The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by elmasteknolojidev, 2017-07-27 07:36:43

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

LAURIE HALSE ANDEBSON

“ Büyük randevunu futbol maçı izleyerek mi geçireceksin?
Makaleyi kendin de yazabilirdin.”

“ Hayır, yazamazdım,” dedi. “ Hangi kız bir randevuda
kendisiyle ilgilenilmesini istemez ki? Şunu tutsana.”

Yemekler ile içeceklerin olduğu kutuyu elime tutuşturdu,
cebinden titreyen telefonunu çıkarıp gelen mesajı okudu ve
cevap yazdı. Arkamızda bando takımı sahada yerini aldı ve
trampetçiler ağır bir tempoda çalmaya başladılar.

Finn, telefonunu cebine koyarken, “ Tamam,” dedi. “Onunla
tanışmak ister misin?”

“ Ölsem de kaçırmam.” Kalabalığın içinde Finn’i takip et­
tim. “ O da zombi m i?” diye sordum. “ Eminim Belmont sarısı
giyiyordur. Tanrım, Finn... Yoksa bir amigo kız m ı?”

“ Kesinlikle zombi ya da amigo kız ya da zombi bir amigo
kız değil. Daha onunla yeni yeni tanışıyorum. Aslında biraz
arkadaş aracılığıyla oldu gibi.”

“ İğrençsin,” dedim. “Yaşlı insanlar boşandıklarında bunu
yaparlar çünkü başka ne yapacaklarını bilemezler. Sen daha
kaç yaşındasın? On altı m ı?”

“ Neredeyse on sekiz,” diye düzeltti.
“ Ve daha şimdiden başka insanların senin için bir kız bul­
masına mı ihtiyacın var?” Güldüm.
“ Buradan.” Elimden kutuyu alıp çıkışa doğru yürüdü.
“Yoksa onu bagajına mı kilitledin?”
“Onunla tepede buluşacağım. Beton tribünlere göre daha
romantik olacağını düşündüm.”

* ıoı *

hafızamın keskin bıçağı
Bando takımı “ Louie, Lome” çalmaya başlayınca Finn
benim cevabımı duymak zorunda kalmadı.

29 —

Tepelerden kıkırdayarak sosis gibi aşağı yuvarlanan çocukların
yanından geçerek onu takip etmeye devam ettim. Daha sonra
da lekelenmiş battaniyelerin üzerinde birbirlerine sarılmış otu­
ran anne babalarının ve bando takımının önünde yürüyenleri
eleştiren insanların yanından geçtik. Tepenin zirvesine kadar,
sonra da stadyum ışıklarının yetişemediği karanlık yere kadar
yürüdük.

“ Seni ekmiş bence,” dedim.
“Daha değil.” Yemek ve içecek bulunan kutuyu ekoseli
bir örtünün üstüne koydu.
“ Belki tuvalete gitmiştir,” dedim. “Adı ne?”
“Adı Hayley,” dedi ve çiçekleri düzelterek bana verdi.
“ Merhaba, Bayan Mavi.”

* 102 *

“ Ben,” dedim.
“ Sen,” diye onayladı.
Bando takımı son Batman filminin müziğini çalmaya başladı.
“ Neden bana bunu sormadın?”
“Hayır demenden korktum.”
“ Peki, ya şimdi hayır dersem?”
“Demek istiyor musun?”
Bando takımının sıradan çıkıp tekrar sıraya girmesini iz­

ledim. “ Henüz karar vermedim.”
“ Karar verirken oturup bir şeyler yiyebilirsin,” diye öne­

ride bulundu.
Battaniyenin üzerine oturduk. Çizburgerler, patates kı­

zartmaları ve çiçekler aramızda bir sınır oluşturuyordu. Ara
sona erene kadar küçük çocukları ve bando takımını izledik.
Oyun tekrar başladığında durum daha az garipleşmeye başladı
çünkü artık dalga geçebilecek birçok şey vardı. Nihayetinde
hakem düdüğünü çaldı ve Belmont Makinistleri resmi olarak
sezonun altıncı oyununu kaybetmiş oldu. Sırada ne olacağına
dair hiçbir fikrim yoktu. Stadyum yavaşça boşaldı, tepedeki
aileler çocuklarını topladılar, otoparka doğru çoban gibi onları
yönlendirdiler ve kısa süre sonra etrafta bir tek ikimiz kaldık.

* 103 *

hafızam ın keskin "bıçağı

Finn, “ Tamam, şimdi ustalık gerektiren yere geldik,” dedi.
“ Güvenlik görevlisi az sonra burada parti yapan kimse var mı
diye kontrol edecek. Eminim onun göremeyeceği kadar uzakta
oturuyoruz ama yine de ne olur ne olmaz diye on dakika kadar
yere uzanırsak iyi olur.”

“Bu bir kızın uzanmasını sağlamak için hayatımda gördü­
ğüm en ezik deneme,” dedim.

“Ciddiyim ben. Bak.” Finn, futbol sahasının uzak ucun­
daki iki güvenlik görevlisini işaret etti. “ Hiçbir şey yapmaya
çalışmayacağım, yemin ederim. Bu tarafa doğru kayacağım
ki sen rahatça uzan.”

Dört metre kadar uzağa gidip çimin üzerine uzandı. “ Şimdi
nasıl?” diye yüksek sesle fısıldadı.

Battaniyeye dikkatlice uzandım ve onu izleyebilmek için
başımı ona çevirip gözlerimi açık tuttum. “ Bana dokunursan,
elimin ayasıyla burnunu beyninin içine sokarım.”

“ Şişşt,” dedi.
Stadyumun ışıkları, her yer karanlık olana kadar birer birer
sönmeye başladı.
Finn, “ Birkaç dakika daha,” diye fısıldadı. Sesi güvende
olduğumu hissettirecek kadar uzaktan geliyordu.
Otoparktaki son arabalar da lastikleri ciyaklayarak ay­
rıldılar. Güvenlik görevlisinin telsize konuşması, tepede bir
rüzgâr gibi esti. Ses iyice uzaklaşınca doğruldum ve güvenlik
görevlisinin fenerinin uzaklara doğru inip çıkmasını izledim.
Birkaç dakika sonra görevli, arabasına gitti ve lastikleri çakıl-
taşlarını çıtırdatarak yavaşça uzaklaştı.

* 104 *

LAURIE HALSE ANOERSON

“ Gözlerini kapa.” Finn’in sesi birden beni korkuttu. “Ve
yirmiye kadar say.”

“ Burnunu beynine gömdükten sonra parmaklarını kırıp
dizkapaklarmı sakatlarım,” diye uyardım.

“ Olduğum yerde kalacağım,” diye söz verdi. “Yerimden
kıpırdamadığımı anlaman için konuşmaya devam edeceğim.
Beş. Altı. Yedi. Konuşuyorum, konuşuyorum, konuşuyorum,
tamam mı? Gözlerini kapadın mı? Uzanıyor musun? Hâlâ ko­
nuşuyorum ve konuşacak bir şey arıyorum ama bulmak çok
zor çünkü bu garip bir durum. On beş. On altı. Nedense harika
bir şekilde düşünülmüş randevu fikrime karşı tepkinin beni
şiddetle tehdit etmek olacağını öngöremedim. Buna hazırlıklı
olmalıydım. “ Bir MI5 ajanıyla bir daha buluştuğum da...“

“Artık gözlerimi açabilir miyim?” diye sordum.
“ Yirmi,” diye cevap verdi. “ Tam karşıya bak.”
Gece üstümde sonsuza kadar uzuyor gibi duruyordu. Yıl­
dızlar, siyah kadife bir pelerinin üstündeki cam boncuklar ve
inciler gibi görünüyordu.
“ Vay be,” diye fısıldadım.
“Evet,” dedi. “Havanın benimle işbirliği yapması için birçok
torpil yaptırmam gerekti ama sonunda her şey iyi oldu. Artık
battaniyede oturabilir miyim? ”
“Daha değil,” Büyükayı’yı ve Orion Takımyıldızını kolay­
lıkla buldum ama onlar dışında hiçbir şeyin ismini bilmiyordum.
Gökyüzünde hep bu kadar fazla yıldız var mıydı?
Finn, “ Bir şey yapmaya kalkışmayacağım,” diye devam
etti. “ Tabii yapmamı istemiyorsan. Elbette, sen bir şeye kalkı­

* 105 *

hafızamın keskin bıçağı

şacak olursan ben çok istekli bir katılımcı olabilirim. Bir şeyler
denemek ister misin?”

“ Henüz karar vermedim.”
“ Üstünde oturduğum çimin nemden sırılsıklam olduğunu
söylemiş miydim?” dedi.
“ Bunun henüz resmi olarak bir randevu olup olmadığına
karar vermedim.”
“ Peki, sen bu duruma ne adını verirdin?”
“Anti-randevu.”
“ Sana çiçek getirdim.”
“ Onları sevdim ama bu yine de bir anti-randevu.” D u­
raksadım. “Ama hasta olursan beni suçlamanı istemiyorum.
Bu yüzden istersen geri gelebilirsin.”
“ Beni sakatlamayacağına söz veriyor musun?”
“ Seni sakatlamadan önce yeterince ikaz edeceğime söz
veriyorum.”
Finn’in silueti doğrulup bana doğru yürüdüğünde ve iki
santim öteme uzandığında gözucuyla izledim. Teninden gelen
ısıyı hissedebiliyordum. Islak çimen, ter ve sabun kokuyordu.
Vücut spreyi sıkmamıştı.
Sessizce, “ Böyle gecelerde,” dedi, “sonsuza kadar gökyü­
zünü izleyebilirim.”
Konuşmaya devam edip yıldızlar hakkında, bir astronot
olduğu zaman uzaylıların onu kaçırdığına —ki buna inanabilir­
dim—dair maceraları hakkında saçmalayacağını düşünmüştüm
ama o sadece orada uzanıp Samanyolu’nu izledi. Yoldan geçen
arabalar, uzaktaki uçaklar, ağustosböceklerinin elvedaları ve
yarasa kanatlarının çırpılması gibi ses katmanları kalp atış­

* 106 *

LAURIE HALSE ANDERSON

larımı ve Finn’in sakin nefes alıp verişini kulağımda duyana
kadar azaldı.

Bir şekilde elim onun elini buldu. El ele tutuştuk. Elimi
sıkıp içini çekti.

