The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by elmasteknolojidev, 2017-07-27 07:36:43

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

LAURİE HALSE ANDERSON

D ışarıya doğru kaydım. Alet çantasından doğru anahtarı
buldum, tekrar arabanın altına kaydım ve anahtarı babama
verdim.

“Neden Bayan Benedetti’yle konuşmaya gittin ki?” diye
sordu. “Matematik mi?”

“Taşocağmdaki partiyi sana sormamı söyledi.”
“Sıkıcı bir hikâye: büyük kamp ateşi, birkaç tutuklanma
ve kırılmış bir diş. Dişi ben kırmadım bu arada.”
“Bana pek sıkıcı gelmedi.”
“Orada geçen birçok hikâye vardır. Birçoğu saçmalık olsa
da orada ölen birkaç çocuk oldu. Bizim partimizde ölen olmadı
tabii. Bu yüzden insanlar için sıkıcı bir hikâye.”
“Bayan Benedetti, senin iş yerini aramış. A rtık kiminle
konuştuysa, senin istifa ettiğini söylemişler.”
Rüzgâr, pikabın altına birkaç sararmış yaprak savurdu.
Babamın ağzı gerildi. Çenesinin etrafında, şarapnel parçalarının
bıraktığı izler, soğuk bir kül yatağındaki kemik parçaları gibi
parladı. “Peki, sen ona ne dedin?”
“İstifa mı ettin, yoksa kovuldun mu?” diye sordum.
“Bunun bir önemi yok.”
Ses tonu, resmi olarak tartışm anın sona erdiğini söylü­
yordu ama yanılıyordu. Kovulmak ve istifa etmek arasında
çok büyük bir fark vardı. Buraya taşınm ak ve bir iş bulmak,
deliliği bizden uzak tutacaktı.
“Beni neden arıyormuş?” diye sordu.
“Gaziler Günü kuruluyla ilgili bir şey için,” dedim. “Diğer
şeyi unuttum .”
Trish.

* 51 *

hafızamın keskin bıçağı

Trish’in adım söylemek, içmesi için babama bir bardak soğuk
ve tatlı antifriz vermek gibi olurdu. Midesine sorunsuz bir şekilde
giderdi ama birkaç saat sonra baş ağrısı ve nefes darlığı çekmeye
başlardı. Bacaklarına kramp girer, gözleri çalışmayı bırakır ve
kelimeler ağzından abuk sabuk şekilde çıkardı. Organları birer
birer çalışmayı bırakırdı ve babam bir kez daha ölürdü.

“Bu pek bir şey ifade etmiyor,” dedi.
“Belgelerle ilgili bir şey,” dedim. “Eğer telefonda konuşmak
istemiyorsan buraya gelip seninle görüşebileceğini söyledi.”
“Zaten her zaman bir baş belasıydı.” Gevşek vidanın eline
düşmesine izin verdi ve cıvatayı söktü. “Onu yarın ararım.”
Lanet olsun. “O zaman bir iyilik yapmanı isteyeceğim.”
İç çekti ve bana bakmak için başını çevirdi. “Ne?”
“Bugün nöbetçi öğretmen yoktu.”
Cevap gelmesini bekledim. Başını tekrar motora çevirdi
ve anahtarla bir sonraki vidayı sökmeye başladı.
“Devamsızlık için okulu araman lazım,” dedim. “Doktorda
randevum olduğunu söylemelisin.”
Anahtarın tersiyle vidaya vurdu.
“Lütfen, baba?”
Yüzüne birkaç pas parçası döküldü. “Bana söz verdin, Hay-
ley. Buraya okula gidebilmen için geldik.”
“Senin de normal bir iş bulabilmen için geldik. Ve bu işte
devam edebilmen için.”
“Konuyu değiştirme.”
“Bu aynı konu. Sen işini bırakm ışsın. Ben neden bıraka­
mıyorum? Bırak da GED sınavına gireyim. Derslere de ocakta
başlarım.”

* 52 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“Ne yani? Şimdi de benim bebek bakıcım mı olacaksın?”
Cevap vermedim. Donmuş metale elindeki anahtarla defa­
larca vurdu. Yüzüne pas yağıyordu. Çınlama sesi, paramparça
olmak üzere olan çatlamış bir çandan geliyormuş gibiydi.
“Yani?” diye sordu.
Ona saygısızlık ediyormuşum gibi hissetmemesi için sal­
dırının açısını değiştirmem gerekiyordu.
“Bunun sana bebek bakıcılığı yapmakla alakası yok,” de­
dim. “Bu, beni kurtarm akla ilgili. O okul berbat bir yer. Bir
terörist saldırısı olur diye tesis kapama tatbikatları yapıyorlar.
Gerçekten her günümü böyle bir yerde geçirmemi istiyor mu­
sun? Beni oraya gitmeye zorlamak, acımasız ve alışılmadık
bir cezalandırma.”
İnatçı vida en sonunda yerinden oynadı. Vidayı birkaç
defa anahtarla çevirdi. “Bana anayasanın sekizinci maddesini
anlatmaktan vazgeç.”
“Eğer okulu bırakmama izin verirsen sana bir yıl boyunca
her akşam fırında makarna yaparım.”
Vidayı parmaklarıyla çevirerek cıvatadan çıkardı. “Tar­
tışma konusu bile olamaz.”
“Bu akşam başlarım,” dedim. “Fırında makarnayla pas­
tırmalı patates püresi.”
“Her lise son sınıf öğrencisi gibi sen de okula gidiyorsun.”
Yüzündeki pası eliyle temizledi. “Ama bana ayarlı penseyi ve
bir tane bira verirsen doktor randevusunda olduğunu söylerim.”

* 53 *

14— * — — *—

Gracie, o akşam ll:3 0 ’da bana mesaj attı.

fin numaranı istiyor
kim ?

şapşalsevimli fin
hayır

ndn olmasn
işte

ndnolmasnnc/nolmasnndrolmasn
işteişteişteişteişte

Saatlerdir internette Trish’i araştırıyordum. Herhangi bir
sosyal ağda hesabı yoktu ya da en azından profili herkese açık
değildi. Ona okul toplantısı için ulaşmaya çalışan liseden birkaç
insanı buldum ama kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Hepsi
de benim Teksas, Nebraska ve Tennessee’de bulduğum telefon
ve adresleri denemişti ama kimse onu bulamamıştı.

Gracie yeniden mesaj attı:

nye snn nonu istiyr?
bil mm ona sor

* 54 *

LAUR1E HALSE ANDERSON

Trish’in adı sadece üç yıl önce annesinin ölüm ilanında
geçiyordu. Ondan birkaç ay sonra da alkollü araç kullandığı
için tutuklanm ıştı. Gazetede mahkemeyle ilgili bir şey yaz­
mıyordu, tabii mahkemeye çıktıysa. Kesin ondan da kurnazca
sıvışm ıştır.

Gracie’ye mesaj attım:

ee?
ne ee

numaramı neden istiyormuş?
1 sn

Masamın üst çekmecesinden bir çakmak çıkarıp vanilyalı
bir mum yaktım. Tavanımdaki ıslak yalıtım malzemesinde
oluşan küf kokusu gittikçe güçleniyordu. Buraya ilk taşındı­
ğımızda tavan birkaç hafta boyunca akmıştı. Tavan bakımını
karşılayacak kadar paramız olması için biraz süre geçmesi
gerekiyordu.

fin di o ki on un kal emn i ç a l mı ş s n
yalancı

l<alemni i st io
kalemi bende değil

o bir yzücü

?

fin yüzücü kelebek yüzüo çıplakkn görmelsn
kasları fırka
sen onu ne zaman çıplak gördün?

* 55 *

hafızamın keskin bıçağı

y z m e telemi m a y o s u y l a ç p l k diil
*takım
hangi aklınla düşünüyorsun, G
iyi Li r yü zü cü m ü ?
eyalet çapında
senin avktnn numarsnı istior
avktnn?
*avul<atının

Pencereden dışarıya baktım. Babam hâlâ garajın önündeydi.

snn sabıka kaydnı istior
ona son avukatımı öldürdüğümü çünkü beni çok sinir ettiğini

söyle

Parmağımı Trish’in zarfının kenarına soktum ve zarfı y ır­
tarak açtım. Kâğıdın keskin kenarı parmağımın ucunu kesti.
Küfredip parmağımı ağzıma soktum.

lezbı'yen olup olmadğnı blmk istior
evet

ne??

???!!!!????

gerçtkn m ? ? ? ? ?
benimle çıkmak ister misin d

??

sakin ol, l e z b i ye n değilim
? ? ? ? emin msn

* 56 *

LAURIE HALSE ANDERSON

tipim değilsin, G
senn tipn n e?

yazı yazabilen insanlar
fin di o ki o y a za b i l io m ş

Dışarısı soğuktu, sadece dört derece civarındaydı. Babam
ise bu soğukta hâlâ bir kot ve tişörtle pikabını tam ir etmeye
çalışıyordu. Soğuğu hissetmediğini söylemişti.

Işığın altında parmağımı ağzımdan çıkarıp baktım. Altına
başparmağımla bastırmadıkça kesiği görmek mümkün değildi.
Kan birikti ve ıslak bir kan balonu patlayıp başparmağımın
tırnağına, oradan da zarfın üzerine sıçradı. Mektubu zarftan
çıkardım ama hâlâ katlanmış duruyordu. Kesiğimi kâğıda
sildim.

Telefonum yeniden titredi.

kaç tane kızn fini arm k istediini bi iiyo msn
armk?

*aramak
iyi g e c e l e r G zz zzz zz

Telefonumu kapadım, masamın üst çekmecesini açıp ço­
raplarımın altından av bıçağımı çıkardım. Babam bıçağı bana
W yom ing’de, artık geceleri tır mola yerlerinde tuvaleti kulla­
nacak kadar büyüdüğümü düşündüğünde vermişti. Mektubu
ince şeritler halinde kestim ve zarfa geri doldurdum. Sonra
da mumla beraber zarfı banyoya taşıdım. Banyonun kapısını
kapayıp kilitledim, ışığı söndürüp camı açtıktan sonra zarfı

* 57 *

hafızamın keskin bıçağı

mum ateşinin üstünde tuttum ve elim yanmasın diye zarfı la­
vaboya atmak zorunda kalana kadar, aynadan ateşin mektubu
yiyişini izledim.

