ailesinin atası Kara Halîl Hayreddîn Paşa, Eskişehir’in Sivrihisar kazası Cendere
köyünde doğdu. Kara Hoca diye bilinen Alâüddîn Esved Ali bin Ömer isimli âlimden ilim
öğrenip, zamanındın ve fen bilgilerine sâhib oldu. Ahilerle yakın irtibatı olan Kara Halîl
Paşa, Şeyh Edebâlî’nin akrabalarından idi. İlim tahsilini tamamladıktan sonra Bilecik,
İznik ve Bursa kâdılıklarında bulundu. Birinci Murâd Han sultan olunca, 1362’de Kara
Halil’i ilk kâdıasker olarak tâyin etti. Sultan’la beraber Rumeli’ye geçen Kara Halîl,
Karaferya, Serez ve Selânik’i alıp, Arnavutluk’a çeşitli seferler düzenledi.
Kara Hafîl Efendi, bütün bilgi ve tecrübesini, genç Osmanlı Devleti’nin
teşkilâtlanmasında seferber etti. Orhan Bey zamanında ilk muntazam askerî teşkilâtın
kurulmasında önemli vazifeler gördü. Yaya ve müsellem adları ile müslüman-Türk
cengâverlerinden piyade ve süvari kuvvetlerini teşkilâtlandırdı. Bu teşkilâtın
nizâmnâmesini hazırlayıp, ilk asker ocağını kurdu. Bu ocak, Yeniçeri ocağının
kurulmasına kadar Osmanlı Devleti’nin yegâne muntazam ordusu olarak kaldı.
Rumeli’de yeni şehirler feth edilip cephe genişleyince, Çandarlı Kara Halîl, Sultan
Murâd tarafından Yeniçeri ve Acemi ocakları kurmaya me’mûr edildi. Bu işi başarı ile
yaptıktan sonra, Molla Rüstem Karamânî ile birlikte devlet hazînesi ve devletin mâlî
teşkilâtını kurup, çeşitli düzenlemeler yaptı. Daha sonra vezirlik makamına getirildi.
Çandarlı’ya kadar vezirler, yalnız idâri ve mâlî işlere bakarlardı. Çandarlı’ya bunların
yanında beylerbeylik yâni ordu komutanlığı vazifesi de verildi. Böylece devletin bütün
idarî, mâlî ve askerî işlerini elinde toplayan ilk vezir oldu. Hayreddîn Paşa 1385’de
kumandan olarak Batı Trakya, Makedonya ve Arnavutluk taraflarında faaliyette
bulundu. Draç beyi Topia’ya yardım ederek, Arnavutluk’ta onun hasmı olan Zenta
prensi ikinci Balşa’yı mağlûb etti.
Sultan birinci Murâd, Karamanoğlu Alâüddîn Bey’in Osmanlı topraklarına giriştiği
tecâvüzî hareketlere karşı sefere çıkarken, Hayreddîn Paşa’yı Rumeli muhafazası için
hudûd üzerinde bıraktı. Fakat Hayreddîn Paşa, az sonra 1387’de Vardar Yenicesi
ordugâhında hastalanarak Serez’e getirilip orada vefât etti. İznik’e defnedildi. Sonra
üzerine oğlu tarafından türbe yaptırıldı.
Hayreddîn Paşa gibi değerli bir devlet adamının vefâtı, sultan Murâd’ı çok müteessir
etti. Halîl Hayreddîn Paşa, beyliğin aşiret âdetlerinden kurtularak, bir devlet hâline
gelmesi için zarurî olan idâri, mâlî, askerî teşkilâtı te’sis hususunda çok çalışmış ve
muvaffak da olarak sultan birinci Murâd’ın tam bir itimâdını kazanmıştı. Hayreddîn
Paşa, akıllı ve tedbirli bir zâttı. İlim ve amelde eşsiz, verâ ve takvada nâdirdi. Devlet
idaresinde muktedir, kumandanlıkta üstündü. Tevâzû sahibi ve cömert bir kimse olup,
işlerini yalnız Allahü teâlânın rızâsı için yapardı, ölümünde; İlyas, Ali ve İbrâhim
isminde üç oğlu bulunuyordu.
Çandarlı Kara Halil’in vefâtı üzerine, kendisi gibi kâdılık ve kâdıaskerlik vezîfelerinde
bulunmuş olan büyük oğlu Ali Paşa, vezîriâzamlığa getirildi. Devlet teşkilâtında önemli
hizmetleri olan Ali Paşa, sultan Murâd’ın ölümü üzerine tahta geçen Yıldırım Bâyezîd
zamanında da vezirlik vazifesine devam etti. Yıldırım Bâyezîd devrinde bâzı şikâyetler
üzerine, kâdılara belli bir maaş bağlandı. Sultan’ın İstanbul’u kuşatmasında önemli rol
oynadı.
1402 Ankara savaşında Osmanlıların yenilmesi ve Sultan’ın esir düşmesi üzerine,
Edirne’de sultanlığını îlân eden Emîr Süleymân’ın vezîriâzamı oldu. Fakat bu vezirliği
sâdece Süleymân Çelebi idaresi altındaki bölgeyi içine almaktaydı. Üç sultana vezirlik
yapan Ali Paşa, 1407 senesinde vefât etti. İznik’te babasının türbesine defnedildi. Ali
Paşa’nın hiç çocuğu olmadı.
Çandarlı Ali Paşa; âlim, fâzıl, cömert, siyâseti iyi bilen değerli bir kumandan ve
teşkîlâtçı bir devlet adamı idi. Yıldırım Bâyezîd devrindeki vezirliği zamanında, içoğlan
denilen maiyyet hademesi teşkilâtını kurarak, bunları yetiştirip devlet hizmetine
vermek usûlünü ihdas etti. Merasim elbiselerinde ak kaftana kırmızı düğme takılmasını
ilk önce Ali Paşa yapmış, daha sonra da âdet olmuştur. Ali Paşa, hırs ve tama’dan
uzak, dürüst, temiz ve faziletli, devlet sırlarını saklamasını iyi bilen bir zât idi. Ankara
savaşında Yıldırım Bâyezîd Han’a cerahor adıyla ücretli yardımcı kuvvet alınmasını Ali
Paşa tavsiye etmiştir.
Ali Paşa’nın kardeşlerinden İlyâs Paşa, Yıldırım Bâyezîd zamanında beylerbeyi iken
vefât etti. Diğer kardeşi İbrâhim Paşa ise, İlmiye sınıfından yetişerek, biraderi Ali Paşa
zamanında Bursa kâdılığında bulundu. 1421’de sultan İkinci Murâd’ın cülûsunu
müteâkib şehzâde Mustafa Çelebi vak’asında birinci vezir Bâyezîd Paşa’nın ölümü
üzerine vezîriâzamlığa getirildi. Vezîriâzam olduktan sonra, sekiz sene kadar bu
vazifede kalan İbrâhim Paşa, vefâtına kadar tam bir selâhiyetle devleti idare etti. 1429
senesi Ağustos ayının yirmi beşinde yakalandığı hastalıktan vefât etti. Türbesi
İznik’tedir. Halîl, Mahmûd ve Mehmed isminde üç oğluyla; Fatma ve Hadîce adında iki
kızı vardı. İbrâhim Paşa, aklî ve naklî ilimlerinde söz sahibi olmuş, akranlarından daha
yüksek derecelere ulaşmış bir vezîriâzamdı. Devlet idaresinde üstün zekâsı ve görüşü,
fevkalâde hallerdeki mütâlâası ve fikrini açıkça söylemesi, mütâlâalarının isabeti
yönünden hükümet başında bulunmağı hak etmiş ve emsallerine üstünlük sağlamıştı.
İbrâhim Paşa’nın yerine vezîriâzamlığa oğlu Halîl Paşa getirildi. Halîl Paşa da, babası
gibi sultan İkinci Murâd’ın itimâdını kazandı. Bunun neticesinde bütün iş ve
icrâatlarında serbest hareket ettiğinden kendisine hased eden rakipler ortaya çıktı.
Fâtih Sultan Mehmed Han, 1444’de tahta geçince, babasının fevkalâde itimâdını
kazanmış olan Halîl Paşa’nın, devleti istediği gibi idare etmesi dikkatinden kaçmadı. Bu
arada haçlı zihniyeti ile hareket eden Macar kralı, Osmanlı tahtında genç birisinin
bulunmasından faydalanmak istedi. Fâtih’in şahsiyetine bütünüyle vâkıf olmayan
vezîriâzam Çandarlının, Osmanlı menfaati için Segedin andlaşmasından sonra
Manisa’ya çekilmiş olan ikinci Murâd’ı tekrar hükümdar îlân ettirmek için çâreler
araması, aleyhinde propagandaya sebeb oldu. Sonunda ikinci Mehmed Han’ı ikna edip,
babası ikinci Murâd Han’ı tekrar başa geçirerek, 1448’de Osmanlı ordusuna büyük
zafer kazandırdı. İkinci Murâd Han’ın ölümünden sonra tahta geçen Fâtih Sultan
Mehmed, Çandarlı Halîl Paşa’yı vazifesinde bıraktı. İstanbul’un fethi öncesi ve fetih
esnasında aleyhinde yapılan propagandaların neticesinde, 1453 Haziran’ında azledilip,
çocuklarıyla birlikte hapsedildi ve mallarına el konuldu. Çandarlı Halîl Paşa öldürülüp,
çocukları serbest bırakılıp malları da geri verildi. Halîl Paşa, oğlu tarafından İznik’e
götürülerek defnedildi.
Halîl Paşa’nın barışçı siyâset uygulaması, gerçekte ikinci Murâd Han’ın siyâseti idi. Halîl
Paşa, haçlı seferlerini ve devletin geçirdiği büyük felâketleri görmüştü. Bu sebeple
Avrupa devletlerini tahrik ederek, yeni ve büyük bir tehlikeye sebeb olacağından,
devletin sarsılmasından korktuğu için, İstanbul kuşatmasına tarafdâr görünmemiştir.
Halîl Paşa’nın vezîriâzamlığı yirmi dört sene kadardır. Ege sâhilinde Çandarlı körfezi
ağzındaki kale Halîl Paşa tarafından yaptırılmış olup, hâlen onun adını taşımaktadır.
Nâmına bâzı eserler te’lif ve tercüme olunmuştur.
Halîl Paşa’nın iki oğlu vardı. Büyüğü Süleymân Çelebi, kazasker; küçüğü İbrâhim
Çelebi de Bursa kâdısı idi. İbrâhim Paşa önce kâdılıktan azledilip hapsedildi ise de,
bilâhere serbest bırakıldı ve Amasya kâdılığına tâyin edildi. Daha sonra 1468’de
Şehzâde Bâyezîd’in lalalığına tâyin edildi. Şehzâde Bâyezîd Han, babasının vefâtından
sonra lalası Çandarlı İbrâhim Paşa’yı İstanbul’a götürüp, önce kâdıasker, sonra da
vezîriâzam tâyin etti. Bir sene sonra düzenlenen İnebahtı seferi esnasında vefât etti.
Kabri İnebahtı’dadır. İbrâhim Paşa’nın; İshak, Muhiddîn, Mehmed Süleymân ve Îsâ
adlarında dört oğlu ile Hadîce ve Hubân isimli iki kızı vardı.
Devrin yüksek âlimlerinden olan İbrâhim Paşa; tedbirli, ileri görüşlü, iyiliksever,
cömert, kapısı herkese açık, kendisine fenalık edenlere bile, ikbâl devrinde ihsân ve
iltifat ile onları utandıracak kadar mütevazı idi. Her gün sofrasında pek çok fakir ve
muhtaç insanlar yemek yerdi.
Çandarlı ailesinden 1499’da vefât eden İbrâhim Paşa’dan sonra vezîriâzam tâyin
edilmemiştir. İbrâhim Paşa’nın oğullarından Hüseyin Paşa Diyarbakır, İsâ Paşa da Şam
beylerbeyliklerinde vazîfe yapmışlardır. Çandarlı ailesinden, Îsâ Paşa’nın oğlu şâir ve
edebiyatçı Halîl Bey’den sonra, 1791’de vefât eden vezîr Ali Paşa’dan başka kayda
değer devlet adamı yoktur.
Çandarlı ailesi, devlet hizmetleri yanında bir çok şehirde hayrat ve câmi inşâ
ettirmiştir. Çandarlı Kara Halîl, Seren’de bir câmi, İznik’de Yeşil Câmi’yi. Gelibolu’da
Eski Câmi’yi, İznik’de Eski ve Yeni İmareti yaptırdı. Bunca hizmetleri esnasında ilm-i
belagatta Celâleddîn-i Kazvînî’nin Telhîs-ül-miftâh adlı eserini şerh etti. Kara Halîl
Paşa’nın büyük oğlu Ali Paşa’nın ise, Bursa’da kendi ismini taşıyan mahalle, câmi ve
tekkesi vardır. 1394 Ekim ve 1405 Aralık târihlerinde Bursa’da yaptırılmış iki vakfiyesi
bulunmaktadır. Çandarlı Halîl Paşa’nın oğlu İkinci İbrâhim Paşa; Edirne, İstanbul,
Kastamonu ve İznik’te; câmi, medrese, imâret, muallimhâne, çilehâne ve çeşme gibi
eserler inşâ ettirmiş ve bunlara âid vakfiyeler kurmuştur.
1) Şakâyık-ı nu’mâniyye tercümesi; sh. 30
2) Tâc-üt-tevârîh; cild-1, sh. 91
3) Hadîkat-ül-vüzerâ; sh. 6 v.d.
4) Tevârîh-i Al-i Osman (Aşıkpaşazâde); sh. 56
5) Târîh-i Cihânnümâ (Neşri); sh. 220
6) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-3, sh. 2072
7) Çandarlı Vezir Ailesi (Uzunçarşılı, Ankara-1974)
8) Devlet-i Osmaniye Târihi (Hammer); cild-1, sh. 218
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 287
10) İslâm Alimleri Ansiklopedisi; cild-10, sh. 73
ÇELEBİ HALÎFE
Halvetî yolunun büyüklerinden. Osmanlı evliyâ ve âlimlerindendir. İsmi, Muhammed
bin Mahmûd, lakabı Hamîdüddîn, mahlası Cemâl’dir. Meşhur Cemâleddîn-i Aksarâyî’nin
torunlarındandır. Amasya’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1493 (H. 899)
târihinde Hicaz’da Mekke-i mükerreme yolunda vefât etti. Vasiyeti üzerine Tebük
korusu denilen ve hacıların yol güzergâhı olan bir yere defnedildi.
Çelebi Halîfe, Amasya ve Aksaray’da ilim tahsîl edip, zamanın din ve fen âlimleriyle
görüştü. Sa’düddîn-i Teftazânî’nin (r. aleyh) Muhtasar-ül-meânî adlı eserini okurken
kalbine ilâhî aşk ateşi düştü. Alâaddîn-i Halvetî ve talebelerinden Şeyh Abdullah’ın
sohbetine katılıp, feyz ve bereketlerine kavuştu. Sonra Tokat’a gidip, İbn-i Tâhir
Halvetî’nin hizmetine girdi. Pek çok riyazet çekip nefsini terbiye etti. Hocasının vefâtı
üzerine Erzincan’a giderek, Pîr Muhammed Behâeddîn Erzincânî ile görüştü. Tasavvufta
yüksek derecelere kavuştu. İcazet alarak memleketine döndü. Burada insanlara
hocaları yoluyla Resûlullah efendimizden aldığı feyzi yaymakla uğraştı. Amasya’da hak
âşıkları yetiştirdi. O sırada, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın oğlu Bâyezîd, Amasya vâlisı
idi. Her şehzâde gibi Bâyezîd Çelebi de babasından sonra pâdişâh olmak, kendisine
verilen onca emeğin karşılığını vermek istediğinden, Çelebi Halîfe’ye haber gönderip
duâ istedi. Çelebi Halîfe, şehzâde Bâyezîd’e gönderdiği haberde; “Otuz üç gün sonra
büyük bir hâdise olacak ve kırk gün sonra da sultan olacaksın” buyurdu. Hakîkaten
öyle oldu. Bâyezîd sultan olunca, Çelebi Halîfe’yi İstanbul’a davet etti ve emrine Koca
Mustafa Paşa dergâhını verdi. Çelebi Halîfe İstanbul’da yıllarca hizmette bulunup çok
talebe yetiştirdi. Pâdişâh Bâyezîd Han iki defa ziyaretine gelip duâlarına kavuştu.
Sultân Bâyezîd Han, Çelebi Halîfe’yi kırk talebesiyle birlikte Medîne-i münevvereye
gönderdi. O sıralar vuku bulan zelzele ve veba tehlikesinin kalkması için Resûlullah
efendimizin huzurunda duâ etmelerini istedi ve sonra yapılan duâlarının kabul olduğu
görüldü.
Çelebi Halîfe’nin en gözde talebesi Sünbül Sinân Efendi’dir. Sünbül Sinân Efendi,
hocasının vefâtında vasiyeti üzerine yerine geçti ve kızı Safiye Hâtûn ile evlendi.
Sünbül Efendi de İstanbul’un meşhur evliyâsından Merkez Efendi’yi yetiştirdi.
Çelebi Halîfe Cemâleddîn Muhammed Efendi, yetiştirdiği pek çok talebe yanında, bir
çok kıymetli eser de yazdı. Eserlerinden başlıcaları şunlardır: Tefsîr-i sûre-i Fâtihâ,
Şerhu Erba’îne hadisen kudsiyyen, Şerhu Hadîs-i erba’în-i Nevevî, Zübdet-ül-
esrâr, Cevâhir-ül-kulûb, Risâle-i etvâr, Risâle-i sad kelime-i Sıddîk-i ekber,
Risâle-i fakriyye.
1) Şekâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdi Efendi); sh. 284
2) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh. 51
3) Esmâ-ül-müellifîn; cildü, sh. 257
4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 995, 1070
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-16, sh. 7
6) Türk Klasikleri; cild-3, sh. 53
7) Nefehât-ül-üns tercümesi; sh. 579
8) İslâm Alimleri Ansiklopedisi; cild-11, sh. 326
9) Aksaray Târihî; cild-2, sh. 2501
ÇELEBİ SULTAN MEHMED
Babası ............................ : Yıldırım Bâyezîd
Annesi ............................ : Devlet Hatun
Doğumu ......................... : 1386
Vefâtı ............................. : 26 Mayıs 1421
Tahta Geçişi ................... : 5 Temmuz 1413
Saltanat Müddeti ............ : 8 sene
Osmanlı Devleti’nin beşinci sultânı. Kıraat ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Mehmed
bin Bâyezîd bin Murâd’dır. Doğum senesini ekserî tarihçiler 1386 olarak
kaydetmektedirler. Babası, sultan Yıldırım Bâyezîd Han, annesi ise Germiyanoğlu
Süleymân Şâh’ın kızı Devlet Hâtun’dur.