Etrafın karanlık olmasına şükrederek sırıttım.
Finn, annesinin verdiği saat izninden önce beni evime bı­
rakıp kendi evine dönebilsin diye aşağı yukarı bir saat sonra
oradan ayrıldık. İkimizin de söyleyecek pek fazla bir şeyi yoktu.
Arabada da konuşmadık ama arabada konuşmamak daha kolaydı
çünkü radyoyu açmıştı. Sanki yıldızların altında geçirdiğimiz
zaman, bizi henüz dilini bilmediğimiz yeni bir ülkeye getirmiş
gibiydi ama onun nasıl hissettiğini bilmiyordum çünkü sormaya
cesaretim yoktu.
Sonunda, bizim evin garaj kapısına doğru dönmeden ko­
nuştum.
“ Hayır,” dedim. “ Şu çalılıkların orada dur.”
“ Bensiz parti mi veriyorsun?” diye sordu.
“ Babamın ordudan bir arkadaşı, izindeki erleriyle buraya
gelmiş. Yarın Adirondacks’e gidecekler.”
Emniyet kemerimi çözdüm. Finn, motoru durdurduğu
anda ben de kapımı açtım çünkü ön koltukta neler olmasını
istediğimi bilmiyordum. Yani, biliyor sayılırdım ama yüzde
yüz emin değildim. Bu yüzden de bir an önce arka koltuktan
bisikletimi almak en güvenli hareketmiş gibi geliyordu. Bisik­
letin gidonu kapının üstündeki ceket askısına takıldı ama Finn
yetişip gidonu oradan kurtardı.
Gidona yaslanarak, “ Teşekkür ederim,” dedim. “ Bu...
Güzel vakit geçirdim.”

* 107 *

hafızam ın keskin "bıçağı

Arabasına yaslandı. “ O zaman artık buna bir randevu di­
yebilir miyiz?”

“ Hayır.”
“ Peki, buna oldukça iyi bir anti-randevu diyebilir miyiz?”
Kıkırdadım. “Evet.”
Anahtarlarını elinde atıp tutuyordu. “ Belirtmek isterim ki
bütün akşam boyunca fermuarım kapalı ve kemerim yerinde
kaldı.”
“ Senin adına akıllıca bir adım.” Şüpheye düştüm çünkü onu
öpmek istiyordum ve onun da beni öpmek istediğine emindim
ama bisiklet önümde duruyordu ve Finn de birkaç adım öte­
deydi. Zaten o sırada iki asker evin yanından gelip pikapların
arkasında bir şeyler aramaya başladılar.
“ Gitsem iyi olur,” dedim.
“ İyi olacak mısın sen?” diye sordu. “Yani, evdeki o kadar
erkekle birlikte.”
“ Endişelenmesi gereken sensin. Yüzbaşının kızını izni
olmadan dışarıya çıkardın.”

* 108 *

Babam, Roy ve diğerleriyle arka bahçedeki ateşin etrafında
oturuyordu. Işığa doğru adım attığımda konuşmayı bıraktılar.

“Bölmek istememiştim,” dedim. “ Sadece, sana eve geldi­
ğimi söylemek istedim.”

Roy, “ Maç nasıldı?” dîye sordu.
“ Kaybettik,” dedim. “Ama yıldızlar güzeldi.”
“ İyi geceler, prenses.” Babamın suratının yarısı gölgedeydi
ama sivri ve yaşlı duruyordu. Yanına, yere oturmak, başımı
dizine koymak, saçımı okşamasını ve bana her şeyin yolunda
gideceğini söylemesini istedim ama işin berbat yanı, her şeyin
yolunda gideceğinden emin değildim. Hâlâ ayıktı ve meşrubat
içiyordu. Etrafı onun yaşadıklarını anlayan adamlarla doluydu
ama öğleden sonraki iyi hali yok olmuştu. Yeniden kaybolmuş
ve geçmişle lanetlenmiş gibi duruyordu.
Genç erlerden biri ayağa kalkıp sandalyesini bana sundu
ama hızlıca iyi geceler deyip aceleyle içeriye girdim.
Michael, televizyonun önüne kurulmuş birkaç erle oyun
oynuyordu ve ağzında ısırdığı plastik bir bardağa salyası akı­
yordu. Hiçbir şey demeden doğruca odama gittim. Ne duş aldım
ne de dişlerimi fırçaladım. Kapımı kilitledim ve pijamalarımı
giyip bir kitap ve telefonumla yatağa girdim.

* 109 *

hafızamın keskin bıçağı

Tam rahat etmişken Finn mesaj attı:

eve geldim
sen iyi misin?
evet

yazdım.
Ekrana bakarak bekledim. Başka bir şey demem gerekiyor
mu? Tüm gece boyunca mesajlaşacak mıydık?

yrn görşrz?

diye sordu.

tabii

Bir an için tereddüt ettim sonra nefesimi tutup hızlıca
yazdım:

çiçekler tatlıydı
yıldızlar harikaydı
tşk

Cevap vermedi ve cevap vermedi ve cevap vermedi. Alnıma
vurdum. “Anti-randevu” da ne demek oluyordu? Şimdi manyak
olduğumu düşünüyor, tam bir deli olduğumu düşünüyor. Burnunu
beynine gömeceğimi söyledim. Kim böyle saçmalıkları söyler? Ve
sonra telefonumun ışığı tekrar yandı.

* 110 *

LAURIE HALSE ANDERSON

snn yanında
başka yıldız görmedim
iyi g e c e l e r

Salonda çalışan zincirli testerenin sesine uyandım. Askerler
o kadar yüksek sesle horluyorlardı ki pencereler titriyordu.
Gerindim, gözlerimdeki uykuyu ovuşturarak kovaladım ve te­
lefonumu battaniyeler arasında gömülü olarak buldum. Yeni
mesaj gelmemişti. Finn’in gece gönderdiği mesajı, düşündüğüm
şeyi söylediğine emin olmak için yeniden okudum.

Düşündüğüm şeyi söylemişti.
Midem bulanmaya başladı. Gracie’ye mesaj atıp bir son­
raki adımımın ne olması gerektiğini sormak istedim ama,
y a Finn dediği şeyi gerçekten hissetmiyorsa, diye düşündüm.
Ya dün akşam olanların hepsi, yeni ki[i utandırmak ve hayatı
boyunca iyileşmeyecek biryara açmak için kurulmuş bir tutaksa?
Ayrıca, ben Gracie’ye söylersem o da Topher’a söyleyecekti
ve Topher abartmayı severdi. Bu yüzden pazartesi sabaha
kadar bütün okul Finn’le yattığım ı düşünürdü ve Finn de bu
dedikoduyu benim başlattığımı düşünerek benimle bir daha
asla konuşmazdı.
Ve matematikten kesin kalırdım.
Mesajını üçüncü kez okudum ve midem kasıldı. Gerçeği
öğrenmek zorundaydım. Benimle kafa mı buluyordu? Ben bunu

* 111 *

hafızamın keskin bıçağı

tamamen kendi kafamdan mı yazıyordum? Yoksa... Yoksa başka
bir şey mi vardı?

Antreden gelen derin sesler ve banyo kapısının çarpması
askerlerin bazılarının kalktığını gösteriyordu. Onların tüm hafta
sonu burada kalmasını sağlamanın bir yolunu bulabilseydim,
babamın dikkati onlara yoğunlaşırdı ve ben de Finn’in neyin
peşinde olduğunu öğrenebilirdim v e...

Ye sonra ne?
Neyse, o kısma sonra karar verecektim. İlk adım: Yüzbaşı
Andrew Kincain’e bakıcı askerler ayarlamak.

Dün akşam televizyonun başında oyun oynarken gördüğüm
askerler, oyun kumandaları ellerinde kanepelerde uyuyakal­
mışlardı. Bedeni yere yığılan ve boynundaki kesikten kan fış­
kıran yeşil renkli bir savaşçının kafasını kesen bir canavarın
olduğu D U R D U R M A ekranı, döngü içinde art arda oynayıp
duruyordu. Hızla mutfağa yöneldim.

Babam, “ Günaydın, prenses,” dedi.
Ocağın önünde durmuş, içinde cızırdayarak kızaran pastır­
maların olduğu dört tavayı izliyordu ve yüzü gergindi. Gözaltı
torbaları şişmişti ama ağlıyor gibi durmuyordu. Muhtemelen
hiç uyumamıştı.
“ Günaydın,” dedim.
“ Harika zamanlama!” Roy garajdan gelip kahve demli­
ğine yöneldi. Kendine kahve doldururken, “ Bana yardım et,
Hayley,” dedi. “ Senin yaşlı adamı bizimle dağlara gelmesi için
ikna etmeye çalışıyorum.”

* 112 *

LAURIE HALSE ANOERSON

Babam kaşlarını çattı ve tavaların altındaki ateşin ısısını
artırdı. “Bırak artık, Roy.”

Roy, “ Kulübe, göl, ağaçlar,” dedi. “ Bir gün, iki gece. Ha­
yatının en güzel zamanı olacak.”

Birgün, ikigece mi? Benim kendi başıma kalmam, babamın
da kafasını toparlaması için bir şans mı?

“ Şaka mı yapıyorsun?” dedim. “ Kulağa harika geliyor.
Gitmelisin.”

“ Seni burada yalnız bırakıp hiçbir yere gitmem,” diyerek
pastırmayı ters çevirdi. “Konu kapanmıştır.”

“ Gracie’lerde kalırım..”
“ Hayır dedim,” diye homurdandı.
Roy, “ Sadece bu gecelik,” dedi. “Yani, istersen akşam ye­
meğinden sonra eve geri dönersin. Arabayla sadece birkaç saat
sürüyor. İstersen Hayley’yi de getir.”
Babam başını hayır anlamında salladı.
Ocağın yanında duran tabaktan bir parça pastırma kopar­
dım. Dün gece babamın eski halini, yani tatlı ve komik adamı
tekrar görür gibi olmuştum ama eski babam pastırma pişiren
Yeni Babamın yani Yaralı Babamın içine saklanmıştı. Her ne
kadar Finn hakkında düşünmek —ve mümkünse onunla zaman
geçirmek—için yalnız kalmak istiyorsam da babamı Roy’la
vakit geçirmek için ikna etmek daha önemliydi.
“ Ben hiç Adirondacks’i görmedim,” dedim. “Eğlenceli
olabilir.”
Roy, “ Bak, gördün mü?” diyerek sırıttı. “Haydi, Andy. Sen
de gelmek istediğini biliyorsun. Şu üzgün kıçını bir günlüğüne
şu evden çıkar artık.”

* 113 *

hafızamın keskin bıçağı

Babam, “Gitmiyorum!” diye patladı. “Konu kapanmıştır!”
Pastırmadan yükselen duman tavana doğru kıvrılıyordu.
Babam tavaya baktı. Karanlık yeniden yüzüne çökmüştü. Kol­
larına kızgın yağ sıçradığında bile kıpırdamadı.
Roy, sessizce, “Peki, Andy,” dedi. Babamın önüne uzanıp
ocağın altını kıstı. Daha sonra da bana bakıp başıyla kapıyı
işaret etti.

Roy dışarı geldiğinde babamın pikabının bagaj kapağına otur­
muştum ve iki askerin kamp çantalarını bir cipe yüklemelerini
izliyordum. Kuzeyden soğuk bir rüzgâr esiyordu.

Askerlere, “ Herkesin uyandığına emin olun,” dedi Roy.
“ Tüm malzemeleri toparlayıp yerleştirin. Ev ile bahçenin temiz
olduğuna da emin olun.”

“Emredersiniz, komutanım,” dediler ve arka bahçeye doğru
ilerlediler.