15— * — —* —

Matematik öğretmeninin benimle bir kan davası vardı ve ben
de bunun kanıtı olarak çarşamba günü sınav olduğunun bana
söylenmeyişini sundum. En azından bana söylendiyse bile, sı­
navın tam olarak ne zaman olacağı ve dandik bir quiz değil de
ciddi test olacağı konusunda kimse bir şey dememişti.

1. Kökleri V3, 2, 3 + i olan tamsayı katsayılı bir polinom
bulunuz.

2. Matthew masada öğle yemeği yemek için oturuyorken
]oaquim’e bir Pop-Tart fırlatıyor. Pop-Tart’m t süre sonra yer­
den yüksekliği h(t) ——16t2 + 32c + 36 ise Pop-Tart’m yerden
en yüksek olduğu andaki yüksekliği nedir?

3. Bu sorudan sonraki sorular daha da anlaşılmaz oldu.

Bütün cevaplarım zırh giyinmiş tek boynuzlu atlardı. Ders
bitiminden beş dakika önce müdürün sesi, bir önceki hafta yapılan
tesis kapama tatbikatını batırdığımız için bütün okulu azarladı.
Tek boynuzlu atlardan birinin altına saatli bir bomba çizdim.

***

* 58 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Daha önce hiç görmediğim bir çocuk, dersten sonra kalabalık
bir çılgınlığa dönen matematik kanadında bana çarparak ki­
taplarımı yere, beni de dolaplara doğru savurdu. IQ ’ları yeni
doğmuş hindi akbabalarının ortalama IQ ’su kadar olan arka­
daşları kahkaha patlattılar. Odasının kapısında duran geometri
öğretmeni önce gözüme baktı sonra da arkasını döndü.

“Yardım edeyim m i?” Finn yanımda diz çöktü ve Odysseia
kitabımı bana uzattı.

“ Hayır.” Kitabı yığının üzerine koydum ve ayağa kalktım.
“ Eğer istersen, onun çaresine bakabilirim.”
“ Biraz zor.”
“ Bunu bilen çok kişi yoktur ama ben eğitim görmüş, jujitsu
ve krav maga’da uzmanlaşmış bir suikastçıyım. Ayrıca birkaç
defa katlayarak sıradan bir defter yaprağını ölümcül bir silaha
çevirebilirim. Ya da kelebek de yapabilirim, bebek bakıcılığı
yaparken çok işe yarayan bir numara bu.”
Gülmemek için kendimi zor tuttum. “ Bebek bakıcılığı
yapan, eğitim görmüş bir suikastçı.”
“ Sadece Greene ikizlerine bakıyorum. O da evlerinde dün­
yadaki her Premium televizyon kanalı çektiği için.” Bir grup
birinci sınıf kız sürüsünün aramızdan geçmesi için duraksadı.
“Yüzündeki şüphe, suikastçı kimliğimi saklamak için kullan­
dığım hikâyenin inandırıcı olduğunu gösteriyor. Bu da iyi,
böylece sivillere zarar gelme şansı azalıyor.”
“ Hikâye mi? Yani var olmayan bir gazeteden sorumlu,
sıska bir inek olmandan mı bahsediyorsun? ”

* 59 *

hafızamın keskin bıçağı

“Yapım aşamasında, var olmayan değil. Neredeyse tek ba­
şıma gazeteyi yeniden canlandırmaya çalışıyorum. Bu arada,
nereye gidiyoruz? ”

“Edebiyat.” Neredeyse taşınabilir tuvalet büyüklüğünde
olan bir çocuğun yanından dolandık.

Çocuk, “ Ramos,” diye gürledi.
Finn, “ Nash,” diye cevap verdi.
“Arkadaşın m ı?” diye sordum çocuktan uzaklaşınca.
“Beraber antrenman yapıyoruz. Kafes dövüşü. Onu May-
nard’ın Kimura tutuşuyla sıkıştırdığımda nasıl ciyakladığını
görmelisin.”
“Bunu şu anda uydurdun.”
“ N eyi?”
“Maynard’ın Kimura tutuşu. Böyle bir şey yok.”
“Elbette var.”
Bayan Rogak’ın sınıfına girdiğimizde zil çaldı.
“ Bekle!” Kapıyla arama girdi. “Bana söz verdin.”
“ Sen neden bahsediyorsun?”
“ Makale yazacağına söz verdin.”
“ Vermedim.”
“ Verdin. Arabamdan inip kaçmadan hemen önce, beni fi­
zik dersini asmaya mecbur bıraktıktan aşağı yukarı on dakika
sonra. ‘Kütüphanedeki Kaynaklar Dünyası’ hakkında yazmaya
söz verdin.”
Bir anda kafamda bir zil çaldı. Ahh. Şimdi neden dün gece
telefon numaramı almak için Gracie’ye baskı yaptığı anlaşıldı.
Ben tam birsalağım . Tüm yapmak istediği saçma makalesi için
beni sıkıştırmaktı.

* 60 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“ Seni dersi asmaya mecbur bırakmadım. Sen beni götür­
meyi teklif ettin.”

“ Çünkü sen yalvardın.”
“Yalnızca sordum.”
“ Gözlerini köpek yavrusu gibi yaptın. Bu da yalvarmak
sayılıyor.”
“ Ben hayatımda hiç kimseye köpek yavrusu gözleriyle
bakmadım. Sen delisin.”
“Gracie sataşmaktan hoşlandığını söyledi. Merhaba, Bayan
Rogak. Homeros bugün nasıl?”
Bayan Rogak, başıyla selam vererek, “Finnegan,” dedi.
“ İzin verirsen dersime başlamak istiyorum.”
Finn, sınıfın arkasına doğru yürürken, “ Zarifçe icra edilmiş
bir iğneleme, hanımefendi,” dedi. “ İyi hamle.”
Bayan Rogak, “ Sen de, Hayley Kincain,” dedi. “ Bizi kapı­
dan tehdit etmeyi mi yoksa bize katılmayı mı düşünüyordun? ”

—* — 1 6 —*—

En arka sırada oturmak istediğim yer doluydu ama oturan
Brandon Şey değildi, bu yüzden ben de esintili pencerenin
önündeki sıraya oturdum. Bayan Rogak, aralarında tel tel gri
saçlar olsa da siyah saçlı, kana boyanmış bir kılıcı gökyüzüne
doğru tutan, başını geriye doğru atmış, ağzı zafer çığlığıyla
açılmış, yapılı ve bronzlaşmış bir adamın resmini göstermek
için dizüstü bilgisayarında bir düğmeye bastı.

* 61*

hafızamın keskin bıçağı

Başlıkta ODYSSEİA yazıyordu.
Kıkırdamalar ve iğrenç yorumların sesi çok yükselmeden
Bayan Rogak tekrar düğmeye bastı. Beyaz bir elbise giymiş,
saçları uzun ve beyaz bir örtüyle örtülmüş, yerde diz çökmüş,
kollan ölmek üzere duruyormuş gibi, yarı çıplak cılız bir çocuğa
sarılmış ufak tefek, yaşlı bir kadın belirdi. Çocuğun ağzına bir
bardak tutuyordu.

RAHİBE TERESA.

Üçüncü slaytta iki resim yan yana duruyordu.
Rogak, “ Bunlardan Hangisi kahraman?” diye sordu. “Ve
neden?”

Dersin geri kalanında gözlerim açık uyudum.

— 17

Finn, dersten sonra beni koridorda bekliyordu. “ Makaleyi bi­
tirdin m i?”

“Bitireceğim demedim ki.” Esnedim. “Ayrıca, makaleyi
derste yazacağımı mı düşündün?”

“Elbette.” Koridorun sonuna kadar yanımda yürüdü. “Şimdi
ne dersin var? ”

“Beden eğitimi.”
“Harika! On beş dakikada yazarsın.”
Onu kitapların sivri ucuyla yanlışlıkla dürtebilmek için
kitaplarımı diğer koluma aldım. “ Makaleyi yazmayacağım.”

* 62 *

LAURIE HALSE ANDESSON

“Ama dün...” Merdivenden aşağı inen kalabalığın arasına
karıştığımızda durdu. “ Bu arada, baban nasıl oldu?”

“İyi.” Ciddileşen bir kavganın etrafında çember oluştur­
muş kuru kalabalığı geçtim ve daha sonra Finn’den kurtulma
umuduyla adımlarımı iki kat hızlandırdım. Kantinin önünde
koridora kadar uzanan yemek sırası yüzünden yol kapanmasaydı
onu kaybedebilirdim de.

Etrafı kokladım. Taco günü.
Finn hemencecik bana yetişti. “Babanın daha iyi hissettiğine
sevindim. Sadece iki yüz kelimeye ihtiyacım var.”
“ Sana. Hayır. Dedim!” dedim.
Yani, aslında bağırdım da diyebiliriz.
Yemek kalabalığı sessizleşti ve henüz kuştüyü kadar yu­
muşak olan bebek bıyıklarıyla gözleri fal taşı gibi açılan yeni
erkek olmuş birkaç birinci sınıf öğrencisi duvara doğru kaçarak
bana yol açtılar. Başımı öne eğdim ve hızla aralarından geçtim.
Finn peşimden geldi. “Israr ediyorum çünkü gerçekten
yardıma ihtiyacım var,” dedi. “ Cleveland diyor ki gazete yine
uçurum kenarında duruyormuş. Gerçek bir öğrenci-gazeteciden
bir makale yayınlamak gazeteyi rahat bırakmaları için kurulu
ikna etmede yardımcı olabilir.”
Kızlar soyunma odasının önünde durdum. “ Kendin neden
yazmıyorsun? ”
Alınmış bir şekilde geri çekildi. “ Ben editörüm. İşim ol­
duğu için değil sevdiğim için yaptığım spor köşesi hariç yazı
yazmam, yazıları kontrol ederim. Ayrıca...”
“ Bir saniye.” Sözünü kestim. “ Sen Cleveland mı dedin?”
“ Evet.”

