2- Vasiyetname: Birgivî Vasiyetnamesi adıyla meşhur olmuştur. Asırlardan beri
okunagelmiş, çok kıymetli ve faydalı bireserdir. Konyalı Şeyh Ali Efendi tarafından şerh
edilmiştir. Bu şerhe de ayrıca Osmanpazarı müftîsi İsmâil Niyazî Efendi tarafından şerh
yazılmıştır. Bilhassa Kâdızâde Ahmed Efendi’nin bu esere yazdığı şerh meşhur olup, bir
çok kere basılmıştır. Birgivî’nin bu eseri, Toktamışoğlu tarafından manzum olarak
Çağatay Türkçesine de çevrilmiştir.
3- Zuhr-ul-müteehhilîn: Kadınların hayz hallerini bildiren bir kitab olup, çok
kıymetlidir. Hanefî mezhebinde meşhur İbn-i Âbidîn, bu eseri Menhel-ül-vâridîn
adıyla şerhetmiştir. Bu şerh, İstanbul’da Ihlâs Vakfı tarafından bastırılmıştır.
4- Avâmil: Nahiv ilmiyle ilgili meşhur bir eserdir. Gümüşhâneli Ebû Bekr bin Yâkub,
Manisalı Halil Nâimî, Filorinalı Mustafa Efendi, Abdüllatif Harpûtî, Kuşadalı Ahmed
Efendi ve Şeyh Mustafa İbrâhim bu eserin şerhini yapmışlardır.
5- İzhar: Bu eseri de nahiv ilminde meşhur bir kitaptır. Asırlardan beri, Arapça
öğrenen talebelere okutulmuştur. Şerhleri ve tercümeleri vardır. Şerhleri şunlardır:
Keşf-ül-esrar, talebelerinden Muslihiddîn tarafından yazılmıştır. Netâyic-ül-efkâr,
Kuşadalı Mustafa bin Hamza tarafından yazılmış bir şerhdir. Feth-ül-esrâr, Ref-ül-
estâr, Osmanpazarlı Niyazı Efendi tarafından yazılmıştır. Miftah-ül-merâm, Mehmed
Feyzi Efendi’nin yazdığı başka bir şerhdir. Hall-i esrâr-il-ahbâr alâi’râb-il-izhâr,
Zeynizâde tarafından yazılmış olup, İzhar mu’ribi adıyla, bilinir, İzhâr kitabı ayrıca
Salihli müftîsi Mehmed Lütfî Efendi ve Konya müderrislerinden Ali Şühûdî Efendi
tarafından Osmanlıca’ya tercüme edilmiştir.
6- Emsile-i Fadliye: Sarf ilmine dâir olup, oğlu Fadlullah Efendiye izafeten bu adı
vermiştir. Bu eserine kendisi ayrıca bir şerh yazmıştır.
7- Risâletün fî beyânırusûm- il-mesâhif-il-Osmâniyye, 8- Ravdat-ül-cennât fî
usûl-il-i’tikâd, 9- Şerhuha dîs-ül-erba’în, 10- Etfal-ül-müslimîn, 11- Ziyâret-ül-
kubûr, 12- Nûr-ul-ahyâ, 13- Cilâ-ül-kulûb, 14- Muaddil-üs-salât, 15- İkâz-ün-
nâimîn, 16- Dürr-ül-yetîm fî ilm-it-tecvîd, 17- Hâşiye-i Hidâye, 18- İmtihân-ül-
ezkiyâ, 19- Risâletün fî usûl-il-hadîs, 20- Ta’likat ales-Sadr-iş-şerî’a, 21-
Rilâletün minel âdâb, 22- Ulûmu âliyye’den bahseden manzum bir risale, 23-
Risâletün fî hurmet-it-tegannî ve vucûbi isti’mâ-il-hutab, 24- Sihahı acemiyye
(Farsçadır), 25- Tefsîru sûret-il-Bekara: Bekara sûresinin yarısına kadar yaptığı
tefsiridir. 26- İnkâz-ül-hâlikîn, 27- Şerhu lübâb-ül-elbâb fî ilm-il-i’râb lil-
Beydâvî, 28- Dâfiat-ül-mübtediîn ve kâşifetü butlan-ül-mülhidîn, 29- Kifâyet-
ül-mübtedî fis-sarf: Ermenekli Süleymân Sırrı Efendi bu esere bir şerh yazmıştır.
İmâm-ı Birgivî’nin son nefes ve ölüme dâir vasiyyeti şöyledir: “Din kardeşlerime
vasiyyetim odur ki, hastalığım artınca, ziyaretime geldiklerinde İhlâs sûresini okumayı
bana telkin edip hatırlatsınlar. Allahü teâlânın rahmetini, recâya, ümid etmeye dâir
âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfleri hatırlatsınlar. Kelime-i şehâdeti söylemeyi telkîn
etsinler. Yanımda; “Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah, eşhedü enlâ ilahe
illallahü vahdehü lâ şerîkeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve
resûlüh” desinler. Söyle diye zorlamasınlar. Kelime-i tevhidi söyledikten sonra başka
bir şey konuşursam, yeniden telkin etsinler. Söylemezsem o da yetişir. Tövbe etmeyi
hatırlatsınlar, ölünce başımı kazımayı, koltuk ve kasık kıllarımı yolmayı, bıyık kırkmayı,
sakalım traş olmamışsa traş etmeyi, tırnak kesmeyi yapmasınlar. Çünkü bunlar
öldükten sonra yapılmaz. Mümkün ise gusl ettirsinler. Buna imkân yoksa, teyemmüm
ettirsinler. Kıbleye döndürüp sağ tarafıma yatırsınlar. Yâsîn sûresini okusunlar, ölürken
yanıma kadın ve çocuk koymasınlar. Ağlayıp, inleyip feryâd etmesinler. Salih din
kardeşlerim yanımda bulunsunlar. Kalbleriyle teveccüh edip, bu fakir için selâmet ve
şeytanın şerrinden kurtulmamı dilesinler. Ruhum kabz olunca gözlerimi kapayıp,
çenemi bağlasınlar. Bir kaba buhur koyup, üç-beş veya yedi kerre etrafımda
döndürsünler.
Çoluk-çocuğuma vasiyyetim olsun ki, üzerime sesli ağlamasınlar. Allahü teâlâdan
mağfiret ve rahmet istesinler. Öldüğüm günde, yedisinde, kırkında ve sene-i
devriyesinde yemek pişirip ziyafet vermesinler. Fakat sevabını ruhuma hediye etmek
üzere sadaka versinler. Çok ihsânda bulunsunlar. Paraları yoksa; ekmek, pirinç, yağ,
tuz, soğan versinler ve ne yapabilirlerse, az olsun çok olsun, Allahü teâlâ için verip,
sevabını kalbleriyle ve dilleriyle bu fakire bağışlasınlar. Duâ ederken beni hatırlasınlar,
unutup gitmesinler. Yine çocuklarıma vasiyetimdir ki; dünyâya düşkün olup mal, mevkî
ve makam peşinde koşmayalar. Allahü teâlâya tevekkül edip, faydalı ilimleri
öğrenmeye ve bunları yaymaya çalışsınlar. Salih ameller işlesinler ve takva üzere
olsunlar, haramlardan sakınsınlar. Meâlen; “Allahü teâlâdan korkanı, Allahü teâlâ
dünyâda ve âhirette her darlıktan kurtarır. Ona, düşünmediği yerden rızık
verir. Allahü teâlâya tevekkül edene Allahü teâlâ yetişir. İhtiyâcını ihsân eder,
başkasına muhtâc etmez” (Talak sûresi: 3-4) buyrulan âyet-i kerîmeyi düşünerek
okusunlar.”
İMÂM-I BÎRGÎVÎ’NÎN VASİYYETİ
İmâm-ı Birgivî’nin Vasiyyetnâme adlı eserinden bir bölüm:
“Kardeşlerime, evlâdıma ve âhiret yolcularına vasiyyetimdir ki, Allahü teâlânın
emrettiği şeyleri yapınız. Oruçlarınızı tutunuz. Üzerinize farz oluyorsa hac yapınız. Her
müslümanın öğrenmesi farz-ı ayn olan ilmihâl bilgilerini öğreniniz. Âlimlerin sohbetine
devam ediniz. Güvenilir ve sağlam âlimlerin fetvasıyla amel ediniz. Herkesin fetvasıyla
amel etmemelidir. Tegannî dinlememelidir. Allahü teâlânın ismi anıldığı zaman Teâlâ
ve tebareke veya Azze ve celle, Sübhânallah, Cellecelûlüh diyerek tazim ediniz.
Resûlullah’ın ve diğer peygamberlerin isimleri anıldığı zaman salevât getirmelidir.
Yazarken de bunları açık yazmalıdır. Diğer âlimler ve meşâyıh anıldığı zaman
rahmetullahi aleyh demelidir. Hocasına da hürmet göstermelidir. Yol göstermek hâriç,
hocanın önünden yürümemelidir. Ondan önce söze başlamamalı ve yanında çok
konuşmamalıdır. Hizmetini severek yapmalıdır. Her yerde hocanın rızâsını
gözetmelidir, îtirâz etmemeli, dövse veya bağırsa nasihat bilmeli, incinmemelidir.
Hocasının yakınlarına da hürmet göstermelidir. Akrabayı ziyaret etmeli, sıla-i rahmi
(akraba ziyaretini) terk etmemelidir. Anne ve babanın da haklarını gözetmeli, onlara
karşı yüksek sesle konuşmamalı ve kızgın bakmamalı, günah olmayan emirlerini
yapmalıdır. Dövmesine ve bağırmasına sabretmelidir. Karşılık vermemelidir.
Komşuların haklarını da gözetmeli, kokulu bir yemek pişirince, bir mikdârını komşulara
vermelidir. Mümkün olduğu kadar komşuların ihtiyâcını görmeli ve zarara uğrarlarsa
yardım etmeli ve iyilik gelirse sevinmelidir. Diğer din kardeşlerini de sevmelidir.
Kusurlarını mümkün mertebe affetmelidir. Müdâhene etmemeli, dünyalık ele geçirmek
için dîni vermemeli, gerekirse müdârâ etmeli, dîni ve dünyâyı korumak için dünyalık
vermelidir. Müdârâ zararı gidermek için olur. Çok gülmekten, faydasız konuşmaktan
sakınmalıdır. Alış-verişte dînin emirlerine uymalı ve cemâate devam etmelidir.
Bid’atlerden sakınmalı, misvak kullanmaya devam etmeli. Duâya, Allahü teâlâya hamd
ve sena ile ve Resulüne salât ve selâm ile başlamalıdır. Duâ ederken bütün mü’minlere
duâ etmeli, anneyi, babayı ve iyilik gördüğü kimseleri de duâlarında anmalıdır.
Yalvararak ve gizli duâ etmelidir. Yalnız iken Allahü teâlâya yalvararak duâ etmeli,
acizliğini ve günahlarını düşünerek ağlamalıdır. Allahü teâlâdan; istikâmet, af, afiyet,
rızâ ve muvaffakiyetini istemelidir. Îmânın gitmesinden korkup, dâima hüsn-i hatime
(son nefeste îmân ile gitmeyi) istemeli, İslâm nimetine her zaman şükretmelidir.
Çoluk-çocuğuna ilmihâlini (lâzım olan din bilgilerini) öğretip, İslâmiyet’e uymayan
şeylerden korumalı ve sakındırmalıdır. Çocukları yedi yaşına girdiklerinde namaz
kılmazlarsa döverek kıldırmalıdır. Dâima istiğfar etmelidir.”
1) Şakâyık-ı nu’mâniyye zeyli (Atâi); sh. 179
2) Ikd-ül-manzûm; cild-2, sh. 276
3) Vasiyyetnâme-i Birgivî (İstanbul-Târihsiz)
4) Kâmûs’ül-a’lâm; cild-3, sh. 1284
5) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh. 255
6) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 991
7) Eshâb-ı Kiram; sh. 317
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-13, sh. 321
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 374
10) Türk Klâsikleri; cild-4. sh. 185
BİRİNCİ DÜNYÂ HARBİ
1914-1918 senelerinde İngiltere, Rusya ve Fransa’nın yer aldığı îtilâf devletleriyle,
aralarında Osmanlı Devleti’nin de bulunduğu Almanya, Avusturya-Macaristan ve
Bulgaristan’dan meydana gelen ittifak devletleri arasında meydana gelen ve Harb-i
umûmî diye de bilinen savaş.
1789’da meydana gelen Fransız ihtilâli ve çeyrek yüzyıl süren ihtilâl savaşları; on
dokuzuncu yüzyıl içinde bir takım siyâsî, ekonomik ve sosyal gelişmelere sebeb oldu.
İhtilâlin ortaya çıkardığı fikirler ve içtimaî müesseseler, devletlere olduğu kadar
milletlerin davranışlarına da yeni bir istikâmet verdi. Bu gelişmeler devletlerarası
münâsebetlerin de yeni bir çerçeve içinde olmasına yol açtı. Liberalizm ve milliyetçilik
hareketlerinin çıkması, İtalya ve Almanya’nın birliklerini kurmasını sağladı. Almanya ve
İtalya, devletlerarası münâsebetlerde büyük devlet olarak yeralmak istediler. Bu
hareketler, Avrupa’da yeni blokların ortaya çıkmasına ve bunların birbirleriyle
çatışmasına yol açtı. Bloklar arasındaki gerginlik, karşılıklı silahlanmalara sebeb oldu.
Bu gelişmeler, Balkanlarda milliyetçilik akımlarının gelişmesine ve Osmanlı Devleti
himayesindeki Balkan milletlerinin kaynaşmasına sebeb oldu.
Alman başbakanı Bismark’ın, Alman İmparatorluğu’nu kurmak için uyguladığı barış
siyâseti, devletler arasındaki rekabeti arttırdı. On dokuzuncu asırda meydana gelen
sanayileşme ve sömürgecilik faaliyetleri, diplomatik münâsebetlerin alanının
Avrupa’dan Afrika ve Uzakdoğu Asya’ya kaymasını sağladı. Almanya’nın denizlerde ve
sömürgelerde İngiltere ile rekabete yönelmesi, dünyâ pazarlarını ele geçirmeye
çalışması ve askerî yönden güçlenmesi; diğer devletler gibi İngiltere’yi de endişeye
sevk etti. Nitekim Almanya, 1890’dan sonra tâkib ettiği politika ile Güney doğu Avrupa
ve Ön Asya’yı etkisi altına aldı. Afrika ve Uzakdoğu’da girişimlerde bulunmaya başladı.
Böylece Almanya, İngiltere için denizlerde güçlü bir râkib, Avrupa’da da dengeyi bozan
bir güç hâline geldi. Bu da İngiltere’nin güvenliği, Hindistan yolu ve deniz aşırı çıkarları
yönünden çok tehlikeliydi. Almanya’nın gücünün ve etkinliğinin azaltılmasını isteyen
İngiltere, Almanya’yı ezmek için çeşitli tedbirlere başvurdu.
Fransa da, yanı başında güçlü bir Almanya’nın bulunmasından endişe ediyordu.
1870’den beri Almanya’dan Alsace-Loren’i ele geçirmek ve intikam almak istiyordu.
Çıkabilecek bir savaşta müttefikleri ile birlikte Almanya’yı parçalamanın hesabını
yapıyordu.
Rusya ise, batı sınırlarında bir güç olarak beliren Almanya’nın, Doğu Avrupa’daki
panislavist emellerine set çekmesinden endişe ediyordu. Bu sebeble Almanya’yı
yıkarak ve ona dayanan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu parçalayarak bu
tehlikeyi ortadan kaldırmak, bütün Slavları Rus hâkimiyeti altına alabilmek gayesini
güdüyordu. Ayrıca, İngiltere’nin karşı çıkmasından dolayı bir türlü alamadığı İstanbul
ve boğazları, İngiltere ve Fransa’nın müttefiki olmasından faydalanarak ele geçirmek
ve sıcak denizlere açılmak emelindeydi.
Bütün bu gelişmelerin hedefi olan Almanya ise, ekonomik ve siyâsî yönden dünyâda
daha etkin hâle gelmek istiyordu. Özellikle doğuya doğru genişlemek ve yeni pazarlar
ele geçirmek emelindeydi. Avrupa’nın gittikçe güçten düşen devleti Avusturya-
Macaristan İmparatorluğu ise, kendisine en büyük zararın panislavizmden geleceğini
biliyordu. Rusya’nın desteği ve kışkırtmasıyla harekete geçen, büyük iddialar peşinde
koşan Sırbistan’ı ortadan kaldırarak, doğuya doğru genişlemek ve Rus etkisini
Balkanlardan uzaklaştırmak istiyordu.
İtalya ise, Almanya ile ittifak içinde bulunmasına rağmen gizlice Fransa ile anlaşmıştı.
Gayesi, Avusturya’nın hâkimiyeti altında kalan İtalya topraklarını kurtararak, Akdeniz
ve çevresinde yeni sömürgeler elde etmekti.
Büyük devletlerin hepsi bir harbin çıkmasında kendi çıkar ve emelleri açısından fayda
görmekte ve harbin çıkması için zahirî sebebler aramaktaydılar.
Avrupa’da Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan meydana gelen üçlü ittifak ve
İngiltere, Fransa ve Rusya’dan meydana gelen üçlü îtilaf bloklarının kurulması ve savaş
hazırlıklarının devam ettiği sırada Osmanlı Devleti; İttihâdcıların teşvik ve tahrikiyle
girdiği Balkan harbinden mağlûb çıkmış, pek çok vatan toprağını kaybetmiş, düzenli ve
disiplinli orduları dağınık, bitkin ve teçhîzâtsız olup, perişan bir hâldeydi. Çıkacak bir
harbe girmeye maddî gücü ve tahammülü olmadığı gibi, böyle bir harbe girmeyi
gerekli kılacak bir sebeb de yoktu.
28 Temmuz 1914 günü Avusturya-Macaristan veliahdı Arşidük Fransuva Ferdinand’ın
Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmesi üzerine, Avusturya, Sırbistan’a ağır bir
ültimatom verdi ve harb îlân ettiğini bildirdi. Rusya Sırbistan’ın, Almanya da
Avusturya’nın yanında harbe girdi. Böylece bir hafta içinde Avrupa, dünyâ çapında bir
harbe sürüklendi. Almanya Rusya’ya, Rusya’nın müttefiki olan Fransa da Almanya’ya
savaş îlân etti. Fransa’yı ezmek ve ardından Rusya üzerine yürümek üzere hazırlanan
Almanya’nın Belçika’dan geçmesi gerekiyordu. Belçika geçiş izni vermeyince, Almanya
Belçika’ya savaş îlân etti. Fransa ve Rusya’nın müttefiki olan İngiltere de bu sırada
Almanya ve Avusturya’ya savaş îlân etti. Belçika’ya giren Almanlar hızla Fransa üzerine
yürüdüler, ilk anda geri çekilen Fransızlar, Marne nehri üzerinde kuvvetli bir savunma
hattı kurdular. Bu hattı yaramayan Almanlar, doğu cephesine dönüp, Rusları iki defa
mağlûb ettiler. Avusturya ise hiç bir başarı sağlayamadığı gibi Ruslara da yenildi.
Galiçya, Ruslar tarafından işgal edildi. Denizlerde İngiltere ile Almanya arasında
meydana gelen iki savaşın ilkini Almanlar, diğerini ise İngilizler kazandı.