Çelebi Mehmed, bütün şehzâdeler gibi devrin en gözde âlimlerinin elinde yetişti.
Şemseddîn ibni Cezerî’nin oğlu Ahmed bin Muhammed Cezerî’den Arabça ile kıraat
ilimlerini; Sofu Bâyezîd nâmıyla meşhur olan İmâmüddîn Ali Çelebi’den diğer aklî ve
naklî ilimleri öğrendi. Bursa kâdısı Bedreddîn Koca Mahmûd Çelebi ve Molla Fenârî’den
Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerini öğrenen Çelebi Mehmed, eniştesi Emîr Sultan’dan da
feyz aldı.
Sivas ve havalisinin hükümdarı olan Kâdı Burhâneddîn’in 1381 senesinde nakîbi
Amasya emîri Hacı Şâdgeldi Paşa’yı ortadan kaldırmasından sonra başlayan savaş uzun
sürdü. Şâdgeldi Paşa’nın oğlu Emîr Ahmed, uzun süre Amasya’yı müdâfaa etti. 1391’de
Yıldırım Bâyezîd Han’ın Canik ve havalisindeki bölgeleri ele geçirmesi üzerine, Amasya
emîri Ahmed, başka yerde sancak verilmek şartıyla, Amasya’yı Osmanlı hükümdarına
teklif etti. Bunun üzerine Sultan, oğlu şehzâde Mehmed’i otuz bin kişilik bir orduya
kumandan tâyin ederek Amasya üzerine gönderdi. Kâdı Burhâneddîn’in geri çekilmesi
üzerine, sultan Mehmed şehre girdi ve bu ilk başarılı hizmetinden dolayı Amasya
sancak beyliğine getirildi. Bu vazîfesi sırasında yanından ayrılmayan hocası Sofu
Bâyezîd, ona her hususda yardımcı oldu. Din ve fen bilgilerinin artmasına ve
idârecilikde ilerlemesine yardım etti.
Çelebi Mehmed, Amasya’ya geldiği vakit; halk, ümerâ ve ulemâ tarafından sevinçle
karşılandı. Elli dört senedir bölgede hüküm süren Kutlu Şah sülâlesinin hâkimiyetine
son verdi. Çelebi Mehmed’in en büyük yardımcıları, hocası Sofu Bâyezîd, lalası Ali ve
Yakut paşalar, Yahşibeyzâde Bâyezîd Paşa, Taşarzâde Ahmed, Hacıbeyzâde Kâsım,
Osmanpaşazâde Hasan beylerdi. Çelebi Mehmed’in Amasya’da tam bir otorite kurup
halkla ünsiyet peyda ettiği; ulemâ ve ümerânın sevgi ve saygısını kazandığı bir sırada,
Tîmûr Han’ın Erzurum taraflarına yaklaştığı haberi geldi. Çelebi Mehmed halktan aldığı
yardım ve destekle ordusunu güçlendirip, babasının daveti üzerine yerine Yakut Paşa’yı
vekil bırakarak Ankara’ya hareket etti. 1402 senesinde babası Yıldırım Bâyezîd ile
Tîmûr Han arasında yapılan Ankara savaşında Osmanlı ordusunun ihtiyat kuvvetleri
kumandanlığında bulundu. Savaş sırasında büyük yararlıklar gösteren Çelebi Mehmed,
Sırp prensinin ve bâzı şehzâdelerin kaçması, tatarların ve bâzı beylerin de Tîmûr Han’a
iltica etmesine rağmen, babasını son âna kadar yalnız bırakmadı. Savaşın sonucu belli
olunca, ileri görüşlü ve devletin geleceğini düşünen bâzı beylerin ikâzları ile muhârebe
meydanından geri çekilerek Amasya’ya yöneldi, önüne, Candaroğlu İsfendiyâr Bey’in
yeğeni Yahyâ Bey çıktı ise de, bunu mağlûp eden Çelebi Mehmed, ilerlemesinin
tehlikeli olacağını anlıyarak Bolu’ya gitti. Burada bir müddet ortalığın yatışmasını
bekledi. Fedaîler gönderip babasını Tîmûr Han’ın elinden kurtarmaya çalıştı, fakat
bunda başarılı olamadı. Amasya ile tamamen irtibatı kesilmiş, şehrin idaresi
Kutluşahzâde Yakut Paşa’nın elinde kalmıştı.
Tîmûr Han, âdeti üzere Anadolu’daki her bölgeyi o yerin eski beyine tevdî ettiği gibi,
Amasya’yı da eski Ankara hâkimi olan Melik Nâsıreddîn Bahtiyar Bey’in oğlu Kara
Devlet Şah’a vermişti. Fakat şehir halkı bundan hiç memnun olmadığından başında
yine Osmanoğlu Mehmed Çelebi’yi görmek istiyordu. Kara Devlet Şah’ın keyfî
yönetimini istemeyen Amasya ileri gelenleri beyleri ve âlimleri beraber olup, çevre
kazalarla birlikte Kara Devlet Şah’ı topraklarına sokmadılar. Durum Tîmûr Han’a
bildirilince, o da oğlu Muhammed’i hocası Nu’mâneddîn Abdülcebbâr ile birlikte
Amasya’ya gönderdi. Şehzâde Muhammed, güçlü bir orduyla Amasya’ya gelince, şehir
ulemâsını toplayıp, hocasının suâllerine cevap verebilirlerse şehrin cezadan
kurtulacağını söyledi. Sorulan suâllere Amasya âlimlerinin ileri gelenlerinden Pîr İlyâs,
tam bir vukûfiyetle cevap verdi. Amasya halkı, sefer masraflarını ödeyerek, Tîmûr
Han’ın ordusunun bir an önce şehirden ayrılmasını sağladı. Pîr İlyâs ve yeğeni
Şemseddîn Ahmed Çelebi’yi şehzâde Muhammed’in beraberinde götürmesi üzerine;
Gümüşlüzâde Celâleddîn Abdurrahmân Çelebi, Amasya müftîsi; Şâdgeldi Bey de,
Amasya emîri oldu. Bu duruma rağmen, Kara Devlet Şah tehlikesi ortadan
kalkmamıştı. Amasya ileri gelenleri ve âlimleri toplanarak, şehzâde Çelebi Mehmed’in
Bolu’dan Amasya’ya davet edilmesini kararlaştırdılar. Dînî ve millî duygulan çok yüksek
olan Amasya ileri gelenleri, daha önce başlarına gelenlerden çok çektikleri için, Çelebi
Mehmed ile bir anlaşma yapmayı da kararlaştırdılar. Bâyezîd Paşa’nın eniştesi olan
Asayiş Bey başkanlığında bir hey’et Bolu’ya gönderildi. Amasya halkının; dînimize
muhalif iş işlemeyip, bize zulmetmeyeceksin, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itaatli
olacaksın teklifini cânu gönülden kabul eden Çelebi Mehmed, Amasya’ya gitmek için
yola çıktı. Kara Devlet Şah’ın Amasya dışında bulunan kuvvetlerinin çoğunun çapulcu
olduğunu öğrenen Çelebi Mehmed, ânî bir baskınla Kara Devlet Şah’ı ortadan kaldırdı.
Amasya halkı, Mehmed Çelebi’yi Amasya boğazında karşıladı. Orada tertib edilen
yemekte, Mehmed Çelebi; Allahü teâlânın rızâsı, millet ve devletinin bekası, halkının
huzuru için çalışacağına, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet edip, fakir fukara
ve sâir tebeasını gözeteceğine dâir, âlimler huzurunda söz verdi. Amasya’ya yerleşip
sultanlığını îlân eden Mehmed Çelebi, eski emir Şâdgeldi’yi tesellî etmek için de kız
kardeşi ile evlendi. Çelebi Mehmed bu sırada on yedi yaşında idi.
Bu arada kardeşlerinden şehzâde Süleymân Çelebi Edirne’de; Îsâ Çelebi Balıkesir ve
Bursa’da; Mûsâ Çelebi Kütahya’da sultanlığını îlân etmişti. Her tarafta eski beylikler
yeniden ortaya çıktı. Anadolu birliği tamamen parçalandı. Amasya’ya hâkim olup
sultanlığını îlân eden Çelebi Sultan Mehmed, Canik beylerinden Kubadzâde Ali Bey’i
mağlûb ederek bâzı kalelerini ele geçirdi. Bu sırada Tokat ve havâlisinde hüküm süren
İnaloğlu İbrâhim Bey etrafı sindirip, Çelebi Mehmed’i tehdîd ediyordu. Anî bir baskınla
İnaloğlu’nu mağlûb ederek Tokat ve havalisine hâkim olan Çelebi Sultan Mehmed,
Sivas’da hüküm süren Kâdı Burhâneddîn’in dâmâdı Hacıbeyzâde Mezid Bey’in üzerine
Bâyezîd Paşa komutasında bir ordu gönderdi. Bâyezîd Paşa’nın Mezid Bey’i yenmesi
üzerine, Çelebi Sultan Mehmed; Sivas, Tokat ve Amasya bölgelerine tamamen hâkim
oldu (1403).
Tîmûr Han’ın Batı Anadolu taraflarında bulunduğu bu sırada Çelebi Sultan Mehmed,
Tîmûr Han’a bir elçi gönderip, bağlılığını arz etti. Tîmûr Han’ın yanına dâveti üzerine,
ondan çekinen maiyyet beylerinin karşı çıkmalarına rağmen, Çelebi Mehmed geleceğini
bildirip, Tîmûr Han’ın elçisi ile birlikte yola çıktı. Osmancık’a geldiği zaman,
İsfendiyâr’ın yeğeni Yahyâ Bey’in hücumuna uğradı. Yahyâ Bey’i mağlûb edip yoluna
devam ederken, Murtazâ-âbâd’da (bugünkü Mürted ovasında) bölge Türkmenlerinden
Savcızâde Ali Bey’in kuvvetleri ile karşılaştı. Çelebi Sultan Mehmed, Ali Bey’i de
bozguna uğrattı. Bu durumda hareketinin imkânsız olduğunu bildiren bir mektup
yazarak Tîmûr Han’a yolladı ve özür diledi. Tîmür Han da ona sâhib olduğu yerleri
verip, büyük âlim Şücâeddîn Pîr İlyâs da yanlarında olduğu hâlde bir elçilik hey’eti ile,
hükümdarlık alâmetlerinden olan taç, kemer ve hil’at gönderdi. Çelebi Sultan Mehmed
de, Tîmûr Han ve kendi adına para bastırdı.
Çelebi Sultan Mehmed, Amasya’da çok kısa bir zamanda teşkilâtını kurdu. Beş yüz
kişilik bir orduyla girdiği Amasya’da, yapılan çalışmalar sonunda güçlü bir ordu
meydana getirdi. Her kesimden halk, asker olmak için yarış ediyordu. Alimler de
ahâliyi devamlı teşvik ederek, Çelebi Sultan Mehmed’e yardıma davet ediyordu. Halkın
dînî ve millî şuuru fevkalâde idi. Çelebi Sultan Mehmed, bu çalışmalar arasında, hocası
Sofu Bâyezîd ile devamlı âlimlerin ders ve sohbetlerinde bulunuyor, onların duâlarını
alıyordu. Halk, sultânı çok seviyor, peşinde Allah rızâsı için canlarını feda etmekten
çekinmiyordu. Özellikle Seyyid Yahyâ Şirvânî’nin halîfesi Şücâeddîn Pîr İlyâs ve
talebelerinin de teşvîkî ile halk, Osmanlı Devleti’nin ilk günlerinde olduğu gibi adetâ
birbirine kenetlenip bir asker millet vücûda geldi. Böyle bir ordunun verdiği güvenle
Çelebi Sultan Mehmed, Osmanlı Devleti’ni yeniden bir bayrak altında toplamaya
azmetti. Kardeşlerine haber gönderip birleşmeye veya toprakları kendi aralarında pay
edip, birbirleriyle çatışmamaya davet etti. Fakat şehzâdelerin herbiri sultan
olduklarından bahisle, kendi bayrağı altında toplanılmasını arzu ediyordu.
Çelebi Sultan Mehmed, ordu kurmaya ve manevî birleşmeye çalışırken, bir taraftan da
maddî durumu düzeltmeye gayret etti. Defterdâr Celâl Çelebi, mâlî durumu düzeltmek
için yeni tedbirler aldı. Şâdgeldi Paşa’nın darbhânesinde Mağribî İlyâszâde Bedreddîn
Mahmûd Çelebi tarafından gümüş akçeler kesildi. Altın ve gümüş yerine geçerli olmak
üzere Çâvîk veya Çav denilen kağıt paralar da, Çâvîkci nâmıyla meşhur Buhârâlı Hoca
Şemseddîn Mehmed Çelebi tarafından basıldı. Mes’elelerini halleden Çelebi Sultan
Mehmed, Bursa’da bulunan ağabeyi Îsâ Çelebi’ye müracaatla; “Kardeş kavgasından
vazgeçelim, herkes kendi başına bölgesini idare etsin” diyerek Anadolu’nun taksimini
teklif etti. Teklifi red edilince, iki kardeş orduları Ulubat mevkiinde karşılaştı.
Muhârebeyi kazanan Çelebi Sultan Mehmed, Bursa’ya girerek hükümdarlığını îlân etti
(1404). Îsâ Çelebi ise, Yalova yolu üzerinden Bizans imparatorunun yanına kaçtı.
Edirne’de sultan olan Süleymân Çelebi, Îsâ Çelebi’yi yanına getirterek yanına kattığı
mühim bir kuvvetle Anadolu’ya geri gönderdi. Îsâ Çelebi Bursa’yı almak istedi ise de,
halkın muhalefeti ile karşılaştığından, şehrin büyük kısmını yaktı. Çelebi Sultan
Mehmed ile yaptığı ikinci muhârebede de mağlûb olunca, İsfendiyâr Bey’in yanına kaçtı
ve onunla beraber Ankara’yı almak üzere harekete geçti. Fakat, Çelebi Sultan
Mehmed’e mağlûb olup, Kastamonu taraflarına çekildi. Bir müddet sonra Îsâ Çelebi,
Aydınoğlu Cüneyd Bey’in yanına gitti ve onun aracılığı ile Saruhan ve Menteşe beyleri
ile anlaşarak tekrar Mehmed Çelebi’nin karşısına çıktı. Mağlûb olunca Karamanoğlu’na
iltihak etti. Daha sonra Eskişehir yakınlarında yakalanarak öldürüldü.
Îsâ Çelebi’nin ortadan kaldırılmasından sonra Çelebi Sultan Mehmed Anadolu’da yalnız
kaldı. Ancak, kardeşinin kuvvetlenmesinden endişe ederek Anadolu’ya gelen Emir
Süleymân, Çelebi Mehmed’in elinden birçok yerleri aldığı gibi, Aydınoğlu Cüneyd Bey
ile Menteşeoğlu İlyâs Bey’e de hâkimiyetini kabul ettirdi. Çelebi Mehmed, ağabeyine
karşı koymayarak Amasya’ya çekildi ve Karamanoğlu’nun yanında bulunan kardeşi
Mûsâ Çelebi’yi Rumeli’ye geçirerek, ağabeyini yeniden Rumeli’ne döndürmek istedi.
Mûsâ Çelebi’nin Rumeli’deki faaliyetlerini öğrenen Süleymân Çelebi, derhal Rumeli’ye
geçti ve ilk anda Mûsâ Çelebi’yi mağlûb etti. Fakat sonradan onun baskınına uğrayarak
hayâtını kaybetti. Çelebi Sultan Mehmed Bursa’yı tekrar hâkimiyeti altına alırken, Mûsâ
Çelebi Edirne’de bağımsızlığını îlân etti. Mûsâ Çelebi, kardeşinin Anadolu’da kuvvetli
olduğunu bildiği için, orayla alâkadar olmayıp, Bizans ile meşgul oldu ve bâzı yerleri
aldı. Bu arada ileride büyük bir isyân çıkaracak olan Şeyh Bedreddîn’i kazasker yaptı.
Şeyh, böylece nüfuzunu arttıracak bir mevkiye sâhib oldu. Bir ara İstanbul’u muhasara
eden Mûsâ Çelebi tehlikesine karşı, imparator, Çelebi Mehmed’i Rumeli’ye davet etti.
Çelebi Mehmed Üsküdar’a gelerek İmparator ile görüştü. 1411 senesinde İneceğiz
mevkiinde kardeşi ile yaptığı muhârebeyi kaybedince, İstanbul’a imparatorun yanına
sığındı ve gemiyle Anadolu’ya geçerek yaralı bir hâlde Bursa’ya geldi. Bir sene sonra
Mûsâ Çelebi ile yaptığı mücâdeledede başarılı olamadı. Mûsâ Çelebi’nin devlet
adamlarına karşı kötü davranması, onları Çelebi Sultan Mehmed ile anlaşmaya mecbur
etti. Yapılan anlaşma üzerine, Çelebi Sultan Mehmed Rumeli’ne geçti. Kendisine katılan
Sırp despotu ve bâzı devlet adamları ile Tuna’ya çekilmekte olan Mûsâ Çelebi üzerine
yürüyen Çelebi Sultan Mehmed, Çamurlu-Derbend mevkiinde meydana gelen
muhârebede, Mûsâ Çelebi’yi mağlûb etti. Mûsâ Çelebi yaralı olarak kaçarken yakalandı
ve kısa bir süre sonra da öldü. Cenazesi Bursa’ya nakledilip babasının türbesine
defnedildi. Sultan Mehmed, daha sonra yakalanan Emîr Süleymân’ın oğlu Orhan
Çelebi’ye Geyve ve Akhisar’ın dirliklerini verdi.
Çelebi Mehmed, Edirne’de bütün devletin hükümdarı olduğunu îlân etti (1410). Çelebi
Sultan Mehmed Rumeli’de iken, Bursa’nın muhafızlığını Hacı İvaz Paşa yapıyordu. Bu
sırada Karamanoğlu Mehmed Bey, Çelebi Mehmed’in müttefiki olan Germiyanoğlu
Yâkûb Bey’in topraklarını işgal etti ve bu beyliğin merkezi olan Kütahya’yı yaktı yıktı.