* 63 *

hafızamın keskin bıçağı
“ Bay Cleveland? Matematik öğretmeni?”
“Aslında ön matematik... Ayrıca cebir ve trigonometri de.”
“İstemiyordum ama isteseydim bile Bay Cleveland, benim
makaleyi yazmama izin vermezdi. Benden hiç haz etmiyor. Hatta
nefret ediyor. Yerinde olsam, ona asla benden söz etmezdim.
Adımı duymak onun tansiyonunu çıkarıyor.”
İki kız aramızdan geçip soyunma odasına girdi.
“ Gitmem gerekiyor,” dedim elim kapıdayken. “Beni eve
bıraktığın için tekrar teşekkürler.”
“ Cleveland hakkında yanlış düşünüyorsun.” Bir Sharpie
kalemin kapağını açtı ve kolumu yakalayıp daha ben tepki vere­
meden bir şeyler yazmaya başladı. “Bu benim e-posta adresim.
İki yüz kelime. Kütüphane kaynakları.”

* 64 *

1 8 —*—

Pinpon masasında topu sektirirken, “ Onun nesi var?” diye
sordum. “Ve senin neyin var?”

Gracie, “Ben m i?” diye sordu. “Ben tamamen masumum.”
“ Masum mu?” Servisi o kadar kuvvetli attım ki Gracie
ciyaklayıp yere eğildi. “ Beni rahat bırakmıyor! Bak koluma
ne yaptı! Bu resmen bir saldırı.”
“ Sharpie’yle saldırı m ı?”
“Beni buna sen bulaştırdın. Benim sinirimi bozmayı bı­
rakmasını da sen sağla.”
Gracie masanın altından, “ Eğer kafama raketi atmaya­
caksan olur,” dedi.
Beden eğitimi görevlisi kadın düdüğünü çaldı. Hepimiz
sızlandık ve ayaklarımızı sürüyerek bir sonraki durağa git­
tik. Buna “ beden eğitimi” dersi demek biraz abartıydı çünkü
Belmont’ta artık beden eğitimi öğretmeni kalmamıştı. Bir­
kaç yıl önce eyalet yasalarda bir değişiklik yapmıştı ve artık
bölgedeki okullar tasarruf yapmak için bütün beden eğitimi
öğretmenlerini kovabiliyordu. Öğrencilerin hâlâ beden eğitimi
dersi alması zorunluydu ama artık yalnızca yoklamayı alan ve
araç gereçleri kırmamıza engel olan gönüllü “ beden eğitimi

* 65 *

hafızamın keskin bıçağı

görevlileri” -diğer adıyla iş bulamayan ebeveynler- tarafından
gözetleniyorduk.

Görevli tekrar, bu sefer daha kuvvetli bir şekilde düdüğünü
çaldı ve “ Kıpırdayalım, bayanlar,” diye haykırdı.

İki futbolcu, kondisyon bisikletlerini kendilerine zimmet-
lemişlerdi. Bir grup zombi özel kurallar koydukları bir kickball
oyunu kurmuştu. Amaç, bütün topları açık tribünün arkasına
atıp dersin geri kalanında topları arıyormuş gibi davranmaktı.
Ben mekik ve şınav çekmek istiyordum ama Gracie beni, diğer
ucubelerin bir kızın telefonundaki yoga uygulaması pozisyon­
larını taklit etmeye çalıştıkları bir köşeye çekiştirdi.

“ Ben pek esnek değilimdir,” dedim.
Gracie, “ Daha fazla esneme yapman gerekiyor,” diye
azarladı.
Kramp girmiş rolü yapan üç kız, görevliye yanaşıp revire
gitmeleri gerektiğine dair söylendiler. Görevli, onlar için bir
izin kâğıdı yazdı ve dergisine geri döndü.
“ Bu yerden nefret ediyorum,” diye homurdandım.
“ Bit bit bit bit.” Gracie vücuduyla bacaklarını ters yöne
doğru çevirdi. “ Bunu dene.” Çenesini kaldırdı. “ Gazete hak­
kında neden bu kadar olumsuz düşündüğünü anlamıyorum.”
Bacaklarım önümde oturdum ve ayak uçlarıma uzanmaya
çalıştım. “ Şaka mı yapıyorsun?”
Gracie vücudunu düzeltti ve yere uzandı. “ Sürekli okul
hakkında şikâyet ediyorsun. İşte sana bu durumu değiştirmek
için bir fırsat.”

* 66 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Eğilebildiğim kadar öne eğildim ama spor ayakkabılarıma
gelmeden bir santim önce durdum. “ Bunu kütüphanedeki kay­
naklar hakkında yazarak mı yapacağım?”

Gracie kollarını yere koydu. “ Bu, iyi olup olmadığını gör­
mek için bir test. İkimiz de biliyoruz ki iyisin. Ondan sonra
ne istersen onun hakkında yazabilirsin. Mesela burada nefret
ettiğin şeyleri yazabilirsin.”

“ Bu bir yoga pozisyonu değil,” dedim.
“ Hayır, öyle. Hatta adı da ‘dinlenen turna’.” Parmak uç­
larını kaldırıp bileklerini bükünce iki yönden gelen trafiği de
durduran bir trafik polisine benzedi. Sadece yaya geçidinde
durmak yerine spor salonunun zemininde yatıyordu. “ Gazeteye
yazmalısın.”
Dizlerimi büküp ellerimle spor ayakkabılarımı tuttum.
“Yapacak daha önemli işlerim var.”

Yemek masasının üzeri gazeteler, temizleme çubukları, iki uçlu
namlu temizleme fırçaları, kullanılmış plasterler, namlu yağıyla
lekelenmiş bez parçaları, çözücü ve barut doluydu.

Babamın silahları —tüfekler, pompalı tüfekler ve tabancalar—
görünürde yoktu.

Neden bütünsilahlarını aynı anda teminlesin ki? Namlu yağının
kapağını kapadım. Bu silahlara ihtiyacı olacağını mı düşünüyor?

* 67 *

h afızam ın keskin "bıçağı

Koridorda ilerledim, tavandaki lambayı açtım ve babamın
yatak odası kapısını tıklattım. “ Ben geldim.”

“ Tamam.” Bitkin bir cevap gelmişti.
“ Spock nerede?”
“Dışarıda tasmasına bağlı.”
Kapı tokmağının üzerinde, babam kapıyı elleri yağlıyken
açtığı için yuvarlak bir kir vardı. Koridorun ortasındaki kapının
sağ üst kenarından tavan lambasına uzanan parça parça edilmiş
bir örümcek ağı duruyordu. Ev, her geçen gün evsizlerin kaçak
yaşadığı binalara benziyordu. Oysa bu ev üç nesildir babamın
ailesine aitti.
“ Bugün bir şey yedin m i?” diye sordum. Neler oluyor? diye
düşündüm.
“Aç değilim.”
“Akşam yemeği için ne istersin? ” diye sordum. Neden si­
lahlarını temizliyordun?
“ Daha şimdi ne dediğimi duydun mu?” dedi.
“Sanırım biraz tavuğumuz var.” Yine tümgece ayakta miydin?
“ Bırak biraz uyuyayım.”
“ Saat öğleden sonra iki buçuk,” Kimden korkuyorsun? “ Ga­
zeteyi atayım mı? Yemek masasının üstünde duranı.”
O kadar uzun süre ses gelmedi ki tekrar uyuduğunu düşün­
düm ama sonunda “ Evet. D ağınıklık için özür dilerim,” dedi.
Spock’a yemeğini verdim ve aletleri kaldırdım. Barutun
keskin kokusu evi kaplamıştı. Koku o kadar güçlüydü ki acaba
eğlence olsun diye birkaç mermiyi mi açtı diye düşündüm. G ö­
zümün önünde garip görüntüler belirdi.. .Babam kamuflaj için
alnına barut sürüyor, babam evde yere barutla büyük bir çember

LAURIE HALSE ANDEfiSON
çi{ip ortasına oturuyor ve bir çakmak yakıyor, babam ... Barut­
tan kurtulmanın tek yolu bütün pencereleri açmak ve masayı
temizlemekti.

Acaba beden eğitimi dersindeki kaç kız okuldan sonra barut
ve namlu yağı temizlemek zorunda kalıyordu?

Ha.
Belki de bu yüzden gördüğüm her zombiye tokat atmak
istiyordum. Ne kadar şanslı oldukları konusunda hiçbir fikir­
leri yoktu. Noel Baba’ya, diş perisine ve hayatın adil olması
gerektiğine inanan şanslı, cahil ve mutlu zengin çocukları...
Ellerim ağrıyana ve nefesim kesilene kadar ovaladım.
Sonra da çok eski zamanlardan kalmış bir limon yağı buldum
ve masanın üstüne sürdüm. Limonun kokusu barutla mücadele
ederken gözlerimi sulandırdı.
Pis kokulu duman temizlendikten sonra Spock’la yürüyüşe
çıktık.

* 69 *

20

İleri karakolbölgesinegitmek için mühimmat, piryola ve Bravo Silah
Şirketinden iki adamın olduğu bir kamyona atlıyorum. Kamyonu
Birinci S ın ıf Erbaş Mariah Stol^fuss kullanıyor ve bana, dans
etmeyi bile öğrenmiş Arkansas’takiyeniyürüyen bebeğiJadendan
bahsediyor. D aha tıraş olmaya bile yeni başlamış kadar genç ço­
cuklarla dolu bir Humvee’y i takip ediyoruz-

Yolun ortasında biryıldız, süpernova oluyor.
Uçuyoruz. Kanatsız kuşlarız-
Şok dalgaları, metal, cam ve etlere doğruyayılıyor. Kemikler
un ufak oluyor. Derilerpatlıyor. Sinirler kopuyor. Beyinler çalka­
lanıyor ve çukurlu tenekeden kafataslarına dökülüyor. Damarlar
sankiyüksek basınçlı hortum gibi kanfışkırtıyor ve dünyayıparlak
ve üzgün bir kırmızıya boyuyor.
Dumanın içindeyüzüyorum. Erbaş Stolzfuss hâlâ direksiyonda
oturuyor. Ağzını bulmak ve nefes almasını sağlamak içinyüzündeki
kanı siliyorum. Ağzını bulamıyorum çünkü onun artık bir suratı
bile yok.
Suratları ve ağıdan olan çocuklar beni çekip alıyorlar. Benim
toz içinde oturmamayardım etmek veErbaş Stozfuss’ı kamyonundan
çıkarmaya çalışmak için uğraşıyorlar. Kolu ellerinde kalıyor. Kanı
sızıp akmaya başlıyor. Hikâyesinin ortasındayken kalbipatlıyor.
Bu sırada oğlu, Arkansas’ta dans ediyor ve annesini bekliyor.

