bulunan mânâ, o beytin mazmununu teşkil eder. Dîvân şiirinde çok defa beytlerin
zahirî mânâları yanında ayrıca ikinci bir mânâsı vardır. Bu saklı mânâ bâzı kereler
ikiden fazla olabilmektedir. Kâideci vasıf taşıyan dîvân şiirinde, teşbih ve benzetme
âlemi belli olduğu gibi, mazmunlar da muayyendir. Bu yüzden, şâirler kelimelerin
seçilmesinde büyük bir titizlik ve dikkat gösterdiler. Umumiyetle hiç bir kelime
gelişigüzel kullanılmamış olup, her kelime gerektiği için kullanıldı. Bu durum tenâsüb
san’atı dışında bir hususiyettir. Dîvân şiirinde kelimelerin bir maksatla seçilmiş olması
ve mazmunlar münâsebeti, geometrik bir mükemmeliyet meydana getirmiştir. Usta
dîvân şâirlerinin şiirleri sağlam ve ölçülü biçili olup, hiç bir kelimesi değiştirilemez.
Dîvân edebiyatının gelişmesi, asırlar boyunca mazmunlar ve mânâ bakımından kendi
içinde olmuştur. Dîvân edebiyatının gelişmesini, siyâsî târihle ilgili olarak; kuruluş,
yükselme, duraklama, gerileme ve çökme devrilerine ayırmak doğru değildir. On
beşinci asrın başında Şeyhî ve Ahmed Paşa sayesinde tam manâsıyla kurulan dîvân
edebiyatı, on sekizinci asrın sonlarında Şeyh Gâlib ile en yüksek derecesine ulaşmıştır.
Bu gelişme, beytler içerisinde mânâ ve mazmunların fazlaca yerleştirilmesi ile ilgilidir.
Mücerret ve müşahhas kavramların birbirine bağlanması, hayâl içinde hayâl, fikir
içinde fikir zikretmek suretiyle yapılan oyunlar, beytlere girift bir manzara vermiştir.
Bu gelişmede, Hindistan’da yetişip de Farsça yazan şâirlerin Sebk-i Hindî denen tarz ve
üslûblarının te’siri olmuştur. Başlangıçta, çoğunlukla açıkça ifâde edilen mazmunlar,
sonraları bir kaç kelime, hattâ bâzan tek kelime ile îmâ edilmek suretiyle anlatılmak
istenmiştir. Şeyh Gâlib’e geldiği zaman ise, artık bu tek kelimelik îmâ bile yoktur.
Mazmunlar uzak ve yakın çağrışımlar, ufak deliller yardımı ile ve çok dolambaçlı bir
şekilde gösterilmiştir.
San’atkâklar ve eserleri:
Dîvân edebiyatının on birinci asırdan on dokuzuncu asra kadar doğu ve batı Türklüğü
içinde devam eden sekiz asırlık târihi seyri içinde ortaya çıkan büyük san’atkârları ve
yazılan başlıca eserleri şöyle sıralanabilir:
On üçüncü asırdan önce Anadolu’da dîvân edebiyatı örneklerine rastlanmadığı veya ele
geçmediği için, Anadolu dîvân edebiyatı on üçüncü yüzyıldan itibaren başlamıştır. Bu
asırda, Selçuklular devrinde bilinen ilk eserler Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin (1207-
1273) Farsça yazdığı Dîvân-ı kebîr, Mesnevî, Fîhi mâ fîh gibi eserlerdir. Eski
Anadolu Türkçesi’nin bilinen ilk şâiri Ahmed Fakih olup, eserleri; Çarhnâme, Kitâb-ı
Evsâf-ı Mesâcid-iş-şerîfe’dir. Asrın ikinci yarısında dînî, tasavvufî ve ahlâkî
manzûmeleriyle Şeyyâd Hamza, Sultan Veled ve tasavvufun en karışık mes’elelerini
bütün inceliği ile samîmi ve sâde Türkçesiyle gösteren Yûnus Emre vardır. Dîvân
şiirinin ilk büyük temsilcisi; dînî olmayan mevzularda eserler veren ve ele geçmeyen
yirmi bin beytlik Selçuklu Şehnamesi bulunan Dehhânî bu asırda yer alan mühim
şahsiyetlerdendir.
On dördüncü asırda Türkçe, Anadolu’da tamamen yerleşmiş, Osmanlı Devleti’nin
kuruluş dönemi olması sebebiyle daha ziyâde dînî, tasavvufî, hamasî, târihî ve ahlâkî
eserler verilmiştir. Sâde dille, tasavvufî akideye uygun Garibnâme gibi büyük eserler
yazan Âşık Paşa’nın (1272-1333) yanında dîvân edebiyatının temelini atanlardan biri
sayılan, mutasavvıf, nazım tekniği kuvvetli, dile ve aruza hâkim Mantık-ut-Tayr
yazarı Gülşehrî bunların başında gelir. Ayrıca dînî olmayan Süheyl ü Nevbahar,
Ferhengnâme-i Sadî adlı mesnevîleriyle şöhret kazanan Hoca Mes’ûd; Kıssa-ı Yûsuf
Mesnevîsi ile Süli Fakih; Dîvân, İskendernâme, Cemşîd ü Hurşîd, Tevârih-i
Mülûk-i Âl-i Osman gibi eserleriyle dîvân edebiyatının kurulmasında büyük rolü olan
ve çok eser veren, Türkçe ilk Osmanlı Târihi müellifi Ahmedî (öl. 1413); Azerî
Türkçesiyle eser veren Kâdı Burhâneddîn; sâde nesir dili ile halk için yazan Siyer-i
Nebî, Futûh-üş-Şâm, Kissa-i Yûsuf yazarı Mustafa Darîr’in yanında; heyecanlı,
coşkun, lirik şâir Nesîmi, asrın önde gelen temsilcileridir.
On beşinci yüz yılda divân edebiyatı tam anlamıyla yerleşmiş ve klâsik hususiyetini
kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nin bu asırda gösterdiği siyâsî başarı, edebiyata da
aksetmiştir. Nazım ve nesirde Ahmed-i Dâî (Dîvân, Cenknâme, Câmasbnâme);
asrın ilk yarısının en büyük ve şeyh-üş-şuarâ ünvânlı şâiri Şeyhî (1371-1431) (Dîvân,
Harnâme, Hüsrev ü Şîrin); kasîdeleri ve söyleyişleri ile ünlü diğer büyük şâir Ahmed
Paşa (ÖI. 1479); bilhassa gazelleriyle ve sâde dille maharet kazanan, Türkçe deyimleri
ve atasözlerini çok kullanan Necati; pâdişâh ve şehzâdeler arasında; Murâdî (Murâd-ll),
Avnî (Fâtih), Adlî (Bâyezîd-ll), Cem Sultan; şehrengiz türünün ilk örneğini veren
Mesihî; kadın şâirlerden Mihrî Hâtûn ve Zeynep Hâtûn; Mesnevî yazarları arasında
Anadolu sahasında ilk hamse sahibi Hamdullah Hamdi ve diğer mesnevî şâirleri;
Tâcîzâde Cafer Çelebi, Behiştî ve Revânî bu asrın belli başlı san’atkârlarıdır. Bu asırda
süslü nesir örneğini Sinân Paşa ile Neşrî vermiştir. Sâde nesir temsilcileri olarak
Mercimek Ahmed, Ahmed Bîcân, Uzun Firdevsî sayılabilir. Devrin mühim târihlerinden
olan Aşık Paşazâde’nin Tevârih-i Âl-i Osman ile Oruç Beğ Târihi ve Dursun Beğ
Târihi gösterilebilir.
Çağatay sahasında ise Sekkâkî ve Lutfî’yi devam ettiren Hüseyin Baykara ile Ali Şîr
Nevâî, on beşinci asrın en büyük temsilcileridir. Bilhassa Ali Şîr Nevâî, Türkçede ilk
hamse ve ilk tezkire yazarıdır.
On altıncı asır dîvân edebiyatı nazım ve nesir alanında san’atkâr ve eser yönünden
büyük gelişme gösterir. Hele Fuzûlî ve Bakî bu asrın olduğu gibi dîvân edebiyatının da
yetiştirdiği büyük şâirlerdendir. Fuzûlî, Azerî lisânını kullanmış lirik bir şâirdir. Bakî,
Sultân-üş-şuarâ diye anılır ve büyük âlimdir. İstanbul Türkçesi’nin en güzel örneklerini
vermiştir. Dîvân şiirini, İran şiiri seviyesine çıkarmıştır. Devrin diğer san’atkârları
arasında, üstâdlık yapmış, zengin hayâlleri olan Dîvân, Siyer-i Nebî, Şem ü
Pervane, Şehrengiz gibi eserleriyle tanınan ve Bâkî’yi yetiştiren Zatî; dîvân şiirinin
inceliklerini bilen Hayalî; sâde ve yapmacıksız anlatımıyla Füsûs-ül-hikem’i tercüme
eden Nev’î; sâde bir üslûbu, akıcı bir dili olan, mesnevî yazmadaki ustalığı ile şöhret
bulan Taşlıcalı Yahyâ Bey; Terkib-i bend denilince ilk akla gelen asrın tenkidcisi
Bağdâdlı Ruhî ve ayrıca Emrî, Figânî, Kara Fazlı, Lâmiî Çelebi, Hâkânî zikredilebilecek
isimlerdir.
Bu asır, nesir türleri bakımından da zengin bir asırdır. Osmanlı sahasında ilk tezkire
yazarı olarak Sehî Bey, Heşt-Behişt’le tanınır. Diğer tezkire müellifleri Kastamonulu
Latifi ve Âşık Çelebi’dir. Târih türünde Tevârih-i Âl-i Osman ve Âsafnâme eserleriyle
Lütfî Paşa; vak’anüvis târihlerinin ilki olan Tâc-üt-tevârih isimli eseriyle Hoca
Sâdeddîn; Künh-ül-Ahbâr, Kavâid-ül-Mecâlis, Nasîhat-üs-Selâtîn gibi eserleriyle
Gelibolulu Mustafa Ali ve Tevârih-i Âlî Osman isimli eseriyle Kemâl Paşazade bu asrın
başlıca târih müellifleridir. Hatırat nevinde ise, doğu Türkçesi içinde yer alan ve dîvânı
bulunan Bâbür vardır. Ayrıca bu sahada dîvân sahibi olarak Ubeydullah Han ile Şeybânî
Han’ı zikretmek yerinde olur. Seyahatname türünde eser veren Seydi Ali Reis ve
coğrafya dalında malûmat veren Pîrî Reis, devrin diğer önemli şahsiyetleridir.
On yedinci asırda dîvân şiirinde kasîde ve hiciv vadisinde büyük yeri olan Nef’î; gazel
tarzında üstâd kabul edilen, hoş nükteli şeyhülislâm Yahyâ Efendi ve hikemî şiir türünü
başlatan, akıcı bir dil kullanan Nâbî, ilk hatırlanan isimlerdir. Nailî ve bu asırda gazel
tarzını yeni bir edâ ile kullanmış ve şiirimize ilk defa Sebk-i hindî üslûbunu getirmiştir.
Diğer mühim şahsiyetler; Nev’îzâde Atâî, şeyhülislâm Bahâî, Neşâtî, Nedîm-i Kadîm,
Azmîzâde Hâletî, mahallî mevzuları halk tâbir ve atasözlerini manzumelerinde çokça
kullanan Sabit, Gânîzâde Nâdirî’dir.
Bu asırda nesir sahasında hayli yenilikler görülür. Bilhassa dildeki klâsikleşme,
konularda çeşitlilik, eserlerin çokluğu, seçili nesir örnekleri dikkati çekici
hususiyetlerdir. Devrin en şöhretli seyahat yazarı Evliyâ Çelebi; ilmî sahada ciddî
eserler vermiş, ilk defa Osmanlı ülkeleri coğrafyasını yazmış ilim adamı ve geniş bilgili
bir yazar olan Kâtip Çelebi; hâdiseleri tahlil ve tenkid ederek yazan Nâimâ; yine
hâdiseleri canlı bir üslûbla, orjinal tarzda veren Peçevî İbrâhim Efendi; dördüncü Murâd
Han’a devlet idâresinin ıslâhı için bir risale yazan Koçi Bey ile süslü nesrin belli başlı
temsilcileri Nergisî ve Veysî önde gelen şahsiyetlerdir.
Halk şâirleri ile dîvân şâirlerinin on yedinci asırdaki yakınlığı ve birbirlerine te’siri, on
sekizinci yüzyılda, dîvân edebiyatını mahallîleşmeye götürür. Bunun neticesinde on
sekizinci yüzyılda ortaya çıkan mahallîleşme cereyanı ile şarkı türünün kullanılması ve
İstanbul Türkçesinin şiir dili olarak benimsenmesi faaliyetleri bu asrın edebiyatına yeni
bir hava ve bilhassa Nedim’le gerçek temsilcisini bulmuştur. Dîvân şiirinin son büyük
üstadı, zengin ve geniş hayâlleri ile Sebk-i hindî ile üslûbunun en kuvvetli temsilcisi
olan Şeyh Gâlib ise bu asrın ikinci yarısında yetişmiştir. Asrın diğer önemli şâirleri
arasında Sünbülzâde Vehbi, Enderûnlu Fâzıl, Koca Râgıp Paşa, Surûrî, Fitnat Hanım ile
hiciv ve mîzâh yönü kuvvetli Haşmet zikredilebilir. Nesir alanındaki tarihçiler Râşid;
Silâhdar Fındıklılı Mehmed Ağa; şuarâ tezkirecileri Safâî, Salim, Râmiz ve sâdece
Mevlevi şâirlerinden bahseden Esrar Dede: hal tercümesi müellifi Şeyhî, kendi
zamanına kadar gelen müftü, şeyhülislâm ve hattatlardan bahseden Süleymân
Sâdeddîn Efendi; sefâretnâme yazarları Yirmisekiz Çelebi Mehmed, Ahmed Resmî
Efendi; Kânî, İbrâhim Müteferrika ve Muhayyelât isimli eski masal ile batılı hikâye
arasında yazılmış, orjinal eserin sahibi Giritli Azîz Efendi belli başlı isimlerdir.
On dokuzuncu yüz yılın ikinci yarısından sonra Tanzîmât hareketleri günlük hayatta
olduğu gibi edebî hayatta da büyük gelişmelere sebeb oldu. Batı medeniyetinin te’siri
altında gelişen bu edebiyat cereyanına, batı te’sirinde Türk edebiyatı adı verilir. Ortak
İslâm kültür ve medeniyeti te’sirindeki dîvân edebiyatı yanında, batı te’sirindeki Türk
edebiyatı da kendi şekli ve muhtevası içinde gelişerek, yeni kültür, medeniyet ve
lisânlarının îcâblarını alıp kullanmıştır. Böylece daha on dokuzuncu asrın başlarında
çözülmeye başlayan dîvân edebiyatı, asrın sonlarında yerini yeni cereyanlara bırakmış
ve klâsik oluş hüviyetinden uzaklaşmıştır. Bu asır san’atkârları arasında mahallîleşme
akımının temsilcisi Enderûnlu Vâsıf; üslûb, nazım tekniği ve Mesnevîleri ile tanınan
Keçecizâde İzzet Molla; Tanzîmât nesir dilinin öncüsü sayılan ve Âdem kasîdesiyle
tanınan Âkif Paşa; dil ve tekniği kuvvetli şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey; Encümen-i
şuarâ adıyla bilinen dîvân şiirinin son temsilcileri Leskofçalı Gâlib, Yenişehirli Avni ve
Hersekli Ârif Hikmet zikredilebilir.
On dokuzuncu asrın ikinci yarısından sonra batılı eğitim görmüş aydın kesimi Türk
edebiyatı temsilcileri, klâsik gelenekçi edebiyatı ve kültürümüzle bağlantılarını
kopardılar ve hattâ cephe olarak dîvân edebiyatını batı ölçüleriyle tenkid ettiler. Ziya
Paşa; “Şiir ve înşâ” makalesinde dîvân edebiyatını millî olmamakla suçlar. Fakat bir
süre sonra da Hârâbat isimli şiir antolojisini yazarak dîvân şiirini över. Tanzîmâtçılarda
da bu ikili tavır, şekil ve muhtevada devam etmiştir. Daha sonraları arûz-hece
tartışması, millî edebiyat akımının ortaya çıkması ve dilde sadeleşme hareketleri, dîvân
şiirini maddî sahada artık kullanılmaz hâle getirmiştir. Fakat, dîvân şiirinin kalıcılığı,
tesir güzelliği ve çarpıcılığı, yirminci asır Türk edebiyatının büyük şâirlerini zaman
zaman cezbetmiştir. Dîvân şiirinin tür ve nazım şekillerini çok başarılı kullanmasından
dolayı, Yahyâ Kemâl’i dîvân şiirinin son temsilcisi sayanlar olmuştur.
Nazım Şekilleri
Dîvân şiirinde vezin olarak aruz kullanılmıştır. Nazım şekilleri ise çok çeşitli olup, büyük
bir kısmı İran edebiyâtındakiler ile ortaktır. Kaside ve gazel ise, Arap şiirinden
alınmıştır. Tuyuğ ve şarkı, Türklerin; Mesnevî ve rubâî ise, İranlıların dîvân edebiyatına
kattıkları nazım şekilleridir. İran, Türk ve Arap edebiyatında müşterek olan bu nazım
şekillerinde birim, beyttir.
Kasîde: ilk beytinin mısraları kendi arasında kâfiyeli, diğer beytlerinin ilk mısraları ise
kafiyesiz, ikinci mısraları ilk beytle kafiyeli olan 33 veya 99 beytli manzumelerdir. İlk
beyte matla’; şâirin mahlasının geçtiği beyte tâc beyit; en güzel beyte, beyt-ül-kâsîde
adı verilir. Kasîde bir maksat için yazılmış olduğundan, yazılış gayesine göre ayrı ayrı
isimler alır.
Kasidelerin ilk kısmına nesîb veya teşbih denir. Bu kısımları oldukça uzun bir gazeli
andırır. Tabiat, çevre, önemli günler, bir nesne veya olay üstüne yazılmış olabilir.
Nesîb, kasîdenin en zengin ve güzel bölümü ile yaşayan tarafıdır. Beyt sayısı sınırlı
değildir. Kasideler ya teşbihlerine göre; bahâriyye, şitâiyye, ramazâniyye veya
kâfiye ve rediflerine göre; lâmiyye, râiyye, Kerem kasîdesi, Su kasîdesi suretinde
de adlandırılır.
Belirli bir maksadla yazılan kasîde, dîvân şâirinin bir nevî dilekçesi hükmündedir. Zâten
kelimenin kasd kökünden gelişi bunu ortaya koyar. Devlet büyükleri, kasîdelerine göre
şâirlere ihsân ve lütufda bulunmuşlar ve kültür hareketlerini dâima desteklemişlerdir.
Gazel: Beyt birimi üzerine kurulmuş bir nazım şeklidir. Aruz vezninin her kalıbıyla
yazılabilen genellikle aşk, tabiat ve toplum temalarının işlendiği, duygularda derinlik ve
yakınlık, hayalde genişlik ve nüktede incelik isteyen bir şiir türüdür. Türk edebiyatında
en büyük şâirler, aynı zamanda gazel üstâdlarıdır. Şâirlerin san’at kudreti, gazeldeki
başarılarıyla ölçülür.
Gazelin ilk beytine matla’ (doğuş, giriş), son beytine makta’ (kesiliş, bitiş), en güzel
beytine de beyt-ül-gazel denir. Gazelde her beyt, iyice işlenmiş bağımsız bir bütün
sayılır. Bu yüzden gazelin beytleri arasında mânâ birliği aranmaz. Beytlerin her biri ayrı
şeyler anlatabileceği gibi, bâzan bir kaç beyt, bâzan da gazelin bütün beytleri tek bir
tema üstüne olabilir. Beytleri arasında mânâ birliği taşıyan gazellere yek-âvâz veya
yek-âhenk gazel denir. Şâir, genellikle son beytte mahlasını kullanır. Bu beyte tâç
beyti denir.
