Osmanlı Devleti, bu defa da sultan İkinci Abdülhamîd’in tahta yeni çıkmasından
faydalanarak, Midhâd Paşa ve arkadaşlarının bir oldu bittisi ile kendini Rus harbinin
içerisinde buldu. Savaş Osmanlılar için büyük bir yenilgiyle sonuçlandı. Balkanlarda ve
Doğu Anadolu’da bir çok vilâyet kaybedildi ve Osmanlı Devleti 802.500.000 Frank
tutarında savaş tazminatı ödemeyi kabul etti.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han devletin mâlî bakımdan büyük bir kriz içinde
bulunduğunu ve îtibârının her geçen gün biraz daha sarsıldığını görüyordu. Bu sebeple,
Rusya ile vuku bulan harbin hemen sonunda yabancı ülkelerin mâlî temsilcilerini
İstanbul’a davet etti. Alacaklı devletlerin temsilcileriyle müzâkereler iki buçuk yıl kadar
sürdü. Doksanüç (1877-1878) harbinin yaralarını sarmak, devlet işlerine hayatiyet
kazandırmak ve borçların mümkün olduğunca geç ödenmesini sağlamak için, Türk
temsilcilere görüşmeleri uzatarak, kararlarından tâviz vermemelerini istiyen sultan
Abdülhamîd Han, bu gayesine büyük ölçüde ulaştı. Neticede 20 Aralık 1881 târihinde
ünlü Muharrem Kararnamesi imzalandı. Bu anlaşmaya göre borçlar üzerinde büyük bir
indirim yapılıyordu. Anapara ve birikmiş faizlerin toplamı ile 278 milyon lira tutan
borçlar, 117 milyona kadar düşürüldü. Kalan borçların taksitlerinin tâkibçisi ise,
Muharrem kararnamesi ile kurulan Düyûn-ı umûmiye olacaktı.
Sekiz alacaklı ülkenin temsilcilerinden ve Osmanlı görevlilerinden meydana gelene
Düyûn-ı umûmiye idaresi, belirli vergileri toplama yetkisini eline aldı. Düyûn-ı
umûmiyenin yetkisine bırakılan gelirler; tütün, tuz ve ipek vergi gelirleriyle, damga
pulu ve balık resimleriydi. Düyûn-ı umûmiye idaresi yedi üyeden meydana geliyordu.
Bunların üyelik müddeti beş yıl idi. Üyelerin ikisi Türk, diğerleri ise her birinden bir üye
olmak üzere, İngiliz, Fransız, Alman, Avusturya, İtalyan, Hollanda ve Belçikalı idi. Dış
borçların tamâmına yakın bir bölümü İngiliz ve Fransızlara âid olduğu için Meclis-i idare
başkanlığı yalnız onlardan olabilmekte idi. Ancak konseyi teftiş etmek üzere Türklerden
meydana gelen müfettiş hey’eti de bulunuyordu. Böyle bir komisyonun kurulması,
Osmanlı mâliyesinin yabancı ve siyâsî bir kontrol altına girmesi gibi daha vahim bir
netîceyi önlemek içindir ki, Osmanlı hükümeti, Berlin kongresinden sonra doğrudan
doğruya alacaklıların delegeleri ile temasa geçerek yapılan görüşmeler sonunda
Düyûn-ı umûmiye idâresinin kurulmasına muvafakat etmişti. Bu idarenin kuruluş tarzı,
yetkileri ve kendisine devredilen gelir kaynakları gözönünde tutulduğu takdirde,
Osmanlı hükümetinin siyâsî ve mâlî yetkilerinden büyük fedâkârlık ettiği görülür. Fakat
buna rağmen, devletlerarası bir mâlî kontrole nazaran onu, şerrin ehveni olarak da
kabul etmekten başka çâre yoktu. Nitekim bu düzenlemeyle, devlet, borçlarının
yarısından kurtuldu, yabancı devletlerin iç işlerimize doğrudan müdâhalesi önlendi.
Osmanlı Devleti’nin mâlî itibârı iade edildi ve siyâsî istiklâline kavuştu. Bu başarı İkinci
Abdülhamîd Han’ın şahsî kabiliyeti ve akıllı siyâseti sayesinde ortaya çıktı.
Önemli şehirlerde müdürlük kurmuş olan ve 5355’i Osmanlı tebeası, 182’si yabancı
olmak üzere, 5537 personelin vazîfe aldığı Düyûn-ı umûmiye idaresi, disiplinli bir
sistemle çalıştı. Alınan bâzı tasarruf tedbirleriyle borçların büyük bir kısmı ödendi.
Ancak Düyûn-ı umûmiye devletin sonuna kadar devam etti.
1) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 173, cild-9, sh. 118
2) Osmanlı Târihi (E. Z. Karal); cild-8, sh. 426
3) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 487
4) Osmanlı imparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-13. sh. 128
5) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 321
6) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 298
7) Meclisi Mebusân (1213-1877) (Hakkı Târık Us. İstanbul-1954); cild-2, sh. 177
8) European Financial Control ofthe Ottoman Empire (D.C. Blaisdell New York-
1929)
9) Modern Türkiye’nin Doğuşu; sh. 446
10) History of the Ottoman Empire and Modern Turkey; cild-2, sh. 221
11) The Nineteenth Century Ottoman Tax Reforms and Revenue system (S.J. Shaw
London-1975)
EBÜSSÜ’ÛD EFENDİ
Osmanlı âlimlerinin en meşhurlarından. On üçüncü Osmanlı şeyhülislâmıdır. Tefsir,
fıkıh ve diğer ilimlerde büyük âlim idi. İsmi, Ahmed bin Muhammed’dir. Ebüssü’ûd el-
İmâdî ismiyle meşhur olup, Hoca Çelebi adıyla da tanınmıştır. 1490 (H. 896) senesinde
İskilib’de doğdu. 1574 (H. 982)’de İstanbul’da vefât etti. Kabri, Eyüb Câmii
karşısındadır. Âlimler yetiştiren bir aileye mensûbdur. Dedesi, Ali Kuşçu’nun kardeşi
Mustafa İmâdîdir. Dedeleri Semerkand’dan Anadolu’ya gelip yerleşmiştir. Babası,
evliyânın meşhurlarından İbrâhim Tennûrî’nin sohbetinde, yetişmiş âlim ve kâmil bir
zât idi. Sultan İkinci Bâyezîd Han onu çok sever, sohbetinde bulunurdu. Ebüssü’ûd
Efendi’nin babasına bu sebeble Hünkâr Şeyhi denmiştir.
Ebüssü’ûd Efendi, önce babasından ilim öğrendi. Gençlik çağında da babasının
derslerine devam ile icazet (diploma) aldı. Babasından sonra Müeyyedzâde
Abdurrahmân Efendi’den, kayın babası Mevlânâ Seyyid-i Karamânî’den ve İbn-i Kemâl
Paşa’dan ilim öğrendi. Tahsîlini tamamladıktan sonra, yirmi altı yaşında müderris oldu.
Çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. 1532 (H. 939)’da Bursa kâdılığına bir sene
sonra da İstanbul kâdılığına tâyin edildi. Üç sene İstanbul kâdılığı yaptı. 1537’de
Rumeli kâdıaskerliğine tâyin edildi. Sekiz sene bu vazifede bulundu.
Ebüssü’ûd Efendi, Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın sevip değer verdiği, pek kıymetli bir
âlim idi. Kânûnî, onu bütün seferlerinde yanında bulundurdu. 1541’de Budin’in
fethinde, kiliseden câmiye çevrilen bir câmide, Kânûnî’ye ve orduya Cuma namazı
kıldırdı. Pâdişâh’ın emri üzerine, Budin’in ve Orta Macaristan’ın tapu ve tahrir işlerini
yaptı. Mühim hizmetler yaptığı bu vazifesinden sonra, 1545 senesinde elli beş yaşında
iken, Fenârîzâde Muhyiddîn Efendi’den sonra şeyhülislâm oldu.
Kânûnî Sultan süleymân Han ve ikinci sultan Selîm Han’ın saltanatları zamanında 30
sene şeyhülislâmlık yaparak din ve devlete üstün hizmetlerde bulundu. Osmanlı
şeyhülislâmları arasında en çok bu makamda kalıp hizmeti geçen Ebüssü’ûd Efendi’dir.
Süleymâniye Câmii’nin temel atma merasiminde, mihrabın temel taşını Ebüssü’ûd
Efendi’ye koydurtan Kânûnî Sultan Süleymân Hân, Ebüssü’ûd Efendi’yi çok sever ve
her önemli işinde onun fetvasına müracaat ederdi. Devrinde âlimler arasında bir
mes’ele hakkında farklı hüküm ortaya çıksa, Ebüssü’ûd Efendi’nin tarafını tercih ederdi.
Ebüssü’ûd Efendi, o devirde, devlet kânunlarını dînin hükümlerine uygun şekilde te’lif
etmiştir. Tımar ve zeametlere dâir mevzularda verilen kararlar, genellikle Ebüssü’ûd
Efendi’nin fetvalarına dayanmıştır. Mülâzemet usûlü de onun kâdıaskerliği zamanında
te’sis edilmiştir. Kânûnî, arazî kanunnâmesini de Ebüssü’ûd Efendi’ye yaptırmıştır.
Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın cenaze namazını Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı. Pâdişâh’ın
vefâtı üzerine bir de mersiye yazdı. Bu mersiyesi de, edebiyattaki yüksek derecesini
göstermektedir.
Ebüssü’ûd Efendi, sekiz sene de ikinci Selîm Han zamanında şeyhülislâmlık yaptı. İkinci
Selîm Han, Ebüssü’ûd Efendi’ye çok hürmet edip, onu incitecek hareketlerden
sakınırdı. Bu dönemde de pek mühim hizmetler yaptı. En mühim hizmetlerinden biri,
Kıbrıs’ın alınması için fetva vererek adanın fethini sağlamasıdır.
Kuruluşundan beri devamlı gelişen Osmanlı Devleti büyüdükçe, geniş arazileri ve
değişik kabileleri içine almıştı. Bütün bunların idaresinde, her devrin âlimleri pâdişâha
yardımcı olmuşlar, aldıkları mühim vazifeler ile hizmet etmişlerdir. Ebüssü’ûd Efendi,
bu âlimlerin önde gelenlerindendir. Zamanında en parlak dönemine ulaşan Osmanlı
Devleti’nin bu başarısına büyük katkıları olmuştur
Dînî hükümleri çok iyi bilen, sağlam karakterli, kimseye haksızlık etmeyen, hatır için
asla söz söylemeyen, gayet tedbirli bir âlim idi. Devrin durumunu, şartlarını, halkın örf
ve âdetlerini dikkate alır, işlerinde dînin emirlerinden asla dışarı çıkmazdı. Bütün bu
vasıflarıyla üstün hizmetler yaptı.
Ebüssü’ûd Efendi, 25 Ağustos 1574 târihinde 84 yaşında vefât etti. İslâm âleminde çok
tanınmış olduğundan vefâtı büyük bir üzüntü ile karşılandı. Cenaze namazını kâdıasker
Muhşî Sinân Efendi, Fâtih Câmii’nde kıldırdı. Cenaze namazı için o devrin âlimleri,
vezirler, dîvân erkânı ve halk, büyük bir kalabalık hâlinde toplandı. İkinci Selîm Han,
Ebüssü’ûd Efendi’nin vefâtından dolayı pek ziyâde üzülmüştür.
Uzun boylu, yanakları çukurca, buğday benizli, ak sakallı, nûr yüzlü, vakar ve heybet
sahibi idi.
İstanbul ve İskilip’te hayrat yaptırdı. İskilip’te, babası Muhyiddîn Mehmed İskilibî’nin ve
annesinin medfun bulunduğu türbenin yanında bir câmi ve bir medrese, o civarda bir
de köprü yaptırmıştır. İstanbul’da Eyyûb’de bir medrese yaptırdı. Kabri, bu medresenin
yanındadır. Yine İstanbul’da Şehremini ve Mâ’cuncu semtlerinde birer çeşme ve
hamam yaptırmıştır. Mâcuncu’da bir konağı ve Sütlüce’de bahçeli bir yalısı vardı.
Tefsirini bu yalıda yazmıştır.
Osmanlı sultanlarından ikinci Selîm, üçüncü Murâd ve üçüncü Mehmed’in zamanlarında
yetişen; Ma’lûlzâde Seyyid Mehmed, Abdülkâdir Şeyhî, Hoca Sa’deddîn, Bostanzâde
Mehmed Sun’ullah Efendi, Bostanzâde Mustafa, meşhur şâir Baki Efendi, Hâce-i sultan
Atâullah, Kınalızâde Hasen ve Ali Cemâli Efendi’nin oğlu Fudayl Efendi gibi pek çok
âlimin hocasıdır.
Ebüssü’ûd Efendi, tefsir, fıkıh ve diğer ilimlerde pek çok eser yazmıştır. Bâzı eserleri
şunlardır:
İrşâdü’l-aklisselîm, meşhur tefsiridir. Ma’ruzât, Hasm-ül-hilâf, Gamzetü’I-melih,
Kevâkib-ül-enzâr, Fetvâlar, Kânunnâmeler, Münşeat, Mektubları, şiirleri ve diğer
eserler.
HÂLDE HÂLDAŞIM!
Ebüssü’ûd Efendi, İkinci Bâyezîd Han’ın, Yavuz Sultan Selim Han’ın ve Kânûnî Sultan
Süleymân Han’ın fevkalâde sevgi ve iltifatını kazandı. Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın
Ebüssü’ûd Efendi’ye gönderdiği şu mektup, ona karşı beslediği hâlisâne duyguları dile
getirmektedir. Mektup özetle şöyledir:
“Hâlde hâldaşım, sinde sindaşım (yaşta yaşdaşım), âhiret karındaşım, Molla Ebüssü’ûd
Efendi hazretlerine, sonsuz duâlarımı bildirdikten sonra, hâl ve hatırını suâl ederim.
Hazret-i Hak, gizli hazînelerinden tam bir kuvvet ve dâimi selâmet müyesser eylesin!
Allahü teâlânın ihsânı ile, lütuflarınızdan niyaz olunur ki, mübarek vakitlerde,
muhlislerinizi şerefli kalbinizden çıkarmayınız. Bizim için duâ buyurunuz ki, yere
batasıca kâfirler hezimete uğrayıp, bütün İslâm orduları mensur ve muzaffer olup,
Allahü teâlânın rızâsına kavuşalar!.. Duâlarınızı, yine duâlarınızı bekleyen, Hak teâlânın
kulu Süleymân-ı bî riya.”
1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1002
2) Şezerât-üz-zeheb; cild-8, sh. 398
3) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-11, sh. 301
4) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli; (Atâî) sh. 183
5) Peçevî Târihi; cild-1, sh. 52
6) Beyân-ül-hak; sh. 932
7) Brockelmann; Sup-2, sh. 651
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-14, sh. 12
9) Fevâid-ül-hehiyye; sh. 81
10) Devhat-ül-meşâyıh; sh. 23
11) Mir’ât-i kâinat; cild-2. sh. 131
12) İkd-ül-manzûm (Vefryâl kenarında); cild-2, sh. 282
13) Kamûs-ul-a’lâm; cild-1, sh. 722
14) Menâkıb-ı Ebüssü’ûd (Menâkıb mecmuası). (Süleymâniye Kütüphânesi, Es’ad
Efendi kısım. No: 3622)
15) Keşf-üz-zünûn; cild-1, sh. 65, 247, 898 cild-2, sh. 1219, 1481, 2036
EDEBÂLÎ (Üdebâlî)
Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında yaşamış büyük İslâm âlimi. Osman Gâzi’nîn
kayınpederi ve hocası. Şeyh Edebâlî ismiyle meşhur oldu. Karamanoğulları
topraklarında doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1326 (H. 726) târihinde, 125
yaşlarında Bilecik’te vefât etti. İnsanları irşâd ettiği dergâhı yanına defnedildi.
Eskişehir’de de adına bir türbe yapıldı. Vefâtından bir ay sonra kızı, dört ay sonra da
Osman Gâzi vefât etmiştir.
Edebâlî, ilk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra Şam’a gitti. Pek çok âlimden fıkıh,
tefsir, hadîs ve diğer ilimleri tahsil edip, üstün derecelere yükseldi. Tasavvuf yoluna
girip mânevi olgunluğa kavuştu. İnsanlara doğru yolu anlatıp, hak dîne kavuşturmak
için memleketine döndü. Bir rivayette Bâbâ İlyâs Horasânî’nin halîfelerinin ileri
gelenlerinden idi. Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen bir köyde ikâmet eder, ilim
öğretmekle meşgul olurdu. İslâm dünyâsında eskiden beri mevcûd olan fütüvvet ehli
ve Anadolu’da mühim bir yeri olan ahiler ile irtibatı vardı. Anadolu Selçuklu Devleti
sultânı tarafından devletin Batı Anadolu sınırlarındaki Söğüt yöresine yerleştirilen Kayı
boyu mensuplarının reisi Ertuğrul Bey’in oğlu Osman Bey, kendisini, ilim ve feyzinden
istifâde için sık sık ziyaret ederdi.
Edebâlî hazretleri, kendi parasıyla Bilecik’te bir dergâh yaptırarak, gelen geçenlere,
fakir ve muhtaçlara ikrâmda bulunurdu. Osman Bey de bir çok defa burada misafir
kaldı. Hattâ bir gece dergâhta yatarken rüyasında Şeyh Edebâlî hazretlerinin
göğsünden bir ayın çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden bir büyük ağaç bitip
dallarının âlemi kapladığını, altından birçok nehirlerin çıkıp insanların bu sulardan
istifâde ettiğini görmüştü. Sabah olup rüyayı anlatınca, Edebâlî hazretleri, bu güzel
rüyayı şöyle tâbir etti: “Sen, Ertuğrul Gâzi oğlu Osman, babadan sonra bey olacaksın.
