The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by kenanozmentokat, 2021-11-25 11:52:16

Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi 2.Cild

Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi 2.Cild

Keywords: Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi

askerler arasında teşkilatlandırılmasıyla vazifelendirildi. Üçüncü Ordu müşiriyet-i
erkân-ı harbiye reisliğine getirilerek binbaşılığa terfî ettirildi. Aynı zamanda Şimendifer
hat müfettişliğine getirildi. Şimendifer hat müfettişi olarak dolaştığı yerlerde cemiyetin
şubelerini açmak suretiyle İttihâd ve Terakkî’nin yayılmasına çalıştı. İkinci Meşrûtiyet’in
îlânını tâkib eden günlerde, İttihatçıların ifadesiyle; “Meşrûtiyet’i korumak ve bir
meşrûtiyet hükümetinin halka hizmet vâsıta ve şartlarını tesbit etmek üzere milletin
emrinde olan İttihâd ve Terakkî’nin arzu ve maksatlarını arz etmek” üzere İstanbul’a
gönderilen sekiz kişilik Hey’et-i mahsûsa arasında bulundu. Osmanlı ordusunun içinde
dînine ve devletine bağlı subayları ordudan tasfiye etmek üzere kurulan Hey’et-i
ıslâhiyye âzâlığında ve rütbeleri tetkik hey’etinde bulundu. O yıllarda binbaşı olan ve
sâdece Cemâl Bey diye anılan bu genç ittihâdçı, 31 Mart vak’asının olduğu günlerde
vazifeli bulunduğu Gebze’den Yeşilköy’e geçti. 31 Mart ayaklanmasını bastırmak
bahanesiyle Selanik’ten Yeşilköy’e gelen Hareket ordusuna katıldı. Hareket ordusu ile
İstanbul’a girerek bu hareketin bastırılmasında aktif vazife aldı. Bu sırada Üsküdar
muhafızlığında vazifelendirildi. Üsküdar muhafızlığı sırasında zecrî tedbirlere
başvurarak İttihâd ve Terakkî komitesine karşı olan geniş kitlelere akla gelmedik kötü
muamelelerde bulundu.

Daha sonra Çukurova’da meydana gelen Ermeni isyânını bastırmak üzere kaymakam
rütbesiyle Adana vâliliğine tâyin edildi. Bu vazifesi esnasında ermenilerin hatırı için
müslümanlara karşı zulm etmekten çekinmedi. Hatıratında bu hareketini bizzat îtirâf
eden Cemâl Paşa; “Yalnız Adana şehrinde Dîvân-ı Harb-i örfî mahkûmlarından otuz
müslümanı îdâm ettirdiğim gibi, ondan iki gün sonra da Erzin kasabasında on yedi
müslümanı îdâm ettirdim. Îdâm olunan müslümanlar arasında, Adana’nın en eski ve
zengin ailelerine mensûb gençler bulunduğu gibi, Bahçe kazası müftîsi dahi vardı. Bu
müftî o havali Türkleri arasında pek büyük bir nüfuza sâhibdi” demekten çekinmez.

Adana vâliliğinden sonra Bağdâd vâliliğine de tâyin edilen Cemâl Bey, kendisinden
önce Bağdâd vâliliği yapan ve daha sonra harbiye nâzırı olan Nâzım Paşa’nın başlattığı
îmâr faaliyetlerine devam etti. Balkan harbinin patlak vermesi üzerine harbiye nâzırı
Nâzım Paşa tarafından İstanbul’a çağırıldı. Konya Redif fırkası kumandanlığına tâyin
edildi. Bu fırka ile Vize’de Bulgarlarla savaşan Cemâl Paşa, Pınarhisar muhârebesinde
fecî bir mağlûbiyete uğrayarak bütün ordu ile birlikte Çatalca hattına çekilmek zorunda
kaldı. Böyle olmasına rağmen harbiye nâzırı Nâzım Paşa tarafından Umum Menzil

müfettişliğine tâyin edildi. Burayı İttihâd ve Terakkî fırkasının istekleri doğrultusunda
teşkilâtlandırdı. Talât ve Enver beylerle devamlı temaslarda bulundu. Balkan harbinin
korkunç neticeleri alınmak üzereyken, Bâb-ı âlîye karşı tertip peşinde koşan Talât ve
Enver paşalarla birlikte hareket ederek, 23 Ocak 1913’de, târihte Bâb-ı âlî baskını
olarak bilinen ihtilâl hareketini tertibledi (Bkz. Bâb-ı âlî baskını).

Bu baskın esnasında harbiye nâzırı Nâzım Paşa öldürüldü. Sadrâzam Kâmil Paşa istifa
etmek zorunda bırakıldı. Sadrâzamlığa getirilen Mahmûd Şevket Paşa tarafından
İstanbul muhafızlığına tâyin edilen Cemâl Bey, İttihâd ve Terakkî tarafdârı olmayanlara
karşı çok keyfî muamelelerde bulundu. Bir çok kimse keyfî olarak tutuklandı.

Böylece İttihâd ve Terakkî fırkasının ve onun hükümetinin muhafızlığını üstlendiği gibi,
Osmanlı Devleti’nin istikbâli üzerinde söz sahibi olmaya başladı. İttihâd ve Terakkî
iktidarını tasvib etmeyip, açık ve gizli karşı harekete geçen muhalifleri bastırmak için
şiddetli tedbirler aldı.

Edirne’nin kurtuluşundan sonra feriklik rütbesine terfî ettirildi. Cemâl Paşa’nın emeli
harbiye nâzırı olmaktı. Mahmûd Şevket Paşa’nın mechûl bir cinayetle öldürülmesinden
sonra, Talât Paşa ile birleşerek Enver Paşa’nın harbiye nâzırı olmasına mâni olmak
istediyse de, Enver Paşa İttihâd ve Terakkî erkânı üzerinde daha etkili olarak harbiye
nâzırlığına getirildi. Cemâl Paşa, Enver Paşa’nın harbiye nâzırı olmasından sonra, önce
nâfia nâzırı, kısa bir müddet sonra da bahriye nâzırı oldu.

Osmanlı Devleti’nin son dönem sorumluları olan ve üç paşalar diye bilinen Talât, Enver
ve Cemâl paşalar, devletin, patlak veren Birinci Dünyâ harbi devletler grubuna
dayanmadan yaşayamıyacağına inanıyorlardı. Ancak, bu husûsda önemli görüş
ayrılıkları vardı. Cemâl Paşa şahsen dostluk kurduğu Fransız elçisi M. Bompar ile
devamlı temasda idi. Kendisi bahriye nâzırı olarak Fransız donanmasının manevralarına
davet edilmişti. Bu sebeble Fransa ile beraber olmak gerektiğini kabul ediyordu. Fakat
bu konudaki düşünceleri, Fransa’nın müttefiki olan Rusya ile İngiltere’nin Osmanlı
Devleti hakkındaki çirkin hayâlleri sebebiyle gerçekleşemedi.

Alman dostu olan Enver ve Talât Paşa ile diğer ittihâdçılar ise, Almanlarla ittifak
kurulması tarafdârıydılar. Nitekim patlak veren Birinci Cihân Harbi’nde önce Osmanlı
Devletini; Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya, A.B.D., Japonya, Sırbistan, Romanya,

Belçika, Yunanistan, Portekiz, Karadağ devletlerinden meydana gelen îtilâf devletlerine
karşı Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan’dan meydana gelen ittifak
devletleri yanında bir oldu-bittiyle savaşa soktular. Böylece İttihâd ve Terakkî erkânı
ile Bâb-ı âlî hükümeti, Osmanlı Devleti’nin ölüm fermanını kendi elleriyle imzalamış
oldular.

Savaş sebebiyle îlân edilen seferberlikten sonra, daha önce harbiye nâzırlığına getirilen
Enver Paşa’nın aynı zamanda başkumandan vekili olmasıyla, Cemâl Paşa da bahriye
nâzırlığı uhdesinde kalmak üzere, Mısır (kanal) seferine gitmekle vazifeli olan
Dördüncü Ordu kumandanlığına ve Filistin-Arabistan umûmî vâliliğine tâyin edildi.
Cemâl Paşa, 21 Kısım 1914 Cumartesi günü Haydarpaşa istasyonu’ndan parlak bir
merasimle Şam’a doğru yola çıktı. Şam’a ulaştıktan sonra, krallar gibi zevk ve sefâhet
içinde yaşamaya başladı. Cuma günleri İstanbul’daki pâdişâh gibi Cuma selâmlığına
çıkarak Ümeyye Câmii etrafında toplanan ve para ile tutulan kimselerle; “Haydi zafere,
haydi zafere, Cemâl Paşa gir Mısır’a” diye kendini alkışlattı.

Burada bulunduğu sırada akla gelmedik çılgınca eğlenceler yaparak, yerli ahâliye
zulmetti ve bilhassa karşısında güç olarak gördüğü şerîf hânedânından kıymetli
kimseleri öldürttü. Sultan Abdülhamîd Han zamanında İstanbul’da mühim makamlarda
bulunan ve mîr-i mîrân yâni beylerbeyi rütbesini taşıyan, halîfeye ve devlete çok
faydalı hizmetlerde bulunan ve İttihâdçıların Birinci Cihân Harbi felâketine
sürüklemelerine karşı çıktığı için İstanbul’dan uzaklaştırılarak Mekke emîrliğine tâyin
edilen Şerîf Hüseyin Paşa ile iyi geçinmeye çalıştı. Fakat Cemâl Paşa’nın bir yandan
dinden, îmândan ve din düşmanları ile cihaddan söz ederken, öte yandan da Osmanlı
Devleti’ni parçalamaya çalıştığını, binlerce müslüman gencini ateşe attığını, daldığı
gafletin ve sefâhetin hiç de sözlerine uymadığını gören Şerîf Hüseyin Paşa, milleti bu
eşkıyanın elinden kurtarma yollarını aradı. Oğlu Şerîf Faysal Efendi’yi Mekke’den Şam’a
gönderdi. Faysal Efendi, bütün bu kötülüklerin doğru olduğunu anlayıp babasına
bildirdi. Bu durumlar karşısında dayanamayan Şerîf Hüseyin Paşa, bütün
müslümanlara işin içyüzünü bildirmek için 1916 yılında iki beyanname neşr etti.
İttihâdçılar ve Cemâl Paşa bu haklı çağrıya isyân beyannâmesi dediler. İstanbul’da
çıkan ittihâdçı gazetelerdeki kiralık kalemler, Şerîf Hüseyin Paşa’ya ağza ve akla
gelmeyen küfür ve iftiralar savurdular. Fakat hâdiseler, Şerîf Hüseyin Paşa’nın haklı
olduğunu gösterdi. İttihâdçılar ve Cemâl Paşa, Şerîf Hüseyin Paşa’nın

beyannamelerinden uyanacakları yerde, onu vatan hâini îlân ettiler. Üzerine alaylar
gönderip senelerce kardeşi kardeşe öldürttüler. Mekke’yi ve Medine’yi o hâlis
müslümanlara, sevgili Peygamberimizin torunlarına vermemek için çok masumun şehîd
düşmesine sebeb oldular.

Medine muhafızları Basri ve Fahri paşalar, İngilizlerin Osmanlılar için kurdukları
tuzaklarını ve hıyanetlerini yakından gördükleri hâlde, İttihâdçılardan ve Cemâl
Paşa’dan aldıkları emirlere uymağı vazife sayarak Şerîf Hüseyin Paşa’yı ve oğullarını âsî
îlân ettiler. Kardeşi kardeşe boğdurmaya âlet oldular. Hicaz vâli ve kumandanı Gâlib
Paşa ise din bilgisi kuvvetli, ileri görüşlü, tecrübeli bir kumandan olup, Cemâl Paşa’nın
emirlerine aldanmadı. Uzun ve esaslı inceleme ve araştırmalar yaparak, Şerîf Hüseyin
Paşa’nın haklı olduğunu ve iki beyannâmesini de din ve millet sevgisi ile yazdığını
anladı. Şerîf Hüseyin Paşa’ya yapılan iftiralara karşı aşağıdaki günlük emri yayınladı:
“Emîr hazretlerinden hiç bir suretle şüphe edilmemelidir. Böyle bir isyân çıkarması
İhtimâli asla yoktur. Bu yolda sözlerin hiç biri doğru değildir. Şerîf Hüseyin Paşa halîfe-
i müslimîne tam bir itaat ile bağlı olup, ömr-i şahanelerinin uzaması için her zaman
duâ etmektedir.” Gâlib Paşa ayrıca yazısını, İttihâdçıların elebaşılarından Dördüncü
Ordu kumandanı olan Cemâl Paşa’ya ve İstanbul’a gönderdi. Fakat Şerîf Hüseyin
Paşa’yı ve oğullarını kendisine büyük mâni gören Cemâl Paşa, bunların milleti
uyandırarak kendi işkence ve taşkınca davranışlarına son verileceğinden çok
korkuyordu. Şerîf oğullarını âsî duruma sokmak için iğrenç hileler hazırladı.
Medîne’deki kahraman Türk subaylarına savaş emri gönderdi. Senelerce kardeş kanının
akıtılmasına sebeb oldu. Şerifleri âsî, hattâ hâin sanarak onlara ateş açan masum
subayların çoğu, sonunda aldatıldıklarını anladılar. Başlarında tümen kurmay başkanı
Emin Bey olmak üzere yüzlerce subay birleşip merkez hey’eti kurdular. Çeşitli
beyannameler dağıtarak Hicaz’da oynanan cinayetleri bildirdiler;

“Kumandan (Cemâl Paşa) ve adamları yalan söylüyorlar. Arab, Türk, iki millet olarak
bundan sonra da kardeş gibi yaşayacaktır. Zâten kardeş değil mi idik? Târih ve din
bağları ile birbirimize bağlı değil miyiz? Kavm-i necîb-i arab, istiklâlini kazanmakla
düşmanımız olabilir mi? Onlara da sorarsanız “Hayır” diyeceklerdir... Bundan sonra
maksadsız olarak ölmeği göze almak yiğitlik değildir. Bu yazımız, hakikati
anlayamıyanlar içindir. Ekseriyet anlamıştır. Bu zulme hazret-i Peygamber efendimiz
dahî evet der mi?” dediler. Bu subaylar, Medine muhafızı kumandanı Fahreddîn Paşa’yı

Medine’den alıp Yenbû iskelesine getirdiler. Fakat İngilizler, hepsini esir alarak Mısır’a
götürdüler. Mısır’da altı ay kadar İngiliz esaretinde kaldıktan sonra savaş suçlusu
olarak Malta’ya sürüldüler. Fahreddîn Paşa, Cemâl Paşa’nın emirlerine uymayı bir
vatan borcu bildiği için hareketsiz kalmış ve Mekke ve Medine gibi mukaddes yerlerin
târihî Türk düşmanlarının eline geçmesine sebeb olmuşlardır.

Cemâl Paşa ile Enver ve Talât paşalar arasında 1915 senesinde bir takım
anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Yalnız bu anlaşmazlıklar harbin idaresine âid olmayıp, daha
çok İttihâd ve Terakkî fırkasının şefliğini aralarında paylaşamamalarındandı. Bu
rekabet, memleketin idaresine âid siyâsî konulara te’sir ediyordu. Meselâ Cemâl Paşa
umûmî harb esnasında bir kısım ermenilerin tâkib ettikleri hatt-ı hareket sebebiyle,
tatbik edilen siyâseti tasvib etmiyordu. Bu sebeble kendi idaresi altındaki yerlerde
ermenilerle işbirliği yapıyor, onları elinden geldiği kadar memnun etmeye çalışıyordu.

Cemâl Paşa ve adamlarının Suriye’deki şeriflere ve yerli halka yaptıkları kötü
muameleler ve İngilizlerin yürüttüğü casusluk faaliyetleri sebebiyle Araplar arasında
kavmiyetçilik akımı yayılıyordu. Cemâl Paşa gelecekte müslüman Arapların kendi
aleyhinde çıkarabilecekleri muhtemel isyânlara mâni olabilmek için, Fransa tarafından
Suriye’de tatbik edilen usûlü tâkib ederek, Suriye’nin muhtelif bölgelerine ermenileri
kitleler hâlinde yerleştiriyor, Araplara karşı ermenilerle işbirliği yapmaktan hiç
çekinmiyordu. Bunun sonucu, umûmî harb sırasında ermeni komiteleri İttihâd ve
Terakkî hükümetinin şiddetle aleyhinde bulundukları hâlde, Cemâl Paşa’ya karşı dosça
tavırlar alıyorlardı.

Bu sırada İttihâd ve Terakkî hükümeti ile Cemâl Paşa arasında bir takım fikir ihtilâfları
ve rekabet duyguları olduğunu sezen ermeniler, itilâf devletleri tarafından Cemâl
Paşa’ya Suriye krallığı vâd ederek onu İstanbul hükümeti aleyhine isyân ettirmek için
plân hazırladılar. Bu plân uzun müddet Petersburg, Londra, Paris ve Roma hükümetleri
arasında siyâsî haberleşmelere konu oldu.

Rusya’nın Bükreş elçisi S.A. Poklefski tarafından Rus hâriciye nezâretine 15 Ekim 1915
tarihli şifrede; Talât, Enver ve Cemâl Paşa arasındaki ihtilâftan bahisle, hükümetine;
“Şayet biz Türkiye Asya’sında icrâi hükümet etmek hususunda Cemâl’e yardım vâd
edecek olursak, onu İstanbul aleyhinde açıktan açığa bir harekete sevk etmek ihtimâl

dahilindedir. Bu düşünce muvafık görülürse, ermeniler Cemâl’e te’sir yapacak surette
temas hususunu düşündüklerinden cevâbınızı bekliyoruz” tavsiyesinde bulundu.

Rus hâriciye nezâreti bu şifreyi alır almaz, hemen Bükreş elçisine muvafakat cevâbı
vermiş, ayrıca durumu 25 Ekim 1915 tarihli ve 6391 numaralı olarak Paris, Londra ve
Roma elçilerine bildirmiş; Fransa, İngiltere ve İtalya hükümetlerinin muvâfakatlarının
alınması için elçilerine şu talimatı vermişti:

“İstanbul ermeni mehâfilinden bildiriliyor ki; devletler kendilerine aşağıdaki şartları
teklif edecek olurlarsa, Cemâl’i, İstanbul hükümeti aleyhine açık bir isyâna
meylettirmek ümidi vardır:

1- Yeni sultan için Suriye, Filistin, Irak, Arabistan, Kilikya muhtar eyâletlerinden teşkil
edilecek bir “Türkiye Asyası” devletinin masuniyet ve istiklâlini müttefik devletler
tekeffül ederler.

2- “Türkiye Asyası” devletinin sultânı Cemâl Paşa olacak ve sultanlık babadan büyük
oğla geçecektir.

3- Sultan Cemâl, İstanbul hükümetiyle, sultânını Almanlar elinde esir kabul ve ilân
ederek, bunlar aleyhine harb açmayı teahhüd edecektir.

4- Bu harb açılınca, İtilâf devletler ona silâh, teçhizat ve erzak vereceklerdir.

5- Harb bitince İtilâf devletler Cemâl’e mâlî yardımda bulunacaklardır.

6- Cemâl, İstanbul’un ve boğazların elden gitmesine (Rusya lehine) razı olacaktır.

7- Cemâl ermenileri kurtarmak ve harbin nihayetine kadar onları beslemek hususunda
tedbîr almayı taahhüd edecektir.