Gazel, Arab edebiyatından İran’a, oradan da Türk edebiyatına geçmiştir. Gazelin şekil
bakımından özellik taşıyan iki çeşidi olup, bunlar müstezat gazel ve musammât
gazeldir. Müstezat gazel; iç içe konulmuş iki gazeli andıran bir gazel çeşididir. Bu gazel
türü halk edebiyatında da kullanılmıştır. Musammât gazel ise; ortadan ikiye ayrılabilen,
eş bölümlü vezinlerle yazılan gazellerdir. Bu tür gazellerde mısra ortasında da kâfiyeler
bulunur. Bu iç kâfiyeler, beytleri ikiye bölünebilir hâle getirir. Gazelin mahlas
kullanılmayan şekline ise nazm denir. Bu da bir nazım şeklidir.
Kıt’a: Gazel gibi kurulmuş, ilk beyti yâni matla’ı olmayan bir nazım şeklidir. İki, üç
veya daha çok beytlik olabilir. Genellikle iki beyt hâlinde yazıldığı gibi, dörtlük
anlamında da kullanılır. Kıt’a şekli, daha çok fikir konularına, nükteye ve hicve
elverişlidir. Ebced hesabı denilen usûlle, târih düşürmek için kullanılan kıt’alar da
vardır.
Terkib-i Bend: Beş bendden on yedi bende kadar, takım hâlinde şiirlerin özel bir şekil
altında toplanmasıdır. Şiirin her bendi kendi içinde hâne ve vâsıta olmak üzere iki
bölüme ayrılır. Bendlerin hâne kısmı, tam bir gazel gibi kâfiyelenir. Çoğu yedi-sekiz
beyt olur. Vâsıt ise, tek bir beyttir. Beytin mısraları kendi arasında kâfiyelenir.
Hanelerden sonra gelir ve her bendin sonunda değişir. Bu nazım şekli, daha çok;
hikmetli, öğretici ve yerici şiirlere uygundur. Terkib-i bendler, takım hâlinde uzun
şiirler olduğu gibi, çoğu şâirlerinin isimleri ile anılır.
Terci-i Bend: Terkib-i bende çok benzeyen bir nazım şeklidir. Terkib-i bendden farkı,
vâsıtın bir tek ve aynı beyt olup, her bendin sonunda tekrar edilmesidir. Tercî-i bendde
daha çok dîn ve tasavvuf konuları işlenmiştir. Kâfiyelenişi terkib-i bend gibidir.
Rubâî: Kâfiye dizilişi bakımından, bir gazelin ilk iki beytini andıran nazım şeklidir. Bu
yüzden rubaiye dû-beyt adı da verilmiştir. Ancak rubâî, beytler hâlinde değil, dörtlük
esâsına göre kurulmuştur. Dört mısrâdan müteşekkil bütün bir şiirdir. Kendine mahsûs
aruz kalıplarıyla yazılır, İran edebiyatından bize geçmiştir. Rubâî şâiri, dört küçük
mısra içinde bir dünyâ görüşü, bir düşünce teması işliyeceği için, büyük üstad ve fikir
olgunluğuna erişmiş biri olmalıdır. Başlangıçtan beri, hikmet, tasavvuf, felsefe
konularının anlatımı için kullanılmıştır. İran şâirlerinden Ömer Hayyâm ile büyük Türk
mutasavvıfı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri en büyük rubâî şâirleri kabul edilir.
Edebiyatımızda en meşhur rubâî şâiri on yedinci asırda yaşayan Azmîzâde Haleti’dir.
Yahyâ Kemâl ile Arif Nihat Asya yirminci asırda bunu devam ettirmişlerdir.
Tuyug: Rubâî gibi, bir gazelin iki beyti şeklinde kâfiyelenen; dörtlük esâsına göre
kurulmuş bir nazım şeklidir. Tuyuğ, Türk halk edebiyatındaki mâninin aruz veznine
uygulanmış şeklidir. Çağatay, Azerî ve on altıncı asra kadar Anadolu dîvân şâirleri
arasında çok kullanılmıştır. Rubâî gibi, hikmetli, tasavvufî, felsefî duyguları işler.
Mesnevi: Beytler hâlinde kurulan ve her beytin iki mısraı kendi aralarında kâfiyelenen
bir nazım şeklidir. Klâsik şark nazım şekillerinden olup, Arap ve Türk edebiyatına İran
edebiyatından geçmiştir. Mesnevînin beytleri arasında kâfiye birliği yoktur. Her beyt
yalnız kendi mısraları arasında kafiyelidir. Bu beytler peşpeşe sıralanarak mesnevî
şeklini meydana getirirler.
Bu nazım şekli ile çok uzun manzumeler yazılır ve sayısı pek çok olan beytler için aynı
kâfiyeyi bulmak zahmeti çekilmez. Firdevsî’nin Şehnâme’si 60 bin beytlik bir
mesnevîdir. Yine Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’si 26 bin beyt tutar. Bir çok
milletlerin târihî kahramanlık masalları olan destanları, efsâneleri, manzum aşk ve
mâcerâ masalları Mesnevî şeklinde yazılmıştır. Ancak, dîvân edebiyatında mesnevî
denince, içinde olay veya hikmetler bulunan manzum eserler akla gelir. Fuzûlî’nin
Leylâ ile Mecnûn’u ve Şeyh Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ı Mesnevî türünde yazılmış
eserlerdir. Destânî ve tasavvufî Mesnevîler, Türk edebiyatında fazla bir yer tutmaz.
Mesnevîlerde genellikle aruz vezninin kısa kalıpları kullanılmıştır. Dîvân şâirleri,
Mesnevîlerini arada bir gazel, murabba, muhammes, kıt’a gibi nazım şekillerinde
yazdıktan şiirlerle süsleyerek, mevzûdaki monotonluğu gidermeğe çalışırlar ve
eserlerine bir heyecan ve zenginlik verirler. Bu şiirler, mesnevî kahramanlarından
birinin diğerine ya şiirle hitabı olur veya şiir diliyle yazdığı bir mektup diye mesnevîye
ilâve edilirler.
Murabba: Dört mısralı bendlerden meydana gelen bir nazım şeklidir. Bend sayısı
üçten; dokuza kadar olabilir. Murabba, dîvân edebiyatında Türk şâirlerinin kullandıkları
yarı millî bir nazımdır. Çünkü Türk halk şiirlerinde, terennüme elverişli olsun diye,
dördüncü mısraları aynen tekrarlanan, koşma ve türkülerin, dîvân şiirinde aruzla
söylenmesi, murabba şekline millî bir özellik vermiştir. Murabbânın ilk bendinin dört
mısraı kendi aralarında kafiyelidir. Diğer bendlerin ilk üç mısraı kendi arasında,
dördüncü mısrası ise ilk bend ile kafiyeli olur. Böyle murabbâlara mütekerrir adı
verilir.
Şarkı: Dîvân şiirine Türklerin kattığı bir nazım şekli olan şarkı, aslında mütekerrir bir
murabbâdır. Edebiyatımızda daha çok on yedinci asırdan sonra görülür ve Nedim’de
zirveye çıkar. Halk edebiyatındaki koşma şeklinin değiştirilmesinden ortaya çıkan şarkı,
Lâle devrinde, en yaygın terennüm edilen ve tamâmiyle Türk zevkinin eseri olan, millî
bir nazım şekli hâline girmiştir. Umumiyetle şarkılar, bestelenmek için yazılır. Bu
yüzden, daha çok aruzun kısa vezinli olanları tercih edilir. Sâde ve canlı bir konuşma
dili ile söylenirler. Şarkıda, hafif aşk konuları, günlük konular, günlük maceralar işlenir.
Şarkının en güzellerini Nedîm söylemiştir.
Şarkı, iki bendden beş bende kadar olabilir. Her bendin en kuvvetli olması gereken
üçüncü mısrâına miyân denilir. Şarkıların çoğu kâfiye dizilişi bakımından murabbâya
benzer. Bâzı şarkıların ilk bendleri koşma gibidir. Mütekerrir şarkılarda murabbalar gibi
ilk bendin birinci ve üçüncü mısraları nakarat hâlinde aynen tekrar edilir.
Musammatlar: Bendlerden meydana gelen manzumelerin umûmî adı musammattır.
Bendleri dört mısrâdan meydana gelen musammatlara murabba, beşli olanlara
muhammes, altılı olanlara müseddes, onlu olanlara muaşşer adı verilir. Bendler
yedili, sekizli de olabilir. Muhammes ve müseddeslerde kâfiyelenme murabba gibidir.
Son mısraları tekrarlanan muhammes ve müseddeslere de mütekerrir denir. Daha
önce yazılmış bir gazelin her beytinin başına iki, üç, dört mısra ilâvesiyle meydana
getirilen murabba, muhammes ve müseddese; terbi’, tahmis ve tesdis adı
verilmiştir. Tahmis; başkası tarafından yazılmış bir gazel olup, her beytin baş tarafına,
o beytin ilk mısraı ile kafiyeli, üç mısra eklemeye denir. Eklenen beytlerin vezin, kâfiye
ve mânâ bakımlarından esas gazele uyması şarttır. Yine bir gazelin her beytinin iki
mısraı arasına, ilk mısra ile kafiyeli olarak üçer mısra yerleştirmeye de taştir denir.
Vezin, kâfiye ve mânâ uyumu burada da lâzımdır. Her bendin (beşinci) son mısraları,
bendlerden ayrı olarak kendi arasında kâfiyelenen muhammes çeşidine tardiyye adı
verilir. Tardiyye; “Mef’ûlü mefâîlün feûlün” vezniyle yazılır.
Dîvân Edebiyatında Türler
Dîvân edebiyatında tür ve nazım şekli hep birbiriyle karıştırılmıştır. Tür denilince
yazılan manzumenin veya nesrin hangi konuda yazıldığı anlaşılmalıdır. Yâni tür;
konudur, mevzudur. Şekil ise, şiirin dış yapısına hâkim olan fizikî hususiyetlerdir.
Dîvân edebiyatında kullanılan dînî tasavvufî ve ahlâkî nazım eser türleri şöyle
sıralanabilir:
Tevhîd: Allahü teâlânın birliği ve yüceliği konusunda yazılan manzum ve mensur
eserlerdir. Tevhidin lügat mânâsı; birleme, bir olduğunu kabul ve ifâde etmedir.
Dîvânlar, Mesnevîler ve diğer kitaplar, tevhîd ve münâcâtla başlamaktadır. Çok defa
tevhîd ve münâcât tek bir manzume veya parça hâlinde yazılır. Mensur tevhîdlerin en
güzeli, onbeşinci asır edebiyatçılarından Sinân Paşa’nın Tazarrûnâme’sinde yer alır.
Münâcât: Allahü teâlâya duâ etme, yalvarma tarzındaki manzumeleridir. Münâcât;
sıkıntılı ve üzüntülü durumlardan kurtuluş için, Allahü teâlâya hafif sesle sır söyler gibi,
yalvarma, yakarma demektir. Münâcât, manzum ve mensur olabilir. Tazarrûnâme bu
kabilden mensur metinlere güzel bir şekilde yer verir.
Na’t: Başta Peygamberimiz olmak üzere, çihâryâr-ı güzîn ile tarikat büyüklerini öven
manzum ve mensur manzumelere na’t denilir. Na’t; iyi vasıfları belirtme, bir kimseyi
övme demektir. Na’tlarda Peygamberimizin vasıfları, mucizeleri övülür. On sekizinci
asrın başında yaşayan Nazım, dîvânında daha çok na’tlara yer vermiştir.
Siyer: Peygamberimizin hâl tercümesini anlatan manzum ve mensur eserlerdir. Siyer,
hal ve hareket, hayat tarzı demek olup, sîre kelimesinin çoğuludur. Türk edebiyatında
siyer konusunda ilk eser veren şâir on dördüncü asırda yaşayan Erzurumlu Mustafa
Darîr’dir. Mensur olan ve yer yer manzum parçalar da ihtiva eden ve Terceme-i
Sîret-ün-Nebî adını taşıyan eserde bulunan velâdetle ilgili manzume, Süleymân
Çelebi’nin, Mevlid’ine büyük ölçüde te’sir etmiştir.
Mevlid: Manzum siyere Türkçe’de umumiyetle mevlid denmiştir. Mevlid kelimesi
masdar, yer ve zaman ismi olarak; doğma, doğum yeri, doğum zamanı demektir.
Peygamberimizin doğumunu anlatan eserlere Mevlid adı verilir. Mesnevî şekliyle
yazılan böyle eserlerde Peygamberimizin doğumu ile birlikte; vasıfları, ahlâkı,
mucizeleri, mîrâcı, vefâtı anlatılır. Türk edebiyatında yüze yakın mevlid yazılmıştır.
Bunların içerisinde en tanınmışı ve sevileni bugün de söylenen Süleymân Çelebi’nin
Vesîlet-ün-Necât adlı eseridir.
Hilye: Süs, ziynet demek olup, Peygamberimizin vasıf ve güzelliklerini anlatan
eserlerdir. Mevlidin bölümleri arasında yer aldığı gibi, ayrıca bu ad altında müstakil
eserler de yazılmıştır. Bu alanda ilk eseri on altıncı asır şâirlerinden Hâkânî yazmıştır.
Mirâciye: Peygamber efendimizin mîrâcından bahseden manzumelerdir. Mîrâc; göğe
çıkma, merdiven demektir. Mevlidler içerisinde mîrâc bölümleri de bulunmaktadır.
Konu müstakil olarak da işlenmiştir. Bu türün edebiyatımızda ilk örneğini Ahmedî
vermiştir.
Kırk Hadîs Tercümeleri: Hadîs, Peygamberimizin mübarek sözlerine denir. Bunlar
îtikâd, ibâdet, muamelât, ölüm ve ahlâk konuları hakkındadır. Bunlardan başlıca dînî
kaideleri gösteren kırkı seçilerek Hadîs-i erbain (Kırk hadîs) mecmuaları meydana
getirilmiştir. Bu eserler, Türkçe’ye çoğunlukla kıt’a şeklinde manzumelerle çevrilmiştir.
Makteller - Mersiyeler: Bir kimsenin ölümü üzerine onun iyi vasıflarını anlatmak
maksadıyla yazılan manzumelerdir. Maktel ise; hazret-i Ali’nin oğlu hazret-i Hüseyin’in
Kerbelâ’da şehîd edilmesi konusundaki eserlerdir.
Hezl, Tehzîl: Mîzâh güldürmece tarzındaki manzumelerdir. Çeşitli nazım şekilleri ile
yazılmışlardır.
Medhiye: Dört halîfeyi, din büyüklerini, pâdişâhları ve devlet büyüklerini övmek için
yazılan manzumelerdir. Çoğunlukla kasîde şeklindedir.
Hicviye: Bir kimsenin kusurlarını ortaya koymak, onu yermek için yazılan
manzumelerdir. Genellikle kasîde şeklinde olur. Kıt’a şeklinde yazılanları da bir hayli
fazladır.
Fahriye: Övünmek için yazılan manzumeler olup, kasîde içinde veya müstakil
olabilirler.
Lügaz ve Muamma: Lügaz, manzum bilmecedir. Bir şahıs ismi gizleyen bilmecelere
ise muamma denir.
Sâkînâme: Sakiden, içki meclisinden, içki çeşitlerinden, kadehden bahseden
manzumeler gibi görünürlerse de gerçekte bunların kelime kadrosunu kullanarak
yazılan tasavvufi eserlerdir.
Sûrnâme: Şehzâdelerin sünnet düğünleri ile hanım sultanların evlenme törenlerini
anlatan eserlerdir. Mensur olarak yazılanları da vardır.
Gazâvatnâme: Savaşlardan, savaşlarda gösterilen kahramanlıklarla, zafer ve
fetihlerden bahseden eserlerdir. Mensur olarak yazılanları da vardır. Bunlar zafernâme
ve fetihnâme gibi adlar da taşırlar.
Şehrengiz: Bir şehri ve güzellerini anlatan tasvir maksadiyle yazılan manzumedir.
Çoğunlukla mesnevî şeklinde olur.
Ta’rifnâme (Ta’rifât): Çeşitli makam sahiplerini, vazifelerinin hususiyetlerine göre bir
kaç beyt içerisinde anlatan mesnevî şeklindeki eserlerdir.
Nesir
Dîvân edebiyatındaki nesir türlerinin belli başlıcaları ise şunlardır:
Münşeât: Resmî yazılar ve mektuplardan toplanmış eserlerdir. On altıncı asırda
yaşamış olan Feridun Bey’in Münşeât-üs-Selâtîn’i meşhurdur.
Târihler: Eskiden târihler, üslûb gözetilerek yazıldığı için edebî eser sayılmıştır.
Anonim olan ilk Osmanlı târihleri ve Aşık Paşazâde’nin eseri hikâye karekteri taşır.
Hamse: Beş hikâye veya değişik beş konudan meydana gelen hamselerin mensur
olanları için Nergisî’nin Hamse’si en iyi örnektir.
Tezkireler: Büyük velîlerin, âlimlerin ve şâirlerin hayatlarını anlatan eserlerdir.
Velîlerin hayâtını anlatanlarına Tezkiret-ül-evliyâ, şâirlerden bahsedenlere ise
Tezkiret-üş-şuarâ denir. Türk edebiyatında ilk şâirler tezkiresini on beşinci asırda Ali
Şîr Nevâî yazmıştır.
Seyâhatnâme: Elçilerin yurda döndükten sonra gittikleri memleketler ve yaptıkları
görüşmeler hakkında yazdıkları eserlerdir. Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin
Sefâretnâmesi meşhurdur.
Kısas-ı Enbiyâ: Peygamberlerin hikâyelerini anlatan ve hayatlarına yer veren
eserlerdir. Türk edebiyatında ilk Kısas-ul enbiyâyı onbeşinci asırda Rabgûzî yazmıştır.
Osmanlıca türkçesi ile yazılan Kısas-ül-enbiyâların en güzelini Tanzîmât devrinde
Ahmed Cevdet Paşa yazmıştır.
Dil ve Üslûb: Dîvân edebiyatının dili on beşinci asra kadar Arap ve Acem dillerinin
te’sirinden uzak kalmıştır. Bu asırla birlikte Arapça ve Farsçaya yabancı dil gözüyle
bakılmadığı için bu dillerden Türkçe’ye pek çok kelime yanında, tamlamalar da girmiş
ve gitgide çoğalmıştır. Sonraları şiir ve nesirde kullanılan bu kelimelerin belagat
kaidelerine bağlı bir edebî san’at anlayışı içinde kullanılmasıyla üslûbun esâsı meydana
getirilmiştir. Üslûba te’sir eden başlıca edebî san’atlar şunlardır: Cinas, tenâsüb,
mecaz, mecâz-ı mürsel, telmih, tevriye, hüsn-i ta’lîl, tecâhül-i arif, mübalağa, teşbîh,
istiare, teşhis ve intak, tezat, seci’, akis, rücû’.
