The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by kenanozmentokat, 2021-11-25 11:52:16

Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi 2.Cild

Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi 2.Cild

Keywords: Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi

4- Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ: Ömrünün sonlarına doğru yazdığı kıymetli bir
eserdir. On iki cüz olan bu eser, Âdem aleyhisselâmdan îtibâren peygamberlerden,
İslâm halîfelerinden ve sultan İkinci Murâd Han’a kadar Osmanlı târihinden
bahsetmektedir. Çeşitli zamanlarda basılmıştır. İslâm Târihini en iyi anlatan
kitaplardandır.

Hukukî eserleri: 1- Mecelle: Bir hey’et tarafından hazırlanmasına rağmen; mükemmel
olması Cevdet Paşa’nın eseridir. On altı kısımdan meydana gelmiştir. 2- Arâzi
kânunu, 3- Tapu nizâmnâmesi, 4- Muvakkat talimnamesi.

Dîvânçe-i Cevdet: Gençliğinde yazdığı şiirleri, sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın
emriyle bu eserde topladı. Eserdeki gazellerinin önemli kısmı o devrin şâirlerine
nazîredir. Yazma nüshaları İnkılâp müzesi’ndedir. 2- Kavâid-i Osmâniyye: Fuâdi Paşa
ile birlikte yazdığı bu eser, Tanzîmât devrinde yazılmış Türkçe ilk dilbilgisi kitabıdır.
Eser, Almanca’ya tercüme edilmiştir. 3- Belâgât-ı Osmâniyye, 4- Kavâid-i
Türkiyye.

Çeşitli mevzûlardaki eserleri: 1- Ma’lûmât-ı nâfi’a: Bu eser, Faydalı Bilgiler adıyla
İhlâs Matbaacılık A. Ş. tarafından bastırılmıştır. 2- Takvîm-ül-edvâr-mîyâr-ı sedâd,
3- Âdâb-ı Sedâd fil-ilm-il-âdâb, 4- Hülâsât-ül-beyân fî te’lîf-il-Kur’ân, 5- Âsâr-ı
ahd-i Hamîdî, 6- Hilye-i saadet, 7- Mecmûa-i Aliyye


1) Tezâkir-i Cevdet mukaddimesi

2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1048

3) Eshâb-ı Kiram; sh. 322

4) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 122

5) Kısas-ı Enbiyâ mukaddimesi

6) Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 130

7) Türk Klasikleri; cild-8, sh. 261

8) XIX. Asır Türk Edebiyatı Târihi; sh. 129

9) Cevdet Paşa’nın Mevleviliği (Kemâl Yavuz)

10) Evkâf-ı hümâyûn nezâreti Tarihçe-i Teşkilâtı; sh. 163

11) Medenî Hukuk Cebhesinde Ahmed Cevdet Paşa (Ebülûlâ Mardin; İstanbul-1946)

12) Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı (Fatma Aliyye Hanım, İstanbul-1332)

13) Son Asır Türk Şâirleri; cüz-2, sh. 236

CEZÂYİRLİ HASAN PAŞA

Osmanlı sadrâzamlarından ve meşhur denizci. 1720 (H. 1133)’de Gelibolu’da doğduğu
rivayet edilmiştir. Bir rivayette de küçük yaşta İran sınırında esir alınmış, Tekirdağlı bir
tüccar tarafından köle olarak satın alınıp, büyütülmüştür. Daha sonra Cezâyir’e gitmiş
ve bir müddet orada kalmıştır. Cezâyirli denilmesinin sebebi budur. Henüz Cezâyir’e
gitmeden, 25 yaşlarında yeniçeri ocağına yazılmış ve Belgrad seferinde büyük başarı
göstermiştir. Cezâyir yolculuğu sırasında bir gemi ile yaptıkları çarpışmada düşman
gemisine atlamış, iki gemi birbirinden ayrılınca düşman gemisinde kalmış ve büyük bir
cesaretle tek başına düşman gemisine hâkim olmuştur.

Cezâyir’den dönüşünde, tecrübeli bir denizci olduğundan, bir gemi verilerek, kaptanlar
sınıfına alınmıştır.

1770’de mîr-i mîrânlık pâyesiyle kaptan olmuş, hıristiyanlardan Limni adasını alarak
Gâzi ünvanını kazanmıştır. Aynı sene içinde vezir olan Hasan Paşa, kapdân-ı deryalığa
getirilmiştir. Sırası ile Boğaz muhafızı, Anadolu eyâleti ile Rusçuk seraskeri olmuş ve
aynı sene ikinci defa kapdân-ı deryalığa tâyin edilmiştir. 1780’de Mora vilâyeti de ilâve
olarak idaresine verilen Hasan Paşa, 1786’da sadâret kaymakamlığına getirilmiş, iki
sene sonra da kapdân-ı deryalıktan azledilerek, Özi kalesi seraskerliği yâni
başkumandanlığına getirilmiştir.

Hasan Paşa’nın ikinci kapdân-ı deryalığı on beş yıl sürdü. Bu süre içinde pek büyük
hizmetlerde bulunan Hasan Paşa, Suriye ve Irak’ta başgösteren Tâhir Ömer isyânını
bastırmış, Mora yarımadasındaki isyânkâr Arnavutları yenerek fitne ateşini söndürüp

huzur ve sükûnu yeniden sağladı. Daha sonra Hasan Paşa, 1787 Rus-Avusturya
harbinde Yılan Adası savaşına katılıp, Rus donanmasını mağlûb etti. Ertesi yıl Kasım
ayında İsmâil önünde de Rusları hezimete uğratınca başarısından dolayı 1789
senesinde kendisine vezîriâzamlık (sadrâzamlık) payesi verildi. Hasan Paşa’nın
sadrâzamlığı üçbuçuk ay sürdü. 1790 senesi Mart ayında Hakk’ın rahmetine kavuştu
ve Şumnu’da yaptırdığı Bektaşî zaviyesi civarında defnolundu.

Hasan Paşa, yürüttüğü devlet hizmetleri yanında birçok hayır eserleri de bıraktı.
İstanbul tersanesinde kalyoncular için bir kışla yaptıran Hasan Paşa, Midilli’ye dört saat
mesafedeki bir yerden şehre su getirterek çeşmeler yaptırdı. Bakla’da yine çeşme,
Vize’de câmi ve hamam ve üç çeşme, Midilli adası ortasında Paşa Köşkü ve büyük
mermer havuz; Limni, Sakız, İstanköy adalarında çeşmeler yaptırmıştır. Şecaat ve
kahramanlığı had safhada idi. İmânı sağlam, idareciliği fevkalâdeydi. Kendisine
alıştırdığı bir aslanı yanından ayırmazdı.

KURŞUN YARASI

Cezâyirli Hasan Paşa, kapdân-ı derya olduğu ilk zamanlarda, 1768-1770 seneleri
arasında vuku bulan Osmanlı-Rus savaşı devam ediyordu. Rusların Akdeniz’e
gönderdikleri Baltık donanması, İngiliz donanması ile takviye görerek, önce Osmanlı
donanması ile çarpışmış, fakat bu çarpışmada kesin bir netice alınamamıştı. Ege
kıyılarına yakın Koyun Adaları civarında yapılan ikinci bir savaşta asıl muhârebe, Hasan
Paşa’nın kalyonu ile Rus amirali Spiridov’un gemisi arasında oldu. Hasan Paşa Rus
gemisinin kendi kalyonuna yanaştığı bir sırada, birkaç çarmıh halatını kestirip, her ipe
salıncak gibi birkaç Türk cengâveri yapışıp, otuz kadar yiğit ile birlikte Rus gemisine
atlamıştır. Düşman gemisinde yapılan kahramanca çarpışma esnasında Hasan Paşa bir
kurşun yarası almışsa da, belli etmeden bir müddet daha ceng ettikten sonra
leventleriyle beraber kendi gemisine geçmiştir. Bu beklenmiyen baskın ile şaşkına
dönen Moskoflar telâşa kapılarak kendi cephaneliklerini ateşlemişler, ateş Türk
gemisine sıçrayınca her iki gemi de yanmaya başlamıştı. Gemide kalmanın imkânsız
hâle gelmesi üzerine Hasan Paşa yatağanını ağzına alarak beraberindekilerle denize
atlamış, bir tahta parçasına tutunarak kıyıya doğru giderlerken kıyıdan gönderilen bir
kayıkla kurtarılmışlardır. Hasan Paşa’ya gösterdiği bu kahramanlık sebebiyle
beylerbeylik verilmiştir.



1) Rehber Ansiktopedesi; cild-3, sh. 224

2) Kâmûs-ül-alâm; cild-3, sh. 1801

3) Osmanlı Deniz Harp Târihi; cild-2, sh. 252

4) Osmanlı Târihi Kronolojisi: cild-4, sh. 71

5) Târih dünyâsı; cild-2, sh. 724

6) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı) cild-1, kısm-2, sh. 446

7) Menâkıb-ı Gazâvat-ı Cezâyirli Kaptan Hasan Paşa (Es’ad Efendi kısmı; No: 2419)

8) İstanbul Çeşmeleri; cild-2. sh. 124, 130, 135

CEZZÂR AHMED PAŞA

Fransız kralı Napolyon’a karşı Akka kalesini başarı ile savunan büyük Türk kumandanı.
Bosnalıdır. Doğum târihi bilinmemektedir. 23 Nisan 1804’de seksen yaşlarında Akka’da
vefât etti.

Gençliğinde İstanbul’a gelerek Hekimoğlu Ali Paşa’nın hizmet ve himayesine girmiş, Ali
Paşa’nın vâli olarak ikinci defa Mısır’a tâyin edilmesiyle yanında gitmişti. Genç
Ahmed’in zekâ ve becerikliliği kadar cesaretini de takdir eden Hekimoğlu Ali Paşa,
vâlilikten azledilince, onu Kahire sancak mutasarrıfı meşhur Ali Bey’in kölesi olan
Abdullah Bey’in hizmetine verdi.

Ahmed, senelerce Kölemenler arasında kalarak, onların mücâdele usûllerini ve hayat
tarzlarını dikkatle tâkib etti. Kabiliyetini sezen Kölemen beyleri, kendisine sancak
beyliği vermeyi kararlaştırdılar. Bu sırada Abdullah Bey, Buhayre aşîreti ile çarpışırken
esir edilerek öldürülünce, Ahmed yine Ali Bey’in kölelerinden Zulfikar’ın yanına gitti. Bir
müddet sonra, Zülfikar Bey onun Bahire sancakbeyliğine getirilmesini sağladı. Ahmed
Bey bu göreve gelince, Abdullah Bey’in intikamını almak için, adamlarıyla Buhayre
aşiretini basarak, yetmişden fazla adam öldürdü. Kölemenler, Ahmed’in bu hâlini
işittikleri zaman ona, deve kasabı anlamında Cezzâr dediler.

Cezzâr Ahmed Bey’in şöhreti bu hâdiseden sonra her tarafta duyulmaya başladı. Bu
sırada Ali Bey, Osmanlı Devleti’ne karşı isyân edince, onun yanında kalmayı uygun
görmeyen Cezzâr Ahmed Bey, Mısır’ı terkederek Şam vâlisi Osman Paşa’nın hizmetine
girdi.

Bu sırada Ali Bey’le işbirliği yaparak isyân hareketi içine giren Safd hâkimi Tâhir Ömer,
Akdeniz’de bulunan Rus donanmasının da yardımı ile Beyrut’u kuşatma altına almıştı.
Buna karşılık Osman Paşa, Cezzâr Ahmed Bey’i Beyrut’un müdâfaasiyle görevlendirdi.
Denizden Rus donanmasına ve karadan Dürzî ve Mârûnî kuvvetlerine karşı dört ay
başarı ile karşı koyan Cezzâr, bu sırada Tâhir Ömer isyânını bastırmak üzere Beyrut’a
gelen Cezâyirli Hasan Paşa’nın takdîrini kazandı. Nitekim onun delaletiyle Akka
muhafızlığına getirildi. Daha sonra vezâretle Sayda eyâleti vâliliğine tâyin edildi.
Cezzâr Ahmed Paşa, bu görevde iken, Osman Paşa ve Cezâyirli Hasan Paşa ile
müştereken Tâhir Ömer’in oğulları; Ali, Osman ve Sa’îd ile vuku bulan savaşlara
katıldı. Ahmed Paşa, bunların en kuvvetlisi olan ve Safd ile Dayr Hanna’ya hâkim
bulunan Alî Tâhir’i mağlûb ederek, elindeki kaleleri aldı ve bu havalideki; Sakr, Anaza,
Benî Sahr ile Sardiya gibi kabilelerin ve bâzı şiî şeyhlerinin isyânını bastırdı. Osmanlı
Devleti için çok faydalı olan bu hareketler sonunda Bilad Başşara devletin nüfuzu altına
girdi. Cebel-i Durûz’daki Dayr-ül-Kamer kalesi de zabtedildi (1775).

Cezzâr Ahmed Paşa 1780’de emîr-ül-haclık vazifesiyle Şam eyâletine tâyin olundu.
Gerek Sayda ve gerek Şam vâliliği sırasında, Akka kalesinde oturdu. Burada kuvvetli
bir ordu kurdu ve küçük bir donanma yaptırarak hâkimiyetini âdeta kendi başına
devam ettirdi.

1799 yıllarında Fransa imparatoru Napolyon, Ortadoğu seferine çıkmış, Mısır’a asker
çıkararak Kâhire’yi ele geçirmişti. Mısır’dan sonra Suriye’yi de fethetmek için 10 Şubat
1799 günü harekete geçen Napolyon’un ordusunda 21.000 asker vardı. Ayrıca
Osmanlılarla müttefik olan İngilizlerle, yaptığı Ebûkır deniz muhârebesinden kurtulan,
yedi firkateyn, altı korvet, üç brik, on şalupe, yedi golet, on yedi nakliye gemisi de
orduyu tâkib ederek kıyıdan kuzeye doğru yol alıyordu. Bu zayıf Fransız deniz kuvveti
Yafa önlerine geldiğinde, İngiliz donanması tarafından yakalanarak Akka önüne
getirildi. Diğer taraftan Kölemen süvarilerinin ufak tefek taarruzlarına aldırmadan
ilerleyen Napolyon Bonapart, El’ariş’i sekiz gün muhasaradan sonra 20 Şubat 1799’da

ele geçirdi. Burada Suriye halkını aldatmak için bir genelge dağıttı. Âsi Kölemenlerle
Cezzâr Ahmed Paşa için savaştığını, İslâm dininin muhterem ve muazzez olduğunu,
câmi ve mescidlerin ibâdete açık olmalarını ve bunun Suriye halkı aleyhine olmadığını
bildirdi. İleri hareketine devam eden Napolyon, 24 Şubat 1799’da Gazze’yi, 5 günlük
kanlı savaşlar sonunda ise Yafa’yı aldı. Yafa’daki çarpışmalarda esir aldığı 4000 İslâm
askerini îdâm etmesi ve yerli halkı, katliâma tâbi tutması; bölgede Napolyon ve Fransa
aleyhinde büyük bir nefretin uyanmasına sebeb oldu. Napolyon, Yafa’dan sonra
Suriye’nin son müdâfaa kalesi olan Akka önlerine geldi ve kaleyi muhasara altına aldı.
Akka kalesini Cezzâr Ahmed Paşa savunuyordu. Esasen Napolyon Bonapart, Mısır’ı
işgalinden beri karşılaşacağı en çetin rakibin Cezzâr Ahmed Paşa olacağını biliyordu. Bu
sebeble çok önceden Cezzâr Ahmed Paşa’ya mektuplar göndererek onu kendi tarafına
çekmeye çalışmış fakat başarı sağlayamamıştı. Çünkü Cezzâr Ahmed Paşa ilk mektubu
getireni huzurundan kovmuştu. Şan ve şöhrete, dolayısıyla herkesten iltifat ve hürmet
görmeye alışmış olan Bonapart, bu defa, saçını sakalını vatanına hizmette ağartan,
seksen yaşlarına merdiven dayayan Cezzâr Ahmed Paşa’yı tehdîd edici ikinci bir
mektup gönderdi. Cezzâr Ahmed Paşa, bu ikinci mektuba da gerekli cevâbı verdi. Yafa
katliâmından sonra gönül alıcı üçüncü mektubunu gönderen Bonapart, bu sefer
Paşa’dan kendisine dost, düşmanlarına düşman olmasını istedi. Cezzâr Ahmed Paşa bu
mektuba, kalenin savunma tertiplerini daha da kuvvetlendirmek suretiyle cevap verdi.

Cezzâr Ahmed Paşa’nın bu savunmasına yardım için, Osmanlı donanmasıyla birlikte bir
İngiliz filosu Akka önlerine geldi. Ayrıca İstanbul’dan çok iyi eğitim görmüş bir mikdâr
nizâm-ı cedîd askeri de gönderilmişti. Ancak bu sırada İstanbul’dan yardım için
gönderilen cephane yüklü iki Osmanlı gemisi yanlışlıkla Akka diye Yafa’ya yanaşmıştı.
Orada bulunan Fransızlar, kaleye Osmanlı bayrağını çekerek gemileri aldatmışlardı. Bu
suretle Cezzâr Ahmed Paşa’ya cephane ile birlikte gönderilen 36.000 altın da iki
gemiyle elden çıkmıştı.

Napolyon bundan sonra bütün güçleriyle Akka kalesine taarruza başladı. Ancak
kaleden gördükleri şiddetli mukavemetten dolayı başarı sağlayamadı. Napolyon, bu
muhârebede silâh kuvveti kadar propagandaya da önem veriyor, çevredeki Dürzî
aşiretlerine ve Lübnan halkına kendisini bir kurtarıcı şeklinde göstermek için durmadan
söylentiler yaptırıyordu. Fransız askerleri olanca gücü ile taarruzlarına devam ediyordu.
Fakat Cezzâr Ahmed Paşa’nın gösterdiği sebat ve metanet karşısında, taarruz

hamleleri her seferinde kırıldı. Bir ara Fransız ordusu, Ali Burcu adındaki kaleye
girmeye muvaffak oldu. Fakat Osmanlı yiğitleri müdâfaada daha şiddetli bir direnme
göstererek düşmanı geriye püskürttüler. Özellikle gece muhârebesi pek şiddetli
oluyordu. Büyük bir ustalıkla mazgal deliklerinden ve yer altından lağım açarak içeri
giren Fransız kuvvetleriyle, kılıç ve bıçaklarla göğüs göğüse amansızca bir mücâdele
başladı. Bu arada tehlikeyi gören Cezzâr Ahmed Paşa, Fransız askerlerinin yoğunlaştığı
lağım yakınındaki cephaneyi bizzat ateşlemek suretiyle kaleye giren Fransız
kuvvetlerini havaya uçurdu. Böylece Cezzâr Ahmed Paşa kale içinde beliren bu çok
önemli tehlikeyi büyük bir maharetle önledi. Alevler içinden kurtulabilen Fransız
kuvvetleri, muhasara merdivenlerini de bırakarak geriye çekilmek zorunda kaldılar. Bir
ateş deryası içinde cereyan eden bu muhârebeyi yakından tâkib eden İngiliz amirali,
Cezzâr Ahmed Paşa’nın başarısını görünce, onun cesaret ve harb bilgisine bir defa
daha hayran kalmıştı. Yaşlılığına rağmen gösterdiği cesaret akıllara durgunluk verecek
nitelikteydi.