Kızım Mal Hâtûnla evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nur budur. Sizin asil ve temiz
soyunuzdan nice pâdişâhlar gelecek, onlar nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar,
Allahü teâlâ nice insanın huzur ve seâdete kavuşmasına, İslâm dîni ile şereflenmesine
senin soyunu vesile edecektir.” Sonra Osman Bey’i tebrik etti. Gözünün nuru kızını bu
mübarek insana nikâh etti.
Edebâlî, dâmâdı Osman Bey tarafından kurulan Osmanlı Devleti’ne mânevi güç verdi.
Sultan Osman’ın hürmet ettiği, her hususta istişarede bulunup danıştığı en yakın
yardımcılarından oldu. Âlimlere ve evliyâya yakın olmanın ehemmiyetini gayet iyi bilen
Osman Gâzi, kendisinden sonra gelecek Osmanlı sultanlarına bıraktığı
vasiyyetnâmesinde İslâm âlimlerine hürmet edilmesini, onlara her türlü kolaylığın
gösterilmesini ve her işte kendilerine danışılmasını tavsiye ederek, cihânın en büyük
devleti olmanın yolunu gösterdi.
1) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 330
2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-10, sh. 110
3) Şakâyık-ı nu’mâniyye Tercümesi; sh. 20
4) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-2, sh. 317
5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1056
6) Tevârih-i Âl-i Osman (Âşıkpaşazâde); sh. 6, 18, 35, 40, 99
EDEBİYÂT-I CEDÎDE (Bkz. Osmanlı Edebiyâtı)
EDHEM İBRÂHİM PAŞA
“Üç yüz on üç harbi” diye bilinen 1897 Osmanlı-Yunan harbinde başkumandanlık yapan
Osmanlı müşîri, paşası.
Gümrük me’murlarından Mustafa Ferhad Efendi’nin oğludur. 1844’de İstanbul’da
doğdu. 1863’de harbiyeyi, Mülâzım-ı sânî (teğmen) rütbesiyle bitirdi. Rumeli’deki
çeşitli birliklerde vazife yaptı. Doksanüç harbi diye meşhur olan 1877-78 Osmanlı-Rus
harbine kaymakam (yarbay) rütbesiyle katıldı. Bu harbde pek çok kahramanlıkları
görüldü. Rus kuvvetlerinin kuşatmasını yararak Plevne’ye yardım ulaştırmayı başardı.
Bu sırada yaralandı. Miralaylığa (albay) terfî ettirildi. Bu savaş esnasında Orhâniye
kumandanı iken mîrlivâ yâni tümgeneral oldu. Grivicea mevkii kumandanlığı vazifesini
üzerine aldı. Bir müddet sonra da ferikliğe yükseltildi. Bu târihten sonra muhtelif askeri
hizmetlerde bulundu. Kosova vâliliğine getirildi. 1895’de müşir (mareşal) oldu. 1896’da
önce Alasonya, daha sonra bütün Yunan hududu kumandanı oldu. 1897’de yapılan
Yunan harbinde Osmanlı ordusunu başkumandan olarak idare etti ve parlak zaferler
kazandı.
Türk ve müslüman düşmanlığını millî ideâl hâline getiren Rusların teşvik ve desteğiyle
Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçen Rum ve Yunanlılar, zaman zaman sınır
tecâvüzünde bulunuyorlardı. Osmanlı birlikleri bu tecâvüzlere şiddetle karşılık
veriyordu. Hâdiselerin giderek yaygınlaşması üzerine, 18 Nisan 1897’de Yunanistan’a
harb îlân edildi. Edhem Paşa’nın kumandasında bulunan Teselya tarafındaki yedi fırka
ile Laros ve Preveze taraflarındaki otuz beş taburluk iki fırkadan meydana gelen
Osmanlı ordusu, düşman taarruzlarına karşılık verdi. İlk zamanlar Yunanlılar hudut
ihlâlleri ile hududu geçmişlerse de kısa sürede durduruldular. Hücuma geçen Osmanlı
birlikleri Yunanlıları yenilgiye uğrattılar. Duruma hâkim olan Edhem Paşa idaresindeki
Osmanlı ordusu, çeşitli kollardan ilerleyerek bir çok yerleri ele geçirdi. Savaşın insiyatifi
tamamen Osmanlı ordusuna geçti. Meydan muhârebesinden çok çete savaşına alışkın
olan Yunan kuvvetleri perişan vaziyette geri çekildiler. 23 Nisan’da Ethem Paşa
idaresindeki Osmanlı ordusu tekrar hücuma geçti ve çeşitli cephelerde ilerledi. Tam bir
bozgun hâlinde geri çekilen Yunanlılar, Çatalca’ya (Pharsala) kadar çekildiler. Böylece
Yenişehir (Larissa) ve Tırnova Türklerin eline geçti. Bu arada meydana gelen Milonia
meydan savaşı Osmanlı ordusunun zaferiyle bitti. Edhem Paşa, düşman kuvvetlerinin
Tırhala’da toplandığını haber alarak, 26 Nisan günü birinci fırkayı hemen o tarafa doğru
yola çıkardı. Fakat Osmanlı kuvvetleri Tırhala’ya vardıklarında şehri boşaltılmış hâlde
buldular. Yunan ordusunun perişan bir hâlde müthiş bir yeis ve korku içinde geri
çekilmesi sivil halkta hayâl kırıklığı uyandırdı. 28 Nisan’da halk, Atina ve Pire’de
gösterilerde bulundu. Yunanistan’da hükümet değişikliği oldu ve Osmanlı ordusuna
karşı tekrar harb îlân edildi. 5 Mayıs günü Osmanlı ordusu tekrar taarruza geçti. Topçu
kuvvetleri desteğindeki Osmanlı ordusu, düşmanın kesintisiz top ateşine rağmen
Çatalca’da kurulan düşman savunma hattı istikâmetinde ilerledi. Bir gün bir gece
devam eden meydan muhârebesinde pek şiddetli çarpışmalar oldu. Yunan prensi
Konstantin, yirmi beş bin kişilik ordusuyla ağır bir yenilgiye uğradı. Bozgun hâlinde
Dömeke’ye çekildi ve Çatalca Türklerin eline geçti. Yunanlılar, bütün kuvvetlerini son
bir savunma noktası olarak seçtikleri Dömeke’ye topladılar. Yunanistan’ın bu yenilgisi
karşısında büyük devletler Osmanlı hükümetine başvurarak barış yapılmasını istediler.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han barış teklifine, yaklaşan Kurban bayramından sonra
cevap vereceğini bildirdi. Bu sırada strateji gereği geri çekilen Osmanlı ordusu, Epir
cephesinde Yunanlıların tekrar hücum etmeleri üzerine karşılık verdi. Osmanlı ordusu
iki meydan savaşında Yunanlıları üst üste yenerek perîşân etti. 13 Mayıs günü bir
Yunan tümeninin Garibova’daki Osmanlı birliklerine baskın şeklinde bir taarruzda
bulunmasıyla savaş yeniden başladı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han mütârekeden
vazgeçip Edhem Paşa’ya Dömeke’ye hücum emrini verdi. Edhem Paşa emrindeki
birinci, ikinci, üçüncü, altıncı fırkalar, ihtiyat fırkası, süvari ve topçu kuvvetleriyle
ilerledi.
Gayet güzel ve kusursuz bir harb plânına göre emrindeki birlikleri 16 Mayıs günü
harekete geçiren Edhem Paşa, müstahkem yerlere yerleşmiş olan düşman askerlerini
mevzilerinden söküp attı. Müthiş bir yenilgiye uğrayan Yunan kuvvetleri savaşı
bırakarak dağınık bir şekilde kaçmaya başladı. Edhem Paşa, Prens Konstantin’i tâkib
etti. Yunanlılar top, tüfek, cephane, her türlü ağırlık ve erzağı bırakarak kaçtılar. Bu
durum karşısında halk dehşet içinde kalmış, hükümet ise ne yapacağını şaşırmıştı.
Rusya’ya başvuran Yunanlılar, barış için arabuluculuk etmesini istediler. Rus çarı ikinci
Nikola, sultan İkinci Abdülhamîd Han’a telgrafta başvurarak barış yapılmasını istedi.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han, 20 Mayıs’ta Edhem Paşa’ya mütâreke (ateşkes) için
emir gönderdi. Böylece büyük kahramanlık destanları yazılan son Osmanlı-Yunan harbi
zaferle bitti. Böylece Avrupalı askeri otoritelerin, Türk ordusunun altı ayda geçemez
dediği Termopil geçidini Osmanlı ordusu yirmi dört saatte geçmiş ve Yunan ordusunu
imha etmiştir.
Harbten sonra gâzilik ünvânı verilerek Askeri Teftiş Komisyonu Başkanlığına getirilen
Edhem Paşa, 1903’de Arnavutluk’ta çıkan karışıklıkları bastırdı. 1908’de İkinci
Meşrûtiyet’in ilânından sonra Âyân Meclisi üyeliğine getirildi. 31 Mart Vak’ası sırasında
Tevfik Paşa kabinesinde harbiye nâzırı olarak vazife aldı. Hareket Ordusu’nun
İstanbul’a girip duruma hâkim olmasından sonra sağlığı bozulduğu için siyâsî hayattan
çekilerek Kâhire’ye gitti. Mısır’da bulunduğu sırada 1909 yılında vefât etti. Cenazesi
İstanbul’a getirilerek Eyüb Sultan’da defnedildi.