Dîvân edebiyatında rastgele benzetme ve hayâl kullanılmaz. Şâirler, insanın iç ve dış
dünyasındaki güzelliklerini ve tabiatı belli bir benzetme ve tasavvurla çizerler. Şiirin
özünü, çekirdeğini, esâsını mazmunlar teşkil eder. Mazmun, beytlerdeki gizli mânâ
demektir. Mazmun, değişmez kalıp hâlinde olup hükümdür. Bütün mes’ele,
mazmundaki gizli mânâyı yâni hükmü çözmektir. Bu sebeble her şâir kendine has
üslûbu ile bir mazmunu san’atlı biçimde ortaya koymaya çalışır. Mazmun çözmek
demek, maddeye bakıp mânâyı anlamak demektir. Meselâ, yanak ve yüz; şekli ve
rengi göz önünde tutularak sabah, güneş, mum, gül, ateş, ayna, ay sûretindedir. Saç
kokusu; rengi ve şekli ile misk-i anber, ud, sünbül, ejder, zincir, perîşân, kâfir, gece ve
kemenddir. Bu mazmunlar, dîvân şiirinde kalıplaşarak tamamen mecazî mânâya
bürünmüştür.
1) Târih içinde Türk Edebiyatı (Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş); sh. 7, 17, 120, 128
2) Eski Türk Edebiyatında Nazım (Prof. Fahir İz); sh. XXI
3) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 179
4) Dîvân Edebiyatı (Agâh Sırrı Levend)
5) Şeyhî Dîvânını Tedkîk (Ali Nihat Tarlan)
6) Resimli Türk Edebiyatı Târihi
DÎVÂN-I HÜMÂYÛN
Önemli devlet işlerinin görüşüldüğü ve karâra bağlandığı yüksek mercî. Dîvân-ı
hümâyûn bugünkü Bakanlar kuruluna benzetilebilir. Diğer Türk ve İslâm devletlerinde
olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nde de Dîvân-ı hümâyûn adı ile bütün önemli devlet
işlerinin görüldüğü ve karâra bağlandığı büyük dîvân vardı. Osmanlı Devleti’nin merkez
teşkilâtının üç büyük temel unsurundan biri de Dîvân-ı hümâyûn ve kalemleri olup,
diğerleri ise, Bâb-ı asafî ile Bâb-ı defterî ve bunlara bağlı kalemlerdir.
Dîvân-ı hümâyûnda; devlete âid siyâsî, idâri, askerî, örfî, şer’î, adlî ve mâlî işler,
şikâyet ve dâvalar görüşülüp ilgililer tarafından tedkik edildikten sonra, bir karâra
bağlanırdı. Dîvân, hangi din ve millete mensub olursa olsun, her sınıf halka, kadın ve
erkek herkese açıktı. Devletin idarî, siyâsî ve örfî işleri doğrudan doğruya, diğerleri ise
bir müracaat, îtirâz veya lüzum üzerine tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde
haksızlığa uğrayan, zulüm gören veya mahallî kâdılarca haklarında yanlış hüküm
verildiğini iddia edenler, vakıf mütevellîlerinin haksız muamelelerine uğrayanlar, idâri
ve askerî âmirlerden şikâyeti olan herkes ve diğer davacılar, Dîvân-ı hümâyûna bizzat
başvururlardı. Bütün dâvalar burada tarafsızlıkla görülürdü. Ayrıca harp ve sulh gibi
kararlar dîvânca verildiği gibi, bütün önemli devlet işleri de burada müzâkere edilir ve
netîcelendirilirdi. Dîvânda bitmeyen veya pâdişâha arza muhtaç olmayan resmî ve
husûsî işler pâdişâhın mutlak vekili olan sadrâzamın ikindi dîvânında müzâkere
edilerek karâra bağlanırdı. Dîvân-ı hümâyûnun ehemmiyeti on yedinci asrın sonlarına
kadar devam etti. Üçüncü Ahmed zamanında (1703-1730) haftada bir gün veya daha
seyrek toplanan Drvân-ı hümâyûn bilâhere tamamen ihmâl ve terk olunarak, bütün
işler sadrâzam dâiresine intikâl etmiştir.
Dîvân-ı hümâyûn, mûtâd toplantılarından başka kapıkulu askerlerine ulufe dağıtımı için
üç ayda bir fevkalâde toplanırdı. Gelen yabancı elçiler de, bu vesile ile sadrâzamla
görüşürler ve daha sonra pâdişâhın huzuruna çıkarlardı. Buna Galebe dîvânı denirdi.
Pâdişâhın tebealarıyla ve bilhassa askeri sınıflarla vasıtasız görüşmesi gayesiyle tahtın
Bâb-üs-seâde denilen sarayın üçüncü kapısı önünde kurulması suretiyle akdedilen
olağan üstü toplantılara ise Ayak dîvânı denirdi. Ayak dîvânları ekseriyetle ihtilâl veya
karışıklık zamanlarında olurdu. Sultan burada halkla veya askerle doğrudan doğruya
görüşür ve dertlerini dinlerdi. Ayak dîvânının mühim ve acele işleri müzâkeresi ve
derhâl bir karâra varılması için sultânın veya serdâr-ı ekremin başkanlığında saray
dışında, meselâ sefer zamanlarında ordunun bulunduğu yerde toplandığı da olurdu. Bu
sırada müzâkerelere yalnız devlet ricali ve tecrübeli komutanlar katılırlardı.
Dîvân-ı hümâyûnun asıl âzâları; vezîriâzam, kubbe vezirleri, sadreyn ismi de verilen
Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, defterdâr ve tevkiî (nişancı) idi. Bunlardan başka
dîvânda ayakta hizmet gören reis-ül-küttâb, çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası vardı.
Fâtih devrine kadar dîvâna bizzâd pâdişâhlar başkanlık ederdi. Daha sonra pâdişâh
adına vezîriâzam başkanlık etti. Pâdişâh nerede bulunursa dîvân orada toplanırdı. Fâtih
Sultan Mehmed Han zamanında dîvân her gün toplanmakta olup, haftada dört gün,
pâdişâhın huzuruna arza girilirdi. Dîvân-ı hümâyûn toplantıları on altıncı asırdan
itibaren dört güne indirildi. Dîvân-ı hümâyûna gelecek erkân, sabah namazını çok defa
Ayasofya Câmii’nde kılardı. Yeniçeri ocağı ile süvari bölükleri ağaları ve bir mikdâr
Yeniçeri, sarayın Bâb-ı hümâyûn denilen kapısı önünde iki sıra hâlinde dizilirlerdi.
Dîvân erkânı namazdan sonra buradaki yerlerini alırlardı. En son vezirler gelir, her
vezir geldikçe yeniçeri ağası atını ileri sürüp gelen vezîri selâmlar ve geri çekilirdi. Bu
sırada duâcı meydana çıkıp duâ eder ve Fatiha dedikten sonra, Bâb-ı hümâyûn
kapıcıları kapıları açarlardı. İçeriye önce kapıcılar kethüdası ve reis-ül-küttâb, daha
sonra erkân-ı dîvân girerdi. Çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası, vezirleri orta kapının iç
tarafında karşılar, önlerine düşüp ellerindeki gümüşlü asaları yere vura vura vezir yolu
denilen yoldan dîvân mahalline doğru giderlerdi. Veziriâzâm, sabah namazını kendi
konağında kıldıktan sonra dîvâna gitmek üzere hazırlanır ve dîvân âzalarının tamamen
geldiği cebeci çavuşu tarafından haber verilmesi üzerine divanhâneye gelirdi.
Tarihçi Gelibolulu Mustafa Âli’nin yazdığına göre, üçüncü Murâd zamanına kadar
haftada dört gün dîvân ve bu dîvân toplantılarından sonra dört defa da arza girilirken,
arza çıkmak çok görüldüğünden arz günleri ikiye indirilmiştir. Toplantı günleri;
Cumartesi, Pazar, Pazartesi ve Salı günleri idi. Bu dört günde dîvân-ı hümâyûn üyeleri
saraya gelip, işlere bakarlardı. Pazar ve Salı günleri müzâkerelerden sonra vezîriâzam
ile diğer vezirler, kazaskerler ve defterdâr arz odasında pâdişâhın huzuruna kabul
olunarak, dîvân işleri hakkında her biri ayrı ayrı îzâhât verirdi. Dîvân hey’etine, vezir
rütbesinde olmadıkça yeniçeri ağası iştirak etmezdi. Vezir olmayan yeniçeri ağası, arz
günlerinde dîvân üyelerinden önce arza girip yeniçeri ocağı ile ilgili mes’eleleri söyler,
sonra maiyetiyle beraber ağa kapısına giderdi. Dördüncü Mehmed’in pâdişâhlığı ve
Fâzıl Ahmed Paşa’nın sadrâzamlığı zamanında evvelâ Avusturya ve sonra Leh seferleri
dolayısıyla Pâdişâh Edirne’de bulunduğundan, dîvân müzâkerelerini yalnız arz
günlerine inhisar ettirerek, haftada iki gün yâni Pazar ve Salı günleri toplanması
kararlaştırılmıştı. Pâdişâh 1677’de İstanbul’a gelince yine aynı surette haftada iki gün
olarak devamı emredilmişti. Bu durumda devlet işleri yavaş yavaş sadrâzamların ikindi
dîvânlarına yükletilmiş oluyordu. İkinci Ahmed’in saltanatının son senelerinde haftada
iki gün toplanan dîvânın azlığı ve iş sahihlerinin mağduriyeti göz önüne alınarak bu
hükümdarın emriyle dîvân toplantıları eskisi gibi haftada dört gün olmuştu.
Dîvân toplantılarının on sekizinci asrın başlarında üçüncü Ahmed zamanında haftada iki
ve sonra bire indiği görülmektedir. Daha sonraki devirlerde dîvân toplantıları büsbütün
terkedilip, pâdişâhların irâdeleri alınmak için telhisçi gönderilmek suretiyle paşa
kapısında görülür olmuş ve dîvân akdi üç ayda bir kapıkulu ocaklarına maaş verme ve
yabancı elçi kabulü, şekline dönüşmüştür.
Dîvân-ı hümâyûnun Topkapı Sarayı’nda kubbealtı denilen binasını, Kânûnî Sultan
Süleymân zamanında vezîriâzam Dâmâd İbrâhim Paşa yaptırmıştır. Bundan evvel,
sonradan eski dîvânhâne denilen başka bir dîvân toplantısı yeri vardı. Dîvân-ı hümâyûn
binası, ikinci yer veya alay meydanı denilen orta kapı ile Bâb-üs-seâde arasındaki
sahada sol kısımdadır. Kubbealtı veya dîvân-ı hümâyûn binası esas îtibâriyle üç kubbe
altındadır. Bu kubbelerden birisi dîvân üyelerinin toplandığı müzâkere salonudur.
Burada hey’etin oturacağı yerler belirlidir. Salonda vezîriâzam ve diğer vezirlerin
oturdukları mahallin üzerinde pâdişâhların müzâkereleri dinledikleri kasr-ı adl veya
kasr-ı sultanî denilen kafes pencereli yer bulunmakla idi. Defterdârların arkasında
ikinci kubbe altında; büyük ve küçük rûznâmeciler, baş muhasebeci, Anadolu
muhasebecisi, suvâri ve piyade muhasebecileri, cizye muhasebecisi, haremeyn
muhasebecisi, mensuh mukâtaalar âmiri, İstanbul, Eğriboz, Bursa, Avlonya, Kefe,
Haslar mukâtaacıları, mâden mukâtaacısı, mevkûfâtçı, testimâtçı, şıkk-ı sâni
varidatçısı, teşrifatçı, cedîde-i evvel, cedîde-i sânî, büyük ve küçük kal’a tezkirecileri,
mâliye tezkirecisi, küçük muhasebeci, beratların tarihçisi, haremeyn mukâtaacısı ve
divitdârlar bulunurlardı. Bunlar dîvân hocaları olup maiyetlerinde halîfe ve şâkirdleri
vardı. Hepsinin derecelerine göre yerleri muayyendi. Bu kubbeye bitişik üçüncü kubbe
altında yukarıda sayılan kalem reislerinin dâirelerinin defterleri, sandıklar içinde
dururdu. Bu kısmın kapısı her dîvân günü sadrâzamdaki mühr-i hümâyûnla mühürlenip
açılırdı. Bunun haricindeki kubbe arasında reis-ül-küttâb ile dîvân-ı hümâyûn
kâtiplerinin dâireleri vardı. Kubbealtı haricindeki sedirler üzerinde matbah emîni,
şehremini, arpa emîni, gümrük emîni, tersane emîni. koyun emîni ve mîmâr ağa
oturup bir iş olur diye emir beklerlerdi.
Divan müzâkeresine önemli işlerden başlanırdı. Sefirlerin teklifleri ve verilecek
cevaplar, eyâletlerin ihtiyâçları, devletlerle olan münasebetlere dâir mes’eleler, halkın
şikâyet ve dilekleri, arazî dâvaları vesaire dîvân müzâkerelerinin mevzûlarındandı.
Dâva görülürken, dâvâcı ve dâvâlı, dâvalarını kendileri savunurlardı. Dâvâcı veya
dâvâlı Türkçe bilmiyorsa, dîvân tercümanı, onun şikâyet veya savunmasını tercüme
ederdi. Davacılar kafile kafile kapıcılar ve çavuşlar vasıtasıyla getirilip sıraya dizildikleri
yerden çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası vâsıtası ile dîvâna girerlerdi. Dâvaları hâlledilip
karar verildikten sonra, kararlar kendilerine tebliğ olurdu. Sadrâzam dâva dinlerken,
iki taraftan tezkireciler, çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası ayakta dururlardı. Tezkireciler
nöbetleşe ve yüksek sesle sadrâzamın önündeki arz-ı hâlleri (dilekçe) okurlar ve ona
göre verilen kararları kaydederlerdi. Bu müzâkere esnasında tevcihat varsa onlar da
yapılırdı. Hukukî, şer’î dâvalara da bakılırdı Kazaskerler kendilerine havale olunan
dâvaları dinlerler ve gerekli hâllerde kendi mahkemelerine havale ederlerdi. Sadrâzam,
kazaskerlere havale ettiği dâvayı önemli gördüğü zaman, hâkimden o hususa dâir
izahat isterdi. Eğer hükmü yeterli görmezse, müdâhele ederek dâvayı iptal edebilirdi.
Dîvânda şikâyetçi fazla olduğu zaman, sadrâzamın izni ile ikinci vezir de dâva dinlerdi.
Fakat bu vezir, azil, tâyin ve yevmiye zammına dâir konular hakkında karar vermez,
bunları sadrâzama bırakır ve ikinci derecedeki dâvaları hallederdi. Dîvânın tatil zamanı
geldiğinde, çavuşbaşı elindeki âsâsını yere vurur ve bu işaret üzerine çavuşlar ve diğer
hizmetliler divanhâneden dışarı çıkarlar ve daha sonra sofralar kurulur, matbah-ı
âmirede pişirilip getirilen yemekler yenirdi.
Dîvân toplantılarının son bölümünde, vezirler sultânın huzuruna çıkarlardı. Buna arz
denirdi. Arz günleri; dîvân, dört gün toplanırken Pazar ve Salı günleri, iki defa
toplandığı zaman ise Salı günleri idi. Arz töreni, arz odası denilen köşkte yapılırdı. Bu
bina Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından yaptırılmıştı. Arz odasına girilmeden önce
sadrâzam, sultandan dîvân üyeleriyle huzura kabullerini istiyen ve reis-ül-küttâb
tarafından hazırlanmış bir telhisi mühürleyip bir peşkire sardıktan sonra kapıcılar
kethüdâsıyla gönderirdi. Kapıcılar kethüdası, çavuşbaşı ile beraber Bâb-üs-seâde’ye
gidip, telhisi ya kapı ağasına veya silâhdâr ağaya verirdi. Bu telhis pâdişâha takdim
edilip muvafık cevap alınınca, telhis ile beraber kapıcılar kethüdası ve çavuşbaşı geri
dönerlerdi. Telhisi sadrâzam karşılar ve ayakta alırdı. Bu müsâde üzerine arza önce
vezir veya dîvân heyetine dâhil olmayan yeniçeri ağası girer ve ocak hakkında bilgi
verirdi. Yeniçeri ağası sultânın huzuruna girmeden önce sadrâzamla görüşürdü. Daha
sonra sadrâzam ve diğer dîvân üyeleri huzura kabûl edilirlerdi. Pâdişâhın tahtının sağ
yanında sıra ile dizilen dîvân üyeleri, sultâna anlatılacak konuları Rumeli
beylerbeyinden başlamak üzere küçük dereceden büyüğe doğru her vezir ayrı ayrı
anlatırdı. En son sadrâzam konuşurdu. Önceleri sultan, dîvân üyelerini, yanında mîr-i
âlem, kapı ağası, hazînedârbaşı ve kapıcıbaşı olduğu hâlde kabul ederken, on yedinci
asrın ikinci yarısından sonra yalnız kabul etmeye başladı. Arz işi bittikten sonra dîvân
üyeleri kubbe altına gelirlerdi. Bu sırada çavuşbaşı gelerek, sadrâzamdan mühr-i
hümâyûnu alıp, dîvân başlarken açılan defterhâne ve hazîne ve benzerlerini mühürler
ve mührü getirip tekrar verirdi. Böylece Dîvân-ı hümâyûnun günlük çalışması sona
ererdi.
Dîvân-ı Hümâyûn Üyeleri
Veziriazam: Veziriazamlar, pâdişâhın mutlak vekilidir. Kanunnâmelerde yazıldığına
göre sadrâzamlar, devletteki ilmiye tevcihleri de dâhil olmak üzere bütün tâyin ve
aziller, katller, terfî ve ilerlemelerde birinci derecede mercî olup, her iş onun emir ve
müsâdesiyle olurdu. Sadrâzamlar sefere gittikleri zaman, devlet merkezindeki işleri
görmeleri için, vekil olarak bir veziri kaymakam bırakırlardı. Buna rikab-ı hümâyûn
veya sadâret kaymakamı denilirdi. Sadâret kaymakamı da gerek dîvân-ı hümâyûnda,
gerekse paşa kapısında dîvân toplandığı zamanlarda görülen işleri müstakil defterlere
yazdırır, buna da rikab defteri ismi verilirdi (Bkz. Sadrâzam).
Kubbe Vezirleri: Veziriazamdan sonra gelen diğer vezirler; ikinci, üçüncü, dördüncü
vezir şeklinde adlandırılırdı ve sayıları yediye kadar çıkabilirdi. Dîvân müzâkerelerinde
ve siyâsî herhangi bir işin hâllinde de tecrübeli devlet adamları olan bu kubbe
vezirlerinin fikirlerinden istifâde edilirdi.
On yedinci asrın başından itibaren defterdâr, nişancı ve kaptanpaşaların vezirlikleriyle
beraber vezirlerin sayısı artmıştır. Hattâ bâzı beylerbeyiliklere tâyin edilen zevâta da
vezirlik rütbesi verilmiştir.
Kazaskerler: 1480 senesine kadar bir tane iken bu târihten sonra Rumeli ve Anadolu
kazaskerlikleri ismi ile ikiye ayrılmıştır. Yavuz Sultan Selîm zamanında Doğu ve
Güneydoğu Anadolu’nun ilhakı üzerine 1516’da Arap ve Acem kazaskerliği ismi ile
üçüncü bir kazaskerlik kuruldu ise de iki sene sonra lağvedilmiş ve kazaskerlik eskisi
gibi ikiye inmiştir. Kazaskerler dîvânda şer’î mes’elelere bakarlardı (Bkz. Kazasker).
Nişancı veya Tevkiî: Devlet kânunlarını iyi bildiğinden, gerektiğinde bu mes’eleler
hakkında fikri alınırdı. Dîvândan pâdişâh adına sâdır olan fermanlara tuğra çekmek
bunların vazifesi idi. Dîvân üyesi olmasına rağmen, vezir rütbesinde olmadıkça arz
günlerinde pâdişâhın huzuruna giremezlerdi. Defterhânedeki tahrir defterlerine bizzat
nişancılar yazı yazabilirdi (Bkz. Nişancı).
Defterdârlar: Defterdâr, pâdişâhın malının vekîlidir. Defterdârlık teşkilâtına Bâb-ı
defterî de denilir. Başdefterdârdan sonra Anadolu mâlî işlerini görmek için Anadolu
defterdârı gelirdi (Bkz. Defterdâr).