Arkasından Bursa önlerine gelerek şehri kuşattı. Muhasara otuz veya otuz iki gün
devam etti. İvaz Paşa’nın çok iyi bir şekilde müdâfâ ettiğini görünce, şehri susuz
bırakmak suretiyle teslime mecbur bırakmak için Pınarbaşı ırmağının yolunu
değiştirmek istedi. İvaz Paşa’nın ve askerlerinin şiddetli hücumu karşısında bunu
yapmaya muvaffak olamadı. Mûsâ Çelebi’nin cenazesini getiren kafileyi görünce,
Osmanlı ordusunun geldiğini zannederek şehri ateşe verdi. Babasının intikamını almak
için dayısı Yıldırım Bâyezîd’in kabrini, yıktırdıktan sonra alelacele Bursa önlerinden
uzaklaştı. Bu duruma çok üzülen Harman Danası diye tanınmış bir Karamanlı subay;
“Sultânım! Osmanlının ölüsünden böyle kaçıyorsun, eğer dirisi gelseydi hâlin nice
olurdu” demesi üzerine, bu sözlere kızan Mehmed Bey, bu komutanını derhâl astırdı.
Yine Çelebi Mehmed’in kardeşleri ile olan mücâdelesi sırasında Ohrî sancakbeyi olan
Aydınoğlu Cüneyd Bey fırsattan istifâde ederek memleketine dönmüş ve Ayaslug’u
(Selçuk) muhasara edip, sancak beyini öldürmüştü.
Rumeli tarafındaki işlerini yoluna koyan Çelebi Sultan Mehmed, Karamanoğlu hâdisesi
üzerine derhâl Anadolu’ya geçti. İlk önce Osmanlıların Aydıneli vâlisini öldürerek
Ayaslug’u zapt edip, Aydınoğulları beyliğini tekrar kuran Cüneyd Bey’in üzerine yürüdü.
Çandarlı, Menemen, Kayacık, Nif kalelerini ele geçirdikten sonra İzmir önlerine geldi.
Şehri kuşattığı sırada Cüneyd Bey bir yolunu bularak şehirden kaçmayı başardı. Çelebi
Mehmed şehri karadan kuşatırken, Rodos şövalyeleri ile Midilli, Sakız ve
Menteşeoğulları donanmaları da denizden kendisine yardım ettiler. On gün süren
muhasaradan sonra şehrî ele geçiren Mehmed Çelebi, surları yerle bir ettirdi. Ayrıca
Rodos şövalyelerine, yarıya kadar yaptırdıkları muazzam kaleyi de bir gece içinde
yıktırdı. Rodos şövalyelerinin reîsi, Çelebi Sultan Mehmed ile görüşerek durumu şiddetli
bir şekilde protesto etti. Şayet kalenin yeniden yapılmasına izin verilmezse, papa ile
anlaşıp Osmanlı Devleti’ne karşı büyük bir donanma ile gelip kıyıları tahrip edeceği
tehdidinde bulundu.
Bu tehdîdleri sükûnetle dinleyen büyük Sultan, kendisinin herkese adaletle
davrandığını, fakat bu kalenin bir korsan yatağı olup, bölgedeki müslümanlara çok
zarar verdiğini ve muhakkak yıkılması gerektiğini ve bunun bölge halkının isteği
olduğunu söyledikten sonra; “Hem senin istediğin olsun, hem de Türklerin isteği yerine
gelsin. Karya ve Klikya bölgeleri içinde sana istediğin kadar toprak vereyim, orada
kaleni inşâ et” dedi. Şövalyelerin reîsi bu bölgenin Menteşeoğullarına âid olduğunu
bildirince, Çelebi Sultan Mehmed, Menteşe beyinin kendisine bağlı olduğunu söyleyerek
mes’eleyi hâlletti. Böylece, üstâd-ı âzam denilen şövalyelerin reîsi, bugün Bodrum
denilen eski Halikarnas’da, Petroniyum kalesini inşâ ettirdi.
Kuşatma sırasında kaçan Cüneyd Bey, annesinin ricası üzerine affedildi. Hayatta
olduğu müddetçe sâdık kalacağına ve Osmanlı hâkimiyetini tanıyacağına dâir yemin
etti. Bunun üzerine Cüneyd Bey, Niğbolu sancak beyliğine tâyin edildi (1414). İzmir’in
ele geçirilmesi üzerine Midilli, Sakız ve Foça’daki Ceneviz kolonilerinin elçileri gelip
bağlılıklarını arz ederek, Osmanlı Devleti’ne vergi vermeyi kabûf ettiler. Bir süre sonra
da Teke beyi, Osmanlı Devleti’ne tâbi oldu.
Böylece Ege sahillerindeki hâkimiyetini sağlıyan Çelebi Sultan Mehmed, aynı sene
Bursa’ya geldi. Germiyan ve Candaroğulları beyliklerinden takviye alıp Karaman
seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri herhangi bir mukavemetle karşılaşmadan, daha önce
kendilerine âid olan Akşehir’den başlayarak; Saideli, Beyşehir, Seydişehir, Otlukhisarı
ve bâzı yerleri ele geçirdiler. Konya önlerine gelen Çelebi Sultan Mehmed, şehri kuşattı
ise de yağan şiddetli yağmurlar sebebi ile bir sonuç alamadı. Halasının oğlu Mehmed
Bey ile bir andlaşma yaptı. Sultan, Canik taraflarına yürüyünce, bu durumdan
faydalanmak isteyen Mehmed Bey rahat durmayıp Beyşehir ve Seydişehir’e saldırdı.
Çelebi Sultan Mehmed bu duruma çok üzüldü ve ikinci defa Karamanoğlu’nun üzerine
gitti. Konya’da yapılan muhârebede mağlûb olan Mehmed Bey, Taşilin’e kaçtı. Bu
sırada Konya’da oğlu Mustafa Bey’i bırakmıştı. Veziriazam Bâyezîd Paşa tedbiriyle,
Mehmed Bey’in büyük oğlu Mustafa Bey yakalanarak Sultan’ın huzuruna getirildi.
Sultan, Mustafa Bey’i bir kardeş gibi bağrına bastı. Bu durum karşısında Mustafa Bey,
kaftanının altında elini yüreğinin üzerine koyarak; “Babamın adına yemin ederim ki,
elimin altında hissettiğim can, bedenimi terketmedikçe ne ben, ne de babam, Sultan’ın
en küçük malına bile göz dikmeyeceğiz” diyerek yemin etti. Çok merhamet sahibi olan
sultan, Mehmed Bey’i ve oğlunu tekrar affetti. Muhabbetine bir alâmet olmak üzere de
Mustafa Bey’e Tabl, Alem ve bir takım hediyeler vererek serbest bıraktı. Sultan’ın
huzurundan ayrılan Mustafa Bey, biraz ilerdeki çayırda otlayan Osmanlılara âid atları
önüne katarak uzaklaştı ve; “Bizim Osmanoğulları ile düşmanlığımız beşikten mezara
kadar devam edecektir” dedi. Yanında bulunan beylerin, huzurda yaptığı yemîni
hatırlatmaları üzerine, göğsünde bulunan ve kendi tarafından öldürülen güvercini
çıkardı. Yemin ederken; “Bu can şu tende durdukça” sözüyle, güvercini kastettiğini ve
onun da ölü olması dolayısıyla yemininin hükümsüz olacağını belirtti.
Bu durum karşısında Sultan’ın, Karamanoğlu ile tekrar mücâdele etmesi gerekiyordu.
Konya üzerine yürüyen sultan, şehri ikinci defa kuşattı ve ele geçirdi (1415). Mehmed
Bey’i ve oğlunu tekrar affeden Sultan, Karamanoğlu ile bir andlaşma imzaladı. Yapılan
bu andlaşma neticesinde; Beypazarı, Sivrihisar, Akşehir, Yalvaç, Beyşehir, Seydişehir
Osmanlılara bırakıldı. Ayrıca Karamanoğlu gerekli hâllerde Osmanlı Devleti’ne askerle
yardım etmeyi kabul etti. Karaman seferi sırasındaki hizmetlerinden dolayı vezîriâzam
Bâyezıd Paşa’ya ayrıca beylerbeylik ünvânı da verildi.
Çelebi Sultan Mehmed, Anadolu’da Türk birliğini sağlama çalışmalarını sürdürürken,
hıristiyanlarla da dost geçinme politikası güdüyordu. Venediklilerle 1414’de yapılan
andlaşmada, Osmanlı Devleti, Arnavutluk’taki Venedik üslerine taarruz etmemeği
taahhüd ediyor; Venedik de, Ege denizindeki Osmanlı ticâret gemilerine
dokunmayacağına söz veriyordu. Fakat bu andlaşmaya rağmen Naksos Dukası
gemileriyle Osmanlı ticâret gemilerine saldırıyor, ele geçirdiği mal ve esirleri pazarlara
sevk ediyordu. Bu durum karşısında Sultan, Gelibolu’da otuz kadırgadan meyaana
gelen bir donanma hazırlattı. 1415 senesinde Çalı Bey komutasındaki bu donanmayı;
Andros, Paros ve Milas adalarını vurmaya gönderdi. Donanma çok sayıda ganimet ve
esir alarak görevini başardı. Bu hareket sırasında Venediklilerin sayıca çok üstün filo ile
kendisine karşı geldiğini haber alan Çalı Bey, derhal geri dönerek Gelibolu kalesi
limanına demirledi. 10 büyük kadırgadan kurulu Venedik filosu; Eğriboz, Girid ve Oniki
Ada dukalıklarından da yedi kadırgalık takviye almak suretiyle Çanakkale boğazına
girdi. Amiral Pietro Loredano, Türkler tarafından herhangi bir saldırıya mâruz
kalmadıkça, taarruz etmeme emri almıştı. Filo içinde Osmanlı Devleti’yle görüşme
yapmak üzere gönderilen iki elçi de bulunuyordu. Venedik donanması Lapseki
önlerinde demirledi. 26 Mayıs 1416 günü Marmara istikâmetinden gelen bir Ceneviz
ticâret gemisi göründü. Venedik donanması İstanbul tarafından gelmekte olan bu
küçük gemiyi Türk gemisi zannederek yakalanması için bir kadırga gönderdi.
Osmanlı denizcileri de gelen geminin kendilerine âid olduğunu zannedip, muhafazası
için onlar da bir kadırga gönderdiler.
Neticede Osmanlı ve Venedik gemileri, birbirlerini görünce muhârebeye tutuştular.
Bilâhere filolar da bu muhârebeyi takviye ettiler. Muhârebe iki safhalı olarak cereyan
etti. Birinci safhada; Osmanlı donanması Gelibolu kalesinin himayesinde bulunduğu
için, Venedik donanması büyük bir zayiatla geri çekildi.
Çalı Bey’in Venedik donanmasını takibe kalkması, muhârebenin ikinci safhasını başlattı.
Venedik donanması, Osmanlı donanmasının toplu bir hâlde çıktığını görünce taarruza
geçti. Marmara adasıyla Gelibolu arasında meydana gelen muhârebede, Çalı Bey şehid
oldu. Pietro Loredano da gözünden yaralandı. Osmanlı donanması ağır kayıplar verdi.
Venedik filosu da yaralı vaziyette Bozcaada’ya döndü. Venedikliler ele geçirdikleri
Türkleri ve donanmada gemicilik yapan hıristiyanları öldürdüler. Venedik donanması
bir sene sonra Pieiro Loredano komutasında tekrar boğazdan içeri girdi ve Çardak
kalesini bombardıman ederek Gelibolu önüne geldi ise de, kaleden yapılan şiddetli
mukabele yüzünden geri çekilmek mecburiyetinde kaldı. Bu sırada Bizans imparatoru
Venedik ile barış yapılmasına aracı oldu. Yedi ay süren görüşmeler neticesinde barış
andlaşması imzalandı. Andlaşmaya göre Venedik, Osmanlı filosunda yaptığı hasarı
ödeyecek, Osmanlı Devleti de Venedik ticâret gemilerine boğazlardan serbest geçiş
hakkı verecekti.
Osmanlılara tâbi olan Eflâk prensi Mirce, taht mücâdelelerinden istifâde ederek yıllık
ödediği vergiyi kesmişti. Ancak kendisine voyvodalıkta rakîb çıktığından zor durumda
idi. Rakibi Dan, Osmanlılara müracaat ederek yardım istemiş idi. Buna karşılık Mirce
de, Macar kralı Sigismund’a müracaat ederek Osmanlıların kendisine yardım etmesi
için arabulucu olmasını istedi. Kardeş mücâdeleleri sırasında Mirçe’nin Mûsâ Çelebi’yi
desteklemesi yüzünden, Çelebi Mehmed, Macar kralının teklifini reddedip, Candar ve
Karamanoğullarından yardımcı kuvvet alarak, Tuna’yı geçip Romanya topraklarına
girdi. Karşısına çıkan Macar-Eflak kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bunun üzerine Mirçe,
sulh teklifi yaptı. Osmanlılara büyük vergi vermeye ve garanti olması için de oğlunu
rehin olarak Osmanlı ülkesine göndermeye razı olduğundan, voyvodalık makamında
bırakıldı (1416).
Eflâk mes’elesi, Osmanlılarla Macarlar arasında uzun süren hudut mücâdelelerine
sebeb oldu. Osmanlılar Erdel’e bir kaç defa akın düzenlediler. Macar ülkesi baştan başa
çiğnendi. Sırbistan, Bosna ve İstirya’da Macarlarla şiddetli çarpışmalar vuku buldu.
Macar kralı Sigismund sefere çıkarak, Nigbolu ile Niş arasında Türklere karşı bir
muvaffakiyet elde etti. Bu Türk ve Macar mücâdelesi uzun sürmekte beraber büyük bir
harp şeklinde olmayıp, genelde iki tarafın birbirlerini denemesi mâhiyetinde cereyan
etti.
Çelebi Sultan Mehmed Rumeli’de fetihlerde bulunurken, Candaroğlu İsfendiyâr Bey de
Osmanlıların elinde bulunan; Kastamonu, Çankırı, Kalecik, Tosya ve Safranbolu
kalelerine taarruz ederek ele geçirmişti. Ayrıca 1418’de Canik beyleri arasındaki
mücâdeleden faydalanarak Samsun ve Bafra’yı zabt eden Candaroğlu İsfendiyâr Bey,
kuvvetli bir duruma geldi. Ancak bu sırada İsfendiyâr Bey’in, oğlu Kasım ile arası
açılınca, Kâsım, Osmanlı Devleti’ne iltica etti. Kasım Bey’in babasına gücenmesinin
sebebi; İsfendiyâr Bey’in; Tosya, Çankırı, Kalecik ve Kastamonu gibi mahsûlü bol olan
yerleri çok sevdiği ikinci oğlu Hızır Bey’e vermek istemesi idi. Kasım Bey, Osmanlı
hükümdarından bu yerlerin kendisine verilmesi için aracı olmasını ve Osmanlı
himayesinde bulunmasına izin vermesini rica etti. Çelebi Sultan Mehmed bu isteği
kabûl ederek, İsfendiyâr Bey’den bu yerlerin Kasım Bey’e verilmesini istedi. Bu istek
red edilince, Osmanlı kuvvetleri Sinop’u muhasara ettiler. Çaresiz kalan İsfendiyâr
Bey, Osmanlı Devleti’nin yüksek hâkimiyetini tanıdı. Ayrıca oğlu Kâsım’ın istediği
Kastamonu, Tosya, Çankırı ve Kalecik’i Osmanlılara bıraktı. Çelebi Sultan Mehmed
daha önce anlaştığı şekilde Tosya, Çankırı ve Kalecik’i Kâsım Bey’e devretti. Bunu
müteâkib Sultan, daha önce Osmanlıların elinde olan Samsun’un alınmasını arzu etti.
Müslüman ve kâfir olmak üzere ikiye ayrılmış olan Samsun’un müslüman olmayan
kısmını Biçeroğlu Hamza Bey kuşattı. Kale halkı şehri ateşe verip kaçınca, şehir
zahmetsiz ele geçti. Müslüman Samsun’u bizzat muhasara eden Çelebi Mehmed’e karşı
koyamıyan İsfendiyâroğlu Hızır Bey, şehri teslim edip babasının yanına döndü.
Çelebi Mehmed devrinin en önemli iç hâdisesi, Şeyh Mahmûd Bedreddîn’in isyânıdır.
Mûsâ Çelebi zamanında Edirne’de kazaskerliğe getirilen ve Çelebi Mehmed’in cülûsunu
müteâkib 1000 akçe aylık ile İznik’te ikâmete mecbur edilen Şeyh Bedreddîn,
Edirne’de ve İznik’de kitap yazmakla meşgul olup, kendisini ziyarete gelenlere
telkinâtta bulunuyordu. Edirne’ye gelmeden önce Anadolu’da ün kazanmıştı. İznik’te
boş durmayan Şeyh, adamlarından Börklüce Mustafa’yı Aydın taraflarına gönderip şiî
propagandası yaptırıyordu. Ayrıca Torlak Kemâl adındaki adamı da, daha önce Manisa
taraflarında faaliyet gösteriyordu. Şeyh Bedreddîn, Börklüce Mustafa’nın hareketinin
genişlemesi üzerine, hacca gitmek bahanesiyle, önce Sinop, oradan Kefe ve nihayet
daha önce tanıştığı Eflak prensinin yanına gitti. Deliorman taraflarına giderek, şiîlerle
meskûn olan bölgeleri gezdi. Oralarda bâtınî sapık fikirlerini yaydı. Şeyh Bedreddîn,
İslâm’a uymayan zararlı fikirler ortaya atıyor, haram olan hususların helâl olduğunu
ileri sürüyor ve isyân hislerini körüklüyordu. Neticede önce Karaburun’da başlayan
isyân, sonra Manisa’da kendini gösterdi ve az zamanda genişledi. Börklüce Mustafa’nın
isyânı, Amasya vâlisi şehzâde Murâd ile Bâyezîd Paşa tarafından kanlı bir şekilde
bastırıldı. Börklüce yakalanarak katlolundu. Manisa’daki Torlak Kemâl de aynı akıbete
uğradı. Şeyh Bedreddîn, Bâyezîd Paşa tarafından yakalanarak Serez’de bulunan
Pâdişâh’ın huzuruna getirildi. Şeyh’in durumu ulemâ tarafından tedkîk olunduktan
sonra, Ehl-i sünnete uymayan îtikâd üzere olmak ve cemiyet nizâmını bozmakla suçlu
bulunarak, Heratlı Molla Haydar’in fetvasıyla Serez pazarında asıldı ve malları
vârislerine bırakıldı. Böylece İslâm ittihadını tehdîd eden önemli bir tehlike ortadan
kaldırılmış oldu.
