Kaleyi müdâfaa eden mücâhidler ve Abdi Paşa son damla kanlarına kadar savaştılar ve
şehîd oldular. Gâzilerden teslim olan çıkmadı. Şehirdeki sivil Türk halkı da düşman
kuvvetleri tarafından öldürüldü. Şehir bütün gece yağmalandı. Câmiler ve Osmanlı
eserleri ateşe verildi. Yağmalama sırasında kumandanlardan Bolognalı meşhur Marsipli
kontu, câmileri, kütüphâneleri, sarayları dolaşıp topladığı kadar el yazması kitapları
tahripten koruyup, bunlar ile, zengin Bologna müzesini ve kütüphânesini kurdu. Büyük
bir kısmını da Viyana’da imparatorluk sarayına hediye etti. Kanunî Sultan Süleymân
Budin’i fethedip girerken, birtek hıristiyanın burnu kanamamıştı. 160 sene Türk şehri
olan Budin’in akıbeti çok kötü oldu. Şehrin düşme haberi, İstanbul’da çok büyük
üzüntüye yol açtı. Bu sebeble; “Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i” nakaratıyla nesilden
nesile intikâl eden Budin türküsü ile bu şanlı müdâfaayı hiç bir zaman
unutturamayacak milî hissiyâtı ifâde eden şiirler yazıldı.
Budin eyâleti, imparatorluk protokolünde Mısır eyâletinden sonra ikinci sırada yer
alırdı. Buraya dâima vezir payesinde beylerbeyi gönderilirdi. Beylerbeyinin Alman
imparatoruna elçi gönderip, onun elçisini kabul etmek derecesinde salâhiyeti vardı.
Eyâletin başlangıçta sınırları çok geniş iken, sonraları Tameşvar, Kanije, Eğri, Yanova,
Yanık gibi eyâletler ayrılınca sınırları daraldı; fakat önemi azalmadı, Budin kalesi
garnizonundaki asker sayısı sekiz bin civarında idi. Eyâlete her sene İstanbul’dan
kapıkulu askeri gönderilip, değiştirilirdi.
Budin beylerbeyinin maiyetinde bir hazîne defterdârı ve kethüdası, timâr defterdârı,
defter emîni ve kethüdası, ma’lûl kâtibi, çavuşlar emîni, nizâmnâmeci, kıla tezkerecisi,
şehir ve gümrük eminleri gibi büyük me’murlar görev yapardı. Beylerbeyilere yıllık
sekiz yüz seksen bin akçelik geliri olan has verilirdi. Beylerbeyi 176 cebelü ve dört bin
asker beslemekle görevli idi.
Tuna’nın Vidin’deki yukarı kısmında bulunan gemiler, Budin kapdanına bağlı idi. On
firkate ile bin kadar bahriye askeri, kurulmuş olan hafif bir filo nehirde güvenliği
sağlamak, Tuna köprülerini kurmak ve korumakla vazifeliydi.
Osmanlı Devleti, Budin’e târihî damgalarını ve medeniyetin izlerini silinmez bir hâtıra
olarak vurmuştur. Yukarı Budin’de kiliseden çevrilme üç câmi ile sonradan devlet
büyüklerinin yaptırdıkları on sekiz câmi, yedi medrese, sebiller, sarnıçlar, kuleler,
hanlar, hamamlar, çeşmeler, bedestenler ve mükemmel çarşılar vardı. Şehrin aşağı
kısmında ise yirmi dört câmi ile sıbyan mektepleri yer alıyordu. Budin’in karşısında
bulunan Peşte şehrinin Tuna tarafı hâriç olmak üzere, surlarla çevrilmiştir. Peşte’de beş
câmi, yedi mescid, iki tekke ve bir çok sıbyan mektebi vardı. Peşte tombazlar üzerine
kurulan ve zincirlerle bağlanan, baharda kurulup, kışın kaldırılan bir köprü ile Budin’e
bağlanmıştı. Budin’deki Osmanlı yapılarının bir kısmı zamanımıza kadar gelmiştir.
NAZLI BUDİN!
Ötme bülbül ötme yaz bahar oldu,
Gül alıp satmanın zamanı geldi,
Bülbülün figânı bağrımı deldi,
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i
Budin’in içinde uzun çarşısı,
Orta yerinde Sultân Mehmed Câmisi,
Kâbe suretine benzer yapısı,
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i
Çeşmelerde abdest alınmaz oldu,
Camilerde namaz kılınmaz oldu,
Mâmur olan yerler bilinmez oldu,
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i.
Cephane tutuştu aklımız şaştı,
Selâtin câmiler yandı tutuştu,
Sabî sıbyân hepsi ateşe düştü,
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i.
Serhadler içinde Budin’dir başı,
Kan ile yoğrulmuş toprağı taşı,
Abdurrahmân Paşa, şehîdler başı,
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i.
ÖLÜRSEK ŞEHÎD, KALIRSAK GÂZÎ!
Ordû-yu hümâyûnun Erdel seferini fırsat bilen Arşidük Matyas, Budin’i muhasara
etmişti. Bu sırada orduda yiyecek sıkıntısı başgöştermiş, Budin kalesinden bile bir
mikdâr erzak gönderilmek mecburiyetinde kalınmıştı. Bunun üzerine serdâr-ı Ekrem
Hasan Paşa, daha büyük bir felâketin önüne geçebilmek ve kışlamak için Belgrad’a geri
çekilirken, Rumeli beylerbeyi Lala Mehmed Paşa’yı bir mikdâr asker ile Budin’e yardıma
gönderdi. Lala Mehmed Paşa, serhat boylarında nam yapmış, askerin çok sevip saydığı
cesur ve kahraman bir vezirdi.
Lala Mehmed Paşa’nın Budin’e gelerek idareyi ele alması, askerin maneviyâtını çok
yükseltti. Arşidük Matyas’ın yaptığı hücumların hepsi geri püskürtüldü. Fakat, erzak ve
cephane bittiğinden bu durum uzun sürmeyecekti. Matyas bütün kış muhasaraya
devam ederse, dayanmak çok güç ve imkânsızdı. Bunun üzerine Eylül ayı sonlarına
doğru toplanan dîvânda yeni tedbirler üzerinde durulduktan sonra, Budin beylerbeyi;
“Mehmed Paşa’nın tecrübesi bizden fazladır. Bize kurtuluş yolunu inşaallah
gösterecektir” dedi. Bâzı ağaların durumun kötülüğünden dert yanması üzerine, kâdı
Hâbil Efendi, konuşarak, ümitsizliğe düşmenin doğru olmadığını, Allahü teâlâya
güvenerek sonuna kadar îmân, azîm ve şeref ile mücâdele edilmesini söyledi.
Mecliste son sözü alan Lala Mehmed Paşa; “Gönlünüzü ferah tutun arkadaşlarım!
Endişeye mahal yoktur. Yalnız bir suâlim var, gittiğim yere gider misiniz?” diye sordu.
Orada hazır bulunanlar hep bir ağızdan “Billah gideriz!” cevâbını verdiler. Mehmed
Paşa sesini biraz daha arttırarak; “Benimle beraber rütbe-i şehâdeti ihrazı cana minnet
bilir misin? Yâni dînimiz ve vatanınız için ölür müsünüz?” deyince, yüzünden nur akan
kâdı Hâbil Efendi gözleri dolu dolu olarak yerinden fırladı; “Seni bize Allahü teâlâ
gönderdi. Vatanımız için ölürüz Paşa kardeşimiz. Billâh şehâdet şerbetini nûş eyleriz
(içeriz)” dedi. Mecliste bulunanlar kâdıyı aynı heyecanla tasdik ederek; “Şehîd olmayı
cana minnet biliriz” dediler.
Lala Mehmed Paşa, ayağa kalkıp; “Öyleyse beni dinleyiniz kardeşlerim! Azmimiz
karşısında küffâr eriyip, perişan bir vaziyette defolup gidecektir” dedi. Bu sözlerden
sonra meclis dağıldı. Mehmed Paşa derhâl hazırlıklara başladı. Kalede top mermisi yok
denecek kadar azdı. Bunun yerine değişik bir silâh lâzımdı. Kalede bulunan bütün
varilleri toplattı içine barut ve demir parçaları doldurttu ve fitiller koydu. Bu silâha varil
kumbarası deniliyordu. Cuma günü sabahı namazdan önce eli silâh tutan bütün herkesi
meydanda toplanmaya çağırdı. Sabah namazı beraberce kılınacak, sonra rütbe ve
derece farkı olmaksızın kaleden çıkılacak, düşmanın üzerine saldırılacaktı.
Sabah namazı kılınıp duâ edildikten sonra herkes kalenin kapısına doğru yürüdü. En
önde Lala Mehmed Paşa vardı. Kapıya yaklaşıldığı sırada herkesin gözlerini yaşartan bir
hâdise oldu. Budin kâdısı ihtiyar Hâbil Efendi, beyazlar giyinmiş olduğu hâlde safları
yararak, Mehmed Paşa’nın yanına geldi. Elinde büyük bir kılıç vardı. Mehmed Paşa;
“Efendi hazretleri neden geldiniz”? Siz geride kalıp bize duâ ediniz. Biz cenge gideriz!”
deyince, kâdı bu teklifi reddederek; “Biz de vatanımız uğrunda şehîd olmayı arzularız”
dedi. Mehmed Paşa biraz durdu. Gözlerinde yaşlar birikmişti. Kale kapıları açıldı. İçi
barut ve demir parçalarıyla dolu olan variller, ateşlenerek düşman hatlarına doğru
sırayla yuvarlandı. Biraz sonra müthiş bir gürültü oldu. Eski sükûnet tekrar olunca,
Lala Mehmed Paşa kılıcını çekerek ileri fırladı. Onu kâdı Hâbil Efendi ve asker tâkib etti.
Allah, Allah! nidaları, Macar ovasını doldurdu. İslâm mücâhidleri yüzlerle binlere ve
binlerle on binlere hücum ediyordu. Mehmed Papa ile kâdı, askere şevk ve gayret
veriyordu. Öğleye kadar süren muhârebe sonunda, mağlûb olan Arşidük Matyas
selâmeti kaçmakta buldu. Böylece Allahü teâlâ bir avuç askere zafer kazanmak ihsân
eyledi.
1) Târih-i Peçevî cild-1, sh. 142 cild-2, sh. 158
2) Târih-i Naimâ; cild-1, sh. 292
3) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer) cild-5, sh. 1476
4) Târih ve Edebiyat Dergisi (Ali Emiri)
5) Türk Devrinde Budin’de Latinler (L.Fekete, VI. Türk Târih Kongresi) sh. 274
6) Mohaçnâme (Kemalpaşazâde; Paris-1859)
7) Münseât-üs-selâtin; cild-1, sh. 554
8) Târihi Lütfi (İstanbul-1341) sh. 389
9) Seyahatname; cild-6, sh. 252
10) Fezleke (Kâtib Çelebi; İstanbul-1280) cild-1, sh. 292
11) Târih-i Râşid; cild-1, sh. 421
12) Târih (Fındıklı Silâhdâr, İstanbul-1928); cild-2, sh. 96
13) Osmanlı Târihi; (Uzunçarşılı) cild-2, sh. 323
14) Büyük Türkiye Târihi; cild-13, sh. 5
BURAK REİS
Osmanlı kapdanlarının en meşhurlarından. Doğduğu yer ve hayâtı hakkında fazla bilgi
yoktur. 1499 târihinde yapılan Venedik deniz muhârebesinde şehîd oldu.
Sınırları gün geçtikçe Avrupa içlerine doğru uzanan Osmanlı Devleti’nin Ege ve
Akdeniz’deki hâkimiyet kurma çalışmaları hıristiyan devletleri telâşa düşürdü.
Osmanlıların Arnavutluk kıyılarına kadar gidip Mora’yı almaları, onlara îkâz oldu.
Babasının yolunda olan ikinci Bâyezîd Han Venediklilerin elinde olan ve Akdeniz’deki
Osmanlı hâkimiyetinin kurulmasına engel teşkil eden Lepante (İnebahtı) ve Navarin
limanlarıyla, Modon ve Koron kalelerini bir an önce fethetmek istiyordu. Venedikliler
ise denizlerdeki hâkimiyeti elden kaçırmamak için yedi Ege adası ile Osmanlıların
elindeki Mora’yı ve Arnavutluk kıyılarını alma hazırlığı içinde idiler.
Sultan İkinci Bâyezîd Han sefer hazırlıklarına başlayıp arzu ettiği yerleri feth edebilmek
için ilk hedef olarak İnebahtı (Lepante) kalesini seçti.
Sultan İkinci Bâyezîd Han karadan, Kapdan-ı derya Küçük Dâvûd Paşa da denizden
270-300 parçadan kurulu Osmanlı donanması ile 1499 yılı baharında Gelibolu’dan
hareket etti. Donanmada, Anadolu ve Rumeli sipahileri ile kapıkulu askerinden ibaret
60.000 kişiden fazla bir kara kuvveti de bulunmakta idi.
Devrin meşhur denizcilerinden Kemâl, Burak, Kara Hasan ve Herek reisler de
donanmaya katılmışlardı. Kemâl ve Burak reislere husûsî olarak 2500 tonluk birer göğe
veya guke (elli metre uzunluğunda 20 metre kadar genişliğinde bir gemi) verilmişti.
O sırada Venedikliler boş durmayıp; İspanya, Fransa, Cenova, Papalık, Lehistan ve
Macaristan’dan deniz kuvveti ve asker istediler. Avrupa ve Akdeniz’in bütün devletleri
Venediklilerin yardımına koştu. “Akdeniz bizimdir” diye övünen meşhur amiral
Loredano ile Alban Armenio da yardıma katıldılar. Venedikliler amiral Antonio Girimani
kumandasında 160 parça kadırga ve diğer çeşitli gemilerden ibaret filoyu, Navarîn’in
on mil kadar kuzeybatısındaki Brodino (Proti) kanalında hazırladılar.
Osmanlı donanması, fırtınalı havalarda kabaran dalgalarla aylarca uğraştıktan sonra,
sırasıyla Koron ve Modon’a geldi. Buralarda su ve yiyecek maddelerinin ikmâlini yaptı.
İnebahtı’ya ulaşmak için Brodino kanalını geçmek gerekiyordu. 1499 yılı Temmuz
ayının 29’uncu günü hava karardıktan sonra levend-kapdanlar, bastarda gemisinin
güvertesinde Kapdan-ı derya Dâvûd Paşa’nın başkanlığında toplanıp haçlı
donanmasıyla karşılaştıklarında yapacakları muhârebe manevrasını müzâkere ettiler.
Donanma-yı hümâyûn şafak sökmeden Porto-Longa limanından çıktı. Çok geçmeden
Sapienza adası civarında görünen düşman donanmasıyla öncüler savaşa tutuştu.
Yaklaşan Venedik donanmasının rampa yapmasına meydan bırakmadan uzaktan top
ateşi ile karşılanmasına çalışıldı. Herek Reis, muhârebenin başlangıcında üzerine gelen
iki Venedik göğesini, Burak Reis de bir düşman mavnası ile bir göğesini top ateşi ile
batırdı. Kararlaştırıldığı gibi Burak Reis’in gemisi ayrılarak düşman gemilerinin arkasına
sarkma manevrasına girişti. Amiral Armonya ile Korfu vâlisi olan Amiral Piyetro
Loredano kumandasındaki gemiler yanlarına birer kadırga daha alarak, Burak Reis’in
peşine düştüler ve; “Bu cür’eti Kemâl Reis’den başkası göze alamaz” dediler. Kemâl
Reis’i yakalamakla büyük nâm kazanacaklarını düşünerek hemen üstüne saldırdılar.
Düşmanın her birinde biner kişi bulunan iki karakası ile yine her birinde beş yüz kişi
bulunan diğer iki karakası, Burak Reis’in göğesini ortaya aldı. Burak Reis, kendisinden
çok güçlü ve daha sür’atli olan düşman gemilerinin arasından sıyrılmayacağını
anlayınca, ölmeyi mağlûb olmaya tercih ederek yakın muhârebeyi seçip, en yakın
arkadaşı Kara Hasan’a seslendi: “Yiğit kardeşim Kara Hasan! Çabuk levendlerimizi
hazırla göze göz dişe diş harb edeceğiz!” Kara Hasan; “Ya mağlûb olursak” dedi. O
zaman Burak Reis; “Şan ve şererfle ölmek, şehîdlik yok mu?” diye cevap verdi.
Burak Reis, saldıran düşman gemilerine ateşe başlayınca onlar da karşılık verdiler.
Dört gemi bir gemiye karşı bir süre muhârebe etti. Nihayet üç düşman gemisi Burak
Reis’in gemisine rampa etti. Kancalı halatla birbirine sıkı sıkıya bağlandılar. Osmanlı
donanması diğer düşman gemileriyle muhârebeye girişmiş olduğu için Burak Reis’e
yardım edemedi. Kancalı halatlarla birbirine sıkı sıkıya bağlanan bu dört gemi efradı
arasında saatlerce süren kılıç, balta ve balyozla kanlı bir muhârebe başladı. Burak
Reis’in gemisindeki uğultular, naralar Allah Allah sesleri muhârebeye heyecan
katıyordu. Dört düşman gemisine karşı muhârebe eden leventler, başlarındaki Burak
ve Kara Hasan reislerin gayretleriyle şevke geliyor küffâra durmadan saldırıyorlardı.
Düşmanın sayısı çok fazlaydı. Bu durumda Burak Reis, bir kaç yiğit, levendinin canını
kurtarabilmeleri için Kara Hasan’a Ahmed Bacak’la on arkadaşını alarak bir sandalla
gemiden ve muhârebeden ayrılmalarını söyledi. Fakat onlar bunu kabul etmediler:
“Baba, senin yanından ayrılmayız. Din için vatan için cihâd için can fedadır. Anca da
beraber kanca da” diye cevap verdiler.
Kalyonlar yok olduğu takdirde, Venedik sevki idâresinin de bozulacağını anlayan Burak
Reis, kendi gemisinin barutluğunu ateşlemeye karar verdi. Bu suretle gemisi
mahvolacaktı ama kendisini rampa eden çok kuvvetli Venedik kalyonları da yok
olacaktı. Leventlerine son defa şöyle seslendi: “Cenâb-ı kâdir-i mutlak alnımıza böyle
yazmış, son nefesimize kadar vuruşacağız. Haydi yiğitlerim, gâzilerim, leventlerim!
