The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by aliozdemirr50, 2022-05-09 09:04:51

İSLAM TARİHİ [TOPLUCA]

İSLAM TARİHİ [TOPLUCA]

İSLAM TARİHİ

Cahiliye Dönemi

DKAB & ÖABT

1 Ders
Notları

İslam Tarihçiliği
İslam tarihinde tarihçilik, Siyer ve Megazi kitapları ile başlamıştır. Öncelikle olarak Hz.
Muhammed'in hayatını esas alan bu kitaplar daha sonra İslam tarihinin ileri gelen
şahsiyetlerini de içine alacak şekilde genişlemiş ve gelişme göstermiştir.
Bu alanda ilk örnekler İbn-i İshak (151/768) Kitâbü’l-Meġāzî – es- Sîre ve öğrencisi İbn-i
Hişam’ın (218/833) es-Sîretü’n-nebeviyye adlı eserleridir.
İslam tarihçiliği ve kaynakları 4 ana başlık altında toplanır.

▪ Genel Tarihler
▪ Özel Tarihler (Vekayinamaler)
▪ Tabakat ve Biyografilere ait kitaplar
▪ Mesleklerle ilgili kitaplar

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

1) Genel tarihler yaradılıştan yani Hz. Adem'den başlayarak yazarın çağına kadar gelen

eserlerdir.

▪ Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk : Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö. 310/923) Hz.

Adem'den Hz. Muhammed'e kadar olan peygamberler tarihi bölümüne kadar alanda
yazılmış en önemli eser.

▪ el-Bidâye ve’n-Nihâye : İbn Kesîr (ö. 774/1373) Bu Eser de Hz. Adem’den başlayarak

Hz. Muhammed Dönemini de anlatır. İbn Kesir kendi dönemine (767 / 1365) kadar
olan olayları kronolojik olarak anlatır. [Eserin sonunda Fiten bölümü bulunur]

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

2) Özel tarihler : Bölge, şehir, hanedan tarihleridir.
▪ Belazuri : Futuhu’l Buldan
▪ Hatip Bağdadi : Tarih-i Bağdat

3) Tabakat ve biyografilerle ilgili kaynaklar : İslam tarihinin en geniş alanını teşkil eder.
▪ İbn-i Sa’d : Tabakat-ı Sahabe Bu alanda ilk metodolojik eser
▪ İbn-i Hallikan : Vefayatü'l Ayan XII. yüzyılda Musul’da yazılmıştır.

4) Mesleklere ait eserler :
▪ İbn Hurdâzbih: Kitab'ül Mesalik ve Memalik Yollar ve tarihi-coğrafya alanı ile

ilgilidir.

▪ İbn Ebû Usaybia : Uyûnü’l-enbâʾ fî ṭabaḳāti’l-eṭıbbâ Bu kitap tıp tarihinin en önemli

kaynaklarından birisidir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Bunların dışında İslam tarihi dönemlerindeki dinler, mezhepler, inançlar, politka edebi ve
toplumsal hayata ilişkin pek çok da eser kaleme alınmıştır.

▪ Muhammed b. Abdilkerîm b. Ahmed eş-Şehristânî (ö. 548/1153) (1153) : Kitab-ül

Milel ve Nihal

▪ Mâverdî (ö. 450/1058) : Ahkamu's Sultaniye
▪ Nizamülmülk Hasen b. Alî b. İshâk et-Tûsî (ö. 485/1092) : Siyasetname
▪ Ebul Ferec İsfahani : Kitab-ül Egani

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

İslam Öncesi DönemdeİslamÖncesiDönemdeArabistan’daKurulanDevletler
Arabistan’da Kurulan Devletler

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Arap yarımadasının çeşitli bölgelerinde tarih
boyunca çok sayıda devlet kurulmuştur.

Nabatîler Maînliler
Tedmürlüler
Kuzey
Güney Sebeliler
Gassânîler

Hireliler Himyerîler
Kindeliler

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

A. Kuzey Arabistan’da Kurulan Devletler

İslâm öncesinde Arap yarımadasının kuzeyinde aşağıda ki devletlerin kuruldukları
bilinmektedir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

1) Nabatîler

Filistin’in güneyinde Akabe Körfezi ile Lût
Gölü arasında MÖ 4. yüzyılda kurulduğu
tahmin edilen Nabatî krallığının merkezi
günümüzde Ürdün sınırları içinde yer alan
Petra şehriydi.
Roma İmparatorluğu ile Arap yarımadası
arasındaki geçiş koridorundaki ticaret yolunu
ellerinde tutan Nabatîler’in varlığına, Roma
İmparatorluğu ile ilişkilerinin bozulmasından
sonra MS 2. yüzyıl başlarında İmparator
Traianus tarafından son verildi.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

2) Tedmürlüler

Suriye’nin Humus şehrinin doğusunda yer alan
başkentleri Tedmür şehrine nispetle isimlendirilmiştir.
Kalıntıları günümüze ulaşmış görkemli şehir
“Palmyra” (Palmira) adıyla da anılan Tedmürlüler
en parlak dönemlerini 2. - 3. yüzyıllarda yaşamış ve
Tedmür şehri döneminin önemli ticaret
merkezlerinden biri haline gelmişti.
Roma İmparatorluğu ile Sâsânîler arasındaki
savaşları fırsat bilerek bağımsızlığını ilan eden
Uzeyne’nin ölümünden sonra idareyi eline alan eşi
Zeyneb’in Roma İmparatorluğu ile mücadele
esnasında 272 yılında esir edilmesi üzerine Tedmür
krallığı yıkıldı.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

