bir şadırvan bir
muvakkithâne ve üç türbe ilâve edildi. Klâsik öncesi Osmanlı mimarlığının mühim
örneklerinden olan külliyenin medresesi bugün İl Halk Kütüphânesi olarak
kullanılmaktadır.
Sultan İkinci Bâyezîd Han tarafından Edirne’de yaptırılan Bâyezîd külliyesinin inşâsı
1488 yılında tamamlanmıştır. Yine mîmâr Hayreddîn’in eseri olduğu söylenen külliye,
Tunca nehri kenânndadır. Câmi, tıp medresesi, şifâhâne, imâret, hamam, mutfak,
depo, mumhâne gibi yapılar geniş bir alana yayılarak büyük bir külliye meydana
getirmiştir. Avrupa’da akıl hastalarının kafalarına şiş sokularak şeytanların kovulmaya
çalışıldığı bir dönemde, müzikle tedavi yollarının denendiği Osmanlı hastahânelerinden
biri de bu şifâhânedir. Bugün Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından
kullanılmaktadır.
1) Hadikat-ül-Cevâmi’; cild-1, sh. 13, cild-2, sh. 36, 37
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 286
3) Eminönü Câmileri (T.D.V. Eminönü Şûbesi, İstanbul-1987); sh. 35
BEDESTEN
Şarkta (doğuda) hemen her büyük şehirde bez (kumaş vs.) satılmak için yapılan,
sonraları muhtelif eşya alış-verişine tahsis olunan kapalı çarşı. Aslı bezistan,
bezzâzistân olup, bedestan ve daha sonra da bedesten denilmiştir. Fâtih Sultan
Mehmed Han’a âid Arapça bir vakfiyede İstanbul’daki eski bedestene Sûk-ul-
Bezzâziye, yâni bezzazlar çarşısı denilmektedir.
İstanbul’da; ikisi büyük çarşı içinde, biri Galata’da olmak üzere üç bedesten vardır.
Kapalı Çarşı’daki bedestenlerin eskisine Bedesten-i atîk yâni eski bedesten, diğerine
Bedesten-i cedîd yâni yeni bedesten denilirdi. Burası Fâtih Sultan Mehmed Han
devrinde yapıldı. Yeni bedestene, eskiden burada sandal denilen pamuk-ipek karışımı
bir nevî kumaşlar satıldığı için Sandal bedesteni de denilmiştir. Evliyâ Çelebi
Seyâhatnâmesi’nde sandal bedesteni için; “Bunda bedesten-i atîk gibi zîkıy-met
(kıymetli) cevahir mekûlesi (gibi) eşya satılmaz; cümle harîre (ipek) ve elbise-i
fâhireye müteallik mallar bey’ olunur (satılır)” demektedir.
Bedestenler; taş yapılı, üstleri kalın kubbeler ile örtülü, dört tarafı demir kapılı, sağlam
ve geceleri bekçilerin nezâreti altında bulunduğundan emin ve mahfuz binalardır.
Tam emniyetli yerler olduğundan, içlerindeki kasalarda ve ambarlarda para ve kıymetli
eşya saklanırdı. Bedestenlerde kasaların korunması için yeraltında yerler ve ayrıca dört
tarafı demir kapılı yirmi sekiz mahzen, dükkânların altında da sandıklar vardı. Yirmi
sekiz mahzenin dördü köşelerde, yirimi dördü de duvarların içindedir. Bunlar üç
dükkâna bir mahzen düşmek üzere yapılmıştır. İstanbul bedesteni bin sekiz metre kare
olup, içeriden bakılınca on beş, dışarıdan bakılınca yirmi üç kubbeli görünmektedir. Bu
bedestenler altı metre kalınlıkta dört duvar ile sekiz filayağı üzerine kurulmuş olup;
kubbelerin sekizi filayakları üstüne oturmaktadır. Halk ve esnaf kıymetli eşyalarını az
bir ücretle bedestenlerde muhafaza ederdi. Bu eşya ve paranın sahipleri ölür veya eşya
ve para unutulur da mirasçı çıkmazsa, beytülmâla (hazîneye) kalırdı.
Bedestenin muntazam ve emniyetli bir muhafaza teşkilâtı vardı. On iki kişiden ibaret
olan bu muhafızlara bölükbaşı ünvânı verilirdi ve bunların fermanları vardı.
Birbirlerine kefil idiler. Biri Nânpâreci diğeri Küçük ağa adında iki zabit bunlara
nezâret ederdi. Bedesten her sabah, duâlı ismi verilen bölükbaşı tarafından duâ
edilerek merasimle açılır, akşamları yine merasimle kapanırdı.
Esnaf, münâdî ve muhafızlar bu şekilde teşekkül ettikten sonra sabahları kaba kuşlukta
gelirler, bekçilerin ve müstakil hizmetleri olanların girip çıkması için Çarşû-yi kebîr
açıldığı esnada da inciler kapısının arkasından tak tak vurarak buyurun duâya diye
seslenirler, esnaf ve ahâlî içeri girdikten sonra tam ortada muhafızlık dolabının önünde
sıralanılırdı. Bekçibaşıdan kıdem îtibâriyle bir sonra gelen ve adına duâcı denilen
bölükbaşı tarafından pâdişâhın ve askerin selâmetine, gelmiş ve geçmiş bölükbaşı ve
esnafın ruhlarına rahmet niyaz edilir, ayrıca Selâten Tüncînâ duâsı okunur, akabinde
de yüksek sesle; “Ey cemâat-i müslimîn! Tavcılık yapılmayacak, mal kapatılmayacak,
kefilsiz mal alınıp satılmayacak” gibi tenbîhâttan sonra çarşıda alış-veriş başlardı.
Yüksek değerdeki mallar yalnız Perşembe günleri müzayede olunurdu. Bunların
tellâllarına huzur münâdîsi denirdi.
Akşam olup herkes gittikten sonra üç kapı kapanır, yalnız kuyumculara açılan inciciler
kapısı, çarşının tamamen boşalmasına kadar yarım açık bir vaziyette kalır, kapıda
bekçi durur ve burada büyük dolapların altlarına, kuyumcuların akşam muhafaza için
bırakıp sabahleyin tekrar aldıkları sandıklara mallar konurdu. Ondan sonra o kapı da
kapanırdı. İçerde kalan nöbetçi bölükbaşı ile bir de yamağı tarafından, ellerinde kalın
bir sopa ve bir de tabanca olduğu hâlde bedestenin içi güzelce arındıktan ve kimsenin
kalmadığına kanâat getirildikten sonra bunlar gidip nöbet mahalline otururlardı.
Bundan sonra bu muhafızlar, el tetikde, lenbah (kulak) tıkırtıda sabaha kadar nöbet
beklerlerdi.
Bedesten aynı zamanda İstanbul’un Emniyet sandığı idi. İstanbul halkı ağzı mühürlü
sandıklarını, kasalarını buraya koyar, karşılığında da bir makbuz alarak gönül huzuru
ile bırakıp giderlerdi. Sahibi geldiği zaman bir bölükbaşının nezâretinde mahzenine yâni
sandığın konulduğu yere gidilir, bölükbaşı kenarda durarak; emânet sahibi,
sandığından alacağını aldıktan, koyacağını koyduktan sonra mühürleyip mührü
bölükbaşıya gösterirdi. Muhafızlar yalnız bunların bozulmasından mes’ûl tutulurdu.
Eşya muhafazası ile tellaliye ücretinin yüzde yirmisi bekçıbaşı denilen ser muhafıza âid
olup, bakıyyesi diğer on bir bölükbaşı arasında eşit olarak taksim olunurdu.
Bedestenlerde alış-veriş yapan esnafa, muailim anlamına gelen, ayrıca tacir anlamına
da kullanılan Hâcegân veya Hâcegî denilirdi. O devirde dolap sahibi Hâcegî olmak,
esnaf için erişilebilecek en üstün mertebe idi. On yedinci yüzyılda tüccarların lonca
sandığı vardı. Bu sandıkta esnaftan muhtaç olanların cenazesine, telâlların hastalığına
ve bir çok hayırlı işlere paralar dağıtılırdı.
İkinci Mahmûd Han devrinde bedestene ahşap bir mescid de ilâve edilmiştir.
Galata’daki bedesten ötekilerden çok küçük olup, Perşembe pazarında idi.
Ankara bedesteni ise Ankara kalesinin yamacındaki hanlar semtinde, Kurşunlu han
yanında bulunur ve Mahmûd Paşa bedesteni adıyla anılırdı. 1464 târihinde yazılan
Enverînin Düsturnânâme-i Enverî adlı târihî eserinde; Ankara bedesteninin, Fâtih’in
sadrâzamı Mahmûd Paşa tarafından yaptırıldığı ve tacirlerin buradan alış-veriş yaptığı
bildirilmektedir ki, bu bedesten Celâli isyânlarında zarar görmüştür.
Ankara bedesteninin 18x49 m. ölçüsündeki orta salonunu kapatan on kubbe, dört
filayağı üzerine oturmaktadır. Bedestenin dört tarafından yanlarındaki çarşılara açılan
dört büyük kapısı vardır. Bedesten, sâhib olduğu yüksek kubbeleri ve kemerleri ile ilk
devir Osmanlı mîmarlık san’atının güzel örneklerinden biridir. Anadolu’nun ve
Rumeli’nin pek çok yerinde bedestenler bulunmaktadır.
1) Seyâhatname (Evliya Çelebi, İstanbul-1314); cild-1 sh. 617
2) Türk San’atı (C.B. Arseven; İstanbul-1928); sh. 115
3) Mecelle-i umûr-ı beledîyye; sh. 790
4) Eski Eserler Ansiklopedisi (N. Rüşdî, İstanbul-1938); sh. 34
5) Rehberi Seyâhin (Mamboury, İstanbul-1925); sh. 335
6) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 187
BEDREDDÎN MEHMED MARDİNÎ
On beşinci asır astronomi âlimi. İsmi Mehmed Mardînî, lakabı Bedreddîn’dir. Sıbt
Mardînî ismiyle meşhur oldu. Nisbetinden Mardinli olduğu anlaşılmaktadır. Doğum
târihi belli değildir. Hayâtı hakkında kaynaklarda fazla bilgiye rastlanmamıştır,
ömrünün sonuna doğru Mısır’a giderek Câmi-ul-Ezher’de muvakkit olarak (namaz
vakitlerini ayarlayan) vazife yaptı. Astronomi sahasında yazdığı eserlerle meşhur oldu.
1498 senesinde vefât etti. Nerede vefât ettiği bilinmemektedir.
Bedreddîn Mardînî yirmiden fazla eser yazmıştır. Bunlardan bâzıları şunlardır; 1-
Dekâik-ul-Hakâik fî Hisâb-id-Derci ved-dekâik: Bir mukaddime, on bölüm,
hatimeden meydana gelen eser, Şehâbeddîn Ahmed bin Receb’in Keşf-ül-Hakâik fî
Hisâb-id-Dderci ved-dekâik adlı eserinin muhtasarıdır (kısaltmasıdır). 2- Ed-Dürer-
ül-Menşûr fil-Amel bir-Rub-id-Düstûr: Bir mukaddime ve altmış bölümden
meydana gelmiştir. 3- El-Fethiyye, fil-Amel-il-Ceybiyye, 4- El-Havl-il-Muhtasarât
fil-Ameli bi Rub-il-mukantarât, 5- İzhâr-us-Sırr-il-Mûdî’ fil-Ameli bir-Rub’i, 6-
Keş-ül-Gavâmiz fil-Ferâiz, 7- Kifâyet-ül-Kunû’ fii-Amel bir- Rub- iş-Şimâl-il-
Maktu: İzhâr-us-sirr-il-Mûdî’ adlı eserin kısaltılmış şeklidir. 8- Kurret-ün-Nâzır fî
Marifeti Vaz’i Hutûtı Fadl-id-Dâir, 9- Kurret-ül-Ayn fî Beyân-il-Mezhebîn: Ferâiz
ilmine dâir olan bu eserini, 1495 senesinde yazmıştır. 10- El-Lem’u fil-Hisâb şerhi:
Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Mehmed Makdisî’nin el-Lem’u fil-Hisâb adlı eserinin şerhidir.
11- Lam’at-üş-Şemsiyye alet-tuhfet-il-Kudsiyye: Ferâiz ilmine dâir bir ta’liktir.
12- El-Leme’ât-ül-Mardîniyye fî şerh-il-Yâsemeniyye, 13- Lukât-ül-cevâhir fî
Tahdîd-il-Hutût veddevâir, 14- Mekâsid-üt-Tullâb fî marifet-il-mesâil bilhisâb,
15- Nazm-ül-Cevher-il-Galî fil-Amel bir-Rub’iş-Şimâlî, 16- Hisâb-ül-Cebr vel-
Mukâbele, 17- Risâlet-ül-Ceyb: Bu eser 1582 senesinde Ahmed bin Abdulhak
Sinbatî tarafından şerh edilmiştir. 18- Risale fî Resm-il-Münharifât, 19- Tashîh-ul-
Mesâha fî Taraf-il-Ceyb min er-Rub’ı, 20- Tedrib-ül-Âmil bir-Rub-il-Kâmil, 21-
Et-Tırâz-ül-Mezheb fil-Amel bir-Rub-il-Müceyyib, 22- Tuhfet-ül-Ahbâb fî ilm-il-
Hisâb, 23- Et-Turuk-us-Seniyye fil-Amel bin-Nisbet-is-Sittîniyye.
Bedreddîn Mardînî’nin yazmış olduğu eserlerden Kifâyet-ül-Kunû’, Tashîh-ul-
Measâha ve Rub’u Müceyyib risaleleri bir arada olarak 1853 senesinde basılmıştır.
1) Osmanlı Müellifleri; cild-3, sh. 255
2) Osmanlı İmparatorluğu’nda Fen İlimleri ve Yetişen Bilginler; sh. 267
3) Keşf-üz-zünûn; cild-1, sh. 628
4) Rub’u Tahtası (Faün Gökmen); sh. 5
BEDREDDÎN SİMAVNALI (Bkz. Kâdı Bedreddîn)
BEHÂÎ EFENDİ
Otuz ikinci Osmanlı şeyhülislâmı. Asıl adı Mehmed’dir. Şeyhülislâm Hoca Sa’deddîn
Efendi’nin torunu ve Rumeli kazaskeri Abdülazîz Efendi’nin oğludur. Nesebi, Yavuz
Sultan Selîm Han döneminin tanınmış şahsiyetlerinden Hasan Can’a ulaşmaktadır.
Azîzzâde veya Behâî Efendi diye meşhur olmuştur. 1595 senesinde İstanbul’da doğdu.
Çocukluğundan îtibâren ilim öğrenmeye başlayan Behâî Efendi, zamanının âlimlerinden
aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Şeyhülislâm Abdürrahîm Efendi’den ilim öğrendi. Kısa
müddet içinde şöhreti her tarafa yayıldı. Yüksek fazîleti ve şöhreti, Rumeli kazaskeri
Molla Muhammed bin Abdülganî Efendi’ye ulaştığı zaman, insanların mübalağa ettiğini
zannetti. Behâî Efendi ile karşılaşıp, ilmî sohbette bulunmak istedi. Görüşüp sohbette
bulunduktan sonra, anlatılanların da üzerinde yüksek dereceye sâhib olduğunu gördü
ve üstünlüğünü kabul etti.