Şeyh Bedreddîn isyânı bu şekilde bastırıldıktan sonra, Çelebi Mehmed 1420 senesinde
yeni bir isyân tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Bu tehlike, Ankara meydan
muhârebesinde babası ile birlikte Tîmûr’a esir düşüp Semerkand’a götürülen, Düzmece
Mustafa da denilen kardeşi Mustafa idi. Uzun müddet kendisinden haber alınamayan
Mustafa, bir müddet sonra geri dönüp, Karaman topraklarında kaldıktan sonra,
Rumeli’ye geçti. Osmanlı tahtına oturmak niyetinde olan Mustafa, Eflâk voyvodasının
ve Niğbolu sancakbeyi Aydınoğlu Cüneyd Bey’in yardımıyla faaliyete geçip, Selanik ve
Teselya’da saltanat iddiası ile adam toplamaya başladı. Fesadın büyümesine mâni
olmak için, Çelebi Mehmed, hemen harekete geçti ve ağabeyi Mustafa Çelebi’nin
kuvvetlerini Selanik civarında mağlûb etti. Cüneyd ile birlikte Mustafa Çelebi Selanik
kalesine sığındı. Çelebi Mehmed ertesi sabah, mültecileri istedi ise de, Selânik’in Rum
vâlisi, imparatorun müsâdesi olmadan teslim edemiyeceğini beyân ile özür diledi.
Nihayet imparator da Çelebi Mehmed hayatta oldukça bunları salıvermiyeceğini yemîn
ile taahhüd edince, Pâdişâh, Selanik muhasarasını kaldırdı. Pâdişâh andlaşma
mucibince Mustafa Çelebi için her sene imparatora önemli mikdârda akçe ödeyecekti.
Bu vak’ayı müteâkib Çelebi Mehmed, İstanbul’u resmen ziyaret ederek imparator
tarafından karşılandı ve Üsküdar’da imparatora veda edip İzmir üzerinden Bursa’ya
gitti. Bir müddet sonra da Gelibolu yolu ile Edirne’ye döndü.
Pâdişâh, Edirne’de iken ava çıktı ve rahatsızlandı. Bu hastalıktan kurtulamayacağını
anlayınca, vezirlerini topladı ve devletin geleceğini düşünerek, taht mücâdelelerinin
tekrar başlamaması için; “Tizcek ulu oğlum Murâd’ı getürün. Ben artık bu döşekten
kalkmam ve Murâd gelmeden ölürem. Memleket birbirine karışmadan hazırlık görün.
Murâd gelinceye kadar ölümümü duyurmayasmız” diye vasiyyet etti. Kısa süren
hastalıktan sonra 1421 senesi Mayıs ayında vefât etti. Çelebi Mehmed’in vefâtı son
derece gizli tutuldu. Cesedi tahnid edilerek sarayda muhafaza edildi. Şehzâde Murâd’ın
Bursa’ya gelişine kadar 40-42 gün pâdişâhın vefâtı gizlendi. Nâşı Bursa’ya getirilerek
Yeşil Türbe’ye defnedildi.
Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu kabul edilen Celebi Mehmed, mâkul hareket eden,
sabırlı, azîm ve irâde sahibi, sözüne ve vâdine sâdık, vakur ve ciddî bir hükümdar idi.
Yalnız dostuna değil, düşmanlarına da kendisini sevdirerek, îtimâd telkîn etmiş ve
saydırmıştı. Onun hakkında, Osmanlı târihlerinden başka, yabancı kaynaklar da iyi
şehâdette bulunmaktadırlar. Küçük ve büyük yirmi dört muhârebede bulunarak kırka
yakın yara aldığı rivayet edilmektedir. Emellerinin en başında, babası zamanındaki
yerlerin geri alınması geliyordu. Bu gaye ile çalışan hükümdar büyük ölçüde bunu
gerçekleştirmişti.
Çelebi Mehmed, ömrünü, Allahü teâlânın dînine hizmet etmek, insanlara Resûl-i
ekremin örnek ahlâkını tanıtmak ve yolunu yaymak için kuvvetli bir devlet kurmaya
fedâ etti. Halkın kendisinden beklediğini fazlası ile yerine getirdi. Memlekette birlik ve
dirliği te’sîs etti. Ülkesini çeşitli sosyal te’sislerle süsleyip, halkın maddî ve manevî
refahı için çalıştı. Alimlere meclislerinde yer verip, ulemâ meclislerinde îtibâr gördü.
Zamanın büyüklerinin ilim ve feyzlerinden istifâde etti. Memleketindeki refahtan diğer
müslümanlara pay vermek, Resûl-i ekremin mübarek komşularının duâlarını almak için
her sene onlara hediyeler gönderme âdetini çıkardı. Sürre alayı adı verilen bir hey’et,
Osmanlı hacılarının başında bu hediyeleri götürüyordu. Altın para vesâir hediyeler
develere yüklenir ve çok güzel bir şekilde süslenirdi. Pâdişâh’ın hediyeleri yanında,
paşalar ve halkın da hediyeleri konurdu. Çelebi Mehmed zamanında başlayan bu âdet,
Birinci Cihân Harbi’nde Hicaz’la irtibat kesilinceye kadar devam etti. Gönderilen bu
hediyelerle Mekke ve Medine’deki mübarek yerlerin tamir ve bakımı, fakirlerin yiyecek
ve giyeceği te’min edilirdi.
Çelebi Mehmed, kısa ömrünü savaş alanlarında geçirmiş olmasına rağmen, memleketin
îmârına da önem verdi. Bursa’da yaptırdığı câmi, medrese ve imâret ve Yeşil türbesi
önemli san’at eserleridir. Câminin karşısına yüksekçe bir mevkîde kendi türbesini
yaptırdı. Türbenin karşısına düşen medresesi bugün müze hâline getirilmiş olup, Bursa
medreseleri arasında Sultaniye adı ile meşhur idi. Bunlardan başka Edirne’de Emîr
Süleymân tarafından inşâsına başlanan ve Mûsâ Çelebi tarafından devam ettirilen Ulu
Câmî’nin tamamlanması ona nasîb oldu. Çelebi Mehmed bu câmiye vakıf olmak üzere
Edirne’deki bedesteni yaptırdı. Oğlu şehzâde Kâsım, bu câminin bahçesinde
medfûndur. Edirne’deki eski sarayın inşâsının da Çelebi Mehmed tarafından başlatıldığı
rivayet edilmektedir.
Çelebi Sultan Mehmed’in kısa süren hükümdarlığı döneminde nâmına muhtelif
mevzularda eserler yazılmıştır. Zekerîyâ bin Mehmed Kazvînî’nin ansiklopedik tarzda;
hey’et, coğrafya, tıb, nebatat ve ilâçlardan, meşhur şehir ve kasabalardan bahseden
Acâib-ül-Mahlûkat adlı eseri Rükneddîn Ahmed tarafından Türkçe’ye çevrildi. Çelebi
Sultan Mehmed için te’lif edilen Kitâb-ül-Müntehâb fît-tıb adındaki eser, Ahmed el-
Merdânî tarafından yazıldı. Yine bu dönemde Rûhül-kulûb adlı ilmihâl kitabı, El-
Kasîdet-ün-Nasîha bi-lügât-it-Türkiyye isminde altmış dört beytli kasîde şerhi ve
manzum Şemsiye şerhi ve daha bir çok eser kaleme alınmıştır. Sultan, nâmına
yazılan bu eserlerin müelliflerine bir çok ihsânlarda bulunmuş ve onları teşvik etmiştir.
Hanımları: Emine ve Kumru hatunlardır.
Erkek çocukları: İkinci Murâd, Yûsuf Mahmûd. Kasım Ahmed ve Mustafa’dır.
Kızları: Selçuk, Ayşe, Hafsa, Sultan ve İlaldı hâtûnlardır.
Çelebi Sultan Mehmed bâzan şiir de söylemiştir. Tezkirelerde rastlanan şu şiir
onundur:
Cihân hasm olsa, Hakk’dan nusret iste!
Erenlerden duâ vü himmet iste!
Çalup dîn ışkına udvâne şimşir,
Anuban çâr-ı yârı hidmet iste!
Eğer leb-teşne isen ey bed-endîş;
Bu deşne çeşmesinden şerbet iste!
Geçenden geç, demür taşdan sakınma,
Demüri mahv idenden kuvvet iste!
Çevürme yüz muhalifden Mehemmed,
Adûyı arsadan sür vüs’at iste!
Çelebi Sultan Mehmed Han Devri Kronolojisi
28 Temmuz 1402 : Ankara savaşı ve fetret devrinin başlaması.
8/9 Mart 1403 : Yıldırım Bâyezîd Han’ın vefâtı.
18 Şubat 1405 : Tîmûr Han’ın vefâtı.
5 Temmuz 1413 : Çelebi Sultan Mehmed’in tek başına tahta çıkışı ve fetret
devrinin son bulması.
1414 : Aydınoğlu Cüneyd Bey’in isyânı.
1414 : Çelebi Sultan Mehmed’in birinci Karaman seferi.
1415 : Çelebi Mehmed’in ikinci Karaman seferi.
1415 : Osmanlı donanmasının Adalar seferi.
29 Mayıs 1416 : Osmanlılarla Venedikliler arasında ilk deniz muhârebesi.
9 Temmuz 1416 : Osmanlı-Venedik sulhü.
1417 : Avlonya’nın fethi.
1418 : Samsun havâlisinin zaptı.
1418 : Tatar aşîretlerinin Rumeli’ye nakli.
1419 : Bursa’da Yeşil Câmi’nin inşaatının tamamlanması.
1420 : Rumeli’de Şeyh Bedreddîn isyânı ve Serez’de îdâmı.
1420 : Düzmece Mustafa’nın ortaya çıkması.
26 Mayıs 1421 : Çelebi Sultan Mehmed’in vefâtı.
1) Fezleke-i Târih-i Osmânî (Hakkı Efendi); sh. 42
2) Tevârih-i Âl-i Osman (Aşıkpaşazâde); sh. 80
3) Târih-i Solakzâde; sh. 124
4) Târih-i Cihânnümâ (Neşrî); cild-1, sh. 367
5) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi; sh. 80
6) Mir’ât-ı kâinat; cild-2, sh. 349
7) Târih-i Devletti Osmâniyye (A.Şeref); cild-1, sh. 124
8) Tâc-üt-tevârih; cild-1, sh. 299
9) Hayrullah Efendi Târihi; cild-3, sh. 77
10) Devlet-i Osmâniyye Târihi (Hammer); cild-2, sh. 405
11) History of Ottoman Empire and Modern Turkey; cild-1, sh. 41
12) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-1, sh. 134
13) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-1, sh. 330
14) Büyük Türkiye Târihi; cild-2, sh. 370
15) Osmanlı Deniz Harb Târihi; cild-1, sh. 100
16) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-3, sh. 193
17) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 309
18) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye
19) Kosova Zaferi-Ankara Hezimeti (Fatma Aliyye Hanım); sh. 142
20) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-11, sh. 331, 337
21) Münseât-üs-Selâtin; cild-1, sh. 143
22) Bezm-ü Rezm; sh. 399, 400, 401
ÇERKES HASAN
Abdülazîz Han’ın katlinde mühim rol oynayan Hüseyin Avni Paşa’yı öldüren subay.
1850 senesinde Silivri’de doğdu. Babası İsmâil Bey, Rus mezâliminden dolayı Kuzey
Kafkasya’dan Anadolu’ya yerleşmiş bir Çerkes beyi idi. Çerkes Hasan 1864’de
kendisinden bir yaş küçük olan kardeşi Osman Beyle birlikte bahriye idadisine girdi ve
okulun kara kısmına geçerek teğmen oldu. Subay çıktıktan sonra atıcılığı ve biniciliği
sayesinde pâdişâhın takdirini kazandı. Aynı zamanda ablası Neşerek (Nesrin)
kadınefendi sultan Abdülazîz’in zevcesi idi. Şehzâde Şevket Efendi ile Esma Sultan’ın
dayısı olduğundan Şûrayı askeri yaveri iken sultan Abdülazîz Han’ın büyük oğlu Yûsuf
İzzeddîn Efendi’nin yaverliğine getirildi. Böylesine mühim bir hizmeti başarı ile devam
ettirdiği sıralarda, 30 Mayıs 1876 günü Abdülazîz Han bir kaç insafsız ve safdil devlet
adamının şahsî çıkarları uğruna tahttan indirildi. Bunların başında; “Kinim dînimdir”
diyen Hüseyin Avni Paşa bulunuyordu. Hasan Bey’in ablası Neşerek kadınefendi, sultan
Abdülazîz Han’ın hal’edildiği gün, Dolmabahçe Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’na
nakledilirken mücevher sakladığı şüphesiyle omuzundaki şal, pâdişâhın gözleri önünde
Hüseyin Avni Paşa tarafından çekilip alınarak hakarete uğramıştı. Kadınefendi,
omuzları açık bir şekilde boğazdan getirilmiş ve hastalanmıştı. Sultan Abdülazîz Han’ın
ölümü üzerine ise, şok geçirerek 11 Haziran günü vefât etmişti (Bkz. Abdülazîz Han).
Hüseyin Avni Paşa, hal’den sonra Çerkes Hasan’ın İstanbul’da birinci orduda
bulunmasını tehlikeli görerek, kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesiyle onu merkezi
Bağdâd olan altıncı orduya tâyin etti. Ancak Hasan Bey gelişen olaylar üzerine
Bağdâd’a gitmeyi reddetti. Bilhassa ablasına karşı yapılan muamele kendisini son
derece sarstı ve Hüseyin Avni Paşa’ya haddini bildirmeye karar verdi. Bağdâd’a gitmeyi
reddedince tutuklandı. Gideceğine söz verince serbest bırakıldı. Bekâr olan Hasan Bey,
eniştesi Ateş Mehmed Paşa’nın Cibâli’deki evinde, dul halasının yanında oturuyordu. Bu
konağa gidip baştan ayağa silâhlandı. Görevden alınmasına rağmen hâlâ hassa yaveri
kordonlarını takıyordu.
Çerkes Hasan akşam olunca, önce Hüseyin Avni Paşa’nın Kuzguncuk’daki konağına
gitti. Hizmetçilerinden onun Midhat Paşa’nın konağında olduğunu öğrenince geri
döndü. Abdülazîz Han’ı şehîd ettiren paşalar, başarılarının zevki içinde bâzı devlet
mes’elelerini görüşmek için 15 Haziran gecesi Midhat Paşa’nın Bâyezîd’deki konağında
toplanmışlardı. Konakta, sadrâzam Rüşdü Paşa, serasker Hüseyin Avni Paşa, hâriciye
nâzırı Reşid Paşa, bahriye nâzırı Kayserili Ahmed Paşa, Cevdet Paşa, Şerif Hüseyin
Paşa, mâliye nâzırı Yûsuf Paşa, Halet Paşa ve Müşir Rızâ Paşa bulunuyordu.
Hasan Bey, Midhat Paşa’nın konağına rahatlıkla girdi. Üniformalı olduğu ve sarayla
ilgisi bulunduğu için hizmetçiler haber getirdi zannettiler. Bu sebeble kolayca konağın
üst katına çıktı. Elinde tabancalarından biri olduğu hâlde kabinenin toplantı yaptığı
salona girdi. “Davranmayın!” diye bağıran Hasan Bey, aynı zamanda tabancasını
ateşleyerek Hüseyin Avni Paşa’yı göğsünden ve karnından vurdu. Orada bulunan
paşalar korku içinde bitişik odaya sığınırlarken, Hüseyin Avni Paşa can havliyle kendini
sofaya attı. Lâkin Hasan Bey onu öldürmeye azmetmişti. Üzerine yürürken beline
sarılan ve kendisini durdurmaya çalışan bahriye nâzırı Kayserili Ahmed Paşa’nın ellerini
ve kulaklarını çerkes kaması ile kesti. Daha sonra Hüseyin Avni’nin üzerine çökerek
kamasını bir kaç defa karnına sapladı. Ağzını kulaklarına kadar kesti. Avni Paşa’yı
öldürdükten sonra salona dönen Hasan Bey, hâriciye nâzırı Râşid Paşa’yı da öldürdü.
Kayserili Ahmed Paşa, yaralı hâlde salonun bitişiğindeki odaya sığındı. Çerkes Hasan,
Midhat ve Ahmed paşaları da öldürmek için sığındıkları odanın kapısını omuzladı.
Arkasına konan masanın üzerine şişman Hâlet Paşa oturtulduğu için kapıyı zorladığı
hâlde açamadı. Bu sırada Hasan Bey, karakoldan gelen askerler tarafından yaralı
olarak yakalandı. Merdivenlerden inerken, bahriye kolağası Şükrü Bey tarafından ağır
şekilde tahkîr olunması üzerine, bir kaç manga asker arasında çizmesinde sakladığı
küçük tabancasını çıkarıp onu da öldürdü. Çerkes Hasan bu vak’ada beş kişi öldürdü.
Yaralananların sayısı çeşitli kaynaklarda 2 ilâ 10 kişi arasında olduğu söylenmektedir.
Bunların hepsini Hasan Bey yaralamış olmayıp, bâzısı asker tarafından aşağıdan açılan
ateş neticesinde yaralanmıştır.
Çerkes Hasan, yakalandıktan sonra şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin merkez binasının
yanındaki Süleymâniye Kışlasına götürüldü. Yaralarını tedavi ettirmeyen Hasan Bey,
kısa süren duruşmadan sonra, askerlikten ihraç edilerek îdâma mahkûm edildi.
Sorgusu sırasında; “Nefsim için bu işi yapmadım, millet için yaptım. Gayem; bundan
sonra kimse pâdişâh hal’etmek falan gibi şeylere cesaret edemesin” demiştir. Ertesi
gün Bâyezîd meydanında îdâm edildi. Hüseyin Avni Paşa’nın ölümü halk arasında
sevinçle karşılandı. Çerkes Hasan’a ise o nisbetle acı duyuldu ve gönüllerde millî
kahraman olarak yerleşti. Senâî, Nâim, Hilmi efendiler, Müşir Eşref Paşa gibi şâirler,
Çerkes Hasan, Bey hakkında mersiyeler yazarak kahramanlık ve cesaretini terennüm
ettiler. Eşref Paşa mersiyesinin bir bölümünde:
Rabb-i izzet Cennet etsin kabrini Çerkes Hasan
Kâmet-i Avnîye ol esnada biçmişdi kefen.