Her türlü dahilî karışıklık yalnız ve ancak Türkiye’nin kuvvetlerini zayıflatır ve bizim
faydamıza hizmet eder. Bize sâdık ermeniler vasıtasıyla Cemâl ile gizli görüşmelere
girişmek lâzımdır. Eğer Cemâl Almanları kovmaya ve İstanbul hükümetini devirmeye
muvaffak olamazsa; Osmanlı İmpataroluğu’nda bir karışıklık ve fesâd çıkarmak hususu
bile faydadan hâli olmayacaktır.

Mahrem bir surette hâriciye nâzırına keyfiyet îzâh edilerek acele telgraf vermenizi rica
ederim.”

Bu mes’ele hakkında Ruslar, İngilizler ve Fransızlar arasında haberleşme devam
ederken, ermeniler vâsıtasıyle husûsî surette Cemâl Paşa’ya bildirilmiş midir? Bu nokta
anlaşılamıyorsa da, haberlerin birinde itilâf devletleriyle Cemâl Paşa arasında ermeniler
vâsıtasıyle bâzı temasların vuku bulduğuna dâir imâlar vardır. Yalnız muhakkak olan
nokta şudur ki, Cemâl Paşa, söz ve icrâatlarıyle sonradan kendisine hıyanet edecek
ermenilere aldanmış ve işbirliği kurmaktan çekinmemiştir.

Şam’daki Damascus-palas’da karargâhını kuran Cemâl Paşa, Mısır fâtihi olmak
hülyâsıyla tantanalı hayat tarzına devam etti.

Bir hiç uğruna girişilen ve onbinlerce müslüman-Türk evlâdının aç, sefil ve feda
edilerek mağlûbiyetle sona eren kanal seferinden sonra, Suriye’de kendini mutlak
hâkim gören Cemâl Paşa, Aratık 1917’de İstanbul’a döndü (Bkz. Kanal harekâtı).

Birinci Cihân Harbi, Osmanlı Devleti’nin ve müttefiklerinin yenilmesiyle neticelenince,
Cemâl Paşa da diğer arkadaşları Talât ve Enver Paşa gibi yurt dışına kaçtı. Önce
Almanya’ya giderek Berlin’e yerleşti, sonra Münih’e geçti. Münih’te bâzı bolşevik
şahsiyetlerle tanışarak İsviçre’ye geçti. İsviçre’de bulunduğu sırada Afganistan’a karşı
bir harb hazırlamakta olan İngiltere’ye karşı savaşmak ve Afgan ordusunu ıslah ve
teçhiz etmek üzere Afganistan’a gitmeye karar verdi. Tanıştığı bolşevik (komünist)
liderlerden Karl B. Radek’in tavassutu ile Moskova’ya; oradan da Çiçeri’nin yardımıyla
Taşkent’e gitti. Türkistan’a dağdan esir Türk subaylarını etrâfında toplayarak bir
komite kurdu. Daha sonra Afganistan’a geçerek Afgan kralı Emânullah Han ile görüştü
ve iltifatını kazanarak, Afgan ordusunu ıslaha girişti. Bu sırada eski silâh ve siyâset
arkadaşı Enver Paşa’nın Türkistan’a geleceği haberini aldı. Enver Paşa gelince,
hazırladığı bâzı plânları bozacağından korkan Cemâl Paşa, Moskova’da buluşmaları için
mektup yazdı. Enver Paşa’yla görüşmek üzere Moskova’ya gitti. Enver Paşa’nın
Türkistan’a geçmesi üzerine tekrar Afganistan’a dönmeye karar veren Cemâl Paşa, 5
Temmuz 1922’de Tiflis’e geldi. Burada Anadolu’da istiklâl harbini yapmakta olan millî
mücâdele hareketinin temsilcisi Muhtar Bey ile görüştü. Afganistan’a dönmek veya
Anadolu’ya geçmek üzere hazırlanırken, 21 Temmuz 1922 Cuma gecesi, geç vakit

kaldığı otele dönerlerken, yanında yaverleri teğmen Süreyya Bey ve binbaşı Nusret
Bey olduğu hâlde, Jukavski sokağının köşesine vardıkları zaman, kimlikleri bilinmeyen
kimseler tarafından açılan ateş sonucu öldürüldüler.

Cemâl Paşa’yı öldüren kimselerin ermeniler olduğunu iddia eden Rus resmî makamları,
ermeni Taşnak komitesine mensup pek çok kişiyi tutuklattı. Buna göre Cemâl Paşa’yı
öldürenler ermenilerdir.

Cemâl Paşa’nın Ankara’ya gönderdiği İsmet (Karadoğan) Bey’in iddiasına göre; Cemâl
Paşa’yı ermeniler değil, Rusların “Çeka” teşkilâtına mensûb fedaîleri öldürmüştür.
“Evvelâ şunu söyliyeyim ki, Enver Paşa’nın Türkistan’daki isyân hareketi başladığında,
Ruslar Cemâl Paşa’yı öldürmeyi kafalarına koymuşlardı diyen İsmet Bey devamla;
“Cemâl Paşa, ermeniler tarafından vurdurulmuştur... Tiflis’de günlerce peşini tâkib
etmişler, Moskova’da bulunduğumuz sırada da, Enver’in harekete geçişini müteâkib
bizi Çeka’ya çağınp uzun uzadıya, Enver ile alâkamız ve onunla haberleşmede bulunup
bulunmadığımız hususlarında sorguya çekmişlerdi. Tabiî ne kadar hayır desek
inanmıyorlar ve içlerinden; “Yârın bunların da Enver gibi yapmayacakları ne malûm,
iyisi mi temizliyelim” dedikleri şüphesizdi” demiştir.

Cemâl Paşa’nın cenazesi ertesi gün Şâh Abbâs Câmii’nde kılınan namazdan sonra,
geçici olara Tiflis mezarlığına defnedildi. İstiklâl harbinden sonra ise Erzurum’a
nakledildi.

Yirminci yüzyılın başındaki, Osmanlı Devleti’nin istikbaliyle ilgili önemli şahsiyetlerden
olan üç paşalar diye meşhur olan Talât, Enver ve Cemâl paşalar; girdikleri maceralarla
ve daldıkları hülyalarla koskoca Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına, yüzbinlerce
müslüman-Türk kahramanının imha edilmesine sebeb olmuşlardır. Cemâl Paşa da
bunlardan biri olmakla sâdece Türkiye için değil, bütün dünyâ için denge unsuru olan
Osmanlı Devleti’ni yıkmak suretiyle, pek çok müslüman ve Türk’ün esaret ve sömürge
altına girmesine sebeb olmuş, işlediği pek çok cinayetlerin cezası olarak da birlik
yaptığı veya hizmet ettiği kimselerce, fecî bir şekilde öldürülmüştür.

Selanik’teyken Seniha hanımla evlenmiş olan Cemâl Paşa’nın; Ahmed, Kâmurân,
Necdet, Behçet ve Mehmed adlı beş oğlu vardı. Edebiyata meraklı olan Cemâl Paşa’nın

Plevne müdâfaası adlı eserinden başka, 1913-1922 yılları arasındaki faaliyetlerini
Cemâl Paşa Hatıratı adıyla kaleme aldığı bir hâtıratı vardır.


1) Görüp İşittiklerim; sh. 116, 124, 141, 142
2) İnkılâb Târihimiz ve İttihâd Terakkî (A. B. Kuran); sh. 283
3) İnkılâb Târihimiz ve Jön Türkler; sh. 348
4) İttihâd ve Terakkî içinde Dönenler; sh. 129, 133
5) Kıyamet ve Âhiret; sh. 407
6) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 275, 288
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 203
8) Üç Paşalar Kavgası (Cemâl Kutay, İstanbul-1964)
9) Sultan Reşad’ın Sarayında Gördüklerim; sh. 344
10) Medine Müdâfaası (N. Kâşif Kıcıman); sh. 5 v.d.
11) Peygamberimizin Gölgesinde Son Türkler (F. Kandemir, İstanbul-1983); sh. 29
v.d.
12) History of the Ottoman Empire and Modern Turkey; cild-2, sh. 319
13) Hâtırât-ı Cemâl Paşa, (İstanbul-1933)
14) Türk İnkılâb Târihi (Y. H. Bayur); cild-3, Kısım 1, sh. 194
15) Moskova Hâtıraları (A. Fuâd Cebesoy)
16) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-1, sh. 398

CEMÂLEDDÎN AKSARÂYÎ

Murâd-ı Hüdâvendigâr devrinin büyük âlim ve evliyâsı. İsmi, Muhammed bin
Muhammed bin Muhammed bin Fahreddîn Râzî, lakabı Cemâleddîn’dir. Aksaray’da
doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası büyük İslâm âlimi Tefsîr-i kebîr sahibi
Fahreddîn-i Râzî’nin (r. aleyh) torunlarından, vaiz Muhammed Efendi’dir. Fahreddîn-i
Râzî’nin aile şeceresi hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer’e (r. anhüm) ulaşmaktadır.
Cemâleddîn-i Aksarâyî, 1388 (H. 791) târihinde Aksaray’da vefât etti. Ervâh
kabristanındaki dergâhına defnedildi.

Cemâleddîn Aksarâyî, babasından ve zamanının meşhur âlimlerinden ilim öğrendi. Bir
ara Amasya kâdılığı ve Dârül ilm müderrisliği yaptı. 1366 yılında Amasya kazaskeri Pîr
Nizâmeddîn’in vefâtı üzerine yerine tâyin edildi. Daha sonra o zaman
Karamanoğullarının elinde bulunan Konya’ya gelip yerleşti. Karamanoğlu Halîl Beyzade
Alâaddîn Bey, Cemâleddîn Aksarâyî’yi Konya kâdılığına tâyin etti. Karaman’da Alâaddîn
Bey’in hanımı Murâd-ı Hüdâvendigâr’ın kızı Melek Hâtun’un, Hâtuniye Medresesi için
1382 (H. 787) yılı Rebîul-evvel ayının ortalarında tanzim edilen vakfiyesinde; “Bu
tesbit ve tescili, kâdıların, hâkimlerin ve vâlilerin en âdili, en büyüğü Konya şehri
hâkimi (kadısı) Muhammed oğlu Mevlânâ Muhammed Cemâleddîn Muhammed yaptı.
Allahü teâlâ onun himaye ve yardımını bize ve bütün müslümanlara kılsın” denilmekte,
büyük âlim, milletin ve dînin süsü, kâdıların, vâlilerin en âdili, zamanının büyüğü
şeklinde medhedilmektedir.

Konya kâdılığından sonra, Aksaray’a gelen Cemâleddîn Aksarâyî (r. aleyh), Zincirli-
İncirli Medresesi müderrisliğine tâyin edildi. Evinden medreseye atla giderdi. Giderken
at üzerinde ders verir, bu sebeble etrafını talebeler sarardı. Yürürken ders öğrenenlere
Meşşâiyyûn (yürüyenler) denildi. İkinci kısım talebeler medresenin kapısında beklerler,
orada ders alırlardı. Bunlara da Revâkıyyûn denildi. En üst seviyedeki asıl talebeleri
medresenin içinde ders görürlerdi. Cemâleddîn Aksarâyî vefâtına kadar Zincirli-İncirli
Medresesi’nde müderrislik yaptı ve çok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği talebelerin en
meşhuru Osmanlı Devleti’nin ilk şeyhülislâmı ve büyük âlimi Molla Fenârî hazretleridir.
Büyük kelâm âlimi, mütehassıs Seyyid Şerîf Cürcânî (r. aleyh) de onun ilim ve
feyzinden istifâde için Anadolu’ya geldi. Fakat Aksaray’a gelmeden Cemâleddîn
Aksarâyî hazretleri vefât etmişti. Bunun üzerine Seyyid Şerîf Cürcânî, Molla Fenârî
hazretleri ile birlikte Mısır’a gidip Ekmelüddîn Bâbertî’den ders aldı.

Fazîletli, kâmil, zühd ve takva sahibi, aklî ve şer’î ilimlere vâkıf olan Cemâleddîn
Aksarâyî hazretleri, pek çok kitap yazıp şerhler yaptı. Eserlerinden bâzıları şunlardır:

1- Şerh-ül-îzâh: Arapça bir eser olup, iki cilddir. Cemâleddîn Aksarâyî bunun
hakkında; “Bu belagat ve meânî ilmi hakkında bir kitaptır” demektedir.

2- Telhis: Meânî ve beyân ilmini anlatır. 3- Şerhu înnallâhe haleka Âdem, 4-
Hadîs-i Erbain, 5- Mecmûa-ül-Bahreyn Haşiyesi, 6- Mültekâ Haşiyesi, 7- Hall-
ül-mu’cez: Tıb kitabı şerhidir. 8- Şerh-i Lübâb Keşf-il-i’râb, 9- Ahlâk-i Cemâli:
Ahlâk ilmine dâir bir eser olup, sultan Yıldırım Bâyezîd Han’a hediye ettiği Osmanlı
müelliflerinde bildirilmektedir. 10- El-Gâyet-ül-Kusvâ şerhi, 11- Şerh-i müşkilât-
ül-Kur’ân-i kerîm ve Şerh-i Müşkilât-il-ehâdîs, 12- Kitâb-ül-es’ileti vel-ecvibe,
13- Beydâvî tefsiri hâşiyesi.

Cemâleddîn Aksarâyî’nin türbesinin yanında Ervâh kabristanında bir zaviyesi vardı.
Kabristanın güneyindeki kapı civarında büyük hanlar ve kervansaraylar mevcuttu. Hacı
namzetleri buradan uğurlanırdı. Aksaray, Osmanlı sınırları içine girdikten sonraki vakıf
defterlerinde bu zaviyeden bahsedilmektedir.

Cemâleddîn Aksarâyî (r. aleyh) zaviyesini Karamanoğulları zamanında yaptırmış ve
Karamanoğlu İbrâhim Bey de vakfının yürürlüğü hakkında berât vermiştir.

Şimdi zaviye olmayıp, kabrin kıble tarafına kubbeli iki taş oda yapılmıştır.


1) Fevâid-ül-behiyye; sh. 191

2) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-11, sh. 192

3) Şakâyık-ı nu’mâniyye tercümesi; sh. 40

4) Esmâ-ül-müellifîn; cild-2, sh. 166

5) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-3, sh. 1832

6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-10, sh. 56

7) Aksaray Târihi; cild-2, sh. 1452

8) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh. 291

CEMÂLEDDÎN EFENDİ

Osmanlı Devleti’nin yüz yedinci şeyhülislâmı. İsmi, Mehmed Cemâleddîn Efendi’dir.
1848 (H. 1264) târihinde İstanbul’da doğdu. Babası, Tedkîkât-ı şer’iyye meclisi reîsi
kazasker Hâlid Efendi, dedesi de kâdıasker Yûsuf Efendi’dir. Annesi, Abdülmecîd Han
devri kâdıaskerlerinden Hacı Mehmed Sald Efendi’nin kızıdır. Büyük annesi de, meşhur
İslâm âlimi Gelenbevî İsmâil Efendi’nin kızıdır. Veziriazam Nişancı Mehmed Paşa’nın
da, Cemâleddîn Efendi’nin ecdadı arasında bulunduğu bildirilmektedir.

Cemâleddîn Efendi, mahalle mektebinden sonra babasından ve zamanının büyük
âlimlerinden okudu. Medrese tahsîlini tamamlayıp daha on yedi yaşında iken Ruûs-ı
hümâyûn defterine kaydolunarak kendisine maaş bağlandı. Zekâ ve dirayeti sayesinde
çabuk ilerliyerek 1866’da İhtidây-ı hâriç pâyesiyle müderris oldu. 1871’de Hareket-i
hâriç payesi alıp, şeyhül-islâmlık mektupçuluğu muâvinliği, 1872’de İbtidây-ı dâhil
payesine; sonra Anadolu kâdıaskerliği mektupçuluğu, Adliye nezâreti ceza mahkemesi
muharrerât şube muavinliği ve müdürlüğüne yükseldi. İlmiye rütbesine yükselip,
Mûsile-i sahn, Sahn-ı semân ve Hareket-i altmışlığa ve nihayet 1877’de Süleymâniye
müderrisliği payesine erişti. 1884’de İstanbul, sonra Anadolu ve 1890’da da Rumeli
kâdıaskerliğine yükseldi. 1891’de 43 yaşında Rumeli kâdıaskeri pâyesiyle meşîhat
mektupçuluğunda bulunduğu sırada, üstün zekâ ve dirayeti aynı zamanda devrin
bütün ahvâline vukufu sebebiyle çok genç denebilecek bir yaşta şeyhülislâmlık
makamına yükseldi ve on sekiz seneye yakın bu vazifede kaldı.

Cemâleddîn Efendi, meşîhat makamında Bodrumlu Hacı Ömer Lütfi Efendi ile halef-
selef olmuştur. Devrin mâbeyn baş kâtibi Tahsin Paşa’ya göre Cemâleddîn Efendi,
sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın itimâdını kazanması ile şeyhülislâmlığa getirilmiştir.
Hâtırât’ında; “Cemâleddîn Efendi’nin tâyin olunması, teveccüh ve îtimâd-ı şahanenin
bariz bir delilidir” demektedir.

Cemâleddîn Efendi, dört defa şeyhülislâmlık makamına getirildi. 1891 Eylül Cuma günü
başlayıp, İkinci Meşrûtiyet’e kadar on altı sene on bir ay; ikinci meşihatı, Abdülhamîd

Han devrinde; üçüncü ve dördüncü şeyhülislâmlığı ise Sultan Reşâd’ın saltanat yıllarına
rastlamaktadır. Cemâleddîn Efendi; Osmanlı Devleti târihinde Ebüssü’ûd Efendi, Molla
Fahreddîn-i A’cemî ve Zenbilli Ali Efendi’den sonra şeyhülislâmlıkta en çok kalan
kimselerdendir.

Şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi, uzun meşihatı yanısıra, devrinin bâzı mühim
hâdiselerinin de şahididir. Bunlardan biri, Yıldız suikastıdır. Pâdişâh sultan İkinci
Abdülhamîd Han, her hafta Cuma selâmlığına, şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi ve
serasker Rızâ Paşa ile birlikte çıkardı. 21 Temmuz 1905 Cuma günü ermenilerin, Yıldız
Câmii önünde bir saatli bomba ile sultan Abdülhamîd Han’a yaptıkları sûikasdde her
şey saniyesi saniyesine hesaplanmış, ancak Abdülhamîd Han hünkâr mahfelinde
şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi ile bir kaç cümle konuşmuştur. Bu gecikme sonunda
bomba patlamıştır. Böylece Abdülhamîd Han, Allahü teâlânın inâyetiyle sûikastden
kurtulmuş; Cemâleddîn Efendi de, bir facianın önlenmesine sebeb olması dotayısıyle
pâdişâhın ihsân ve iltifatını kazanmıştır.

Cemâleddîn Efendi’nin şeyhülislâmlığı devresinde vuku bulan ikinci mühim hâdise:
ittihâdçıların meşhur Bâb-ı âlî baskınında, Cemâleddîn Efendi’yi İstanbul’dan Mısır’a
sürmeleridir. Kâmil Paşa’nın sonuncu sadâretinde şeyhülislâm olan Cemâleddîn Efendi,
23 Ocak 1913 Perşembe günü Bâb-ı âlî baskınında hükümet üyeleri ile beraber iskat
edildi ve güpegündüz Bâb-ı âlî’yi basıp kan döken İttihâdcılar, bu baskın sonunda
alelacele sadrâzam Kâmil Paşa, dâhiliye nâzırı Ahmed Reşîd ve mâliye nâzırı
Abdurrahmân Efendi ile birlikte şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi’yi de Mısır’a sürdüler.
İktidarları boyunca da İstanbul’a dönmesine müsâde etmediler.