Kelime-i şehâdet getirin.” Kara Hasan Reis babadan aldığı emir üzerine gemiyi neft ile
tutuşturdu. Şiddetli rüzgâr sebebiyle yangın etrafındaki düşman gemilerini de sardı.
Düşman amiralleri askerlerini çekip ayırmak istedilerse de, Osmanlı leventleri
düşmanın kestiği kancalı halatları yeniliyor, onları bırakmıyor, serdengeçtiler de
düşman kalyonlarına ateşi daha da yayıyorlardı.
Çok geçmeden deniz ortasında göklere doğru yükselen siyah dumanlarla karışık kızıl
alevler; düşmana boyun eğmeyen, teslim olmayan Osmanlı Türk’ünün kahramanlığını
îlân ediyordu. Burak Reis’in şehîd olmasına karşılık Venedik tarafında da Amiral
Loredona Armenio ve binlerce askerinden ibaret Venedik donanmasının önemli bir
kısmı da yok olmuştu. Böylece İnebahtı yolu Osmanlıya açıldı.
Türk târihi, Burak Reis’in son parlak zaferini kaydederken, esas Osmanlı donanması
karşısındaki düşman donanması da kaçıyordu. Zenşiya ve Brodano deniz muhârebesi
adını da alan bu muhârebe, Burak Reis’in adını destanlaştırdı. Türk denizcileri Brodano
adasına Burak Reis adası adını vererek, kadirbilirliğin en güzel örneğini verdiler.
1) Tuhfet-ül-kibâr; sh. 29
2) Tâc-üt-tevârîh; cild-3, sh. 298
3) Osmanlı Deniz Harp Târihi; cild-1, sh. 197
4) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh. 215
5) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer) cild-4, sh. 988
6) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-1, sh. 405
7) Burak Reis’in Şehâdeti (Hayat Târih Mecmuası); cild-2, sayı-11, sene 1977; sh.
65
8) İslâm Meşhurları Ansiklopedisi; cild-1, sh. 1504
BÜKREŞ ANDLAŞMASI
Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı arasında yapılan bir andlaşma. 28 Mayıs 1812 senesinde
Bükreş’te imzalandı. On sekizinci asrın sonlarında Fransa kralı Napolyon Ponapart
Mısır’ı işgal etmişti. Rusya, Fransızları Mora’nın batısındaki adalardan; İngiltere de
Mısır’dan çıkarmak için Osmanlı Devleti ile anlaştılar. Bundan sonra Osmanlı ve İngiliz
donanmaları Mısır kıyılarını kuşattı. Osmanlı-Rus kuvvetleri de Mora’nın batısındaki
adalarda Fransızlara karşı çarpıştı. Netîcede bu bölgede Rusya’nın nezâreti altında
Osmanlı Devleti’ne bağlı yedi Ada Cumhuriyeti kuruldu Fransızlar, Osmanlı-Rus-İngiliz
ittifakı karşısında Mısır’dan çekildi. 1802’de Osmanlı-Fransız sulhu gerçekleşti.
Osmanlı-Rus-İngiliz ittifakı, Fransızların Mısır’dan çekilmesinden sonra da devam etti.
Ancak Rusya baştan beri devam ettiği üzere Osmanlı Devleti aleyhindeki düşmanca
siyâsetini değiştirmedi. Bu sırada Osmanlı Devleti 1804’de ortaya çıkan Sırp isyânını
bastırmakla meşgul idi. Rusya ise Sırbistan’ın Eflak-Boğdan gibi imtiyazlı bir beylik
hâline gelmesini istiyordu.
Eflak ve Boğdan beyleri de Rusya ile işbirliği yapmışlardı. Bu hareketleri üzerine
Osmanlı Devleti Eflak ve Boğdan beylerini azledip vazifeden uzaklaştırdı. Yerlerine
başka beyler tâyin edildi. Boğazları da Rus donanmasına kapattı. Bu hâdiseler üzerine
Rusya, Osmanlı Devleti’ne karşı 1806 senesinde savaş açtı. Osmanlıların Rusya ile
savaşa girmesini istemeyen İngiltere, azledilen Eflak-Boğdan beylerinin yerlerine
iadesini ve boğazların Rus donanmasına açılmasını istedi. Bu teklif kabul edilmezse,
İngiliz donanmasının Çanakkale’ye gönderileceği tehdidinde bulundu. Osmanlı Devleti,
Rus ve İngiliz tehdîdlerine aldırmadı. Rusya’ya karşı savaş îlân etti ve Tuna boylarına
ordu gönderdi. Netîcede Ruslarla yapılan savaşta, Ruslar; Hotin, Bender, Kili ve
Akkerman kalelerini aldılar, fakat Bükreş civarında Osmanlı kuvvetlerine yenildiler.
İsmâil kalesi önünde de bozguna uğradılar. Fakat bu sırada İngiliz donanması
Çanakkale boğazını geçerek İstanbul önlerine geldi. İngilizler bir elçi ile tekliflerinin
kabul edilmesini istediler. İngilizlerin bu isteklerine red cevâbı verilip, hemen savunma
hazırlıklarına başlandı. İstanbul sahillerine binden fazla top yerleştirildi. Diğer taraftan
da, Çanakkale boğazının tahkimatına başlandı. İngiliz donanması kumandanı hiç bir
şey yapamayacağını anlayınca, önce adalara çekildi sonra da büyük sıkıntılarla 1807’de
Çanakkale boğazından çıkıp gitti, İngilizler bu başarısızlığın acısını Mısır’dan çıkarmak
istediler. İskenderiye ve Rosetta’yı işgal ettiler. Ancak Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın
sert taarruzları karşısında tutunamayıp Mısır’ı terketmek zorunda kaldılar. Bu hâdise
üzerine Osmanlı Devleti, İngiltere’ye savaş îlân etti. Diğer taraftan Osmanlı Devleti ile
Rusya arasında Tuna boylarında şiddetli bir savaş sürüyordu.
Sadrâzam Ağa İbrâhim Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu Silistre’de, Rusçuk âyânı
Alemdâr Mustafa Paşa da Rusçuk cephesinde savaşıyordu. Bu sırada İstanbul’da
Kabakçı Mustafa isyânı çıktı. Sultan üçüncü Selîm Han tahttan indirilerek 1807’de
dördüncü Mustafa Han pâdişâh îlân edildi. Hâdise Tuna boylarında Ruslara karşı
savaşan yeniçeri askerleri tarafından duyulunca orduda isyân başladı. Sadrâzam Ağa
İbrâhim Paşa’yı da ordudan uzaklaştırdılar. Neticede Osmanlı ordusu dağıldı. Rusya için
İstanbul yolu açılmış, önünde bir engel kalmamıştı. Bu sırada Napolyon, 1806’da
Yena’da Prusya’yı yendikten sonra Rusya tarafına girmiş, Eylau ve Friedland
savaşlarında bu devleti yendikten sonra çar birinci Aleksandr ile Tilsit’te bir andlaşma
imzalamıştı. Bu andlaşmanın maddelerinden biri de Osmanlı-Rus savaşına derhâl son
verilmesi ve mütâreke yapılması idi. Bu sebeble ateşkes îlân edildi. Tilsit andlaşması
hükümlerine uyan Rusya, yedi adadan askerlerini çekti ve Fransızlar bu adaları işgal
etti. İşgalden sonra da adaların Fransa’ya, Ragusa’nın da İtalya’ya bağlandığı îlân
edildi. Bu hâdise, Tilsit andlaşmasında gizli maddelerin bulunduğu ve Fransa’nın dostça
davranmadığını ortaya çıkarıyordu. Rusya da, mütâreke şartlarına uymadı. Eflak ve
Boğdan’dan askerlerini çekmediği gibi yeni kuvvetler de gönderdi. Paris’teki Osmanlı
elçisi barış için Napolyon’a gönderildi ise de iyi netice alınamadı. Fransa’nın Osmanlı
Devleti aleyhindeki emelleri, Osmanlı Devleti’nin İngiltere ile ittifak yapmasına sebeb
oldu. Rusya ise Eflak-Boğdan’ı ısrarla istiyordu. Bu sebeble Osmanlı-Rus savaşı
yeniden başladı. Yapılan Silistre savaşında Ruslar yenildi ve Tuna’nın karşı kıyısına
çekildiler. Ertesi sene tekrar kanlı savaşlar başladı. Bu durum karşısında Ruslar,
Fransızlarla aralarının açık olması ve Napolyon’dan çekindikleri için, bu savaştan acele
bir netice almak veya Osmanlı Devleti ile barış yapmak istiyorlardı. Çünkü Rusların
Fransızlarla savaşa girmesi kaçınılmaz bir hâl almıştı. Bunun farkına varan Rus çarı
birinci Aleksandr, Osmanlıya önceden teklif etmiş olduğu andlaşmanın maddelerini
hafifleterek andlaşma istedi. Bu sırada Ruslara karşı savaşan Osmanlı sadrâzamı,
ordusunun daha fazla dayanamayacağını görerek barış teklifini kabul etti. Neticede 28
Mayıs 1812’de Bükreş’te andlaşma imzalandı. Andlaşma, Osmanlı Devleti adına
sadâret kethüdası Seyyid Mehmed Sa’îd Gâlib Efendi, İbrâhim Selîm Efendi, yeniçeri
kâtibi Abdülhamîd Efendi ve Rusya adına da Andrey İtalinsky, ivan Sabaniyev ve Osip
Fanton imzaladılar.
Bükreş andlaşmasının maddeleri şunlardır:
1- Prut ırmağı ve Tuna’nın sol sahili, Osmanlı-Rus sınırı olacaktır.
2- Tuna sularında iki devletin ticâret gemileri dolaşabilecek, Rus savaş gemileri Kili
boğazından Prut ırmağının Tuna ile birleştiği yere kadar gidebilecektir.
3- Rusya; Eflak, Boğdan ve Tuna adalarını Osmanlı Devleti’ne bırakacaktır.
4- Osmanlı Devleti İki sene müddetle Eflak-Boğdan halkından vergi almayacaktır.
5- Rusya’ya bırakılan toprakların müslüman halkı, isterlerse Osmanlı topraklarına göç
edebileceklerdir! Aynı hak, Osmanlı topraklarında kalan hıristiyanlar için de kabul
edilmiştir.
6- Sırbistan’daki kaleler ve mühimmat Osmanlı Devleti’nin elinde bulunacak; Sırplar
içişlerini ve vergilerini kendileri düzenleyeceklerdir.
7- Anadolu tarafındaki sınırlar eskisi gibi kalacak ve Rusya işgal ettiği yerleri boşaltıp
Osmanlı Devleti’ne geri verecektir.
Bükreş andlaşması neticesinde 1806’dan beri devam eden Osmanlı-Rus savaşı sona
erdi. Rusya’nın Fransa tehlikesine karşı tedbir almak durumunda olması, Osmanlı
Devleti’nin daha fazla toprak kaybını önledi. Tuna’dan geçiş hakkı ve Baserabya’yı
vermekle kurtulmuş oldu. Rusya’nın Rumeli’deki Osmanlı toprakları üzerinde nüfuzu
arttı. Sırplara içişlerinde muhtariyet verilmesi, Balkanlarda kavmiyetçilik akımlarının
başlama sebeblerinden biri oldu. Osmanlının dış siyâsetinde Avrupa devletlerinin
te’sirleri daha çok görülmeye başlandı.
1) Târih-i Cevdet; cild-7, sh. 250
2) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 83
3) Siyâsî Târih (Rıfat Uçarol); sh. 60
4) Osmanlı İmparatorluğu Üzerindeki Boğazlar Meselesi (Cemâl Tukin, İstanbul-
1947); sh. 108
5) Devletlerarası Hukukî ve Siyâsî Târih Metinleri (N. Erim, Ankara-1953) cild-1,
sh. 235
BÜTÇE (Bkz. Hazîne-i Hümâyûn)
CÂMİ
Müslümanların ibâdet etmek için toplandıkları yer. Lügatte, toplayan, toplayıcı
mânâlarına gelen câmiye, İslâm’ın ilk devirlerinde; secde edilen, İbâdet yapılan yer
anlamına; mescid denilirdi. Sonraları câmi denmiştir. Bugün mahalle aralarındaki
küçük ibadethânelere mescid, büyüklerine câmi, daha büyüklerine ulu câmi
denilmektedir. Sultanların ve hânedânlarına mensûb olanların yaptırdıkları câmilere
ise, selâtin câmileri denir. İmâmın namaz kıldırdığı yer olan mihrâb ile Cuma ve
bayram günleri hutbe okuduğu minber, câminin mühim kısımlarındandır.
Abdestsiz girilmeyen câmilere, kıymetlerini ve şereflerini ifâde için, “Allah’ın evi” denir.
Hadîs-i serîfde, yeryüzünün ilk ibâdet yeri ve en kıymetlisi olan Mekke-i mükerremede
bulunan Kâbe-i muazzama için; “Allah’ın evi” buyrulmuştur. Burası müslümanların
kıblesi olup, bütün mescidlerin, câmilerin yönü hep Kabe’yi gösterir.
Müslümanlar, Allahü teâlâya ibâdet edilen kıymetli yerler olması sebebiyle câmileri,
şanlarına lâyık bir tarzda yapmayı en büyük gaye edinmişler, âhirette sonsuz
mükâfatlara kavuşmaya vesîle bilmişler; en güzel şekilde yapılmaları için, bütün bilgi,
tecrübe ve kabiliyetlerini sarfetmişlerdir. Bu sebeple asırlar boyunca yaptıkları pek zarif
ve üstün san’at değerini hâiz câmilerle, İslâmî mimarînin şaheserlerini meydana
getirmişlerdir.
İslâm’da ilk mescid hicret sırasında Mekke-i mükerreme ile Medîne-i münevvere
arasındaki Kuba köyünde yapıldı. Daha sonra Medîne-i münevverede yapılan Mescid-i
Nebevi ilk mühim mescid sayılır. Mescid-i Nebevî’nin plânının daha sonra yapılan câmi
ve mescidlerin plânları üzerindeki te’siri büyüktür. Peygamber efendimiz burada
müslümanlara İslâmiyet’i öğrettiği gibi, müslümanların mes’elelerini hallederdi.
Peygamber efendimizin vefâtından sonra Eshâb-ı kiram da cihâd için gittikleri her
yerde pek çok mescid ve câmi yaptırdılar.
İlk câmilerde şimdiki minareler yoktu. Ezan yüksekçe bir yere çıkılarak okunurdu.
Hazret-i Muâviye zamanında (673) Basra’da Amr Câmii genişletilerek köşelerine ilk
defa minare ilâve edildi.
Hulefâ-i râşidîn (r. anhüm) devrini müteakiben Emevîler devrinde çok sayıda câmi
yapılmıştır. Bu devrede yapılan ve İslâm câmi mimarisine büyük ölçüde te’sir eden
Şam Emeviyye Câmii’ni, 785 târihinde yapımına başlanan Endülüs’teki Kurtuba Câmii
tâkib etmiştir.
Abbasîler devrinde dînî mîmârîyi Mezopotamya’da Samarra Ulu Câmi ve Ebû Dülef
câmileri temsil eder. Bu câmiler, tuğla mimarisi ve sivri kemerlerin kullanılması, ile
Emevî câmilerinden ayrılır. Mısır’da Bağımsız bir devlet kuran Türk asıllı İbn-i Tûlûn’un
Kâhire’de yaptırdığı İbn-i Tûlûn Câmii (877-879) Abbasî mîmârisinin devamı
durumundadır.
Abbâsîlerden sonra otorite, Mısır’daki Fâtımîlere geçince, Kâhire’de (970-72) yılları
arasında meşhur el-Ezher Câmii yapıldı. Daha sonra büyük bir ilim merkezi hâline
gelen Ezher Câmii plân bakımından Emeviyye Câmii’ne benzer.
On birinci yüzyılda Büyük Selçuklular Horasan ve İran’ı elde edip, İsfehan’ı başkent
yapınca, burada yapılan Mescid-i Cuma, Büyük Selçuklu san’atının büyük
hususiyetlerini kendisinde toplamıştır.
1071 yılında Malazgird zaferi ile müslüman Türklere Anadolu kapılarının açılmasına
vesîle olan Selçuklular, Türkistan’ın ünlü mîmârlarını da birikte getirdiler. Böylece
Anadolu’da ön Asya Türk mimarisinden farklı bir san’at ortaya çıkmıştır.
Konya Alâaddîn Câmii’nde olduğu gibi, bu sırada yapılan câmiler sütunlu ve düz damla
örtülüdür. Bilâhere Kayseri Ulu Câmii’nde görüldüğü gibi, câmi tavanlarının tonoz ve
kubbelerle örtülmesi gibi başka tarzlar ortaya çıkmıştır.
Selçukluların on ikinci yüzyıl sonlarında zayıflayarak İlhanlıların hâkimiyetine girmesi
üzerine, Anadolu’daki beylikler bağımsız birer hükümet kurdular. Karaman ve civarında
Karamanoğulları, Kütahya’da Germiyanoğulları, Manisa ve havâlisinde Saruhanoğulları
ve Kuzeybatı Anadolu’da Osmanoğulları bunların başlıcalarıdır.
Selçuklu san’atı ile Osmanlı san’atı arasında geçiş devri teşkîl eden beylikler devrinde,
câmilerin önüne yâni giriş kısmına eklenen son cemâat mahalli, Birgi Ulu Câmii ile
Selçuk Bey câmilerinde olduğu gibi, cephelerin mermer levhalarla kaplanması en
mühim hususiyet olarak görülür. Beyliklerin meydana getirdikleri eserleri üç tipte ele
almak gerekir. Birincisi; Sivas, Konya, Afyon gibi şehirlerde görülen çok sütunlu, düz
çatılı ve Selçuklularda fazlaca kullanılan ulu câmi tipi. Zamanla düz ahşap çatının
üzerine tonoz ve daha sonra her dört ayak üzerine bir tonoz kullanılmaya başlanmıştır.
Van ve Manisa Ulu câmileri böyledir. Osmanlılar devrinde Bursa Ulu Câmi bu tipin en
gelişmiş şekli olup, dört sıra hâlinde yirmi kubbe ile örtülmüştür.
