LAURIE HALSE ANDERSON
Baykuş ikinci bir defa öttü ama bu sefer ses çok daha yakın
dan geldi. Üçüncü kez öttüğünde artık kuş camı kırıp odanın
içine uçacak sandım. Şekle bürünmeye çalışan belirsiz bir gölge
sürünerek aynanın içine girdi. Doğrudan bakmaya çekiniyor
dum çünkü bakarsam ortadan kaybolacağından korkuyordum.
Üşümüyordum ama yine titremeye başladım. Üzerimdeki şalın
tüyleri sallanıyordu.
Finn büyüyü bozdu. “ Bu ürpertici bir şey.”
Bir anda gözlerim odaklandı. “Berbat ettin. Birileri aynanın
içine girmeye çalışıyordu.”
Baykuş tekrar öttü ve sesi sanki uzağa uçuyormuş gibi
azalarak kayboldu.
Biraz sonra, “Affedersin,” dedi.
Cevap vermedim.
“ Sence Rebecca mıydı?” diye sordu. “Annen m i?”
Ona dalgalanan mum ışığında baktım. “Annemin adını
nereden biliyorsun?”
Gracie’yi işaret etti.
“ Sana başka bir şey dedi m i?”
“Hayır.” Bacaklarını açıp yan yatarak uzandı ve başını eliyle
destekledi. “ Sadece sen küçükken annenin öldüğünü söyledi.”
Baykuşun geri gelmesini umarak bekledim.
“ Bana onunla ilgili bir şey anlat,” dedi.
“Ne gibi?”
“ Bilmiyorum. Eğlenceli bir şey. Daha önce kimseye an
latmadığın bir şey.”
Şalımın üzerinden uzun bir tüyü çektim. Yavaşça annemle
ilgili bildiğim az sayıda şeyi düşündüm.
* 251 *
hafızamın keskin bıçağı
“Rebecca’nm gerçekten yaptığı bir şeyin hikâyesi,” dedim.
“ Bana hamileyken uçaktan atlamış. Elbette, hamile olduğunu
bilmiyormuş. İnsanlara paraşütle atlamayı öğretmek onun işiymiş
ama benim geldiğimi öğrenince bırakmak zorunda kalmış.”
Tüyün ucunu erimiş muma batırıp aynanın üzerinde bir
çizgi çizerek kendime doğru çektim. “Yemin ederim, o atla
yışı hatırlıyorum. Bu imkânsız, değil mi? Ama hatırlıyorum.
Düşmeyi, havanın çarpışını, paraşütün açılmasını ve kahkaha
sesini, annemin kahkahasını hatırlıyorum. Sanırım bana bu
anıyı aktarmış, sanki bilmemi istediği ilk şey buymuş g ib i...”
Finn, parmağının ucunu soğuyan muma batırıp dikkat
lice parmağını kaldırdı ve geride parmak izini bıraktı. “ Peki,
Trish kim? ”
Geliyorlardı, kanatlanmışlardı ve ufaklardan geliyorlardı tüm
resimler, sesler, kokular, tatlar, geçmişle ilgili herşey olabildiğince
hı^lı bir şekilde bana doğru uçuyordu.
Elimi alevin içinden geçirdim.
“ Yapma,” dedi. “Elin yanacak.”
“Yansa ne olur? ”
Finn mumu söndürdü.
Karanlıkta, “ Sana bir sırrımı söyledim,” dedim. “ Sıra sende.”
“ Bana Trish’i anlatırsan olur.”
“ Söylediğin sır gerçekse anlatırım.”
Çakmağıyla oynarken, “ Gerçek,” dedi. Yavaşça çakma
ğın tekerini çevirdiğinde, çakmaktan minyatür havai fişekler
gibi kıvılcım çıktı ama alev almadı. “ Zaten bir kız kardeşim
olduğunu biliyorsun. Adı Chelsea. Sır da Chelsea’nin bağımlı
olması. Eline geçen her şeyi tüttürür ya da burnundan çeker.”
* 252 *
LAURIE HALSE ANDERSON
“ Vay canına, cidden mi? B en ... Ben ne diyeceğimi bilmi
yorum. O nerede?”
“ Boston.” Çakmağı aynanın üzerine koydu. “ Bu yüzden
babam o işi kabul etti ve annem de bugün oraya gitti. Chelsea,
başka bir ‘büyük dönüm noktasından’ geçtiğini İddia ediyor.
Aman ne güzel.”
“Bu ne demek?”
“Annemlere bir daha kelek atacak demek. Onun ilk iki
rehabilitasyonunu ödemek için emeklilik paralarını yaktılar.
Chelsea, ikisinden de kaçtı. Üçüncü seferinde, Hawaii’deki
bir kliniğe para ödemek için bankadan ipotek karşılığı borç
aldılar. Ondan kaçmadı. Eve bronzlaşmış bir şekilde geldi ve
tam tamına sekiz gün boyunca temiz kaldı.”
Karanlıkta sesi daha yaşlı çıkıyordu.
“ Şimdi bizim affımızı istiyor ki, tırnak içinde, iyileşme
dönemine başlayabilelim. Tam bir saçmalık. Annem ona para
versin diye, anneme kendini suçlu hissettirecek ve sonra da
parayı alıp kaçacak.”
Çakmakta beliren alev Finn’in yüzünü, gölge ve aydınlık
dalgalarına böldü.
“Yeterince gerçek m i?” diye sordu.
“ Evet,” dedim sessizce. “ Özür dilerim.”
Mumu yaktı. “ Sıra sende, Bayan Mavi. Bu Trish denen
yaratığın ne kötülüğü var? Neden o kadar tepki gösterdin?”
Beni otobüse bindirdi. Beslenme çantamda mu^Luvefıstık ermeli
sandviç vardı. Ekmeğin kenarları kesilmişti. Futbol takımıma koçluk
yaptı. Bana vuran bebek bakıcısını işten kovdu. Yeni bir bakıcı bulana
kadar bir hafta boyunca beni işyerine götürdü. Votka değil şarap
* 253 *
hafızam ın keskin "bıçağı
içerdi. Baçenyemekyemeyi unuturdu. Sadece ben uyuyorken sigara
içerdi. Beni arabayla alması için aradığımda telefonuna bakmayı
unuttu. Evi terk ettiğinde kapıyı kilitlemeyi unuttu.
“ Önceden benim annemdi,” dedim. “ Sonra istifa etti.”
—*—61 —*—
Ona anlattım... büyük bir kısmını.
Biyolojik annem Rebecca’nın arabasına, ben bebekken
sarhoş biri yandan çarpmış. Babam dağlarda direnişçilerle
savaşıyormuş ama ordu ona eve dönüp işleri yoluna koyması
için birkaç haftalığına izin vermiş. Savaş alanlarında anaokulu
olmadığı için babam beni annesine götürmüş. Beni ölene ka
dar büyükannem büyüttü. Neredeyse yedi yaşındaydım. İşte o
zaman işleri Trish üstlendi. Trish, tam bir “asker” sevgilisiydi.
Babamın çocuk bakmaya bayıldığını söyleyen Amerika’daki
kız arkadaşıydı.
(Trish’i eskiden çok sevdiğim ve ona anne dediğim ayrın
tısını atladım çünkü salakça ve ezikti.)
“ Peki, ya annenin akrabaları?” diye sordu.
“Onlarla tanıştığımı hatırlamıyorum. Bir ara öldüler. Bü
yükannem, ihtiyacım olan tek aileydi.”
Aynaya baktım. Kimse orada beklemiyordu.
“ Babana ne oldu?”
Sesindeki kibarlık beni neredeyse ağlatacaktı. Boğazımı
temizlemek için durdum ve ona kısa, net bir şekilde anlattım:
* 254 *
LAURİE HALSE ANDERSON
İki defa Irak, iki defa Afganistan’a gittiğini, nasıl Mor Kalp
Nişam’m 14kazandığını, bacağındaki dikiş sayısını, onu hasta
nede ziyaret edip fizik tedavisi alışını izlediğimi, içki içmesini,
kavga etmesini ve onu tekrar denizaşırı ülkelere gönderdikle
rinde ne kadar mutlu olduğumu, mutlu olduğum için ne kadar
kötü hissettiğim i... Pikabını, beynini ve kariyerini patlatan
el yapımı patlayıcıyı, hastanede geçirdiği ayları, büyük hoş
geldin partisini, asker künyelerinin verildiğini ve ordu günle
rinin bittiğini anlattım. (Bu, beyninde saçaklanan kablolardan
haberimiz olmadan, dolunay olmadığında bile kurtadama dö
nüşebileceğini öğrenmeden önceydi.)
Trish’in kahvaltıda şarap içmesini ve bizi terk etmesini
de anlattım.
“ Trish gittikten sonra babanın başka kız arkadaşı oldu mu?”
Başımı hayır anlamında salladım. “ İşte o zaman o da kam
yon şoförü olmaya karar verdi. Beni ne yapacağını bilmediği
için ben de onunla gittim.”
“ Peki, ya okul?”
“Bana ev eğitimi verdi. Hatta beni okulsuzlaştırdı. Bir süre
için her şey çok güzeldi: O kamyonu sürüyordu, ben yüksek
sesle okuyordum, ikimiz her şey hakkında konuşuyorduk. Ke
sirler, evrim, Abraham Lincoln’m kabinesi ve hangi Hemingway
kitabının en iyisi olduğu... Zaman zaman küçük bir kasabaya
yerleşmemiz gerektiğiyle ilgili bir hevese kapılırdı ama birkaç
14 5 Nisan 1917 tarihinden itibaren ABD ordusunda gazi veya şehit olanlara Başkan
adına verilen nişan, (ç. n.)
* 255 *
hafızamın keskin bıçağı
hafta veya ay sonra başka bir hevese kapılırdı Yegüm, yeniden
yollara düşerdik.”
Finn aynanın etrafından emekleyip yanıma oturdu. “Peki,
buraya nasıl geldiniz?”
Derin bir nefes aldım. “ Geçen yıl Arkansas’ta tutuklandı.
Kamusal alanda sarhoş olduğu için.”
Finn, sıcak ve sert vücuduyla bana yaslandı.
“ Hapiste sadece bir gece kaldı ama çıktığında buraya ta
şınmaya karar vermişti. Üniversiteye hazırlanmak için normal
bir okula gitmem gerektiğini söyledi.”
“ Mantıklı.”
“ Taşınmanın ona iyi geleceğini, eski arkadaşlarıyla görü
şüp iyi bir iş bulacağını düşündüm. Ama bunun yerine sanki
kafasına geriye doğru sayan saatli bir bomba yerleşti.”
Sessizce, “Peki, ya Trish?” diye sordu.
“ Trish bombanın erken patlamasına neden olacak.”
Çok ileri gittiğim, çok fazla sır paylaştığım için karnım
ağnyordu. Bir gün ayakta kalmayı başarma şeklimi mahvetmesin
diye, geçmişi saklı tutmalıydım. Ama bu babamın sorunuydu,
değil mi? Geçirdiği en kötü dünler bozuk bir kaset gibi sürekli
kafasında oynuyordu ve o da onlara dikkatini vermekten kendini
alamıyordu (ya da almak istemiyordu). En azından yoldayken
anıları solladığımız zamanlar oluyordu. Şimdiyse etrafımızı
sarmışlardı ve gittikçe üzerimize geliyorlardı.
