The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by elmasteknolojidev, 2017-07-27 07:36:43

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

LAURIE HALSE ANDERSON

Gardımı indirmiştim ve problem de buydu zaten. Babamın
içindeki deli, hastalığını bana da bulaştırmıştı. Finn gülüm­
sediğinde zayıf kalmam için beni güçsüzleştirmişti. Gardımı
indirmiştim ve Finn gibi birinin, benim gibi birini isteyeceğine
dair kendimi kandırıyordum.

Ben tam bir geri zekâlıydım.
Tarih dersinde Bay Diaz iç savaşa neden olan olaylar hakkında
o kadar çok yanlış şey söyledi ki bana yem attığına emindim.
Dersin sonunda ben kapıdan çıkarken, iyi olup olmadığımı
sormak için beni durdurdu.
“ İyiyim,” dedim.

Otobüs geldiğinde sıranın en önünde ben duruyordum. A r­
kanın iki önünde, sol sıradaki koltuğa oturdum. Kaldırımda
rol yaparak repliklerini okuyan, sahnenin kenarlarına sinsice
yürüyüp hayatla oyun oynayan zombileri izledim.

Pencereden bakarken, acaba o çocukların kaç tanesinin
ebeveynleri deliriyordur, ölmüştür ya da nereye gittiğini söy­
lemeden ortadan kaybolmuştur, kaç tane ebeveyn kendini diri
diri gömmüştür. Kaç tanesi bilinci tam yerinde olmadan tartışıp,
odun kırıp kendini bir ahmak gibi göstermiştir diye merak
ettim. İçlerinden kaç tanesi, hangi üniversiteye gidecekleri, ne
okuyacakları, ne kadar para kazanacakları ve hangi arabayı
alacaklarına dair kendilerinin söyledikleri zırvalara inanmış­
tır? Aynı şeyleri, doğru söylendiğinde hayallerindeki hayatlara
kapıyı açacaklarına inandıkları büyülü sözlermiş gibi tekrar
tekrar söylüyorlardı. Eğer kendi ebeveynlerine, onların acayip­
liklerine, terapilerine ve kullandıkları reçeteli ilaçlara ve üvey

* 201 *

hafızam ın keskin bıçağı

çocuklar, yarı çocuklar, çeyrek çocuklardan oluşan karman
çorman çocuk koleksiyonlarına ve önceden gizlice başladıkları
ama şimdi onların bedenlerini ve ruhlarını esir alan o alışkan­
lıklarına baksaydılar, işte o büyülü sözleri lanetlerlerdi.

Ve sonra?
En iyi niyetliliğimle değerlendirmeme rağmen babamın
dünyayı nasıl gördüğünü anlamaya başlıyordum. Her yaşayan
canlıya musallat olan gölgeler ve saçmalıkla kaplanıp sunulan
sırlar... Gracie’nin naneli şeker kutusunu bile anlamaya baş­
lamıştım.
Bir ses, “Affedersin?” dedi. “ Buraya oturabilir miyim?”
Hayır demek için döndüm ama çoktan oturmuştu bile.
Finnegan Bela Ramos.
Ağzımı açtım ama o parmağımı dudaklarımın üstüne koydu.
“ Şişşt,” dedi. “Lütfen, korkup vazgeçmeden önce şunu
söylememe izin ver, tamam mı? Öncelikle seni aramadığım,
mesaj atmadığım ve bu sabah ortalarda olmadığım için özür
dilerim.” Yutkundu ve âdemelması, bir basketbol topu gibi
aşağı inip çıktı.
“Senden gerçekten hoşlanıyorum, Hayley Kincain. Mümkün
olduğunca seninle birlikte olmak istiyorum. Sizin evde işlerin
garip olduğunu da anlıyorum, belki de korkutucu ve baban bir
ahmak olabilir. İstemiyorsan bana anlatmak zorunda değilsin
ama bu beni içten içe öldürüyor çünkü sen çok güzel, zeki ve
harikasın ve ben hiçbir şeyin senin için korkutucu olmasını
istemiyorum, ben sadece...”
Nefes almak için durdu.

* 202 *

LAURIE HALSE /INDERSON

Uzanıp elimi ensesine koydum, ona yakınlaştım ve içimde
bana acı veren her şey eriyip dibine ulaşamayacağım kadar
derin bir kara su havuzuna dönüşene kadar onu öptüm. Ona
dokunduğum sürece bu havuzda boğulmayacaktım.

—* — —* —

Pekâlâ. O şey.
D eğil mi?
Koridorda onu detone bir şekilde ıslık çalarken duyduğunda

midende duyduğun his. Dik ve parlak bir kaydırağın tepesinde
duran küçük bir çocuk gibi seni görüp sırıttığında kalbinin
yerinden çıkıp kaburgalarına çarpması. Buna hormonlar ya da
bakteriyel zombi enfeksiyonunun ilk aşamaları veya görmeyi
umduğum çok güzel bir rüya diyebilirsiniz, umurumda değildi.

O şeyi sevmiştim.

50

İki gün sonra, eve geldiğimde babamın pikabının, sanki daha
yeni park edilmiş gibi sıcak olduğunu ve tıkırdadığını fark
ettim. Kapıyı açıp kilometre sayacına baktım. Okula giderken
baktığımdan beri otuz yedi kilometre eklenmişti.

Babam garajdan, “Atla!” diye bağırdı.

* 203 *

hafızam ın keskin bıçağı

Neşeli sesi, beni şüpheye düşürmüştü. “ Neden?”
Elinde bir basketbol topu ve pompa vardı. Topu bir kere
sektirdi ve sırıttı. “ Sana bir sürprizim var.”
Bir an tereddüt ettim. Pazar gününden beri sessizdi ama
ayık değildi. “Araba kullanabilecek misin?”
Kahkaha attı. “ Bugün kahve ve terle çalışıyorum, başka
bir şeyle değil.” Topu sektirerek bana attı. “ Gideceğimiz yer
yalnızca birkaç dakika uzakta. Haydi bin.”
Yola çıkana kadar boyaları fark etmemiştim. İki farklı ton
sarı ve koyu mavi boya kolları ile elinin üstünü lekelemişti.
Gömleğinde ve kotunun üzerinde de boya vardı. Detone bir
sesle radyoya eşlik etti. Nefesi naneli sakız kokuyordu, elleri
sağlam bir şekilde direksiyonda ve vites kolunda duruyordu.
Olayların tekrar ettiğini görmeye başlamıştım. Ateşin başındaki
tartışmadan sonra iyi davranıp beni mezarlığa götürmüştü.
Garajdaki baltalı katil olayından ve bu olayla ilgili ettiğimiz
kavgadan sonra yine mutlu gibiydi. Yani, mutlumsu.
Telefonum titredi. Muhtemelen Finn’di ama telefonu ce­
bimden çıkarmadım. Babamın kızgınlığını yeniden tetiklemek
istemedim.
Radyodaki şarkı bitti ve ikinci el araba bayisinin iğrenç
reklamı başladı. Babam radyoyu kapadı.
“ Markette Tom Russell’a rastladım.” Derin bir nefes aldı.
“ Havuç alıyordu.”
Bu konuşmanın nereye gideceği konusunda hiçbir fikrim
yoktu. “ Havuçlar indirimde miydi?”
Sola döndü ve daha önce hiç görmediğim bir parkın önün­
deki kaldırımın yanında durdu. Salıncaklar boştu. Yaşlı bir

* 204 *

LAURİE HALSE ANDERSON

çift bir banka oturmuş, boş basketbol sahasına attıkları tenis
toplarını kovalayan köpekleri izliyordu.

Babam, “Fark etmedim,” dedi. “Demek istediğim, Tom bir
müteahhit. Daha çok, çatı tamiri, çatı oluklarının temizlenmesi
ve badana gibi küçük işlerle uğraşıyor. Neyse, havuç alıyordu
ve dediğim gibi, beni liseden tanıdı. Konuşmaya başladık ve
öğrendim ki bugünkü adamlarından biri işe gelmemiş.” Parkın
önündeki yolun karşısında yeşil panjurlu, küçük bir evi işaret etti.

“ Voilâ”
“voiiâr

“ Oradaki mutfağı ve.çamaşır odasını boyadım. Sadece
beş saatimi aldı. Tom bana nakit ödedi ama tabii resmi olarak
değil. Çok kötü olmamış, değil mi?”

Yüzü gerçek bir heyecanla parladı. Şişeden veya ottan gelen
mutluluklardan değildi. Onu en son ne zaman böyle gördüğümü
hatırlamıyordum bile. “ Bu harika, baba.”

“Duyduğunda hoşuna gideceğini düşündüm.”
“Eee, anlatsana,” dedim. “ Bu yarı zamanlı bir şey mi ola­
cak? Tam zamanlı mı? Diğer çalışanlardan tanıdığın kimse
var mıydı?”
“Yalnız çalıştım,” dedi. “ Müzik çalıyordu ve camlar açıktı.
Güzel bir gündü, prenses.”
“Yarın ne zaman gitmeni istiyor?” diye sordum.
“ K im ?”
“ İşte, bu arkadaşın. Seni işe alan adam.”
“ Tom mu?” Saate bakmak için anahtarı çevirdi ve sonra
anahtarları çıkardı. “Başka iş olursa arayacağını söyledi.” Topu
aldı ve kapıyı açtı. “ Uzun zamandır hiç basket atmadık. Haydi.”

* 205 *

hafızam ın keskin bıçağı

***

Ritmini yakalamak oldukça zamanını aldı. Potaya çarparak
levhadan geriye seken topları gidip getirdim. Yaklaşık on da­
kika boyunca attığı beş atıştan birini tutturdu.

“ Badana, kollarımı düşündüğümden daha fazla yormuş,”
dedi.

“ Kollarını kullanmayalı epey olmuştu,” dedim.
Kafamda konuları tarayıp bizi sorunlara sürüklemeyecek bir
konu aradım. Bariz nedenlerden dolayı Finn’den bahsedemezdim.
O, iş hakkında konuşmak istemiyordu. Ben, okul hakkında ko­
nuşmak istemiyordum. Siyaset söz konusu bile olamazdı. Spock,
arka bacağındaki bir noktayı kemirmeye başlamıştı ama bundan
bahsetmek demek, veterinere götürmekten bahsetmek demekti
ve bu da para konusuna ve konuşamadığımız diğer her şeyden
dolayı paramızın olmadığı konusuna sözü getirmek demekti.
Terlemeye başladığımızda, babam, sorunlu bacağını biraz
sürümeye başlamıştı ama elleri ne yapması gerektiğini yavaş
yavaş hatırlıyordu. Bir, iki, üç kere topu sektirdi ve iyi bacağı­
nın üzerinde durup dirseklerini atış pozisyonuna getirerek topu
öyle güzel bir kavisle gönderdi ki,piyuuv, top potadan geçti.
“ Güzel!”
Sırıttı ve arka arkaya üç atış daha yaptı. “ Saat kaç?” diye
sordu ribaunt aldığımda.
Topu ona atıp telefonumdan saate baktım. (Finn beş kere
mesaj atmıştı.) “ Çeyrek geçiyor. Neden?”
“ Sadece merak ettim.” Sol eliyle topu sektirdi. “ Sonunda
bugün senin rehber öğretmenine ulaşabildim.”