İkinci tip, tek kubbeli câmilerdir. Bu câmiler, merkezî kubbenin yanlardan kubbeler
veya tonozlarla genişletilmiş olan Osmanlı câmilerine geçiş tarzını teşkîl eder. İznik’de
1334’de yapılan Hacı Özbek Câmii, yine burada 1391 tarihli Yeşil Câmi ilk yapılan tek
kubbeli câmilerdendir.
Üçüncü tarz; Bursa’da gelişen ve daha çok salâtîn câmilerinde kullanılan T plân
şemasıdır. Selçuklu medreselerinde görülen bu tip, Bursa’da İkinci Murâd Câmii,
Edirne’de Muradiye, Hamzâ Bey ve Filibe câmilerinde en son şeklini almıştır.
On dördüncü yüzyıldan itibaren büyük bir plân gelişmesi gösteren Osmanlı devri
câmilerinde, ulu câmi şeması eski önemini kaybetmiş, Karahanlılar câmi mîmârisinde
ortaya çıkıp, Selçuklu mîmârîsinde esas motif olarak benimsenen ve mekân birliğini
te’min eden tek kubbeli câmiler, ana mîmârîyi teşkîl etmiştir.
Daha sonra, Selçuklu medrese plânlarına bağlı olarak, ters T plân şeması ortaya
çıkmıştır. Bunlardan ilki bir son cemâat mahallinden sonra eksen üzerinde peşpeşe
kubbeli iki salon ve birinci salonun iki yanında yine kubbeli odalar bulunan Osmanlı
Devleti’nin çeşitli yerlerinde örneklerine rastlanan Bursa’daki Orhan Câmii’dir. Bu plân
Bursa’da Yıldırım Bâyezîd Câmii’nde en mükemmel şekliyle görülür. Ters T plânı ile
yapılan diğer mühim câmilerden; Bursa’da Yeşil Câmi, Amasya’da Bâyezîd Paşa Câmii,
Edirne’de Gâzi Mihal Paşa Câmii bu tarzın farklılıklar gösteren belli başlı
örneklerindendir.
1453’de Osmanlı mîmârisinde bâzı değişiklikler olmuş, buna klâsik Osmanlı üslûbu
denmiştir. İstanbul’da yapılan Atik Ali Paşa Câmii’nde görüldüğü gibi, Bursa tipi ters T
plânının değişik bir şekli olan klâsik üslûbda câminin orta bölümünün mihraba yakın
kısmı, yarım bir kubbe ile örtülüdür. Edirne’de 1488 yılında Mîmâr Hayreddîn
tarafından yapılan İkinci Bâyezîd Câmii, klâsik üslûbu hazırlayan câmilerinden olup,
dört duvar örten tek kubbeden meydâna gelmektedir. Yanlarda ise, alçak kubbeli
kanatlar bulunmaktadır. İstanbul’daki Sultan Selîm Câmii’nde de durum aynıdır. Yine
Mîmâr Hayreddîn’in İstanbul’da yaptığı İkinci Bâyezîd Câmii ile dış mîmârî özellikleri
görülür.
Bu târihlerde, Bâlî Paşa Câmii (1504), Edirnekapı’da Mihrimâh Câmii’nde olduğu gibi,
yanlara doğru tonozlarla genişletilmiş, bir kubbeli ve önünde son cemâat mahalli
bulunan câmiler görülür.
1571’de yapılan Sokullu Mehmed Paşa Câmii ile 1583 tarihli Eski Vâlide (Üsküdar)
câmilerinde görülen altı köşeli şekle göre sıralanmış altı paye (ayak) üzerinde tek
kubbe ile örtülü bir başka câmi tarzı vardır. Rüstem Paşa Câmii ise, farklı olarak, bu
tarzın sekiz pâyeli bir şeklidir.
1550-1557 yılları arasında Mîmâr Sinân’ın yaptığı Süleymâniye Câmii, klâsik üslûbun
şaheseridir. Câmi ile avlu kısmından meydana gelen Süleymâniye’de, 53 metre
yüksekliğindeki kubbe, dört kalın ayağa oturtulmuştur. Mermer mihrâb, mukarnaslarla
zengin bir görünüş arz eder. Câminin mozaikli ve renkli pencereleri şaheserdir. Câmi
önünde kubbeli revaklarla çevrili bir avlu olup, avlunun dört köşesinde birer minare
vardır.
Orta kubbenin üç yarım kubbe ile desteklenmesiyle meydana gelen Üsküdar’da İskele
Câmii de Mîmâr Sinân’ın eseridir. Yine onun 1544-1548 yılları arasında yaptığı Şehzâde
Câmii’nde yarım kubbe sayısı dörde çıkmış, tam mânâsiyle merkezî plânlı bir câmi
örneği vücûda gelmiştir. Bu tarz, câmi plânı en güzel şekliyle 1569-1575 Edirne
Selîmiye Câmii’nde görülür. 31.50 m. çapında sekiz paye (ayak) üzerine Oturan kubbe,
binanın bütününe hâkimdir.
Mîmâr Sinân, Tezkiret-ül-bünyân’ında Selimiye hakkında şöyle der: “Ayasofya kubbesi
gibi kubbe, İslâm devletinde bina olunmamıştır diyen hıristiyanların mîmâr geçinenleri,
müslümanlara galebemiz vardır” derlermiş. O kadar kubbe durdurmak bu hakîrin
kalbinde büyük bir ukde olup, kalmış idi. Allahü teâlânın yardımı ile, sultan Selîm
Han’ın sayesinde Selimiye’nin kubbesini Ayasofya kubbesinden, boyunu altı, derinliğini
dört zrâ’ ziyâde (fazla) eyledim.”
Osmanlı mimarisinde câmi, Sinân ve ondan sonrakiler devrinde yapı san’atı, mevki
seçme, şehirlerin imâr programı, dış güzellik bakımından en yüksek seviyeye
ulaşmıştır. Bu câmilerde zerâfet ince bir zevk mahsûlü olup, mermer, tahta v.s.
üzerine nakış suretiyle yapılan tezyinat, bediî ve tabiî değerlerin bir bütün olarak
düşünüldüğünü gösterir.
1609-1616 târihlerinde mîmâr Mehmed Ağa tarafından yapılan Sultan Ahmed Câmii,
altı zarif minaresi ve içindeki zengin çini süslemelerle dikkati çeker ve sonraki câmilere
örnek olur. Aynı plân; Mîmâr Dâvûd Ağa’nın başlayıp, mîmâr Mustafa Ağa tarafından
tamamlanan İstanbul Yeni Câmii’nde, yeniden yapılan Fâtih Câmii ve Ankara’da Çankırı
Büyük Câmii’nde de uygulanmıştır.
Daha sonra muhtelif târihlerde de İstanbul’da yüksek san’at değerini hâiz câmiler
yapıldı. Üçüncü Mustafa’nın 1759-1763 târihleri arasında yaptırdığı Lâleli Câmii, 1748-
1755 yılları arasında yapılan Nuru Osmaniye Câmii, üçüncü Mustafa’nın Üsküdar’da
yaptırdığı (1760) Ayazma Câmii, birinci Abdülhamîd’in Beylerbeyi Câmii, yine üçüncü
Selîm’in Üsküdar’da yaptırdığı Selimiye Câmii bunların başlıcalarıdır. Tophane’deki
Nusretiye Câmii, Dolmabahçe’deki Bezm-i Âlem Vâlide Sultan (1853) ve Ortaköy
câmileri tek kubbeli olup, çok ince ve zarîf minareleri ile son cemâat mahalli üzerinde
pâdişâha âid ufak yerler bulunurdu. Yine 1871’de İstanbul’da yapılan Vâlide Sultan
Câmii, Yıldız’da İkinci Abdülhamîd Câmii ve Konya’daki Azîziye Câmii, Osmanlı’nın son
zamanlarında yapılan zarîf câmilerdendir.
Bu câmilerin Osmanlı mimarisinde mühim yeri vardır. İslâm dünyâsının beyni
durumunda olan İstanbul’u taht şehrine lâyık bir şekilde göz kamaştırıcı, dînî vecd ve
heyecan merkezi hâline getirmek için, hiç bir şey esirgenmemiştir. Bütün dünyânın
gözünde câmiler şehri olan İstanbul’da, minare ve kubbelerin olmadığı bir an
farzedilse, İstanbul nâmına hiç bir şey kalmaz, şehir, silik ve üçüncü sınıf bir batı
şehrinden farkı olmayan mâbedsiz bir şehir durumuna düşer. On dokuzuncu asrın
başları için meşhur tarihçi Hammer, İstanbul’da 877 câmi ismi verir. Bunlardan on
dokuz tanesi pâdişâhlar, anaları (valide sultanlar), şehzâdeler, sultan denilen pâdişâh
kızlarının yaptırdıkları selâtîn câmilerdir. Vezir ve eşrâfdan olanların yaptırdıkları
câmilerin minareleri tek olup, salâtîn câmileri gibi iki minaresi bulunmazdı. Salâtîn
câmileri ile büyük câmiler; şehrin en güzel, en hâkim ve merkezî yerlerinde yapılır,
etraflarında câmiyi, nisbeten günlük hayâtın gürültüsünden uzak tutan ve cemâatin
sükûn içerisinde ibâdet edebilmesi için, ayrıca dış avluya yer verilirdi.
İstanbul’dan başka; Edirne, Bursa, Konya, Kahire, Şam, Manisa, Trabzon ile Rumeli
şehirlerinin bâzısında pek çok salâtîn câmii yapılmıştır.
Osmanlı Devletinde bu câmilerin büyük bir gelire sâhib oldukları görülür ve bunlar
vakfiyelerde belirtilir. Meselâ Kânûnî Sultan Süleymân’ın yazdırıp, tescil ettirdiği
Süleymâniye vakfiyesine göre, Pâdişâh, Süleymâniye Câmii için; 221 köy, 30 mezra, 2
mahalle, 7 değirmen, 2 dalya, 2 iskele, 2 çiftlik, 5 köy mahsûlü, 2 ada, bir çayırlık ve
bir hisse vakfetmiştir. Bu yerlerin bir kısmı bugün Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya
ve Suriye sınırları içerisinde kalmaktadır. Bu ülkelerin Osmanlı’dan ayrılmasiyle büyük
yekûn tutan gelirler de kaybolmuş, ihtişamlı ve parlak günlerinden sonra câmiler gayet
mahzun hâle gelmişlerdir.
Süleymâniye Câmii bu gelirlere sâhib olduğu zamanlarda; hatîb, vaiz, imâm, müezzin,
muvakkit (vakitleri tesbit eden) ve her türlü görevli ve hizmetliden müteşekkil 280
kişilik bir kadroya sahipti. İmâmlar, vaizler, din ve fen bilgilerinde birinci sınıf âlimler
(profesörler) olup, 24 müezzini vardı.
Ayrıca medrese vazîfesi gören bu câmilerde, ders-i âm denen devrin büyük âlimleri
öğle ve ikindi namazlarından sonra da dersler vermişlerdir. Bu dersler herkese açık
olurdu. Müderris kısaca dersi takrir ettikten sonra, sorulu cevaplı müzâkereler başlardı.
Bu sebeple ders-i âmın çok bilgili ve zekî olması lâzımdı. Ve herkes ders-i âm
olamazdı. Âlimlerden müteşekkil bir hey’et önünde ders-i âm-ı ruûs denilen imtihanı
kazanması şarttı. İmtihanda başaranlar arasında bilgi ve kabiliyeti daha fazla olanlar,
pâdişâhın huzurunda yapılan huzur derslerine katılmaya hak kazanırdı.
Ayrıca selâtîn câmilerinin yanıbaşında, devletin üniversiteleri olan medreseler
kurulurdu. Buralarda dînî ilimlere paralel olarak, zamanın modern fen bilgileri okutulup
öğretilirdi. Önceki İslâm devletlerinde olduğu gibi, Osmanlılar zamanında da câmi ve
medreseler yanyana bulunuyorlardı.
Medreselerden başka, dârüşşifâlar (hastahâneler), imârethâneler, hamamlar ve diğer
hayır müesseselerinin de bulunduğu câmi çevresi, birer kültür ve ictimâî (sosyal)
yardım merkezleri durumundaydı.
Diğer büyük selâtîn câmilerinde de aynı durum vardı. Fâtih Câmii bunların en belli
başlılarından idi.
Osmanlı Devleti gittiği her yerde kendisine has tarzda mîmârî ve san’at değeri yüksek
olan câmiler yapmıştır. Bugün; Yugoslavya, Macaristan, Bulgaristan, Arnavutluk,
Suriye, Mısır, Kuzey Afrika, Tunus, Libya ve Cezâyir’de onaltıncı yüzyılda yapılan
câmilerle, İstanbul câmileri arasında büyük bir üslûb benzerliği vardır.
Osmanlıların hâkim olduğu her yerde, ilk bakışta görülebilen damgası; Osmanlı sitili,
kurşun kaplı kubbeleri ve ince uzun minareleri ile, câmiler olmuştur. Onun için
hıristiyan devletlerin ilk işleri, ele geçirdikleri müslüman memleketlerde, câmileri
ortadan kaldırmak olmuştur.
1) Hadîkat-ül-cevâmî
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 177
3) İslâm Târihi Ansiklopedisi; cild-7, sh. 189
4) Edirne’de Osmanlı Devri Abideleri (O. Aslanapa, İstanbul-1949)
5) Osmanlı Mimarîsi (E. H. Ayverdi-İstanbul-1973)
6) İstanbul Câmileri (Tahsin Öz Ankara-1962)
7) Osmanlı Mimarisinde II. Bâyezîd- Yavuz Selim Devri (İ. Aydın Yüksel-İstanbul-
1983)
8) Eminönü Câmileri (İstanbul-1987)
9) Süleymâniye Câmii ve İmareti inşaatı; (Ö. L. Barkan, Ankara-1972)
CÂNBÂZÂN (Bkz. Eyâlet Askerleri)
CÂRİYE
Harbde esir alınıp İslâm memleketine getirilen kadın köle. Gâziler arasında taksim
edildikten sonra sahibinin mülkü olur. Ev işlerinde çalıştırılırlar. Bugün İslâmî mânâda
câriye yoktur.
Köleliğin ve câriyeliğin târihi eski çağlara kadar uzanır. Târih boyunca köleler ve
câriyeler bir yekûn teşkil eder. Harb esiri kölelerin yanı sıra, komşu kabîlelerden
kaçırılan, babaları veya diğer yakınları tarafından köle olarak satılan çocuklar ve
borçlarına karşılık köle yapılanlar da çoktur.
İslâmiyet geldiği sırada kölelik Arabistan’da en katı şekliyle devam ediyor, cemiyetin
en köklü müesseselerinden birini meydana getiriyordu. Ayrıca her millet karşısındakini
güçsüz duruma düşürüp kendisini güçlü hâle getirmek gayretinde idi. Bu bakımdan
müslümanlar da, düşmana silâhı ile mukabele etmek zorunda idiler. Aksi takdirde
kendi varlığını tehlikeye atmış olurdu. Bu sebeplerden, İslâmiyet harbde düşmandan
esir almaya müsâade etti. Fakat köleliği eşine rastlanmayacak şekilde ıslâh etti,
Sâdece İslâmiyet’i ortadan kaldırmak isteyenlerle ve müslümanlara hayat hakkı
tanımayanlarla yapılan muhârebeden sonra ele geçirilen gayr-i müslimlerin erkeklerini
köle, kadınlarını câriye yapmaya, hizmetçi olarak kullanmaya izin verdi. Harb esiri
olmayan birini alıp satmaya izin vermedi. Hattâ bâzı günâhlara keffâret için köle
âzâdını şart koştuğu gibi, Allah rızâsı için köle âzâd etmeyi tavsiye ederek köle ve
câriyeler gin hürriyete kavuşma yollarını da getirdi (Bkz. Köle).
Ayrıca, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfterde köle ve câriyelere insanî bir şekilde muamele
edilmesi emredildi. Kur’ân-ı kerîmde Nisa sûresi otuz altıncı âyet-i kerîmesinde
meâlen; “Allah’a ibâdet edin, O’na hiç bir şeyi eş tutmayın. Anaya, babaya (söz
ve iş ile), akrabaya (sıla-i rahim ile), yetimlere (gönüllerini almak ile), yoksullara
(sadaka vermek ile), yakın (akraba) komşuya (şefkat ve merhamet ite), uzak
(akraba olmayan) komşuya (onların iyiliğini istemek, zararı gidermek ile),
yanınızdaki arkadaşlara (haklarına riâyet etmek ve sevgi ile), yolda kalmışa
(doyurmak ve ikrâmda bulunmak ite), sağ ellerinizin mâlik olduğu kimselere (köle
ve câriyelerinize, onları giydirmek ve yumuşak muamele ile) iyilik edin. Allah
kendini beğenen ve dâima böbürlenen kimseyi sevmez” buyurmaktadır. Hadîs-i
şeriflerde ise; “Sizden hiç biriniz, sakın memlûklüne (kölesine) kölem, câriyem
diye seslenmesin. Yiğidim, oğlum, kızım desin. Onlar da size efendim,
desin...” ve “Âdem”in (aleyhisselâm) nesli olarak köleler de sizin
kardeşlerinizdir. Onları sizin hizmetinizde bulunduran Allahü teâlâdır.
Unutmayınız ki, Allah sizi onların hizmetinde bulundurabilirdi. Öyleyse, onlara
iyi davranın. Şunu unutmayınız ki, Allahü teâlânın sizin üzerinizde sâhib
olduğu hak ve kudret, sizin köleler üzerine sâhib olduğunuzdan daha fazladır”
buyrulmaktadır.
Efendinin, köle ve câriyesini terbiye edebilme yetkisi olduğu hâlde, Peygamber
efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem yetmiş defa da olsa kölenin kusurlarının
affedilmesini tavsiye buyurmuşlardı. Mutlaka cezalandırılması icâbederse, aşırılığa
gidilmesine izin verilmezdi. Bu sebeble İslâm devletlerinde kölelere yapılan muameleyi
ve haklarına riâyet edilip, edilmediğini kontrol eden muhtesib adında me’murlar vardı.
Kölenin nafakasını, efendisi te’min etmekle mükellefti.