“Artık bu konudan konuşmak istemiyorum.” Öne eğilip
muma üfledim. “Yatağa gidebilir miyiz?”
Merdivenleri çıktık. Finn önümdeydi ama elimi tutmak
için elini geriye uzatmıştı. Odasındaki masa lambasını yaktı.
* 256 *
LAURIE HALSE ANDERSON
Duvarlar daha önce adlarını hiç duymadığım grup posterleri,
Rus seyahat posterleri ve parlayan motosikletler üzerinde ne
redeyse çıplak kadınların resimleriyle doluydu. Tavana kadar
uzanan kitaplığından kitaplar taşıyordu ve bilgisayar ekranıyla
klavyesinin etrafında oyun kumandaları doluydu. Odası vücut
spreyi ve cips gibi kokuyordu.
“ Şey,” dedi. “ Buraya geleceğine emin değildim ama yine
de ne olur ne olmaz diye temizledim.”
“ Ne olur ne olmaz m ı?”
“Evet.” Kapıyı kapayıp klavyesindeki “space” tuşuna bastı.
Ekranı, şöminede yanan bir ateş, hoparlörleri de caz notalarıyla
çalışmaya başladı. Masa lambasını kapadı ve kollarını bana
sarıp beni öptü. Ağzında akçaağaç şurubu, tereyağı, krep ve
pastırma tadı vardı.
Şimdi. Şu dakika, şu an içinde kalacağım. Finnle bir kale
inşa edip dünü kilitli tutacağım.
V e... bir şekilde kendimizi Finn’in yatağında bulduk. Ar
dından kıyafetlerimiz çıkmaya başladı çünkü her şey iyi ve
doğru hissi veriyordu. Kapısının diğer tarafındaki dünya, artık
gerçek değildi. Ağzı, elleri, omuzlarındaki kasları, sırtındaki
kavis, önemli olan tek şey bunlardı. Y arın...
Lanet olsun.
Doğruldum.
“ N e?” Nefes nefeseyken o da doğruldu. “Yanlış bir şey
mi yaptım?”
“Kötü bir kelime düşündüm.”
“ Edepsiz bir kelime mi? Hepsini biliyorum. Tercih ettiğin
bir tane var m ı?”
* 257 *
hafızamın keskin bıçağı
“ Yarın.”
“Yarın, edepsiz bir kelime değil.” Saçlarını gözlerinin
önünden çekti. “D eğil mi?”
“ Kötü dedim, edepsiz demedim.” Titreyince yorganı çe
neme kadar çektim. “ Gerçek olan yarın... Gitmek istediğimiz
yere kadar gidemeyiz. Gerçek iğrenç bir şey.”
“Yarını düşünme.” Parmaklarını kolumun üzerinde gez
dirince yeniden titredim. “Yarın, hiç seksi değil.”
“ Neyin seksi olmadığını biliyor musun?” Elini ittim. “ Be
bekler. Bebekler seksi değil.”
“Ama prezervatif aldım,” dedi. “ Hatta nasıl takmam ge
rektiği üzerinde pratik bile yaptım!”
Yüzündeki kayıp küçük köpek ifadesi beni gülümsetti.
“ Seninle gurur duyuyorum, Ereksiyon Adam ama bu yeterli
değil. Bende dünyanın en kötü şansı var. Eğer dünyada biri
bu gece hamile kalacaksa, bu kesin benim. Şu anda düşünmek
zorunda kalmam gereken son şey bir bebek.”
Homurdandı ve tekrar yattı. “ O kelimeyi söylemekten
vazgeç!”
“ Bebek, bebek, bebek.” Yerden bluzumu alıp giyindim.
“Yapamam. Yapamam...”
“Neden giyiniyorsun?”
“ Beni eve götürmen gerekiyor.”
Yorganın arasında gömleğini aradı ve üzerine giyindi. “Eve
mi gitmek istiyorsun? ”
“Hayır. Ama burada kalırsam sen beni baştan çıkaracaksın
ve salakça davranacağız ve hayatım sona erecek.”
* 258 *
LAURİE HALSE ANDERSON
“ Hayatını mahvetmeyeceğim ve salakça davranmayacağız.”
Dolabının kapağını açtı ve en üst rafta bir şeye uzandı. “ Uyku
tulumunda yatmanda bir sakınca var m ı?”
“ Neden?”
Uyku tulumunu yavaşça bana attı. “ Postmodern kundak,”
dedi. “ Sen seninkinde kal, ben de benimkinde kalacağım.”
“ Uyku tulumlarının fermuarları açılabilir,” dedim.
“ Ben sözlerimi tutarım.” İkinci bir tulum çıkardı. “Ve
eminim ki sen de tutarsın.”
Yastıkların yerini ayarlamak ve uyku tulumlarının yata
ğın üzerinden kaymasını önlemek biraz zamanımızı aldı ama
sonunda uzandık ve telefonlarımızın alarmlarını gündoğumun-
dan önce bizi uyandırması için kurduk. Birbirimize iyi geceler
öpücüğü bile vermeden, sanki biri bize büyü yapmış gibi anında
uyuyakaldık.
Alarmlarımız çaldığında sendeleyerek aşağı inip Gracie ile
Topher’ı uyandırdık. Finn, beni bizim evin garaj yolunda bıraktı
ve dış kapıya doğru yürürken, Trish’in arabasını anahtarla
çizmemi izledi. Köpeği uyandırmadan sessizce eve girdim ve
kıyafetlerimle yatağıma girip ağlamaya hazırlanıyorken yeni
den uyuyakaldım.
O öğleden sonra yataktan çıktığımda, oturma odasında fut
bol izliyorlardı. Trish, kucağında kalın bir kitap ve burnunun
* 259 *
hafızamın keskin 'bıçağı
ucundaki berbat okuma gözlüğüyle yatan koltuğa kıvrılmış
ileri geri sallanıyordu. Babam ise kanepede oturmuş birasını
yudumluyordu. Yarısı yenmiş bir sandviç babamın önündeki
masada duruyordu ve köpek de ayaklarının ucuna kıvrılmıştı.
Babamın kafasının hemen üzerinde çirkin ve ahşap guguk kuşlu
saat gürültülü bir şekilde çalışıyordu.
Babam, “ Bakın kim uyanmış,” dedi.
Kanepenin arkasındaki duvara asılı saati işaret ettim. “ O
nereden çıktı?”
Babam, “ Trish bodrumda bulmuş,” dedi.
Trish, okuma gözlüğünün üzerinden bana baktı. “Yorgun
görünüyorsun, Lee-Lee. İyi uyuyamadın mı?”
Herhangi bir uyarı olmaksızın ve benden izin almadan göz
lerim yeniden sulandı. Finn’i görmezden gelmeliydim. İstasyona
yürüyüp ilk otobüse arkama bakmadan binmeliydim. Spock,
sırtüstü yattı ve karın masajı yapılması için sızlanmaya başladı.
Trish, Spock’a baktığında bluzumun koluna gözümü sildim.
Ona söyleyecek halim yoktu ama haklıydı: Bütün bu olanlarla,
bıçak kesiğiyle, yırtılma sesiyle ve selle başa çıkabilmek için
daha fazla uyumam gerekiyordu...
...bana kalemi ulattı ve ilk kütüphane kartımı im
zaladım ve onlar da benim istediğim kadar okuyacağım
sekiz kitabı almama iıjn verdiler...
.. .makasın kesmesive tutkalın kokusu, kâğıttanyapıl
mış bir halkayı başka birparçayla birleştirip kırmız}, yeşil,
kırmııı, yeşil diye giden bir zinciryapıp ağaca asmak...
* 260 *
LAURIE HALSE ANDERSON
.. .çiçik mutfak masasına bir sıra halinde dikilmiş
M & M ’lerle bana çarpma ile bölmeyi öğretmesi eğlenceli
olabilir...
Trish bana baktı. Odaya ışık, Trish’in arkasında kalan
pencereden geliyordu ve bu yüzden yüzündeki ifadeyi okumak
imkânsızdı. Gölgelerin üzerinde yoğunlaşm ak...
... Trish babama kültablasınıfırlattı, babam eğildi ve
kültablası bir buçfırtınası gibiparamparça oldu...
... Trish ’i biryabancıyla baygın halde kanepedey a
tıyorken bulmak, ikisinin de kıyafetleriyoktu. ..
... Trish ’in hiçi terk ettiği çaman kapının son bir defa
çarpılarak kapatılması...
...öne çıkmaya çalışan anıları kilitli tutmayı kolaylaştı
rıyordu.
Kapağını görebilmem için Trish, kucağındaki kitabı kal
dırdı. “Yeni Elizabeth George kitabı. Gerilim kitaplarından
hoşlanır mısın?”
Spock yeniden mızmızlanıp kuyruğunu gürültülü bir şekilde
yere indirdi. O da bu saçmalığın kokusunu alabiliyordu. Trish
çoktan sanki burada yaşıyormuş gibi davranmaya başlamıştı.
Evden gidersem, Trish tekrar babamı kendine âşık ederdi ve
bunun bu sefer nasıl sonuçlanacağını bir tek Tanrı biliyordu.
Ama kalırsam ve o da kalırsa, onu öldürmek zorunda kalacaktım
ve cinayet hâlâ yasal değildi.
* 261 *
hafızamın keskin bıçağı
Babam ve Trish, bir sonraki olacak şeyden hoşlanmayaca
ğımın haberini veren o yetişkin bakışıyla birbirlerine baktılar.
Babam televizyonu kapadı ve boğazını temizledi. “ Konuş
mamız gerekiyor.”
Kapıya yönelerek, “ Hiç sanmıyorum,” dedim. “ Çimleri
biçeceğim.”
Babam, “ Şimdi değil,” dedi.
Trish, “Lütfen,” diye ekledi.
Durdum. Kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Bana öyle bakma.” Babam kafasını kaşıdı. “Biliyorum, sana
onun buraya geleceğini söylemeliydim. Geçen gün basketbol
oynarken denedim ama başka şeyler araya girdi.”
Trish daha da hızlı sallanıyordu. Yatan koltuk gıcırdamaya
başladı.
Babam, “Dün gece öfkemi kontrol edemediğim için üz
günüm,” diye devam etti.
“Yani,” dedim. “ Üzülmek suçunu hafifletiyor, değil m i?”
“Her şeyi berbat ettim, tamam m ı?” Babam ellerini ça
tırdattı. “ Sen de pek kibar davranmıyordun. Neyse. Trish’in
burada kalması gerek.”
Trish araya girdi: “ Sadece bir hafta ila on gün kadar.”
Babam, “Otele boşu boşuna para vermesi mantıklı değil,”
dedi.
“Yolun sonundaki domuz barınağına ne dersin?” diye sordum.
Gıcırdayan koltuk, kapana sıkışmış bir fare gibi ses çı
karıyordu. Birbirlerine bir kez daha sinir bozucu bir şekilde
baktılar ve bu sonunda sigortamı attırdı.