Bu arada Almanya’nın Uzakdoğu’da yayılmasını istemeyen Japonya, 23 Ağustos
1914’de Almanya’ya savaş îlân ederek itilâf devletlerinin yanında yer aldı.
Trablusgarb ve Balkan savaşlarından yenik çıkan Osmanlı Devleti, ordu ve
donanmasını ıslâha çalışması yanında, bloklara ayrılmış Avrupa’da kendisini siyâsî
yalnızlıktan kurtarma teşebbüslerine girişti. 23 Ocak 1913’de düzenledikleri Bâb-ı âlî
baskınıyla iktidarı ele geçiren İttihâd ve Terakkî fırkasının ileri gelenlerinden olan
Cemâl Paşa, Fransız dostluğundan faydalanarak Osmanlı Devleti’ni itilâf devletleri
safına sokmak istediyse de netice alamadı. Çünkü Osmanlı Devleti’nin, itilaf devletleri
yanında yer alması, Fransa ve İngiltere’nin müttefiki olan Rusya’nın işine gelmiyordu.
İtilâf devletleri arasında yer alma teşebbüsleri neticesiz kalan İttihâd ve Terakkî ileri
gelenleri, Enver Paşa’nın Alman hayranlığı sebebiyle Almanya’nın yanında yer almak
için teşebbüse geçtiler. Harbin başlamasından beş gün sonra, 2 Ağustos 1914’de
sadrâzam Saîd Halîm Paşa, harbiye nâzırı Enver Paşa, dâhiliye nâzırı Talat Paşa ve
Meclis-i meb’ûsân reisi Halil beylerden meydana gelen dörtlü grup; Fransa tarafdârı
olan Cemâl Paşa ile diğer vükelâ ve Meclis-i meb’ûsânın haberi olmadan Osmanlı-
Alman ittifakını imzaladılar. Daha önceki bütün harbler, Meclis-i meb’ûsân ve hey’et-i
vükelâdan başka sarayda toplanan fevkalâde harb meclisinin kararıyla ilân edilirdi.
Birinci dünyâ harbine girişin ilk basamağı olan bu ittifak andlaşması, pâdişâhtan, bütün
meclislerden ve yetkililerden gizli olarak imzalanmak suretiyle Osmanlı Devleti’nin
yıkılışı hazırlandı. Hiçbir millî menfeat sağlamayan, fakat pek çok yükümlülükler
getiren bu ittifak andlaşmasının imzalanmasından sonra, ihtiyat tedbiri olarak ertesi
günden başlamak üzere seferberlik îlân edildi. Harb hazırlıklarına vakit bulabilmek için
zahirî olarak tarafsızlığını îlân eden İttihâd ve Terakkî, 11 Ağustos Salı günü Goeben ve
Breslau isimli Alman zırhlılarının İngiliz takibinden kurtulmak üzere Çanakkale
boğazından girmelerine müsâde etti.
Bu Alman zırhlılarının Çanakkale boğazından içeri girmesinden ise, sadrâzamın,
kabinenin, Meclis-i meb’ûsânın, hey’et-i vükelânın ve Enver Paşa haricindeki diğer
İttihâd ve Terakkî ileri gelenlerinin de haberi olmadı. O günün akşamı Saîd Halîm
Paşa’nın yalısında toplanan Encümen-i vükelâya biraz geç gelen harbiye nâzırı Enver
Paşa, içeri girerken gülerek; “Bir oğlumuz dünyâya geldi” dedi. Hemen îzâh ederek,
Alman gemilerinin İngiliz takibinden kurtarmak için içeri alınmalarını kendisinin
emrettiğini söyledi. Bu suretle Enver Paşa, Almanya’nın Türkiye’yi istediği zaman harbe
sokacak bir vaziyete gelmesini te’min etmek gibi târihin hiç bir zaman affetmiyeceği bir
cinayeti tek başına işlediği gibi, faciaya ses çıkarmayan arkadaşları da suç ortaklığını
kabul etmiş oldular. Bütün bu gelişmelere rağmen Osmanlı Devleti’nin tarafsız
olduğunu kabul eden îtilâf devletleri, Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalmasını ve harbe
girmemesini sağlamak için gayret sarfettiler. Fransa ve İngiltere büyükelçileri,
sadrâzamı ziyaret ederek protesto notası verdiler.
İtilâf devletlerinin bu teşebbüsleri karşısında, hükümet, Alman sefirine müracaat
ederek bir müddet gemilerin silâhtan arındırılmasını istediyse de, vaziyete hâkim olan
Alman sefîri, hükümetin bu isteğini kesin olarak reddetti. Alman sefirinin bu davranışı
üzerine, Saîd Halîm Paşa’nın yalısında toplanan Encümen-i vükelâ, Alman zırhlılarını
Osmanlı Devleti tarafından satın alınmış gibi göstermeye karar verdi. İtilâf devletleri
bu hayalî satış oyununa inanmamış olmakla beraber, Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığını
te’min için, inanmış göründüler. Gemilerin Alman mürettebattan arındırılmasını
istedilerse de bu istekleri kabul edilmedi. Alman gemilerinin birincisine Yavuz,
ikincisine de Midilli adı verildi. Biraz sonra da donanma başkumandanlığına Alman filo
kumandanı Amiral Souchon (Suşon) Paşa tâyin edildi. Böylece tarafsız kalmaya giden
bütün yollar kapatıldı.
Almanya, doğu Avrupa’daki Rus kuvvetlerinin bir kısmını üzerinden atabilmek için
Osmanlı Devleti’nin bir an önce harbe girmesini istiyordu. Enver, Talat ve Cemâl Paşa
dışındaki diğer Osmanlı idarecileri ise, devletin mâlî ve askerî durumunun iyi olmadığını
ileri sürerek harbe girişin geciktirilmesini istiyorlardı. Fakat ittihadcıların Balkan
harbinde halk üzerinde bıraktıkları kötü hâtıraların silinmesini isteyen, böylece binde
bir ihtimâlle de olsa ulaşılacak bir Alman zaferinden sonra kendi ikbâllerinin daha
parlak olacağını zanneden, gerçekte ise sâdece Alman ordularının üzerinde bulunan
Avrupa’daki yükünü hafifletmek isteyen harbiye nâzırı Enver Paşa ve kabînenin bâzı
üyeleri, devletin biran evvel savaşa girmesini istiyorlardı. Neticede Enver Paşa’nın
izniyle amiral Souchon donanmayı alarak 29-30 Ekim 1914 gecesi Karadeniz’e çıktı.
Odesa ve Sivastopol gibi Rus limanlarını bombaladı. Böylece fiilen harbe giren Osmanlı
Devleti’ne karşı îtilâf devletleri harb îlân ettiler.
Gerek Almanya gerekse İttihâd ve Terakkî ileri gelenleri, Rusya ve İngiltere’nin
hâkimiyeti altında bulunan veya sömürgesi olan müslümanları ayaklandırarak bu iki
devlete gaile çıkaracaklarını ümid etmişlerdi. Ancak çeşitli sebeblerle beklenen netice
alınamadı. Harbin başladığı ilk zamanlarda tarafsızlığını îlân eden İtalya; İngiltere ve
Fransa’nın bâzı vâdlerde bulunması üzerine 20 Mayıs 1915’de Avusturya’ya, Ağustos
1915’de de Almanya ve Osmanlı Devleti’ne karşı savaş îlân ettiğini bildirerek itilâf
devletleri yanında yer aldı. İkinci Balkan savaşında kaybettiği toprakları geri almak
isteyen Bulgaristan da, 6 Eylül 1915’de Almanya ve Avusturya ile imzaladığı
andlaşmalar gereğince Sırbistan’a karşı savaşa girdi.
Osmanlı Devleti’nin fiilen harbe girmesinden sonra îtilâf ve ittifak devletleri değişik
cephelerde savaşmaya başladılar.
1 Kasım 1914’de Rusların Doğubâyezîd’den sınırımıza tecâvüz etmeleri ile Kafkas
cephesi açıldı. Ruslar ilk iki muhârebede mağlûb edildi ise de tâkib edilip atılamadı.
“Dondurucu kışta taarruz doğru olmaz, ilkbahara te’hir edelim” tavsiyelerine
ehemmiyet vermeyen Enver Paşa’nın bizzât idâre ettiği Sarıkamış harekâtında
dondurucu kışın da etkisiyle en kıymetli ordu birliklerimiz imhâ edildi. Ruslar, 1915’e
kadar Van, Muş, Bitlis; 1916’dan sonra Erzurum, Erzincan, Trabzon, Bayburt,
Gümüşhane’yi zabt ederek Şarkî Anadolu’yu ellerine geçirdiler (Bkz. Sarıkamış
Harekâtı).
1 Kasım 1914’de İngilizlerin Süveyş’te Akabe’yi bombardıman etmeleri üzerine Filistin-
Sûriye cephesi açıldı. Bahriye nâzırı Cemâl Paşa’nın başında bulunduğu ve büyük
hayâllerle 1915’de yapılan kanal harekâtı iki defa başarısızlıkla netîcelendi. Bu bölgeye
gönderilen ordumuz zâyiât vererek Gazze’ye çekildi. 1917’de meydana gelen üç Gazze
savaşının ikisini ordularımız kazandı ise de, üçüncüsünde yenildi. 1918 Nablus meydan
muhârebesinde de, İngilizlerin oyunlarına aldanan bedevîlerin ihaneti neticesinde
yenildi. Netîcede Suriye, Filistin, Şam, Haleb ve Beyrut elimizden çıktı (Bkz. Kanal
Harekâtı; bkz. Cemâl Paşa).
İngilizlerin 1 Kasım 1914’de Basra körfezine asker çıkarmaları ile Irak cephesi
kurulmuştu. Umûmî kumandanlığa tâyin edilen Süleymân Askerî Bey, İngilizlere
mağlûb oldu ve civar yerler düşman eline geçti. Albay Halil Bey’in Küt zaferini
kazanmasına rağmen, bundan istifâde edilemedi. İngilizlerin bu havalideki askerleri
tamamen temizlenmeden, İran seferine girişilip, kuvvetler dağıtıldı. Bundan istifâde
eden düşman, takviye kuvvetleri alarak 11 Mart 1917’de mukavemet görmeden
Bağdâd’ı ele geçirdi. Şehrin düşüşü ile Irak bölgesi de elimizden çıktı.
Birinci Dünyâ savaşı esnasında Çanakkale’de de çok mühim savaşlar oldu. Gauben ve
Breslau gemilerinin Osmanlılara sığınmasından sonra düşman Çanakkale üzerine
yüklendi. 1915’den sonra Çanakkale’de meydana gelen savaşlar şehâmet destanları ile
doludur. Kirte, Zığındere ve Anafartalar, Kocaçimen, Conkbayırı, Kanlısırt, Kirtetepe,
Kanlıtepe, Aslantepe muhârebeleri cereyan etti. Düşmanlar muvaffak olamayacaklarını
anlayınca belli etmeden gizlice çekilmeye başladılar ve 1916 Ocağı’nda tamamen
çekilip gittiler.
Türk milletinin târihinde ayrı bir önem taşıyan ve 9 aya yakın süren Çanakkale
muhârebelerinde 250.000 kadar şehîd verilmiş, yeni yetişen bir nesil burada erimiştir.
Netîcede Türk cesareti İngiliz soğukkanlılığını, Türk azmi İngiliz inadını ve Türk
vatanseverliği İngiliz gururunu yenmiş, şanlı târihimize “Çanakkale geçilmez” ibaresini
yazdırmıştır (Bkz. Çanakkale Savaşları).
Avrupa’da durumun İtilâf devletleri lehine geliştiğini gören Romanya da, bâzı topraklar
elde edebileceğini düşünerek 28 Ağustos 1916’da itilâf devletlerinin yanında harbe
girdi.
Denizlerde de savaşlar oldu. Yavuz ve Midilli gemilerinin Rus sahillerini bombardıman
etmelerinden sonra Ruslar da Trabzon’u bombaladılar. İngilizler Gazze ve İskenderun
limanlarını, donanmamız Batum’u bombardıman etmişti. Kanal’da, Gazze’de, Suriye ve
Çanakkale muhârebelerinde İngilizler tayyareden de istifâde ettiler.
1917’de Rusya’nın savaştan çekilmesi ile boşalan yeri Amerika doldurdu. Bu durum
merkezî kuvvetlerin aleyhine oldu. Bu târihte bütün devletlerde bir yorgunluk ve
bıkkınlık baş gösterdi. Rusya’nın savaştan çekilmesiyle imzalanan Brest-Litovsk
andlaşması ile Osmanlı Devleti, doğudaki topraklarını istilâdan kurtardığı gibi,
Kafkasya’daki isyânları fırsat bilerek Bakü’yü ele geçirmeye kalkıştı. Ancak 1917
Haziran’ında, Yunanistan’ın îtilâf devletleri safında savaşa girmesi ve ayrıca 1918 yazı
sonlarına doğru îtilâf devletlerinin bütün cephelerde umûmî bir taarruza geçmeleri,
merkezî devletlerin sonunu getirdi.
1918 Eylül’ünde Bulgarlar, Makedonya cephesinde Fransız taarruzu netîcesinde
yenilince, mütâreke istediler. Bulgarların savaştan çekilmesiyle Almanya yolu kesilmiş,
daha önemlisi, İstanbul, Trakya yönünden bir saldırıya açık duruma gelmişti. Bu sırada
sayısı dokuza çıkan Türk orduları hayli uzaklarda savaşıyordu. Gerek bu durum,
gerekse Suriye cephesindeki yenilgi, yıllardır zafer vadiyle aldatılan millete, İttihâd ve
Terakkî’nin siyâsetinin başarısızlığını göstermişti. Savaşa devam etmekte hiç bir fayda
yoktu. 1918 Martında sadrâzam olan Talat Paşa, mütârekeyi imzalayacak bir
hükümetin kurulmasına imkân vermek için 7 Ekim 1918’de istifa etti. Hükümeti daha
çok îtilâf fırkası mensupları ile Ahmed İzzet Paşa kurdu. Bu sırada dört yıldır Anadolu
Türk erkeklerini cepheden cepheye koşduran, yüzbinlerce şehîd veren, gâlib fakat
mağlûb sayılan Osmanlılar, mütâreke istemek mecburiyetinde kaldılar. Bağdâd-Kerkük
arasındaki Kût-ül-Amare’de Osmanlılarca esir alınan ve Büyükada’daki kampta
bulundurulan İngiliz generali Townshend (Tavnşend) aracılığı ile Londra’ya başvuran
Ahmed İzzet Paşa hükümeti, Bozcaada yanında Limni adasındaki Mondros limanında
demirleyen İngiliz Akdeniz donanması amirallik gemisi Agamemnon zırhlısı içinde,
dikte ettirilen mütâreke şartlarını 30 Ekim 1918 günü imzalamak mecburiyetinde,
kaldı. Bu mütârekenin imzalanması esnasında, Osmanlı Devleti’ni bahriye nâzırı Rauf,
hâriciye müsteşarı Reşâd Hikmet ve erkân-ı harb kaymakamı Sâdullah beyler temsil
etti. Amerika cumhurbaşkanı Wilson’un ünlü on dört maddelik prensiplerini İngiltere ve
Fransa kabul etmişlerdi. Bu Wilson prensiplerinde; “Osmanlı Devleti’nin Türk olan
bölgelerinde, îtirazsız olarak Türklerin hâkimiyeti sağlanacak ve bir bölgenin halkı,
çoklukça hangi idareyi istiyorsa, o idareye tâbi olacaktır” hükümleri de vardı.
Bütün bunlara rağmen, İngilizler müttefikleri Fransızlara bile bildirmeden Akdeniz
başkumandanı vis-amiral Arthur Calhorpe (Kaltorp)’a, Londra’dan telsizle bildirdikleri,
bütün Osmanlı târihinde görülmemiş korkunç bir esaret ve teslim oluş vesikası olan
yirmi beş maddelik Mondros mütârekesini dikte ettirerek ve hiç bir îtirâzına yer
vermiyerek Osmanlı temsilcilerine imzalattılar.
Bu mütârekenin imzâlanmasını tâkib eden günlerde, keyfî idareleri, ikbâl ve makam
hırsları sebebiyle Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına, milyona varan müslüman-Türk
evlâdının şehîd olmasına ve Anadolu dışındaki bütün topraklarımızın elden çıkmasına
sebeb olan İttihâd ve Terakkîmin üçlüsü olan Talat, Enver ve Cemâl paşalar ile diğer
ileri gelenleri yurt dışına kaçtılar.
Halkımızın seferberlik dediği dört yıl süren Birinci dünyâ harbinde Osmanlı orduları;
Kafkasya cephesinde ve Karpatlardaki Galiçya’da Ruslarla; Makedonya’da Yunanistan
ve Fransızlarla; Çanakkale’de İngiltere-Fransa-İtalya ve (Hintli, Avusturalyalı)
sömürgeleriyle; Sûriye-Filistin ve Irak cephelerinde, Yeni Zelanda ve Hindistan dâhil,
İngiltere İmparatorluğu orduları ile şan ve şerefle kahramanca çarpıştı. Bu
kahramanlıklar halk türkülerine yedi düvelin önünde; “Osmanlıydı ki dayandı”
sözleriyle aksetmiştir.
Başta İngiltere, Fransa ve Rusya olmak üzere, Amerika, Belçika, Brezilya, Çin, Kosta
Rika, Küba, Yunanistan, Guatemala, Haiti, Honduras, İtalya, Japonya, Liberya,
Montenegro, Nikaragua, Panama, Portekiz, Romanya, Sırbistan ve Siam’dan meydana
gelen îtilâf devletlerine karşı; Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’dan
meydana gelen ittifak devletlerinin yanında harbe giren Osmanlı Devleti, Hicaz,
Yemen, Asır, Irak, Suriye, Filistin, Lübnan ve Mısır’ı kaybetti. Osmanlı Devleti’nin
Birinci dünyâ harbindeki asker zayiatının yekünü ise 3. 842. 580 (üç milyon sekiz yüz
kırk iki bin beş yüz seksen) kişidir. Dört milyona yaklaşan bu müdhiş yekûnun
550.000’i (beş yüz elli bin) şehîd; 891. 364’ü (sekiz yüz doksan bir bin üç yüz altmış
dört) malûl; 103. 731’i (yüz üç bin yedi yüz otuz bir) kayıp; 2. 167. 841’i (iki milyon
yüz altmış yedi bin sekiz yüz kırk bir) yaralı ve 129. 644’ü (yüz yirmi dokuz bin altı yüz
kırk dört) esirdir. Bu esirlerin büyük bir kısmı esarette ölmüştür. Memleketin çeşitti
bölgelerinde açlık, salgın, bulaşıcı hastalık ve muhaceret (göç) sebebiyle telef olan sivil
ahâli kurbanları bu yekûna dâhil değildir. Pek çok harb gemimizin de tahrîb olduğu bu
harb esnasında, Osmanlı Devleti’nin daha önceki harbler sebebiyle zâten zayıf
durumda bulunan hazînesi iflâs hâline geldi, işte bütün bu millî felâketlere sebeb
olanların, darağaçlarıyla beraber kurdukları idarenin mâhiyetini de, faciaya sebeb
olanların başındaki Talat Paşa; “Bizim bu memlekette kurduğumuz idare, olsa olsa
münevver bir istibdâddır” diyerek ifâde etmiştir. Kurulan dîvân-ı harb, kaçak olan
Talat, Enver ve Cemâl paşalar ile Dr. Nâzım’ı gıyabî olarak îdâma mahkûm etti.