1617 senesinde babası ile beraber Mekke-i mükerremeye gidip hac farizasını yerine
getirdi. Dönüşünde amcası şeyhülislâm Es’ad Efendi’den de ilim öğrenip, yanında
mülâzım yâni stajyer olarak görev yaptı. Amcası ile birlikte Türkçe şiirler yazmaya
başladı. Yazdığı şiirini, şeyhülislâm Yahyâ Efendi’ye takdîm ederek, bir mahlas (şâirin
şiirde kullandığı isim) istedi. Yahyâ Efendi, Arif-i billah Şeyh Behâeddîn Nakşîbend’in
soyundan olduğu için “Behâî” mahlasını uygun gördü.
Behâî Efendi, İstanbul’da bâzı medreselerde müderrislik yaptıktan sonra, Şehzâde
Medresesi müderrisliğine tâyin edildi. Bu vazifesi esnasında yazdığı bir kasîdeyi sultan
dördüncü Murâd Han’a takdîm etti. Sultân’in iltifatına kavuşup 1630 yılında Selanik
kâdılığına tâyin edildi. Sonra bu vazîfeden alındı ve 1633 senesinde Haleb kâdılığına
getirildi. Çıkarılan bâzı asılsız iddialar üzerine görevden alınarak 1634’de Kıbrıs’ta
mecburî ikâmete tâbi tutuldu. Bir sene sonra İstanbul’a dönen Behâî Efendi; 1638’de
Şam, 1644’de Edirne, 1645’de İstanbul kâdılıklarına tâyin edildi. 1646’da Anadolu
kâdıaskerliğine getirildikten bir ay sonra Rumeli kâdıaskerliğine yükseltildi.
Behâî Efendi, 1649’da Abdürrahîm Efendi’nin yerine şeyhülislâmlık makamına getirildi.
Bir sene dokuz ay on beş gün bu yüksek makamda kaldıktan sonra, tütünün haram
olmadığına dâir fetva vermesi üzerine 1651’de bu vazîfeden alındı ise de 1653
senesinde tekrar şeyhülislâmlığa getirildi. Bu vazifesi esnasında, boğmaca hastalığına
yakalanarak 1654 senesinde İstanbul’da vefât etti. Cenazesi Fâtih Câmii’ne bitişik
konağının yakınında bir yere gömüldü. İkinci şeyhülislâmlık müddeti bir sene dört ay
on yedi gündür. Toplam şeyhülislâmlık müddeti ise, üç sene iki ay iki gündür.
Behâî Efendi aynı zamanda devrinin önemli şairlerindendir. Onun tâkib ettiği ve
seviyesine ulaşmaya çalıştığı çağının dîvân şiirinde tanınmış şâirlerden şeyhülislâm
Yahyâ ile Bâkî’nin te’sirinde kalmıştır. Dîvân şiiri geleneği içinde çok az şiir yazan Behâî
Efendi, küçük bir Dîvân bırakmıştır. Behâî Efendi şairlik şöhretini gazelleri ile
kazanmıştır. Kırkdan fazla olan gazellerinde konu ve tema olarak yer yer Allahü
teâlânın aşkı ve sevgisi, O’ndan ayrılığın acılığı, O’na duyulan yakıcı özlemi de
işlemiştir. Böyle olmasına rağmen münâcât ve na’t gibi şiirlere yer vermemiştir. Gerek
duygu, hayal dolgunluğu ve etkinliği, gerekse ifâde düzgünlüğü ve söyleyiş güzelliği
açısından, dîvân şiiri geleneğinde bu tarzın en güzel örnekleri arasında yer alır.
Özellikle bunların;
Dağıttın hâb-ı nâz-i yâri ey fer-yâd n’eylersin
Edüp fitneyle dünyâyı harâb-âdâd n’eylersin
Dünyâyı, harâb etti o mestâne bakışlar
Ol çeşm süzüşler o gazalâne bakışlar.
Geh bana geh ol hançer-i bürrâna bakarsın,
Maksûdun eğer cân ise câna ne bakarsın,
gibi matla yâni başlangıç beytli olanları, baştan sona kadar aynı akışı, güzelliği ve
olgunluğu devam ettiren, dîvân şiirinde benzeri az bulunan şiirlerdir. Zâten onda
muzdarib ve hicranlı söyleyişler yanında şûh bir zevk hissedilir.
Behâî Efendi’nin dili, Farsçanın etkisindedir. Kelime hazînesindeki Arabca ve Farsça
oranında ise, devrinin genel görünümünün dışında fazla bir şey yoktur. Behâî Efendi,
özellikle kendi devrinin şâirleri arasında oldukça takdir ve rağbet görmüş bir şâirdir.
Zamanının; Nailî, Neşâtî, Nâbî, Nahîfî, Nazîm gibi değerli şâirleri onun hakkında
kasîdeler söyledikleri gibi, şairliğini övmüşler ve şiirlerine nazîreler yazmışlardır.
Şeyhülislâm Behâî Efendi’nin şeyhülislâmlığı sırasında verdiği fetvaların toplandığı
basılmamış olan bir eseri ile şiirlerinin toplandığı bir Dîvânı ve ayrıca Arabça ve Farsça
bâzı eserlere yazdığı tâlîkâtı vardır.
Behâî Efendi, yüksek ilim, keskin zekâ ve kuvvetli hafızaya sâhib idi. Olayları çabuk
kavrardı. Halîm, selîm, zerâfet sahibi bir zât idi. Kâdılığı ve şeyhülislâmlığı esnasında,
adaletle hükmetmiş, doğruluktan ayrılmamış, hak ve hakîkati söylemekten
çekinmemişdi. Tütün içmenin mübâh olduğuna dâir; “Bir şey, özellikle zevki okşayan
şeyler, haramlığına kesin ve açık delîl olmadıkça mubahtır. Çünkü, mübahlık eşyânın
aslında var olan bir vasıftır” şeklinde verdiği fetvasından dolayı, zamanındaki bâzı
kimseler ona cephe almışlardı. Kâtib Çelebi onun hakkında; “Merhum, yumuşak
tabiatlı, zekî ve doğru düşünen bir kimse idi. Abdürrahîm Efendi, merhumdan sonra
onun gibi şeyhülislâm gelmedi” diyerek üstünlüğünden bahsetmiştir.
Dîvan’ından:
Ey rahmeti çok olan Hüdâ-yı müteâl,
Mücrimlere ettiğinde îsâl-inevâl
Dil suhtegân-ı dûzâh-ı hicranın,
Bir Cennete irgür ki adı visâl
(Açıklaması: Ey rahmeti ve bağışlaması bol olan yüce Rabbim! Günahkârlara bağışta
bulunduğunda, senin rızândan uzak olmuş, Cehennem’den yana gönlü yanıkları, adı
“kavuşma” olan bir Cennet’e ulaştır.)
1) İslâm Alimleri Ansiklopedisi; cild-16, sh. 40
2) Hulâsat-ül-eser; cild-4, sh. 2
3) Cihânnümâ; sh. 21
4) Devhat-ül-meşâyıh; sh. 57
5) Mîzân-ül-hak; sh. 43
6) Sicilli Osmânî; cild-2, sh. 28
7) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-2, sh. 1415
8) İslâm Meşhurları Ansiklopedisi; cild-1, sh. 464
9) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı) cild-3, kısım-2, sh. 468
10) Türk Klasikleri; cild-5, sh. 168
11) Şeyhülislâm Behâî Hayâtı ve Eserleri (S.N.Ergun, İstanbul-1933)
12) Şeyhülislâm Behâî Efendi’nin Dîvân’ından Seçmeler. (H. Tolasa, İstanbul-1979)
13) İlmiye Sâlnâmesi
BELGRAD
Avrupa’nın bir çok yerlerini Viyana ve Budapeşte üzerinden İstanbul’a ve Önasya’ya
bağlayan ana yollar üzerinde bulunan şehir. Macaristan ovasına giden yollara hâkim bir
yerde kurulan şehir, Sava nehrinin Tuna’ya karıştığı yerde ve tahkim edilebilecek
stratejik bir noktada bulunmaktadır. Târih boyunca pek çok savaşın yapıldığı bu yere
Türkler, Balkanlara yerleştikten sonra Dârülcihâd adını vermişlerdir. Avrupa’nın kilidi
sayılan bu şehre, Osmanlılar tarafından üç sefer düzenlenmiştir.
İlk Belgrad seferi, sultan İkinci Murâd devrinde 1441 senesinde yapıldı ve Evrenosoğlu
Ali Bey altı ay Belgrad’ı muhasara etti. O devirde top tekniği tam gelişmediği için,
toplar kale surlarında büyük gedikler açmıyordu. Kuşatma kuvvetlerinin sayısı da son
derece müstahkem olan kaleyi düşürmeye yeterli değildi. Salgın hastalığın artması ve
zayiatın fazlalığı yüzünden kuşatma kaldırılmıştı.
Belgrad İkinci defa, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından kuşatıldı. Fâtih Sultan
Mehmed, Macarlardan Belgrad’ı almak ve şehrin güney varoşlarından başlayan
Sırbistan prensliğini Osmanlı topraklarına katmak gayesi ile 1456 senesinde üçüncü
Sırbistan seferine çıktı. Fâtih bu sefere 150.000 kişi, 300 top ve Tuna’dan 200 parçalık
ince bir filo ile hareket etti. Durum Avrupa’da hemen öğrenildi. Fâtih’in nereye sefere
çıktığı bilinmemekle beraber, bu kadar büyük bir kuvvetin Balkanlarda ancak
Macaristan’ın üzerine yürüyebileceğini kestiren Avrupa devletlerinden Almanya ve
İtalya, Belgrad’a altmış bin gönüllü asker gönderdi. Gönüllüler papa üçüncü Calixtus’un
teşvîki ile toplandı. Ayrıca Macar millî kahramanı, Hunyadi Yanoş da büyük Macar
kuvveti ile Belgrad’a geldi. Osmanlı ordusu bu muhasara sırasında üç büyük hücum
yaptı, özellikle 22 Temmuz gününe tesadüf eden son hücumda, ilk önce varoşlara,
daha sonra şehrin içine kadar girmeye muvaffak olundu. Fakat kale içindeki tedbirsiz
hareketler sonunda, Osmanlı askeri geri çekilmek zorunda kaldı. Bu sırada Azabların
bozulmaya yüz tuttuğunu gören Sultan, ümerâ ve ulemânın engellemelerine rağmen
en ön saflara atılarak kahramanca savaşıp, ordugâha kadar saldıran düşman
kuvvetlerini geri püskürttü. Fakat Fâtih’in dizinden yaralanması ve askerin yorgunluğu,
Belgrad muhasarasının kaldırılıp, ordunun geri çekilmesine sebeb oldu.
Muhasarada Rumeli beylerbeyi Dâmâd Dayı Karaca Paşa ve Yeniçeri Ağası Hasan Ağa
şehîd düşmüştü. Karşı taraftan ise, Hunyadi Yanoş ile Papa’nın temsilcisi Giovanni
Capistrano çok ağır yaralandılar ve bu yaralarının te’siriyle biri 11 Ağustos’da, diğeri 23
Ekim’de öldü. Bu İki kişinin hıristiyanlığa son hizmetleri; Avrupa’nın kilidi olan bu
şehrin Osmanlılar tarafından fethini 65 sene geciktirmesi dir. Ancak Osmanlılar,
Belgrad’ı feth etmek için fırsat kollamaya başladılar.
Kânûnî Sultan Süleymân Han tahta geçtikten sonra, bütün yabancı devletler elçiler
göndererek kendisini tebrik ettiler. Macaristan bunu yapmadığı gibi, ödediği senelik
vergiyi de göndermedi. Kânûnî’nin gönderdiği elçiye kötü davranan Macaristan kralı
ikinci Layoş, vergi ödemeği reddettiği gibi, Behrâm Çavuş’u da öldürttü. Bunun üzerine
Sultan ilk seferine çıktı. Hedef Belgrad kalesi idi. Macar kralı ordusuna çok güvendiği
için vergi ödemeyi reddetmişti. Diğer taraftan vergi gönderirse Osmanlı Pâdişâhı’nı
tanımış olacaktı. Bu târihlerde Belgrad, Macaristan krallığının Türk topraklarına doğru
uzanmış bir kalesi durumunda idi. Osmanlı sınırlarının şehre uzaklığı ise yirmi
kilometre kadardı. Şehrin güneydoğusunda Rumeli beylerbeyine bağlı bir sancak olan
Sırbistan krallığının eski merkezi Semendire bulunuyordu.
Sefer hazırlıklarını büyük bir hızla tamamlayan Kânûnî Sultan Süleymân, ordunun
başında 18 Mayıs 1521 günü İstanbul’dan ayrıldı ve iki günde Edirne’ye vardı. Sefer
hazırlıkları içinde bir donanmanın hazırlanması da vardı. Bu donanma Tuna nehri
yoluyla Belgrad önlerine gelerek, kara ordusuna yardımcı olacak, Belgrad kalesi
alındıktan sonra, Viyana ve Budapeşte yolu Osmanlı ordularına açılacaktı. Ordu-yu
hümâyûn, 16 Haziran’da Sofya’ya vardı. Üçüncü vezir Dâmâd Ferhad Paşa
kuvvetleriyle orduya katıldı. Yanında üç yüz deve yükü barut ve kurşun getirmişti.
Ordu-yu hümâyûnun Sofya’da kaldığı zaman zarfında, ordunun ihtiyâçlarını karşılamak
için bir ferman çıkarıldı. Ordunun yiyecek maddelerinin çevre köy ve kasabalardan
karşılanacağı, bedellerinin devlet hazînesinden ödeneceği bildirildi. 22 Haziran’da
Sofya’dan hareket eden ordu, tam bir disiplin altında ilerliyordu, özel mülkiyete verilen
zarar derhâl karşılanıyor, alınan her şeyin parası ânında ödeniyordu.