Köle kadın olan câriye, hür müslüman kadınlara göre farklı statüye sâhibdi. Hür
kadınlar yüzlerinden, ellerinden başka her yerlerini tamamen örttükleri hâlde;
câriyelerin, başlarını, saç, boyun, kol ve bacaklarını örtmeleri lâzım değildi.
Câriyelerin evlilikleri de hür kadınlarınkinden farklı idi. Çünkü İslâm hukukunda evlilik
iki yolla olmaktaydı. Birisi, hür müslüman kadınlarla nikahla ve diğeri câriyelerle teserrî
(odalık edinme) yoluyla olup, ona mâlik olmaya bağlı idi. Nikâh hür kadından
faydalanmayı mübâh kıldığı gibi, câriyeye mâlik olması da efendinin ondan
faydalanmasını mübâh kılmaktadır. Ayrıca nikâh yapsa bile bu nikâh hükümsüzdür,
yâni mehrin vâcib olması, talâkın vukuu, mîrâscı olmak gibi nikâhın netîcesi olan
hususlar meydana gelmez. Fakat efendi, câriyesini âzâd ettikten (serbest bıraktıktan)
sonra evlenirse, nikâh lâzımdır. Çünkü âzâd etmekle câriyesi üzerinde mülkiyeti
kalmamıştır.
İslâm memleketlerine satılmak üzere yabancılar tarafından getirilen câriyelerin durumu
kesin bilinmediğinden, aslen hür yâhud âzâdlı olmaları muhtemeldi. Bu sebeble fıkıh
âlimleri hür olması muhtemel bir câriye ile zinaya düşmemek için ihtiyaten nikâh
yapmasının evlâ olduğunu bildirmişlerdir. Buna, nikâh-ı tenezzühî (şüpheli durumdan
arınma nikâhı) denir. Böyle bir nikâhla câriye âzâd edilmiş olmaz, efendinin vefâtından
sonra câriye terekeden mîrâs alamazdı.
Efendisinden çocuğu olan câriyeye Ümm-i veled (çocuk anası) denirdi. Çocuk hür
olup, efendi ile arasında normal bir neseb bağı kurulurdu. Böyle bir câriye de, diğer
câriyelerdeki gibi artık tasarrufta bulunulamaz, satılamaz ve hîbe edilemezdi. Efendinin
vefâtından sonra doğrudan hürre (hür) olurdu.
Efendi, câriyesini hür veya köle ile de evlendirebilirdi. Hür câriyeye satın alma yoluyla
mâlik olmadığı, köle de mâlik olma hakkına sâhib olmadığı için, câriyenin bunlarla
evliliği nikâhla olurdu. Câriyenin bunlardan doğan çocuğu kendisine tâbi olarak köle
olur ve bu köleliğin ikinci kaynağını teşkîl ederdi. Efendisinden olan çocuğu burada
istisna teşkil eder. Câriye, başkasiyle evlendiğinde, efendisi ondan faydalanamaz.
Fakat yine efendisine hizmet ederdi.
Hizmet sahaları umumiyetle ev işleri olan câriyeler; zenginlerin, devlet ileri gelenlerinin
saraylarında ve pâdişâhların haremlerinde fazlaca bulunurlardı. Bilhassa pâdişâhın evi
demek olan harem, cihân sultânına lâyık bir şekilde teşkilâtlı olup, pek çok bölümleri
vardı. Bu sebeble çok sayıda kadın hizmetçiye ihtiyâç oluyor, bu hizmetler, hareme
alınan câriyeler tarafından görülüyordu. Dolayısıyla haremde yüzlerce câriye
bulunuyordu.
Hareme ilk gelen câriyeler; ebeler ve vazifeli kadınlar tarafından muayene edilirler,
hastalıklı olanlar alınmazdı. Kabul edilenler, haremin muaşeret usûllerini,
kabiliyetlerine göre dikiş, nakış ve diğer ev işlerini öğrenmeleri için kalfa denen
câriyenin emrine verilirlerdi. Bununla beraber onlara; İslâmiyet, terbiye, nezâket,
büyüklere hürmet gibi umûmî ahlâk kaideleri öğretilir, bunlara uymalarına bilhassa
dikkat edilirdi. Meselâ sultan Mehmed Reşâd, hareme hoca olarak tâyin edilen Safiye
Ünüvar’a tebliğ ettirdiği; “Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara verdiğim ekmek ve
tuzu haram ediyorum. Bu irâdem hoca hanım tarafından talebelerine söylensin”
şeklindeki irâde buna en güzel bir misâldir.
Harem, iyi bir eğitim ve öğretim yeri olduğundan, eski saraylılar, acemilere; “Sarayda
terbiye olmayan, hiç bir yerde terbiye öğrenemez, burası terbiye mektebidir” derlerdi.
Hareme âid doğru hâtıralar okunduğunda, câriyelerin edeb ve nezâket numunesi,
Osmanlı kadınları olarak yetiştikleri görülür. Devşirilen hıristiyan erkek çocukları
orduda ve Enderûn mektebinde yetiştirilerek, devletin askerî ve idarî üst
kademelerinde yükselme imkânı elde ettikleri gibi, hareme alınan câriyeler de zekâ ve
kabiliyetlerine göre yükselirlerdi. Kalfaların yanında acemilik devresini bitirenler,
kabiliyetli iseler, daha sonra kalfalık ve ustalık derecelerine yükselirlerdi.
Pâdişâha zevce olabilecek vasıfları hâiz olanlar hazînedâr tarafından husûsî olarak
yetiştirilirdi. Pâdişâhdan çocuğu olan, kadın efendi sınıfına dâhil olurdu. Umumiyetle
sanıldığı gibi, pâdişâh haremde bulunan bütün câriyelerle ilişkide bulunmazdı. Bir çok
yerli ve yabancı yazar bu durumu başka türlü anlatmışlar, pâdişâhları haremde
bulunan yüzlerce câriye ile düşüp kalkmakla itham etmişler, bu hususta pek çok hayalî
şeyler uydurmuşlardır. Böyle bir durum insan tabiatına, tıbba ve akla da uygun
değildir. Bunların hiç birisinin doğru olmadığı arşiv vesikalarından anlaşılmaktadır.
Câriyelerin hemen tamama yakın kısmı, haremde pâdişâhın annesinin (valide
sultanın), hanımlarının (kadın efendinin), kızlarının (sultanların), şehzâdelerin
dâirelerinde, harem hastanesinde, kilerde, çamaşır ve temizlik işleri gibi umûmî ve
husûsî hizmetlerde bulunurlardı. Bu sebeble bâzan haremdeki câriyelerin sayısının beş
yüzü ve bini geçtiği olurdu.
Bu hizmetlerine karşılık câriyelerin yiyecek ve giyecekleri sağlandığı gibi, kendilerine
kıdemliklerine ve yaptıkları işe göre muayyen bir ücret de verilir, bayram ve
düğünlerde pek çok ikrâm yapılırdı.
Dokuz hizmet yılını dolduran câriyelere istedikleri takdirde, âzâdnâme, ıtıknâme
denilen hürriyetine kavuşma kâğıdı verilirdi. Fakat bir çokları âzâdnâme istemezler,
sarayda kalmayı tercih ederlerdi. Haremden ayrılan câriyelere elmas yüzüğü ve küpesi,
altın saat ve gümüş kabları, bir çift kaşık, ev eşyası ve diğer ihtiyâçları verilirdi.
Evlenecek olanlara daha fazla şeyler ikrâm edilirdi. Ayrıca sonradan düşkün hâle
gelmemeleri için bâzı gelir getirici şeyler de onlara tahsis edilirdi. Pâdişâhlar, âzâd
edilince de onları gözettiklerinden, muhtâc duruma düşürmezlerdi. Hattâ pâdişâhın
bâzı câriyeleri kendi kızı gibi, devlet erkânı veya onların oğulları ile evlendirdiği de
olurdu.
Câriyeler hakkındaki bu insanî muamele devlet ileri gelenlerin ve diğer müslüman
zenginlerin evlerinde de mevcûd idi. Onlar da yanlarından ayrılan câriyeye, kızları gibi
hattâ onlardan daha fazla yardımda bulunurlar, evlenenlerin kocalarına iş bulurlar,
mes’ûd yaşamalarını te’min ederlerdi, ihtiyarladıklarında o evde söz sahibi de olurlar;
fakat hadlerini bilirler, itibârlarına zarar verecek bir harekette bulunmazlar, aldıkları
terbiye îcâbı, dâima edeblerini muhafaza ederlerdi.
Görüldüğü gibi Osmanlılarda köle ve câriyelerin durumu gayet iyi idi. Bu sebeble bâzı
milletler Osmanlı kölesi olmak isterlerdi. Meselâ Rusların, bir Osmanlı konağında
fevkalâde şartlarda yaşıyacaklarını bildiklerinden, Osmanlıların eline düşüp köle ve
câriye olarak satılmak en büyük arzularıydı (İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi
Harberneu’nun Walshingham Dukasına yazdığı 28.11.1584 tarihli mektup. A.N.Kurat,
Türk-İngiliz münâsebetleri sh. 99).
Yine Kanunî devrinde İstanbul’u ziyaret eden seyyah (gezgin) Belon da; “Osmanlılarda
esirlere iyi bakılmakta, efendileri tarafından çok sevilmekde, eşit muamele
yapılmaktaydı. Lüzumunda esir, kâdıya gidip, hakkını arayabilir ve derhal gerekli
işlemler yapılırdı” demektedir.
Köle ve câriyeler Osmanlı ülkesinde böyle müreffeh mes’ûd bir hayat yaşarlarken,
hattâ pâdişâhın hanım efendisi, pâdişâh annesi bile olabilirlerken, Avrupa’da esirler,
sertler (toprak ile birlikte alınıp satılan köleler), hizmetkârlar, hattâ asil aileden
olmayanlar çok kötü şartlar altında yaşıyorlardı. Bunlara hakaret etmek, dayak atmak,
asiller sınıfı için âdet ve normal bir hak idi. Asillerden başkasının yaşamasının bir
ehemmiyeti yoktu. Elisabeth Bathory altı yüz elli genç kızı hizmetçi olarak kullanmış,
sonra da hepsini işkencelerle öldürtmüştü. Bu cinayeti duyulunca Alman İmparatorluk
adaleti onu yalnız dört yıl hapisle cezalandırmıştı.
On sekizinci asırda Osmanlı bahriye mektebinde (Mühendishâne-i bahr-i hümâyûn)
senelerce muallimlik yapan Avrupalı Baron de Tott da; “İtiraf etmeliyiz ki, kölelerine
(ve câriyelerine) kötü davrananlar Avrupalılardır. Osmanlılar ve diğer doğulular
(müslümanlar) köle ve câriye almak için para biriktirirler, biz ise, para biriktirmek için
onları satın alırız” demek suretiyle Avrupalıların esirlerini toprakta çalıştırmak, bâzan
da fuhuş yaptırmak suretiyle para kazandıklarını îmâ eder. Osmanlılarda ise böyle bir
durumla asla karşılaşılmaz.
Aynı asırda Rusya’da Kont Rumiantsof’un, topraklarında çalışan esirlere tatbik ettiği
cezalardan birisi, efendisi uyurken odasına giren esirin (köle veya câriye) beş bin
deynekle cezâlandırılmasıydı.
Köle ve câriyelerin Osmanlılarda ve diğer İslâm devletlerinde, hürriyetlerine
kavuşuncaya kadar ne ölçüde ileri ve insanî bir hayat seviyesine sâhib olduklarinı
anlamak için bilhassa daha yakın zamana kadar Amerikan cemiyetinde bulunan erkek
ve kadın kölelerin yaşayışları ile karşılaştırmak kâfîdir.
Kadın ve erkek kölelere insanlığa yakışmayan muameleler sebebiyle zaman zaman
dünyâ devletleri, köleliğin kaldırılması hususunda faaliyetlerde bulundu. Nihayet 1956
senesinde Birleşmiş Milletlere bağlı bir komisyonun teşebbüsüyle toplanan konferansta,
köleliğin, köle ticâretinin ve köleliğe benzer tatbikatların kaldırılmasını şart koşan
anlaşma kabul edildi.
1) Redd-ül-muhtâr; cild-3, sh. 2
2) Târih-üt-temeddün-il-İslâmî; cild-5, sh. 39
3) Tâm İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 563
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-10, sh. 268
5) İslâm Târihi Ansiklopedisi; cild-7, sh. 73
6) Büyük Türkiye Târihi; cild-11, sh. 312
7) Ni’met-ül-islâm; cild-2, sh. 11
8) Türk İngiliz Münâsebetleri; sh. 99
9) Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı; sh. 114, 146
10) Hurşit Paşanın Saray Hâtıraları (Hayat Târih Mecmuası, sene-1965, sayı-5, sh.
60
CEBECİ OCAĞI (Bkz. Kapıkulu Ocakları)
CELÂLÎLER
Anadoluda; siyâsî, askerî, idarî iktisadî, sosyal ve İran desteğindeki şiî propagandacılar
tarafından çıkarılan isyânlar.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükselişinde tarîkâtler, şeyhler, velîler ve dervişler
birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gâzi ve haleflerinin etrafı din adamları,
Türkmenler ve evliyâ ile dolmuş, daha ilk günlerde Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini
almış ve bir gâzîler devleti kurulmuştu. Böylece Türkistan’da başlayan, Selçuklular,
Danişmendliler devrinde gelişen ve genişleyen gâzîlik an’aneleri, daha büyük bir
hayatiyetle canlanmıştı. Osmanlılar ve gazâ yapan Türkmenler artık her tarafta
âlimlere medrese, şeyhlere zaviye ve imâret inşâ ediyor, ilim ve tasavvuf tam bir
kaynaşma hâline gelmiş bulunuyordu. Bu sebebledir ki, Selçuklu sultanları için gâzilik
ünvânı nadiren kullanıldığı hâlde, ilk devir Osmanlı sultan ve beyleri hep gâzi sıfatı ile
anılıyordu.
1447’de merkezi Erdebil’de bulunan Şeyh Safiyyüddîn tarikatinin başına geçen Cüneyd,
dedelerinin ve Safiyyüddîn’nin doğru yolundan ayrılarak şiîlik propagandasına
başlamış, kısa zamanda etrafına pek çok kimse toplamıştı. Karakoyunlu hükümdarı
Cihân Şah, bundan huzursuz olduğu için Erdebil’den uzaklaştırmak zorunda kalmıştı.
Nihayet Anadolu’ya gelen Şeyh Cüneyd, dedelerinin nüfuzundan istifâde ile Türkmen
boyları arasına sığındı. Buralarda yetiştirdiği sapık mürîdlerini İran ve Anadolu’daki
Safevîyye ve hurûfî îtikâdlı Bektaşî hangâh ve zaviyelerine göndermeye başladı ve
tarîkat fertleri arasına râfizîlik fikirlerini sokmakta başarılı oldu.
1502’de tarikatın başında bulunan Şâh İsmail, çoğu Anadolu’dan gelmiş yedi bin kişilik
kuvvetiyle Nahcıvan savaşında dayısının oğlu Akkoyunlu Elvend Mirza’yı yenerek
Azerbaycan’ı aldı ve Safevî Devleti’ni kurmaya muvaffak oldu. 1503’de Irak ve Fars
bölgelerini idare eden Akkoyunlu Murad Bey’i, 1507’de Dulkadiroğlu Alâüddevle
Bozkurt Bey’i ve 1510’da da Özbek Han’ını yenmeye muvaffak olan Şâh İsmail, bundan
sonra Trabzon-Rum İmparatoru’nun anne tarafından akrabalığını ileri sürerek, bu
topraklar üzerinde hak iddia etmeye başladı. Ayrıca Anadolu’ya gönderdiği halîfeleri
sayesinde, Osmanlı ülkesinde karışıklıklar çıkarmaktan geri kalmadı.
Nitekim Osmanlı târihlerinde, Şeytan Kulu denilen Şah Kulu Baba Tekeli adında bir şiî,
etrafına topladığı adamlarla Antalya ve Kütahya çevresinde büyük bir isyân başlattı.
Üzerine gönderilen kuvvetleri bozguna uğrattı. Sivas civarındaki Kızılkaya geçidinde
sadrâzam Ali Paşa ile giriştiği çarpışmada öldürüldü. Fakat bu savaşta Ali Paşa da şehîd
düştü. 1512’de ise, Anadolu’da yeni bir şiî hareketi başgösterdi. Osmanlı ülkesinde
şehzâdeler arasındaki saltanat mücâdelesinden yeterince faydalanmaya bakan Şâh
İsmail, Nûr Ali Halîfe’yi Anadolu’ya gönderdi. Nûr Ali, Koyunhisar’a geldiği vakit
etrafına civardaki kızılbaşlardan yirmi bin kişi topladı. Faik Paşa kumandasında
üzerlerine gönderilen kuvvetleri yenen bu kızılbaşlar, Tokat’ı zaptederek Şâh İsmâil
adına hutbe okuttular. Osmanlılar için gittikçe korkunç bir hâl alan ve tamâmiyle
Safevîlere dayanan Anadolu kızılbaşlarının ortaya çıkardıkları bu buhran, ancak Yavuz
Sultan Selîm Han zamanında hâlledilebildi.
Yavuz Sultan Selîm Han, 1514’de İran şahı İsmâil Safevîyi Çaldıran’da mağlûb ederek
bozuk inanışlarının yayılmasını önledi. Bu bozgundan sonra Anadolu’nun çeşitli
mıntıkalarına dağılan hurûfîler, 1519’da mehdîlik iddiasıyla ortaya çıkan Bozoklu Şeyh
Celâl adında bir sapığın etrafında toplanarak, Turhal’da yeni bir isyân çıkardılar. Ankara
üzerine doğru yürüdükleri sırada, Maraş vâlisi Şahsuvaroğlu Ali Bey’in âni bir
baskınıyla bozguna uğradılar. Bozoklu Şeyh Celâl, bozgun sonrasında kaçmak istedi ise
de yakalanıp öldürüldükten sonra kesikbaşı İstanbul’a gönderildi. Yavuz Sultan Selîm
Han’a büyük endişe veren bu hareketi bastıran Şahsuvaroğlu Ali Bey, başarısından
dolayı mükâfatlandırıldı. Osmanlı tarihçileri, bu hâdiseden sonra, Anadolu’daki
ayaklanmalara Bozoklu Celâl adlı sapığın adına izafeten, Celâlîlik; ayaklananlara da
Celâli demişlerdir.