Edirnekapı’ya defnedilen Çerkes Hasan’ın mezar taşını bir rivayete göre Pertevniyâl
Sultan, bir rivâyete göre de İkinci Abdülhamîd Han yaptırmıştır. Etrafı demir
parmaklıkla çevrili mezarının büyük taşında; “Ümerâ ve guzât-ı çerâkiseden İsmâil
Bey’in oğlu olup, harb okulunu bitirip, kıdemli yüzbaşı rütbesinde iken genç yaşında
velînîmeti uğrunda fedâ-yı cân eden Çerkes Hasan Bey’in kabridir” yazısı yer
almaktadır.
1) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi: cild-4, sh. 280
2) Asırlar Hoyunca İstanbul (H.Y. Şehsuvaroğlu); sh. 223
3) Osmanlı İmparatorlunu Târihi; cild-12. sh. 280
4) Eshâb-ı Kiram; sh. 285
5) Pâdişâhların Kadınları ve Kızları; sh.163
6) Bir Darbenin Anatomisi; sh. 261
7) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 121
8) Mir’ât-ı Hakikat; cild-1, sh. 115
9) Kayserili Ahmed Paşa hakkında İkinci Abdülhamîd’in bir hatt-ı hümâyûnu
(Uzunçarşılı, Belleten, sene-1943, sayı-27)
10) Abdülhamîd-i sânî ve devr-i saltanatı; cild-1, sh. 39
ÇEŞME VAKASI
1768-1774 seneleri arasında vuku bulan Osmanlı-Rus harbi sırasında 1770’de Osmanlı
donanmasının yakıldığı hâdise.
1768’de başlayan Osmanlı-Rus savaşında, Rusların Baltık donanması İngiltere’ye
uğrayıp, İngiliz amirali Elphinston ile bir mikdâr kuvvet alarak Akdeniz’e gelmiş ve Ege
denizindeki harekâta girişmiş idi. Kapdân-ı derya Hüsâmeddîn Paşa kumandasındaki
Osmanlı donanması, Çeşme’den Çanakkale’ye dönerken koyun adaları civarında
kalyonlardan birinin direği kırıldı. Direğin tamiri için bütün donanma Toprak adası
önünde durdu (4 Temmuz 1770). Ertesi gün sabahın erken saatlerinde 18 parçadan
meydana gelen Rus donanması, Koyun adaları önünde görüldü. Çeşme’nin kuzeyindeki
kayalık burun ile Toprak adası civarında demirleyen Osmanlı donanmasının sağ
Kanadına 3 fırka hücum etti. Amiral Spiridov ve Orlof’un bindikleri kalyon ile Cezâyirli
Hasan Bey’in kalyonu arasında şiddetli çarpışma oldu. Ağır yara alan Rus gemisi,
kendini idare edemiyerek Osmanlı kalyonunun üzerine düştü. İki taraf askerleri
arasında şiddetli bir vuruşma başladı. Ruslar, Osmanlı gemisini ateşe verdiler. Fakat
kendi gemileri de ateş alıp, biraz sonra iki gemi birbirinden ayrılmış, Rus kalyonu
havaya uçmuş ve Türk gemisi de alevler içinde Osmanlı gemilerine doğru, gitmeğe
başlamıştı. Bunun üzerine Osmanlı donanması Çeşme limanı önune çekildiği gibi
Elfinstan filoları da açılmaya mecbur kaldı. Cafer Bey filosunun Çeşme limanına
girdiğini gören bütün Osmanlı gemileri onu tâkib ederek, limana girip birbirlerine yakın
demir attılar. Hüsâmeadîn Paşa bazı tedbirlerle emniyet altına aldığı donanmaya,
düşmanın artık taarruz edemiyeceğini zannediyordu. Cezâyirli Hasan Bey, donanmanın
tehlikede olduğunu Kapdân-ı deryaya söylemiş, fakat ikna edememişti.
Öte yandan Rus donanması komutanı Orlof, İngilizlerin vakit kaybetmeden Osmanlı
donanmasına hucüm edilmesi teklifini kabul etti. 6 Temmuz 1770 gecesi Rus
donanması Çeşme limanı önüne gelerek, Osmanlı gemilerini topa tuttu, İngiliz amiral
Elphinston’un emriyle ateş gemileri limana girdi. Atılan kundaklarla Osmanlı gemileri
tutuştu. Bu suretle başlayan yangın, gemilerin birbirinin üstüne düşmesinden dolayı,
sür’atle ilerlediğinden, bir kaç saat içinde hemen bütün donanma mahvoldu. 7
Temmuz sabahı ateşten kurtulan bir kalyon ile bir kaç küçük gemi, limandan çıkarken,
Rusların eline geçti. Kapdân-ı deryanın gemisi Sakız adasına iltica ederek kurtuldu.
Çeşme vak’asını müteâkib, Hüsâmeddîn Paşa Kapdân-ı deryalıktan azledildi (Bkz.
Cezâyirli Hasan Paşa).
1) Kâmûs-ül-a’lam; cild-3 sh. 1875
2) Netâyic-ül vukuât cild-3-4 sh. 62
3) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 48
4) Gülşen-i Meârif; cild-2. sh. 1590
5) Mir’üt tevârih; Cild- 2, kısım-6, sh. 29
6) Osmanlı Târihi (Uzuncarşılı) cild-4, kısım-1, sh. 400
7) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer) cild-16, sh. 174
8) Büyük Türkiye Târihi, cild-6, sh. 358
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 324
10) Deniz Harp Târihi; cild-2, sh. 233
ÇIRAĞAN SARAYI
Osmanlı pâdişâhlarından Abdülazîz Han’ın, İstanbul’da Beşiktaş ile Ortakoy arasındaki
kıyıda yaptırdığı büyük saray. Bugün sâdece dış duvarları ayakta kalan sarayın yerinde
Sadrâzam Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa’nın zevcesi Fatma Sultan’ın ahşap sarayı
vardı. Lâle devrinde (1718-1730) mum ve kandil ışığı ile aydınlatıldığı için bu semte
Çırağan adı verildi. Saray, sonraları pâdişâhların yazlık ve ecnebi sefirlerle siyâsî
görüşmelerin yeri olarak hizmet gördü. Sultan birinci Mahmûd, sultan üçüncü Selîm
Han ve sultan İkinci Mahmûd Han zamanlarında tamir gördü ve çevresindeki mescid,
mekteb ve binalarla genişletildi. Bugünkü Yıldız parkı, sarayın bahçesini teşkil
ediyordu.
Sultan Abdülmecîd Han, 1859 târihinde bir saray yaptırmak gayesiyle bu sarayı
yıktırdı. Yeni sarayın plân ve projeleri mîmâr Balyan tarafından hazırlandı. Sarayın
inşâatı başlamak üzere iken, sultan Abdülmecîd Han vefât etti. Yerine geçen kardeşi
sultan Abdülazîz Han, 1863 târihinde mîmâr Serkis Bey’e yeni sarayın inşâsını emretti.
Kıyı boyunca 750 metre karelik bir alanda klâsik üslûpta yapılan saray, 1866’da
tamamlandı. Beşiktaş mevlevîhânesi de istimlâk edilerek, saray sahasına ilâve ile
eskisinden çok genişletildi.
Saray; san’at ile kullanılan malzemenin zenginliği ve çeşitliliği, iç süslemelerinin
ihtişamı, mobilyaların fevkalâdeliği ve muhteşem saltanat kapısıyla, daha önce
yapılmış Osmanlı saraylarından üstün olmuş, bir bakıma Avrupa saraylarını da geride
bırakmıştır.
Sultan beşinci Murâd Han 1876’da tahttan indirilince arzusu üzerine Çırağan Sarayı
kendisine ve ailesine ikâmetgâh olarak verildi.
1878 târihinde Çırağan Sarayı, Ali Süâvî’nin tertip ettiği baskın sebebiyle târihe
Çırağan vak’ası adıyla geçti (Bkz. Çırağan Vak’ası).
Saray, İkinci Meşrûtiyette, sultan Reşâd Han’ın rızâ göstermemesine rağmen, 1909
târihinden başlayarak Meclis-i meb’ûsân’a tahsis edildi. Yıldız sarayından getirilen bir
takım değerli eşyalar da buraya yerleştirildi. 19 Ocak 1910 târihinde çıkan bir yangın
neticesinde saray tamamen yandı.
1) Osmanlı târih Deyimleri; cild-1, sh. 375
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 337
3) Büyük Türkiye Târihi; cild-8. sh. 273
4) Seyahatname (E. Çelebi); cild-1, sh. 448
5) Târih-i Lütfî; cild-8, sh. 20
6) Târih-i Atâ; cild-3, sh. 230
7) İstanbul ve Boğaziçi (M. Ziyâ, İstanbul-1928)
ÇIRAĞAN VAK’ASI
Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı tahttan indirip, sultan beşinci Murâd’ı tekrar tahta
geçirmek için Çırağan Sarayı’na yapılan baskın. Vak’anın elebaşısı Ali Süâvî adında bir
gazeteci idi. Ali Süâvî, batı ve doğu dillerini bilmesine, başarılı bir edib ve gazeteci
olmasına rağmen, dengesiz bir tipti. Geçimsiz huylu olduğu için, hiç bir işde
tutunamadı. Bir İngiliz hanım ile evliydi. Uzun müddet yurt dışında kaldıktan sonra
memlekete dönünce, Galatasaray Lisesi müdürlüğüne tâyin edildi. Dengesiz
hareketlerinden dolayı kısa bir zaman sonra azledildi. Mizâc olarak meşhur olmaktan
ve büyük mevkilere gelmekten çok hoşlanırdı. Her renge girmeyi, çeşitli vazifeler
almayı denemiş, fakat her seferinde vazifesinden atılmıştı. Galatasaray Lisesi
müdürlüğünden azledildiği andan îtibâren sultan Abdülhamîd Han’ın amansız düşmanı
kesildi. Hep ihtilâl yapma sevdasında idi.
Yeni Osmanlıların eski üyelerinden olan Ali Süâvî, en yüksek makamları kapabilmek
için, hastalığı sebebi ile tahttan indirilen sultan Murâd’ı yeniden tahta çıkarmaya
kalkıştı. İngiliz siyâseti yanlısı ve saray müşiri olan İngiliz Saîd Paşa’nın dostu olan Ali
Süâvî, onun gibi İngiliz tarafdârı idi. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu zor
durumdan, İngiliz yardımı ile kurtulacağına inandığı gibi, sultan İkinci Abdülhamîd’in
İngilizlerce tutulmadığını bildiğinden, sultan Murâd’dan faydalanmayı lüzumlu
görüyordu.
Bu sırada İstanbul’a on binlerce Balkanlı göçmen gelmişti. Vaktiyle Filibe rüşdiyesinde
hocalık yapan Ali Süâvî’yi, muhacirler içinde kendini tanıyan ve sevenler vardı. Ali
Süâvî bunlardan istifâdeye karar verdi, özellikle mazisi karışık bir adam olan Nişli
Salih, Süâvî’nin tam istediği gibi idi.
Ali Suâvî, bu şahsiyeti belirsiz Nişli Salih’i kullanmaya karar verdi. Onun vasıtasıyla
diğer muhacirlerden bir çokları ile temas kurdu. Güvenilir rivayete göre; Süâvî bu
muhacirleri, düşmana ve Bulgarlara karşı mukavemet gösteren Kırcaali dağları
tarafındaki müslümanlara yardım etmek üzere bir cemiyet kurduğunu söyleyerek
kandırdı ve o taraflara gidecek muhacirlere pâdişâhın ihsân ve atiyyesini almak üzere
onları Çırağan Sarayı önüne toplamak istedi. Bu sırada galip Rusların İstanbul
kapılarına gelmeleri her tarafta teessür ve memnuniyetsizlik uyandırdı. Süâvî için bu
hâl, bulunmayan bir fırsattı.
20 Mayıs 1878 günü saat on bir civarında, Ali Süâvî’nin daha önce hazırlamış olduğu
beş yüzü mütecaviz muhacir değişik yollardan toplantı yeri olarak belirlenen Çırağan
Sarayı yakınlarındaki Mecidiye Câmii önünde birleştiler. Diğer taraftan Ali Süâvî ve bâzı
adamları Kuzguncuk’tan kayıklara binip Çırağan Sarayı’na deniz tarafından girdiler.
Denizden saraya girenler, bu bölgedeki muhafızların silâhlarını alıp içeri girmeye
çalışırken, Mecidiye Câmii önüne toplananlar, sarayın Paşa dâiresi ile Serdab
Köşkü’nün önüne gidip, buradaki nöbetçilere saldırarak tüfek ve kasaturalarını aldılar.
Serdab Köşkü ile saltanat kapısına bakan merdivenin yanlarındaki pencere camlarını
kırıp bir kısmı saray ve harem dâiresine girdi, bir kısmı da dışarıda kaldı. Harem
dâiresine girenlerin başında bulunan Ali Süâvî, bir taraftan câriyelere yatıştırıcı sözler
söylerken, diğer taraftan da sultan Murâd’ı sorup, onu kurtarmaya geldiğini beyân etti.
Bu esnada alt katta bulunan sultan Murâd’ın oğlu Selâhaddîn Efendi, korku ve telâş
içinde babasının yanına çıkarak, durumu anlattı. Bunun üzerine sultan Murâd yanında
vâlidesi Şevkefzâ Kadın ile Ali Süâvî ve adamlarının yanına çıktı. Ali Süâvî, sultan
Murâd’ı görür görmez yanına yaklaşıp; “Efendim! Sana bî’at etmeye geldik. Bizi
Moskof’tan kurtar!” diye haykırdı. Sultan Murâd şaşkın bir hâlde; “Biraderimi ne
yaptınız?” deyince, Ali Süâvî; “Ona daha bir şey yapmadık, önce size biat edeceğiz,
sonra da onu tahttan indireceğiz” cevâbını verdi. Sultan Murâd’ın bir koluna Ali Süâvî,
bir koluna da Nişli Salih girip, sürüklercesine götürmeye başladılar.
Süâvî’nin Çırağan’a hücumundan önce, sultan Abdülhamîd tarafından saraya tâyin
edilmiş olan Dilâver Ağa, bir takım muhacirlerin Mecidiye Câmii önüne toplandıklarını
haber alınca, şüphelenerek durumu zabtiye âmirine bildirmişti. Bunun üzerine Beşiktaş
zaptiye âmiri Hasan Paşa, yeterli mikdârda zaptiye ile saraya geldi. Muhacirlerin
saraya girdiklerini gören Hasan Paşa, yanındaki neferlerden on tanesini Vâlide Sultan
kapısı önünde bırakarak giriş ve çıkışı emniyet altına aldı. On neferi Paşa dâiresine
gönderdi. Daha sonra, dört neferle saraya giren Hasan Paşa, harem kapısından girdiği
sırada, sultan Murâd’ın sağında bulunan Ali Süâvî’nin; “Yaşasın sultan Murâd” diye
bağırdığını gördü. Hasan Paşa, Ali Süâvî’nin ele başı olduğunu anlayarak, kendi
hizasına geldiği sırada, elindeki sopa ile başına vurup öldürdü. Bunun üzerine çıkan
çatışmada bâzı rivayetlere göre isyâncılardan yirmi üçü veya altmışı öldü, on beş
kadarı da yaralandı. Olay iki saat içinde bastırıldı.
Hâdiseye müteâkib Yıldız Sarayı’nda iki tahkîk heyeti kuruldu. Birinci hey’etin başkanı
mâbeyn müşîri Eğinli Saîd Paşa, diğerinin ise mâbeyn başkâtibi Saîd Bey idi. Yapılan
tahkîkat netîcesinde, hâdisenin Ali Süâvî’nin çılgınca bir macerasından ibaret olduğu
anlaşıldı. Hattâ devlet ricalinden bir çoğunun da bu harekete gizliden gizliye tarafdâr
olduğunu gösterecek deliller bulundu.
Ali Süâvî’nin kurduğu cemiyette faal rol oynayan belli başlı üyelerinden Arnavut Salih,
Hacı Ahmed ve Molla Mustafa, olay sırasında öldürüldüklerinden ve Süâvî’nin
yalısındaki defter ve vesikalar da İngiliz hanımı tarafından yakılıp yok edildiğinden, bu
cemiyete hükümet adamlarından kimin üye olduğu anlaşılamadı. Ancak, Hâfız Nuri
Bey’in ifâdesinden, İzzet Paşazade Süleymân Bey ile Bağdâdlı Süleymân Bey ve
Üsküdarlı Nuri beylerin, Süâvî cemiyetine mensûb oldukları anlaşılmıştır. Hâfız Nuri’nin
kayınpederi Filibeli Ahmed Paşa da cemiyete dâhil ise de olayda faal rol almamıştı. Sağ
olarak ele geçirilen suçlular dîvân-ı harbe sevk edildi. Olayla birinci derecede alâkası
görülen Hâfız Nuri’nin idamına ve Filibeli Ahmed Paşa’nın Kütahya’da, Hâfız Ali’nin
Ankara’da, Hacı Mehmed’in Kastamonu’da mecburî ikâmete gönderilmesine; Üsküdarlı
Nuri Bey, İzzetpaşazâde Süleymân ile Bağdâdlı Süleymân beylerin olay günü, Çırağan
civarında dolaşmaları yüzünden, Sakız’da haps edilmelerine karar verildi.
Basit gibi görünen bu küçük ihtilâl teşebbüsü, haklı olarak sultan Abdülhamîd Han’ı sıkı
emniyet tedbirleri almaya sevk etti. Düşman orduları, sarayından bir kaç kilometre
mesafede karargâh kurmuş, mümkün olabildiği derecede ülkesini ve menfaatlerini
koruyabilmek ve Ayastefanos andlaşmasını bozabilmek için diplomatik yolla bütün bir
Avrupa ile mücâdele eden Sultan’ı, bir gazetecinin tahtından indirip yerine rahatsız
olan ağabeyini getirmek istemesi, Abdülhamîd Han’ı fevkalâde şaşırttı. Sultan alelade
bir gazetecinin böylesine bir işe cür’et etmesine inanamamıştı.