Osmanlı ordusu 27 Haziran günü Niş’e vardı. Bu sırada Semendire sancakbeyi
Sultanzade Gâzi Hüsrev Bey, Belgrad şehrine giden bütün yolları tutmuştu. Hüsrev
Bey’in akıncı ve sipahilerini takviye için 1000 yeniçeri gönderildi. Rumeli beylerbeyi
Ahmed Paşa, Türklerin Böğürdelen dedikleri Sabcz önlerine geldi. Mihaloğlu Mehmed
Bey, Erdel ve Sultanzâde Bali Bey de Hırvatistan’a akınlar düzenlediler. Bu akınlar;
Macar kuvvetlerinin Belgrad’a yardımlarını engellemek ve düşmanı çeşitli cephelerde
oyalamak için yapılmıştı. Ordu-yu hümâyûna, Mor sancakbeyi Turhanoğlu Hasan Bey
öncülük ediyordu. Sadrâzam Pîrî Mehmed Paşa ise, Sultân’ın kumanda ettiği asıl
ordudan bir kaç gün önde gidiyordu. Pîrî Mehmed Paşa, Gâzi Hüsrev Bey’i Belgrad
ablukasını sıkıştırmak ve Zemlin’t almakta vazîfelendirdi. Zemlin, Belgrad’ın Tuna’nın
öbür yakasında bulunan banliyösü idi. 7 Temmuz’da Kânûnî Sultan Süleymân’ın
komuta ettiği Türk ordusu, Böğürdelen kalesini fethetti. Bu kale, Kânûnî’nin ilk
fethettiği kaledir. 9 Temmuz’da Sava nehri üzerinden geçişi te’min için büyük bir köprü
inşâsına başlandı ve inşâata bizzat Sultan nezâret etti. 12 Temmuz günü Gâzi Hüsrev
Bey, Zemlin kalesini fethetti. Böylece Belgrad’ın kuzeyde Macaristan ile alâkası
kesilmiş oldu. 9 gün içinde Sava köprüsünün inşâası tamamlandı ve 18 Temmuz’da
ordunun esas kısmı öteki yakaya geçmeye başladı. 26 Temmuz’da Kânûnî Sultan
Süleymân da karşıya geçti. Pîrî Mehmed Paşa daha önceden hisarı dövecek topları
gereken yerlere yerleştirmişti. Kalenin çevresinde savunma amacıyla yapılmış çok
derin hendekler vardı. Kânûnî Sultan Süleymân Belgrad önlerine gelince, yapılan
hazırlıklara ek olarak, ordunun önemli kollarından olan Anadolu, Rumeli askerlerini ve
akıncıları kalenin üç yanına gönderdi. Kendi de merkezde Kapıkulu askerleriyle birlikte
bulundu. Hazırlıklar tamamlanınca toplar bütün güçleriyle kaleyi dövmeye başladı. 8
Ağustos günü Belgrad şehri teslim oldu ise de kale müdâfaaya devam etti. Kaleyi
Çepeçevre kuşatmak için Sava nehri üzerinde ikinci bir köprü inşâsına başlandı ve
Karaca Paşa’nın nezâret ve kumandasında kısa zamanda tamamlandı. Muhasaranın
bütün gücüyle devam ettiği günlerde, lağımcıların kalenin en büyük kulelerinden birini
ortadan kaldırmaları üzerine, artık dayanmanın bir işe yaramıyacağını gören kale
muhafızları, kaleyi teslim etmek mecburiyetinde kaldılar (29 Ağustos 1521).
Fethin ertesi günü Kânûnî Sultan Süleymân, büyük bir merasimle şehre girdi. O gün
Cuma olduğu için büyük kilise câmiye çevrilerek namaz kılındı ve Sultan adına hutbe
okundu. 19 gün Belgrad’da kalan Sultan, kaleyi iki yüz topla tahkim ettikten ve
Macarlar tarafından alınmaz hâle getirdikten sonra, 18 Eylül günü İstanbul’a dönmek
üzere şehirden ayrıldı. Belgrad muhafızlığına Sultanzâde Gâzi Bali Bey tâyin edildi ve
kaleye muhafız olarak da 3.000 Yeniçeri verildi.
Tuna ile Sava’nın birleşme noktası olan Belgrad’ın Osmanlıların eline geçmesi ile,
Macar ovası Türklere açılmış oluyordu. Belgrad’ın düşmesi ile etrafındaki bütün kale,
palanka ve kasabalar teslim olup, Osmanlı Devleti’ne katıldılar. Belgrad’ın fethi,
Avrupa’da büyük yankılar yaptı. Çünkü burası hırîstiyanlık âleminde ele geçirilemez
kalelerden biri kabul ediliyordu. Hıristiyanlığı koruyan set olarak kabul edilen Belgrad’ın
düşüşü, Avrupa ülkelerini gelecek konusunda kaygı ve endişelere sevk etti. Birinci
Ferdinand’ın elçisi Busberg, bu fetihten otuz sene sonra şunları yazmıştır: “Belgrad’ın
alınışı, Macaristan’ın daha sonra içine düştüğü acı durumun başlangıcı olmuştur.”
Gerçekten de bir kaç sene sonra Kânûnî yeniden Macaristan üzerine yürüdü.
Hıristiyanlar bir defa daha yenildiler ve Macaristan ortadan kalktı. Budin eyâletinin
kurulmasından sonra, Belgrad bir sancak olarak oraya bağlandı. Vidin’den Budin’e
kadar Tuna ve Sava nehirlerindeki gemileri kumanda eden Tuna kapdanı da Belgrad’da
otururdu. Belgrad, Osmanlı Devleti’nin en kuvvetli zamanlarında Avrupa’ya düzenlenen
seferler için büyük bir üs vazîfesi gördü. Böylelikle çok büyüdü ve gelişti. Kânûnî
devrinde Orta Avrupa’ya seferler düzenleyen ordu, son hazırlıklarını Belgrad şehrinde
yapardı. Kânûnî Sultan Süleymân, Zigetvar’ın fethi sırasında vefât edince, cenazesi
Belgrad’a getirilerek Hünkâr tepesi denilen yerde namazı kılındı ve devlet erkânı
İstanbul’da sultan İkinci Selîm’e bîat etti. Daha sonra Avusturya ve Macaristan’a sefer
yapan Osmanlı sultan ve vezîriâzamları Belgrad’a uğrayarak kaldılar. Merzifonlu Kara
Mustafa Paşa, 1683 senesinde Viyana’yı kuşattığı sırada sultan dördüncü Mehmed
şehzâdeleri ile birlikte Belgrad’a gelerek, buradan sadrâzam Merzifonlu’ya Livâ-yı şerîf
gönderdi. Osmanlı ordusunun Viyana önlerinde mağlûb olması üzerine, Kara Mustafa
Paşa Belgrad’da îdâm edildi. Bu târihten sonra Osmanlıların Belgrad’daki ihtişamlı
günleri sona erdi.
Viyana bozgunundan sonra, Avusturya ordusu Zemlin ovasını geçerek, Belgrad önüne
geldi. Bunun üzerine serasker Yeğen Osman Paşa, Belgrad muhafızlığına İbrâhim
Paşa’yı, serdarlığa da Öküzöldüren Ahmed Paşa’yı tâyin ederek Niş’e çekildi.
Belgrad’daki müslümanlar şehirden ayrıldılar. Kalanlar, şehrin varoşlarında
Avusturyalılar tarafından öldürüldü. Kale, yirmi dokuz gün süren kuşatma sonunda
Ahmed Paşa’nın yaralanması üzerine düştü, şehre giren Avusturyalılar iç kaleye sığıan
askerleri kılıçtan geçirdikten sonra, Ahmed Paşa’yı esir aldılar (8 Ağustos 1688).
Avusturya orduları Belgrad’ı aldıktan sonra, Sırbistan içlerine kadar ilerlediler.
Sadrâzam Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa düşmanı durdurdu ve Belgrad’a kadar geri
püskürttü. Mustafa Paşa, 1 Ekim 1690’da Belgrad’ı kuşattı. Kuşatmanın sekizinci günü
Halil Paşa kolundan atılan bir humbaranın, Sava tarafında bulunan ve kalenin
yanındaki cephanelikte yangın çıkarması üzerine iç kalenin cephaneliği de havaya uçtu.
Bunu fırsat bilen Mustafa Paşa şiddetli bir hücumla şehri ele geçirdi. Fâzıl Mustafa Paşa
burada bir ay kalarak şehri tamir ettirdi.
Avusturya kumandanı Duc de Cray, 30 Temmuz 1693 günü ordusuyla tekrar Belgrad
önlerine geldi. Çingene adasına köprü kurarak asker geçirdi ve Kaya Burnu’na kadar
hendekler ve tabyalar kazdırdı. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra şehri topa tuttu.
Açılan gediklerden, kale müdâfîlennin şiddetle karşı koyması yüzünden kaleye
giremedi. Bu sırada Tuna kapdanı Ali Paşa, Avusturya donanmasının müdâhalesine
engel oldu. Sadrâzam Bozoklu Mustafa Paşa şehrin yardımına gelirken, Duc de Cray 8
Eylül’de büyük bir taarruza geçti. Kırım hanı Saadet Giray’ın, Havele tepesine gelmesi
ve Sadrâzam’ın ordu ile yaklaşması üzerine 12 Eylül günü Avusturya ordusu kuşatmayı
kaldırdı. Köprüleri yıkarak, ağırlıkları nehre atıp Belgrad önünden çekildiler. Bütün bu
muhârebeler sırasında Belgrad büyük tahribe uğradı. Zahire anbarlarında çıkan
yangınla daha da harâb oldu. Dîvân-ı hümâyûnda alınan kararla 1699 senesinde bu
sancaktan alınan vergiler kaldırıldı.
Sultan üçüncü Ahmed devrinde Osmanlı ordusunun Varadin önlerinde Avusturya
ordusuna mağlûb olması üzerine Prens Eugene kuvvetli bir ordu ile Belgrad önlerine
geldi. Avusturya ordusu, Belgrad’ın doğusundaki Vişnica köyü civarında Tuna üzerine
yaptıkları köprüden karşıya geçti. Yemeklik Çeşmesi’nde, Tuna ve Sava’ya doğru
Belgrad’ı dışarıdan kuşatan ve orduyu içine alan müstahkem bir kale yaptılar. Belgrad
istihkamlarının kuvvetli olması ve muhafızların sık sık çıkış hareketinde
bulunmalarından dolayı düşman şehre yaklaşmadı. Düşman kuvvetleri Sava’nın öbür
yakasında büyük tabyalar yaparak şehri topa tuttu. 30 Temmuz günü kale
burçlarından sadrâzam Halil Paşa’nın ordusu göründü. Satır Ali Paşa ile Tuna kapdanı
İbrâhim Paşanın gemiler ile Sava’nın diğer yakasındaki tabyalara yaptıkları hücumlar
neticesiz kaldı. İbrâhim Paşa’nın şehîd olması üzerine, kale müdafileri huruç
hareketinden vazgeçerek müdâfaada kaldılar Halil Paşa 150.000 kişilik ordusu ile
Hisarcık, Kırım hanı Saadet Giray da Sava sahillerine geldiler. Halil Paşa, Avusturya
istihkamları karşısında metris kazdırıp orduyu emniyete aldı. Osmanlı ordusu derhâl
hücuma geçmedi. Görüşmeler on beş gün kadar sürdü. Taarruza uğramaktan çekinen
Prens Eugene, 16 Ağustos 1717 günü güneş doğmadan Osmanlı ordusuna karşı âni bir
hücuma geçti. Güneşin doğması ile ortalığı kaplayan sis, Osmanlı ordusunun durumunu
zorlaştırdı. Kırım askeri de yardıma gelemedi. Mağlûb olan Halil Paşa, ağırlıklarını
bırakarak Niş’e çekildi. Bu yenilgiden iki gün sonra, Belgrad kalesi üç günde tahliye
olmak şartı ile teslim oldu. Müslüman halk şehirden hicret etti.
Prens Eugene 22 Ağustos’da şehre girdi. Bu muhârebeden sonra yapılan Pasarofça
andlaşması ile Belgrad Avusturyalılara bırakıldı.
Avusturya idaresinde yaklaşık yirmi sene kafan Belgrad, sultan birinci Mahmûd
devrinde Osmanlı-Rus ve Avusturya ile yapılan muhârebelerde Abdîpaşazâde Ali,
Yeğen Mehmed ve İvaz Mehmed paşalar tarafından kuşatıldı. Şehri kurtarmak isteyen
Avusturyalılar arka arkaya mağlûb edildi. 22 Temmuz günü, Ali Paşa büyük bir
gayretle Avusturyalıları hezimete uğrattı. Düşman bütün ağırlıklarını bırakarak
Vişnica’ya kaçtı. Avusturya donanması, Türk topçu ateşi karşısında çekilmek ve bâzı
gemilerini terketmek mecburiyetinde kaldı. 26 Temmuz günü harekete geçen İvaz
Mehmed Paşa Belgrad’ı kuşattı. Bosna vâlisi Ali Paşa’nın da katılması ile kuvvetlenen
Osmanlı ordusu karşısında, kale komutanı Wollis kaleyi müdâfaa edemiyeceğini anladı.
Muhârebe devam ederken Fransa’nın aracılığı ile Osmanlılarla Avusturyalılar arasında
sulh görüşmeleri başladı. Avusturyalılar kendilerinin yaptırdıkları istihkâmların yıkılması
şartı ile şehri teslim etmeyi kabul ettiler. 1 Eylül 1739’da sulh andlaşması imzalandı.
Andlaşmadan yedi gün sonra Ali Paşa Belgrad’a girdi. 18 Eylül günü İvaz Mehmed Paşa
ile general Neipperg arasında yirmi yedi senelik bir andlaşa imzalandı. Yirmi üç
maddelik bu andlaşma ile Tuna ve Sava nehirleri iki devlet arasında hudud sayıldı.
Bu andlaşma ile Osmanlılara geçen Belgrad, sultan birinci Abdülhamîd devrinde
başlayan Osmanlı-Rus ve Osmanlı-Avusturya savaşları sırasında, Avusturyalılar
tarafından tekrar ele geçirildi (1789). Savaşın sonunda yapılan Ziştovi andlaşması ile
Belgrad Osmanlılara geri verildi (1791). Belgrad bu târihten sonra bir sınır kalesi hâline
getirildi. Kale, Yamak denilen sınır muhafızı yeniçerilerle dolduruldu. Bunların
müslümanlara ve hıristiyanlara kötü muamele etmeleri, 1804’de başlayan Sırp
isyânının sebeblerinden biri oldu. Sultan üçüncü Selîm zamanında yamakların tekrar
ayaklanmaları ve Vidin âyânının, Kara Ömer kumandasında bir orduyu kovmaları,
nizâm-ı cedîd varidatını toplayan Şenikli Mustafa Paşa’yı öldürmeleri durumu vahim bir
hâle getirdi. Bu sırada nizâm-ı cedîd yeni kurulduğundan bölgeye asker gönderilmedi
ve âsîlerin bir kısmı affedildi. Yamaklar arasında sivrilen dayıların, tımar ve zeametle
idare edilen köylerin ve çiftliklerin gelirlerine el koymaları üzerine, bu durumdan bıkan
halk, Kara Yogi adında bir Sırplının idaresinde ayaklandı. Kara Yogi’nin esas gayesi,
Sırp istiklâlini sağlamak idi. Kara Yogi’nin Belgrad’ı kuşatması üzerine, İstanbul
hükümetinin bir ordu göndererek âsî dayıları îdâm ettirmesine rağmen, Sırp kuvvetleri
dağılmadı. Bir ara Osmanlı ordusunu pusuya düşüren ve Ruslardan aldığı yardım ile
Belgrad’da bulunan müslümanları öldüren Kara Yogi, Sirbistan’ın istiklâlinin
tanınmadığı müddetçe mücâdeleyi bırakmıyacağını îlân etti. 1812’de yapılan Bükreş
andlaşması ile Osmanlı Devleti, Sırbistan’ın muhtariyetini tanımak mecburiyetinde
kaldı. Bir sene sonra Osmanlı Devleti, Rus-Fransız harbinden faydalanarak Kara Yogi
üzerine bir ordu gönderdi. Kara Yogi, Belgrad’ı Osmanlılara bırakarak Macaristan’a
kaçtı.