Birinci dünyâ harbinden sonra îtilâf devletleri kazançlı çıkarken, ittifak devletleri zararlı
çıkmış, en değerli toprakları ellerinden alınmıştır. 1815 Viyana kongresinde kurulan,
ancak on dokuzuncu yüz yıl boyunca önemli değişmelere uğramakla beraber umûmî
olarak 1914 yılına kadar gelen Avrupa siyâsî haritası ile güçler dengesi yıkıldı. Bunun
neticesinde Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları parçalanarak
yerlerine küçük ve yeni bir çok devlet kuruldu. Avrupa’da yeni bir siyâsî harita ve
güçler dengesi ortaya çıktı. Daha geniş mânâda dünyâda yeni bir statüko kuruldu.
Ancak bu değişiklik, müttefik devletlerin lehine idi. Îtilâf devletleri; yenilen devletlerin
topraklarını küçültecek, bâzılarını işgal edecek veya o topraklarda yeni devletler
kuracak, askerî kısıtlamalar ve yasaklar koyacak şekilde andlaşmalar kabul ettirdiler.
Bunun neticesinde yıkılan üç İmparatorluğun bıraktığı boşluk, başta İngiltere olmak
üzere; Fransa, İtalya ve Japonya gibi devletler tarafından doldurulmak istendi.
Birinci dünyâ harbinden en kârlı çıkan devlet İngiltere idi. Almanya’yı yenilgiye
uğratmakla Avrupa’dan adasına gelebilecek tehlikelerden ve denizlerde bu devletin
rekabetinden kurtulmuş oldu. Diğer taraftan Almanya’yı Ortadoğu’dan uzaklaştırarak,
güçlü bir rakîbi ortadan kaldırdı ve böylece bölgeye hâkim oldu. Aynı zamanda Rusya’yı
etkisiz hâle getirdi ve Fransa’yı da ikinci plânda bıraktı. Neticede, dünyânın bir
numaralı devleti hâline geldi.
Fransa ise; Almanya ve Avusturya-Macaristan devletlerinin yenilmesi ve parçalanması
ile sınırlarındaki iki büyük tehlikeden kurtuldu. Avrupa’da ve Ortadoğu’da elde ettiği
kazançlarla da İngiltere’den sonra ikinci devlet oldu.
İtalya, Avusturya’dan aldığı topraklarla kuzeye doğru genişledi. Anadolu’da kendisine
bırakılan payı az bulduğundan İngiltere ve Fransa’ya kırgın olmakla beraber, elde ettiği
adalar ve yerlerle Akdeniz ve çevresinde etkili duruma geldi. Japonya ise, Uzak
Doğu’da geniş çıkarlar elde ederek dünyâda söz ve etki sahibi oldu.
Birinci dünyâ harbi sebebiyle gerek îtilâf, gerekse ittifak devletlerinin kendi
bünyelerinde de bâzı siyâsî hâdiseler meydana geldi.
Ancak Birinci dünyâ harbi sırasında ve sonrasında yapılan andlaşmalar, yenilenlere çok
ağır şartlar getirdiğinden, gâlib devletlerin de çıkarlarına aykırı olduğundan ilk
zamanlardan îtibâren tepkilere, anlaşmazlıklara ve yeni mes’elelerin ortaya çıkmasına
yol açtı. Bunlar da barışın uzun sürmemesine sebeb oldu. Dünyâda kısa bir müddet
sonra yeniden bir umûmî savaş tehlikesi başgösterdi.
ALLAH YOLUNU AÇIK ETSİN
Sene 1915, Sonbaharın serin yağışlı günlerinden biri. Birinci Dünyâ harbi bütün
cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu. Yiğitlerin biri
ölüyor, bini yetişiyor. İhtiyarı, genci savaşıyor, didiniyor ve yurdumuza düşman
çizmeleri basmasın diye, el açıp Allah’a duâ ediyor. Cepheye durmadan takviye
kuvvetleri gidiyor. İşte o kuvvetleri götüren tren, Bilecik istasyonunda beklemektedir.
Askerlerin hepsi sakin, belki bir daha geri dönmeyecekler. Ama şehîd olmak inancı
gönülerine huzur veriyor.
Sevkıyat subaylarından biri vagonların arasında sessiz, hareketsiz bir gölge görür.
Merakla, şüpheyle yaklaşır. O anda çakan şimşeğin aydınlığında şunlara şâhid
olmuştur:
Ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı, ihtiyar bir Türk anası çakılmış gibi
orada duruyor. Yağmurdan sırılsıklam olmasına rağmen huşu içinde beklemektedir.
Anadolu’nun cefakâr vefâ timsâli ve sabırlı anası ile yaklaşan subay arasında şu
konuşma geçer:
“Valide! Yağmurun altında niye böyle bekliyorsun?”
“Trende oğlum var. Onu selâmetlemeye geldim.”
“Oğlun kimdir, nerelidir?”
“Söğüt’ün Akgünlü köyünden Mehmedoğlu Hüseyin.”
“Onu görmek ister misin, çağırayım mı?”
“Sana duâ ederim. Ona söyleyecek tek bir sözüm var.”
Hüseyin kısa zamanda bulunur. Elini öpen oğlunu bağrına basan ana son olarak;
“Hüseyin’im, yiğit oğlum benim!.. Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağaların
Çanakkale’de şehîd düştüler. Bak son yongam sensin. Eğer, minareden ezan sesi
kesilecekse, câminin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme.
Yolun Şıpka’ya uğrarsa dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Allah
yolunu açık etsin” demiştir.
Hüseyin, son defa anacığının elini öpmüştü. Yaşlı gözlerle oğluna bakan Türk anası son
evlâdını da duâlarla bu şekilde cepheye uğurlanmıştır.
DEVLET YIKILDIKTAN SONRA!..
Birinci Dünyâ harbinin başladığı günlerdi!.. Dâhiliye nâzırı Talat Paşa ile harbiye nâzırı
Enver Paşa ne düşündülerse, sabık pâdişâh İkinci Abdülhamîd Han’ın mes’ele
hakkındaki malûmatına, bilgi ve tecrübesine başvurmayı uygun buldular. Bu maksadla
İshak Paşa’yı Beylerbeyi Sarayı’na gönderdiler. Otuz üç sene gibi uzun bir müddet
Avrupa siyâsetine hâkim olmuş sultan İkinci Abdülhamîd Han, cevâbında; “Bu
vaziyette artık benim verebileceğim bir fikir, tavsiye edebileceğim bir tedbir
kalmamıştır. Zîrâ bu zavallı devlet, harb-i umûmîye sürüklendiği gün münkariz
olmuştur. Sizi bana gönderenler harbe girmeden önce göndermeli idiler. Dünyânın
karalarına ve denizlerine hâkim olan devletlerine karşı Almanya ve Avusturya ile
birleşip ateşe atılmak, târihin ender kaydettiği hatâlardandır” demiştir. Her hâlde bu
konuşmasından tatmin olmayan Enver Paşa’yı da Beylerbeyi Sarayı’na davet ederek
nasihatlerde bulunmuş ve şöyle demiştir: “33 senelik saltanatımda, ferdin hürriyetine
tarafdârdım. Lâkin gelişi güzel bir hürriyet ve serbestiyi hiç bir zaman istemedim.
Meşrûtiyeti ben ilân ettim. Ama meb’ûslarımızın kifayetsizliğini görerek kapattım.
Meclis-i meb’ûsânın Doksanüç harbinde verdiği karârın bize neye mâlolduğunu
bilirsiniz. Balkanları kaybettik. İstanbul’a gelen Ruslar ile şerefsiz bir andlaşma
imzalamaya mecbur olduk. Andlaşma imza ederken Safvet Paşa’nın ağladığını işitince
ben de ağladım. Ama göz yaşı dertlere deva olmuyor. Şimdi siz de acele ile bir harbe
girmiş bulunuyorsunuz. İnşâallah hayırlı ve şerefli olur. Fakat Allah göstermesin ya
felâketle biterse... İster misin bu da Anadolu’nun kaybına mâlolsun. Her devirde
devletin düşmanı olmuştur. Siz de bu düşmanlarla işin iç yüzünü bilmeden birleştiniz.
Hareket ordusu ile İstanbul’a geldiniz. İktidarı ele aldınız. İstediğiniz makama geçtiniz.
Yapmak istediklerinizi niye yapmıyorsunuz. Bunlara güvenme oğlum, insanı bugün
alkışlayanlar, yarın onun aleyhine dönüp parçalamasını da bilirler. Dikkatli ol!” Ne var
ki büyük hayâller peşinde koşan Enver Paşa ve İttihâd ve Terakkî ileri gelenleri bu
mühim nasihatlere de kulak asmayarak bildikleri yolda yürüdüler. Böylece devletin
yıkılmasına sebeb oldukları gibi, millete kan ve göz yaşından başka bir şey
bırakmadılar. Ayrıca târihe kötülükleriyle yâd edilen kimseler olarak geçtiler.
SÂDECE EMREDİLENİ YAPTIK
Birinci Dünyâ Savaşı’nda Sina cephesinde görevli bir batarya komutanı hâtıralarında
şöyle demektedir:
“Harbin son seneleri idi. Bağdâd cephesinde üstün İngiliz birlikleri ordumuzu geri
çekilmeye mecbur etmiş, Fırat nehri boyunca kuzeye doğru ilerliyordu. Çekilmemiz
bozgun şeklinde olmayıp, harbin gereğiydi. Bir aralık ordumuzun artçı birlikleri düşman
kuvvetleri ile Şatt-ül-edhem denilen yerde muhârebeye tutuştu. Sabahtan öğleye
kadar bütün silâhların ateşleriyle çölün kızgınlıklarında her taraf alev alev yanıyordu.
Bütün hınç ve güçleriyle saldıran düşman kuvvetleri, bir an önce mukavemeti kırmak
istiyordu. Müdâfâ eden askerlerimizin sayısı düşmanla nisbet kabul edilmeyecek
derecede azdı. Yalnız bu kahramanlar çok itaatli ve çok îmânlı idiler. Hakîki birer asker
olan bu bir avuç kahraman, îmân kalesi gibi duruyordu. Düşman hücumları bu mert ve
cesur yavruların îmânlı göğüsleri karşısında ve süngülerinin ucunda eriyordu.
Harbin en kızgın yerinde kolordu komutanı, düşmanı yandan vurmak için yedek bir
piyade alayı ile dört toplu olan benim bataryama görev verdi. Arazî çırılçıplak idi. Alay
ile beraber hareket ettik. Düşmandan tarafa gidiyorduk. Topçunun harekâtı piyade gibi
değildi. Şartlar güçtü ama ne olursa olsun alınan emir muhakkak yerine getirilecekti.
Açık bir sahada olan hareketimizi gören düşman, bütün topçu atışlarını üzerimize
topladı. Bir yanardağın içine düşmüş gibi idik. Sür’atle ilerliyor, subay, erat ve
hayvanlardan ölenlere hiç bakmıyorduk. Bir kişi de kalsak emredilen yere ulaşacaktık.
Bütün meşakkat, eziyet ve sıkıntılara rağmen hedefe vardık. Şükürler olsun ki bir kaç
şehîd ve yaralıdan başka zayiatımız yoktu.
Derhâl topları mevzie sokup ateşe başladım. Düşman bütün gücü ile bizi hedef
seçmişti. Toplar, gülleler üzerimize yağmur gibi yağıyordu. Bu saldırılar karşısında
bataryanın îmânlı, itaatli subay ve eratı vazifelerini hakkıyla yapmakta, düşmana çok
zayiat verdirmekteydi. Bizim ateşimiz karşısında îmân ve itaat duvarını geçemiyeceğini
anlıyan düşman, kahraman piyademizin süngüleri önünde kaçmaya başladı. Bu
heyecanlı zamanda paşamızı karşımızda gördüm. Elimi sıkıp tebrik etti; “Aferin batarya
komutanı. Başarılı ateşleriniz bize bu muhârebeyi ve zaferi kazandırdı. Sizi ve mert,
kahraman batarya subaylarınızı ve eratınızı tebrik ederim” dedi. Cevaben; “Sağ
olunuz! Vazifemizden ve emirlerinize itaatten başka bir şey yapmadık” dedim.
YARASINA BİR AVUÇ OT TIKAMIŞTI
Osmanlı Devleti adetâ bir macera uğruna Birinci Dünyâ Savaşı’na katılınca, îtilâf
devletleri için boğazlar mes’elesi birinci plânda önem kazandı. Boğazları kolaylıkla
aşacaklarını sanan devletler, Türklerin üstün savaş gücü ve inancını hesaba
katmamışlardı. Geldikleri gibi geri döndüler. Ama İngilizler ikiyüz beş bin, Fransızlar
kırk yedi bin zayiat verdiler. Türklerin zâyiâtı ise, şehîd yaralı ve hasta olmak üzere iki
yüz elli iki bine ulaştı.
Kahramanca savaşan Türk askeri düşmanlarını bile kendine hayran bıraktı. Bu savaşta
bir kolu ile ayağını kaybeden Fransız generalinin anlattıkları bunun en güzel
örneklerindendir.
General yurduna döndüğünde savaş anılarını anlatmasını taleb ettiler. Söze;
“Fransızlar böyle mert bir milletle savaştıkları için dâima iftihar edebilirler!..”
cümlesiyle başlaması üzerine, bir gazetecinin daha ziyâde milliyetçilik etkisi altında
sorduğu: “Neden iftihar edebilirmişiz?” sorusuna, o, dünyâ savaş ve insanlık târihine
altın harflerle yazılacak vasıfda manidar bir menkıbeyle cevap vermişti:
“Çünkü, Türkler tam bir erkek gibi döğüşüyor ve savaş şartlarına riâyet ediyorlar. Hiç
unutmam, savaş sahasında döğüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az
evvel aynı topraklar üzerinde Fransızlarla Türkler süngü süngüye gelip, her iki taraf da
ağır zâyiât vermişti. Bu sırada gördüğüm bir sahneyi ömrüm boyunca
unutamayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyordu, onun yanı başında da bir Türk
askeri vardı. Dikkat ettik, Türk askeri kendi gömleğini yırtmış, Fransız askerinin
yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu!
Tercüman vasıtasıyla aramızda şu konuşma geçti:
“Niçin, öldürmek istediğin düşmanına yardım ediyorsun?”
Mecalsiz bir hâlde bulunan Türk askeri cevap verdi: “Bu yaralanınca cebinden yaşlı bir
kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi. Dilinden anlamıyorum ama, her hâlde annesi
olacak. Demek ki, onun bekleyeni vardı. Benim ise kimsem yok. Ölsem ne çıkar? Onun
için istedim ki, o kurtulup anasının yanına gitsin!..”
Bu asil duygu üzerine hüngür hüngür ağlamaya başladığımda, emir subayım Türk
askerinin ceketinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaranın yanaklarımdan sızan
yaşlarımı dondurduğunu hissettim. Türk askerinin göğsünde, bizimkinden çok ağır bir
süngü, yarası vardı ve bu yaraya bir avuç ot tıkamış. Kanamasına mâni olmak
istemişti. Az sonra ikisi birden öldüler.
İşte, kendi temiz gömleğinden yırttığı bezlerle, kendi yarasından vazgeçip düşmanın
yarasını saran böyle kahraman bir milletle döğüştüğümüz için dâima iftihar edebiliriz
efendiler...”
KANLI ZARF!..
27 Mart 1916 târihinde Irak Cephesi Felahiye muhârebesinde boğazından ağır
yaralanan; 18’inci Kolordu, 51’inci Tümen, 9’uncu Alay emir subayı olup, adı geçen
muhârebede kendi alayından bir bölüğe komuta eden İstanbullu Üsteğmen Muzaffer,
hayatının son dakikalarına geldiğini görünce sükûnetle son görevini yapmaya başlamış
ve konuşamadığından cebinden çıkardığı bir mektup zarfının üzerine kurşun kalemle
önce; “Kıble ne yöndedir?” diye yazarak sormuştur. Millî şeref ve fazileti bulunan ak
yüzünü ve pâk alnını, görevini başaranlara mahsus güzellikle huzûr-ı peygamberîye
çevirmiş ve kalbindeki şehâdeti dille anlatmaya takati olmadığından, kana boyanan o
zarfın ortasına okunaklı bir şekilde kelime-i şehâdeti yazmış, sonra bu büyük asker,
bölüğüne son sözünü söylemek isteyerek aynı zarfın üç yerine; “Bölük intikamımı
alsın” cümlesini yazarak, ikisini imzalamış, üçüncüsünü ise imzâlayamadan son
nefesini vermiş, silah arkadaşlarının safları önünde uçmak, bölüğüne kanat gererek
gölgesine sığındırmak için yükselmiştir. Bu şehidin ruhunu fatihalarla selâmlayalım,
Allahü teâlânın, şehîdlerin yardımı ve himayesinden herkesi nasiplendirmesini dâima
dileyelim.
Muzaffer Efendi’nin bu yüce davranışı yâni bir Türk subayının örnek maneviyâtı olan o
kanlı beyaz zarf. Askerî Müze’ye gönderilmiş, Türk çocuklarına ve gelecek nesillere
cevher değerinde bir miras olmuştur. Yaşayan ölülerin mirasları içinde bu zarf da
yaşayacak, dâima yükselmeye teşvik ve milletin iftihar etmesi için bir belge olarak
kalacaktır. Büyük meydanların büyük imtihanlarında kazanılan bu şehâdetnâmeler; her
genci imrendirip, örnek olacak bir etki yapacağı gibi, her babanın kalbinde böyle evlâda
sâhib olma duygusunu yükseltecek, sonunda millet bu yüzden kendi fedâkârlığına
güvenecektir.
Böylece, dîni ve vatanı için ölmek aşkıyla yetişen gençler çoğalacak ve vatan sevgisi
millî terbiyemize esas oldukça yaşama hakkı bizim olacaktır...