Ali Süâvî’nîn başarısızlıkla sona eren bu isyânından kısa bir süre sonra, ikinci bir
Çırağan hâdisesi daha meydana geldi. Kleanti Skalyeri-Aziz Bey komitesi tarafından,
1878 Temmuzu’nda sultan Murâd, ikinci defa Çırağan Sarayı’ndan kaçırılmak istendi.
Bu komite, sultan beşinci Murâd’ın hal’inden kısa bir süre sonra kurulmuştu. Komitenin
birinci reîsi olan Kleanti Skalyeri, İstanbul’da Prodos mason locasının üstadı âzami idi.
Üyelerinin büyük bir kısmı sultan Murâd tarafdarlarından olup, diğerleri de me’mur
sınıfından idi. İçlerinde yüksek devlet adamı yoktu. Kleanti, velîahdlığı zamanından beri
beşinci Murâd’ın dostu idi ve saltanatını te’min için bütün gayretiyle çalışıyordu.
Komitenin ikinci üyesi sultan Murâd’ın annesinin câriyelerinden Nakşibend Kalfa idi.
Masonların itimâdını kazanan İbrâhim Edhem Paşa’nın sadrâzamlıktan azledilmesinden
sonra, bu komite kurulmuştu. Nakşibend Kalfa, devlet ileri gelenlerinden bâzılarını
komiteye katmak için çalıştı, fakat başarılı olamadı.
Kleanti, sultan Murâd’la Çırağan Sarayı’nda görüştü. Beşinci Murâd’ın, durumundan
şikâyet ederek milletin kendisini bulunduğu durumdan kurtaracağı günü beklediğini
söylemesi üzerine, komite harekete geçti. İstanbul’un çeşitli semtlerinde duvarlara
sultan Murâd lehine beyânnameler yapıştırıldı. Bir ara bu komite, sultan İkinci
Abdülhamîd’i öldürmek için harekete geçti, fakat gerçekleştiremedi. Şubat 1878’de
hazırlanan plâna göre su yollarından Çırağan Sarayı’na girilerek sultan Murâd, önce
komite üyelerinden Aziz Bey’in evine getirilecek; oradan da halk ile bî’at merasiminin
yapıldığı yerlerden birine gidilerek, ilgili ulemâ ve devlet erkânı da davet edilerek
sultan Murâd tahta geçirilecekti.
Komite bu plânını gerçekleştirmek için müsâid bir zaman beklerken, birinci Çırağan
vak’ası meydana geldi. Başarısızlıkla neticelenen bu vak’a komiteyi yıldıracağı yerde
daha da gayrete getirdi. Sultan Murâd’ı kaçırmak çârelerini araştırmak için Aziz Bey’in
evinde çalışmaları hızlandırdılar. Bu sırada, Hacı Hüsnü Bey adında bir âzâ komiteyi
ifşa etti. Komite üyeleri kaçırma hâdisesini hazırladıkları bir toplantı esnasında iken
Azîz Bey’in evi zaptiyeler tarafından basıldı. Kleanti, Nakşibend Kalfa ve Ali Şefkati yurt
dışına kaçtılar. Kleanti, kaçarken bütün önemli evrakı beraberinde götürdü. Diğer
üyeler yakalanarak serasker kapısında müteşekkil dîvân-ı harbe verildiler. Dîvân-ı
harbin verdiği karâra göre Kleanti, Aziz Bey, Nakşibend Kalfa ve tabib Agâh Efendi
idama mahkum edildiler. Fakat Pâdişâh tarafından af olunarak cezaları on beş sene
kalebentliğe çevrildi. Diğer azalar, komite ile irtibatları ve faaliyetlerine göre sürgün ve
hapis cezalarına çarptırıldılar.
Birinci ve İkinci Çırağan vak’alarında ortak noktalar mevcuttu. İki olayda sultan Murâd’ı
tahta geçirmek için düzenlenmiş, ikisi de ulemâ, ordu ve devlet erkânının iştiraki
olmadan tertip edilmiştir. Ali Süâvî olayında rol sahibi olan üç kişi aynı zamanda
Kleanti komitesinin üyesidir. Ayrıca Ali Süâvî ve Kleanti masondurlar. Ayrı ayrı görünen
bu İki Çırağan hâdisesinin yurt dışında önemli bir teşkilâtın emri veya muvafakati ile
yapıldığı tahmin edilmektedir.
1) Mirat-ı Hakikat; sh. 609
2) History of the Ottoınan Empire and Modern Turkey; cild-2, sh. 189
3) Bir Darbenin Anatomisi; sh. 360
4) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 262
5) Osmanlı Târihi (E. Z. Karal); cild-8, sh. 49
6) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 412
7) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-13. sh. 108
8) Beşinci Murâd ile Oğlu Salâhaddîn Efendi’yi Kaçırmak için Kadın Kıyafetinde
Çırağan’a Girmek İsteyen Şahıslar (Uzunçarşılı); Belleten, 1944, sayı 32
9) Ali Süâvî ve Çırağan Vak’ası (Uzunçarşılı; Belleten aynı makale)
ÇİFTLİK
Zirâat yapılan ve farklı şekillerde işletilen muayyen büyüklükteki toprak parçaları.
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında toprak hukukunda kullanılan bir ıstılah olup, dört
çeşittir:
1- Reâyâ Çiftliği: Osmanlı Devleti’nde mirî topraklar, bir takım parçalara bölünür,
peşin kira demek olan tapu bedeli karşılığında işleyecek kimselere verilirdi. Böylece ırsî
ve devamlı olan bir kira mukavelesi (sözleşmesi) yapılarak, çiftçi bu toprağı işlemekle
mükellef olurdu. İşletmediği takdirde toprak elinden alınıp, başkasına verilebildiği gibi,
çiftçiye bâzan toprağın boş bırakılmasından doğan zararları ödeme mâhiyetinde resmi
veya levendlik akçesi adı verilen bir tazminat da ödetilirdi, Reâyâ çiftliklerinin sahası
verimine göre muhtelif mikdârlarda olmaktaydı.
2- Hassa Çiftliği: Osmanlıların bilhassa ilk devirlerinde sipâhî tımarlarında doğrudan
doğruya sipahiler tarafında işletilen ve kılıç yeri denilen çiftlikler ve çayırlardır. Ayrıca
hassa olarak bağ, bahçe ve değirmen kayıtlarına darastlanmaktadır. Sipahiler, bizzat,
kendisi ve ailesi toprak işleri ile uğraşmak istemedikleri takdirde kiraya vermekte
serbest idiler. Bu şekilde kira ve kiraya veriş, örf ve âdetlere göre ayarlanan bir nev’î
ortakçılık idi. Bununla beraber böyle çiftlikler, sipahinin mülkü değildi. Fakat satabilirdi.
Kendi zamanı içinde muteber olan bu satış akdini sonra gelen sipâhî feshedebilirdi. Bu
çiftlikler mîrî topraklardan farklı bir hukukî statüye sâhipdi. Diğer çiftlikler gibi, büyük
bir kolaylıkla, devletin diğer topraklar; arasında kaybolmuş veya husûsî mülkler
şeklinde şahıslara mâledilerek, son devrin büyük çiftliklerinden bâzılarının teşekkülüne
sebeb olmuştur.
3- Askerî Çiftlikler: Askerî maksadlı çiftliklerdir. Tımarlı sipahilerden ayrı olarak, çiftçi
askere verilen topraklar olup, bunlar, bu çiftliklere âid vergilerden muaf olup,
aralarında nöbetleşe sefere giderlerdi. Bu bakımdan teşkilatlandırılmışlardı. Yaya, atlı
ve yörüklerin ellerinde bulunan çiftlikler böyle çiftliklerdendir.
4- Büyük Ziraî Çiftlikler: Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında zengin kimselerin
sâhib oldukları çiftliklerdir. Çiftlik sahibi ortağa verdikleri bu çiftliklerden gelen mahsûlü
ortakçılarıyla paylaşırlardı.
1) Türkiye’de Toprak Meselesi (Ö.L. Barkan, İstanbul-1982); sh. 789
2) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1 sh. 364
3) Türkiye’nin İktisadî ve İctimâî Târihi, (Mustafa Akdağ); cild-2, sh. 275
4) Kânunlar (Ö. L. Barkan); sh. 24, 235
5) Toprak Hukuku, Arazi Kânunları ve Kânun Açıklamaları (Hâdiye Tuncer, Ankara-
1962); sh. 60
DÂMÂD FERİD PAŞA
Son devir Osmanlı sadrâzamlarından. Şûra-yı devlet âzasından Hasan İzzet Efendi’nin
oğludur. 1853’de İstanbul’da doğdu. Ailesi aslen Karadağ’ın Poşasi köyündendir.
Tahsilini tamamladıktan sonra hâriciye mesleğine girdi. Paris, Berlin, Petersburg ve
Londra elçiliklerinde vazife yaptı. Sultan Abdülmecîd Han’ın kızı, sultan İkinci
Abdülhamîd Han’ın kız kardeşi Medîha Sultan ile evlendi. Saraya dâmâd olduktan
sonra, 1886’da Devlet şûrası üyeliğine getirildi. İki yıl sonra vezâret rütbesi verildi.
Londra büyükelçiliği vazifesini istediyse de, ikinci Abdülhamîd Han tarafından kabul
edilmedi. Bunun üzerine kendi köşesine çekilip hiç bir işe karışmadı.
Bu sırada İttihâd ve Terakkî ileri gelenleriyle anlaşarak sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın
aleyhinde bulundu. 1908’de İkinci Meşrûtiyet’in ilânı üzerine Âyân meclisi üyeliğine
getirildi. Yükselmek ve mevki sahibi olmak hususunda hırs sahibi olan Dâmâd Ferîd
Paşa, İttihâdçılardan beklediği iltifatı göremedi. Bunun üzerine İttihâd ve Terakkî’nin
aleyhine döndü. Hürriyet ve İtilâf fırkasının kurucuları arasında yer aldı. Sultan
Vahideddîn Han pâdişâh olunca, devletin en yüksek makamlarına yükselmek hülyasına
düştü. Sultan Vahideddin ile anlaşamayan Tevfik Paşa’nın istifası üzerine, 4 Mart
1919’da sadârete getirildi. 2.5 ay sonra İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi ile,
15 Mayıs 1919’da istifa etti. 19 Mayıs 1919’da yeni kabineyi kurmakla vazifelendirilen
Dâmâd Ferîd Paşa, yurttan kaçan Enver, Talat ve Cemâl paşaları gıyaben idama
mahkûm ettirdi. Paris barış konferansına katıldı. Orada, Hind denizinden Tuna nehrine
kadar olan toprakları geri istediğinden başarısızlığa uğradı. İstanbul’a dönünce, 20
Temmuz 1919’da tekrar istifa etti. Ertesi gun tekrar hükümeti kurmakla
vazifelendirildi. Anadolu’daki millî hareketi dağıtmak gayesiyle Kuvay-ı inzibâtiye’yi
kurdu. Bu üçüncü sadâret de Sivas kongresinin müşir Fuâd Paşa vasıtasıyla pâdişâha
başvurması üzerine, 30 Eylül 1919 günü istifa ile neticelendi.
Ali Rızâ Paşa kabinesi 3 Mart 1920’de düşünce yerine Salih Paşa kabinesi kuruldu.
Ancak 16 Mart faciası diye meşhur olan İstanbul’un îtilâf kuvvetleri tarafından işgal
edilmesi ve işgal kuvvetlerinin baskıları yüzünden vazife yapamaz hâle geldi ve
iktidardan çekildi. Tevfik Paşa’ya yeni bir kabine kurması teklif edildiyse de Tevfik Paşa
bu vazifeyi kabul etmedi. Bunun üzerine Dâmâd Ferîd Paşa, 5 Nisan 1920’de dördüncü
defa hükümeti kurmakla vazifelendirildi. Anadolu’daki kurtuluş hareketine katılanları
âsî ve eşkıya ilân etti. Daha rahat çalışabilmek için meclisi feshettirdi. Hükümetini
yenilemek üzere 30 Temmuz 1920’de tekrar istifa etti. Ertesi gün beşinci defa
hükümeti kurmakla vazifelendirildi. Bu devrede Ankara’deki T.B.M.M. hükümetinin
imzalamadığı Sevr andlaşmasını imzaladı. Bu defa itilâf kuvvetleri, Millî hükümetle
İstanbul’un anlaşmasına engel olduğu gerekçesiyle Dâmâd Ferîd Paşa’nın istifasını
istediler.
17 Ekim 1920’de tekrar istifa eden Dâmâd Ferîd Paşa Anadolu’daki Millî mücâdele
hareketinin zafere ulaşması üzerine, 22 Eylül 1922’de Avrupa’ya kaçarak Karisbad’a
gitti. Bir müddet sonra İstanbul’a gelip ailesini de götürdü ve Fransa’nın Nice şehrine
yerleşti. Kültürlü fakat devlet adamlığı vasıflarından uzak, hırslı, makam ve şöhret
düşkünü bir kimse olan Dâmâd Ferîd Paşa, 6 Ekim 1923’de Nice’de öldü.
1) Son Sadrâzamlar; cild-3, sh. 2029
2) Târih Sohbetleri: (Cemal Kutay) cild-5, sh. 150
3) Hayat Târih Mecmuası: sene 1974, cild-2, sayı 9, sh. 87
4) Görüp İşittiklerim; sh. 108, 153, 158
5) Osmanlı imparatorluğu Târihi; cild-14, sh. 182
6) Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücâdeleleri Târihi; cild-19 sh. I0733
DARBHÂNE
Osmanlı Devleti’nde para basan dâire, madenî para basılan yer. Darbhânenin târihi
eskilere dayanmaktadır. Osmanlı Devleti’nde ilk para Osman Bey zamanında basıldığı
biliniyorsa da nerede basıldığı bilinmiyor. Bilinen ilk Osmanlı darbhânesi, Orhan Bey
zamanındaki paraların basıldığı Bursa darbhânesidir. Sonraları, Selçuklular döneminde
olduğu gibi Osmanlı Türkleri de, bir çok yerlerde özellikle altın, gümüş ve bakır
mâdenlerinin bulunduğu civarlarda darbhâneler kurdular. 1453 yılında İstanbul’un fethi
ile birlikte Fâtih Sultan Mehmed Han, para ve pul için ayrı ayrı darbhâneler kurdurdu.
Pul basılan yere pul darbhânesi denirdi.
Osmanlı Devleti’nin; başta İstanbul olmak üzere; Bursa, Edirne, Amasya Ayasuluğ,
Üsküp, Belgrad, Serez, Diyârıbekr, Haleb, Bağdâd, Trablus, Cezâyir, Tunus, Mısır,
Bosnasarayı ve Tiflis şehirlerinde darbhâneleri vardı. Sultan üçüncü Mustafa Han
devrinden itibaren; Mısır, Trablus, Tunus ve Cezâyir haricindeki darbhâneler kaldırıldı.
Darbhâne, evvelce saray hâricinde Bâyezîd ile Koska arasında Simkeşhâne Han’da
iken, sonradan sarayın birinci avlusuna ve şimdiki mahalline nakledildi. 1789’da,
darbhâne tamir edilerek makinaları yenilendi. Tanzîmât’tan sonra darbhâne, müdürlük
olarak Mâliye nâzırlığına bağlandı. 1842 târihine kadar çekiçle dövme suretiyle yapılan
para basım işlemi, çıkartılan bir kararname ile sarkaç usûlüne, 1853’de pres, 1911’den
sonra ise makina presi usûlüne geçildi. Sultan Abdülazîz Han devrinde yapılan
darbhâne binası, Cumhuriyet döneminde de kullanılmaya devam edildi.
Meskukât darbı yâni para basılması, defterdâra bağlı darbhâne emîninin idaresinde idi.
Buraya hâcegân-ı dîvân-ı hümâyûndan darbhâne emîni bakardı. Darbhâne emînliği
senelik me’muriyetlerden olup, her sene yapılan Şevval tevcihâtında vazifesinde
bırakılır veya değiştirilerek yerine başkası gelirdi.
Darbhâne emîninin emrinde bir kethüda (yardımcı), sikkezanbaşı adlı baskı âmiri,
serçeşme ünvânıyla ağırlık ve ayar kontrol me’muru (sâhib-i ayar), bir çeşnici ve
hesapları tutan bir kâtib vardı. Darbhâneye çeşitli ocaklardan gelen mâdenlerin te’min
ve teslim işlerine simsar bakardı. Darbhâne emîninin muamelâtı mâliyenin ikinci kalemi
olan baş muhasebenin kontrolü altında bulunup, işler hakkında yevmiye defteri
tutulurdu. İstanbul dışındaki darbhâneler çoğunlukla mâden bulunan yerlerde
kurulurdu. Osmanlı Devleti’nin mâden ve darbhâneleri civarında, kalp sikke basacak
kalpazanların bulunmamasına dikkat edilir, hattâ bu hususta civar kâdılara sık sık
emirler verilirdi. Kalp sikke basıldığı haberi alınır alınmaz derhâl bunların evleri aranır,
imalâthaneleri basılır, basım âlet ve kalıpları müsadere edilerek suçlular hakkında
takibata geçilirdi. Nitekim Bağdâd’da bir kişi bu suç ile yakalanmış, dayaktan başka,
bir deve üzerinde şehrin etrafında dolaştırılarak halka teşhir edilmişti.
Sonraları, darbhâne emînlerinin tâyinleri defterdârlıktan alınarak sadâret makamına
verildi. Emînlik adı, sultan birinci Mahmûd zamanında Darbhâne nâzırlığı olarak
değiştirildi ve Tanzîmât’a kadar bu adla anıldı. 1835’de Mâliye hazinesiyle Darbhâne
nâzırlığı birleştirildi. Yeni teşkilâta Darbhâne-i âmire defterdârlığı adı verildi. Bu teşkîlât
1838’de Umûr-ı mâliye nezâreti oldu. Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar böyle devam
etti.
1) Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı; sh. 384
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 57
3) “Kânûnî Sultan Süleymân Zamanındaki Darbhâneler” (Çevriye ve İbrâhim Artuk,
2. Uluslararası Türk-İslâm Bilim ve Teknoloji Târihi Kongresi Bildirileri); cild-1, sh. 145
4) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 394
DÂRÜLACEZE
Kadın-erkek, yoksul, sakat ve kimsesiz çocukları korumak için sultan İkinci
Abdülhamîd Han devrinde yaptırılarak hizmete giren âcizler yâni düşkünler yurdu.