3) Gassânîler

Yemen’de yerleşik iken 3. yüzyılda Suriye
bölgesine göç eden Gassânîler burada bir devlet
kurdular ve komşusu oldukları Bizans’ın etkisiyle
Hıristiyanlığı kabul ettiler ve Bizans’a tabi olarak
varlıklarını sürdürdüler.
Sâsânîler ve Lahmîlere karşı mücadele ettiler. 2.
Hâris b. Cebele döneminde (529-569) en parlak
dönemlerini yaşayan Gassânîler, İslâm ordularının
Suriye bölgesine ilerlediği dönemlerde Bizans
ordusu içinde yer aldılar.
Hz. Ömer döneminde bölgenin fethedilmesiyle
Gassânî varlığı son buldu.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

4) Lahmîler

Arapların Kahtânî koluna mensup olan
Lahmîler, Irak bölgesine yerleşmişler ve 3.
yüzyıl ortalarında Hire’de bir devlet
kurmuşlardır. Sâsânîler’in vassalı (Başka bir
ülkeye bağlı ülke) olarak Bizans ve göçebe
Arap kabilelerinden gelebilecek muhtemel
saldırılara karşı bir tampon vazifesi üstlendiler.

Putperestlik, Yahudilik, Hıristiyanlık,
Mecûsîlik, Maniheizm ve Mazdekizm gibi
çeşitli inançların yaygın olduğu Hire’de
Hıristiyanlık erken dönemlerden itibaren etkili
olmuş ve bölge zaman içinde Nestûrî
Hıristiyanlığın merkezi haline gelmiştir.

Tarım, hayvancılık ve ticaretle uğraşan
Lahmîler döneminde Hîre ve Enbâr
şehirlerinde Arap dili gelişim göstermişti.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

5) Kindeliler

Kahtânî Araplarından olan Kindeliler
yerleşik oldukları yarımadanın güney
bölgesinden orta-kuzey kısımlara doğru
geçerek
Filistin-Suriye-Mezopotamya
bölgelerine yerleşmişler ve 5. Yüzyılın
sonlarına doğru Himyerîler’e bağlı olarak
Hucr b. Amr tarafından bir devlet
kurmuşlardır.

Bundan kısa bir süre sonra Bizans
İmparatorluğu ile ilişkiler geliştiren ve
Hîreliler’i hakimiyetleri altına alan Kindeliler
6. yüzyılın ortalarından itibaren güçlerini
kaybettiler ve İslâm fetihlerine kadar
Bizans’ın müttefiki olarak bölgede varlıklarını
sürdürdüler.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

B. Güney Arabistan’da Kurulan Devletler

İslâm öncesinde Arap yarımadasının güneyinde aşağıda ki devletlerin kuruldukları
bilinmektedir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

1) Maînliler

Arap yarımadasının güney batısında yer alan
Yemen’de MÖ 1400-650 yılları arasında hüküm
süren krallığın merkezi Maîn şehriydi.
Ellerinde tuttukları işlek ticaret yollarının verdiği
avantajla Hindistan ve Çin’den gelen ürünleri
Arap yarımadasının kuzeyine satarak büyük
kazanç elde etmişlerdi.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

2) Sebeliler

Maîn krallığının yıkılmasının ardından ortaya çıkan
Sebeliler, Me’rib şehrini merkez edinerek MÖ 750-
115 yılları arasında hüküm sürmüşlerdi.

Ticaretin yanı sıra tarımla da ilgilenen Sebeliler’in bu
amaçla su kanalları inşa ettikleri bilinmektedir.

Varlıklarına Himyerîler tarafından son verilmiştir.

﴾15 ﴿Andolsun ki oturdukları yerlerde Sebe kavmine ait büyük bir
işaret vardı. Biri sağda diğeri solda iki bahçe. “Rabbinizin bahşettiği
rızıktan yiyin ve O’na şükredin. Ne güzel bir belde, ne bağışlayıcı bir
rab!”
﴾16 ﴿Ama onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini
gönderdik. Onların iki bahçesini, acı yemişli, ılgınlı ve birkaç da
sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. (Sebe’ Suresi)

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

3) Himyerîler

Sebeliler’in yıkılmasından sonra Arap yarımadasının
güneyinde hüküm süren Himyerîler, Maîn ve
Sebeliler’in aksine savaşçı bir politika takip ederek
topraklarını genişlettiler ve nihayet Arap yarımadasının
en önemli askerî gücü haline geldiler.
Bulundukları bölgede nüfuzunu artırmak isteyen
Sâsânîler ve Habeşlilerle mücadele eden Himyerîler,
Arap yarımadasındaki Yahudilik-Hıristiyanlık
rekabetinde Yahudiliği benimsediler.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Himyerî hükümdarı Zû Nüvâs, Necrânlı Hıristiyanları Yahudiliği kabul etmeye zorladı ve
bunu kabul etmeyen çok sayıda kişiyi açtırdığı ateş çukurlarında diri diri yaktı.