Dâhiliye nâzırı Ahmed Reşîd Bey, Cemâleddîn Efendi’nin Mısır’da gördüğü üstün
alâkadan bahisle; “Mısır’a müteveccihen hareket ettiğim gün şeyhülislâm Cemâleddîn
Efendi’yi vapurda gördüm. Birlikte seyahat ettik. Mısır’da hidiv ve ileri gelenler
tarafından, hakkımızda çok riâyet (hürmet) gösterildi. Bilhassa ahâlinin şeyhülislâm
Cemâleddîn Efendi hakkında izhâr ettikleri (gösterdikleri) hürmet fevkalâde idi. Bir
Cuma namazında câmiden çıkarken, Cemâleddîn Efendi’nin elini öpmekte halk öyle bir
izdiham gösterdi ki, Cemâleddîn Efendi’yi arabasına Îsâl (ulaşıp binmesi) için polisin
müdâhalesine lüzum görüldü. Hattâ Şeyhülislâm Efendi’nin arabaya binmesinden sonra

elini eteğini öpmekten mahrum kalanlar, ellerini otomobile sürmek suretiyle telâfiye
çalışıyorlardı” demektedir.

Mısır’da kaldığı altı yıl içinde Hâtırât-ı siyâsiyye adındaki eserini yazan Cemâleddîn
Efendi, 1919 (H. 1335) târihinde 72 yaşında bulunduğu sırada Mısır’ın İskenderiyye
civarındaki Remle kasabasında vefât etti. İskenderiyye’deki cenaze namazına otuz beş
binden fazla müslüman katılmış, İstanbul’a getirilen na’şı, Fâtih Otlukçu yokuşundaki
âife kabristanlığına defnedilmiştir. Sonraları Otlukçu yokuşunun tadîlâtı sebebiyle
mezarı Edirnekapı şehîdliğine nakledilmiştir.



1) Hatıratı Siyâsiyye (Şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi)

2) İlmiyye Salnamesi; sh. 615

3) Görüp İşittiklerim; sh. 20, 24, 49, 60, 67, 80, 249.

CEMÂLEDDÎN-İ EFGÂNÎ

Afganistanlı politikacı ve gazeteci. Asıl adı Muhammed bin Safder el-Hüseynî olup,
Cemâleddîn-i Efgânî diye meşhurdur. 1838’de Afganistan’ın Kabil şehrine yakın
Esadâbâd kasabasında doğdu. Onun Hemedan’da doğan İranlı bir şiî olduğunu
söyleyenler de vardır. 1897’de İstanbul’da öldü.

İlk tahsilini memleketinde yaptı. Tahsîl için Hindistan’a gitti. Bilhassa lisanlara karşı
kabiliyetli olan Cemâleddîn; Farsça, Arapça, Fransızca öğrendi. Milliyeti kesin olmayan,
Cemaleddîn-i Eganî’nin; Türk, Afganlı, İranlı ve Hindli olduğu hakkında çeşitli rivayetler
vardır. Türklerle konuşurken Türk’üm, Afganlılarla konuşurken Afganlıyım diyen
Cemâleddîn-i Efgânî, din bilgisi az olduğundan, doğru yolda olmayanların te’sirinde
kalarak Ehl-i sünnet îtikâdından ayrıldı ve İslâm âleminde on dokuzuncu yüzyılın
sonlarında ortaya çıkan dinde reform hareketlerinin önderliğini yaptı! 1857’de hac
bahanesiyle Hicaz’a gidip reform fikirlerini anlatma fırsatı buldu. Hicaz’dan Kabil’e
dönüp, Dost Muhammed Hân zamanında hükümet ricali arasında bulundu. Hindistan’a,
oradan da Mısır’a geçti.

Tanzîmât dönemi Osmanlı sadrâzamlarından Alî Paşa tarafından 1868’de İstanbul’a
davet edilerek, Meclis-i meârif âzâlığı vazifesi verildi. Osmanlı Dâr-ül-fünûnu’nun
açılışında verdiği bir konferansta; “İslâmî Abdülazîz Devleti’nin semâsından ziyâde
güneşler çıkararak, onların nurları ile bütün âlemi nurlandıran ve kendilerine vükelâ
yaparak hilâfet yolunda karar kıldıran Muhammedi Osmanlı saltanatının feleğinden
parlak bedirler gösteren ve onların ziyası ile bütün Âdemoğullarını aydınlatan,
kendilerini vezirler yaparak adalet mıntıkasında isbat eden Allah’a hamd olsun.

Salât da; yüce akıllara ve zekî nefslere, bâhusus akl-ı külle ve yolları kânunlaştırana
(san’atlardan bir san’atı elde eden peygambere) ve O’nun nurlarından iktibas ederek
makamların en yükseğine erişenlere olsun...” diyerek, peygamberliğin san’atlardan bir
san’at olduğunu, İslâmiyet’in ilmî ilerlemelere mâni olduğunu iddia etti. Cemâleddîn-i
Efgânî’nîn bu konuşması, Osmanlı âlimlerince şiddetle tenkîd edildi. Din ve devlet
aleyhinde başka konuşmaları da bulunan Cemâleddîn-i Efgânî’nin fesatçılığı ortaya
çıkınca, İstanbul’dan kovuldu. Osmanlı şeyhülislâmı Hasan Fehmi Efendi, onun
cahilliğini ve yanlış yolda olduğunu bütün delilleriyle ortaya koydu.

Felsefî ve siyâsî özellikteki fikirlerini din adıyla yaymaya çalışan Cemâleddîn-i Efgânî,
1872’de Mısır’a gitti. Orada da din ve siyâsette ıslâhı kalkınma (dinde reform) fikirlerini
yaymaya çalıştı, ilk zamanlar pek dikkati çekmedi. Fakat bu sırada doğu kültürü ile
batı kültürü arasında bocalayan Muhammed Abduh’u, kısa zamanda fikirlerinin etkisi
altına alıp, hayâtı üzerinde büyük rol oynadı. Muhammed Abduh’dan başka bir kısım
kimseler de onun reformcu fikirlerinden etkilendiler. Talebelerinden olan Edîb İshak
tarafından çıkartılan Mısır gazetesinde; Mazhar bin Vazzâh, Es-Seyyid Hüseynî veya
Es-Seyyid imzalarıyla yazılar yazarak fikirlerinin yayılmasına çalıştı. 1872-1879
seneleri arasında Mısır’da kalan Cemâleddîn-i Efgânî’nin fikirleri, Mısır’daki Ehl-i sünnet
âlimleri tarafından çürütüldü. Fitneci fikirleri sebebiyle Mısır hükümeti tarafından
sürgün edilince, önce Hindistan’daki Haydarâbâd’a oradan da Paris’e gitti. Paris’te
bulunduğu sırada talebesi Muhammed Abduh’la baş başa vererek, bütün müslümanları
reformcu fikirler etrafında toplamak gayesiyle Urvet-ül-vüskâ adlı bir cemiyet kurup,
aynı adlı gazeteyi çıkardı. Bu gazete sekiz ay kadar çıktıktan sonra yayınını durdurdu.
Bu başarısızlıktan sonra, açıkça yürütemiyeceği propagandayı, gizlice konferanslar
yoluyla yapmaya başladı. Fikirlerini anlatmak için bir çok seyahatlerde bulundu, Bir
müddet Rusya’nın Petersburg, sonraları Almanya’nın Münih şehrine gitti. Orada İran

şahı Nâsırüddîn ile karşılaştı. Şâh’ın daveti üzerine İran’a giden Cemâleddîn-i
Efgânî’ye, İran dar gelmeye başladı. Bir ara kendi hâline köşeye çekilip yedi ay kadar
insanlardan uzak kaldı. Şâh ile arası açıldı. İran şahının halka karşı uyguladığı bâzı
sevimsiz hareketleri fırsat bilerek, İran’da şiddetini artıran bâbîlik veya bahâîlik
hareketlerinin içinde bulundu. Şâh’ın aleyhinde hareket ederek isyâncı ve
sûikasdcıların öncüsü ve teşvikçisi oldu. Bu sırada Ruslar tarafından satın alınarak,
anavatanı olan Afganistan aleyhinde casusluk yaptı. İran’dan da kaçarak Avrupa’ya
gitti. Daha sonra Londra’ya giderek fikirlerini yaydı ve Osmanlı pâdişâhı sultan İkinci
Abdülhamîd Han aleyhinde faaliyetlerde bulundu. Cemâleddîn-i Efgânî’nin İslâmiyet’e
verdiği zararları gören sultan İkinci Abdülhamîd Han, yaptığı zararları ortadan
kaldırmak ve te’sirsiz hâle getirmek için kendisini İstanbul’a çağırdı. Sultan, İstanbul’a
gelen Cemâleddîn-i Efgânî’yi huzuruna çağırarak, fitneye sebeb olan söz ve
hareketlerden kaçınmasını emr etti. Fakat yine boş durmadı.

Sadrâzam Halil Rıfat Paşa, sultan İkinci Abdülhamîd Han’a takdim ettiği 22 Nisan 1896
tarihli arızaya ilâve ettiği mektubda, Cemâleddîn-i Efgânî ile ilgili şu bilgileri verdi:
“Malûmat ve mütâlaât-ı çâkerâneme gelince, Şeyh Cemâleddîn, bâbîlik cemiyeti
erkânından ve fesâd erbabından olduğu gibi, hiç bir tarafça hâiz-i îtibâr ve îtimâd
olmamış, ehemmiyetsiz bir âdemdir. Ve merkumun mason cemiyeti, ermeni komiteleri
ve Jön Türk takımı ile gizli bir muhâberât ve münâsebâtı vardır. Kendisini efendimize
mensûb bildirerek, esasen hiç olduğu hâlde, bu şeref-i mensubiyetten dolayı kendisini
ve mâhiyetini ve hakikatini bilmeyen bir takım âdemleri celb ve iğfal ederek, yavaş
yavaş cemiyetini çoğaltmaya çalışıyor. Bâbîlik mezheb-i habîsi esasen dürzîlik
mezhebine müşabih (benzer) olduğundan, merkum Cemâleddîn, Suriye ve Lübnan’dan
buraya gelen dürzî gençlerin ahlâksız ve müfsid güruhunu kendisine celb ile tevsî-i
mefâsid ediyor (bozgunculuğunu yayıyor) ve Mısırlılar dahî ekseriyetle mesleksiz ve
ahlâkı bozuk oldukları için, onlardan da bir çok tarafdâr peyda etmeye uğraşıyor. Bu
cümleden olarak, geçenlerde Dersaâdet’den (İstanbul’dan) uzaklaştırılması lüzumu arz
edilen Mısırlı Abdullah Nadim adlı müfsîd dahî, Cemâleddîn’in mezhep ve meslekine
tâbiiyyetle eski kıyafetini değiştirip, bu günlerde bâbî kıyafetine girdiği istihbar
kılınmıştır.”

Sultan İkinci Abdülhamîd Han da, hatıratında Cemâleddîn-i Efgânî ile ilgili olarak
şunları söylemektedir: “Hilâfetin elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti.

Blund adlı bir İngilizle Cemâleddîn-i Efgânî adlı bir maskaranın el birliği ederek, İngiliz
hâriciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti. Bunlar, hilâfetin Türkler tarafından
zorla alındığını ileri sürüyor ve Mekke şerifi Hüseyin’in halîfe îlân edilmesini İngilizlere
teklif ediyorlardı. Cemâleddîn-i Efgânî’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu.
Tehlikeli bir adamdı... Ayrıca İngilizlerin adamı idi ve çok muhtemel olarak İngilizler
beni sınamak için bu adamı hazırlamışlardı.”

Cemâleddîn-i Efgânî, İstanbul’da bulunduğu sırada bir çok yıkıcı faaliyetler yapmak
istediyse de engellendi. Bir ara Mısır hidivi Abbâs Hilmi Paşa’yla münâsebette
bulunduğu anlaşılınca, sultan İkinci Abdülhamîd Han onu sert bir şekilde azarlayarak;
“Abbâs Hilmi Paşa adına bir devlet mi kurdurmak istiyorsunuz?” dedi. Dışarıda daha
çok zararlı olacağını farkeden Abdülhamîd Han, Cemâleddîn-i Efgânî’nin İstanbul’dan
çıkışını yasakladı, ölünceye kadar göz altında tuttu.

Cemâleddîn-i Efgânî, İstanbul’da bulunduğu sırada bâzı yazar ve şâirler üzerinde etkili
olmuştur. Bilhassa Türkçülük ve İslamcılık düşünceleri ile hareket edenler, ayrı fikir ve
inançta olmalarına rağmen, onu hoca kabul etmişlerdir. Bu da cemiyette ayrılıklara yol
açmıştır. Cemâleddîn-i Efgânî’nin asıl gayesi de budur. Hayâtına bakılınca, gidip gezdiği
yerlerde dâima tefrikadan yana olmuş ve fitneler çıkarmıştır.

İstanbul’da bulunduğu sırada hastalanan Cemâleddîn-i Efgânî, 1897’de öldü. Maçka’ya
defnedildi ve kabri bir Amerikalı tarafından yaptırıldı. 1944 yılında, kemikleri,
memleketi olan Kabil’e nakledildi.

Tahsîle gittiği Hindistan’da, din düşmanlarının etkisinde kalarak, Ehl-i sünnet yolundan
ayrılan ve ilmi az olduğu hâlde hayâtı boyunca, kendini ilim ve din adamı gösteren
Cemâleddîn-i Efgânî, İslâmiyet’in aslının bozulmuş olduğunu ve reform yapmak
gerektiğini iddia etti ve asırlardır yetişmiş ve İslâmiyet’in yayılmasına çalışmış olan
Ehl-i sünnet âlimlerinin çalışmalarını reddetti. Urvet-ül-vüskâ adlı gazetesinde ve
verdiği konferanslarda İslâmiyet ve müslümanlar hakkında küçültücü yazılar yazıp
çeşitli sözler sarfetti. Onun İslâmiyet hakkındaki düşünceleri, Fransız yazarı Renan’a,
18 Mayıs 1883 tarihli Le Journal Des Debats gazetesi aracılığıyla verdiği cevabdan
çok iyi anlaşılmaktadır. Cemâleddîn-i Efgânî bu mektubunda şöyle diyor:

“Efendim! Değerli gazetenizin 29 Mart 1883 tarihli nüshasında, M. Renan’ın bir nutku
var. Şöhreti bütün batıyı tutan, doğunun en ücra köşelerine kadar uzanan ünlü filozof
bu nutukda, dikkate değer müşahedeler, yeni görüşler serdetmiş. Ne yazık ki
bendeniz, nutkun ancak, çok az sâdık tercümesini görebildim. Fransızcasını
görebilseydim o büyük filozofun fikirlerini daha iyi kavrardım. Renan’ın nutku iki
noktayı kucaklıyor.

1- İslâm dîni, mâhiyeti îcâbı, ilmin gelişmesine mânidir.

2- Arap kavmi, tabiatı icâbı, metafizik ilimleri de, felsefeyi de sevmez.

İyi ama, acaba ilimlerin gelişmesini önleyen bu mâniler; dînin kendisinden mi geliyor,
yoksa bu dîni kabul eden kavimlerin hususiyetlerinden mi? Renan bu noktaları
aydınlatmıyor. Ama teşhis yerindedir. Hastalığın sebeblerini tâyin etmek güç. Hastalığa
çâre bulmak ise, büsbütün zor. Başlangıçta hiç bir millet, sırf aklın rehberliği ile
yetinemez. Korkuların pençesindedir. Hayrı şerden ayıramaz. Ne sebeblere
yükselebilir, ne neticeleri fark edebilir. Tedirgin şuurunun dinlenebileceği bir vaha arar.
O zaman mürebbîler (peygamberler) çıkar ortaya. Bilirler ki onu aklın emrettiği yola
sürüklemek imkânsızdır. Hayâlini okşar, ümidlerini kanatlandırır, önünde geniş ufuklar
açarlar, insanoğlu ilk devirlerde gözleri önünde cereyan eden hâdiselerin sebeplerini ve
eşyanın esrarını bilmediğinden, mürebbîlerinin emirlerine ve öğütlerine uymak
zorundadır. Mürebbîler (peygamberler) ona; itaat edeceksin diyorlardı. Mutlak varlık
(yani Allah) böyle emrediyor. Şüphe yok ki bu, beşeriyet için boyundurukların en ağırı,
en küçültücüsü idi. Fakat müslüman, hıristiyan, putperest, bütün milletlerin
barbarlıktan bu dînî terbiye sayesinde çıktıkları ve daha ileri bir medeniyete doğru
yürüdükleri de inkâr edilemez.”

Cemâleddîn-i Efgânî, dinlerin insanlık târihinde büsbütün lüzumsuz birer müessese
olmadıklarını beyân ettikten sonra, İslâmiyet’le putperestliği aynı kefeye koyuyor ve
devamla; “Bu konuda İslâmiyet’in başka dinlerden ne gibi farkı vardır? Dinlerin hepsi
de müsâmahasız değil mi?... Hıristiyan toplumları, işaret ettiğim Terakkî ve ilim
yolunda dev adımlarla ilerlemektedirler. İslâm cemiyeti ise dînin vesayetinden
kurtulamamıştır... Burada Mösyö Renan’ın huzurunda İslâm dîninin müdâfaasını
yapıyorum. Bu ümîd (müslümanlıktan kurtulma ümidi) gerçekleşmezse, barbarlık ve

cehalet içinde mahvolurlar. Filhakika İslâm dîni, ilmi boğmaya ve terakkîyi durdurmaya
gayret etmiştir. Ama hıristiyanlık da aynı şeye teşebbüs etmedi mi? Katolik kilisesinin
muhterem reîsleri, bildiğime göre, bugün bile mücâdeleden vazgeçmiş değillerdir...
Biliyorum müslümanların, Avrupa ile aynı medeniyet seviyesine yüselmeleri çok
güçtür. Felsefî ve ilmî usûllerle hakikate vusul (ulaşmak) onlara yasaktır. Gerçek bir
mü’min, konusu ilmî hakikat olan her çeşit araştırmalardan kaçınmalıdır. Oysa bâzı
Avrupalılara göre her hakikat, ilme dayanmak zorundadır. Kölesi olduğu nass’a
(Kur’ân-ı kerîm ve sünnete), sabana bağlanan bir öküz misâli bağlanan mü’min,
ilânihâye (sonsuz olarak) şeriat tefsircileri (islâm âlimleri) tarafından çizilen yolda
yürümeye mahkûmdur. Hakikatin zâten bütününe sâhib. Aramasına ne lüzum var.
Îmânını kaybederse daha mı bahtiyar olacak? Böyle olunca da ilmi küçümsemesi tabiî
değil mi?”