* 262 *
LAURIE HALSE ANDERSON
Babama, “ Ona öyle bakma!” diye bağırdım.
Trish, “ Hayley, lütfen,” dedi.
Hızla etrafımda döndüm. “ Kapa çeneni!”
Babam, “ Hayley!” dedi.
Trish başını iki yana salladı. “Andy, onu biraz olsun rahat
bırak.”
“ Beni rahat mı bıraksın?” diye tekrar ettim. “ Bu lafı şans
kurabiyesinden mi öğrendin?”
Trish bana, “İkisini birden elde edemezsin,” dedi.
“ Bu da ne demek oluyor?”
“ Önce çenemi kapamamı istiyorsun, sonra da bana soru
soruyorsun. İkisini birden elde edemezsin. Seçmen gerekiyor.”
Okuma gözlüğünü başına yerleştirdi. “ Ben artık bir hemşire
yim, Hayley. Diplomamı aldım. Buraya birkaç görüşme için
geldim. Eski bir arkadaş olarak Andy de bana kalacak bir yer
verdi, o kadar.”
Babam, “Arkadaş olarak,” diye tekrar etti. “Büyükannenin
odasında kalıyor.”
Büyükannemin hayaletinin bunu duymuş ve Trish’i kor
kutup ona bizde kalmayı zindan etmesi için ölü kadın arkadaş
larını topluyor olmasını umdum. Belki Rebecca’dan, Stockwell
ailesinden ve mezarlıktaki yüzlerce kişiden, yatak odasında
toplanmaları için yardım alarak büyükannem, Trish’in omzuna
kibarca dokunup ondan evimizden defolmasını ve bizi rahat
bırakmasını ister.
Spock ayağa fırladı ve kendini silkeleyerek güneş ışığında
asılı kalan, tüy ve kepekten oluşan bir duman havalandırdı.
* 263 *
hafızamın keskin bıçağı
“ Tamam o zaman.” Babam, sanki her şey hallolmuş ve ben
garaja gidip baltasını almak üzere değilmişim gibi, dizlerine
vurdu ve ayağa kalktı.
Trish ona, “ Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
Babam, “ Çim biçicinin ağzını tıkayan otlar çalışmasını
engelliyor,” dedi. “Hayley için çalıştıracağım.”
“ Hiç zahmet etme,” dedim. “ Ben Gracie’lere gidiyorum.”
* 264 *
“Bana bunun bir kâbus olduğunu söyle.” Kendimi sertçe salıncağa
bırakınca zincirler şıngırdadı. “ Belki de dün gece yediğimiz
pastırma bozuktu. Belki gıda zehirlenmesi aklımla oynuyordur.”
Gracie inledi. “Lütfen yemek hakkında konuşma.”
“ Sanki Cadılar Bayramı’nda takıldı kaldık gibi,” dedim.
“ Uyanıyorum ve oturma odasında bir cadı var. Babam da ne
redeyse kendine benzeyen bir suratın maskesini takmış. Her
şey bir garip.”
“Neden bu kadar şaşırdığını anlamıyorum.” Gracie, dikkat
lice kaydırağın ucuna oturdu. Erkek kardeşi, arkadaşlarıyla yeni
tırmanma aletlerinin yanında oynuyordu. Yaptıkları gürültüden
uzaklaşmak için eski oyuncakların olduğu tarafa gitmiştik.
“ Trish ve baban uzun süre beraberdiler, değil mi?”
Salıncağı etrafında sallayıp zinciri birbirine doladım. “Olay
bu değil.”
Gracie’nin hâlâ Iron Man kostümünü giyen erkek kardeşi
koşarak yanımıza geldi. “ Kegan’ın annesi portakal getirmiş.
Sen izin verirsen bir tane yiyebileceğimi söyledi.”
Gracie, “ Olur,” dedi. “Ama orada ye, tamam m ı?”
“ Bir tane Bologna sandviçi de yiyebilir miyim?” diye ba
ğırarak sordu.
* 265 *
hafızamın keskin bıçağı
Gracie, “ Şişşt!” diye onu susturdu. “ Başım ağrıyor, unut
tun mu?”
Garrett, Gracie’nin yüzüne doğru eğildi ve yüksek sesle
fısıldadı: “ Bir tane Bologna sandviçi de yiyebilir miyim? Ke-
gan’m annesi içine mayonez ve ketçap da koyuyor.”
Gracie yavaşça nefes verdi. “İstediğini ye, ufaklık. Ve bana
söyleme.”
Garrett bizi duyabilecek mesafeden çıkana kadar bekledim.
“Kusup bundan kurtulmalısın.”
“Kusmaktan nefret ediyorum.” Dudaklarını yaladı. “ Peki,
Trish’le ilgili olay ne o zaman?”
Zincirleri bir tur daha çevirdim. “ Olay şu ki, Trish berbat
bir insan.”
Kaydırağa uzanırken Gracie, “ O zaman onu babama ayarla,”
dedi. “ Bu ikimizin ailesinin de sorunlarını çözer.” Homurdandı.
“ Bir insan akşamdan kalma olmaktan ölebilir m i?”
“ Öyle olsaydı, Trish şimdiye kadar ölmüş olurdu.” Salın
cağı bir anda serbest bıraktım ve zemin ayaklarımın altında
dönmeye başladı. “ Sanırım babam da.”
Gracie, “ Kendime bunu yaptığıma inanamıyorum,” dedi.
“En kötü kısmı da, Trish bizde kalıyor.” Ayak parmaklarımı
toprağa gömdüm ve diğer yönde dönmeye başladım. “ Babam
neden Trish’in ne yapmaya çalıştığını göremiyor?”
“ Stres yapmayı bırak. Hiçbir şeyi değiştiremezsin.” Kum
havuzunun etrafında koşuşturan kızlar çığlık atınca Gracie
irkildi. “Ebeveynler her istediklerini yapabiliyorlar. Artık ko
nuşmayı bırakıp ölmeme izin verir misin?”
* 266 *
LAURIE HALSE ANDERSON
“ Bu kadar mızmız olduğunu fark etmemiştim. Tutuklan
madığın için şükretmelisin.”
“ Ben hiçbir şey içmeyecektim.” Elleriyle gözlerini kapadı.
“Ne düşünüyordum?”
“ Düşünmüyordun, aptal, içiyordun. Bunlar birbirine zıt
şeyler. Şimdi odaklan: Trish’ten nasıl kurtulacağım?”
“ Kurtulmayacaksın.” Gracie yüzünü ekşiterek doğruldu.
“ Dünya çılgınca bir yer. Araba sürmek ve balığa gitmek için
ehliyete ihtiyacın var. Bir aile kurmak için ehliyete ihtiyacın
yok. İki insan seks yapıyor ve bam! Hayatı ebeveynleri tara
fından sonsuza dek mahvedilecek, tamamen masum bir çocuk
doğuyor.” Dikkatlice ayağa kalktı. “ Ve bu konuda yapacak
tek bir şeyin bile yok.”
“ Yanlış düşünüyorsun.”
“ O zaman sen tam bir aptalsın.” Yanımdaki salıncağa oturdu.
“ Belki de bu bir işarettir.”
“ Neyin işareti?”
“ Geleceğe odaklanman gerektiğinin işareti. Üniversite
falan. Swevenbury’ye başvuracak m ısın?”
“ Komik,” dedim.
“ Çok mu yakın?” Kaliforniya’ya ne dersin? Orada birçok
okul var. İstediğin kadar uzağa git.”
“ Peki, çiftliğimize ne olacak? ” Tekrar etrafımda döndüm.
Birbirine dolanmış zincirlerin düğümü o kadar aşağıya inmişti
ki saçlarım sıkışmasın diye öne eğilmek zorunda kaldım.
Gracie, “ Sen neden bahsediyorsun?” diye sordu.
“ Dün gece dördümüzün —sen, ben, Topher ve Finn—kendi
çiftliğimizde keçiler yetiştirmemiz gerektiğini söylüyordun.”
* 267 *
hafızamın keskin bıçağı
“Yalancı,” dedi. “ Ben keçileri sevmem bile.”
“Abla!” Garrett salıncakların yanma koşarak elindeki ma
yonezli ve ketçaplı Bologna sandviçinin kalanını Gracie’nin
suratının önünde tuttu. “ Biraz ister misin?”
Gracie, “Ah, Tanrım,” deyip yalpalayarak çöp kutusuna
doğru yürüdü.
“Onu bana ver, ufaklık,” dedim. “Ablan pek iyi hissetmiyor.”
64— * — — *~
Cadılar Bayramı’ndan sonra Finn, pek kendisi gibi değildi,
dalgın ve sessizdi. Uyuşturucu bağımlısı kız kardeşi, annesi
ve babasıyla akıl oyunları oynuyordu ama Finn, bu konuda
konuşmak istemiyordu. Telefonu çoğunlukla kapalıydı —ya da
benim aramalarımı takip ediyordu ve beni engellemişti—ama
her sabah beni okula götürmek için arabayla bekliyordu ve öğ
leden sonra da beni okuldan eve getiriyordu. Kütüphanede ve
koridorda eskisi kadar şakalaşmıyorduk. Bazen doğru düzgün
konuşmuyorduk ama kolu her zaman omzumda, benim elim de
onun kotunun arka cebinde duruyordu.
(Doğrusunu söylemek gerekirse, oldukça rahatlamıştım.
Onun evinde paylaştığımız sırlar saklı kalmıştı. Onu dışarıda
veya kantinde ışıkta görmek, sanki derimi saydam yapıyordu
ve bütün okul içimi görebiliyor gibi hissediyordum.)
Çarşamba sabahı beni her zamankinden daha geç almaya
geldiğinde esniyordu ve gözleri uykuluydu. Uyuyamadığını
* 268 *
LAURİE HALSE ANDERSON
söyledi ama nedenini sorduğumda omuzlarını silkip radyoyu
açtı. Emniyet kemerine yaslanıp okula kadar uyumaya çalıştım.
Trish’in evde olması babamı iyice kötüleştiriyordu. O sa
bah, saat iki buçuk civarında çığlık atarak uyanmıştı. Son dört
gecedir, bu şekilde, pikabın yandığı düşüncesiyle haykırarak
ya da başı belada olan direnişçiler için hava desteği çağırmaya
çalışarak üçüncü kez uyanışıydı. Sakinleştikten sonra tüm gece,
Trish’le oturma odasında oturup konuşmuşlardı. Ne konuş
tuklarını duymaya çalışmıştım ama o lanet saatin çıkardığı
ses bunu imkânsız hale getirmişti.
Uyuyakalmış olmalıydım çünkü gözümü açtığımda okula
gelmiştik.
Topher, bizi uykulu ve esnerken görünce, lezzetli ve yağlı
kahvaltılık sandviçlerimizin yanında iki tane devasa bardakta
kahve getirdi. Kaşlarını kaldırdı. “ Siz ikiniz dün gece neler
yapıyordunuz?”
“Eğlenceli bir şey yapmıyorduk,” dedim.
“Ailecek Skype toplantısı yaptık.” Finn kahvesine üfledi.