Celâli hareketleri, bu târihten sonra Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın son senelerine
kadar bâzı münferit vak’alardan ibaret kaldı. Ancak on yedinci yüzyıldan itibaren
bilhassa devletin savaş hâlinde bulunduğu dönemlerde, bu isyânlar dışarıdan -
İran’dan- yapılan teşviklerle artarak devam etti. Nitekim on altıncı yüzyılın sonlarında
başlayan Osmanlı-İran ve Avusturya savaşlarının uzun sürmesi, Anadolu’daki eşkıya
zümresinin kuvvetlenmesine fırsat verdi. Bunlar arasında en tehlikelisi bilhassa
huzursuzluğu gerçek bir ihtilâl hâlinde teşkilâtlandıran Karayazıcı Abdülhalîm idi.
Karayazıcı’nın çevresinde, şekavetleri, sebebiyle dirlikleri kesilen tımar ve zeamet
sahibi Sipâhî subaylarıyla hükümete küskün, muhteris devlet adamı da bulunuyordu.
Bu durum on altıncı yüzyılın sonlarından îtibâren isyânların dînî olduğu kadar, siyâsî,
askerî, idarî ve ekonomik olarak arttığını da göstermektedir.
Haçova meydan savaşının sonunda vezîriâzam Cağalazâde Sinân Paşa’nın,
muhârebeden kaçan kapıkulu halkıyla tımarlı sipahilerin dirliklerini kesmesi, ele
geçenleri öldürüp mallarını müsadere etmeye başlaması üzerine, kurtulanlar
Karayazıcı’nın emri altına girdiler. Karayazıcı, emri altında bulunanları, tıpkı Osmanlı
pâdişâhlarının kapıkulu teşkilâtına benzer bir surette tertib ettirdikten sonra, Sivas’tan
Urfa’ya kadar uzanan sahada, halka zulmetmeye başladı. Bu arada Urfa’yı zabt ile
hükümdarlığını îlân edip; (Hâlim Şâh Muzaffer Bâda) ibaresini ihtiva eden tuğralı
fermanları, etrafa gönderdi. Üzerine gönderilen Sinânpaşaoğlu Mehmed Paşa ile Hacı
İbrâhim Paşa kuvvetlerini bozdu. Bu başarılarından sonra Karayazıcı’nın etrafında otuz
bin kişi toplandı.
Vaziyetin gittikçe tehlikeli bir hâl aldığını gören İstanbul hükümeti, Bağdâd vâlisi Vezir
Sokulluzâde Hasan Paşa’yı Anadolu serdârlığına tâyin etti. Sokulluzâde ile Elbistan
taraflarında sabahtan ikindi ezanına kadar yaptığı muhârebede mağlûb olan Karayazıcı,
Samsun taraflarına çekildi. Sokulluzâde, Karayazıcı’yı tâkib etmekle beraber, kışın
gelmesinden dolayı askerlerine izin verdi; kendisi de Tokat’a kışlağa çekildi. Celâlîlerin
başı olan ve başında Anadolu’nun her tarafından binlerce sekban, sipâhî zorbası ve
beylerin kapularını terkeden âsî kapıağalarını toplayan bu meşhur isyâncı şef, o kış
Canik dağlarında öldü.
Sokulluzâde Hasan Paşa, Karayazıcı’nın ölümü sebebiyle Celâlî gailesi bitti diyerek işi
gevşetince, yerine geçen kardeşi Deli Hasan, biraderinin maiyyetindeki sergerdelerden
kethüda Şahverdi, Yularkaptı, Tavil Ahmed gibi şahıslarla Sokulluzâde Hasan Paşa’yı
Tokat’ta muhasara etti. Kuşatma sırasında Hasan Paşa 20 Nisan 1620 sabahı kale
burçlarında dolaşırken Celâlîlerden birinin attığı kurşunla vuruldu. Bunun üzerine
dîvân, Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa’yı, vezâret rütbesiyle Celâlîler üzerine serdâr
olarak gönderdi. Ayrıca üçüncü vezir Hâfız Ahmed Paşa’yı da mühim bir kuvvetle Tokat
üzerine yolladı. Fakat Hâfız Ahmed Paşa da, Deli Hasan kuvvetleri ile başa
çıkamayarak Tokat kalesine kapandı.
Kazandığı başarıları Deli Hasan’ın cesaretini daha da artırdı, saflarına katılanlar
fazlalaştı. Sonunda Ankara üzerinden Anadolu beylerbeyliğinin merkezi Kütahya
üzerine yürüyerek şehri yaktı ve Afyon Karahisar taraflarına çekildi.
Avusturya muhârebelerinin devamı sebebiyle Osmanlı hükümeti Anadolu’daki isyânlara
bakamadığı gibi, âsîler üzerine de yeterli kuvvet gönderemedi. Böylece şımaran
âsîlerin zulümlerini daha da artırmaları; bir kısım halkın işlerini, çift ve çubuğunu
bırakarak şehirlerdeki mühim kalelere göç etmesine ve uzun zaman oralarda
kalmasına yol açtı. Asîlerin elinden kaçarak İstanbul’a gelen bir kısım Anadolu şehir ve
köylüsü de, dîvânda perişan vaziyetlerini dile getirdi. Bu durumda hükümet, Anadolu
vaziyetine bakamıyacağını düşünerek Deli Hasan işini sulh yoluyla halletmeyi uygun
buldu. Nitekim Yemişçi Hasan Paşa’nın sadâreti zamanında, Deli Hasan’a Bosna
beylerbeyliği ve maiyyetindeki elebaşılara sancak beyliği ve kapıkulu süvariliği
verilerek soygun ve zulümleri önlendi. Deli Hasan, 12 Nisan 1603’de Gelibolu
üzerinden Rumeli’ye geçerek, Macaristan serdârı Lala Mehmed Paşa’nın maiyyetine
katıldı.
Deli Hasan Paşa’nın devlet hizmetini kabul ederek Rumeli tarafına geçirilmesiyle
Anadolu’daki Celâlî hareketleri sona ermedi. Zîrâ Deli Hasan’ın devlet hizmetine
girmesine muhalif olan Tavil Ahmed ve Saçlı gibi celâlîler, faaliyet hâlinde idiler.
Âsîlerin üzerine, Anadolu’nun muhafazası için me’mur edilen Nâsûh Paşa ile Anadolu
beylerbeyi Gezdehân Ali Paşa gönderildi. Fakat her iki Paşa da, Tavil Ahmed tarafından
Bolvadin köprüsünde mağlûb edildi.
Hâdiselerin seyrine son derece üzülen sultan birinci Ahmed Han, devlet erkânının karşı
çıkmasına rağmen, celâlîler üzerine bizzat çıkmaya karar verdiği sırada, annesi öldü.
Devlet ileri gelenlerinin bu ölüm münâsebetiyle pâdişâhın fikrinden vazgeçeceği
düşünceleri doğru çıkmadı. Sultan Ahmed Han, şiddetli geçen kışa rağmen, annesinin
ölümünün yedinci günü Bursa’ya hareket etti (Aralık 1605). Pâdişâh, Bursa’ya
geldiğinde, Üveys Paşa oğlu Mehmed Paşa’nın göndermiş olduğu mektup geldi. Paşa
mektubunda yirmi bin kadar asker topladığını, kendisine serdârlık tevcih edildiği
takdirde celâlîleri temizliyeceğini bildiriyordu. Bunun üzerine toplanan dîvân tarafından
Üveys Paşa oğlu Mehmed Paşa’ya vezâret payesi tevcih edilerek, seraskerlik verildi.
Pâdişâh da Bursa’da on gün kaldıktan sonra payitahta döndü. Fakat Mehmed Paşa da
celâlîler karşısında başarılı olamadı.
Bu sırada; Ankara, Kırşehir, Kayseri, Niğde, Aksaray, Konya, Hamit ve Kütahya
sancaklarında celâli zulmü bütün şiddetiyle devam ediyordu. Soğuk kış günlerinde
köyleri basan celâlîler, çoluk-çocuk, kadın-kız demeden herkese görülmedik zulümler
yapıyorlardı. Ayrıca küçük oğlan çocuklarını kaçırarak, yüksek fiyatla tekrar ailelerine
satıyor, yâhud da, yanlarında alıkoyarak Celâlîliğe alıştırıyorlardı. Halk, merkeze
gönderdiği arzlarda faaliyet hâlindeki celâli liderlerinin adlarını saydıktan sonra,
çocuklarının ve yağmalanan mallarının alınmaması hâlinde, toptan göç edeceklerini
bildiriyordu.
Artık Anadolu Celâli eşkıyalarının hareket sahası hâline gelmişti. Bir âsî ortadan
kaldırılsa yerine bir kaç tanesi birden çıkıyordu. Nitekim bu yeni çıkan celâlî
gruplarından Kalenderoğlu ile Kara Saîd, Saruhan’ı yağma ve tahrib ediyorlardı. Kınalı,
Bursa havâlisinde dehşet saçıyordu. Muslu Çavuş, Silifke’yi altüst etmekte idi. Cemşid,
Konya’dan Adana’ya giden boğazları tutmuştu. Fakat bunların en tehlikelisi Halep ve
Lübnan civarındaki Canboladoğlu Ali Paşa isyânı idi.
Canboladoğlu Ali Paşa, hükümetin güç vaziyetini fırsat biterek Şam Trablus’unu
zabtetti. Daha sonra Humus ve etrafını ele geçirerek istiklâlini ilân etti. Askerini
Osmanlı ordusu gibi tertîb ettiren Canboladoğlu’nun on altı bine yakın yaya kuvveti ve
sekiz bin süvarisi mevcuttu. Ayrıca adına hutbe okutup para bastırdı. Hattâ başta
Toskana hükümeti olmak üzere, diğer yabancı devletlerle münâsebet kurmaya başladı.
Canboladoğlu’nun faaliyetleri sonucu Lübnan ve Kuzey Suriye’nin de Celâli ihtilâline
katıldığı aylarda, Osmanlı Devleti’nde sadârete getirilen Kuyucu Murâd Paşa,
Zitvatoruk muahedesini imzalayarak, yıllardır devam eden Osmanlı-Avusturya harbine
son verdi.
Kuyucu Murâd Paşa, Pâyitâht’a geldiğinde sultan birinci Ahmed ile görüştü. Babası
sultan üçüncü Ahmed Han’ın, Celâlî isyânları yüzünden üzüntü içinde öldüğünü bilen
genç Pâdişâh, sadrâzamı tam bir selâhiyetle Anadolu işlerine me’mur etti. Karaman
beylerbeyi iken 1585’de İran seferinde atı sürçüp bir çukura düşmekle İranlılara esir
düşen ve bu târihten sonra Kuyucu lakabıyla anılan vezîriâzam Murâd Paşa,
Anadolu’daki durumu iyice gözden geçirdikten sonra, bunlardan öncelikle, istiklâlini
îlân eden Canboladoğlu üzerine yürüdü. İstanbul’la bağlantısını te’min için yolu
üzerindeki Kalenderoğlu’na güleryüz gösterip Ankara sancakbeyliğini veren Murâd
Paşa, âsîlerin bir kısmını da affetti.
Konya’ya geldiği zaman başta reisleri Saraçoğlu Ahmed Bey olduğu hâlde, bir kısım
celâlîyi temizleyen Murâd Paşa, İskenderun’a yakın Belan boğazından Oruç ovasına
inince, Maraş beylerbeyi kırk bin kişiyle kendisine ilhak etti. Osmanlı ordusunda Rumeli
beylerbeyi yaşı 80’e yaklaşmış Kanije kahramanı vezir Tiryâki Hasan Paşa da
bulunuyordu. Canboladoğlu kuvvetleri de gelerek Osmanlı ordusu karşısında harp
nizâmı almıştı. Canboladoğlu ile dürzî lideri Maanoğlu Fahreddîn, Murâd Paşa’nın
şiddetinden çekinerek anlaşma teklif ettiler ise de reddedildi. Şiddetli geçen muhârebe
sonunda 26.000 celâlî kılıçtan geçirildi. Maanoğlu Fahreddîn ile bütün dürzî kabileleri
kaçtılar. Canboladoğlu ise kaçabilen bir kaç bin adamıyla Haleb’e geldi ise de bir gün
kalabildi. Âsîlerin zulümlerinden bıkan Halep halkı, üzerlerine saldırarak bin kadar
şakîyi öldürdü. Canboladoğlu güç hâl ile İstanbul’a gelip pâdişâha iltica etti. Pâdişâh da
kendisini affederek Tameşvar beylerbeyliğine tâyin etti. Bir sene kadar orada bulunan
Canboladoğlu, bilâhere halka zulme başlayınca askerler kendisini öldürmeye teşebbüs
ettiler. Bunun üzerine Belgrad muhafızı Kâdızâde Ali Paşa’nın yanına kaçan
Canboladoğlu, burada hapsedildi ve bir müddet sonra vezîriâzam Murâd Paşa’nın
emriyle îdâm olundu.
Canboladoğlu kuvvetlerini dağıtan Murâd Paşa, kışı Halep’te geçirdi. Cağalazâde
Mahmûd Paşa kumandasında sevkettiği kuvvetle Bağdâd’ı, Taviloğlu Mustafa’nın
elinden aldı ve şakilerin en tehlikelilerinden olan Kalenderoğlu üzerine yürüdü.
Murâd Paşa, Canboladoğlu üzerine yürürken, Kalenderoğlu’nu etkisiz kılmak için
Ankara sancakbeyliği ile görevlendirmişti. Ancak Kalenderoğlu Ankara önlerine geldiği
zaman, zulmünden çekinen şehir halkı ve kâdı Vildanzâde Ahmed Efendi’nin
muhalefetiyle karşılaştı. Bu durum üzerine kaleyi muhasara altına alan Kalenderoğlu
bir müddet sonra Kastamonu sancakbeyi Tekeli Mehmed Paşa’nın üzerine geldiğini
duyunca, Bursa taraflarına çekildi ve Bursa’ya kolayca girerek, kendisini sancakbeyi
îlân etti. Üzerine gelen Nakkaş Hasan Paşa ve daha sonra da Mîmâr Dalgıç Ahmed Paşa
kuvvetlerini mağlûb etti. Mîmâr Sinân’ın en değerli talebesi olan Ahmed Paşa,
Kalenderoğlu’na yenildiği Manyas meydan muhârebesinde aldığı yarayla şehîd oldu.
Murâd Paşa’nın, Haleb’de Celâlîlere aman vermemesinden korkan Kalenderoğlu
akıbetini sezerek şiddet hareketlerini artırmıştı.
Veziriazam Kuyucu Murâd Paşa, Kalenderoğlu’nun Bursa gibi önemli bir şehre hâkim
olmasından çekinerek, Yûsuf Paşa’yı Üsküdar muhafızlığına getirdi ve dikkatli olmasını
emretti. Kendisi de, Bursa’yı sür’atle terkederek Konya civarına gelmekte olan
Kalenderoğlu’nun önünü kesmek üzere harekete geçti. Haleb-Maraş yolunu sekiz
günde alan Kuyucu Murâd Paşa, celâlîleri, Maraş’ın kuzeybatısında Göksün
yakınlarındaki Abesçayır’da yakalandı. 1608 yılında iki taraf arasında şiddetli bir
muhârebe vuku buldu. Murâd Paşa’nın, kazdırdığı hendeklere gizlediği yeniçerileri,
harbin en mühim ânında birden bire meydana çıkarıp hücuma geçirmesi, savaşı lehine
çevirdi. Bozguna uğrayan Kalenderoğlu ve kuvvetleri kaçmaya başladılar. Kaçanlar
tâkib edilerek büyük kısmı imha edildi. Kalenderoğlu, Bayburt yakınlarında biraz daha
mukavemet gösterdikten sonra, tamamen bozulup İran taraflarına çekildi.
Kalenderoğlu’nun takibine kuvvet gönderdikten sonra, Sivas’a gelen Murâd Paşa, Tavil
Ahmed’in kardeşi Meymûn’un, Kalenderoğlu’na iltihak etmek üzere altı bin eşkıya ile
Tokat ve Karahisâr-ı Şarkî yoluyla Erzurum’a gittiğini haber aldı. Derhâl ordudan
ayırdığı seçkin on beş bin askerin başına geçen Murâd Paşa, ağırlıksız olarak yanına
yalnız bir haftalık erzak almak suretiyle harekete geçti. Bu sırada doksan yaşında
bulunan Murâd Paşa, altı gün altı gece tâkib ederek on iki konakta alınacak yolu yedi
konakta alarak Meymûn’un kuvvetlerine yetişti. Murâd Paşa’nın bu kadar sür’atle
kendilerine yetişeceğini tahmin edemiyen şakiler, eşyalarını hayvanlarına yükletirken,
bir baskınla kısmen imha edildiler. Kaçabilenlerden pek azı, Kalenderoğlu gibi selâmeti
İran’a kaçmakta buldu.
Kuyucu Murâd Paşa Bayburt’a geldiği zaman, celâli olmayan fakat on beş bin kişilik
maiyyetleriyle reâyaya (halka) fenalıkları dokunan ve Murâd Hanlılar adıyla anılan üç
kardeşi ile Beyşehirli Emir Şâhi denilen beyi ortadan kaldırdı. Gayesi; Anadolu’yu iyice
temizliyerek bir daha olmıyacak şekilde ayaklanmaları önlemekti.
Murâd Paşa bundan sonra 3 ay 16 günde yolda âsâyiş tedbirleri alarak Karahisâr-ı
Şarkî’den İstanbul’a geldi (18 Aralık 1608). İstanbul’a girerken ordunun önünde,
mağlûb Celâlî zorbabaşılarının kalın yazılarla yazılmış isimleri olan 400 bayrak
gidiyordu.
Sultan birinci Ahmed Han, vezîriâzam Kuyucu Murâd Paşa’nın bu muvaffakiyetlerinden
son derece memnun kalarak, kendisine iki hil’at ve bir murassa sorguç ihsân eyledi.