Cemâleddîn-i Efgânî bu mektubunda İslâmiyet’in Terakkîye (ilerlemeye) mâni
olduğunu, Renan’dan daha büyük bir kabul ile belirttikten sonra, Arab kavmini
müdâfaa ederek şöyle diyor: “Ancak fetihlerindeki hızla mukayese edilebilecek fikrî bir
yükseliş, bir asır, bütün bir Yunan ve Acem ilminin elde edilişi, hazmedilişi... Arablar
başlangıçta ne kadar barbar ve câhil olurlarsa olsunlar, medenî milletlerin yüz üstü
bıraktıklarına dört elle sarıldılar. Sönen ilimleri canlandırdılar, geliştirdiler ve o zamana
kadar ulaşamadıkları bir ihtişama kavuştular. Bu da ilme karşı besledikleri sevginin
işareti ve isbâtı değil midir?” diyerek başka müslüman milletlerin, bilhassa müslüman-
Türklerin ilme olan hizmetlerini inkâr ettikten sonra da; “Pekî denecek, Arab
medeniyeti bu kadar parlak olduktan sonra nasıl birden sönüverdi? Meş’ale o
zamandan beri neden tutuşmadı tekrar? Arab dünyâsı uzun zamandan beri niçin
karanlıklarda bocalıyor? Nâmık Kemâl buna sebep olarak haçlı orduları ile Tatar
müşriklerini gösteriyor. Burada İslâm dîninin bütün sorumluluğu ortaya çıkıyor. Şurası
âşikâr; bu din nerede yerleşmişse ilmi boğmuştur. Bu uğurda istibdâdla el ele
vermekte tereddüd etmemiştir. Hıristiyan dîninin mazisinde de buna benzer vak’alar
bulabilirim. Dinler, isimleri ne olursa olsun birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile
uyuşmalarına, anlaşmalarına imkân yoktur. Felsefe onu îtikâdlardan kısmen veya
tamamen kurtarır. Nasıl anlaşabilirler?.. İnsanlık yaşadıkça, nass (dînin delilleri) ile
serbest tenkid, dinle felsefe arasındaki kavga sona ermeyecektir. Kıyasıya bir savaş
bu. Ve korkarım ki bu savaşta zafer, hür düşünceye nasîb olmayacaktır” diyerek,

Allahü teâlânın bildirdiği din ile insan kafasının mahsûlü olan felsefenin, savaş hâlinde
olduğunu söylemekte ve felsefenin gâlib gelmesini istemektedir. Daha da ileri giderek;
“Aklın dersleri üç-beş büyük zekâya hitâb eder. İlim ne kadar güzel olursa olsun ideâle
susuz olan insanlığı doyurâmaz. İnsanlık, filozofların ve âlimlerin göremedikleri ve
giremedikleri karanlık ve uzak bölgelerde kanat açmaktan hoşlanır” diyerek de, din
üzerine gâlib gelmesini istediği felsefenin ilimden de üstün olduğunu iddia etmektedir.

Fransız yazarı Renan da, bu yazısından dolayı Cemâleddîn-i Efgânî’yi şöyle medh
ediyor: “İki ay kadar önce sevgili meslekdaşım Ganem (hıristiyan Halil Ganem) vâsıtası
ile Şeyh’i (yâni Cemâleddîn-i Efgânî’yi) tanımıştım. Üzerimde pek az kimse bu kadar
derin te’sir yapmıştır. Sorbon’daki konferansımın konusunu (ilmî zihniyet ile
İslâmiyet’in münâsebetlerini) bana o ilham etti. Şeyh Cemlâleddîn, İslâm’ın peşin
hükümlerinden sıyrılmış bir Afganlıdır. Cemâleddîn, zinde bir kavmin çocuğudur.
Afganistan’da Arya ruhu, resmî İslâmiyet’in sığ tabakası altında bütün zindeliği ile
yaşamaktadır. Dinlerin değerini tâyin eden, onlara inanan kavimlerdir. Afganlı bu
müteârefenin en güzel delili. Düşünceleri öylesine bağımsız, seciyesi o kadar asîl ve
dürüst idi ki, onunla konuşurken İbn-i Sînâ, İbn-i Rüşd gibi eski âşinâlardan birinin,
dirildiğini sanıyordum.”

Cemâleddîn-i Efgânî’nin şahsı ile ilgili önemli hususlardan biri de masonluğudur. Hattâ
yalnız kendisi mason olmakla kalmayıp, Mısır’da bir çok kimsenin de bu teşkilâta
girmesine sebeb olmuştur. Afşar İreç ve Usgar Mehdevînin Farsça te’lif ettikleri
Mecmûa-i isnâd ve Medârik adlı eserde, onun mason locasına kaydolmak üzere
verdiği dilekçenin mâhiyeti ve şarkın yıldızı locasının 1355 Kâhire-Mısır 7. 1878/5878
sayı ile locaya kayd olduğuna ve locaya ihtiram reisi seçildiğine dâir cevâbı vardır.
Ayrıca Hannâ Ebî Râşid, masonluğu Arab memleketlerine Cemâleddîn-i Efgânî ile
Muhammed Abduh’un yaydığını yazmaktadır.

Cumhuriyet devri başbakanlarından Şemseddîn Günaltay’ın; “Şeyh, peygamber kadar
şâyân-ı hürmet; ona îtirâz edenler, Ebû Cehl kadar lânete müstehâktır. Çünkü
peygamberlerin zamanındaki İslâmlığı yeniden diriftmeye kalkışmıştır” diyerek medh
ettiği, dünyâda bir kaç zümre arasında meşhur edilen Cemâfeddîn-i Efgânî’nin,
küçücük bir Afgan târihi ile maddeciliği tenkid etmek için yazılmış teolojik bir eser

olmaktan ziyâde, siyâsî bir hiciv özelliğini taşıyan Red aled-Dehriyyîn adlı eseri
vardır. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yazılmış makaleleri vardır.


1) El-Âlâm; cild-6, sh. 168
2) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-10, sh. 92
3) Umrandan Uygarlığa; sh. 44
4) Son Sadrâzamlar; cild-2, sh. 817, 890
5) Hâtırât-ı Abdülhamîd-i sânî; sh. 73
6) Târih-i Âbâd-ı lugat-il-Arabiyye; (Corci Zeydan); cild-4, sh. 312
7) A’yân-üş-şîa; (Muhsin Emin, Şam-1935); cild-16, sh. 336
8) Esmâül-müellifîn; cild-2, sh. 394
9) Zuamâ-ul-aslâh; sh. 59
10) Fâideli Bilgiler; sh. 358
11) Din Tahripçileri; sh. 48
12) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 202
13) Dâiret-ül-meârif-il-masoniyye (Hannâ Ebî Râşid, Beyrut-1381); sh. 197

CEMÂLÎ (Bkz. Zenbilli Ali Cemâli Efendi)
CEMİYETLER

Topluluk, toplum. Belli bir gâye için bir araya gelmiş olan topluluk, dernek. Düğün,
sünnet vb. için yapılan toplantı; perişanlığın, dağınıklığın zıddı olan derli topluluk olma
hâli.

Topluluk hâlinde yaşamaya muhtaç özellikte yaratılan insanoğlu, târih boyunca
yapmakta güçlük çektiği işleri başarabilmek için bir araya geldi, cemiyetler teşkîl etti.
Bu cemiyetler, ekseriyetle hayırlı bir işi tahakkuk ettirebilmek için kurulduğu gibi, bâzı
zamanlarda kötü maksadları gerçekleştirmek için kurulanları da oldu. Umumiyetle
insan ömrünün sınırlarını aşan ve sürekli bir gayeyi gerçekleştirmek için kurulan
cemiyetler, milletlerin hayâtında önemli bir yer tutmuştur.

İslâm dîninin sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya verdiği ehemmiyet sebebiyle, daha
önceki müslüman devletlerde bulunan meslekî birlikler, hayır kuruluşları ve vakıflar
gibi çeşitli cemiyetler, Osmanlılar devrinde de kurulmuş ve pek çok hayırlı hizmetler
gerçekleştirmiştir.

On dördüncü yüzyılın ikinci yarısından itibaren güçlenen ve teşkilâtlanmaya devam
eden Osmanlı Devleti, devlete karşı güç meydana getirebilecek İnsan topluluklarını
belli gayeler etrafında toplayarak, çeşitli cemiyetler kurdu. İsmi cemiyet olmasa da bir
esnaf birliği olan Ahîlik teşkîlâtı, bunlardan ilki olarak düşünülebilir. Aynı gâye etrafında
bir araya gelen insanlarla devlet arasında anlaşmayı sağlayan kethüdalar, devlet
tarafından; kethüdadan sonra gelen yiğitbaşı ise, esnaf veya cemiyet üyeleri
tarafından seçildi. Cemiyet üyelerinin dilekleri yiğitbaşı tarafından kethüdaya, kethüda
aracılığı ile de saraya iletiliyordu. Kuruluş ve yükseliş devirlerinde, devlet ile
cemiyetlerin münâsebetleri gayet sağlıklı bir şekilde yürüdü (Bkz. Ahilik). İslâmiyet’in
birlik ve dayanışmayı emretmesi sebebiyle çeşitti unsurların birlik ve beraberlik içinde
yaşadığı Osmanlı Devleti’nin, hıristiyan Avrupa ile kültürel münâsebetlerin başlatıldığı
on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda, Avrupa’da meydana gelen bâzı değişiklikler
Osmanlı Devleti’ne de te’sir etmeye başladı.

Fransız ihtilâlinin sancılarının çekildiği dönemde Avrupa’da bir çok cemiyet ortaya çıktı.
Hızlı olarak kurulup gelişen mason cemiyetleri, toplumun geniş kitlelerini etkilemeye
başladı. Bulunduğu çağda medeniyetin zirvesine ulaşmış olan Osmanlı Devleti’ni
yıkmaya çalışan masonlar ile birlikte hareket eden diğer azınlıklar ve yerli ihanet
şebekeleri, Osmanlı ülkesinde de çeşitli adlarla cemiyetler kurmaya başladılar. Daha
çok devlete karşı kitlelerin haklarını savunmak maksadı görünümüyle kurulan bu
cemiyetler, toplumda nifak tohumları ekmeye başladı. Avrupa’ya tahsil için gönderilen
bâzı kimseler de bu cemiyetlere üye olarak veya aynı gaye ile yeni cemiyetler kurarak

Osmanlı Devleti aleyhinde çalışmaya başladılar. Osmanlı Devleti’ni güçlendiren yeniçeri
ocağının mânevi güç kaynağı olan ve büyük velî Hacı Bektaş-ı Velî tarafından kurulan
Bektaşîlik tarîkatı, bu çeşit bozuk fikirli kimseler tarafından ele geçirildi. Hurûfî denilen
kimseler, Bektaşî tarikatının asıl temizliğini bozdular. Nihayet Avrupa’daki mason
cemiyetleriyle irtibatlı olan, İslâmiyet’in emirlerine ters fikirler ileri süren sahte
bektâşîler, yeniçeri üzerinde etkili oldular. Masonluğa paralel olarak on sekizinci
yüzyılın sonlarında, sapık bektâşîlik de büyük bir gelişme gösterdi. İkide bir
başkaldıran ve halkın huzurunu bozan yeniçeri ocağı, on dokuzuncu yüzyılın ilk
yarısında kaldırılınca, Bektaşî tekkeleri de kapatıldı. Bu arada mevcut ilmî gelişmeleri
tâkib etmek gayesiyle cemiyetler kuruldu. On dokuzuncu yüzyılın başında İsmâil
Ferrûh Efendi’nin başkanlığında kurulan ve 1826’da ikinci Mahmûd Han tarafından
yeniçeri ocağı ve Bektaşî tekkeleriyle birlikte kapatılan Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi
bunlardandır. Sultan İkinci Mahmûd Han’ın vefâtından sonra yeniden ortaya çıkan
bektâşîlik, Avrupa’daki mason cemiyetleriyle işbirliği yaptı. Avrupa’ya tahsil için
giderek Avrupâî fikirlerin te’sirinde kalan ve aydın geçinen kimseler tarafından gizlice
kurulan çeşitli cemiyetler de, yaptıkları çalışmalarla Osmanlı Devleti’nin, pâdişâhın ve
Bâb-ı âlî hükümetlerinin aleyhinde bulundular. Bu arada tarikat veya esnaf cemiyeti
türünde olmayan, değişik adlarda dernekler de kuruldu. Münif Paşa’nın önderliğinde
Avrupa’da tahsil görmüş sözde aydın bir kısım kimseler tarafından, İngiltere’deki Royal
Society ile 1859’da İskenderiyye’de açılan Mısır Enstitüsünü örnek alarak kurulan ve
1882 yılında zararlı yayınlarından dolayı kapatılan Mecmûa-i fünûn dergisini
yayınlayan Cemiyet-i ilmiye-i Osmaniye, bu derneklerin başında yer alır. Ayrıca
daha çok üyelerin ödediği aidatlarla yaşayan, batıda benzerlerine rastlanan, ana
maksadları siyâsî olan cemiyetler kuruldu. Bunların çoğu, Osmanlı Devleti’ni
parçalamak için gayr-i müslim ve Türk olmayan kimseler tarafından kurulan gizli siyâsî
cemiyetlerdi.

1865’de İstanbul’da Belgrad ormanlarında gizlice yapılan bir toplantı, Yeni Osmanlılar
Cemiyeti’nin ilk kuruluş teşebbüsü sayılabilir. Bu teşebbüsün Bâb-ı âlî hükümetince
öğrenilmesi üzerine, cemiyetin başında bulunanlar Avrupa’ya kaçtılar ve İtalyan
Carbonari (Karbonari) teşkîlâtı’nı model alarak 1868’de Paris’te Yeni Osmanlılar
Cemiyeti’ni kurdular. Siyâsî partilerin ve cemiyetlerin kurulmasını serbest bırakan
hukukî bir düzenleme olmadığı için, şirket tâbiri kullanılmaya başlandı. Ulemâdan

Sâdık Efendi ile arkadaşları ve talebeleri, Bâyezîd hamamı karşısında açtıkları erzakçı
dükkânını işleten ve özel mührü olan Şirket-i muvahhidîn’i kurdular. Fakat maksadı
gizli olan bu şirket de kısa müddet içinde kapatıldı.

Önce Eyüp Medresesi’nde gizlice toplanan ve Fransızca olan tıp terimlerinin
Türkçeleştirilmesi (Osmanlılaştırılması) için 1865’de kurulan Cemiyet-i Tıbbiye-i
Osmaniye, yarı resmî özellikte olan Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye, Dârüşşafaka
kurumunu meydana getiren Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiye cemiyetleri izin ile
kurulmuşlardı. Böylece tanzîmât döneminde, cemiyet kurmakla ilgili kânûnî düzenleme
olmasa bile örfî olarak izne bağlanmış oluyordu. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın
pâdişâh olmasından sonra îlân edilen Meşrûtiyet’in ilk zamanlarında, cemiyet kurma
alışkanlığı yavaş yavaş yerleşmeye başladı. 1876’da yürürlüğe giren Kânûn-ı esâsîde
de cemiyetler için bir kânûnî düzenleme getirilmedi. Bu durum cemiyetlere karşı
îtimâdı sarsıyordu.

Resmî vazifeli kurullar, cemiyet adı ile adlandırılabildiği gibi (meselâ Mecelle Cemiyeti),
bâzan da genel kurul karşılığında cemiyet terimi kullanıldı. Cemiyet kelimesi’nin ceza
hukukuna göre yasaklık arzetmesi sebebiyle, Encümen-i Dâniş ve Encümen
terimlerinin kullanıldığı da oldu (Bkz. Encümen-i Dâniş). Bu dönemde cemiyet adıyla
kurulan kuruluşların sayısı da sınırlıydı. Cemiyet-i Tedrîsiyye-i Hayriye ve
Dârüşşafaka cemiyetine benzer bir cemiyet de bunlardandı. Hayırlı işler için
hükümetten izin alınarak kurulan bu cemiyetlerin yanında, dış destekli gizli ve siyâsî
cemiyetler eskisinden daha çok ve güçlü olarak kuruldu. İstanbul’da Mercan Lisesi
öğrencileri tarafından 1904 yılında kurulan Cemiyet-i inkılâbiye bunlardandır. Bu
cemiyet, 1876 Kânûn-i esâsîsini yeniden yürürlüğe koymak için hücreler biçiminde
teşkîlâtlanarak, Avrupa’daki Jön Türkler (Yeni Osmanlılar) ile irtibat kurup,
gönderdikleri yayınları gizlice dağıtıyordu.

Bu siyâsî cemiyetlerden olan, İtalyan Carbonari teşkîlâtı’nı ve masonluk teşkîlâtlarını
örnek olarak alan İttihâd ve Terakkî Cemiyeti, Osmanlı ülkesinin çeşitli yerlerinde
şubeler açtı. Bâb-ı âlî baskını olarak bilinen bir darbeyle, idareye hâkim olduğu 1913
yılına kadar cemiyet olarak varlığını sürdüren İttihâd ve Terakkî, bu târihten itibaren
meclis grubuna fırka yâni parti olarak girdi (Bkz. İttihâd ve Terakkî). İkinci
Meşrûtiyet’in îlânından sonra meydana gelen serbestlik havasından istifâde eden pek

çok gayr-i müslim ve Türk olmayan unsurlar ile, Türk olup da Osmanlı Devleti’nin
aleyhinde faaliyet gösteren kimseler tarafından kurulan cemiyetlerle birlikte, bâzı hayır
cemiyetleri de kuruldu. 29 Temmuz 1908’de kurulan Osmanlı Uhuvvet Cemiyeti, 8
Ağustos 1908’de kurulan Osmanlı Hukuk Cemiyeti, Osmanlı Mühendis ve
Mimarları Cemiyeti, Arap asıllı Osmanlıların kurduğu Uhuvvet-i Arabiyye-i
Osmaniye Cemiyeti, Fedâkarân-ı Millet Cemiyeti, Arnavud Başkım Kulübü,
Cemiyet-i Milliye-i Naciye, İttihâd-ı Muhammedi Cemiyeti bu dönemde kurulan
cemiyetlerden bâzılarıdır.

Kurulan bu cemiyetlerden çoğu siyâsî ve yıkıcı maksatlıydı. Böylece siyâset, ordu ve
okullara kadar yayıldı. İlk günlerde cemiyetlerin kuruluşuna karşı çıkamıyan İttihâd ve
Terakkî tarafından, 3 Ağustos 1909’da Cemiyetler Kânunu çıkarıldı. O zamana kadar
örf ile kurulmasına izin verilen cemiyetler, kânunla kurulabilecekti. 8 Ağustos 1909’da,
1876 anayasasına eklenen 120.madde ile Osmanlıların, Hakk-ı ictimâ’a mâlik oldukları
belirtildi. Bu düzenlemeye göre bölücü ve ahlâka aykırı cemiyet kurulması
yasaklanıyordu. Yine bu düzenlemeye göre cemiyet kurmak için izin almaya gerek
görülmüyor, fakat kurulduktan sonra hükümete bildirilmesi emrediliyordu. Bu
cemiyetlere üye olabilmek için 21 yaşında olmak gerekiyordu, yıllık aidat mıkdârı ise
yirmi dört altını geçmiyordu. 1901 Fransız Cemiyetler kânunu örnek alınarak
hazırlanan bu kânuna göre, cemiyetlerin gayr-i menkûl mal edinebilme hakları sınırlı
tutuluyordu. Bu konuda yabancı derneklerle ilgili herhangi bir hüküm yer almıyordu.
Kapitülasyonlar ve mason teşkilâtlarının, İttihâd ve Terakkî karşısındaki özel durumları
nazar-ı itibâra alındığı için, böyle bir düzenlemeye gerek duyulmamıştı.

Bu kânûni düzenlemelerden sonra, bir çok kişi toplanarak çeşitli maksad ve adlarla
cemiyetler kurdular. Bunlardan bâzıları, İttihâd ve Terakkî’nin kurmak istediği baskıya
karşı çıktıklarından ve bağımsız bir baskı grubu meydana getirmek istediklerinden
dolayı dağıtıldılar. Bâzıları da günün toplum şartları içinde gelişme imkânını bulamayıp,
kendiliğinden kapandılar.