Daha sonraları muhtariyetle yönetilen Sırbistan; Akkerman (1826) ve Edirne (1829)
andlaşmaları ile imtiyazlarını arttırdı. 1830 fermanı ile de kalelerden başka yerlerde
müslümanların oturması yasaklandığından, bu hükme tâbi olmayan Belgrad’daki
müslümanlar da göç etmeye başladılar. 1839’da kurulan Sırp hükümeti, Belgrad’da
oturduğu için, şehir, Sırbistan’ın merkezi hâline geldi. Belgrad’da bulunan Osmanlı
kuvvetlerinin çekilmesi ve Sırbistan’ın tam bağımsızlığa kavuşması için Fransa ile
Rusya, Sırblara yardım ederken; İngiltere ve Avusturya Osmanlı tarafını tutuyordu.
1878 Berlin andlaşması ile sona eren Osmanlı-Rus harbine katılan Sırbistan, bu
andlaşma ile tam bir istiklâle kavuştu. Belgrad, yeni kurulan devletin merkezi oldu.
Belgrad, Osmanlılar zamanında; câmileri, medreseleri, imâretleri ve şühedâ
ziyâretgahları, müslüman ahâlisi ve binalarının inşâ tarzı ile bir Türk şehri hâline geldi.
Türk idaresinde bulunduğu 357 sene içinde sâdece bir üs olarak kalmamış, uzak
ülkelerle alışveriş yapan bir ticâret merkezi olmuştu. Evliyâ Çelebi’nın bildirdiğine göre;
on yedinci asırda Belgrad’da 217 câmi, 7 mescid, 8 medrese, 6 kervansaray, 21 han,
3700 dükkan, bir çok pazaryeri ve bedesten, 600 de sebilhâne vardı. Daha sonra
şehrin uğradığı istilâlar ve isyânlar, bu mîmârî eserlerin bir çoğunun yıkılmasına ve
harâb olmasına sebeb olmuştur.
BİR SALKIM ÜZÜM
Avrupa hıristiyanları, Papa’nın kışkırtması ile bir araya gelip Osmanlı topraklarına
saldırmaya teşebbüs edince, yeryüzünün sultânı Kânûnî Sultan Süleymân Han, ordusu
ile sefere çıktı. Târihlere şan veren ordu ağır ağır ilerliyor, hedefine bir an önce
ulaşmak için gayret sarf ediyordu. Havalar da iyice ısınmıştı. Bir Hıristiyan beldesinden
geçerken, yolun dar olması sebebiyle, askerlerden kimisi üzüm bağlarından yürümek
mecburiyetinde kaldı. Olgunlaşan üzümler susuzluktan dudağı çatlamış askerlere; “Al
beni, ye beni” dercesine duruyordu. Askerlerden biri dayanamayıp, sahibinin haberi
olmadan bir salkım üzüm kopardı. Yerine de bir keseye koyduğu parayı bağladı.
Üzümü de yedi. Çok geçmeden mola verildi. Ordunun arkasından, kan-ter içinde
Hıristiyan bir köylünün geldiği görüldü. Köylüyü komutana götürdüler. Çok heyecanlı
olan köylü, komutanın eline mi, ayağına mı kapanacağını bilemedi. Bir asker, kendi
bağından kopardığı üzümün yerine para bırakmıştı. Bağında başka bir zarar yoktu.
Böyle bir askere ve komutanına, elbette teşekkür etmeliydi. Ama komutan bu habere
hiç sevinmedi. Bir askerinin başkasının malını izinsiz almasını bir türlü kabul
edemiyordu. Tellâllar çağırtılıp, o asker bulundu. Bu arada Sultan da hâdiseyi
öğrenmişti. Hemen o askerin ordudan atılmasını emretti ve; “Kursağında haram lokma
bulunan bir askerin bulunduğu ordu ile zafer ve nusret müyesser olmaz” demekten
kendini alamadı, Hıristiyan köylü, üzümü alan askeri taltif ettirmek için geldiğini,
hâlbuki işin tersine döndüğünü arz edince, komutan; “Eğer o asker parayı bağlamamış
olsaydı, bu ordunun adı zâlimler ordusu olurdu. İşte o zaman, kellesi de giderdi. Parayı
asmaya bağlamakla kellesini kurtardı. Ama sahibinden izinsiz mal almakla da, seferden
men cezasına çarptırıldı” dedi ve kahraman ordu yoluna devam etti.
Orduya Belgrad yakınlarında bir yerde konaklama emri verildi. Askerler, çevredeki su
ve çeşmelerden istifâde edip, abdest tazelemeye, susuzluklarını gidermeye
çalışıyorlardı. Çeşmelerden birinin yakınlarında bir manastır vardı. Manastırın rahibi,
Osmanlı askerinin durumunu öğrenip, haçlı askerlerini haberdâr etmek için,
manastırdaki rahibelerden birkaçını süsleyip, ellerine verdiği testilerle çeşmeye
gönderdi. Rahibelerin geldiğini gören Osmanlı askerleri, hemen çeşme başından ayrılıp,
rahibelere sırtlarını döndüler. Rahibeler testilerini doldurup gidinceye kadar kimse
dönüp bakmadı. Rahibeler gelip durumu anlatınca; koparılan üzümlerin yerlerine para
bırakıldığını duyan Rahip, bu kadarını beklemiyordu. Bunlar ne biçim insanlardı. Malda-
mülkte gözleri yoktu, kadına-kıza iltifat etmiyorlar, memleketlerinden günlerce uzak
yerlere kadar geliyorlar, korkmadan ve endişe etmeden canlarını veriyorlardı. Hemen
kâğıt kalem istedi. Osmanlı askerlerinin karşısına çıkmak için hazırlanan haçlı orduları
komutanına şunları yazdı; “Ey haçlı kumandanları!.. Siz bu ordu ile nasıl başa
çıkabilirsiniz? Bu insanlar canlarını düşünmeden Allah yolunda komutanları emrinde
çekinmeden can veriyorlar. Biliyorlar ki, gidecekleri yer Cennet’tir. Kadına-kıza
ehemmiyet vermiyorlar, yanlarına gönderdiğim, rahibelere sırtını döndüler. Mala-mülke
de önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini terkederek cihâda çıkıyorlar. Herkese
karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Ey haçlı kumandanları!.. Siz, onlardaki bu
hasletleri ortadan kaldırmadan karşılarına çıkıp savaşmaya kalkışırsanız elinize binlerce
askerinizin canına mal olacak acı bir tecrübeden başka bir şey geçmez. Buna rağmen
haçlı kumandanları, kahraman Türk askerlerinin kılıçlarına yem olmak için âdeta
birbirleriyle yarış ettiler. Türk askerine yeni yeni zaferler kazandırdılar. Avrupalılar,
kendi kötü hasletlerini Osmanlılara aşıladıkları zaman, onları yenebileceklerini yıllar
sonra anladılar ve faaliyetlerini bu yönde yoğunlaştırdılar.
BELGRAD’DA İKİ ŞEHÎD!
Fâtih Sultan Mehmed, Avrupa’nın kapısı olan Belgrad’ı fethetmek için 13 Haziran 1456
günü kuşatmıştı. Belgrad kalesi yarımada vaziyetinde, Tuna ve Sava nehirlerinin
birleştikleri yerde olup, çok iyi bir şekilde tahkim edilmişti. Hıristiyanlar orta Avrupa’nın
kapısı ve kilit noktası olan Belgrad’ın müdâfaası için büyük hazırlıklar yapmışlardı.
Muhasara sâdece kara tarafından başlamıştı. Bu yeterli değildi, zîrâ kalenin nehir yolu
ile iritibâtı devam ediyordu. Macarların kendisine millî bir kahraman olarak baktıkları
Hunyad gelmeden önce kaleye girmek lâzımdı. Yapılacak şey, Macaristan tarafına
geçilerek Hunyad’ın yolunun kesilmesiydi. Fakat bâzı vezir ve beyler, Belgrad’ın uzun
müddet dayanacağına inanmadıkları için bu hareketi lüzumsuz buluyorlardı. Harp
usûllerine vâkıf olan ve bir çok tecrübesi olan Rumeli beylerbeyi Karaca Paşa aynı
fikirde değildi. Muhasaranın üçüncü gününde toplanan dîvânda fikirlerini söyledi. Bir
kısım kuvvetle Macaristan tarafına geçerek kaleye yardıma gelecek Hunyad’ın
karşılanmasını teklif ederek; “Pâdişâh’ım! Ben kulunuza destur ver. Tuna’nın öte
yakasına geçeyim. Hisar karşısında durarak, gelecek küffârın önüne çıkayım” dedi.
Rumeli akıncıları ve sancak beyleri bu fikre katılmadılar. Karaca Paşa, her ne kadar;
“Paşalar, beyler etmen tedbîr budur” dedi ise de sözünü dinletemedi. Muhasaranın
devamına karar alınan dîvândan çıkıldığında, Karaca Paşa adetâ ağlamaklı olmuştu.
Beraberinde bulunan yeniçeri ağası Hasan Ağa’ya; “Ağa, kişi dostunu böyle mi
destekler?” diye serzenişte bulundu. Hasan Ağa da dertli idi. Dîvânda kendisine söz
düşmemişti. Diğer taraftan sancak beylerinin; “Karaca, cenkten uzak kalmak için böyle
söyler” dedikleri kulağına gelmişti. Vaziyeti anlatınca Karaca Paşa kıpkırmızı oldu ve;
“Pâdişâhımız bilir. Biz Bizans’ın surları önünde cenk ederken bu beyler neredeydi?
Karaca ölümden korkmaz. Ben bu canı devletim ve pâdişâhım için tende saklarım” diye
bağırdı. Yeniçeri ağası onu teselli ederek; “Hiddetlenme Paşa kardeş! Ben sizi bilirim.
Git efendimize durumu tekrar arz eyle” deyince, Karaca Paşa; “Yok ağa yok. Olan
oldu” dedi.
Muhasara bütün şiddetiyle devam ediyordu. Vidin’de toplanan Osmanlı donanması
Segedin’den gelecek yardıma engel olmak için Belgrad önüne geldi ise de, Hunyad’ın
donanmasına mağlûb oldu. Şiddetli bir hücuma geçileceği sırada Hunyad kaleye
yardıma geldi. Bu durum savaşın şiddetini bir kat daha arttırmıştı. Pâdişâh o zaman
Karaca Paşa’ya hak verdi.
13 Haziran ile 20 Temmuz arasında devam eden muhârebeler çoh kanlı olmuştu.
Hunyad’ın kumandayı ele alması ile morali düzelen düşman, inatla bütün hücumlara
karşı koyuyordu. Sultan 20 Temmuz günü Karaca Paşa’yı huzuruna kabul ederek,
ertesi gün için umûmî bir taarruzun yapılacağını, kendisinin de ordunun başında
bulunacağını söyledikten sonra; “Karaca, senden her zamankinden fazla gayret
beklerim. Mâruzâtın sem’-i itibâra alınmadı diye neden gam çekersin?” diye sordu.
Karaca gözleri dolu olarak; “Pâdişâhım! Sen hemen emret, billah Allah yolunda şehîd
olmaktan gayri düşüncem yoktur. Canın ne kıymeti vardır devletlüm!” cevâbını verdi.
Ertesi gün, sabahın erken saatlerinde mehter cenk havası vururken, umûmî hücum
başladı. Karaca Paşa en öndeydi. Yanında yeniçeri ağası Hasan Ağa vardı. “Hey Gâziler
yürüyün!” naraları ile ileri atıldılar. Muhârebe bütün şiddeti ile devam ediyordu.
Türklerin zaferi ile neticelenmek üzere seyir takibe başladığı sırada, önce Karaca,
arkasından Hasan Ağa şehîd düştü. Osmanlı ordusundan beş bin kişi kaleye girmişti.
Başlarında Karaca Paşa ve Hasan Ağa’nın olmadığını fark eden Hunyad, karşı taarruza
geçti. Şehre girenleri çıkarttıktan sonra, bütün gücüyle ordugâha saldırdı. Bunun
üzerine Sultan, ordugâha giren düşmanı karşıladı ve; “Kullarım ne duruyorsunuz?”
narası ile ileri atıldı. Bu durumu gören yeniçeri, yeniden parlamış ve bir alev olmuştu.
Akşam olduğu zaman, düşman on binden fazla ölü bırakarak Belgrad’a geri çekildi.
Fâtih, Karaca Paşa ve Hasan Ağa’nın niçin huzuruna gelmediğini sorunca, paşalardan
biri; ikisinin de kaleye girerken arka arkaya şehîd düştükleri haberini getirdi. Karaca
Paşa son nefesini verirken; “Pâdişâhıma söyleyin! Allahü teâlânın emrine uyarak bu
canı devletim ve onun için veriyorum” demişti. Koca Fâtih, hiç bir zor karşısında
eğilmeyen başını elleri arasına alarak; “Vah Karaca paşam! Vah Hasan’ım!” diye göz
yaşı dökmüştü.
1) Tâc-üt-terârîh; cild-2, sh. 195 cild-3, sh. 272
2) Târih-i Peçevî, cild-1, sh. 53, 178
1) Şakayık-ı Nu’mâniyye zeyli (Ataî); sh. 218
4) Seyahatnâme: cild-7. sh. 688
5) Solak zâde Târihi; sh. 580
6) Târıh-i Cevdet, cild-6, sh. 294
7) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-3, sh. 666, cild-5, sh.1288, cild-14 sh.
275
8) Fâtih’in Askerî re Siyâsî. faaliyetleri; sh.117
9) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh. 310
10) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-2, sh. 72, cild-3, sh. 131, 466
11) Büyük Türkiye Târihi; cild-3, sh. 11, 331 cild-6, sh.114, cild-13, sh. 468
12) Târihi Nâimâ; cild-1, sh.81
13) Rehber Ansildopetlisı; cild-2, sh. 312
BERAT
Yazılı kâğıt ve mektûb. Osmanlı Devlet teşkilâtında bâzı vazife, hizmet ve
me’muriyetlere tâyin edilenlere; vazifelerini yerine getirme salâhiyetini bildirmek üzere
pâdişâhın tuğrası ile verilen me’zûniyet veya tâyin emirlerine berat denilmiştir. Bu
bakımdan Osmanlı Devleti’nde; beratlı (müsâdeli ve imtiyazlı), eli beratlı (salahiyetli)
ve beratlı tüccar (Osmanlı topraklarında ticâretle meşgul olmasına müsâde edilen
yabancı veya tebeadan tacirler) mânâsında kullanılmıştır. Pâdişâhın tuğrası bulunan bu
çeşit vesikalara berat-ı şerîf, nişan, nişân-ı şerîf ve hüküm denilmiştir.
Berat kelimesi; nişan, rütbe, me’mûriyet, maaş ve çeşitli imtiyazlar, salâhiyetler için
devlet tarafından yazılıp verilen resmî kâğıt, fermannâme mânâsına da kullanılmıştır.
Yine havale pusulası, poliçe, hüccet, beratlı imtiyaz emrine nail, patentalı, berat
gecesi, leylet-ül-berat şeklinde kullanılmıştır.
Osmanlı’da Berat, âdî bir emir veya tezkire gibi değildi. Dîvânî yazı ile yazılır, ayrıca
tuğra çekilirdi. Beratlar da fermanlar gibi; “Nişân-ı âlişân-ı sâmi mekân-ı sultanî ve
tuğra-yı gîtîsitân-ı hâkânî oldur ki...” şeklinde başlardı. Beratlarda verilen hizmetin adı,
yeri, geliri veya maaşı, beratın verildiği kimsenin ismi, niçin verildiği ve kendisinden ne
istenildiği, kumandanlık, seraskerlik veya diğer mühim bir vazîfe ise, berat alanın
salâhiyet derecesi açıkça belirtilirdi.