Bu husustaki özel görevini yerine getiren 6’ncı Ordu, sonucu milletin takdirine
bırakmıştır. Umarım ki, her edip, her yazar bu yüce gayeye hizmete ve merhumu
bütün millete tanıtmaya çalışacaktır. Ve yine umarım ki Müdâfaa-i Millîye Cemiyeti bu
GâzÎ’nin fotoğrafıyla zarfını birleştirip büyük levhalar haline getirecek, yüz binlerce
duvar levhası şeklinde basarak, her evin iftiharla duvarına asacağı birer ibret levhası
yapacak, böylece; vatan, millet nâmına bir hizmette bulunacaktır. 28 Haziran 1332 (11
Temmuz 1916)
6’ncı Ordu Kumandanı Halil
1) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 412
2) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 281
3) Görüp İşittiklerim; sh. 113
4) Sultan Reşad’ın Sarayında Gördüklerim
5) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-14
6) Siyâsî Târih (R. Uçarol); sh. 349
7) Birinci Dünyâ Savaşı Târihi 1914-1918 (P. Renouvin Çev. A. Cemgil, İstanbul-
1969); sh. 214
8) Birinci Cihân Harbi’nde Türk Harbi (Fahri Belen, Ankara-1964)
9) Türk İnkılâbı Târihi; cild-2, kısım-4, sh. 505
10) Siyâsî Târih (Şükrü Esmer, İstanbul-1944); sh. 440
11) Birinci Dünyâ Savaşına Giden Yol (H. Ülman, Ankara-1973)
12) Türk Siyâsî Târihi (Tahsin Önal, Ankara-1978); sh. 427
13) Hatırat (Talat Paşa); sh. 29
14) 20.Yüzyıl Siyâsî Târihi (F. Armaoğlu); sh. 99
15) Hâtıralar (Cemal Paşa, Selek Yayınları-1959); sh. 67
16) Siyasal Târih (Murat Sarıca); sh. 243
17) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 276
Birinci Meşrûtiyet (Bkz. Meşrûtiyetler)
BÎRÛN
Osmanlı idâri teşkilâtında kullanılan bir tâbir. Aslen Farsça olan kelimenin lügat
mânâsı; dış, hâriç demektir. Osmanlı Devleti’nin gelişmesi üzerine, sarayın ve devletin
me’murları çoğaldı. Bu münâsebetle saraydaki me’mur ve hizmetlilere enderûn, devleti
idare eden me’murlara da bîrûn denildi. Bîrûn ricalinin başında sadrâzam bulunurdu.
Bîrûn ricalinin tâyinleri, terfileri ve nakilleri için belirli kânunlar vardı. Sadrâzamın ve
bîrûn ricalinin vazife gördüğü binaya Bâb-ı âlî denirdi. Tanzîmâtın îlânından sonra bu
ünvânın kullanılmasına son verildi.
Sarayda Bâb-ı hümâyûn ile Bâbüsseâde arası bîrûn diye anılırdı. Burada, saray bîrûn
teşkilâtından olan ilmiye sınıfı ile ağayân-ı bîrûn yâni dış ağalar oturup işlerini görürler
ve akşamları evlerine giderlerdi. Bunlar enderûn ağalan gibi sarayda yatıp kalkmaya
mecbur değildiler. Saray bîrûn halkı altı kısma ayrılırdı:
1- Ulemâ sınıfından olanlar: Bu sınıfta; pâdişâh hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı,
kehhâlbaşı, müneccimbaşı, hünkâr imâmı yer alırdı.
Pâdişâh hocası: Osmanlı pâdişâhlarının, şehzâdelikleri zamanında kendilerinden ders
gördükleri hocalardır. Şehzâde, pâdişâh olunca hocasını hünkâr hocalığına tâyin eder
ve yüksek ilmiyye rütbesi verirdi. Pâdişâh hocalarının muayyen maaşları ve hükümet
tarafından verilen istihkakları vardı. On sekizinci asrın ikinci yarısından sonra, hünkâr
hocalığına mülkiye sınıfından ve hadım ağalarından fazl ve kemâl sahibi olanlar tâyin
edilmeye başlandı. Pâdişâh hocalarıyla müderrislerin derslerinden me’zûn olanlara,
yevmiyesi yirmi akçe olan müderrislikler verilirdi.
Hekimbaşı: Etibbâ-i hassa ismi verilmiş olan saray doktorları ile cerrah ve
kehhâlbaşının âmiri idi. Devletin her yerinde bütün tabib, cerrah ve göz hekimlerinin
nezâreti buna aitti. Hastahânelerin tabîb ve cerrahlarının tâyin ve azilleri bunun işareti
ve takrîri üzerine yapılırdı. Hekimbaşılar zaman zaman İstanbul’daki müslim ve gayr-i
müslim tabib ve cerrahları teftiş ve imtihana tâbi tutar, ehliyetnamesi olmayanları
çalışmaktan men ederdi. Hekimbaşıların, sarayda hekimbaşı dâiresi olan ve baş lala
kulesi denilen yerde, dâireleri ve bir de eczaneleri olup, ilâçları burada tertib ederlerdi.
Osmanlı pâdişâhı vefât edip yerine diğeri geçince, hekimbaşının azledilmesi kânundu.
Fakat pâdişâh vefât etmeyip hal’ edilecek olursa, hekimbaşı değişmezdi. On dokuzuncu
asrın başlarına kadar hekimbaşılar ulemâ sınıfından tıbla meşgul olmuş ve bu sahada
yetişmiş tabibler arasından tâyin olunurken, 1836 senesinden itibaren bu sınıfın
hâricinden ve mülkiye sınıfından ilk defa bir hekimbaşı tâyin edilmiştir.
Cerrahbaşı: Şehzâdelerin sünnetlerini yapan tabiblerin âmiri olup, hekimbaşına bağlı
idi. Ayrıca saraya alınacak hadım ağaları ile devşirme zamanı saraya alınacak erkek
çocukların muayenelerini ve sünnetlerini cerrahbaşı yapardı. Cerrahbaşına bağlı
cerrahlardan her gün iki kişi nöbetle dâr-üs-seâde ağasına mahsus odanın yanında
kendilerine ayrılan odada otururlar ve bir hizmet çıkarsa yaparlardı.
Kehhâlbaşı: Sarayda bulunan göz hekimlerinin âmiridir. Hekimbaşına bağlı olup göz
hastalıklarına bakarlar ve daha ziyâde göze faydası olduğu için sürme tertip ederlerdi.
Müneccimbaşı: Takvim tertibi ile görevli astronomların başı idi ve emrinde beş kişi
çalışırdı.
Hünkâr imâmları: Pâdişâhların namaz kılarken uydukları zât idi. Sayıları zamanla üçe
kadar çıkmıştı, imâmlar sarayda nöbetle pâdişâhlara namaz kıldırdıkları gibi, bayram
ve Cuma namazlarını da pâdişâha vekâleten hünkârın gittiği câmide kıldırırlardı.
2- Ümerâ sınıfı: Bu sınıfda; şehremini, matbah-ı âmire emîni, darphâne emîni, arpa
emîni yer alırdı.
Şehremini: Osmanlı Devleti’nde tanzîmâta kadar saray ve hükümete âid tâmirat ve
bina işleriyle meşgul olan Galatasaray ve İbrâhim Paşa sarayının yiyecek ve
giyeceklerini, eski ve yeni sarayların, harem-i hümâyûnun maaş ve masraflarına bakıp
maaşlarını veren ve daha başka görevleri olan bir vazifeli idi. Şehreminleri dîvân-ı
hümâyûn hocalarından olup, belirli maaşları vardı. Başlarına kafesî destarlı kavuk
giyerlerdi. Şehremini dâiresi; sarayın birinci avlusunda yâni Bâb-ı hümâyûn ile ortakapı
arasındaki sahanın solunda bulunurdu.
Matbah-ı âmire emîni: Saray mutfağının levazım müdürüdür. Mutfakta sarf edilen
bütün zahîre ve malzeme tedâriki matbah emînine aitti. Bu zât hâcegân rütbesinde idi.
Darphâne emîni: Darphâne müdürüdür. Defterdârlar tarafından tâyin edilip Osmanlı
Devleti’nde bütün mâden işlemlerini bu zât yapardı ve hacegân rütbesinde idi.
Arpa emîni: Saray ahırlarına mahsus ot, arpa ve hayvan levâzımâtını te’min etmekle
vazifeli me’murdur. Hâcegân-ı dîvân-ı hümâyûndan idi. Emîn-i Cev diye de anılırdı.
Maiyetinde iki yüz kadar arpacı bulunurdu. Sulh zamanlarında sarayda oturur,
seferlerde, cephedeki hayvanların yiyeceğini te’min ederdi.
3- Özengi veya rikâb ağaları: Pâdişâhın atının yanında yürüyen ağalardır. Bu sınıfta
emîr-i alem, kapıcıbaşı, kapıcılar kethüdası, çavuşbaşı, şikâr ağaları, imrahor, yeniçeri
ağası, cebecibaşı, topcubaşı, çeşnigîrbaşı, arabacıbaşı, altı bölük kapukulu süvârî
ağaları yer alırdı. Sayıları yirmi dörde kadar çıkan bu ağalara, bîrûn ağaları da denirdi.
Emîr-i alem: Buna, baştaki E harfinin kaldırılmasıyla Mîr-i alem de denirdi. Tabl-u
alem mehterleri denilen ve saltanat sancaklarıyla mehterhâne takımını ihtiva eden
bölükler bunun nezâretinde idi. Pâdişâhlar sefere gittikleri zaman, yedi alemden
meydana gelen saltanat sancakları bunun nezâreti altında giderdi. Emîr-i alem,
sancakların önünde yürür ve ak alem denilen beyaz sancağı taşırdı. Pâdişâhlar sefer-i
hümâyûna çıkmadıkları zaman mîr-i alem seferde sancak taşımazdı. Vazîfeye tâyin
dolayısı ile beylerbeyi ve sancak beyi olanlara pâdişâh tarafından verilen sancak ve
tuğlar mîr-i alem vasıtasıyla verilirdi.
Kapıcılar kethüdası: Kethüdâ-ı bevvâbîn de denilen kapıcılar kethüdası, Bâb-ı
hümâyûn ve orta kapıyı bekleyen bütün kapıcıların âmiri idi. Dîvân-ı hümâyûnda
bulunur ve pâdişâhla sadrâzam arasında sözlü ve yazılı görüşmelerde vâsıta olurdu.
Dîvânda oturmazdı. Dîvânda hizmeti sırasında çavuşbaşı gibi, elinde gümüşlü âsâ
bulunurdu.
Çavuşbaşı: Dîvân-ı hümâyûnda elinde gümüş âsâsıyla ayakta durarak hizmet eden ve
kapıcılar kethüdası ile beraber merasim esnasında teşrifatçılık yapan devlet
erkânındandır. Dîvân-ı hümâyûn günü, hazîne ve defterhânenin sadrâzamdaki mühr-i
hümâyûn ile mühürlenmesi ve mührünün açılması, çavuşbaşı tarafından yapılırdı.
Dîvânın tatil zamanı gelince, elindeki gümüş zincirli âsâyı yere vurarak müzâkerenin
sona erdiğini bildirirdi. Halkın istek ve arzûlarını dîvâna takdime refakat ederdi.
Sefirlerin paşakapısına ve saraya gelişlerinde protokol şefi vazifesini görürdü.
Şikâr ağaları: Pâdişâh ile birlikte ava çıkan görevlilerin âmirleri idi. Bunlar rütbe sırası
ile; çakırcıbaşı, şâhincibaşı ve atmacacıbaşı idiler.
Çaşnigîrbaşı: Pâdişâhın yemek sofrasını hazırlayan ve servis yapan çaşnigîrlerin âmiri
idi. Çaşnigîrler, pâdişâhın şahsına mahsus pişen yemeklere nezâret edip, matbah
kapısında otururlar, hükümdara pişecek pilâv ve çorbanın pirincini ayıklarlardı. Bir
kısmı da yemek dağıtımında vazîfe alırdı. Alay günlerinde pâdişâh ata binerken
koltuğuna girip pâdişâhı ata bindirirdi. Kapıcıbaşı: Saray kapıcılarının âmirleri olup,
emektar kapıcılarla vezir oğullarına bu vazîfe verilirdi. Sayıları iki iken sonraları dörde
çıkmıştır. Başkapıcı hepsinin emîri idi.
İmrahor: Saray has ahırının en büyük âmiri idi (Bkz. İstabl-ı âmire).
Yeniçeriağası: Yeniçeri ocağının en büyük âmiri idi (Bkz. Yeniçeri Ocağı).
Cebecibaşı: Cebeci ocağının en büyük âmiri idi (Bkz. Kapıkulu Ocakları).
Topcubaşı: Topçu ocağının âmiri idi. Sertopî de denilirdi (Bkz. Kapıkulu Ocakları).
Arabacıbaşı: Top arabacıları ocağının en büyük ağası idi. Serarabâî de denirdi (Bkz.
Kapıkulu Ocakları).
Altı bölük kapıkulu süvârî ağaları: Sipâhî, silâhdâr, sağ ulûfeciler (ulûfeciyân-ı
yemîn), sol ulûfeciler (ulûfeciyân-ı yesâr), sağ garîbler ve sol garîbler adı ile anılan altı
kapıkulu süvârî bölüğünün en büyük âmirleri idiler (Bkz. Kapıkulu Ocakları).
4- Müteferrikalar: Sarayın hizmetini gören hademelere denirdi. Pâdişâh
müteferrikaları en îtibârlı ve şerefli hizmeti gördüklerinden buraya, seçme, asîl ve pek
emîn kimseler alınırdı. Bunlara Vâcib-ür-riâye ağaları denirdi. Pâdişâh, dışarı çıktığı ve
Cuma namazına gittiği zaman, müteferrikalar önünde giderlerdi. Pâdişâhla beraber
sefere de çıkarlardı. Pâdişâhla beraber seferde bulundukları zaman, enderûn
hazînesinin muhafazası müteferrikalara aitti.
5- Baltacılar: Sarayların muhafız kıt’alarına verilen isimdir. Sarayın dış hizmetlerinde
de vazife yaparlardı. Teberdârân ismi de verilip bu teşkilâta, devşirmelerden seçilenler
alınırdı. Bu teşkilâtın İkinci Murâd Han devrinde kurulduğu kaydedilmektedir, önceleri
nakliye ve istihkâm sınıfı olarak vazife görmüşler, Fâtih Sultan Mehmed devrinde ise,
saray muhafızlığına alınmışlardır. Zülüflü baltacılar (Topkapı Sarayı’ndakilere mahsus
isim), Eski Saray, Galata Sarayı, İbrâhim Paşa Sarayı ve Edirne Sarayı olmak üzere
beş ocak hâlinde teşkilâtlanmışlardı. On yedinci asırda Zülüflü ve Eski Saray baltacıları
olmak üzere yeniden teşkilâtlandırıldılar. Zülüflü baltacılar, ayda bir kere hareme odun
taşırlar, bayram ve cülûs zamanlarında pâdişâhın tahtını Bâbüs-seâde’nin önüne
getirerek, arkasında nöbet tutarlardı. Harb esnasında otuz tane baltacı, sancak-ı şerifin
altında Kur’ân-ı kerîm okurdu.
6- Müteferrik hizmetleri: Bu sınıfa ise; peykler, solaklar, satırlar, mehterler, sakalar,
çamaşırcı, aşçı, etmek veya ekmekçi, terzi, hakkak, kuyumcu, demirci, silâhçı ve
başkaları dâhildi. Peykler; yaya postacı sınıfı olup, çok hızlı koşmakla tanınmışlardı.
Pâdişâhların irâdelerini, vâlilere ve komutanlara tebliğ etmekle vazifeli idiler. Satırlar,
vazife itibariyle peyklere benzerlerdi. Merasim ve alaylarda pâdişâhın rikâbında ve
solakların önlerinde yürürlerdi. Çadır mehterleri, pâdişâh çadırlarının muhafazası ve
kurulması ile görevli idiler. Çadır mehterlerinin âmirine Hayme mehter başısı denirdi.
Bîrûn hazînesi: Osmanlı Devleti’nde bulunan başlıca iki hazîneden biri idi.
Tanzîmâtdan sonra Mâliye hazînesi denildi. Diğeri, Hazîne-i hassa da denilen enderûn
hazînesi idi. Mâliye hazinesi, Bâbüsselâm ile Bâb-ı hümâyûn arasında yer alırdı.
1) Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı; sh. 358
2) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 236
3) Osmanlı Târih ve Teşkilâtı (Y. Halaçoğlu, Ders notları); sh. 112
4) History of the Ottoman Empire and Modern Turkey; cild-1, sh. 117
5) Büyük Türkiye Târihi; cild-8, sh. 319
6) Mufassal Osmanlı Târihi; cild-3, sh. 1417
BOĞDAN
Osmanlı Devleti’ne bağlı prenslik. Eski adı Moldovya olup, Osmanlı hâkimiyetine
geçince Boğdan denilmiştir. Osmanlı târihi kaynaklarında bu bölge umumiyetle Kara-
Boğdan şeklinde geçmektedir. Bu ifâdedeki kara kelimesi, boyun eğmiş, teslim olmuş
mânâsına gelmektedir. Avrupa kaynaklarında ise Valachia (Ulahlar ülkesi) şeklinde
bahsedilmektedir.
Fransız-İtalyan Anjou sülâlesinin elinde bulunan Macar Krallığı, doğudan sürekli olarak
gelen hücumları engellemek için, Karpat dağlarının doğusunda bir askeri garnizon
kurmuştu. Ayrıca bu garnizonun bulunduğu bölgenin güneyindeki dinsiz bir kavmi ve
Ulahları hıristiyanlaştırmak için, 1227 senesinde papa tarafından bölgede kumanlar
piskoposluğu kuruldu. Bir süre sonra Altınordu hükümdarı Batu Han, bu piskoposluğa
son verdi. Bölgedeki Ulah sülâlesi, Macar kralı Lajos’a karşı ayaklanarak idaresinden
ayrıldılar ve Moldovya’ya yerleşerek müstakil bir devlet kurdular. Bu devlet,
kuruluşundan îtibâren çeşitli hücumlara mâruz kaldı. Leh, Macar ve Altınordu devletleri
tarafından yapılan bu saldırılara karşı, Moldovya Devleti savunmada çok zorluk çekti.
On beşinci asrın başlarında Boğdan (Moldovya) yakınlarındaki bölgelerde Osmanlı
akıncıları görünmeye başladı. Boğdan prensi, Osmanlılar ile doğrudan doğruya temas
etmeden, önce Osmanlılara karşı vücûda getirilen müdâfâ teşkilâtına dâhil oldu.
Voyvoda Aleksandru Celbun, 1412 senesinde imzalanan Lublin muahedesi ile Macar
kralı Sigismund ve Leh kralı Vladislav Vagello’ya Osmanlılardan gelecek saldırı
karşısında yardım edeceğine söz verdi. Yardım etmediği takdirde bu iki kral, Boğdan
Prensliği’ne âid toprakları bölüşeceklerdi.
Osmanlı ordusu, Çelebi Sultan Mehmed zamanında Eflak voyvodası Mihâil’i mağlûb
ettikten sonra, Dobruca ile aşağı Tuna kalelerini ele geçirdiler. İlk defa bu târihte
Boğdan topraklarına giren Akıncılar, Akkerman ve limanını kuşattılar ise de, şehri
fethedemediler. İstanbul’un fethinden sonra, 1455’de Fâtih Sultan Mehmed Han’ın
ikinci Sırbistan seferi dönüşü sırasında, Boğdan prensliği, Eflak gibi Osmanlılara tâbi
olmayı kabul etti. Boğdan’ın Osmanlılara senede iki bin altın (sloti) vergi vermeyi ve
pâdişâhı metbû tanımayı kabulü, bu prenslik üzerinde metbuluk iddia eden Macar ve
Leh kralları için büyük bir yıkım oldu. Böylece Boğdan, bu devletlere Karadeniz’i
kapatmış oluyordu. Boğdan’ın Osmanlı hâkimiyetini tanıması; Osmanlı Devleti’ni,
Kuzeybatı Karadeniz’in hâkimi yapmış, Kırım’a ve Lehistan’a komşu vaziyete getirmişti.
Fâtih Sultan Mehmed Han, Boğdan’ın iç işlerine müdâhale etmeyip, yerli prenslerin
idaresinde, imtiyazlı bir eyâlet hâlinde bıraktı.