Gizli ve bölücü maksadlar taşıyan kimseler, 1909 kânununa uygun bir gayeyi perde
edinerek teşkilâtlandılar. Cemiyetler Kânunundan altı ay kadar sonra çıkarılan esnaf
cemiyetleri hakkında talimatla, kendine has bâzı geleneklere göre idare edilen esnaf
teşkilâtları, İttihâd ve Terakkî’nin vesayeti altına alınmaya çalışıldı. Verilen talimata

göre eskiden beri devam eden esnaf kethüdâlıkları kaldırılıyor, her esnafın ayrı bir
cemiyet kurabileceği hükme bağlanıyordu. Şehremaneti (belediye) denetiminde olan
ve cemiyet adıyla anılan bu cemiyetler bugünkü odaların bir benzeriydi.

Bu dönemde. Donanma-i Osmânî, Muâvenet-i Milliye Cemiyeti gibi devletin ön
ayak olması ile bâzı özel yapıda dernekler de kuruldu. 1912’de me’mûr, müstahdem ve
öğretmenlerin, Fırka ve siyâsî cemiyetlere girmesini yasaklayan bir irâde yayınlandı.
Bu özel durumlardaki cemiyetlerden birisi de pâdişâhın himayesinde ve veliahdın fahrî
başkanlığında kurulan Hilâl-i Ahmer Cemiyeti idi. İttihâd ve Terakkî bu özel
kuruluşlu cemiyetler üzerinde de bir tür vesayet kurmak istedi.

1914’de özel bir cemiyet türü olarak Osmanlı Güç Cemiyetleri kuruldu. Resmî mektep
ve medreseler ile sâir resmî müesseselerde mecburî olarak güç dernekleri kurulur
hükmüne uyarak izcilik cemiyetlerinin, Osmanlı Güç derneklerinin hazırlık şubesini
meydana getirmeleri öngörüldü. 1916’da Genç Dernekleri hakkında Kânûn-i muvakkat
çıkarılarak Güç Dernekleri Nizâmnâmesi İlgâ edildi. Güç Dernekleri yerine Genç
Dernekleri kuruldu. Harbiye nezâretinin emir ve müsâdesine bağlı olan bu dernekler,
Gürbüz Derneği ve Dinç Derneği olmak üzere iki kısma ayrıldı. 12-17 yaşındaki gençler
Gürbüz Derneği’ne; daha yukarı yaştakiler, Dinç Derneği’ne üye oldu. Derneklere
girmek ve tâlimlere katılmak mecburî olup, bu mecburiyet silâh altına alınıncaya kadar
sürüyordu. Bunlar, daha çok cemiyet olmaktan ziyâde, Birinci Dünyâ Savaşı şartları
içinde cephelere asker yetiştirebilme gayesini taşıyordu.

1919’da Birinci Dünyâ Savaşı yenilgisi şartları içinde Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’nin
Harbiye nezâretine ve Donanma-i Osmânî Cemiyeti’nin Bahriye nezâretine
katılmasına dâir bir hükümet karârı çıkarılarak, Dâmad Ferîd Paşa’nın sadrâzamlığı
sırasında bu cemiyetler de fesh edilip mallarının Hazîne-i mâliyeye devredilmesi
kararlaştırıldı.

Bu dönemin sonlarında kurulan önemli bir cemiyet de mason teşkilâtının ön ayak
olmasıyla te’sis edilen Himâye-i Etfâl Cemiyeti’dir. Mütâreke döneminde Anadolu ile
irtibatı kalmayan ve kapanan bu cemiyet, 30 Haziran 1921’de Ankara’da yeniden
kurulmuştur.

Mütâreke döneminde bölücü ve yabancılara yaranma gayesiyle kurulan çeşitli
cemiyetler yanında, Anadolu’daki Millî mücâdele hareketine yardımcı olmak gayesiyle
de cemiyetler kuruldu. 1919’da bu millî dernekleri birleştirme gayesiyle kurulan
Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti 1923 yılında siyâsî partiye dönüşerek
Cumhuriyet Halk Partisi’nin temelini meydana getirdi. 1909 senesinde çıkarılan
Cemiyetler kânunu, 28 Haziran 1938 tarihli Cemiyetler kânununun yayınına kadar
yürürlükte kaldı.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri çeşitli gayelerle kurulan ve çeşitli adlarla
faaliyet gösteren cemiyetler, daha çok on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda toplum ve
devlet hayâtı üzerinde etkili oldular.

18. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı ülkelerine ayak basan mason teşkilâtları, sultan
birinci Mahmûd ve sultan üçüncü Selîm Han dönemlerinde localar açarak faaliyetlerini
yaygınlaştırdılar. Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamanında ise sıkı takibata uğradılar.
Fakat bunlar daha çok yabancı tebealı kimseler olup, ticarî alanda pay kapma ve
kapütülasyonları kendi menfâatlerine kullanma çalışmaları yaptılar. Hürriyetçi ve
Meşrutiyetçi akımların savunucusu iddiasıyla ortaya çıkan Tanzîmât ricalinin çoğu
mason oldu. Yeni Osmanlılar ve Birinci Meşrûtiyetin ileri gelenleri, siyâsî eğilimlerini
localarda geliştirdiler. Mason locaları çeşitli siyâsî cemiyetlerin fikrî ve hareket
programlarına modellik ettiler. İstanbul’daki ilk localar, (1854-56) Kırım savaşının
ortaya çıkardığı durumdan faydalanılarak İngilizlerle irtibatlı kuruldu. Fransız
bağlantısında ise, ikisi Abdülmecîd Han zamanında, ikisi de Abdülazîz Han zamanında
olmak üzere 1908’e kadar dört loca kuruldu. Dördü de Paris’teki Grand Orient (Maşrık-ı
âzam/Yüce Doğu) merkez locasına bağlıydılar. Bu devirden sonra üyeleri arasına Türk
ve müslüman kimseleri de alan localar, bu üyeleri vasıtasıyla sultan İkinci Abdülhamîd
Han’ı tahttan indirmek için çeşitli plânlar uyguladılar, İstanbul’dan başka Anadolu ve
Rumeli’nin çeşitli yerlerinde de localar açıldı. Rumeli’de açılan locaların büyük bir
bölümü Selanik’te bulunuyordu. Bu localardan, İtalyan bağlantılı Makedonya-Risorta ve
Fransız bağlantısındaki Veritas locaları, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin beşiği oldular.

İkinci Meşrûtiyet’in îlânı, masonluk hareketine yeni bir hız getirdi. Locaların sayısı arttı.
1909 yılında Maşrık-i Azam-ı Osmânî locası kuruldu. Bu locaya, eski masonlardan Talat

Bey (Paşa). Mehmed Ali (Baba) Bey, Süleymân Faik Paşa ve Câvit Bey Üstâd-ı âzam
(yüce üstad) seçildiler.

Umumiyetle on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başında cemiyet
adıyla kurulan cemiyetlerden bâzıları şu şekilde kısımlara ayrıldılar:
A- Osmanlıcılık gayesiyle kurulan sosyal ve siyâsi cemiyetler:

1- Meşrûtiyet-i Osmaniye Kulübü: 1908’de İstanbul’da kurulan muhtelif
cemiyetlerdendir. Umumiyetle Bulgarlar, Rumlar ve Ermeniler tarafından kurulmuştur.

2- Nesl-i Cedîd Kulübü: 1908’de İstanbul’da, Cemiyet-i İnkılâbiye’nin beş kurucu
üyesi Hâmid (Selim Sâtı), Satvet Lütfî (Faruk Suâvî), Nâmık Zeki (İbrâhim), Ferit
Necdet (Mübin) ve Dr. Mahmûd beyler ile Nâfi Atuf (Kansu), (Arnavut) Mustafa,
Mehmed Şerefeddîn, Mühendis Mazhar (Neriman), Mehmed Ali Şevki ve Âdil bevler
tarafından kuruldu. 1904 Eylül’ünde İstanbul’da Mercan idâdîsi 2. ve 3. sınıf öğrencileri
tarafından gizli olarak kurulan ve 1876 Kânûn-i esasinin tekrar yürürlüğe konulması
için çalışan Cemiyet-i İnkılâbiyye’nin devamı niteliğindedir.

3- Kürt Dernekleri;

a) Osmanlı Kürt İttihâd ve Terakkî cemiyeti: 1908’de sultan İkinci Abdülhamîd Han’a
karşı kurulmuş bölücü bir cemiyettir.

b) Kürt Teâvün ve Terakkî Cemiyeti: 1908’de Abdullah Efendizâde Seyyid Abdülkâdir,
İsmail Paşazade Müşir Ahmed Paşa, Dr. Şükrü Mehmed (Sekban), Babanzâde Ahmed
Nâim Bey tarafından kuruldu.

1909’da Bitlis’de çıkan bir ayaklanmanın başında bu cemiyetin kurucuları bulunmuştur.
Daha sonra İttihâd ve Terakkî ile birleşen bu cemiyet 1909’da Anadolu ahvâlinin tahkik
ve ıslâhı için acele tedbirler alınmasını ve bir veya bir kaç hey’etin bölgeye
gönderilmesini isteyen bir muhtırayı Kâmil Paşa hükümetine verdi. Kâmil Paşa da bu
hususda gerekli hey’etleri gönderdi. Zaman zaman azınlıklarla işbirliği kurarak sultan
İkinci Abdülhamîd Han’a ve Bâb-ı âlî hükümetlerine karşı faaliyet gösteren bu cemiyet,
sonraki devirlerde İttihâdçıların Türkçülük politikasına karşı tepki göstermiştir.
B- Türk milliyetçiliğine bağlı olarak kurulan cemiyetler:

1908’den sonra yayılan ve siyâsî hayatta etkili olan Türkçü-Milliyetçi fikirler,
faaliyetlerini çeşitli cemiyetler vasıtasıyla sürdürdüler.

1- Türk Derneği: 18 Ocak 1908’de İstanbul’da; Ahmed Midhat Efendi, Emrullah
Efendi, Necip Âsım, Korkmazoğlu Celâl, Akçoraoğlu Yûsuf, Akyiğitoğlu Mûsâ, Fuat Râif,
Rızâ Tevfik ve Ahmet Ferit (Tek) beyler tarafından kuruldu. Kültürel ve ilmi gaye için
kurulan bu cemiyet, ilk milliyetçi kuruluştur. Gayesini yaymak için kurslar ve
konferanslar düzenledi. Yayın alanında da Türk Derneği adlı bir dergi çıkardı, broşürler
yayınladı.

Bu cemiyetin çatısı altında şarkiyatçı Prof. Gorlavski, Dr. Karaçun, Prof. Martin
Hartmarın ile Türkçü yazarlardan İsmâil Bey Gasprinski, Hüseyinzâde Ali, Mehmed
Emin (Yurdakul), Köprülüzâde Mehmed Fuâd (Fuâd Köprülü), Ispartalı Hakkı, Hüseyin
Cahit, Hâlit Ziya beyler ve Ermeni meb’ûslardan Agop Boyacıyan ve Tıngır efendiler de
vardı. 1912 yılına kadar devam eden cemiyet dağıldı; kalan elemanları Türk Ocağı’na
katıldılar.

2- Türk Yurdu Cemiyeti: 31 Ağustos 1911’de İstanbul’da; Şâir Mehmed Emin
(Yurdakul), Müftioğlu Ahmed Hikmet, Ağaoğlu Ahmed, Hüseyinzâde Ali, Dr. Âkil
Muhtar, Akçoraoğlu Yûsuf beyler tarafından kurulan bu cemiyet, önce öğrencilere
yardım gayesini güttü. Türk Yurdu adıyla bir mecmua da çıkaran bu cemiyet, Türk
Ocağı kurulunca oraya devredildi.

3- Teâvün-i İçtimaî Cemiyeti: 1911’de İstanbul’da, Nüzhet Sâbit Bey tarafından
kuruldu. Başlangıçta İttihâdçı olan Nüzhet Sâbit Bey, Hey’et-i Merkeziye’nin emirlerine
karşı çıkarak İttihâd ve Terakkî’den ayrıldı. Masonluk teşkilâtına, sonra da Hürriyet ve
İtilâf Fırkası’na girdi. Sonunda ayrılarak Vazife gazetesini çıkardı. 1911’de bir kaç sayı
olarak çıkan gazetesi kapatıldı. Bu sırada Teâvün-i İçtimaî Cemiyeti’ni kurdu. Uzun
ömürlü olmayan bu cemiyet aynı yıl içinde kapandı.

4- Türk Ocağı: Bu cemiyet, 3 Temmuz 1911’de fiilen, 22 Mart 1912’de resmen
kuruldu. İlk kurucuları Askerî Tıbbiye talebelerinin temsilcileri olarak; Mahmûd, Refet,
Edhem, Hâşim, Celâl, Behçet, Hüseyin Fikret, Hüseyin Râgıp (Baydur), Muhsin, Neşet,
Lütfi, Süleymân ve Habib efendiler ile Remzi, Osman, Hüseyin Baki, Tevfik Fikret,
Osman Senâî beylerdir. Hükümete sunulan beyânnamenin altında resmî kurucu olarak

yer alanlar ise; Şâir Mehmed Emin (Yurdakul), Ağaoğlu Ahmed ve Dr. Fuâd Sâbit
beylerdir.

Balkan Harbinden sonra seçilen yönetim kurulunda; Hamdullah Suphi (Tanrıöver),
Akçuraoğlu Yûsuf, Hâlis Turgut, Dr. Akil Muhtar ve Dr. Hüseyin Ertuğrul beyler yer aldı.
1918 yılında kurulan Hars ve İlim Hey’eti üyeleri ise; Halide Edip (Adıvar), Hamdullah
Suphi (Tanrıöver), şâir Mehmed Emin (Yurdakul), Ağaoğlu Ahmed, Ziya Gökalp,
Köprülüzâde Mehmed Fuâd (Fuâd Köprülü), Hüseyinzâde Ali beyler idi.

İlk zamanlar politikayla uğraşmamaya îtinâ gösteren Türk Ocağı resmî kuruluşunu
tamamladıktan sonra, ocağın ideolojisini benimseyen İttihâd ve Terakkî ile kaynaştı.
Türk Ocağı çatısı altında çeşitli cemiyetlerde kuruldu. İhtiyat Zabitleri Teâvün Cemiyeti
bunlardandır. Bir çok cemiyetin kongreleri de, ocak salonunda yapılıyordu. Hızla
gelişen Türk Ocağı’nın, İstanbul dışında şubeleri açıldı. Beş yıllık (1913-1918) İttihâd
ve Terakkî İktidarı döneminde, bütün cemiyetler kapandığı hâlde, Türk Ocağı
faaliyetlerini sürdürdü. Mütâreke döneminde İttihâdçılarla aynı tutulan Türk Ocağı
mensûbları, takibata uğradılar. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra tekrar teşkilâtlanan
Türk Ocağı, 1931 yılında kapandı ve yerini Halk evlerine bıraktı.

5- İstihlâk-i Millî Cemiyeti: Aralık 1912’de İstanbul’da; Eski Kütahya meb’ûsu Ferîd,
Akçuraoğlu Yûsuf, Mekteb-i Hukuk ve Mekteb-i Mülkiye’de İstatistik, mâliye ve iktisat
müderrisi Zühdü, Belediye meclisi reîsi Mehmed Ali, eski Fîzân meb’ûsu Câmi beyler ile
çeşitli yüksek okul ve liselerin iktisat öğrencileri, gazetelerin iktisad yazarları, nezâret
ve bankaların uzman yüksek me’murlarından yaklaşık elli dört kadar iktisadçının
meydana getirdiği bir grup tarafından kuruldu. İlk yönetim kuruluna; Mahmûd Es’ad
Efendi, Rıfkı Bey ve Zühtü Bey’in seçildiği bu cemiyet; yerli malların kullanılmasını ve
yerli malı üretimi ve tüketimini teşvik maksadıyla kurulmuştur. İttihâd ve Terakkî ile
pek geçinemiyen cemiyet, İstanbul Sirkeci’de otuza yakın yerli malı satan mağaza
açtırdı. Siyâsî vasat içinde çalışma imkânlarını kaybederek zamanla kapandı.

6- Millî Türk Cemiyeti: 6 Kasım 1914’de İstanbul’da Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti
Merkez-i Umûmîsi olan binada kuruldu. Bu cemiyetin kurucuları; Dâr-ül-Fünûn
muallimlerinden Halil Nîmetullah Bey, Vefâ Sultanîsi müdürü Mehmed Sadi Bey, Hâlit

Fahri (Ozansoy) Bey, Müdâfaa-i Milliye Merkez-i Umûmîsi başkâtibi Sâib Servet Bey,
Hıfzı Tevfik (Gönensoy) Bey ve Rıza İzzet Beydi.

Birinci Dünyâ Savaşı’nın başlamasından kısa bir müddet sonra kurulan bu cemiyet,
milliyetçilik akımının, siyâsî ve sosyoekonomik bir muhtevayla geliştirilmesi gayesiyle
kuruldu. Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti ile de organik bir bağı vardı.

C- Paramiliter Cemiyetler

1- Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti: 13 Şubat 1914’de İstanbul’da kuruldu. Sultan
Mehmed Reşat, Talat Paşa, Enver Paşa, şeyhülislâm Hayri Efendi, sadrâzam Sa’îd
Halim Paşa, Çürüksulu Mahmûd Paşa, Mâliye nâzırı Câvit Bey, Bahriye nâzırı Cemâl
Paşa, Adliye nâzırı İbrâhim Bey, P.T.T. nâzırı Oskan Efendi, Maarif nâzırı Şükrü Bey,
Ticâret ve Zirâat nâzırı Süleymân Elbustanî Efendi’nin kurucu ve idarecileri arasında
bulunduğu Müdâfaa-i Milliye (Millî koruma) Cemiyeti, kültür ve sağlık hizmetleri için
kuruldu. Askeri bir özelliği de olan bu cemiyet, insanları bir yandan savaşa
hazırlayacak, bir yandan da onları savaşın tehlikelerinden koruyacaktı. Asıl özelliği yarı
askeri olmasıdır. Amme menfaatine hadim yâni kamuya faydalı derneklerden sayılan
cemiyet, giderek İttihâd ve Terakkî’nin yan kuruluşu oldu. Aleyhte yayınlar üzerine,
Donanma Cemiyeti ile birlikte 2 Mayıs 1919 tarihli kararname ile feshedildi.

2- Türk Gücü Cemiyeti: 1913 yılında Cemâl (Paşa) Bey’in başkanlığında; Atıf Bey,
Fâlih Rıfkı Bey (Atay), Dr. Tevfik Rüşdü Bey (Aras), Edhem Nejat Bey, Basri Bey,
Kuzucaoğlu Tahsin Bey tarafından İstanbul’da kuruldu. Siyâsî hayatta tek fırka olarak
kalan İttihâd ve Terakkînin gençlik teşkilâtı özelliğinde olan bu cemiyet, bâzı Anadolu
şehirlerinde de teşkilâtlandı. Aynı zamanda savaşa hazırlık kuruluşu mâhiyetinde olan
bu cemiyet için Ziya Gökalp marş yazdı.