* 206 *

LAURIE HALSE ANOERSON

“Bayan Benedetti mi? Onu dinleme. Her şey hakkında
yalan söylüyor.”

“ Merak etme. Seni seviyor.”
“ Ne istiyormuş?” diye sordum dikkatlice.
Topu bacaklarının arasından sektirdi ve bana attı. “ Hâlâ
matematikte zorlanıyorsun, ha?”
Topu kalçama yaslayıp tuttum. “ Özel ders alıyorum.”
Yüzünü tişörtüne sildi. “ Görünüşe göre, cezada çok zaman
geçiriyormuşsun.”
Topu sektirdim. “ Zalimce ve sıradışı olmayan cezalan­
dırma, unuttun mu?”
“ Belki de diplomasi konusunda biraz çalışmalısın.”
Topu attım ve kaçırdım. “ Onların hepsi delirmiş.”
“ Senin gibi çocuklara bir şeyler öğretirken mi?” Kıkırdayıp
ribaunt aldı, etrafımda döndü ve turnike sonunda topu çembere
bıraktı. “ Onları suçlayabilir misin?”
Topu yakaladım ve arkamdan sektirdim. “ Başka ne dedi?”
“ Başka bir şey demedi.”
Topu ona attım ve birkaç turnike atışı yapmasını izledim.
Belki de Benedetti, Trish’ten bahsetmemişti ya da bahsetmişti
ama babam benimle bu konuda konuşmak istemiyordu. Gü­
rültülü bir motosiklet parka doğru yöneldi. Birkaç kişi daha
geldi ve diğer potada oynamaya başladılar. Babam bir dakika
boyunca onları izleyerek faul çizgisine doğru topu sektirip bir
serbest atış attı ve yumruğunu zafer edasıyla havaya kaldırdı.
“ Yaşlı bir adam için hiç fena değil, ha?”
Trish’le ilgili bir soru sormak her şeyi mahvederdi. Buna
değmezdi.
Babam, “ Bunu izle,” dedi.

* 207 *

h a f ı z a m ı n k e s k in "bıçağı

Topu sektirip sanki görünmez bir rakipten sıyrılır gibi
sola, sonra sağa yöneldi. Dizlerini kırarak sıçramaya çalıştı
ama sendeledi ve sertçe ayaklarının üzerine inip irkildi. Top
potanın üzerinden diğer tarafa süzüldü.

“Ah, Tanrım,” dedim. “ İyi misin?”
“ İyiyim.” Birkaç adım sendeledi. “ Sadece üzerinde biraz
yürümem lazım. Topu getirir misin?”
Topu caddenin karşısında bir SUV’un altında buldum. Mo­
tosikletin motoru gürültülü bir şekilde ara gazı sesi çıkardı ve
sonra durdu. Doğruldum ve babamın görüş açısının dışında
kalmaya çalışarak tekrar eğildim. Babam, şöylece bir etrafına
bakıp Harley’inde oturan MichaePin olduğu yöne koştu. Alışve­
riş —babamın elinde bir şey, Michael’ın elinde başka bir şey—o
kadar çabuk oldu ki başka kimse bunu fark etmedi.
Telefonum titreyince cebimden çıkardım.

Naber?

Fin yazmıştı.

u z a y l ı l a r t a r a f ı n d a n mı k a ç ı r ı l d ı n ?
sana işkence mi ed iyorlar?
helikopterin benzini ful ve fazı rda ben
seni kurtarabilirim

Cevap yazdım:

keşke

* 208 *

Ertesi gün, spor salonuna yürürken Finn, onunla bir okul gör­
meye davet etti.

“ Zaten bir okuldayız, aptal,” dedim.
“ Hayır, şapşal.” Kalçasıyla yavaşça kalçama vurdu. “ Üni­
versite. Annem, yarın için bana bir görüşme ayarlamış. Aslında,
gitmeyi pek istemiyorum ama sen de benimle gelmek istersen
bunu bir yolculuğa çevirebiliriz. Epik bir yolculuğa...”
“Epik salak bir kelime,” dedim. “Dokuzuncu sınıftakiler
kantinin nacho’larına ‘epik’ diyor. Ya da o aktris, adı her neyse,
sürekli uyuşturucu etkisi altında olan, köpeğinin ‘epik’ oldu­
ğunu söylüyor. Ve rujunun.”
“ Bizi bir günlüğüne buradan kurtaracak,” dedi. “Annem
benzini ödüyor.”
“ Cidden m i?”
Başıyla onayladı.
Onu öptüm. “ Tamam, bunun epik olma potansiyeline sahip
olduğunu kabul etmeliyim.”

Sahte bir devamsızlık kartında babamın imzasını taklit etmek
bebek işiydi ve iznimi resmi bir şekilde onaylarken Bayan Bene­
detti’nin yüzünün aydınlanmasını izlemek de garip bir şekilde

* 209 *

hafızam ın keskin bıçağı

iyi hissettirdi. Ona oradan küçük bir hediye almak için elime
not yazdım.

Ertesi sabah Finn beni köşeden arabayla aldı. Enerji içecekleri
içip, maceranın epik olmasıyla ilgili söylenip duracağını düşü­
nüyordum ama neredeyse tek kelime etmedi. Bana neredeyse
bakmadı bile. Thruway’e geldiğimizde bilet gişesinden geçmek
yerine, sağa doğru, abonelerin park ettiği alana sertçe döndü.

“ Ne oluyor?” diye sordum. “Yağ lambası mı yandı? Motor
fazla mı ısınıyor? ”

Başını hayır anlamında salladı ama ben yine de, ne olur
ne olmaz, başımı uzatıp göstergelere baktım. Göstergelerde
bir felakete dair bir şey görünmüyordu. Finn, ağır bir şekilde
iç çekti ama yine de tek kelime etmedi.

“ Benim sürmemi ister misin?” diye sordum.
“ Henüz ehliyetinin olmadığını söyledin.”
“ Teknik olarak yok.”
Buna gülmedi bile.
“Arabayla ilgili bir sorun değil, değil m i?” diye sordum.
Sıra sıra arabaların bilet gişesinden geçmesini izlerken yeni­
den iç çekti. “ Bu sabah annemle kavga ettim,” dedi. “Kahvesini
bile içmeden önce.”
“Neden?”
“ Görüşmede bir sürü salakça şey söylememi ve yalakalık
yapmamı istedi. Sonra da takımdan çıktığım için yine üstüme
geldi. Sonra birden, kiranın arttığından ve ne kadar kötü bir evlat
olduğumdan bahsetti. İlk kez, ben de ona bağırdım.” Yavaşça

* 210 *

LAURIE HALSE ANDERSON

yumruğuyla direksiyona vurdu. “Onu ağlattım. Ağlayacağını
düşünmemiştim.”

“ Onu ara ve özür dile,” diye bir öneride bulundum. “Ya
da en azından mesaj at.”

“ Çoktan attım. Önemli olan bu değil.” Öne eğildi ve ko­
luyla camdaki buğulanmayı sildi. “ Bu görüşme, yalnızca bir
zaman kaybı. Oneonta’ya gitmek istemiyorum.”

“ Nereye gitmek istiyorsun?”
“ Geçen akşam sana söyledim: Swevenbury.”
“Orayı bu kadar harika yapan ne?”
“ Gezginler’in evi Swevenbury Üniversitesi’ni mi? Üç yıl
üst üste En Garip Küçük Üniversite unvanını alan yeri mi?
Kendi bölümünü kendin tasarlıyorsun. Zorunlu olan iki ders
falan var ve herkes bir yıl süresince yurtdışmda okumaya mec­
bur. Diğer üniversiteler büyüdüklerinde Swevenbury olmak
istiyorlar. Kampüsünün kutsal olduğunu söylüyorlar. Oraya
ayak bastığında seni sonsuza dek değiştiriyormuş. B u ...”
Sanki doğru kelimeyi bulmaya çalışıyormuş gibi duraksadı.
Bunu yaptığını daha önce hiç görmemiştim.
“ Bu bir Nerdvana12!” diye açıkladı sonunda.
Başımla onayladım. “ Ne kadar uzakta?”
“ İki yüz doksan beş kilometre kuzey-kuzeydoğuda.”
Omzumu silktim. “ Haydi, gidelim.”
“ Gidelim de oranın harikalığıyla sarsılayım mı? Sağ ol,
almayayım. Oraya gidebilmek için lotoyu kazanmam gerekiyor.”

12 "Nirvaııa" kelimesine "nerd” yani "teknoloji düşkünü olan kimse” kelimesini
ekleyerek yapılmış bir kelime oyunu, (ç. n.)

* 211 *

hafızam ın keskin bıçağı

“Bu yüzden gitmiyoruz, şapşal,” dedim. “Yolculuklar,
olayların farklı görünmesine neden olabilir, güven bana.”

İçini çekti. “ Bilmiyorum.”
“Kaybedecek bir şeyin yok,” dedim. “ Swerva-bilmemne
dediğinde yüzündeki ifade...”
“ Swevenbury,” diye düzeltti.
“ Gördün mü? Seni gülümsetiyor,” dedim. “ Bana ‘epik’
sözü verdin, Finn-kafa. Bu arabayı Nerdvana’ya doğru çevir
ve gazı kökle. Ya da en azından hız limitine yaklaşmaya çalış.”
Güney Kamerun’da fildişi kaçakçılarını takip ettiğim yılla­
rın ve Dalai Lama’yla bir dağın zirvesinde kardan dolayı mah­
sur kalma ve şafağa kadar dama oynama hikâyemizi anlatarak
Finn’e yem atmaya çalıştım ama o pek konuşmak istemiyordu.
Surat asmak ve kaş çatmak arası —surat çatmak?—bir ifadeyle
direksiyona eğilmiş, arabayı sürüyordu. Ben de sonunda pes
edip kitap okumaya başladım. Ejderhalarla ilgili, kalın bir kitaptı
ve üç buçuk saat sonra, üzerine SW EVENBURY Ü N İV ER ­
SİT E Sİ kelimeleri kazınmış, devasa taş bir kemerin altından
geçtik. Birkaç dakika sonra, ormanın sonuna geldik ve kampüs
gözlerimizin önüne serildi. Eski taş binalar, yeşilin imkânsız
bir tonundaki çimlik alanlar ve pahalı kıyafetler giyinmiş öğ­
renciler. .. Büyük boy, Amerikalılaştırılmış, cüppe giyilmeyen
bir Hogwarts’a benziyordu.
Park ettik ve arabadan indik.
“ Çimler taranmış gibi görünüyor,” dedim.
Finn, “ Her neyse,” diye homurdandı. “Buradan.”
Kayıt ofisi, kulesi ve döner merdivenleriyle tamamlanmış
kırmızı bir şatonun içindeydi. Danışma görevlisi kız ilk tur

* 212 *

LAURİE HALSE ANDERSON

grubunu kaçırdığımızı ama öğle yemeğinden sonraki gruba
katılabileceğimizi söyledi.