* 70 *

Ya saatimi hiç kurmamıştım ya da fark etmeden kapamıştım
çünkü beni uyandıran çalan telefon değil, sokakta ilerleyen
otobüsün sesiydi.

Küfredip yorganı üzerimden attım.
Üç seçeneğim vardı: *
A. okula yürümek
B. babamı uyandırıp beni okula götürmesi gerektiğini
söylemek ve pikapta geçen zamanı neden bütün silahlarını te­
mizlediğini sorarak geçirmek
C. evde kalmak; zaten muhtemelen babam yine bütün gün
uyuyacağından, eğer saat ikiden önce evden çaktırmadan çıkıp
yarım saat sonra gürültüyle “eve girdiğimi” fark etmeyecektir
bile.
C şıkkının bazı uzun vadeli sonuçları vardı ama iyi yanı
uzun vadeli olmasıydı. Bu da, bu sonuçlarla bir süre, en azın­
dan birkaç gün başa çıkmak zorunda kalmayacağım anlamına
geliyordu. Kapı zili çalana kadar C seçeneğini uygulamaya
karar vermiştim.
Kapıyı açmamalıydım. Yatağa dönmeliydim. Savunmam
da, uyuyor olduğum ve iyi düşünemediğim olurdu. Posta için
çok erken olduğunu biliyordum. Gracie de bu günlerde okula

* 71 *

hafızamın keskin bıçağı

Topher’la gidiyordu, bu yüzden o da olamazdı. Kapıyı açana
kadar Trish’i aklımdan bile geçirmemiştim.

Finn, “ Günaydın, uykucu!” diye bağırdı.
Neyse ki kapıyı zinciri takılı bir şekilde açmıştım. Kapıyı
yüzüne çarpmak üzereyken ayağını kapıyla çerçeve arasına
koydu.
“Ahh,” dedi.
“Ayağını çek.”
“ Olmaz.”
“ Git buradan.”
“ Ben de seni gördüğüme sevindim.”
“Burada ne yapıyorsun?” diye sordum.
“ Otobüsü kaçırdın,” dedi.
“ H astayım .”
“ Tavuk suyuna çorba içmek ister misin?”
“ Hayır, aslında regl oldum,” diye yalan söyledim. “ Sancılar
beni öldürüyor.”
“ Çikolata ve sıcak su torbası o zaman?”
“ Sen bunu nereden biliyorsun?”
“Bir ablam var ve annem de fena bir feminist,” dedi. “Muh­
temelen okuldaki, kriz geçirmeden tampon satın alan tek erkek
benimdir. Şuna bak, kelimeyi bile söyleyebiliyorum. Tampon,
tampon, tampon. Eğer uzun süre arka arkaya söylersen artık
kelime olmaktan çıkıyor. Ne dediğimi anladın m ı?”
“ Sessiz ol,” diye uyardım. “ Babam hâlâ uyuyor.”
“O zaman daha demin pikaba binip giden kimdi?”
“Ne?”

* 72 *

LAURIE HALSE ANDERSOH

Kapıyı kapayıp zinciri çıkararak garajın önünün boş ol­
duğunu görecek kadar kapıyı açabileyim diye Finn ayağını
kapının arasından çekti.

“Açık tenli, yapılı ve devasa kolları olan bir adam, değil
mi? Yankees şapkası ve korkunç güneş gözlükleri olan? Sokağın
başına park etmiştim. Pikabına binip şehir merkezine doğru
gittiğini gördüm, bu yüzden de seni okula götürecek birine
ihtiyacın olacağını düşündüm.”

Babam ne zaman yeni bir işe başlasa, bunun birkaç gün
içinde her şey başına yıkılana dek hayatını değiştirecek yepyeni
bir başlangıç olduğunu söylerdi. Acaba kaçırdığı randevular­
dan birini telafi etmek için Gaziler Derneği’ne gitmiş olabilir
miydi? Erken açılan bir tekel dükkânı mı arıyordu? Ne zaman
geri dönecekti? Daha da önemlisi, nasıl bir ruh hali içindeydi?

Artık C şıkkı bir seçenek değildi.
Finn, “Eee,” diye devam etti. “ Okula gitmek için pantolon
giyecek miydin yoksa tişörtün bir elbiseymiş gibi mi davra­
nacaktın?”

* 73 *

Salı günü Finn’den beni eve bırakmasını istediğimde arabasına
pek dikkat etmemiştim. Bir zamanlar araba bir Plymouth Accla-
im’miş ancak artık bundan geriye pek bir şey kalmamıştı. Dört
tane aşınmış tekerleği, dört kapısı, bükülmüş bir ceket askısıyla
bağlanarak kapatılmak zorunda olan bir bagajı, oyulmuş bir
tavanı ve boyadan çok pası vardı.

“ Birileri gerçekten senden nefret ediyor olmalı,” dedim.
“ Harika, değil mi?” Eliyle tavana hafifçe vurdu. “ Kendi
paramla aldım.”
Motor alev almadan çalıştı. Finn garaj yolundan geri geri
çıktı ve vitesi D ’ye taktı. Yolda yavaşça ilerledik. Aklımın bir
ucunda babamın nereye ve neden gittiğini bulmaya çalışıyordum.
Bir yandan da ön cama bakmanın mı yoksa bu tür durumlarda
ne deneceğini biliyor gibi Finn’e bakmanın mı daha iyi olaca­
ğını düşünüyordum. Aklımın bir ucu da, bu kötü kokunun ne
olduğunu bulmaya çalışıyordu.
“ Bugün ne kadar vücut spreyi kullandın?” diye düşün­
meden sordum.
“ Çok mu fazla?” Dur tabelasını görünce yavaşladı.
“ Bu halinle tehlikeli madde olarak sayılabilirsin.”
Burnunu çekerek kahkaha attı ve neden bilmiyorum ama
bu ses bir anda tüm endişelerimi silip götürdü. Hâlâ kıkırdı-

* 74 *

LAURİE HALSE ANDERSON

yorken ve saçma bir şekilde dur işaretinde durduğunda dönüp
bana baktı ve bir anda kabarık saçlı, sıska ve uzun boylu bir
çocuğa göre seksi olduğunu fark ettim. Belki bunun sebebi­
nin yüzünün kızarması, sağ kulağındaki gümüş halkası veya
gözlerinin, yazın bir meşe ağacının altında yatıp gökyüzüne
baktığınızda yaprakların arasından gelen güneşin rengi gibi
yeşil olmasıydı. Gözleri biraz da çekikti. Ayrıca kirpikleri çok
çekiciydi. Çenesinde de tam ayarında bakımsız bir sakalı vardı.

Hani bazı bebekler doğduklarında Güzellik, Zekâ, Kibar­
lık ve Kahkaha gibi periler tarafından kutsanır ya? Bense bu
perilerin yeraltındaki kötü ve trol kuzenleri Ahmak ve Hantal
tarafından kutsanmıştım. Finn’e baktığımda trol perilerim sivri
değnekleriyle büyü yapıp beni inanılmaz derecede “ hantah-
mak” yapıyorlardı.

Evsiz bir kadın gibi giyinmiştim. Muhtemelen öyle de
kokuyordum. Tabii banyo yapmamıştım çünkü planım bütün
gün evde pijamalarımla kalmaktı. Dişlerimi de fırçalamamış-
tım. Yalnızca çamaşır yığınından aldığım kıyafetleri üzerime
giymiş, saçımdan bir kere tarak geçirmiş ve koltuk altlarıma
deodoran sıkıp koşarak dönmüştüm.

TA N RIM , yoksa salı günü çok kötü koktuğum için mi
vücut spreyini bu kadar çok sıkmıştı? Ama o zaman beni neden
tekrar arabasına alsmdı ki?

Mantığım, östrojen hormonuma tokat atıp ona kendine
gelmesini söyledi.

Tekrar havayı kokladım: Ölümcül seviyede vücut spreyi,
biraz benim kötü kokum v e ... kesinlikle motordan gelen bir
koku vardı.

* 75 *

hafızamın keskin bıçağı

“ Şu kokuyu alıyor musun?” diye sordum.
“Anladım, Hayley. Çok fazla vücut spreyi. Dersimi aldım.”
“ Hayır, ciddiyim.” Tekrar kokladım. “ En son ne zaman
kaportayı açıp kontrol ettin?”
“ Hımm, hiçbir zaman.”
“Ne? En son ne zaman motorunun sıvı seviyelerini kontrol
ettin?”
Hızlandı. “Bu kulağa sapıkça bir soru gibi geliyor.”
“Değil. Yağını yakıyorsun.”
“ Ben bu kokunun başka bir arabadan geldiğini düşünmüş­
tüm.”
“Bir saniye kenara çek.” Arabayı kenara çekerken göstergelere
doğru eğildim. “Şunu görüyor musun?” Arabanın kaportasının
kenarından çıkan beyaz dumanı işaret ettim. “Muhtemelen bir
supap kapağında yağ sızıntısı var.”
Anahtara doğru uzandı. “ Havaya uçacak m ı?”
Başımı hayır anlamında salladım. “ Çok fazla duman çık­
mıyor, endişelenme. Yalnız, benzin aldığında yağ seviyelerini
kontrol et.”
“ Sürmeye devam etmenin güvenli olduğuna emin misin? ”
“ Sadece birkaç damla yağ egzoz manifolduna aktı. İyiyiz.
Ama kontrol etmeyi unutma.”
Hiç konuşmadan sürmeye devam etti.
“Yağı nasıl kontrol edeceğini biliyorsun, değil mi? ” diye
sordum.
“ Tabii.”
“Yalancı.” Pencereyi açmak için kol dayanağındaki düğ­
meye bastım. Hiçbir şey olmadı. “Pencereler de mi bozuk?”

* 76 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Hayır.” Kendi kol dayanağında bir şey itti. Pencerem tiz
bir ses çıkararak beş santim indi ve durdu.