3- Osmanlı Güç Dernekleri: Birinci Dünyâ Savaşı’nın eşiğinde geniş bir gençlik
kitlesini askerî bir disiplin altında toplamak için İttihâd ve Terakkî’nin kurduğu bir
dernektir. 1914 yılında İstanbul’da Harbiye nezâretinde kuruldu. Harbiye nâzırı Enver
Paşa, Dr. Nâzım, Eyüp Sabrı, Burdur meb’ûsu Âtıf, Dr. Rüsûhî, Ziyâ Gökalp ve Sûdî
beyler bu cemiyetin ilk kurucularıdır. Resmî veya özel her okulda, medresede ve resmî
müesseselerde mecburî olarak kurulması plânlanmıştı. Okula gidemeyen gençleri de
toplamak isteyen cemiyet, Güç ve Dinç dernekleri adıyla bütün ülkede hızla

teşkilâtlandı. Doğrudan doğruya harbiye nezâretine bağlı olan bu kuruluşlar için,
Almanya’dan uzman getirildi. Mütâreke döneminde de faydalanılmak istenen cemiyet
kısa ömürlü oldu ve yerini Genç Dernekleri’ne bıraktı.

4- Genç Dernekleri: 1916 yılında İstanbul’da Harbiye nezâretine bağlı olarak kuruldu.
Osmanlı Güç Dernekleri’nin yerini alan Genç Dernekleri, miralay Von Hoff ve Âsım
Bey’in idaresinde; Tâhir, İzzet, Ziyâ, Vedat, Münir ve Şaban beyler tarafından kuruldu.

Gençler, yaşlarına göre çeşitli gruplara ayrılarak farklı eğitime tâbi tutuldular. 12-17
yaş arasındaki gençler Gürbüz Derneği, 17 yaşından yukarı olanlar Dinç Derneği’nde
teşkilâtlandılar. Bütün gençlere dernek üyesi olma mecburiyeti getirildi. Ülkenin bir çok
yerinde faaliyet gösteren bu cemiyetin, 706 şubesi vardı.
D- Kültürel Cemiyetler

1- Millî Tâlim ve Terbiye Cemiyeti: 21 Nisan 1916’da İstanbul’da; Sıhhiye müdir-i
umûmîsi Dr. Esad Paşa, Mahkeme-i Temyiz reîsi Hacı Evliyâ Efendi, Maârif nezâreti
te’lif ve tercüme dâiresi âzası Sami Bey, İstanbul Dâr-ül-fünûn müderrislerinden İsmâil
Hakkı (Baltacıoğlu) Bey, Midhat Şükrü Bey, Eski Halep vâlisi Galip Bey, İstînâf
mahkemesi eski reislerinden Muhlis Bey, Dr. Hüseyinzâde Ali Bey, Hârunürreşîd Bey
tarafından kuruldu. Türk milliyetçiliği akımını millî eğitim alanında temsil etmek
gayesiyle kurulan bu cemiyet, asıl fonksiyonunu mütâreke döneminde Millî Kongre’nin
kurucusu olarak gösterdi.

E- Kadın Cemiyetleri

İkinci Meşrûtiyet döneminde, Osmanlı kadınları Terakkîperver Cemiyeti, İttihâd ve
Terakkî Kadınlar Şubesi, Teâlî-i Nisvân Cemiyeti, Osmanlı Kadınları Şefkat Cemiyet-i
Hayriyesi, Osmanlı Cemiyet-i Hayriyye-i Nisvâniye, Mâmulât-ı dâhiliye Kadınlar
Cemiyet-i Hayriyesi, Esirgeme Derneği, Teâlî-i Vatan-ı Osmânî Hanımlar Cemiyeti,
Müdâfaa-i Milliye Osmanlı hanımlar hey’eti, Müdâfaa-i hukuki nisvan cemiyeti, Asker
Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti, Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslâmiyesi,
Cemiyet-i Hayriye, Hilâl-i Ahmer Kadınlar Cemiyeti gibi adlarla umumiyetle İttihâd ve
Terakkî’nin fikirleri doğrultusunda, çeşitli gayelerle kadın cemiyetleri kuruldu.
F- Matbûât Cemiyetleri

Meşrûtiyet döneminde çeşitli matbûât cemiyetleri de kuruldu.

1- Cemiyet-i Matbûât-ı Osmaniye: İkinci Meşrûtiyet’in îlânının ikinci ayında kurulan
bu cemiyet, basın tarihindeki ilk meslek derneğidir. Bu cemiyetin kurucuları İkdâm
gazetesi sahibi Ahmed Cevdet Bey, Tanin gazetesi sahibi İsmâil Hakkı Bey,
Pozantiyon gazetesi sahibi Pozant Efendi, Sabah gazetesi muharriri Selânikli Tevfik
Efendi, Servet-i Fünûn muharriri Cenab Şehâbeddîn, Tanin gazetesi başyazarı
Hüseyin Câhid Bey (Yalçın), İttifak gazetesi başyazarı Semih Bey, Yeni Gazete sahibi
Abdullah Zühdü Bey, Servet-i Fünûn gazetesi başyazarı Mahmûd Sâdık Bey, Mîzân
gazetesi sahibi Murâd Bey, Sabah gazetesi sahibi Mihran, Konstantinopolis gazetesi
sahibi Nikolaidis gibi kimselerdi.

Cemiyeti hükümete tanıtmak, basın suçları yargılamasında cemiyet idare hey’etinin
jüri olarak tanınmasını sağlamak, Osmanlı ve selâmet-i vatan fikri çevresinde düşünce
hürriyetine halel gelmeden basını toplamak, Avrupa basın cemiyetleriyle dostça
münâsebetler ile cemiyet üyeleri arasında dostluk ve yardım ilişkileri kurmak, cemiyet
üyelerine nakil vâsıtalarında, san’at müesseselerinde kolaylıklar sağlamak, Osmanlı
basınının içte ve dışta îtibârını korumak gayesiyle kurulan bu cemiyet, Meşrûtiyet’in
kuruluş havasını yansıtmıştır.

2- Osmanlı Matbûât Cemiyeti: İttihâd ve Terakkî hâkimiyetinin son senesinde Birinci
Dünyâ Harbi’nin devam ettiği 1917 yılında kuruldu. Kurucuları; reîs Mahmûd Sâdık
Bey, üyeleri; Yûnus Nâdi, Muhittin Birgen, Ağaoğlu Ahmed, Abdullah Zühdü, Ahmed
Emin (Yalman) beylerdi. İlk kongresi 15 Şubat 1918’de yapıldı ve yönetim kuruluna,
Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın, Yûnus Nâdi, Ahmed Emin Yalman
beyler seçildi. 1918 yılında bu cemiyette toplanan pek çok gazeteci, Mondros
Mütârekesi’nden sonra çeşitli cephelere ayrıldılar. Bir kısmı Müdâfaa-i Hukuk ve
Cumhuriyet cephesinde, bir kısmı ise, muhalif cephede yer aldı. Muhalif cephede
kalanlar istiklâl mahkemelerinde yargılandılar.

G- Esnaf Cemiyetleri

İttihâd ve Terakkî’nin himâyesi altında 1913 yılından îtibâren esnafın teşkilâtlanmasına
yönelik bâzı cemiyetler de kuruldu. Bu cemiyetlerin kurucuları ve isimleri hakkında

fazla bilgi mevcûd değildir. Zirâat, Debbağ (Dericiler), Bahçıvanlar, Yapıcılar esnafı
cemiyetleri bunlardan bâzılarıdır.
H- Yurt dışında Türk Milliyetçiliğini savunmak gayesiyle kurulan Türk Yurtları

Türk Ocağı ile İttihâd ve Terakkî’nin fikirlerinin yurt dışına taşınması demek olan Türk
Yurtları, Avrupa’da bulunan talebelerin teşebbüsleriyle kuruldu. İstanbul’daki Türkçü
kesimle devamlı münâsebet hâlinde bulunan bu cemiyetlerin kongrelerinde başta
Hamdullah Suphi ve M. Nermi beyler olmak üzere İstanbul grubunun seçkinleri
bulundu. Yurtların teşkilâtlanması iki merhalede oldu. Önce yurtlar, sonra da
federasyon biçiminde birleştirilerek Yurtçular Derneği kuruldu. Kurulan Türk Yurtları
sırasıyla şunlardır:

1- Lozan Türk Yurdu: 1909’da Lozan Osmanlı Kütüphânesi adıyla kuruldu. 1911’de
Lozan Türk Yurdu’na dönüştürüldü.

2- Cenevre Türk Yurdu: Daha önce Cenevre Osmanlı Kütüphânesi olarak kurulan bu
cemiyetde, 21 Ekim 1911’de Cenevre Türk Yurdu olarak değiştirildi.

3- Nöşatel Türk Yurdu: Bu yurt da 15 Ekim 1912’de kuruldu.

4- Paris Türk Yurdu: 1913 yılında kuruldu.

5- Berlin Türk Yurdu: 1913 yılında kuruldu.

6- Birinci Yurtçular Derneği: 27 Aralık 1911’de Lozan Türk Yurdu’nun teşebbüs
davetiyle Lozan yakınındaki bir köyde Cenevre’deki yurdun katılmasıyla toplandı.
Derneği on dokuz talebe kurdu.

7- İkinci Yurtçular Derneği: 28 Mart 1913’de sayıları artan yurtlar, yeniden toplanarak
ikinci derneği kurdular. Toplantı, Cenevre yakınındaki Pötülans köyünde oldu. Toplantı
başkanlığı na Boyabatlı Yûsuf Kemâl (Tengirşenk) seçildi. İstanbul Türk Ocağı başkanı
Hamdullah Suphi Bey de toplantıda konuşmalar yaptı. Önce bir Yurtçular Yasası
hazırlandı ve bu toplantıda Ziya Gökalpçi taraf hâkim oldu. Derneğin merkez organı
olarak da Cenevre Türk Yurdu kabul edildi. Mütâreke döneminde etkili olmaya çalışan
Türk Yurtları, Anadolu hareketini desteklediler.

I- Osmanlı ülkesinde kurulan Ayrılıkçı cemiyetler

Osmanlı Devleti’ni parçalamak gayesiyle daha önce gizli olarak kurulmuş olan
cemiyetlerin bir çoğu Tanzîmât’ın ilânından sonra açığa çıktı. Osmanlı Devleti’ni
parçalamak ve yıkmak gayesini dolaylı olarak açığa koyan hıristiyan Avrupa devletleri
(İngiltere, Fransa v.b.) ve Çarlık Rusya’sı, Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altındaki
gayr-i müslim ve Türk olmayan unsurları kışkırttılar. Ortaya çıkardıkları kavmiyetçi
akımları desteklediler. Osmanlı Devleti’ni yıkmak ve sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı
devirmek için kurulan Jön Türkler de kavmiyetçilik akımını savunarak, bu hareketleri
tahrik ettiler.

Balkanlarda yaşayan; Arnavud, Yunan, Bulgar, Sırp, Rumen ve diğer kavimler,
bağımsız devletler kurmak maksadıyla Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçtiler.
Hıristiyan Avrupa devletleri ve Çarlık Rusyası’nın teşvik ve desteğiyle çeşitli ayrılıkçı
cemiyetler kuruldu.

1- Yunanlılar ve Rumlar tarafından kurulan cemiyetler: İlk Yunan cemiyeti olan
Etniki Eterya, 1814’de Ksantos tarafından kurulduysa da asıl idarecisi Çar’ın
yaverlerinden Kont Kapadistriya idi. Kilisenin, fikir adamlarının ve şâirlerin
çalışmalarıyla kısa zamanda teşkilâtlanan bu cemiyet, Helenizmin tek temsilcisi sayıldı.
İlk zamanlar gizli çalışan cemiyet, sonradan resmen yardımlaşma kuruluşu hüviyetinde
ortaya çıktı. Bu cemiyetin en büyük destekçisi, İstanbul’da Fener patrikhânesi idi.
Helenist ideoloji, Enosis terimleriyle sembolleştirildi. Osmanlı ülkesindeki Akdeniz ve
Karadeniz Rumlarını Yunanistan’a katarak büyük Yunanistan’ı kurmak ve İstanbul’u
(Kostantinopolis’i) de içine alan Megola İdea (Megali İdea) denilen gayesini tahakkuk
ettirmek için tek yetkili organ Etniki Eterya Cemiyeti kabul edildi. 1876’da îlân edilen
Birinci ve 1908’de ilân edilen İkinci Meşrûtiyet’ten sonra toplanan Osmanlı Meclis-i
Meb’ûsânı’nda yirmiye yakın Rum üye de Etniki Eterya’nın fikir savunuculuğunu yaptı.
1909 yılında Yunan ordusunu temsilen kurulan askerî birlik, bir çok faaliyetlerde
bulundu.

İkinci Meşrûtiyet’ten sonra Yunanlılar ve Rumlar, başka cemiyetler de kurarak
gayelerine ulaşmaya çalıştılar. 1908’de Rum Meşrûtiyet Kulüpleri adlı cemiyetler
kurdular. Bu arada bir İhtilâl cemiyeti hâline gelen Etniki Eterya, çeşitli şiddet ve terör
hareketlerine girişti. Müslüman Türklere çeşitli zulüm ve işkenceler yaptı. 1909 yılında

Edirne-Uzunköprü’de Adelfia adlı bir İhtilâl cemiyeti de kuruldu. Rum Uhuvvet-i
İlimperverâne Agâyi, Rum Uhuvvet-i İlimperverâne İrinî, Rum Maârifperver cemiyetleri
de bu dönemde kuruldu.

2- Bulgar ve Makedonya Cemiyetleri: Bulgarlar ve Makedonyalılar da Osmanlı
Devleti’ne karşı çeşitli komite ve çeteler kurdular. Makedonya-Edirne İhtilâlci iç
Cemiyeti (V.M.R.O.) bu komitelerin en önemlisidir. 1903 yılındaki İllinden isyânını
plânlayan ve mahallî şubeleri ile geniş bir teşkilâta sâhib olan bu cemiyet, daha çok
plânlayıcı mâhiyettedir. Bu komitenin yaptığı plânları uygulayan 10-15 kişilik çeteler;
suikast, bombalama, sabotajlar yaparak müslüman-Türklere çok zulmettiler. Bu
çetelerin önemlilerinden birisi Sandanski çetesidir.

Berlin Andlaşması ile Sırp, Karadağ ve Rumenlerin bağımsızlığı tanınmıştı. Bulgar,
Arnavut ve Makedonyalılar ise, Osmanlı ülkesi içindeki yerlerini koruduklarından,
1878’den sonra komitacılık ve çeteciliğe devam ettiler. Makedonyalılar, 1893’de
Selanik’te Bulgarca, Viteşna Makedonska-i Odrinska Revolütsionna Organizatsiya
kelimelerinin baş harflerinden meydana gelen, V.M.R.O. Cemiyetini kurdular. Gizli bir
cemiyet olan bu teşkilât, bağımsız bir Makedonya kurmak için çalıştı. Bu cemiyet
Makedonya’yı; Selanik, Manastır, Serez, Drama, Usturumca, Melnik ve Edirne olmak
üzere sekiz ihtilâl sancağına, her sancağı da ikişer kazaya ayırdı. Her sancak ve kazada
mahallî birer komite kurdu. Ayrıca her sancakta maddî durumu, kongreye delege
seçimini, esirleri, Osmanlı me’mûrlarını gözetlemek ve denetlemekle vazifeli üçer kişilik
denetim kurulları vazifelendirdi. 1898’de başlayan çete savaşı, 1902 yılı boyunca 1903
Ağustos’una kadar, Selanik olaylarına ek olarak da seksen altı çete savaşı yapıldı.
Makedonya, terör hareketleriyle tamamen sarsıldı. 2 Ağustos 1903 günü Kruçevo
Cumhuriyeti ilân edildi. On iki gün süren ve İllinden olayı olarak bilinen isyân hareketi,
Osmanlı ordusu tarafından bastırıldı.

1878’de kurulan Bulgaristan Prensliği de çeşitli komiteler kurarak, Osmanlı Devleti
hâkimiyetinden kurtulmaya çalıştı. Hemen her köyde bir çete teşkil edildi. Papazlar,
subaylar, özellikle öğretmenler her yerde bir ihtilâlci odak kurmaya çalıştılar. Ya istiklâl
ya ölüm sloganıyla ortaya çıkan Bulgar komite ve çeteleri, yerli halkı
teşkilâtlandırdıkları gibi, Batı kamuoyunu da yanlarına aldılar. Sofya’daki merkeze sıkı

ve disiplinli bir şekilde bağlı olan komite ve çeteler, kendilerine katılmayan ve
müslüman-Türk olan kimselere çok zulmettiler.

1908’den îtibâren Bulgar meşrûtiyet kulüpleri kuruldu. Aynı yıl kulüpler kongresi
Selanik’te toplandı ve hepsi de federatif bir yapı içinde düzenlendi. Yaygın bir şekilde
teşkilâtlanan bu kulüplerden, İstanbul’da da Derse’âdet Bulgar Meşrûtiyet Kulübü
kuruldu. Tamamen bölücü ve İhtilâlci bir teşkilât olan Bulgar Meşrûtiyet Kulüpleri, aynı
yıl içinde kurulan Bulgar Demokratik Kulüpleriyle birleşerek Federalist Bulgar Fırkası’nı
meydana getirdiler, ikinci Meşrûtiyet’in ilânından sonra açılan Osmanlı Meb’ûsân
Meclisi’nde bulunan Bulgar asıllı veya diğer Balkan kavimlerinden olan meb’ûslar da bu
cemiyetlerin çalışmalarını desteklediler. 1908-1913 yılları arasında çetecilik faaliyetleri
çok yaygınlaştı ve kânunla bile önlenemedi.

Sultan İkinci Abdülhamîd Han’a karşı çalışan Paris Jön Türkleri (Ahmed Rızâ Bey
grubu), Rumeli’de şubeler açarak Bulgarların teşkilâtçılığını övüp desteklediler. Daha
sonra İttihâd ve Terakkî’nin ileri gelenlerinden olan Niyazi ve Enver beyler de
Makedonyalılar gibi çete faaliyetine girişerek Sultan Abdülhamîd Han’a karşı çıktılar.
Teşkilâtlarını, Balkan Bulgar çetelerini örnek alarak kurdular.

3- Arnavutların Kurduğu Cemiyetler: Osmanlı Devleti’nden en son kopan ve
bağımsızlığına en geç ulaşan Arnavutluk’da, 1908’den sonra isyân hareketleri
başgösterdi. Arnavutlar, ikinci Jön Türk hareketine içten katkıda bulundukları gibi,
kendi bünyelerinde de teşkilatlandılar.

Geniş çaplı ilk isyân, 1910 yılı Nisan’ında başladı ve Malisörler tarafından bir yıl sonra
yeniden alevlendirildi. İttihâd ve Terakkî iktidârınca gönderilen askerler ayaklanmayı
şiddetle bastırma yoluna gitti. İttihâdçılar tarafından yerli halka karşı zulüm ve işkence
yapıldı. Bu uygulama, Arnavutluk mes’elesini daha da kızıştırtı. Pâdişâh Sultan Reşâd,
bu hareketleri iyilikle bastırmak istediyse de netîce alınamadı. Osmanlı ordusu içindeki
parçalanmalar ve İttihâdçıların kötü uygulamaları ile ortaya çıkan iç karışıklıklar
yüzünden Sa’id Paşa kabinesi dağıldı. İttihâd ve Terakkî iktidardan uzaklaştı. Gâzi
Ahmed Muhtar Paşa hükümeti, Arnavutların isteklerini kabul ederek umûmî af ilân etti.
Tam bu sırada Balkan savaşı patlak verdi.