“ Ne zaman gitmeniz gerekiyor?” diye sordum.
“Kahvaltıdan sonra. Konuşmak için fazla zamanımız yok.”
Gömleğinin cebinden bir paket sigara çıkardı ve sallayarak
içinden bir dal aldı. “Andy bir psikiyatr ya da danışmanla gö­
rüşüyor mu?”
Başımı hayır anlamında salladım. “ Gitmiyor. Konuyu
açtığımda bana bağırıyor ve çok fazla içki içiyor. Çok fazla.”
Roy küfredip sigarayı yakarken ateşi rüzgârdan korumak
için elini siper etti.
Yüzüme düşen saçı düzelttim. “ Üstgeçitlerden korkuyor
musun?”
Sigara dumanını benden uzak tarafa doğru üfledi. “ N e?”

* 114 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“Köprü üstgeçitlerinden. Bir üstgeçit gördüğünde altından
geçmemek için geri dönüyor musun? ”

“ Hayır.” Sigaranın yanan ucuna dikkatle baktı. “Ama sa­
nırım Andy böyle yapıyor. Neden?”

“ Keskin nişancılar,” dedim. “ İlk başta üstgeçitlerdi. Daha
sonra ücretli geçiş gişeleri oldu. Çöp konteynırlarına pek yak­
laşmıyor çünkü el yapımı patlayıcıyla yüklü olabileceğini düşü­
nüyor. Bunun salakça olduğunu o da biliyor ama bilmek panik
ataklarını durdurmuyor. Ve bazen de evden günlerce çıkmıyor.”

Roy, “ İşi var m ı?” diye sordu.
“ Buraya ilk taşındığımızda bir sigorta şirketinde çalıştı.
Daha sonra da postanede ama pek uzun süreli bir iş olmadı.
Birkaç hafta önce kablo şirketindeki işinden de kovuldu.”
“ Sorun ne?”
“ Siniri. Salak şeyler yüzünden birden patlıyor ve sakin­
leşmesi çok uzun sürüyor.”
“ Maluliyet ödemesi alıyor mu? ”
“ Çok az.”
“ Burası büyükannenin eviydi, değil mi? Yani kira öde­
miyorsunuz?”
Bir anda kendimi gördüm ...

.. .mutfak masasının etrafındaki sandalyelerden bi­
rinin üstünde büyükanneme bir paket sakıdı kahverengi
kutuya koymasında yardım ediyorum. Kutuyu sakızla,
sigarayla, kitaplarla ve boya kalemlerimle çizdiğim, kuş
dolu gökyüzü resmiyle dolduruyoruz- Büyükannempaketi
bantlıyor vepostaneye götürüp babacığımapostalıyoruz- --

* 115 *

hafızamın keskin bıçağı

Bu anı kaybolana kadar tırnaklarımı avuç içlerime batır­
dım. “ Sanırım.”

Babamın sesi arka bahçeden yankılandı ama rüzgâr estiği
için ne dediğini anlamadım.

Roy, sigaradan bir nefes daha çekti. “ Bu Michael denen
adamla olay nedir? ”

“Aynı okula gitmişler. Babamın buralardaki tek arkadaşı
ama bence o bir uyuşturucu satıcısı.”

Roy, “Yapma be,” dedi.
“ Neden gitgide kötüleşiyor?” diye sordum. “ Bu pek man­
tıklı değil. Döneli dört yıl oldu.”
“ Kan hâlâ akıyor.”
“ Hayır, akmıyor,” dedim. “Yaralar iyileşti. Hatta bacağı
bile uzun zamandır iyi.”
“ Şimdi kaç yaşındasın?”
“On sekiz,” dedim. “Şey, nisanda on sekiz olacağım.”
“Ruhu hâlâ kanıyor. Bunun iyileşmesi parçalanmış bir ba­
caktan veya travmaya neden olan beyin hasarından bile daha
zordur.”
“Ama iyileşebilir, değil mi? İnsanlar iyileşiyor.”
“Hep değil,” dedi. “Belki bunu biraz yumuşatmalıyım ama
gerçeği bilecek kadar büyüksün. Andy kontrolü eline almalı.
Yardıma ihtiyacı var.”
Bagajdan atladım. “ Seninle gelmesini sağla ve onunla ko­
nuş. Seni dinler.”
“ İşte bu işin en zor kısmı,” dedi Roy kaşlarını çatarak.
“ Gitmek istemiyorsa yapabileceğim hiçbir şey yok.”

* 116 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Öyleyse onunla burada kal,” dedim. “ Ben arkadaşımın
evine giderim.”

“ Keşke kalabilseydim, Hayley ama çocuklara söz verdim.”
“ Sadece bir gece?” Sızlanmaktan nefret ediyordum ama
başka çarem yoktu. “Lütfen?”
“ Üzgünüm.” Roy, sigarasını tampona bastırarak söndürdü
ve kalanı dikkatlice kutuya koydu. “ Üsse geri döndüğümde
birkaç kişiyle konuşacağım ve Gaziler Derneği’nden birinin
ona ulaşmasını sağlayacağım. Bu senin sorunun olmamalı.”
Sanki söyleyecekleri henüz bitmemişti ama zayıf ve sivilce
izli bir asker bizi böldü. “ Herkes uyandı, efendim. Temizlik
yapılıyor.”
Roy, “Ateşin tamamen söndürüldüğüne emin olun,” dedi.
“Yüzbaşı Kincain ateşi tekrar yaktı, efendim ve bana ka­
rışmamamı söyledi. Ve şey...” Tereddütte kaldı.
“Ne var?”
“Efendim, Yüzbaşı Kincain bizim bir an önce gitmemizi
istiyor. Bunu oldukça yüksek sesle dile getirdi.”

* 117 *

Askerler gittikten sonra babam odasından çıkıp elinde altı bi­
rayla ateşin başına, yanıma geldi. Ateşe birkaç odun parçası
daha attı ve tek kelime bile etmeden katlanan sandalyeye oturdu.

“ Bize uğramaları nazik bir davranıştı,” dedim dikkatlice.
Yerden ince bir çubuk alıp ateşe attı. “Evet.”
Cebimden titreyen telefonumu çıkardım. Mesaj Finn’dendi.

günaydın
parise gitmek istr miydin?

Babam, “ Kim o ?” diye sordu.
“ Okuldan bir arkadaşım.” Çabucak cevap verdim:

evet lütfn
sonra konşruz

Ve telefonu cebime koydum.
Babam, sabahın onunda bir kutu bira açarken, “ Şu sokağın
başında oturan, adını unuttuğum kız, değil m i?” diye sordu.
“ Gracie değil,” dedim. “Yeni bir çocuk. Yani, ben yeni
tanıştım.”

* 118 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Bira kutusu sağ bacağında, sol bacağı da benim duyama­
dığım hızlı tempolu bir müzik dinliyormuş gibi sallanırken
homurdandı. Öne eğildi ve ateşi eski bir süpürge sapıyla dürttü.

“Ödevin var sanıyordum.”
Bu, onu yalnız bırakmam için bir sinyaldi ama bırakmam
gerektiğini bilsem de onu yalnız bırakamazdım. Kahvaltıda
bira beni korkutuyordu. Rüzgâr yan arazideki kuru mısır sap­
larını hışırdattı. Ateşe bir çubukla dokunup kıvılcım çıkarırken
babamın kafasındaki mayın tarlalarından güvenli bir patika
bulmaya çalıştım.
“Bana anneme benzediğimi söyledi,” deyip boğazımı te­
mizledim. “ Roy, yani. Ondan bunu duymak garip geldi.”
Babam homurdandı.
“ Roy eskiden en iyi arkadaşın mıydı? Yani, eğer Rebec-
ca’nın nasıl göründüğünü hatırlıyorsa...”
Ateşi tekrar dürttü. “ Roy ve kız arkadaşı sen doğduğunda
alt katımızda oturuyorlardı. Kız arkadaşının adını hatırlamı­
yorum. Annenin arkadaşıydı.”
“ Bana hiç ona benzediğimi söylemedin.”
“ Benzemiyorsun.” Kutudaki birayı bitirip başka bir taneyi
açtı. “ Sen kendine benziyorsun. Başka kimseye değil. İnan
bana, bu iyi bir şey.”
Başparmağım büyüklüğünde bir taş bulup ateşe attım. “ Sana
benzediğimi de mi düşünmüyorsun? Gözlerim bile benzemiyor
mu?”
Boynunu çıtlatana kadar esnetti. “ Bunu yapma.”
Başka bir taş daha attım. “ Neyi?”

* 119 *

hafızam ın keskin bıçağı

“ Tortul taşlar ateşte patlayabilir. Nem onları dumana dö­
nüştürür ve sonra güm.”

“Artık benim öğretmenim değilsin.”
Odunların altına hava girmesini sağlamak için ateşi yeniden
dürttü. “ Niye böyle huysuzsun?”
Başımı belaya sokmadan buna cevap vermemin hiçbir yolu
yoktu. Huysuz havada olan, çılgın isteklerde bulunan ve kendi
pişirdiği kahvaltıyı yiyemeden arkadaşlarını apar topar kovan
kendisiydi. Çocuk gibi davranan ve her şeyi benim kavramam
için elini taşın altından çeken kendisiydi. Roy, ona kafasını
toparlaması için mükemmel bir fırsat sunmuştu ama babam
bu fırsatı elinin tersiyle itti. Beni de, onun zavallı bir keşiş gibi
inzivada olmaktan ve kendi hayatını mahvettiği gibi benim
hayatımı da mahvetmekten keyif alıp almadığını merak etmeye
zorlayan oydu.
Ağzıma geleni söylemem için meydan okuyarak, “ Bana
cevap verecek misin?” diye sordu.
Roy’a saçma bir şekilde sinirlenmesinin bedelini ben ödü-
yordum. Bu sefer bunu hak etmiyordum. Ateşe bir taş daha
attım. Sakin kalmaya çalışıyordum çünkü kalbimin bu kadar
hızlı atması da ağzımdaki acı ve kuru tat da tehlikeliydi. Ba­
bama daha önce de sinirlenmiştim ama bu sefer farklıydı. Fark
etmeden seviye atlamıştım ve bu sefer her yer bir mağara kadar
karanlıktı.
“ Taşlarla ilgili söylediğimi duydun mu?” diye sordu.
Avucumu çakıl taşlarıyla doldurdum. “Evet.”
“Ah,” dedi sanki bir şeyin farkına varmış gibi. “ Sinirlisin,
öyle mi? Asker çocuklardan birine âşık mı oldun? Onlardan

* 120 *

LAURİE HALSE ANDERSON

herhangi birini yanına yaklaştıracağımı düşünüyorsan delir­
mişsin.”

Kuzey rüzgârı yeniden esip ateşi karıştırdı ve saçlarımı
darmadağın etti. Alevlerin arasından yüksek bir çat sesi geldi.
Babam irkildi. Bir taş parçası kaynama noktasına erişmişti.