Boğdan voyvodası Stefan Mare, önceleri Osmanlı Devleti’ne vergilerini ödüyordu. Daha
sonraları özellikle Osmanlıların, Venedik, Napoli ve Papa ile denizde; Macarlar ve
Arnavutlar ile karada savaştıkları bir zamanı fırsat bilerek, tekrar bağımsızlığını elde
etmeğe çalıştı. Arası açık bulunan Eflak voyvodası üzerine yürüyerek onu
memleketinden kaçırdı. Bu durum pâdişâh tarafından haber alındı. Sebebi sorulunca;
Stefan Mare, eşkıyanın kendi arazisindeki tahribatı sebebiyle, cezalandırmak için
saldırdığını bildirdi. Bunun üzerine Osmanlı Devleti tazminat istedi. Boğdan prensini
himaye eden Leh kralının duruma müdâhale etmek istemesi üzerine, Rumeli beylerbeyi
Hadım Süleymân Paşa komutasında bölgeye bir ordu gönderildi (1475). Osmanlı
ordusu, Boğdan prensine mağlûb olunca, prensin gururunu kabarttı. Stefan Mare, işin
bu kadarla bitmiyeceğini bildiğinden, papaya ve hıristiyan devletlere başvurup, yardım
istedi ise de, hıristiyan âleminden yardım gelmedi.
Süleymân Paşa’nın mağlûbiyeti üzerine, Fâtih Sultan Mehmed Han 1476 baharında ilk
Boğdan seferine çıktı. Ordu Varna civarına geldiğinde, Leh elçisi de oraya gelmişti.
Sultan elçiye şu üç teklifi yaptı: 1- Vergi te’diyesi, 2- Cenevizli esirlerin iadesi, 3-
Kilya’nın teslimi. Boğdan elçisi bu teklifi kabul etmeyince, ordu, Boğdan topraklarına
girerek, ilerlemeye başladı. Prens, Osmanlı ordusunun karşısında tutunamıyacağını
bildiğinden, etrafı yakıp yıkarak ve yiyecek maddelerini dağlara kaldırarak geri çekildi.
Fakat Tuna yoluyla erzak getirildiği için orduda herhangi bir kıtlık görülmedi. Prens
Stefan, sarp bir dağın arkasındaki ormana girerek etrafını tahkim ile peçine denilen
siper hendekler açtırmış, ağaç ve arabalardan manialar yaptırmıştı. Durumu öğrenen
pâdişâh, orduyu o istikâmete çevirdi. İki taraf arasında yapılan muhârebede, Anadolu
ve Rumeli tımarlı sipâhîleri büyük gayret gösterdiler. Ormanın önü geçilmez
olduğundan yeniçeriler top ateşi karşısında yüzü koyun yere yatmak mecburiyetinde
kalıyorlardı. Fâtih, Belgrad muhasarasında yaptığı gibi atını ileri sürünce, yeniçeriler de
ayağa kalkıp hücuma geçtiler. Tımarlı sipahiler de hücuma destek olunca, kısa zaman
sonra prensin ordusu ağır bir şekilde mağlûb edildi. İki ay Boğdan’da kalan Sultan,
asker arasında veba hastalığının başgöstermesi üzerine gayesine tam ulaşamadan geri
döndü.
Karadeniz sahillerinin büyük bir kısmını alan Osmanlıların, hem ticâret hem de
yapılacak seferler için Polonya yolu üzerinde bulunan önemli bâzı sahil şehirlerini zapt
etmeleri îcâb ediyordu. Özellikle Boğdan’ın can damarı olan ticâret iskelelerinin
alınması, bu prensliği ister istemez Osmanlı nüfuzu altına sokacaktı. Polonya,
Macaristan ve Venedik ile 1483’de bir sulh andlaşması imzalayan sultan İkinci Bâyezîd,
1484 senesi baharında ikinci Boğdan seferine çıktı. 6 Temmuz 1484’de ordu, Tuna
nehrinin kuzey sahilindeki ve Boğdan’ın Karadeniz kapısı olan Kili önüne ulaştı. Kale,
karadan ve denizden muhasara edildi. Karşı koyamıyacağını anlayan kale kumandanı,
15 Temmuz’da şehri teslim etti. Daha sonra Osmanlı ordusu Dinyester nehrinin
meydana getirdiği küçük bir körfezin kıyısında bulunan ve daha önce üç defa kuşatılan
fakat bir türlü fethedilemeyen Akkerman kalesini kuşattı (24 Temmuz 1484). Çok
önemli olan bu kale, Osmanlı ordusu karşısında ancak on dört gün dayanabildi. Kalenin
muhasarasına Kırım Han’ı Mengli Giray da katıldı. Adet üzere, yeni alınan yerlerin
hemen tahrîri yapıldı ve Sultan Edirne’ye geri döndü.
İkinci Bâyezîd Han’ın bu fetihlerinden sonra, Boğdan’ın Karadeniz sahillerinde toprağı
kalmadı. Boğdan prensi, Akkerman’ı tekrar ele geçirmek için bâzı çalışmalar yapdı ise
de başarılı olamadı. Bu durumu haber alan Pâdişâh, Boğdan üzerine Hadım Ali Paşa
komutasında bir ordu gönderdi. Bu ordu karşısında duramayacağını anlayan Prens
Stefan, Leh kralına sığındı. Ali Paşa’nın Boğdan’dan ayrılması üzerine memleketine
dönen Prens, tekrar Kili ve Akkerman kalelerine saldırdı. Bunun üzerine Silistre
sancakbeyi meşhur akıncı reisi Malkoçoğlu Bâli Bey, Boğdan üzerine gönderildi.
Boğdan prensi Stefan Mare, bu durum karşısında Leh ve Macar kralından yardım istedi
ise de, umduğu yardım gönderilmedi. Sonunda Osmanlının muhteşem ve yenilmez bir
devlet olduğunu anladı. Osmanlı hâkimiyetini tanıyarak her sene dört bin altın vergi
yermeyi kabul etti. 1504 senesinde ölürken, oğluna memleketi, öteki milletlerden daha
hakîm ve kuvvetli oldukları için Türklere teslim ederek, başkalarına vermemesini
vasiyet etmiştir. Bâzı istisnaları dışında Stefan Cel More’nin bu siyâsî vasiyetine bütün
Boğdan voyvodaları uymuşlardır. Osmanlıların Viyana seferi sırasında, Prens Petro
Rareş sadâkatini teyid ile vergisini bizzat kendisi verdi (1530). Prens Petro bu târihten
sonra dışarıdan yapılan te’sirlerle Osmanlıya olan bağlılığını terk ederek gizlice
Avusturya imparatoru Ferdinand ile haberleşmeye başladı. Daha sonra Osmanlılar
tarafından Budin’e yerleştirilen ve bölge ahvâline dâir Osmanlı Devleti lehinde casusluk
yapan Venedikli Aloisio Gritti’nin öldürülmesinde Boğdan prensi Petro’nun parmağı
olduğu anlaşılınca, Kanunî Sultan Süleymân, Temmuz 1538’de üçüncü Boğdan seferine
çıktı. Sür’atle hareket eden Osmanlı ordusu, Tuna ve Prut nehirlerini geçerek Boğdan’a
girdi. Osmanlı kuvvetlerine karşı duramıyacağını anlayan Rareş, Transilvanya’ya kaçtı.
Eflak voyvodası üç bin kişilik bir kuvvetle Rareş’in kuvvetlerini mağlûb etti ise de,
Boyarların ihaneti netîcesinde Rareş yakalanamadı. Sultan, Boğdan Prensliği’nin
merkezi olan Yaş Pazarını ve Şeçav’ı zabtetti. Boğdan tahtına da itaatkâr bir voyvoda
olan Rareş’in kardeşi Stefan’ı geçirdi. Stefan’a verilen beratta, iki senede bir senelik
vergisini bizzat kendisinin getirip takdim etmesi kaydedildi. Bu seferden sonra Boğdan
ile Osmanlılar arasındaki toprak ihtilâfları hâlledildi. Prut suyunun Akkerman tarafından
Dinyester nehrine kadar bir hudut çizilip, hududun sonunda iki kale yapılması
kararlaştırıldı ve bu iş Boğdan prensine verildi.
Lokusta yâni Çekirge lakabıyla anılan Stefan, memleketin önemli kısmını Osmanlılara
terk ettiğinden dolayı, tepki gösteren Boyarlar tarafından öldürüldü ve yerine üçüncü
Aleksandr getirildi. Bu Prens, Kili, Akkerman ve Bucak kalelerine saldırdı ise de,
başarılı olamadı. Bu sırada eski voyvoda Rareş bir yolunu bulup İstanbul’a gelerek
kendisini affettirdi. Sultan ona yeniden Boğdan voyvodalığını verdi. Senelik vergisini de
on iki bin dukaya yükseltti. Rareş’den sonra yerine voyvoda olarak oğlu İlya geçti. İlya,
babasının voyvodalığı zamanında rehin olarak İstanbul’da bulunduğundan, Osmanlı’yı
ve İslâmiyet’i yakından tanımıştı. Voyvoda olunca, Kânûnî Sultan Süleymân’ın emri ile
1550’de Erdel’de faaliyet gösteren Avusturya imparatoru Ferdinand taraftarlarının
üzerine sefer düzenledi. Bir süre sonra İslâmiyet’i kabul eden ilya, Silistre sancakbeyi
oldu. Beş sene kadar bu görevde kalan İlya, ömrünün son günlerini Haleb’de geçirip,
1562 senesinde orada vefât etti.
İlya’dan sonra Boğdan voyvodalığına geçenler bağımsızlık arzusu ile çeşitli hareketlere
giriştiler. Voyvoda İoan, senelik verginin seksen bin altına çıkarılmasını kabul
etmeyerek, Osmanlı kuvvetlerini Kazakların yardımı ile yendi. Bunun üzerine, o sırada
sultan olan ikinci Selîm Han, Ahmed Paşa komutasında bir orduyu, Tuna sancak
beylerini ve Kırım hanını Boğdan üzerine gönderdi. İoan yakalanarak îdâm edildi.
Yerine geçen voyvoda Aron da bağımsızlık arzusu ile çeşitli faaliyetlerde bulundu ise
de, kendisinden şüphelenen Erdel prensi Sigismund Bothory tarafından öldürüldü.
Daha sonra voyvoda olan Movila zamanında Osmanlı Devleti’ne karşı kurulan ve
papanın himayesindeki Avrupa ittifakı önemli bir netîce alamadı. Bâzı mevzilerde
başarılar elde eden müttefik kuvvetler komutanı Mihâil, 1599’da Erdel, 1600’de de
Boğdan’a hâkim oldu. Kendisini Eflak, Boğdan ve Erdel hâkimi îlân etti. Ancak
Avusturya generali Basta tarafından öldürüldü.
On yedinci asırda Boğdan’da siyâsî bakımdan önemli bir değişiklik olmadı. Lehistan
krallığı bir kaç defa Boğdan’ın iç işlerine müdâhale etti ve Yukarı Dnester’deki Hotin
kalesini zaptetti. Sultan ikinci Osman Han 1620’de Hotin kalesini geri almak istediyse
de netîce alamadı. Bu asırda Boğdan’da Rum nüfuzu arttı. Boğdan kilisesi, İstanbul-
Rum patriğine bağlı bulunuyordu. Çeşitli yerlerde manastırlar yaptırıldı. Ticâretle
uğraşan Rumlar bir süre sonra Boğdan’ın iç işlerine müdâhale etmeye başladılar.
Sultan dördüncü Mehmed Han zamanında Lehliler ile yapılan savaşlarda Hotin geri
alınarak Boğdan’a dâhil edildi.
1681 senesinde, Boğdan prenslerinden Gheore Duca’ya, Osmanlı sultânı tarafından,
vezirlere mahsûs üç tuğ verildi. Bucas andlaşması gereğince Duca’ya ayrıca Ukrayna
hetmanlığı da verildi. 1699 senesinde imzalanan Karlofça andlaşmasında Lehliler,
Osmanlı Devleti’nden Boğdan’ı ısrarla istediler. Fakat Osmanlı Devleti, Boğdan’ın hür
bir memleket olduğunu ve kılıç zoruyla değil, istiyerek Osmanlı Devleti’ne tâbi
olduğunu, bu yüzden bölgeyi Lehistan’a teslim etmeyeceğini bildirdi. Uzun müddet
İstanbul’da kaldığı için Küçük Kantemiroğlu adıyla meşhur olan Dimitrie Cantemir, bu
sıralarda voyvoda idi. Dimitrie Cantemir, Rus çarı Petro ile ittifak kurarak Rusya’nın ilk
defa Boğdan siyâsetine karışmasına sebeb oldu. Yapılan andlaşmada Boğdan, Tuna ve
Karadeniz’deki hudutlarına kavuşmuş olacaktı. Rus Çarı ordusu ile hareket hâlinde
iken, Prut nehri yanında bulunan Stanileşti köyü civarında 11 Temmuz 1711’de
çevrilerek ağır bir mağlûbiyete uğratıldı. Boğdan voyvodası Rusya’ya kaçtı.
Bu hâdiselerden sonra sultan üçüncü Ahmed Han, Boğdan Voyvodalığı’nı, her zaman
İstanbul’un kontrolü altında kalabilecek Rum beylerine verdi ve Voyvodalığın müddeti
üç seneye indirildi. Bu prensler, Osmanlı Devleti’ne sâdık kaldılar. 1821’e kadar devam
eden bu döneme, Fenerli Rum Beyleri devri denildi.
1774’de Ruslarla imzalanan Küçük Kaynarca andlaşması ile Rus sefirlerinin Eflak ve
Boğdan voyvodaları ve Osmanlı Devleti’nin Ortodoks tebeası lehinde bâzı
müdâhalelerde bulunabilmeleri kabul edildi. Rusya, Boğdan ve Eflak konsolosluklarını
açtı. Osmanlı-Rus savaşları sonunda 1792’de yapılan Yaş andlaşması neticesinde
Rusya, Boğdan ile doğrudan doğruya komşu durumuna geldi. Sultan İkinci Mahmûd
Han zamanındaki Osmanlı Rus harbleri sonunda Ruslar, Boğdan ve Eflak’ın bâzı
bölgelerini ele geçirdiler. Buralar, Akkerman, Kili ve Bender, Türk ahâlisi ile Rusya’ya
ilhak oldu. Ruslar buraya Basarabya eyâleti ismini verdiler.
Eflak’da çıkan bir isyân neticesinde, Fenerli Rum Beyleri devri 1821’de sona erdi.
Sultan İkinci Mahmûd, voyvodalığı tekrar yerli prenslere verdi. 1826’da Rusya ile
yapılan Akkerman andlaşmasına göre, voyvodalığın süresi yedi seneye çıkarıldı.
1856’da yapılan Paris andlaşması ile sona eren Kırım harbinden sonra, Ruslar,
Boğdan’ın Tuna, Cahul, İsmâil ve Belgrad şehirlerini iade etmek mecburiyetinde
kaldılar. Bundan sonra Boğdan ve Eflak sâdece Osmanlı Devleti’ne tâbi oldu. 1859’da
Basarabya’nın üç vilâyeti de dâhil olmak üzere Boğdan’a, Alexandra Lon Cuza prens
tâyin edildi. Aynı sene Eflak da bu prensin idaresine verildi. Bu prens İstanbul’a
giderek sultan Abdülazîz Han’ı ziyaret etti. Bir süre sonra Boğdan ve Eflak çeşitli siyâsî
faaliyetler neticesinde Romanya adı altında birleştirildi. Daha sonra Cuza prenslikten
ayrıldı. Yerine Alman hânedânına mensup Prens Karol seçildi. Prens Karol, 10 Mayıs
1866’da Romanya’nın başşehri Bükreş’e girdi. 1877 Osmanlı-Rus harbinde Romanya,
Ruslardan istiklâli için te’minât alarak savaşa girdi, önce Ayestefanos ve sonra da
1878’de yapılan Berlin Andlaşması ile Romanya’nın istiklâli tanındı. 1881’de ise krallık
hâline geldi.
Boğdan, dîvânın tâyin ettiği ve voyvoda denen prensler tarafından yönetilirdi. Prens,
salâhiyetlerini pâdişâhtan alır ve diğer beylerbeyi gibi bölgeyi pâdişâh nâmına
yönetirdi. Pâdişâhın bir yaveri Boğdan’ın merkezi Suçava’ya gelip yeni voyvodayı tahta
oturtur, sırtına hil’at, başına da kızıl börk giydirip kılıç kuşatırdı. Daha sonra oradaki
bütün Boyarlara ve büyük rahiplere sultânın tâyin berâtını okurdu. Eğer voyvoda
düzene aykırı hareket ederse, azledilir, îdâm edilir veya sürülürdü. Suç çok ağırsa,
Osmanlı ordusu ülkeye girer ve suçluları cezalandırırdı. Voyvodaların hassa
askerlerinin, ortodoks mezhebinden hıristiyan ve Arnavut olması şart idi. Ayrıca
prenslerin hassa bölüğü mâhiyetinde yüz kişilik yeniçeri birlikleri ile Türk
mehterhâneleri vardı. Bunlar, İstanbul’dan gönderilirdi. Voyvodaların saray hayâtını
dikkatle tâkib edip, şifreli mektuplarla Tuna üzerindeki sancakbeyleri vasıtasıyla dîvâna
bildirilen yirmi dört tane emir subayı vardı. Bunların on ikisi İstanbul’lu, on ikisi Kırım
Türk subaylarından seçilirdi. Başlarında dîvân efendisi isminde yüksek rütbeli bir
me’mûr bulunurdu. Her dîvân efendisi değişince, İstanbul tarafından verilen şifre de
değiştirilirdi. Boğdan’a Türklerin yerleşmeleri yasaktı. Tüccar olarak bölgede çok sayıda
Türk vardı. Fakat toprak edinemezlerdi.
Dîvân, daha önce voyvodalık etmiş ailelerden birini voyvoda seçerdi. Voyvoda, azli
gerekmezse, ilk zamanları hayâtının sonuna kadar bu vazîfede kalırdı. Daha sonra
Fener Rum Beyleri zamanında voyvodalık üç seneye indirildi. Protokolde Boğdan beyi,
Eflak beyinden önce gelirdi. Boğdan voyvodası beyaz tüylü yeniçeri üniforması giyerdi.
Voyvoda tâyin edilen prenslerin çoğu Türkçe bilirdi.
1) Âşıkpaşazâde Târihi; sh. 144
2) Târih-i Cevdet
3) Târihi Peçevî
4) Târih-i Nâimâ
5) Solakzâde Târihi
6) Necati Bey Dîvânı
7) Tac-üt-tevârih; cild-3, sh. 63, 153, 239, 253
8) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-1, sh. 216, cild-2, sh. 77, 181, 342, 409
9) Büyük Türkiye Târihi; cild-3, sh.10, 96, cild-13, sh. 99
BOSNA-HERSEK
Osmanlı Devleti’nin Rumeli’deki önemli eyâletlerinden. Balkan yarımadasının kuzey-bat
ısında bulunan Bosna-Hersek’in yüzölçümü 51.027 km2 olup, kuzeyinde Hırvatistan ve
Slovenya, doğusunda Sırbistan, güneyinde Karadağ ile çevrilidir. Bölge halkı, Oğuz
Türklerinin bir kolu olan Peçeneklerden olup, Osmanlı’nın orayı fethinden sonra
topyekün müslüman olan Boşnaklardır. Sonradan müslüman olan Hırvatlara, Sırplara
ve Türk asıllı olup daha önceden ecdadı Bosna’ya yerleşmiş olan Türklere de Boşnak
denilmiştir.