“ Bozuk değil dedin sanmıştım.”
“ Şey.” Önümüzdeki ışık yeşilden sarıya dönünce durmak
için frene bastı. “ Belki biraz bozuktur.”
“ Biraz bozuk yine de bozuk demek,” diye belirttim.
“Ama tamir edilebilir.”
Araç tekrar hareket ettiğinde başımı omzumdaki emniyet
kemerine yaslayıp ekim sabahı havasını içime çektim. Belki kan
şekerim düşüktü ama sanki titreyen, mükemmel bir baloncu­
ğun içinde gözlerim kapalı gidiyor gibi hissediyordum. Soğuk
ve ipek gibi yumuşak hava alnıma çarpıp geçerken saçlarımı
geriye doğru uçuruyordu.
Ve sonra Finn her şeyi berbat etti.
Otoparka girerken, “Eee,” dedi. “Şu makaleyi yazdın,
değil mi?”
Baloncuk patladı.
“ Tanrım, sen hâlâ onun peşinde misin?” diye sordum.
“ Neden olmayayım ki?”
“ Çünkü bu aptalca! Kütüphanedeki kaynaklar kimsenin
umurunda değil. Zaten ekaynaklar diye bir kelime bile neden
var ki? Hiçbir şey ifade etmiyor.”
“Demek istediğim bu değil.”
“Ne öyleyse?”
“Yapacağına söz verdin.”
“ Verm edim.”
Bir Lexus ile bir minivanın arasındaki yere park etti. “ Seni
bu hafta iki kere arabayla götürüp getirdim.”

* 77 *

hafızamın keskin bıçağı

“ Sadece bir tanesini ben istedim. Neden başıma bu kadar
bela oluyorsun? Beni tanımıyorsun bile. Her zaman yabancıları
istemedikleri şeyleri yapmaları için böyle sıkıştırır mısın?”

Kelimeler ağzımdan çıkarken demek istediğimin bu olmadı­
ğını fark ettim ama bunları nasıl geri alabileceğimi bilmiyordum.

Finn, vitesi P ’ye taktı ve bana bakmak için başını çevirdi.
“ Bugün okulu asacak miydin?”

“ Sana ne?” Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Burası iğ­
renç bir yer.”

“Yapma ya. Cleveland’ın dersi için yapman gereken ödev
var mı?”

“Ödevi yapmadım. Bana öğüt vermeyi düşünüyorsan
vazgeç.”

“Ortalaman kaç?”
“Eksili bir sayı ortalama olabilir mi?”
“ Buna ne dersin: Eğer makaleyi yazarsan senin matematik
ödevini yaparım. Hemen şimdi, kantinde.” Motoru durdurdu.
“ Böylece ödeşmiş oluruz ve ben de seni artık rahatsız etmem.”

* 78 *

Salak makaleyi yazdım.
Veri tabanı isimleri uydurdum, var olmayan Paige Tur-

ner ve Art T. Ficial6adında öğrencilerin ağzından konuşmalar
yazdım ve yazının bir yerlerinde bir paragrafı da yasaklanmış
ve piyasadan kaldırılmış kitapların bulunduğu “ özel raflar”
bölümüne adadım. Art T. Ficial, “ Bu bölüm, seksle ilgili ki­
tapları bulduğunuz yer,” diyordu. Yazmayı ve kendi kendime
kahkahalar atmayı bitirdiğimde fark ettim ki aksi ve huysuz
halim biraz da olsa geçmişti. Babamın öğleden önce uyanarak
pikabını alıp gitmesinin iyiye işaret olduğuna karar verdim.
Hatta bu harikaydı. Son birkaç haftadır saklandığı karanlık
yerden sonunda çıkıyordu. Bunun aslında sanki hayaletler ta­
rafından kovalanıyormuş gibi ülkenin dört bir yanında gezmek
yerine, normal bir yaşamın bir parçası olduğunu düşünmeye
başladım. Babam iyi bir gün geçiriyordu ve ben de iyi bir gün
geçirecektim. Sonra bir baktım ki kütüphaneyle ilgili makaleye,
ödevleriyle ilgili yardım arayan öğrenciler için uydurulmuş
internet sayfalarının U RL’leriyle dolu bir ek bilgi kutucuğu
bile yazmışım.

6 Paige Turner İngilizce okuduğunda "Sürükleyici Kitap” ve Art T. Ficial da "Ya­
pay” sözcüklerini oluşturuyor ama teker teker bakıldığında gerçek isim ve soy
isimler gibi duruyor, (ç. n.)

hafızamın keskin bıçağı

Nasıl yaptığına pek emin olmasam da Finn de benim mate­
matik ödevimi yaptı. Çünkü birkaç dakikada bir, bir kız sürüsü
onun başına üşüşüp biletler, tişörtler ve yüzme antrenmanıyla
ilgili sorular soruyordu. Kulaklığımı takıp müziğin sesini açtım.

En gürültücü kız takımı topuklu ayakkabılarıyla uzak­
laşırken, “ Sen bir çöplük horozu musun?” diye sordum. Bu
arada topuklu ayakkabı mı? Gerçekten mi? Üstelik sabahın
yedi buçuğunda? Topuklu ayakkabı giymeden önce göğüs­
lerinin olması gerekmiyor mu? “Yoksa pis kokulu parfümün
seni bebek-zombi-sürtüklerİ için karşı konulmaz mı kılıyor?”

“ Evet.” Finn gözlerini b-z-s’lerin popolarından ayıramaz­
ken sırıttı. “Ve evet.”

En azından ödevimi yaptı ve Bay Cleveland’m yüzündeki o ifadeyi
görmek, Finn’i çekmeye değerdi. Cleveland henüz sınavlarımızı
okumaya vakit bulamamıştı, bu yüzden ben de ikinci dersten
neredeyse, yani bir bakıma, biraz mutlu hissederek ayrıldım.

Mucizeler gerçek değil diye kim demiş?
Günüm o andan sonra gitgide iyileşmeye başladı. Brandon
edebiyat dersinde yoktu, Bayan Rogak da bütün ders süresince
devam eden bir film gösterdi. Çalışma odasında Çince ödevimi
bitirecek kadar uyanık kalabilmiştim ve sonra sağlık dersi de
öğretmen hasta olduğu için beklenmedik bir şekilde bir çalışma
saatine dönüştüğünde biraz uyuklamak için zamanım olmuştu.
Adli tıp dersine giren nöbetçi öğretmen emekli bir polisti ve
bize kan sıçrama şablonları ile cesedin üzerindeki kurtçukların
yaşına bakarak cinayetin ne zaman işlendiğini bulmaya dair
gerçek hikâyeler anlattı. Kimse o derste uyuyakalmadı.

* 80 *

LAÜRIE HALSE ANDERSON

Çince dersinde ise Bayan Niff, bana ve Sasha adında bir kıza
Pinyin ödevini yaptığımız için ekstra puan verdi çünkü ödevi
yapan sadece ikimiz vardık. Sasha bana bir beşlik çaktığında,
bunu rekabetli bir spor haline getireceklerse daha fazla ödev
yapabileceğime karar verdim.

Sosyal bilgiler dersi bile çok eğlenceliydi. Bay Diaz, 1830
Kızılderili Tehcir Yasası’nı anlatıyordu ve Çikasovlardan bah­
setmeyi unuttu. Ben de —kibarca—elimi kaldırdım ve —saygılı
bir şekilde—hatasını belirttim. Yüzü bir anda öfkeyle kırmı­
zıya döndü ama bir dakika süresince bilgisayarında bir şeyler
yazdıktan ve ekranı okuduktan sonra, “ Teşekkürler, Hayley.
Haklısın. Çikasovlar da Gözyaşı Yolu’nu yürümeye zorlan­
mıştırlar,” dedi.

Elimi kaldırdım. Yüzünü ekşitmesine rağmen bana tekrar
söz hakkı verdi.

“ Binlerce insanın Gözyaşı Yolunda öldüğünü göz önünde
bulundurursak buna ‘zorunlu yürüyüş’ değil de ‘katliam’ de­
memiz gerekmiyor mu?” diye sordum. “Eğer bugün bir Afrika
hükümeti yerli insanlara aynı şeyi yapsaydı, Birleşmiş Milletler’de
bununla ilgili bağırıp çağırır, kurbanlar için para toplamaya
çalışırdık, değil mi?”

Bu sorumu takip eden tartışma o kadar ilginçti ki defterime
bir defa bile bir şey çizmedim.

* 81 *

24— * — —*—

Bunu tahmin etmeliydim.
Evrenin yasalarına göre, meydana gelen her olumlu şey

için adil olmayan berbat bir tepki reaksiyonu vardır. Bu yüzden
perşembe gününün fena bir gün olmaması cumanın ateşlerde
yanarak geçmesini gerektiriyordu.

Her şey gece yarısından sonra başladı. Kanepede uzan­
mış yarı uyuklayarak babamı bekliyordum çünkü ben okuldan
döndükten sonra ekmek ve süt almak için çıkmış ve henüz
dönmemişti. Spock havlayınca ben de ürkerek uyandım. Pi­
kabı garajın önüne doğru dönerken ışıkları salon penceresinden
içeriye düştü.

Spock, kuyruğunu sallayarak kapının önüne gitti. Birkaç
dakika sonra kapı açıldı ve babam beni görünce gülümsedi.
Ama çarpık bir gülümsemesi vardı ve gözleri de odaklanma­
dan bakıyordu. Sarhoştu. Ona nerede olduğunu sorduğumda
bana, “ Tatlı kızım,” dedi. Yanıma oturdu, başını geriye doğru
yaslayıp sızdı.

Yüzünü ve ellerini kontrol ettiğimde kavga ettiğini gösteren
herhangi bir yara ya da sıyrık bulamadım. Ceketimi ve spor
ayakkabılarımı giyip dışarı çıktım ve pikaba doğru yürüdüm.
Tamponlarda herhangi bir iz ya da arabanın boyasında bir çi­
zik yoktu. Kapıyı açtığımda yerde boş bira kutuları buldum

* 82 *

LftURIt HALSE ANDERSON

ve kilometre sayacı da yüz seksen beş kilometre daha fazla
gösteriyordu.

Finn, cuma günü beni alacağını söylememişti. Zaten kütüphane
makalesini ona verdiğimden beri de onu bir daha görmemiştim.
Ama yine de otobüs durağında beklerken gözüm onu aradı.
Ama görünürde yoktu.