Gerek dîvân-ı hümâyûn ve gerekse bâb-ı asafîde çalışanlardan on dokuzuncu asırda
Osmanlı kabînesi meydana gelmiştir. Bunlar:
Sadrâzam,
Sadâret kethüdâlığı: 1835 senesinde Umûr-ı mülkiye nezâreti ve 1837 senesinde
Dâhiliye nezâreti olmuştur. Reîs-ül-küttâblık: 1836’da Umûr-ı hâriciye nezâreti
olmuştur.
Defterdârlık: 1838 senesinde Mâliye nezâreti olmuştur.
Çavuşbaşılık: 1836 senesinde Deâvî nezâreti ve 1870 yılında Adliye nezâreti
olmuştur.
Yeniçeri Ağalığı: 1826’da Seraskerlik, 1908’de ise Harbiye nezâreti olmuştur.
Kapdân-ı deryalık: 1878’den sonra Bahriye nezâreti olmuştur.
Böylece Osmanlı kabînesine kazaskerler alınmamış, buna mukabil şeyhülislâm dâhil
edilmiştir.
Dîvânda görevlilerin en önemlisi dîvân çavuşu ve yardımcıları idi. Bunlar Dîvân-ı
hümâyûna çağrılmaları gerekenleri getiren ve icra kuvvetine hizmet eden atlı bir sınıftı.
Bunlara dîvân-ı hümâyûn çavuşları denirdi.
Çavuşbaşıya aynı zamanda dîvân beyi ünvânı verilirdi. Çavuşbaşı halkın istek ve
dileklerini dîvâna takdîm ederdi. Dîvânın tertip ve intizâmının muhafazası çavuşbaşıya
aitti. Dîvân çavuşları yevmiyeli tımarlı ve zeâmetli olmak üzere iki kısımdı. Dîvân
günlerinde arkalarında çuha feraceleri ile dîvânhânenin yanında kendilerine âid yerde
oturup emir beklerler ve davacıları çağırarak dîvâna getirirlerdi. Mübaşirlik etmek,
ihzar işleriyle meşgul olmak da bunlara aitti. Ayrıca tahsîlât gibi işler için eyâletlere
gönderildikleri de olurdu. Gedikli çavuşlar bir fermanı vâliye veya diğer ilgililere
vermek üzere gönderilirlerdi. Bunlar on altı ve on yedinci asırlarda yabancı
memleketlerde me’mur olarak vazifelendirilirlerdi.
Dîvân-ı hümâyûn kalemleri
Dîvân-ı hümâyûnda reîs-ül-küttâblık ile maiyeti olan beylikçinin nezâretleri altında
çeşitli kısımlara ayrılmış Dîvân-ı hümâyûn kalemleri bulunmaktaydı. Üç dairenin şefi
durumunda olan beylikçi, çok önemli ve fevkalâde ehemmiyeti olan gizli yazışmaların
bizzat müsveddelerini yapar ve kendisine bağlı dâirelerden yâni beylikçi, nişan veya
tahvil ve rüûs kalemlerinden gelen berât, ferman ve tahrîrâtları görüp, işaret koyardı.
Beylikçi, Tanzîmât’a kadar reis-ül-küttâbın muavini sayılırdı. Sultan İkinci Mahmûd Han
devrinde, reis-ül-küttâblık Hâriciye nezâreti ünvânını alınca, beyiikçilik sadâret
makamına bağlandı ve yarı müstakil bir şekilde idare edildi.
Dîvân-ı hümâyûn kalemleri, Bâb-ı âlînin iyice kurulmasından yâni paşa kapısı veya
Bâb-ı asafî denilen sadrâzam dâiresinin bütün devlet işlerini üzerine almasından önce
beylik, tahvîl, rüûs ve daha sonra ilâve edilen âmedî kalemi olmak üzere başlıca dört
kısımdı ve âmirlerine kesedâr denirdi.
Âmedî Kalemi: Reîs-ül-küttâbın özel kalemi olup, aynı zamanda bütün dışişleriyle
meşgul olur ve sadrâzamlıkla sarayın irtibatını te’min ederdi. Pâdişâha, sadrâzam
tarafından yazılacak tahrîr, telhis ile yabancı devletlerle yapılacak anlaşmalara dâir
ahidnâme ve musâlahanâme suretleri, sadrâzam tarafından yabancı devletlere
gönderilen mektup müsveddeleri ve protokoller, elçi, konsolos, tercüman ve yabancı
tüccarlara âid yazışmalar buradan yazılır ve muhafaza edilirdi. Kalemin şefine Âmedci
denirdi. Âmedci, reîs-ül-küttâb’ın özel kalem müdürü durumunda idi.
Beylikçi veya Dîvân Kalemi
Dîvânda müzâkere olup karâra bağlanan işlerin, îcâb eden yerlere havalesi ve dîvân
sicillerinin tutulması ile vazifeli idi. Ferman ve berâtlar burada yazılırdı. Dîvân işleri,
Dîvân-ı hümâyûnda gorülmeyip, paşa kapısına nakledildikten sonra beylikçiliğin önemi
artmıştır. Beylik veya dîvân kaleminde müdür olan kesedardan başka; kanuncu, îlâmcı
ve mümeyyiz adında üç âmir daha bulunurdu. Kanuncu, Osmanlı kânunlarının
muhafızı olup, umûmî kanunnâmelerden, her hangi bir maslahatla ilgili kendisine
havâle olunan kânun maddesini çıkarır ve reisin emriyle bunu yazıp takdim ederdi.
Îlâmcı, kendi dairesindeki işler hakkınaa rapor tanzim etmekle mükellefti. Mümeyyiz
ise, dâire kâtiplerinin yazdıklarını tashih edip düzeltirdi
Tahvil Kalemi: Bu kaleme nişan kalemi veya kese kalemi de denilirdi. Vezir,
beylerbeyi, sancakbeyi beratlarıyla vilâyet kâdılarının beratları, zeamet ve timârların
kayıtları burada tutulurdu. Bir kimseye zeamet veya timâr verilince, önce derkenar
olmak yâni kenarına yazılmak üzere defterhâneye gider ve derkenar olup, buyruldusu
alındıktan sonra tahvil kalemine gönderilirdi.
Rüûs Kalemi: Bu kaleme rüûs-i hümâyûn kalemi de denilirdi. Vezir, beylerbeyi,
sancakbeyi ve vilâyet kâdısı derecesine çıkmış, ilmiye sınıfı hâriç olmak üzere, bütün
devlet me’muriyetlerine girenlerin veya kendilerine evkafdan vazife verilenlerin
muâmeleleriyle meşgul olup, kayıtlarını tutardı. Hazîne ve evkaftan maaş ve tahsisat
alanların maaş işlerine burası bakar ve bütün işler bu kalemden sorulurdu. Rüûs
kaleminde, rüûs kalemi rüûsları, ordu rüûsları, rikâb-ı hümâyûn rüûsları olmak üzere
üç çeşit rüûs vardı. Tahvil ve rüûs kalemleri bugünkü özlük işlerinin görevini
yaparlardı.
Teşrifatçılık: Dîvân-ı hümâyûndaki mühim vazifelerden biri de Kanunî Sultan
Süleymân tarafından ihdas edilen teşrifatçılık idi. Teşrifatçı, gerek saray ve dîvân-ı
hümâyûnda ve gerek sadrâzam konağında yapılan merasimlerde, elindeki defter
gereğince, protokolü tatbik ederdi. Teşrifatçının emri altında bir teşrifat kalemi vardı.
Kalem şefi olan teşrifatçıdan sonra, derece sırasıyla muavin olarak teşrifat kesedarı,
teşrifat halîfesi, kaftancı başı ve teşrifat kesedârı yamağı gelirdi. Teşrifat halîfesi veya
teşrifatçı kalfası ve kesedar saray ve devlet merasiminin tekmil sicillerini muhafaza
etmekle mükellefti. Kaftancıbaşı ise pâdişâh veya sadrâzamın huzurlarına kabul
edilecek olanlara giydirilecek hil’atlert muhafaza eder ve îcâb ettikçe çıkarırdı.
Vak’anüvislik: Vaka yazarlığı anlamına gelip resmî tarihçi idi, Osmanlılarda bu isimle
resmî me’mûriyet ve kalem on sekizinci asrın başında kurulmuştur. Vak’anüvisler,
devletçe zabıt ve tahrîri kendisine verilen vesikaları kayıt ederdi. İlk meşhur
vak’anüvis, tarihçi Mustafa Nâimâ Efendi’dir.
Mühimme Odası: 1797 târihinde çıkan nizâmnâme ile, dîvân veya beylikçi
kalemlerindeki mühimme nüvislerin (yazanların), bir yerde çalışmaları için bu oda
kurulmuştur.
Dîvân-ı hümâyûn kalemlerinin şeflerine hâcegân ve bir kalemin en kıdemli me’muruna
halîfe denirdi.
Dîvân-ı Hümâyûn Defterleri: Dîvân-ı hümâyûnda çeşitli işler hakkında tutulmuş pek
çok defter, vardı. Kalemlerin herbirinde bir defter bulunur, kanunnâme ve kararların
birer örneği aynen bu defterlere yazılırdı. Çok dikkatli ve îtinâlı tutulan bu defterler,
dâima bir müracaat yeri idi. Eski bir muamele veya bir iş mevzubahis olunca, bunlara
bakılır ve bulunan malûmata göre bilgi verilerek gerekli muamele yapılırdı. Bunlar
arasında en önemlileri; mühimme, ahkâm, tahvil, rüûs, nâme, ahid-nâme
defterleridir.
Mühimme Defterleri: Dîvân-ı hümâyûnun muntazaman toplandığı zamanlarda,
görüşülen siyâsî, içtimaî, mâlî, idarî ve örfî kararların kayıtlarını ihtiva eden defterlere
mühimme defterleri denir. Dîvân toplantılarında zabıt tutma usûlü olmayıp,
görüşülen işin neticesi, yâni karar sureti dîvân kâtipleri tarafından kaleme alınırdı. Bu
karar suretini daha sonra reis-ül-küttâb gözden geçirip tashîh eder ve sonra îcâb eden
yere yazılır ve nihayet Nişancı tarafından hüküm veya fermanın tuğrası çekilirdi.
Dîvân-ı hümâyûn işlerinin Bâb-ı âlîye nakli sırasında mühimme defterleri de oraya
taşınmıştır. Elde mevcut mühimme defterleri on altıncı asrın ortalarında başlamış olup,
bir kaç çeşittir. Biri normal dîvân görüşmelerine aittir. Diğeri gizli olarak yazılan hüküm
ve fermanları içine alan mektûm yâni gizlenmiş mühimme defterleridir. Savaş
zamanlarında lâzım olan defterler sadrâzam ve serdâr-ı ekrem ile birlikte sefere
gönderildiğinden, seferdeki görüşmelere âid tutulan mühimme defterlerine ordu
mühimmesi denilmektedir. Sadrâzamın seferde bulunması dolayısıyla devlet
merkezinde rikab-ı hümâyûn kaymakamının başkanlığında toplanan dîvân veya
meclisteki görüşmelere âid tutulan defterlere rikab muhimmesi ismi verilmiştir.
Ahkâm Defterleri: Bâzan bir eyâlete ve bâzan da çeşitli eyâletlere âid olarak
tutulmuşlardır. Ahkâm defterleri seferde sadrâzamın ve devlet merkezinde sadâret
kaymakamının riyasetindeki heyetde olmak üzere iki kısımdı. Bunların içinde kuyûd-i
ahkâm-ı mîrî defterleri de bulunmaktaydı. Bu defterlerde vâlilere, kâdılara ve sâireye
hitaben yazılan hükümler yer alırdı.
Tahvîl Defterleri: Sadrâzamın emrini müteâkib en son yapılan tahvil muamelesinin
yazıldığı defterlerdi. Tahvîl defterleri; atik dîvân defteri, atik kaza defteri, sânî ve sâlis
Anadolu defterleri, ordu-yı hümâyûn defteri, nişan-ı hümâyûn, imâmet, hitabet defteri,
kaza tahvil defteri, evvel, sânî ve sâlis Rumeli defterleri, mahlûl Anadolu defteri,
sancak defteri, nizam defteri, salyâne defteri, paşa defteri, menşur defteri, şerh defteri
ve sair isimler altında bir çok defteri ihtiva etmekteydi.
Rüûs Defterleri: Rüûs genellikle küçük me’mûriyet, vazife ve mültezimlere o işin
verildiğini gösteren tâyin vesikası olarak küçük berat şeklinde tarif edilmektedir. On
altıncı asır rüûs defterlerinde büyük me’mûriyetlere âid beratlar da bulunmaktadır.
Rüûs defterlerinin kâdı rüûsları, mukâtaat rüûsu, rikab rüûsu, vakıf rüûsu, müderrislik
rüûsu ve zeamet rüûsu gibi çeşitleri bulunmaktadır.
1) Osmanlı Devleti Merkez Teşkilâtı (Uzunçarşılı); sh. 3
2) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 456
3) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 178
4) Mufassal Osmanlı Târihi; cild-3, sh. 1443
5) Osmanlı Târihi ve Teşkilâtı Ders Notları (Yusuf Halaçoğlu; Elazığ-1984); sh. 110
6) History of the Ottoman Empire and Modern Turkey; cild-1, sh. 118
7) Büyük Türkiye Târihi; cild-8, sh. 448
DOKSANÜÇ HARBİ
1877-1878 yıllarında meydana gelen, Rûmî 1293 senesine rastladığı için Doksanüç
harbi olarak anılan Osmanlı-Rus harbi. Osmanlı Devleti üzerindeki asırlık emellerini
gerçekleştirmek, Osmanlıları Avrupa’dan atmak, İstanbul’u ele geçirerek sıcak
denizlere inmek isteyen Rusya, Balkanlardaki hıristiyanları, özellikle Slavları korumak
bahanesiyle Osmanlı Devleti’ne karşı isyân ettirmekte, zaman zaman Osmanlı
Devleti’nin iç işlerine karışmaktaydı. Kendi varlığının devamını sağlamak için Osmanlı
Devleti’nin yıkılmasını millî bir hedef kabul eden Rusya, daha önce Kırım Hanlığı’nı
ilhak etmiş, Karadeniz’in kuzey ve doğu kıyılarını almış, Volga boylarındaki Türk
ülkelerini istilâ ederek, Türkistan’a ilerlemiş ve kuzey kısımlarını elde etmişti. 1853
Kırım harbi mağlûbiyeti bu emellerini bir müddet için durdurduysa da, Ruslar, bu
yenilginin intikamını almak için faaliyete geçtiler. Osmanlı Devleti’nin toprak
bütünlüğüne en çok tarafdâr gözüken Fransa’nın 1870’de Prusya karşısında ağır
mağlûbiyete uğraması üzerine, kuvvetler dengesinin Osmanlılar aleyhine bozulduğunu
fırsat bilen Rusya, Kırım harbi sonunda imzalanan Paris andlaşmasında yer alan
Rusya’nın “Karadeniz’de donanma ve tersane bulundurmaması” hakkındaki
maddelerini tanımadığını resmen îlân edip, Londra konferansında tescil ettirdi ve
Karadeniz’de kuvvetli bir donanma meydana getirmeye başladı. Bu arada panislavizm
fikirlerini Balkanlarda yaymak için Moskova’da bir konferans topladı. Bu konferansda
alınan kararlardan sonra Rus panislavistleri, Bosna-Hersek ve Bulgaristan Slavlarını
ayaklandırmak için Balkanlarda yoğun bir propagandaya giriştiler. Romanya ve
Karadağ’da birer teşkîlât kurdular.
Bu sırada İstanbul’da sultan Abdülazîz Han tahttan indirilerek şehîd edildi. Devletin bu
güçsüz durumundan istifâde etmek ıstiyen Bosna-Hersek eyaletindeki hıristiyanlar
ayaklandı. Bu isyân bastırılmadan Rus tahrikiyle hareket eden Karadağlılar ve Sırplar
da ayaklandılar. Sultan beşinci Murâd Han’ın kısa süren pâdişâhlığından sonra tahta
geçen sultan İkinci Abdülhamîd Han durumlarla ilgili bâzı tedbirler aldı. Rusya’nın
İstanbul büyükelçisi İgnatiyef’in tehdidkâr sözlerine karşı; “Devletin yükselmesini,
Osmanlı ülkesine huzur ve asayişin te’minini, Rus imparatorluğundan ziyâde ben
arzulamak mevkiindeyim. En büyük emelim, milletimin saadetini tem’in etmektir”
diyerek hâdiseler karşısındaki tavrını açıkça ortaya koydu. Serdâr-ı ekrem Abdülkerîm
Nâdir Paşa idaresinde gönderilen ordu, 17 Ekim 1876’da Sırb ordusunu hezimete
uğratarak isyânı bastırdı. Osmanlı ordusunun Sırbistan’da ilerlemesi karşısında telâşa
kapılan Rusya, 31 Ekim 1876’da Bâb-ı âlîye bir nota vererek, bütün cephelerdeki
harekâta şâmil olmak üzere altı haftalık müddetle kayıtsız şartsız bir mütâreke istedi.
Eğer 48 saat içinde harb harekâtı durdurulmazsa, İstanbul’daki elçisini gerî çekeceğini
bildirdi. Yeni bir Osmanlı-Rus savaşının felâketle neticeleneceği düşünülerek, 1 Kasım
1876’da iki ay müddetle mütâreke kabul edildi. Sırp harekâtının devamı sırasında
Osmanlı Devleti’nin müşkil durumundan istifâde etmek isteyen Bulgaristan’da da bir
isyân kımıldanışı oldu. Bunun bastırılmasından sonra muhtemel bir savaştan çekinen
Avrupa devletleri, Balkan mes’elesini görüşmek üzere İstanbul’da bir konferans
toplanmasını teklif ettiler. Rüşdî Paşa’nın istifasından sonra, 19 Aralık 1876’da
sadrâzamlığa getirilen Midhad Paşa ve arkadaşları, Kânûn-i esâsînin hazırlanması için
çalıştı. Bu sırada hazırlıkları tamamlanan konferans, 23 Aralık 1876’da Haliç
Tersânesi’ndeki Bahriye nezâreti binasında toplandı. Aynı gün Osmanlı Devleti,
konferansın çalışmalarını etkilemek için Kânun-i esâsîyi îlân etti. Çalışmalarına devam
eden Tersane konferansına; Osmanlı Devleti’nden başka; İngiltere, Fransa, Rusya,
Avusturya, Almanya ve İtalya katıldı. Yabancı delegeler önceden hazırladıkları metni
Osmanlı” delegelerine verdiler. Buna göre Osmanlı askeri, Karadağ ve Sırbistan’dan
çekilecek, Bulgaristan’da doğu ve batı Bulgaristan adı ile iki ayrı eyâlet kurulacak,
Bosna-Hersek’le birlikte bu iki eyâlete de muhtariyet verilecekti. Rus başvekîli
Gorçakof’un da hâzır bulunduğu konferansa katılan hâriciye nâzırı Safvet Paşa,
Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda uyguladığı siyâsetin haklılığını anlattı. Osmanlı
Devleti’nin ileri sürülen şartları kabul etmemesi üzerine, konferans dağıldı. Bu tavır,
Osmanlı-Rus savaşının biraz daha yaklaşmasını sağladı. Sadrâzam Midhat Paşa,
çıkacak bir savaşta, hayranı olduğu Avrupa devletlerinden yardım göreceğini
zannediyordu. Çıkacak bir savaşı önlemek için çok gayret gösteriyormuş gibi gözüken
İngiltere’nin Hindistan nâzırı Lord Salisbury, Midhat Paşa’nın aksine, bir savaş
çıktığında İngiltere’nin ve diğer Avrupa devletlerinin Osmanlı Devletine yardım
etmeyecekleri kanâatindeydi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’la görüşerek durumun
vehâmetini îzâh etti. Memleketin ahvâlini düzeltmek için uzun bir sulh dönemine
ihtiyâç olduğuna inanan sultan İkinci Abdülhamîd Han, savaş istemiyordu. Fakat savaş
isteyen devlet adamlarının baskısı altındaydı. Bunların başında sadrâzam Midhat Paşa,
harbiye nâzırı vekîli Müşir Redif Paşa geliyordu. Bu sırada Midhat Paşa ve
tarafdârlarının teşvîkiyle kandırılarak sokaklara dökülen medrese talebeleri; “Biz
Rumeli’ye ilk defa geçen kahraman Osmanlıların çocuklarıyız. Kanımızla zapt ettiğimiz
bu yerleri sonuna kadar müdâfaaya yeminliyiz. Yabancı devletlerin tekliflerini kabul
etmiyoruz. Konferans dağılmalıdır. Harb istiyoruz” diye bağırarak sarayın önüne kadar
gelip tekrar; “Harb isteriz” diye bağırdılar. Midhat Paşa tarafdârlarından Hoca Şâkir
Efendi’nin sevk ettiği kalabalık, sefarethâne önlerinden geçti ve hâdise çıkarmadan
dağıldılar.