“ Chelsea ve babam Boston’dan, ben ve annem de buradan bağ
landık.”
“Cidden mi?” Bunu yeni duyuyordum. “Kulağa hoş geliyor.”
Finn başını iki yana salladı. “ Hiç hoş değildi. Chelsea,
rehabilitasyona gitmek istiyor ama bunun için paramız yok.
Annem, mücevherlerini ve arabasını satmayı düşünüyor.”
Topher, “ Dostum,” dedi.
Gracie, masanın üzerinde katılaşmış bir sakızı tırnağıyla
kazıdı. O da pek uyumamıştı çünkü annesiyle babasının velayet
tartışmasını dinlemeye çalışmıştı. Babası pazardan çarşambaya
* 269 *
hafızamın keskin bıçağı
velayet talep ediyordu ve annesi de babasının kız arkadaşını
Gracie ve Garrett’la tanıştırmasını istemiyordu.
“ Ne olacak o zaman?” Bir yudum kahve içtim ve ağzımı
yaktım. “Annen senin arabanı mı alacak?”
“ İşe otobüsle gideceğini söyledi.”
“ Peki, ya market alışverişi falan?”
Finn, “ Benim arabam,” dedi.
Gracie başını kaldırdı. “ Ona hayır demeyi denedin m i?”
Topher, “ Peki, sigorta saçmalığı ne olacak?” diye sordu.
“Annen o konuda ne karar verdi?”
“ Sigortanla ilgili bir sorun mu var? ” diye sordum. Topher’m
benden bu konuda daha çok şey biliyor olmasına şaşırmıştım.
“ Geçen hafta sigortayı benim ödemem gerektiğini söy
ledi. Benzini de. Dün, koç beni yüzme antrenmanları sırasında
cankurtaran olarak çalışmam için işe aldı. Bu öğleden sonra
başlıyorum.”
“ Bunu bana ne zaman söyleyecektin?”
“Affedersin.” Kahve bardağına baktı. “ Unuttum.”
“Bana sorarsan, kulağa çok saçma geliyor.” Gracie, kahvem
den bir yudum çaldı. “Annen, kız kardeşine olanak sağlamak
için senden çalıyor.”
Finn, omuz silkti ve sandviçinden ısırdı.
Gracie, “ Tabii, planındaki sağlam olmayan noktaları say
mazsak,” diye devam etti. “Ya işten atılırsa? Ya patronu, her
zaman geciktikleri için işe otobüsle gelen çalışanları olmasını
istemiyorsa?”
Finn, “Artık bu konuda konuşmak istemiyorum,” dedi.
* 270 *
LAURIE HALSE ANDERSON
Gracie, “ Konuşmalısın,” dedi. “ Sen annene olanak sağlı
yorsun ve o da kız kardeşine sağlıyor.”
“ Senin ailen buna olanak sağlamak diyebilir. Bizim aile
mizde bu göz kulak olmaktır.” Finn, Topher a baktı. “Artık
konuyu değiştiriyorum. Nebraska’daki ortaokulda yaşanan
silahlı saldırıyı duydun mu?”
Topher, “Haberler çok iç karartıcı,” dedi. “Daha fazla çizgi
film izlemelisin.”
Gracie, “ Neden konuyu değiştirmek zorundayız?” diye
sordu. “ Topher dışında hepimizin deli ebeveynleri var.”
“ Utanılacak derecede .uyumlular.” Topher başını iki yana
salladı. “ Bu utanç verici bir şey.”
“Kapa çeneni, şapşal.” Gracie, Topher’ın omzuna hafifçe
vurdu. “ Bu meselelerde konuşup birbirimize yardımcı olma
malı mıyız?”
“ Gracie doğru söylüyor, Finn-kafa,” dedim.
“Hayır, söylemiyor.” Finn yüzünü bana çevirdi. “ Özel şey
lere burnunu sokuyor ve ısrarcı davranıyor. Sen de aynısın.
Cidden artık bu konuda konuşmak istemiyorum.”
“ Burnumu mu sokuyorum?” diye sordum.
Topher, “ Peki!” dedi yüksek sesle. “ Spor! Kim spordan
konuşmak ister? ”
Orada durmalıydım ama kendimi durduramadım. Yor
gundum, sinirliydim, muhtemelen biraz âşıktım ve bu fikir
beni korkutuyordu. Ayrıca yorgundum. (Bundan daha önce
bahsetmiş miydim?) Çizgi filmlerdeki kartoplarmın gitgide
büyüyüp dağdan aşağı yuvarlanması gibi, gittikçe daha çok
sinir oluyordum.
* 271 *
hafızamın keskin bıçağı
“Oturur oturmaz söylediğin ilk şey, ailenle Skype görüşmesi
yaptığın, Chelsea’nin rehabilitasyonu ve annenin mücevher
leri ile arabasını satması oldu,” dedim. “ Kimse senin hayatına
burnunu sokmadan, bunları söyleyen şendin.”
Finn hiçbir şey demedi.
“ Sonra da bir işe girdiğini ve bugün çalışmaya başlaya
cağını söyledin. Zaten benim hayatım bundan herhangi bir
şekilde etkilenemezdi.”
“ Senden bunun için çoktan özür diledim.”
Kartopu çoktan bir çöp kamyonu büyüklüğüne ulaşmıştı.
“Eğer içinden gelmiyorsa özür dilemenin hiçbir anlamı yok.”
“Peki, ne yapmam gerekiyor?” diye sordu.
Gracie, “ Hayley’ye bağırmamak iyi bir başlangıç olabilir,”
dedi.
Finn, Gracie’yi işaret ederek, “ Burnunu sokuyor ve ısrarcı
davranıyor, görüyorsun, değil m i?” dedi.
“ Bana kızgınsın diye ona bağırm a,” dedim.
“ Sana kızgın değilim ama sen bir kavga başlatıyorsun.”
Etrafımızdaki masalardaki konuşmalar gitgide sessizleş
meye başladı. Zombi kafaları kan kokusu alınca bize doğru
döndü. Sinirim, bütün bir köyü yerle bir edecek kadar büyük
bir kartopu haline gelmişti.
“Kavga başlattığım yok!” Yumruğum masaya indi.
Finn, “ Bağırmayı bırak,” dedi.
Topher, “ Tamam, çocuklar,” dedi. “ Süre doldu.”
“Yalan söylemeyi bırakırsan bağırmam!”
Finn, “Yalan söylemedim,” dedi.
* 272 *
LAURIE HALSE ANDERSON
“ Bana ne sigortayı, ne işi ne de son Chelsea felaketini an
lattın.”
“ Sen de bana babanla ilgili dakika dakika rapor vermiyorsun
ama ben bunu büyük bir olay haline getirmiyorum.”
“ Onunla ilgili konuşma,” dedim. “ Burada olmaz.”
Beni duymamış gibi davrandı. “ Sanırım hazır olduğunda
bana neler olduğunu anlatacaksın. Benim için de aynı şeyi neden
yapamıyorsun? Benim ailem seninkinin yarısı kadar bile deli
değil. Sen en azından annemin sana baltayla saldırmasını veya
sarhoş olup aptalca bir şey yapmasını beklemezsin, değil m i?”
“ Sus artık!” Ayağa kalkıp masayı ittim. Kahve bardakları
masadan uçunca herkes sandviçlerini ve kitaplarını kurtarmaya
çalıştı.
Kantin görevlisi, “ Bu kadar yeter!” diye seslendi ve kala
balıkta yol açarak masamıza yöneldi. “ Siz erkeklerin buradan
çıkması gerek.”
Finn yürüyerek oradan uzaklaşırken, “ Her neyse,” dedi.
Görevli bana, hiçbir sıvıyı emmeyen türden kahverengi
bir kâğıt havlu rulosu uzattı. “ Sen yaptın,” dedi. “ Sen temiz
leyeceksin.”
Gracie, kafeteryadaki zombiler bize bakmayı bıraktıkla
rında, “Vay canına,” dedi. “ Kavga ettiniz.”
Hiçbir işe yaramayan kâğıt havludan bir tomar kopardım.
“ Kapa çeneni, G.”
* 273 *
Duyuru geldiğinde, Bayan Rogak, Athena’nm Odysseus karısıyla
uzun bir gece geçirebilsin diye Gündoğumu’na geç gelmesini
söylediği bölümü okuyordu.
Müdürün sesi, “ Bu bir tesis kapamasıdır,” dedi. “Koridorda
bulunan herkesin derhal gidecek bir oda bulması gerekiyor.
Çalışanlar, lütfen tesis kapama tatbikatının kurallarını uygu
layınız.”
Bayan Rogak gözlerini devirdi, kitabını kapadı ve sonra
kapıyı kilitleyip pencereyi kapaması için güneşlikleri indirdi.
O masasına geri gelene kadar hepimiz, emin olmak için telefon
larımızı çıkarıp dış dünyayla bağlantı kurmaya çalışıyorduk.
Önce Finn’e, sonra Gracie’ye mesaj attım.
Bunun başka bir tatbikat olduğunun yüzde 99,99’luk bir
ihtimali vardı ama hepimiz elinde silahıyla gezen manyakların
ve oyun alanlarında yatan minik cesetlerin videosunu izlemiştik.
Çamur içinde kalmış oyuncak ayılar ve ölmüş çiçeklerle yapılan
anma törenleri, ağlayan arkadaşlar, taş kesilmiş ebeveynler,
mezarlar... Yüzde 99,99’luk bir şans bile olsa, sanki bir prize
çatal saplamışım ve biri de elektriği açmış gibi hissettim.
Brandon Şey, “ Bu bir eşek şakası,” dedi. “Birileri sınavdan
kaytarmak için bir tehdit olduğunu söylemiştir.”
Tehlike
* 274 *
LAURIE HALSE ANDERSON
Sınıfın kenarında oturan bir çocuk, “ Keşke daha önce
yapsalardı,” dedi. “ Okulu iptal ederlerdi ve ben de yatağımda
olurdum.”
Bayan Rogak, “ Sessiz olun,” dedi.
Gracie mesajıma cevap verdi: O da hiçbir şey bilmiyordu.
Finn’den cevap yoktu.
Bir siren duyduğumu sandım. Kalbim çarpmaya başladı.
Sirenler okula doğru mu geliyordu? Tam olarak anlayamıyordum.
Değerlendirme
Tek giriş yolu kapıydı. Teoride pencerelerden kaçabilirdik
ama kalın camları kırmak için bir levyeye ihtiyacımız vardı
ve üç kat yükseklikten atlayıp sağ kalmamız gerekirdi. Finn’e
tekrar mesaj attım:
neler oluyor?
???
Hâlâ cevap yoktu. Siren durmuştu.
Bir kız, “ Peki, ya gerçekse?” diye sordu.
Bayan Rogak, “ Telaşlanmayın, bu sadece bir tatbikat,” dedi.
Önümde oturan Jonas Delaney, başparmağının tırnağını
sanki günlerdir hiçbir şey yememiş gibi kemiriyordu.
BAM!
Koridordaki gürültü herkesin yere yatmasına neden oldu.
Ben de Jonas’m yanına kıvrıldım.