Bölgenin Hıristiyan halkı uğradıkları bu zulüm karşısında Habeş krallığından yardım istedi.
Yemen’e giren kalabalık bir Habeş ordusu 525 yılında Zû Nüvâs’ı öldürerek Himyerî
hakimiyetine son verdi

﴾4-5﴿ O çukurları, alev alev yanan ateş çukurlarını hazırlayanlar mahvolmuşlardır!
﴾6-7﴿ Hani o sırada ateşin başında oturmuşlar, inananlara yaptıklarını seyrediyorlardı.
﴾8-9﴿ Aziz, övgüye lâyık, göklerin ve yerin mâliki olan Allah’a inandıkları için, sırf bu sebeple onlara ağır
işkence uyguladılar. Ama Allah her şeye şahittir.
﴾10﴿ Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya, işte onları cehennem
azabı, yakıcı azap beklemektedir. (Burûc Suresi)

Ashâbü’l-Uhdûd : Himyerîler’in son hükümdarı olan Zûnüvâs Yahudiliği kabul etmiş,
523’te Necran’ı ele geçirerek Hristiyanlardan Yahudiliğe geçmelerini istemiş, kabul
etmeyenleri ateş dolu çukurlara attırarak yaktırmıştır.. Bunu için ateş dolu hendeklerde
yakarak işkence eden kimseler hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de kullanılan tabir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

C. Hicâz Bölgesi

Arap yarımadasının batı bölgesinde Mekke, Tâif ve
Medine şehirlerinin yer aldığı bölge olan Hicâz, dünyanın
en eski yerleşim birimleri arasındadır.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Mekke
Mekke’yi diğer şehirlerden ayıran ve onlardan daha üstün hale getiren özellik, yeryüzünün ilk
mabedi olan Kâbe’nin burada bulunmasıdır.
Hz. İbrahim, oğlu İsmail ile hanımı Hacer’i getirip bıraktığı Mekke’de daha sonra Kâbe’yi
inşa ederek şehri tevhid inancının merkezi haline getirmiştir.
Kâbe-i Muazzama sebebiyle Mekke, İslâm’dan önceki dönemlerde de şöhret kazanmış ve
burada yaşayan insanlar, bütün Araplar’dan saygı görmüşlerdir.
Mekke’nin ilk halkı Yemen asıllı ve Tevrat’ta Yahudi milletinin ezelî düşmanı niteliğiyle
tanıtılan Amâlika kabilesidir.

▪ Gerçek şu ki, insanlar için yapılmış olan ilk ev, âlemlere bir hidayet ve bir bereket

kaynağı olan Mekke’deki (ًَ َ‫ ) ِببَ َّكَة‬evdir. (Âl-i İmrân Suresi - 96)

▪ Bu (Kur’an), Mekke (‫ )اُ ََّم ا ْلقُ ٰرى‬ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz,

kendisinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır. Âhirete inananlar buna da
inanırlar ve onlar namazlarını kılmaya hakkıyla devam ederler. (En'âm Suresi – 92)

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Hz İbrahim ve Mekke
Hz. İbrahim, Kenan bölgesinde yaşamaktaydı, eşi Sâre’den çocuğunun olmaması üzerine
Sâre, Hâcer adlı cariyesini kendi rızasıyla Hz. İbrahim’e ikinci eş olarak vermişti.
Hz. İbrahim’in bu ikinci eşinden İsmail adlı oğlunun dünyaya gelmesi, ilk eşi Sâre’de
kıskançlığa sebep olmuş bu da aile içinde huzursuzluk meydana getirmişti.
İslâm kaynaklarına göre Hz. İbrahim Allah’ın emriyle eşi Hâcer ve oğlu İsmail’i yaşadıkları
bölge olan Filistin’den alarak Mekke’ye getirmiş ve onları burada bıraktıktan sonra tekrar
Filistin’e dönmüştü.
Hâcer ile oğlu İsmail, sıcak ve kurak bir iklimi olan Mekke’de bir süre sonra susuzluk
çekmeye başladı. Anne Hâcer, küçük yaştaki oğluna su bulabilmek için Safâ ve Merve
arasında koşturduğu bir esnada, çocuğun bulunduğu yerden bir suyun fışkırdığını gördü.
Zemzem adı verilen bu kaynak, zamanla Mekke’yi kervanların konak yeri haline getirdi.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Bir süre sonra da Yemen’den gelen Cürhümlüler Mekke’ye yerleşti. İsmail onlardan
Arapça’yı öğrendi ve bu kabileden biriyle evlendi.
Hz. İbrahim, ailesini ziyaret etmek üzere Filistin’den Mekke’ye gelmekteydi. Mekke’ye
üçüncü gelişinde, Allah’ın emri üzerine oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi inşâ etmeye başladı.
Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bazı âyetlerden Kâbe’nin Hz. İbrahim’den önce de var olduğu,
ancak zaman içinde yıkılarak yok olduğu, Hz. İbrahim tarafından yeniden inşâ edildiği
anlaşılmaktadır.
Kâbe inşâ edildikten sonra Cebrail hac ibadetinin yapılışını Hz. İbrahim’e öğretti. O da
insanları hac ibadetine davet ederek görevini tamamladı ve oğlu İsmail’i Mekke’de bırakarak
Filistin’e döndü.
Böylece Mekke’de tevhid geleneği başlamış oldu.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Arab Arab-ı Bâide Arab-ı A’rib’e
Arab-ı Bakiye Arab-ı Musta’rib’e
Arab-ı Musta’cem’e

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Geleneksel Arap Kabileleri Tasnifi

ARAPLAR Arab-ı Bâide Arab-ı Arîfe Kahtaniler Mudar Kureyş
Arab-ı Arab-ı Adnaniler Rebia
Bâkiye
Müsta’ribe