Osmanlı Devleti’nde tanzîmâttan önce hiçbir vazîfe ve me’muriyet, Dîvân-ı hümâyûn
kalemlerinden berat verilmedikçe mu’teber tutulmazdı. Tanzîmâttan evvel beratların
ve menşurların yazılması, önce sadrâzam tezkiresi ile reîsülküttâba emredilirdi.
Reîsülküttâblar ve bir zamanlar onların muavini olan beylikçiler beratların ikinci ve
üçüncü derecede olanlarını kalemdeki halîfe denilen me’murlardan birine yazdırırlar ve
gerektiğinde teshîh ederlerdi. Sadrâzama gönderip beğenildikten sonra, tuğra çekilen
bir kâğıt üzerine beyaza geçirirler yâni yeniden yazarlardı. Kendileri de arkasına işaret
koyduktan sonra sâhiblerine yollatırlardı. Fakat birinci derede olan beratlar ve siyâsî-
idârî talimatı bildiren menşurlar, beylikçi ve reîsülküttâb tarafından yazılıp sadrâzama
arzedildikten sonra tuğra çekilerek beyaza geçirilirdi. Tanzîmâttan sonra beratlar ve
menşurlar, beyiikçilik kalemindeki hattatlar tarafından yazılır ve evvelki gibi tasdîk
muamelesi görürdü.
Beratların muhtelif çeşitleri vardı ki bunlar; tımar, iltizâm beratı, muafiyet beratı,
mülakat beratı, malikâne beratı, imtiyaz beratı, beylerbeylik, nişancılık, defterdârlık,
vezirlik gibi me’muriyet beratları, imâmet, hitabet, feraset ve tababet izni verildiğini
belirten beratlar ile serdârlık beratları gibi. Rütbe ile nişan verildikten sonra bunların
verildiğine dâir yazılan kâğıtlara da berat denilirdi. Berat verilen kimseden, “Berat
resmi” denilen bir vergi alınırdı. Timâr beratı bir şahsa verildiğinde, beratda tımar
sahibinin hüviyeti, tımarın sancağı, kazası, köyü, tımarın mikdârı, verilme sebebi, ilk
mî, tahvilinden veya mahlûlünden mi verildiği, senelik gelir ve istenilen hizmet kayıtlı
olurdu, iltizâm beratlarında; berat verilenin ismi, iltizâmın verilme sebebi, geçerli
olduğu târihler, iltizâm bedeli ve taksitleri, iltizâmın ne şekilde idare edileceği mutlaka
belirtilirdi.
Beratlarda verilen şahsın itibârına, rütbesine ve verilen şeyin önemine göre sâde veya
ağdalı bir lisan kullanılırdı. Verilen beratlar, veren pâdişâhın hayatıyla kayıtlı idi.
Pâdişâhlar değiştikçe, yeni pâdişâhın tuğrası bulunan yeni berat verilir, bu beratlardan
yarım resim (vergi) alınır ve yapılan muameleye Tecdîd-i berat yâni beratın
yenilenmesi denilirdi.
1) Saray Teşkilâtı; sh. 284
2) Târih-i Peçevî, cild-2, sh. 79
3) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-2, sh. 1250
4) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 205
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 322
BERLİN ANDLAŞMASI
Osmanlı târihinde Doksanüç harbi diye bilinen Osmanlı-Rus harbinden sonra, 13
Temmuz 1878’de, Osmanlı Devleti’yle; Rusya, Almanya, Avusturya, Macaristan,
İngiltere ve Fransa arasında Berlin’de imzalanan andlaşma.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın pâdişâh olmasından sonra kabul edilen Kânûn-i
esâsi’ye göre kurulan Meclis-i meb’ûsân; Rusya’nın 24 Nisan 1877’de Osmanlı
Devleti’ne karşı harb îlânıyla ilgili notasına, Abdülhamîd Han’ın karşı çıkma gayretlerine
bakmayarak harb îlânıyla karşılık verdi. Osmanlı ordusunun çeşitli cephelerde
kahramanca çarpışmasına rağmen, harb mağlûbiyetle bitti. Rus kuvvetleri Doğu
Anadolu’da Erzurum; Rumeli’de ise Edirne’ye kadar ilerlediler. Edirne’nin teslimi ile
İstanbul yolu Ruslara tamamen açılmış olacaktı. Bundan sonraki Rus ilerleyişi
karşısında İstanbul’un bile tehlikeye düşeceğini gören sultan İkinci Abdülhamîd Han, 9
Ocak 1878’de mütâreke (ateşkes) yapılması için Rus orduları başkumandanı Grandük
Nikola’ya müracaat etti. Mütâreke isteğini telgrafla bildirdikten sonra, onunla bu
hususda temaslarda bulunmak üzere murahhas olarak hâriciye nâzırı Server Paşa’yı ve
hazîne-i hassa nâzırı müşir Nâmık Paşa’yı, yanlarında da askerî müşavir olarak ferik
Necib, mîrliva Osman Paşa ve kaymakam Agâh Bey’i gönderdi. 19 Ocak 1878’de bu
hey’et Kızanlık’a ulaştığı hâlde, Grandük Nikola, Edirne’nin tesliminden evvel
görüşmeye yanaşmadı. Bu müddet zarfında sultan Abdülhamîd Han, Rus çarına ve
arabuluculuk yapması için İngiltere kraliçesi Victoria’ya (Vİktorya’ya) müracaat etti.
Rusların boğazlara hâkim olmasını İngiltere’nin Akdeniz’deki nüfuzu için tehlikeli gören
kraliçe Victoria, sulh için arabuluculuğu kabul ederek çara müracaat etti. Bunun
üzerine Grandük Nikola sulh esaslarının da imza edilmesi şartıyla mütârekeyi kabul
etti.
Rusya’nın, Osmanlı Devleti üzerinde hâkim bir duruma gelmesi, Avrupa devletlerini,
bilhassa İngiltere’yi harekete geçirdi. Rusların İstanbul’u işgal etmek kararında
oldukları söylentisi yayıldı. Evvelâ, Avusturya harekete geçerek, İki devlet arasında
yapılacak barış andlaşmasının, yürürlükteki andlaşmalara uygun olmasını sağlamak
için Viyana’da bir meclisin toplanmasını istedi. İngiltere ise, boğaz dışında durmakta
olan donanmasını Çanakkale boğazından geçirerek Marmara denizine girdi.
Bu sırada Rus orduları başkumandanı Grandük Nikola, mütâreke için şu ağır şartları
ileri sürdü: 1- Bulgaristan’a muhtariyet verilecek. 2- Karadağ’ın istiklâli kabul edilecek
ve son harplerde elde ettiği topraklar kendisine verilmek suretiyle hudut tesbit
edilecek. 3- Romanya ve Sırbistan’ın istiklâlleri tasdîk olunacak ve her iki devlete arazi
verilip hudutları tesbit edilecek. 4- Bosna-Hersek’e muhtariyet verilecek. 5- Rusya’ya,
nakit veya arazi terki suretiyle harb tazmînâtı verilecek. 6- Boğazlarda Rus haklarının
korunması, Pâdişâh ile Çar arasında yapılacak müzâkere ile kararlaştırılacaktı.
Bu esasların kabulünden başka, barış esaslarının vasıtasız olarak Ruslarla müzâkere
edilmesi için bir Osmanlı murahhas hey’eti Odesa’ya veya Sivastopol’a gidecekti.
Mütâreke şartları kabul edilince harb harekâtı durdurulacak, te’minât olarak; Vidin,
Rusçuk, Silistre ve Erzurum kaleleri Türkler tarafından boşaltılacak, müzâkereler
devam ettiği müddetçe bu kalelere Rus askerleri yerleştirilecekti.
Türk murahhas hey’eti, bu ağır şartları ilk önce kabul etmeyerek, hafifletmek ve
değiştirmek için çok uğraştı. Fakat Ruslar, şartları kabul edilmediği takdirde, İstanbul
üzerine yürüyeceklerini kesin bir dille bildirince, 31 Ocak 1878’de mütâreke ve barış
esasları andlaşması Edirne’de imzalandı.
Atılan karşılıklı imzalara rağmen, târih boyunca verdiği sözde durmamayı kendilerine
şiar edinen Ruslar, Edirne’de kararlaştırılan hususlara ilâve olarak yeni istekler ileri
sürdüler. Osmanlı hükümetini itirazsız bir davranış içine itmek için ateşkese rağmen
ileri harekâta devam ederek, 5 Şubat’ta Silivri, 6 Şubat’ta Çatalca, 7 Şubat’ta da
Yeşilköy’e (Ayastefanos) gelip karargâh kurdular. Bu harekâtlarına sebeb olarak da
İngiliz donanmasının İstanbul’a doğru hareket etmiş olmasını gösterdiler. Sultan İkinci
Abdülhamîd Han bu nâzik durumda İngiltere ile Rusya arasındaki rekabetten istifâde
etme imkânlarını inceden İnceye tedkîk etti ve bu fırsatı değerlendirdi.
Rusya, Osmanlı Devleti’ne teklif edeceği sulh şartlarını yarı resmî bir lisanla 25 Ocak
1878’de İngiltere’ye bildirmişti. İngiltere Rusya’nın boğazlar hakkındaki emellerinden
büyük bir telâşa düştü. Grandük Nikola’nın delice bir hareket yaparak İstanbul üzerine
yürümesi ihtimâlini önlemek üzere yedi zırhlıdan meydana gelen Amiral Harnsbi
idaresindeki filosunu 14 Şubat’ta Marmara denizine gönderdi. Filo, adalar hizasına
kadar geldi. Rusya, İngiltere’nin bu hareketi karşısında İstanbul’u işgal etmiyeceğine
dâir vadinin geçersiz olduğunu bildirdi.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han, iki devlet menfaatlerinin çatışmasından istifâde etmek
için teşebbüse geçti. Hattâ bu fikrini sarayda topladığı bir mecliste; “Harbi ben
istemedim. Bir takım maceraperestler istedi ve milleti de peşlerinden sürüklediler.
Görüyorsunuz ki mağlûb olduk. Ne hâle geldiğimiz de meydandadır. Şimdi asıl dâva,
İngiltere ile Rusya arasındaki rekabetten istifâde ederek ayakta durabilmektir... Ne
dersiniz?” şeklinde dile getirdi.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han bu düşüncesini gayet siyâsî ve dâhiyane bir şekilde
uygulamaya başladı. İngiliz donanmasının Mudanya önlerine çekilmesini te’min etmek
suretiyle Rusların İstanbul’u işgalden vazgeçmelerini sağladı. Edirne’de imzaladıkları
mütârekenin şartlarına, uymayarak Ayastefanos’u (Yeşilköy) karargâh hâline getiren
Ruslar ile İngiltere birbirlerini büyük bir dikkatle kontrol ediyor ve harp çıkmasından
çekiiyorlardı. Fakat her ihtimâle karşı harbi göze aldıklarını da göstermeğe
çalışıyorlardı.
Bu şartlar altında Ayastefanos andlaşmasının müzâkereleri başladı. Osmanlı murahhas
hey’etinin başında hâriciye nâzırı Safvet Paşa bulunuyordu. Berlin elçisi Sâdullah Bey
de bu hey’ette idi. Rusya murahhas hey’etinde ise meşhur Türk düşmanı İgnatiyef ve
çarın mâbeyncilerinden Nelidof vardı.
On gün kadar süren Ayastefanos müzâkerelerinden sonra, programın en ince
teferruatına kadar İgnatiyef tarafından hazırlanmış olan Osmanlı târihinin en ağır ve en
fecî, fakat yürürlüğe girmeyen bu andlaşmasını, 3 Mart 1878 târihinde hâriciye nâzırı
(Dışişleri bakanı) Safvet Paşa, gözyaşlarıyla imzalamak zorunda kaldı. Gerçi
Ayastefanos andlaşması yürürlüğe konulup uygulanmadı. Fakat daha sonraki Berlin
kongresinde pek çok maddesinde, Rusların Osmanlı hükümetinden kopardığı tâvizler
tasdik ettirildi.
Osmanlı Devleti’nin hemen hemen Avrupa’dan çıkarılmak istendiği, Rumeli’deki
Osmanlı topraklarının Osmanlı anavatanı ile karadan bağlılığının kesildiği ve ağır
tazmînât ödemek zorunda bırakıldığı 29 madde ile ek bir fıkradan ibaret olan bu
andlaşmanın hülâsası şöyledir:
1- Karadağ prensliği bundan böyle Osmanlı Devleti’nden ayrı tamamen bağımsız ve
bağlantısız bir devlet oluyordu.
2- Aynı şekilde Sırbistan prensliği de tam bağımsız bir devlet hâline geliyordu. Niş
kalesi, Drina vadisi ve bâzı küçük kasabalar Sırbistan’a bırakılmak suretiyle Sırbistan
hududu çizilecekti.
Romanya prensliği 93 Harbi’nde Ruslarla müttefik bir devlet olduğundan tam
bağımsızlığını elde edecek ve arazisi genişletilecekti.
Harbin bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü topraklar üzerinde dış işlerinde Osmanlı
Devleti’ne bağlı, iç işlerinde hür ve imtiyaz sahibi Bulgaristan prensliği kurulacaktı. Bu
prensliğin sınırları, Karadeniz’den Adalar denizine ve Trakya’dan Arnavutluğa kadar
uzanıyordu. Manastır, Selanik ve Trakya’nın Kırklareli’ni de İhtiva eden birkısmı ile
bütün Makedonya Bulgaristan’a veriliyordu.
Bulgaristan prensi, devletlerin kabulü ve Bâb-ı âlînin tasdiki ile halk tarafından
seçilecekti. Bir Rus komiseri iki sene müddetle Bulgaristan’da yeni idarenin
kurulmasına nezâret edecekti. Bulgaristan’da Osmanlı askeri kalmayacak ve eski
kaleler yıkılacaktı. Asayişin te’mini için mahallî teşkilât tamamlanıncaya kadar,
Bulgaristan’da Rus askeri bulunacaktı. Tuna kaleleri bir daha yapılmamak şartıyla
yıkılacak ve Tuna’da Osmanlı savaş gemileri bulunmayacaktı.
Edirne mütârekesi ve barış esasları andlaşması uyarınca, 8 Şubat 1878 günü Erzurum
işgaledilmiş olduğundan; bu defa Kars, Ardahan, Artvin, Doğubâyezîd ve Batum
Ruslara terk edileceti.
Osmanlı Devleti, Rusya’ya 1 milyar 410 milyon ruble değerinde 245 milyon Osmanlı
altını gibi, devletin altından kalkması, mâliye ve hazîne imkânlarıyla mümkün olmayan
bir harp tazmînâtı ödeyecekti. Bu kadar büyük mikdar tazminatı Osmanlı Devleti’nin
ödemesine imkân olmadığı için, Rumeli tarafında Şimalî Dobruca, yâni Kilya, Tolçi,
Isakçı, Sünne, Mahmudiye, Maçin, Babadağ, Hırsova, Köstence, Mecidiye kasabaları ile
Tuna deltasındaki adalar Rusya’ya terk edilecekti. Bu araziler mukabilinde Rusya,
istediği tazmînâtın bir milyar yüz milyon rublesinden vazgeçecek, böylece borç mikdârı
310 milyon rubleye indirilmiş olacaktı.