İngiliz delegesi Lord Salisbury, 14 Ocak 1876’da sultan İkinci Abdülhamîd Han’a
gelerek, Tersane konferansında Bâb-ı âlînin ısrar ettiği bâzı noktaların değiştirildiğini,
eğer bu haliyle de konferans maddeleri kabul edilmezse elçilerin İstanbul’u terk
edeceklerini bildirdi (Bkz. Tersane Konferansı). Bunun üzerine sultan İkinci Abdülhamîd
Han o akşam bütün vükelâyı saraya davet ederek; asker, iaşe, mühimmat hususlarının
tedkîk edilerek hükümetin karârının kendisine bildirilmesini istedi. Toplantıdan sonra
sadrâzam Midhat Paşa tarafından Pâdişâh’a şu karar bildirildi: “Böyle tekliflerde harb
etmek için askerin kuvvetine bakılmaz. Biz Anadolu’ya 400 atlı ile geldik, 400 kişi
kalıncaya kadar harbederiz.”
Peşin hükümlü olan Midhat Paşa hükümetinin ölçülüp tartılmadan alelacele aldığı bu
karârın, kurulacak geniş kadrolu bir mecliste bir kere daha görüşülmesini isteyen
sultan İkinci Abdülhamîd Han, târihî harb mes’ûliyetini yüklenmemek için gayret etti.
Rusya için de büyük fedâkârlıklar îcâb ettiren bu savaşı, Rus çarı da istemiyordu.
Ancak onun da etrafını savaş tarafdârı devlet adamları sarmıştı. Sultan İkinci
Abdülhamîd Han’ın bu isteği üzerine, Midhat Paşa tarafından kurulan; müşirler,
ferikler, yüksek mahkeme reisleri, devlet şûrası üyeleri, nâzırlar, saray ileri gelenleri
ve gayr-i müslimlerin temsilcilerinden meydana gelen mecliste, Tersane konferansının
kararları görüşüldükten sonra tekrar reddedildi.
Devlet hazînesi boş, ordu Sırp, Bulgar ve Karadağ hâdiseleri yüzünden yorgun ve
dağınık, mühimmat, silâh ve subay kadroları yetersiz olduğu hâlde bile bile harbe
girmeye teşebbüs etmek; Osmanlı Devleti’nin ölüm fermanını imzalamaktı. Bu şartlar
altında sultan İkinci Abdülhamîd Han kesin olarak harbe girilmesini istemiyordu. Fakat
daha önce îlân edilen Kânûn-i esâsiye göre mecbur olduğu için istemiyerek tasdîk etti.
Sadrâzam Midhat Paşa ile hâriciye nâzırı Safvet Paşa tarafından hazırlanan Bâb-ı âlînin
cevâbı, devletlerin murahhaslarına bildirildi. Bu karâr üzerine devletlerin murahhas ve
elçileri İstanbul’u terk ettiler. Midhat Paşa, Mahmûd Celâleddîn Paşa ve tarafdârları
harbin kaçınılmaz olduğunu düşünerek sevindiler.
Konferans tekliflerinin reddi üzerine bir Osmanlı-Rus harbinin kaçınılmaz olacağını
gören sultan İkinci Abdülhamîd Han, işlerin iyi sevk ve idare edilmediğini görerek bâzı
tedbirler almağı lüzumlu gördü. Sultan Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesinde başlıca âmil
gördüğü, akşamları bâzı kimseleri ve gençleri içki masasına toplayarak devlet sırlarını
açıkladığını tesbit ettiği ve yine onun, “Osmanlı hânedânından ümid kesilmiştir,
pâdişâhı tahtından indirmelidir” dediğini tesbit ettiği, başka garib hareketlerini gördüğü
Midhat Paşa’yı 5 Şubat 1877’de Kânûn-i esâsînin 113. maddesine göre sadrâzamlıktan
azledip sürgüne gönderdi. Ertesi gün Ethem Paşa sadrâzamlık makamına getirildi.
İstanbul Tersane konferansı karârının reddedilmesi üzerine, Rusya’nın Osmanlı
Devleti’ne karşı harb açacağı iyice belli oldu. Çıkacak bir harbde Sırpların ve
Karadağlıların düşman birer kuvvet kalmasının uygun olmayacağını düşünen sultan
İkinci Abdülhamîd Han, bu iki prenslikle andlaşma yapılması için görüşmeleri başlattı.
27 Şubat 1877’de Sırbistan’la barış andlaşması imzaladı. Fakat Karadağ ile yapılan
görüşmeler, Karadağlıların mânâsız istekleri üzerine netîceye bağlanamadı.
Bu sırada Kânûn-i esâsîye göre kurulan Meclis-i meb’ûsân 19 Mart 1877’de açıldı.
Meclis-i meb’ûsânın açılışını tâkib eden günlerde de, Talebe-i ulûm kisvesi altındaki
kötü niyetli kimseler, harbe girmenin lehinde tezahüratta bulundular.
Memleketin çok sıkıntılı durumda olduğu bu günlerde, Karadağla yapılan mütâreke
müddeti de sona erdi. Karadağ Prensliği, Osmanlı ülkesine tecâvüz için askerî
hazırlıklara başladı. Bu sırada, çıkacak bir harbe mâni olmak için Avrupa devletleri
tekrar araya girdiler. Osmanlı-Karadağ mütârekesini 13 Nisan’a kadar uzattılar. Avrupa
devletleri Londra’da tekrar bir konferans toplayarak, Tersane konferansında alınan
kararları biraz değiştirdiler (Bkz. Berlin Andlaşması). Alınan karârı da 31 Mart 1877’de
Bâb-ı âlîye tebliğ ettiler. Hâriciye nâzırı Safvet Paşa, Bâb-ı âlî hükûmetinin aldığı red
karârını 10 Nisan 1877’de ilgili devletlere bildirdi. Böylece sulh yolu iyice kapandı.
Avrupa devletlerinin savaşa mâni olma teşebbüsleri bu şekilde akamete uğradı yâni
netîce alınamadı. Bâb-ı âlînin, tekliflerden hiç birini kabul etmiyeceğini kesin olarak
anlayan Rusya, bir harb vukuunda İngiltere’nin takınabileceği muhtemel vaziyeti
hesaba katarak isteklerinde bir adım gerilediyse de, sadrâzam Edhem Paşa’nın ve
Meclis-i meb’ûsânın, Rus isteklerinin Osmanlı görüşüne yaklaştığı bir sırada bunları da
şiddetle reddetmeleri üzerine, 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne karşı savaş ilân
etti. Aynı gün harb îlân notasını Bâb-ı âlîye veren Rus maslahatgüzarı Nelidoff ve bütün
sefaret erkânı İstanbul’u terk etti. Osmanlı Meclis-i meb’ûsânında harb îlânı notası
okununca, büyük sevinç ve tezahürata sebeb oldu. “Yaşasın harb” sesleri arasında
harb karârı alındı. Bu harb notası, sultan İkinci Abdülhamîd Han’a sunulunca; “Böyle
bir harbi asla istememiştim. Fakat başımıza geldi. Artık ilâhî takdîr ne ise o olur. Bu
andan îtibâren şeref ve haysiyetimizi korumak için her şeyimizi fedaya hazır olmalıyız”
dedi ve son bir çâre olarak harbe mâni olmak için Avrupa devletlerinin
arabuluculuğunu isteyen bir telgraf çekilmesini emretti. Bu telgraf karşısında Fransa,
İngiltere, İtalya ve Avusturya tarafsızlıklarını îlân ettiler.
Bu şekilde devam edecek bir harbin Osmanı Devleti lehine netîcelenmiyeceğini
düşünen sultan İkinci Abdülhamîd Han, dış siyâsetteki dehâsını kullanarak, devletlerin
menfaatleri arasındaki zıddiyetten istifâde etmeye çalıştı. Avusturya hâkimiyetinden
memnun olmayan Macarları kazanabilmek için, hazîne-i hümâyûnda bulunan vaktiyle
Türkler tarafından ele geçirilmiş eski Macar krallarından Mathyas’a âid kıymetli 25 cild
kitabı Macaristan’a göndererek, Macar milleti adına Peşte Üniversitesi’ne hediye etti.
Bu hareket, Macar milleti üzerinde iyi bir te’sîr bıraktı ve Macarlar, Osmanlı Devleti
lehine kazanılmış oldu. Daha sonra İngiltere’nin doğudaki çıkarlarını, Rusya’nın
yayılmacı politikasına karşı kullanmayı plânladı. Diplomatik yollarla ağır ağır bu
mevzûyu işlemeye devam etti. Nitekim İngiltere hükümeti Rusya’ya; “İngiltere
hükümeti, Osmanlı-Rus harbi dolayısıyla Hindistan yolunun ve İstanbul’un Rusya
tarafından tehdîd edilmesi karşısında haraketsiz kalamaz” şeklinde bir telgraf çekti.
Rusya ise, Kırım harbinde olduğu gibi bir Avrupa-Osmanlı anlaşmasından çekindiği için,
İngiltere’nin bu ihtarına karşı yumuşak davranmaya mecbur kaldı. Sultan İkinci
Abdülhamîd Han bundan sonra da, İngiltere’yi îcâb ettiği vakit diğer devletlere karşı
kullandı, hiç bir zaman İngiliz siyâsetinin peyki olmadı.
Bütün gayretlere rağmen mâni olunamıyan, Rusya’nın da, Osmanlı Devleti’nin de
bütün kuvvetlerini seferber ettikleri Doksanüç harbi, Tuna ve Kafkasya cephelerinde
cereyan etti. Tuna cephesi başkumandanı serdâr-ı ekrem Müşir Abdülkerîm Nâdir
(Abdi) Paşa idaresinde üç orduya ayrıldı. Bunlardan garb ordusunun başında Müşir
Osman Paşa, şark ordusunun başında Müşir Ahmed Eyyûb Paşa, cenûb (güney)
ordusunun başında ise Müşir Süleymân Paşa bulunuyordu. Bu cephedeki kuvvet
dengesi Osmanlıların aleyhine idi. Osmanlı kuvvetlerinin toplamı 186 bin olup; top,
silâh ve mühimmat bakımından kâfî derecede teçhiz edilememişti. Rus ordusu
başkumandanı, çarın veliahdı ve biraderi Grandük Nikola Nikolayeviç’ti. Emrinde 250
bin asker mevcûdlu yedi kolordu vardı. Top, silâh ve mühimmat bakımından da
Osmanlı ordusundan üstündü. Harbin fiilen başlamasından sonra Sirbistan, Romanya
ve Karadağ prenslikleri de Rusya’nın yanında yer almışlar ve Yunanistan da düşmanca
bir tavır içine girmişti.
Romanya hudutlarını geçen Rus orduları, Tuna nehri üzerinde bulunan 240 metre
uzunluğundaki Baboşi köprüsünün, serdâr-ı ekrem Müşir Abdülkerîm Nâdir Paşa’nın
ihmâl ve gafleti sebebiyle yıkılmaması üzerine Tuna nehrini geçip ilerlemeye devam
ettiler. Ayrıca Müşir Abdülkerîm Paşa’nın ihtiyarlığı, hastalığı ve kumanda kudretinden
mahrum oluşu sebebiyle Osmanlı ordusunda kumanda birliği olmadığından, yerli
azınlıklardan da destek alan Rus ordularının ilerlemesi kolay oldu. Kahraman
ordularımızın binbir güçlük ve sıkıntılarla verdikleri şanlı direnişlere rağmen ilerleyen
Rus birlikleri, 7 Temmuz’da Tırnova, 16 Temmuz’da Niğbolu’yu alarak Şıpka geçidine
hâkim oldular ve Balkan dağlarını aşmaya başladılar. Abdülkerîm Nâdir Paşa’nın
başarısızlıkları sebebiyle azl edilip yerine çok genç müşir Mehmed Ali Paşa’nın
başkumandan tâyin edilmesi, ordu içinde bâzı memnuniyetsizlikler ile ayrılıklara yol
açtığı gibi, harbin kaybedilişine de sebeb oldu. Müşir Süleymân Paşa, Şıpka geçidini ele
geçirmek için gece-gündüz demeden bir hafta müddetle taarruzda bulundu. Ancak
muvaffak olamadı. Bu defa Şıpka’yı geçmek için Müşir Mehmed Ali Paşa taarruza geçti.
Ayazlar, Karahasan, Ablova ve Kasılova meydân muhârebelerini kazandı ise de devamlı
takviye alan Rus kuvvetlerini yerinden söküp atamadı. Müşir Osman Paşa savunma
savaşına yeni prensipler getirerek, Plevne’de düşmanı üç defa mağlûb etti. Üçüncü
Plevne zaferinden sonra sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından Gâzi ünvânı verildi.
Yeni takviyelerle güçlenen Rus orduları karşısında Osman Paşa yardım alamadığından
Plevne de düştü (Bkz. Plevne müdâfaası). Plevne’nin düşmesiyle Rus birlikleri serbest
kaldılar. Bu sırada Sırplar Niş’e girdiler. Karadağlılar ise İşkodra çevresine kadar
ilerlediler. İleri harekâta devam eden Ruslar; Sofya, Niş ve Vidin’i aldıktan sonra,
Edirne’ye ve burayı da alıp Ayastefanos’a (Yeşilköy) ulaştılar. Grandük Nikola sulh
şartlarını dikte etmek üzere umûmî karargâhını burada kurdu. Böylece Tuna
cephesindeki savaş, Osmanlıların aleyhine neticelendi.
Doksanüç harbinin ikinci cephesi ise Kafkasya’da idi. Tuna cephesi kadar mühim
olmamakla beraber, burada da pek çok savaşlar oldu. Cephe kumandanı Ahmed
Muhtar Paşa idi. Bu cephedeki ordumuzun toplamı 60 bin askerdi. Üç tümeni Kars, bir
tümeni Ardahan, bir tümeni Eleşkirt, bir tümeni de Doğu Bâyezîd ve Van’da olan bu
ordunun, Erzurum’da da bir miktar ihtiyat kuvveti vardı. Batum’daki kolordunun
başında ise Müşir Derviş Paşa bulunuyordu. 125 bin kişilik Rus ordusunun
başkumandanı ise, ermeni asıllı Melikof’du.
Devamlı takviye alan Ruslar, 30 Nisan’da Doğu Bâyezîd’i ele geçirdiler. Ahmed Muhtar
Paşa, Ruslara karşı 21 Haziran’da Halyaz, 25 Haziran’da Zivin ve Gedikler meydan
muhârebelerini kazandı. Ahmed Muhtar Paşa’ya zaferden sonra Gâzi ünvânı verildi. 4
Ekim 1877’de Yahniler meydan muhârebesi de kazanıldıysa da takviye alan Rusları
durdurmak mümkün olmadı. 15 Ekim 1877 Alacadağ meydan muhârebesi Kafkas
cephesinin dönüm noktası oldu. Ahmed Muhtar Paşa daha fazla zâyiât vermemek için
Erzurum’a çekildi. Kars açıkta kaldığından, 18 Kasım’da Rusların eline geçti. Fakat
Ruslar, Erzurum halkının da katıldığı destanlaşan müdâfaalar karşısında Erzurum’u
alamadılar (Bkz. Aziziye müdâfaası). Bu sırada, Rumeli cephesindeki felâketlerin
birbirini tâkib etmesi ve Rusların Yeşilköy’e kadar gelmesi üzerine; müdâfaa tertibatı
almak için Ahmed Muhtar Paşa İstanbul’a çağrıldı. Yerine Müşir Kurt İsmâil Paşa
getirildi. Daha sonra Rus tazyikine karşı dayanmakta devam eden Erzurum, mütâreke
imzalanmasından 21 gün sonra Ruslara teslim oldu. Böylece Doksanüç harbi, Osmanlı
Devleti’nin ağır mağlûbiyeti ile neticelendi. Rusların ve Bulgarların büyük katliâmı ve
Anadolu’ya göç sebebiyle Rumeli’deki Türk nüfûsu azınlığa düştü. Son asır Türk
târihinin en büyük göç faciası vuku buldu. Balkanlardan Anadolu’ya uzanan yollar
göçmen kâfileleriyle doldu. Bu göçmenlerin büyük bir kısmı yine Ruslar ve Bulgarlar
tarafından imha edildi.
Rusların Yeşilköy’de karargâh kurmalarından sonra, Bâb-ı âlî 19 Ocak 1878’de
Rusya’dan mütâreke (ateşkes) istedi. 9 ay 7 gün süren savaşa 31 Ocak 1878’de
imzalanan Edirne mütarekesiyle son verildi. 3 Mart 1878’de Ayastefanos (Yeşilköy)
andlaşması imza edildi. Ancak sultan Abdülhamîd Han’ın siyâsî ve diplomatik dehâsı
sebebiyle yürürlüğe girmedi. Avrupa devletlerinin de iştirakiyle 13 Temmuz 1878’de
tertiplenen Berlin andlaşmasıyla daha önceki andlaşmanın şartları hafifletildi. Ancak
Osmanlı Devleti, bu andlaşmaya göre bugünkü Türkiye’nin üçte birine yakın toprak ve
bugünkü nüfûsun beşte birine yakın nüfûs kaybına uğradı. Ayrıca 800 milyon Franklık
savaş tazminatı ödemek mecburiyetinde bırakıldı. Balkanlarda ise Sırbistan, Karadağ
ve Romanya birer bağımsız devlet oldular (Bkz. Berlin Andlaşması).
HAZİN GÖÇ!..
Doksanüç harbinde; Plevne ordusu esir düşmeden önce, Balkanların öbür tarafında,
Rusların istilâsına uğrayan Servi, Lofça gibi kasabalar ve köylerin müslüman halkı
toplanıp Sofya’ya gelmişlerdi. Ayrıca Plevne elden çıkınca, Osman Paşa’nın oradan
çıkardığı müslümanlar da, yine canlarını Sofya’ya atmışlardı. Bunu müteakib düşman,
Orhâniye geçitlerini tutarak her taraftan Sofya’yı sarmıştı. Öte yandan, Kumarlı ordusu
bozulmuş, Sofya’da ise asker kalmamıştı. Oralarda zâten bir rezalet ve şaşkınlık içinde
yığılıp kalmış olan yüzbinlerce müslüman ailesine Sofyalılar da eklenince, mahşer
gününü andıran bir manzara meydana gelmişti. Hâdiseyi nakledenler, hakkıyla
anlatmaktan âciz kalmışlardır.