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Hz. İbrahim’in vefatından sonra güneyden gelen Cürhüm kabilesi, Hacer ve Hz. İsmail’in
izniyle burayı yurt edinmiş, Hz. İsmail de reisleri Mudad’ın kızı Seyyide ile evlenerek onlarla
akrabalık kurmuştur.
Hz. İsmail, Cürhümlüler döneminde bir peygamber olarak Kâbe ve Hac işlerini idare etti.
Onun vefatıyla Cürhümlüler bu görevi yürüttüler
İsmailoğulları, Cürhümlüler’in hakim oldukları dönemlerde Mekke’de yaşamışlar,
çoğalmışlar ve İsmailîler, Adnanîler, Maaddîler veya Nizarîler adlarıyla anılan bir topluluk
meydana getirmişlerdir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Cürhümlüler’in Mekke hakimiyetine son verenler, yine kendileri gibi Yemen asıllı bir kabile
olan Huzaalılar’dır.
Huzaalılar dönemi Mekke’sinde en önemli değişiklik, Kâbe’ye putların sokulması olmuştur.
Huzaalılar’ın reisi Amr b. Luhay, ticaret amacıyla gittiği Şam bölgesinde yaşayan
Amalikalılar’ın putlara taptıklarını gördüğünde, niçin böyle yaptıklarını sordu.
Amalikalılar, putlardan yardım istediklerini onların da kendilerine yardım ettiklerini
söylediler.
Bunun üzerine Amr, oradan aldığı Hübel isimli putu Kâbe’ye getirerek halkına buna
tapınmalarını emretti.
Amr b. Luhay’ın başlattığı putperestlik hareketi, Kâbe’nin başka putlarla doldurulmasının ilk
adımı oldu

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Mekke’de Kureyş Hakimiyeti Ve Site Devletinin Kuruluşu
Mekke’nin idaresi Huzaalılar’dan sonra Kureyş’in eline geçti. Tarihçiler, Kureyş kabilesinin
Kinâneoğulları’ından olduğu konusunda ittifak halindedirler.
Kinâne’nin nesebi, Adnan’a, onun nesebi de Hz İsmail’e ulaşır. Kureyş isminin, Hz.
Peygamber’in onuncu dedesi Fihr’e nisbet edildiği ve bu soyun Fihr’den önce Kinânî olarak
anıldığını temel kaynaklarımız bize aktarmaktadır.
Mekke’yi, Huzaa idaresinden kurtaran ve dağınık halde yaşayan Kureyş soyunu bir araya
getiren, başka bir ifadeyle Kureyş’i bedevîlikten hadarîliğe getiren kişi, Kusay b. Kilâb’tır.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Kusay B Kilab [ö. Mö 480]

✓ Kusay, Hz. Peygamber’in baba tarafından dördüncü dedesidir.
✓ Kusay, Mekke dışında yaşayan Kureyş kabilesinin kollarını birleştirerek Mekke’ye

yerleştirdi. Kureyş’in Mekke ve civarındaki hâkimiyetini güçlendirdi. Bu sebeple kendisine
“Mücemmi‘” (birleştirici) denilmiştir.

✓ Kâbe’yi tamir ederek hac menâsikini düzenledi. Cürhümlüler’in yerinden söküp

gömdükleri Hacerülesved’i Kâbe’deki yerine koydu.

✓ Kâbe ve Mekke ile ilgili olan Kıyâde, Livâ, Hicâbe, Nedve, Sikāye ve Rifâde hizmetlerinin

tamamını elinde topladı.

✓ Dârünnedve denilen toplantı yerini yaptırdı.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Mekke Şehir Devletinde Görevler

Mekke şehir devletinde düzenin sağlanması için her kabileye özgü görevler belirlenmiştir. Bu
görevler üç ayrı kategoride toplanır.

a) Dinî görevler
▪ Sikâye ve İmâre : Hacıların su ihtiyacının giderilmesi ve Kâbe-i Muazzama adabının

muhafazası. (Haşimoğulları)

▪ Sidâne ve Hicâbe: Kâbe’ye hizmet görevleri, Kâbe’nin açılıp- kapatılması. Ayrıca Nedve

görevi. (Abduddâroğulları)

▪ Rifâde : Hacılar için Kureyş’ten gıda toplanıp bunun gerekli yerlere sarfedilmesi.

(Nevfeloğulları)

▪ Eysâr ve Ezlâm : Fal oku çekilmesi görevidir. İnsanlar, herhangi bir işe karar verecekleri

zaman “ezlâm” denilen bu oklara müracaat ederek, çıkan sonuca göre hareket ederlerdi.
(Cumahoğulları)

▪ Emvâl-i Muhaccere : Kâbe’de bulunan putlara sunulan malların muhafaza edilmesi. Ayrıca

hükümet görevi. (Sehmoğulları)

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

b) Silahlı kuvvetler vazifesini îfa eden görevler
▪ Ukâb : Harb için karar verildiğinde açılan sancağa verilen isimdir. Bu sancağı taşıyan kişi

ordu komutanlığı görevini üstlenmektedir. (Ümeyyeoğulları)

▪ Kubbe ve Einne : Kureyş’in savaş işlerini organize etme vazifesidir. Asıl görevi silah

techizatını ve savaşta kullanılacak hayvanları tedârik etmektir. (Mahzumoğulları)

c) Sosyal hayatla ilgili görevler
▪ Meşvere : Önemli meselelerde Kureyş’in görüşlerini alma, şûrâ. (Esedoğulları)
▪ Eşnâk : Diyet ve zararların karşılanması vazifesi. (Teymoğulları)
▪ Sifâre : Kureyş’in diğer kabile ve devletlerle ilişkilerinin sağlanması. (Adîoğulları)