Sultan Abdülhamîd Han, yoksul ve sakat kimseler yanında, İstanbul’da başıboş gezen
çocukların da bir araya toplanarak, san’at sahibi olmalarını sağlamak, ihtiyar ve
kimsesizlerin son yıllarını huzur içinde geçirmelerini te’min etmek maksadıyla,
sadrâzam Halil Rıfat Paşa’ya bir dârülaceze (düşkünler evi) kurulması emrini verdi.
Halil Rıfat Paşa, Okmeydanı semtinde böyle bir müessesenin kurulmasının muvafık
olacağını bildirdi ve 7 Kasım 1892 târihinde Darülacezenin temeli atıldı. İnşâat
masraflarının çoğunu Abdülhamîd Han karşıladı. Hayır sahibleri de iânelerde
(yardımlarda) bulundular. Bizzat Halil Rıfat Paşa, evindeki değerli eşyayı ve gümüş
takımlarını satarak bu teşebbüse iştirak etti.
Darülaceze 28. 500 metre karelik bir alan üzerinde kuruldu. Bir erkek bir kadın
hamamı, altı aceze pavyonu ile iki hastahâne pavyonu, mutfak, çamaşırhâne, çocuk
yuvası, yetimhâne, câmi ve kiliseden ibaret olup, mimarı Agop adında bir ermenidir.
Yapıldığı devirde çıkarılan kararnameye göre; “Darülaceze’nin idaresi Dâhiliye
nezâretine bağlandı. Ayrıca kurumun yönetim kurulu başkanlığının belediye tarafından
seçilen ve pâdişâhça tasdîk edilen bir me’mur tarafından yapılması kararlaştırıldı.
Üyelikleri ise; Vakıflar idaresi, müftilik ve Zaptiye nezâreti tarafından gösterilecek bir
me’mura verilecekti. Bundan başka ayrıca Dârülaceze’de; ermeni, rum, katolik ve
yahûdî azınlıkları da birer temsilci bulunduracak ve kurul ücretsiz vazife yapacaktı.”
Günümüzde Darülaceze, İstanbul belediyesine bağlı olup, döner sermâye ile
çalışmaktadır.
1) İçimizdeki Işık Darülaceze (Oz Dokuman, Hayat Târih Mecmuası; sene 1969,
sayı 7); sh. 48
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 58
DÂRÜLFÜNÛN
Fen ilimleri evi, üniversite. Osmanlı Devleti’nde medrese dışında bir darülfünûn
açılması fikri, ilk defa Abdülmecîd Han zamanında 1845’de Geçici eğitim meclisi
(Meclis-i muvakkat-ı maârif) tarafından tanzim edilen eğitim programında yer aldı.
Böyle müessesenin çalışmaya başlaması için; bina, öğrenci, öğretmen ve kitap gibi
dört ana unsurun sağlanması gerekliydi.
Bina için tanınmış İtalyan mîmâr Fossati getirilip projeler yaptırıldı. 1846 yılı Ekim
ayında Ayasofya Câmii yakınındaki bir arsada temel atıldı. Darülfünûn öğretimini tâkib
edebilecek seviyede öğrenci yetiştirmek maksâdıyle lise seviyesinde dârülmaârif adıyla
bir okul kuruldu (1849). Bundan başka darülfünûna öğretim üyesi yetiştirmek
maksadıyla Avrupa’ya öğrenciler gönderildi. Okutulacak derslerin kitaplarının seçimi,
tercüme ve te’lif suretiyle hazırlanması için de Encümen-i dâniş kuruldu.
Bu hazırlıklar sürdürülürken, memleketin tanınmış bilim adamları tarafından umûma
açık konferans şeklinde serbest hâlde öğretime başlanmasına karar verildi. 12 Ocak
1863’de Derviş Paşa’nın verdiği fizik dersiyle başlayan serî konferanslar, Hekimbaşı
Salih Efendi’nin biyoloji, Ahmed Vefik Efendi’nin târih ve muhtelif hocaların coğrafya,
astronomi ve deneysel fizik dersleriyle devam etti. 1864’den sonra Dîvânyolu’nda
kiralanan bir konakta devam eden bu çalışmalar, 1865’de Avrupa’dan getirilmiş teknik
edevat, laboratuvar gereçleri ve kütüphâneyle beraber konağın yanıp kül olmasıyla
sona erdi.
Bu yangından sonra bir süre duran çalışmalar, 1 Eylül 1869’da yayınlanan Maârif-i
umûmiye nizâmnâmesiyle tekrar başladı. Bu nizâmnâmenin yüksek okullara ayrılmış
bölümünde belirtildiğine göre, Dârülfünûn-i Osmânî adıyla kurulacak üniversite,
Hikmet-i edebiyat, İlm-i hukuk ve Ulûm-i tabiiyye ve riyâziyye adlarıyla üç fakülteden
meydana gelecekti. Üniversitenin başında nâzır ünvânlı bir emîn bulunacaktı. Yine bu
bölümde, kurulacak üniversitenin, muhtariyete (özerkliğe) sâhib olduğu belirtilmiş,
darülfünûn kuruluşuna ve organlarına, programlarının ana çizgilerine, öğretim üye ve
yardımcılarının hak ve görevleriyle tâyin ve terfî şartlarına, öğrencilerin kayıt işlerinden
başlayarak devamın sıkı kontrolü dâhil olmak üzere doktora imtihanlarına kadar bütün
esasları düşünülmüş ve tesbit edilmiştir.
Sultan Mahmûd türbesi yanında yaptırılan binada öğretime başlayan okulun
müdürlüğüne, Avrupa’ya evvelce darülfünûn hocası olarak yetiştirilmek üzere
gönderilmiş ve tahsilini tamamlayıp dönmüş bulunan Yanyalı Hoca Tahsin Efendi tâyin
edildi. Okul, 20 Şubat 1870’de büyük bir törenle açılarak derslere başlandı. Fakat daha
okulun açılışında, hocalardan Cemâleddîn-i Efgânî’nin sapık fikirlerini yaymaya
çalışması, nizâmnâmedeki bir çok hükümlerin tatbikatının istenilen şekilde uygulamaya
konulamaması sebebiyle 1871 ortalarında kapatıldı.
1874’de Galatasaray mekteb-i sultanîsi içinde, bu okulun adetâ bir üst okulu şeklinde
Dârül-fünün-i sultanî adıyla üçüncü darülfünûn açıldı. Hukuk, Mühendislik ve Edebiyat
fakültelerinden meydana gelen bu okulun müdürlüğüne de Sava Paşa getirildi. Bu
okula sâdece Galatasaray mekteb-i sultanîsinden me’zun olanlar alınabilecek, bu
seviyede ağitim için henüz yeterince Türkçe eser hazırlanmamış olduğundan, bir kısım
dersler Fransızca olacak ve Fransa’dan getirilecek profesörlerle öğretim kadrosu
tamamlanacaktı. Fakat bu okul da uzun süre öğrenime devam edemedi ve 1882’de
kapandı.
Bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin çekirdeğini meydana getiren Dârülfünûn-i şâhâne,
dördüncü darülfünûn olarak 15 Ağustos 1900’de İkinci Abdülhamîd Han zamanında
kuruldu. Ulûm-i âliye-i dîniye, Ulûm-i riyaziye ve tabîiyye ve Edebiyat fakültelerinden
meydana gelecekti.
15 Ağustos 1900’de çıkarılan yirmi yedi maddelik darülfünûn nizâmnâmesine göre;
dârülfünûn-ı şahanenin, Ulûm-i âliye-i dîniye (ilahiyat) fakültesinin her sınıfına en fazla
otuz kişi alınabilecek ve öğretim süresi dört yıl olacaktı. Ulûm-i riyaziye ve tabîiyye
(matematik ve fen bilimleri) fakültesi ile Edebiyat fakültelerinin sınıflarına ise yirmi
beşer kişi alınabilecek ve öğretim süreleri üç yıl olacaktı. Bunlara ek olarak yine
darülfünûn idaresine bağlı olarak Türkçe, Arabça ve Farsça’dan başka, Fransız, İngiliz,
Alman ve Rus dillerinin okutulacağı filolojiler kurulacaktı.
Öğrenci sayısı sınırlandırılan ve paralı olan bu okula girebilmek için, bir orta öğretim
kurumunu bitirmek veya bu düzeyde bilgi sahibi olduğunu isbatlamak gerekiyordu.
O târihlerde ayrı bir bina ve idare kurulmasına lüzum görülmediğinden,
Cağaloğlu’ndaki Mekteb-i mülkiyenin bir bölümü bu okul için ayrıldı ve iki okul ortak
müdürlükle yönetildi. 1909’da Vezneciler’deki Zeynep Hanım Konağı’na taşınarak kendi
binasına sâhib oldu. Öğrenci sayısındaki kısıtlamalar kaldırılıp, ücretsiz hâle getirildi.
Okulun ismi Dârülfünûn-i Osmânî olarak değiştirilip, programlarında bâzı değişiklikler
yapıldı. Okul idaresi, Mülkiye mektebinden ayrıldı.
Emrullah Efendi’nin maârif nâzırlığı zamanında çıkarılan 21 Nisan 1912 tarihli
nizâmnâmeyle yeni düzenlemelere gidildi. Büyük kütüphâneler, laboratuvarlar
kurulmaya başlandı. Sınıf usûlü terk edilerek, yerine sömestr usûlü getirildi. Zeyneb
Hanım Konağı’nın yeterli olmamaya başlaması üzerine, Yerebatan’da kimya, Feyzullah
Efendi Konağı’nda jeoloji, İbrâhim Paşa Konağı’nda doğu dilleri ve Safvet Paşa
Konağı’nda coğrafya enstitüleri te’sis edildi:
Birinci Dünyâ Savaşı esnasında Almanya ve Avusturya-Macaristan’dan Edebiyat, Fen
ve Hukuk fakülteleri için davet edilen profesörler ile öğretim kadrosu güçlendirildi.
Savaştan sonra yeni bir yönetmelik hazırlandı. Buna göre darülfünûnu, her yıl seçilen
bir emînin (rektör) başkanlığı altında fakülte temsilcilerinden meydana gelen bir dîvân
(senato) idare edecekti.
1) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 397
2) Türk Meârif Târihi; cild-3, sh. 129, 545, 697
3) Yüksek Öğretim Bülteni; sayı-1, sh. 14
4) Türkiye Eğitim Sisteminin Gelişmesine Târihî Bir Bakış (F. Reşit Unat, Ankara-
I964); sh. 49
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 59
6) Takvîm-i Vekâyî; 5 Safer 1288
7) Darülfünûn Târihi (M. Ali Aynî, İstanbul-1927)
8) İkinci Tertip Düstûr; cild-4, sh. 460
9) Osmanlı Târihi (E.Z. Karal); cild-7, sh. 204
10) Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi (H.Atay, İstanbul-1983); sh. 252
DÂRÜSSEÂDE AĞASI (Bkz. Harem-i Hümâyûn)
DÂRÜŞŞAFAKA
İstanbul’da, Öksüz ve yetim çocukların eğitimim sağlamak maksadıyla açılan ilk
parasız yatılı mekteb. 1855 (H. 1272) târihinde Islâhat fermanının neşrinden sonra
azınlık denilen; ermeni, rum ve yahûdîler, İstanbul’un çeşitli yerlerinde kiliselerinin ve
cemaatlarının yardımlarıyla özel mektebler açtılar. Müslümanlar da harekete geçerek,
müslüman fakir çocuklarını okutmak ve onlara din ve dünyâ bilgilerini öğretmek için bir
mekteb açılmasını istediler.
1865 (H. 1281) târihinde Yûsuf Ziya Paşa, Gâzi Ahmed Muhtar Paşa, Vidinli Tevfik
Paşa, Es’ad ve Ali Nakî efendiler, Cemiyet-i tedrîsiye-i İslâmiye adında Sultan
Abdülazîz Han’ın fermâniyle bir cemiyet kurdular. İlk önce Kapalı Çarşı’daki esnaf
çıraklarının boş vakitlerini değerlendirmek ve onları eğitmek için faaliyete geçtiler.
Yûsuf Ziya Paşa, simkeşhânenin içindeki Vâlide Mektebi’ni kendi hesabına tamir
ettirmesi ile tedrisata açıldı ve Aksaray’daki Ebû Bekir Paşa Mektebi de bir şube olarak
faaliyete geçti. Bu şube, Dârüşşafaka Mektebi’nin açılışına kadar sürdü. Çırak
mekteblerinin başarısı, derneğin gittikçe artan üyesinin verdiği ümitle, babasız
çocukların eğitimini sağlamak üzere Dârüşşafakat-ül-İslâmiyye adında bir mektebin
açılmasına teşebbüs edildi. Başta sultan Abdülazîz Han’ın, Osmanlı hükümetinin, Mısır
hidivinin, paşaların, me’mur ve hamiyyetperver, müslümanların yardımıyla Fâtih’te bir
arsa alınıp 1868’de inşâsına başlanıldı. Mekteb, 1873’de tamamlandı ve tedrisâta
başladı. Hükümetçe idaresi için vakıflar ve îrâtlar tahsîs olundu.
Dârüşşafaka doğrudan doğruya mekteb olarak yapılan, binasının genişliği ve
büyüklüğü, yetimlere melce’ (yuva) oluşu ve ilk sivil liselerden bulunuşu itibariyle
husûsî mekteblerin ilkidir. Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamanında idaresi bir ara
Meârif nezâretine bağlandı. İkinci Meşrûtiyet’ten sonra Meârif nezâretinden ayrılıp
müstakil oldu.
Cemiyet-i tedrîsiyyenin ilk tüzüğü 1865’de idare ve eğitime dâir yönetmelik, 1915’de
yayınlandı. 1926’da zamanın icâbına göre değişiklikler yapıldı. Bugünkü tüzük 1953’de
kabul edilmiştir.
Günümüzde Dârüşşafaka Cemiyeti tarafından idare edilen okulun geliri, dernek
üyelerinin yıllık aidatları ile bir çok menkûl ve gayr-i menkûl bağışlardan sağlanmakta
ve 1953’den beri İngilizce tedrisât yapılmaktadır.
1) Türk Meârif Târihi; cild-1 sh. 487
2) Tasvîr-i efkâr Gazetesi, 1 Mart ve 12 Nisan 1281
3) Türkiye Eğitim Sîsteminin Gelişmesine Târihi Bir Bakış; (F. Reşit Unat, Ankara-
1964 sh. 141
4) Osmanlı Târihi (E. Ziyâ Karal) cild-7, sh. 211
DEFTERDÂR
Osmanlı Devleti’nde devletin bütün mâlî işlerine nezâret etlen memura verilen isim.
Günümüzde mâliye bakanına karşılık olan me’muriyettir. Defter tutan mânâsına gelir.
İslâm devletlerinde defterdârlık, ilk defa halîfe hazret-i Ömer devrinde ihdas olundu.
Hazret-i Ömer, devletin gelir ve giderlerinin bir deftere kaydedilmesini isteyerek,
defterdârlık müessesesini kurdu. Defterdârlığın ihdası bir rivayete göre 636’da, diğer
rivayete göre de 642 de olmuştur. Daha sonraki İslâm devletlerinde de bu müessese
devam etmiştir. Selçuklularda bu me’mura müstevfî ve mâlî işlerin görüldüğü yere de
dîvân-ı müstevfi denilirdi. İlhanlı Devleti’nde de mâlî işleri idare eden me’mura
müstevlî-i memâlik ismi verilmiştir.
Osmanlılarda, mâli teşkilât ilk defa sultan birinci Murâd zamanında kurulmuş ve
zamanla geliştirilmiştir. Osmanlı Devleti’nde defterdâr tâbiri on dördüncü asrın
sonlarından itibaren görülmektedir. Fâtih kanunnâmesinde defterdâr, pâdişâhın malının
mutlak vekili ve temsilcisi olarak kaydedilmiştir. Kanunnâmeye göre defterdâra dirlik
olarak has verilirse 600.000 akçelik tımar, eğer hazîneden maaş alacaksa 150.000 ile
240.000 akçe arasında ödeme yapılırdı. Ayrıca iltizâm ve emânet usûlü ile idare ettiği
haslardan imza hakkı ismiyle 100.000 akçede bin akçe alırdı. Bundan başka hazîneye
giren paradan binde yirmi ve pâdişâha gelen hediye ve harac ile agnâm gelirinden de
hisse alırdı.
Başdefterdârın derecesi on beşinci asırda beylerbeyi ile aynı olup, vezirlerden bir rütbe
aşağı idi. Bu dönemde dört vezir olduğu bilindiğine göre, defterdârın teşkilât içindeki
önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Sultan İkinci Bâyezîd’e kadar bir baş defterdâr ve
maiyetinde hazîne ve mal defterdârları vardı. Osmanlı ülkesinin genişlemesi ile bu
memuriyet Anadolu ve Rumeli defterdârlığı olmak üzere ikiye ayrıldı. Rumeli
defterdârına başdefterdâr denilirdi.
Yavuz Sultan Selîm’in, devleti doğuya ve güneye genişletmesi, bu bölgedeki mâlî işleri
idare edecek, merkezi Haleb’de olan Arap-Acem defterdârlığının te’sisini zârûrî kıldı.
Böylelikle defterdâr sayısı üçe çıktı. Bunlar rütbelerine göre senede hazîneden, Rumeli
defterdârı (şıkk-ı evvel defterdârı) 160.000 akçe, Anadolu defterdârı (şıkk-ı sâni
defterdârı) 140.000 akçe, Arap-Acem defterdârı 130.000 akçe maaş alırlardı.
Eyaletlerdeki kenar defterdârlarından gelen ve sorulan işler hakkında pâdişâha
mâruzâtta bulunmak başdefterdâra âitdi. Bu yönüyle başdefterdâr mâlî işlerde
müstakil olan defterdârların âmiri durumunda idi.
Sultan üçüncü Mehmed zamanında Tuna havzası haslarına bakmak üzere şıkk-ı sâlis
adı altında Macaristan defterdârlığı kuruldu ise de, kısa süre sonra lağvedildi. On altıncı
asrın sonlarına doğru merkezi Halep olan Arap-Acem defterdârlığı kaldırıldı ve yerine
Diyâr-ı bekir, Şam, Erzurum, Trablus ve Halep eyâletleri için beş kenar defterdârlığı
ihdas edildi. 1584 senesinde ise Anadolu defterdârlığı; Anadolu, Karaman ve Sivas
kenar defterdârlığı olarak üç kaleme ayrıldı. Nizâm-ı cedidin kuruluşuyla, Sultan
üçüncü Selim Han zamanında şıkk-ı sâni defterdârı, yeni kurulan ordunun hazînesine
me’mur oldu ve idare ettiği irâd-ı cedîd hazînesinden dolayı irâd-ı cedîd defterdârı
ismi verildi.