1) 1897 Osmanlı Yunan Harbi; sh. 77
2) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 338
3) Târih Mecmuası; cild-5, sh.3531
4) Osmanlı Târihi (E. Ziya Karal) cild-8, sh. 116
5) Osmanlı Devleti’nin Kazandığı Son Harp Türk-Yunan Savaşı 1897 (1313) (Midhat
Sertoğlu Türk Dünyâsı Târih Dergisi); sayı-10 sh. 29
EDİRNE ANDLAŞMASI
Osmanlı Devleti ile Rusya arasında, 14 Eylül 1829 târihinde Edirne’de imzalanan
andlaşma. Rusya 1812 senesinde Osmanlı Devleti ile yaptığı Bükreş barış
andlaşmasından iki yıl sonra andlaşmanın bâzı maddelerine îtirâz ederek, bir kısım
hükümlerin yorumlanması gerektiğini ileri sürdü. 1814 senesinden beri bu yolda
çalışan Rusya, tehdîdlerde bulundu. Osmanlı Devleti, Mora’da çıkan isyânı bastırdığı
sırada, koyu bir Osmanlı düşmanı olan birinci Nikola, Rus çarı olmuştu. Bu sırada
Osmanlı Devleti’nin başına gaileler açan Yeniçeri ocağı da 1826 yılında kaldırılmıştı.
Yeni ve kuvvetli bir Osmanlı ordusunun kurulmasından endişelenen Rus çarı birinci
Nikola, böyle bir teşebbüse fırsat vermek istemiyordu. Osmanlı’ya harb îlân ederek bu
zayıf durumdan istifâde etmek istedi. O zamanki Rus elçisi, Bâb-ı âlî’ye müracaat
ederek, Bükreş andlaşması gereğince; Sırplılara tanınan imtiyazların yerine
getirilmesini, mevkuf bulunan Sırp knezlerinin serbest bırakılmasını, Eflâk ve
Boğdan’da beşli denilen müslüman askerlerinin tamamen kaldırılmasını ve
tamamlanmadığını iddia ettikleri Bükreş muahedesi esaslarının yerine getirilmesi için
iki taraf hey’etlerinin görüşme yapmalarını istedi. Bu istekleri bildirdikten bir kaç gün
sonra da, kırk gün içinde cevap verilmediği takdirde Rusya’ya dönmek üzere emir
aldığını bildirdi.
Osmanlı Devleti, bir taraftan Mora’da isyân eden Yunanlı âsîler ile ve bir taraftan da
Yeniçeri ocağının kaldırılması ve yeni bir ordunun kurulması ile meşgul olduğundan,
Rusya ile yeni bir savaşa girmeye tarafdâr değildi. Bu bakımdan Rusya’nın isteklerine
uygun cevap verdi. Bükreş andlaşmasının esasları bozulmadan; müzâkerelere
başlamak üzere, Anadolu muhasebecisi Hâdî Efendi ile İbrâhim İffet Efendi murahhas
tâyin edilerek, Akkerman’a gönderildi. Yapılan görüşmeler neticesinde Ruslar,
isteklerini çok genişlettiler ve bu isteklerinin hemen hemen hepsini kabul ettirdiler.
Neticede sekiz maddelik Akkerman andlaşması imzalandı. 1812’de yapılan Bükreş barış
andlaşmasının bir nevî yorumunun yapılması ve açıklanması için yapılan bu görüşmeler
sonunda, Bükreş andlaşması Rusya’nın lehine olarak tamamen değiştirildi.
Yapılan yeni andlaşma, sekiz madde ve buna bağlı iki ayrı senedden ibaretti. Bu
andlaşmaya göre Osmanlı Devleti; Bükreş andlaşmasına göre, kendisine verilmesi
gereken Kafkas kalelerinden vaz geçmiş, savaş sebebiyle Rus uyrukluların zararlarını
tazmin etmeyi, Rus tüccarlarının Osmanlı topraklarında serbestçe ticâret
yapabilmelerini ve Rusya’nın Karadeniz ticâretini geliştirmek için diğer devletlerin
gemileri hakkında çar hükümeti tarafından girişilecek teşebbüslere yardımcı olmayı
kabullendi. Diğer taraftan, Osmanlı-Rusya arasında daha önceden yapılan
andlaşmaların hükümleri sağlamlaştırıldı. Andlaşmaya bağlı olan iki ayrı senedden biri
ile Eflâk ve Boğdan’da, voyvodaların Boyarlar tarafından ve yedi yıl müddetle
seçilmeleri, Osmanlı Devleti’ne bağlı olmadan memleketlerini idare etmeleri ve
Rusya’nın tasdiki alınmadan azledilmemeleri kararlaştırıldı. İkinci senedde ise, Bükreş
barış andlaşması ile Sırplara verilen imtiyazlar sağlama alındı ve on sekiz ay içinde Sırp
temsilcileri ile görüşmeler yapılıp; verilecek kararlar üzerine çıkarılacak fermanın
Rusya’ya haber verileceğine dâir söz verildi. Ayrıca Besarabya’da Rusya’nın menfaatine
bir sınır düzeltmesi yapıldı.
Osmanlı Devleti’nin bir çok bakımdan zayıf düştüğü bir zamanda, Rusya’nın savaş
tehdidi karşısında imzalanan Akkerman andlaşması ile bir savaşın yapılmasına mâni
olundu ise de, bu andlaşmada kabul edilmek zorunda kalınan şartlar, mağlûb olunmuş
büyük bir savaş neticesinde kabul edilmiş bir barış andlaşması şartları gibi ağırdır.
Buna rağmen, Osmanlı’yı parçalayıp yıkmaya azmetmiş olan Rus çarı birinci Nikola,
ordusunu dağıtmış olan Osmanlı Devleti’nin yeni ve düzenli bir ordu kurmasına fırsat
vermek istemiyordu. Diğer gayr-i müslim devletler de aynı düşüncede idiler. Mehmed
Ali Paşa’nın Rumların Mora isyânını bastırmasına ateş püsküren Avrupa devletleri, bu
isyânın bastırılmasına kendi menfaatleri istikâmetinde müdâhale ettiler. Böylece
mes’ele çıkmaza girdi. Bir kaç seneden beri baskılarını artıran Rusya da bu mes’eleye
müdâhale etmek için hazırlıklara başladı. Akdeniz’de güçlü durumda olan İngiltere de,
Yunan mes’elesinde Rusya’yı destekledi. Böylece âsî Rumların minnetdârlığını
kazanmak istiyordu. İngiltere 4 Nisan 1827’de Rus çarlığı ile bir andlaşma yaptı.
Aralarında, Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ne bağlı muhtar ve senelik vergi veren bir
devlet olmasını kararlaştırdılar.
Rusya ve İngiltere, yaptıkları bu andlaşma çerçevesinde âsî Rumlarla Osmanlı Devleti
arasında aracılık yapmak istediklerini sultan İkinci Mahmûd Han’a bildirdiler. Mahmûd
Han bu davranışın bir devletin iç işlerine müdâhale olacağını belirterek teklifi reddetti.
Osmanlı Pâdişâhı’nın bu cevâbı üzerine, Rus çarı birinci Nikola, Fransa’yı da bu
mes’eleye soktu ve 6 Temmuz 1827’de Londra’da üç devlet arasında bir andlaşma
yapıldı. Rusya, İngiltere ve Fransa bu sefer Yunanistan’a istiklâl verilmesi şartını ileri
sürdüler. Tabiî ki bu istekleri de reddedildi. Bunun üzerine, Rum hâmisi kesilen bu üç
devlet, Akdeniz’deki donanmalarını, Osmanlı-Mısır donanmasının üslendiği Navârin
limanına gönderdiler ve 20 Ekim 1827’de Osmanlı donanmasını yaktılar. Osmanlı
donanmasının yakılmasından sonra gelişen hâdiseler neticesinde, 1828-1829 Osmanlı-
Rus savaşı çıktı. 1828’de harb ilân eden Rusya, Mayıs ayı başlarında Prut ırmağını
geçerek Osmanlı topraklarına saldırdı. Anadolu’da ve Rumeli’deki Rus hareketleri
Avusturya ve İngiltere’yi menfaatleri açısından telâşlandırdı ise de, savaşı durdurma
çabaları neticesiz kaldı.
Savaşın seyri sırasında İngiltere, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’ya baskı yaparak, Mısır
birliklerinin Mora’dan çekilmesini sağladı. Mora’ya Fransa bir ordu gönderince, Mora’da
Osmanlı ordusunun durumu sarsıldı. Ruslar doğuda Erzurum’u ve batıda da Edirne’yi
işgal ettiler. Bu durum karşısında Prusya elçiliği aracılığı ile savaşın durdurulması
istendi. Sonra da ağır şartlar taşıyan Edirne andlaşması yapıldı.