Finn homurdandı.
Kız, bize kuşe kâğıda basılmış bir yığın broşür ve üzerinde
kırmızı büyük harflerle Z İY A R ETÇ İ yazan yaka kartlarını
verdi.
“Kütüphaneye ve öğrenci merkezine girmek için bunlara
ihtiyacınız olacak,” dedi. “ Kuponlarla da yemeğinizde beş do­
larlık indirim alabilirsiniz.”
“Önemli değil.” Finn, kadına yaka kartlarını ve kuponları
uzattı. “ Zamanımız yok.” Başka bir kelime etmeden ofisten
çıkıp gitti.
“Affedersiniz.” Kartları ve kuponları geri aldım. “ Onun
biraz çikolatalı süte ihtiyacı var. Tur için geri geleceğiz. Te­
şekkürler.”
Danışma görevlisi göz kırptı. “İyi şanslar.”
Finn’i binanın önündeki merdivenlerin tepesinde yakala­
dım. “ Senin sorunun ne?”
“ Tur mu istiyorsun? Ben sana tur attırırım.” Arkamı işa­
ret etti. “ Burada Zengin Çocuklara Daha Da Zengin Olmayı
Öğretme Okulu var. Ve onun arkasında d a ...”
“ Kendine gel.” Onu merdivenlerden aşağıya doğru takip
ettim. “Burası harika bir yer. Ortadaki taşın nasıl da aşındığına
baksana.” Mermer basamaklara işaret ettim. “ Kitap taşıyan
insanlar yüzünden aşınmış. Bu harika değil mi?”
“ Beni buna ikna etmene izin vermemeliydim. Öğrenci
otoparkındaki arabaları gördün mü?”
“Pek sayılmaz,” diye itirafettim. “Ben şatolara bakıyordum.”

* 213 *

hafızam ın keskin bıçağı

“ Bana gezdiğin ve şatosu olmayan bir üniversitenin ismini
söyle. Artık gitsek iyi olur.”

“ Hayır!” dedim. “ Ben daha önce hiçbir üniversite gez­
medim, ahmak. Ve gezmek istiyorum. Söylenmeyi bırak. Sen
gezegendeki çoğu insandan daha zekisin, güzel dişlerin var
ve ailenin sana gözlük alacak parası var. Hayatın o kadar da
berbat değil.” Basamaklardan aşağı indim. “ Saat üçte otoparkta
görüşürüz.”

“ Bekle.” Önümde durdu. “ Geri sarabilir miyiz? Daha önce
hiç üniversite gezmedin m i?”

“Evet, ne olmuş?”
“ Ortaokuldayken, takım yarışmalarına falan giderken bile
gezmedin mi?” Finn, kafası karışmış, takım yarışmalarına gi­
derken üniversite gezileri olmayan bir hayat hayal edemiyormuş
gibi başını hafif yana yatırdı.
Ona hayatımın bazı kısımlarından bahsetmiştim ama
gerçeklerin, daha yumuşatılmış ve daha pembemsi hallerini
biliyordu. Babamı, felsefi gerçekler arayışında ve ülkedeki en
iyi kahveyi bulma görevinde olan bir tır kamyonundaki Don
Kişot gibi tanımlamıştım. Babamın baltayla olan deliliğini
de fazla alkol tüketme sonucu nadiren yaşanan bir şey ola­
rak açıklamış ve o zamandan beri bu konudan bahsetmekten
kaçınmıştım.
Parmaklarını saçının arasından geçirdi. “ Baban seni hiç
götürmedi mi?”
Babamın ebeveynlik stilini tartışarak günümü mahvet-
meyecektim.

* 214 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Kütüphaneye git,” dedim. “Ahmaklık enerjisini içine çek.
Etrafta yürümeyi bitirdiğimde seni bulurum.”

Yanağının içini ısırdı. “Bir ahmak gibi mi davranıyorum?”
“ Evet.”
Bir an için basamaklardan inip çıkan öğrencilere bakıp
sanki kendi kendine bir konuşma yapıyormuş gibi fark etme­
den başını onaylayarak salladı. Sonunda derin bir nefes alıp
ciğerlerini boşalttı.
“Lütfen beni affet, Mavi’nin Sahibesi.” Sağ elini kemerinin
tokasına götürüp önümde diz çöktü. “Bugün, bu andan itibaren
senin eğitiminle ilgili olan her şeye dayanacak ama özellikle
lise sonrası, sarmaşık sarılmış13bu kutsal eğitim enstitüsüyle
ilgili olmayacak.”
Bir kraliçe gibi, “Ayağa kalk, hizmetkâr,” dedim. “Ayağa
kalk ve şenlik başlasın.”

Finn haklıydı. Tur rehberine ihtiyacımız yoktu. Kampüsün her
santimini internet sitesinden ezberlemişti. Bana yeni D avra­
nış Bilimleri binasını, kendine ait televizyon ekranlarına sahip
koşu bantlarıyla dolu devasa bir odası olan atletizm merkezini,
devasa yüzme havuzunu ve inanılmaz rahat ve mutlu görünen
insanlarla dolu öğrenci merkezini gösterdi. Bana kütüphanedeki
kitapların sayısını söylediğinde inanmadım. Bu yüzden bilgi
masasına sordum ve adam bana koleksiyonlarının özetini be­

13 "Ivy League” olarak bilinen ve Amerika'nın en iyi üniversitelerinin üye olduğu
birlik. Kelime olarak "Ivy” "sarmaşık” demektir ve burada “sarmaşığa sarılı
okul” aslında Ivy League üyesi okul demek için yapılan bir kelime oyunudur,
(ç. n.)

* 215 *

hafızam ın keskin bıçağı

lirten bir ekranı gösterdi. Bu, beni o kadar halsizleştirdi ki bir
süre başımı dizlerimin arasına koyup oturmak zorunda kaldım.

En güzel şey de dersliklerin olduğu koridorlarda yürümekti.
Bazı açık kapıların önünde durup Kant, Endonezya tarihi, bile­
şik eşdeğerlilik, vezin bulma ve KralLear la ilgili derslerden ve
tartışmalardan bazı parçalan yakaladık. Pencerelerden sınıflara
baktık ve sembollerle dolu tahtanın astrolojiyle mi yoksa fizikle
mi ilgili olduğu konusunda tartıştık.

Finn, kademe kademe, Somurtganasourus maximus tan benim
seksi, fit neredeyse-erkek arkadaşıma dönüştü. (Bu kelimeyi
kullanıp kullanmama konusunda henüz karar vermemiştim.)
Kuponlarımızı kullanıp öğle yemeği aldık ve avlunun orta­
sındaki yaşlı meşe ağacının altına oturup sandviç ve kafam
büyüklüğündeki fıstık ezmeli kurabiyeleri yiyip çikolatalı süt
içtik. Kurabiyenin yarısını bitirmişken Finn, içini çekip taran­
mış çimlere uzandı.

“ Nerdvana’ya mı ulaştın?” diye sordum.
“Daha değil ama moralim artık biraz daha az bozuk. Hak­
lıymışsın. Buraya gelmek iyi bir fikirmiş.”
Saat kulesinin çanları çaldı. Avlunun bir ucundan diğer
ucuna kaykayla giderken telefonunda mesaj yazan bir çocuğu
işaret ettim. “ Gerçekten onun gibi olmak mı istiyorsun?”
“Eğer burada tam bursluysa ve siyaset bilimi okuyorsa,
o çocuk olmak için sağ elimi veririm. Belki kaykay olmasa
da olur.”
“Öyleyse git,” dedim. “ Kayıt ofisindeki danışma görev­
lisine kibarca yaklaş ve birileriyle, herhangi biriyle görüşme
ayarlayıp ayarlayamayacağını sor. Elinden geleni yap.”

* 216 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“Ama görüşme ayarlarsam, başvurursam ve kabul edilirsem,
o zaman ne yapacağım? Daha da kötüsü, ya başvurursam ve
beni kabul etmezlerse? ”

“ Burası için mükemmel olduğunu göremezlerse, o zaman
burası o kadar da iyi değil demektir. Ve buraya gelmek için
yeterince zekiysen, parasını ödemek için bir yol bulacak kadar
da zeki olman gerek, değil mi? Haydi, git.”

Kırmızı şatonun içine girip gözden kaybolana kadar -nere­
deyse hoplaya zıplaya gitm işti- onu izledim. Sonra da, yumuşak
çimenin üzerine yayıldım. Burası kutsanmış bir arazi değildi.
Topraktı, karınca kaynayan kahverengi bir toprak...

Telefonumdan üniversitenin internet sitesini açıp başvu­
rulara baktım. Hayatımda gördüğüm en salakça şeydi. Birkaç
boşluk doldurup “ önemli bir an” hakkında boş bir kompo­
zisyon yazmak, onlara nasıl burası için yeterince iyi olup ol­
madığımı gösterecekti? Diğer kompozisyon konuları da ilki
kadar saçmaydı:

Başarısızlık yaşadığınız bir olayı veya zamanı
anlatın.

Bir inanışa veya fikre karşı koyduğunuz bir anı
düşünün.

Kültürünüz, bulunduğunuz toplum veya aileniz
içinde çocukluktan çıkıp yetişkinliğe girdiğinizde ya­
şadığınız değişimi belirleyen bir olayı anlatınız.

* 217 *

hafızam ın keskin bıçağı

Bunları kim yazmıştı? Bu konuların, bir insanın ne kadar
zeki olduğuyla veya üniversite için ne kadar hazır olduğuyla
ne alakası vardı?

Okulun kablosuz internetine bağlanmaya çalıştım çünkü
mobil internete verecek paramız yoktu. Denediğim şifreler —hoş-
geldiniz, ziyaretçi, gezgin, şımarık, nerdvana—işe yaramadı ve
bu da çok sinirimi bozdu. Eve gidecek kestirme bir yol bulmak
için bir haritam olsun istedim.

Ertesi gün, dördüncü dersin teneffüsünde Bayan Benedetti’ye,
ona aldığım Swevenbury Baykuşları kalemini verdim.

“ Ne düşündün? ” diye sordu. “Oraya gitmek istiyor musun? ”
Burnumu çekerek güldüm. “Asla istemem.”
“ Birçok burs var,” dedi. Alnında gerçek bir samimiyeti
gösteren kırışıklıklar belirdi.
Çıkarken, “ Bana göre değil,” dedim. “Ama teşekkürler.”

Perşembe günü okuldan sonra, tenha bir yere park ettik ve
Finn’in telefonundaki alarm çalana kadar öpüştük. Kıyafetle­
rimizi düzeltip kemerlerimizi bağladık.

Arabayı çalıştırırken, “Yarın ne giyeceksin?” diye sordu.
Basit bir soru, değil mi? Belki şüphe uyandırmalıydı ama
hâlâ baygın haldeydim çünkü laaaaaanet olsun bu çocuk öp­
meyi biliyordu. Bana, balın özel yerçekimi nedir veya Marie

* 218 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Antoinette ne marka sutyen giymişti gibi sorular sorabilirdi ve
bunu garip bulmazdım.

“ Hayley?” Elini gözlerimin önünde salladı. “Dedim ki,
yarın ne giyeceğine karar verdin m i?”

Gözlerimi kırpıştırdım. Hâlâ anlayamıyordum. “Hayır,
henüz bilmiyorum.”