“ Niye onlarla gitmedin?” diye sordum.
“ Canım istemedi.”
Telefonum tekrar titredi. Cevap vermedim.
“ Roy’la konuşmak sana iyi gelebilirdi,” dedim.
Ateşin dumanı rüzgârla kabardı.
“ Konuşacak bir şey yok,” dedi.
“Roy, Gaziler Derneği’nden biriyle konuşmanın iyi ola­
cağını düşünüyor.”
“ Bana bunları yapan asıl onlar.”
“ B a b a ..."
“Yeter, Hayley. Onların yardımını istemiyorum.”
“ Tamam, o zaman, derneğe gitme ama en azından kampa
gidebilirsin.” Telefonum tekrar titredi. “ Dün gece gülüyordun
ve Roy...”
Babam kükredi. “Ormandan hoşlanmıyorum, lanet olsun!”
Kütüklerin altına açtığı boşluğa oksijen doldu ve alevler
güçlendi. Bir an için çimlerin hâlâ uzun ve kuru olmasını ve
ateşin her şeyi -e v i, pikabı, her şeyi—yakmasını, babamın ne
kadar ahmakça davrandığını görmek zorunda kalmasını istedim.
Yürüyerek uzaklaşmaya başladım.
Babam, “ Buraya gel,” diye emir verdi.
“ N iye?”

* 121 *

hafısam m keskin bıçağı

Geri dönüp dik duran bir kütüğe oturana kadar cevap ver­
meden donuk gözleriyle bana baktı. Telefonum tekrar titredi.
Ya Finn bana bir kitap yazıyordu ya da Gracie ile Topher ay­
rılmıştılar.

“Dün geceden keyif alıyor gibiydin,” dedim sessizce.
“Alıyordum,” diye itiraf etti. “Ama uyumaya gittiğimde
kâbuslar beni bekliyordu ve her zamankinden daha büyük ve
kötüydüler.”
Biradan bir yudum daha aldı ve benim orada olduğumu
unutmuş gibi alevlere baktı. Ben de fırsattan istifade telefonuma
baktım. Mesajlar Finn’dendi. Bana paraşütle atlamak, altın avına
çıkmak, Everest’ten kayakla inmek isteyip istemediğimi soru­
yordu. Bir yanım eve girip Finn’i arayarak onunla konuşmak,
dedikodu yapmak ve flört etmek istedi. Yani babamla konuşmak
dışında her şeyi yapabilirdim. Çabucak mesaj yazarak müsait
olduğumda onu arayacağımı söyledim.
Babam elini uzattı. “ Onu bana ver.”
“ N iye?”
“ Çünkü titremesini dinlemekten bıktım.”
Ateş çıtırdadı. Ağzımı kapalı tutmak için kendimle savaştım
çünkü söylemek istediğimi söylersem nükleer patlama yüzlerce
kilometre öteye kadar yaşayan her şeyi öldürürdü.
Telefonu yere koydum. “ Cevap vermeyeceğim, söz.”
“ Kimle konuştuğunu görmek istiyorum. Ben senin baba­
nım. Telefonu bana ver.”
“ Sen mi?” Ona yükselen sıcaklık dalgaları arasından bak­
tım. “Baba görevi mi yapacaksın?”
Ayağa kalktı. “ Ne dedin sen?”

* 122 *

LAURIf HALSE ANDERSON

İçimde bir şeyler kaynadı. “Baba, sen darmaduman olmuş­
sun,” dedim pat diye. “ İşin yok. Arkadaşın yok. Bir hayatın
yok. Çoğu zaman korkmadan köpeği bile gezdirmeye çıkara­
mıyorsun.”

“Yetti, Hayley. Sus.”
“ Hayır!” Ayağa kalktım. “ Şimdi de ‘Ben babayım’ hava-
sındasm ama bunun hiçbir anlamı yok çünkü tek yaptığın şey
kıçının üstünde oturup içki içmek. Sen bir baba değilsin. Sen...”
Beni süveterimin önünden yakaladı. Soluğumu tuttum.
Çenesi sıkıca kapanmıştı. Alevler gözlerinde dans ediyordu.
Onu sakinleştirmek için bir şey söylemeliydim ama o kadar
uzaklaşmış görünüyordu ki beni duyacağına emin değildim.
Elini sıktı ve beni ayak uçlarımda durana kadar kaldırdı. D i­
ğer eli yumruk şeklini aldı. Bana şimdiye kadar bir kere bile
vurmamıştı.
Rüzgâr yönünü değiştirdi ve duman etrafımızda dönüyordu.
Kendimi hazırladım.
Duman, gözlerini kırpmasına neden oldu. Yutkundu ve
boğazını temizledi. Elini açıp süveterimi bıraktı ve öksürmeye
başladı.
Titreyen bir soluk verdim ama hareket etmedim. Onu ye­
niden kızdırmaktan korkuyordum. Arkasını bana döndü ve
ellerini dizkapaklarına koyup eğilerek sertçe öksürdü. Sonra da
toprağa tükürerek doğruldu. Duman yönünü değiştirmişti, ben
de soluk alıp verdim. Soluk aldığımda öfke, verdiğimde ise hâlâ
orada olan korkuyu hissediyordum. Korku beni öfkelendiriyor
ve öfke de beni korkutuyordu. Artık onun kim olduğuna emin
değildim. Ya da benim.

* 123 *

hafızam ın keskin bıçağı

Başının üstünde bir kaz sürüsü ok şeklinde güneye doğru
uçuyordu. Ötme sesleri vücutlarına göre daha yavaş hareket
ediyordu. Ateşe doğru süzüldüler ve birkaç saniye sonra gö­
rüşümüzden çıktılar. Bir bulut güneşin önüne geçerek ışığı
azalttı ve gölgeleri küçülttü.

Telefonum çaldı ve babam sanki ona elektrik şoku verilmiş
gibi irkildi. Tek bir kelime etmeden telefonu alıp ateşe fırlattı.

34—*~ —* —

Küçük veyaşlı adamlar hiçi dağdaki köylerinegötürüyorlar. Onların
dilini bilmiyorum ama tercümanım bildiğini iddia ediyor.

Düşman dün buradaki evlerden birinin çatısına bir bomba atar
yerleştirdi, ileri karakolumuzu hedef aldılar, açıyı düzelttiler ve
yeniden bombaladılar. Veyeniden. Her bomba, vadi boyunca açan
kırmızı birçiçeğe benziyordu. Kampımız} basan adamlar için hazırla­
namayalım diye tepemizeyıkım yağdırdılar. Silahlar ateşleniyordu.

Erlerimden dokuzunu evegöndermek zorunda kaldık. İkisi üsse
dönemeden öldü. Dört direnişçiyi öldürüp dört tanesini de esir aldık.

Muharebenin sonunda hava desteğimiz evin ön kapısından
roketler ateşleyerek dağın kenarında bir delik açtı.

Yaşlı adamlar bizi oraya götürüyor. Kan ve tozla kaplanmış
küçük bir el enkazdan çıkıyor veyaşlı adamlar bize bağırıyor.

“Ne diyorlar?” diye soruyorum.
“Yanlış evi hedefalmışız, ” diyor tercüman.

* 124 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Anneler ve çocukları ile dişsiç büyükannelerin olduğu evipatlat­
mıştı. Direnişçi evi ise, taş atsanyetişecek mesafede bomboş duruyor.

Yaşlı adamlar bana bağırıp yumruklarını sıkıyorlar.
Söyledikleri her kelimeyi anlıyorum.

Topher, “ Sizi maçta elli kişi görmüş,” dedi. “Yalan söylemeyi
bırak.”

İlk dersten sonra kantin sessizdi. Herkes ölen bir başka
hafta sonunun yasını tutuyordu.

“ Yalan söylemiyorum,” diye tekrarladım. “ Her şey çok
garipti. O çok garip biri. Öyle değil mi, G ?”

Gracie başıyla onayladı ama dikkati dağınık bir şekilde
tırnağını yiyordu. Bir sorunu olduğunu anlamıştım. Neredeyse
hiç makyaj yapmamıştı ve saçını da atkuyruğu şeklinde bağla­
mıştı. Kokudan anlaşıldığı kadarıyla dişlerini de fırçalamamıştı.

Topher masanın diğer ucundan uzanıp kekimden bir parça
kopardı. “ Sana bir milyon tane mesaj attığını söyledi.”

“Abartmış,” dedim. “İki kere mesaj attı sonra da telefonum
bozuldu.”

(Nasıl olduğunu açıklayacak halim yoktu.)
Cumartesi gününün geri kalan kısmını yemek programları
izleyerek geçirmiştim. Babam ateşin başında, sırtını eve dön­
müş vaziyette oturdu. Pazar günü öğlene doğru uyandığımda,
son model ve pahalı bir telefon yanında ÖçürDilerim yazan bir

* 125 *

hafızam ın keskin bıçağı

notla mutfak masasının üstünde duruyordu. Birkaç saat sonra
eve geldi. Market alışverişi sonrası elinde ağır poşetler vardı.
Aldıklarını yerleştirip bir tencere kuru fasulye pişirdim. Babam
futbol izledi. Sesi o kadar açmıştı ki odamda müziği sonuna
kadar açtığımda bile televizyonu duyabiliyordum.

Teşekkür etmemi beklediğini biliyordum ama bunu yap­
mak istemedim. Bana paramızın yetmediği bir telefon almak
acınası bir durumdu ve onun “ Özür dilerim” notu da hiçbir
şey ifade etmiyordu.

Yeter. Düşünmek hiçbir zaman yardımcı olmadı.
Gerçek zamana geri döndüm. Topher’a, “Finn’in sana ne
dediğinin bir önemi yok,” dedim. “Randevuda değildik. Uy­
duruyor.”
Gracie, başparmağının tırnağına bakarak, “ Tipik bir er­
kek,” diye mırıldandı. “ Yalan ve daha fazla yalan.”
“ Bebeğim.” Topher, Gracie’nin elini ağzından nazikçe
çekti. “ Bunu bir daha yapmayacağına dair bana söz vermiştin.”
Gracie ona dik dik baktı. “ Kapa çeneni.”
Aralarında yolunda gitmeyen bir şey vardı. Kahvaltıyla
ilgili Çince kelimeleri çalışıyor gibi yaptım.
Gracie bana da işaret etti. “ Sen de çeneni kapa.”
Topher, “Bebeğim !” dedi. “ Sakinleş.”
Ben daha ağzımı açamadan Finn, yanımdaki sandalyeye
oturdu.
“Hey,” dedi.
“ Hımm,” diye cevap verdim. Her zamanki kadar net ve
hazırcevaptım. Üzerinde adını daha önce duymadığım bir mü­
zik grubunun logosu olan siyah dar bir tişört, biraz düşük bel

* 126 *

LAURİE HALSE ANDERSON

kot pantolon ve yeni spor ayakkabıları vardı. Ensesini tıraş
ettirmişti ve baharat gibi kokuyordu.