Edirne andlaşmasında Osmanlı Devleti’ni baş defterdâr Mehmed Sâdık Efendi ile
Anadolu kazaskeri Abdülkâdir Bey; Rusya’yı ise Kont Dibiç, Kont Aleksey Orlav ve Kont
Frederik temsil ettiler. Andlaşma iki metin hâlinde hazırlandı. Biri esas metin olan on
altı maddelik Edirne andlaşması, diğeri ise Eflak ve Boğdan (Memleketeyn) konularını
içine alan ek bir protokol metni idi.
Andlaşmanın başlıca hükümleri şöyle idi:
1- Çarpışmalara son verilerek, iki devlet arasında tam bir barış kurulacak ve
andlaşmanın şartlarına aykırı hareket edilmeyecektir. 2- Rusya, Boğdan’ı eski
sınırlariyle Osmanlı Devleti’ne bırakacak, Eflak bölgesinden Dobruca, Silistre, İshakçı,
Pazarcık, Varna, Yanbolu, Aydost, Kırkkilise ve Edirne ile Rumeli’de işgal ettiği bütün
yerlerden geri çekilecektir. 3- Prut nehri eskiden olduğu gibi, Boğdan arazisine bitiştiği
yerden Tuna’ya karıştığı yere kadar, iki devlet arasında sınır olacak, Tuna kollarındaki
bütün adalar Rusya’nın tasarrufunda, bu nehrin sağ kıyısı Osmanlılarda kalacak, 10
km.’lik mesafe boşaltılacak, karantina binaları kurulabilecek, başka hiç bir te’sis
yapılamayacak, adalarda Rusya hiç bir bina ve istihkâm yapmayacak, Tuna nehrinde
seyri sefer her iki devlet için serbest olacaktı. 4- Gürcistan ve Kafkas tarafındaki bir
çok eyâlet uzun zamandan beri Rusya hudutları içine girmiş; 1828’deki İran-Rusya
arasındaki Türkmençay andlaşması gereğince Revan, Nahçıvan hanlıkları da Rusya’ya
geçmişti. Bu bakımdan iki devlet arasındaki yeni sınır, Ahıska, Poti, Anapa kaleleri
Rusya tarafından; Kars, Bâyezîd, Erzurum bölgeleri Osmanlılarda kalmak üzere tertip
edilecekti. 5- Eflak ve Boğdan’a yeni haklar tanınacak, Eflak-Boğdan beyleri ömür boyu
vazifede kalacak, Eflak ve Boğdan’daki kaleler yıktırılacak, bu iki eyâlette Osmanlı
askeri bulunmayacaktı. 6- Akkerman andlaşması gereğince Sırbistan’a tanınan
imtiyazlar, yâni Sırbistan muhtariyeti bu andlaşma ile tekit edilecekti 7- Rus ticâret
gemilerine Boğazlardan geçiş hakkı tanınacak, Ruslar, Osmanlı memleketlerinde
serbestçe ticâret yapabileceklerdi. 8- Osmanlı Devleti, Rusya’ya on taksitte vermek
üzere, bir milyon beş yüz bin duka altını tazmînât ödeyecekti. 9- Osmanlı Devleti, 6
Temmuz 1827’de Londra’da; Rusya, İngiltere ve Fransa arasında imzâlanan
Yunanistan’ın istiklâliyle ilgili andlaşmaya tam muvafakat bildirecek, 22 Mart 1829’da
bu esâsa göre düzenlenen protokolü da kabul edecek, andlaşmanın tasdikinden sonra
Rusya, İngiltere ve Fransa murahhaslariyle birlikte, andlaşma esaslarının
uygulanmasını kararlaştırmak üzere Osmanlı Devleti tarafından murahhaslar tâyin
edilecek, 10- Her iki devlet savaş sırasında işgâl ettikleri topraklarda genel af îlân
edecek, harb esirleri de bu andlaşmanın tasdikinden sonra derhâl serbest
bırakılacaklardır.
Edirne andlaşması ile Rusya, Balkanlarda te’sirini artırdı. Osmanlı için bir problem
devlet olan Yunanistan’ın kurulması sağlandı. Ödenen ağır tazminatla, Osmanlı
Devleti’nin ekonomisi zaafa uğradı.
1) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 7
2) Osmanlı İmparatorluğu Târihi; cild-11, sh. 252
3) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 112
4) Osmanlı-Rus Harbi (1828-1829)
5) Siyâsî Târih (Rifat Uçarel); sh. 100
EFDALZÂDE
Osmanlı Devleti’nin yedinci şeyhülislâmı. İsmi, Hamîdüddîn bin Efdalüddîn el-
Hüseynî’dir. Efdalzâde Hamîd Efendi adıyla meşhurdur. Doğum yeri ve târihi
bilinmemektedir. 1498 (H. 903) veya 1503 (H. 908) senesinde İstanbul’da vefât etti.
Eyyûb Sultan mezarlığına defnedildi.
Önce babası Efdalüddîn Efendi’den, sonra zamanının âlimlerinden ilim tahsil etti ve
Molla Yegân’ın hizmetine girerek tahsilini tamamladı. Bursa Kaplıca’daki Sultan Murâd
Han Medresesi müderrisi oldu. Daha sonra İstanbul’a gitti. Fâtih Sultan Mehmed Han
ile görüşüp, iltifatına kavuştu, ömrü boyunca aşırı çalışmasından, yaşlılığında sakalı
dökülüp, beli büküldü.
Fâtih Câmii etrafındaki Sahn-ı semân medreselerinden birine müderris oldu. Burada
müderris iken, ailesiyle civarda bulunan bir köye taşındı. Haftada dört gün medreseye
gelir, normal derslerini verirdi. Medrese ile ikâmet ettiği köyün arası uzak olmasına
rağmen, derslerini hiç aksatmazdı. Fâtih Sultan Mehmed Han bir gazâ dönüşü kendisini
karşılamaya çıkan âlimler arasında Efdalzâde’yi görünce; “Duydum kî sen bir köyde
otururmuşsun. Oradan İstanbul’a gelip dersini büyük bir titizlikle okuturmuşsun. Sen
üzerine düşeni yaptın. Biz de üzerimize düşeni yaparız” diyerek, ona ihsânlarda
bulundu. Daha sonra Efdalzâde İstanbul kâdılığına getirildi. Edirne’de de kâdılık
yaptığı, Kâsım Paşa’nın yaptırdığı câmi vakfiyesinden anlaşılmaktadır.
Efdalzâde, sultan İkinci Bâyezîd Han zamanında 1495 târihinde Osmanlı Devleti’nin en
yüksek ilmî makamı olan şeyhülislâmlığa tâyin edildi. Yedi sene kadar bu vazifede
kaldı.
Efdalzâde’nin hafızası çok kuvvetli idi. “Eğer ilim kitapları kaybolsa, hepsini
hafızasından yazabilir” denilmiştir. Sabırlı olup hiç kızmazdı. Bir defasında mahkemede
haksız çıkıp ileri geri konuşan bir kadına; “Senin bu şekilde hareket etmekten
maksadın, hükmü değiştirmek ise, bu imkânsız. Kânunlar ne emrediyorsa o olur. Yok
eğer beni kızdırmak istiyorsan boşuna yoruluyorsun” diye cevap vermiştir.
Efdalzâde Hamîdüddîn’in pek çok hayır ve hasenatı vardır. Edirnekapı yolu üzerindeki
Üçbaş Mescidi, Fâtih’de Keskin Dede Zâviyesi’nin yakınındaki Keskin Dede Mescidi ile
Şekerciler Hanı yakınında bir medrese yaptırdı. İstanbul vakıfları tahrir defteri
kayıtlarına göre, medrese yapıldığında 200.000 akçe, çok sayıda kitap, medrese
yanında; geliri 20.000 akçe olan 6 dükkan. Galata’da geliri 3.440 akçe olan 3 dükkan
ve dört mahzen ile bâzı yerlerde odalar ve dükkanlar vakfetmişti. Bugün Malta’da olan
medrese yıkılmış ve yerine dükkanlar yapılmıştır.
İsfehânî’nin Şerhu Tavâlî’si üzerine haşiye, Haşiyettin alâ şerhi muhtasar lis-
Seyyid Şerîf, El-Ecvibet-ül-muknia alâ şârih-i Hidâye liş-Şeyh Ekmeliddin belli
başlı eserleridir.
1) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-4, sh. 84
2) Şakâyık-i Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi); sh. 191
3) Şezerât-üz-zeheb; cild-8, sh. 38
4) Fevâid-ül-behiyye; sh. 69
5) El-Kevâkib-üs-sâire; cild-1, sh. 186, 187
6) Sicilli Osmânî; cild-2, sh. 256
7) Devhat-ül-meşâyih; sh. 14
8) Et-Tabakât-üs-Seniyye; cild-3, sh. 185, 196
9) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh. 222
10) Keşf-üz-zünûn; sh. 1116, 1857
11) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-14, sh. 24
EFENDİ
Okuyup yazması olanlara verilen ünvân. Okumuş, molla, hoca, çelebi, seyyid
mânâlarında da kullanılırdı. Efendi tâbiri Selçuklular zamanında kullanılmaya başlanmış
ise de, daha ziyâde Osmanlılarda on beşinci asır ortalarından îtibâren tahsil, terbiye
görmüş kimselere mahsus bir lakab olarak kullanılmıştır. Zamanla bu mânâda
kullanılan Çelebi kelimesinin yerini almıştır. Devletin ileri gelen me’murlarından
bâzılarına efendi demek âdet hâline gelmişti. On dokuzuncu asırda şehzâdelere de
efendi denmiştir. Pâdişâhlar hakkında efendimiz şeklinde kullanılırdı. Fakat bu şekil,
günümüzdeki gibi, halk arasında ekseriya Peygamberimiz için de kullanılırdı. Kadınlar
kocalarına hitâb ederken de “efendi” tâbirini kullanırlardı.
Saraydaki sultan hanımlara kadın efendi ünvânının, kibar muhitlerde hanımefendi,
beyefendi tâbirlerinin kullanılmasına on dokuzuncu asrın İkinci yarısından sonra
rastlanır. Şeyhülislâmlara efendi dendiği gibi, orduda binbaşıya kadar rütbe sahiplerine
de resmen efendi ünvânı verilirdi. Tanzîmât’tan sonra efendi ünvânı, resmî muamelâtta
yalnız okur-yazar olanlar ve mektep talebeleri için kullanılmıştır.
Efendi; ağa, bey, paşa tâbirleri ile birlikte resmî ünvân olarak devlet ile fertlerin
münâsebetine âid işlerde kullanılması, 1934’de çıkan kânunla yasak edilmiştir.
1) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 506
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 364
EFLÂK (Bkz. Boğdan)
ELÇİLİK
Bir devleti başka bir devlette temsil eden kimsenin vazifesi, sefirlik. Elçilerin târihi çok
eski olup, geçici ve daimî elçiler gönderildi. İslâm târihinde elçilerin maiyyetleri ile
birlikte dokunulmazlıkları vardı. Öldürülemezler ve herhangi bir şekilde kendilerine
kötü davranılamazdı. Elçiler, sâdece fevkalâde durumlarda göz hapsine alınırlardı.
Peygamber efendimiz, Mekke’ye gönderilen müslüman elçisinin dönüşüne kadar,
Mekke’den gelen elçileri alıkoymuştur. Gelen elçilere, önce teşrifat me’murları
tarafından, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem huzurunda nasıl davranacakları
öğretilirdi. Elçiler ekseriya Medîne’de Mescid-i Nebevî’nin elçiler sütunu denilen yerinde
kabul edilirlerdi. Bu kabul sırasında Peygamber efendimiz ve Eshâb-ı kiramı, güzel,
kıymetli elbiseler giymişlerdir.
İslâm devletleri, çeşitli zamanlarda devleti temsil eden siyâsî, askerî, kültürel ve teknik
bütün gelişmeleri tâkib eden andlaşma ve sözleşmeleri imzalayan elçiler gönderdiler.
Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren münâsebette bulunduğu bir kısım beylik ve
devletlere karşılıklı elçiler göndermiştir. Bunlar arasında Memlûk, Bizans, Germiyan,
Karaman, Çandaroğulları, Tîmûrlular, Karakoyunlu ve Akkoyunlular ilk sırada yer
almaktadır. Âşıkpaşazâde’nin bildirdiğine göre Yıldırım Bâyezîd Han’ın düğününde,
başta Mısır olmak üzere, bir çok Türk devletinin elçisi Bursa’ya gelmişti. Pâdişâhlar
doğum, cülûs, düğün gibi vesilelerden başka; harb îlânı, sulh yapılması, dostluk teklîfi
gibi mes’eleler için de komşu ve yabancı devletlere elçiler göndermişlerdir. Bu elçiler
fevkalâde elçi ünvânını taşırlar, dost ve düşman devletlerin durumundan bilgi
verirlerdi. Elçiler gittikleri yerlerde dikkatlerini çeken vak’aları ve edindikleri intibaları,
sefâretnâmeler hâlinde kaleme almışlardır.
Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Rumeli’de genişlemesi neticesinde, Ceneviz ve
Venedikliler telaşlanıp, ticarî çıkarlarını korumak maksadıyla on beşinci asrın ilk
yarısında Edirne’ye Benedikto isimli elçilerini gönderdiler. İstanbul’un fethini muteâkib
de, İstanbul’da devamlı elçi bulundurdular. Sonraki, pâdişâhlar zamanında diğer
devletlerden Fransa, Avusturya, Rusya, Lehistan, İngiltere, Portekiz, İspanya ve
diğerleri Osmanlı Devleti nezdine dâimi elçi göndermiştir.
Osmanlı Devleti nezdine gönderilen bir elçi, sınırdan içeri girdiği andan itibaren misafir
muamelesi görür, kendisini İstanbul’a getirmek için bir mihmandar görevlendirilirdi.
Elçilik hey’etinin bütün yol ve yiyecek masrafları o andan itibaren devlet tarafından
karşılanırdı. Sultan İkinci Bâyezîd Han zamanında, İran’dan gelen bir elçilik hey’etinin
de, Erzurum’dan Geyve’ye kadar yol masrafları bir defter hâlinde tutulmuştur.
Gerek müslüman gerek hıristiyan olsun, elçilerin İstanbul’a gelişleri ve pâdişâh ile
vezîriâzamın huzurlarına kabulleri merasime tâbi idi. Bu hususta teşrifata çok önem
verilirdi. Elçinin büyük veya orta elçi oluşuna göre kabul merasimi değişirdi. Huzura
kabul edilen elçi, hükümdarının gönderdiği mektubu takdim eder, pâdişâh da bunu
bizzat alarak açar ve baş tercümana verirdi. Bu merasimi muteâkib, elçi,
maiyyetindekilerle birlikte el öperler ve geri geri çekilerek huzurdan ayrılırlardı.
Genellikle elçilerin huzura kabulleri; Galebe dîvânı (elçilerin kabul edildikleri dîvân) da
denilen Ulûfe dîvânına tesadüf ettirilir, böylece Osmanlı ihtişamı ve teşrifatı gösterilirdi.
Ulûfe dîvânından başka bir güne rastlayan elçi kabullerine ise, Resm-i âdî denirdi.
Bununla birlikte, bâzı elçilerin, huzura çıkışlarında teşrifata riâyet etmediklerinden,
reddedildikleri ve kabul edilmedikleri de görülmüştür.
Sultan üçüncü Selîm Han’dan itibaren, Avrupa devletleri merkezlerine daimî elçiler
gönderildi. Bu elçilerin mûtad elçilik işlerini görmek yanında, devletlerin ahvâlini vâkıf
(bilen) adamlar yetiştirmek gibi vazifeleri de vardı. Mûtad elçilik işleri arasında Osmanlı
tüccarlarının haklarını korumak husûsî bir yer almaktaydı. İkâmet elçileri Avrupa’da üç
yıl kalırlar, sonra yerlerine başkaları giderdi. Beraberlerinde rum tercümanlardan
başka, sır kâtibi ve maiyyet me’muru sıfatıyla müslümanları götürürlerdi.
İlk defa daimî elçi olarak; 1792’de Londra’ya Yûsuf Agâh Efendi, Paris’e Seyyid Ali
Efendi, Berlin’e de Azîz Efendi gönderilmişlerdir.
On sekizinci yüzyıldan sonra, elçi olarak gönderilecek kimseler daha ziyâde devlet
me’muriyetinde çalışanlar arasından seçilmeye başlandı. Elçi olarak gönderilen
kimselere, dönüşlerinde geri alınmak üzere kıymetli eşyalar ve yüksek dereceli
(defterdârlık, nişancılık, Mekke payesi, kâdıaskerlik gibi) rütbeler verilirdi. Elçi yola
çıkmadan, sadrâzam ve şeyhülislâmla birlikte pâdişâhın huzuruna çıkar hil’at giyerdi.
Devleti dış siyâsetteki dehâsı ile otuz üç sene müddetle muhâfaza edebilen sultan
ikinci Abdulhâmid Han devrinde (1876-1909), yabancı ülkelerle münâsebetler çok
gelişti. Bu devirde yirmi beş müstakil devletle münâsebetlerimiz vardı. 268 dünyâ
şehrinde temsilcilerimiz bulunuyordu. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın siyâsetinin bir
prensibi; dünyâ basınını günü gününe tâkib etmek ve her yerde elçi bulundurarak
haber almaktı. Yabancı elçileri her Cuma günü selâmlıktan sonra kabul eder, lüzum
gördükçe sefirleri Yıldız’a çağırıp görüşürdü.
Yabancı elçiler, önceleri istanhul’da Çemberlitaş’ın karşısındaki Elçi hanında ağırlanırdı.