“Değil m i?” diye cevap verdi.
Eğer daha az baygın olsaydım, benim kıyafetlerim hakkında
soru soruyor olmasını garip bulabilirdim ama bizim evden bir
sokak ötede park edip hoşça kal öpücüğü için birbirimize do­
landığımızda bunu çoktan unutmuştum.
Bunda Çince ödevimin de suçu vardı.
Ödevi yapmaya başladım ama sonra internete girip bir şey
bakmak zorunda kaldım. Sonra, bir şeyden başka bir şeye atlar­
ken bir anda kendimi uzak bir galakside Finn’le oyun oynarken
buldum. Onu kesinlikle ezip geçtim. Erkeksi gururu kırılmıştı
bu yüzden tekrar oynamak zorunda kaldık. Ve tekrar. Şafağa
kadar oynayabilirdik—ben kazanıyordum, o yeniliyordu—ancak
Çince dersindeki çalışma arkadaşım olan Sasha, bana mesaj atıp
sınavın sadece dördüncü bölümden mi yoksa yılın başından
beri işlediğimiz konulardan mı olacağını sordu.
Bana ne olduğunu bilmiyordum. Öpüşmeyi suçlayabilir­
diniz, sanırım. Tükürüğünden bana Finnegan Ramos Kon-
vansiyonel Başarı Sendromu hastalığı bulaştırmıştı. Oyun
oynamayı bıraktım ve sabah üçe kadar yatmadan sekiz haftadır
öğrendiğimiz Çince karakterleri ezberlemeye çalıştım.

* 219 *

hafızam ın keskin bıçağı

Yüzüm klavyede, telefonum burnumdan birkaç santim ötede
bağırırken uyandım.

Finn’in sesi, “On dakikadır burada bekliyorum,” dedi.
“ Sen iyi misin?”

Önceki gece pijamalarımı giymemiştim, bu yüzden üstümü
giymekle zaman kaybetmeme gerek kalmamıştı. Eşyalarımı
aldım ve tökezleyerek ön kapıdan çıkıp yan sokağa yürüdüm
ve her zamankinden daha çok yanmış yağ gibi kokan Acclaim’e
bindim.

Finn’e ilk baktığımda, Acaba hâlâ uyuyor muyum? diye
düşündüm.

Kaldırımdan ayrılırken, “ Sevdin m i?” diye sordu.
Dilim tutulmuştu.
Kartondan kesilmiş eski stildeki pipoyu işaret etti. “Kim
olduğumu tahmin edemiyor musun?”
“Kafandaki ne?”
“Avcı şapkası,” dedi. “ Bu bir dedektif şapkası.” Omuz­
larının üzerinde duran çirkin, gri bir şeyi çekiştirdi. “ Bu da
bir pelerin. Daha şık ayakkabılar giymiş olmam gerekiyordu
ama artık ayağıma olmuyorlar. İyi görünüyorum, değil m i?”
“Daha yeni uyandım, Finn. Kafamı karıştırıyorsun. Neler
oluyor? ”
Kötü bir İngiliz aksanıyla, “ Basit düşün, Kincain’ciğim,
basit düşün,” dedi. “Bugün Cadılar Bayramı!”

Arabayla giderken —heyecan dolu birkaç saniye boyunca hız
sınırına bile yaklaştık—bana ne kaçırdığımı anlattı ama ona
inanmadım. Benim hatam.

* 220 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Okul müdürümüz örümcek kostümü giymişti ve sekreterlerin
hepsi de mahkûm kılığına girmişti. Hademeler kendilerini Lui-
g i’nin klonlarma benzetmişti. Öğretmenlerin hepsinde kostüm
vardı. Kantinde çalışan kadınlar da 1950’lerden arı kovanı saç
modelleri yapmış, kabarık etek giymiştiler.

Gracie, üzerinde İŞLE yazan, Topher da VSİZ yazan bir
tişört giymişti. İkisi de sınırsız şeker ve kapkek olan bir doğum
günü partisine giden altı yaşındaki çocuklar gibi coşmuşlardı.

Bir kez daha, “Anlamıyorum,” dedim. “ Neden çalışanlar
arasında, çocuklara göre daha çok kostüm giyen var?”

Gracie, “ Çünkü kuralla'rı onlar koyuyorlar,” dedi.
Topher, “ Çünkü öğrencilerin hepsi uygunsuz olmak is­
tedi,” dedi.
Sherlock Finn Holmes, “Bu bir oyun,” diye açıkladı. “Ortada
dönen bir oyun var! Zorluk ise, idarenin etiketlediği kostümü
diğerlerinden ayıran ince çizginin üzerinde yürüm ek...”
Üçü birden parmaklarıyla tırnak işareti yaptılar: “Oya-
lamacalar!”
“Ye adeta şey olanlar, ehem...” Sherlock bana baktı.
Gracie, “Ezik,” diye bitirdi. “ Cahilliğin şaşırtıcı. Seni saat
kaçta alalım? ”
“ ‘Biz’ dediğin kim ve ‘biz’ neden beni alıyor?” diye sordum.
“ Şeker ya da şaka, tabii ki!”
Bütün gün gerçek dışıydı. Bayan Rogak, edebiyat dersini
Frankenstein’m Gelini olarak işledi. Çince öğretmenim salamlı
kaşarlı sandviç kılığmdaydı. Sınavı iptal etti ve derste film
izlememize izin verdi. Adli tıp dersi öğretmenim suç mahalli

* 221 *

hafızamın keskin bıçağı

kılığına girmişti. Üzerine parmak izi tozu dökülmüş, Luminol
sprey sıkılmış ve sarı polis bandıyla sarılmıştı. Gün ilerledikçe,
bundan hoşlandığımı hatta buna bayıldığımı fark ettim. Cadılar
Bayramı, —istediğimiz herhangi bir şeymişiz gibi davrandığı­
mız gün—herkesin gerçekte olduğu gibi davrandığı gün haline
gelmiş gibi görünüyordu. Yüz boyası ve maskeler, sanki herkese
zombi tiyatrosunu bırakma izni vermiş gibiydi. Yürüme ve
inleme şekilleriyle gerçek zombi kılığına girmiş çocuklar bile
bana öncesine göre daha insancıl göründü.

Son dersin sonunda rehberlik ofisine çağırıldığım da hiç
acele etmedim ve Versay Sarayı’na benzemesi için süslenmiş
müzik sınıfındaki süsleri inceledim. Koro ve bando öğret­
menleri de Mozart ile Scarlatti kılığına girmişti. Eğer her
gün böyle olsaydı, sınav notlarının tavan yapacağına bahse
girebilirdim.

Rehberlik sekreteri Gerta, baştan aşağı turuncu lastik balık
pullarıyla kaplanmıştı. İçindeki inciyi göstermek için açılmış
devasa bir denizkabuğu da Gerta’nın başına tutuşturulmuştu.

Ben kaydımı yaparken Gerta, “ Kostüm yok m u?” diye
sordu.

“ Bu akşam farklı bir şey giyeceğim,” dedim. “ Şu anda,
başkaldıran ve rahatsız edici genç kılığındayım.”

“ Çok ikna edici olmuş. Seni neredeyse tanıyamadım.”
Bayan Benedetti, sivri şapkası, çenesinde bir siğil, peru­
ğunda örümcek ağı ve plastik örümceklerle, Vikanları kızdırma
garantisi olan, eski tipte bir cadı kılığında kapısını açtı.

* 222 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Gelmem için bana işaret ederek ve tavandan sarkan örümcek
ağlarını yana iterken, “ Ger-a, ah-ah, iziin,” diye mırıldandı.
“Bu-raa-ya g-eel.”

Sandalyeye ulaşmak için şişme bir kazanın yanından sıkı­
şarak geçmem ve gerçek boyuttaki plastik farelerin üstünden
atlamam gerekti.

Benedetti, “ Benim saa aaahip olduğ...” diye söze başladı.
“ Hanımefendi,” diye lafını kestim ve takma dişlerini işaret
ettim. “ Ç ıkarsanız...”
“Ah.” Dişleri ağzından, şapkasını da başından çıkardı.
“ Çok doğal hissettiriyor. Bir süre sonra onları giyindiğini bile
unutuyorsun.”
Bütün gücümü alsa da, yorum yapma dürtüsüne karşı
koydum.
Turuncu plastik bir kâseyi masanın diğer ucundan bana
doğru itti. “ Mısır şekeri?”
Ondan bir şey almak istemiyordum ama midem beynimi
yok saydı ve bir avuç dolusu aldım.
Ağzım dolana kadar bekledi.
“ Hayley, bir sorunumuz var.”
Çiğnerken bir anda durdum. Aklımdan, böyle bir başlangı­
cın ardından gelebilecek sayısız felaket ihtimallerini geçirdim.
“ Bay Cleveland’la bir toplantım vardı,” diye devam etti.
Tekrar çiğnemeye başladım.
“ Sana özel ders ayarladığını söyledi.”
Başımla onayladım ve artık özel ders saatlerinin matema­
tikle hiçbir ilgisi olmadığını düşününce yüzümün kızardığını
fark etmemiş olmasını umdum.

* 223 *

hafızam ın keskin bıçağı

“Ama buna rağmen notunda herhangi bir gelişme olmamış.”
Omuzlarımı silktim ve bir avuç dolusu daha şeker aldım.
“Bana okul gazetesinde yardımcı olmakla ilgilendiğini ama
onun da yarıda kaldığını söyledi. A yrıca...”
“Babama Trish’ten söz ettiniz m i?” diye sordum. “ Sizinle
konuştuğunu söyledi.”
“ Trish hakkında konuşmadık,” dedi. “ Trish’in endişele­
rinden bahsettik.”
“Endişeleri tam olarak neydi?”
“ Büyük oranda, babanın senin evde eğitim almanla ilgili
gösterdiği pek alışılmadık yaklaşımı. Derslerinle ilgili çok dü­
rüst olmadığın konusunda da bana hak verdi.”
“Kızgın mıydı?”
“ Hiç değildi. Sadece, herhangi bir derste zorlandığını dü­
şünüp düşünmediğimi sordu. Öğretmenlerine göre herhangi
bir derste zorlanmıyorsun. Matematik hariç, elbette.”
“ ‘Büyük oranda’ dediniz. Başka ne hakkında konuştunuz?”
“ Bir öğrenciyi bütün olarak anlamaya çalışırken, aile
dinamiğinin nasıl işlediğine dair bilgi sahibi olmak yardımcı
olur.”
“ Bu kulağa bir saçmalık gibi geliyor,” dedim. “ Babama bu
‘dinamik’ hakkında bir şey sordunuz mu?”
“ Denedim.” Tırnaklarıyla küçük bir parça mısır şekeri
aldı. “Bu konuda senin, babandan daha çok söyleyecek şeyinin
olduğunu düşündüm.”
Çalan zil sözünü kesti.

* 224 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Zıplayarak ayağa kalktım. “ Bunu pazartesi konuşabilir
miyiz? ”

“ Sanırım, olur.” Cadı iç çekti ve şekeri ağzında patlattı.
“ Bu gece dikkatli ol.”

— *— W W — *—

Çamaşır makinemiz ve kurutucumuz bodruma inen merdiven­
lerin hemen altında duruyordu. Gracie’yi makinelerin yanından
geçirdim ve bodruma açılan kapıyı açtım.