Azîm ve irâde timsâli olan bu kahramanın gözünü yıldırmak hiç bir şeyle mümkün
değildi. Ertesi günlerde bütün güçleriyle saldıran Fransızlar, toplarıyla açtıkları
gediklerden şehre girerek boğaz boğaza mücâdeleye başladılar. Fakat durmadan,
yorulmadan mevzileri dolaşan Cezzâr Ahmed Paşa, hem askerlerine cesaret veriyor;
hem de onları gayrete getirip, düşmanı geri püskürterek Napolyon’un hesaplarını alt
üst ediyordu. Yeri gelince de bıyıkları yeni terlemiş genç bir asker gibi düşmanla
vuruşmadan geri kalmıyordu.

Harb, bu şekilde iki aya yakın gece-gündüz devam etti. Cezzâr Ahmed Paşa bu eşsiz
mü’dâfayla Fransızları şaşkına çevirdi. Muhasaranın 52. günü Rodos mutasarrıfı Yaşar
Kaptan emrindeki 3000 kişilik yeni ve taze bir nizâm-ı cedîd askeriyle Akka kalesinin
takviye görmesi, Napolyon’un ümitlerinin kırılmasına sebeb oldu. İhtiyar fakat cesaret,
azim ve irâde örneği olan Cezzâr Ahmed Paşa’nın bu olağanüstü savunmasını
kıramayacağını anlayan Fransız imparatoru, 64 gün süren muhasaradan sonra bir
akşam üstü karanlığından faydalanarak, üzüntülü bir şekilde çekilmeye başladı. Çünkü
Akka önünde iki şöhretli generalini ve binlerce Fransız askerini kaybetmişti. Ayrıca bir
çok yaralı askerini ve ağırlıklarını taşımak çök güçtü. Neticede cephanesini ve toplarını
toprağa gömüp, yaralı askerlerini zehirleyerek Akka’yı terketti. Böylece Yafa’da yaptığı
insanlık dışı katliâma, kendi kanını taşıyan ve kendisi uğrunda canlarını feda etmeye

çalışan askerlerini öldürterek barbarlığına bir yenisini daha ekledi. Buna karşı Cezzâr
Ahmed Paşa, aldığı Fransız esirlerine insanca muamele edip yaralarını sardırdı. Onlara
para vererek kalenin tamir işlerinde çalıştırdı. Bir kısmını da serbest bıraktı. Muhasara
sonunda Napolyon; “Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!..”
demiştir. Akka müdâfaasından sonra, Mısır seferi seraskerliğine sadrâzam Yûsuf Ziya
Paşa’nın getirilmesine gücenen Cezzâr Ahmed Paşa Suriye’de serdâra yardımda
bulunmadı. Ancak bu sırada vehhâbî mes’elesi önem kazandığından ve Osmanlı
hükümeti ikinci bir iç isyân hareketi ile karşılaşmak istemediğinden, Yûsuf Ziya Paşa
İstanbul’a çağrılarak Cezzâr Ahmed Paşa Şam vâliliği ile beraber vehhâbîlere karşı
yapılacak sefere serdar tâyin olundu. Fakat hastalığı sebebiyle kendisi sefere
gitmiyerek, kölesi Süleymân Paşa’yı gönderdi. Cezzâr Ahmed, 23 Nisan 1804’de
Akka’da vefât etti. Cezzâr Ahmed Paşa, zekî, dirayetli, anlayışlı bir insan olup,
mes’eleleri önceden sezmek kabiliyetine sâhib idi. İdare ettiği yerlerde asayişi te’min,
Akka ile Sayda ve Beyrut’u tahkim ettiği gibi, Akka’da mükemmel bir câmi, bir çarşı ve
bir çok çeşme ile sebiller yaptırmak suretiyle îmâr işlerine önem vermiştir.

AKKA CENGİ

Destanlaşan Akka müdâfaasını, kaledeki mücâhidlerden biri kaleme alarak şöyle
demiştir:

Dinle pâdişâhım Akka’nın çengin
Seyret hilesini kahbe Frengin
Birden ateş edip top ve tüfengin
Burçu barusını döğer hünkârım

Güllenin darbından burçlar söküldü
Yıkılıp kalanın beli büküldü
Deryaya sel gibi kanlar döküldü
Bahr ile bir oldu yerler hünkârım

Altmış iki günde yetmiş bin kâfir
Kırkdört yürüyüşle ceng etti vâfir
Ali tabyasından içeru âhir
Girüp verdi zarar hayli hünkârım

Tâbi olup cümle urban şeyhleri
Öğrettiler Bonapart’a her yeri
Yetişsin imdada İslâm askeri
Yoksa Akka elden gider hünkârım


1) Gazânâme-i Cezzâr Gâzi Ahmed Paşa, Hacı Mahmûd Efendi, No: 4910

2) Târih-i Cevdet; cild-3, sh.10

3) Bonapart’ın Cezzâr Ahmed Paşa’ya Mektubu ve Akka Muhasarasına Dâir Bir
Deyiş. (İ. H. Uzunçarşılı, Belleten cild-28, sayı-11, sene-1964)

4) Vekâyînâme (B.O.A. Ali Emîrî tasnifi. No: 24664)

5) Târih-i Cebertî; cild-3, sh. 321

6) Vasf-ı Cezzâr Ahmed Paşa, (Üniversite Kütüphânesi No: 6206)

7) İhbâr-ul-a’yân fî Cebeb-il-Lübnan (Yûsuf Şidyâk, Beyrut, 1859); sh. 395

8) Târih fî Ahvâl-i Cezzâr Ahmed Paşa (Veliyyüddîn Efendi Kütüphânesi No: 68)

9) The Life of Napoleon Boneparte; (Baring-Gould-London-1897); sh. 201

10) Kitab fî Şerhi Kıssa-i Ahmed El-Cezzâr, (Es’ad Efendi No: 2393)

11) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 227

12) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 77

CİZYE

Zımmîlerin (gayrî müslim vatandaşların), hür ve mükellef olan erkeklerinden, seneden
seneye alınan şahsî vergi. Lügatte; ceza, karşılık anlamında olup; ölümden kurtulma,
mallarını, canlarını, her türlü haklarını koruma karşılığında, kâfirlerden vergi almak
demektir. Cizyenin gayesi; kâfirlerin hakaret ve rüsvâylığını, müslümanlığın ise izzet

ve şerefini göstermektir. Bu hakâret çok te’sirli olduğundan, kâfirler cizye vermek
korkusu ile kıymetli elbise giyip süslenemez, hakîr ve sefîl yaşarlar.

Cizye; kâfirlerin, müslümanlar arasında bulunmalarından dolayı, zamanla İslâm’ın
güzelliğini ve hak din olduğunu görerek müslüman olmaları ümîdi ile mühlet
tanımaktır. Bu bakımdan cizye, İslâm’a davet yoludur. Kâfirler, kendilerine verilen bu
müddet içerisinde, müslümanlardan İslâm’ın hak din olduğunun delillerini işitir ve
onların müslümanlıkları sebebiyle taşıdıkları izzet ve şerefi; kendilerinin ise küfür üzere
bulunmalarından dolayı uğradıkları aşağılık ve rüsvâylığı görürler. Şayet Allahü teâlâ,
onun hidâyetini dilemişse, bu durum onları müslüman olmaya sevkeder. İşte cizyenin
meşru olmasındaki hikmet budur.

Kâfirlerden, cizye almak yâni onların vergi vermeleri, Kur’ân-ı kerîmde Tevbe sûresi
29. âyet-i kerimesinde emredilmiştir.

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, cihâda çıkardığı büyük-küçük askerî birlikleri
uğurlarken, kumandanlarına, Allahü teâlâdan korkmayı, beraberindeki müslümanlara
iyi muamele etmelerini tavsiye ettikten sonra şöyle buyururlardı: “Müşriklerden
düşmanına rastladığın zaman onları şu üç şeye davet et: İslâmiyet’e davet et.
Kabul etmezlerse, cizye vermelerini iste. Kabul ederlerse öldürme. Kabul
etmezlerse, Allahü teâlânın yardımına sığın. Onları öldür.”

Cizye, ehl-i kitâb denilen yahûdî ve Hıristiyanlar ile ehl-i kitâb kabul edilenlerden
alınırdı.

Alınacak cizye mikdârı iki şekilde mütâlâa edilir:

1- Kâfirlerle sulh yaparken kararlaştırılan mikdâr. Bunun mikdârı sulh şartlarına
tâbidir. Sonradan hiç değiştirilmez. Yoksa zulüm ve haksızlık yapılmış olur. Bu hususda
bir vesika yâni ahid-nâme yazılır. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve selem efendimizin,
Necrân hıristiyanlarından aldığı cizye böyledir. O zaman senelik 2000 kat elbise
vermek şartıyla andlaşma yapılmıştır. Devlet, İslâm ülkesinde ikâmet etmek için, İslâm
devletinin himayesine girmeyi kabûl eden ehl-ikitaba da cizye vergisi koyar.

2- Gayr-i müslimlere galip gelip, onları kendi memleketlerinde ve mülklerinde; tebea,
vatandaş olarak bıraktığı zaman, devlet başkanının koyduğu cizye mikdârıdır. Bunun

mikdârını şahsın gelirine göre devlet başkanı tâyin eder. Mükellef olan zımmîlerden her
sene on iki dirhem gümüş; kolaylık olması için ay sonunda bir dirhen gümüş alınır (ki,
yarım gram altın değerindedir.) Orta hallilerden ayda iki, zenginlerden dört dirhem
alınır. Çalışmayandan ve senenin yarısından fazla hasta olandan bir şey alınmaz.
Senede on bin dirhemden fazla geliri olana zengin denir. İki yüz dirhemden fazla
kazanan orta hâllidir.

Cizye; çocuktan, kadından, çok ihtiyardan, din adamlarından ve müslüman olandan
alınmaz.

Zımmîler, cizye vermekle kendileri için iki hak ortaya çıkar: 1- Onlara dokunulmaz. 2-
Himaye edilirler. Dokunulmazlıklarıyla, emniyet içinde yaşarlar; himaye edilmeleri ile,
tehlike ve zarardan korunmuş olurlar.

İşte cizye veren gayr-i müslimler; canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını İslâm’ın
adaletine sığınarak korumuş olurlar. Ticâretlerinde, işlerinde hürdürler. Cizye vermeyi
kabul etmekle, İslâm devletinin vatandaşı olurlar, İslâm’ın adaleti altında müslümanlar
gibi huzur içinde yaşarlar, din ve vicdan hürriyetine sâhib olup, ibâdetlerinde
serbesttirler.

İmâm-ı Ebû Yûsuf da, bu hususta halîfe Hârûn Reşîd’e nasihatte bulunarak şöyle dedi:
“Ey mü’minlerin emîri! Allahü teâlâ yardımcın olsun. Zımmîlere yumuşak davranmak,
hâl ve hatırlarını sormak hususunda vâli ve âmillerine nasihat eyle ki, onları haksızlığa
uğratmasınlar, kaldıramayacakları şeyleri yüklemesinler, vermekle mükellef oldukları
vergileri âdilâne alsınlar. Resûlullah efendimiz; “Kim zımmîye zulmeder veya
taşıyamıyacağı yükü yüklerse, o kimsenin hasmıyım” buyurmuşlardır.

İmâm-ı Mâverdî buyuruyor ki: “İslâm devletlerinin hâkim olduğu topraklarda yaşayıp,
adaletine sığınan kâfirlerden şu şartlara uymaları istenir:

1- Kur’ân-ı kerîme dil uzatmamaları, tahrif edildiği iddiasında bulunmamaları, 2-
Resûlullah efendimizi yalanlamamaları, 3- İslâmiyet’i kötülememeleri ve ona dil
uzatmamaları, 4- Müslüman, kadınlarla zina etmemeleri ve evlenme teşebbüsünde
bulunmamaları, 5- Müslümanları dinlerinden döndürmeye çalışmamaları; onların

mallarına, canlarına tecâvüz etmemeleri, 6- Düşmana yardım yapmamaları ve onların
zenginleriyle dostluk kurmamaları.”

Cizye akdinde bunlar şart koşulmasa da zımmîler bu şartlara uymak
mecburiyetindedirler. Ayrıca şart koşulursa, uymadıkları takdirde andlaşmayı da
bozmuş olurlar.

Halîfe, gayr-i Müslimlerle yapılan andlaşmayı her şehrin kütük defterine yazdırır. Bu
andlaşmaya uymadıkları zaman cezalandırılırlardı. Çeşitli zamanlarda yapılan
anlaşmaların hükümleri başka başkadır.

Zımmîlerden (gayr-i müslim vatandaşlardan) cizye alınması, Asr-ı seâdet ve Hulefâ-i
râşidîn devirlerinden sonra, Emevîler, Abbasîler, diğer İslâm devletleri ve nihayet
Osmanlılar zamanında da devam etmiştir. Osmanlılar önceleri cizyeleri; mıntıka
mıntıka biri emîn, diğeri kâtip olmak üzere, kapıkulu süvarileri vâsıtasiyle mahallerinde
toplar, bu hizmetlerine karşılık onlara ücret verirlerdi. Bilâhere daha sistemli bir hâle
getirilen mâliye teşkilâtında cizye muhasebesi adıyla bir şube açıldı. Burası cizye
defterlerini tutar, her sene bu verginin tahsiline âid makbuz senedlerini hazırlardı. Her
biri ayrı renkte olan bu senetler; zengin, orta hâlli ve aşağı durumdakilere göre olmak
üzere üç kısım idi ve üzerlerinde âid olduğu senenin târihi bulunan damgalı mühür
vardı. Bir hileye meydan vermemek için cizye kâğıdının renkleri her zaman aynı
olmayıp, zaman zaman değiştirilirdi.

Cizye evrakı merkezde her sene her mahallin kayıtlarına göre mühürlenir; o zaman
mâliye ıstılahında cizye bohçası denilen zarfına (kabına) konur, cizyeyi toplayan
me’mûr (cizyedâr) vâsıtasıyle sene başından evvel, mahallerine gönderilir ve
mükellefin eline ulaştırılırdı. İslâmî yıl başı olan Muharrem ayı gelirken mahkeme
huzurunda bohçanın mührü açılarak dağıtılır, bu ayın başında toplanırdı. Cizyenin
tahsîli (toplanması) sırasında haksızlığa uğrayanlar, mahallin kâdısı vâsıtasiyle
hükümete şikâyette bulunur, tahkîkât yapılarak haksızlığa meydân verilmezdi.

Cizye, Avrupalıları çok rahatsız eden bir vergi idi. Tanzîmâtla birlikte onları memnun
etmek için, Reşîd Paşa tarafından hazırlanan Tanzîmât fermanı ile en önce cizye
kaldırıldı. Bilâhere cizye yerine askerlikten muafiyet vergisi kondu. İkinci

Meşrûtiyet’ten sonra, hıristiyan ve yahûdîler de askere alındıklarından cizye tamamen
kaldırıldı.


1) El-Ahkâm-us-Sultâniyye; sh. 142

2) Kitâb-ül-harâc (Ebû Yûsuf); sh. 72

3) Bedâyi-us-sanâyi’; cild-7, sh. 112

4) Redd’ül-muhtâr; cild-3, sh. 267

5) El-Cizyetü vel-islâm (P. Deniett)

6) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 410

7) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 242

8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-3, sh. 181

9) 894 (1488/1489) yılı Cizyesinin Tahsilâtına âit Muhâsebe Bilançoları (Ö. L.
Barkan, Belgeler Dergisi; sayı 1, sene 1964)

10) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1. sh. 297

CUMÂ SELÂMLIĞI

Osmanlı pâdişâhlarının Cumâ namazına gittikleri ve namazdan dönüşleri sırasında
yapılan merasim.

Yavuz, Sultan Selîm Han’dan itibaren Osmanlı sultanları aynı zamanda İslâm halîfesi
de oldukları için Cumâ namazına ayrı bir ehemmiyet verirlerdi. Cuma namazının
kılındığı, hutbenin verildiği câmilerin bütün müslümanlara açık olması; hükümdarın
halkla temasının sağlanarak derd ve dileklerin bizzat pâdişâha ulaşmasını sağlıyordu.

Pâdişâhlar, sultan İkinci Abdülhamîd Han’a kadar câmilere ata binerek selâmlığa
giderlerdi. Rahatsızlığından dolayı, sultan Abdülhamîd Han’ın saltanat arabası ile
Cumâ’ya gitmesinden sonra atla gitme terkedildi.

Cuma selâmlığı merasiminde; askerî, mülkî ve ilmiye sınıfından pekçok kimseler
bulunur; her sınıf askerden birlikler iştirak ederek namazdan sonra pâdişâhın önünde
resmî geçitte bulunurlardı. Askerini seven, yüzyıllar boyu serhat boylarında zafer
haberleri gönderen atalarını yâd eden halk, bu merasimleri büyük ilgi ile tâkib ederdi.
O gün sokaklar bayram günleri gibi dolup taşardı.

Selâmlıklara bütün şehzâdeler, bâzı yaverler, tüfekçiler ve hünkâr çavuşları katılırdı.
Selâmlığın hangi câmide yapılacağı bilinmediği için, sultan Abdülhamîd Han zamanında
Yıldız Sarayı’nda toplanırlar orada irâdeyi bekler, pâdişâh çıkınca onunla birlikte
hareket ederlerdi. Bu esnada alkışçı tâbir olunanlar şöyle söylerlerdi: “Uğurun hayır
ola, yaşın uzun ola, yolun açık ola, saltanatına mağrur olma pâdişâhım
senden büyük Allah var.”