Bosna-Hersek eskiden beri bir çok kavmin geçit yeri olmuştur. Bölgede, Romalılardan
önce İllîrya kabîleleri hâkimdi. Romalılar uzun savaşlar sonunda bölgeye hâkim oldular.
Büyük Roma İmparatorluğu 395 senesinde ikiye bölündüğü zaman, Bosna-Hersek, Batı
Roma İmparatorluğu’na kaldı. Yedinci asırda bölge, Avar ve Slav akınları sonucu bu
kavimlerin hâkimiyetine girdi. Bunun neticesinde bölgedeki Roma izleri silindi ve
bugünkü etnik durum ortaya çıktı. 626 senesinde kuzeyden gelen Sırp ve Hırvat
akınları, bölgeye hâkim olan Avarların hâkimiyetini iyice sarstı. Bosna’nın bâzı bölgeleri
ile Dalmaçya’ya Hırvatlar, Karadağ ve dolaylarına ise Sırplar yerleşti. Bu kavimlerin
ortasında Bosna-Hersek kuruldu. Avarlardan kalma bir teşkîlât olan Banlıklara ayrıldı.
Yedinci asırdan on ikinci asra kadar, Sırplar ve Hırvatların hâkimiyeti altında yaşayan
Bosna-Hersek halkı, bu asrın başlarında Bizans İmparatorluğu’nun idaresine geçtiler.
Bölge, 1137 senesinde tamâmiyle Macarların eline düşünce, Macar kralı ikinci Belâ,
oğlunu Bosna dukası yaptı.
Bosna-Hersek’in 1137’den 1878 senesin kadar olan târihi, altı bölüme ayrılmaktadır:
1- Banların bütün ülkeye hâkim olmaları (1137-1251), 2- Banların nüfuzlarını
kaybetmiş oldukları devir (1251-1314), 3- İki Kotroman devri (1314-1377), 4- Bosna
krallığı ve St. Sava dukalığı (1377-1463), 5- Ülkenin, Macaristan ve Osmanlı Devleti
arasında taksimi (1463-1528), 6- Osmanlı Devleti’nin bir eyâleti olması (1528-1878).
Bosna, 1137-1251 seneleri arasında Hırvatistan krallığı’na tâbi olup, muhtariyet
hâlinde ban denilen mahallî beyler tarafından idare ediliyordu. Bunlar hıristiyan
Bogomil mezhebinde olduklarından, Papa’nın emriyle Macarlar tarafından fena hâlde
ezildiler. Buna rağmen banlar, Macarların himayesinden ayrılmayıp, sıkı surette bu
krallığa bağlandılar. 1360 senesinde Macaristan’ın umûmî vâlisi ve Macar kralı birinci
Layoş’un eniştesi Tvartko, beyliğin başına getirilince, bölge tamamen Macaristan’a
bağlandı. Tvartko, 1371’de Macar hâkimiyetinden ayrılarak bölgede Bosna ve Sırbistan
krallığını kurdu. Tvartko’nun ölümünden sonra yerine kardeşi İstefan Dabiça geçti.
Bunun zamanında Macarlar, Hırvatistan ve Dalmaçya’yı zabtettiklerinden, Bosna
krallığı küçüldü. Dabiça, Macarlarla dostluk kuramadı. Bu sırada Osmanlılar Rumeli’de
fetihlere başlamış bulunuyorlardı. Nitekim 1394’de Üsküp sancakbeyi Paşa Yiğit’in oğlu
tarafından Bosna üzerine yapılan akınlarda, Dabiça, Macarlardan yardım alamadı.
İstefan Dabiça, 1398’de ölünce, Bosna; karısı Elen Gruba tarafından idare edilmeye
başlandı. Fakat bu sırada Bosna krallığı nüfuzunu iyice kaybetmişti. Mahallî prensler
serbest hareket etmeye ve devlet merkezini tanımamaya başlamışlardı. Dabiça’nın
öldüğü sene bir Osmanlı akıncı kuvveti daha Bosna’ya girdi. Bu akınlar sırasında
Osmanlı adaleti ve nizâmı ile tanışan Bosna-Hersek derebeylerinin bir çoğu, Osmanlı
Devleti ile anlaştı. Nitekim Osmanlı idaresine geçtikten sonra da Bosna ve Hersek’te
kitleler hâlinde İslâm dînine girmeler oldu. Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u
fethettikten sonra. Bosna-Hersek işleriyle meşgul olmaya başladı ve bölgenin tamâmını
fethetmek için harekete geçti ve bunu 1462, 1464’de üst üste yapılan iki sefer-i
hümâyûn ile tamamladı. Birinci sefer-i hümâyûnda, Fâtih, başta Bosna’nın merkezi
Yayca şehri olmak üzere bütün kaleleri kolaylıkla ele geçirdi. Yakalanan Bosna kralı
îdâm edildi. Buradan Hersek krallığı üzerine yürüyen Fâtih, kral İstefan’ın Osmanlı
himayesini kabul etmesi üzerine, memleketinin bir kısmını kendisine bırakarak diğer
yerleri Osmanlı topraklarına kattı. Fâtih Sultan Mehmed Han elde ettiği Bosna
şehirlerindeki halkın bir kısmını iskan için İstanbul’a yolladı ve Yayca ile diğer önemli
kalelere asker koydu. Bosna sancakbeyliğine Minnetoğlu Mehmed Bey’i tâyin ederek,
İzvornik kalesine de Mihaloğlu İskender Bey’i muhafız bırakarak İstanbul’a döndü.
Bosna’nın fethi Osmanlılar için pek önemli idi. Deniz kuvvetlerini arttırarak Akdeniz’de
Venedikleri tehdîd eden Osmanlıların Bosna’yı zabtetmeleri de Macaristan’ın siyâsî
varlığını tehlikeye düşürmüştü. Bu arada Türklerin, Lepant havalisi ile Argos limanını
da elde etmeleri, Macarlarla Venediklileri, Osmanlılara karşı tecâvüzkâr bir ittifaka
sevketti.
Nitekim Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul’a dönmesinden sonra müttefik kuvvetler
hücuma geçerek, Osmanlıların zabtettikleri bâzı kaleleri elde edip, Bosna krallığının
merkezi olan Yayça’yı da ele geçirdiler.
Bu olaylar üzerine 1464 ilkbaharında sultan Mehmed, ikinci defa Bosna’ya hareket etti.
Fâtih’in Yayça’yı muhasara etmesi üzerine, Macar kralı da büyük bir kuvvetle gelerek
Osmanlıların elinde bulunan İzvornik kalesini kuşattı. Bunun üzerine ordudan ayrılan
mühim bir kuvvet, Macar kralı üzerine gönderildi. Böylece iki ateş arasında kalan
Macar kralı, ağırlıklarının bir kısmını bırakarak kaçmak zorunda kaldı. Ancak Osmanlı
ordusu Yayça’yı geri almaya muvaffak olamadı. Buna karşılık elde edilen kalelerden bir
kısmı yıkıldı ve lüzumlu olanlarına asker ve mühimmat kondu.
Yayca kalesi ancak 1528 senesinde Bosna beyi meşhur Gâzi Hüsrev Bey zamanında
alındı. Hüsrev Bey, Bosna’nın önemli mevkilerinden olan Kilis kalesini de 1536 yılında
fethederek, Osmanlı hâkimiyetine kattı.
Bosna, on altıncı asrın ikinci yarısında beylerbeylik oldu. İlk Bosna beylerbeyi olarak
Sokullu Ferhad Paşa tâyin edildi. Beylerbeyiler, hududa yakın olan Banaluka kalesinde
otururlardı. Banaluka’nın batısındaki Bihke kalesi 1591’de dokuz günlük bir
muhasaradan sonra Bosna beylerbeyi Derviş Hasan Paşa tarafından zabtedildi.
Bosna-Hersek eyâleti; Saraybosna, Banaluka, Hersek, Kilis, Kırka, Pakrac, Zivornik ve
Pojega olmak üzere sekiz sancaktan meydana geliyordu. Bölge Osmanlı hâkimiyetine
geçtikten sonra, başta Bapomillar olmak üzere, gördükleri iyi muamele karşısında
halkın büyük kısmı müslüman oldu. Macarlara karşı sert tepki gösteren Bosna halkı,
Osmanlı ile kaynaştı ve Osmanlıların Macaristan’a yaptığı seferlere katıldı. 1639
senesinde eyâlet merkezi tekrar Saraybosna’ya alındı. On sekizinci asırda eyâlet
merkezi Travnik’e nakledildi ve sancak sayısı altıya indirildi.
Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki nüfuzu sarsılınca, iç Bosna ile Krayine, Yenipazar,
Trebinye, Zeta ve Hersek’i içine alan eyâlet, Avusturyalıların hücumuna uğradı. 1718
senesinde yapılan Pasarofça andlaşması ile Bosna-Hersek’in kuzey kısımları
Avusturya’ya bırakıldı ise de, 1739 Belgrad muahedesi ile Furyan kalesi hâriç, bu
topraklar tamamen geri alındı. Bir ara Hersek sancağı, müstakil sancak olarak
eyâletten ayrıldı ise de, 1850’de tekrar birleştirildi.
Bosna-Hersek on dokuzuncu asrın başlarında karışıklıklara sahne oldu. Bu sırada
Osmanlı Devleti’ni iç ve dıştan çökertme faaliyetleri çok yoğunlaştı. Aynı zamanda
Bosna-Hersek’te de yapılan bir takım ıslâhat, halkın hoşnutsuzluğuna sebeb oldu. 1830
senesinde müslümanlar, Gradaçaç kapdanı Hüseyin Bey kumandasında isyân ettiler.
1840’da vezir Mehmed Vecihi Paşa, Gülhâne hatt-ı hümâyûnu ile bildirilen yeni idare
tarzını tatbik etmek istedi. Kazalarda bulunan yerli kapdanların yerine, İstanbul’dan
me’murlar tâyin edilmesi üzerine Boşnak beyleri durumdan memnun olmadılar.
Saraybosna müslümanları, vezîre isyân ettiler. İsyancılar, Vitez mevkiinde mağlûb
edildi. Ayaklanma bastırılınca, eyâlet merkezi Travnik’ten Saraybosna’ya nakledildi.
İsyan eden Boşnak beyleri îdâm edildi (1851). Müslüman halkın ayaklanması yanında
hıristiyan tebea da ayaklandı. Bu gayr-i müslim tebea, 1836-1856 fermanları ile
vâdedilen ıslâhatın gerçekleştirilmediğini ileri sürerek huzursuzluk çıkardılar. Osmanlı
mâni olunca da Avusturya’ya sığınan hıristiyan halk, bu devletin müdâhalesini istediler
(1858). Bu durum üzerine Sultan, bölgeye bir hey’et göndererek; arazi işlerini,
köylünün ve arazi sâhiblerinin hukukunu ve vazifelerini belirten bir kararname
hazırlattırdı. 1863 senesinde geniş bir salâhiyet ile Ahmed Cevdet Paşa, Bosna
müfettişi olarak bölgeye gönderildi. Bir buçuk sene bu vazifede kalan Ahmed Cevdet
Paşa, Bosna-Hersek vilâyetinin idarî ve askeri teşkilâtının düzenlenmesinde büyük
başarı gösterdi.
Alınan yeni tedbirlerin uygulanması sırasında, hıristiyan halk ile idareciler arasında
anlaşmazlık çıktı ve 1875 senesinde hıristiyanlar yine ayaklandılar. Bosna’daki bu
ayaklanma, Sırplara da sirayet etti. İsyan, devlet tarafından bastırıldı ise de, 1877’de
başlayan Osmanlı-Rus harbi sırasında yer yer devam etti. 1878 senesinde yapılan
Berlin andlaşması ile Bosna-Hersek, Avusturya’nın işgaline bırakıldı ise de, 1908
senesine kadar Osmanlı hükümranlığı devam etti. Osmanlı Devleti’nde 1908’de ikinci
defa Meşrûtiyet îlân edildiği sırada, Avusturya-Macaristan imparatorluğu, Bosna-
Hersek’in kendi topraklarına ilhak edildiğini açıkladı. Birinci dünyâ harbinden sonra ise
o zaman yeni kurulmuş olan ve sonradan adı Yugoslavya olan Sırp-Hırvat-Sloven
krallığına bırakıldı. Daha sonra bu krallık, Yugoslav Fedâratif Halk Cumhuriyeti
topluluğu hâline geldi. Neticede Bosna-Hersek bu devleti meydana getiren altı
cumhûriyetten biri oldu.
Osmanlılar, hâkim oldukları zaman zarfında Bosna-Hersek’te Türk kültürünü ve
medeniyetini yerleştirdiler. Bölgede Türk kültür ve medeniyetinin gerçek kurucusu
Bosna-Hersek vâlisi Gâzi Hüsrev Bey’dir. Sultan İkinci Bâyezîd Han’ın kızının oğlu olan
Gâzi Hüsrev Bey, Bosna beyliğinde bulunurken Yayca ve Kilis kalesini alarak, Bosna’nın
tamâmını Osmanlı hâkimiyetine katmıştı. 1526 Mohaç savaşına da katılan Hüsrev Bey,
zaferin kazanılmasında büyük rol oynadı. Hüsrev Bey’in emrinde 10 bin kadar deli
(akıncı) kuvveti mevcuttu. Gâzi Hüsrev Bey, Saraybosna’da Kurşunlu ve Hankâh
medreselerini yaptırdı.
Akıncı kumandanı Gâzi Îsâ Bey, Makedonya ve Bosna-Hersek’i ihya edenlerin arasında
yer almaktadır. Îsâ Bey, Saraybosna’da Büyük Hünkâr Câmii, Üsküb’de medrese, çifte
hamam, 38 km. uzunlukta bir kemer ve tünel şebekesine mâlik muazzam bir su
te’sisâtı, Kalkandelen’de bir hamam ve daha pek çok eser bıraktı. Gâzi İshak Bey’in
Üsküb’teki medresesi, bedesten ve çarşısı, 2150 dükkanlı büyük bir kasaba gibiydi.
Ayrıca Üsküb’de 70 mekteb ve 20 tekke bulunuyordu. Saraybosna’da 177 câmi, 180
sıbyan mektebi, 47 tekke, 23 han ve 7 imâret, Türkçe el yazmalarını da ihtiva eden
önemli bir kütüphâne, Endülüs mîmârîsi tarzında güzel bir belediye binası ve kâdı
yetiştiren bir medrese vardı.
Evliya Çelebi, Seyâhatnâme’sinde Bosna-Hersek eyâletini anlatırken, “Eyâlette 773
kale, hisar ve palanga mevcuttur. Saraybosna şehri 104 mahalle olup, bunların
92’sinde müslüman, ikisinde yahûdî, onunda hıristiyanlar oturmaktadır. Ferhat Paşa,
Hüsrev Paşa, Sultan Paşa, Ali Paşa, Îsâ Paşa câmileri en büyükleri olup şehirde 77
câmi, 99 mescid vardır. 18 medreseden Hüsrev Bey Medresesi, yüksek medrese tahsili
vermektedir. Sayısı kırk yedi olan tekkelerin içinde Mevlevihâne, yetmiş odalı bir
dergâhtır. 800 kadar sebil, 100 çeşme vardır.
Eyâlette başlıca dokuz maden vardır. Masrafı gelirinden fazla olduğu için, beylerbeyi
Ferhad Paşa tarafından altın mâdeni kapattırılmıştır. Serepengci’de gümüş çıkarılır.
Zengi lâcivert taşı, kurşun, bir mikdâr bakır, Kovince dağlarında son derece zengin
demir mâdenleri işlenilmektedir. En büyük ziyaret yeri, Gâzi Hüsrev Paşa türbesidir.
Osmanlı sultanları ve devlet adamları, bölgede bir çok hayır kurumları inşâ ettirdiler.
Saraybosna’nın doğusunda yer alan Vişegrad, Sava nehrine akan Drina çayının
yanındadır. Şehirde yer alan târihî eserlerin hepsi, Sokullu ailesi tarafından
yaptırılmıştır. Mîmâr Sinân’ın yaptığı Drina köprüsü on bir gözdür. Her kemeri
Samanyolu gibidir. Büyük hendese bilgisine dayanılarak, cür’etli bir mühendislikle inşâ
edilmiştir” demektedir. 1876’da sultan Abdülazîz tarafından gönderilen Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellemin mübarek sakal-ı şerîfleri törenle Hüsrev Paşa türbesine
konulmuştur.
Sultan Abdülazîz Han devrinde, Bosna eyâletinde kalkınma ve yenileşme hareketleri
görüldü. Saraybosna’da bir Mekteb-i hukûk-ı şâhâne (hukuk fakültesi) açıldı.
Banaluka-Novi arasında işleyen ilk demiryolu hattı 1872’de açıldı. 1860’da eyâlet resmi
matbaası kuruldu. 1909’da eyâlette Ortodoks, Sırp ve Katolik Hırvat okulları hâriç,
ilkokul sayısı 1.092’ye yükselmişti.
Bugün Bosna-Hersek bölgesinde bulunan câmi, tekke ve diğer târihî eserlerin sayısı,
bakımsızlık ve komünist rejimin ortadan kaldırması sebebi ile çok azalmıştır. 1957
senesinde, bölgedeki toplam câmi sayısı 635’e inmiştir. Hâlbuki Evliyâ Çelebi,
eyâletteki câmi sayısını 3500 olarak haber vermektedir.
1) Bosna Savaşları (Ömer Efendi)
2) Târih-i Peçevî
3) Seyahatname; cild-5, 6, sh. 1725, 1614
4) Hammer; cild-3, sh. 708
5) Türkiye Târihi; cild-3, sh. 24, 27
BOSNALI ABDULLAH EFENDİ
Osmanlı evliyâsının büyüklerinden. İlim ve kemâl sahibi bir zât olup, naklî ve aklî
ilimlerde âlim idi. 1583 (H. 992) senesinde Bosna’da doğdu. Asıl ismi Abdullah Abdî bin
Muhammed’dir. Bosnavî, Rûmî ve Gaîbî nisbet edildi. Şârih-ul-Füsûs ve Şârih-ul-
Mesnevî diye meşhur oldu. 1644 (H. 1054) târihinde Konya’da vefât etti. Sadreddîn-i
Konevî hazretlerinin türbesi yanında defnedildi.
Doğum yeri olan Bosna’da ilim tahsiline başlayan Abdullah Efendi, İstanbul’a gelerek,
medreselerde tahsilini tamamladıktan sonra Bursa’ya gitti. Burada Bursalı Hasan
Kabâdûz Efendi ile görüşüp sohbetlerinde kemâle geldi. Hasan Kabâdüz, Hacı Bayram-ı
Velînin halîfelerinden, Bıçakçı Ömer Dede’nin halîfesi idi. Hasan Kabâdûz Efendi’nin
feyz ve himmetleri ile yüksek derecelere kavuşan Bosnavî Abdullah Efendi, Bursa’dan
ayrılıp Mısır’a, oradan da 1636 senesinde hac vazifesini yapmak için Hicaz’a gitti. Hac
dönüşünde, Şam’da bulunan Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin türbesi yanında inzivaya
çekildi ve günlerce ibâdetle meşgul oldu. Daha sonra Konya’ya geldi. Sadreddîn-i
Konevî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi büyüklerin kabirlerini ziyaret edip,
rûhâniyetlerinden istifâde etti. Konya’da yerleşip, vefâtına kadar orada kaldı.