Bayan Rogak, “ Her şey yolunda,” dedi. “ Her şey yolunda,
şey, ama bir süre yerde kalalım. Tamam mı? Sessiz olun.”
* 275 *
hafızamın keskin bıçağı
Adrenalin seviyem tavan yaptı ve etrafıma olan farkında-
lığımı artırıp hislerimi maksimum duyarlılığa çıkardı. Zaman
o kadar ağırlaştı ki bir saniye bir saat gibiydi. Jonas’m ter ko
kusunu, raflardaki küflenmeye başlamış kitapları ve tahtadaki
asetat kalemlerinin kokusunu alabiliyordum. Binanın uğuldama
sını, hava kanallarında hareket eden havayı, sınıfları birbirine
bağlayan elektrik akımını ve havada ilerleyen Wi-Fi sinyalini
duyabiliyordum.
Jonas, dudaklarını ısırmış, gözlerini sıkıca kapamış ileri
geri sallanıyordu. O sesi kafamda defalarca yeniden oynat
tım. Üzerinde ne kadar düşünürsem, o kadar az silah sesine
benziyordu.
BAM!
İkinci gürültü Jonas’m titremesine sebep oldu ama ben
ikna olmuştum.
Ona, “ Merak etme,” diye fısıldadım. “ Bu silah sesi değil.
Geri zekâlının teki, bizi korkutmak için dolapları tekmeliyor.”
Jonas, “ Şişşt,” diye uyardı.
Hoparlörlerden ses geldi. Müdürün sesi, “ Her şey tamam,”
diye duyurdu. “ Bu geçen aydan çok daha iyiydi. Teşekkür ede
rim.”
Bayan Rogak, kapıya fırlayıp koridordaki ahmağı uzaklaş
tırmakla ilgili bir şeyler söylendi. O çıktıktan sonra bir saniye
bütün sınıf sessiz kaldı, sonra da tedirgin bir kahkahaya ve
gürültülü bir konuşmaya boğuldu. Brandon Şey, kimin kork
tuğunun ve kimin soğukkanlı kaldığının şakasını yapıyordu.
Emekleyerek sırama gittim, kapüşonumu kapadım ve kusmamak
için mücadele ettim.
* 276 *
LAURIE HALSE ANDERSON
Jonas yerde kaldı.
Brandon ona, “Dostum!” diye bağırdı. “Ayağa kalk.” Ona
doğru yürüdü ve Jonas’ı ayağıyla dürttü.
Jonas yuvarlanarak Bayan Rogak’ın masasının önüne yas
landı. Dizleri birbirine yapışık bir şekilde çenesinin altında
duruyordu ve başı aşağı bakıyordu. O anda kokuyu aldım ama
ne yazık ki Brandon da almıştı.
“Altına işemiş!” Brandon’m yüzü dehşet ve zevkle ışıldadı.
“ Gerçekten altına işemiş!”
Brandon ve öküz yandaşları kahkaha atarken Jonas, kolla
rıyla başını sardı. Birkaç kız, “ Iyyy!” dedi. Sınıfın geri kalanı
başını çevirdi. Jonas zombi değil, tam anlamıyla bir ucubeydi.
Bu yüzden sürü onu korumazdı. Kenarda durup dışlanma ola
yını izlerlerdi.
“Ayağa kalk.” Brandon, Jonas’ın kolunu çekti.
Ne yaptığımı bile fark etmeden sıradan kalkmıştım. “Onu
rahat bırak.”
“Kapa çeneni.” Herkes pantolonunun ağının ıslandığını
görebilsin diye Jonas’ı gömleğinden tutup çekerek ayağa kal
dırdı. “ İşeyici, bayanlar ve baylar!”
Jonas, serbest kalmaya çalışarak çırpındı.
“ Gerçekten,” dedim. “ Onu rahat bırak.”
Brandon dudağını büktü. Beni itelerken onu bileğinden
yakaladım ve dengesini bozdum. Bu da Jonas’ın serbest kalma
sını sağladı. Açık kapıya doğru koştu ve koridorda kayboldu.
Sonra Brandon bana doğru yürüdü.
Uygulama
* 277 *
hafızamın keskin bıçağı
***
Saatler sonra, hemşire beni kontrol ettikten, Bayan Benedetti’yle
görüştükten ve müdür yardımcısı babamla konuşup eve erken
gitme şansını ortadan kaldırdıktan sonra Finn, beni dolabımın
yanında buldu.
Nefes nefese kalmış bir şekilde, “ Neler olduğunu yeni duy
dum,” dedi. “ Sen iyi misin? Aman Tanrım, sana bunu o mu
yaptı?” Parmağının ucu, yanağımdaki şişkin yaraya dokun
madan üzerinden geçti.
Ondan uzaklaştım. “Bir şey yok.”
“ Bir şey yok mu? Ahmağın teki seni dövmeye çalışmış.”
“Beni itti, ben de onu ittim, ikimiz de yere düştük. Olay
ciddileşmeden Rogak geldi.”
“Onu dövdüğünü duydum.”
“ Tüm olay iki saniye sürdü.”
“Onun uzaklaştırma aldığını duydum.”
“ Sanırım.” Dolabımı kapadım. “Jonas için kötü hissedi
yorum.”
Finn, “Evet,” dedi. “ O iyi biri.”
Orada öylece durduk. Sırt çantam aramızda, yerdeydi. İkimiz
de birbirimizin omzunun üstünden arkaya bakıyorduk. Hopar
lör erkeklerin futbol antrenmanının iptal olduğunu duyurdu
ve beyaz renkli Camry’nin sahibinin aracı yangın şeridinden
kaldırması gerektiğini, yoksa arabanın çekileceğini bildirdi.
Finn, “ Senin başın belaya girmedi m i?” diye sordu.
“ Ben başlatmadım.”
“ Onların bunu umursayacağı anlamına gelmiyor.”
* 278 *
LAURIE HALSE ANDERSON
“D oğru ama öyle yaptılar, bu sefer.”
Çantamı yerden aldı ama elinden çantayı çektim. “ Ben
alırım,” dedim.
“Bana kızgınsın.”
Omuzlarımı silktim. Herhangi bir şey hakkında düşünmek
için çok yorgundum.
“ Telefonum kapalıydı,” dedi. “ Mesajını görmedim.”
“Otobüsü kaçırmak istemiyorum.”
“Kalabilirsin,” dedi. “ Havuzun etrafında ya da kütüphanede
takıl. Antrenman bittiğinde seni eve götürürüm.”
Koridorun ilerisinde bir dolabın kapağı çarpıldı. Gürültü
beni korkuttu.
“ Sen iyi değilsin.” Finn, kapüşonumun ucundan tuttu. “Bu
sabahki saçma tartışmayı unutabilir miyiz?”
“ Sanki yıllar önce olmuş gibi geliyor.”
“ Zaman kavramının ayırt edilememesi, travmanın ala-
metifarikasıdır,” dedi. “ Birçok süper kahramana danışmanlık
yapıyorum. Hepsi bu durumdan mustarip.”
“Ah, gerçekten mi?” Elim onunkine dokunmak için düştü.
“ Süperkahramanlar bazen tam bir baş belası olabiliyorlar,”
dedi. “ Her zaman çetin davranırlar. Sanki canları hiç acımaz
mış gibi.”
“ Peki, sen onları nasıl tedavi ediyorsun?”
“Birçoğu New Mexico’daki bir lama çiftliğine giderek me-
ditasyon yapıp yün eğiriyorlar. Seni oraya göndermeye cesaret
edemem.” Beni nazikçe çekiştirerek kendine yaklaştırdı. “ Sen
lamaları korkutursun.”
* 279 *
hafızamın keskin bıçağı
“ Benim ünümü karalıyorsunuz, beyefendi,” dedim. “ Ben
lamaların kibar ve nazik bir dostuyum.”
“ Bana hâlâ kızgın mısın?”
“Biraz.” Yanağımı yanağına yasladım. “ Daha çok, kafam
karışık.”
66 —
Yemekten sonra Trish bulaşıkları yıkarken ben de kanepede
oturup saldıran bir zombi sürüsünü bir çifte tüfekle öldürdüm.
Babam da yanımda oturuyordu ama uyuyakalmıştı. Babamın
horlaması, guguklu saatin tıklaması ve Trish’in mutfakta buna
mış bir alaycıkuş gibi bulaşık yıkamasının gürültüsü arasında
patlayan kafaların tatlı ve ıslak seslerini zar zor duyuyordum.
Trish, pediatri bölümünde geçici bir iş bulmuştu ama kendine
ev bakmanın herhangi bir belirtisini göstermiyordu. Gördü
ğüm kadarıyla gerçekten büyükannemin odasında yatıyordu.
(Tanrılara şükürler olsun.)
Televizyonun sesini açtım, tüfeğin namlusunu doldur
dum ve tetiğe basarak tek atışta üç zombi birden öldürdüm.
Yırtık pırtık kıyafetler ve ucuz makyaj malzemelerinin yanı
sıra Trish, bavulunda geçmişimden parçalar da getirmişti.
Saç kurdelelerinin omzuma dokunuşu, Fort Hood’da yan
dairede yaşayan kızın adı, acılı peynirli sandviçlerin tadı,
fileye takılan tenis toplarının sesi ve Trish’in bana bir daha
servis atmamı söyleme sesi... Uyanırken onun sesini duyunca,
* 280 *
LAURIE HALSE ANDERSON
üçüncü sınıfta olma umutlarıyla gözlerimi açıyordum. Ben
duş alıyorken içeriden babam ile Trish’in konuşma seslerini
duyunca dördüncü ve beşinci sınıf arasındaki yaza geri dö
nüyordum ama tek fark, o zamanlar duş değil küvette banyo
yapmam oluyordu. Daha sonra bilim defterimi ya da Çince
“mayo” kelimesini hatırlayınca yeniden on yedi yaşıma dö
nüyordum ve kafam karışıyordu.
Evden dışarı her adım attığımda gökyüzüne bakıp tepe
mize doğru düşen bir bomba veya meteor görmeyi umuyordum.
Bunun olmasına az zaman kalmıştı.
Can çubuğumun yeşil olmasını beklerken yeraltından daha
fazla zombi tırmanarak geldi. Oyunu durdurup ekrana baktım
ve bir kaçış yolu aradım. Başarabileceğimi düşünmesem bile,
tek seçeneğim savaşarak kendime yol açmaktı.
Trish, ceketinin fermuarını kaparken oturma odasına geldi.
“Markete gidiyorum. Bir şey ister misin?”
Oyun kumandasını elimden bıraktım. “ Ben de seninle
geliyorum.”
Trish, hayatım umurundaymış gibi davranarak arabada birkaç
soru sordu: Yüzüm hâlâ acıyor muydu, Brandon Şey herkese
mi yoksa sadece bana mı bulaşıyordu, herhangi bir spor yap
mayı düşünüyor muydum, hiç arkadaşım var mıydı? Gracie
hakkında sorular sorup bir akşam onu yemeğe davet etmemiz
gerektiğini söyledi. Üniversite sınavı için kayıt yaptırıp yaptır
madığımı ve babamla, benimle ilgili bir konuda konuşmasını
isteyip istemediğimi sordu.