Son devirde otuz üç sene pâdişâhlık yapan sultan Abdülhamîd Han’ın selâmlıkları hiç
aksatmadığını, câmide dert ve sıkıntısı olanların arzuhallerini alıp yaptırdığını târihî
kaynaklar belirtmektedir. Sultan Abdülhamîd Han namaz kılıp kılmamak hususunda
kimseye mecburiyet koymadığı gibi, baskıda da bulunmazdı. Yalnız veliahdların namaz
kılmalarını ister, kılmayanları da îkâz ederdi.

Selâmlık resmini seyir için gelen halk uzaklarda dururdu. Pâdişâhı çok uzakdan da olsa
görmeyi arzu eden halk, büyük bir kalabalık teşkil ederdi. Ecnebiler ise; bunlardan
sefirler için mâbeyn dâiresinin önünde set üzerinde kapalı bir yer tahsis olunur; burada
izzet ve ikrâmda bulunulurdu.

Hünkâr, selâmlık için İstanbul’un bütün meşhur câmilerini dolaşırdı. Halkın değişik
câmilerde sultânı görebilmeleri dert ve şikâyetlerini dinleyebilmeleri için Sultan Selîm,
Fâtih, Sultan Ahmed, Bâyezîd, Ortaköy’de Mecidiye câmilerinden, Beylerbeyi Câmii’ne
kadar giderlerdi. Cumâ selâmlığından sonra, Balmumcu çiftliğine; Ihlamur ve
Zincirlikuyu köşklerine, arasıra saltanat kayığı ile Beylerbeyi’ne geziler yapılırdı.

Sultan dördüncü Mehmed Han’ın, 7 Nisan 1672 senesi Cuma günü Edirne’de Selimiye
Câmii’ne Cuma namazı kılmak için giderken yapılan Cuma selâmlığı merasimini Galland
adlı meşhûr bir Avrupalı da görmüştür. Bu Avrupalı, gördüğü Cuma selâmlığını tasvir
ederken şöyle demiştir: “... Hoş bir manzara teşkil eden uzun konvoylardan sonra,
Pâdişâh göründü. Gümüş renginde bir ata binmişti. At yavaş yavaş yürüyordu...

Pâdişâh bu nizamla, Sultan Selîm Câmii’ne kadar gitti. Câmi’nin kapısında, rum ve
ermeni olmak üzere on bir erkek, üç kadın ve üç çocuk, pâdişâh’a müslüman
olduklarını söylediler. Pâdişâh bunu memnuniyetle ve takdirle karşıladı. Cuma
namazından dönüşte, bir kadın, Pâdişâh’a bir arzuhal takdim etti. Pâdişâh bunu alıp
okumak için durdu. Bizim Fransız sefareti erkânının bulunduğu yere gelince, bir
vatandaş daha istida (dilekçe) sundu. Fakat bu kişi kalabalık sebebiyle Pâdişâh’a
yaklaşamadı. Bir kapıcıbaşı bu istidayı almak üzere atından inip yanına gitti...
Dönüşümüzde yolda şehirden ve saraydan pek çok top atıldı.”

İkinci Abdülhamîd Han bir Cuma selâmlığına çıktığında, Sultân’ı görmek isteyen
yabancılar da kendilerine tahsîs edilen tribünden seyrediyorlardı. Bir defasında
yabancılar arasında meşhur Fransız artisti Sara Bernardt Abdülhamîd Han’ı görmek için
geldiği tribünden, Pâdişâh’ın geçmekte olduğunu görünce; “Abdülhamîd vurulmaz
diyorlar, hâlbuki buradan bir tabanca ile pekâlâ vurulabilir” demiştir. Bu söz,
Abdülhamîd Han’ın kulağına kadar ulaşır. Bunun üzerine Abdülhamîd Han kapalı
tribünleri açtırmıştır. Böylece yabancılar Cuma selâmlığı merasimi ve pâdişâhı açık
tribünlerden seyretmişler ve pâdişâhın cesaretini görmüşlerdir.

BOMBA HÂDİSESİ!..

Pâdişâhlığı müddetince devamlı Cuma selâmlığına çıkan Abdülhamîd Han, 21 Temmuz
1905 senesi Cuma namazı için Yıldız Câmii’ne gittiğinde, târihde Bomba hâdisesi
denilen suikast yapılmıştır. Ermeni komitacıları, Abdülhamîd Han’ı şehîd etmek için
haftalarca tâkib edip, Sultân’ın câmiden çıkıp kaç dakikada arabasına gittiğini tesbit
ederek, araba içine yerleştirdikleri yüz kiloluk saatli bombayı buna göre ayarlamışlardı.
Abdülhamîd Han, o gün namazdan sonra hünkâr mahfilinden inerken, şeyhülislâm
Cemâleddîn Efendi ile beş-on saniye ayak üstü bir şeyler konuştu. Böylece Ermeni
komitacılarının hesapları altüst oldu. Pâdişâh, hünkâr mahfilinin merdivenleri üzerinde
iken, arabaların bulunduğu yerde müthiş bir bomba patladı. Birdenbire bir panik çıktı.
Cuma selâmlığı için toplanan büyük kalabalık şaşkına dönüp sağa sola kaçıştı.
Abdülhamîd Han bu panik sırasında hünkâr mahfilinin merdivenleri üzerinde cesur,
vakarlı ve heybetli bir şekilde dimdik ayakta duruyordu. Bulunduğu yerden binlerce
kimsenin bulunduğu kalabalığa ve yabancı diplomatlara o anda şöyle hitabetti:
“Kendimce en büyük emel, ahâlinin rahat ve mes’ud olmasıdır. Bu uğurda, gece-

gündüz nasıl çalışıldığı ve gayret gösterildiği malumdur. Gayret ve hüsni niyyetimin
tarafillah (Allah tarafından) mükâfatı, şu hâdiseden, Hıfz-ı Hüdâ (Allahü teâlânın
korumasıyla) emin olmaklığımdır (kurtulmamdır). Onun için cenâb-ı Hakk’a şükür ve
hamd ederim. Müteessir olduğum bir şey varsa, asker evlâdlarımdan ve ahâliden
bâzılarının telef ve mecruh olmalarıdır (yaralanmaları ve ölmeleridir). Buna ilel ebed
teessüf ederim (üzülürüm). Tebeamın hakkımda göstermiş oldukları hissiyata bütün
samimiyetimle memnuniyetimi beyân eyler, âfât-ı semâviyye ve erdiyyeden
(âfetlerden) masuniyetleri (muhafaza edilmeleri) için duâ ederim.”

Abdülhamîd Han bu konuşmasını takiben bâzı emirler verdikten sonra sert ve vakur
adımlarla bulunduğu yerden arabasına yürüdü ve bindi. Atların dizginlerini eline alıp
arabayı sürdü. Yerli yabancı binlerce insanın arasından saraya doğru giderken, orada
bulunanlar; “Yaşasın Sultan!” diye bağırarak, Abdülhamîd Han’ın büyük cesareti
karşısında hayranlıklarını dile getirdiler.


1) Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı; sh. 65

2) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 251

3) Büyük Türkiye Târihi; cild-8, sh. 66

4) Yıllar Boyu Târih dergisi; sene-1982, sayı-8, sh. 50

5) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 304

6) Türkiye’de Meârif Târihi; cild-3, sh. 1052

CÜLÛS

Osmanlılarda tahta çıkacak şehzâdenin, pâdişâhlığının îlân edilmesi için yapılan
merasim. Cülûs bahşişi ise, asker ve me’mura verilen atıyyenin adıdır. Cülûs,
Osmanlı Devleti merasimleri arasında önemli yer tutmaktadır.

Oğuz ve Selçuklularda hükümdar, şehzâdeler arasından seçilerek tahta geçirilirdi.
Oğuzlarda seçimi kurultay, Selçuklularda ise önceleri il ve boy beyleri; sonra vezirler,

emirler topluluğu yapardı. Osmanlılarda başlangıçta bu usûl uygulandı. Meselâ Orhan
Gâzİ, ahiler tarafından; Yıldırım Bâyezîd, beyler tarafından hükümdar seçildiler.

Çelebi Sultan Mehmed Han, kendisinden sonra büyük oğlu Murâd Bey’i pâdişâh
yapmalarını devlet erkânına vasiyyet etmişti. Buna karşı amcası (Düzmece) Mustafa ve
kardeşi Mustafa Çelebi, saltanat iddiasıyla karşı çıktılar ise de, beylerin, Murâd Han’a
sâdık kalarak büyük bir azim ve kararlılıkla hareket etmeleri üzerine başarılı
olamadılar.

Fâtih Sultan Mehmed Han, Kânûnnâme’sine koyduğu bir madde ile, saltanat
makamına geçmek için yaş mes’elesini mevzûbahs etmeyerek; “Evlâdımdan her kime
saltanat müyesser ola, kardeşlerin, nizâm-ı âlem içûn katletmek münâsibtir. Ekser
ulemâ dahî tecvîz etmiştir. Ânında âmil olalar” kaydıyla, devletin tek elden idaresini
kabul etmişti.

1574 yılından sonra, mevcûd şehzâdelerin eyâletlerde vâlilik etmeleri usûlü
kaldırılarak, içlerinden en yaşlı olanlardan birinin hükümdarlığa namzed olarak sancağa
çıkarılması kânun hâlini aldı. Bu usûl, saltanat varisliğine doğru atılmış ilk adımdı.
Nitekim çok geçmeden 1617 yılından îtibâren Osmanlılarda pâdişâhlığın hânedân içinde
en yaşlısına intikâli kabul edildi.

Osmanlılarda saltanat süren pâdişâhın vefâtı veya saltanat hal’i üzerine yerine geçen
pâdişâhların cülûsları merasimle yapılır ve hiç vakit geçirilmeden yeni pâdişâha hemen
o gün bîat olunurdu. Eğer pâdişâh gece vefât etmiş ise merasim sabah erkenden
yapılırdı. Yeni pâdişâhın cülûsu gün ve saati teşrîfâtcı tarafından merasime iştirak
edecek olanlara derhâl bildirilirdi.

Pâdişâhın tahtı, bâbüssaâde denilen Akağalar kapısı önüne kurulurdu. Bundan sonra
dârüssaâde ağası silahdâr ağa ile birlikte yeni pâdişâha giderek onu babasından,
amcasından veya ağabeyinden boşalan tahta davet ederdi. Bundan sonra yeni pâdişâh
has oda önündeki demir kapıdan çıkarak taht odasına geçer, burada Hırka-i Saadet
yanında iki rekat namaz kılarak şükrederdi. Bundan sonra cülûs törenine gitmek üzere
saltanat alâmeti olan Yûsuf’i destâr (Yavuz Sultan Selîm Han’ın Mısır’dan getirdiği
mukaddes emânetlerden Yûsuf aleyhisselâma âid olan başlık)’ı ve samur erkân kürkü

giyer, dışarı çıkardı. Bâbüssaâde önünde kurulmuş olan tahta oturur ve merasim
başlardı.

Kânun îcâbı olarak sırasıyla Nakîb-ül-eşrâf, Kırım hanzâdesi, saray ağaları ve rikâb
ağaları ile kapıcıbaşı âzalarının tebriklerinden sonra huzura şeyhülislâm gelir, kısa bir
duâdan sonra bîat eder, onu sadrâzam, vezirler ve diğer devlet erkânı tâkib ederdi.
Cülûs töreni teşrifatçıların etek öpmesiyle biter, yeni hükümdar, huzurda bulunanları
selâmlayarak has odaya geçerdi. Burada biraz dinlendikten sonra, vefât eden
pâdişâhın cenaze namazına katılırdı.

Cülûs töreni, kılıç alayı ve türbe ziyaretleri ile tamamlanırdı (Bkz. Kılıç Alayı), önce
bütün hükümdar türbelerini içine alan ziyaret, sonraları sâdece Fâtih Sultan Mehmed
Han’ın türbesine yapılır oldu. Yeni pâdişâhın cülûsu haberi derhal İstanbul’da tellallar
vasıtasıyla ve toplar atılarak îlân olunurdu. Ayrıca bütün Osmanlı ülkesine fermanlar
gönderilerek tamim edilir ve şenlikler yapılırdı. Cülûs töreninden sonra, hükümdar
cülûs bahşişi dağıtırdı.

Cülûs Bahşişi: Cülûs bahşişi verme usûlü Osmanlılardan evvelki İslâm devletlerinde
de vardı. Osmanlılardaki cülûs bahşişleri iki türlü idi. Birisi belli ve kânunda belirtildiği
gibi bir defaya mahsus olarak verilir, diğeri ise, askerlerin ulufelerine zam suretiyle icra
edilirdi. Tahta çıkan her pâdişâhın; “Kullarımın bahşiş ve terakkîleri makbûlümdür,
verilsin” suretinde lisânen tasdîk etmesi ve bu tasdiki askerin işitmesi usûlden idi.

Bu bahşişten yalnız asker değil büyük ve küçük bütün me’murlar istifâde eder,
sadrâzam ve şeyhülislâma otuzar bin akçe verilirdi.

Osmanlı târihinde ilk defa cülûs bahşişi, 1389 târihinde Kosova sahrasında pâdişâh
seçilen Yıldırım Bâyezîd Han tarafından Kapıkullarına verilmiş ve bu usûl sultan birinci
Abdülhamîd’in cülûsuna kadar devam etmiştir.

Cülûs bahşişi verilmesi, Fâtih tarafından kânun hâline getirilmiş, Yavuz Sultan Selîm
Han da cülûs bahşişinde ödenecek paraları tesbit etmiştir.

İlk zamanlarda pâdişâhların bir ihsânı şeklinde olan cülûs bahşişi, sonları pâdişâhların
bir lütfü olmaktan çıkmış ve bu bahşiş uğrunda bir hayli ihtilâller olmuştur.

Cülûs Bahşişi Dîvânı: Cülûs bahşişi verilmek üzere toplanan dîvân, Cülûs bahşişi
kânununda, bu paranın dağıtılması emrinin pâdişâh tarafından sözle bildirilmesi şart
olduğundan, bu iş için dîvân normal bir toplantı yapar ve bahşiş parasının hazırlanmış
olduğunu bildiren bir telhis yazılır, kapıcılar kethüdası ile bâbüssaâde ağası eliyle
pâdişâha sunulurdu. Pâdişâh bir taraftan bahşişin dağıtılması için yazılı izin verirken,
sözle de; “Kullarımın bahşiş ve terakkîleri makbûlümdür, verilsin” diyerek dîvâna haber
gönderirdi. Hazırlanan bahşiş keseleri, ulufe dağıtımındaki esaslara göre ilgililere
verilirdi. Bahşiş dağıtımı bitince vezirler arza girerlerdi. Bu merasime defterdâr
katılmazdı.

Cülûs Çıkması: Pâdişâhların cülûsları münâsebetiyle yapılan çıkmalar hakkında bir
tâbir. Buna büyük çıkma, umum çıkması da denilirdi. Çıkma me’zuniyet demek
olup, acemilerin yeniçeri ocağına kayıt ve kabulleri, saray hizmetlerinde bulunanların
taşra hizmetlerine veya saraydaki odalardan birinden diğerine me’mur edilmeleridir.

Cülûs Tebliği: Yeni pâdişâhın Osmanlı tahtına oturmuş olduğunu, münâsebette
bulunan devletlerin hükümdarlarına gönderilen elçilerle bildirmektir. Bundan başka
İstanbul’da devamlı bulunan elçilere de tercümanlar aracılığıyla birer nâme
gönderilirdi.

Bu tebliğ üzerine yeni pâdişâhı tebrik etmek üzere İstanbul’a gelen elçiler, pâdişâh
tarafından özel bir törenle kabul edilirdi.

Yeni pâdişâhın tahta geçtiği, Osmanlı tebeasına fermanla duyurulur ve hutbenin yeni
hükümdar adına okunması bildirildiği gibi, devlet içindeki il darphânelerine gönderilen
başka bir hükm-i şerîf ile de, paranın yeni hükümdar adına basılması bildirilirdi.
Bundan başka Kırım hanına da özel bir kapıcıbaşı gönderilmek suretiyle yeni pâdişâhın
cülûs ettiği haber verilirdi.

Cülûsiyye: Pâdişâhların saltanat tahtına çıkmaları münâsebetiyle söylenmiş manzume
veyahut yazılmış makaleler. Önceleri kasîde tarzında kaleme alınan cülûsiyyeler, ikinci
Abdülhamîd Han devrinde mensur olarak yazılmaya başlanmıştır. Cülûsiyyelerde, yeni
hükümdarın tahta çıkmasıyla memleketin daha çok huzura kavuştuğu ve halkın neşesi
anlatılır.

Sultan Osman için Nef’î’nin yazdığı cülûsiyyeden bir beyt şöyledir:

Şehinşâh-ı adâlet-pişe Osman Hânı Sânî kim,
Vücuduyla hayât-ı taze buldu mülk-i Osmânî.


1) Târih ve Edebiyat Mecmuası; sh. 453

2) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 255

3) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 212

4) Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı; sh. 56, 184

5) Teşrîfât-ı Kadîme; sh. 115

6) Sancağa Çıkarılan Osmanlı Şehzâdeleri (İ.H.Uzunçarşılı; Belleten, cild-39, sayı
156, Ekim-1975)

ÇALDIRAN MUHÂREBESİ

Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selîm Han ile İran şahı İsmâil arasında, 23 Ağustos
1514’de, Çaldıran ovasında yapılan târihin en büyük meydan muhârebelerinden biri.

Akkoyunlu Devleti’ni ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak-ı Acem, Irak-ı Arab ve İran’ı
ele geçirerek Ceyhun nehrine kadar hududunu genişleten Şâh İsmail, 1510’da
doğudaki sünnî Özbekleri de yendikten sonra Anadolu’ya yönelmişti. Gönderdiği dâî ve
halîfeleri vasıtasıyla Osmanlı hududları içinde yaşayan şiîleri kendisine bağlamaya,
fırsat buldukça da isyânlar çıkarmaya başlamıştı.