Bu andlaşmaya göre, kat’î barış andlaşmasının imzalanmasından itibaren üç ay
zarfında, Ruslar işgal ettikleri Osmanlı topraklarını tahliye edeceklerdi.
Bu andlaşmayla Rusya, Osmanlı Devleti üzerinde, Balkanlarda ve Anadolu’da maddî ve
manevî olarak müthiş bir nüfuz sahibi oluyordu. Bu durum Batı Avrupa devletlerini
telâşa düşürdü. Zîrâ kurulacak Bulgaristan’devleti’nin, Adalar (Ege) denizine
dayanması, Rusların sıcak denizlere inmesi demekti. Bu durum, Bosna-Hersek’e göz
diken Avusturya ile Hind yolunun tehlikeye girdiğini gören İngiltere’yi telâşa düşürdü.
Böylece bu iki devletin teşebbüsleri ile 1856 Paris muahedesine imza atan devletleri
Almanya hükümeti Ayastefanos andlaşması yerine Berlin’de kat’î bir andlaşma için
davet etti. Durumu ayrıca Bâb-ı âlî’ye bildirdi. Berlin andlaşmasının hazırlıkları
esnasında fırsattan istifâde eden İngiltere, Osmanlılara yardım edeceğini vâd ederek,
Kıbrıs’ın idâresinin kendilerine bırakılmasını istedi. İngiltere, Kıbrıs’ı, Ruslara karşı bir
hareket üssü olarak kullanacağını bahane etmişse de esasen adanın Hindistan, Süveyş
ve Doğu Akdeniz ticâret yolu için fevkalâde ehemmiyeti vardı. Hâriciye nâzırı Safvet
Paşa, bâzı itirazlarda bulununca, İngiltere sefiri, sulhte yardımcı olmak şöyle dursun,
Kıbrıs’ı almak için icâbında asker çıkaracakları tehdîdinde bulundu. Neticede Kıbrıs’ın
idaresi İngilizlere bırakıldı (4 Haziran 1878).
Osmanlı hükümeti adına hâriciye nâzırı Safvet Paşa ve İngiltere hükümeti adına da
İstanbul elçisi tarafından imzalanan iki maddelik andlaşmanın hükümleri şöyle idi:
Rusya; Batum, Ardahan, Kars şehirlerini iade etmedikçe ve Anadolu’nun diğer
taraflarına da tecâvüz ettiği takdirde İngiltere, Osmanlılara silâh kuvvetiyle yardım
edecek, buna mukabil, Osmanlı hükümeti Kıbrıs adasını geçici olarak İngiltere’ye
bırakacak ve şark vilâyetlerinde ıslâhat yapmağı taahhüd edecekti. İkinci madde,
andlaşmanın tasdikine âitdi. 1 Temmuz 1878’de bu andlaşmaya bir zeyl ilâve edildi.
Buna göre, ada gelirinin idare masrafları çıktıktan sonra artan kısmı her sene Bâb-ı
âlî’ye gönderilecekti. Devlet, adadaki mîrî emlâke, hânedâna âid araziye ve vakıflara
sâhib olmak hakkını muhafaza edecek ve Rusya; Kars, Ardahan ve Batum’u iade ettiği
takdirde İngiltere Kıbrıs’ı tahliye edecekti.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han, oldu-bittiye getirilen bu andlaşmayı tasdîk etmek
istemiyordu. Neticede hükümranlık haklarına halel gelmiyeceği konusunda İngilizlerden
bir belge almak suretiyle, andlaşmayı tasdîk etti.
Nihayet konferans, 13 Haziran 1878 günü Berlin’de Alman şansölyesi Bismark’ın
başkanlığında toplandı. Bu konferansa; Almanya, İngiltere, Avusturya Fransa, Rusya
ve İtalya ile birlikte Osmanlı Devleti murahhas hey’etleri katıldı. 13 Haziran - 13
Temmuz 1878 günleri arasında otuz bir gün süren Berlin konferansında Osmanlı
hey’etinde hâriciye, nâzırı Karadotri Paşa, mareşal Mehmed Ali Paşa, Berlin büyükelçisi
Sâdullah Bey bulunuyordu. Başta oturum başkanı Bismark olmak üzere, diğer Avrupa
devletlerinin temsilcileri, Osmanlı Devleti’ne ve murahhas hey’etine karşı küçük
düşürücü söz ve hareketlerden çekinmiyorlar, içlerinde gizli olan İslâm ve Türk
düşmanlığını açıkça ortaya koyuyorlardı. Ayrıca Kıbrıs andlaşmasında, Osmanlıya
yardım edeceğine söz veren İngiltere, sözünde durmuyordu.
Berlin konferansında, Ayastefanos andlaşmasının maddeleri yeniden gözden geçirildi.
Çetin müzâkerelerden sonra, altmış dört madde hâlinde Berlin Andlaşması tanzim
edildi. Bu andlaşmanın esasları hülâsa olarak şöyleydi:
1- Evvelce Ayastefanos andlaşmasıyla teşkil edilmiş olan büyük Bulgaristan küçültüldü.
Bulgaristan’a verilmiş olan Makedonya, Osmanlı Devleti’ne iade edildi. Bulgaristan’ın
Adalar denizine kadar inmesiyle, Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de birbiriyle karadan
bağlantısı bulunmayan üç parçaya bölünmek gibi anormal durumu düzeltildi.
Aynı zamanda Bulgaristan ikiye bölündü. Balkanların kuzeyinde kalan asıl Bulgaristan,
Osmanlı Devleti’ne tâbi ve vergi verir bir prenslik hâline getirildi. Balkanların
güneyinde kalan kısmı ise Rumeli-i şarkî vilâyeti adıyla bir vilâyet oldu. Bu vilâyetin
vâlisi hıristiyan olacak ve idare şekli de milletlerarası bir komisyon tarafından
düzenlenecekti.
2- Bosna-Hersek, Osmanlı hâkimiyetinde kalmakla beraber, müddeti belirtilmeksizin
gûyâ muvakkaten (geçici olarak) Avusturya-Macaristan işgaline terk edilecekti.
3- Romanya, Sırbistan ve Karadağ’ın istiklâlleri (bağımsızlıkları) tasdik edildi. Nis
havalisi Sırbistan’a verildi. Karadağ’ın arazisi Ayastefanos andlaşmasıyla tesbit edilen
bölgenin üçte birine indirildi. Yalnız Artivari (Bar) kasabası Karadağ’a verildi.
4- Rusya, Kırım harbi sonunda terk ettiği Tuna ağızlarını ve Besarabya’yı Romanya’dan
aldı. Rusya; Ayastefanos andlaşmasıyla aldığı Batum, Kars ve Ardahan’ı elinde tuttuysa
da, Doğubâyezîd’i Osmanlı Devleti’ne iade etti. Batum serbest liman olarak kalıp,
tahkimatının yıkılmasına karar verildi. Hiçbir münâsebeti olmadığı hâlde Van’ın
doğusundaki Kotur kazâmız İran’a terk edildi.
5- Doğu Anadolu’da Ermenilerin meskûn olduğu vilâyetlerde, ıslâhat yapılmasını
Osmanlı Devleti vâdetti ve Girit imtiyazı hakkında da değişiklik yapmayı taahhüd etti.
6- Yunanistan hududunda, Yunanistan lehine düzeltme yapılması kararlaştırıldı. Fakat
bu husus konferans sırasında yapılmadığı için, 2 Temmuz 1881’de ele alındı. İki devlet
arasındaki görüşmeler sonunda on sekiz maddelik bir andlaşma imzalandı. Bu
andlaşmaya göre Taselya kıt’ası ile Epir’in Narda kazası Yunanistan’a terk edildi.
Bu andlaşmayla, Rusya’nın sıcak denizlere inmesi mânâsına gelen Büyük Bulgaristan,
Tuna ile Balkan dağları arasına sıkıştırıldı. Bu sayede İngiltere, muhtemel bir çıkar
çatışmasını kendisinden uzak tutmak gibi önemli bir başarı elde ederek, Rusya’nın
Doğu Akdeniz’e inmesini önlemiş oldu.
Ayastefanos andlaşmasına göre Osmanlı Devleti’nin biraz daha lehine olan Berlin
andlaşması, Doksan üç harbi adıyla meşhur olan Osmanlı-Rus harbi başlamadan önce
İstanbul’da toplanan elçiler konferansının tekliflerinden çok daha ağırdı. Eğer sultan
İkinci Abdülhamîd Han’ın isteğine uyularak, harbe girilmemiş olsaydı, bu facialarla dolu
harb vuku bulmaz ve Osmanlı ülkesi bu şekilde taksime uğramazdı. Fakat o sırada yeni
toplanmış olan Meclis-i meb’ûsânın çeşitli bölgelerden gelen, Osmanlı Devleti’nin
parçalanmasını ve yıkılmasını isteyen gayr-i müslim veya müslüman olup da bölücü
fikirler taşıyan üyelerin ve Midhat Paşa ve çevresinin teşvikiyle girilen Doksanüç
harbinin sonundaki Berlin andlaşmasına göre, Osmanlı Devleti 212 bin kilometrekare
arazisini kaybetti. Sultan İkinci Abdülhamîd Han hatıratında; “Doksanüç harbini Midhat
Paşa hazırlamış ve millet meclisi harbin cereyanına şâhid ve nâzır olmuşken harbin
felâket ve şeameti bana yüklenmek istenmiştir. Açık alınla iddia ve vesîkalarla isbât
ederim ki, Ayastefanos muâhedenâmesini millet meclisi imzaladı. Ben ise Berlin
konfresinin kararlarını ortaya koydum. Ben harbin, milletim için âfet olduğunu,
cülûsumdan tahtı terk ettiğim güne kadar dikkatten uzak tutmadım” demek suretiyle
harbin mes’ûllerini ortaya koymuş, neticedeki andlaşmalarla uyguladığı siyâsî
faaliyetleri özetlemiştir.
Berlin andlaşması, Osmanlı Devleti için yıkım olmakla birlikte, Türkleri Avrupa’dan
tamamen tasfiye etmiyordu. Bilâkis Osmanlıların Balkanlardaki hayâtını 1913’e kadar
35 yıl uzattı. Üstelik andlaşmanın Rusya’ya sağladığı fayda, savaşta göze aldığı
fedâkârlıkları karşılamıyordu. Asıl faydalananlar ise Balkan devletçikleri idi. Bu
andlaşmada toprak değişiklikleri hâricinde en mühim maddeler, Doğu Anadolu’da
Ermenilerin az çok önemli bir azınlık teşkil ettikleri vilâyetlerde bu kavim lehine ıslâhat
yapmayı, aynı ıslâhatın Makedonya vilâyetlerinde de uygulamanın kabul edilmesiydi.
Her iki madde de sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından büyük devletler arasındaki
rekabetten faydalanılarak yıllarca uyutuldu ve asla tatbik edilmedi. Ayrıca bu
andlaşmayla, Osmanlı Devleti’nin ödemesi gereken savaş tazmînâtı 802 milyon Frank’a
indirildi. Berlin andlaşması, Osmanlı Devleti’nin 1699 Karlofça andlaşmasından sonra
Avrupa’da tasfiyesini hazırlayan ikinci büyük dönüm noktası oldu. Bu tasfiye 1913
Bükreş andlaşmasıyla tamamlandı.
KAT’İYYEN RIZÂM YOKDUR
Rus murahhası İgnatiyef, Ayastefanos görüşmelerinde, altı zırhlıdan meydana gelen
Osmanlı donanmasının Ruslara teslimini, İstanbul’a Rus askerlerinin girmesine müsâde
edilmesini isteyecek kadar ileri gidip, şımarık ve küstah isteklerde bulundu. Bâb-ı âlî
hükümeti bu çok ağır maddeyi kabul etmemek için çok uğraştı ise de sonunda kabule
karar verdi. Fakat sultan İkinci Abdülhamîd Han bu fecî karârı şiddetle reddetti. Bu
hususda Başvekil Ahmed Vefik Paşa’ya ve diğer vükelâya (bakanlara) 27 Şubat 1878
tarihli şu hatt-ı hümâyûnu gönderdi: “Başvekil Paşa’ya, Safvet Paşa ve diğer vükelâya
kasemle (yeminle) beyân ederim ki, donanma-yı hümâyûnumun elden çıkarılmasına
kat’iyyen re’yim ve rızâm yoktur. Her türlü fedâkârlığı yapar, fakat bu donanma
mes’elesini esâsından reddederim ve esbâb-ı mücibesini dahi beyâna muktedirim, icâbı
hâlinde donanmayı kaybetmemek için canımı fedaya hazırım,”
Ahmed Vefik Paşa, Ayastefanos’a kadar giderek, hatt-ı hümâyûnu Grandük Nikola’ya
gösterdi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın şiddetli tepkisi karşısında Rusya bu
isteğinden vazgeçti.
1) Abdülhamîd’in Hâtıra Defteri; sh. 19
2) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 315
3) Mir’ât-ı Hakikat; cild-3, sh. 186
4) Öncesiyle ve Sonrasıyla Doksanüç Harbi; sh. 127
5) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 160
6) Es-Sultan Abdülhamîd es-Sânî Hayâtühû ve Ehdâsü ahdihî; sh. 138
7) Osmanlı İmparatorluğu Târihi; cild-13, sh. 104
8) Türk Siyâsî Târihi; sh. 295
9) Türk İnkılâbı Târihi; cild-1, kısım 1, sh. 1
10) Siyâsî Târih (R. Uçarol); sh. 260
11) Abdülhamîd-i Sânî ve Devri Saltanatı (Osman Nûrî, İstanbul-1327); sh. 352
12) Osmanlı Târihi (E. Z. Karal); cild-8, sh. 78
BEŞİR AĞA
Osmanlı darüsseâde ağası, İstanbul vâlilerinden. 1652’de doğdu. 1746’da İstanbul’da
vefât etti. Kabri, Eyyûb Sultan türbesindedir. Yapraksız Ali Ağa’nın yanında sarayda
yetişti. 1707 senesinde saray hazinedarı oldu. Üçüncü Ahmed’in şehzâdeliği sırasında
musahibi idi. Sonraları darüsseâde ağası Süleymân Ağa ile beraber 1713’de Kıbrıs’a
nefyedildi (sürüldü). Kıbrıs’dan Mısır’a ve oradan da Hicaz’a gönderilerek şeyhül-
haremeyn vazifesi verildi. Bu vazifesi sırasında Mekke-i mükerremede bulunan ve
evliyânın büyüklerinden olan Ahmed-i Yekdest hazretlerinden feyz alıp tasavvufda
yükseldi. 1717 senesinde İstanbul’a çağrılarak darüsseâde ağalığına tâyin edildi.
Bundan sonra sultan üçüncü Ahmed Han’ın pâdişâhlığının son ve sultan birinci Mahmûd
Han’ın pâdişâhlığının ilk devirlerinde olmak üzere ölümüne kadar tam otuz sene
darüsseâde ağalığı yaptı.
Bu vazifesi sırasında çok hizmet eden Beşir Ağa, Bâb-ı âlî civarında câmi, medrese,
tekke, çeşme ve kütüphâne; Eyyûb’da bir medrese, kütüphâne ve çeşme yaptırmıştır.