Falan filan ve işte hayatıma burnunu sokmak falan...
* 281 *
hafızamın keskin bıçağı
Bize on dakika kazandırabilecek kestirme yolu ona gös
termedim. Finn’e mesaj attım ve cevap vermese de sanki cevap
vermiş gibi davrandım.
Markette onun birkaç adım gerisinden yürüdüm ve bir alışve
riş arabası almasını bekledim. Daha sonra kendim için de bir
tane aldım. Meyve ve sebze reyonunda, kendi yüksek marul-
luk standartlarına uyan bir tane bulana kadar tüm marulların
tepesine dokundu. Daha sonra aynı şeyi muz, elma, brokoli ve
salatalık seçerken de yaptı. Neyin en pahalı olduğunu görmek
için fiyatları taradım ve daha sonra bir kutu ahududu, gurme
salata sosu ve Orta Amerika’da yetiştirilmiş, garip görünümlü
birtakım organik şeyleri sepetime doldurdum.
Et reyonunda hamburger köftesi ve pirzola aldı. Ben de
sepetime biftek ve bufalo sosisleri doldurdum. Ekmek reyo
nunu atladım ve yabancı ürünler reyonuna gidip başka şeylerin
yanında limon otu şekerlemesi, körili badem ve kurutulmuş
yavru yengeç aldım.
Noel müziği, ton balığını harika bir şeye dönüştürmenin
lezzetli yollarıyla ilgili duyuruyla kesildi. Trish, bana tek ke
lime etmeden yanımdan geçerek mısır gevrekleri ve kraker
bölümüne doğru gitti.
Balık reyonunda köşeyi döndüm. Istakoz, karides ve bir
kaç tane küçük kavanoz havyar aldım. Sepetime neredeyse
beş yüz dolarlık yiyecek doldurmuştum ve göz atmadığım üç
reyon daha vardı.
Kahve/çay/krema reyonuna döndüm ve Trish’ in araba
sıyla çarpıştım.
* 282 *
LAURİE HALSE ANDERSON
Trish sepetime bakarak, “ Bunların hiçbirini ödemiyorum,”
dedi.
“ Biliyorum,” dedim ve kendimi bu kadar açık olduğum
için tekmelemek istedim.
Beni iterek yanımdan geçti. Onu o kadar yakından takip
ettim ki papatya çayı almak için durduğunda arabam bacak
larının arkasına çarptı.
Kendimi patlamaya hazırladım ama patlama gerçekleşmedi.
Çayı sepetine attı, çabucak birkaç yaşlı kadının ve yoğunlaştı
rılmış süt kutularını raflara dizen bir adamın arasından sepetini
geçirdi ve reyonun sonunda sağa döndü. Yaşlı bayanlar beni
yavaşlattı ama onu dondurulmuş yiyecek reyonunda buldum.
İki tip dürümün etiketlerini karşılaştırıyordu.
Dürümleri sepetine koydu ve dondurucunun kapağını ka
padı. “ Daha ne kadar süre beş yaşındaymış gibi davranmayı
planlıyorsun?”
İşte başladık.
“ Sen gidene kadar,” dedim. “ Babamın parası yok, biliyor-
sundur. Ev dökülüyor ve o da uzun süre aynı yerde çalışamıyor.
Şimdi ot da kullanıyor ve senin çalabileceğin bir para yok.”
“ Bana gelmemi Roy söyledi,” dedi. “ Burada olmamın tek
sebebi bu. Roy, ikiniz için endişeleniyor.”
“Yalan söylemeyi hiç beceremiyorsun,” dedim. “ Rehber
öğretmenimle Roy gelmeden çok önce konuşmuşsun. Roy sana
hiçbir şey demedi.”
“ Roy’un sizi ziyaret etme sebebinin ne olduğunu sanıyor
sun?” diye sordu.
Elektrikli alışveriş arabası süren bir adam aramıza sıkıştı.
* 283 *
hafızamın keskin bıçağı
“ Ne demek istiyorsun?” diye sordum.
Trish, “Andy, altı ay önce, buraya taşındığınızda bana e-posta
atmaya başladı,” dedi. “Önce arkadaşçaydı ve bu da benim hak
ettiğimden çok fazlaydı. Ağustos civarında yazdıkları çaresiz
görünmeye başladı. Garip şeyler yazıyordu. Mesajları Roy’a
gönderdim ve bu onu da rahatsız etti. Zaten avlanma gezisini
planlıyordu ve size uğramak için araya bir gün sıkıştırdı. Ne
gördüğünü söylediğinde işimden istifa ettim.”
“Eminim etmişsindir.”
Bezgin bir şekilde iç çekti. “ Son yirmi yedi aydır ağzıma
içki sürmedim, Lee-Lee. Yirmi yedi ay, üç hafta ve iki gündür.”
“ Bana öyle deme.”
“ Bana kızgın olduğun için seni suçlamıyorum,” diye de
vam etti. “ Yaptığım şey mazur görülemez. Seni bıraktığım
için çok üzgünüm. Bu, hayatımda bir insana yaptığım en kötü
şeydi. Andy’ye yaptığımdan bile beterdi çünkü sen daha bir
çocuktun. Geriye dönüp bunu düzeltemeyiz. Buraya belki
size yardım edebilirim diye geldim çünkü sizi hâlâ seviyorum.
İkinizi de.”
“Tamamen saçmalıyorsun.”
“ Sanırım durumun ne kadar ciddi olduğunun farkında
değilsin,” dedi.
“ Birkaç günlüğüne hayatımıza giriyorsun ve birden her
şeyi en iyi sen mi biliyorsun?”
“ Bir dakika için çocuk gibi davranmayı bırakabilir misin?”
Arabamın itme demirini tuttum.
“ Beni korkutuyor,” diye devam etti. “ Eskisi gibi değil.
Bana zarar vereceğinden endişeleniyorum. Kendine zarar
* 284 *
LAURIE HALSE ANDERSON
vereceğinden endişeleniyorum ve sanırım sen de bundan
korkuyorsun.”
“ Sen gelene kadar iyiydi,” dedim.
“ İkimiz de bunun yalan olduğunu biliyoruz,” dedi. “ Ger
çekle yüzleşmeye hazır olduğunda bana haber verirsin.”
Arabamı karnına itip onu cam kapıdan dondurucuya itme
isteği ellerimi terletti. Ama bunu yaparsam, yaptığımı “yardım
için haykırma” olarak görüp bizi asla yalnız bırakmayacaktı.
“ Gerçek şu ki senden nefret ediyorum,” dedim.
* 285 *
Perşembe gecesi başlayan yılın ilk kar fırtınası —yerde yirmi
santim kar tuttu—okulları tatil etmeliydi ama bize verdikleri
sadece bir saatlik gecikmeydi çünkü zincirleme kazalarda fe
laket bir şekilde can verme ihtimalimiz komiserin umurunda
değildi. Finn’in arabasının lastikleri berbattı ama annesi evde
hasta yattığı için bizi okula annesinin on yaşındaki Nissan’ıyla
götürdü. Eğer o arabayı satıp rehabilitasyonda yarım günlük
ücreti ödeyebilirlerse şanslı sayılırdılar. Finn’in annesinin ara
baya sinmiş saç spreyi kokusu, beni acaba hiç onunla tanışacak
mıyım diye düşündürdü. Bu soruyu aklımdan çıkardım ve orada
dağlar oluşturan çer çöpün altına gömdüm.
Topher ve Gracie yanımıza park ettiler. Park yerinin her
köşesinden gelen öğrencilerin oluşturduğu isteksiz sırayı takip
ederek bizi binanın içine götüren göç yoluna koyulduk.
Önümüzde yürüyen bir grup çocuğa işaret ederek, “ Neden
şort giymişler?” diye sordum. “Hava eksi altı dereceden bile
soğuk.”
Topher şifreli bir şekilde, “Beyzbol,” dedi.
Gracie, “ Tüm takım kış boyunca şort giyer,” diye açıkladı.
“Bu onlar için bir şeref nişanı gibi. Dayanıklı olduklarının
göstergesi.”
* 286 *
LAURİE HALSE ANOERSON
“Bacaklarındaki kıllara bakın!” dedim. “Acaba ayılarla
bir akrabalıkları var m ı?”
Bayrak direğinin orada bir kartopu savaşı patlak verdi.
Eğildik ve kapıya doğru koştuk.
“ Gerçekten dayanıklı olsaydılar,” diye devam ettim. “ Her
gün bacaklarını tıraş edip sonra şort giyerdiler.”
Gracie, “Aynen!” dedi.
“Yapsaydılar, belki şöyle kızlar,” önümüzde yürüyen, sahte
Uggs, pembe mini etek ve siyah dar bir kazak giyen kıza işa
ret ettim, “ısınmak için bacak tüylerini uzatabilirdi ve böylece
başka bir cinsiyet eşitsizliği de dengelenmiş olurdu, değil m i?”
Finn, kıpırdayan mini etek yüzünden büyülenmiş bir şe
kilde, “ Hımmm,” diye cevap verdi.
Sahte U ggs’lı Çıplak Bacak Kız yavaşladı ve sanki testos
teron radarı varmış gibi arkasını dönüp Finn’e baktı.
Ona, “ Beni duydun mu?” diye sordum.
Topher, “Şimdi diğer kafası düşünme işlemini yapıyor,” dedi.
Gracie, “ Bu iğrenç,” dedi.
Sahte U ggs’lı Çıplak Bacak Kız, Finn’e göz kırptı. Ben
hırıldamadan veya kızın yüzünü parçalamadan binanın içine
girip gözden kayboldu.
Finn, kapıdan içeri girerken ona, “Biliyorsun, soğuk yanması
geçirecek,” dedim. “ O kadar kötü bir soğuk yanması olacak
ki bacaklarını ve kalçasının iri parçalarını kesmek zorunda
kalacaklar. Daha sonra umutsuzluktan ölecek çünkü bunların
hepsi dışarısı eksi on dereceyken pantolon giymeyi unuttuğu
için başına gelmiş olacak.”
* 287 *
hafızamın keskin bıçağı
Finn kalabalığın ortasında durarak, “ Sanırım bu da bana
sonsuza kadar mahkûm olduğun anlamına geliyor,” dedi. “ Cle
veland, ilk dersten önce odasına uğramamı istedi.”
Ben cevap veremeden, Bayan Benedetti birden belirdi ve
soğuk parmaklarını koluma kenetledi.
“ Odama gelmeni istiyorum, şimdi,” dedi.
Finn bana kısa bir selam verdi ve kalabalığın içinde kayboldu.
Benedetti’ye, “ Peki, ya hayır dersem?” diye sordum.
Sinir bozucu bir gülümsemeyle, “ Seni takip ederim,” dedi.
İnanılmaz güzellikteki bir kız grubu, sanki dışarısı yirmi
altı dereceymiş gibi çıplak bacaklarıyla yanımızdan geçtikle
rinde ikimiz de duvara doğru çekildik.
Benedetti omzuma dokundu. “Odama.”
“ Benim klostrofobim var,” dedim. “Odanız çok küçük.”