“ Hımm,” diye tekrarladım.
Gracie, “ Bana ‘bebeğim’ demenden nefret ediyorum,” dedi
Topher’a. “İstersem tırnaklarımı da yerim. Sen ne zaman böy-
lesine bir ahmak oldun?”
“ Heyy!” Topher iki elini de havaya kaldırdı. “Affedersin,
bu..
“ Bu hiçbir şey.” Gracie gözünü kırpıştırdığında yaşlar aktı.
Yerinden kalkıp kapıya doğru koştu.
Topher bana, “ Onun neşi var?” diye sordu.
Finn, “ Muhtemelen regl olmuştur,” dedi.
“ Bunun ne kadar küçük düşürücü bir şey olduğunun far­
kında mısın? ” diye sordum. “Erkekler her olumsuz duygumuzu
sanki koyunmuşuz gibi regle bağladığında bundan ne kadar
tiksindiğimizi biliyor musun? ”
(Beynimin çok iyi aydınlatılmamış bir köşesinden bir ses,
kızlar garip davrandığında erkeklerin regl ile ilgili söyledikleri
saçma şeyler hakkında Finn’le tartışmanın iyi bir fikir olmadı­
ğını söyledi. Ama bu ses bir sonraki ses tarafından boğulmuştu.
Yeni ses, Finn kadınların üzüntüsünün sebebinin regl olduğunu
düşünüyorsa onunla vakit kaybetmemem gerektiğini net ve
yüksek bir şekilde haykırdı.)
(Ama lanet olsun, o tişörtle çok iyi görünüyordu.)
Saldırımı Topher’a yönelttim. “Hafta sonu kavga mı ettiniz? ”
Topher başını hayır anlamında salladı. “ Benimle bir şey
olmadı. Ya regl ya da anne babası yüzünden böyle davranıyor.”
“ Bu regl değil,” diye üsteledim.

* 127 *

hafızam ın keskin bıçağı

Kekimden bir parça daha çalarken, “ Neyse, bundan konuş­
mak istemiyor,” dedi. “ Cuma günü onu sinemaya götürdüğümde
tek bir kelime etmedi ve sonrasında da, bilirsiniz ya, bir şey
yapmak istemedi.”

Finn, başıyla kapıyı işaret ederek, “ Sence gidip onu bulsan
iyi olmaz m ı?” diye sordu.

Topher, “ Niye?” diye sordu.
“ Çünkü sen onun erkek arkadaşısın, seni geri zekâlı. Ona
yardım etmen, neye ihtiyacı olduğunu öğrenmen gerekiyor.”
“ Cidden mi? Bunu yapmalı mıyım?”
“Evet, Toph, cidden,” dedim. “ Haydi git. Eşyaların bize
emanet.”
Topher gider gitmez masaya korkutucu bir sessizlik çöktü.
Finn’in yanımda oturduğunu hissedebiliyordum ve koku­
sunu da alıyordum. Sadece baharat kokusu değildi bu. Dişlerini
de fırçalamıştı ve hatta gargara bile yapmış olabilirdi. Ona
favori gargara markasını sorsam iyi bir konuşma başlangıcı
olur muydu?
Muhtemelen hayır.
“ Peki.” Sesi çatlayıp soprano sesi çıkardı. Boğazını temiz­
leyip yeniden denedi. “Evet. Öyleyse, ne zaman futbol makaleni
vereceksin? ”
Makale, hafta sonu aklıma bile gelmemişti. “ Gerçekten
bugün mü vermem gerek?”
“ Öyle gibi. Sen makaleni verdiğinde gazetenin toplam...”
kaşlarını çattı ve sessizce parmaklarıyla saydı. “ Toplam iki
makalesi olacak. Bu öğleden sonra çalışanlar toplantısı yaparak
ne hakkında yazmak istediğini konuşabiliriz.”

* 128 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Hayır, teşekkürler.”
Çikolatalı süt kutusuyla oynayıp balmumuyla yapıştırıl­
mış karton kapağı açmaya çalışıyordu. “Yapacak daha iyi bir
şeyin mi var? Banka soymak gibi? Ya da istila edecek küçük
bir ülke mi var?”
“ Öyle bir şeyler.”
“ Sana on dolar verirsem toplantıya gelir misin?”
“ Bana futbol maçı yüzünden hâlâ on dokuz dolar borcun
var. >5
“ Yuvarlayıp otuz yaparım ama bir sent daha çıkmam.”
“ Çalışanların hepsine böyle ödüyor musun?”
“ Neden, bu kötü bir şey m i?”
“Bu şeyde kaç kişi çalışıyor? ”
“ Beni ve seni sayarsam ... İki.”
Güldüm. “ Sen tarihteki en kötü lise gazetesi editörüsün,
değil mi? ”
“ Şimdiye kadar başardığım en gurur verici şey.” Sonunda
süt kutusunu açtı ve başına dikti. Bittiğinde elinin tersiyle ağzını
sildi. “ Peki, benden nefret ediyor musun?”
“ Kadınların regliyle ilgili aptalca bir şey dedin diye m i?”
“ Cumartesi sabahtan sonra mesajlarıma ve aramalarıma
cevap vermediğin için öyle söyledim.”
“ Telefonum yüzünden oldu.”
Finn sızlandı. “Haydi ama Mavi Kız, daha orijinal bir ma­
zeret beklerdim.” Derin bir nefes aldı. “ Biliyorum... Ben...”
İçini çekti. “ Seni randevu olayıyla pusuya düşürdüm. Seni
kızdırdıysa özür dilerim.”
“Kızdırmak mı?”

* 129 *

hafızam ın keskin bıçağı

Öne eğildi ve kafasını üç defa masaya vurdu.
“Şunu yapmayı bırak!” Elimi başı ile masa arasına koydum.
“ Sen deli misin?”
“ Zırdeli,” dedi.
“Bak, uydurmuyordum.” Babamın suç hediyesi telefonu
çantamdan çıkarıp ona verdim. “ Eski telefonum, tam sen bana
mesaj atarken bozuldu. Bu telefonu dün aldım ve kimsenin nu­
marası henüz yok. Gracie’ye de numaranı soramazdım çünkü
evde durumlar biraz garipti.”
“ Babanla mı garipti yoksa 10. D ağ Bölüğü’yle m i?”
“ Babamla,” diye açıkladım. “Ayrıca o çocuklar Kentu-
cky’den 101. Bölük’teler. Cumartesi sabah erkenden gittiler.”
Finn canlandı. “Yani, sana cuma akşamıyla ilgili yalan
söylediğim için ve konuşmamızı hatırlıyorsan sana randevumuz
için para vermeyi teklif ettiğim için benden nefret ettiğinden
dolayı beni görmezlikten gelmiyor muydun? ”
O cümleye koyduğu her fiili düşünürken tereddütte kal­
dım. “ Seni görmezlikten gelmek? Hayır,” dedim. “Ve bunun
anti-randevu olduğu konusunda anlaşmıştık, unuttun mu?”
Rahatladı ve güldü. “ Harika! Olanlarla ilgili artık pek de
kendime güven duymamaya başlamıştım ama!” Bana işaret
etti ve o kadar yakınıma kadar eğildi ki yüzünü bulanık ve çift
görmeye başladım. “Öyleyse artık gerçek ortaya çıkabilir. Tüm
hafta sonu boyunca gizli bir görevdeydin. Kara operasyon. Bu
da askerlerin evinde olmasının gerçek sebebiydi. Merak etme,”
diyerek arkasına yaslandı. “Ayrıntıları açıklamana gerek yok.
Her şeyi anlıyorum.”
“ Her şeyi mi?”

* 130 *

LAURIE HALSE ANDfRSON

İkinci çikolatalı süt kutusunu açtı. “ Tüm hafta sonumu
kaynaklarıma ulaşıp isteksiz şüphelilerle kafa bularak geçirdim.
Her şeyi biliyorum: Yıllardır Britanya Gizli Servisinde İsveç
Kraliyeti çıkarları için çalıştığını ve yirmi yedi dili akıcı olarak
konuştuğunu biliyorum.”

Çikolatalı sütünü alıp bir yudum içtim. “ Yirmi sekiz.”
“Ne?”
“ Yirmi sekiz dil biliyorum. Muhtemelen Udmurtça’yı unut­
tun. Çoğu insan unutuyor.”
“ Udmurtça mı?” Ellerini başının arkasında birleştirerek ince
tişörtünün altından şaşırtacak derecede fazla sayıda kaslarını
gösterdi. “Benimle flört ediyorsun, Bayan Mavi.”
“ Çok gururlanma,” diye mırıldandım. O kadar kızarmıştım
ki yangın söndürme fıskiyelerinin açılmasını bekledim.
Finn sırıtarak, “Ah, evet,” dedi. “ Eğer akim başına gelir
de benimle bir daha konuşmamaya karar verirsen bu anı asla
unutmayacağımı kayıtlara geçmek isterim. Udmurtça. Bu ha­
rikaydı.”
Bu cümleyi parçalarına bölüp dalga mı geçiyor, kafa mı
buluyor yoksa bana iltifat mı ediyor anlayamadan Topher kapıda
belirip bize doğru koştu.
“ Gelseniz iyi olur,” dedi nefes nefese. “ Gerçekten delirmiş
durumda. Tuvalette.”

* 131 *

Topher’m panik seviyesinden koridorun bir SWAT takımı ve
rehine arabulucularıyla dolu olmasını beklerdim. Ancak orta­
çağda birinin asılmasını izleyen heyecanlı seyirciler gibi tuvalet
kapısının önünde duran bir grup kız buldum.

En uzun boylu kız, kapının önüne geçerek, “ İçeri gire­
mezsin,” dedi.

Pijamasının altıyla tüylü bot giyen bir kız, “ Evet,” diye
araya girdi. “Arkadaşımızın biraz yalnız kalmaya ihtiyacı var.”

Tuvaletten Gracie’nin ağlama sesleri geliyordu.
“ Sizin arkadaşınız m ı?” diye sordum.
Üçüncü bir kız, yapmacık bir sesle, “ Kendisi zor bir zaman
geçiriyor,” dedi.
“ Sorunu neymiş?” diye sordum.
Uzun kız, “Depresyonda,” dedi.
Pijama, “ İntihara meyilli,” dedi.
Üçüncü kız, “Ya da regl olmuş olabilir,” dedi.
Donuk suratlı, boya kutusuna düşmüş zombiler, televizyon
dizilerinden öğrenip ezberledikleri kendini üstün görme tavır­
larıyla farklı kaygı ifadeleri deneyerek bana baktılar. Etrafıma
bakınıp böyle bir durumda gerçekten ne yapılması gerektiğini
bilen biri var mı diye görmeye çalıştım ama sadece Topher’ı ve
birkaç adım gerisinde de Finn’i gördüm.

* 132 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Kızlara, “ Kızın adının ne olduğunu biliyor musunuz?”
diye sordum.

Pijama, “ N e?” diye sordu.
“Arkadaşınızın adı ne?” diye sordum. “ Hani orada ağlayan
arkadaşınızın?”
Üçüncü kız, “ Onun adı Gwen,” dedi. “ Sanırım beden eği­
timi dersinde aynı sınıftayız.”
“ Çekilin yolumdan,” diyerek onları ittim ve tuvalet ka­
pısını açtım.

İçeri girdiğim anda Gracie başını kaldırdı. Pencerenin altındaki
asla açılmayan kalorifer peteğinin önünde, yerde oturuyordu.