Arnavut cemiyetlerinin içinde en tanınmışı, 1908’de veya daha önce kurulduğu kabul
edilen Başkim Cemiyeti’dir. Arnavutluk’taki isyânları tertipleyen ve teşvik eden bu
cemiyetti. Cemiyetin yanında çeteler ve gizli ihtilâl cemiyetleri de kuruldu. Balkan
savaşı, Arnavutluk mes’elesiyle ilgili çözüme giden yolu kapadı. Mütâreke döneminde
de bâzı küçük ve etkisiz cemiyetler kuran Arnavutlar, konuyu yeniden ele almaya
çalıştılar.

4- Sırp Cemiyetleri: Makedonya mes’elesiyle ilgili olarak Sırpların da önemli bir yeri
olmuştu. Balkan yarımadasında ihtilâlci kaynaşmalara Yunanlılardan önce başlayan
Sırplar, çeteler kurarak Osmanlı Devleti’ne ve müslüman-Türklere karşı çeşitli
hareketlerde bulundular. 1878’den beri teşkilâtlanan Sırplar, 1908 ve 1909 yıllarında
kendi azınlık haklarını korumak için millî teşkilâtlarını kurdular.

5- Musevilerin Kurduğu Cemiyetler: Osmanlı Devleti’nde yaşayan yahûdîler, on
dokuzuncu yüzyılda kurulan beynelmilel siyonizmin teşkilâtlanması doğrultusunda
cemiyetler kurdular. Bunlar arasında Evrensel İsrail Birliği Yahûdî Teşkilâtı, Alman
Yahudileri Kurtuluş Birliği gelmektedir (Bkz. Filistin Mes’elesi).

Ermeni Cemiyetleri

Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve yıkılması için çalışan ermeniler de çeşitli komite
ve cemiyetler kurdular. Bir çok Avrupa devletleri ile Rusya’nın teşviki Osmanlı
Devleti’ne karşı çıkan ermenilerde, Erivan’dan Akdeniz’e kadar uzanacak bir ermeni
devleti kurmak fikrini ortaya çıkardı. Bunun için çeşitli komiteler ve çeteler kurarak
kanlı terör ve tedhiş hareketlerine giriştiler. Pek çok müslüman-Türk’ü şehîd ettiler.
Bulgarlar ve Yunanlılarda olduğu gibi “Türk (Osmanlı) zulmü”, “Ermeni soykırımı” gibi
sloganları kullanarak mazlum bir unsur gibi görünmeye çalıştılar. Osmanlı Devleti’nin
içinde bulunduğu nâzik durumu fırsat bilerek, Rusya ile İngiltere’nin teşvik ve
desteğiyle dünyâ kamuoyunu ters yönde etkilemeye çalıştılar. Kurdukları tedhiş
komitelerinin en büyükleri; Armenaganlar, Hıncak ve Taşnaksütyun’dur.

a) Armenaganlar Komitesi: 1882’de Van’da Mıgırdıç Portakalyan ekibi tarafından
kuruldu. İhtilâlci ve saldırgan bir ideolojiye sâhib olan bu komite, memleket içinde ve
dışında teşkilâtlandı. Van yöresinde hareketli olan komitenin yurt dışında yayınlanan
Armenia adlı bir gazetesi de vardı.

b) Hınçakyan Komitesi: 1887’de, Fransa’da tahsil yapan üniversiteli gençler
tarafından Cenevre’de kuruldu. Kurucularının hepsi Rus ermenisi olan komitenin temel
ideolojisi, Marksizmdi. 1890’da Hınçakyan İhtilâl Partisi adını aldı. İlk başta, İstanbul
komite merkezi olarak kabul edildiyse de, sonradan Londra’ya taşındı. Osmanlı ülkesi
içinde gizlice ve geniş bir şekilde teşkilâtlanan komite, Rus konsolosluklarından büyük
destek gördü. 1890’da Erzurum isyânı, 1892-1893’de Merzifon-Yozgat-Kayseri olayları,
1895’de Birinci Sasun olayları, 1895’de Bâb-ı âlî gösterileri, 1895’de Zeytun isyânı bu
komite tarafından tertiplendi. Çeşitli eğilim ve görüşde olan ermenileri bünyesinde
barındıran komite, 1896 Londra kongresinde çıkan tartışmalar sonucu parçalandı.
Ayrılan bir grup, Reforme Hınçak Partisi’ni kurdu. Bu dönemlerde sultan İkinci
Abdülhamîd Han’ın idaresine karşı çıkan Jön Türklerle de işbirliği yapan Hınçakyan
Komitesi, tertiplediği olaylarda pek çok müslüman-Türk’ü katletti.

c) Taşnaksütyun Komitesi: Rusya (Kafkasya) ermenilerini bir arada ve federasyon
hâlinde toplamak için 1890 yılında Tiflis’de kurulan bu komitenin temel gayesi,
Hınçakyan Komitesi’ni ikinci plâna atmaktı. Sosyalist olan veya olmayan ermenilerden
meydana gelen bu komite, kısa zamanda parçalandı. Sosyalist olmayanlar ayrılarak iki
yeni komite kurdular. 1892’de toparlanmaya çalışan Taşnaklar, Rus ihtilâlci teşkilâtı
Narotnovels’i taklid ederek, tamamen sosyalist bir program hazırladılar. Osmanlı, İran
ve Rusya içinde teşkilâtlandılar. Merkez olarak Tiflis seçildi. Tebriz’de bir silâh fabrikası
kurarak çetelere silâh dağıtıldı. Ermeni olmayan kimseleri de üyeliğe kabul eden
komite, Kürtler arasında propagandaya girişti. Kürt çeteleri, Makedonya komiteleri,
Bulgar santralistleri ve Paris’teki Jön Türklerle anlaşmalar yaptı. Bu komite, sultan
İkinci Abdülhamîd Han idaresine karşı Van isyânını çıkardılar ve 1896’da Osmanlı
Bankası’na saldırı, 1904’de İkinci Sasun isyânı, 1905’de Yıldız’da bomba sûikasdı gibi
hâdiseleri tertiplediler.

Ermeniler bu üç komite hâricinde başka komiteler de kurdular. İkinci Meşrûtiyet’in
îlânından sonra da faaliyetlerine devam eden ermeniler, Rusya ve İngiltere tarafından
desteklenerek Osmanlı ülkesi içinde bağımsız bir ermeni devletinin kurulmasına
çalıştılar. İttihâd ve Terakkî ile anlaşarak, Meşrûtiyet-i Osmaniye Ermeni Cemiyeti’ni
kurdular. 31 Mart Vak’ası’ndan sonra çıkan ve Adana Vak’ası diye anılan hâdise,
ermenilerin en önemli baş kaldırmalarıdır. 1908’den sonraki Osmanlı meclislerinde de
yer alan ermeniler, hükümetlerde nâzır (bakan) olarak vazife yaptılar. Bu dönemdeki

ermenifer hem İttihadçı hem de Taşnak veya Hınçak komitesi mensubu idiler. Ayrıca
îtilâf Fırkası içinde de yer aldılar. 1914 yılı başından îtibâren terör hareketlerini arttıran
ermeni komitelerine karşı bâzı tedbirler alındı. Birinci Dünyâ Savaşı’nda Rusların, Doğu
Anadolu’yu işgal etmeleri için, gönüllü ermeni alayları, Türk birliklerinin gerisine sarkan
ermeni komiteleri sabotaj ve isyân hareketlerini çıkarttılar. Pek çok müslüman-Türk’ü
acımasızca katlettiler. Birinci Dünyâ Savaşı’nın Osmanlı Devleti’nin mağlubiyetiyle son
bulması üzerine, ermeni-ittihâdçı diyalogu çok şiddetli bir intikam hareketine dönüştü.
Ermeniler ülke dışına çıkan Talat ve Cemâl paşalarla, Bahaddin Şâkir ve Cemâl Azmi
beyleri öldürmekle devam ettiler (Bkz. Cemâl ve Talat Paşalar).
Arap Cemiyetleri

Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve yıkılması için asırlardır gayret sarf eden en büyük
İslâm düşmanı olan İngilizler, Arapları Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırttılar. Osmanlı
Devleti’ne karşı çıkan ve milliyetçilik iddiasında bulunan Araplar da kendi gayelerini
tahakkuk ettirebilmek için çeşitli cemiyetler kurdular. 1908’den başlıyarak kurulan
cemiyetlerden bâzıları şunlardır:

a- Suriye Osmanlı Cemiyeti: 1908’de Paris’te kuruldu.

b- İha el-Arabî (El-ikha): 1908’de İstanbul’da kuruldu.

c- El-Müntedi-ül-Edebî: 1909’da İstanbul’da kuruldu.

d- Cemiyet-ül-iha el-Osmânî: 1909’da Kâhire’de kuruldu.

e- El-İttihâd-ül-Lübnânî: 1909’da Kâhire’de kuruldu.

f- Cemiyet-ül-Kahtâniye: 1909’da İstanbul’da kuruldu.

g- El-Fetat-ül-Ümme el-Arabiyye: 1909’da Paris’te kuruldu.

h- Cemiyet-i Islâhiye: 1912’de Beyrut’ta kuruldu.

ı- El-Lâmerkeziyye: 1912’de Kâhire’de kuruldu.

i- El-Ahd: 1913’de İstanbul’da kuruldu.

Bu cemiyetlerin bâzıları gizli, bâzıları mahallî cemiyetlerdir. Kurucularının çoğu da
Osmanlı parlementosunda üye veya Osmanlı ordusundan kaçan Arap asıllı subaylar idi.
Âyân âzası Abdülhamîd Zohrâvî, Şefik el-Müeyyed, Rızâ es-Sulh, Tâlib en-Nakîb, Şükrü
el-Aselî, Rûbî el-Hâlidî gibi meb’ûslar, Binbaşı Azîz el-Mısrî gibileri bu cemiyetlerin
kurucularındandır. Bu kimselerden bir kısmı Birinci Dünyâ Harbi yıllarında ünlü İngiliz
casusu Lawrence ile işbirliği yaparak, Osmanlılar aleyhine çalıştılar. Bu cemiyetlerin
İngilizlerin desteğiyle çalışmaları netîcesinde Osmanlı toprakları parçalandı.

Böylece Osmanlı târihinde önemli yer tutan cemiyetler, faydalıları bir tarafa bırakılırsa,
Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında ve yıkılmasında büyük rol oynadılar.


1) Türkiye’de Siyasal Partiler (T.Z. Tunaya, İstanbul-1984); cild-1, sh. 367

2) Düstûr; Tertîb-i sâni; cild-1, sh. 610

3) Modern Türkiye’nin Doğuşu; sh. 201, 217, 422, 432

4) Yeni Osmanlılar Târihi; sh. 120

5) Beşiktaş Cem’iyet-i İlmiyesi (B.İhsânoğlu. Belleten, sene 1987, sayı-200); sh.
801

6) Târih-i Cevdet; cild-12, sh. 184

7) İnkılâb Târihimiz ve Jön Türkler (E. Kuran); sh. 224

8) Osmanlı İttihâd Terakkî Cemiyeti ve Jön Türkler; sh. 189, 380

9) Türk İnkılâb Târihi; cild-1, sh. 306

10) XIX. Yüzyıl Türk Edebiyatı; sh. 150

11) Makedonya Eşkıyalık Târihi; sh. 94

CERBE DENİZ MUHÂREBESİ

Osmanlı ile haçlı donanmaları arasında 1560 senesinde yapılan deniz muhârebesi.
Preveze mağlûbiyetinin izlerini silmek isteyen Avrupalılar, Türkleri Batı Akdeniz’den
çıkarabilmek için, Turgut Reis’i Cerbe’de vurup askerini imha etmek gayesinde idiler.
Ancak bu sayede Tunus ve Trablus İspanya’nın eline geçecekti. Türklerin burayı
yeniden ele geçirmeleri ise yılları alırdı.

Medhiye kalesinin yıkılmasından sonra, Tunus beylerbeyi Turgut Paşa’nın elindeki en
müstahkem kale, Cerbe kalesi idi. Turgut Paşa, burasını özellikle son senelerde iyice
tahkim etmişti. Cerbe adası, Trablus’la Tunus’un arasında bulunduğundan, buradan iki
ülkenin kontrolü daha kolay oluyordu. Bu yüzden haçlıların ilk hedefleri Cerbe adası idi.
Cerbe’de yenilen Türklerin manevî güçleri bozulacağından, Trablus’u savunmaları zor
olacaktı. Cerbe’de bir kaç bin kişilik kuvvet vardı. Turgut Paşa’nın esas kuvvetleri
Trablus’ta bulunuyordu.

Haçlı donması 1559 senesi yazından itibaren Sicilya adasının Messina limanında
toplanmaya başladı. On dört bin kara askerini taşıyan doksan dokuz parçalık bir
donanma aynı senenin Eylül ayında harekete hazır duruma geldi. Ancak bu sırada Türk
donanması Akdeniz’de bulunduğu için, sefere çıkmaya cesaret edemediler. Haçlı
donanmasının deniz harekâtının idaresinden sorumlu olan Gian Andrea Doria, Preveze
deniz muhârebesinde mağlûb olan Andrea Doria’nın yeğeni idi. Donanmaya bindirilen
kara askerine ve donanmaya Sicilya kral naibi ve Medinaceli Dukası Don Juan de
Cardona başkumandanlık ediyordu. Haçlı donanmasını meydana getiren Papalık
donanmasına Prens Plamino Orsini, İspanyol donanmasına Don Sanchez, Sicilya
filosuna da Don Juan de Cardona kumanda ediyordu. 1560 Şubat’ında toplanan haçlı
donanmasındaki gemi sayısı 200’e ulaşmış ve asker bindirilerek hazır hâle gelinmişti.
Preveze yenilgisinden sonra hıristiyan âlemi, böyle bir donanmayı bir araya
getirememişti.

Haçlı donanması 10 Şubat 1560’da Sicilya’dan ayrıldı. Hava muhalefetinden dolayı
ancak 2 Mart’ta Cerbe önlerine gelebildi. Ayın yedisinde karaya asker çıkardı. Aynı gün
Turgut Paşa durumu İstanbul’a bildirdi ve sayıca kalabalık düşmana karşı
koyamıyacağını anlıyarak Trablus’a çekildi. Cerbe kalesi 12 Mart günü düştü ve adaya
haçlılar hâkim oldu. Adayı ele geçiren haçlılar, Trablus’a taarruz etmeden önce hazırlık
yapmak ve adayı tahkim etmek için çalışmaya başladılar. Cerbe kalesini yıkarak yerine

muazzam bir kale inşâ ettirip, elli top yerleştirdiler ve 2200 kişiden müteşekkil bir
garnizon kurdular.

Durumu öğrenen Sultan, donanma komutanı Piyâle ve Turgut paşalara, bu önemli
mevkiin geri alınması için emir verdi. Piyâle Paşa, 4 Nisan 1560’da 120 parçalık
donanma ile İstanbul’dan hareket etti. Yolda Midilli sancakbeyi Kurdoğlu Muslihiddîn
Mustafa Reîs, Rodos sancakbeyi Kurdoğlu Ahmed Bey üçer kadırga ile Piyâle Paşa’ya
katıldılar. Bu tecrübeli denizcilerden başka, donanmada Uluç Ali Reis, Seydi Ali Reis,
Cafer Reis, Karesi beyi Gazanfer, Kocaeli beyi Ali Börtek gibi meşhur denizciler
bulunuyordu. Donanma-yı hümâyûn Malta yakınlarında iken Turgut Paşa’nın
gönderdiği bir kadırga, haçlıların hâlâ Cerbe sularında olduğunu Piyâle Paşa’ya bildirdi.
Donanma-yı hümâyûn 13 Mayıs akşamı Cerbe adası açıklarına vardı. Derhâl toplanan
harp dîvânında, ilk önce düşman amiralinin bulunduğu geminin imha edilmesi, bunun
için de Barbaros Hayreddîn Paşa’nın Preveze’de kullandığı taktiğin uygulanması ve
Türk donanmasının sol kanadına Uluç Ali Reis, ihtiyat filosuna da Seydi Ali Reis’in
kumanda etmesi kararlaştırıldı. Türk donanmasının geldiğini öğrenen haçlılar arasında
büyük bir kargaşalık ve şaşkınlık başgösterdi. Haçlı donanması tek elden idare
edilemediği için fikir ayrılıkları ortaya çıktı. Bir hayli tereddütten sonra, açık deniz
muhârebe nizâmı aldı. 14 Mayıs 1560 sabahı Osmanlı donanmasının açtığı topçu
ateşine, haçlılar mukabele ettiler. Bu top düellosundan sonra, Osmanlı donanmasının
ikiye ayrılarak yaptığı ustalıklı manevra düşman donanmasını darmadağın etti. Bir
kısmı adanın arkasındaki kanala kaçtı, bir kısmı batırıldı, bir kısmı ise ele geçirildi.
Düşman donanmasında bulunan otuz bin askerden yirmi bini öldü, boğuldu veya esir
edildi. Akdeniz târihinin en önemli vak’alarından olan Cerbe zaferi, bâzı düşman
amirallerinin yakalanmasını sağladı ise de, başkumandan Medinaceli dukası harbin
sonlarına doğru bir kaç gemiyle İtalya’ya kaçabildi. Gün batmadan Türklerin zaferi
kesinleşti. Piyâle Paşa üç gün boyunca kaçan düşmanı takibi etti ve mühim kısmını
batırdı. Ele geçirilen 21 harb ve 29 nakliye gemisinden büyük kısmı ağır yaralı olduğu
için, ancak on dokuz tanesi İstanbul’a götürülebildi. Bu muhârebede Osmanlı
donanmasının zayiatı çok az oldu. Bir kaç küçük Türk gemisi batmış ve şehîdlerin
sayısı bini bulmamıştı.

Haçlı donanmasının hezimeti Avrupa’da özellikle İspanya ve İtalya’da büyük teessür
uyandırdı. Ceneviz kilisesinde küçük yeğeninin galip gelmesi için devamlı duâ eden,

çok ihtiyar olan Preveze mağlûbu Andrea Doria, haberi duyunca, yatağa düşerek kısa
bir süre sonra öldü.

Piyâle ve Turgut paşalar denizde bu büyük muhârebeyi kazandıktan sonra, Cerbe
kalesini ele geçirmek için on dört bin kişilik bir kuvvet ile karadan kuşatma harekâtına
geçtiler. Don Alvora de Sandi’nin savunduğu kalede, donanmadan sığınanlarla birlikte
sekiz bin sekiz yüz kişilik bir kuvvet vardı. İspanyollar büyük bir gayretle kaleyi
müdâfaa etmişlerse de, çekilen susuzluk ve Türk azmi karşısında ancak altmış üç gün
dayanabildiler. Kale 30 Temmuz günü ele geçirildi.

Piyâle Paşa, Cerbe kalesini bir garnizon tahsis ettikten sonra Trablus’u ziyarete gitti. Üç
gün Trablus’ta katan Piyâle Paşa komutasındaki donanma-yı hümâyûn, Turgut Paşa’nın
katılmasıyla 10 Ağustos’ta İstanbul’a doğru yola çıktı. 27 Eylül günü İstanbul’a giren
donanmayı büyük bir halk topluluğu, elçiler, vezirler ve sultan karşıladı. Kânûnî Sultan
Süleymân bu tören sırasında en küçük sevinç eseri göstermiyerek; “İşte insan bütün
bunları görüp de gururuna kapılmamalı, her şeyin cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle olduğunu
düşünüp, Allahü teâlâya şükr etmelidir” dediğini, İspanya büyükelçisi Baron de
Busbecq hatıratında yazmaktadır.