Sultan İbrâhim Han devrinden sonra burada yalnız müslüman elçiler kaldı. Yabancı
elçilerin İstanbul dışında Beyoğlu’nda oturmaları sağlandı. Avrupa devletleri birer-ikişer
İstanbul’da sefarethâneler edindiler. Bir kışlık bir de yazlık sefarethânesi olan devletler
vardı. Buraları hem elçilik hem de sefirlerin ikâmetgâhı idi. Avrupa devletleri, İstanbul
dışındaki Türk şehirlerinde de, o şehrin ehemmiyetine göre konsoloslar bulundurdular.
1) Büyük Türkiye Târihi; cild-9, sh. 5
2) Osmanlı Devleti’nin Merkez ve Bahrîye teşkilâtı; sh. 268
3) Rehber Ansiklopedisi; cild-5, sh. 43
4) Historie de L’etat present de L’Empire Ottoman (Ricaut, Paris 1871); sh. 208
5) Osmanlı Sefirleri ve Sefâretnâmeleri (Faik Reşit Unat-Ankara-1987)
6) Târihi Cevdet; cild-6, sh.128
7) Târihi Devlet-i Osmâniyye (Hammer); cild-8. sh. 182
ELVAN ÇELEBİ
On dördüncü yüzyılda Amasya civarında yetişen evliyânın büyüklerinden. Amasya
çevresinde yaşayan büyük âlim ve velî, Baba İlyâs’ın torunu olan Âşık Ali Paşa’nın
(Aşık Paşa) oğludur. Kırşehir’de doğmuş olup, doğum târihi belli değildir. Elvan
Çelebi’nin babasının yaşayıp vefât ettiği yer ise Kırşehir’dir.
Adına kaynaklarda Ulvan veya Elvan olarak rastlanan Elvan Çelebi, on üçüncü yüzyılın
ilk yarısında Moğol istilâsından kaçarak Orta Anadolu’ya gelip yerleşmiş, zamanla ilmi
ve irfânıyla meşhur olup, devrin siyâsî, içtimaî ve dînî bâzı hareketlerine katılmış,
Karamanoğllarının siyâsî faaliyetlerinde ve gelişmelerinde rol oynamış, on beşinci
yüzyılda Âşıkpaşazâde gibi ünlü bir tarihçi yetiştirmiş olan tasavvuf ehli bir ailenin
mensubudur. Babası, on dördüncü yüzyıl Türk tasavvuf hayâtının ünlü sîmâlarındandır.
Elvan Çelebi’nin dedesi Muhlis Paşa veya Muhlis Baba, Karamanoğulları beyliğinin
kuruluşunda önemli rol aldı. Elvan Çelebi, zamanının âlimlerinden çeşitli ilimleri tahsil
ettikten sonra, tasavvufa yöneldi. Babasının halîfelerinden şeyhülislâm Fahreddîn
Efendi’nin sohbetlerinde bulunarak bu yolda ilerledi. 1326 (H. 727)’de babasının Mısır’a
gidişinden hemen sonra Mecıtözü’ne geldi. Daha önce dedesi Muhlis Paşa’nın
talebeleriyle birlikte gelerek yerleştiği, evler inşâ edip çiftçilikle meşgul olduğu ve vefât
edince de defnedildiği şimdi Elvan Çelebi köyü diye anılan köye yerleşti. Bir câmi ile
zaviye, türbe ve hamam yaptırdı. Kırşehir’de bulunan ailesi ile çocuklarını da buraya
getirdi. Sivas hükümdarı Eratna Bey’in vezîri ve Elvan Çelebi’nin amcası oğlu olan
Alâüddîn Ali Şâh-ı Rûmî, bu eserleri besleyecek zengin vakıflar kurdu. Köyü ve
etrafındaki araziyi Elvan Çelebi’ye bağışladı. Vefâiyye tarikatına mensûb olan Elvan
Çelebi, sohbetleriyle pek çok kimsenin yetişmesini sağladı. Zamanının ileri gelen
evliyâsından oldu. Elvan Çelebi, o devirde ortaya çıkan bâbâîlik sapık yoluna karşı
insanları Ehl-i sünnet yoluna davet etti.
Sohbetleriyle zamanındaki bir çok devlet adamı ve şâiri etkiledi. On beşinci yüzyılda
yaşayan sûfî şâirlerden Hatiboğlu, yazdığı Letâyifnâme adlı eserinde, üstâd kabul
ettiği sûfî ve şâirler arasında Elvan Çelebi’yi de zikr eder. Çeşitli şiirler de söyleyen
Elvan Çelebi’nin, atalarının menkîbelerle karışık hayât hikâyelerini anlattığı Menâkib-
ül-kudsiyye fî Menâsıb-il-ünsiyye adlı 1081 beytlik bir eseri de vardır. Konya
Mevlânâ Müzesi 4937 numarada kayıtlı olan eser, dil bakımından Eski Anadolu Türkçesi
özelliklerini taşır. Aynı zamanda on üçüncü ve on dördüncü yüzyıl Anadolu Türk târihi
bakımından önemli bir kaynaktır. Eserde, dedelerinden Baba İlyas’ın, bâzı kaynakların
zikrettiği gibi, bâtını sapık fikirleri üzerine kurulmuş olan bâbâîlik akımıyla ilgisinin
bulunmadığını anlatmaktadır. Câmi-ün-nezâir’deki bir kaç şiiriyle, Şeyhoğlu’nun
Kenz-ül-küberâ’sına aldığı üç beyt ile İstanbul Millet Kütüphânesi’ndeki manzum
eserler 543 numarada kayıtlı Nazîre Mecmûası’ndaki bir gazeli bulunan Elvan Çelebi’nin
vefât târihi belli değildir. Ancak, Menâkib-nâme’sinin sonunda bulunan ve bitiş
târihini gösteren beytteki 1358-9 (H. 760) târihine bakılırsa, bu târihe kadar hayâtta
olduğu anlaşılır. Kabri, Çorum ile Mecitözü arasında bulunan Elvan Çelebi, köyündeki
zaviyesinin bitişiğindeki türbededir. Hâlen pek çok kimse tarafından ziyaret edilen
kabrinin çeşitli hastalıkların şifâsına vesile olduğu rivayet edilir. Bilhassa çocuğu
olmayan kadınlar ve delilerin aileleri tarafından ziyaret edilerek, şifâ için vesîle
edilmektedir.
1) Şakâyık-ı nu’mâniyye; cild-1, sh. 22
2) Kenz-ül-küberâ ve mehenk-ül-ulemâ (Kemâl Yavuz, Erzurum-1982)
3) Menâkıb-ül-kudsiyye fî menâsib-il-ünsiyye (İstanbul-1988)
EMÂNÂT-İ MUKADDESE
İslâm dîni ve târihi bakımından büyük önem taşıyan, Peygamber efendimiz ve diğer
din büyüklerine âid bazı mübarek şahsî eşya ile hâtıralara verilen ad. İslâm târihinde,
mukaddes emânetlerin toplanması ve muhafazası Peygamber efendimiz zamanında
başladı. Eshâb-ı kirâm ihtimâm ve hürmetle Resûlullah efendimize âid hâtıraları
muhafaza ettiler. Dört büyük halîfe devrinden sonra Emevî, sonra da Abbasî halîfeleri;
Peygamber efendimizden, ümmehât-ı müsliminden (Peygamber efendimizin mübarek
hanımlarından) ve Eshâb-ı kiramdan kalan her çeşit esyâ ve hâtıraların toplanmasına
ve saklanmasına çok itinâ gösterdiler.
Emânât-ı mukaddesenin Osmanlı Devleti’ne intikâli (geçişi) Yavuz Sultan Selîm Han’ın
1517 târihinde Mısır’ı fethedip halîfe ünvânını aldığı sırada olmuştur. Yavuz Sultan
Selîm Han, Kâhire’ye girdiği zaman, halîfe el-Mustansır billah’ın muhafazasında
bulunan ve daha önce Bağdâd’dan Hülâgû’nun elinden kaçırılan Mukaddes emânetleri
teslim aldı. Ayrıca Mekke-i mükerreme şerifi Ebü’l-Berekât’ın oğlu Ebû Numeyyâ ile
gönderdiği mukaddes emânetleri de teslim alarak İstanbul’a gönderdi. Mısır’dan
getirilen ve Suriye, Filistin, İran’dan toplanan diğer emânetler ve teberrükât eşyası da
önce iç hazîneye kondu, sonra Hasodaya alındı. Hırka-i seâdet dâiresi kurulunca,
bunların saklanması ve bakımları özel usûle bağlandı. Yavuz Sultan Selîm Han emânât-
ı mukaddesenin muhafazasını kırklar diye bilinen Hasodalılara vermişti. Kırk kişiden
meydana gelen Hasodalılar, Hırka-i seâdet dâiresinde nöbet tutar, burada devamlı
Kur’ân-ı kerîm okurlardı.