Yavuz Sultan Selîm Han ise, Şâh İsmail’in bu tehlikeli teşebbüslerini önlemenin tek
çıkar yolunun, Anadolu’da Şiîliğin gelişmesini önlemek, hattâ kökünü kazımak
olduğunu biliyor, İslâm’ı bütün dünyâya hâkim kılabilmek için Osmanlı Devleti’nin
dünyânın en büyük ve kudretli devleti hâline gelmesi zaruretine inanıyordu. Bunun için
İran yaylasında teşekkül eden şiî devletlerin ikide bir Osmanlı Dsvleti’ni tehdîd
etmesine ve batıya açılan her seferde Osmanlı’yı arkadan vurmasına son vermek
emelinde idi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin en büyük asker kaynağı Türk ve müslüman

nüfûsun yaşadığı Anadolu idi. Buranın emniyette olmaması, devletin başına her an
büyük gaileler açabilirdi. Sultan Selîm, bütün bunları düşünerek Trabzon vâliliğinden
beri Şâh İsmail’in Osmanlı ülkesindeki faaliyetlerini yakından tâkib etmiş, İran içlerine
seferler düzenleyerek Şiîlerin Anadolu’daki faaliyetlerine mâni olmaya çalışmıştı.
Pâdişâh olduktan sonra bu faaliyetlerin önüne bütünüyle geçmek için köklü tedbirler
almaya başladı. Topladığı olağanüstü dîvânda, Şâh İsmail’in İslâm’a verdiği zarar ve
Ehl-i sünnete yaptığı saldırıları inceden inceye bir bir anlattı. Dîvânda yapılan uzun
müzâkerelerden sonra, İran’a sefere karar verildi. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selîm
Han; “İnşâallahü teâlâ, kılıcımız İran toprakları üzerinde şerefle dolaşacaktır.
Vezirlerim benimle beraber gelecektir. Âlimlerim, Tebriz’de edâ edeceğimiz Cuma
namazı için hazır olsunlar. Yalnız Eshâb-ı kirama söverek dil uzatan, cemâatle namaz
kılmayı men eden, câmilerdeki minberleri yıktıran, Ehl-i sünnet âlimlerini öldüren,
Şeybek Han’ın kafatasında şarab içen Şâh İsmâil ve tarafdarlarının küfrüne ve
kanlarının helâl olduğuna dâir ulemâ ne buyurur?” diye sordu.

Osmanlı tarihçilerinden Hoca Sâdeddîn Efendi’nin yazdığına göre; dîvânın bu karârı
üzerine görüşleri alınan o devrin âlimlerinden; Molla Arab lakabıyla meşhur
Muhammed bin Ömer, Sarı Gürz lakabıyla meşhur Nûreddîn Hamza, Zenbilli Ali Cemâli
Efendi, Ahmed ibni Kemâl Paşa ve daha pek çok âlim böyle bir cihâdın farz olduğuna,
Şâh İsmail’e haddinin bildirilmesi lâzım geldiğine dâir fetva verdiler. Ayrıca verilen bu
fetvalarda, Şâh İsmâil ile askerlerine karşı açılacak savaşların, diğer din düşmanları ile
yapılacak savaşlar gibi cihâd sayılacağı belirtiliyor, umumiyetle bu gibilerin
öldürülmelerinin caiz olup, mallarının helâl, nikâhlarının ise bâtıl olduğu açıklanıyordu.

Dîvândan sefer karârını ve âlimlerden de fetvasını alan Yavuz Sultan Selîm Han,
Kur’ân-ı kerîmde Tevbe sûresinin yetmiş üçüncü âyetinin; “Ey sevgili Peygamberim
(aleyhisselâm)! Kâfirlerle ve münafıklarla cihâd et, döğüş! Onlara sert davran!”
emrine uyarak İran’a sefer karârını verdi.

Bu yıllarda Şâh İsmail, Anadolu’ya sapık inanışlarını yaymak için şeyh kılığında
gönderdiği dâîler vasıtasıyla geniş bir propagandaya girişmiş, safiyetini kaybeden
bektâşî tekkelerini ele geçirerek, bâzı saf kimseleri kendi tarafına çekmişti.
Şehzâdeliğinden beri bu şiî dâîlerini tâkib ve bir kısmını tesbit eden Yavuz Sultan Selîm
Han, İran’la yapılacak harpte, memleket içinde bulunan şiî itikadını benimsemiş

kişilerin isyânlar çıkarabileceklerini ve bunun devletin başına büyük gaileler
açabileceğini düşünmüştü. Bu sebeple Anadolu’ya, beylerbeyi ve sancakbeylerine
nâmeler göndererek, bölgelerindeki Şâh İsmâil tarafdârları listesinin kendisine
gönderilmesini istedi. Tesbit edilenleri şiddetle cezalandırıp faaliyetlerine son verdi.

Yavuz Sultan Selîm Han, devletin birlik ve beraberliğini sağladıktan sonra, savaş için
gerekli hazırlıkları bitirdi. Edirne’den İstanbul’a geldi. Manisa’da bulunan oğlu
Süleymân’a nâme gönderip, onu Edirne’nin muhâfazasına me’mur etti. Eyyûb semtinin
Fil çayırında ordugâhını kuran Sultan Selîm, Eyyûb Sultan hazretlerini ve diğer
Sahâbe-i kirâmın (r. anhüm) ve ecdadının kabirlerini ziyaret etti. Onlardan manevî
yardım istedi.

20 Nisan 1514’de Üsküdar’a geçti. Evvelce hareket eden orduya aynı gün Maltepe’de
yetişen Selîm Han, Bosna vâlisi Hadım Sinân Paşa’yı Anadolu beylerbeyliğine tâyin etti.
23 Nisan’da İzmit’e geldiğinde, daha önceden esir edilip orduyla beraber götürülen şiî
halîfelerinden Kılıç ismindeki biri vasıtasıyla Şâh İsmail’e bir mektup göndererek,
üzerine yürüdüğünü resmen bildirdi. Tâcîzâde Cafer Çelebi’nin kaleme aldığı bu
mektupta Selîm Han, Şâh İsmail’in Hulefâ-i râşidîni kötülemesi ile zulümlerini şiddetle
tenkid ediyor; dînin emri gereğince üzerine yürüyüp mazlumların âhını dindireceğini
beyân buyuruyordu.

Yavuz Sultan Selîm Han, İzmit’den Yenişehir’e geldiğinde, Anadolu ve Rumeli
beylerbeyileri de kuvvetleriyle orduya katıldılar. Ordu, on gün sonra Seyyidgâzi’ye
geldi. Bu mevkide, 20.000 tımarlı sipahiden meydana gelen öncü ordusuna vezir
Dukakinzâde Ahmed Paşa’yı tâyin eden Selîm Han, Sinop vâlisi Karaca Ahmed Paşa’yı
500 süvârî ile keşfe ve akıncı kuvvetlerini de Nihaloğlu Mehmed Bey emrinde sefere
me’mûr etti. Bundan sonra Konya’ya gelen Selîm Han; burada, Mevlânâ Celâleddîn-i
Rûmî, Sadreddîn-i Konevî, Şems-i Tebrîzî (r. aleyhim) gibi evliyânın türbelerini ziyaret
etti. Şâh İsmail’e karşı muzaffer olması, müslümanları bu belâdan kurtarması için o
mübarek zâtların ruhları vasıtasıyla Allahü teâlâdan yardım talebinde bulundu.
Fakirlere sadaka dağıttı.

Konya’dan hareketle Kayseri’ye gelen Sultan, 2 Haziran’da Sivas’a ulaştı. 140.000
asker, 5.000 zahireci ve 60.000 deveye yükselen orduyu yoklamaya tâbi tutup,

muhtemel bir şiî ayaklanmasını önlemek ve yiyecek tedâriki yapmak üzere İskender
Paşa kumandasındaki 40.000 askeri burada bıraktı. Çünkü, Şâh İsmail’in
kumandanlarından Ustaclı Mehmed Han, Osmanlı ordusunun ileri harekâtını duymuş,
burada oturan halkı daha içlere sürerek, geride kalan her yeri ateşe vermişti. Bunun
için uzun süre İran topraklarında kalacak olan Osmanlı ordusunun beslenmesi zor
olabilir.

Osmanlı ordusu mütemadiyen harâb edilmiş topraklarda ilerlerken, gemilerle Trabzon’a
ve oradan da develerle orduya ulaştırılan zahireler yeterli olmuyordu. Bu sebeple
Gürcü hükümdarına da, orduya yiyecek gönderilmesi için nâmeler gönderildi.

Ordu, Erzincan Yassıçeşme’de Hasanbey çayırı mevkiine geldiğinde, Şâh İsmail’in
cevabî’nâmesi geldi. Şâh İsmâil bu mektubunda muhârebeye hazır olduğunu
bildirmekle beraber; gerek sultan Bâyezîd zamanındaki ve gerek Yavuz Selîm’in
Trabzon vâliliği zamanındaki dostluklarından (!) bahsederek aradaki düşmanlığın
nereden çıktığını anlayamadığını söylüyordu. Bir kargaşalığa sebeb olmak istemediğini
belirterek adetâ göz dağı vermekten geri kalmayan Şâh İsmail, Yavuz’un karşısına da
çıkmıyordu.

Bir müddettir İran topraklarında ilerleyen ordunun hiç bir karşı harekât görmeden
yoluna devam etmesi, bu uzun yolculuğu ve Şâh İsmail’in vadine rağmen hâlâ ortaya
çıkmaması, yeniçeriler arasında hoşnutsuzluğa sebeb oldu. Aylarca yol yürümekten,
seferin zorluklarından, şikâyete başladılar. Bununla beraber, sancakbeyleri gibi bâzı
vezirler, başlangıçta ileri gitmenin aleyhinde olmalarına rağmen bunu açıklamakdan
çekindiler. Ancak Sultan Selîm’in askerin hareketini tanzim ile Azerbaycan’ın merkezi
Tebriz’e kadar gidileceği karârında sebat etmesi üzerine, fikirlerini Sultan’a açmaya
karar verdiler. Bunu da bizzat kendileri yapmayıp, Pâdişâh’ın çok sevdiği
mahremlerinden en yakın nedimi Karaman vâlisi Hemden Paşa’dan, Pâdişâh’ı geri
dönmeye ikna etmesini rica ettiler. Her hususta Pâdişâh ile konuşabilen Hemden Paşa,
daha ileri gitmeye muhalefet eden bu vezirlerin ricasını kabul ederek Sultan Selîm’in
huzuruna girdi. Askerlerin durumunu anlattı. Sonunda da geri dönmenin daha uygun
olduğunu söyleyince, Sultan Selîm onu derhal öldürttü. Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemâlî
Efendi; “Pâdişâhım! Hangi hükme dayanarak katlettirdiniz?” diye sorduğunda, sultan
Selîm; “Ayet-i kerîmeye muhalefet ettiği için öldürttüm. Allahü teâlâ meâlen buyuruyor

ki: “(Ey peygamberim! Eshâbının) iş hususunda fikirlerini al (müşavere et).
Müşavereden sonra da bir şeyi yapmağa karar verdin mi, artık Allahü teâlâya
güven ve dayan. Gerçekten Allahü teâlâ tevekkül edenleri sever” (Âl-i İmrân
sûresi: 159). Biz bu cihâda çıkarken, vezirler, âlimler ve komutanlarımızla müşavere
ettik. Karar verdik. Allahü teâlâya tevekkül ederek yürüdük. Hemden’in yerinde oğlum
Süleymân bile olsa, onun da boynunu vurmaktan kıl kadar çekinmezdim” dedi.
Hemden Paşa’nın öldürülmesini ve Sultân’ın bu sözlerini işiten vezirler ve yeniçeriler,
yaptıkları hatânın büyüklüğünü anladılar. Bir müddet şikâyetleri bıraktılar. Sultan
Selîm Han, Erzincan’dan Şehsuvaroğlu Ali Bey’i, düşman hakkında bilgi toplamak için
ileriye, Ferahşad Bey’i Tercan, Faik Bey’i de Bayburt üzerine gönderdi. Ordu Erzurum’a
yaklaştığında, alınan iki esirden mühim bilgiler öğrendi. Şâh İsmail’e bir mektup daha
gönderdi. Bu mektupta da şöyle yazıyordu: “Hükümdarların toprakları, onların nikâhlısı
gibidir. Bu itibârla erkek ve merd olanlar, ona başka birinin elinin değmesine
dayanamazlar. Hâlbuki günlerden beri askerlerimle topraklarının üzerinde yürüdüğüm
hâlde, hâlâ senden bir eser yok. Aslında şimdiye kadar senin, merdlikle ve celâdetle
ilgili bir hareketin görülmemiştir. Bütün hareketlerin sâdece hîleye dayanmaktadır. En
seçkin askerimden kırk binini buraya getirmeyerek korkunu gidermeye çalıştım. Buna
rağmen gizlenmeye devam edersen, erkeklik sana haramdır. Zırh yerine çarşaf, miğfer
yerine yaşmak kullanarak, serdârlık ve şahlık dâvasından vazgeçmelisin.” Selîm Han
bu mektubdan başka, bir de kadın elbisesi gönderdi. Böylece Şâh İsmail’i tahrik edip
meydana çıkmasını sağlamaya çalıştı.

Ordu 14 Ağustos’da Eleşkirt civarına geldiğinde, yeniçerilerin yeniden isyânkâr
konuşmaları başladı. “Pâdişâh bizi nereye götürür? Daha ne kadar gideceğiz? Askerde
savaşacak hâl mi kaldı? Bu şekilde, kaşan düşman kovalanır mı? Üç aydır yol alan
askere yapılanlar reva mıdır? Merhamet bu mudur? Geri dönülmezse yapacağımızı
biliriz!” gibi ileri geri fısıltılar duyuluyordu. Nihayet Ağustos ayının ortasında, beş yüz
kadar yeniçeri, konaklanan bir yerde, Pâdişâh’ın otağına ok atıp ateş açmaya
başladılar. Bu sırada Sultan Selîm, Hersekzâde Ahmed Paşa ile konuşuyordu. Silâh
seslerini duyan Sultân, Ahmed Paşa’ya; “Bre bu nedir?” diye gürleyince, vezîriâzam
Ahmed Paşa sapsarı kesildi. Suskun bir hâlde; “Yeniçeri kullarınız silâh ta’limi yaparlar
Sultân’ım!” diyebildi. Sultan Selîm Han; “Paşa Paşa!... Sen uykudasın herhalde.
Baksana asker isyân üzeredir. Edebsizliğe billahi rızâmız yoktur” diyerek dışarı çıkıp,

Karabulut ismindeki atına bir sıçrayışta bindi. İsyan eden yeniçerilerin üzerine yıldırım
gibi atını sürdü. Önlerine geldiğinde, şimşek çakan gözlerini askerin üzerinde
dolaştırdıktan sonra, atını şaha kaldırdı ve; “Bre câhiller! Karar verdik, i’lâ-yı
kelimetullahı yaymak ve yüceltmek için yola çıktık. Hedefimize henüz ulaşmış değiliz.
Düşmanla karşılaşmadan da geri dönmemiz mümkün değildir. Ne gariptir ki, Şâh’ın
adamları bâtıl inanışları uğrunda efendileri için can verirlerken, içimizdeki bâzı
gayretsizler bizi hak yoldan döndürmeye uğraşıyorlar. Fakat biz yolumuzdan asla
dönmeyecek, emre itaat edenlerle birlikte hedefimize kadar gideceğiz. Bâzıları
hanımını hayâl edip, yol yorgunluğunu bahane ederek; “Bundan öte gidemeyiz” derler.
Bunun gibiler, kendileri bilirler. Geri dönerlerse, dîn-i mübîn yolundan dönmüş olurlar.
Onların bahaneleri düşman gelmediği ise, düşman ileridedir. Eğer er iseniz benimle
geliniz. Yoksa Şâh oğlunun karşısına tek başımıza çıkarız” diyerek atını ileri sürdü. Bu
acı sözlerden sonra, artık niç kimse muhalefet etmedi ve Sultân’ın arkasından
yürümeye başladılar.

Sultan Selîm Han, ordusuyla Kazlıgöl mevkiine geldiğinde, Şehsuvaroğlu Ali Bey’in
verdiği habere göre, Şâh İsmâil ordusuyla Hoy şehrine gelmişti. Bu habere sultan
Selîm çok sevindi. Ali Bey’e hediyeler verdi. Şâh İsmail, ordusuyla Çaldıran’da
toplanacağı haberi kesinlik kazandı. Sonra gelen haberler, Şâh’ın ordusunun
Çaldıran’da olduğunu bildiriyordu.

Osmanlı ordusu, yirmi iki Ağustos günü Çaldıran’ın Akçay vadisi tepelerinde konakladı.
Şâh’ın ordusu ile aralarında beş-altı km.lik bir mesafe kalmıştı. O güne kadar iki bin
beşyüz km. yol alan yorgun askere, her an hücuma hazır olacak şekilde istirahat
etmeleri bildirildi. Akşam, sultan Selîm komutanlarını toplayarak; “Hücum hakkında ne
düşünürsünüz?” diye sordu. Veziriazam Hersekzâde Ahmed Paşa; “Sultân’ım’! Uzun
yoldan geliriz, askerimiz yirmi dört saat dinlense iyi olur diye düşünürüm” deyince,
sultan Selîm Han celallenerek; “Paşa Paşa! Sen daha, Osmanlı gâzilerini
tanıyamamışsın. Hele sancaklar açılsın, kösler vurulup mehter çalsın, ne yorgunluk ne
de uykusuzluk kalır. Bir daha böyle mütâlâa istemem” dedi. Vezirler ve paşalar ne
söyleyeceklerini düşünürlerken, defterdâr Pîrî Mehmed Çelebi heyecanını
yenemeyerek; “Şevketlü Sultân’ım! Eğer derhâl muhârebeye başlamaz, bir müddet
daha gecikirsek, ordumuzdaki şiî casusları, askerimizi aldatırlar. Ne kadar zaman
kaybedersek, o kadar adamımızı kandıracaklardır. Orduda Şâh’a meyledenlerin,

düşmanla temas ederek o tarafa geçmeleri veya harbe isteksiz girmeleri ihtimâli de
vardır. Buna meydan vermeden, sabah erkenden muhârebeye girmek gerekir” dedi.
Sultan Selîm Han ile Sinân Paşa ve diğer komutanlar da bu görüşde olduklarından,
sabah erkenden muhârebeye girme karârı alındı. Sultan; “Cenâb-ı Hak mu’înimiz,
yardımcımız olsun” diye duâ ettikten sonra harp dîvânı dağıldı.