İşte o elem ve ızdırab dolu günlerde, artık devletin Sofya için yapacak bir şeyi
kalmamıştı. “Düşman geliyor” sedaları bu zavallı halkın kulaklarını çınlatıyordu. Bu
durum karşısında maneviyâtları tamamen sarsıldığından, varlarını yoklarını yollara
atıp, çocuklarını da önlerine katarak, feryâd içinde göç etmeye başladılar. Kışın olanca
şiddetiyle hüküm sürdüğü ve her tarafın kar ve buzlarla kaplı olduğu bir zamandı.
Nereye gideceklerini bilemeyen muhacirler, Sofya’yı Köstendil üzerinden Üsküb’e
bağlayan anayolda toplandılar. O kadar kalabalık olmuştu ki, cadde üzerinde dört sıra
halinde bir konvoy teşkil eden arabaların hareket etme imkânı kalmamıştı. Bu itibârla
bir araba, dışardan konvoya girmek için on iki gün beklemiş, bu yüzden binlerce insan
arabalar içinde donup kalmıştı.
Mahmûd Celâleddîn Paşa, Mir’ât-ı Hakikat kitabında diyor ki: “Sözüne îtimâd edilir biri
şöyle anlattı: “Sofya dışındaki kabristanda, bir muhacir kadın gördüm. Yanında iki kızı
ve yedi-sekiz yaşlarında bir oğlu vardı. Kadın, etrafa seslenip; “Ben şu kızlarla başımın
çâresine bakayım, bu oğlanı benden alacak bir hayır sahibi yok mu?” dedi. O esnada
biri; “Ben kabul ederim” diye cevap verdi. Zavallı kadın, oğlanı ona doğru gönderirken
ensesine şiddetli bir tokat indirdi. Orada bulunanlar; “Be kadın, niçin çocuğu
dövüyorsun?” dediklerinde; “Ben onu artık bir daha öbür dünyâda göreceğim. Acısı
yüreğinde kalsın da, yaşadığı müddetçe anasını unutmasın diye bu tokadı vurdum”
cevâbını verince, işitenlerin yüreği sızlamıştı.” İşte bunu okuyacak olan bizden sonraki
nesiller, Sofya muhacereti sırasında müslümanların neler çektiğini düşünsünler.
Esir düşen Türklere gelince, şiddetini artıran kış ortasında yedi gün açık havada
bekletildikten sonra, Rusya içlerine doğru yaya olarak sevk edildiler. Vücûdları yarı
açık, ayakları çıplak, kar üstünde yürümek zorunda bırakılan askerler hakkında; “Tuna
Nehri Akmam Diyor” adlı kitabında Rubert Furneaux, Rus barbarlığını şu cümlelerle
ifâde ediyor: “Ruslar, kara kış ortasında ellerine düşen bu aç ve perişan insan kitleleri
için hiçbir şey yapmadılar. Plevne’yi kahramanca savunan bu cengâver ordu, en
hunharca muameleye mâruz kaldı.”
Balkanlar, târihinin en büyük depremini yaşıyordu sanki. Kırk bine yakın esir Türk
askeri Rus dipçiği altında Bükreş’e doğru yürütülüyordu.
Türklerin Romanya içlerinde geçen bu ölüm yürüyüşünü tasvir etmek için insanın
olağanüstü bir çaba ile hayal gücünü zorlaması yetersiz kalabilirdi. Sıfırın altında 15-30
derece soğuk havada yürütülmeye mecbur edilmek, elbetteki ölüme mahkûm
edilmekti. Nitekim Plevne ile Bükreş arasındaki 200 kilometrelik yolda 5.000 kişinin
ölmesi, bunu yoruma ve tarafgirliğe mahal bırakmayacak surette gözler önüne
sergilemektedir. Savaş Ressamı Frederic Villiers; “Türk esirlerinin ölüm yürüyüşü!..”
adlı tablosunda bu durumu resmederken; “Gördüğüm en fecî sahne!..” diyordu.
Plevne’nin kahraman cengâverleri, Rusya’ya ulaştıklarında, 25.000 arkadaşını karla
kaplı topraklar üzerine bırakmışlardı. Başka bir deyişle Plevne ile Rusya arasındaki
yolculuk 25.000 Türk’ün ölümüne sebeb olmuştu. Rubert Fernaux haklı olarak; “Plevne
kahramanları, insanın insana olan insafsızlığının kurbanı olarak yok olup gittiler”
demektedir. Plevne ordusundan 15.000 kişi Rusya’da ayakları üzerinde kalabilmişti. Bu
15.000 Türk’ten 3.000’i daha Rus kıyıcılığına kurban gittikten sonra, Türkiye’ye
ulaşanların sayısı 12.000 civarında idi. Demek oluyor ki, Türkler Plevne’de silah
bıraktıktan, sonra, 29. 340 Türk yok olup gitmiştir.
1) Mir’ât-ı Hakîkat: sh. 310
2) Osmanlı İmparatorluğu Târihi; cild-13, sh. 61
3) Öncesiyle ve Sonrasiyle Doksanüç Harbi (Turhan Şahin, Ankara-1988)
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 216
5) Abdülhamîd’in Hâtıra Defteri
6) Bir Darbenin Anatomisi
7) 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi (Oğuz Turan-1978)
8) Türk Silahlı Kuvvetleri Târihi Osmanlı Devri, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi
(Genelkurmay Başkanlığı Yayını)
9) Rumeli’den Türk Göçleri (Bilâl Şimşir) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 141
10) Osmanlı Târihi (E.Z. Karal); cild-8, sh. 40
11) Başımıza Gelenler (M. Ârif)
12) Sergüzeşte-i Hayâtımın Cild-i Sânîsi (A, Muhtâr Paşa)
DOLMABAHÇE SARAYI
Osmanlı saraylarının en büyüğü ve en güzellerinden inşâsına sultan Abdülmecîd Han
tarafından 1848’de başlanan saray, 1856’da tamamlandı. İstanbul’da denizin
doldurulması ile elde edilen ve Dolmabahçe denilen yerde yapıldı. İnşâ edildiği yerde
eskiden pek çok kasr, köşk ve saray vardı. Koy doldurulmadan önce, Kânûnî Sultan
Süleymân Han devrinde kuzeybatı yamaçlarına inşâ edilen Kasr-ı cihânnümâ, Sâreben
denilen Bayıldım kasrı, sultan üçüncü Selim Han’ın inşâ ettirdiği bir köşk vardı. Koy
doldurulduktan sonra, sultan birinci Ahmed Han’ın av köşkü şeklinde küçük sarayı,
sultan dördüncü Mehmed Han ile sultan üçüncü Ahmed Han’ın sarayları yapıldı. Eski
köşk kaldırılarak yerine sultan birinci Abdülhamîd Han, kayıkhânelerle birlikte İran
üslûbunda ve çinilerle süslü yeni bir saray yaptırdı. Burada daha önceden yaptırılan
Beşiktaş sahil sarayı yıktırılıp, yerine Dolmabahçe sarayı inşâ edilmiştir. Dolmabahçe
sarayının mîmârı, o devrin meşhur mimarlarından ermeni Gabert Amira Balyan ve oğlu
Nikogos Balyan’dır.
Büyük bir orta ve iki kanat şeklinde uzanan yapıdan müteşekkil olan Dolmabahçe
sarayı, 64120 metrekarelik bir sahada yapılmıştır. Sarayın kapladığı sahada; ana yapı,
câmi, tiyatro, istabl-ı âmire, serasker dâiresi ile hazîne-i hassa ve mefruşat dâireleri
vardır. Bunların hemen arkasından ise; kuşluk, camlı köşk, gedikli câriyeler ve
kızlarağası dâireleri, hareket köşkleri, Hereke dokumahânesi, baltacılar, agavât,
bendegâh ve musâhibân dâireleri ile sarayda bulunan hizmet görenlerin hepsini
doyuracak büyüklükte matbah-ı âmire (mutfak) yer almıştır. Saray müştemilâtında
bulunan saat kulesi sonradan İkinci Abdülhamîd Han zamanında yapılmıştır.
Sarayın ana yapısında; mâbeyn-i hümâyûn yâni selâmlık, muâyede salonu, harem-i
hümâyûn ve velîahd dâireleri vardır. Bu kısımda şekil, süsleme ve inşâ bakımından batı
mîmârisinin etkisi görülürse de bir Türk evinin yapı tarzı geniş ölçülerde uygulanmıştır.
Saray, bodrumu ile birlikte üç katlıdır. Kırk altı salonu ve iki yüz seksen beş odası
vardır. Dış duvarları, Marmara adasından çıkarılan beyaz mermerlerden, iç duvarları
ise tuğladan yapılmıştır. Döşemeleri ise ahşaptır.
Sarayın asıl girişi saat kulesi tarafındaki kapıdır. Bundan başka bir kısmı denize açılan
on kapısı daha vardır. Kapılardan bâzılarının yapımında fevkalâde bir demir işçiliği icra
edilmiştir.
Sarayın iç kısımlarında su mermeri ile somaki kullanılmıştır. En muhteşem ve en büyük
bölümü muâyede salonudur. Dünyânın ünlü salonlarından sayılır ve 1800
metrekaredir. Yan ilaveleriyle 2250 metrekareyi bulmaktadır. Salonun 56 sütun
üzerine oturtulan kubbesi, 36 m. yüksekliktedir. Sarayın döşemesinde, dünyânın en
büyük taban halılarından bir kaçı ve 36 billur avize bulunmaktadır.
Bulunduğu mevkinin coğrafî güzelliği, mîmârî görünüşü ve iç ve dış dekorasyon
zenginliği ile muhteşem olan Dolmabahçe sarayı, pek çok târihî hâdiselere sahne
olmuştur. Osmanlı sultanlarından altı pâdişâh bu sarayda oturmuştur.
1) Dolmabahçe Sarayı (Turgut Etingü, Hayat Târih Dergisi; sene 1966, sayı 8) sh.
42
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 230
3) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 471
4) Büyük Türkiye Târihi; cild-8, sh. 262
DONANMA
Osmanlı deniz kuvvetleri. Medeniyet dünyâsına eski ve târihî hayatiyetini veren,
Akdeniz’e hâkimiyet cihângirlik dâvasının başlıca unsurlarından biri idi. Roma’nın bu
denize hâkimiyeti, onun cihângirlik vasıflarındandı. Bu sebeple onlar Akdeniz’e Mare
nostrum (bizim deniz) diyorlardı. Şarkî Roma (Bizans) imparatorluğu da İslâmiyet’in
zuhuruna kadar bu hâkimiyeti elinde tuttu. Görülen lüzum üzerine hazret-i
Muâviye’den îtibâren müslümanlar sür’atle denizciliğe başladılar. Az zamanda Akdeniz
hâkimiyetini ele geçirdiler ve bir kısım kuzey sahilleri müstesna, bütün kıyılarına hâkim
oldular. Müslümanların fetihleri ve medeniyetleri gibi Akdeniz’e hâkimiyetleri de o
derece kuvvetli olmuş ve asırlarca sürmüştür. Nitekim bu durum dolayısıyla İbni
Haldun (1332-1406); “Hıristiyanlar artık Akdeniz’de bir tahta parçası dahi
yüzdüremiyorlardı” diyerek, zarîf bir istihzâda bulunmuştur.
Selçuklulardan önce karalarda geri çekilmeye başlayan İslâm kuvvetleri, bir müddet
sonra deniz hâkimiyetini de ellerinden çıkarmışlardı. Kara yoluyla Anadolu topraklarına
giren haçlılar dağılıp yok edildikleri hâlde, donanmayla gelenler, Suriye sahillerine
kolayca varıyorlardı. On üçüncü ve on dördüncü asırlarda Mısır-Sûriye Türk
Memlûklüleri, Akdeniz’in doğusunda ancak mevzî bir kudrette deniz kuvvetine sahip
bulunuyorlardı. Selçuklular karalarda büyük fetihlere girişirken, henüz denize açılma
fırsatı bulamadan, haçlı taarruz ve istilâlarına uğrayarak denizlerden uzak kalmışlardı.
Bununla beraber Türkler, Anadolu’ya gelişlerinden bir müddet sonra denizlere hâkim
olmanın lüzumunu duydular. İlk teşebbüse, Bizanslılar elinde bulunan ve İzmir’de
küçük bir devlet kuran Çaka Bey tarafından girişildi. Çaka Bey, büyük bir gayretle
vücûda getirdiği donanma ile adaları zabtetti ve İstanbul muhasarasına hazırlandı, ilk
Selçuklu sultânı Süleymân Şâh’ın ölümünden sonra İznik Türk beyleri de Marmara’da
Bizans’a karşı bir donanma inşâsına başladılar. Fakat İmparatorun deniz kuvvetleri bu
te’sisleri tahrîb etti. Türkiye Selçukluları ancak on üçüncü asır başlarında Akdeniz’de
Antalya ve Alâiye, Karadeniz’de ise Sinop ve Samsun limanlarında tersane kurup,
donanmalar ortaya koydular. Selçuklu denizciliği gelişirken, Moğol istilâsı devlet ile
birlikte, denizciliğin de sönmesine sebeb oldu. Daha sonra Karadeniz’de Sinop beyleri,
Adalar (Ege) denizinde Aydınoğulları ve Karesioğulları, Akdeniz’de Antalya beyleri,
denizcilikte bir hayli ilerlediler. Bilhassa Aydınoğulları deniz gazâ ve seferleri ile Adaları
ve sahilleri hâkimiyetleri altına aldılar.
Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında İzmit, Gemlik taraflarının ve daha sonra Karesi
ilinin elde edilmesi bu küçük beyliği tabiî olarak denizle alâkadar etti. Nitekim
mükemmel bir donanmaya mâlik olan Karesi beyliği gemilerinden de istifâde edilerek
Rumeli’ye geçildikten sonra, 1390 yılında Gelibolu’da ehemmiyetli bir tersane vücûda
getirildi. Bu ilk devirler Osmanlı denizciliğinin acemilik zamanı olup, denizde pek
kuvvetli ve mahir olan Venediklilerle boy ölçüşebilecek kudrette değildi. Bununla
beraber bâzı muvaffakiyetsizliklere rağmen, günden güne tecrübeli bir Osmanlı
denizciliği vücûda gelmekte idi. Çünkü boğazlara ve Rumeli’ye de sâhib olan
Osmanlıların bu tarafa geçmek için düşmandan emin olacak bir donanmaya sâhib
olmaları zarurî idi. Nitekim Varna muhârebesine geldiği sırada, Boğaz yolunun düşman
donanması tarafından kapandığını duyan sultan İkinci Murâd, yönünü değiştirerek
İstanbul boğazına gelip külliyetli bir para mukabilinde Ceneviz gemileriyle öte tarafa
geçmişti. İkinci Murâd’ın gösterdiği ihtimam neticesinde Osmanlı donanması, Trabzon-
Rum İmparatorluğu’nu denizden tehdîd edecek kadar kuvvetlenip deniz harekâtına
alışmıştı.
İstanbul muhasarasında Osmanlı donanması muvaffak olamamakla, beraber, adetçe üç
yüz parçadan fazla idi. Fâtih Sultan Mehmed İstanbul’u aldıktan sonra, burayı
Akdeniz’den gelecek bir tehlikeye karşı muhafaza için Çanakkale boğazını tahkîm
etmekle beraber, donanmaya da ehemmiyet verdi. Nitekim donanmanın desteği ile;
İmroz, Limni, Taşoz, Semendirek, Midilli ve Eğriboz adaları fethedildi. Sakız ve Sisam
vergiye bağlandı. Bu suretle Anadolu sahilleri emniyet altına girdi. Rodos muhasara
edildi. Venedik ve müttefikleriyle yapılan muhârebeler daha başarılı geçti. Bilâhere
Akdeniz’de korsanlık eden Türk levendleri reislerinden meşhur Kemâl Reîs’in, Osmanlı
Devleti hizmetine girmesi, donanmaya yeni bir canlılık kattı. Akdeniz’deki deniz
seferleri İspanya sahillerine kadar uzadı. Sultan İkinci Bâyezîd döneminde gemicilik
daha da gelişti. Memlûklülerle yapılan muhârebede Hersekzâde kumandasındaki
mühim bir donanma İskenderun sahillerine kadar gönderildi. Antalya vâlisi olan
Şehzâde Korkut, Akdenizde korsanlık yapan denizcilerin hâmisi oldu.
Yavuz Sultan Selîm, İslâm dünyâsına hâkim olunca, Avrupa’nın fethine girişmek
maksadıyle büyük bir gemi inşâ faaliyetine ve tersaneler yapılmasına başladı ve bir
donanma kurmaya yöneldi. Meşhur şeyhülislâm Kemâlpaşazâde, Yavuz Sultan Selîm’e;
“Öyle bir şehirde oturuyorsunuz ki, onun velînîmeti denizdir ve deniz feth olmadıkça
İstanbul mâmur olmaz” diyordu. Bu sebeple Yavuz, o târihe kadar Osmanlıların asıl
tersanesi olan Gelibolu’dan başka, Haliç’te de mükemmel bir tersane inşâ ettirdi.
Eldeki yüz kadırgalık donanmayı kâfî görmeyerek gemileri çoğalttı. Yüz kadırga, yirmi
fosta, yirmi bir barça, üç büyük yelkenli ve altı perkendi olmak üzere mevcut mikdâra
yüz elli gemi daha ilâve etti. Böylece o, karadaki zaferlerine paralel olarak denizcilikde
Akdeniz hâkimiyetini elde etmek yoluna gitti. Fakat bu büyük tasavvurlarını
gerçekleştirmeye ömrü kifayet etmedi.
Yavuz Sultan Selîm’in bu niyeti, oğlu Kânûnî Sultan Süleymân tarafından
gerçekleştirildi. Kânûnî zamanında Akdeniz hâkimiyetinin elde edilmesinde, başlangıçta
Osmanlı Devleti’nin emrinde olmayan Barbaros Hayreddîn ve arkadaşlarının çok büyük
rolü oldu. Bu kahraman Türk denizcileri Cezâyir ve Tunus’ta yerleşmeye çalışan
Avrupalıları oralardan atarak denizlerin hâkimi oldular. Yavuz Sultan Selîm bu gâzi
kahramanları, asker ve top göndermek suretiyle teşvik etti. Kânûnî Sultan Süleymân
Macaristan’da zaferler kazanırken onlar da aynı yılda yâni 1525’de Akdeniz’in kuzey
sahillerini vurup, pekçok hıristiyan gemilerini esir alıyorlardı. İmparator Şarlken’in
Barbaros’a karşı gönderdiği kapdan Andrea Doria mağlûb oldu ve Septe boğazını
aşarak kaçtı. Türk denizcileri İspanyolların zulmüne uğrayan 70.000 Endülüs
müslümanını Kuzey Afrika sahiline çıkardı. Bu büyük zafer üzerine Kânûnî, Barbaros’u
1533’de İstanbul’a davet etti. Hayreddîn Paşa, merasimle karşılandığı huzurda,
kendisini ve Cezâyir beyliğini pâdişâhın emrine verdiğini bildirdi. Kânûnî Sultan
Süleymân da bu büyük denizciyi donanma umûm kumandanlığı ile beraber Cezâyir
beylerbeyliğine getirdi. Ayrıca tersaneyi yeni te’sisât ve ilâvelerle genişletti.
Barbaros Hayreddîn Paşa, Osmanlı Devleti hizmetine girdikten ve bir takım
muvaffakiyetlerden sonra, İspanyolların meşhur denizcisi ve Akdeniz hâkimi Andrea
Doria kumandasında bulunan büyük haçlı donanmasını 27 Eylül 1538’de müstesna bir
zaferle imhâ etti. Pâdişâh her tarafa fetihnameler göndererek şenlikler yapılmasını
emretti. Osmanlı Devleti bu suretle karadaki hâkimiyetine ilâveten deniz hâkimiyetini
de tam elde etti (Bkz. Preveze deniz zaferi).