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Medine
Medine’nin bilinen en eski adı Yesrib olup bu adın, buraya ilk yerleşen kişi olduğu rivayet
edilen Yesrib b. Vâil b. Kâyine b. Mehlâbil’in isminden geldiği kaydedilmektedir.
“Zarar vermek, karıştırmak, kötülemek, başa kakmak, bozmak” gibi anlamlara gelen, Yesrib
kelimesi, Kur’an’da Medine’nin adı olarak bir yerde geçmektedir.
Onlardan bir grup, “Ey Medineliler! (َ‫ )اَ ْه َلَ يَثْ ِر َب‬Sizin işiniz burada durmak değildir, hemen
dönün” diyorlardı. Onlardan bir bölük de, aslında açıkta olmadığı halde, “Evlerimiz açıkta ve
korumasız” diyerek peygamberden izin istiyorlardı; bunların istediği kaçmaktan başka bir şey
değildi. (Ahzâb -13)
Hz. Peygamber şehre Tâbe, Taybe (hoş ve güzel) gibi olumlu anlamlar içeren adlar
verilmesini istemiştir. Sonraları Resûl-i Ekrem’e nisbetle Medînetürresûl (Medînetünnebî)
ve el-Medînetü’l-münevvere gibi isimlerin verildiği görülmektedir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Medine’ye ilk yerleşmenin ne zaman başladığı hakkında kesin bilgi yoktur. Tarih sahnesine
çıkışından itibaren Medine’ye yerleşen üç topluluktan (Amâlika, yahudiler ve Evs-Hazrec)
bahsedilir.
Uzun mücadelelerden sonra, Medine’de hâkimiyet Evs ve Hazrec’in eline geçti. Bir süre sonra
Yahudilerin kışkırtması ile bu iki kabile birbirine düşerek yaklaşık 120 yıl boyunca birçok defa
savaştı.
Bunlardan sonuncusu ve en kanlısı olan Buâs Savaşı (617) yılında meydana gelmiş ve
Hazrecliler’in mağlûbiyetiyle neticelenmiştir.
Buâs Savaşı, ilk Akabe buluşmasından hicrete uzanan sürecin başlangıcı olması açısından
İslâm tarihinde büyük öneme sahiptir. Bu dönemde Evs ve Hazrecliler aralarındaki düşmanlığı
kaldıracak birleştirici bir lidere ihtiyaç duyuyorlardı.
Hz. Peygamber, Tâif’te olumsuz tavırla karşılaşmış, buna karşılık Akabe’de tanıştığı bazı
Medine (Yesrib) sakinlerinin İslâmiyet’e girmesi üzerine şehir halkının çoğunluğunu meydana
getiren Hazrec ve Evs kabileleri arasında Müslümanlık süratle yayılmaya başlamıştı.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Tâif
Hicaz’ın üç önemli şehrinden biri olup Mekke’nin 88 km. doğusundadır. Tâif, Hicaz’ın kış
aylarında iklimi en soğuk yerleşim birimidir.
Yazın mutedil havası sebebiyle günümüzde olduğu gibi Mekke eşrafının tarih boyunca sayfiye
şehri özelliği kazanmıştır.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Vâdîabbas da denilen Tâif vadisi, Câhiliye devrinde Sakīf kabilesinin hâkimiyeti sırasında
şehrin etrafının bir surla çevrilmesinden sonra Tâif (etrafı duvarla çevrili) olarak
adlandırılmıştır.
Tâif, Benî Sakīf’in hâkimiyetinden itibaren Arabistan’da hem dinî hem ticarî bir merkez olan
Mekke’den sonra en önemli şehir haline geldi.
Bostan ve bahçeleriyle ünlü Tâif başta Mekke olmak üzere civardaki şehirlerin meyve ve sebze
ihtiyacını karşılıyordu. Tarım ve hayvancılık yanında çeşitli el sanatları ve ticarette de
ilerlemişti. Kuru üzüm, şarap, zeytinyağı ve bal üretiminde meşhurdu ve deri işlemeciliğinde
bütün Arabistan’da tanınıyordu.
Mekke’den başka Bizans ve Sâsânîler ile ticarî ilişkiler kuruldu. Tâif’te üretilen malların
önemli bir kısmının Suriye’den Horasan’a kadar pazarlanması işi Mekkeli tüccarlar tarafından
yapıldı.
Özellikle hac seferleri ve bu güzergâhta kurulan panayırlar ticarî canlılığı daha da arttırıyordu.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Tâifliler’le Mekke halkı arasında köklü bir akrabalık bağı vardı. Bu dönemde Kureyş ile Sakīf
karşılıklı evlilikler yoluyla akrabalıklar kurmuştu. Ayrıca Kureyş zenginlerinden pek çoğunun
sayfiye şehri olarak kullandığı Tâif’te bağ ve bahçeleri vardı.
Ancak bu yakınlık iki şehir arasında dinî ve siyasî alanda baş gösteren rekabeti önleyemedi.
Mekke’nin Arabistan’da en önemli dinî merkez oluşundan duydukları rahatsızlık sebebiyle
Tâifliler, Kâbe’ye karşılık içinde beyaz taştan Lât putu’nun bulunduğu bir mâbed inşa ettiler.
Tâif, İslâm öncesi Arap toplumunda büyük saygı gören Lât putunun kutsal mekânı idi.