“ Git buradan.” Kahverengi kazağının koluyla gözlerini
sildi.

Düşündüm ve ona, “ Bence gitmemeliyim. Neler oluyor?”
dedim.

Başını iki yana salladı, gözlerini kapadı ve peteğe yaslandı.
“ Hemşireyi çağırmamı ister misin?”
Burnunu çekti. “ Çünkü çocuklar için yapılmış Tylenol
ve bir bardak portakal suyu her şeyi çözecek, öyle mi? Tabii
canım.”
Tuvalet sigara dumanı, kusmuk ve parfüm kokuyordu. Üç
kabin kapısından ikisi sökülmüştü. Bir kâğıt havluyu lavaboda
ıslatıp Gracie’ye verdim.
“ Bu ne için?” diye sordu.
“ Gözlerinin üstüne koy,” dedim. “ İyi hissettirecek.”

* 133 *

hafızam ın keskin bıçağı

Söylediğim gibi yaptı ve ıslak kâğıt tenine değdiğinde ha­
fifçe iç çekti. Dışarıda Topher, drama zombilerİyle tartışıyordu.

Gracie’nin yanına oturdum çünkü başka ne yapabilece­
ğimi bilmiyordum. Yerden üç tuvaletin aşağıda kalan kısmını
ve lavaboların altını görebiliyordum. Hangisinin daha iğrenç
olduğuna karar veremedim ama biyoloji ve kimya öğretmenle­
rinin küf ve bakteri kitleri için bir daha para ödemesine gerek
olmadığına bir hayli emindim.

“Aldatmış,” diye mırıldandı.
“ Topher m ı?”
“ Hayır.” Elindeki kâğıt havluyu sıktı ve damlaların
kirli fayans üzerinde toplanmasını izledi. “ Babam. Annemi
aldatm ış.”
“Emin misin? Senin evine geldim. Annenle babanın arası
mükemmel.”
“ Numara yapmakta üstlerine yok. Bu, uzun zamandır sü­
regelen bir şey. Hatta bu bir döngü... Babam aldatır, yakala­
nır, kavga ederler, psikologa giderler, âşık olurlar ve annemi
romantik bir tatile götürür. Altı ay sonra yeni bir kız arkadaş
bulur ve her şey yeniden başlar.”
“ Ne diyeceğimi bilmiyorum.”
“ Bunun boktan bir durum olduğunu söyleyebilirsin,” dedi.
“ Bu gerçekten boktan bir durum,” diye tekrarladım.
“Aynen öyle,” dedi sessizce. “ Ve de iğrenç, özellikle de
seks kısmı. Kim anne ve babasının seks yaptığını düşünmek
ister? Bu konuyla ilgili kavga ettiklerini de duymak istemezsin.
İnan bana.”
“ Sana inanaıyorum,” dedim.

* 134 #

LAURIE HALSE ANDERSON

“Annemi sevdiğini söylüyor. Geçen Noel’de evlilik ye­
minlerini yenilediler. Garrett ve ben de orada herkesin önünde
durmak zorunda kaldık. Hepimiz rollerimizi oynuyorduk. Bazen
bizi de aldatıyor mu acaba diye düşünüyorum. Belki onu hayal
kırıklığına uğratmayacak yeni çocuklar da arıyordur.”

“ Ben böyle bir şeyi daha önce hiç düşünmemiştim,” dedim.
“Keşke düşünmeyi bırakabilseydim. Her zaman, ‘Okul
çok önemli, ciddi olmalısın, Grace Ann, bu senin tüm hayatını
etkileyen bir şey,’ diyorlar ve daha sonra da sarhoş olup bir­
birlerine saatlerce bağırıyorlar.” İçini çekti ve kâğıt havluyu
elinden bıraktı. “ Tüm hafta sonum iğrençti ve dün gece her
şeyin en kötü olduğu andı. Komşuların polisi arayacağına
emindim.”
“ Baban annene vurdu mu?”
“ Babam mı? Asla. Annem bir kahve fincanı fırlattı ve fincan
da babamın burnuna çarptı. Daha sonra kendini berbat his­
setti çünkü onu gerçekten seviyor. Annem kendini onun canını
yaktığı için kötü hissetti,” diyerek burnunu çekti. “ Sonra da
daha beter oldu çünkü babamı ne kadar severse sevsin, adam
değişmeyecek.”
Gracie’nin babası mühendis, annesi ise muhasebeciydi.
İkisini de birbirlerine bağırırken, bir şeyler fırlatırken veya
birbirlerini aldatırken hayal edemiyordum. Kendi babamın bu
tür şeyler yapması daha muhtemeldi. Hele Trish’in yaptığına
emindim ama babamın kafasının içinde bir savaş vardı ve Trish
de bir alkolikti. Gracie’nin anne ve babasının uğraşacak bu tür
sorunları yoktu ama kızları tuvaletin zemininde paramparça
oluyordu.

* 135 *

hafızam ın keskin bıçağı

“ Neden sadece anne baba olamıyorlar?” Tekrar burnunu
çekti. “Eskiden harikaydılar. Birbirleriyle alay edip bizim önü­
müzde öpüşürlerdi. Babam şapşal şiirler yazardı, annem de
ona kekler yapardı ama şim di...” Sesi, son kelimeyi söylerken
çatladı ve altdudağı büküldü. Yüzü üzüntüyle buruştu ve bana
baktığında ilk defa onu hatırladım. Anasımfında oyun parkı
demirlerinden düşüp iki dizkapağını da yaraladığında nasıl
göründüğünü hatırladım.

“Ah, Gracie.” Kollarımı açtım ve o da bana doğru eği­
lip omzumda ağladı. Saçlarını okşadım ve “ Ş işşt... Şişşt,”
diye fısıldayarak o sakinleşene kadar yavaşça öne ve arkaya
sallandım. Zil çaldığında ağlamayı bırakmış, düzenli nefes
alıyordu. Ayağa kalktığımızda güldü ve gözyaşlarımı silmek
için uzandı.

“ Sen niye ağlıyorsun?” diye sordu.
“Alerji,” diyerek burnumu çektim. “ Peki, şimdi ne olacak? ”
Aynaya baktı ve bir kâğıt havlunun köşesini kullanarak
akan göz kalemini düzeltti. “Annem bu kez sonuncu olduğunu
söyledi. Bir avukatla görüşecek.”
“Hadi ya.”
“Bu sabah Garrett’a boşanmanın ne demek olduğunu açık­
lamaya çalıştı. Daha ikinci sınıfa gidiyor. Neden böyle bir ke­
limeyi anlamak zorunda olsun? O kadar üzüldü ki kahvaltıda
yediği her şeyi kusup babamın dolabına saklandı.” Altdudağı
tekrar büküldü ve hızla gözlerini kırpmaya başladı. “ Sadece
ben olsaydım, bununla başa çıkabilirdim. İki evde birden ya­

* 136 *

LAUfilE HALSE ANDERSON

şamak istemiyorum ama bu bağrışmalann sonunu getirecekse
ben varım. Ama erkek kardeşimin yüzündeki ifade...”

Koridorda izdiham yaşanıyordu. Kapı birkaç kez açıldı
ama Finn veya Topher, kapıyı açmaya çalışan kişiye bir sürü
saçmalık söyleyerek kapıyı kapamıştı.

“Eve gitmek ister misin?” diye sordum.
“ Haha!” Gracie başını iki yana sallayarak güldü. “ Bir za­
man makinen varsa gidebiliriz.” Lavabonun üzerine eğildi ve
yüzüne su çarptı. Doğrulduğunda ona birkaç tane daha kâğıt
havlu verdim. “Nereye gittiğimin bir önemi yok çünkü orada
olmak istemiyorum. Sonra-bir sonraki yere gidiyorum ve orada
da olmak istemiyorum.” Çantasına uzandı ve bir kutu naneli
şeker çıkardı. “İster misin?”
Kutuyu açıp bana uzattı. İçinden şeker almaya çalışırken
kutunun içinde ne olduğunu gördüm: turkuvaz renkli büyük
yuvarlak haplar. “ Bunlar naneli şeker değil.”
“ E yani. Şu anda naneli şekerin bana pek faydası olmaz,
değil mi?” Kutuyu lavabonun kenarına koydu, bir hapı ağzına
atıp musluktan bir yudum su içti. “ Merak etme, bunlar yasa­
dışı değil. Annemin reçeteli ilaçlarından biri. Sen de bir tane
almalısın. Belki matematik eğlenceli geçer.”
Önce haplara, sonra ona baktım. Hâlâ gözleri anasınıfm-
daki Gracie’ye benziyordu ama ağzı, sivilceleri ve onları pek
de kapayamayan makyajıyla hiç tanımadığım birine benziyor
gibiydi.
Kutuyu kapadım. “ Hayır, teşekkürler.”
Aynadan bana baktı. “ Okuldan sonra size gelebilir miyim? ”

* 137 *

hafızam ın keskin bıçağı

“ Olmaz. Huzurevine gitmem gerekiyor.” Kutuyu kapayıp
ona verdim. “ Benimle gel.”

St. Anthony Huzurevi ve Bakım Merkezi’ndeki resepsiyoncu,
kulağı ile omzu arasına telefon ahizesini sıkıştırıp formuma ucu
kemirilmiş bir kalemle giriş saatimi yazdı. Asansörleri işaret
edip dört parmağını kaldırdı ve daha sonra telefonda konuştuğu
kişiye bazen çift mesai yapması gerektiğini ve bu lanet yerden
asla çıkamayacakmış gibi hissettiğini söyledi.

Gracie beni asansöre doğru takip etti. Otobüste tek kelime
etmemişti. Uyuşturucu etkisi altında olduğundan şüphelenmiş-
tim ama yanımdaydı ve bu da hiç yoktan iyiydi.

Asansörün kapıları kapandı. “ Ne kadar süre kalmamız
gerekiyor?” diye sordu.

“Benedetti, dört saat yapmam gerektiğini söyledi.”
“Dört mü?” Gracie yüksek sesle içini çekti. “Yaşlı insan­
lardan pek hoşlanmıyorum.”
“İddiaya girerim, onlar da senden pek hoşlanmıyordur,”
dedim. “En azından bir saat, tamam mı? Eve gitmekten daha
iyidir.”
Asansörün kapıları açılırken kaşlarını çattı. “Yani.”

Bir hemşire bizi Faaliyet Odası’na gönderdi. Bu odanın adını kim
koyduysa, o kişinin hasta bir espri anlayışı olmalıydı. Burada

* 138 *

LAURİE HALSE ANDERSON

kalan on iki kişiden sadece bir tanesinin nabzı hâlâ atıyor gibi
.duruyordu. O da, solgun çiçekli bir elbise giymiş bir kadındı
ve yürüteci o kadar yavaşça itiyordu ki ne tarafa doğru hareket
ettiğini söylemek zordu. Diğer sakinlerin birçoğu, devasa bir
televizyonun önünde bir sıra halinde tekerlekli sandalyelere
yığılm ış, uyuyorlardı ve hepsi de sönmüş bir balona benzeyen
oksijen tüplerine bağlıydı. Televizyon kapalıydı. Burnum sızladı
çünkü oda vişneli öksürük şurubu, kullanılmış yetişkin bezi
ve çamaşır suyu gibi kokuyordu.