Otobüs kusmuk gibi kokuyordu.
Kantin dezenfekte edildiği için ilk dersi daha önce haya­
tımda hiç görmediğim ve belli ki ilaçlarını almayı unutmuş bir
öğretmenin nezaretinde konferans salonunda geçirmek zorunda
kaldım.
Matematik sınavından yüz üzerinden sıfır almam yetmezmiş
gibi —evet, sınav kâğıdına ismimi yazdığım ve doğru tarihi
hatırladığım için bile bana puan vermemişti—ödevden de her
soruyu doğru cevapladığım için sıfır almıştım.
Kâğıdın üzerinde ODAMA G E L ! yazılmıştı. Kırmızı
kalemle.
Rogak ise bize Lotus Yiyenler hakkında zorla bir sürpriz
quiz verdi. Ayrıca çalışma saati boyunca bir değil iki tane —
çünkü ilkinde çok gürültü yapmışız—tesis kapama tatbikatı
yaptırıldı ve sonra da beden eğitimi dersinde dışarı çıkmak
zorunda kaldık çünkü hademeler spor salonunun yerlerine yapış
yapış bir şeyler sürüyorlardı.
Sonbahar kıyafetlerini bilirsiniz. Ben de sonbahara göre,
yani uzun kollu bluz, kot ve bot giymiştim. Ancak yaz yeniden
yüzünü göstererek bizi on derece yerine yirmi altı dereceyle
yakmaya karar verdi. Sıcak beni fena çarpmıştı, bu yüzden de

* 83 *

hafızam ın keskin "bıçağı

adli tıp ile Çince dersinde ayakta uyuyor gibiydim ve Diaz’ın
Andrew Jackson’m mirasını sorarak attığı yem beni kandır-
mamıştı.

Çıkış zili çaldı ve sınıftakiler çıkışlara koşturdu.
Ben de yorgun argın matematik kanadına geri döndüm.

Cleveland, ödevimi suratıma doğru sallarken, “Bir kopya çekmek
vardır, bir de ağır suç niteliğinde kopya çekmek vardır,” dedi.
“ Bu senin elyazın bile değil, Hayley. Benim salak olduğumu
mu sanıyorsun?”

Bu soruya cevap ararken düşündüklerimle o kadar eğlendim
ki sonraki beş dakika boyunca bana ne dediğini pek anlamadım.
Sonra birden alarm sesi beynimde zonkladı.

“Kusura bakmayın, efendim, acaba en son dediğinizi tekrar
edebilir misiniz?”

“ Sana bir özel öğretmen ayarladım, dedim.”
“ Benim özel öğretmene ihtiyacım yok.”
Kırmızı kalemini alıp sınav sonucumu yeniden daire içine
aldı.
“ Bu dersi geçebilmen için tek yol var, o da bu. Tabii çok
çalışacağını varsayıyorum.”
“Aslında, ben, bilirsiniz ya, biraz zekiyimdir,” dedim. “Yani
özel öğretmene ihtiyacım yok.”
O kadar güçlü bir kahkaha attı ki soluk soluğa kaldı.
“Vay canına.” Masasındaki kutudan birkaç tane peçete çı­
karıp gözlerindeki yaşları sildi. “Vay be! Uzun zamandır böyle
gülmemiştim.” Burnunu sümkürdü ve peçeteleri çöpe sıkıştırdı.
“Finnegan Ramos, senin özel ders öğretmenin olmayı kabul etti.”

* 84 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“ Hayır. Ben başkasını istiyorum.”
“ Güzel bir tay da ister misin? Hayatın büyük bir kısmı
yapmak istemediğimiz şeyleri yaparak geçer, Hayley.”
“Bilgelik için teşekkür ederim, efendim ama bu dediğiniz
şu an için geçerli değil.”
“ O zaman baban,” diyerek ekranına baktı, “ve Bayan Be-
nedetti’yle bir toplantı düzenleyelim de daha düşük seviyedeki
hangi matematik sınıfının sana daha uygun olduğunu araştı­
ralım.” Klavyesinde bir şeyler yazdı ve tekrar ekrana baktı.
“ Burada babanın e-posta adresi ve telefon numarasının geçerli
olmadığı yazıyor. Ona nasıl ulaşabilirim?”
Yanağımın içini ısırdım. Acaba babam nasıl tepki verirdi?
Bu tür bir toplantıda nasıl davranırdı? Ya Benedetti Trish’ten
bahsederse?
“ Babamı aramamanız için ne yapmam gerekiyor?”
Monitörün üzerinden ciddi gözleriyle bana baktı. “Kaçırdığın
konulara yetişene kadar özel öğretmenden ders alman, kendi
ödevini yapman ve dönem sonuna kadar ortalamanı tuvaletin
deliğinden çıkarıp bütün sınavları geçmen gerekiyor.” Ayağa
kalktı. “Ayrıca, bugünlerde bir gazete olmasını umduğumuz
toparlama yazılar için birkaç tane daha hiciv yazısı yazsan fena
olmaz.”
“ Pardon?”
“ Finn makaleni bana gösterdi ve düşünce köşesine dü­
zenli olarak yazmak istediğini söyledi. Notların yükseldiği ve
tartışmaya sebep olacak yazılar yazmadığın sürece fena bir
fikir olmayabilir. Yani kürtaj, din ve bugün acemice yapılan
tatbikatla ilgili yazmak yok, anlaşıldı mı? Kurul, gazete için

* 85 *

hafızamın keskin bıçağı

para vermeye ikna olmak üzere. Şu anda son istediğimiz şey,
gerçekten önemli olan bir konu hakkında gerçek bir fikirle
onları üzmek olur.”

Ağzımı açtım ama hiçbir kelime çıkmadı.
Bana sahte ödevimi geri verdi. “ İlk özel dersin şimdi baş­
layacak. Finn seni kütüphanede bekliyor.”

Denedim. Gerçekten çok denedim ama kütüphanenin içi on
milyon dereceydi ve Finn de inatçı bir ahmak gibi davranıyordu.
Kitap rafları arasına yerleştirilmiş vantilatörler kaya matkabı
gibi ses çıkarıyordu ve beynim erimek üzereydi.

Ona pek de hoş olmayan birkaç şey söylemiş olabilirim.
Finn sonunda ayağa kalktı ve sertçe kitabını kapadı.
“Bu iş olmayacak,” dedi. “ Cleveland’a e-posta yazacağım.”
“ Hayır,” dedim. “ Özür dilerim. Özür, özür, özür. Böyle
demek istememiştim.”
“ Çabalamıyorsun bile.”
Neredeyse onunla bu konuda tartışacaktım ama birden bu
işi batırmanın, babamın işin içine girmesi demek olacağını fark
ettim ve bu kötü sonlanacak bir şey olurdu.
“ Gece oyun oynadığım için çok geç yattım,” dedim. “ Uy­
kusuzluk beni asi yapıyor. Yemin ederim, bir daha olmayacak.”
Tekrar yerine oturdu. “ Neden matematiğe karşı böyle kötü
bir tavır takmıyorsun? ”

LAUfiIE HALSE ANDESSON

“ Takınmıyorum. Benim her şeye karşı tavrım böyle.”
Ondan sonra daha iyi dinlemeye çalıştım ve nihayet ras­
yonel fonksiyonlar bir şey ifade etmeye başladı. En azından
Finn bana kendi dilimde açıklıyor gibi gelmeye başlamıştı.
Kütüphane gitgide boşaldı ve ikimiz de biraz rahatlamıştık.
Bir anda bir saatin geçtiğini fark ettim.
Görevli, resepsiyon standının gerisinden, “Kütüphane otuz
dakika içinde kapanıyor,” dedi.
Finn kitapları çantasına doldurmaya başladı. “ Cleveland,
bir sonraki makalenle ilgili seninle konuştu mu?”
“İstemediğim bir köşecje daha fazla hiciv yazmayı mı kas­
tediyorsun?”
“ Sana bunu söyleme şansım olmadı, değil m i?”
Sayfadaki karmaşık denklemlere baktım. “ Sence peşimi
biraz olsun bırakır m ı?”
“ Sırf gazeteye yardım ettin diye seni dersten geçirmez.”
Finn çenesini kaşıdı. “Ama diyelim ki notunu F ’den C ’ye yük­
selttin. ..“
“ İmkânsız,” dedim.
“ Garip şeyler bazen gerçekleşir,” diye devam etti. “Eminim
birkaç tane makale seni neredeyse C bölgesinden kesinlikle C
bölgesine alacaktır. Ya da en azından C ’ye acayip yakın bir
bölgeye. Denemenin zararı yok. Bu akşam ne yapıyorsun?”
Ani ve gıcık bir ses tonuyla, “ Neden?” dedim.
“ Okulun, aydınlatmalar altında oynanacak futbol maçı var.
Bununla ilgili bir yazı yazman gerekiyor.”
“ Lise futbolundan hoşlanmıyorum.”
“ Takımın yarısı da hoşlanmıyor.”

* 87 *

hafızamın keskin bıçağı

“ Spor yazarının sen olduğunu sanıyordum.”
“ Ve editör,” diye hatırlattı.
“ Öyleyse neden sen yapmıyorsun?”
Sırıttı ve kaşlarını kaldırıp indirdi. “ Bir randevum var.”
“Artık kimse ‘randevu’ kelimesini kullanmıyor.”
Görevli, elindeki zımbayı bize doğru sallayarak, “ Köşe
masa,” diye bağırdı. “ Sessiz olun, lütfen.”
Başımızı öne eğdik. Finn’in vücut losyonu zehir seviye­
sinden biraz daha azdı.
Dudakları kulağıma yakın bir şekilde, “ Seninle bir anlaşma
yapalım,” diye fısıldadı.
Omurgamdan aşağı doğru inen titremeyi görmezden gel­
meye çalıştım. “ N e?”
“Eğer oyunla ilgili yazarsan sana on dolar veririm.”
“On beş.”
“Anlaştık.” Ayağa kalktı.
“Yarım saatimiz daha var,” dedim şaşırarak. “ Nereye gi­
diyorsun? ”
“ Hazırlanmam gerek, unuttun mu? Büyük gece.” Sorula­
rın yazılı olduğu sayfanın başına bir numara karaladı. “Eğer
polinom fonksiyonlarını nasıl yapacağını unutursan beni yarın
ara.” Kitaplarını sırt çantasına koydu. “ Bana şans dilemeyecek
misin?”
“Pantolonunu üstünde tut dememe ne dersin?”
“ Zorunda mıyım?”
“İlk buluşma mı?”
Başıyla onayladı.