Her üç defterdâr da dîvân-ı hümâyûn âzâsıydı ve bütün toplantılara katılırlardı.
Divanhanede kazaskerlerin altında ve sadrâzamın solunda otururlardı. Başdefterdâr,
arz günlerinde vezirlerle beraber, tek olarak pâdişâhın yanına girer ve mâlî konularla
ilgili mâruzâtta bulunurdu. Mâlî konularda, başdefterdâr, pâdişâhla görüşmeden önce
sadrâzamın görüşünü almak zorundaydı. Başdefterdâr, her akşam aldığı hazîne
muamelelerine dâir icmallere dayanarak, haftada iki-üç gün sadrâzama malûmat
verirdi.
Fâtih kanunnâmesine göre, başdefterdârlığa sâdece mal veya hazîne defterdârı,
şehremini ve üç yüz akçe yevmiyeli kâdılardan tâyin yapılırken, sonraki devirlerde
ikinci defterdâr, başmuhâsib kalemi reisi, hattâ mâliye ile ilgisi olmayan devlet
adamlarından tâyinler yapıldığı görüldü. Pâdişâh veya sadrâzam sefere çıktığında,
mâliye ve hazîne defterdârı ile birlikte başdefterdâr da sefere gider, yerine merkezdeki
işleri yürütmek üzere ikinci defterdâr veya muhâsib vekil olarak kalır ve bu vekile
rikâb-ı hümâyûn defterdârı adı verilirdi.
İcrâat ve tahsîlâtta defterdârın icra memuru olarak maiyetinde beş görevli bulunurdu.
Bunlardan biri baş bâkîkulu denilen devlet varidatının birinci tahsil me’murudur.
Defterdârlıkta bunun bir dâiresi olup, emri altında bâkîkulu ismiyle altmış kadar
mâliye müfettişi vardı. Bunlar, hazîneye borcu olup da vermeyenlerden hapis ve tazyik
zoru ile tahsîlât yaparlardı. Mâliyenin ikinci me’muru cizye baş bâkîkulu idi. Bu da
cizye dolayısı ile hazîneye borcu olanları tâkib eder ve iltizâma verilen cizyelerin
mültezimlerinden borcunu vermeyen veya yatırmayanları tâkib ederdi. Mâliyenin
üçüncü me’muru tahsîlât ve tediyâta nezâret eden veznedârbaşı idi. Bunun emrinde
dört veznedar vardı.
Görevleri meskûkâtı muayene etmek, altın ve gümüşleri tartmaktı, icâbında bu
sikkeleri eritirlerdi. Başdefterdârın memurlarından dördüncüsü sergi nâzırı ve beşincisi
sergi halîfesi olup, her ikisi de hazîne muamelâtının defterini tutarlardı. Defterdârlığa
âid kayıtlar, defterler, senetler, gelir ve gider cetvelleri mâliye hazînesinde saklanırdı.
Mâlî muameleler ve şikâyetler defterdâr kapısı (bâb-ı defterdârî) denilen defterdâr
dîvânında halledilirdi. Bütün mâlî hükümler burada yazılır ve her defterdâr kendi
dâiresinden çıkan hükmün arkasına imzasını atardı. Fakat on yedinci asrın ortasında
mâliyeden çıkan bütün hükümlere yalnız başdefterdârın kuyruklu imzasının konulması
ve defterdâr kapısında sâdece onun mukâtaa tevcîh etmesi kânun oldu. Mâliye
kalemlerine me’mur alınması şıkk-ı evvel defterdârının pâdişâha arzı ile yapılırdı.
Defterdâr kapısına bir çok kalemler bağlı idi. Her kalemde hoca tâbir edilen kalem şefi,
halîfe ve kâtiblerle şâkird denilen kâtip namzedleri vardı. Buralara alınacak kimseler
kalem âmirleri tarafından imtihan edilirler ve defterdârın dîvân tezkiresi üzerine çekilen
sadrâzamın buyruldusu ile kabul olunurlardı. Mâliye kalemleri kâtib ve şâkirdleri on
altıncı asırda mahdut sayıda iken, sonraki târihlerde tedrîcen artmıştı. On altıncı asırda
önemli olan mâliye dâireleri şunlardı:
Rûznâmçe-i evvel ve sânî kalemleri: Bu kalem; mukâtaalar, mevkûfat ve cizye
gelirlerini her gün deftere kaydetmekte mükellefti. Müteferrikalar, çaşnigîrler ve erbâb-
ı kalem denilen ulufe kâtiblerinin maaşları rûznâmeciler tarafından verilirdi. Hazîneye
giren para, kumaş ve hazîneden çıkan altın, gümüş, kürk, kumaş v.s. mutlaka
rûznâmecilerin onayından geçerdi. Bunların kalem müdürlerine rûznâmçe-i evvel ve
rûznâmçe-i sânî denirdi.
Rumeli muhasebe kalemi: Bu kalem; İstanbul ve Rumeli’nde bulunan pâdişâh ve
vezir evkafı mütevellîlerinin hesaplarını ve bütün cizye defterlerini tedkîk ve kaydeder,
bunları daha önceki hesaplarla karşılaştırarak gerekli kayıtları yaptıktan sonra, rûz-
nâme kalemine gönderirdi. Kalemin müdürüne Rumeli muhasebecisi denirdi.
Anadolu muhasebe kalemi: Bu kalem ise, Anadolu’da pâdişâh ve vezirlere âid
bulunan vakıf hesaplarını tedkîk ederdi. Tımar tezkerelerinin araştırılması, Anadolu
kalelerine âid masraflar, kale muhafızlarının maaş ve beratlarına âid kayıtlar bu
kalemde tutulurdu. Kalemin müdürüne Anadolu muhasebecisi denirdi.
Mukabele kalemi: Kapıkulu efradının matbah-ı âmire, hasahır ve benzerlerinin maaş
defterlerini hazırlar, bunu hazînedeki esas defterle karşılaştırarak hazîneden ulufe için
çıkacak akçe mikdârını tesbit eder ve hazırladığı defter suretini rûznâmecilere verirdi.
Mukâtaacı-i evvel kalemi: Başdefterdâra bağlı kalemlerdendi. Bu kalem; İbrâil,
Isakçı, Tulça, Maçin, Akyolu ve bütün Tuna nehri kenarındaki iskelelerin işlerine ve
gümrük muamelelerine bakardı. Rumeli defterinde kayıtlı eminlerin vs. hizmet
sahiplerinin berâatleri, hükümleri ve tezkereleri buradaki ahkâm kâtipleri tarafından
yazılırdı.
Mukâtaael-i sâni kalemi: Mâdenlere âid işlere bakardı. Bunlarla ilgili berat ve
hükümler buradan çıkardı.
Bunlardan başka; tezkireci, mevkûfatcı, varidatçı, kili tezkirecisi, mevcûdâtçı,
teslimâtçı ve divitdâr gibi kalemler vardı.
Defterdârlık 1838’de kaldırıldı ve bu me’muriyetin vazifesini görmek üzere mâliye
nezâreti kuruldu. İlk mâliye nâzırı olarak Nafiz Paşa tâyin edildi.
1) Târih-i mâlî (Mâliye nâzırı Abdurrahmân Bey); sh. 179
2) Medeniyeti İslâmiye; cild-1, sh. 99
3) Kânunnâme-i Ali Osman (TOEM; sayı: 13-19); sh. 10
4) Tekâlif kavâidi (Abdurrahmân Bey, İstanbul-1327); cild-1. sh. 157
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 473
6) Târih Deyimleri ve Terimleri sözlüğü, cild-1, sh. 411
7) Osmanlı Merkez ve Bahriye Teşkilâtı
DEFTER-İ HÂKÂNÎ (Bkz. Tapu Tahrîr Defterleri)
DERBEND TEŞKİLÂTI
Anadolu ve Rumeli’nin dağlık bölgelerindeki geçit ve yolları korumak ve yolcuların
güvenliğini sağlamakla görevli teşkilât. Bu teşkilâtta görevli olanlara derbendci
denirdi. On beşinci asırdan itibaren Osmanlı kaynaklarında kullanılmaya başlanan
derbend kelimesi, Farsça olup, geçit tutmak mânâsına gelmektedir. Kervanları ve
yolları korumak için kurulan İlhanlı tutkavul sisteminden geliştirilen derbend teşkilâtı,
on dördüncü asrın sonlarında kurulmaya başlandı. Derbend te’sisleri, etrafı duvarla
çevrili küçük bir kale olup, yanında han, câmi, mektep ve dükkanlar bulunmakta idi.
Böylece derbend yakınında köy veya küçük bir kasaba teşekkül ederdi. Derbendler
daha çok yolların kavşak noktalarına ve merkezî önemi hâiz yerlere yapılırdı. Bundan
dolayı; derbendci olarak yazılan köy halkı, derbendin özelliğine ve önemine göre bâzı
vergilerden veya hepsinden muaf tutulurdu. Derbendler bölgenin ve yolun emniyetin
sağlanması yönünden mühim birer te’sis olmakla birlikte, ıssız yerlerin iskâna açık hâle
getirilmesi için de kullanılmıştır.
Derbendler, yurdluk ve ocaklık şeklinde tımar ile tasarruf olunanlar ve muafiyet usûfl
ile tevcih edilerek tehlikeli yerlere yerleştirilen halkın muhafazası ile vazifeliler olmak
üzere hukuken iki kısma ayrılır. İkinci gruba giren derbendler, daha çok vakıf ve has
toprakları veya devlet arazisi üzerinde kurulurdu. Kullanılış yönünden ise; derbend
mahiyetindeki kuleler, büyük vakıf şeklindeki derbend te’sisleri, han ve
kervansarayların derbend olarak kullanılması, köprü yakınlarında bulunan derbendler
olmak üzere dört bölüme ayrılırlardı.
Derbendler, resmî olarak on beşinci asırda teşkilâtlandılar. Önceleri, hıristiyan ve
müslüman yerliler, köylerini ve yakınlarındaki yol ve köprüleri korumaya ve tutmaya
başlamışlardı. Daha sonralan, derbendler, kendilerinin hizmet ve bakımına adanmış
olan köylerin gelişmesini sağladılar. Ekonomik ve toplumsal karışıklık döneminde,
düzenli ordunun zayıflamasına ters orantılı olarak teşkilât ve güçlerini arttırdılar.
Tüccarlarla yolcuların gecelemeleri için yapılan han ve kervansaraylar, kendilerini
korumak için zamanla birer derbend hâline geldiler.
Derbendlerde muhafız olarak müslüman ve hıristiyanlar görevlendirilirdi. Hıristiyan
olanlara martolos denilirdi. Kânûni Sultan Süleymân devrinde Macaristan topraklarında
birçok hıristiyan bu işte kullanılmıştır. Derbendlerde yirmi beş ile otuz kişilik bir
muhafız bölüğü bulunurdu. Bunlar, düzenlenen seferlere en az beş kişi olmak üzere
münavebeli şekilde katılırlardı. Sefere gitmeyenler, hizmet yerine gidenlere sefer
başına elli akçe öderlerdi. Derbend muhafızları kendilerine verilen küçük toprak
parçalarını işlerler, kısmen veya tamamen vergi muafiyetine sâhib olurlardı. Derbend
muhafızları, korudukları yollardan geçenlerden ücret aldıkları gibi, bölgede soyulan
yolculara da tazminat öderlerdi. Korudukları köyler, derbend karakollarına adam
vermek ve bunların giderlerini karşılamak mecburiyetinde idiler.
Derbendler, görevleri yönünden önemli olmalarına rağmen, on yedinci asrın
sonlarından itibaren bozulmaya başladı. Askerî mâhiyette olanları hâriç, derbendler,
bağlı bulunduğu köy halkı ile dağıldılar veya görevlerini yerine getiremeyecek kadar
zayıfladılar. Bu durum, emniyetin tamamen kaybolmasına veya çevre köy hattâ kasaba
halkının eşkıya baskısından korunmak için yerlerini terk etmelerine sebeb oldu. Devlet,
bu bozukluğu on sekizinci asrın başlarından itibaren yeniden düzene sokmaya başladı
ve derbend ahâlisini eski yerlerine yerleştirdi veya yeni ahâli sevk etti. Böylece
Anadolu’da yollar üzerindeki harab ve boş hanlar tamir edilerek müstahkem bir hâle
getirildi. Tamir sırasında içinde oturacakların bütün ihtiyâçlarını karşılayacak derecede
imâr faaliyetlerine de önem verilerek, âdeta bir kasaba şeklinde yeniden düzenlendi.
Derbend, han ve vakıf te’sislerinin tâmir ve mâmur hâle getirilmesi kısmen başarıya
ulaştı. Bir müddet sonra ihmâle uğrayan derbendler, on dokuzuncu asırda yeniden
tamire muhtaç hâle geldi. Yapılan tâmirat çalışmaları, daha çok bellibaşlı yerlerdeki
han ve derbendler üzerinde kesafet kazandı. Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile teşkilât
târihe karıştı.
1) Osmanlı İmparatorluğu’nda Derbend Teşkilâtı (C. Orhonlu, İstanbul-1967)
2) Osmanlı İmparatorluğu’uda Martoloslar (Milan Vasic, İ.Ü. Edb. Fak. Târih
Dergisi; sayı 31, İstanbul-1978); sh. 47
3) Osmanlı İmparatorluğu’nda İskân Siyâseti; sh. 94
4) The Ottoman Empire in the Reign of Süleymân; sh. 103
5) History of the Ottoman Empire and Modern Turkey: cild-1, sh. 128
DERSİÂM (Bkz. Müderris)
DEVŞİRME (Bkz. Kapıkulu Ocakları)
DİRLİK (Bkz. Tımar)
DÎVÂN EDEBİYÂTI
Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeleriyle on birinci asırda Karahanlılar devrinde
Mâverâünnehr’de ve on üçüncü asırda bilhassa Anadolu’da ortak İslâm kültür ve
medeniyetinin te’sirinde ortaya koydukları edebiyat. Dîvân edebiyatı, başlangıçta,
dîvân kelimesinin taşıdığı mânâlar içinde değerlendirilmiş ve gelişmiştir.
Dîvân kelimesinin ortaya çıkışı hazret-i Ömer zamanına kadar dayanır. Hazret-i Ömer
devrinde Medine’de devlet dâiresi teşkil edilerek, maaş ve vazîfe defterleri tutulmuş ve
bu defterlere dîvân adı verilmiştir. Kelime zamanla mânâ değişikliğine uğrayarak,
manzum sözleri bir araya toplayan antoloji mahiyetindeki kitaplara isim olmaya
başladı. Daha sonra dîvân kelimesi, antoloji mânâsını bırakmış; Fuzûlî ve Bakî dîvânı
gibi, klâsik Türk edebiyatında, bir şâirin şiirlerini ihtiva eden defter mânâsını
kazanmıştır. Ayrıca halk edebiyatı mahsûllerinin şifahî yâni sözlü olup, ağızdan ağıza
dolaşması yanında, dîvân edebiyatı mahsûllerinin deftere geçirilmesi ilk mânâ ile
uygunluk gösterir.
On üçüncü asırdan sonra saray, konak, medrese çevrelerinde ve bunlara yakın
topluluklarda okumuşlara mahsus yeni doğan Arap edebiyatı yanında, örneğini daha
çok İran edebiyatından alan İslâm kültürünün bütün kollarından beslenen, Türk
ruhunun özelliklerini aksettiren ve mahallî çizgileri veren bu edebiyat; kesintisiz olarak
altı asırdan fazla devam etti. Yüksek zümre edebiyatı denen, asırlar boyunca dil ve
muhteva bakımından örnek teşkil ettiği ve okullarda okutulduğu için klâsik kabul edilen
bu edebiyata, divân edebiyatı ismi verilmiştir. Dîvân edebiyatı daha çok manzum
eserlerden meydana gelmiştir.
Dîvân edebiyatı, Anadolu’da Selçuklular zamanında Hoca Dehhânî ile başlamıştır. On
dördüncü asırda Ahmedî, Şeyhoğlu, Ahmed-i Dâî gibi şâirler yetişmişse de, bu
edebiyatın ilk büyük üstadı on beşinci asırda yaşayan Şeyhî’dir. Fâtih devrinde Ahmed
Paşa ve daha sonra Necâtî’nin yetiştiği dîvân edebiyatı, on altıncı asırda; Zatî, Bakî,
Hayalî, Nev’î, Fuzûlî, Rûhî-i Bağdadî, on yedinci asırda; şeyhülislâm Yahyâ Efendi,
Nef’î, Nailî, Neşâtî, Atâî, Nâbî, on sekizinci. asırda; Nedim, Şeyh Gâlib, Râgıp Paşa, on
dokuzuncu asırda; Yenişehirli Avni, Ziya Paşa gibi encümen-i şuarâ şâirleri ile
fevkalâde gelişme göstererek, dünyânın sayılı edebiyatları arasında yer aldı.
İslâm kültürü ile beslenen ve özellikle başlangıçta İran edebiyatını örnek alan dîvân
edebiyatı, muhteva yönüyle çok çeşitli kaynaklara dayanmaktadır. Bu kaynaklar
şunlardır: 1- Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler, 2- İslâmî ilimler (tefsir, kelâm, fıkıh), 3-
İslâm târihi, 4- Tasavvuf, 5- Peygamber kıssaları, mucizeler, efsâneler, rivayetler, 6-
Târihî, efsânevî, mitolojik şahsiyetler ve hâdiseler, 7- Türk târihi ve millî kültür
unsurları, 8- Belagat, 9- Deyimler, atasözleri, şekiller, tamlamalar, bileşik sıfatlar.
Dîvân edebiyatının esâsını şiirler meydana getirmiştir. Dîvân şiirinde rastgele benzetme
ve tasavvur, hayâl kullanılmaz. Bunlar belirlidir. İnsanın güzelliği ve güzel, muayyen
benzetme ve tasavvurlarla çizilir. Bu yüzden dîvân şâirleri belli bir imaj âlemi içinde
kalmışlardır. Dîvân şiirinin öz bakımından esâsını mazmunlar teşkîl eder. Mazmun,
beyt içindeki gizli mânâ demek olup, zımn kelimesinden gelir. Beytte doğrudan
doğruya söylenmeyip etrafında dolaşılan ve görünüşte mânânın arkasında saklı