Kânûnî Sultan Süleymân Estergon seferine giderken, Barbaros’u da Almanya
imparatoru Şarlken’e karşı Fransa kralının yardımına gönderdi. Toulon’u donanmasına
üs yapan Barbaros, Nice şehrini zabtetti. Turgut Reis ve Kapdan Piyâle Paşa’nın
kapdân-ı deryalığı dönemlerinde de Fransızlara yardım edilmek suretiyle aradaki
ittifaka riâyet edildi.
Öte yandan Kânûnî, Süveyş’te kurduğu donanma ile Kızıldeniz’i ve Arabistan sahillerini
emniyete alıyor ve Avrupalıları Hindistan sahillerinden uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Ancak bu devirde Hindistan bir takım müslüman hükümdarlar arasında çeşitli
mücâdelelere sahne olmuş, bu durum Portekizlilerin, bu ülke sahillerine yerleşmelerini
kolaylaştırmıştı. Bu sebeple Hindistan hükümdarları sultan Süleymân’ın himayesini
taleb ediyorlardı. Hadım Süleymân Paşa kumandasında büyük toplarla donatılmış
Süveyş donanması harekete geçerek Aden’i ve Arabistan sahillerini kurtardıktan ve
Portekizlileri mağlûb ettikten sonra, Gücerât sahillerine varmış ve düşman elinde
bulunan iki kaleyi almıştı. Hind denizindeki bu faaliyetler, Pîrî Reis, Murâd Reis ve
Seydi Ali Reis dönemlerinde de devam etti.
Osmanlı donanmasının en büyük âmiri önceleri kaptan veya kapudan paşa ve on altıncı
yüzyıl başlarında da kapudan-ı derya veya kapdân-ı derya denilen derya beyi idi.
Ancak eski kaptanlardan Kemâl Reis, Pîrî Reis, Murâd Reis, Seydi Ali Reis, Turgut Reis,
Salih Reis gibi meşhur denizcilerimize on altıncı asırda kaptan denilmeyip, reis
denilmiş, daha sonraları kapdan tâbiri tamâmiyle yerleşmiştir. İlk defa bu mevkie
getirilen Fâtih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’un fethinde Haliç’de büyük başarıları
görülen Baltaoğlu Süleymân Bey’dir. Baltaoğlu Süleymân Bey ve haleflerine yalnızca
sancakbeyi rütbesi verilmiştir. Bunlar donanmayı kurmak, bakımını ve denizcilerini
sağlamak için Gelibolu sancağı ile Galata ve İzmit kazalarının gelirlerini toplamışlardır.
Kaptan olan reislerle diğer reisleri birbirinden ayırmak için kaptan olan reislere hassa
reisi denilirdi. On altıncı yüzyıldan sonra ise, bir harp gemisini idare edenlere reis ve
bir filoya kumanda edenlere de kaptan denilmeye başlandı. 1682 senesinden îtibâren
donanmanın kaptan paşadan sonra gelen büyük amirallerine sırasıyla; kapudâne,
patrona ve riyale isimleri verilip diğer kalyon ve sâire süvarileri kaptan diye anılmaya
başlandılar.
Donanmada kalyon kullanılmaya başlanmadan evvel kürek devrinde hassa kaptanları,
gemi azabları bölükbaşıları olan reislerden tâyin edilirlerdi. Her gemideki efrâd,
kaptanın emri altında idi. Bunlar gemilerine fener takarlardı. Bu devirde kaptan
olabilmek için cenkte düşman gemilerinden birini zaptetmek şarttı.
Barbaros Hayreddin Paşa, kapdân-ı derya olduğu zaman kendisine beylerbeyilik rütbesi
de verildi. Böylece dîvân-ı hümâyûna katılmaya hak kazandı.
Osmanlı harp gemileri Gelibolu ve İstanbul tersanelerinden başka, Karadeniz, Marmara
ve Akdeniz sahillerindeki bir çok iskele ve mevkilerde yapılırdı. Donanmaya olan ihtiyâç
sebebiyle bu tersanelerde yapılacak gemilerin mikdâr ve nevileri hükümet tarafından o
mahallin kâdılarına bildirilir ve müddeti de tâyin olunurdu. Bunların inşâsı için îcâb
eden malzeme ile mühendis ve ustalar ya mahallinden tâyin olunur veya gönderilirdi.
On yedinci asrın ortalarına kadar her sene kırk kadırga yapmak kânundu. Ancak ihtiyaç
hâlinde bu sayı daha da arttırılabilirdi. Nitekim İnebahtı mağlûbiyetinden sonra
Osmanlı Devleti, bir kış esnasında yâni beş ay zarfında İstanbul ve Gelibolu tersaneleri
de dâhil olmak üzere evvelkisinden daha muazzam ve bütün levâzımâtıyla teçhiz
edilmiş bir donanma yaptırmıştı. Sonraki târihlerde bu kânun terkedilmiş ve kalyon
inşâsı ehemmiyet kazanmıştı. Osmanlılar, mevcud tersanelerinde mütemadiyen gemi
yapmakla meşgul olmazlardı. Donanmayı her 10 senede bir yenilemek kânun olması
sebebiyle yeni donanmanın vücûda getirilmesi için İstanbul, Galata ve civar adalarda
ne kadar amele ve usta varsa toplattırılarak, fevkalâde sür’atle çalıştırılırlardı. Böylece
kısa bir süre içerisinde yeni donanma vücûda getirilirdi. Sâir zamanlarda ise eksik
gemilerin yerine yeni gemi inşâsı ve eskilerin tâmiratı ile uğraşılırdı (Bkz. Tersane).
Bugünkü modern Avrupa devletleri de on yılını doldurmuş olan gemilerini kızağa
almakta ve yerlerine yenilerini koymaktadırlar. Böylece yeni teknik imkânlarla da
teçhiz ettikleri donanmalarını on yılda bir yenilemiş olmaktadırlar.
Osmanlıların kullandıkları gemiler, muâsırı olan denizci devletlerinki gibi kürekli-
yelkenli ve yalnız yelkenli olmak üzere iki kısım idi. Kürekle yürüyen gemilere umûmî
tâbirle çekdiri denilirdi. Çektirilerin en küçüğü karamürsel, en büyüğü ise baştarda
idi. Çekdirilerin büyüklerinden olan kadırga, yelken devrine yâni kalyonculuğun birinci
safa geçtiği târihe kadar Osmanlı donanmasının esâsını teşkil ederdi. Ancak on
sekizinci asır başlarından îtibâren kadırgalar eski ehemmiyetlerini kaybetmiş ve tedrici
surette vazîfelerini kalyonlara devretmeye başlamışlardı. Bunun için üçüncü Ahmed
devrinden başlayarak sayıları azaltılan kadırgalar, birinci Abdülhamîd devrinde sona
erdi ve yalnız kadırga nevinden olarak kaptan paşa baştardası kaldı.
Osmanlı donanmasında hizmet eden azablar, levendler, kürekçiler, aylakçılar,
kalyoncular, gabyarlar ve sudagabalar gibi muhtelif hizmet efradı vardı. On altıncı
yüzyılda Türk korsan gemilerinde çalışan ve Akdeniz’de faaliyette bulunan güçlü,
kuvvetli denizcilere levend denilirdi. Bu sebeple korsan Türklerden Osmanlı
donanması hizmetine girmiş muharip askere levend ismi verilmiştir. Levendler deniz
kenarındaki Türklerle, levend-i Rûmî ismiyle adalardaki Rumlardan alınırlardı. Dâimî
bahriye sınıfından olan levendlerin muayyen maaşları vardı. Levendler gemilerde
karakollukçuluk eder ve muhafaza hizmetinde bulunurlardı.
Osmanlı donanmasında iki türlü kürekçi vardı. Biri İtalyanca forsa denilen kürekçiler
olup harpte alınan esirlerdendi. Diğeri ise devletin kendi tebeasından ekseriyetle yirmi
hânede bir olarak donanma için aldığı kürekçilerdi. Tam teçhizatlı olan her kadırgada
ayrıca, İki kürek yapıcı, iki kalafatçı ve iki dülger bulunurdu.
Aylakçılar sınıfı donanmanın daimî maaşlı askeri olmayıp, gemiler denize çıkacakları
zaman altı ay içinde toplanan ücretli bir sınıftı. Yelkenli gemi teşkilâtı kabul edildikten
sonra donanmada istihdam edilen aylakçıların mevcudu, kalyonlarda 150 veya 200’ü
bulmaktaydı.
Yelkenli gemilerde daimî olmayarak her sene donanmanın denize çıkmasından evvel
muayyen bir kısım kazalardan donanmada hizmet etmek üzere tertib edilen bahriye
efradına kalyoncu denilirdi. Kalyoncular hizmete alındıkları zaman maaş alırlar ve
hizmetleri sona erince memleketlerine dönerlerdi.
Gabyar, gemi serenleriyle yelkenlere bakan ve yelkenleri açarak armaları muhafaza ile
intizâmını koruyan gemicilere denilirdi.
Gemilerde bulunan topçu efradına ise, sudagabalar denilmekteydi.
Osmanlı donanması her sene ilkbaharda denize çıkardı. Bu durum on dokuzuncu asır
ortalarına kadar devam etti. Bu çıkıştan maksat düşmanların ve korsanların
taarruzlarından sahilleri muhafaza etmekti. On yedinci asır ortalarından îtıbâren
Rusya’nın büyümesi göz önüne alınarak, Akdeniz’den sonra Karadeniz’e de büyük bir
donanma çıkarılır oldu. Donanmanın denize çıkması belli bir teşrifat ve merasim
dâiresinde yapılırdı. Beşiktaş önünde üç gün kadar demirli duran donanma, buradan
kalkıp giderken, Yalı-köşkü önüne gelince pâdişâhı selamlamak için top atardı. Önce
kaptan paşa gemisinden ve sonra diğer gemilerden toplar atılırdı.
Donanma Akdeniz’e çıktıktan sonra muhârebe tertibatı alırdı. On yedinci asrın
ortalarından îtibâren kaide üzere yelkenli olan kalyonlar önden giderler, arkalarından
mavnalar ve geriden de çekdiri denilen kürekli gemiler hareket ederdi. Donanmanın üç
mil önünde giden karakol kaliteleri, gördükleri düşman gemilerini bildirmekle vazifeli
idiler.
Osmanlı donanması on altıncı yüzyıl boyunca, on yedinci yüzyıl ortalarına kadar
Karadeniz ile Akdeniz’in hâkimi olarak, ihtişamlı bir şekilde denizlerde seyrediyordu.
Ancak onu ileriye dönük işler yapmaya sevkedecek sebepler ve ihtiyâçlar yok gibiydi.
Buna karşılık Karadeniz ve Akdeniz’deki ticâret ve gelirlerini kaybeden Avrupa ülkeleri,
açık denizlerden doğuya ulaşıp, buraların zenginliklerinden faydalanma yollarını arayıp
ulaştılar. Bu seyahatleri sırasında denizcilik sahasında pek çok bilgi ve tecrübe
kazandılar. Donanmalarını bu bilgi ve tecrübeleri ile geliştirip tamamen kalyonlarla
techîz ettiler ve denizcilik mektepleri açtılar. Bu durum denizlerdeki üstünlüğün
Venedik’e geçmesine sebeb oldu. Ancak on yedinci yüzyılın sonlarına doğru Amcazade
ve Mezomorta Hüseyin paşaların kaptanlığı dönemlerinde adedi artırılan kalyonlar
sayesinde donanmada üstünlük tekrar ele geçirildi. Sakız adası, Venediklilerden geri
alındı. Bu üstünlük 1770 senesindeki Çeşme mağlûbiyetine kadar 80 sene müddetle
devam etti. Bu târihte yakılan donanmamızda 5.000 denizcimiz şehîd düştü. Bunun
üzerine 1773’de donanmaya personel yetiştirecek ve gemi yapacak ustalar ile
mühendisler yetiştirmek üzere yerli ve yabancı hocaların ders verdiği Bahriye mektebi
açıldı (Bkz. Bahriye mektebi).
Üçüncü Selîm zamanında 1787-1792 Türk-Rus harbinden sonra çekirdekten denizci
olan küçük Hüseyin Paşa, Kapdân-ı derya olunca Osmanlı donanmasının modernize
edilmesinde büyük adımlar atıldı. Bu gelişmeler sultan Abdülmecîd Han zamanında da
devam etti. Kuvvetli bir donanma gücüne sâhib olmadıkça savaşlarda netice
alınamayacağını bilen sultan Abdülazîz Han, Osmanlı bahriyesine husûsî bir alâka
gösterdi. Bu zamanda donanma, asrın teknik gelişmelerine göre teçhiz edilerek,
personel eğitimine ehemmiyet verildi ve tersanelerde buharlı gemiler yapıldı. Bu
sayede Osmanlı donanması İngiltere ve Fransa’dan sonra dünyânın en kuvvetli
donanması durumuna geldi.
Nitekim donanmanın bu gücü sayesinde Osmanlı denizcileri ikinci meşrûtiyet
döneminde Türk-İtalyan savaşında denizaşırı uzak bölgelere önemli ölçüde silâh
taşımıştır. Denizcilerimiz, Balkan harbinde bir yandan gemilerini onarıp, öte yandan
ordunun ikmâl nakliyâtını başarmışlar ve Birinci Dünyâ harbinin dört yılında bitmez
tükenmez bir enerji ile çalışmışlardır. Kurtuluş savaşında da cephenin ihtiyâcı olan
cephaneyi bulup taşımışlardır. Donanma bu faaliyetleri yürütürken, tamamen sultan
Abdülazîz zamanında ulaştığı muazzam gücünden istifâde etmiştir.
ÖLENİMİZ ŞEHÎD; ÖLDÜRENİMİZ GAZİDİR!..
Düşmanla karşı karşıya gelindiği zaman, donanma kaptanları askerin kuvve-i
mâneviyesini yükseltmek için bir konuşma yapardı. Nitekim Barbaros Hayreddîn
Paşa’nın reislerinden Kara Hasan Ağa büyük bir İspanyol donanması ile karşılaştığı
zaman dîvân eyledi. Askerler, ulemâ ve bütün donanma efradı gelip toplandılar. Hasan
Ağa yerinden kalkıp yüksek etkileyici bir sesle bunlara dedi ki:
“Ey oğullar! Karındaşlar! Babalar! Sizler cümleniz bu âna kadar şâdlık ve safâda idiniz.
Şimdi bu din düşmanları, mel’ûnlar karşımıza gelip durdularsa, bizlere dahi lâyık olan
şudur ki: Güya hepimiz bugünkü günde dünyâya geldik ve yine bugünkü günde
şehâdet şerbetini içip âhirete gideceğiz, bilelim. Hadîs-i şerîfde buyrulduğu üzere, kişi
kendisini dünyâda misafir gibi bilmek gerekti. Dünyâya gelenin ecel şerbetini içmesi
muhakkaktır. Cenâb-ı Hak: “Bütün nefisler ölümü tadacaktır” buyuruyor. Bakî
ancak Allah’tır, gayri kimse yoktur.
Mademki böyledir, bugünkü günde ne mala, ne rızka, ne de evlâda bakmayıp, hemen
canla başla, Allah rızâsı için dîn-i mübîn uğruna cihâd-ı fî-sebîlillah edelim. Tâ birimiz
kalmayıncaya kadar sizinle çalışalım. Elhamdülillah ala dîn-il-İslâm, ölenimiz şehîd,
öldürenimiz gâzidir. Yardım edici ancak cenâb-ı Hak’tır. Sizinle bu yardıma bakalım,
düşmanın çokluğuna bakmayalım. Zîrâ az asker ile çok askeri bozmak, her şeyin sahibi
Rabbimizin ezelî bir âdetidir.
Sakınıp, sakın kalbinize bir korku gelmesin. Allah, erenler bize yardımcıdır. İnşaallahü
teâlâ, Avn-i Hüdâ, mücizât-ı Mustafâ ve çihâryâr-ı güzîn-i bâ-safâ ve gâib erenlerin ve
hâzır erenlerin yüce himmetleri berekâtı ile dinsiz kâfirlere öyle bir endam keselim ki,
şevketlü pâdişâhımız ile efendimiz Hayreddîn Paşa bize tahsîn ve aferinler kılsınlar.”
Kara Hasan Ağa böyle konuştuktan sonra, kavl ü karar üzere Fâtihâ okunup eller yüze
sürüldü. Divân dağılıp herkes işinin başına geçti. Kalbleri cihâd aşkıyla yanan gâziler
reislerinin emrinde yeni bir zafer kazanmakta zorluk çekmediler.
1) Osmanlı Devleti’nin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı (İ.H. Uzunçarşılı); sh. 398, 432,
445, 447, 455, 492, 496
2) Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Târihi (O. Turan; İstanbul-1969); sh. 107-115
3) Mufassal Osmanlı Târihi; cild-3, sh. 1511-1520
4) Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye (S. Shaw); sh. 189-190
5) Peçevî Târihi; cild-1, sh. 219, 498
6) Nâimâ Târihî; cild-6, sh. 76
7) Râşid Târihi, İstanbul-1153; cild-2, sh. 397, 582, cild-3, sh. 138, 353, 318, cild-
4, sh. 129
8) Büyük Türkiye Târihi; cild-10, sh. 5-61
DÖNMELER
On yedinci asırdan îtibâren, muhtelif Osmanlı şehirlerinde bilhassa Selanik’te
müslüman adı ve kıyafeti altında yaşayan mûsevî cemâati fertlerine verilen ad. Çeşitli
dinlerden müslüman olanlara mühtedî denildiği hâlde, bu tâbir bunlar hakkında hiç bir
zaman ve hiç bir yerde kullanılmamış, yüksek tabaka tarafından, bir dereceye kadar
nezâketen “avdetî” tâbiri kullanılmıştır. Kendilerine; ma’amînim (mü’minler) veya
haberim (ortaklar) bir de, ba’ale milhamah (mücâhidler) isimlerini verirlerdi.
Gizli bir mezheb sayılan dönmelik, aslen İspanyalı olup, İzmir’e yerleşen Mordehay
Sevi adlı bir yahûdînin oğlu ile haham olan Sabatay Sevi tarafından kuruldu, özel bir
eğitim görüp haham olarak yetişen Sabatay Sevi, ilk önce, 1648’de İzmir’de
mesîhliğini ve İsrâiloğullarını kurtarmak için Allahü teâlânın göndereceği peygamber
veya kurtarıcı olduğunu iddia etti. Mûsevîler, mesîhin Filistin’e hükümdar olacağına ve
Kudüs’ü merkez yaparak dünyânın dört köşesine dağılan yahûdîleri burada
toplayacağına inandıkları için, onun etrafında toplandılar. İzmir’deki hahamlar ona
karşı çıkınca, 1650’de İstanbul’a geldi. İstanbul hahambaşısı da Sabatay Sevi’ye karşı
çıkınca, kendisine daha uygun bir muhit olan Selânik’e geçti. Selanik’teki hahamlar
tarafından sevgi ve saygıyla karşılanan Sabatay Sevi, bâzı tepkilerle karşılaşınca
Selânik’i de terk ederek, Atina’ya ve tekrar İzmir’e döndü. İzmir’de kaldığı üç yıl içinde
dikkati çekecek bir davranışta bulunmaktan kaçındı. 1663’de Mısır’a giden Sabatay
Sevi, kısa bir müddet Kâhire’de kaldı. Burada Rafael Josef Çelebi adında zengin bir
sarrafla tanıştı. Daha sonra Kudüs’e gitti. Musevilerin takdirini kazanmak için Kudüs’ün
mukaddes yerlerini ve evliyâ kabirlerini ziyaret etti. Davranış ve çekici konuşmalarıyla
Kudüs halkının itibârını kazandı.