Gracie, “Vay canına,” dedi. “Eskiden burası böyle değildi.”
İlk taşındığımızda babam, bir öğleden sonrasını büyükan­
nemin bodrumdaki eşyalarını düzenleyerek geçirmişti.
Çok eski kitaplarıyla ilgili bir tartışmaya girene kadar
babama yardım etmiştim. Kitaplar küf kokuyordu ve ben de
onları atmamız gerektiğini söyleyince babam bana bağırmıştı
ve ben de hızla orayı terk etmiştim. O zamandan beri ilk defa
çamaşır makinesi ile kurutucunun arkasına geçiyordum. Görü­
nüşe bakılırsa ben orayı terk ettikten sonra babam da çalışmayı
bırakmıştı.
Gracie, yarısı plastik tüp ve kolilerle dolu, kırılmak üzere
olan bir metal rafı işaret ederek, “ Sana yemin ediyorum, bu o
zamanlarda burada değildi,” dedi. “ Küçük yuvarlak bir masa,
üç sandalye, bir kilim ve bir oyuncak sandığı vardı...”
“ Bırak şunu, lütfen,” dedim. “Beni korkutuyorsun. Bu
hafızan normal olamaz. Bence sende beyin tümörü falan var.”

* 225 *

hafızam ın keskin bıçağı

Bana dilini çıkardı. Aile psikologları, onları istifa etmekle
tehdit edince annesi ile babası geçici barış ilan etmişlerdi ve o
zamandan beri Gracie, daha iyi bir ruh hali içindeydi.

“ Bu tam bir saçmalık,” dedim. “ Burada asla bir şey bula­
mayacağız. Bir şemsiye açsam ve yağmur fırtınası olduğumu
söylesem, olmaz m ı?”

“ Ne kadar karamsarsın.” Gracie, raftan bir teneke çıkarıp
yere koydu ve kapağını açtı. “Iyyy! Eski peruklar ve fare pisliği.”
İki teneke sonra zafer edasıyla ciyakladı. Eski kostüm kutumuzu
ve kemirgen pisliği bulunmayan, el sanatları malzemelerinin
olduğu kutuyu bulmuştu. Son on yılda büyüdüğümüzü söyledim
ve o da bana nankör bir şıllık olduğumu söyledi. Kutuyu yere
boşaltıp benim için bir kostüm bulmaya çalıştık.

Gracie, başına eğilmiş bir taç takıp, “ Seksi Prenses olmaya
ne dersin?” diye sordu.

“Asla olmaz,” dedim.
“ Seksi Kadın Kovboy?” Elinde çocuklara göre bir tabanca
kılıfı ve bir altıpatlar vardı.
Eski bir şalı elimde tutarak, “ Seksi olmaktansa üşümemeyi
tercih ederim,” dedim. “ Bu gece hava altı derece düşecek.”
Başka bir kutuyu karıştırdı. “ Tüyler!” diye zafer içinde
bağırdı. “ Seksi Koca Kuş olabilirsin!”
“ İğrenç,” dedim.
Gracie cevap veremeden, merdivenden sert ve hızlı ayak
sesleri gelince midem düğümlendi.
“ Baba?” diye seslendim.
Kapıda durdu. “ Siz ikiniz burada ne yapıyorsunuz?”

* 226 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Cadılar Bayramı kostümüne ihtiyacım var,” dedim ça­
bucak. “ Gracie, erkek kardeşini şeker toplamaya götürürken
ona eşlik etmemi istedi.”

Gracie, “ Çok güvenli olacak,” diye ekledi. “ Sadece tanı­
dığımız insanların evine gideceğiz v e...”

Babam elini kaldırınca Gracie sustu.
“Bu harika. Kulağa eğlenceli geliyor,” dedi. “Ama elektrikli
süpürge nerede?”
“N e?” diye sordum.
“Elektrikli süpürge,” diye tekrarladı. “ Hiçbir yerde bu­
lamıyorum. Ya da tuvaleti temizlemek için kullandığın şey.”
“ Tuvalet fırçası garajdaki kabın içinde, süpürge de benim
dolabımda.”
“ Teşekkürler.” Yere saçıp dağıttığımız eşyalara baktı. “ Ne
zaman çıkıyorsunuz?”
“ Çıkmadan önce akşam yemeği yaparım,” diye söz verdim.
“ Merak etme, ben hallediyorum.”
“ Unutma, gece Gracie’lerde kalıyorum,” dedim.
“ Unutmadım!” diye seslendi. “ İyi eğlenceler!”
Gracie birkaç adımla dans ederek, “Emin olun eğlenece­
ğiz!” diye fısıldadı.
“ Şişşt!” diye uyardım. Finn’in annesi, babası grip olduğu
için plansız bir şekilde Boston’a gitmişti ve pazar gecesi veya
pazartesiye kadar dönmeyecekti. Yani, bütün hafta sonu ev
bize kalmıştı.
“Hey!” Babamın adımları merdivenden geri indi ve kapıdan
eğilerek başını çıkardı. “Parti yok ve taşocağının yakınlarına
da gitmek yok, anlaşıldı mı?”

* 227 *

hafızam ın keskin bıçağı

Gracie, oldukça samimi bir ses tonuyla, “Elbette, anlaşıldı,
efendim,” dedi. “ Benim annem ve babamın kuralları da aynı.”

Babam, “İyi,” dedi. “ Bunu duyduğuma sevindim. Siz kızlar
yakında çıkıyor musunuz?”

Bir anda başımda bir alarm çaldı. Michael.
“ Bilmiyorum, baba,” dedim. “ Belki de eve geri gelsem
iyi olur. Ya bir milyon çocuk kapıyı çalarsa veya bazı aptallar
eve yumurta atarsa? Bu seni çıldırtır. Evde kalırsam, bunlarla
uğraşmak zorunda kalmazsın.”
“ Sen git,” dedi sertçe. “Akşam yemeği için bir arkadaşım
geliyor. Biz ikimiz başa çıkarız.”
Kesinlikle Michael. Bir anda kalbim sıkışır gibi hissettim.
O sersemin bir felakete neden olmasını engellemek için burada
mı kalmalıydım yoksa Finn’lere gidip tüm geceyi endişelenerek
mi geçirmeliydim?
Gracie, “Bay Kincain, yoksa bir randevunuz mu var?”
diyerek babama takıldı.
Sinirlenmek veya kaba davranmak yerine babam sırıttı ve
boğazını temizledi. “ Şey, belki,” dedi. “ Belki de yoktur. Size
yarın söylerim, olur mu?”
Tanrılar aşkına. Michael babama beş para etmej bir şıllık
ayarlamış.

54— * — — *—

Hazırlanmak, tüm öğleden sonrama, Bayan Rappaport’un do­
labına bir yolculuğa ve bir çizburgere —tam pişmemiş, baharatlı

* 228 *

LAURİE HALSE ANDERSON

hardallı ve kızarmış hamburger ekmeği—mal oldu ama Finn
ve Topher, Gracie’lere geldiğinde kostümüm hazırdı.

Gracie, beni koridorda etrafımda döndürüp çocuklara,
“Eee?” diye sordu. “Ne düşünüyorsunuz?”

Topher, “Aaah,” dedi. Kendi kız arkadaşından başka hiç
kimseye bakamıyordu. Gracie’nin Seksi Hemşire kostümü Top­
her’a konuşma yetisini kaybettirmişti.

Sherlock Finn, gözleri fal taşı gibi açık, “ Hımm,” dedi.
“ Üç tahmin hakkım var m ı?”

“ Seksi Koca Kuş dersen boğazına yumruk atarım,” diye
uyardım.

Finn, “Asla yapmam,” dedi.
“ Haydi!” Iron Man kostümü giyinmiş Garrett, ablasının
elini yakaladı ve onu yola doğru sürükledi. Topher, gözlerini
Gracie’den ayıramadan onları takip etti.
Gracie, “ Haydi, millet,” diye bize seslendi.
“ Bir dakikaya geliyoruz,” dedim.
Rüzgâr hızlanıyordu. Ağaçların üzerinde kalan son yap­
rakları da yere düşürecek kadar sertti, hız kazanan ve girdap
oluşturan küçük huniler şeklinde hortumlar oluşturarak, evden
eve koşuştururken kahkahalar atan ve çantalarından şekerler
dökülen süperkahramanlar, cadılar ve canavarlarla dolu sokağa
doğru esiyordu.
Finn, arkadaşlarımızın biraz uzaklaşmasını bekleyip beni
gölgelik bir alana çekti. “ Maskeni sevdim.”
Onu öptüm.
Sonra, “ Kanatlar da hoşmuş,” dedi.

* 229 *

hafızam ın keskin "bıçağı

Koca bir torba tüyü, büyükannemin eski bir şalına dik­
miştim. Gracie, en renkli tüyleri saçıma tutturmuştu. Ayrıca
kendi makyaj hazine sandığını karıştırıp gözlerime mor, gri ve
turkuvaz renklerinde kalın çizgiler çekmişti. Şalın altına, Gra­
cie’nin babasının futbol taytını ve dizkapaklarıma kadar uzanan
futbol formasını giyinmiştim. Kanatlarımı üzerimde tuttuğum
sürece formanın üzerindeki ismi ve sayıyı kimse göremezdi.

Rüzgâr üzerimdeki tüyleri kıpırdattı. Boynumdaki büyük
kehribar rengi cam parçasına dokundum. Büyükannemin mü­
cevher kutusunun en altında bu kolye ikinci el satışından kalan
bir parça gibi duruyordu. Yarı ışıkla ve esen rüzgârla parıldayıp
beni değiştirdi.

Finn’in kulağına, “ Bu sihirli bir kolye,” diye fısıldadım.
“ Ben bir baykuşum, bir gece kuşuyum. Ben her şeyi görürüm.
Ben her şeyi bilirim.”

“ Ne düşündüğümü de biliyor musun?”
“Evet. Dikkatli ol, çocuk, yoksa seni bir kurbağaya çevi­
ririm ve yerim.”

Saatlerce Garrett’ı takip ettik. Evlerin önlerindeki yolda koş­
tuk, bahçelerden ve avlulardan geçtik, ganimetini paylaşması
için yalvardık ve paylaşmamak için bulduğu bir milyon se­
bebe güldük. Garrett’m Iron Man kostümü, gördüğümüz en
iyi kostümlerden biriydi ama bunun onun umurunda oldu­
ğunu düşünmüyordum. Bir süre, Garrett’m arkadaşlarından
birkaçıyla yürüdük. Arkadaşlarının ebeveynleri de kostüm
giyiyordu. Aralarında bilgisayar oyunu karakterleri, futbol­
cular ve vampirler vardı. Ayaklarının ne kadar çok birbirine

* 230 *

LAURİE HALSE ANDERSON

takıldığı düşünülürse, bazıları içinde kahve olmayan plastik
bardaklardan kahve içen orta yaşlı vampirlerdi bunlar.

Topher bir süre arkamızdan yürüyerek telefonla konuştu.
O kadar kısık sesle konuşuyordu ki ne dediğini anlayamıyor-
dum. Topher bize yetiştiğinde Gracie, ona pis bir bakış attı ve
Topher elini Gracie’nin beline atmaya çalıştığında geriye kaçtı.