15 Haziran 1609’da veziri âzam Kuyucu Murâd Paşa, İran seferi bahanesiyle Üsküdar’a
geçerek otağını kurdu. Hakikatte ise bu sefer, sultan birinci Ahmed Han’la gizlice
aralarında plânladıkları üzere, Anadolu’da hâlâ mevcut bâzı eşkıya reislerini imha
etmek içindi. Çünkü Murâd Paşa, Canboladoğlu ve Kalenderoğlu gibi büyük celâlîlerle
uğraşmak isterken, mıntıka mıntıka faaliyette bulunan diğer bir kısım celâlîlere güler
yüz gösterip onları birer vazife ile oyalamıştı. Bunlardan, Aydın ve Saruhan taraflarında
Üveys Paşa kethüdası Yusuf Paşa ile İçel’de sancak verdiği Muslu Çavuş en önemlileri
idi.
Murâd Paşa, Üsküdar’a geçtikten sonra, Muslu Çavuş ve Yûsuf Paşa’ya çeşitli vâdlerde
bulunarak okşayıcı mektuplar gönderdi ve onları İran seferine katılmaları için orduya
davet etti. Bunlardan Yûsuf Paşa’nın orduya iltihak etmek üzere Üsküdar’a geldiğinde;
Muslu Çavuşun ise, Karaman beylerbeyi Zülfikar Paşa’nın kuvvetlerine mülâki
olduğunda başları kesildi. Bu suretle son iki eşkıvâ reisini de ortadan kaldırdıktan
sonra, Murâd Paşa, Üsküdar’dan İstanbul’a geçti. Sultan birinci Ahmed Han onu,
Anadolu’yu yeni baştan fethedip kendisine hediye eden bir serdâr olarak takdir edip
büyük ihsânlarda bulundu.
On üç, on dört sene devam eden celâlî şakâveti dolayısıyla; Suriye, Irak ve Anadolu
adetâ elden çıkmış denecek bir vaziyete girmişti. Asayiş kalmamış, ticâret durmuş ve
iktisadî durum çok fenâlaşmıştı. Nitekim tarihçi Hammer, Avusturya savaşının devlete
celâli fetreti derecesinde insan ve para kaybettirmediğini yazmaktadır. Ayrıca
celâlîlerin, Safevîler tarafından teşvik görmesi ve içlerine şiî unsurların katılması
mes’eleyi daha da ciddîleştiriyordu.
Murâd Paşa, yalnız celâlîleri değil, onlarla uzak ve yakından temasları olan ve yataklık
edenleri öldürttü. Târihlerin kayıtlarına göre, Kuyucu Murâd Paşa’nın üç sene devam
eden temizleme faaliyeti neticesinde; Canboladoğlu, Kalenderoğlu ve Meymûn
kuvvetlerinden kırk bin ve bunlardan başka üçer beşer bin kişilik kuvvetlerle şekavet
(eşkıyalık) yapan kırk sekiz çeteci kuvvetlerinden yirmi beş bin kişi öldürülmüştür ki,
toplamı altmış beş bindir.
Murâd Paşa; gayretli, dindar, üstün komutanlık, idarecilik, diplomatlık ve devletin
çıkarlarını her şeyden üstün tutan bir şahsiyete sahipti. Tecrübeli, samîmi ve ileri
görüşlü olduğundan, icrâatlarında tavizsiz hareket ederdi. Tarikat ehli olup, her hafta
Kur’ân-ı kerîmi hatmeder, insanlara zulüm etmeyi hiç sevmezdi. Ancak devlet ve millet
düşmanlarına karşı çok şiddetli davranır hiç fırsat vermezdi. Bu davranışı sayesindedir
ki, Anadolu’yu temizliyerek tehlikeli vaziyetin önünü almaya muvaffak oldu (Bkz.
Kuyucu Murâd Paşa).
Daha sonraki yıllarda Anadolu’da buna benzer kaynaşmalar ve isyânlar oldu ise de
hiçbir zaman Kuyucu Murâd Paşa’dan önceki genişliğe ulaşmadı.
Genç Osman’ın yeniçeriler tarafından öldürülmesinden sonra, Erzurum vâlisi Abaza
Mehmed Paşa, 1622’den 1628’e kadar yeniçerilere karşı intikam hissiyle hareket edip,
çok kan dökülmesine sebeb oldu. Ancak sadrâzam Hüsrev Paşa tedbirli siyâseti ile
kendisini isyândan vazgeçirdi. 1628’de sultan dördüncü Murâd Han’ın huzurunda af
dileyen Abaza Mehmed Paşa, daha sonra Bosna beylerbeyliğine tâyin edildi.
Sultan dördüncü Mehmed Han (1648-1687) zamanında, 1664’de sadrâzamlığa
getirilen Köprülü Mehmed Paşa’ya ve yeniçerilere karşı, sipâhî zorbaları Abaza Hasan
Paşa’nın etrafında toplanarak isyân ettiler. Bu isyâncılar, pâdişâhtan Köprülü’nün
idamını istiyorlardı. Âsîler üzerine serasker tâyin olunan Murtaza Paşa, Afyonkarahisar
civarında Abaza’nın kurduğu pusuya düşerek mağlûb oldu. Ancak kuvvetlerini
toparlamaya muvaffak olan Murtaza Paşa, Haleb’i vermek vadiyle Abaza’yı kendi
tarafına çekti. Köşkünde verdiği bir ziyafet esnasında da başta Abaza Hasan Paşa
olmak üzere, 30-40 kadar ileri gelen isyânkâr elebaşısını katlettirdi.
İkinci Viyana kuşatması (1683) sırasında Anadolu’da Akkaş, Kara Mahmûd,
Yâdigâroğlu, Bölükbaşı ve Yeğen Osman gibi celâlîler, Sivas ve Bolu çevresinde
faaliyete geçtilerse de, zamanında ve yerinde alınan tedbirler sayesinde, başarılı
olamadılar.
1519’da başlayıp belirli aralıklarla yıllarca süren ve bilhassa 1596-1610 yılları arasında
Anadolu’yu baştanbaşa saran celâli isyânlarının Osmanlı Devleti için neticeleri
şunlardır:
1- Celâlîlerin faaliyet yıllarında, köylü halk, kasaba ve şehirlere kaçtığından, tarlalar
ekilmez oldu. Ticâretin de durması ile Anadolu’da büyük bir kıtlık başgösterdi ve gıda
maddelerinin fiyatlarında büyük artışlar görüldü.
Şehir ve kasabaları seyrek olan Orta Anadolu, celâlî olaylarının en fazla tahribata
uğrattığı bir bölge oldu. Bu sebeple Ankara, Amasya, Tokat, Sivas, Kayseri ve Kırşehir
gibi yörelerde geliri tamamen toprağa dayalı tımarlı sipahilerin geçim durumu çok
kötüleşti. Bu sebeble Osmanlı ordusunun temelini teşkil eden ve tımarlı sipâhîliğe
dayanan askerî teşkilât bozulmaya yüz tuttu.
Evvelce hazînenin zengin mukâtaaları bulunan; Diyarbakır, Mardin, Rakka, Birecik
yöresi sancaklarında pek çok köylerin harâb ve adetâ nüfûssuz kalmaları yüzünden
devlet gelirlerinde önemli düşüşler oldu.
4- Celâlî isyânlarının yıkıcı faaliyetleri, 1603’den sonra şehirlere de sıçradı. Nitekim bu
sıralarda Ankara’dan başlıyarak, Afyon, Kütahya, Isparta, Kastamonu, Amasya, Tokat,
Malatya, Harput, Maraş, Karahisâr-ı Şarkî ve daha pek çok şehir ve kasaba büyük
felâketler yaşadı. Bunların pek çoğunda evler, hanlar, dükkânlar hattâ câmi ve
medreseler, celâlîlerin çıkardıkları yangınlarda harâb oldular.
5- 1606’da vezîriâzamlığa getirilen değerli vezir Kuyucu Murâd Paşa, İran üzerine
yürüyeceği hâlde celâlî isyânlarının bir kangren hâlini alması yüzünden dört yıl boyunca
bunlarla uğraştı. Bunu fırsat bilen İran şahı birinci Abbâs, bir taraftan celâlîlere destek
sağlarken, diğer yandan Osmanlı hâkimiyeti altındaki Şirvan, Şemahi ve Gence
kalelerini ele geçirdi. Bilâhere Kuyucu Murâd Paşa 1610 yılında çıktığı İran seferinde bu
kaleleri geri aldı.
1) Fezleke (Kâtip Çelebi); cild-1, sh. 22, 29, 290, 291, 324, 404
2) Künhül-Ahbâr (Mustafa Âli, Nuru Osmaniye, No: 3407, sh. 209
3) Müneccimbaşı Târihi; cild-3, sh. 485, 601, 605.
4) Osmanlı Târihi (İ. H. Uzunçarşılı); cild-3, sh. 99, 111
5) Nâimâ Târihi; cild-1, sh. 165, 421, cild-2, sh. 3, 6, 7, 46, 47
6) Peçevî Târihi; cild-1, sh. 120,121, 252, 270, 311
7) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-8, sh. 87, 88
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 196, 197
9) Tabakâtü’l-Memâlik (Celâlzâde) Hekim Ali Paşa Kitaplığı, Nr. 779, sh. 37, 282
10) Neşri Târihi (TTK yayını), cild-1, sh. 246
11) Sultan İkinci Bâyezîd’in Siyâsî Hayâtı (S. Tansel)
12) Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri (B. Kütükoğlu)
13) Tâc-üt-Tevârih (Hoca Sâdeddîn); cild-2, sh. 126-127
14) Eshâb-ı kiram
CELÂLZÂDELER
Osmanlı âlimlerinden ve devlet adamlarından iki meşhur zât. Sultan birinci Selîm ve
Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın çağdaşı meşhur âlimlerden Tosyalı Kâdı Celâl’in
oğullarıdır. Bunlar Mustafa Çelebi ile Salih Çelebi’lerdir. Babalarına izafeten
Celâlzâdeler diye tanınmışlardır.
Celâlzâde Mustafa Çelebi
1491 (H. 896)’da Tosya’da doğdu. 1567 (H. 975)’de vefât etti. Medrese tahsiline
Tosya’da başladı. Bir müddet tahsîl gördükten sonra İstanbul’a gidip Sahn-ı semân
medresesi dânişmendliğine kadar yükseldi. Hat san’atında dîvânî yazıyı çok güzel
yazması ve mahareti sebebiyle sadrâzam Pîrî Mehmed Paşa ve Nişancı Seydi Bey’in
himâyesi neticesinde medreseden ayrılarak devlet idaresinde vazîfe aldı. Yavuz Sultan
Selim Han’ın iltifatına mazhâr oldu. Genç yaşta devlet hizmetine girip, 1516’da dîvân-ı
hümâyûn kâtibliğine tâyin edildi. Çalışkanlığı, vazifesine bağlılığı, bilhassa sır saklaması
sebebiyle pâdişâhın da îtimâdını kazandı. Dîvâna âid işlerde ve muamelelerde gayet iyi
yetişti. Yavuz Sultan Selîm Han devlet erkânından gizli bâzı yerlere göndereceği
emirleri Mustafa Çelebi’ye yazdırırdı. Pâdişâh şöyle yaz diye emrettiği zaman; Mustafa
Çelebi itaat ve edeb göstermekle beraber, dîvân yazışmaları usûlüne ve derece
teşrifatına uygun düşmeyen mütâlaaları yazmakta tereddüd ederek, samîmi îzâhlarıyla
Pâdişâh’ı ikna ederdi. Dîvân muamelâtında yetişmesinde hâmisi nişancı Seydi Bey’in
emeği çoktur.
Celâlzâde Mustafa Çelebi, daha sonra öteden beri kendisini seven ve himaye eden
sadrâzam Pîrî Mehmed Paşa’nın tezkirecisi (özel kalem müdürü) oldu ve sadrâzamlığı
müddetince bu vazîfede kaldı. Mühim işlerin doğru olup olmadığını yerli yerince
araştırırdı. Pîrî Mehmed Paşa emekli olunca; 1523’de Enderûn’dan has-odabaşı İbrâhim
Bey, Rumeli beylerbeyiliği vazifesini de üzerine alarak sadrâzamlığa getirildi. Celâlzâde
Mustafa Çelebi bu sadrâzamın da tezkerecisi oldu ve başarılı hizmetlerde bulundu.
Yavuz Sultan Selîm Han’ın Mısır’ı fethinden bir müddet sonra, Mısır’da Çerkes beyleri,
halkı isyâna teşvik etmişti. Çerkes-Kölemen sultasının yeniden kurulmak istendiği ve
halka adaletsizlik yapıldığı, halkın şikâyetçi olduğu bildiriliyordu. Pâdişâh durumun
mahallinde incelenmesi için sadrâzam İbrâhim Paşa’yı 1524’de Mısır’a gönderdi.
Celâlzâde Mustafa Çelebi de tezkereci sıfatıyla sadrâzamla birlikte, Mısır’a gitti.
Kalabalık bir hey’etle ve beş yüz kadar yeniçeri ile Kâhire’ye ulaşan sadrâzam, orada
durumu İnceledi. Memlûk sultanlarından Kayıtbay ve Kansu Gavri ile Mısır’ın ilk
Osmanlı beylerbeyi Hayır Bey’in tatbik ettikleri kânunları inceledi. Sonra hazîneyi ve
halkın menfâatlerini koruyacak âdil bir kânun tertib ettirdi. Bu yeni kânunun
hazırlanmasında Celâlzâde Mustafa Çelebi’nin büyük hizmeti oldu. On bir ay sonra
Osmanlı sadrâzamı ve hey’eti İstanbul’a döndü. Celâlzâde Mustafa Çelebi; Mısır’daki
hizmet ve gösterdiği liyâkati sebebiyle, reîs-ül-küttâblık vazîfesine terfî ettirildi. On
sene bu vazifede hizmet etti. Ayrıca yapılan seferlere katıldı.
Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın Irakeyn seferinde Tebriz’den Bağdâd’a dönüldüğünde,
1554’de Nişancı Seydi Bey vefât etti. Bu zâtın yerine Celâlzâde Mustafa Çelebi
nişancılığa tâyin edildi. Osmanlı devlet idaresinde nişancı, dîvân-ı hümâyûn
toplantılarında önemli bir yer tutardı. Husûsî müzâkereler de Osmanlı Devleti’nin eski
ve yeni kânunlarını nişancı gayet iyi bilirdi. Ayrıca şer’î ve örfî (hukukî) kânunların
arasını te’lif etmek kudret ve selâhiyetine hâiz olması sebebiyle, bu hususlar hakkında
fikir ve mütâlâalarından istifâde edilen, devlet kânunlarına âid hükümleri yazan,
vezirler ile devlet büyüklerine (adamlarına) verilen menşur ve berâtları bizzat tahrîr
(yazarak) veya müsveddelerini tedkîk ederek pâdişâhın ismini hâvi tuğrayı çekmek
yetkisine hâiz idi.
Celâlzâde de nişancılıkta aranan devlet adamlığı vasıflarını üzerinde taşıyan bir devlet
adamı idi. Bu vazifede 23 sene kaldı. Hizmetleri sayesinde devlet kânunlarında
müracaat edilen önemli bir mercî oldu. Kendisini yetiştiren Seydi Bey’den daha fazla
şöhret buldu. Devlet idaresine dâir bütün kânunlar elinden geçti ve onun tedbirleriyle
hâllolundu. Kanunnâmedeki tâbir üzerine bihakkın Müftî-i kânun olup, Koca Nişancı
diye meşhur oldu. En karışık mes’elelerin halli için onun mütâlâası alınırdı. Meşhur
Tâcizâde Cafer Çelebi’den sonra Celâlzâde gibi bir nişancı gelmemiş ve yaptığı
kânunlar, tahrîrât (yazışmalar), ahkâm ve menşûrlardaki yazış tarzı, kendisinden sonra
yarım asırdan ziyâde nümûne olmuştur. Celâlzâde’nin yüksek vukuf ve mesâisine
mükâfat olarak, nişancılık hasları, o târihe kadar hiç bir nişancıya verilmeyen 300.000
akçeye çıkarılmıştır.
Celâlzâde Mustafa Çelebi, 1557 senesine kadar nişancılık makamında kaldı. Yaşı
yetmişe ulaşmıştı. O târihte vezîriâzam Dâmâd Rüstem Paşa’nın tavsiye ve ısrarı
üzerine görevinden istifa etti ve Müteferrika başılık rütbesi verildi. Yerine değerli bir zât
olan Eğri Abdizâde Mudurnulu Mehmed Bey tâyin edildi. Kânûnî Sultan Süleymân Han,
Celâlzâde’nin kıymet, ehliyetini ve uzun yıllar devam eden hizmetini takdir ettiğinden,
vezîriâzam Rüstem Paşa’ya rağmen, o târihe kadar emsali görülmemiş bir mükâfatla
taltif etti. Nişancılığında aldığı haslar ile emekli yaptı.
Celâlzâde Mustafa Çelebi, Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın son seferinde müteferrika
olması dolayısıyle, maiyyetinde de bulundu. Zigetvar muhasarası esnasında Nişancı
Eğri Abdizâde Mehmed Bey vefât ettiğinden, 1566’da Celâlzâde ikinci defa nişancı tâyin
edildi. Fakat, ihtiyarlığını ileri sürerek kabul etmek istemedi. Ancak emir üzerine
kabule mecbur oldu. Bu sırada sultan Süleymân Han vefât etmişti. Fakat vefât haberi
pek gizli tutulduğundan hâriçten duyulmamıştı. Celâlzâde, Pâdişâh’ın vefâtından
haberdâr olmadığı için, nişancılık hil’atı giymek için otağ-ı hümâyûna girdiği vakit,
hayatta zannettiği kadirşinas Pâdişâh’ının öldüğünü anlayınca, kendisini tutamayarak
ağlamaya başlamıştı. Fakat vezîriâzam Sokullu Mehmed Paşa’nın ikâzı üzerine
kendisini toplamış ve me’mûriyet hil’atini giydikten sonra, otağ-ı hümâyûndan dışarı
çıkmıştı. Onun bu hil’atini görenler, Pâdişâh’ın sıhhatte olduğu zannı ile şüphelerini
giderdiler.
Mustafa Çelebi, ordu ile beraber İstanbul’a döndü. Sultan İkinci Selîm Han zamanında
on üç ay kadar nişancılıkta bulundu ve 1567’de 75 ilâ 80 yaşları arasında vefât etti.