Kudüs yahûdîleri, sıkıntı içinde olduklarından, Kâhire’deki sarraftan kendilerine yardım
etmesini istemek üzere Sabatay Sevi’nin gitmesini istediler. Kudüs’ten Kâhire’ye giden
Sabatay Sevi, önemli mikdarda yardım topladı. Nayir adındaki Polanyalı bir hahamın
kızı olan Sara ile evlendi. Sara ile birlikte Gazze’ye gitti. Orada Abraham Nathan adlı
yahûdî ile tanıştı. Abraham Nathan, kendisinin mesihden önce gelecek olan peygamber
olduğunu ve Sabatay’ın da mesih olduğunu söyledi. Böylece Sabatay Sevi’nin
tarafdârları çoğaldı. Kudüs’e tekrar döndüğünde kendisinin mesih olduğunu gizlemeğe
gerek duymadı. Kudüs’deki hahamlar karşı çıktılarsa da, Sabatay’ın tarafdârları gün
geçtikçe arttı. Mısır, İstanbul, İzmir ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerine mesihliğini îlân ve
propagandasını yapmaları için sâdık adamlarını yolladı. Kudüs’den Haleb’e geçti.
1667’de tekrar İzmir’e dönen Sabatay Sevi’ye hahamlar yine karşı çıktılar. Bu durumu
haber alan İstanbul’daki hahambaşı da Sabatay Sevi’nin öldürülmesi hususunda bir
karar çıkardı. Bütün bunlara rağmen, sahte mesihin tarafdârları alabildiğine çoğaldı.
Sabatay Sevi, Musevilerin dînî âyin ve törenlerinde bâzı değişiklikler yaptığı gibi,
sinagoglarda okunan duâların çoğunu değiştirdi. Osmanlı pâdişâhı sultan dördüncü
Mehmed Han’ın adının zikredilmesi âdetken, kaldırılmasını ve yerine kendi adının
konmasını emretti. Mûsevîler, onu gerçek bir kral saymaya başladılar.
Kendisini kralların kralı olarak kabul eden Sabatay Sevi, dünyâyı kendi hesabına göre
38 krallığa taksim etti. Her birine de, kardeşlerini ve sâdık adamlarını kral tâyin etti.
Çeşitli beyannameler yayınlayarak, Osmanlı idaresine karşı harekete geçti. Mûsevîler
müslümanlara karşı taşkınlıklarını arttırdılar. Musevilerin müslümanlara karşı yaptığı
işler ve Sabatay Sevi’nin durumu, sultan dördüncü Mehmed Han’ın sadrâzamı
Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa’ya arz edildi. Fâzıl Ahmed Paşa, sahte mesih ile
hakkında düzenlenecek evrakın İstanbul’a gönderilmesini emretti. Yakalanan Sabatay
Sevi ve adamları, 1668 senesi Ocak ayında İstanbul’a gönderildi. İstanbul’a getirilen
Sabatay Sevi, sorgulamasında korkusundan yaptıklarını inkâr etti. Zincire vurularak
hapse atıldı. İstanbul’dan Çanakkale yakınlarındaki Aydos kalesine sürülerek
hapsedildi. Aydos kalesinde bir takım dînî âyinler düzenlemeğe girişti. Hazırladığı
beyannameleri bütün dünyâ yahûdîlerine göndermeye ve duyurmaya çalıştı. Bu sırada
Polonya’dan Aydos’a bir yahûdî kâfilesiyle Sabatay Sevi’yi ziyaret için gelen Nehime
Kohen adında bir haham da mesih olduğunu îlân etti. Sabatay Sevi ile uzun
münâkaşalarda bulundu. Daha sonra Edirne’ye giderek Sabatay Sevi’nin bütün sırlarını
ilgililere anlatarak, saltanat peşinde olduğunu söyledi. Söylediklerinin doğruluğunu
isbatlamak için de müslümanlığı kabul ediyor göründü. Bu ihbar üzerine Sabatay,
Aydos’dan alınarak Edirne’ye getirildi.
Edirne sarayında sadrâzam Kâim-i Makamı Mustafa Paşa, şeyhülislâm Minkârizâde
Yahyâ Efendi ve Sultan’ın imâmı Vânî Mehmed Efendi’den müteşekkil bir dîvân
kuruldu. Pâdişâh’ın bitişik odadan tâkib ettiği görüşmeler sonunda, Sabatay, kendisinin
mesih olmadığını söyledi, yaptıklarını inkâr etti ve müslüman olduğunu ilân etti.
Mehmed Efendi ismini aldı. Böylece Osmanlı târihinde dönmeler mes’elesi başlamış
oldu.
Onun müslüman olmuş görünmesiyle ilgili olarak Vânî Mehmed Efendi; “Bu adamın
müslümanlığı kalbî hisler ve ihlâs ile kabul ettiğine kâni değilim. Fakat dînimiz şüpheyi
reddeder ve kişinin îmânı, üzerinde hüküm ancak cenâb-ı Hakk’ındır. Bu itibârla İhlâs
ile müslüman olmasını niyazdan başka şey yapamam...” demekten kendini alamadı.
Sabatay Sevi’nin müslüman olmuş görünmesi Türkiye ve diğer memleketlerdeki
yahûdîler arasında şaşkınlığa sebeb oldu. Sabatay Sevi, tarafdârlarını yatıştırmak için
de; “Tanrı beni İsmâilî yâni müslüman yaptı. Ben kardeşiniz kapıcıbaşı Mehmed’im. O
öyle emretti. Ben itaat ettim” dedi. Müslüman olmuş görünmesine rağmen mesihlik
iddiasından vazgeçmedi, eski faaliyetlerine devam etti. Bu arada tarafdârlarının bir
kıyafet altında toplanması için, pâdişâha ve müftüye başvurarak yahûdîleri hidâyete
davet etmek üzere kendisine izin verilmesini istedi. Sabatay’a sinagoglarda isteyenlere
müslümanlığı anlatması için müsâde çıktı. Bundan istifâde ederek tarafdârlarını aynı
kıyafet altında toplamaya çalıştı. Müslümanlar arasına giren Mûsevîler, kıyafetlerini
değiştirip Ahmed, Abdullah, İsmâil gibi isimler almaya başladılar. Mehmed ismini
aldıktan sonra, mesihlik iddiasından vaz geçmeyen Sabatay Sevi, Selanik ve
İstanbul’dan sonra, sürgüne gönderildiği Bağdâd ve Ürgüp’de kaldı. Bu arada
sabatayistlik yâni dönmeliğin esas inanış ve ibâdetlerini bir araya toplayan on sekiz
emri yayınladı ve kutlayacakları bayram günlerini tesbit etti. Dönmelerin uyması
gereken 18 maddelik; “On sekiz emir” denilen nizâmnâmenin hülâsası şöyledir:
“Allah’ın birliğine ve Sabatay Sevi’nin mesihliğine inanılacak, yalan yere yemin
edilmeyecek, Allah’ın adı anıldığında saygı gösterildiği gibi, mesihin zikri geçince de
saygı gösterilecek, mesihin sırrını anlamak için toplantılar yapılacak. Adam
öldürülmeyecek, zînâ edilmeyecek, yahûdî yılının dokuzuncu ayı olan Kislev’in 16.
günü bayram yapılacak. Yalan yere şâhidlikte bulunulmayacak, birbirlerine karşı
mürüvvetli ve merhametli davranılacak, her gün mezamir okumağa gizlice devam
edilecek. Müslüman Türklerin âdetlerine onların gözlerini boyamak maksadıyla riâyet
edilecek, Ramazan orucunu tatbik için sıkıntı çekilmeyecek, aynı şey Kurban için de
yapılacak, dînî merasimlere zahiren uyulacak, müslümanlarla evlenmekten kaçınılacak,
kamerî ayların ilk günlerine dikkat ve hürmet gösterilecektir.”
Bu emirleri neşreden Sabatay Sevi’nin yaptığı işler, sadrâzam Köprülüzâde Fâzıl
Ahmed Paşa’ya anlatılınca, onu çağırıp sorguya çekti. Sabatay Sevi; “Aman efendimiz!
Hakkımda size söylenenlerin hepsi yalan ve iftiradır. Bir takım dost ve akrabalarımı
etrafıma topladığım doğrudur. Ama bunun hakîkî sebebi onları da hidâyete erdirip
müslüman eylemektir. Eğer bu suç ise türlü cezaya razıyım. Boynum kıldan incedir”
dedi. Sadrâzamı bu sözlerle kandırdığını zanneden Sabatay Sevi, Kuruçeşme ve
Kağıthane’de tarafdârlarıyla gizlice İbrânice âyin yapıp duâlar okurken yakalandı.
Adamlarıyla birlikte Arnavutluk’a sürüldü. Bir müddet orada kalan Sabatay Sevi, 30
Eylül 1675’de Berat kasabasında öldü.
Kadınları sarı mest ve beyaz car giyinen, erkekleri ise, beyaz keçe üzerine yeşil sarık
saran, görünüşte müslüman bilindikleri ve müslüman adı taşıdıkları hâlde bayramdan
bayrama namaza giden dönmeler, Sabatay Sevi’nin ölümünden sonra, yâkûbîler,
karakaşlar, kapancılar olarak üçe ayrıldılar. Değişik adlar alan bu grubların nesl-i
şerif denilen en yüksek asîl ailelere mensûb birer reisi vardı. Bunlar cemâat
ihtiyarlarının reyleriyle seçilirler, ölünceye kadar bu mevkide kalırlardı. Ab-be-din
denilen reisler tarafından tâyin olunan ruhanî reisler dînî vazifeleri yerine getirirlerdi.
Dönmelerin bu üç zümresi hâriçten veya birbirlerinden kız alıp vermezlerdi. İlk
zamanlar Selanik’te yerleşen dönmeler, Balkan harbinden sonra Selanik’ten tamamen
ayrılarak İstanbul’a geldiler. Ekseriyetle Nişantaşı ve Şişli semtlerine yerleştiler.
Çocuklarını da Türk okullarına vermemek için Feyziye Lisesi ve Şişli Terakkî Lisesi
adında iki okul açtılar ve bu okullara gönderdiler. Aralarındaki eski katı grublaşmaları
kaldırıp, dayanışmaya yönelerek ticarî hayatta te’sirli oldular. Bunun yanında vâlilik,
müsteşarlık ve siyâsî olarak da meb’usluk (milletvekilliği) ve nâzırlığa (bakanlık) kadar
yükselenler ve gazetecilik mesleğinde muvaffak olanları da oldu.
1) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 474
2) Târih Sohbetleri (C. Kutay); cild-8, sh. 172
3) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1146
DURSUN FAKİH (Tursun Fakih)
Tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimi. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in bacanağıdır.
Zamanın meşhur âlimlerindendir. Aslen Karamanlıdır. Hocası, evliyânın
meşhurlarından, büyük âlim Edebâlî’dir. Çeşitli ilimleri bundan öğrenip, tasavvufda da
yüksek dereceye kavuştu. Osman Bey zamanında savaşlara katılır, gâzilere imâmlık
yapar, vâz ve nasîhat ederdi. Karahisar alınınca orada ilk Cuma namazını ve Eskişehir
alınınca da ilk bayram namazını o kıldırdı.
Türkiye Selçuklu sultânının, İlhanlı Gâzân Han tarafından İran’a götürülmesi üzerine,
Selçuklu Devleti parçalandı. Ortaya çıkan her bey; yer ve sancak aramaya başladı. Bu
haber Osman Bey’e ulaşınca, o sırada mecliste bulunan Dursun Fakih Osman Bey’e şu
teklifi yaptı: “Beyim! Cenab-ı Hak size, sığınacak yer arayan müslümanları biraraya
toplayıp idare etmek basiretini ve gücünü ihsân etmiştir. Allahü teâlânın inayeti, duâ
ordusunun himmet ve bereketi, gazâ ordusunun kuvvet ve kudretleriyle çevrenizdeki
tekfurları dize getirip, birçoklarının topraklarını mülkünüze dâhil ettiniz. Şimdi sıra
Anadolu topraklarını ehil olmayanların elinden kurtarıp, ahâlisini huzura kavuşturmaya
gelmiştir. Müsâade buyurun da, adınıza hutbe okuyup, sizi sultan îlân edelim.” Osman
Gâzî düşünüp, istişare etti. Dursun Fakih’e hak verdi. O gün Dursun Fakih, Osman Gâzî
adına hutbe okuyup, beyinin sultanlığını îlân etti. Dursun Fakih okuduğu hutbelerde,
vâz ve nasihatlerinde gâzilerin gazâ şevkini artırıcı sözler söyledi. Resûlullah
efendimizin ve O’nun mübarek Eshâbının (r. anhüm), güzel ahlâk ve örnek yaşayışını
anlatırdı. Osman Gâzî’nin seçme yiğitleri, Allahü teâlânın dînini yaymağa, insanlara
merhametli davranıp zarar vermemeye çok gayret ettiler. Herkese iyilik edip, hayırlı
amel işlediler. Nefslerini terbiye edip, ebedî saadete kavuşmak için gayret gösterdiler.
Bu hususlarda Dursun Fakih’in askerler üzerinde büyük te’sirleri oldu.
Dursun Fakih, hocası Edebâlî’nin vefâtından sonra, onun dergâhında tâliblerine ders
okuttu. Sorulan suâllere cevap verdi. Mühim devlet işlerinde onunla istişare edildi.
Osman Bey’in oğlu Orhan Bey’in en yakın müşaviri o idi. Her işinde onunla istişare
edip, “İstişare eden pişman olmaz” hadîs-i şerifi mû’cibince, devletin devamlı
ilerlemesini, altı yüz yıllık Osmanlı Devleti’nin temellerinin sağlam bir şekilde atılmasını
te’min etti. On dördüncü asrın ilk yarısında vefât etti.
1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi); sh. 21
2) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3020
3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-10, sh. 97
4) Tevârîh-i Âl-i Osman (Âşıkpaşazâde); sh. 18
5) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-1, sh. 526
DÜYÛN-İ UMÛMİYE
Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletlerine olan borçlarınının takibi ve tasfiyesi için 1881
yılında kurulan teşkîlât.
Mustafa Reşıd Paşa’nın, 16 Ağustos 1838 târihinde; önce İngiltere, sonra da diğer
Avrupa devletleri ile imzaladığı ticâret andlaşmaları, Osmanlı ülkesine serbest ticâret
düzenini getirmiş ve zenâat sektörüne büyük darbe indirmişti. Afrika ve Uzakdoğu’daki
sömürgelerinden getirdiği insanları köle gibi yarı aç, yarı tok çalıştıran Avrupa
devletleri, fabrikalaşmaya yönelmişler, bu sayede daha ucuza ürettikleri malları
gümrüksüz olarak Osmanlı ülkesinde satmaya başlamışlardı. Dolayısıyle pahalıya mal
edip, pahalı satmak mecburiyetinde olan Osmanlı sanayii ortadan kalkmıştı (Bkz. Balta
limanı andlaşması). Bu arada gerileme devrinde savaşların uzun sürmesi ve bir
çoğunun mağlûbiyetle neticelenmesi ile eski gelir kaynaklarını kaybeden Osmanlı
Devleti, mâlî bakımdan zâten zor duruma düşmüştü.
Osmanlı hükümeti, dönemin iki süper devleti olan İngiltere ve Fransa’nın borç vermeye
hazır olmalarına rağmen, bu teklife yanaşmadı. İngiliz ve Fransızların borç alması için
Bâb-ı âlîyi teşvik etmelerine karşılık, Osmanlı pâdişâhı Abdülmecîd Han, devleti uzun
yıllar boyunca bağlayacak olan bir borç andlaşmasının mahzurlarını bildiği için tek
çârenin harcamalarda tasarruf yapmak olduğunu resmen açıklayarak borç konusunu
kapattı. Ancak kuvvet zoruyla sömürge yapamadığı Osmanlıyı mâlî yönden zor duruma
düşürerek sömürmek isteyen Avrupa devletleri, yeni yeni oyunlar hazırladılar. Saray
çevresini lükse alıştırmaya çalıştılar. Yerli ajanları vasıtasıyla müsait bir zaman
beklemeye başladılar. Bu arada, Ağustos 1851’de İstanbul Bankası aracılığıyla yapılan
dış transferlerde Londra piyasasına 600.000 Sterlin tutarında borç birikmişti. Bunu
fırsat bilen İngiltere Bankası, Ocak 1852’de de İstanbul Bankasının ciro ettiği senetleri
ödememe karârı aldı. Bunun üzerine sadrâzam Alî Paşa, bilgi vermeksizin, Bâb-ı âlî
temsilcilerine bir borç andlaşmasını imzalamaları için yetki verdi. 1 Eylül 1852’de
yapılan andlaşmaya göre İstanbul Bankası, 50 milyon Frank tutarında 23 yıl vadeli,
yüzde 6 faizli ve yüzde 4 komisyonlu bir kredi alacaktı. Ancak çok geçmeden durumu
öğrenen Abdülmecîd Han, Âlî Paşayı azletti ve yerine Mehmed Ali Paşa’yı sâderete
getirdi.
Kaçamak bir borç andlaşmasının yapılması, Osmanlı düşmanlarını tatmin etmedi.
Pâdişâhı mecbur edecek bir yol aradılar. O da, bu zor durumda Osmanlıyı Rusya ile
savaşa sokup bir taşla üç kuş vurmaktı. İngilizler, Osmanlıyı destekleyecekleri vadiyle,
mason paşaların yardımıyla Kırım harbini çıkardılar. Savaşın sonunda, İngilizler üç şey
kazandı: 1- Hindistan’ı kolayca işgal etti. 2- Rusya gibi bir rakibi yıprattı. 3- Osmanlıyı
avucu içine aldı. Çünkü son derece bozuk olan devletin mâlî durumu, 28 Ocak 1854’de
Kırım savaşının başlamasıyla daha da bozuldu. Artık Osmanlı Devleti’nin pazarlık
yapacak gücü kalmamıştı. Nitekim ilk kesin borç andlaşmaları İngiliz ve Fransızlarla 24
Ağustos 1854’de imzalandı. Buna göre Osmanlı Devleti’nin borç tutarı 5.500.000 Türk
lirasıydı. Bu ilk borçtu. Sonra moratoryum (borçlarını ödeyememe) îlânına kadar
(1875) geçen 21 yıl içinde, Bâb-ı âlî on beş defa borç aldı. Bilhassa 1854 ve 1855’de
alınan borçların Kırım savaşının masraflarına gitmesi, bütçe açığını büyüttü. 1858’de
alınan borçla değerini büyük ölçüde kaybeden kâğıt paraların piyasadan çekilmesi ve
kısa vadeli iç borçların önemli ölçüde artması yüzünden açık kapatılamaz hâle geldi.
Nitekim 1870 yılında Osmanlı dış borcu 792 milyon Frankı bulmuştu.
Bu sebeple 1870’lerden itibaren Osmanlı mâliyesi gittikçe kötüleşti. Me’mûr ve
askerlerin maaşları gecikiyor, bâzan da kısmen borç tahvilleriyle ödeniyordu. Nitekim
1871’de maaşları 11 ay gecikmeyle ödenebilmişti. 1872-73 mâlî yılı bütçe açığı üç
milyon liraya yakındı. Aynı târihte Bâb-ı âlî’nin yıllık dış borç taksidi ise dokuz milyon
lira civarındaydı. Bu meblağ, devlet gelirlerinin yüzde kırk beşini meydana getiriyordu.
1875 yılı başında ise, borç taksidi 13 milyona ulaşmıştı. Bu durum karşısında Bâb-ı âlî
yayınladığı bir kararnameyle bütçe açığının 5 milyon lirayı geçtiğini itiraf ederek, yıllık
borç taksitlerinin ancak yarısını (7 milyon Osmanlı lirası) ödeyeceğini açıklayarak,
kısmî bir moratoryum îlân etti.