Fâtih, Beşiktaş, Kocamustafapaşa, Fındıklı, Üsküdar ve Sarıyer’de çeşmeler, Medîne-i
münevverede de pek çok hayrat yaptırmıştır. Yaptırdığı Bâb-ı âlî yakınındaki câmi
yanındaki kütübhânede 1368, Eyyûb’deki kütübhânesinde ise 219 cild kitab vardır. Bu
kitaplar bugün adına ayrılan bir bölümde muhafaza edilmektedir. Ayrıca ilk matbaanın
kurulmasında mühim rolü vardır. İbrâhim Müteferrika, İstanbul’da ilk matbaayı açtığı
gibi, ilk kâğıt fabrikasının da Yalova’da açılmasına gayret etti. Bu fabrika için en uygun
yer Beşir Ağa’nın çiftliği idi. Çiftliğini bu iş için seve seve vakfeden Beşir Ağa,
fabrikanın kurulmasından çok kısa bir zaman sonra 1746 yılında vefât etti.
Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri şöyle anlatmıştır:
“Muhammed Kumul Efendi vefâtından önce, hastalığı sırasında bana; “Şu bir kaç cild
kitabı, darüsseâde ağası Beşir Ağa’ya götür. Bizim duâ ettiğimizi söyle. Bunlar Medîne-i
münevvereye gönderilecek. Bunların konulacağı yeri onlar bilirler. Gönderip bizi
duâdan unutmasınlar” şeklinde vasiyette bulundu. Bir kaç gün sonra vefât etti.
Vasiyetleri üzerine o kitapları alıp, vâlilerin toplantı günü olan Çarşamba günü
huzurlarına vardım. Kalkıp kucaklaşarak, yanlarına oturmamı söyledi. Hâl hatır
sorduktan sonra, İstanbul’da bulunup, ziyaretlerine fazla gidemediğim için üzüldüğünü
söyledi. Merhum Muhammed Kumul Efendi’nin selâmını söyleyip kitapları arzettiğimde,
büyük bir üzüntü ve ağlama ile kitapların yerine gönderilmesi için emir verdi. Mecliste
bulunanlara beni tanıtıp; “Âhiret kardeşimizdir” dedi. Vedâ edip kalktığımda,
hizmetçilerine şöyle emretti: “Bize gelenler dünyevî bir iş için gelirler. Bu zâtı iyi
tanıyın. Geldiği zaman misafir var diye bekletmeyin. Zîrâ bunlar bizi Allah rızâsı için
ziyarete gelirler. “Koynuma bir kese koydu. Sonra içinde yüz altın olduğunu gördüm.”
Osmanlı târihinde dârüsseâde ağası olan iki Beşir Ağa daha vardır. Bunlardan birisine
Küçük Beşir Ağa denilmiştir. Diğeri sultan üçüncü Mustafa Han zamanında dârüsseâde
ağası olan Beşir Ağa’dır.
HAMDOLSUN DÜŞMEDİNİZ!
Hacı Beşir Ağa, zamanının büyük evliyâsı ve meşhur âlimi Mehmed Emin Tokâdî
hazretleri ile yakın dost ve âhiret kardeşi idi. Mehmed Emin Tokâdi hazretleri ikinci
defa Mekke’ye gidişinde şöyle anlatmıştır:
“Mekke’ye giderken Medine’ye uğradık. Hocam Ahmed-i Yekdest hazretlerinin
vasiyetine uyarak Medine’de ikâmet eden Şeyh Abdürrahîm Buhârî hazretlerinin yanına
gittim. Görüşüp konuştuktan sonra beni Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem Kabr-i
şerifini ziyarete götürdü. Ziyaret sırasında koynundan bir kâğıt çıkarıp okuduktan
sonra, bana vererek tebrik etti. O sırada yanımızda bulunan bir zât da beni tebrik etti.
Bana verdiği bu icazet sebebiyle kucaklayıp öptü. Ertesi gün tekrar Resûlullah’ın
sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerifini ziyarete gittim. Bu sırada kendimden geçip,
yere çöktüm. Bir süre böyle kaldıktan sonra gözlerimi açtığımda, yanımda duran birini
gördüm. Bana selâm verip; “Ağa sizi bekliyor, buyurun!” dedi. “Ağa kimdir?” dedim.
“‘Şeyh-ül-harem, ağa hazretleridir” dedi. Yanına gittiğimde bir gün önceki
ziyaretimizde yanıma gelip beni tebrik eden zât olduğunu gördüm. Bana; “Siz ziyaret
sırasında kendinizden geçince, bu hizmetçiyi gönderip;” Yanında bekle, eğer düşecek
olursa yavaşça tut ve yere oturt” dedim. Hamdolsun düşmediniz” dedi. Onunla oturup
sohbet ettikten sonra, bu zâtın hocam Ahmed-i Yekdest hazretlerinin talebelerinden
(Hacı Beşir Ağa) olduğunu öğrendim. Beraberce tekrar Resûlullah sallallahü aleyhi ve
sellemin kabr-i şerifini ziyaret ettik. Ziyaretten sonra birbirimizi unutmamak üzere
âhiret kardeşi olduk. “Mehmed Emin Tokâdî hazretlerinin tanışıp âhiret kardeşi olduğu
bu zât, o zaman şeyh-ül-harem vazifesi ile orada bulunan dârüsseâde ağası Beşir Ağa
idi.”
1) Âlimler ve San’atkârlar; sh. 289
2) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı)cild-4, kısım-1, sh. 332
3) Mir’üt-tevârîh; 1147 olayları
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, sh. 67
BEYLERBEYİ (Bkz. Eyâlet)
BEYLERBEYİ SARAYI
İstanbul’da Boğaziçi’nde, Beylerbeyi köyünün güneyinde, deniz kıyısında, Avrupa
üslûbunda, yekpare, derli toplu ve tamamen mermerden yapılmış son Osmanlı devrinin
meşhur saraylarından biri. Büyük Osmanlı sarayları, daha çok Boğaz’ın Avrupa
(Rumeli) tarafındadır. Ancak Asya (Anadolu) kıyısında da pâdişâhların has bahçeleri ve
sarayları vardı. Bunların en meşhuru Beylerbeyi Sarayı’dır.
Beylerbeyi’nde vaktiyle pâdişâhların İstavroz Bahçesi dedikleri bir has bahçesi vardı.
Pâdişâhlar yaz aylarında bâzan buraya gelip dinlenirlerdi. Has bahçesinin bir de kasrı
(köşkü) vardı. Sultan dördüncü Murâd Han bu İstavroz Kasrı’nda doğdu. Bugünkü
Beylerbeyi Sarayı târihe, sultan dördüncü Murâd’ın doğum yeri olarak geçmiştir. Sultan
üçüncü Murâd’ın Beylerbeyilerinden Mehmed Paşa, sarayını burada yaptırdığı için, on
altıncı asır sonlarından îtibâren Beylerbeyi denmiştir.
1734 târihinde, sultan birinci Mahmûd Han, İstavroz Kasrı’nın yerine Ferahfeza Kasrını
yaptırdı. Az kuzeyinde de annesi için Şevk Abâd kasrını inşâ ettirdi.
Zamanla bu iki kasr harâb oldu. Daha sonra, sultan İkinci Mahmûd Han İstavroz Sahil
Sarayı’nı yaptırdı. Halk bu saraya Beylerbeyi Sarayı demeye başladı ve böylece anıldı.
Sultan İkinci Mahmûd ve oğlu sultan birinci Abdülmecîd hanlar, bu sarayda uzun
zaman ikâmet ettiler.
Sultan İkinci Mahmûd’un yaptırdığı saray, 1826’dan 1832’ye kadar altı yılda
tamamlanmıştı. Buna Eski Beylerbeyi Sarayı denir. Eski saray başlıca; Mâbeyn-i
hümâyûn, Zülvecheyn, Harem-i hümâyûn dâirelerini, Serdar Kasrı’nı, Şevk-Âbâd
Kasrı’nı, Sarı Köşkü, Yalı Kasrı’nı, İstablı hümâyûnu ve daha bir çok ilâveyi ihtiva
ediyordu. Yerler, Lübnan’ın sedir çamından yapılmış fevkalâde değerli parke ile döşeli
idi. Sarayı gezen Miss Pardoe’nin tabiriyle; “Dünyânın en muhteşem altı adet endam
aynası” bu sarayda idi ve çar birinci Nikola tarafından sultan İkinci Mahmûd Han’a
hediye edilmişti. Kuğular golü denen ve içinde kuğuların yüzdüğü havuzu da çok
meşhurdu.
Sultan Abdülmecîd Han 1833 târihinde bu sarayda merasimle hatm-i şerif okumuştur.
1851 (H. 1268) târihinde sultan Abdülmecîd Han içinde otururken bir yangın çıktı. O
zaman Pâdişâh, Vâlide Sultân ve harem halkı Çırağan Sarayı’na nakledildiler.
Eski Beylerbeyi Sarayı’nda geçen hâdiselerden birisi de; Amerikalı Prof. Mr. Smith’in
arkadaşlarıyla beraber sultan Abdülmecîd’in önünde Amerika’dan getirilen telgraf
makinasıyla ilk tecrübe yapılmasıdır. Pâdişâh bu tecrübeden çok memnun olmuş;
“Maşallah, maşallah!” diye karşılamıştır. Bu husustaki vesîka, Başbakanlık arşivi
dâhiliye kısmı 227 numaralı sandıkta 7919 numarada kayıtlıdır.
1851 târihinde yanan eski Beylerbeyi Sarayı’nın kalıntıları sultan Abdülazîz Han
tarafından yıktırılarak yerine hassa mîmârı Serkis Balyan’a baştan başa mermerden
bugünkü Beylerbeyi Sarayı yaptırıldı. Sarayın inşâsı 1861 târihinden 1865 târihine
kadar dört yıl sürdü ve yapımında büyük ölçüde eski sarayın enkaz ve eşyasından
istifâde edildi.
1865 (H. 1281) tarihli Takvîm-i Vekâyî gazetesine göre, 1281 yılı Zilkâde’sinin yirmi
beşinde Cuma günü, sultan Abdülazîz Han beylerbeyi Câmii’nde Cuma namazını
kıldıktan sonra Beylerbeyi Sarayı’na gelerek merasimle açılışını yapmıştır.
Sultan Abdülazîz Han Beylerbeyi Sarayı bahçesine küçük bir hayvanat bahçesi
yaptırmıştır. Meşhur erkek aslanının da bu bahçede ferah bir kafesi vardı. Sultan
şahsına alıştırdığı bu aslanı çok sever, Beylerbeyi sarayında iken dâima yanında
bulundururdu. Kabul edeceği şahısları bu aslanla beraber kabul ederdi. Pâdişâhın ve
aslanın heybetinden ziyaretçiler çok korkarlardı.
Sarayın inşâasının bittiği hakkında şâir Lütfî şu târih manzumesini yazmıştır.
Eyledi ihya bu nevsâhilsarâyı bînesil,
Hazret-i Abdülazîz Hanın ulüvv-i himmeti.
Lütfî tebrik eyledim târîh-i cevherdâr ile,
Rabb-ı izzet sa’d kılsun bu saray-ı şevketi. -1281-
Beylerbeyi Sarayı, Boğaziçi’nin bembeyaz bir incisi olup, deniz tarafı boydan boya
parmaklıklarla çevrilmiştir. Saray, bodrum ve iki kattan ibarettir. İlk kat mermerden,
ikinci kat, Bakırköyden çıkarılan küfeki taşından yapılmıştır.
Sarayın, altı büyük salonu ve hemen hepsi bu salonlardan birine açılan 24 odası vardır.
Odaları ve salonları Osmanlı mîmârî tarzında ve her yerde san’at inceliklerini belirtecek
şekildedir.
Saltanat kapısından selâmlığa girilir. Tavan ve duvarlar çok ince nakışlarla süslüdür.
Üst kattaki hamamı ile alt kattaki havuzu meşhurdur.
Alt kat sofası denen giriş salonu kırmızı beyaz takımlarla döşelidir. Giriş salonuna
bekleme salonu açılır. Pembe döşenmiştir. Ortadaki ceviz masa üzerindeki saat, 19
Aralık 1866’da durmuş ve bir daha kurulmamıştır. Saraydaki saatler termometreli ve
barometrelidir. Giriş salonundan havuzlu salona geçilir. Bu salonun on altı mermer
sütunu vardır. Ortadaki kristal avize Türkiye’deki en büyük avize olduğu gibi buradaki
halı da paha biçilmeyen en kıymetli Hereke halısıdır. Salona ikisi deniz, ikisi bahçe
tarafından olmak üzere dört oda açılır. Deniz tarafındakilerden birisine amiral odası
denilmekte olup, bütün eşyalar denizcilikle ilgilidir. İskemle ve koltuk kenarları bile
gemi halatlarını andırır. Havuzlu salona sadrâzam odası açılır. Sadrâzamlar pâdişâh
huzuruna girmeden önce duvarları oyma tahtadan olan bu odada dinlenirlerdi.
Sarayın selâmlık dâiresinde on iki numaralı yemek salonunda, üzerlerinde sultan İkinci
Abdülhamîd Han’ın kûfî hat ile adı yazılmış, geyik derisi kaplanmış ve sedef kakmalı
iskemleler ve oda takımları vardır.
Sultan ikinci Abdülhamîd Han, sarayın 28 numaralı odasını kütüphâne ve okuma odası
olarak kullanmıştır.
Sol koridorda sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın yatak odası vardır. Tahttan indirildikten
sonra Yıldız Sarayı’ndan alınarak Selanik’te Alâtini Köşküne götürülen sultan
Abdülhamîd, Balkan faciasının çıkması üzerine İstanbul’a getirilerek Beylerbeyi
Sarayına yerleştirilmiştir. 5 yıl 3 ay 9 gün bu sarayda ömrünü geçirdikten sonra bu
yatak odasında vefât etmiştir. Sultan İkinci Abdülhamîd Han Beylerbeyi’ne nakledilince
bu basit dâireyi tercih etmiştir. Odanın dört penceresinden üçü boğaza açılmaktadır.
Tavan ve duvarlar pembe ve yaldızlı nakışlarla süslüdür. Odayı 12 kollu mâvi-beyaz
renkli kristalden bir âvîze aydınlatır. Altın yaldızlı kornişlere, Hereke kumaşından bez
üzerine toz pembe çiçekli perdeler asılmıştır.
Sarayın bir çok dâirelerinde meşhur bâzı ressamların yağlı boya tablolarıyla hat
ustalarının göz ve gönülleri ferahlatan hat yazıları vardır.
Sultan Abdülazîz Han tarafından yaptırılan Beylerbeyi Sarayı’nın havagazıyla
aydınlatılması için Nakkaş caddesinde bir gazhâne kurulmuştu. Fakat sonradan
kaldırılmıştır.