Talebelerine ilim öğretmek ve emr-i ma’rûf yapmakla meşgul oldu. 1644 senesinde
hacdan döndüğünde Konya’da vefât edip, çok sevdiği Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin
türbesi civarında defnedildi. Sonradan yapılan kabir taşına, vasiyeti üzerine; “Hazâ
kabrû garîbillahi fî ardıhi ve semâihi Abdullah el-Bosnavî er-Rûmî el-bayrâmî” ibaresi
yazıldı.
Mısır ve Hicaz’a yaptığı seyahatlerinde ve Şam’daki ikâmetinde kendisi ile görüşen ilim
erbabı, Abdullah Bosnavî’nin ilmini ve eserlerini takdir ettiler. Onun yüksekliğini
anlayanlar, ilim ve feyzlerinden istifâde etmek için adetâ birbirleriyle yarıştılar. Arab
âleminin meşhur ulemâsından Garsüddîn Halîlî, Muhammed Mirza Sürûcî, Dımeşkî Sûfî,
Muhammed Mekkiyy-ül-Medenî, Seyyid Muhammed bin Ebî Bekr Ukûd gibi âlimler,
onun talebesi olmakla şereflendiler.
Osmanlı Müellifleri’nde Abdullah Bosnavî’nin altmış eserinden bahsedilmektedir.
Bunlardan en meşhuru, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin meşhur eseri Füsûs-ul-
hikem’ine yaptığı şerridir ki, Mısır’da ve İstanbul’da birer defa basılmıştır. Diğer
eserleri çeşitli kütüphânelerde mevcûd olup, okuyanlar istifâde etmektedirler.
Eserlerinden bâzıları şunlardır: 1- Mevâkib-ül-fukarâ, 2- Hakîkat-ül-yakîn, 3-
Risâle-i hazerât-il-gayb, 4- Metâli-un-nür-is-senî an tahâret-in-Nebiyy-ül-
Arabî (aleyhisselâm), 5- Risale fî tafdîl-il-beşer alel-melek, 6- Tezyîl fî
münâzeât-i iblis li-Sehl bin Abdullah et-Tüsterî, 7- Mekâsıd-ı envâr-ı ayniyye
ve mesâid-ı ervâh-ı tayyibe-i gaybiyye, 8- Muhâdarât-ül-evâil. Bunlardan başka
çeşitli ayet-i kerîme ve sûre-i şerîfelerin tefsirleri, çeşitli mevzularda manzum ve
mensur, Türkçe ve Arabça eserleri vardır.
1) Hülâsat-ül-eser; cild-3, sh. 86
2) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh. 43
3) Sefînet-ül-evliyâ; cild-2, sh. 337
4) Esmâ-ül-müellifin; cild-1, sh. 476
5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 976
6) Sicilli Osmânî; cild-3, sh. 367
7) Tuhfe-i hattatîn; sh. 280
8) Metâli-un-Nûr-is-seni an tahâret-in-Nebiyy-il-Arabî (En-Ni’met-ül-Kübrâ alel-
a’lem kitabı içinde). Hakîkat Kitabevi, İstanbul-1986); sh. 275
9) Cevher-ül-esnâ fî terâcim-i ulemâi ve şuarâ-i Bosna, (Muhammed Hancı
Bosnavî, Mısır-1349); sh. 94
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-15, sh. 219
BOSTANCI
Osmanlı Devlet teşkilâtında, pâdişâhların saray ve kasırlarının bahçe ve bostanları ile
saraya âid kayıkhâne ve kayıklarda hizmet ve güvenliklerini te’min edenlere verilen
isim. Bostancılar devşirme usulüyle hizmete alınırlardı. Bostancılar iki ayrı ocak hâlinde
olup, biri İstanbul, diğeri de Edirne’de idi. Bunların âmirine Bostancıbaşı denirdi.
Bostancılar ve bilhassa başları olan bostancıbaşı, sarayın muhafazasından birinci
derecede mes’ûl olanlardan olduğu için, vazîfeleri çok önemli idi. Bostancı ocaklarına,
devşirmelerin kuvvetli olanları alınırdı. Bunlar ya doğrudan devşirmeler arasından,
yahud da acemi ocağından seçilirlerdi. Devşirmeler Bostancı ocağına alınırken
bostancıbaşı da bulunur ve onun nezâreti altında bu faaliyet yürütülürdü.
Bostancı ocağının en büyük zabiti bostancıbaşı idi. İstanbul etrafındaki Marmara,
Karadeniz ve Haliç sahillerinin muhafazası ve inzibatı buna aitti. Sahillerde yalılar
bunun müsâadesi olmadan yaptırılamazdı. Bostancıbaşı, sahillerdeki bina ve yalıların
mevkileriyle, kimlerin olduğuna dâir mükemmel bir defter tutardı. Sahilde yaptırılan
binalardan vergi alırdı. İstanbul civarındaki suların ve ormanların teftîşi, kara avlarıyle
deniz avlarının kâhyalığı da ona aitti. Ayrıca sadrâzam ile vezirlerin azl, sürgün ve
katillerinde de bostancıbaşının vazifesi vardı. Azlolup sürgüne gönderilen sadrâzamlar,
bostancıbaşı delaletiyle sarayın Balıkhâne mevkii önünde hazırlanan gemiye bindirilip,
oradan gönderilirlerdi. Pâdişâh saray bahçesinde gezerken bostancıbaşı yanında
bulunur ve kendisine bilgi verirdi.
Sarayın en önemli vazifelerinden birinin başında bulunan bostancıbaşıların mutlaka
kendi ocaklarından gelmeleri yâni bostancı ocağından yetişerek yükselmeleri kânundu.
Bostancıbaşılar terfi ile saraydan çıkacak olurlarsa beylerbeyi veya vezir olurlardı.
Normal tâyinlerde ise, kapıcıbaşılık ve sancakbeyliği gibi görevlere getirilirlerdi.
Bostancıbaşının terfî veya azledilmesi ile yerine bostancılar kethüdası tâyin olunurdu.
Bostancıbaşılığa tâyin olunanların sadrâzamın huzurunda hil’at giymeleri usûlden idi.
Bostancıbaşıdan sonra, bostancılar kethüdası, haseki ağa, hamlacıbaşı, odabaşı,
bostancı karakulağı, vezir karakulağı ile dört baltacı bu ocağın zâbitlerindendi.
Hamlacı başı; hükümdar kayığının en önünde kürek çeken sağ ve sol hamlacılardan
birincisi idi. Bostancı ocağının kayıkhâne kısmının âmiri olup, ocağın büyük
zâbitlerindendi. Odabaşı da; bostancı ocağının ileri gelen zabitlerinden olup,
bostancıbaşının hükümet nezdinde kapu çuhadarı idi. Bostancı karakulağı ile vezir
karakulağı ise, âmirleri ile hükümdar arasındaki muhaberenin postacısı idiler. Ağa
karakulağı adı verilen bostancı ocağı zabitinin görevi ise yeniçeri ağası kapısında
bulunup bir yangın çıktığı zaman bunu öğrenerek saraya koşup kızlarağası vasıtasıyla
hükümdarı haberdâr etmekti. Bu büyük ocak zabitlerinden başka pâdişâhlara âid çeşitli
bahçe ve bostanlarda usta denilen ve bulunduğu mıntıkanın inzibâtıyla alâkadar olan
bostancı zabitleri vardı.
On altıncı asır sonlarında bostancı ocağının mevcudu 1612, bir kaç yıl sonra 2030;
1595’de ise, 4000’i aşkındı. Sonra bu rakam düşmeye başladr. 1746’da ocak mevcudu
3323 kadardı. Bostancı ocağı efradı, fazla askere ihtiyâç olduğu zaman sefere de
gönderilirdi. Nitekim 1739 senesinde üç bin bostancı savaşmak üzere Bender kalesine
gönderilmiştir.
Topkapı Sarayı’ndaki has bahçe hâriç, İstanbul ve civarında altmış bir bahçe vardı.
Bunların başlıcaları; boğazın Rumeli sahilinde Dolmabahçe, Beşiktaş, Ortaköy,
Kuruçeşme, Bebek, Mirgün, Kalender, Büyükdere ve Anadolu sahilinde; Tokat,
Sultaniye, Paşabahçesi, Çubuklu, Üsküdar, Marmara’nın Anadolu sahilinde; Ayazma,
Salacık, Haydarpaşa, Fenerbahçe ile Florya, Davutpaşa, Topçular, Vidos, Alibeyköyü,
Kağıthane, Karaağaç ve Hasköy bahçeleri idi. Bu bahçelerde çiçek ve sebze
yetiştirilirdi. Ayrıca Amasya, Manisa, Bursa ve İzmit gibi şehirlerdeki pâdişâhlara âid
yerlerde de bostancılar vardı.
İstanbul’da bulunan bostancıların; sarayı muhafaza etmek, saray ve câmi inşâatında
lüzumlu malzemeyi taşımak, İzmit tarafından kereste ve odun nakleden gemilerde
çalışmak ve hizmet ettikleri bahçelerin bulunduğu mıntıkanın inzibat işleriyle ilgilenmek
gibi vazîfeleri de vardı.
Bostancıların hizmet ettikleri bahçelerin ve bostanların hâsılat defteri her sene Kasım
ayında bostancıbaşı vasıtasıyla pâdişâha takdim edilirdi. Parası da iç hazîneye alınırdı.
Bu paranın içinden bir kesesi (beş yüz kuruşu), bostancılara ihsân olarak hediye
verilirdi. Bir kesesi de Dâvûd Paşa Câmii vakfına ayrılırdı. Hâsılat takdim edilirken
bostancıların en kıdemlilerinden on iki kişiye dirlik verilir ve bunlar kapıkulu sipahi
ocağına veya müteferrikalığa geçilerek terfî ettirilirlerdi.
Bostancıların maaş defterlerinde has bahçede çalışanları Gılmân-ı bagçe-i hassa,
diğer bahçelerde çalışanlar da Gılmân-ı bostâniyân diye İki kısımda gösterilmiştir.
1576 senesindeki bostancılar maaş defterinde; has bahçede vazifeli yirmi bölük, diğer
bostanlarda hizmet edenlerin ise, yirmi beş bölük olduğu kayıtlıdır. Bu târihte
hasbahçe bostancılarının mevcudu 645, diğer bostancıların sayısı da 945 kişi idi. 1760
ve 1778 senelerinde hasbahçe bostancıları yirmi, diğer bahçelerde vazifeli olan
bostancılar ise altmış dört bölük idi.
Ocaklarında hizmet edip, yetişen bostancıların muhtelif vazifelere tâyin edilerek
ocaktan ayrılmalarına çıkma adı verilirdi. Zaman zaman yapılan bu çıkmalarda
bostancılar hizmet derecelerine göre kapıcılığa, tersane ocağına, kıdemli bostancılar
ise, süvari bölüklerine çıkarılırlardı. Bunların çıkışlarında kendilerine biner akçe silâh
baha ismiyle silâh parası ve süvari bölüklerine çıkanlara da bu paradan başka saray
ahırlarından birer de at verilirdi. Ancak daha sonraki târihlerde bostancıların yeniçeri
ocağına verilmeyip kapıkulu süvariliğine verilmeleri kânun oldu.
Edirne’de bulunan bostancı ocağı ise müstakil olup, ayrı bir teşkilâtı vardı. İstanbul
bostancılarının sayısına nazaran Edirne’deki bostancıların sayısı az idi. On yedinci asrın
başlarında dört yüz kırk beş, sonunda ise yedi yüz yetmiş yedi kişi idiler. Edirne’deki
hassa bostancıları on bölük idi. Edirne’deki bostancıbaşı şehir ve civarının asayişi ile
ilgilenirdi. Edirne, Osmanlı Devleti’nin ikinci payitahtı olduğundan, Rumeli eyâletine
tâbi olmayıp, şehrin idaresi doğrudan doğruya Edirne bostancıbaşılarına bırakılmıştı.
Bostancılar bâzı isyânlar sebebiyle kendilerine olan itimâdı kaybettiler. Sultan üçüncü
Ahmed Han bunları değiştirdi. Yine nizâm-ı cedîd ve sekbân-ı cedîd hareketlerinde de
menfî bir tutum içine girdiler. Yeniçeri ocağı lağvedilip, Asâkir-i mansûre teşkilâtı
yayılınca, bostancılara verilmiş olan yerlerin idare ve asayişi bu yeni teşkîlata bırakıldı.
Böylece bostancıların hizmetleri sâdece bahçıvanlıkla sınırlandı. 1826’dan sonra
çıkarılan yeni kânuna göre, bostancıların arasından seçilen bin beş yüz kişi bir
binbaşının emrine verildi. Bunlar hassa askeri olarak saray ve civarının muhafazasına
tâyin edildiler. Bunların maaş ve diğer işlerini yürütmek üzere Bostaniyân-ı hassa
nezâreti adıyla bir de nezâret kuruldu. Edirne’deki bostancı ocağı da kaldırıldı.
1) Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı; sh. 465
2) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 239
3) Büyük Türkiye Târihi; cild-8, sh. 329
4) Netâyic-ül-vukûât; cild-3, sh. 93
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 66
BOSTANZÂDELER
Osmanlı Devleti’ne hizmet etmiş asîl bir Türk ailesi. Ailede daha çok din âlimi
yetişmiştir. Bostancı ailesinin atası Bostan Efendi, 1498 senesinde İzmir’in Tire
kazasında doğdu. Asıl adı Mustafa bin Muhammed olup, Bostan Efendi ve Küçük
Mustafa Efendi diye meşhur oldu. Ailesi tarafından tam bir İslâmî terbiye ile yetiştirilen
Bostan Efendi, Sâdık Efendi isminde bir zâttan tecvid ve kıraat ilmini öğrendi. 1517
senesinde İstanbul’a gelerek, çeşitli medreselerde tahsîl gördü. Muhyiddîn-i Fenârî,
Ahmed ibni Kemâl Paşa, Çivizâde Muhyiddîn Efendi gibi devrin meşhur âlimlerinden
ilim öğrendi.
1528 senesinde tahsilini tamamlayan Bostan Efendi, Bursa Molla Yegân Medresesi’nde
müderrisliğe başladı. 1537’de Tire Molla Arab Medresesi’ne, 1542’de Sahn-ı semân
medreselerinden birine müderris tâyin edileli. 1543’de Bursa, 1544’de Edirne, 1545’de
de İstanbul kâdılıklarına getirildi. Kısa bir süre sonra Anadolu kazaskeri olan Bostan
Efendi, on gün sonra Rumeli kazaskeri ve 1551 senesinde de emekliye ayrıldı. Emekli
olduktan sonra, kendisine çeşitli görevler verilen Bostan Efendi, 1569 senesi Ramazan
ayında İstanbul’da vefât etti. Cenaze namazını Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı.
Fâtih Câmii civarındaki Emir Seyyid Buhârî hazretlerinin zaviye ve türbesinin yakınına
defnedildi.
Bir çok ilimde söz sahibi, ilmiyle âmil, çok ibâdet eden, faziletler ve güzel hâller sahibi
bir zât olan Bostan Efendi’ye, me’mûriyeti zamanında çekemeyip, hased edenler bâzı
iftiralarda bulunmuşlarsa da, yapılan araştırmalar, söylenilen sözlerin uydurma ve iftira
olduğunu ortaya koymuş ve iftiracılar zor duruma düşmüşlerdir.
Tefsîrü süret-ül-En’âm, Hâşiyetün alel-ıslâh vel-îzâh, Hâşiyetün alâ Sadr-iş-
Şerîa, Risâletün fîl-cüz-ül-lezi lâ yetecezzâ, Risâlet-ül-kadâî vel-kader, Necât-
ül-ahbâb tuhfetü zevil-elbâb belli başlı eserleridir.
Bostan Efendi’nin oğlu Mehmed Efendi de kendisi gibi büyük bir âlim idi. Mehmed
Efendi, 1535 senesinde doğdu. İlk tahsilini babasının yanında yaptıktan sonra,
Arabzâde ve Kâdızâde’den ilim öğrendi. Gül Hoca Çelebi’nin derslerini tâkib ederek,
istifâde etti.
Aklî ve naklî ilimlerde yetişip yüksek derecelere ulaşan Bostanzâde, 1555 senesinde
müderrisliğe başladı. 1558’de Eski İbrâhim Paşa, 1562’de Yeni Ali Paşa, 1569’da Yavuz
Selîm, 1570’de Süleymâniye, 1572’de Edirne Selîmiye medreselerine müderris tâyin
edildi. 1573’de Şam, 1575’de Bursa, arkasından Edirne kâdılıklarına getirildi. 1577’de
Anadolu, 1580’de ise Rumeli kazaskerliğine tâyin edildi. 1581’de emekliye ayrıldı ise
de, 1583’de Kahire kâdısı oldu. 1588’de tekrar Rumeli kazaskerliğine getirilen
Bostanzâde, 1589’da şeyhülislâmlık makamına tâyin edildi. Üç sene bir ay kadar
kaldıktan sonra tekrar emekliye ayrıldı. 1593 senesinde, Zekeriyyâ Efendi’nin vefâtı
üzerine ikinci defa şeyhülislâmlık makamına getirildi. Sultan üçüncü Mehmed Han’ın
sevgi ve iltifatını kazanan Bostanzâde, şeyhülislâm iken 1598 senesinde vefât etti.
Şehzâdebaşı Câmii bahçesinde, cadde tarafında medfûndur.
Bostanzâde Mehmed Efendi, toplam yedi sene on ay müddetle, şeyhülislâmlık
vazifesini adalet ve doğruluk üzere yürüttü. İlim ve irfan sahibi bir zâttı. Aklî ve naklî
ilimlerde yüksek derece ve fıkıh ilminde özel ihtisas sahibi idi. Dili peltek olmasına
rağmen iyi bir hatîb idi. Arapça, Farsça ve Türkçe şiirleri olan Bostanzâde Mehmed
Efendi’nin, Kânûnî’nin ölümü üzerine yazdığı mersiyesi meşhurdur. Bostanzâde
Mehmed Efendi, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâ-ül-ulûm adlı eserini Türkçe’ye
tercüme etti. Fıkıh ilmine dâir İbrâhim bin Halebî’nin yazdığı Mülteka el-Ebhûr adlı
eserin de şerhini yaptı.