O gece sultan Selîm sabaha kadar uyumadı. Allahü teâlâya göz yaşları arasında ibâdet
eyledi. Otağ-ı hümâyûnun yere serili halılarını kaldırıp, pâk toprağa mübarek alnını
koyarak secdeye kapandı. Gözlerinden akan yaşlar toprağı ıslatırken; “Yâ Rabbî!
Buralara kadar yüce dînini yaymak ve ism-i şerifini yüceltmek için geldim. Hâtem-ül-
enbiyâ olan şerefli Peygamberin sallallahü aleyhi ve sellem ile, Ebû Bekr, Ömer,
Osman, Ali (r. anhüm) efendilerimizin hâtır-ı şerifleri için, Kur’ân-ı kerîmde överek
bahsettiğin Eshâb-ı kiramın hatırı için, Ehl-i sünnet düşmanlarını kahrederek, ordumu
muzaffer eyle! evliyânın ruhlarını bizimle beraber et!” diye niyazda bulundu. Sonra
atına binerek istirahat hâlindeki ordusunun arasında gezindi. Yâsîn sûresini okuyarak,
askerlerine duâ etti.

23 Ağustos Çarşamba sabahı Osmanlı ordusu harb nizâmı aldı. Sultan Selîm’in emri
üzerine, devlet ricali ve askerî erkân birliklerinin başına geçti.

Ordunun sağ kolunu Anadolu beylerbeyi Sinân Paşa ile Zeynel Paşa’nın emrindeki
Anadolu ve Karaman kuvvetleri, sol kolunu ise, Rumeli beylerbeyi Hasan Paşa
kumandasındaki Rumeli askeri teşkil ediyordu. Sultan merkezde, her zamanki gibi
sipâhî, silâhdâr, ulûfeci ve gurebâ bölükleri ile çevrilmiş olup, yanında sadrâzam
Hersekzâde Ahmed Paşa, vezir Dukakinoğlu Ahmed Paşa, vezir Mustafa Paşa, Ferhad
Paşa, Karaca Paşa gibi devlet ricali, kazasker ve âlimler bulunuyordu. Pâdişâh’ın ön
kısmında mevki alıp, ağaları Ayas Paşa’nın emrinde sayıları 12.000’i bulan tüfekçi
yeniçeriler, araba ve develerden meydana gelen bir siper gerisinde bulunuyorlardı.
Bunların her iki yanındaki sağ ve sol cenahlarda biri 10.000, diğeri ise 8.000 kişiden
ibaret Anadolu ve Rumeli azabları ve hedeflerini bir mil içinde vurmakda usta
topçuların nezâretindeki birbirlerine zincirle raptedilmiş 500 topun önünde dizilmişlerdi.

Şâh İsmail, şimdiye kadar devletini Hazar denizinden Umman denizine, Ceyhun
nehrinden Dicle nehrine kadar genişletmişti. On dört hükümdarla savaşmış, hep galip

gelmiş ve hepsini öldürmüştü. Gençti, gözüpekti. Hedefi, Osmanlı Devleti’nin
topraklarını elde etmekti. Sultanlarını öldürüp, devleti işgal edecekti. Yirmi iki Ağustos
günü Çaldıran ovasının en müsâid yerine ordusunu yerleştirmişti. Yüz bin kişilik
ordunun büyük bir kısmı süvari idi. Şâh’ın plânı; yorgun Osmanlı piyadelerini bu atlı
askerleri ile imha etmekti.

23 Ağustos sabahı Şâh İsmail, ordusunu tekrar gözden geçirdikten sonra, hücum
emrini verdi. Askerleri “Şâh, Şâh!” diyerek saldırdılar.

Yavuz Sultan Selîm Han atından yere indi, ellerini açarak; “Yâ ilâhî! Ordumu muzaffer
eyle, günâhlarım sebebiyle onları kahreyleme...” diyerek duâ etti. Sonra atına bindi.
Askerinin savaş düzenini son bir defa gözden geçirdikten sonra; “Yâ Allah!... Bismillah!
Allahü ekber!...” diyerek hücum emrini verdi. Osmanlı ordusu; “Allah Allah!” diyerek
çığ gibi Şâh’ın ordusuna yüklendi. Gemleri salınan atlar, ok gibi ileri atıldı. Sağ cenahın
kumandanı Sinân Paşa, Şâh’ın ordusunun sol kanadıyla önce müthiş bir çarpışmaya,
sonra da plân gereği geri çekilmeye başladı. Şâh’ın kumandanı Ustaclıoğlu; “Osmanlı
ordusunu bozdum, geri çekilmeye başladılar” zannıyle ileri atıldı. Bir müddet geri
çekilen Sinân Paşa, bir anda birliklerini ikiye ayırarak sür’atle yanlara çekildi. O anda,
daha önce oraya yerleştirilen Osmanlı topları gürlemeye başladı. Topların önünde kalan
ne kadar İran süvarisi varsa, kaçmaya fırsat bulamadan, en güzîde kuvvetlerini bir
anda kaybediverdiler.

Bu arada İran ordusunun sağ cenahına kumanda eden Şâh İsmail, Osmanlı ordusunun
sol cenahına yüklenmişti. Rumeli beylerbeyi Hasan Paşa ilk anda şehîd oldu. Osmanlı
ordusu sol cenâhındaki plânı tam tatbik edemeden, bozularak karışık bir şekilde geriye
çekilmeye başladı. Bu hâli gören Yavuz Sultan Selîm Han; “Allah Allah” diyerek
yeniçerilerle, sol kanada yardıma koştu. Bir anda Sultânlarının; “Vurun şahbazlarım!
Koman yiğitlerim! Vurun ha, arslan yürekli gâzilerim!” diyen gür sesini işitince, dağılan
askerler yeniden canlandılar. Pâdişâhları ile birlikte, yalın kılınç düşmanın üzerine
yüklendiler. Askerin maneviyâtı düzelince geri çekilen sultan Selîm, yüksek bir tepeden
harekâtı tâkib etmeye başladı. Sinân Paşa’nın plânı tatbik ederek, yıldırım gibi” Şâh’ın
ordusunun arkasına dolandığını görünce, ona ve askerlerine duâ etti. Şâh İsmail,
ordusunun sarıldığını çok geç anladı. Askerinin tükendiğini gören Şâh, durumun kendisi
için çok tehlikeli olduğunu anlayınca, atıyla hamle yapıp cenk meydanından kaçmak

istedi ve kolundan yaralandı. Atı da çamura saplandı. Nihayet yaralı bir vaziyette taht
ve hanımını harb meydanında bırakarak kaçmak mecburiyetinde kaldı. Şâh’ın kaçtığını
gören İran ordusu da, firara başladı. Savaş, Osmanlıların galibiyeti ile bitti. O gün
Çaldıran ovası on binlerce şiîye mezar oldu. Târihin en büyük meydan
muhârebelerinden birini, Allahü teâlanın izniyle kazandığını gören Yavuz Sultan Selîm
Han, şükür secdesine kapandı, sevinç gözyaşları dökerek, Allahü teâlâya hamd etti.

Şâh’ın paha biçilmez tahtını ve yakalanan zevcesini Pâdişâh’ın huzuruna getirdiler.
Sultân’ın gözünde bunlar yoktu. O, şehîd olan askerini düşünüyordu. Âlimler ve
komutanları ile savaş meydanını dolaştı. Şehîdleri için Fatihalar okudu. Şehîdler
arasında; Rumeli beylerbeyi Hasan Paşa, Sofya sancak beyi Malkoçoğlu Ali Bey ve
kardeşi Selanik sancak beyi Malkoçoğlu Tur Ali Bey, Pirizren sancak beyi Süleymân,
Kayseri sancak beyi Üveys, Niğde beyi İskender, Beyşehir beyi Sinân, Mora sancak
beyi Hasan Ağa gibi pek namlı kumandanlar vardı. Şehîdlerin defin işleri yapıldıktan
sonra, askerin dinlenmesi emredildi.

Yavuz Sultan Selîm Han bu zaferi ile; Anadolu’da müslümanlar arasında yayılan,
kendilerini gizliyerek tekkelere sızan ve Eshâb-ı kiram düşmanlığını körükleyen, Türk
dünyâsının inanç birliğini bozmaya çalışan sapık inanç sahiplerini temizledi. Bu bozuk
inancın yayılmasını önledi. Böylece Ehl-i sünnet îtikâdını kuvvetlendirerek, İslâm’a
büyük hizmeti oldu.

DOĞRU YOLDAN AYRILANLAR!

Yavuz Sultan Selîm tahta çıktığı sırada, İran’ın teşvik ve tahriki ile Anadolu’da şiî
faaliyetleri devletin bünyesini sarsacak bir durumdaydı. Osmanlı ulemâsı şiîliği red
eden risaleler kaleme alıyor ve İran üzerine sefere çıkılmasını istiyordu. Bunlardan Sarı
Gürz Nûreddîn Hamza Efendi’nin şiîler hakkında verdiği fetva şöyledir:

“Hüvelmu’în Bismillâhirrahmânirrahîm. Sevdiği kullarına yardım eden, düşmanlarını da
kahreden Allahü teâlâya hamdolsun. Peygamberlerinin en üstünü olan Muhammed
aleyhisselâma ve O’nun âline ve Eshâbına (r. anhüm) salât ü selâm olsun. Ey
müslümanlar! Biliniz ve anlayınız ki, Eshâb-ı kiram düşmanı râfızîlerin reisleri,
Erdebiloğlu Şâh İsmail’dir. Onlar, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem
yolunu ve sünnetini beğenmezler. Kur’ân-ı kerîm ile alay ederler. Allahü teâlânın

“Haramdır” buyurduğuna “Helâldir” derler. Kur’ân-ı kerîmi ve diğer din kitaplarını
tahkir edip yakarlar. Bütün Ehl-i sünnet âlimlerine ve sâlih müslümanlara ihanet edip,
öldürürler. Mescidleri yıkarlar. Bu taifeye mensûb olanlar, reisleri Şâh İsmail’i ilâh
yerine koyup secde ederler. Hazret-i Ebü Bekr’e ve hazret-i Ömer’e sövüp, hilâfetlerini
inkâr ederler. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin hanımı hazret-i Âişe
vâlidemize iftira edip söverler. İslâmiyet’i yıkmak için uğraşırlar. Onların bunlara
benzer dîn-i İslâm’a aykırı daha pek çok bozuk îtikâdları ve hareketleri vardır ki, benim
ve diğer âlimlerin katlarında tevatür derecesinde bilinmektedir. Onlar, görünen bu
hareketleri ile, dînimizin hükmüne ve kitaplarımızın bildirdiğine göre fetva verdik ki;
kâfirdirler, mülhiddirler. Herhangi bir kimse dahi onların bâtıl dinlerini beğense ve rızâ
gösterse kâfir olur. Bunları öldürüp cemaatlarını dağıtmak bütün müslümanlara
vâcibdir, farzdır. Müslümanlardan ölenler, sa’îd ve şehîd olup, Cennet-i a’lâdadır.
Ötekilerden ölenler ise, hor ve hakîr olup, Cehennem’in dibindedirler. Zîrâ bunların
boğazladıkları ve avladıkları, okla, doğanla ve köpek ile de olsa murdardır. Nikâhları
bâtıldır... Netice olarak, Eshâb-ı kiram düşmanı olan bu râfızîler, hem kâfir, hem
mülhid ve hem de fesâd ehlidirler. İki cihetten de katledilmeleri vâcibdir. Yâ Rabbî!
Dînine yardım edenlere yardım eyle, müslümanlar arasında fitne çıkaranları kahreyle!
Âmîn.

Kulların en fakiri Sarı Gürz lakabıyla tanınan Nûreddîn Hamza.”

ZIRHIMI GİYİP, KILICIMI KUŞANDIM...

Yavuz Sultan Selîm Han, Anadolu’da yıllarca yaptığı şiîlik propagandası ile Osmanlı
ülkesini parçalama gayesini güden Şâh İsmail’e karşı harekete geçerken, kendisine de;
“Zulmünü, müslümanlar üzerinden kaldıracağını” belirten şu mektubu gönderdi:

“Bilesin ve anlıyasın ki, ilâhî hükümlerden yüz çevirenlerin, Allahü teâlânın dînini
yıkmaya çalışanların bu hareketlerine, bütün müslümanların ve adâletsever
hükümdarların kudretleri nisbetinde mâni olmaları farzdır. Sen ki, müslümanların
memleketlerine saldırdın; şefkat ve utanmağı bir tarafa bırakarak, zulm kapılarını
açtın. Günahsız müslümanları incittin. Fitne ve fesadı kendine gaye edindin. Nefsinin
kötü arzularına ve fıtratındaki bozukluklara uyarak, dîn-i İslâm’ın emirlerini
değiştirmeye kalktın. Haramlara helâl diyerek nice müslümanları ifsâd ettin. Mescidleri,
türbeleri ve mezarları yıktın. Âlimleri ve Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem

efendimizin neslinden gelen mübarek seyyidleri öldürdün. Kur’ân-ı kerîmi hela
çukurlarına attın. Hazret-i Ebû Bekr’e ve hazret-i Ömer’e söverek hakaret ettin. Bu
saydıklarım senin kötü hâllerinden sâdece bir kaçıdır. Dillerde dolaşan bunlar ve
bunlara benzer hareketlerinden dolayı, âlimlerim, kesin delillere dayanarak; senin
kâfirliğine, dinden çıkıp, mürted olduğuna fetva verdiler. Bu durum karşısında Allahü
teâlânın emirlerini yerine getirmek, zulm görenlere yardım etmek için merasimlerde
kullandığım pâdişâhlık elbiselerimi çıkardım. Zırhımı giyip, kılıcımı kuşandım. Atıma
binerek Safer ayının başında Anadolu yakasına geçtim. Maksadım; Allahü teâlânın
inâyetiyle senin şahlığını yok etmek ve bu suretle, âcizler üzerinden zulmünü ve
fesadını kaldırmaktır. Ancak, kılıçtan önce sana, Sünnet-i seniyye icâbı sünnî îtikadı
teklif ederim. Eğer yaptıklarına pişman olup cân ü gönülden istiğfar eder ve aldığın
kaleleri geri verirsen, tarafımızdan, dostluktan başka bir şey görmezsin. Fakat kötü
hâllerine devam ettiğin takdirde; zulümlerinle simsiyah yaptığın yerleri nura
kavuşturmak ve elinden almak üzere, Allahü teâlânın izniyle yakında geleceğim. Takdir
ne ise öyle olacaktır.”


1) Tâc-üt-Tevârih; cild-2, sh. 268

2) Selîmnâme (Hoca Sâdeddin Efendi)

3) Tevârih-i Âli Osman (İbn-i Kemâl, Millet Kütüphânesi, Ali Emîrî kısmı, No: 32);
defter-8

4) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi (Danişmend); cild-2, sh. 6

5) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh. 253

6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-15, sh. 36

7) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-5, sh. 177

8) “Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selîm’ın İran Seferi”
(Şehâbeddîn Tekindag, İ.Ü. Ed. Fak. Târih Dergisi, XVII. cild, 22. sayı, İstanbul-1968)

9) Devlet-i Osmaniye Târihi (Hammer); cild-4, sh. 1066

10) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 270

ÇANAKKALE SAVAŞLARI

Birinci Dünyâ Harbi esnasında Çanakkale boğazı ve civarında Osmanlı ordusu ile İtilâf
devletleri orduları arasında meydana gelen, müslüman-Türk’ün, târih sayfalarına altın
harflerle; “Çanakkale geçilmez” diye yazdığı savaşlar.

Osmanlı Devleti, İttihâd ve Terakkî’nin câhil ve sorumsuzca kışkırtmaları netîcesinde
girilen Balkan savaşından mağlûb çıkmış, pek çok vatan toprağı ve müslüman-Türk
evlâdı kaybedilmişti. Yeni bir savaşa girmeye devletin ne siyâsî yapısı, ne de askerî
gücü elverişli idi. 23 Ocak 1913’de Bâb-ı âlî Baskını adı verilen kanlı bir baskınla
Harbiye nâzırı Nâzım Paşa’yı öldürüp, sadrâzam Kâmil Paşa’yı istifa ettirerek iktidarı
ele geçiren İttihâd ve Terakkî mensupları, yeni maceralar arıyorlardı. Bu fırkanın ileri
gelenleri; Enver, Talât ve Cemâl paşalar arasında, muhtemel bir cihân harbi
hususundaki tavır konusunda görüş ayrılıkları vardı. Cemâl Paşa, Fransa ile
İngiltere’nin; Enver ve Talât ise, Almanya’nın yanında yer almayı istiyorlardı. Bu
sırada, Avrupa’da İngiltere, Fransa ve Rusya’dan meydana gelen üçlü İtilâf ile;
Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan meydana gelen üçlü ittifak grubları
kuruldu. Cemâl Paşa, Fransız idârecileriyle olan yakın münâsebetlerinden istifâde
ederek; Fransa, İngiltere ve Rusya üçlü İtilâf grubunun yanında yer almak için çalıştı.
Fakat, İngiltere ile Rusya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki ileriye yönelik emelleri buna
mâni olunca, Enver ve Talât paşaların teşvikiyle, Almanya ile ittifak andlaşması
imzalandı. Bu hâl koca devletin îdâm fermanını imzalamaktı. Aslında Osmanlı Devleti,
çıkması muhtemel bir harbin dışında rahatlıkla kalabilirdi. Fakat, İttihâd ve Terakkî ileri
gelenlerinin bilhassa Enver, Talât ve Cemâl paşaların affedilmez târihî hatâları
sebebiyle, Ağustos 1914’de başlayan Birinci Dünyâ harbine girdi (Bkz. Birinci Dünyâ
Harbi). 3 Ağustos 1914’de Osmanlı Devleti seferberlik îlân etti. Nâzik durum sebebiyle
Çanakkale boğazına iki mayın hattı döşetilerek, boğaz yabancı savaş gemilerine
kapatıldı”.