Finn, "Neler oluyor?” diye sordu.
“ Taşocağmdaki parti acayip iyiymiş.” Topher, önümüzdeki
ebeveynler bizi duymasın diye sesini kısarak konuşuyordu.
Gracie, “ Hayır,” dedi.
Topher, “ Orada hayalet falan yok,” dedi. “ Sordum. Ama
jelibonlu votka, dans ve muhtemelen ot içmek için bir iki tane
bong var...”
Gracie, “ Orada asla iyi bir şey olmuyor,” dedi. “ Ben git­
miyorum.”
Topher, “ O hikâyelerin hepsi birer abartı,” dedi. “ Bu hikâ­
yeleri, kızlar korksun ve erkek arkadaşlarının onlara daha sıkı
sarılmasını istesinler diye uydurmuşlar.”
Gracie, “ O zaman, belki sen de farklı bir kız bulmalısın,”
dedi.
Etrafımızda o kadar büyü, bağrışan çocuklar, tuhaf müzik
ve bedava şeker varken bu ikisi kavga ediyordu. İkisinde de
zombileşme izleri görmeye başlıyordum ama bu konuyu Cadılar
Bayramı’nda açmak istemiyordum ve ayrıca yapacak daha iyi
şeylerim vardı.
Finn ve ben bulabildiğimiz her kuytu köşeye girip öpüşü­
yorduk. Ayın önüne iskelet parmaklar gibi bulutlar geldiğinde
uçabilirmişim gibi hissettim.

* 231 *

hafızamın keskin bıçağı

***

Gracie’nin annesi, Finn ve Topher’ın gece yarısına kadar bizimle
kalıp film izlemelerine izin vermişti. Bu yüzden Garrett’m torbası
dolduğunda, Gracie’lere doğru yürümeye başladık.

Finn, bana ellinci defa, “ Senin bir eşofman altı giymen
gerekiyor,” dedi. “ Zatürre olursan bilge bir baykuş olduğunu
iddia edemezsin.”

“ Ben sıradan bir baykuş değilim, ben Athena’yım.” Hızla
kanatlarımı çırptım ve dişlerimin takırdadığını görmesin diye
etrafımda döndüm. “ Bilgeliğin, dokumacılığın, silahların ve
çizburgerlerin tanrıçasıyım. Tanrıçalar eşofman altı giymezler.”

“ İnsan şeklindeyken giyerler. Bunun bir tanrıça kuralı
olduğuna eminim.”

Hapşırdım. “ Tanrıça kuralı mı? Bunu daha sonra kulla­
nırım.”

“ Üzerine başka bir şey giyene kadar seni öpmeyeceğim.”
“Aynı anda hem sıkıcı hem de çekici olmayı nasıl başarı­
yorsun?”
Gracie, Topher ve Iron Man’e yetişip bizim eve uğradıktan
sonra onlara birkaç dakika içinde yetişeceğimizi söyledik. Finn,
ceketini omuzlarıma almam konusunda ısrar etti ve sırtıma
taktığım tüyler dökülmesin diye hassas bir şekilde ceketini
üzerime yerleştirdi. Sıcaklık hissi, itiraf etmek istediğimden
daha iyi gelmişti.
Garajın önündeki yolda gördüğüm kiralık araba, beni
dünyaya geri getirdi.
“Ahhh,” dedim. “Babamın bugün bir randevusu var. D ışa­
rıda bekle, tamam mı? O kadını görmek gözlerini kör edebilir.”

* 232 *

--- * --- % |)% ^ --- * ---

Kahkaha atarken yakalanınca donup kaldılar.
Yemek masasının üzerinde mavi bir örtü vardı. İki tane

uzun ve beyaz mum masanın ortasında duruyordu. Mumların
alevleri dans ediyordu. Cam bir bira bardağı, içinde market­
ten alınmış çiçeklerle, mumların arasında ve daha önce hiç
görmediğim biberlik ve tuzluk takımının yanında duruyordu.
Masanın ucunda duran telefondan, babamın nefret ettiği, iğrenç
eski müzikler çalıyordu.

Babam çabucak ayağa kalktı. Kucağındaki mendil yere
düştü. “ Bu gece Gracieierde kaldığını sanıyordum.”

“Eşofmanımı almak için geldim.”
Tıraş olmuştu. Belli ki ütünün nerede olduğunu da bulmuştu
çünkü bej rengi pantolonunda hiçbir kırışıklık yoktu. Kolları
kıvrılmış, düğmeleri iliklenmiş beyaz gömleğinde de hiçbir
kırışıklık yoktu. Sol bileğine saatini takmıştı. Bir kravat da
vardı. Askeri titizlikle bağlanmış, gerçek bir kravattı.
Kapının solundaki düğmeye basıp oturma odasının ışığını
açtım.
Babam gözlerini kırpıştırarak, “ Yarına kadar eve gelme­
yeceğini düşünüyordum,” dedi. “Evet, ah ... Şey.”
Trish uzanıp telefondaki müziği kapadı.
Tehlike

* 233 *

hafızamın keskin bıçağı

“ Neden burada?” Sesim sanki sakin ve kalbi yavaş atan
birinin ağzından çıkıyor gibiydi.

Masanın altında Spock, yavaşça inliyordu.
Babam, “ Onu ben davet ettim,” dedi.
“ Sen delirdin mi?” diye sordum. Sesim hâlâ sakin çıkıyordu
ama ellerim terlemişti.
“ Merhaba, Hayley.” Trish ayağa kalkıp mendilini tabağı­
nın yanına koydu. Bana doğru birkaç adım attı ve durdu. “Vay
canına, çok büyümüşsün.”
“Vay canına,” dedim. Sakin, sakin, sakin. “ Sen de yaşlı
görünüyorsun. Hayır, ‘yaşlı’ değil, bu doğru kelime olmadı.
‘Hastalıklı’ belki...”
“ Hey, prenses.” Babam sanki kendine silah doğrultulmuş
gibi ellerini havaya kaldırdı. “ Buna hiç gerek yok.”
“ Gerek yok mu?” diye sordum. “Bu ne zaman oldu? Bu
davet? Ah, dur. Bana söylememiştin, değil m i?”
Babamın yüzündeki kibar ifade değişti. Kalbime adrenalin
pompalandı.
“ Bana söylemedin çünkü ‘Trish mi? Bizi terk eden alkolik
m i?’ diyeceğimi biliyordun.”
Ön kapıya birisi vurdu.
Yılan ağzını açtı. “Hayley,” dedi. “Bana bir şans vermelisin.”
“ Sana hiçbir bok vermek zorunda değilim!”
“Yeter!” Babamın sesi, duvarları salladı.
Kafamın içindeki ses o kadar yüksekti ki onu zar zor duydum.
İleriye doğru yürümüş yılanın önünde duruyordum. “ Hemen
defol git, yoksa polisi arayacağım.”

* 234 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Kapıya biri tekrar vurdu. Kapı açılırken Spock, oraya
doğru yöneldi.

Finn, “Affedersiniz,” dedi. “ Şey... Bağrışmalar duydum.
Her şey yolunda mı?”

Babam, “ İyiyiz,” dedi.
Finn, “ Bayan Mavi?” diye sordu.
Değerlendirme
Trish, gözlerini kaçırmamıştı. Gözlerime bakıyordu. Ben
ondan biraz daha uzun olduğum için yukarı bakmak zorunda
kalmıştı. Gözlük yerine lens takıyordu. Yüzüne gözlerinin al­
tındaki koyu renkli halkaları kapayamayan bir fondöten sür­
müştü ve saçlarını düz bir kahverengiye boyatıp açık renkli
röfle yaptırmıştı. Yanaklarındaki allık, kırmızı trafik lambasına
benziyordu çünkü yüzünde başka hiçbir renk kalmamıştı.
D ış kapı kapandı. Önce Finn’in adımları duyuldu, sonra
da sesi: “ Merhaba, Bay Kincain. Benim adım Finn, hatırladınız
mı? Birkaç hafta önce tanışmıştık.”
Babam Finn’e, “ Burada ne işin var?” diye sordu.
Trish yanımdan geçip Finn’e doğru yürüdü ve elini uzattı.
“Benim adım Trish Lazarev,” dedi. “Ailenin eski bir dostuyum.”
Finn, Trish’in elini sıktı. “Finnegan Ramos, hanımefendi,
ailenin yeni bir dostuyum.”
Babam, “ Bana Gracie ve onun erkek kardeşiyle olacağını
söylemiştin,” dedi.
Finn, “Öyleydik. Eve gitmeye karar verdik,” dedi. “Hayley
üşüdüğü için ona eve kadar eşlik ettim.”
Babam bana, “ Lanet bir pantolon giymezsen elbette üşür­
sün,” dedi.

* 235 *

hafızamın keskin 'bıçağı

Trish, “ Bu bir Cadılar Bayramı kostümü, Andy,” dedi yu­
muşak bir ses tonuyla. “ Çok tatlı.”

Finn, “ Maskeyi görmeniz lazım,” dedi kuş maskesini elinde
tutarak.

“ Kesin şunu!” diye bağırdım. Aç aslanlar odanın ortasında
gezerken, onların bunu plastik insanların hiçbir şeyden konuş­
madığı bir oyuna çevirmelerine izin vermeye niyetim yoktu.

Trish, “ Hayley, lütfen,” dedi.
Parmağımla babama işaret ettim. “ Bunun Cadılar Bayramı
veya pantolonla hiçbir ilgisi yok.” Trish’i işaret ettim. “ Bu se­
ninle ilgili. Ona ilaç mı verdin? Beyin kanaması mı geçiriyor?
Yani, Tanrım ...”
Babam, “ Bu kadarı yeter, küçük hanım!” diye kükredi.
Trish, “ Hayır, Andy, yapma!” diye bağırdı.
İşte bu, hep b u ... Babamın kendini kaybettiği an. Tabii
beni değil de Trish’i yakalaması gerekiyor. Senaryoda öyle
yazıyor. Trish babama söylenir durur ya da babam ona bağırır
ve nasıl başlarsa başlasın, bu kavga hep itişip kakışmayla,
bağırışlarla, kırılan nesnelerle biter. Bazen kırılan şey, Trish
olur, bazen de babam. Benim hiçbir zaman bir yerime bir şey
olmadı çünkü dolaba veya yatağımın altına saklanacak kadar
küçüktüm.
Ama artık bunu yapamazdım. Artık çok büyüktüm.
Babamın nefesi viski ve elmalı tart gibi kokuyordu. Bu
kadar yakından bakıldığında gözleri ifadesiz, öfkeden bile bir
iz olmaksızın ölü gibiydi. Bana, beni tanımıyor gibi bakıyordu.

* 236 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Belki saçım hâlâ iki örgü olsaydı, belki hâlâ altmış santim daha
kısa olsaydım ve ön dişlerim eksik olsaydı, beni tanırdı.

Finn bağırdı ve birden yanımda bitti. Babam onu kenara
itti. Finn geri geldi ve babam onu kabanmdan yakaladı. Bir­
den her şeyin ortasında Trish belirdi. Yüzü benimkinden ve
babammkinden sadece birkaç santim uzaktaydı. Bu, bana veya
babama hatta belki Finn’e tokat atması gereken andı. Bu, çığ­
lıkların iyice yükseldiği ve havada kül tablası, bira şişesi, masa
gibi bir şeyin uçtuğu ve birbirlerine bağırdıkları, birinin bir
yerinin kanadığı andı...

“Andy.” Trish’in sesi fısıltıdan yalnızca biraz daha yük­
sekti. “ Bana bak.”