Sakīfliler, Kureyşliler’le olan rekabet ve düşmanlık yüzünden bu beyaz taşı Mekke’deki siyah
taşın (Hacerülesved) yerine koyuyor ve Kâbe gibi üzerinde örtü bulunan Beytürrabbe adlı bir
binada koruyup tapınıyordu; bu sebeple Tâif de bir tür hac mekânı oldu. Bu çekişme siyasal
ilişkilere de yansıdı.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Tâifliler, Kâbe’yi yıkmak amacıyla Mekke üzerine giderken Tâif’e uğrayan ve kendilerinden
bir kılavuz isteyen Ebrehe’ye Lât’a ve mâbedine dokunmaması şartıyla Ebû Rigāl’i kılavuz
olarak vermek suretiyle onun ordusuna yardım eden tek putperest Arap kabilesi oldu.
Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib ile mücadeleye girişen Sakīfliler, dördüncü Ficâr
savaşında Kureyş-Kinâne ittifakına karşı müttefikleri Kays Aylân’ın yanında yer aldılar ve
Kureyş’ten pek çok kişinin ölümüne sebep oldular.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Cahiliye Döneminde Dini Hayat
Cahiliye Döneminde putları şefaatçi olarak gören Araplar, onları efendilerini korudukları gibi
koruyor ve kabilenin çocukları da dâhil olmak üzere her şeyin onlara ait olduğuna inanıyorlardı.
Putlar için ‘baba’ anlamına gelen ) ‫ )أ َْب‬kelimesini kullanıyor ve kendilerini ) ‫)أ ولاَ ُدَ أْلاََ ص َنام‬
‘putların çocukları’ olarak kabul ediyorlardı. Putlar adına savaşlar yapıyor ve savaşlarda
onlardan yardım bekliyorlardı.
Cahiliye Arapları, Allah’ı Kâbe’nin Rabbi olarak görüyor ve yeminlerini Allah adına
yapıyorlardı.
Ahiret inançları belirgin bir şekilde değildi, günlük hayatlarında Ahirete inanmayan bir toplum
görüntüsü çizmelerine rağmen Arapların bir kısmının hayatı sona eren kişinin tekrar hayat
bularak dünyaya döneceğine inanıyorlardı.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Cahiliye Döneminde Araplar arasında puta tapma ve birden çok tanrıya inanmanın en yaygın
olduğu zamanlarda bile Hz. İbrahim’in dinine inanıp onu yaşatmaya çalışan, Yahudilik ve
Hıristiyanlıktan uzak durup, putperestlerle mücadele eden Hanîfler, hunefâ ya da ahnâf diye
adlandırılan sayıları fazla olmayan kişilerin olduğu bilinmektedir.
Cahiliye Devrinin en bilinen Hanîfleri arasında Osman b. Huveyris, Ubeydullah b. Cahş,
Zeyd b. Amr ve Varaka b. Nevfel’dir.
Cahiliye Döneminde Güney Arabistan Araplarının Güneş, Ay ve Zühre yıldızından meydana
gelen üçlü bir tanrılar sisteminin var olduğu bilinmektedir.
Güney Arabistan’da yaşayan Cahiliye Araplarının dini inançlarında Ay tanrısı oldukça
önemliydi ve Ay tanrısına ‘Ved, Vud veya Ed’ şeklinde isimler vermişlerdi.
Kur’an-ı Kerim’de Ved isminin kullanım nedeni olarak, Dûmetu’l-Cendel denilen yerde
‘Ved’ adına bir tapınak kurulması gösterilir.
Kur’ân-ı Kerîm’de ayrıntılarına yer verilmeden ‘Yeûk’, ‘Yegūs’ ve ‘Nesr’ putlarının isimleri
de geçmektedir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Cahiliye Döneminde putperestlik oldukça yaygındı bu durumun doğal bir sonucu olarak put
evleri şeklinde inşa edilmiş tapınakların sayısı oldukça fazlaydı.
Cahiliye Devrinde ‘Beyt’ ve ‘Kâbe’ isimleri dışında tapınaklara Tâgut, Mâbed, Heykel,
Mekrib, Harem ve Mescid gibi adlar verilmiştir.
Kâbe içinde bulunan putların sayısı 360 adetti ve bu putların en önemlisi ve en büyüğü olan
‘Hubel’ Kureyş kabilesinin en önemli putu kabul edilirdi.
Cahiliye Devrinin diğer önemli iki putu ise Kâbe’nin çevresinde bulunan ‘Îsâf’ ve ‘Nâile’ adlı
putlardı. Bu putlardan biri olan Îsâf adlı put, Safâ’da, Nâile ise Merve’de bulunmaktaydı.
Sebeliler’in ve Kureyş’lilerin aya ve güneşe secde edip taptıklarına dair Kur’ân-ı Kerîm’de
ayetler bulunmaktadır.
Kureyş aşireti aşure orucuna benzer bir oruç tututuluyor, erkek çocukları sünnet ediliyor, gusül
abdesti alınıyor ve ölen kişinin yıkanıp kefene sarılıp defnediliyordu.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Cahiliye Devrinde Araplar arasında düzenli bir şekilde her sene hac ibadeti yapılırdı. Cahiliye
Araplar nesî sayesinde her yıl hac mevsimini ilkbahar ve yaz aylarına denk getirirlerdi ve bu
ayları ‘ haram aylar’ diye adlandırırlardı.