Zil çaldı.
“Beni takip et,” dedi.
Konferans salonu serin ve bir mahzen gibi nemliydi. Ayrıca
sadece duvardaki birkaç ışık açık olduğu için karanlıktı da.
Benedetti’yi koridordan aşağı ve bir koltuk sırası boyunca takip
ettim ve salonun tam ortasına geldik.
“ Gazete henüz hazır olmadığı için Finn’in başı belada mı? ”
Otururken, “ Seninle ilgili konuşmamız lazım,” dedi. “ Bu
rası iyi mi? Sanırım burada klostrofobini hissetmeyeceksin.”
“Gerçekten çok komiksiniz.” Aramızda bir koltuk bırakıp
oturdum. “ Sonunda uzaklaşma almama mı karar verildi? Konu
bu mu? ”
* 288 *
LAURIE HALSE ANDERSON
Başını hayır anlamında salladı. “ Hayır, ama bu küçük
münakaşa babanla konuşmak için bana başka bir şans verdi.
Sana söyledi mi? Onu tekrar Gaziler Günü Toplantısında bize
katılması için zorladım.”
Zekice bir şey düşünmeye çalıştım ama saat daha çok er-
kendi ve donuyordum. “ Tek kelime etmedi.”
“ Ona bir de üniversite sınavına girmediğini söyledim.”
Omzumu silktim. “ Ne dedi?”
“ Bunu seninle konuşacağını söyledi.”
“ Bu sıralar kendisi oldukça yoğun.”
“Neden hiçbir öğretmeninden referans mektubu istemedin?”
“ Onların yüzüme kahkaha atmasını izlemek istemedim.”
“ Bazı sınıf arkadaşların erken başvuru yaptı ve çoktan
kabul edildiler.”
“ Bana son başvuru tarihinin Noel’den önce olmadığını
söylemiştiniz.”
“ Bu, şimdi başvuramayacağın anlamına gelmiyor. Ne ka
dar erken başvurup kabul edilirsen, mali destek alma şansın o
kadar yüksek olur. Şimdi, dinle.” Boş koltuğa doğru yaslandı
ve benim hava boşluğumu kalabalıklaştırdı. “ Senin için buraya
gelmek büyük bir değişiklik oldu ama artık bunun üstesinden
gelme vakti geldi.”
“ Her yeni öğrenciye bu şekilde bağırıyor musunuz?”
“Neredeyse iki haftadır hiç ödev teslim etmemişsin. Ondan
önce de sadece arada sırada çaba gösteriyordun.”
“İlginç ödevleri yapıyorum. Birçoğunun sıkıcı olması be
nim suçum değil.”
* 289 *
hafızamın keskin bıçağı
“ Özellikle de geleneksel bir öğrenci olmadığın için üni
versiteler bu yılki notlarını mercek altına alacaktır. Artık kale
işaretine doğru adım atıp oyuna dahil olman gerekiyor.”
“ Beyzbol benzetmeleri bende işlemiyor.”
“Lanet olsun, Hayley!” Dirsekliğe eliyle vurdu. “Oyun
oynamayı bırak. Bu senin geleceğin.”
“ Şu an, gelecek olamaz, Bayan Benedetti. Şu an, sadece
şu an olabilir.”
“ Bu kadar korktuğun şey ne?” diye sordu.
“Yaptığımız her üniversite başvurusu için ek ücret mi alı
yorsunuz? Doldurmanız gereken bir kotanız mı var?”
Benedetti durdu, dudaklarını yaladı ve ben hiçbir kelime
etmemişim gibi devam etti: “ Pazartesiye kadar ilgini çeken
üniversitelerin bir listesini görmek istiyorum.”
“ Peki, ya üniversiteye gitmek istemiyorsam? Ya ne yapmak
istediğimi bilmiyorsam? Bu konu hakkında nasıl düşünmem
gerektiğini bile bilmiyorum.”
Kapılar açıldı ve öğrenciler, başlarında edebiyat öğretme
niyle içeriye sel gibi aktılar.
“ Umarım gelmemizde bir sorun yoktur,” diye bize seslendi.
“ Onlara Shakespeare’in sahnede daha iyi olduğunu göstermek
istiyorum.”
Benedetti, “ İyi fikir,” dedi.
“ Konuşmamız bitti m i?” diye sordum ayağa kalkarak.
“ Bir şey daha.” Sınıfın yavaşça sahneye çıkmasını izledi.
“ Okul kurulu dün akşam acil bir toplantı yaptı. Müfredat dışı
birçok etkinliği kaldırdılar.”
“Yani?”
* 290 *
LAURIE HALSE ANDERSON
“ Birleşmiş Milletler Modeli, Latince Kulübü, Bando ve
gazeteyi iptal ettiler. Bu yılki gelir tahminleri çok düşüktü.
Bu yüzden Bili Cleveland, Finn’le konuşmak istedi, ona kötü
haberi vermek için.”
Çantamı sırtıma astım. “ Gerçekten tasarruf yapmak isti-
yorsalar, bütün okulu kapatmalılardı.”
68
Ve birden kasımın onu olmuştu.
Geleneksel olarak Gaziler Günü’nden bir önceki gün, ba
bamın içinde hapsolmuş delinin kafesini kemirerek dışarı çık
tığı gün olurdu. Geçen sene bu zamanlar, Montana’nın Billings
şehrinin dışında küçük bir kasabadaydık. Köprülerin altından
geçmek sorun olmaya başlamıştı ve biz de bu yüzden bir süre
orada kalmıştık. Babam, yaşadığımız motelin yakınlarında bir
restoranda ızgaracı olarak iş bulmuştu. Ben de kütüphanede
takılıyordum, bazen de kütüphanenin arkasından geçen nehirde
balık tutuyordum.
O pazar günü, babamın boş gününde üç tane alabalık ya
kalamıştım. Motel kapısından pat diye içeri dalıp ona balıkları
göstermek istedim. Ama babam, viski şişesinin dibine gelmişti
ve 49ers’m Seattle’la maçını izliyordu. Kelimeleri geveleyerek
balığın büyüklüğüyle dalga geçti. Oradan çıkmak için arkamı
döndüm ama o, çıkamayacağımı söyledi.
Onu üzmek istemedim. Kaldım.
* 291 *
hafızamın keskin bıçağı
Dördüncü çeyreğe kadar silahı —bir tabancaydı, yeni bir
tane—fark etmedim.
Maçın son saniyesinde hakemler Seattle’ın maçı kazan
masını sağlayacak sayıyı verdiler. Babam bardağını odanın
diğer yanına fırlattı, ayağa zıpladı ve ekrana bağırarak patladı.
Resmi tekrar yayınlanıyorken sanki bunu, onu kızdırmak için
yapıyorlarmış gibi davrandı. Küfretti, yüzü kıpkırmızı olmuş,
ter içinde kalmıştı. Botlarını yere vurdu. Ona, bunun sadece bir
oyun olduğunu ve zaten bizim her iki takımı da sevmediğimizi
söylemek istedim ama ağzımı bile açmadım çünkü bana bağır
masını istemiyordum. Kanalda reklamlar yayınlandı. Babam da
herhangi bir anlamı olmayan şeyler gevelerken ileri geri, ileri
geri gitmeye başladı. Sanki nerede olduğunu ve ne yaptığını
bilmiyor gibiydi.
Reklamlar sona erdi. Kamera hakemin üzerinde yakınlaştı.
Babam yatağın ucuna oturdu.
Hakem, “ Sahadaki karar geçerlidir,” diye açıkladı.
Hakem maçın sona erdiğini açıklama şansı edinemedi çünkü
babam tabancayı alıp televizyonu ortasından vurdu. Sonra da
televizyonu alıp duvara attığında bir masa lambası da televiz
yonun arkasından uçtu. Sonunda duvardan kayarak aşağı inip
ağlamaya başlayana ve sağ eli kan revan içinde kalana dek
süren öfkesi boyunca felç olmuş bir şekilde öylece oturdum.
Eline bir havlu sardım ve eşyalarımızı kamyona taşıdım.
Ben taşımayı bitirdiğimde, o da kamyonu sürecek kadar ken
dine gelmişti ki bu da iyiydi çünkü oradan hızla uzaklaşmamız
gerekiyordu. Bir süre sonra, debriyaja basmamı söyleyip kendi
sol eliyle vites değiştirerek kamyonu bana kullandırdı.
* 292 *
LAURİE HALSE ANDERSON
Babamın sigortasını kabul eden bir acil servisi olan bir
kasaba bulduk. Babamın eline dikiş atan doktor, erkek kardeşi
Korengal Vadisi’nde vurulmuş, Seattle taraftarı bir doktordu.
Her şeyi anladı. Babama yeni bir ilaç —yedinci yeni ilaç mıydı?
Sekiz mi?—yazdı ve bu ilacın babamın anılarını mumyalayaca
ğını ve Gaziler Günü yaklaştığında, hatta dolunay çıktığında
bile deliyi kafeste tutacağını söyledi.
Babam reçetedeki ilacı asla almadı.
O sabah, yorgundum, öfkeliydim ve geç kalmıştım. Son mısır
gevreğini Trish satın almıştı. “ Sağlıklı” türdendi ve bu da “tat
sız” ifadesi için kullanılan başka bir kelimeydi. Kıyafetlerimin
hepsi Goodwill’den15alınmış gibi duruyordu. Saçlarım da gü
neşte kuruyan ölü bir denizanası gibi dümdüz olmuştu. Babam
kapıma vurdu ve işe gitmeyeceğiyle ilgili bir şeyler söyledi.
Kafamı dolaba sokmuş, beni bir mülteci gibi göstermeyecek
bir kıyafet arıyordum.
Hangi gün olduğunu düşünmüyordum.
Birkaç dakika sonra babam tekrar kapıya vurup girmek
için izin istedi. Ofladım ve o da kapıyı açtı.
“ Kahvaltı,” diyerek masama, içinde bir dilim ekmek olan
bir tabak bırakıp çıktı.
Ekmeğin kenarlarını kesmişti ve üzerine biraz tereyağı
ile bal sürmüştü.
“ Teşekkürler,” dedim. “ Bugün ne yapacaksın?”
Ama o çoktan gitmişti.
15 Kâr amacı gütmeyen bir organizasyon, (ç. n.)
* 293 *
hafızamın keskin 'bıçağı
Trish, sanki sıradan bir günmüş ve bana dişçi randevumu
hatırlatacakmış ya da kurutucuda temiz kıyafetlerimin oldu
ğunu söyleyecekmiş gibi kapımda durdu. Sanki oraya aitmiş
gibi, sanki her şey normalmiş gibi, sanki hepimiz sabahları
iyiymişiz gibi... Onun kapımın önünde olduğunu görmek, ce
ketimi giymeden, kitaplarımı almadan veya ballı ekmeğimden
bir lokma bile almadan çıkıp gitmeme neden oldu.
Finn’in arabasında silecek suyu kalmamıştı ve etrafımızda,
tekerleklerinde çamurluk olmayan, ön camımıza çamur sprey-
leyen kamyonlar vardı. Ayrıca Finn’in silecekleri de bir işe
yaramazdı. Salakça bir tartışmaya girdik ve ben de benzin is
tasyonunda durup onu üç buçuk litre benzin almaya zorladım.