4 Ağustos 1914’de Fransız hâkimiyetinde bulunan Cezâyir limanlarını bombardıman
eden Almanya’ya âid Goeben ve Breslau kruvazörleri, İngiliz ve Fransız donanmalarının
takibinden kurtulmak üzere 10 Ağustos 1914 akşamı Çanakkale önlerine geldi.
Almanya ile imzalanan ittifak andlaşması gereğince, Türk başkumandanlığından alınan

emre uyarak boğazdan içeriye girmelerine izin verildi. Ertesi gün İngiltere’nin Akdeniz
donanması Çanakkale boğazı önüne gelerek, Boğazdan içeri girmek istedi. İngiliz
donanmasına boğazın kapalı olduğu bildirildi. Bunun üzerine İngiliz Akdeniz donanması
boğazı ablukaya aldı, Olağanüstü hâl karşısında 15 Ağustos 1914’de İntibah gemisi
tarafından 40 mayınlık üçüncü mayın hattı döşendi. 24 Eylül’de 29 mayınlık dördüncü,
1 Ekim’de 29 mayınlık beşinci mayın hatları döşendi.

Osmanlı Devleti’nin fiilen Birinci Dünyâ harbine girmesi üzerine, Karargâhı Tekirdağ’da
bulunan 3. kolordu kumandanlığının 9. fırkası (tümeni) Çanakkale istihkamlarında
vazifelendirildi. Çanakkale boğazına dört hat mayın daha döşendi. 9. fırka kumandanı
Miralay (albay) Cevâd Bey’di. Ayrıca karargâhı Çanakkale’de bulunan müstahkem
mevkî kumandanlığı vardı. Bu birliğin kumandanı ise mirliva Emin Paşa idi.

Boğaz müstahkem mevkii üç bölgeye ayrılmış olup, birinci bölge en dış istihkamlardan
meydana geliyordu. Bunlar Rumeli yakasında Seddülbahir, Ertuğrul; Anadolu
yakasında ise Kumkale ve Orhâniye idi. Seddülbahir ile Kumkale’de eski toplar
bulunuyordu. Ertuğrul ile Orhâniye’de ise ikişer adet uzun menzilli ve yeni 24 cm’lik
toplar vardı. Toplam 16 top vardı. İkinci bölge Merkez Grubu ismiyle de anılan Boğaz’ın
dar yerinde karşılıklı olarak bulunuyordu. Rumeli yakasında Mecidiye, Hamîdiye,
Namazgah ve Değirmenburnu; Anadolu yakasında ise Hamîdiye, Çimenlik, Mecidiye,
Nara İstihkâmları vardı. Bu kısımda toplam 60 top mevcuddu. Bu istihkâmlardan en
kuvvetlisi, ateş kudreti bakımından Anadolu Hâmîdiyesiydi. Burada 35 çap
uzunluğunda, 35 cm’lik 12.000 metre menzilli olan toplar vardı. İki bölge arasındaki
boşluğu dolduracak olan üçüncü bölge ise Asâr-ı Tevfik, Muîn-i zafer, İzzeddîn, Berk-i
Satvet ve Mesudiye gemilerinden çıkarılan toplarla tahkîm edilmişti.

Îtilâf devletlerinin boğaza ilk hücumu, 3 Kasım 1914 Salı sabahı saat 6. 30’da vukua
geldi. İngiliz-Fransız kuvvetlerinden mürekkep 28 gemilik bir filo, Seddülbahir ve
Kumkale istihkâmlarına karşı şiddetli hücumda bulundular. 17 dakika kadar süren bu
hücumda; İngilizler Rumeli, Fransızlar da Anadolu tarafını bombardıman ettiler.
Ertuğrul ve Orhâniye tabyalarının mukabil top ateşinden sonra îtilâf filosu geri çekildi.
Bu çarpışmada bir düşman zırhlısı yara aldı. Osmanlı Devleti’nin Rusya cephesi, Irak
cephesi ve Sina (Filistin-Sûriye) cephelerinde harbe girmesinden ve kayıplara
uğramasından istifâde eden îtilâf devletleri, 1915 yılının ilk aylarında Çanakkale

boğazını geçmeyi tasarladılar. Fazla mukavemet görmeden boğazdan geçebileceklerini
ve Osmanlı Devleti’ni saf dışı edip askerî ve siyâsî gayelerine kolayca ulaşacaklarını
umuyorlardı. Bilhassa diğer cephelerde kötü durumda olan Rusya, boğazlar yoluyla
İngiltere ve Fransa’dan harb malzemesi yardımı beklediğinden, böyle bir taarruzu
şiddetle arzu ediyordu. Bir yandan Rusları tatmin etmek, diğer yandan da Osmanlı
Devleti’nin Süveyş kanalına daha fazla asker göndermesini önlemek isteyen îtilâf
devletleri, Çanakkale’yi önce savaş gemileriyle zorlayıp geçerek kesin neticeyi deniz
yoluyla elde etmeyi düşündüler. Ocak 1915’de Londra’da toplanan harb meclisinde
İngiliz amirallerinden Sir Jackson, Çanakkale’yi geçmeye çalışmanın delilik olacağını
söylerken, bahriye nâzırı Wintson Churchill de harekâtın mutlaka yapılması gerektiği
kanâatinde idi.

Ocak 1915’de Londra’da toplanan îtilâf devletleri harb meclisinin kararı üzerine
hazırlanan dört kademeli bir taarruz plânı, 19 Şubat 1915 Cum’a günü tatbike konuldu.
Bu târihte îtilâf devletleri Akdeniz donanması kumandanı amiral Carden’in emrinde; 2
muhârebe kruvazörü, 4 Fransız muhârebe gemisi, 3 hafif kruvazör, 15 muhrip, 4
denizaltı gemisi, 1 torpido depo gemisi ve bir kaç yardımcı ticâret gemisi vardı.

Hazırlanan plânı, harp meclisi üyelerinin hepsi müsbet karşıladı. Ayrıca Doğu Akdeniz
donanmasının güçlendirilmesi ve bunun için hiç bir maddî külfetten kaçınılmaması da
kararlaştırıldı. Fransız tuğamirali Guepratte kumandasında da 4 zırhlı, 3 hafif kruvazör,
16 muhrip, 7 denizaltı, 12 mayın tarama gemisi, 2 adet ana uçak gemisi ve nakliye
gemileri ile şileplerden kurulu büyük bir donanma verildi.

İngiltere bahriye nezâretinden acele kaydıyla aldığı hücum plânını tatbîke koyan amiral
Carden, 19 Şubat 1915 Cuma günü, ilk büyük hücumu başlattı. Ertuğrul ve Orhâniye
tabyaları görülmedik bir top ateşi altına alındı. Buna rağmen Ertuğrul tabyalarından
isabet eden bir mermi Vojans zırhlısını, Orhâniye tabyasından isabet eden bir mermi de
İngilizlerin meşhur Agememnon zırhlısını yaraladı. Bu saldırıda başarı sağlayamayan
İtilâf kuvvetleri, akşam üzeri geri çekildiler. 25, 26 ve 27 Şubat târihlerinde de aynı
şiddetli saldırılar düzenleyen İtilâf kuvvetleri, elde ettikleri kısmî başarılar üzerine
büyük bir iyimserlik içine girip, Çanakkale’nin pek yakında düşeceğine inandılar.

2 ve 5 Mart günleri beş zırhlı, bir kaç kruvazör ve torpidobot ile düşman hücumu
devam etti. Düşman kuvvetleri bu sırada Seddülbahir ve Kumkale’ye çıkardıkları asker,
Osmanlı ordusunun karşı hücumlarıyla denize döküldü. Fakat düşman, 7, 8, 9, 10 Mart
günlerinde yeniden daha geniş bir taarruza geçerek, Çanakkale ve Kilidülbahir arasına
girince, Barbaros zırhlımız, sahil bataryalarımızın desteğiyle düşman bataryalarını
bombardımana başladı. Bu arada İngilizlerin Oueen Elizabeth, Lord Nelson ve Bouvet
zırhlıları isabet alarak geri çekildiler. Bu muhârebelere Turgut Reis, Muîn-i zafer
zırhlılarıyla Akhisar ve diğer torpidobotlar da katıldı. Bu arada 27 Şubat’ta Nusret
mayın gemisi, Çimenlik değirmenburnu arasına 53 mayından meydana gelen 10.
mayın hattını, 8 Mart’ta da puslu ve yağışlı bir havadan istifâde ederek, düşman
kontrolündeki Karanlık limana, Poyraz-Lodos doğrultusunda 26 mayından meydana
gelen 11. mayın hattını döşedi. Gemi kumandanı yüzbaşı Hakkı Bey, mayın kumandanı
ise Kasımpaşalı binbaşı Nazmi Bey’di.

Mart ayının ilk on gününde birbirini tâkib eden hücumlardan sonra, daha geniş çapta
bir hücuma geçilmesi gerektiğini düşünen İtilâf devletleri, 16 Mart 1915’de hastalanan
amiral Carden’in yerine tümamirâl De Robeck’i getirdiler. 13 Mart 1915’de İngiltere
harbiye nâzrı Lord Kitchner’in emri üzerine, deniz harekâtına paralel olarak kara
kuvvetlerinin de hücumlara katılması plânlandı.

18 Mart 1915 Perşembe günü sabahı, hava çok güzel ve sâkindi. Boğaz sularını hafif
bir sis örtmekte ve büyük bir sessizlik hüküm sürmekteydi. Sabahın erken saatlerinde
Ertuğrul uçağın yaptığı keşifte, Bozcaada açıklarında büyük bir filonun olduğu ve bir
denizaltı gemisinin dümen suyunda 6 İngiliz zırhlısıyla bunları izleyen 4 Fransız savaş
gemisinin Boğaz’a doğru yol aldığı tesbit edildi.

Üç gruba ayrılan düşman donanması; ilk olarak Çanakkale ve Kilidülbahir bataryaları
ile mayın bölgesini savunan batarya ve seyyar toplarımızı susturmaya karar vermişti.
Saat 10.00’da altısı önde, dördü de geride ilerleyen ve etrafı çok sayıda destroyerle
çevrili 10 düşman zırhlısı boğaza yaklaştı. Saat 10.30’da destroyerler manevra alanını
tararken, birinci tümene dâhil düşman gemileri boğazdan içeriye doğru girmeye çalıştı.
Kumkale’yi geçtikten sonra, Çanakkale ve Kilidülbahir’den 14.000 yarda uzaklıkta
bulunan her iki kıyıdaki ana bataryaları dövmek üzere borda hattına girdiler. Saat
11.15’de ilk bombardıman başlamış oldu. Gemiler ana bataryalarımızın menzilleri

dışında olduğundan bu ateşe obüs bataryaları cevap verdi ve savaş derhâl şiddetlendi.
İtilâf devletlerine âid zırhlıların bombardımanları, öğle saatlerinde en kesif ve korkunç
hâli aldı. Osmanlı müdâfaa mevzileri korkunç düşman ateşi karşısında adetâ nefes
alamaz hâle geldi. Buna rağmen; “ölürsem şehidim, kalırsam gâzi” diyen müslüman-
Türk askerinin müdâfaa azmi kırılmak bir tarafa, daha da kuvvetlendi. Fakat bu sırada
ana bataryalarımız henüz düşman ateşine cevap vermemişti. Yalnız mayın sed
bataryaları ile obüsler karşılıkta bulunarak sıhhatli isabetler kaydettiler.

Düşmanın 506 topuna mukabil, Türk mevzilerinin merkez bataryalarındaki top adedi
150 kadar idi. Boğazın en dar yeri olan Çanakkale-Kilidülbahir kısmı en şiddetli
bombardımanlarla harâb edilmekteydi. Türk tabyalarının tamamen susturulduğuna
kani olan düşman filosu, cesaretle ilerlediği sırada birdenbire Hamîdiye ve Mecidiye
tabyaları ateşe başlıyarak önde bulunan Fransız zırhlılarını ateşe tuttu. Fransızların
Bouvet zırhlısı müthiş bir mermi yağmuru altında kaldı. Bu sırada İngiliz İnflexible
zırhlısı da isabet alarak gerilemeye başladı. Hamîdiye tabyalarının mermileri altında
kalan Fransız Bouvet zırhlısı bir de mayına çarptı. Nihayet siyah bir dumanın kapladığı
gemi, yana yatarak 600 mürettebatıyla boğazın sularına gömüldü.

Fazlaca yıpranmış olan Fransız zırhlıları, yeni takviyeler almak istedilerse de ana
bataryalarımızın ateşinden bunalarak kaçtılar. Bu durumda Fransız gemilerinin ateşi
kesildi. İngilizler de beş dakikalık bir ara verdiler.

Saat 14.35’de dört İngiliz zırhlısı boğaza sokularak, Namazgah, Rumeli Hamîdiyesi ve
Rumeli bataryalarını ateşe tuttu. Anadolu Hamîdiyesi de, durmadan düşman
gemilerinin üstün güçteki ateşine karşılık veriyordu. Rumeli Hamîdiyesi’nin ateşleri
netîcesinde 15.14’de isabet alan İrresistible zırhlısının bordasında bir tutuşma görüldü.
Makineleri duran zırhlı, akıntının te’sirine kapılarak Karanlık limandaki mayınlara çarptı.
Aldığı İsabetler sonucu perişan hâle gelen İrresistible, destroyerlerin ve diğer zırhlıların
bütün çalışmalarına rağmen kurtarılamayarak, Anafor sularına kapılıp, Dardanos
önlerinde sulara gömüldü. Ocean zırhlısı da bir mayına çarparak akıntıya kapılıp
sürüklendi ve Soğanlıdere civarında battı.

Bu büyük hücumlarla dahî müslüman-Türk’ün îmân gücü karşısında Çanakkale
boğazının geçilemiyeceğini anlayan amiral De Robeck, taarruzlarının işe yaramaması
karşısında, çekilme emri verince, düşman gemilerinin tamâmı Bozcaada’ya döndü.

Amiral De Robeck de, 18 Mart 1915 akşamı Mondros’da bulunan amiral R.Wemyss’e
gönderdiği şifrede; “Kabatepe’de 19’unda gösteri yok. Yarın beni görür müsünüz? Ya
yüzen mayınlar, yâhud sahildeki kovanlardan ve uzak mesafeden atılan torpidolar
yüzünden felâketli bir gün geçirdik... İrresistible ve Bouvet battı. Ocean daha batmadı
ama kaybı muhtemel, İnflexible mayın yarası aldı. Gauluois top ateşi ile ağır hasara
uğradı...” diyerek bu fecî yenilgiyi anlattı.

18 Mart 1915 günü 2000’e yakın mermi harcandı. Türk tarafından sâdece 81 top isabet
aldı ve bunlardan dördü işe yaramaz duruma geldi. İnsan kaybı ise, 40 şehîd ve 70
yaralıdan ibaretti. Düşman, mayın hatlarından bir veya en çok ikisini temizleyebilmişti.
Düşmanın ise üç muhârebe gemisi batmış, üçü de harp dışı kalmıştı. İnsan kaybı ise
700 civarında idi.

Çanakkale’yi deniz yoluyla geçerek İstanbul’a girmenin mümkün olmadığını anlayan ve
mağlûbiyeti hazmedemeyen îtilâf devletleri erkânı, İstanbul’a doğru yürüyebilmek için
bir kere de karaya asker çıkarmayı düşündüler. Bu taarruz için birleşik kuvvetler
kumandanlığına general Hamilton getirildi. İlk plânda emrine de 75.000 kişilik bir ordu
verildi. Bu orduda İngiliz, Fransız, Avustralyalı, Yeni Zellândalı ve başka sömürge
ülkelerine mensûb askerler vardı. Bu kuvvetlere, Australian and New Zeeland Army
Corps kelimelerinin baş harflerinden meydana geldiği için Anzak (Anzac) kuvvetleri adı
verildi.

Îtilâf kuvvetlerinin umûmî karargâhı, Limni adası üzerindeki Mondros limanı idi. Anzak
kuvvetlerinin kumandanı general Hunter Weston ve general Birdvood idi. Fransız
kuvvetlerinin kumandanı da general d’Amede, sonradan general Gouraud, daha sonra
da general Bailloud oldu.

Îtilâf kuvvetleri, plânlanan bu taarruzu Gelibolu yarımadası üzerinden başlatmayı
kararlaştırdılar. Bu mıntıkada gereken savunma tedbirlerini almak üzere beşinci ordu
teşkil edilerek, başkumandanlığına Alman general Liman Von Sanders tâyin edildi.

Îtilâf devletleri kumandanlığı muhtelif noktalara şaşırtma çıkarmaları yaparak, asıl
çıkarmayı gizlemeyi plânladı. Bu sebeple ilk önce Fransız kuvvetleri 25 Nisan 1915’de
Kumkale’ye bir çıkarma yaptı. Burada göğüs göğüse şiddetli muhârebeler oldu. Aynı
gün içinde îtilâf kuvvetleri geri çekildi. Saros kıyılarında yapılan sahte çıkarmalar da
aynı şekilde neticelendi. Dikkatlerin başka tarafa toplandığını zanneden 29. İngiliz
tümeni, aynı gün muazzam harb gemilerinin himayesinde ve çok kuvvetli bir ateş
desteği altında Seddülbahir’e asker çıkarmaya başladı. Karaya çıkan bu tümenin 12
taburu karşısında sâdece 26. alayın 3. taburu vardı. Bu kahraman tabur, her türlü
takdirin üstünde bir cesaret ve kahramanlıkla, kendilerinden en az on misli üstün olan
düşmana karşı tam 36 saat yalnız başına çarpıştı. 3. tabur kumandanı binbaşı Mahmûd
Bey, taburun yarı mevcudunu kaybetmek pahasına da olsa, kahramanca çarpışarak,
düşmanı denize dökmek karar ve azmini muhafaza etti. Oldukça ağır yaralandığı hâlde,
25-26 Nisan muhârebesi sona erene kadar taburunun başından ayrılmadı.

Bu kahraman taburun karşısında meşhur 29. İngiliz tümeni çok ağır zâyiât vererek,
sayı ve ateş üstünlüğü yanında, zırhlıların desteğine rağmen, sahilde zor tutunabildi.
Aralıksız bir buçuk gün süren muhârebe esnasında ancak 500 metre kadar ilerleyebildi.

Pek şiddetli mukavemetle karşılaşan îtilâf kuvvetleri, Seddülbahir ve Arıburnu
bölgelerine ilk hamlede 50.000 kişilik İngiliz, Avustralya ve Yeni Zelandalı asker
çıkardılar. Bu kuvvetlerin karşısında yalnız iki Türk tümeni vardı. Bunlardan birincisi 12
taburlu 9. tümen, ikincisi ise ordunun genel yedeğini teşkil eden 19. tümendi. 9.
tümenin 9 taburu Seddülbahir bölgesini savunmakla vazifeli, üçü de yedekte idi.