Tavaf etmek, Cahiliye devrinde diğer bir yaygın ibadet şekillerindendi. Bu bağlamda Cahiliye
Arapları yalnız Kâbe’yi değil, taptıkları putları, putların içinde bulunduğu put evlerini tavaf
ederler ve Haceru’l-Esved’e hem saygı gösterir hem de taparlardı.

Cahiliye Devri kadınları ve diğer kabile mensupları hep birlikte günahlarından arındıklarını
göstermek amacıyla üzerlerindeki elbiseleri çıkarıp tavafı çıplak olarak yaparlardı ve tavafı
çıplak yapanlar ‘hille’ diye adlandırılırdı.

Nesî : Araplar uzun müddet kamerî takvim kullanmışlar, Umre için Receb, Hac için
Zilhicce ayını esas almışlar, ayrıca Umrenin yapıldığı Receb ayı ile Haccın yapıldığı
Zilhicce ve onun bir öncesiyle (Zilkade) bir sonrasını (Muharrem) haram aylar olarak
kabul etmişlerdir.
Araplar, zamanla haram ayların yerlerini değiştirmek veya haccın sabit bir mevsimde
yapılmasını sağlamak amacıyla nesîe başvurmuşlardır.
Bunun için de Kameri takvime 3 yılda bir 1 ay eklenerek ayların yerleri sabitlenirdi

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Haram Aylar
Câhiliye devri Arapları, ay yılı hesabına göre tesbit ettikleri yılın on iki ayını Safer,
Rebîülevvel, Rebîülâhir, Cemâziyelevvel, Cemâziyelâhir, Şâban, Ramazan, Şevvalden
oluşan “olağan aylar” (eşhürün i‘tiyâdiyye) olarak isimlendiriyorlardı.
Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Receb’den oluşan “dört haram ay” (eşhürün erbaatün hurum)
şeklinde isimlendiriyorlardı.
Haram ayların üçü peş peşe geldiği için “Serd” (birbirini takip eden), diğeri de tek olduğu için
“Ferd” (münferid) diye adlandırılıyordu.
Bu aylardan ZİLKADE on birinci, ZİLHİCCE on ikinci, MUHARREM birinci ve RECEB
yedinci aydı.
Kur’an’da, gökler ve yeryüzü yaratıldığı zaman Allah katında ayların sayısının on iki ve
bunlardan dördünün haram ay olduğu açıklanıp insanların o aylar içinde Allah’ın koyduğu
yasağı çiğneyerek kendilerine zulmetmemeleri istenmiş (Tevbe 9/36), ayrıca haram ayda
savaşmanın büyük günah olduğu (Bakara 2/217), bu aya karşı saygısızlık edilmemesi gerektiği
(Mâide 5/2)

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Ficâr
Ficâr sözlükte “azmak, haktan ayrılmak, günaha dalmak, yemininde ve sözünde yalancı
çıkmak” anlamına gelir.
İslâm’dan önce Arap kabileleri arasında çeşitli sebeplerle sık sık savaşlar meydana gelirdi.
Bunlardan dördü, her türlü düşmanlık ve mücadeleden el çekilmesi gereken, kötülük yapmanın
ve kan dökmenin yasak olduğu haram aylarda (zilkade, zilhicce, muharrem, receb) yapıldığı
için “Ficâr Savaşları” (eyyâmü’l-ficâr) diye anılmıştır.
Ficâr Savaşları şöyle sınıflandırılır.

▪ Eyyâmü’l-ficâri’l-evvel : Bu dönemde dört ayrı savaş vuku bulmuştur.
▪ Eyyâmü’l-ficâri’s-sânî : (Şemta, Ablâ’, Ukâz, Hureyre)

Hz. Muhammed’in Eyyâmü’l-ficâri’l-evvel’in dördüncüsüne amcalarıyla birlikte katıldığı
ve o sıralarda on dört yaşlarında olduğu nakledilmektedir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Eyyâmü’l-Arab

Câhiliye devrinde ve İslâmiyet’in ilk zamanlarında Arap kabileleri arasında cereyan eden
savaşlar için kullanılan bir tabir.

Eyyâmü’l-Arab’ın her birine meydana geldiği yere, savaşa yol açan sebeplere veya savaşın
sonucuna göre Yevmü Buâs, Yevmü Zûkār, Yevmü Dâhis ve Garbâ, Yevmü Ficâr gibi adlar
verilmiştir.

Eyyâmü’l-Arab genellikle şahıslar veya kabileler arasında çıkan bir tartışma ile başlar, daha
sonra savaşa dönüşürdü.

Bu savaşlarda sebep ne olursa olsun asıl amaç intikam almaktı. Öyle ki Araplar hasımlarından
intikam alıncaya kadar içki içmez, koku sürünmez ve eşlerine yaklaşmazlardı.

Eyyâmü’l-Arab’ın en önemlileri Zûkār, Buâs, Dâhis ve Besûs savaşlarıdır. Zûkār Savaşı
610 yılında meydana gelmiştir. Kisrâ II. Hüsrev’in Şeybânîler’e saldırısıyla başlamış ve onun
yenilgisiyle sonuçlanmıştır.

Zûkār Savaşı’nda, Arapların “yâ Muhammed” hitabını parola olarak kullandıkları rivayet
edilmektedir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Hilf
Câhiliye Arapları’nda kabilelerin veya şahısların yardımlaşma, dayanışma ve himaye amacıyla
yaptıkları antlaşma ve ittifakları ifade eder.
Hilf yapan kişilere halîf (çoğulu ahlâf veya hulefâ) denir.
Hilfler iki amaçla yapılmaktadır…
Savunma ve mazlumun hakkını almak için mücadele etme. Savunma amaçlı hilfler,
öncelikle kabileler arasında çıkabilecek savaşları önlemeye yönelikti ve caydırıcılık özelliğiyle
bugünkü askerî paktlara, her türlü yardımlaşma ve dayanışmayı hedeflemesiyle de siyasî,
ekonomik, kültürel vb. iş birliği antlaşmalarına benziyordu.
Zulme uğrayan ve mağdur edilen kişilerin yanında yer alıp onların hak ve hukukunu
zalimlere karşı korumak am acıyla kurulan ittifaklar. Hilfü’l-fudûl; bazı Kureyş
kabilelerinin karşılıklı kurdukları Hilfü’l-mutayyebîn ve Hilfü’l-ahlâf (Hilfü leakati’d-dem) bu
hilfe örnek olarak verilebilir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Civâr
Sözlükte “komşuluk” anlamındadır. Civâr kelimesi tarihî bir terim olarak Câhiliye devrinde ve
İslâm’ın ilk dönemlerinde son derece yaygın olan eman ve himaye müessesesini ifade
etmektedir.
Bir bölgede herhangi bir haksızlığa ve zarara uğramaktan endişe eden kişi veya zümreler,
muhtemel haksızlığı önleyebilecek güçte olanlardan kendilerini himaye etmelerini isterlerdi.
Gerek himaye isteği gerekse bunun kabulü, insanların bir araya geldiği hac ve benzeri
toplantılarda taraflarca açıkça ifade edilir, himayenin kalkması da aynı şekilde alenî olurdu.
Birini himayesine alan şahsın onu her türlü kötülükten koruması ve bu uğurda her türlü
tehlikeyi göze alması bir şeref meselesi sayılırdı.
Civâr müessesesi İslâmî dönemde de varlığını sürdürdü. Kur’ân-ı Kerîm’deki, “Eğer
müşriklerden biri senden eman dilerse Allah’ın kelâmını işitip dinleyinceye kadar ona eman
ver” (Tevbe 6) meâlindeki âyet bu hususu ifade etmektedir. Bir müslüman bir müşriği himaye
edebileceği gibi onlardan birinin himayesine de girebilir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