* 88 *

LMIIIE HALSE ANDERSOH
“Eğer ikinci buluşma olmasını istiyorsan, evet, pantolonunu
üstünde, kemerini de bağlı tutman gerekiyor.”
“ Peki, onu öpebilir miyim, büyükanne?”
“Değişir.”
“Neye göre?”
“Onun seni öpmeyi isteyip istemediğine göre değişir. Tan­
rım, Finn, daha önce kimseyle çıkmadın m ı?”
“ Milyonlarca kez. Ben dünya çapında bir Kazanova’yım.
Beş kıtadan kadınlar beni görür görmez ağızlarının suyu akar.
People dergisi...”
Ellerimi kaldırdım. “Detay almayayım. Pazartesi görüşürüz.”

* 89 *

26

Eve dönüş yolunda otobüsün tüm pencereleri açıktı ancak pen­
cerelerden gelen hava yeni patlamış bir yanardağdan geliyor-
muşçasına sıcaktı. Gözlerimi kapayıp uzun ve buz gibi bir duşu
hayal ettim. Ondan sonra bir kutu buzlu dondurma yiyecek
ve bir limuzin çağırıp beni Megaplex sinemasına götürmesini
söyleyecektim. Soğuk salonda film ardından film izleyecektim.
Hatta salon o kadar soğuk olacaktı ki üşütmeyeyim diye bir
kazak almam gerekecekti.

Elbette hiç param yoktu. Bu yüzden bu hayalin büyük bir
kısmı otobüsteki acımasız sıcağın neden olduğu bir seraptı.

Fakat bir duş şimdi iyi gelirdi. Belki duş alırken buzlu bir
dondurma yiyerek vücudumun içini ve dışını aynı anda serin-
letebilirdim.

Otobüs durdu ve hırıltıyla kapılarını açtı. Üstü başı dar­
madağın bir öğrenci grubu daha otobüsten indi.

Futbol maçına gitmek istemiyordum. Babamdan beni gö­
türmesini istemektense bisikletle gitmek daha güvenli olurdu ve
bu da oraya gidene kadar yeniden terden sırılsıklam olacağım
anlamına geliyordu. Üstüne üstlük, eve gidene kadar daha da
iğrenç bir hal alacaktım. Keşke yirmi dolara, hatta elli dolara
anlaşsaydım.

* 90 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Otobüs, trafikte duraksayınca çatıyı döven güneş, beni
fırının içinde kömürlere yakın koyulmuş ucuz bir biftek gibi
pişiriyordu.

Soğuk bir duş ve buzlu dondurmadan sonra küveti buz
küpleriyle doldurup içinde yatacaktım. Haftanın başında kü­
tüphaneden ödünç aldığım kitaplar hâlâ masamın üstünde bir
yığın halinde durarak okunmak için yalvarıyordu.

Eğer Finn, maçla ilgili bir yazı yazmamı istiyorsa, bana
kalp krizi geçirtmeden beni oraya götürmenin ve tekrar eve
getirmenin bir yolunu bulmalıydı. Defterime yazdığı numa­
raya baktım, numarayı tuşladım ve kapamadan önce yirmi defa
çalmasını bekledim.

Bu gamanda kim sesli mesaj kullanma
Belli ki Büyük Randevu çoktan başlamıştı. Finn’in kimle
çıktığını öğrenmek için Gracie’ye bir mesaj yazdım ama gön­
dermeden sildim. Bu bilgi Gracie’nin Erken Uyarma Sistemi’ni
alarma geçirmeye değer bir bilgi değildi. Zaten büyük ihtimalle
başka okuldan bir kızla çıkıyordu. Finn, kendiyle ilgili kibirli
bir görüşü olan, flört etmeyi seven biriydi ve adil olmak gere­
kirse, oldukça da komikti. Ayrıca hiç çekici olmadığı da söy­
lenemezdi. Bir anda düşüncelerim Finn’in bir Speedo mayoyla
nasıl görüneceğine kaydı ama derhal kendimi durdurdum. Sıcak,
beynimin kısa devre yapmasına neden oluyordu.
Otobüsten indim ve yüzümdeki teri elimle silip yürümeye
başladım. Belki maça gitmezdim. Takımın istatistiklerini bir
yerlerden bulurdum ve pazartesi sabahı da sporcuların otur­
duğu masaya kulak kabartıp birkaç şey öğrenebilirdim. Bu işe
yarayabilirdi. Bu kesin işe yarardı.

* 91 *

hafızam ın keskin "bıçağı

Eve yaklaştıkça kendimi daha iyi hissetmeye başladım.
Bütün hafta sonu kendime bir okuma maratonu bahşedebilirdim.
Bir sürü dondurma yer, bir sürü kitap okurdum. Tam bir cennet.

Keyfim, evin garajının önünde park etmiş pikapları gö­
rene kadar sürdü. İki parlak pikap, yıpranmış bir SUY, çatısı
ve kapıları olmayan bir Jeep Wrangler ve üç motosiklet ga­
rajın önünde duruyordu. Hepsinin içinde kamp malzemeleri,
oltalar, soğutucular vardı ve tamponlarına da ordu etiketleri
yapıştırılmıştı.

Evin pencereleri açıktı. Belki de salondan gelen sağır edici
müzikle pencereler çatlamıştı. Şarkı bittiğinde bir sürü erkek
sesi kahkahalar atmaya, birbirlerine seslenmeye ve küfretmeye
başladı.

Kapıyı açtım. Oturma ve yemek odası, babamdan genç ve
benden büyük asker saç kesimli, kaslı kollarında dövmeler bulunan
düzinelerce adamla doluydu. Üzerlerindeki tişörtler bedenlerini
sarıyordu ve yakalarının altında asker künyeleri görünüyordu.
Sıcağa rağmen hepsinin üzerinde uzun pantolon, kot veya ka­
muflaj vardı. Birkaçının kemerinden bıçaklar sallanıyordu ve
bacakları sürekli kıpırdıyor, gözleri sürekli etrafı gözlüyordu
ve istemsiz olarak etraflarını kollayarak oturuyorlardı. Belli
ki hepsi askerdi. İzine çıkmış, aktif görevde olan piyadeler.

Babam kanepenin ortasında oturuyordu. Onlara göre daha
yorgun ve solgun görünse de son birkaç aya kıyasla daha çok
kendisi gibiydi. Elindeki kutu içeceği kaldırdı.

“ Hayley Rose! Tam zamanında!”

* 92 *

Babam beni takdim ettiğinde adamların hepsi kibar ve saygılı
bir şekilde elimi sıktı. Sıcak bir günde bir odada bu kadar as­
keri görüp onların kokularını hissetmek küçükken askeri üste
yaşadığım günlerle ilgili belli belirsiz anıları canlandırdı. Bu
düşüncelerden kurtulmak için başımı salladım.

“ İsimlerinizi hatırlıyor muyum diye sınav olacak mıyım?”
diye sordum.

Birçoğu aynı anda, “ Hayır, hanımefendi,” dedi.
Babam, “ Daha arka bahçeyi görmedin,” dedi.
Evin içinde yürürken babam, bütün bu askerlerin onun
eski bir arkadaşı Roy Pinkney’le görev yaptıklarını, izinde
olduklarını ve kuzeye, Roy’un Saranac Gölü’ndeki kampına
gittiklerini açıkladı.
Arka kapıdan çıktığımızda şaşkınlıktan ağzım açıldı.
Babam, “ Roy, arka bahçeye bir göz attı ve ‘Potansiyel var!’
diye haykırdı. Öyle olunca erlerine şehirde bir çim biçme ma­
kinesi kiralamalarını söylemiş,” diye açıkladı. Yüzünde bir
sırıtma vardı. “ Bütün bahçeyi halletmeleri aşağı yukarı bir
saatlerini aldı.”
Haftalardır ilk defa arka bahçenin çimleri biçilmişti. Çimlerin
biçilmesiyle kalmayıp tırmıkla da düzeltilmişti. Ortaya bir ateş
çukuru kazılmıştı ve etrafına taşlar dizilmiş, içinde odunlarıyla

hafızamın keskin bıçağı

yakılmayı bekliyordu. Belden yukarı çıplak bir asker, baltayla
odun kesiyordu. Ateş çukurunun etrafında sandalyeler ve dik
koyulmuş kütükler duruyordu. Direkleri düz, ipleri gergin dört
tane çadır kurulmuştu.

Uzun boylu, kel bir adam bize doğru yürüdü. “ Bunun,
senin küçük kızın olduğunu söyleme, Andy. İmkânı yok.”

Babam, “ Hayley Rose,” dedi. “ Sen onu hatırlamıyor ola­
bilirsin ama bu, Roy.”

Tokalaşmak için elimi uzattım ama adam bana sıkıca sarılıp
beni başımın tepesinden öptü.

Beni bırakırken gülümseyerek, “İmkânı yok,” dedi. “ Senin
bu kadar büyümüş olmanın gerçekten imkânı yok.” Bir adım
geri gitti ve bana baktı. “ Umarım bu çirkin herif yerine annene
benzediğin için her gece Tanrı’ya şükrediyorsundur.”

“Evet, efendim,” dedim.
Roy, “ Bana bu küçük meleği ilk getirdiğin zamanı hatırlıyor
musun, Andy?” diye sordu.
Babam, “ P X ’in yanında oturduğumuz zaman m ıydı?”
diye sordu.
Roy başını evet anlamında salladı. “ Herhalde, dur bakayım,
beş aylık falandın.”
“Hatırlamıyorum, efendim,” dedim.
Babam, “ Sanırım üç aydı,” dedi. “Rebecca hâlâ yaşıyordu.”
Bir an için ağzım açık kaldı çünkü babam şimdiye dek
hiçbir zaman, gerçekten, asla annemin adını yüksek sesle
söylememişti.
Roy, “Haklısın,” dedi. “Rebecca’nın bana güldüğünü hatır­
lıyorum. Hayley, baban, sen bebek bezinde işlerine başladığında

* 94 *

LAURIE HALSE ANDEfiSON

seni kucağıma vermişti. Temmuz ayıydı, yanlış hatırlamıyor­
sam. Bu yüzden sadece bebek bezin bağlıydı. Ben de daha yeni
şeyden gelmiştim... Nerden olduğunu hatırlamıyorum ama en
şık üniformamı giymemi gerektiren bir yerdi ve o üniformayla
gerçekten harika görünüyordum.”