Anburnu’nda bulunan 27. piyade alayının 3 ve 4. bölükleri, üç Avustralya tugayının
hücûmlarına karşı Türk’ün şanlı târihine altın harflerle yeni sayfalar eklediler. Her iki
bölük, en az on beş misli üstün düşman karşısında Eceabat’daki (Maydos), 27. piyade
alayı yetişinceye kadar kıyıya hâkim tepeleri hayatlarını fedâ ederek ve kahramanca
çarpışarak korumaya muvaffak oldular.

Alman generali Liman Von Sanders’in plânına göre bu bir taburluk Osmanlı kuvvetinin
vazifesi, Arıburnu-Kumtepe arasındaki 10 kilometrelik sahayı korumaktı. 27. alayın
geri kalan kuvvetleri ve alay karargahından başka, 9. fırka (tümen) karargâhı ve fırka
topçusu ile 25. alay bu iki bölüklük taburun arkasına düşen Maydos-Sarafim çiftliği

hattında bekliyordu. Arıburnu-Kocaçimen hattının arkasındaki Bigalı köyünde de, 5.
ordunun umûmî yedeği olan 19. fırka (tümen) bulunuyordu.

Arıburnu’na çıkarma yapmaya çalışan Anzak kuvvetlerinin top sesleri, Bigalı köyünden
işitiliyordu. Gelen muhârebe raporları üzerine, 19. tümen kumandanı Kaymakam
(Kurmay Yarbay) Mustafa Kemâl Bey, emrindeki fırka birliklerini harekete geçirdi.
Gelibolu’da bulunan ordu ve 3. kolordu ile haberleşerek, fırka süvârî birliğini
Kocaçimen-Conkbayırı istikâmetinde keşif ve emniyet maksadıyla ileri gönderdi.
Yukarıdan alacağı İkinci emri bekledi. Fakat beklediği emir gelmeyince, zaman
kaybetmemek için kendiliğinden harekete geçti. Anburnu çıkarma yerine en yakın
bulunan Bigalı’daki kuvvetlerin başına geçerek, saat 8.30’da Kocaçimen-Conkbayırı
üzerinden Arıburnu istikâmetine yürüdü. Düşmanın ileri hatlarının Conkbayın’na beş-
altı yüz metre mesafeye kadar yaklaştığını gördü. Cephaneleri tükendiği için
çekilmekte olduklarını söyleyen kıyı gözetleme birliğine mensûb erlere, düşmana karşı
süngü taktırarak mevzî aldırdı. Bunu gören düşman da mevzîye girdi. Böylece zaman
kazanıldı ve 57. alaya emir gönderildi. Gelen birlikler Conkbayırı’na yerleştirildi. Daha
sonra 57. ve 27. alayların yaptıkları süngü hücumu ile Anzak kuvvetleri sahil
yakınlarına kadar geri sürülüp atıldılar. O gün kahramanca çarpışarak, Anzak
birliklerini geri püskürten 19. fırkanın 57. piyade alayı ve 9. fırkanın 27. piyade alayı,
savaş gemilerinin ateşine tutularak, başta kumandanları olmak üzere tamâmı şehîd
düştü. Böylece ihtiyat fırkalarının elindeki en iyi ve talimli iki alay, Çanakkale savaşının
şanlı müdâfaa târihi sahîfelerinde altın harflerle yazıldılar.

25-26 Nisan muhârebeleri sonunda İtilâf kuvvetleri, sâdece kıyı bölgelerinde,
donanmanın ateş desteğinde tutunabildiler. Daha önce Osmanlı Devleti’ni bir oldu-
bittiye getirerek Birinci Dünyâ harbine sokan İttihâdçı harbiye nâzırı Enver Paşa,
şimdiye kadar pek çok müslüman-Türk evlâdının imha edilmesi yetmiyormuş gibi, bir
savaş taktiği hatâsı olarak arka arkaya çektiği telle Seddülbahir, Tekeburnu ve Mort
limanına çıkmış olan kuvvetli İngiliz birliklerine hücum edilmesini ve yarımadadan
kovulmalarını emretti. Balkan harbinde mağlûb olarak kuvvetini ve teçhizatını
kaybeden, daha sonra İttihâdçı-Îtilafçı ayrımından istifâde edilerek pek çok vatansever
subayı emekliye sevk edilerek devre dışı bırakılan ve dört cephede harbe sokulan
Osmanlı ordusunun Çanakkale cephesindeki askerleri, İngiliz siperleri üzerine 1, 2 ve 3
Mayıs gecelerinde hücum ettiler. Kahramanca çarpışarak, geceleri kazandıkları yerleri,

gündüz donanmanın ezici ateşi yüzünden bırakmak zorunda kaldılar. Çok eksik ve her
türlü imkânsızlıklar içinde yapılan bu hücumlarda, binlerce kahraman şehîd oldu.
Dördüncü gün bu işten vazgeçilip savunma ile yetinilmeye karar verildi. Osmanlı
taarruzlarının kırıldığını gören İngilizler, karşı taarruza geçmeyi plânladılar. 6-9 Mayıs
1915 günlerine tesadüf eden, dört gün müddetle devam eden ve ikinci Kirte
muhârebesi olarak bilinen muhârebelerde, düşman kuvvetlerine karşı taarruzda
bulunuldu.

Seddülbahir’in Kuzeydoğusundaki Alçıtepe’yi hedef kabul eden 50.000 kişilik düşman
ordusu, donanmalarının da yardımıyla tek tük ehemmiyetsiz ilerlemeler yaptı. Fakat
ağır kayıplara uğradı.

20.000 askerini telef eden düşman ordusu, ancak yarım kilometrelik bir yol alabildi.
Kara ve denizden hücuma uğrayan Türk askerinin bu müthiş muhârebelerde gösterdiği
kahramanlıklar, akıllara durgunluk verecek ölçüde oldu. Cephane kıtlığından,
gıdasızlıktan, elbisesizlikten, çarıksızlıktan ve soğuktan çok muzdarib olan Türk ordusu,
herşeye rağmen dimdik ayaktaydı.

İngiliz kuvvetlerinin taarruzlarının kırılarak neticesiz kalması, seferî kuvvetler
kumandanı general Jan Hamilton’un ümidini kırdı. 9 Mayıs 1915’de Londra’ya bir
telgraf çekerek, yardım görmediği takdirde, Çanakkale’de muvaffak olamayacağını
bildirdi. Bu durum, Londra’daki İngiliz yetkililer arasında anlaşmazlıklara sebeb oldu.
Bu arada, Osmanlı donanmasına mensûb Muâvenet-i Milliye isimli küçük torpidonun,
Goliat zırhlısını batırması, buhranı iyice artırdı. Bunun üzerine bütün donanmalar
kumandanı amiral Fisher, donanmanın en güçlü zırhlısı olan Queen Elizabeth’in
Çanakkale’den ayrılıp İngiltere’ye dönmesini emretti. Bahriye nâzırı Churchill de, onun
yerine 38 santimlik top taşıyan iki monitörle daha eski birkaç zırhlının gönderilmesi
şartıyla buna razı oldu. 13 Mayıs’ta hâdiseyi öğrenen savunma bakanı Lord Kitchner
çok kızdı ve en ağır bir zamanda donanmanın orduyu kendi hâline bıraktığını söyledi.
Hâdiseler, tartışmanın büyümesine yol açıyordu. 13 Mayıs’da, amiral De Robeck’e bir
tel çekilerek, yeniden deniz hücumuna geçmeyip, sâdece orduyu desteklemesi
bildirildi. O sırada Çanakkale önündeki bâzı gemiler değiştirilirken, yakında yardımcı
kara birliklerinin gönderileceği de bildirildi.

İngiltere’de hava iyice gerginleşti. 14 Mayıs 1915’de savaş meclisi toplandı. Oldukça
sert tartışmalardan sonra bir karar verilemeden dağıldı. Bahriye nâzırı Churchill, bütün
gücün Çanakkale cephesinde yığılmasını istediği için, Çanakkale’ye göndereceği iki
tümenin taşınması için bazı kararlar aldı. Acele ederek, 14-15 Mayıs gecesi Lord
Fisher’in uykuda bulunduğu bir sırada, İtalya’ya yardıma gidecek dört kruvazörün
derhâl yola çıkarılmasını ve amirale bilgi verilmesini emretti. Lord Fisher ise imzası
olmadan böyle bir emrin verilmesi üzerine, 15 Mayıs sabahı durumu öğrenince
vazifeden istifa ettiğini Churchill’e ve başbakana bildirdi. Bu hâdisenin duyulmasından
sonra bunalım büyüdü ve Churchill Bahriye nâzırlığı vazifesinden alındı. İngiltere’deki
bu buhranın devam ettiği sırada, Arıburnu cephesindeki Osmanlı kuvvetleri 18-19
Mayıs günleri neticesiz taarruzlarda bulundular.

11 Mayıs 1915 Salı günü teftişe gelen harbiye nâzırı Enver Paşa, başkumandan vekili
ünvânıyla 19 Mayıs 1915 Çarşamba günü hiç bir lüzum olmadığı hâlde; aç, çıplak ve
cephanesiz durumdaki orduya düşman mevzileri üzerine hücum emri verdi. Düşmanın
karşı taarruzu hesab edilmeden ve çılgınca girişilen bu taarruzda, dokuz bin
kahramanımız şehîd oldu. İngiliz zayiatı ise yüz ölü ile beş yüz yaralıdan ibaretti.

İngiltere kabinesinde değişiklik yapılmasına sebeb olan buhrandan hemen sonra Alman
denizaltıları, 24 Mayıs’ta Triumph, 27 Mayıs’ta Majestic zırhlılarını hatırdılar. General
Hamilton 28 Mayıs günü yazdığı notta, donanma kumandanının artık kara ordusunu
kâfi miktarda destekleyemiyeceğini bildirdi.

Gelibolu yarımadasının güney cephesinde Vehip Paşa ve kuzey cephesinde de Es’ad
Paşa’nın kumandasındaki Osmanlı birliklerinin düşman kuvvetlerini durdurması ve
buna paralel olarak İngiliz kabinesinde değişikliklere gidilmesi üzerine, 5. ordu
birliklerinin subay ve kumandanlarına yeni terfîler ve madalyalar verildi.

Osmanlı ordusunda terfi merasimlerinin yapıldığı Haziran ayının ilk günlerinde, İngiliz
ordusunda durum pek parlak değildi, îtimâdı sarsılan İngiltere hükümetinin savunma
bakanı Lord Kitchner, 3 Haziran 1915’de general Hamilton’a bir telgraf çekerek,
istediği yardım gönderildiği takdirde Kiüdülbahir’i ele geçirip, Çanakkale seferini bitirip
bitiremiyeceğini sordu. Zâten taarruza hazırlanmış olan İngiliz ve Fransız kuvvetleri, 4-
5 Haziran günlerinde Seddülbahir cephesine tekrar yüklendiler. Üçüncü Kirte

muhârebesi olarak anılan bu kanlı çarpışmalarda, Osmanlı ordusundan 9.000 kişi şehîd
oldu; düşman ordusundan da 7. 500 kişi öldürüldü. Netîcede düşman hücumu geri
püskürtüldüğü gibi, bir ara İngilizlerin eline geçen yerler de geri alındı.

Yeni kuvvetlerle takviye edilen Osmanlı ordusunda, yeni bir taarruz plânı hazırlandı.
Plânlanan bu taarruz, 28 Haziran 1915 Pazartesi günü başlatıldı. Zığındere
muhârebeleri olarak bilinen ve o günlerde cepheye teftiş için giden Enver Paşa’nın
tasvibiyle, cephedeki kurmayların plânladığı bu taarruz, 5 Temmuz 1915 Pazartesi
gününe kadar olmak üzere 8 gün devam etti. Zığınderesi’nin iki tarafındaki Osmanlı
mevzilerine karşı düzenlenen düşman taarruzlarına mukabil Türk taarruzları en güzide
askerlerimizden 14.000 kişinin şehîd olmasına sebeb oldu. Buna rağmen düşman
taarruzu kırıldı. İngilizler yine hezimete uğradılar.

6 Temmuz 1915’de Osmanlı veliahdı (pâdişâh namzedi) Yûsuf İzzeddîn Efendi,
Çanakkale’ye gelerek, askerlere moral verdi. 12 Temmuz 1915 Pazartesi günü
Seddülbahir cephesinin Kerevizdere kısmında meydana gelen kanlı çarpışmalara, iki
Fransız ve bir İngiliz tümeni katıldı. Osmanlı ordusundan 9. 822 kişinin şehîd olduğu,
düşman tarafından da 3. 840 kişinin öldürüldüğü bu muhârebe de Türk’ün zaferiyle
neticelendi.

Bu arada başlaması muhtemel büyük bir taarruz için, her iki taraf da hazırlıklarını
tamamlamaya çalıştılar. Alman generali Liman Von Sanders, İngiliz ordusu tarafından
vuku bulacak taarruzun Temmuz ayı sonlarında olacağını tahmin ederek hazırlıkları
sıklaştırdı. Bu sırada harbin cereyanı hakkında bilgi vermek üzere Almanya’ya çağırılan
Liman Von Sanders durumun nazikliğini dikkate alarak gitmedi.

Denizden boğazı geçemiyeceğini anlayan ve Gelibolu yarımadasının Seddülbahir ve
Arıburnu’na yaptığı çıkarmalarda başarı sağlayamayan İtilâf kuvvetleri başkumandanı
general Hamilton, İngiltere’den gelecek kuvvetleri de hesaba katarak yeni bir harp
plânı hazırladı.

6 Ağustos 1915 sabahı İngilizler, önce güneyde Seddülbahir bölgesine; Kirte ve
Alçıtepe bölgesini düşürmek istiyorlarmış havasını vermeye çalışarak, şiddetli bir
şaşırtma hareketinde bulundular. Aynı zamanda Arıburnu bölgesine de var güçleriyle
yüklenen İngilizlerin asıl maksadları diğer yerlerdeki Osmanlı ihtiyat bitiklerini

Seddülbahir ve Arıburnu’na çekerek, Suvla ve Anafartalar’a yapacakları taarruzu
kolaylaştırmaktı. 6 Ağustos gecesi Sazlıdere’nin kuzeyinde karaya çıkan 20.000 kişilik
İngiliz kuvveti, Arıburnu cephesini çevirmekle vazifelendirildi. Bu kuvvetler o gece
sabaha kadar Conkbayın’na ikibuçuk kilometre kadar yaklaştılar. 7 Ağustos gününü
dinlenmekle ve istihkâm hazırlamakla geçiren İngiliz kuvvetlerinin bu hareketi,
Osmanlı ordusuna zaman kazandırdı. Bu sırada Arıburnu bölgesinde; 16. fırka
(tümen), Kabatepe’den gelen 9. fırka (tümen), Seddülbahir’den gelen 8. fırka (tümen)
ve 19. fırka (tümen) toplandı.

8 Ağustos günü İngilizler pek erkenden Düztepe’den itibaren Conkbayırı’nı denizden ve
karadan pek ağır bir ateş altına aldılar. 8 Ağustos günü Arıburnu cephesi ateş
içindeydi. İngiliz ateşi karşısında çok zayiat veren dört Osmanlı fırkası (tümeni),
Conkbayır’ını kaybetti. Arıburnu bölgesindeki Osmanlı kuvvetleri 10 Ağustos günü
Conkbayırı’nı geri aldılar. Arıburnu grup kumandanı korgeneral Es’ad Paşa idi. Arıburnu
cephesinde 10 Ağustos 1915 Salı gününe kadar beş gün süren muhârebelerdeki
zayiatımız ise, 6. 930 kişiydi.

Asıl maksadlarını bir dereceye kadar gerçekleştiren ve Osmanlı ordusuna önemli
zayiatlar verdiren düşman kuvvetleri, 6-7 Ağustos Cumâ-Cumartesi gecesi saat
10.00’da Suvla koyuna asker çıkardılar. Arıburnu’nun kuzeyinden muhtelif kollarla bir
kuşatma taarruzuna kalkışıp, ertesi gün de bu hareketlerine devam ettiler. Fakat
îmânlı Türk askerinin mukavemetiyle karşılaşarak başarısızlığa uğradılar.

6-7 Ağustos gecesi Suvla koyunda karaya çıkarılan İngiliz kuvvetleri, ertesi güne
tesadüf eden 7 Ağustos günü taarruza başladılar. Zâten böyle bir taarruzun
olabileceğini tahmin eden Liman Von Sanders, Saroz körfezinde bulunan miralay Fevzi
Bey kumandasındaki 16. kolorduyu Anafartalar bölgesine sevk etti. Kireçtepe’nin
kuzeyinden başlayıp güneye doğru uzanarak Kocaçimen bölgesini de içine alan yeni bir
cephe teşkil ettirdi. Bu yeni cephenin adı Anafartalar grup kumandanlığı ve kumandanı
da miralay Fevzi (Çakmak) Bey’di. Anafartalar cephesinin Kireçtepe’deki sağ cenahı
binbaşı Wilmer’in kumandasında olup, 11. fırka (tümen) birliklerinden müteşekkildi.