Eyyûb Sultan Nişancası’nda yaptırdığı câminin bahçesine ve kendisinden evvel vefât
eden kardeşi Salih Çelebi’nin yakınına defnedildi.
Celâlzâde Mustafa Çelebi’nin; devletin kânun ve nizamlarına vukufu, yeni kânunlar
tanzim ve tedvîni, bir de ilmî faaliyeti ve ilmî şahsiyeti yönünden iki cephesi vardır.
Mustafa Çelebi, Türkçe inşâdaki (yazmadaki) kudret ve mehâretinden başka, Arabça
ve Farsça’da da kalem sahibi, âlim ve şâir bir zât idi. Kaleme almış olduğu berât veya
menşûrlardaki inşâ (yazma) san’atı kudreti, zamanına göre pek kuvvetlidir ve
münşeatı senelerce nümûne olarak kallanılmıştır. Bilhassa Safevî hükümdarı Şah
Tahmasb’a yazılan nâme-i hümâyûn ve pâdişâhın emriyle bilhassa vezîriâzam İbrâhim
Paşa için kaleme aldığı seraskerlik menşuru, kuvvetli kalem sahibi olduğunun en parlak
nümûnelerindendir.
Celâlzâde Mustafa Çelebi, uzun süren devlet hizmetleri esnasında eser yazmaya fırsat
bulamadı. On sene süren emeklilik hayâtı boyunca da kitap te’lifi ve tercümeler yaptı.
Eyyûb Sultan Nişancı mahallesindeki konağında; âlimler, şâirler ve edipler ile ilmî ve
edebî sohbetler yaptı. Eserleri şunlardır: 1- Tabakât-ül-memâlik ve derecât-ül-
mesâlik: Hicrî 962 senesine kadar olan olayları anlatan bir târih kitabı olup, sonra
gelen tarihçilerin hemen hepsine kaynak olmuştur. Kânûnî devrindeki ordu, devlet
teşkilâtı, vilâyet ve sancaklardan, İstanbul’daki muhtelif te’sislerden, ilmî ve içtimaî
müesseselerden de bahseder. Dili süslü bir nesirdir. 2- Mohaç-nâme, 3- Rodos
fetihnamesi, 4- Fetihnâme-i Karaboğdan (Gazâvât-ı Sultân Süleymân), 5-
Selîmnâme, 6- Mevâhib-il-hallâk fî merâtib-il-ahlâk, 7- Delâil-i Nübüvvet-i
Ahmedî, 8-Hediyyet-ül-mü’minîn, 9- Cevâhir-ül-ahbâr fî hasâilil-ahyâr, 10-
Kanunnâme, 11- Târih-i kâle-i İstanbul ve ma’bed-i Ayasofya. Ayrıca Münşeat
ve Dîvânçe’si de vardır. Şiirlerinde Nişânî mahlasını kullanmıştır. Çok cömert ve
üstün ahlâk sahibi idi. Eyyûb Nişancasında bir câmi ve o civarda bir halvetiyye tekkesi
ve hamam yaptırmıştır.
Celâlzâde Salih Çelebi
Osmanlı âlimi ve devlet adamı olarak Celâlzâde adıyla meşhur bir zât da; Celâlzâde
Mustafa Çelebi’nin kardeşi Celâlzâde Salih Çelebi’dir. İsmi, Molla Salih bin Kâdı Celâl-
er-Rûmî’dir. Babasının kâdılığı sırasında 1493 (H. 899)’de Volşitrin’de doğdu. 1565 (H.
973) yılında vefât etti. Eyyûb Sultan’da kardeşinin yaptırdığı câminin bahçesinde ve
kardeşinin yanında medfûndur.
Celâlzâde Salih Çelebi, medrese tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul’da büyük
Osmanlı âlimi İbn-i Kemâl Paşazâde’den ders aldı. Meşhur hattat Şeyh Hamdullah’dan
hat san’atını öğrendi. Yazısı çok güzel idi. Hocası İbn-i Kemâl Paşazâde’nin bâzı
eserlerini müsveddeden temize çekti. 1520 senesinde Kânûnî Sultan Süleymân Han
tahta çıktığı sıralarda Hâce-i Sultanî yani Pâdişâh’ın hocası Hayreddîn Efendi’ye
mülâzım (asistan) olup, Edirne’de Serâciye Medresesi’ne tâyin edildi. Bu vazifesi
sırasında, Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın Belgrad, Rodos ve Budin seferlerini yazarak
sultâna takdîm etti.
1524 senesinde İstanbul’daki Murâd Paşa Medresesi’ne müderris olarak tâyin edildi.
Uzun süre bu medresede müderrislik yaptıktan sonra, Dîvânyolu’ndaki Haldun Ali Paşa
Medresesi, 1536’da ise Sahn-ı semân müderrisliğine tâyin edildi. Burada sultan
Süleymân Han’ın emriyle, Fîrûz Şâh hikâyesini kısa zamanda, 8 cild hâlinde,
Farsça’dan Türkçeye çevirdi. Değişik medreselerde hizmet ettikten sonra, 1544’de
Haleb kâdılığına tâyin edildi.
Elli beş günlük bir hizmetten sonra, Mısır beylerbeyi Haldun Dâvûd Paşa’nın durumunu
ve Mısır Evkafını tahkîk ve teftiş için Mısır’a gönderildi. Vazifesini bitirince tekrar Haleb
kâdısı olması İstenmiş ise de, kabul etmemiştir. Neticede İstanbul-Sultan Bâyezîd
Medresesi müderrisliğine getirilmiştir. Ancak vazîfeye başlamadan, Şam kâdılığına
tâyin edildi. Bir sene sonra da Mısır kâdısı oldu. 1550 senesinde emekliye ayrıldı.
Salih Çelebi emekliye ayrıldıktan sonra, Eyyûb Sultan’da biraderi Mustafa Çelebi’nin
konağının yanında aldığı evinde yaşamaya başladı. Ziyaretine gelenlerle ve
talebeleriyle sohbet ederek ilmî mütâlâalarda bulunup tatlı bir ömür sürdü ve eser
te’lifi ile uğraştı. Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın şehzâdesi Bâyezîd’in emriyle,
Cemâleddîn Mehmed Avfî’nin, Büyük Selçuklu Devleti’nin vezîri Nizâm-ül-mülk adına
Farsça yazdığı Cevâmi’ul-hikâyât ve levâmî-ür-rivâyât adındaki, târih ve ahlâkla
ilgili eserini Türkçe’ye çevirdi. Bu eseri çok beğenen şehzâde Bâyezîd’in; “Muradı ve
meramı ne ise arzetsin!” diye haber göndermesi üzerine, Celâlzâde Salih Çelebi,
talebeleriyle bir arada bulunmak ve eser telifine devam etmek arzusu ile Eyyûb Sultan
Medresesi müderrisliğine tâyin edilmesini istedi. Dileği kabul edilerek, tekrar
müderrisliğe tâyin edildi. Bu görevde üç sene kaldı. Gözlerine perde indiğinden, 1561
senesi Safer ayında afvını istirham ederek emekliye ayrıldı.
Salih Çelebi, yüksek din ilimlerine vâkıf bir zât olup, bilhassa fıkıh ilminde mütehassıs
idi. Nesir ve nazım vadisinde kudretli bir kaleme sahipti. Ahlâkı, fazîleti, dürüstlüğü ve
hakşinaslığı ile tanınıp, zamanının âlimleri arasında mevki sahibi oldu. Te’lif ve tercüme
olmak üzere kıymetli eserler yazdı.
Salih Çelebi, Mısır kâdılığı esnasında, annesi tarafından verilen bir câriye ile evlenerek,
bundan İshak adında bir oğlu oldu. Bu çocuğun on yaşlarında vefât etmesi, Celâlzâdeyi
çok müteessir etmiş ve bu üzüntüsü sebebiyle, manzum bir Leylâ ve Mecnûn
hikâyesi yazmıştır.
Salih Çelebi; yumuşak huylu, temiz kalbli, vefâkâr ve biraderi Mustafa Çelebi gibi çok
cömert idi. Gerek kâdılığı, gerekse emekliliği zamanlarında fakirlere, akrabasına ve
civarındaki muhtaçlara yedirir, içirir, elbise ve para vermek suretiyle yardım ederdi.
Sanki fakirler babası gibiydi. Her gece sofrasında dostları ve talebelerinden misafirler
bulunurdu.
Tezkire sahibi Âşık Çelebi, Salih Çelebi’nin mu’îdi (asistanı) Çorlulu Hatmî Çelebi
vâsıtasiyle Celâlzâde ile görüşmüş ve yüksek fazîleti hakkında medh ve senada
bulunmuştur. Salih Çelebi, Salih ve Salâhî mahlasıyla şiirler yazmıştır. Bir Dîvânı
vardır. Nesri şiirinden üstündür. Nesirlerinde açık ve sâde bir dil kullanmıştır.
Eserleri: 1- Belgrad Fetihnamesi, 2- Rodos Fetihnamesi, 3- Târih-i Budin, 4-
Târih-i Sultan Süleymân, 5- Fîrûz Şâh menâkıbı tercümesi, 6- Târih-i Mısır, 7-
Kitâb-ül-muhtasar fî ahvâl-il-beşer, 8- Cevâmi-ul-hikâyât ve levâmi-ur-
rivâyât, 9- Leylâ ve Mecnûn Manzumesi, 10- Dürer-i nesâyih, 11- Miftâh şerhi
haşiyesi, 12- Mevâkıb şerhi haşiyesi, 13- Vikâye şerhi haşiyesi, 14- Islâh-ul-
îzâh haşiyesi, 15- Tagyîr-üt-tenkîh adlı esere tâ’likâtı, 16- Münşeat, 17- Dîvân.
1) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-13, sh. 350, 363
2) Osmanlı Müellifleri; cild-3, sh. 37, 279
3) Şakâyık-ı nu’mâniyye Zeyli (Atâî); sh. 48, 113
4) Tezkire-i Latîfî; sh. 218, 336
5) Târih-i Peçevî; cild-1, sh. 743
6) Tuhfe-i Hattâtîn; sh. 229
7) Tezkiret-üş-Şuarâ (Hasan Çelebi); cild-1, sh. 548
CEM SULTAN
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın küçük oğlu. 23 Aralık 1459 günü Edirne Sarayı’nda doğdu.
Annesinin adı Çiçek Hâtûn idi. İlk terbiyesini saray hocalarından ve annesinden aldı.
Fikrî terbiyesi ve tahsîli için beş yaşına geldiğinde bir hoca tâyin edildi. Dokuz yaşına
geldiğinde, Kastamonu sancakbeyligine gönderildi (1469). O devirlerde şehzâdeleri
küçük yaşlarından îtibâren Anadolu vilâyetlerine göndermek usûldendi. Yanlarına
vezirlerden biri, lala sıfatıyla verilir ve bu suretle idarî işler öğretilirdi. Cem Sultan,
Kastamonu’da dört sene kaldı. Bu süre zarfında ilim ve edebiyat tahsiliyle meşgul oldu.
1474’de büyük ağabeyi şehzâde velîahd Mustafa’nın vefâtı üzerine Karaman
beylerbeyliğine gönderildi. İdâri işlerin yanında tahsîline devam etti. Beraberinde lalası
Gedik Ahmed Paşa’dan başka, Frenk Süleymân, Hâtibzâde Nâsuh, Defterdâr Ahmed,
Sofu Hüseyin ve Çâşnigirbaşı İlyas, Şirmerd Ağa gibi şahsiyetler ile bâzı Türk, Rum ve
İtalyan olan tanınmış ilim adamları vardı. Bunların hepsi siyâset, ilim, şiir, sadâkat ve
fazîletleriyle bilinen ve tanınan kişilerdi. Cem Sultan, altı seneden fazla kaldığı
Konya’da, bu zâtların her birinden çeşitli ilimler öğrendi. İlk şiirlerini burada yazdı.
Konya yılları, maddî ve manevî terbiyesi bakımından gerçek bir mektebdi. İlim
tahsîline devam etmekle beraber, ata binmekte ve her türlü silâhları kullanmakta
büyük maharet kazandı. Sağlam yapılı bir genç olan Şehzâde Cem’e, Karaman eyâleti
halkı muhabbet ve sevgi besledi. Harabe hâlindeki Lârende’de; saray, bedesten ve
çarşı yaptırmak suretiyle geniş îmâr faaliyetlerinde bulundu.
1481 senesinde babası Fâtih Sultan Mehmed Han, Gebze’de hastalanarak vefât ettiği
zaman, Cem yirmi üç, ağabeyi şehzâde Bâyezîd ise otuz dört yaşında idi. Her iki
şehzâde de iyi yetişmişti. Cesur ve hareketli olan Cem Sultan daha çok seviliyordu.
Babası da çok sevdiğinden, Kânûnnâme-i âl-i Osman’da şehzâdelere yazılacak
hükümlerin lakapları bahsinde; “Vâris-i mülk-i Süleymânî... Oğlum Cem...” diye
yazdırmıştı. Yeniçerilerin baskısıyla daha önce haber verilen Şehzâde Bâyezîd,
İstanbul’a gelerek tahta geçti. Aradan çok geçmeden durumu öğrenen Cem Sultan,
bâzı teşvikçilerin tavsiyeleri ile saltanat iddiasında bulundu. Etrafına asker toplayarak
Bursa üzerine yürüdü. Karşısına çıkan Ayas Paşa kumandasındaki kuvvetleri bozguna
uğrattıktan sonra Bursa’ya girdi. Kendisini sultan îlân edip, adına para bastırdı, hutbe
okuttu ve on sekiz gün saltanat sürdü.
Etrafına oldukça mühim bir kuvvet toplamaya muvaffak olan Cem Sultan,
mücâdelesine devam etmekte kararlı idi. İki ordu, 20 Haziran 1481 günü, Yenişehir
ovasında karşılaştı. Gedik Ahmed Paşa’nın sultan Bâyezîd tarafına geçmesi üzerine,
Cem Sultan savaş meydanını terk ederek Konya’ya doğru geri çekildi. Bu çekilme
esnasında geçirdiği bir kaza sonucunda ayağından yaralandı. Konya’da ancak üç gün
kalabilen Cem Sultan, annesini, hanımını ve çocuklarını yanına alarak şehirden ayrıldı.
Tarsus, Antakya, Haleb yoluyla Mısır’a gitti. Arkasından yetişenlerle, maiyyetinin sayısı
üç yüzü buluyordu. Kâhire’ye girişinde sultan Kayıtbay tarafından merasimle
karşılandı. Mısır sultânı; “Sen benim oğlumsun” diye Şehzâde’yi tesellî etti ve çok
yakınlık gösterdi. Cem Sultan 20 Aralık 1481’de hac farîzasını yerine getirmek üzere
Mekke’ye gitti. 12 Mart 1482’de Kâhire’ye döndü.
Bu arada eski Karaman beyi olan Kasım Bey ve Ankara sancakbeyi Trabzonlu Mehmed
Bey’den, halkın sultan Bâyezîd’den yüz çevirdiği, kendisini beklediğini yazan mektuplar
aldı. Kasım Bey’in gayesi, Karaman Beyliği’ni yeniden kurmaktı. Bu durum üzerine
yeniden ümîde kapılan Cem Sultan’ın Konya ve Ankara harekâtları başarısızlıkla
neticelendi, önce Akşehir’e, sonra da Kasım Bey ile birlikte Taşeli’ne çekilmek
mecburiyetinde kaldı. Kendisini tâkib ederek Konya Ereğlisi’ne gelen sultan İkinci
Bâyezîd’le yeniden müzâkerelere girişti. Ancak bu müzâkereler de, diğerleri gibi
neticesiz kaldı. Çünkü, onun Kudüs’de oturmasını teklif eden sultan Bâyezîd’e karşılık,
Cem Sultan Osmanlı topraklarında hâkim olacağı bir bölgenin kendisine verilmesi
hususunda ısrar ediyordu. Kasım Bey’in teşviki ile Rumeli’ye gitmek için, Rodos
şövalyelerine müracaat etmeye karar verdi. 29 Temmuz 1482 günü, Rodos limanında
karaya ayak bastı. Artık, talihsiz şehzâde için, on iki sene yedi ay sürecek ve sonu
ölümle bitecek olan acı gurbet hayâtı başlıyordu.
Rodos şövalyelerinin reisi olan Pierre d’Aubusson, daha önce imzaladığı bir senette
Cem Sultan’a istediği zaman Rodos’tan ayrılabilme hakkı tanımıştı. Ancak verilen bu
sözü çabuk unutuldu. Şehzâde’yi elde tutmakla; sultan Bâyezîd Han’a istedikleri yolda
andlaşma yapmaya ve adalarını Osmanlıların fethinden kurtarmaya, aynı zamanda
para koparmaya muvaffak olabileceğini umuyordu. Fakat Sultan’ın müdâhalede
bulunabileceğini düşünen şövalyeler, Cem’in Rodos’ta kalmasına fazla izin vermediler.
Cem Sultan otuz dört gün Rodos’ta kaldıktan sonra, Eylül ayının ilk günü, Fransa’ya
gönderilmek üzere üç yüz kişilik maiyyeti ile birlikte yola çıkarıldı. Sıkıntılı geçen deniz
yolculuğu kırk altı gün sürdü ve Nis’de karaya çıktı. Şehrin güzelliği dikkatini çekti,
gönlünü dindirip, acılarını unutmak için Türkçe, Farsça şiirler yazdı. Bu şiirlerinden
birinin bir beyti şöyledir:
Acâib şehr imiş bu şehr-i Nîs’te;
Ki kalur yânına her kim ne itse.
Buradan Chamber ve Rumilly kalelerine nakledildi. Rumilly’de iken Savua dükası birinci
Carlo, Cem Sultan’ı şövalyelerin elinden kurtarmaya çalıştı ise de, durumu öğrenen
şövalyeler, Cem’i, Puet şatosuna götürdüler.
Kardeşi Cem Sultan’ın Avrupa’ya gitmesi ve hıristiyanların eline geçmesi, ikinci Bâyezid
Han’ı çok zor durumda bıraktı. Buna rağmen hânedânın şerefini korumaya dikkat etti.