Uzun, siyah saçları atkuyruğu yapılmış, üniformalı zayıfbir
çocuk, yanımızdan bir arabayı itti. “ Buraya ilk gelişiniz m i?”

Gracie, “ Son,” diye mırıldandı.
Pencerenin önündeki bir masayı işaret etti. “ Doris kart
oynamayı sever. Onun karşısında oturan Bay Vanderpoole da
yapboz hastasıdır.”
Doris, sulu gri gözlerini kocaman gösteren kalın camlı
gözlükleriyle, bir bahçe cücesi —şapkası hariç—boylarındaydı.
Bay Vanderpoole’un yapbozu olan eski tip bir panayır resmine
bakıyordu. Dönme dolabın yarısı ve hayvan ağılının birkaç
parçası eksikti ama masada hiç parça kalmamıştı. Takım elbi­
sesi ve kravatıyla, yüzü özenle tıraş edilmiş Bay Vanderpoole,
tekerlekli sandalyesinde bir heykel gibi uyuyordu.
Gracie alçak bir kitaplığa doğru yürüdü ve oraya tıkıştı­
rılmış yapbozlar ile masa oyunlarını inceledi. “ Sence burada
Ouija tahtası var mıdır?”
“ Niye?” diye sordum.

* 139 *

h afızam ın keskin "bıçağı

“ En azından yapboz yapmaktan daha ilginç,” dedi. “ Belki
de ölüler, ebeveynlerimle nasıl başa çıkmam gerektiğini söy­
lerler.”

“ Haydi ama G ,” dedim. “ Seni buraya getirmemin bütün
amacı aklını biraz olsun olanlardan uzaklaştırmaktı.”

Bana eliyle “ her neyse” işareti yaptı.
Doris’in yanındaki sandalyeyi çekip oturdum. “ Benim
adım Hayley Kincain, efendim. Kart oynamak ister misiniz?”
Yaşlı bir baykuş gibi gözlerini kırptı ve, “ Kız kardeşim ne
zaman gelecek?” diye sordu.
“Hımm ...” Çaresizce etrafımda Doris’e benzeyen ve bahçe
cücesi büyüklüğünde başka bir yaşlı kadın ya da daha da iyisi
bir hemşire aradım.
Doris, gözleri dolarken, “Kız kardeşim ne zaman geliyor?”
diye tekrar etti.
“Emin değilim,” dedim. “ Burada mı yaşıyor?”
Gracie, arkasını dönerek, “Kız kardeşiniz yakında burada
olacak,” dedi. “ Şu anda senin kart oynaman gerek, D oris.”
“Haklı,” dedim hissettiğimden daha fazla bir istekle. “ Briç
mi Go Fish m i?”
Doris gülümseyip başıyla onayladı. “ Fish’i severim.”
Kriz atlatılınca kartları karıştırdım. Gracie’ye, “ Bunu nasıl
yaptın?” diye sordum.
“Neyi nasıl yaptım?” Gracie masaya bir yığın çökmüş kutu
getirdi. “ Burada Candy Land olduğuna inanabiliyor musun?”
Koridorun sonunda biri, sıkılmış bir hayalet gibi düzenli
aralıklarla inliyordu. Sessizce Bayan Benedetti’ye küfredip kart­

* 140 *

LAURIE HALSE ANDERSON

ları kestim ve yeniden küfrettim. Doris’e yedi kart verdim ve
kendi elime baktım. Elimde beş tane as ile iki kupa yedili vardı.
Başka bir desteye ihtiyacımız olduğunu söylemek için ağzımı
açtım ama Doris’in elini ne kadar dikkatlice düzenlediğini ve
sanki daha demin klz kardeşiyle ilgili gözyaşına boğulmamış
gibi ne kadar sakin göründüğünü fark edince sustum.

Bir dakika geçti. İki. Ve kısa bir ebediyetten sonra Doris,
nihayet masaya bir kartı kapalı bir şekilde koyup desteden başka
bir kart çekti.

“ Senin sıran,” dedi.
Kartlarıma baktım. “ Elinde hiç yedili var m ı?”
Bön bön yüzüme baktı. “ Neden?”
Görünüşe bakılırsa Doris Kuralları’na göre oynuyorduk.
Onu taklit ederek bir kartı kapalı bir şekilde masaya koyup
desteden başka bir tane çektim. Üç yaşında bir çocukla oyna­
mak gibiydi bu. (Onun hakkında böyle düşünmek saygısızca
mıydı?)
Gracie, Candy Land kutusunun kapağını kaldırdı ve kaşlarını
çattı. Sonra da Monopoly kutusunun ve iki yapboz kutusunun
kapaklarını açtı. “Burası karman çorman olmuş. Bütün parçalar
birbirine karışmış. Burada kim bir şey oynayabilir ki?”
Bay Vanderpoole burnunu çekti ve uykusunda kıpırdadı.
Doris masanın diğer tarafından bana uzanıp elime hafifçe
vurdu. “ Kız kardeşim ne zaman geliyor?”

Doris Kuralları’yla oynanan elli el Go Fish’ten sonra Gracie,
kutuları boş bir masaya boşaltmış, parçaları yığınlar halinde

* 141 *

hafızam ın keskin bıçağı

ayırmış ve kayıp parçaları aramak için koridorun ucundaki
Faaliyet Odası’na gitmişti. Doris, kendi mutlu dünyasındaydı
ve desteden kart çekip onları masaya yatırarak arada sırada
“ Ben kazandım,” diye ilan ediyordu. Sessizce kendi kendine
konuşuyordu. Bir keresinde, “Annabelle,” dedi. Başka bir defa
da, “ Pamuk şeker,” diye mırıldandı.

Mezun olmak için neden bunu yapmak zorunda olduğuma
emin değildim ama ne kadar uzun süre oturup, kart karıştı­
rıp dağıtır ve kart karıştırıp dağıtırsam, o kadar az huysuz
oluyordum. Bu odanın dış dünyayla herhangi bir bağlantısı
yoktu. Doris acaba hangi yılda olduğumuzu biliyor muydu?
Muhtemelen hayır. Bu odadaki yaşlı insanlar, başkanın kim
olduğunu, benzinin fiyatını, şimdi hangi savaşın yaşandığını
biliyorlar mıydı? Acaba aralarından kaç tanesi ismini hatır­
layabiliyordu?

Kartları karıştırdım ve bir el daha dağıttım. Elimde iki
kupa, iki maça, iki sinek ve bir karo olmak üzere altı tane as
ve kupa jokeri vardı. Doris bir şeyler mırıldanarak kartlarını
ona göre mantıklı bir sıraya koydu.

Eğer büyükannem yaşasaydı, o da böyle bir yere mi düşerdi?
O kadar uzun yıllar boyunca onu düşünmemeye çalışmış­
tım ki, artık nasıl göründüğünü zar zor hatırlayabiliyordum.
Öldüğünde kaç yaşındaydı, onu bile bilmiyordum. Markette
mi ölmüştü? Ben okulda mıydım? Onu ben mi bulmuştum?
Bunu hatırlardım, değil mi? Bu sorular, Doris’in hangi kartı
yere koyacağını düşündüğü sonsuz aralıkları dolduruyordu.
Kazağının kolundan bir bileklik görünüyordu. Bilekliğin üs­

* 142 *

LAURIE HALSE ANDERSON

tüne huzurevinin adı ve telefon numarasıyla D oris’in adı ka­
zınmıştı. Doris gerçekten kim olduğunu ve nerede yaşadığını
bilmiyor muydu? Hangisi daha iyiydi, yaşıyor olmak —tabii
bu doğru kelimeyse—ve hiçbir şeyi hatırlamamak mı, yoksa
ölü olmak mı?

Bu tam Finn’e göre bir soruydu. Muhtemelen Tibet Ölüm
Kitabı ndan ya da Runik yorumlarıyla ilgili bir saçmalıktan, iç
karartıcı bir alıntıyla cevap verirdi ama bu soruyu gerçekten
düşünme olasılığı da vardı. İşte o zaman bir yerlere gidebilirdik.

Yarı sonsuzluk kadar bir süre sonunda, üzerinde çizilmiş
köpeklerle dolu bir bluz giymiş bir hemşire bize doğru geldi,
Doris’in yanında çömeldi ve akşam yemeğinden önce akordeon
konserine gitmek isteyip istemediğini sordu.

Doris, “ Kız kardeşim orada olacak m ı?” diye sordu.
Hemşire, kibarca, “ Umarım,” dedi. D oris’in ayağa kalk­
masına yardım etti ve bana, “ Geldiğin için teşekkür ederim.
Janine resepsiyonda bekliyor. Formunu o imzalayacak,” dedi.

Hemşire Janine, bej rengi bir bluz giymişti, köpeksiz. Ona
doğru yürüdüğümde yazı yazdığı dosyayı kapadı ve “Dur,
tahmin edeyim. Belmont’tan m ısın?” diye sordu.

“ Nasıl bildiniz?” diye sordum.
“ Hislerim kuvvetlidir. Hemşire mi olmak istiyorsun?” diye
sordu. “Fizyoterapist mi? Eczacı m ı?”
Omuz silktim. “ Hiç düşünmemiştim.”

* 143 *

hafızam ın keskin 'bıçağı

Gözlerini devirdi. “Onlara senin gibi çocukları göndermeyi
bırakmalarını söyledim. Biz sadece bu tür bir işi umursayan
gönüllüleri istiyoruz.”

“Rehber öğretmenime iletirim.” Yoklama kâğıdımı uzattım.
“ Doris’in kız kardeşi de burada mı yaşıyor?”

Kâğıda bir şeyler karaladı. “Annabelle mi? Yetmiş yıldan
daha uzun süre önce ölmüş.”

“Bu çok kötü.”
“ Pek değil. Doris onu çok seviyor ve her zaman Annebel-
le’in birkaç dakika içinde kapıdan girip geleceğini düşünüyor.
Annabelle’i bir daha asla göremeyeceğini bilse ne kadar kötü
olacağını düşün.” Kâğıdı bana geri verdi. “ Otobüs yarım saat
içinde gelecek. Rehber öğretmenine söyle de, seni önümüzdeki
ay İzci Kızlar’ın yanına göndersin.”

38—*— —*~

Gracie’yi huzurevinin önündeki yola çivilenmiş olan ahşap
bankta otururken buldum. Yanına oturdum ve bekledim ama
o sadece tepenin dibinde akan nehre bakarak burnunu çekti.

“Hemşire Janine bir daha buraya gelmememi söyledi,” dedim.
“ Seçici olma lüksleri varmış gibi durmuyor,” dedi.
“Kariyer hedeflerimden hoşlanmadı.”
Gracie burnunu bluzunun koluna sildi. “ Kariyer hedeflerin
mi var? ”

* 144 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Elbette. Akranlarımız olan öğrencilerden zombi lane­
tini kaldırmayı planlıyorum.” Çantamdan top haline gelmiş
bir mendil çıkarıp ona verdim. “ Bayan Benedetti’ye söyleme.”