General Von Sanders, Saroz körfezi kıyılarını korumakla vazifeli 16. kolorduya; 7
Ağustos’ta, Suvla-Anafartalar bölgesine hareket edip, iki günlük yolu bir günde

giderek, 8 Ağustos’ta İngiliz kuvvetlerine taarruz etmesini emr etti. Ancak bir
kolordunun bütün ağırlıklarıyla birlikte iki günlük yolu bir günde katederek belirtilen
yere ulaşması mümkün olmadığından, vaktinde ulaşamayan miralay Fevzi (Çakmak)
Bey, Liman Von Sanders tarafından vazifeden alındı. Yerine 19. fırka (tümen)
kumandanı miralay M. Kemâl Bey (Atatürk) tâyin edildi. Birlik 48 saatten beri hemen
hiç dinlenmemişti. Sıkı yürüyüşle erlerinin bir kısmını yollarda bırakmış olan 16.
kolorduya, iki tümenle donanma ateşiyle korunan 4 İngiliz tümenine karşı herhangi
yeni bir plân ve hazırlık yapmadan 9 Ağustos sabahı taarruz emri veren Mustafa Kemâl
Bey, İngilizlerden önce davrandı. Daha önce davranan Türk birlikleri şiddetle hücum
ederek, İngiliz taarruzunu çabuk kırdı. Denizden ve karadan yapılan düşman
bombardımanına rağmen, Türk taarruzu muvaffak oldu. Cefakâr ve kahraman
mehmetçik; açlığa, elbisesizliğe, cephanesizlige rağmen büyük başarılar göstererek
düşmanı denize kadar kovaladı. Bu taarruz sonunda Türk kuvvetleri Conkbayırı’na ve
Şâhintepe’ye iyice yerleşmiş oldu. Bu taarruzlar sırasında kuvvetinin yarısını
kaybedecek kadar zayiata uğrayan İtilâf kuvvetlerinin birkaç generali de ölmüştü. 16
ve 21 Ağustos târihlerinde, taze kuvvetlerle takviye edilen İtilâf kuvvetleri tekrar
taarruza geçtiler. Taarruzlar Anafartalar’a doğru yayılıyor, tekrar tehlikeli bir hâl
alıyordu. Anafartalar grub kumandanı Mustafa Kemâl Bey, bütün ihtiyatlarıyla birlikte
karşı taarruza geçti. Düşmana karşı hücuma kalkan ve düşmanı bozguna uğratan
kahraman bir alay tamamen imha edildi. Fakat ihtiyat kuvvetlerinin yetişmesini te’rmin
edecek şekilde düşmanı da meşgul etti. İhtiyat kuvvetlerinin yetişmesiyle düşmanın 21
Ağustos taarruzu da kırıldı. Bütün taarruz ve karşı taarruzlar süngü hücumuyla oldu.
İki tarafın zayiatı da korkunçtu. Fakat müslüman-Türk askerinin dillere destan
metaneti ve kahramanlığı, zaferin Türk ordusu tarafında kalmasını te’min etti.

27 Ağustos’da düşman, Kayacıkağılı mıntıkasına şiddetli bir topçu ateşi desteğinde
tekrar taarruza geçti. Fakat, bu taarruz da geri püskürtüldü. Mestantepe ve Yusufçuk
istikametindeki düşman taarruzu da kırıldı. Bundan sonra siper muhârebelerine
dönüşen savaşlar bir müddet daha devam etti.

Türk başkumandanlığı iş işten geçtikten sonra Çanakkale cephesini kuvvetlendirmeğe
karar vererek, 1. orduyu Gelibolu yarımadasının kuzey kısmına gönderdi. Yeni takviye
alan Osmanlı kuvvetleri karşısında, general Hamilton tekrar takviye kuvvet istedi.
Ancak çeşitli cephelerde savaşarak askerinin perişan olduğunu bilen İngiltere

hükümeti, bir tümenden fazla asker gönderemedi. Îtilâf devletlerinin Sırbistan’a karşı
açtıkları sonbahar seferi ile doğan kuvvet ihtiyâcı karşısında da Çanakkale’den kuvvet
çekilmesi kararlaştırıldı. 28 Ekim’de general Hamilton’un yerine gelen general Monroe
30-40 bin kişilik kaybı pahasına da olsa çekilmenin gerekliğini tekrarladı. Artık kış
geliyordu. Monroe’nin verdiği rapor üzerine iki İngiliz tümeni, 5 Aralık’ta Selânik’e
gönderildi. Bu arada Osmanlı ordusuna, iki Avusturya bataryası katıldı. Almanlar ise
daha başlangıçta Çanakkale cephesine iki tabyalık topçu eratı, bir istihkâm bölüğü
(hepsi 250 kadar er), 20-25 kadar subay ve bir kaç denizaltısı ile katılmıştı.

İngilizler, 19 Aralık 1915 günü Seddülbahir bölgesinde şiddetli bir taarruza geçip,
dikkatleri oraya çekerek, geceleyin Anafartalar-Arıburnu bölgesinden çekildiler.
Mağlûbiyeti bir türlü hazmedemeyen İngiliz hükümeti, altı tümen ile son bir taarruz
daha yapmaya karar verdi. Fakat bu sırada, Bulgaristan’ın, Alman-Türk ittifakına
katılarak harbe girmesi karşısında, Fransa hükümeti Çanakkale’deki îtilâf kuvvetlerinin
Makedonya cephesine gönderilmesinde ısrar ettiğinden, İngiltere hükümeti, Gelibolu
yarımadasındaki kuvvetlerini tamamen geriye çekmek zorunda kaldı. 8-9 Ocak 1916
gecesinde Seddülbahir bölgesindeki kuvvetlerini de çekti.

Kara kuvvetini çeken îtilâf devletleri, Çanakkale’deki Osmanlı birliklerine, ulaştırma
yollarına ve iskelelere havadan taarruzlara devam ettiği gibi, îtilâf donanması da yakın
ablukayı kaldırmadı.

8,5 ay süren Çanakkale savaşları sonunda hezîmete uğrayan ve geri çekilmek zorunda
kalan îtilâf kuvvetleri, yığın hâlinde erzak ve mühimmatı olduğu gibi bırakarak çekilip
gittiler. Türk ordusunun eline bu suretle pek çok ganîmet geçti.

Sâdece Birinci Dünyâ harbinin değil, dünyâ târihinin en şanlı müdâfaalarından olan,
müslüman-Türk’ün sonsuz vatanperverliği, kahramanlığı, feragati, cesareti ve
tahammülü ile; “ölürsem şehîd, kalırsam gâziyim” parolasiyle kazanılan Çanakkale
savaşlarında, Osmanlı ordusundan savaş içi ve dışı 251. 309 kişi, îtilâf devletlerinden
de 47.000’i Fransız olmak üzere, toplam 252.000 kişi zâyiât verildi. Osmanlı
Devleti’nin verdiği şehîdler içinde en önemli yeri Abdülhamîd Han’ın açtığı okullarda
yetişen yedeksubaylar teşkil ediyordu. Böylece devlet, yetişmiş insanının büyük kısmını
kaybetmiş oldu.

Birinci Dünyâ harbi içerisinde cereyan etmesine rağmen, millî bir mâhiyet arz eden ve
müslüman-Türk’ün kendinden kat kat güçlü olan askerî kuvvetler karşısındaki
metanetini ve kahramanlığını ortaya koyan Çanakkale savaşları; Rusya’nın asırlardır
ulaşmak istediği boğazları ele geçirerek Akdeniz’e ulaşma hayâllerinin sönmesine
sebeb oldu.

Ayrıca Çanakkale harbinin başlamasıyla Ruslar, Kafkasya cephesinde 300.000 kişilik bir
Türk ordusunu karşılarında görmekten kurtuldular. Böylece, Doğu Anadolu’daki Rus
mezâlimine ve İngiltere’nin Irak ve Filistin’de meydanı boş bulmasına yaradı. İngiltere
başbakanı Lıoyd George’un 18 Kasım 1919’da Avam kamarasındaki bir konuşmasında;
“Gemilerimiz Çanakkale’yi geçebilselerdi, harb iki sene kısaltılmış olurdu” dediği gibi,
dünyâ harbi iki sene uzatıldı. Çanakkale’deki Türk savunmasının başarısı, Rusya’da
çarlığın yıkılmasına ve Bolşevik ihtilâline sebeb oldu. Zîrâ harbin iki sene uzaması
sebebiyle Rusya iktisadî ve askerî yardım alamamış, bu sebeble meydana gelen
iktisâdı sıkıntı, Rus ihtilâline sebeb olmuştu. Bu ihtilâl sonunda çarlık rejimi devrildi.
Bolşevik rejimi kuruldu. Yeni rejimi gerçekleştirenler, Türklerle iyi münâsebetler
kurarak harbden çekildiler. Haçlı zihniyetine sâhib olan Avrupa devletlerinin Osmanlı
Devleti üzerinde asırlardır hayâl ettikleri kötü emeller, Çanakkale zaferiyle suya düştü.
Rusların Akdeniz’e açılma hevesleri engellendi. Çanakkale savaşlarında sultan İkinci
Abdülhamîd Han devrinde yetişen kıymetli pek çok kumandan ve asker telef oldu.
Ancak, Türk istiklâl harbinin kazanılmasını sağlayan kumandanlar yetişti.
BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN ANNESİNE SON MEKTUBU

Vâlideciğim!

Dört asker doğurmakla müftehir (iftihar eden) şanlı Türk annesi!

Nasihat-âmiz mektubunu, Divrin ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen
derenin kenarındaki armut ağacının sâyesinde (gölgesinde) otururken aldım.

Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti.

Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve
mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim.

Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet
edemiyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selâmlıyor gibi geldi. Hepsi
benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diye tebrik
ediyorlardı.

Gözlerimi biraz, sağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam
ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir (tebrik) ediyorlardı.

Nazarlarımı sola çevirdim, çığıl çığıl akan dere, bana vâlidemden gelen mektuptan
dolayı gülüyor, oynuyor köpürüyordu.

Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim
sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu.

Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedâsı ile beni tebşir ediyor ve
hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

İşte bu geçen dakikalar ânında, hizmet eri; “Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz” dedi.
“Pekâlâ” dedim. Aldım baktım sütlü çay. “Mustafa bu sütü nereden aldın?” dedim.
“Efendim şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?” “Evet ne kadar
güzel” dedim. “Işte onun çobanından 10 paraya aldım” dedi.

Vâlideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi
sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyordum. Ben vâlidemin sayesinde
onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin olur mu? Kardeşim
Şevket neden içmiyor? dedim. Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: “Ne yapalım.
Kaderde olsaydı, o da; bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin
secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tedkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak
idi.” Şevket merak etmesin, o görür belki de, daha güzellerini görür.

Fakat vâlideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni mutlaka buralara getireceğim. Ve
şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sâyende görecektir.

O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler.
Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

Ey Allah’ım! Bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile
hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat
onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım.
Cemâat ile namazı kıldık. Yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyânın dağdağa
ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım;

“Ey Allah’ım! Ey şu öten kuşun, şu meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve
otların, şu heybetli dağların Hâliki! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde
bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdir eden ve seni ulu tanıyan Türklere
mahsustur. “Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri, ism-i celâlini
İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Bu şerefli dileği ihsân eyle ve huzurunda
titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana duâ eden biz askerlerin süngülerini
keskin eyle. Düşmanlarını zâten kahrettin, bütün bütün mahveyle!” diye bir duâ ettim
ve kalktım. Artık benim kadar mes’ûd, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur
edilemezdi.

Anneciğim! Oğlun Hâlid de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünyânın en güzel yerleri
burası imiş.

Vâlideciğim evdeki senet vesâireyi kimselere kat’iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz
bilmiyoruz deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünyâ
böyledir. Fakat sen merak etme. O hisseyi vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani
nasıl aldık. Yalnız zaman ister.

Vâlideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor. Allah razı olsun.

Oğlun Hasan Edhem

4 Nisan 1331(17 Nisan 1915)
BİR ŞEHİDİMİZİN SON SÖZLERİ

2 Haziran 1916’da Kolağası (Yüzbaşı) Mehmed Tevfik, Çanakkale Harbi’nde bir İngiliz
mermisi ile yaralanmış ve şehîd olmadan önce şu mektubu yazmıştır:

Ovacık yakınlarındaki Ordugâhtan 18 Mayıs 1331- Pazartesi (1916)

Sebebi hayâtım, feyz-i refikim.

Sevgili babacığım, vâlideciğim:

Arıburnu’nda ilk girdiğim müthiş muhârebede sağ yanımdan ve pantolonumdan hâin
bir İngiliz kurşunu geçti. Hamdolsun kurtuldum. Fakat, bundan sonra gireceğim
muhârebelerden kurtulacağıma ümidim olmadığından, bir hâtıra olmak üzere, şu
satırları yazıyorum.

Hamdü senalar olsun Cenâb-ı Hakk’a ki, beni bu rütbeye kadar ulaştırdı. Yine
mukadderât-ı ilâhiye olarak beni asker yaptı. Siz de ebeveynim olmak dolayısıyla, beni
vatan ve millete hizmet etmek için nasıl yetiştirmek lazımsa öylece yetiştirdiniz.
Sebeb-i feyz-i refikim ve hayâtım oldunuz. Cenâb-ı Hakk’a ve sizlere çok teşekkürler
ederim.

Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı bugün haketmek zamanıdır. Vatanıma olan
mukaddes vazifemi yerine getirmeye çalışıyorum. Şehîdlik rütbesine kavuşursam;
cenâb-ı Hakk’ın en sevimli kulu olduğuma kanâat edeceğim. Asker olduğum için, bu
her zaman benim için pek yakındır.

Sevgili babacığım ve vâlideciğim! Göz bebeğim olan zevcem Münevver ve oğlum
Nezih’ciğimi önce Cenâb-ı Hakk’ın sonra sizin himayenize bırakıyorum. Onlar hakkında
ne mümkün ise lütfen yapmaya çalışınız. Servetimizin olmadığı malûmdur. Mümkün
olandan fazla bir şeyi isteyemem. İstersem de boşunadır. Refikama (eşime) hitaben
yazdığım kapalı mektubu lütfen kendi eline veriniz! Fakat çok üzülecektir. O üzüntüyü
giderecek şekilde veriniz. Tabii, ağlayıp üzülecek, teselli ediniz. Allahü teâlânın takdiri
böyle imiş. İsteklerim ve borçlarım hakkında refikamın mektubuna koyduğum deftere
ehemmiyet veriniz! Münevver’in hafızasında veyahut kendi defterinde kayıtlı borçlar da
doğrudur. Münevver’e yazdığım mektubum daha geniştir. Kendisinden sorunuz.

Sevgili baba ve vâlidedğim! Belki bilmiyerek size karşı bir çok kusurlarda
bulunmuşumdur. Beni affediniz! Hakkınızı helâl ediniz! Ruhumu şâd ediniz. İşlerimizin
düzeltilmesinde refikama yardımcı olunuz.

Sevgili hemşirem Lütfiyeciğim!

Bilirsiniz ki, sizi çok severdim. Sizin için gücümün yettiği nisbette ne yapmak lazımsa
isterdim. Belki size karşı da kusur etmişimdir. Beni affet, mukadderât-ı ilâhiye böyle
imiş. Hakkını helâl et, ruhumu şâd et! Yengeniz Münevver hanımla oğlum Nezih’e sen
de yardım et!

Hepiniz, her gün beş vakit namaz kılınız! Bir namazı kaçırmamağa çok dikkat ediniz.
Ruhuma Fatiha okuyarak beni sevindiriniz! Sizi de cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve himayesine
tevdi ediyorum.

Ey akraba ve ehibbâ, cümlenize elveda! Cümleniz hakkınızı helâl ediniz. Benim
tarafımdan cümlenize hakkım helâl olsun. Elveda, elveda! Cümlenizi cenâb-ı Hakk’a
tevdi ve emânet ediyorum. Ebediyyen Allah’a ısmarladık. Sevgili babacığım ve
vâlideciğim.

Oğlunuz Mehmed Tevfik

19 Mayıs 1331 (1916)
KOLUMU KESİVER KOMUTANIM

Çanakkale savaşlarında kumandanlık etmiş, yaralanmış emekli bir subay şöyle
anlatıyor:

“Çanakkale savaşının devam ettiği günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar devam
eden savaş, bu nisbetsiz üstünlüğe karşı yine zaferimiz ile neticelenmek üzereydi.
Gözetleme yerinde muhârebenin son safhasını heyecan içinde tâkib ediyordum,
Mehmedciklerin, Allah Allah... nidaları ufku titretiyor, korkunç bir medeniyetin bütün
heybetini temsil eden top seslerini bile bu müthiş haykırışlar bastırıyor gibiydi.

Bir aralık yanımda bir ayak sesi duyar gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile
karşılaştım. Sapsarı olmuş, yüzünde müthiş bir ıstırap okunuyordu. Daha neyin var
demeğe kalmadan, o herşeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle
ürpermiştim. Sol kolu bileğinin dört parmak kadar yukarısından aldığı bir isabetle,
hemen tamamen kopacak hâle gelmiş, eli yere düşmekten anca zayıf bir deri parçası
alıkoymakta idi. Ali Çavuş dişlerini sıkarak ısdırâbını yenmeğe çalışıyordu. Sağ elindeki
çakıyı bana uzatarak: “Şunu kesiver kumandanım” dedi. Bu üç kelimelik cümle, öyle

müthiş bir istek, öyle bir mecburiyet ifâde ediyordu ki, gayri-ihtiyari çakıyı aldım ve
derinin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici vazifeyi yaparken, bir
şey söylemiş olmak için; “Üzülme Ali Çavuş, Allah vücûduna sağlık versin” diye
mırıldandım.

O; yere düşen eline, elsiz kalan koluna ve bir oluktan boşanır gibi akan kanlara kıymet
bile vermiyordu. Gözlerini duman ve ateş içindeki yurt ufuklarına doğru çevirerek;
“Fedâ olsun, memleket sağ olsun...” diye mırıldandı.

Ali Çavuş yalnız elini değil, çok geçmeden hayâtını da bu memleket uğruna, bu
mukaddes ülkeyi korumak yolunda feda etti. Gözlerini hayâta yumarken de, aynı
kelimeleri tekrarlamış: “Memleket sağ olsun... Allah îmândan ayırmasın... Canım
vatana fedâ olsun” demişti.


1) Birinci Dünyâ Harbi’nde Türk Harbi; Çanakkale Cephesi (Genelkurmay Harp
Târihi Yayını, Ankara-1978)

2) Çanakkale Conkbayırı Savaşları (Cemil Conk, Ankara-1959)

3) Türk İnkılâbı Târihi (Y.H. Bayur); cild.3, kısım 2

4) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 285

5) Siyâsî Târih (R.Uçarol); sh. 360

6) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-14; sh. 105

7) Büyük Harbin Târihi Çanakkale Gelibolu Askerî Harekâtı (C. F.Aspinall-Oglander,
Çevr. Tâhir Tunay, Ankara-1939)

8) 20.Asır Siyâsi Târihi (F. Armaoğlu); sh. 111

ÇANDARLI ÂİLESİ

Osmanlı Devleti’ne hizmet etmiş asîl bir Türk ailesi. Âile içerisinde, devletin en yüksek
ilmî, idâri, mülkî ve askerî makamlarında vazife almış şahsiyetler çıkmıştır. Çandarlı


Click to View FlipBook Version