Benzini nereye koyacağını bilmediğini fark ettiğimde de ona
bağırıp benzini kendim koydum. O da bana bağırıp sakinleş
memi söyledi. Salak gazeteye bozulduğunu biliyordum ve bu
yüzden bunun beni rahatsız etmesine çok izin vermedim.
O kadar geciktik ki birinci dersin yemek arasını kaçırdık.
Bu yüzden ben de kütüphaneye gidip yeni kurgu bölümünden
bir kitap aldım ve gün boyunca tüm derslerde bu kitabı okudum.
Birileri bana bir şey söylediyse bile ne dediklerini duymadım.
Son zil çaldığında günün son haksızlığı da eve gitmek için
otobüse binmem oldu çünkü Finn’in cankurtaranlık yapması
gerekiyordu. Bana göre, yüzerken cankurtarana ihtiyacı olan
herhangi birinin yüzme takımında olmaya izni olmamalıydı
ama bunu Finn’e söylediğimde bana “ her neyse” bakışını atıp
oradan uzaklaştı.
* 294 *
LAURIE HALSE ANDERSON
***
Eve geldiğimde garajın önü boştu ve ev sakindi. En son ne zaman
bir defada birkaç saatten fazla uyuduğumu hatırlamıyordum ve
güneş de oturma odasını ısıtıyordu. Gözümü açtığımda saat
lerce uyumuştum, hava kararmıştı ve acıkmıştım. Sendeleyerek
mutfağa gittim ve bir kutu erişteli tavuk çorbası konservesi açıp
ocağa koydum. Birileri fosilleşmiş ekmeği odamdaki masadan
alıp mutfak masasına, hâlâ eylül ayını gösteren takvimin tam
altına koymuştu. Ekmeği attım, takvimi yerinden çıkardım ve
kasım ayına çevirdim.
İşte o zaman, geçirdiğim boktan günün Gaziler Günü’nden
bir gün önce olduğunu fark ettim. Etrafıma baktım ve babamın
nerede olduğunu bilmediğimi fark ettim. Ocağı kapadım.
Ü tülm eyeceğim , diye düşündüm. Ütülmek aptalca olur. Belki
süt almak için markete gitm iştir. Endişelenmemi gerektirecek
bir sebep yok. Belki pikaba yeni bir yağ filtresi almak gereki
yordu. Belki Hudson Nehri’ne gitmeye karar vermişti. Ya da
belki Trish’i işe bırakmayı teklif edip birlikte Hudson Nehri’ne
gitmişlerdi. Belki yürüyüşe çıkmıştı ve birden geçmişte kay
bolup direnişçilerle dolu bir vadide devriye olarak gezdiğini
düşünüyordu.
Başımı sallayarak bu fikri çıkarmaya çalıştım.
Hayır, hayır, hayır. Süt almaya gitti.
Yine de kontrol ettim. Silahlar kasada kilitliydi. Mermiler
de kutularında duruyordu.
Spock’la kanepede oturdum. Derin bir nefes aldım. Bir
tane daha. Gölgeler, canavarlara dönüşmeye çalışıyordu. Bir
* 295 *
hafızamın keskin bıçağı
kez daha nefes aldım. Bİ7Xiyiyi{. Babam iyi. Sobadan ve odanın
diğer ucundaki perdelerden bayat sigara kokuları yükseldi. Bir
saat daha bekleyecektim ve bir saati bir dakika geçe polisi ara
yacaktım. Aslında polise ne diyeceğimden bile emin değildim.
Elli beş dakika sonra ön kapı açıldı. Önce Trish içeri girdi.
Yüzü soluktu ve gözleri kanlanmıştı. Birkaç saniye sonra onu
babam takip etti. Bana baktı, sonra yüzünü çevirdi ama bunu
yeterince hızlı yapmadı. Tek kelime etmeden koridordan oda
sına yürüdü.
Arkasından, “ Gözüne ne oldu?” diye seslendim.
Kapısını çarparak kapadı.
“ Ona ne yaptın?” diye sordum.
“Kendi kendine yaptı.” Trish, yatan koltuğa oturdu ve ba
caklarını göğsüne çekip kollarıyla bacaklarını sardı. “ Bunun
bir randevu olması gerekiyordu.”
Onu evden atma dürtüsüyle savaştım. “Yüzüne yumruk
mu attın?”
“ Hayır, ben değil barmen attı.”
“ Onu bara götürmek için bugünü mü seçtin?”
“ Sen suçlamalara başlamadan önce sana ne olduğunu an
latabilir miyim?”
Başımı bir kere evet anlamında salladım.
Trish, “ Saat beşte Chiarelli’de buluşmamız gerekiyordu,”
dedi. “ Ben sadece yarım saat geciktim. O oraya üç saat önce
gitmiş. Ben oraya gittiğimde birkaç ezik tiple, Giants’ın de
fansı ve viski üzerinden bir bağ kurmuştu. Artık o restoranda
yemek yemek istemiyordu. Ben pizza sipariş ettim ama o aç
olmadığını söyledi.”
* 296 *
LAURIE HALSE ANDERSON
Karnım ağrımaya başlamıştı.
Trish içini çekti. “ Bar kalabalıklaşmaya başladı. Andy’nin
yeni arkadaşları mekândan ayrıldılar ve o da sessizleşti, konuş
mak istemiyordu ama orada kalmakta ısrarcıydı. Adsız Alko
liklere katıldığımdan beri ilk defa bir bara girdim. Sanırım üç
buçuk litre kadar zencefilli gazoz içtim.” Başını geri yaslayıp
gözlerini kapadı. “ Neyse. Tuvalete gittim. O zamana kadar
her şey yolundaydı.”
Cevaptan korkarak, “ Peki ya döndüğünde?” diye sordum.
“ Barmen onu yere yatırmış, kollarıyla Andy’nin başını
boyunduruğa almıştı. Andy bir adamın ona bakıp onu aşağı
ladığını düşünmüş. Adamla kavgaya tutuşmuşlar ve barmen de
ayırmaya çalışmış. Öyle olunca Andy, kendinin yarı yaşında
ve iki kat büyüklüğünde olan barmene saldırmış. Polis oraya
geldiğinde...”
“Polisi mi aradılar?” diye araya girdim.
“ Bunlar gecenin ikisinde bir motorcu barında olmadı, Hay
ley. Bir şov izlemek değil akşam yemeği yemek isteyen ailelerle
dolu hoş bir restorandı. Evet, polisi aradılar.”
“Onu tutukladılar m ı?”
Başını hayır anlamında salladı. “Olayı hafiflettim, onlara
durumu açıkladım. Tanrım, bunu eskiden kaç defa daha yapmak
zorunda kalmıştım? ”
Ben de aynı şeyi düşünüyordum.
“ İçeceklerini ve yemeklerimizi ödedim. Oraya bir daha
adım atmadığı sürece şikâyetçi olmayacaklar.”
Uzun süre bir şey demeden oturduk. Saatin tik tak sesleri
duyuluyordu.
* 297 *
hafızam ın keskin "bıçağı
Uzun sürenin sonunda Trish, “Hiç senin canını yakacak bir
şey yaptı m ı?” diye sordu. “Biliyorum, bilerek yapmaz am a...”
“Elbette hayır.” Arka bahçede yaşanan ateşin yanındaki
sahne ve Cadılar Bayramı yüzleşmesi gözümün önünden ge
çerken yalan söyledim. “ Sen buraya gelmeden önce bu kadar
kötü değildi. Bence Teksas’a geri dönsen iyi olur.”
Ayağa kalktı. “ Haklı olabilirsin.”
Uzun bir duştan sonra yatağa girdim ve Finn’e mesaj attım:
yarın okula gitmiyorm
Finn cevap vermedi.
* 298 *
69
Kapıdaki güçlü bir tıklatma beni uyandırdı.
Babam kapalı kapının ardından, “Adı her neyse, yakında
/
burada olur,” dedi.
“ Gitmiyorum,” dedim inleyerek. “Ve onun adı Finn. Neden
bu kadar erken uyandın?”
“ Hasta mısın?” diye sordu.
Normalde o gün, babamın öğleden sonraya kadar yatakta
kalıp gece yarısı körkütük sarhoş olana kadar içtiği gündü.
“Bütün gece uyanık miydin?” diye sordum.
“ Hasta mısın?” diye tekrarladı. “ Şimdi dürüst ol.”
“ Hayır ama otobüs çoktan gitti,” dedim. “ Finn’e beni al
mamasını söyledim.”
“ Trish seni götürür.”
“ Kırık camın üzerinde emeklemeyi tercih ederim.”
Sessizlik.
“ Pikabını alabilir miyim?” diye sordum.
Sesli bir şekilde iç çekti.
“ Okuldan sonra oyalanmadan eve geleceğim, söz.”
“ Hayır,” dedi sertçe. “Ben seni götürürüm. On dakika
içinde hazır ol.”
***
* 299 *
hafızam ın keskin "bıçağı
Beş dakika sonra hazırdım. Babam hâlâ duştaydı, bu yüzden
mutfağa geçtim. Trish, sabahlığı ve terlikleriyle, kahve maki
nesine su koyuyordu.
“ Kahve bir dakika içinde hazır olur,” dedi.
Buzdolabından bir elma aldım. “ Gideceğini sanıyordum.”
“ Sabahların hiçbir zaman büyük bir hayranı olmadın, değil
mi?”
Arka kapının yanındaki çiviye asılı anahtarları alıp ga
rajdan geçerek çıktım. Pikap ilk denememde çalıştı ve elmayı
bitirdiğimde arabanın içi bunaltıcı derecede ısınmıştı. On da
kika geçmişti bile. Radyoyu açıp ön kapıyı izledim. Trish’in
kapıdan belirip babamın fikrini değiştirdiğini söyleme şansı
gitgide arttığı için korkuyordum. Ayağımı frene koyup aracı geri
vitese aldım. Trish kapıdan suratını gösterdiği anda gidecektim.
Ön kapı açıldı.
Bir asker soğuk ama güneşli havada belirdi. Boyanmış
siyah botları, askeri nizama uygun ütülenen pantolon, kör edici
beyazlıkta bir gömlek ve yüzbaşı arması olan mavi yün ceketin
altında siyah kravat, sol omzunda komando kayışı, Mor Kalp ve
Bronz Yıldız nişanı, meşe yaprakları kümesi ve birlikleri savaşa
ilerletip hepsini eve geri getirmek için elinden geleni yaptığı
anlamına gelen kurdeleler ve metal cisimlerden oluşan bir meyve
salatasıyla tam kıyafetini giymiş bir yüzbaşıydı kapıdan çıkan.
Radyoyu kapadım.
Yavaşça pikaba yürüdü ve yürüdüğü süre boyunca gözlerini
üzerimden ayırmadı. Başındaki siyah bere, tam olarak doğru
açıyla yana dönük duruyordu. Gözlerinin etrafındaki şişlik in
mişti. Erik renginde olan yara ise can yakıyor gibi duruyordu.
* 300 *