Babam burnunu çekerek güldü ama Roy onu umursamadı.
“ Sizin evde oturdum ve tatlı annen de bana buzlu çay ge­
tirmek için seni bizimle bıraktı. Bir anda yüzün kıpkırmızı oldu
ve homurdanmaya başladın...”
(Odun kesen çıplak adamın bunu duymuyor olması için
içimden kısa bir dua okudum.)
“Ve Andy de seni kucağıma verdi. Ben de bebeklerle ilgili
hiçbir şey bilmediğim için seni kucağıma yatırdım. Sonra bir
anda bezin patlayıverdi.”
Babam ve Roy kahkahalarla katılıyorken ben de toprağın
beni yutmasını bekledim. Roy, bana bir kez daha sarıldı ve
babam da sarıldığında o aptal futbol maçına asla gitmeyece­
ğimi fark ettim.
Önümüzdeki birkaç saat boyunca konuşmalara biraz ka­
tıldım. Üç düzine baharatlı ve acılı yumurta pişirdim, bulaşık
makinesini çalıştırdım. Gözümü babamdan ayırmıyordum,
sarhoş olmasını bekliyordum. Ama sarhoş olmadı. Diğerleri
bira içip Roy da viski yudumlarken babam sadece meşrubat
ve limonata içti. Bu babamın yeni bir sürümü gibiydi. Kendisi
olmak onu rahatsız etmiyordu. Hayatla, yaralarıyla ve masa
başı askerler ile yalancı politikacılardan çektikleri hakkında
şakalar yapmaktan mutluydu.

* 95 *

hafızamın keskin bıçağı

Gördüklerime inanamıyordum.
Babam, savaş hakkında konuşmaktan nefret ederdi ve ko­
nuştuğunda da asla ayık olmazdı. İnsanların onun gazi olduğunu
bilmesini bile istemezdi. Yabancılar çoğu zaman, “ Hizmetiniz
için teşekkürler,” gibi şeyler söylerlerdi çünkü bunu söylemek
içlerinden geliyordu ve bunun yapılacak doğru şey olduğunu
düşünüyorlardı ama bilmedikleri bir şey vardı ki bu sözler ba­
bamın içinde, onun bazen duvarları veya bardaki bir sersemin
suratını yumruklamasına neden olan patlamalara neden oluyordu.
Bir keresinde kendini ölmüş bir askerin yakınıyla konuşurken
bulduğunda işler çok kötü gitmişti. Askerin yakınının gözle­
rindeki üzüntü babamın beyninde bir delik daha açıyordu ve
günlerce konuşmamasına neden oluyordu.
Ama o akşam, Spock ve benim kadar ayıkken asker olmak
konuştuğu tek konuydu. Ayrıca kahkaha atıyordu.
Roy, birkaç tane ızgara getirmişti ve kısa süre içerisinde
sosisli sandviçler ve hamburgerler pişmeye başlayınca arka
bahçedeki askerler yemeklerin başına üşüştü. Soğutucu kutu­
ların içine baktığımda altı çeşit dondurma, krema ve Roy’un
bana dediğine göre, parçalanıp dondurmayla karıştırılacak olan
yarı donmuş çikolatalar vardı. Kafam karışmıştı ama mutlu ve
minnettar bir kızdım.
Ta ki Michael gelene kadar.
Büyükannem öldükten sonra Michael, büyükannemin evini
babamdan kiralamış ve görünüşe bakılırsa liseden arkadaş­
larmış. Biz eve taşındığımızda o, evden çıktı ama sonrasında
hoşuma gitmeyen sıklıkta geri gelmeye başladı. Bana bakışları

* 96 *

LAURİE HALSE ANDERSON

hiç hoşuma gitmiyordu ve babama ot satan kişinin de o olduğunu
düşünmeye başlamıştım. Babama şikâyet etmemi gerektiren
hiçbir şey yapmamıştı ama ne zaman kapıdan girse, ben başka
bir yere gitmek istiyordum. Michael aptalca bir şey yapmaya
kalkışırsa Roy ve adamları babamın arkasmdalardı.

Bir anda gazete için futbol maçını yazmak, iyi bir fikir
gibi gelmeye başladı.

Stadyumdaki kalabalık o kadar yüksek sesle gürlüyordu ki
bilet gişesinde bekleyen ve oyunculardan birinin annesi olan
kadının ne dediğini anlamadım.

“ Neden?” diye sordum tekrar.
Dik dik baktı ve gürültünün sakinleşmesi için bir an bekledi.
“ Oyunu izlemek için herkes para ödemek zorunda. Kimseye
ayrıcalık yapmıyoruz.”
“Ama ben basındanım,” diye söylendim. “ Görevdeyim.”
“ Öğrenciler için bir dolar indirimimiz var.” Elini dışarıya
çıkardı. “ Ya dört dolar verirsin ya da içeriye girmezsin.”
Ona parayı ödedim. Finn’in artık bana ori dokuz dolar
borcu vardı.
Tribünde oturanlar Belmont sarısı bir duvar gibi duruyordu.
Bir saniye için hepsi bana bakıyormuş, benim bu futbol maçına
yalnız geldiğimi biliyormuş ve nereye oturmam gerektiğini
bilmediğimin farkındalarmış gibi geldi. Ama sonra düdük çaldı

* 97 *

hafızamın keskin bıçağı

ve arkamdaki sahada takımlar birbiriyle kapışırken kalabalık
da tezahürat ederek zıplayıp durdu. Ben onların gözünde gö­
rünmezdim.

Arkamı stantlara döndüm. Sahanın diğer ucunda düşmanlar,
Richardson Kuzgunları, siyah ve gümüş renkli kıyafetleriyle
oturuyorlardı. Kale direklerinin arkasında uzaklarda, üzerinde
battaniyelerle oturan insanlar, etraflarında da futbol maçını
görmezden gelerek neşeyle koşuşturan çocukların olduğu bir
tepecik vardı.

Hakem düdüğünü çaldı ve iki sıra halinde dizilmiş oyun­
cular hırıldayarak ve bağrışarak tekrar birbirleriyle çarpıştılar.
Topa ne olduğunu göremedim ama sahanın diğer tarafındaki
Richardson takımı sevinçle bağırmaya başladı.

Gracie’ye mesaj attım:

hey

Uzun bir süre sonunda cevap verdi:

sinemadayım snrkonşim?

Sadece normal bir gülücük ikonu gönderdim çünkü tele­
fonumda ellerini kendi boğazına dolamış, kafasını duvarlara
vuran ikon yoktu.

îki takım da bir sonraki harika stratejilerini belirlemek
üzere kendi aralarında toplandılar. Ardından kalabalık dağıldı
ve oyuncular tekrar sıra oluşturdular. Her birinin yüzü, düş­
manın yüzünden birkaç santim kadar uzaktı ve ayakları da

* 98 *

LAURIE HALSE ANDERSON

sabırsız atlar gibi yeri eşeliyordu. Oyun kurucu bağırdığında
oyuncular birbirlerine girip tekrar yere düştüler. Belmont sarısı
giyen herkes bağırıp ıslık çaldı.

Bunu not almalı mıyım? Tribünlere baktım. Zaten maçla
ilgilenenler maçı imlemezler miydi? Neden oyunla ilgili bir yaçı
okumak isterlerdi ki? Cevap: istemezlerdi. İstatistikleri alıp pa­
zartesi konuşmalara kulak kabartma planım hâlâ geçerliydi ve
otobüste planladığım zamana kıyasla şimdi daha çekici geliyordu.
Sadece ev dışında gidecek başka bir yer bulmam gerekiyordu.
Saat daha sekize çeyrek vardı, muhtemelen dokuz olmadan
alışveriş merkezine gidebilirdim.

hangi film

Gracie’ye mesaj attım.
Cevap vermedi, demek ki Topher’laydı ve Gracie’nin cuma
gecesi planlarına dahil olma düşüncelerimin suya düştüğünü
gösteriyordu. Gracie’nin evine gidip annesine birlikte bir şeyler
yapmak isteyip istemediğini sormak ne kadar ezik bir davranış
olurdu? Bayan Rappaport evleri yeniden dekore etme prog­
ramlarına bayılırdı. En son onlardayken mutfağını yeniden
tasarlamaktan bahsediyordu. Belki birlikte mutfak tezgâhlarıyla
ilgili birkaç bölüm izleyebilirdik.
Bu düşünceyle bir anda irkildim. Akşamımı çöplüklerden
fare kovalayarak geçirmeyi tercih ederdim.

* 99 *

hafızamın keskin bıçağı

Maçta devre olmadan son birkaç saniye önce saat sesi gel­
meye başladı. Hakemler düdük çaldılar ve insanlar tuvaletler
ve yemek stantlarına koşuşturdular.

Seyircileri sahadan ayıran çitin üzerine bastırarak, “Bu tam
bir saçmalık,” diye mırıldandım. Sürü geçtikten sonra ben de
otoparka girdim ve bisikletimin kilidini açıp sürme niyetiyle
arkalarından gittim. Eve gitmeyecektim, en azından birkaç saat
boyunca. Karanlıkta bisiklet sürüp Gracie ile Topher’ın büyük
bir kavga etmesini ve ardından Gracie’nin gözyaşlarıyla beni
arayıp gece onlarda kalmamı istemesini ve buzlukta bir sürü
dondurmaları olduğunu söylemesini umacaktım.

“ Harika bir oyun, değil mi?”
Ebeveynler, futbol koçları için vergi öderken mutlu ol­
dukları halde paralarını kütüphanecilere ya da beden eğitimi
öğretmenlerine harcasalar harika olurdu demecimle ilgili zehir
saçmak üzere arkamı döndüm.
Finn, “ Şimdiye kadar bize en az otuz sayı fark atarlar diye
düşünüyordum,” dedi.
Sol elinde çizburgerler, yağlı patates kızartmaları ve iki
bardak içecek olan ince bir kutu, sağ elinde ise başka bir bardakta
birinin bahçesinden koparılmış gibi duran kadife çiçeklerini
tutuyordu.
“ Çarpışmada olanlar hakkında ne düşünüyorsun?” diye
sordu. “ İlk yarıyı bitirmek için harika bir olay, değil m i?”
“ Kız arkadaşına ne oldu?” diye sordum.
“ O da burada,” dedi.

* ıoo *


Click to View FlipBook Version