Babam, Finn’in kabanını daha da sıkı kavradı.
Trish, “Lütfen, Andy,” dedi. “Lütfen, bana bak.” Ellerini
babamın yumruklarının üzerine koydu. “ Biz bütün gece neden
bahsediyorduk?” diye fısıldadı.
Babam gözlerini kapadı ve ellerini açtı.
Finn ve ben hemen menzilden çıktık. Sadece dudaklarımı
oynatarak, “ Git,” dedim ama başını hayır anlamında salladı.
Babam ağır bir şekilde, ifadesizce kendini kanepenin üzerine
bıraktı. Spock zıplayıp yanma gitti ve tüylü kafasını babamın
kucağına koydu.
Trish, “ Hayley’nin eşofmanını alıp geceyi planladığı gibi
geçirmesi için kız arkadaşının evine gitmesine izin vermeye
ne dersin?” diye sordu.
Babam Spock’un kulaklarını kaşırken çıkan tek ses, Spock’un
kuyruğunun kanepe yastıklarınapat, pat, pat diye çarpmasıydı.

* 237 *

hafızamın keskin bıçağı

Trish, “Ya da ben de gidebilirim,” dedi. “ Sen nasıl rahat
edeceksen.”

Pat, pat, pat, pat, pat.
Babam köpeğe baktı ama benimle konuştu: “ Gitsen iyi
olur, Hayley.”
“A m a...”
Başını hayır anlamında salladı. “ Trishie konuşmam gerek.
Bu çocuk seni Gracie’lere götürecek m i?”
Finn, “ Elbette, efendim,” dedi.
Trish, “ Dışarıda beklemenin bir sakıncası var m ı?” diye
sordu.
Uygulama

56

Sırt çantamı yatağımın üzerine boşalttım ve içine bir kot, ço­
rap, iç çamaşırı, birkaç kitap ve gizli zulamdaki bütün parayı
koydum... Kalbim çarpıyor bacaklarım titriyor ciğerlerim kabarı­
yor. . . Bir tayt, üstüne de eşofmanımı giydim .. . buradan çık çık
çık.. . Boğazlı bir kazak ve en ağır kapüşonlu sweatshirt’ümü
giydim ... koş saklan arkanı kolla... Çorap çekmecemden av
bıçağını aldım ve kesesine koydum.

Odamı ateşe verme, camlar ve pencereler çatlarken çığlık
atma dürtüsüyle savaştım. Kalbim durana veya artık umursa­
mayana kadar, artık hangisi önce olursa, kalbime yumruk atma
dürtüsüyle savaştım.

* 238 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Odamdan çıktım ve antreye ilerledim.
Yeniden masada oturuyorlardı. Trish, kahve fincanını ağ­
zına götürmüştü. Babam ise mumun alevine gözünü dikmiş
bakıyordu.
Yerden tüylü şalımı aldım ve çatıyı çökertmesini umarak
arkamdan kapıyı çarparak kapadım. Çatı çöktü mü diye geri
dönüp bakmadım.

“ Bekle!”
Garaj yolu bittiğinde dönüp yürümeye devam ettim.
Finn arkamdan, “ Bekle, nereye gidiyoruz?” diye seslendi.
Yürü, yürü. ..
Yanımda belirdi. “ Gracie’lerin evi diğer tarafta.”
Ya babamı öldürürse? Ya babamı ürerse, o da silahını çekip

Trish’i vurursa ve sonra da silahı kendine doğrultursa?
“ Gracie’lere gitmiyorum.”
“ Öyleyse nereye gidiyorsun?”
Yürü. Sadece yürü.
“Otobüs durağı.”
“ Bu çok gülünç. Babanın çıktığı kadını beğenmedin diye

evden kaçmazsın.”
Ya Trish onun aklıyla oynadığı için babam kötüleşiyorsa? Ya

gerçekten aklını kaybettiyse ve biryatağa bağlanıp beynininyeni­

* 239 *

hafızamın keskin bıçağı

den şoklanmasına ihtiyacı varsa? Ya eşiği aştıysa ve geri gelmesi
imkânsızsa?

“ Haydi ama, ciddi olamazsın?” Hızlanarak önüme geçti
ve birkaç adım önümde geri geri yürümeye başladı. “ Otobüs
ne zaman kalkacak? Nereye gidecek? Bilmiyorsun, değil m i?”

“ Önemli değil. Buradan ayrılan ilk otobüse bineceğim.”
“ Peki ya Poughkeepsie’ye gidiyorsa?” diye sordu. “Aklı
başında olan hiç kimse Poughkeepsie’ye gitmez.”
“ Beni takip etmeyi bırak.”
“ Sen beni takip ediyorsun,” dedi. “ Ben senin önündeyim.”
“ Oyun oynamıyorum, Finn.”
“ Biliyorum. Beni korkutan da bu.”
Sadece yürü.
“Yanlış yöne gittiğini biliyorsun,” dedi. “Tabii, kırk kilometre
ötedeki Schenectady İstasyonu’na yürümeyi düşünmüyorsan.”
“Arabanı alırsan beni götürebilirsin.”
“Arabamı almaya gidersem ortadan kaybolursun.”
Sustum, başımı öne eğip yürümeye devam ettim çünkü
haklıydı.
Beş dakika. On.
Son sokak lambasını geride bıraktık ama inatçı ay, yolu
aydınlatmaya devam ediyordu. Terk edilmiş bir çiftliğin ya­
nından ve ölmüş otların arasında çürümeye terk edilmiş bir
şeyin kokusunun arasından geçtik.
Finn, birden bir şeye takılıp sertçe yere düştü.
Onu geçip yürümeye devam etmek istedim. Hatta gerekirse
üzerinden bile atlayabilirdim ama yere çarptığında çıkardığı,
“ah,” sesi o kadar gerçekçiydi ki ben bile hissettim.

* 240 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Durdum. “ Bir yerin kırıldı m ı?”
Yerden kalkıp olduğu yerde oturdu. “Emin değilim.” Uza­
nıp sağ ayak bileğine dokundu ve sonra da hafifçe irkilerek
yavaşça ayağını esnetti.
Elimi uzatıp ayağa kalkmasına yardım ettim. Kabanmın
arkasındaki tozu silkeledi ve birkaç adım attı.
“ Bileğimde bir sorun yok ama sanırım kuyruksokumumu
burkmuşum.” Birkaç adım attı ve dönüp bana baktı. “ Haydi
gidelim.”
Birkaç saat önce, kasabada bizi uçuran Cadılar Bayramı
rüzgârı, beni kesip geçti, kıyafetlerimi yardı ve derimi sızlattı.
Kapıyı açıp Trish’i bizim masada otururken gördüğüm andan
beri kaynayan ateşimi düşürdü.
“ Sence sınırı geçtik m i?” diye sordum.
Finn, kuzeyi göstererek, “ Kanada bu tarafta,” dedi. “ Ol­
dukça uzun bir yürüyüş.”
“ Ben bir sonraki kasaba sınırından bahsediyordum.”
“Neden?”
Ay kıkırdadı. Evet, kıkırdadı. Duydum.
“ Keşke haritalarda olduğu gibi, yerlere sınırları gösteren
siyah çizgiler çizseler.” Gözyaşlarımı sildim. “ Hani bilirsin ya,
bir uçağın içinde küçücükken, aşağıya bakarsın ve eyaletleri
birbirinden ayıran çizgileri görmeyi beklersin? ”
Finn yaklaşarak, “ Bu çizgileri çizmek için yapılan devasa
boya fırçalarını üreten şirket batmış,” dedi sessizce. “ Bence
sabotaj.”
Titredim. “ Bunu neden yapıyorsun?”

* 241 *

hafızamın keskin 'bıçağı
Saçlarımın arasından bir tüy çekti ve aramızda tuttu. “ Seksi
Koca Kuşlara karşı zaafım var.”
Yüzümü sert ve yumruklarımı sıkı tutmaya çalışıyordum
ama birden gülüverdim. Öpüştük. Önce nazikçe, sonra daha
şidddetli ve daha ateşli bir şekilde... Ay ışığının altında, bir dağ
başında, kollarımız birbirimizin etrafında sarmaşık gibi sarılır­
ken öpüşüyorduk. Bir an için kaybolmuşum gibi hissetmedim.
“Aç mısın?” diye sordu sonra.
“ Hayır.”
“ İyi.” Elimi kaldırıp parmaklarımın üstünü öptü. “ Sana
kahvaltı hazırlayayım. Topher’ı arar, toz olmasını söylerim.
Kahvaltımızı yaparız, sonra da seni otobüs istasyonuna götürü­
rüm. İzci sözü veriyorum. Hangi istasyona istersen götürürüm.”
“ Sen hiç izci kulübünde değildin ki.”
“Krep mi waffle m ı?”

* 242 *

Gece görüşü gözlükleri 0 { Büyücüsü’rıdeki gibi karanlığı yeşilin
tonlarına dönüştürüyordu ama yine de her şeyi görmek mümkün
değildi. Termalgörüş gollükleri isepusuyayatmış düşmanın vücut
sıcaklığını gösteriyordu. Düşmanı öldürüp ısısının, aya ulaşmaya
çalışan bir ruh gibi bedenini terk etmesini isleyebilirdin.

Ben iyi bir askerim, iyi bir subayım. Ülkeme ve görevime ina­
nıyorum. Hâlâ onura da inanıyorum ama kum, kalbimi tıkıyor.
Beynimdeki boşluklara doluyor. Bazı günler, dünyayı yeşil gece
görüşüyle, bazı günler de termal görüşle görüyorum.

Gözümü kırpınca neden odaya geldiğimi unutuyorum. Neden
arabayı buyolda sürdüğümü unutuyorum. Hatırlamak, bugün için
hafızamdayer kalmayana dek bütün nefesimi alıp götürüyor. Ken­
dime bir içki koyuyorum, on içki koyuyorum ki bugünü unuttuğumu
da unutayım. Sigara içiyorum. Hap yutuyorum. Dua ediyorum.
Yiyorum. Uyuyorum. Sıçıyorum. Küfrediyorum.

Hiçbirşey kumu veya gözjtapaklarımın içine kazınmış anıları
alıp götüremiyor. Kokularla, seslerle ve kederle, takılmış bir kaset
gibiyeniden veyeniden oynuyorlar.

* 243 *

59— —

Finn’in evi, plastik torbadaki ekmek dilimleri gibi dizilmiş dar
dairelerden biriydi.

Finn giriş kapısını açarken, “Burası için ne kadar para
istediklerine inanamazsın,” diye açıkladı. “Ben mezun olur ol­
maz, annem buradan taşınacak.” İçeri girerken lambaları açtı.

“Annenin gelmeyeceğine emin misin?” diye sordum.
“ Gece araba kullanmaktan nefret eder, merak etme.”
Banyodayken, ağladığım için bozulan makyajımı düzelt­
meye çalıştım. Geçmiş, aynadan akıp geçti...

...kütüphane kartımı almam için Trish beni otobüsle
kütüphaneye götürüyor, uçun, koyu renkli ağaçların al­
tında bisiklet sürüyorum, doğum günü içinyamukyumuk
kapkeklerpişiriyorum,

...küçücük bir kıçken küçücük elimle Trish'in yü-
çündeki yaşları siliyorum, o beni bir battaniyeye sarıp
arabaya taşıyor,

.. .kükreyipşimşekçakanyaratık babamdan kaçıyoruç,
Trish bana sımsıkı sarılıyor. ..