1) Üsküdar Târihi (İ. H. Konyalı, İstanbul-1977); cild-2, sh. 161
2) Boğaziçi’nin Beyaz İncisi Beylerbeyi Sarayı (Yılmaz Öztuna; Hayat Târih
Mecmuası Özel ilâve)
3) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 221
4) Büyük Türkiye Târihi; cild-8, sh. 287
BEYTÜLMÂL (Bkz. Hazîne-i Hümâyûn)
BEYZÂDE MUSTAFA AHISKALI
Osmanlılar zamanında İstanbul’da yetişen âlimlerden. İsmi, Mustafa’dır. Künyesi Ebü’l-
İşrak olup, seyyiddir. Babası, Artvin’in kazalarından Şavşat’ta sancakbeyliği hizmetinde
bulunduğu sırada, Mustafa Efendi Ahıska’da doğdu. Doğum târihi belli değildir.
Beyzade Mustafa Efendi, ilk tahsilini Erzincanlı Şeyh Ömer Efendi’de yaparak icazet aldı
ve tahsîline devam etmek üzere İstanbul’a gitti. Tahsîline Sahn-ı semân
medreselerinde devam etti. Tahsilini tamamladıktan sonra oturduğu semtte bulunan
medresede müderrisliğe başladı. Daha sonra Fâtih Câmii Medresesi’ne müderris tâyin
edildi. On sekiz senelik hocalık hayâtından sonra üç sene de, tasavvuf yolunda
ilerlemek için, Nakşibendî yolunun büyüklerinden Hâfız Muhammed Efendi’nin
sohbetlerine devam ederek kemâle ulaştı. Hâfız Muhammed Efendi’nin emri üzerine,
Sultan Dördüncü Mustafa Han’ın çıktığı bir sefere katılarak, büyük yararlıklar gösterdi.
Sefer dönüşünde Murâd Molla’nın Fâtih’de yaptırdığı Nakşibendî tekkesine 1771
senesinde şeyh tâyin edildi. 1785 senesine kadar burada ilim taliplerine, hak âşıklarına
ders vererek doğru yolu gösterdi.
Beyzade Mustafa Efendi, 1781 ve 1785 yıllarında olmak üzere iki defa hacca gitti. Son
haccında Cidde yakınlarında yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak vefât etti. Yerine
Şeyh Abdülhalîm Efendi’yi vekil bırakmıştı. Talebelerinden beşi meşhur olup, bunlar;
Abdülhalîm Efendi, Yanyalı Yûsuf Efendi, Ahıskalı Han Mahmûd Efendi (Kâdızâde),
Geredeli Halil Efendi ve Bolulu Mustafa Efendi’dir.
Beyzade Mustafa Efendi’nin talebesi sayılamayacak kadar çoktu. Son derece halîm,
selîm, âlim ve arif bir zât idi. Zamanın, tefsir, hadîs, fıkıh ilimlerinde ve edebiyatta
derin âlim idi. Arabî, Fârisî ve Türkçe’yi çok iyi kullanmış ve bu dillerde bir çok şiir ve
eser yazmıştır. Bu üç dille yazdığı manzumeler ve mektubların yanında, Mevlüd-ün-
Nebî, Menâsık-ül-Hac risaleleri de vardır. Arabî manzum nasîhatnâme, Silsile-i
Aliyye-i Nakşibendiyyeyi medh eden bir manzume, Kaside-i Dürriyye mukaddimesi
ve kasîdesi belli başlı eserleridir. Yazdığı bir çok şiiri bir cild hâlinde 1848 senesinde
İstanbul’da Matbaa-i âmire’de basılmıştır. Burada bâzı icazetnamelerin yanında
Yûsufzâde’ye verdiği icazetname de yer almaktadır.
GÜZEL AHLAKLI OLMAK!
Beyzade Mustafa Efendi’nin, Geyve müftîsine yazdığı nasihat dolu mektubu şöyledir:
“Mektubuma besmele ile başlıyorum. Allahü teâlâya hamd, Resulüne salâtü selâm
eylerim. Bol bol istiğfar etmenizi tavsiye ederim. Beş vakit namazdan ve ders
okuttuktan sonra ve seher vakitlerinde bizim için de duâ ediniz. Dâima takva üzere
olunuz. Her nerede olursanız Allahü teâlânın dînine uygun yaşayın.
Malûmunuzdur ki, takvanın üç mertebesi vardır. A’lâ, evsat ve ednâ, yâni en yüksek,
orta ve aşağı mertebedir. Akıl sahibi ednâ mertebede olmak istemez. En azından orta
mertebede bulunmaya çalışır. Hattâ, a’lâ mertebesine ulaşmayı gaye edinir ve ulaşır.
Zâten kıymetli ve lezzetli olanı da bu mertebedir. Bu mertebeye ulaşmak da, ancak
kalbi kötü huy ve işlerden tamamen arındırıp sıyırmak, ilim, irfan ve güzel ahlâklı
olmak, dâima Allahü teâlânın rızâsını gözetmekle elde edilebilir. Bu kıymetli işleri
yapabilmek ise kalbden Allahü teâlânın zikri, muhabbeti ve rızâsı dışındaki şeyleri
çıkarmakla müyesser olabilir. Bunun için de Allahü teâlâyı zikre ihlâs ile devam etmek,
gece-gündüz her hâlde O’nun zikri ile meşgul olmak lâzımdır. Bunun usûlünü size
öğretmiştik. Ayrıca, zahir ve bâtında Resûlullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem
ve Eshâb-ı kirâmına ve selef-i sâlihine uymak, yâni Ehl-i sünnet vel-cemâat yoluna;
îtikâd, ibâdet, ahlâk ve her hususta sarılmak lâzımdır. Bu nasihatim, muteber
kitablardaki nasihatlerin özü ve hülâsasıdır. Tarîkat-ı Muhammediyye kitabında ve
İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin eserlerinde uzun yazılı olup, hakikî tasavvuf ehlinin, Allah
adamlarının mübarek eser ve risalelerinde de ifâde ve beyân buyrulmuştur. Cenâb-ı
Hak bereketini bizlere ihsân eylesin. Nurları ile kalbimizi münevver eylesin. Bu
nasihatim ile sizleri, ahbabımı ve sâir müslümanları nasîblendirip, faydalandırsın.
Habîb-i ekremi hürmetine bu duâmı kabul buyursun. Âmîni
Gönderdiğiniz hediyeleri aldım. Lutfeylemişsiniz. Muhabbetimizin artmasına vesile oldu.
Hadîs-i şerîfde; “Hediyeleşiniz, sevişiniz” buyruldu. Vesselam...”
1) Âsâr-ı Şeyh Seyyid Mustafa (İstanbul-Târihsiz)
2) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh. 63
BEZM-I ÂLEM VÂLİDE SULTAN
İkinci Mahmûd Han’ın hanımı ve sultan Abdülmecîd Han’ın annesi. Oğlunun 1839’da 17
yaşında tahta çıkmasıyla Vâlide Sultan ünvânını aldı. 1853 (H. 1270) senesinde
İstanbul’da vefât etti. Dîvân yolu’nda ikinci Mahmûd Han türbesine defnedildi.
Bezm-i âlem Vâlide Sultan, oğlunun saltanatının ilk on üç senesinde pek çok hayır
eserleri yaptırdı. Oğlu Abdülmecîd Han’ı çok sever, ona yardımcı olmak için gayret
gösterirdi. Mühründe şu kıt’a yazılıydı:
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl
Zuhûrunda Bezm-i âlem oldu vâsıl
Merhametli, ince ruhlu ve hassas bir Osmanlı anası idi. Fakirleri besleyip kimsesizleri
himaye ederdi. İstanbul’da şefkati, merhameti ve sürekli yardımlarıyla tanınıp çok
sevildi. Ayrıca târihe mâlolan ve senelerce hizmet veren pek çok hayır müessesesi
yaptırdı. Yaptırdığı câmilerin en büyüğü sahil boyunda, Dolmabahçe Sarayı karşısındaki
Vâlide Câmii şerifidir.
Bugün İstanbul Kız Lisesi’nin bulunduğu yerde, sultan Mahmûd Han türbesinin
arkasında bir mekteb yaptırmıştır. Ayrıca Rami ve Maltepe yolunun tam ortasında
bulunan çeşme de onun eseridir. Hayır eli çok uzaklara kadar ulaşan Vâlide Sultan,
Abdullah-ı Dehlevî’nin talebelerinden Muhammed Cân Mekkî için Mekke’de bir dergâh
yaptırmıştır.
Valide Sultan’ın şahsî servetini vakfederek yaptırdığı Gurebâ hastanesi, 1843
senesinde câmi ve çeşmesi ile birlikte hizmete açıldı. Osmanlılar zamanında açılan
bütün sağlık kurumlarının adları, şifâhâne, dârüşşifâ veya bîmârhâne şeklinde olurdu.
Hastane tâbiri ilk defa bu bina için kullanıldı.
Kuruluşundan iki yıl sonra hazırlanan bir vakıfname ile de Bezm-i âlem Gurebâ-i
müslimîn hastanesi adı ile; garip, elden ayaktan düşmüş, fakir ve kimsesiz
müslümanlara tahsis edildi. Hastanede her türlü muayene ve tedâvî ücretsiz olarak
yapılırdı. Çünkü Bezm-i âlem Vâlide Sultan, hastaneyi ve vakfı kurarken ücretsiz
muayene ve tedâvî edilmeyi şart koşmuştu. Hastanenin o günkü şartlara ve dînî
inançlara uygun olarak hazırlanan talimatnamesi çok mükemmel kabul edilmektedir.
İdarî ve diğer konularda karşılaşılabilecek bütün hususlar, hattâ hasta kabul ve tedâvî
şartları bile, en ince noktalarına kadar belirtilmiştir.
Hastanede hekim, cerrah, eczâcı ve diğer işleri yürütecek personel maaşlı olarak
bulunuyordu. Çalışma gece-gündüz olup, evli olan hekimler haftada üç gün evlerine
gidebiliyorlardı. İlk kuruluşunda hastanede 12 koğuş ile 210 yatak vardı. 1894 yılındaki
zelzeleden büyük zarar gördüğünden, hastalar geçici olarak Okmeydanı’na taşındı.
Tâmîrât bir senede bitirildi.
1914-1915 öğretim yılında Haydar Paşa Tıp Fakültesi’nde okuyan talebeler için
Gurebâ, Haseki ve Cerrahpaşa hastanelerinden istifâde edilmesine karar verilince,
hastane öğretim görevine başladı ve uzun zaman Tıp Fakültesi’nin istifâdesinde kaldı.
Hastane, 1956 yılında Sağlık bakanlığından tamamen ayrılarak, vakıflar idaresine
geçmiştir.
Vakfiyesinin hasta ile ilgili kısmında; “Şayet bu bir hastanın iyileşmesi, sıhhate
kavuşması için bir limon lâzım ise; limonun bedeli bin altın bile olsa, mutlaka
alınacaktır” İbaresini yazan Bezm-i âlem Vâlide Sultan, kurduğu müesseselerin
masraflarını karşılaması için de zengin gelir kaynakları vakfetmiştir.
1) Rehber Ansiklopedisi; cild-6, sh. 300
2) İslâm Meşhurları Ansiklopedisi; cild’l, sh. 487
3) İstanbul Câmileri (Tahsin Öz, Ankara 1962); cild-1, sh. 36, 63
4) Pâdişâhların Kadınları ve Kızları; sh. 120
5) Vakıf Yapan Kadınlar (Erdem Yücel, Hayât Târih Mecmuası, sene-1971); cild-1,
s. 2, sh. 47
BÎMÂRİSTAN (Bkz. Hastâne)
BİRGİVÎ
Meşhur Osmanlı âlimi. İsmi, Muhammed bin Ali Birgivî, lakabı Zeynüddîn’dir. 1521
senesinde Balıkesir’de doğdu. Birgi’ye yerleştiği için İmâm-ı Birgivî ismiyle meşhur
olup, Türk âlimlerinin baş tacıdır. İmâm-ı Birgivî’nin babası âlim bir zât olup, müderris
idi.
İmâm-ı Birgivî, önce babasından ilim öğrendi. Babasının derslerinde yetişip, akranlarını
geçti. Sonra yüksek ilimleri öğrenmek için İstanbul’a gitti. İstanbul’daki meşhur
Semâniyye Medresesi müderrislerinden Ahîzâde Mehmed Efendi’den, sonra da
kazasker Abdurrahmân Efendi’den ders aldı. Büyük bir şevk ve gayretle ilim öğrenip,
Semâniyye Medresesi’nden me’zun oldu. İcazet imtihanını büyük bir başarı ile vererek,
müderrislik rütbesini kazandı ve bir müddet İstanbul medreselerinde müderrislik yaptı.
Bu sırada, Bayrâmiyye tarikatı şeyhlerinden Abdurrahmân Karamânî’nin sohbetlerinde
bulunarak tasavvufda da yetişti. Bir ara hocalarından Abdurrahmân Efendi’nin
vasıtasıyla Edirne’de Kassâm-ı askerî (Mîras taksim eden kâdı naibi) vazifesine tâyin
edildi. Bir müddet sonra bu işten de ayrıldı ve köşesine çekilmek istedi. Ancak,
tasavvuf hocası olan Abdurrahmân Karamânî’nin ısrarı üzerine ders verip vâz etmeye
başladı. İkinci Selîm Han’ın hocası Atâullah Efendi, Birgivî’nin ilimdeki kudretini takdir
ederek, onu Birgi’de yaptırdığı medresenin müderrisliğine tâyin etti. Bundan sonra
orada talebe yetiştirmek, vâz vermek ve kitap yazmakla ömrünü geçirip, büyük
hizmetler yaptı.
Haramlardan sakınmanın önemini ve dünyânın fâniliğini çok iyi anladığından, dînin
emirlerini tâviz vermeden açıklardı. Zamanın âlimleriyle, yazılı ve sözlü pek çok
münazaralara girerdi. Hak bildiğini, ilmî delilleri ile söylemekten hiç çekinmezdi. Hattâ,
Birgi’den İstanbul’a gelip sadrâzam Mehmed Paşa’ya nasîhatte bulundu.
Hanefî mezhebinde olan İmâm-ı Birgivî, 1573 senesinde Aydın’ın Birgi kasabasında
vefât etti. Türbesi aynı kasabada bir tepe üzerindedir.
İmâm-ı Birgivî hazretleri, kıymetli eserler yazmış olup, en meşhur eserleri şunlardır:
1- Tarîkat-ı Muhammediyye: Arapça yazılmış kıymetli bir eser olup, Ehl-i sünnet
âlimleri arasında büyük bir îtibâr görmüştür. Bir çok âlim tarafından şerhedilmiştir. En
meşhur şerhleri; Abdülganî Nablüsî’nin yaptığı Hadîkat-ün-nediyye fî tarîkat-il-
Muhammediyye ve Hâdimî’nin yaptığı El-Berîka şerh-ut-tarîka’dır. Bu şerhlerden
bâzı kısımlar, İstanbul’da İhlâs Vakfı tarafından bastırılmıştır. Tarîkat-ı
Muhammediyye üzerine İdrâk-ül-hakâyık fî tahrici ehâdis-i Tarîka adlı bir eser
daha yazılmıştır. Bu eseri 1640 senesinde Mehmed Ağa Câmii imâmı Ali bin Hasan
yazmıştır. Tarîkat-ı Muhammediyye’de bulunan hadîs-i şeriflerin tahkiki ve
kaynaklarının tesbitiyle ilgilidir. Tarîkat-i Muhammediyye ayrıca Osmanlıcaya da
tercüme ve şerh edilmiştir.