Burnunu sümkürdü. “ Tamam.”
“Bana sorunun ne olduğunu söyleyecek misin?” diye sordum.
“ Üç farklı Candy Land oyunu var ama kırmızı parçaların
hepsi kayıp.” Gözlerini nehirden ayırmadı. “ Herkes kırmızı
olmak ister, bunu bütün dünya biliyor.”
“ Kırmızı parçalar yüzünden ağlamıyorsun sen.”
“ Hayır.” Saçını kulağının arkasına attı ve içini çekti. “An­
nem, otobüste olmadığım için telefonumu ağlattı. Bir milyon
tane mesaj gönderip taşocağına gitmemem için yalvarmış.”
“Neden oraya gidesin?”
“ Birkaç yılda bir orada birileri atlayıp kendini öldürür.
Bana sorarsan, gitmek için daha iyi yollar var. Neyse, annemi
aradım ve kendimi öldürmediğimi söyledim, sonra da kavga
etmeye başladık. Niye? Çünkü bu sabah yatağımı düzeltmemi­
şim. İşte o anda yeniden ağlamaya başladım.” Elindeki mendili
çöp kutusuna fırlattı ama ıskaladı. “Ve şimdi de bir sümük topu
haline geldim.”
“Mendilini bile atamayan, işe yaramaz bir sümük topusun.”
“ Hıyar,” dedi belli belirsiz bir gülümsemeyle. “ Kart oyu­
nunu kim kazandı?”
“Kuralları anlayamadım.” Gracie’nin kullanılmış mendilini
ve birkaç sigara izmaritini alıp çöp kutusuna attım. “ Hemşire,
D oris’in, hayatını hatırlayamadığı için şanslı olduğunu düşü­
nüyor. Ne kadar çok şey kaybettiğinin farkında değil.”

* 145 *

hafızam ın keskin bıçağı

Gracie, “ Benim büyükannem Alzheimer’dan öldü,” dedi.
“ Hayatının son on yılında kimseyi tanımıyordu, büyükbabamı
bile. Oysaki büyükbabam her gün onu ziyaret ederdi.”

Binayı göstererek, “ Burada mı kalıyordu?” dedim.
Gracie başını hayır anlamında salladı. “ Connecticut’ta.
Büyükannemi gömdükten bir hafta sonra, büyükbabam da öldü.
Ondan sonra annem bir ay boyunca neredeyse hiç konuşmadı.”
“Yeniden başlamasını ne sağladı?”
“Konuşmaya m ı?”
“Evet.”
“ Garrett.” Çantasından bir kutu sakız çıkardı, bir parçasını
bana uzatıp bir parçasını da ağzına attı. “ Bir gün anneme bü­
yükbabamın mezarını ziyaret etmeye gitmek istediğini söyledi.
Öğle yemeğimizi yanımıza alıp mezarlıkta yedik. Önce bunun
iğrenç bir şey olduğunu düşünüyordum ama aslında oldukça
iyi olmuştu. Ondan sonra ölü büyükanne ve büyükbabamızla
takılmak bir olay haline geldi. Şimdi yılda birkaç kez gideriz.”
“İsteyerek mezarlığa mı gidiyorsunuz?”
“Evet,” dedi. “ Zaten amaç da bu değil m i?”
Nehirden bir rüzgâr yükselerek yol üzerine dikilmiş narin
huş ağaçlarının son altın yapraklarını salladı.
“Kulağa ürpertici geliyor.”
“Mezarlarını kazıp onları çıkardığımız yok. Piknik yapıyo­
ruz ve onlara dünyada neler olup bittiğini anlatıyoruz. Garrett,
karnelerini ve futbol fotoğraflarını getiriyor. Büyükannenin
mezarına gitmedin mi? Baban seni götürmedi m i?”
Gracie aylar boyunca sabırla, neden ve nasıl Belmont’a geri
döndüğümle ilgili sorulara baştan savıcı cevaplar vermemi kabul

* 146 *

LAURIE HALSE ANDERSON

etmişti. Elbette, her şeyi bilmiyordu ama kafamı karıştıracak
sorular sormaya yetecek kadar da bilgisi vardı.

“ Gitme vakti geldi.” Ayağa kalktım ve işaret ettim: “ Oto­
büs geliyor.”

Arka bahçedeki ateşin başında olanlardan sonra babamla sadece
birkaç kelime konuşmuştuk. Bu konuşmama olayı, bir alışkanlık
haline gelmeye başlamıştı ama yine de beni rahatsız ediyordu.
Onunla konuşmamak, ayağım uyuştuktan sonra yürümeye ça­
lışmaya benziyordu. Her şey garip ve ağır geliyordu.

Derin bir nefes aldım ve kapısına vurdum. “Uyanık mısın? ”
Kapı açıldı. Babamın bir kot ve uzun kollu bir Syracuse
Orangemen bluzu giymiş olduğunu ve daha yeni tıraş olduğunu
görünce şaşırdım. Omzunun gerisinde, bilgisayar ekranında
bir e-postanın açık olduğunu görebiliyordum ama bilgisayar
kime yazdığını veya mesajda ne yazdığını göremeyeceğim
kadar uzaktı.
“ Geç kaldın,” dedi. “ Her şey yolunda m ı?”
Sabun kokuyordu. Ot, alkol, hatta sigaradan bile eser yoktu.
Belki bu da, cumartesi günü olanlar için dilediği özrün bir
parçasıydı.
“ Büyükannem nerede gömülü?” diye sordum.
Gözleri fal taşı gibi açıldı. “ Yerin adını hatırlamıyorum.
Nehrin kıyısında. Neden?”

* 147 *

hafızam ın keskin bıçağı

“ Oraya gitmek istiyorum,” dedim. “ Şimdi.”
“ Olmaz. Az sonra hava kararacak.”
“ Umurumda değil.” Bir anda vücudumda bir uyuşma,
içimde bir şeylerin uyandığına dair garip bir ürperti hissettim.
“ Gerçekten mezarı görmek istiyorum.”
Babam, “Yarın gideriz,” dedi. “Okuldan sonra.”
“ Benimle gelmene gerek yok. Eğer bana bir kroki çizersen,
bisikletimle gidebilirim.”
“ Nedir bu acelen?”
“Okuldan sonra huzurevindeydim,” dedim. “ Hizmet
saatlerim için. Bu bana büyükannemi düşündürdü ve neden
bilmiyorum ama nerede gömülü olduğunu gerçekten görmek
istiyorum. Bu önemli.”
Ona gerçeği söylemeyi planlamamıştım. Birçok şey hakkında
yalan söylemek daha kolay hale gelmişti çünkü beni görmezden
geldiğinde, artık canımı o kadar yakmıyordu. Fakat onu ayık
ve uyanık gözlerle bulacağımı beklememiştim. Kurallar sürekli
değişirken oyunun nasıl oynanması gerektiğini bilmek zordu.
Omzunun üstünden pencereye doğru baktı. “Ceketlerimizi
yanımıza alsak iyi olur.”

Mezarlığın ön tarafındaki mezar taşları o kadar eskiydi ki on­
ları okumaya çalıştığım için alakargalar bile benimle dalga
geçti. Birkaç dakika boyunca hızlı adımlarla yürüdük ve sonra
babam, mezar taşlarını okumanın daha kolaylaştığı bir dört
yol ağzında durdu. Batan güneşe karşı gözlerini kısarak bakıp
doğru yolu bulmaya çalışıyordu. Bir ailenin gömülü olduğu
yerdeki mezarlara baktım.

* 148 *

LAURİE HALSE ANDERSON

ABRAHAM STO C K W ELL 1762-1851
R A C H E L S T O C K W E L L 26 ŞU B A T 1765 - 22 ŞU B A T 1853
T H A D D E U S S T O C K W E L L 1789 - 12 K A SIM 1844
HUZUR İÇİNDE YAT
SA R A H D. 1827

Sarah’nın diğer yanında, kuzu şeklinde dört küçük mezar
taşı daha yatıyordu.

B E B E K 1822
B E B E K 1823
B E B E K 1825
B E B E K 1827

Babam, bir öğretmen edasıyla, “ Buna ne derler bilir mi­
sin?” diye sordu.

“ Mezarlık m ı?”
“ Hayır, şapşal. Günün bu saatinden bahsediyorum.”
“ Günbatımı?”
“ Güneş ufuk çizgisinin altındayken ama hâlâ etrafı gör­
meye yetecek kadar ışık varken buna, ‘günlük tan’ denir. Bunu
söylemek için başka bir kelime daha var, eski bir kelime ama
ne olduğunu hatırlayamıyorum.” Sağ eliyle uzanıp ensesini
ovuşturdu. “ Sanırım, daha ilerideler. Çam ağaçlarının yanında
bir yerlerde... Acele edelim, neredeyse karanlık oldu.”
“ İlerideler m i?” diye sordum. “ Kimler?”
Topallamasına rağmen benden altı adım önde gidiyordu.
Tepenin zirvesindeyken ona yetiştim.

* 149 *

hafızam ın keskin bıçağı

Tepenin diğer tarafına doğru inmeden önce, “ Onları bul­
dum,” dedi.

Titriyordum. Altımda ölülerin serili olduğu geniş bir va­
dide yüzlerce insan düzgün sıralar halinde yere gömülmüş,
fısıltıları ise üstlerindeki taşların içinde donmuştu: Buradayım.
Buradaydım. Beni hatırla. Hatırla.

Ceketimin fermuarını kapayıp üzeri çiçekler —bazıları
plastik, bazıları gerçek ve solmuş—ve tahta çubuklar üzerinde
asılı bayraklarla dekore edilmiş mezarların yanından yavaşça
tepeden aşağıya koştum. Babam, uzun ve koyu renkli çam
ağaçlarından oluşan bir sıranın yanında, inci yeşili bir yosunla
yer yer kapanmış bir mezar taşının başında duruyordu. Eğildi
ve yosunu temizlemeye çalıştı ama yosun, sanki uzun süredir
orada büyüyormuş gibi taşa yapışmıştı. Cebinden çakısını çı­
kardı ve kelimeler ile tarihlerin üzerini bıçakla kazıdı.

R E B E C C A R O SE R IV E R S K İN C A İN 1978 - 1998
B A R B A R A M ASO N K İN C A İN 1942 - 2003

Üstteki ismi işaret ederek, “ Onun burada olduğunu bilmi­
yordum,” dedim. “Annemin.”

(Bu kelime sanki yabancı bir dilden bir kelimeymiş gibi,
söylerken ağzımda çakıltaşları varmış gibi geldi.)

Babam, “ Becky, annemle o kadar iyi geçinirdi ki bu yapıl­
ması gereken şeymiş gibi geldi,” dedi. “Büyükannen, annene
briç oynarken nasıl hile yapılacağını öğretmişti. Cennette de
bunu yaptıklarını hayal ediyorum.”

“ Peki, baban nerede gömülü?”

* 150 *


Click to View FlipBook Version