Lambayı kapadım.

* 244 *

LAURİE HALSE ANDERSON

***

Finn, buzdolabını açtı. “ Süt, çikolatalı süt, portakal suyu ya
da annemin sevdiği kırmızı diyet içeceği? Ya da sana sıcak
çikolata yapabilirim.”

“ V otka.”
“ Süt, çikolatalı süt, portakal suyu, kırmızı diyet içeceği,
sıcak çikolata,” diye tekrarladı. “Ya da çay.”
“Otobüs istasyonunun dışındaki evsiz adamdan votka
alırım.”
İçini çekti ve buzdolabından çıkardığı portakal suyunu,
dolabın üstündeki karton kutudan da bir şişe votka ile üzerinde
çizikler olan bir plastik bardağı önüme koydu. Votka şişesini
açıp birkaç santim olacak kadar bardağa doldurdum.
“ Sen içmiyor musun?” diye sordum.
“ Benim ilacım çikolatalı süt.”
Gözlerine baktım, gözlerimi kısıp daha parlak bir ışık al­
tında daha yakından baktım. “ Senin gözünde kalem mi var?”
“ Fark etmen oldukça uzun sürdü,” dedi. “ Beğendin m i?”
“Evet.” Kıkırdadım. “ Biraz seksi. Ama rimel sürmek yok,
tamam mı? Benden daha uzun kirpikleri olan bir çocukla bir­
likte görülemem.”
Plastik bardağa bakıp burnumun ucunu öptü. “ Gerçekten
bunu mu konuşuyoruz?
“ Hayır.” Midem benim için bir tercihte bulundu ve daha
farkına bile varmadan votkayı şişeye geri boşaltıp bardağımı
meyve suyuyla doldurdum. “ Kesinlikle hayır.”

* 245 *

hafızam ın keskin "bıçağı

Finn, pastırma ve krep pişirirken, beni oyalamak için Sahra
Çölü’nün ortasında, bir emirin sarayında aşçı çırağı olarak
çalıştığı yıllardan bahsediyordu. İşe yaramadı. Endişeler üst
üste bindi ve gri bir panik kurdelesi de onları bağladı.

Trish 'inplanı neydi?
Onun her zaman bir planı vardı. Her zaman etrafındakiler­
den, özellikle de babamdan dört ya da beş adım önde giderdi.
Peşinde olduğu şey babamın aldığı maluliyet yardımı mıydı?
Muhtemelen çok para olduğunu düşünüyordu. Babamın ona
tekrar âşık olmasını sağlayıp yanımıza mı taşınacaktı? Babamın
hayat sigortasına dahil olup sonra da babamın intihar etmesine
yardım mı edecekti?
“ Hey!” Finn, suratımın önünde parmağım şaklattı. “ Bir
şeyler yemen gerekiyor.” Önüme, üzerinde dumanlar tüten ve
üstünde gülen bir surat şeklinde eriyen tereyağı parçası olan
krep tabağını koydu.
“ Sevimli.”
“Ve pastırma.” Ayrı bir tabağa çıtır çıtır pişmiş pastırma
parçaları koydu. “Ve gerçek akçaağaç şurubu.” Yaprak şeklinde
cam bir şişeden koyu renkli bir şurup döktü.
“ Hepsi bu mu?” diye sordum.
“ Benim atalarım New Hampshire’dan gelir. Biz sadece
gerçek şeyleri yeriz.”
“ Senin soyadın Ramos.”
“New England’da İspanyol asıllılar da var, biliyorsun...”
“Özür dilerim,” dedim. “Ben şey yapmak istememiştim...”
Sırıtıp elini kaldırdı. “ Merak etme. Bu bana beyaz kızlarla
ilgili basmakalıp şeyler söylemem için izin sayılır.”

* 246 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Harika,” dedim. “ Peki ya annenin ailesi? Sormamda sa­
kınca yoksa?”

“Conway asıllı Beyaz Anglo-Sakson Protestan.”
“İnsanların komik şişeli akçaağaç şurubu sevdiği yer yani...”
“ Şimdi sen de onu deneyeceksin.” Çatalı krepe batırdı ve
onu da akçaağaç şurubuna daldırdı. “Aç bakalım.”
“ Unut bunu. Ben yalnızca mısır şurubundan yapılan ucuz
şeyleri seviyorum.”
“ Uçurumun kenarında duruyorsun ama dünyanın en iyi
akçaağaç şurubunun tadına bakmaktan mı korkuyorsun?”
Beni neşelendirmek için çok uğraşıyordu ve votka olmadan
işe yaramaya başlamıştı. “ Belki de beni zehirlemeye çalışıyor-
sundur.”
“ Korkak.”
“İşte şimdi bir kavga başlatıyorsun.” Serçeparmağımı şu­
ruba daldırdım ve hafifçe dilimin ucuna dokundurdum.
“ İnsanlar buna para mı veriyor? ” (Bu kadar olay yaptıktan
sonra, tadının harika olduğunu itiraf edemiyordum.)
“ Bu kaynatılarak elde edilmiş bitki özü, tamamen doğal,”
dedi. “ İçinde hiçbir kimyasal ya da koruyucu madde yok.”
“ Bu ağaç kanı ve seni ağaç kanı emen bir vampir yapıyor.
Eminim dudaklarında kıymık da vardır senin.”
“ Belki de kontrol etmelisin,” dedi bir lokma krepin üzerine
saldırarak.
Kapı zili çaldı.
“ Bunu duymazdan geliyoruz,” diye mırıldandı.
“ Şeker toplayan çocukların hepsi çoktan yatmıştır,” dedim.

* 247 *

hafızamın keskin bıçağı

Ama kapı çalmaya devam etti, sonra da birileri sertçe kapıya
vurmaya başladı. Finn küfrederek arkaya yaslandı. Omuzlarını
düşürdü.

“Lanet olsun,” dedi. “ Onları aramayı unuttum.”

60- * ~ - *-

Gracie’nin ayağı kapının eşiğine takıldı. Topher da Gracie’nin
arkasından, yüzünde salakça bir sırıtmayla içeri girdi. İkisinin
de gözleri kan çanağı gibiydi ve kafaları güzeldi.

Finn, “Arabayla mı geldiniz?” diye sordu.
Topher, “Birisi getirdi,” dedi. “ Tam zamanında kaçtık.”
Gracie kıkırdayarak, “ Çok fazla polis arabası var,” dedi.
Finn, “ Polis m i?” diye sordu ve kontrol etmek için kapıyı
tekrar açtı.
“ Taşocağındaki partiyi bastılar.” Topher, on yaşında bir
çocuk gibi sırıttı. “ Biz de koştuk. Bizi görmediler.”
Gracie, “Biz uçtuk,” dedi. Gözleri kocaman açılmıştı. Finn’e
işaret etti. “ Bu gece burada uyumamız gerekiyor. Hatta buraya
taşınıyoruz. Hippiler gibi yaşayacağız, bir köy kurup tavuk
yetiştireceğiz. Ve keçi.”
Topher, kolunu Gracie’ye attı. “Affet, dostum,” dedi. “Biraz
kafayı buldu.”
“ Siz ikiniz.” Gracie, parmağını Finn ile benim aramda ileri
geri salladı. “ Siz iyi. Arkadaşsınız.”
Finn, “ Krep yaptım,” dedi.

* 248 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Dostum !” Topher, Gracie’yi bırakıp mutfağa yöneldi.
Gracie, “Acele et,” diye seslendi Topher’ın arkasından.
“ Ölülerle konuşmak istiyorum.”
Finn bana baktı. “ Ne dedi bu?”

Yemek yemeyi bitirdiğimizde, Gracie bir şekilde Finn’i, anne­
sinin yatak odasındaki büyük aynayı duvardan indirip oturma
odasının ortasına yere koymaya ve aynanın ortasına da koca­
man, kırmızı bir mum dikmeye ikna etmişti.

Kanepenin üzerinde kıvrılmış, üzerinde el örgüsü bir battaniye
ve başı Topher’ın kucağındayken, Gracie uykulu gözleri açık
tutma savaşını kaybediyordu. Topher da başını geriye yaslayıp
uyuyakalmıştı. İkisini dışarıya sürükleyip uyumaları için çalı­
ların altında bırakmayı düşündüm ama bu benim için çok kötü
bir karma yaratırdı ve şu sıralar karma konusunda alabileceğim
her türlü yardıma ihtiyacım vardı. Finn, pastırmanın kalanı ve
küçük bir kâse akçaağaç şurubuyla mutfaktan geldiğinde ikisi
de horluyordu. Gracie’nin yumuşak alto horlaması, Topher’ın
bas horlamasıyla dönüşümlü olarak duyuluyordu.

“ Işıkları söndür,” dedim.
Finn, anlamadığım bir şey mırıldandı ama ışıkları kapa­
yıp el yordamıyla yolunu buldu ve aynanın diğer tarafında
karşıma oturdu.
“ Peki, şimdi ne olacak?” diye sordu.
“Bunu daha önce hiç yapmadın m ı?” Tüylü şalımı, kendimi
Trish ve babamla ilgili düşüncelerden korumak için etrafıma
sardım. “ Dünyalar arasındaki perde, en çok Cadılar Bayra-
mı’nda incedir. Aynada ölüleri görebiliyor olmamız gerek.”

* 249 *

hafızamın keskin bıçağı

Finn ağzına bir parça pastırma koyup çiğnedi. “Annem
asla içinde ölülerin olduğu bir ayna almaz.”

“ Bazen çok eski kafalı olabiliyorsun.” Öne eğilip mumu
yakarken şalımı alevden uzakta tuttum.

Aynanın yüzeyini işaret etti. “ Görüyor musun? Sen ve
ben. Oldukça canlıyız.”

“ Gözlüğünü çıkar,” dedim. “ Gözlerinin odaklanmadan
bakmasına izin ver.”

“Eğer gözlüğümü çıkarırsam zaten gözlerim otomatik
olarak odaktan çıkıyor.”

Burnumu çekerek güldüm. “Yap haydi.”
Finn gözlüğünü çıkardı. “ Pekâlâ,” dedi. “ Ölüleri getir.
Umarım pastırma sevmiyorlardır.”
Derin bir nefes aldım ve gözlerimi yarı kapatarak odaktan
çıkıp sadece şekiller görene kadar görüşümün bulanmasına
izin verdim. Oval bir gümüş ayna. Kırmızı, kare mum. Mavi,
sarı, beyaz ve sonra da gri rengini alan ve önce daire sonra hilal
şeklindeki alevler, sıska Finn şeklindeki bir gölgeye dönüşüp
karanlıkta kayboldu.
Zaman, bir kedinin uzun bir uykudan uyanması gibi lüks
ve sabırlı bir şekilde uzadı. Derin bir nefes aldım ve yediye
kadar saydıktan sonra bıraktım. Mumun alevi zıpladı. Kendimi,
aynanın yüzeyinde dalgalanan ışıkta kaybetmeye çalıştım. Bir
nefes daha, tut içinde...
Bir baykuş tüyler ürpertici bir şekilde uzun uzun öttü.
Huu-huu-huu-huu!
Finn, “ Oha,” dedi.
Parmağımı dudaklarıma koydum. “ Şişşt.”

* 250 *


Click to View FlipBook Version