7 Aralık 1482 günü şövalyelerin reîsi ile bir andlaşma imzaladı. Bu andlaşmaya göre,
her senenin 1 Ağustos günü kardeşinin masraflarına karşılık kırk beş bin duka altın
ödeyecekti.
Bu sırada Cem, milletlerarası önemli bir mes’ele hâline geldi. Papa, Fransa, Napoli ve
Macaristan kralları, Memlûklü sultânı, Venedik doçu; Cem Sultan’ı ele geçirmeye
çalışıyorlardı. Memlûklü sultânı Kayıtbay, Cem’i vermesi için Fransa kralı on birinci
Louis’e bir milyon duka altını ödeyeceğini bildirdi. Fakat papa, şehzâde’nin ancak
Roma’da muhafaza edilebileceğini söyleyerek, yeni bir haçlı seferi için ancak kendisinin
Avrupa’yı ayağa kaldırabileceğini söylüyordu. Bu arada Sultan’ın, on birinci Louis’e
gönderdiği elçi Hüseyin Bey, Savua’dan geçerken Cem’le görüşmek istedi ise de izin
verilmedi. 30 Ağustos 1483 senesinde kral Louis ölünce, Şehzâde’yi muhafaza etmek
zorlaştı. Bu durum karşısında şövalyeler, Cem Sultan’ı Sassenape Şatosu’na
götürdüler.
Şövalyeler her taraftan gelen tehdîdlerden bıkıp usandıkları için, Şehzâde’yi; yüklü bir
para karşılığında, Macaristan kralı Matthius’a teslim etmeye karar verdiler. Bu duruma
Venedik şiddetli şekilde karşı çıktı. Avrupa devletleri, Cem’e sâhib olabilmek için
birbirleri ile savaşacak kadar ileri gittiler. Sultan Bâyezîd Han, kardeşinin papaya
teslim edilmesini istemiyordu. Zîrâ şimdiye kadar düzenlenen bütün haçlı seferleri
dâima papanın teşebbüsü ile olmuştu. Sultan, 1488 senesi sonlarında Fransa kralı
sekizinci Charles’e, kardeşini hiç bir siyâsî teşebbüse âlet etmeden muhafaza ettiği
takdirde, yıllık 50.000 duka altın ödeyecekti. Kral sultan Bâyezîd’in teklifini kabul
etmek istedi ise de, şövalyeler 5 Ekim 1488’de Şehzâde’yi teslim etmek için papa ile
anlaştılar. Cem Sultan’ın, Alman imparatorluğu’nun eline düşmesi ihtimâli olduğunu
fark eden Fransa, bu durumda onun papa tarafından himaye edilmesini kabul etti.
Fransa’dan yola çıkan Cem Sultan ve maiyyeti, Mart 1489’da Roma’ya vardı. Papa
sekizinci İnnocent, merasim elbiselerini giymiş vaziyette Vatikan Sarayı’nın kabul
salonunda Cem Sultan’ı ayakta karşıladı. Merasimde, Roma’daki elçilerle papanın
kardinalleri de hazır bulundular. Daha önce protokol görevlileri, imparatorların bile
papanın ayaklarını öptüklerini, kendisinin biraz olsun eğilmesini istediler. Düşman
elinde esir olmasına rağmen asalet ve vakarından asla tâviz vermeyen Cem Sultan;
“Dediğiniz kimseler papadan mağfiret umdukları için ayaklarını öperlermiş. Hâlbuki
ben, mağfireti yalnız Allah’ımdan bekler ve umarım. Bu hususta papaya hiç bir
ihtiyâcım yoktur, ölüme razı olurum, dînime ihanet etmem ve ona zarar verecek bir
harekette bulunmam. Ben, aranıza ahid ile gelmiş yalnız bir kimseyim. Bunca
müddettir beni zulm ile hapsettiniz! Nihayet; “Seni papa davet ediyor” diyerek buraya
getirdiniz. Artık bundan sonrasını nasıl isterseniz öyle yapınız” dedi ve doğru papanın
yanına gitti. Papa da boynuna sarılarak onu kucaklayıp öptü. Cem’in ikâmetine,
sarayın geniş dâirelerinden biri tahsis edildi. Durumu öğrenen sultan Bâyezîd, bir elçi
ile kardeşinin bakımı ve masrafları için kırk bin altın gönderdi.
1492 senesi Ağustos ayında Papa innocent’in ölümü ile yerine altıncı Alexander geçti.
Papa Alexander, üç yüz bin altın verildiği takdirde Cem’i öldürebileceğini bildirdi.
Bâyezîd Han bu teklifi kabul etmedi. Bu durumu öğrenen Fransa kralı sekizinci Charles,
İtalya’ya girdi. Papa, Fransız ordusunun üzerine geldiğini öğrendiği zaman, Cem
Sultan’ı kendi hazînesinin saklı bulunduğu kaleye hapsetti (1494). Fransa kralı,
Roma’yı kuşattı. Bir süre sonra Papa, Fransa kralı ile görüştü. Fransa kralı, Cem
Sultan’ı istediğini, sulh şartlarının arasına koydu. Papa, bu isteği kabul etmek
mecburiyetinde kaldı.
Fransa kralı sekizinci Charles, Cem Sultan’ı ve maiyyetini alarak, Fransa’ya gitmek
üzere 1495 senesi başlarında yola çıktı. Kafile, San Germano şehrine geldiğinde Cem
Sultan rahatsızlandı. Bir müddet sonra, hastalık daha da ilerliyerek, yüzü ve boynu
şişti. Artık ata binecek hâli kalmadığından sedye ile taşınıyordu. Cem Sultan bu hâlde
bile, dâima; “Yâ Rabbî! Eğer bu kâfirler beni bahane edip müslümanlar üzerine
yürürlerse, beni o günlere eriştirme, canımı al!” diye duâ ediyordu. Nihayet 25 Şubat
1495 Çarşamba sabahı, şehâdet getirerek ruhunu teslim etti. Cem Sultan o sırada 35
yaşlarında idi.
Cem Sultan’ın hastalık veya zehirlenme neticesinde öldüğüne dâir muhtelif rivayetler
vardır. Osmanlı müellifleri genellikle, papa tarafından gönderilen bir berberin zehirli
ustura ile şehzâdeyi traş ettiğini ve ölümüne sebeb olduğunu bildirmektedir. Haberin
İstanbul’a ulaşmasından sonra, sultan Bâyezîd’in emriyle dükkanlar çarşılar kapatıldı,
fakirlere para dağıtıldı. Ülkedeki bütün câmilerde gâib cenaze namazı kılındı.
Cem Sultan’ın ölümü kimseye haber verilmeden, cenazesi, adamlarından kapıcıbaşı
Sinân Bey ve Celâl Bey tarafından yıkandı. Sonra kendi tülbendi ile kefenlenip, orada
bulunan altı-yedi kişi tarafından cenaze namazı kılındıktan sonra, ölüm haberi çevreye
duyuruldu. Na’şı, kurşun bir tabuta konarak sarayın bahçesine defnedildi. Cem
Sultan’ın tabutu, 1499 senesi Ocak ayında İstanbul’a getirildi. Bursa’ya götürülerek
büyük ağabeyi Mustafa’nın yanına defnedildi.
Cem Sultan, vefât etmeden önce maiyyetindeki beyleri yanına çağırarak bir vasiyyet-
nâme hazırlatmıştı. Vasiyyet-nâme şöyle idi: “Allahü teâlânın emri vâki olduğu zaman,
haberi kardeşime bildiresiniz. Ne vech ile olursa olsun, benim tabutumu kâfir
memleketinde komasın! Ehl-i İslâm memleketine çıkarsın ve bütün borçlarımı ödesin.
Annemi, kızım ve diğer yakınlarım ile hizmetimde bulunan adamlarımı himaye eylesin.”
Sultan Bâyezîd, kardeşinin bu vasiyyetine uyup, adamlarının her birine me’mûriyet
vererek gönüllerini aldı.
Cem Sultan, şâir ve edîb ruhlu bir zât idi. Avrupa’da bulunduğu müddetçe Fâtih Sultan
Mehmed’in oğluna yaraşır şekilde hareket edip, herkesin takdir ve sevgisini
kazanmıştı. İsmi bütün Avrupa’da şöhret buldu. Cem Sultan uzun boylu, tıknaz, hafif
sakallı, vakur ve çevik bir gençti, ölçülü ve ağır davranışlı idi. Sözünün eri, atılgan bir
insandı. Fransa kralı sekizinci Charles ile ilk görüşmelerinde yanlarında bulunan
Sanuto, Cem Sultan’ın müthiş bir harb adamı olduğunu anlayarak; “Bu Şehzâde’nin
Osmanlı tahtına geçmeyişi, hıristiyan âlemi için Allah’ın bir lütfudur” demekten kendini
alamamıştır.
Cem Sultan, şiirde Bursalı Ahmed Paşa’nın te’sirinde kalmıştır. Böyle olmakta beraber
taklitçi bir şâir değildir. Gurbette bulunduğu senelerde içli şiirler yazmıştır. Şiirlerinin
bir kısmında lirizm hâkimdir. Gazellerinde gezdiği memleketlere âid izlerden başka,
hacca dâir sık sık îmâlar, hac ıstılahları ile yazılmış mazmunlar vardır. Şiirinde yer yer
kendisinden bahseder. Ayrıca; Şeyh, Necâtî ve Nizâmî’nin te’siri de görülür. Farsça’yı
çok iyi bilirdi. Zamanına kadar yetişen büyük İran şâirlerini çok iyi tanıyan Cem Sultan,
bunlardan istifâde ederek, birçok nazireler de yazmıştır. Türkçe ve Farsça olmak üzere
iki dîvânı vardır.
Cem Sultan, bilim ve san’at adamlarını yanından ayırmadığı için, şâirlerden bir kısmı
gurbet hayâtında bile onu yalnız bırakmamışlardır. Yanından ayrılmayan; Sa’dî,
Haydar, Sehâî, La’lî, Kandî, Şahidi adlı şâirlere; Cem şâirleri adı verilmiştir.
Bunların en tanınmışı Cem Sa’dîsi diye bilinen Sa’dî’dir.
Cem Sultan’ın Dîvân’ından bir bölüm aşağıdadır:
Ne-durur Hakk’a toğru varmağa râh
Himem-i lâ-ilâhe illallah
(Hak teâlâya doğruca varmak için yol nedir dersen; lâilâhe illallah kelime-i tevhidinin
himmeti olduğunu söylerim.)
Zahm-ı küfre odur şifâ-yı edeb
Merhem-i lâ-ilâhe illallah
(Küfür yarasına devamlı deva da, lâ ilâhe illallah sözünün merhemidir.)
Dil ü cân bağını kılur taze
Şebnem-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah kelimesinin şebnemi yâni çiy damlası, gönül ve cân (rûh) ülkesini
(bahçesini) taptaze eder.)
Kim olursa olur Huda’ya karîb
Hemdem-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah kelime-i tevhidi ile arkadaşlık eden kim olursa olsun, Allahü teâlâya
dâima yakındır.)
Sahn-ı câna safâ virür ise
Kadem-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah sözünün devamlılığı cân ülkesine aydınlık ve neş’e verir, safâlar
getirir.)
Kangi kalbe yazılsa da pür-nûr
Rakam-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah yazısı hangi kalbe yazılırsa nurlara gark olur.)
İns ü cânn râm ola ele girse
Hatem-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah yazılı o mühür hangi ele geçerse insanlar ve cinler, onun kölesi
olurlar.)
Uludur on sekiz bin âlem
Alem-i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah bayrağı on sekiz bin âlemden daha yüksektir.)
Toludur cümle âsmân ü zemîn
Ni’âm-i lâ-ilâhe illallah
(Bütün yerler ve gökler lâ ilâhe illallah sözünün nimetleri ile doludur.)
Râh-ı Hakk’a delil olup iledür
Bu Cem’i lâ-ilâhe illallah
(Lâ ilâhe illallah kelime-i tevhidi, Hak yolunu göstererek, Cem Sultan’ı Allahü teâlâya
ulaştırır.)
BENİ O GÜNLERE ERİŞTİRME!..
Papa bir gün Cem Sultan’la sohbet ederken, ona, kendi dîninden ayrı bir memlekete ne
için geldiğini sorunca, teessüre kapılan Cem; “Maksadım başka bir memlekete iltica
etmek değildi. Rumeli’ye geçebilmek gayesiyle Rodoslulardan yol istedim.
Muvâfakatlarını alarak Rodos’a gel’dim. Fakat onlar söz ve yeminlerine sadâkat
göstermeyip, beni yolumdan alıkoydular ve bana yedi yıldır hapis hayâtı yaşattılar.
Böylece lâyık oldukları nâmerdliklerini gösterdiler. Şimdi ise sizin huzurunuzdayız. Artık
Mısır’a gidip ailemle beraber olmaktan başka bir emelim kalmadı” dedi. Papa, Cem
Sultan’ın üzüntüsüne iştirak etmiş gibi görünüp onunla birlikte gözyaşı döküp,
hakikatte onu âlet ederek Osmanlılar üzerine bir haçlı seferi açmak emelinde
olduğundan, Macaristan’a gitmesini tavsiye etti. Bunun üzerine Cem Sultan; “Şimdi
ben size uyarak Macaristan’a varacak olursam, Macar askerleri ile birlikte ehl-i İslâm
üzerine yürümem îcâb edecektir. Bu takdirde de din düşmanları ile birleştiğim için,
İslâm âlimleri benim küfrüme hükmedecektir. Hâlbuki ben dînimi, Osmanlı memleketi
için değil, bütün dünyâ saltanatı için bile vermem” dedi. Papa, Şehzâde’nin bir türlü
yola gelmediğini ve gelmeyeceğini anlayınca, latince ağır bir cümle kullandı. Cem
Sultan’ın aynı dil ile karşılık vermesi, papayı mahcûb etti. Bin bir özür dileyerek ve
gönlünü alarak kaldığı yere gönderdi. Cem Sultan bu hâdiseden sonra elini Hahk’a her
açtığında; “Yâ Rabbî! Eğer bu din düşmanları, benim varlığımla müslümanların üstüne
saldırmaya kalkışacaklarsa, beni o günlere eriştirme ve en kısa zamanda canımı al”
diye duâ etmeye başladı.
Cem Sultan, çoğunlukla Roma sokaklarında üzüntülü bir hâlde dolaşır ve rast geldiği
fukaraya bol bol sadaka dağıtırdı. Bunu görenler, onun hıristiyanlığa meyyal olduğunu
sandılar. Cem Sultan’ın iyilikseverliği, papanın kulağına gitti. Bir sohbet esnasında
papa, bu durumu son derece takdir ettiğini söyledi ve Cem Sultan’ı hıristiyanlığa davet
ederek; “Eğer bizim dînimize girersen, Mısır’dan oğlunu getirtir, ona kardinallik
veririm” dedi. Papa’nın bu teklifinden son derece müteessir olan Cem, gözlerinden acı
yaşlar dökerek; “Ben sizden Mısır’a gitmek istedim. Siz bana bâtıl yolu
gösteriyorsunuz. İtikâdımca, hak olan, Muhammed aleyhisselâmın dînidir. Bana
kardinallik ve papalık değil, bütün dünyânın saltanatını verseler yine dînimden
dönmem. Bu gibi teklifler bize sâdece ezâ verir. Eğer size bu cesareti veren, bizim
Hıristiyan fukarasına merhamet gösterişimiz ise, biliniz ki bizim dînimizde fukaraya
yardım hususunda müslüman ve Hıristiyan ayırımı yapılmaz” cevâbını verdi. Cem
Sultan’ın bu sözlerini orada bulunanlar da takdir ettiler. Papa ise, Cem’i kırdığını
anlayıp özür diledi.
1) Vâkıât-ı Cem (İstanbul-1330)
2) Kâmâs-ül-a’lam; cild-3, sh. 1830
3) Tâc-üt-tevârih; cild-2, sh. 40
4) Sultan Cem (Ahmed Refik, İstanbul-1924)
5) Türk Şâirleri; cild-3, sh. 960
6) Tezkiret-i Latifi; sh. 188
7) Münşeât-üs-selâtîn; cild-1, sh. 291
8) Bedâyi-uz-zuhûr; cild-3, sh. 380
9) Djem Sultan (L, Thuasne; Paris-1892)
10) Şakâyık-ı nu’mâniyye tercümesi; sh. 285
11) Tevârih-i Âl-i Osman (Âşıkpaşazade); sh. 221
12) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh. 658
13) Sultan İkinci Bâyezîd’in Siyâsî Hayâtı; sh. 23
14) Cizyedârzâde Târihi (Ahmed Bahâüddîn, Millî Kütüphâne, Mikrofilm No: 287);
vr. 257
15) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-3, Sh. 251
16) Türk Klasikleri; cild-2, sh. 181
17) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 199
18) Mufassal Osmanlı Târihi; cild-2, sh. 615
19) Sultan Cem (İsmâil H. Ertaylan;İstanbul-1951)
20) Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 122
21) Resimli Türk Edebiyatı Târihi; cild-1, sh. 45
22) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-1, sh. 357
23) Büyük Türkiye Târihi; cild-3, sh. 139
CEMÂL PAŞA
Osmanlı Devleti’nin son yıllarında değişik vazifelerde bulunan, İttihâd ve Terakkî’nin
ileri gelenlerinden olan kumandan ve devlet adamı. 1872’de İstanbul’da doğdu.
1922’de Tiflis’de öldü.
Askeri eczacı Mehmed Nesîb Efendi’nin oğlu olan Ahmed Cemâl, ilk tahsilini gördükten
sonra, 1890’da Kuleli Askerî Lisesi’ni bitirdi. 1895’de Harbiye’den erkân-ı harb
yüzbaşısı rütbesiyle me’zûn oldu. Önce Genel Kurmay Birinci şûbe’de daha sonra
Kırklareli İstihkam inşâatı şubesinde çalışmak üzere ikinci Ordu’da vazifelendirildi.
Daha sonra da Selânik’deki Redif fırkası kurmay başkanlığına tâyin edilerek, Üçüncü
Ordu emrine verildi. Selanik’te bulunduğu sırada Talat Bey ve arkadaşlarının kurduğu
gizli İttihâd ve Terakkî cemiyetinin faaliyetlerine katıldı. İttihâd ve Terakkî cemiyetinin