İSLAM TARİHİ

Hz Muhammed’in Doğuşu ve Bi’set

2 DKAB & ÖABT
Ders
Notları

Abdülmuttalib – (577)

✓ Asıl adı Şeybe’dir; Yesrib’de doğdu. Babası Hâşim’dir. Babası Gazze’de öldüğünden sekiz

yaşına kadar annesiyle beraber Medine’de kaldı.

✓ Kendi yerine bir varis arayışında olan Muttalib yeğenini Medine’de ki yeğeninin alıp

Mekke’ye götürdü. Şehre girerken Muttalib’in terkisindeki çocuğu gören Mekkeliler, onu
kölesi zannederek kendisine “abdü’l-Muttalib” dediler ve Şeybe o günden sonra
Abdülmuttalib diye anıldı.

✓ Abdülmuttalib’i amcası yetiştirdi ve ölümüne yakın bir zamanda, “Babanın yerine sen

lâyıksın” diyerek kabile reisliği görevini ona devretti. Reisliği döneminde gördüğü bir rüya
üzerine, Cürhümlüler’in Mekke’yi terkederken kapattıkları zemzem kuyusunun yerini
buldu.

✓ Kâbe civarındaki bu kuyuyu, Kureyş’in karşı koymasına rağmen özel mülkiyetine geçirdi

ve böylece hacılara su dağıtma (sikāye) elde etti.

✓ Abdülmuttalib’in ününe ün katan olay ise ‘Fil Vakası’nda gösterdiği cesaret ve bilgelik

dolu harekettir.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Hz Muhammed
Hz. Muhammed, Hz. İbrâhim’in oğlu İsmâil’e nisbetle İsmâilîler diye de anılan ve iki büyük
Arap topluluğundan birini teşkil eden Adnânîler’e (Arab-ı müsta‘ribe) mensuptur.

▪ Peygamberimizin, babası Abdullah on sekiz yaşlarında iken Âmine ile evlenmiştir. Yaygın

olan rivayete göre ticaret için gittiği Suriye’den dönerken Yesrib’e uğramış ve orada
hastalanarak vefat etmiştir.

▪ Peygamberimizin Annesi Âmine, Kureyş kabilesinin Benî Zühre koluna mensup Vehb b.

Abdümenâf’ın kızıdır.

✓ Hz. Muhammed’in doğum tarihiyle ilgili farklı rivayetler bulunmaktadır…
▪ Mahmûd Paşa el-Felekî, 9 Rebîülevvel (20 Nisan 571 Pazartesi günü)
▪ Prof Dr Muhammed Hamîdullah, 12 Rebîülevvel (17 Haziran 569 Pazartesi günü)

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Süt Annenin Yanında…

✓ Âmine’nin çocuğunu fazla emzirememiştir. Hz. Muhammed’i bir süre Ebû Leheb’in

câriyesi Süveybe emzirdi.

✓ Mekke’lilerin yeni doğan çocuklarını süt anneye verme gelenekleri vardır. Süt anneye

verilme süresi genellikle iki yılı bulmaktaydı.

✓ Bu uygulamanın temel gerekçesi yeni doğan çocukların Mekke’nin sağlıksız ve salgın

hastalıklı çevresinden uzaklaştırmaydı. Ancak yeni doğan çocukların fasih Arapça
öğrenmeleri de bir gerekçe olarak gösterilebilir.

✓ Hz Muhammed bu geleneğe uyularak Hevâzin kabilesinin Sa‘d b. Bekir koluna mensup

Halîme bint Ebû Züeyb’e verildi.

✓ Hz. Muhammed çocukluğunun ilk iki yılını sütannesiyle ve sütbabası Hâris, sütkardeşleri

Abdullah, Üneyse ve Şeymâ ile geçirdi. Halîme iki yıl sonunda çocuğu ailesine teslim
etmek üzere Mekke’ye götürdü. Ancak Âmine Mekke’de veba salgını bulunduğu için 2 yıl
daha Halîme’nin yanında kalmasını uygun buldu.

✓ Bu Dönemde Şakk-ı Sadr olayının olduğu da kaynaklarda anktarılır.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]

Hz Muhammed Annesinin Yanında
Hz. Muhammed dört yaşında Annesi Âmine’nin yanına getirilirdi ve altı yaşına kadar
Mekke’de annesiyle kaldı.
Hz. Muhammed, altı yaşına geldiğinde annesi câriyesi Ümmü Eymen’i de yanlarına alarak
Abdullah’ın kabrini ziyaret etmek amacıyla Yesrib’e gitti.
Hz. Âmine, Yesrib’de oğluyla bir ay kadar kaldıktan sonra dönüşte Medine yakınlarında
bulunan Ebvâ’da hastalanıp vefat etti ve bu köye defnedildi.

Mehmet N TÜRKEŞ & [email protected]


Click to View FlipBook Version