Mukaddes emânetler arasında, Peygamber efendimize âid olan hâtıralar şunlardır:
1- Hırka-i seâdet: Mukaddes emânetlerin en mühimidir. Hâlen sultan Abdülazîz
Han’ın yaptırdığı bir sandık içinde kıymetli kumaşlardan yapılı bohçalarla sarılı ayrı bir
altın çekmecede muhâfaza edilmektedir. İçi krem renkli astarlı siyah yünlü bir
kumaştan yapılmıştır. Hırka-i seâdet, Resûlullah efendimizin Ka’b bin Zuheyre hediye
ettiği hırka olup, Kasîde-i bürde adıyla meşhur oldu. Her sene Ramazân-ı şerif ayının
on beşinde pâdişâh tarafından ziyaret edilirdi. Hırka-ı seâdetin ziyaret edilmesi, husûsî
bir merasimle icra olunurdu. Senede bir defa Ramazan ayının on beşinci gecesi dâire
pâdişâha arz olmak üzere Hasodalılar tarafından ziyarete hazırlanır ve bu maksadla
temizlenirdi. Pâdişâh, erkânı ile birlikte o gece dâireye gelir, tülbent ağası da,
hizmetçilerle birlikte altmış kadar hiç kullanılmamış tülbent, sünger, gülsuyu dolu
gümüş kapları buraya getirirdi. Silâhdâr ağa süngerlerden bir kaçını gül suyuna
batırdıktan sonra pâdişâha verir, o da sandukanın bulunduğu gümüş şebekeyi bizzat
silerek, temizlerdi. Bu sırada bütün hasoda erkânı temizliğe iştirak ederlerdi. Her yer
pırıl pırıl temizlenerek ödağacı yakılmak suretiyle kokulandırılırdı. Ziyaret ertesi günü
öğle namazından iki saat önce başlardı. Pâdişâhın dâireye gelmesiyle hasodalılar,
Hırka-i seâdetin sandukasını yerinden alarak, altın kaplı sehpa üzerine yerleştirirlerdi.
Pâdişâh sâdece kendinde bulunan altın anahtarla sandukayı açar, işlemeli atlas
bohçadan Hırka-i seâdeti çıkarırdı. Ziyarete bu şekilde hazırlanan hırka, başta pâdişâh
olmak üzere, davetliler, sağ omuzlarına koydukları tülbent üzerinden hırkayı öperlerdi.
Böylece hırka zedelenmemiş olurdu. Hem de bu tülbentler ziyaretçilerde bir hâtıra
olarak kalırdı. Merasim bitinceye kadar pâdişâh, sağında sadrâzam, solunda kızlarağası
olmak üzere hırkanın başında beklerlerdi. Hasoada ağaları da merasim boyunca yüksek
sesle Kur’ân-ı kerîm okurlardı.
Merasim bitince, pâdişâh tarafından Hırka yerine yerleştirilir. Sanduka kilitlenir ve
vazifeliler tarafından yerine, gümüş şebeke içindeki sehpânın üzerine konularak
gelecek senenin Ramazan’ına kadar açılmazdı.
2- Seyf-i Nebevi (Peygamber efendimizin kılıçları): İki tanesi Topkapı Sarayı’nda
bulunmaktadır. Yer yer altın, birisi de kıymetli taşlarla süslüdür. Ayrıca Peygamber
efendimize âid kamış cinsinden bir maddeden yapılan bir yay ile altın yaldızlı bir
mahfazası vardır.
3- Nâme-i seâdet (Peygamber efendimizin mektûb-u şerifi); Peygamber
efendimizin Mısır (Kıpt) hükümdarı Mukavkıs’ı İslâmiyet’e davet için yazdığı
mektupdur. Deriden olup, on iki satır yazısı ve altında mühr-i şerîfi vardır.
4- Mühr-i seâdet.
5- Dendân-ı seâdet (Peygamber efendimizin mübarek dişi): Uhud
muhârebesinde kırılan mübarek dişinin bir parçasıdır. Sultan Mehmed Reşâd tarafından
yaptırılan taşlarla süslü altın bir mahfazada saklanmaktadır.
6- Lihye-i seâdet (Sakal-ı şerifleri): Hırka-i seâdet dâiresinde altmışa yakın Sakal-ı
şerif bulunmaktadır. Bunlardan 24 kadarı altın ve kıymetli taşlarla süslü muhafazalarda
veya sedef kakmalı kutularda saklanmaktadır.
7- Nakş-ı kadem-i şerif: Altından yapılmış bir kapak ve çerçeve içinde yer alan,
üzerinde Peygamber efendimizin mübarek ayak izi olan taşdır. Eyyûb Sultan, sultan
üçüncü Mustafa ve sultan birinci Abdülhamîd Han türbelerinde de bunlardan birer tane
bulunmaktadır.
8- Sancak-i şerif: Hırka-i seâdet dâiresinde küçük bir sandıkta saklanan Ukab denilen
siyah renkli sancaktır. Sonradan yeşil ipekten bir sancak yapılarak bunun üzerine
sancak-ı şeriften parçalar dikilmiştir.
9- Teyemmüm taşı: Peygamber efendimizin teyemmüm ettiği yazılı taştır.
Bu mukaddes emânetlerden başka, Mûsâ ve Şuayb aleyhisselâma âid asâlar, Nûh
aleyhisselâmın tenceresi, İbrâhim aleyhisselâmın kazanıı, Yûsuf aleyhisselâmın
gömleği, Dâvûd aleyhisselâmın kılıcı da bulunmaktadır.
Teberrukât eşyası arasında da Kâbe-i muazzamanın altın oluğu, Hacer-i esved
çerçevesi, Bâb-ı tövbenin bir kanadı, Makâm-ı İbrâhim’in gümüş kapağı v.b. yer
almaktadır. Bunlar, Kâbe-i muazzamadaki mukaddes makamların Osmanlı
sultanlarınca zaman zaman tamir edilmesi sırasında teberrüken gönderilmesi suretiyle
bir araya toplanmıştır. Ayrıca Kabe’nin anahtar ve kilitleri, hazret-i Osman, hazret-i Ali
ve diğer din büyüklerine âid olan Kur’ân-ı kerimler, cüzler, oklar, yaylar, kılıçlar, taç,
hırka, sarık, tesbih ve bayraklardır.
Osmanlı Devleti’nde Emânât-ı mukaddese ile ilgili bâzı merasimler düzenlendi. Hırka-i
seâdet ziyaretinden başka Sancak-ı şerif çıkış ve giriş alayları, Miftah alayları
bunlardandır.
Miftah alayı: Osmanlı Devleti’nde her sene yenilenen Kabe örtüleri Mekke’ye
gönderilince, eskileri Hırka-i seâdet dâiresine getirilir ve Emânât-ı mukaddese arasına
alınırdı. Ayrıca, Kadem-i şerif, kılıçlar v.s. gibi eşyalar da bunlar arasında yer alır ve
bunların İstanbul’a getirilişinde Miftah alayı denen merasim yapılırdı. Osmanlı
sultanları, Hâdim-ül-haremeyn-iş-şerîfeyn ünvânını aldıkları günden beri, Kabe
örtüsünün hazırlanması, Mısır vâli ve kâdılarına bırakılmışken, ilk defa sultan birinci
Ahmed Han, 1610 târihinde bu örtülerin İstanbul sanatkârlarınca hazırlanması ve
eskilerinin de İstanbul’a getirilmesi için ferman çıkartmıştı. Böylece Osmanlı saray
teşrifatına yeni bir merasim daha eklenmiş oldu. İstanbul’da ilk Miftah alayı. 1613
târihinde Kâbe-i muazzamanın tamiri üzerine gerek Mekke ve gerek Medine’den
getirilen müteberrikât eşyası münâsebetiyle yapıldı.
Müteberrikât eşyası şehre yaklaştığında, bütün dîvân mensubları, âlimler karşı çıkarak
duâ ve tekbirlerle Hırka-ı seâdet önüne getirilir; pâdişâhın huzurunda muhafazadan
çıkartılarak her biri ayrılan yerlere konurdu. Merasime katılanlara hil’atler giydirilirdi.
İlk Miftah alayında getirilen eşya arasında; Peygamber efendimizin yayı, hazret-i Ebû
Bekr’in kılıcı ile seccadesi, Çihâr-yâr-i güzînin (Dört büyük halîfenin) kılıçları, Eshâb-ı
kiramdan Muâz bin Cebel, Şurahbil bin Hasene ve Ebû Talhâ’nın kılıcı ile Kabe’nin
değiştirilen örtüleri, eskiyen mizâbı (oluğu) ve ayrıca Hasan Paşa’nın Kâbe kerestesinin
sağlam parçalarından, Sultan Ahmed için yaptırdığı bir de asâ vardı. Bu merasimde,
Kâbe mizâbından (oluğundan) su akıtılmış ve bu su ibriklere doldurularak hastalara
şifâ olarak dağıtılmıştır. Miftah alaylarından bir diğeri de yine Mekke’den getirilen
Kadem-i şerif için yapılıp, sultan birinci Mahmûd Han tarafından Eyyûb Câmii’nde
hazırlatılan yerine konulmuştur.
1) Osmanlı Târihi Deyimleri; cild-1, sh. 524
2) Topkapı Palace; sh. 273
3) Rehber Ansiklopedisi; cild-5, sh. 95
4) Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilâtı; sh. 32, 250, 32