Bostanzâde ailesinde yetişen diğer bir âlim de, Muhammed Efendi idi. Bostanzâde
Mehmed Efendi’nin oğlu olan bu zât, 1564 senesinde İstanbul’da doğdu. Küçük yaştan
itibaren aklî ve naklî ilimleri tahsîl edip, yüksek ilmî derecelere kavuştu. Tahsîlini
tamamladıktan sonra; 1587’de Atik Murâd Paşa, 1589’da Kalenderhâne, 1592’de
Yavuz Selîm, 1593’de Süleymâniye medreselerinde müderrislik yaptı. 1594’de Selanik
kâdılığına getirildi. 1596’da Edirne, 1604’de tekrar İstanbul, 1598’de Selanik, 1600’de
Bursa, 1601’de Kahire, 1604’de tekrar İstanbul kâdılıklarında bulundu. 1608’de
Anadolu kazaskerliğine tâyin edildi. 1614’de Rumeli kazaskerliğine yükseltildi. Bir sene
sonra kendi isteği ile emekliye ayrıldı. 1621’de ikinci defa Anadolu, 1622’de de ikinci
defa Rumeli kazaskerliklerine getirildi. Bir sene sonra bu vazifeden alındı. 1625’de
İstanbul’da vefât etti. Kayınpederi Nişancı Mehmed Paşa’nın yaptırdığı câminin
bahçesine defnedildi.
Bostanzâde Mehmed Efendi, ilmiyle âmil, güzel ahlâk ve fazîlet sahibi bir zât idi.
Arabça, Farsça ve Türkçe şiirleri vardır. Nesirde kudretli bir şahsiyet olup, tatlı dilli ve
gülez yüzlü idi. Çok cömert ve kerem sahibi olan Muhammed Efendi, fakîr ve
muhtaçlara yardımını esirgemezdi. Yumuşak huylu ve tevâzû sahibi olması önde gelen
hususiyeti idi.
1) Şezerât-üz-zeheb; cild-8, sh. 385
2) İkd-ül-manzûm; cild-2, sh. 202
3) Şakâyık-ı nu’mâniyye zeyli (Atâî); sh. 129, 410
4) Sicilli Osmânî, cild-4, sh. 376
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-15, sh. 223
6) Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 256
7) Hulâsat-ül-eser; cild-4, sh. 223
8) Devhat-ül-mesâyıh; sh. 33
BUDİN
Osmanlı Devleti’nin Macaristan’daki eyâletinin merkezi ve şimdiki Budapeşte’nin bir
bölümünü meydana getiren kısım. Tuna’nın batı kıyısında bulunan kısmına Budin veya
Buda; doğu kıyısındaki kısma ise, Peşte denirdi. Buda ve Peşte’nin kuruluş târihleri
belli değildir. Mîlâttan önce bölgeye gelen Keltler tarafından Ak-ink (Bol su) ismiyle
kurulan Budin, M.S. ikinci asırda Romalılar tarafından işgal edilince, Aquincum ismini
aldı. Romalılar zamanında büyük gelişme gösteren şehir, bir köprü ile karşı kıyıya
bağlandı. İlk önceleri asıl vazifesi, imparatorluğun hudutlarını yabancı kavimlere karşı
korumak olan şehir, sonraları bir ticâret merkezi hâlini aldı. Kavimler göçü devrinde
Aquincum; Hunlar, Vandallar, Slavlar, Alanlar daha sonra da Avar istilâsına uğradı.
Macarlar şehre yerleşince, Buda ve Peşte isimlerini kullanmaya başladılar. Macarların
bölgeye yerleşmelerinden sonra, burası önemini bir süre kaybetti. Daha sonra Moğol
istilâsına uğrayan şehir, Batu Han tarafından yıkılıp tekrar yaptırıldı. Moğol istilâsından
sonra Macar kralı dördüncü Bel’a, Peşte’nin karşısındaki tepede bir kale inşâ ettirdi,
önceleri tehlikeli zamanlarda Peştelilerin sığınağı olan Buda, zamanla mâmur hâle
geldi. Krallar sık sık Buda’ya gelmeye başladı. Yavaş yavaş Macaristan’ın siyâsî
merkezi hâline gelen şehirde, Alman İmparatorluğu’na seçilen Macar kralı tarafından
büyük bir saray inşâ edildi ve şehir payitaht oldu. Daha sonraki senelerde payitaht, bir
takım entrikalara sahne oldu.
Budin, Kânûnî Sultan Süleymân Han tarafından, Macar kralı ikinci Louis’in, Mohaç
meydan muhârebesinde yenilmesinden sonra ele geçirildi (Bkz. Mohaç Zaferi). Bir süre
Mohaç meydanında dinlenen ordu, Eylül’ün ortasında Budin önlerine geldiğinde, şehrin
hıristiyan ahâlisi kaçmıştı. Şehirde sadece yahûdîler kaldığından, bunların reîsi
Salamonoğlu Yasef, kale anahtarını Sultan Süleymân’a teslim etti. Böylece şehir,
mukavemet göstermeden teslim oldu. Macar payitahtı ile beraber çok mikdârda
ganimet ele geçirildi. Bunlar arasında; Fâtih’in 1456’da Belgrad önlerinde bıraktığı iki
top, Macar kralı birinci Matyas Korvin’in (Corvinus) kitaplığı, kıymetli pekçok eşya,
tunçdan iki büyük şamdan vardı. İstanbul’a getirilen şamdanlar Ayasofya mihrabının iki
tarafına konuldu.
Sultan on dört gün kaldıktan sonra, 23 Eylül’de Budin’den ayrıldı. Kânûnî, Erdel
asillerinden John Zapolya’yı Macar tahtına geçirdi ve kaleye bir mikdâr yeniçeri bıraktı!
Halkın bir kısmı bu durumdan memnun olmuş, bir kısmı da ölen kralın kızkardeşinin
kocası ve Habsburg imparatoru beşinci Charles (1500-1558)’in kardeşi Ferdinand’ı kral
tanımıştı. Arşidük Ferdinand, eski geleneklere göre krallığın kendi hakkı olduğunu ileri
sürerek 20 Ağustos 1527’de Budin’i kuşatarak ele geçirdi. Şehrin Habsburglulara
bağlanmasını devletin emniyeti için tehlikeli gören Kânûnî Sultan Süleymân, ordusu ile
sefere çıktı ve 3 Eylül 1529’da şehri kuşattı. Dört gün sonra, bir öğle vaktinde kale
fethedildi. Kânûnî, Jan Zapolya’yı tekrar Macar tahtına geçirdi ve Osmanlı hazînesine
alınmış olan Macar tacı, kralın ricası üzerine, kendisine gönderildi. Kalenin muhafazası
için İlbasan sancak beyi Hüsrev Bey maiyetine, bir mikdâr kuvvet tahsîs edildi.
Kuvvet yoluyla bir şey elde edemiyeceğini anlayan Ferdinand, İstanbul’a elçi
göndererek, Macar krallığını istedi ve bâzı şartlar öne sürdü. İsteği reddedilince
Zapolya’nın Budin muhafazası için görevli bulunan yeniçerileri de Zigetvar üzerine
göndermesini fırsat bilerek, 1531 senesinde kaleyi kuşattı. Yaptığı taarruzları
başarısızlıkla sonuçlanan ve Semendire sancak beyi Mehmed Bey ile Bosna sancakbeyi
Gâzi Hüsrev Bey’in üzerine geldiğini öğrenen Ferdinand geri çekildi. Muhasara elli yedi
gün sürdü. Bu durumu öğrenen Kânûnî 1532 Nisan’ında üçüncü defa Macaristan
seferine çıktı. Ancak Budin muhasarası kaldırılmıştı. Bunu öğrenen pâdişâh,
kuzeybatıya doğru ilerliyerek Almanya üzerine yürüdü. Bundan sonra 1541 senesine
kadar Osmanlı ordusu Macaristan’a sefer düzenlemedi.
Zapolya 1540 senesinde öldüğü zaman (Sigismund) isimli on beş günlük bir çocuk
bırakmıştı. Zapolya’nın ölümü üzerine, Osmanlı pâdişâhı yeniden harekete geçecek
olan Ferdinand’a karşı Macaristan’ı muhafaza etmeye karar verdi. Macaristan’da bir kaç
kale ile Peşte’yi ele geçiren Ferdinand’ın, Budin’e yaptığı taarruz neticesiz kaldı. 1541
senesinde Raggendorfun kumanda ettiği Ferdinand’ın ordusunun Budin’i tekrar
kuşatması üzerine Zapolya tarafdarları, Habsburgluları Macaristan için gerçek bir
tehlike sayarak şehri müdâfaa ettiler. Bu sırada üçüncü vezir Mehmed Paşa
komutasındaki bir ordu, Budin’in yardımına gönderildi. Kânûnî Sultan Süleymân ise
arkadan büyük bir ordu ile geliyordu. Mehmed Paşa komutasındaki öncü birlikler,
Sultan, Budin önlerine gelmeden Ferdinand’ın ordusunu ağır bir hezîmete uğrattı.
Sultan, Budin önünde otağını kurdurduğu zaman, Budin kurtulmuştu. Kânûnî, kraliçeyi
ve Macar asillerini huzuruna kabul ederek, Macaristan’ı Osmanlı ülkesine kattığını,
Sigismund’a ise, Erdel’in verildiğini bildirdi.
Himaye altında muhafazasına imkân görmediği ve bu yüzden eyâlet hâline getirdiği
Budin’e ilk beylerbeyi olarak, aslen Macar olan vezir Süleymân Paşa’yı, kâdılığına da
Hayreddîn Efendi’yi tâyin etti. Her sınıftan yeterli mikdârda muhafız asker bıraktı.
Burada bütün eyâletlerde olduğu gibi yerli halkın hakları korunmuş, mal, can ve ırz
emniyeti sağlanmıştı. Düzenlenen Budin kanunnâmesinin büyük âlim Ebüssü’ûd
Efendi’nin imzasını taşıyan önsözünde; ahâli yerli yerinde oturup, nefsi ve evlâdına hiç
bir ferdin asla taarruz edemiyeceği açıklanmaktadır. Kanunnâmenin diğer bölümlerinde
menkûl ve gayr-i menkûl mallar ile toprağın tâbi olacağı hukuk kaideleri yeralmaktadır.
Bu arada Macarların büyük hâkimliğine de, Verböczy isimli bir Macar tâyin edildi.
Osmanlı Devleti’nin, Macaristan’ı ele geçirmesine mâni olamayan Ferdinand,
hıristiyanlığın kalesi kabul edilen Budin’i ele geçirmek için Avrupa devletlerinin
yardımını istedi ve Fransa hâriç bütün Avrupa hükümdarlarından yardım aldı. Topladığı
çok kuvvetli ordu ve donanma ile Tuna yoluyla Budin üzerine yürüdü. Durumu öğrenen
Pâdişâh, bu sırada ölen Süleymân Paşa’nın yerine Bâli Paşa’yı tâyin etti ve Rumeli
beylerbeyi Ahmed Paşa’ya Sofya’da hazırlanmasını bildirirken, Rumeli’de sancakbeyi
olarak görev yapan Ulama Paşa, Arslan Bey ve Mehmed Bey’i Budin’e yardıma
gönderdi. Ferdinand’ın ordusu, sıksık karşılarına çıkan Kânûnî Sultan Süleymân’dan
çekindikleri için, ağır ağır ve ihtiyatla ilerliyerek Peşte önlerine vardı. Kale müdafileri
düşmanla derhâl savaşmaya başladılarsa da, düşman sayısının çok fazla oluşu
sebebiyle kaleye geri çekildiler. Kuvvetli bir bombardımandan sonra kalede büyük
gedikler açılmasına rağmen, Osmanlı askerleri gediklerin iç taraflarına kazdıkları
hendekler ve metrislerle kuvvetli bir savunma hattı meydana getirdiler. Bu yüzden
gediklerden içeri saldıran düşman askerleri büyük bir hezîmete uğratıldı. Son derece
yıpranan ve maneviyâtı bozulan Ferdinand’ın ordusu geri çekilme karârı aldı. Çekilme
esnasında Osmanlı akıncılarının giriştiği hücumlar ile tamamen perişan olan düşman
kuvvetlerinden çok az kısmı geri dönebildi.
Kuşatmanın kaldırılmasından sonra, Kânûnî Sultan Süleymân 1543 senesinde sefere
çıktı. Macaristan’ın en önemli kalesi olan Estergon, İstolni Belgrad fethedilerek Budin
eyâletine bağlandı. 1556 senesine kadar beylerbeyi olanlar Macaristan’ın bir çok
kalelerini ele geçirdiler. Aynı sene Kânûnî’nin son seferi olan Zigetvar’ın fethi ile Budin
yeni bir sancak kazandı. On altıncı asırda bir gazâ diyârı hâline gelen Budin, 1592
senesinde başlayan Osmanlı-Avusturya harbi sırasında tekrar harb meydanı hâline
geldi. Bu savaş sırasında eyâlete bağlı Filek, Segedin ve Novograd düşman eline geçti.
Estergon’un da düşman eline geçmesi üzerine Budin kalesi serhad hâline geldi. Sultan
üçüncü Mehmed’in Eğri kalesini fethi ve Haçova zaferi ile Osmanlı Devleti lehine dönen
harbin seyri, daha sonra düşman ilerlemesi ile tekrar aksine bir gelişme göstererek,
Avusturya kuvvetleri Budin önlerine geldi. Kırk gün süren bu muhasarada fazla bir
başarı elde edemeyen düşman, kale varoşlarını baştan başa yakıp yıktıktan sonra geri
çekildi.
1602 senesinde sadrâzam Yemişçi Hasan Paşa İstolni Belgrad’ı geri aldığı sırada,
Avusturyalılar tekrar Budin’e taarruz ettiler. Peşte’yi alıp Budin’i kuşattıkları sırada,
Erdel’den gelen Yemişçi Hasan Paşa da Peşte’yi muhasara etmeye başladı. Düşman
Budin’i topa tutarken, Türkler de Peşte’yi topa tutuyorlardı. Yemişçi Hasan Paşa bütün
gayretlerine rağmen Peşte’yi geri alamadı. Budin’e yeterli miktarda kuvvet ve
mühimmat bırakan sadrâzam, Belgrad’a döndü. Budin müdâfaası sırasında Türkler,
içine demir parçaları ile barut doldurulup düşman safları arasına yuvarlanan bir varil
kullandılar. Budin beylerbeylerinden Dev Süleymân Paşa tarafından yapılan bu kara
torpili, düşmana bir hayli zâyiât verdirdi. Lala Mehmed Paşa’nın ova kapısından yaptığı
huruç hareketinden sonra, düşman çekilmeye mecbur kaldı. Peşte 1604 senesine
kadar düşman elinde kaldı ise de, devam eden muhasara sonunda Avusturyalılar kaleyi
boşaltmak zorunda kaldılar. 1606 senesinde Osmanlı Devleti ile Avusturya imparatoru
arasında imzalanan Zitvatoruk andlaşması ile Budin bir süre düşman saldırılarından
uzak kaldı. Fakat her İki taraf, çeşitli akınlar düzenlemekten vazgeçmemişlerdir. 1626
senesinde Novograd’ı kuşatan Murtazâ Paşa, ertesi sene Segedin ve Peşte yakınlarına
kadar gelen Alman, Macar ve Hırvat kuvvetlerini büyük birhezîmete uğrattı. Bu zaferin
akabinde 13 Eylül 1627’de Szüng muahedesi imzalandı.
Fâzıl Ahmed Paşa’nın Uyvar seferi ile Budin eyâleti tekrar harb meydanı hâline geldi
(1664). Daha sonra sadrâzam Kara Mustafa Paşa’nın ikinci defa Viyana üzerine sefer
düzenlemesi ile başlayan yeni bir harb dönemi ise, Budin eyâletini baştan başa
harabeye çevirdi ve Macaristan’ın Osmanlı hâkimiyetinden çıkmasına sebeb oldu.
Viyana önlerinde yenilen Kara Mustafa Paşa, Budin’e geri çekildi. Bu neticede Budin
beylerbeyi Kara Mehmed Paşa da yenilince, Estergon kalesi Avusturyalıların eline geçti.
Kara Mustafa Paşa’nın idamından sonra ordu kumandanı olan Tekirdağlı Mustafa Paşa,
düşman kuvvetleri önünde başarılı olamadı. Vaç kalesi düştü ve düşman kuvvetleri
Peşte üzerine yürüdüler. Bunun üzerine harâb hâlde olan Peşte’yi boşaltan Osmanlı
kuvvetleri, Budin kalesine çekildi. Avusturyalılar Peşte’yi ele geçirdi ise de, Budin’den
açılan ateş neticesinde kaleyi boşaltmak mecburiyetinde kaldılar. Düşman kuvvetleri
komutanı Lorraineli Karl, Budin’i daha elverişli yerden kuşatmak için kuzeye, eski
Budin civarına çekildi. Bu sırada, Budin esaslı bir şekilde tahkim edildi ve muhafız
sayısı arttırıldı. Sultan dördüncü Mehmed, Budin’e çok ehemmiyet verdi. Budin’e
yardıma gelen kuvvetler, kaleyi muhasara eden düşman kuvvetlerini ağır
mağlûbiyetlere uğrattılar. Hattâ kalede bulunan kuvvetler sekiz defa çıkış yaparak
düşman kuvvetlerini zor durumda bıraktılar. Bu hâl, Avusturya ordusunun Budin
önlerinden çekilip gitmesine sebeb oldu. Bunun üzerine Budin beylerbeyi Melek
İbrâhim Paşa, Macaristan serdarlığına, Abdi Paşa da Budin beyler beyliğine tâyin edildi
(1685).
Osmanlı-Avusturya harbi devam ederken, 1686 senesinde Budin, Şarl de Loren
komutasındaki yüz bin kişilik Avusturya ordusu tarafından 18 Haziran günü
kuşatılmaya baştandı. Geri püskürtülen ilk hücumlarda düşman kuvvetleri ağır zâyiât
verdiler. Daha sonraki hücumlarda Budin tersanesine isabet eden düşman güllesi
36.000 kantar barutla beraber dört bin askerin şehîd olmasına sebeb oldu. Bu felâkete
rağmen Abdi Paşa müdâfaaya devam etti. Sadrâzam Süleymân Paşa, kaleye yardıma
geldi. Ancak Budin’in civar tepelerini tutan Avusturya birliklerini yaramadı. Türk
cephaneliğinin havaya uçması, Budin’deki evleri harabeye çevirmiş ve Tuna nehrinin
yatağını değiştirmişti. Bu durum karşısında, düşman kumandanı Abdi Paşa’ya Budin’i
vire ile bırakmasını teklif etti. Vire teklifi kabul edilmeyince, 27 Temmuz 1686 günü
Avusturyalılar tekrar hücuma geçtiler. Yaptıkları iki büyük hücum, Türkler tarafından
ağır kayıplar verdirilerek boşa çıkarıldı. Avusturyalılar tekrar Abdi Paşa’ya teslim olması
teklifinde bulununca; “Kalenin teslimi mümkün değildir. Üçüncü hücum da, Peygamber
efendimizin manevî desteği ile def edilecek” cevâbını verdi. Düşman kumandanı iki
yeni teslim teklifi daha gönderdi. Paşa bunu da; “Budin, Osmanlı Devleti’nin kalesi ve
anahtarıdır” diye cevaplandırdı. Ayrıca İstanbul’dan Budin’e ulaşan fetvada; “Devletin
anahtarı Budin’in muhafazası, hayâttan daha aziz bir din vazifesidir” buyrulmakta idi.
2 Eylül 1686 sabahı, erken saatlerde düşman ordusu umûmî taarruza geçti. Abdi Paşa
komutasındaki Türk kuvvetleri bütün güçleri ile kaleyi müdâfaa ediyorlardı. Nihayet
düşman kuvvetleri Beç (Viyana) kapısında açılan büyük gedikten girmeye başladı.