Cerbe deniz muhârebesi ve Cerbe kalesinin zaptı, Türklerle İspanyollar arasında
Akdeniz hâkimiyeti için olan en kanlı muhârebelerden biridir. İki taraf da bütün
imkânlarını kullanarak üstün bir kahramanlık göstermiştir. Bu muhârebede Osmanlılar
az şehîd vermekle beraber bir çok değerli donanma kaptanını kaybetti. Cerbe zaferi,
Türklerin târihleri boyunca Preveze’den sonra kazandıkları en büyük deniz zaferidir.
Cerbe’de bulunmak, vaktiyle Preveze’de bulunmak gibi, Türk levendleri arasında büyük
bir şeref sayıldı. Şu veya bu levend, Preveze’de veya Cerbe’de bulunmuştur diye
övüldü. Her ikisinde de bulunan Türk levendleri, arkadaşları arasında, gıpta edilmeye
değer kaharamanlar derecesine yükseltildiler.



1) Kitâb-ı Bahriye (Pîrî Reis, Ankara 1988); sh. 663

2) Ferah (Zekeriyâzâde, Selimağa Kitaplığı No: 768)

3) Fetihnâme-i Cebre (Nidâî, British Muzeurm No: 23.984)

4) Tuhfet-ül-kibar; sh. 108

5) İkinci Cerbe Harbi Üzerine Vesikalar (Kaymakam Safvet, T.O.E.M. -1326, cüz-1
1326 cüz2)

6) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 211

7) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-3, sh. 1776

8) Türk Deniz Savaşları; cild-1, sh. 260

9) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-6, sh. 1754

10) Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-2, sh. 318

11) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh. 387

12) Târih-i Peçevî; cild-1, sh. 246

13) Târih-i Solakzâde; sh. 544

CEVÂD PAŞA

Osmanlı sadrâzamlarından. İsmi, Ahmed Cevâd Paşa’dır. 1851 târihinde Şam’da
doğdu. Babası, miralay Mustafa Âsım Bey’dir. 1900 târihinde İstanbul’da vefât etti.
Fâtih’te Emîr Buhârî türbesi karşısındaki yerine defnedildi.

Şeyhülislâm Âtıfzâde Hüsemâddîn Efendi’nin himayesinde yetişti. İlk tahsilini Bursa ve
İstanbul’da yaptı. Erkân-ı harbiyeyi birincilikle bitirdi. Kısa zamanda terfî etti. Kolağası
rütbesinde pâdişâhın yaverliğinde bulundu. Binbaşı iken Osmanlı-Rus savaşında Tuna
ordusuna gönderildi. Süleymân Paşa’nın yaverliğini yaptı, sonra Necip Paşa fırkasının
kurmay başkanlığında bulundu. Yirmi yedi yaşında miralaylığa (albaylığa) yükseldi.
Harbten sonra Berlin muahedesi hükümlerinin tatbîki işlerinde vazîfe aldı. 1884’de
Çetine’ye sefir tâyin edildi ve rütbesi mirlivalığa (tümgeneral) yükseltildi. Bu târihten
sonra Cevâd Paşa, devlet işlerinde daha mühim vazifelere getirildi, önce Teftiş-i askerî
komisyon üyeliği, sonra da fevkalâde selâhiyetle vâli ve kumandan olarak, Girid’e
gönderildi. Girid’de asayişi sağladı. Fevkalâde idaresiyle herkes tarafından takdir

gördü. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, bu hizmetlerine karşılık önce müşir (mareşal),
sonra da sadrâzam yaptı (1891).

Cevâd Paşa üç yılı geçen sadrâzamlığı sırasında devletin iç ve dış emniyetini korumakla
uğraştı. Zamanındaki en önemli hâdise, ermeni hadisesidir. Cevâd Paşa bu hususta
sert, fakat âdilâne kararlar almaktan çekinmedi. Bu husustaki tedbir ve siyâseti
sebebiyle, ecnebi devletlerce şiddetli bir şekilde tenkîd edildi.

Cevâd Paşa, 1892 (H.1310) târihinde Bitlis ve civarında meydana gelen ermeni
hıyanetleri hakkında şöyle demektedir:

“Ermeni hıyanetlerinin, İngiltere’nin entrikaları yüzünden meydana geldiğine kesin
olarak emînim. Ermeni militanları, İngiliz hükümetinden yardım görmektedir. İngiltere
sefîri, bir kaç gün evvel bana karşı tehdidlere kadar vardı. Bundan anladım ki,
İngiltere, Türkiye’de kaybettiği nüfuzu tekrar elde etmek istiyor. İngiltere’nin
entrikalarını sezip, Bitlis hâdiseleri hakkında ecnebi hükümetlere bilgi verdim.
İngilizler, binlerce Ermeni’nin öldürülmesinden bahsediyorlar. Bu yalandır. Emniyet ve
asayişi her şeye tercih eden hükümetimiz, böyle bir katliâmı neden yaptırsın?
İngilizlerin gönderdiği ermeni militanlar, ermeni hıyanetine sebebiyet verdiler. Bunu
hangi Avrupa hükümeti önlemez. Bunların meydana getirdikleri çeteler, öldürdükleri
müslümanların karınlarına barut doldurup, cesetleri havaya uçurdular. Kadın ve
ihtiyarlara çeşit çeşit eziyet edip, çocukları câmilerde yaktılar. Bu sebeble, Müşir Zeki
Paşa’yı bu haydutların üzerine yollayıp zulmü önledim. Aman dileyenlerin de
affedilmesini emrettim. Çoğu affedildi ve köylerine iade edildi. İşte hakîkat budur.
Bunu ecnebi devletlere bildirmiştim. Fakat ne bir İngiliz gazetesi, ne de diğer Avrupa
gazeteleri bundan hiç bahsetmediler.

Dünyâda ne kadar ermeni olduğunu tesbit ettirdim. 800.000 dediler. Bunun yarısı
Türkiye’de, iki yüz bini İstanbul ve civarında, iki yüz bini Anadolu vilâyetlerine
dağılmış. Sırf ermenilerle meskûn dedikleri Sason kasabasının 20.000 nüfûsu vardır.
Fakat bunun yalnız sekiz bini ermeni, geri kalan 12.000’i müslümandır. Bitlis
nüfûsunun üçte ikiden fazlası müslüman, üçte bire yakını ermenidir. Müslümanların
burada otuz câmi, on medrese, on iki dergâhı vardır. Ermenilerin ise yalnız sekiz
kilisesi bulunmaktadır. Van’da dahi ahâlinin üçte ikisi müslümandır. Bunların hiç birini

Avrupa bilmiyor. Hem biz ermenilerin memleketini zapt edip de kendilerini emrimiz
altına almadık. Biz Anadolu vilâyetlerini, İran ve Bizansdan zaptettik. Bunca müşkilâtla
(zorlukla) fethettiğimiz ve hıristiyandan fazla müslüman olan vilâyeti bir ermeni krallığı
kurulsun diye kendi rızâmızla terk edemeyiz.”

Cevâd Paşa sadâreti zamanında Rumeli, Yemen ve Anadolu’daki bâzı karışıklıkların
önlenmesi için pâdişâha takdim ettiği lâyihada, Bâb-ı âlî nüfuzunun kuvvetlendirilmesi
îcâb ettiğini ileri sürdü. 1895 târihinde sadrâzamlıktan alındı. 1897’de Girid askerî
ıslâhat fırkası kumandanı olarak Girid’e gönderildi. Daha sonra, Şam’daki Beşinci ordu
kumandanlığına tâyin edildi. Bu vazifede iken hastalanıp İstanbul’a döndü.

Arapça, Farsça, Fransızca, Rumca ve İtalyanca bilen Cevâd Paşa, münevver bir zât idi.
Bir çok eserler yazdı. Riyâziye’ye dâir ince bilgiler, kimyanın sanâîye tatbîki ve fenne
dâir eserleri vardır. Yadigâr isimli bir gazete çıkarmıştır. On cildlik Târih-i askerî adlı
eseri pek meşhurdur.


1) Mir’ât-i mektebi Harbiye; sh. 432

2) Osmanlı Müellifleri; cild-3, sh. 43

3) Hâtırât-ı Kâmil Paşa; sh. 170

4) Abdülhamîd-i sânî ve devri saltanatı; sh. 598

5) Son Sadrâzamlar; cild-2, sh. 1473

6) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 216

CEVDET PAŞA

Osmanlı Devleti’nde on dokuzuncu asırda yetişen en büyük ilim ve devlet adamı. Asıl
adı Ahmed olup, babası İsmâil Ağa, annesi Topuzoğullarından Ayşe Sünbül Hanım’dır.
27 Mart 1822 târihinde Lofça’da doğdu. İtibarlı bir aileden olan Cevdet Paşa, ilk
tahsiline Lofça’da başladı ve müftî Hâfız Ömer Efendi’den sarf, nahiv, belagat, fıkıh
ilimlerini öğrendi. Halebî ve Mültekâ’yı okudu. Ayrıca Hâfız Mehmed Efendi’den, mantık

ve beyân ilimlerini tahsil etti. Yaradılıştan zekî ve kabiliyetli olduğu gibi, pek çalışkandı.
Dedesinin yardımı ile 1839 senesinde İstanbul’a geldi. Önce Fâtih Câmii’ndeki derslere
devam etti. Devrin büyük âlimlerinden İmâmzâde Es’âd, Antakyalı Saîd, Şâkir ve Kara
Halil efendilere talebe oldu. Din ilimlerinin yanı sıra müsbet ilimleri öğrenmek için
Mühendishâne-i berrî-i hümâyûnda muallim olan miralay Nuri Bey’den matematik,
astronomi, târih ve coğrafya dersleri aldı. Karşılığında Nuri Bey’e din ilimlerini öğretti.
O devirde çok meşhur olan Murâd Molla tekkesine giderek Fârisî öğrendi ve
Mevlânâ’nın Mesnevî’sini bitirerek icazet alıp mesnevîhan oldu. Dîvânçe’sinde bulunan
şiirlerin çoğunu bu tekkeye devam ettiği sırada yazdı.

1844’de yirmi iki yaşında iken canat payesi ile Rumeli kaleminde kâdı oldu. Bir sene
sonra İstanbul rüûsunu aldı ve müderris olarak İstanbul câmilerinde ders verme
hakkını elde etti. Zamanın şeyhülislâmı Ârif Hikmet Bey tarafından sadrâzam Mustafa
Reşîd Paşa ile tanıştırıldı. Reşîd Paşa’nın çocuklarına ders vermeye başlayan Cevdet
Paşa, bu arada Emin Efendi isimli bir zâttan Fransızca öğrendi. 1848 senesinde Eflak
ve Boğdan’da çıkan karışıklık üzerine Bükreş’e giden Fuâd Paşa’ya sadrâzamın şifahî
talimatını götürmeye me’mur edildi ve bir ay sonra İstanbul’a döndü. 13 Ağustos
târihinde Meclis-i maârif âzâlığı ile Dârül-muallimîn müdürlüğüne tâyin edildi. Yeni
kurulan bu okulu ıslâh etti. Talebenin tahsisatını arttırdı. Mektebe alınma ve kabul
edilme şartlarını ve imtihan usûllerini nizâmnâmelerle tesbit ettirdi. Bu vazifeye
başlamadan önce Fuâd Paşa ile Bursa’ya gitti. Orada Kavâid-i Osmâniyye kitabı ile
Şirket-i hayriyye nizâmnâme’sinin esaslarını hazırladı. Kavâid-i Osmâniyye, 1851
senesinde Encümen-i dâniş’in açılış merasiminde sultan birinci Abdülmecîd Han’a
takdîm edildi ve basılması için Pâdişâh tarafından emir çıkarıldı. Aynı sene Encümen-i
dâniş’e asîl üye seçildi ve kendisine târihle ilgili bir eser yazması ile Mukaddime-i
İbn-i Haldun’un tercüme ve neşri görevi verildi.

Cevdet Paşa, 1852’de Mısır vâlisi Abbâs Paşa île Mehmed Ali Paşa arasındaki ihtilâfı
gidermek için Fuâd Paşa ile Mısır’a gitti. İki ay kadar orada kaldıktan sonra geri dönüp
Encümen-i dâniş’deki vazîfesine başladı. Târih-i Cevdet nâmıyla meşhur kıymetli
eserinin üç cildini 1854 senesinde bitirip sultan Abdülmecîd Han’a sundu. Eseri çok
beğenen sultan, rütbesini yükseltti ve vak’anüvistliğe tâyin etti. Bu vazîfesi sırasında
çok değerli hizmetlerde bulundu. Bir yandan Târih-i Cevdet’in diğer cildlerini, bir
taraftan da zamanın siyâsî, içtimaî hâdiselerini kaleme alarak Tezâkir-i Cevdet’in

hazırlıklarıyla meşgûl oldu. 1856’da Galata Mollası olan ve 1857’de Mekke payesini
kazanan Cevdet Paşa, daha sonra Meclis-i âlî-i tanzîmât âzası oldu ve ceza kânununun
hazırlanmasında büyük hizmetleri geçti. Arazî kanunnâmesini yazmak için kurulan
komisyona da reîs seçildi.

1859 senesinde Kıbrıslı Mehmed Paşa’nın Rumeli müfettişliği sırasında yanında bulunan
Cevdet Paşa, buradaki hizmetleri sayesinde 1861’de İstanbul payesini elde etti. Aynı
senenin Temmuz ayında Meclis-i âlî-i tanzîmât ile Meclis-i vâlâ-yı ahkâm-ı adliyyenin
birleştirilmesiyle kurulan Meclis-i vâlâda üye oldu. Nizâmnâmesini kendisinin kaleme
aldığı bu mecliste üç ay kalabildi. Akabinde İşkodra’ya olağanüstü komser olarak
gönderildi. Bu görevi başarı ile îfâ ettikten sonra, Anadolu kazaskerliği payesi ile
Bosna-Hersek müfettişliğine gönderildi (1863). Birbuçuk sene kadar kaldığı bu vazîfede
bölgenin nizâmını sağladı. 1866 senesinde ilmiye sınıfından vezirliğe yükseltilerek
Halep vâliliğine tâyin edildi. İki sene sonra yeni kurulan Dîvân-ı ahkâm-ı adliyyeye
başkan tâyin edildi ve faydalı işler gördü. Memleketin adliye ve hukuk düzenini
sağlamlaştırmaya çalıştı.

Alî Paşa, Fransız medenî kanununun tercüme edilerek Osmanlı Devleti’nde tatbik
edilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Ahmed Cevdet Paşa ve aynı düşüncede olanlar, Âlî
Paşa’nın bu fikrine karşı çıkarak; İslâm hukukunun zengin ve tatbik edilmiş en kuvvetli
dalı olan Hanefî fıkhının kanunlaşması gerektiği fikrini müdâfâ ettiler. Bu ikinci fikrin
yerine getirilmesi için Cevdet Paşa’nın başkanlığında Mecelle cemiyeti adıyla ilmî bir
hey’et toplandı. Memleketin en kıymetli hukuk âlimlerinin iştirak ettiği bu meclis,
Ahkâm-ı kur’âniyyeyi kânun şekline sokup, bütün milletlerin kıymet verdiği Mecelle
adındaki kitabı hazırlıyarak, büyük hizmet etti. Mecelle’nin sekizinci kitabının hazırlığı
tamamlandığı sırada, efkâf-ı hümâyûn nezâretine tâyin edildi (1873). Aynı senenin
Nisan ayında da maârif-i umûmiye nâzırlığına getirildi. Bu sırada Mecelle’nin
dokuzuncu kitabını yayınladı. Maârif nâzırlığı sırasında büyük hizmetlerde bulundu.
Sıbyân mekteblerinde, rüşdiye ve idadilerde gösterilen derslerin programlarını yaptırdı
ve gerekli kitapların hazırlanması için komisyon kurdu. Bu komisyonun isteği üzerine
Kavâid-i Türkiyye, Âdâb-ı Sedâd, Mi’yâr-ı Sedâd isimli eserlerini hazırladı.

1874 senesinde Hüseyin Avni Paşa’nın oyunu ile Yanya vâliliğine tâyin edilen Cevdet
Paşa, kısa bir süre sonra İstanbul’a çağrılarak önce maârif, sonra da adliye nâzırlığına

tâyin edildi. 1876’da Rumeli teftişine gönderildi. Bu görevi yerine getirdikten sonra, bir
türlü anlaşamadığı Mahmûd Nedîm Paşa’nın etkisiyle Suriye vâliliğine gönderildi ise de,
Nedîm Paşa’nın azli üzerine, bu vazifesine başlamadan tekrar maârif nâzırlığına
getirildi. Edhem Paşa’nın sadrâzamlığı sırasında yeni kurulan, dâhiliye nâzırlığına tâyin
edildi. Karşı olduğu 1877 Rus harbinin başlamasına engel olamadı. 1878’de tekrar
Suriye’ye vâli olarak gönderildi. Bu vazifesi sırasında Kozan’da çıkan isyânı bastırdı. Bir
müddet sonra tekrar İstanbul’a çağrılarak adliye nâzırlığına getirildi. Bu vazîfesi
sırasında Mekteb-i Hukûk’un açılmasını sağladı ve burada usûl-i mahkeme-i hukûkiyye
ve belâgat-ı Osmâniyye dersleri verdi. 1882’de adliye nâzırlığından ayrıldı. İlmî
çalışmalarına devam ederek Târih-i Cevdet’i tamamladı. 1886’da tekrar adliye
nâzırlığına getirildi ise de kısa süre sonra bu görevden ayrıldı. Sultan İkinci Abdülhamîd
Han’ın emriyle Mecâlis-i âliyyede me’mur oldu. Bu zaman zarfında eserlerini tamamladı
ve 1895’de Bebek’teki yalısında vefât etti. Cenazesi, Fâtih Câmii’nin bahçesindeki
kabristanlığa defnedildi.

Âlim, fâdıl, edîb, tarihçi, büyük devlet adamı ve çok yönlü bir kişiliği olan Cevdet Paşa,
muhtelif sahalarda pek çok eser vermiştir. Eserlerinin önemlileri şunlardır:

Târihî eserleri:

1- Târih-i Cevdet: Diğer ismi Târih-i Vekâyî-i Devlet-i âliyye olan bu eser on iki
cilddir. 1774 Küçük Kaynarca Andlaşmasından (1824) Vak’a-i hayriyye’nin îlânı yâni
yeniçeri ocağının kaldırılmasına kadar olan hâdiseleri ihtiva eder. Otuz sene gibi uzun
sürede hazırlanan bu değerli eser bir kaç defa basılmıştır.

2- Tezâkir-i Cevdet: Vak’anüvisliği zamanında devrin siyâsî, içtimaî, ahlâkî cephesini
anlatan notlarının düzenlenmesidir. Bunlar değişik zamanlarda kaleme alınmış kırk
tezkireden ibarettir. Bu tezkireler arasında târihî olaylarla alâkalı olmayanlar da
bulunmaktadır.

3- Mâruzât: Sultan Abdülhamîd Han’ın isteği üzerine kaleme alınan önemli bir eserdir.
İslâmiyet’in geniş müsamahası yanında, hıristiyanlığın dar bir sahada sıkışıp kaldığı
gayet vecîz bir lisanla ifâde edilmiştir. Ayrıca 1839-1876 seneleri arasındaki târihi ve
siyâsî hâdiseler de anlatılmaktadır.


Click to View FlipBook Version