The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by elmasteknolojidev, 2017-07-27 07:36:43

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

LAURIE HALSE ANDERSON

“Arlington’da. Annem, babamın orada gömülmesini iste­
miyordu ama babam çok ısrar etti. Her zaman her şeyin kendi
istediği gibi olması gerekiyordu.”

Gözlerimde yaşların birikmesini beklerken tekrar isimleri
okudum. Ne hissettiğimi anlamak zordu. Belki kafam karışıktı
ya da yalnızdım. Acaba büyükannem, bizim orada durduğumuzu
ve gölgeler etrafımızda derinleştikçe gitgide daha da kaybol­
duğumuzu görebiliyor mu diye merak ettim. Onu gözümde
canlandırmaya çalıştım. Neye benzediğini hatırlamıyordum
ve bu beni her şeyden daha çok üzüyordu.

“ Onu özlüyor musun?-” diye sordum. “Yani, onları.”
“Herkesi özlüyorum.” Babam ayağa kalktı, bıçağını kapadı
ve cebine koydu. “ Bunun üzerinde durup düşünmenin hiçbir
faydası olmuyor.” Elindeki yosunu temizlemek için ellerini
birbirine sürdü.
“ Bunu temizlemek için daha önce gelmeliydim.”
Bir sonraki sıradaki mezarları işaret ederek, “Neden onların
vazoları var da bizimkilerde yok?” diye sordum.
“ Becky öldüğünde taşı annem sipariş etti,” dedi. “Annem,
kesilmiş çiçekleri sevmezdi. Ekilmiş çiçekleri tercih ederdi.
Belki de bu yüzden üzerinde vazosu olan bir mezar taşı sipariş
etmemiştir.”
“Daha güzel görünmesi için bir şeyler yapmalıyız.”
“ Sanırım.” Yanımda durdu ve mezarın solundaki boş çim
alanı işaret etti: “ Zamanım geldiğinde beni de buraya koymalısın.”
Yutkundum. “ Sen ölmeyeceksin.” Başımı omzuna yasladım.
“En azından yüz yıl daha.”

* 151 *

hafızam ın keskin bıçağı

Koluyla beni sardı. Gözlerimi kapadım. Çam ve yaş top­
rak kokusuyla dolu derin bir nefes aldım. Sadece birkaç kuş
ötüyordu ve uzaklarda da bir baykuş sesi duydum. Babama
yaslandığımda, sonunda üzüntü içimde patlak verdi ve kalbimde
bir delik açarak kanamama neden oldu. Ayaklarım sanki top­
rağa gömülmüş gibi hissediyordum. Burada ikiden daha fazla
beden gömülüydü. Var olduklarını bile bilmediğim parçalarım
toprağın altındaydı. Babamın da bazı parçaları...

Babam, “Alacakaranlık,” dedi.
“Ne?”
“ Hatırlayamadığım o kelime, alacakaranlık. Karanlık ve
yarı ışıklı zamanın arasındaki o kısa ve kasvetli vakit.” Bana
hızlıca sarıldı ve sonra da bıraktı. “ Gece oldu, prenses. Haydi,
eve gidelim.”

* 152 *

—*— — *—

Finn, salı sabahı mesaj atıp beni okula götürmesini isteyip iste­
mediğimi sordu. Biraz şaşırmıştım ama evet dedim ve üstüm-
dekinden daha temiz bir bluz giyindim. Perşembe olduğunda
çoktan bir rutinimiz olmuştu bile. Saat altı buçuk civarlarında
bana:

?

diye mesaj atıyordu ve ben de şöyle cevaplıyordum:

K

Evin güneyinde, bir sokak ilerideki köşeye yürüdüğümde
—babamın göreceği bir yerden beni almasına izin vermeme imkân
yoktu—Finn, yağ vanasını tamir etmediği için hâlâ dumanlar
tüten motoruyla arabasında bekliyor olurdu. Bir de Gracie,
Topher ve benimle ilk dersten sonra kahvaltılık sandviç ile
çikolatalı süt içme alışkanlığı edinmişti ve derslerden sonra da
kütüphanede benimle buluşup matematiğin hedefini şaşmış bir
şaka olmadığına beni ikna etmeye çalışıyordu.

Sonunda neden insanların, yedinci ve on birinci sınıf ara­
sında okula gitmek yerine babamın kamyonunun ön koltuğunda

* 153 *

hafızam ın keskin bıçağı

oturduğumu öğrendiklerinde dehşete kapıldıklarını anlamaya
başlamıştım. Elbette bu dehşet, tatillerde koroya katılmadığım
veya su tabancaları ve su balonlarıyla Gettysburg Savaşı’nı
yeniden canlandırma heyecanını kaçırdığım için hayatım mah­
volduğundan değildi. Kuralları bilmediğimdendi.

O haftadan önce kuralların olduğunu bile bilmiyordum.
Elbette, medeniyet görmemiş vahşi bir insan değildim. Animal
Planet izlemek beni çiftleşme davranışlarına karşı uyarmıştı.
Ayrıca, kamyonların mola verdiği yol kenarı mekânlarda Bo-
logna sandviçi yerken, yetişkin adamların bu konularda diğer
yetişkin adamlara neler söylediğini duyuyordum. Ama mavi
ayaklı sümsükkuşunun kur yapma dansının beni Finn’le bir
sonuca ulaştırmayacağını ve ona kamyon şoförlerinin önerdiği
şekilde yaklaşırsam bunun iyi sonuçlanmayacağını da biliyordum.

Finn’le ilgili bir gariplik olması her şeyi daha da zorlaştı­
rıyordu ama bu zombi garipliği değildi. O, daha çok canlı bir
hayal gücüyle bir sayborg gibiydi. Zombilerin davranışlarına
ayak uydurmak için onlarla yeteri kadar vakit geçirmişti. Finn,
kuralları biliyordu ama ben bilmiyordum.

Finn, bir gün dolapların oradayken yanıma gelir, bir gün
gelmezdi. Bir sonraki adım her neyse, onu atmadan Önce sıra
benim onun dolabının yanına gitmeme mi gelmişti? Bir saniye
komplo teorileri hakkında fikir yürütürken, bir sonraki saniye
zorunlu askerlikle ilgili —ben zorunlu askerlik taraftarıydım,
o ise ayrıcalıklı bir korkak olduğu için karşıydı—yüksek sesle
tartışıyor olurduk ve sonuç olarak kütüphaneden atılırdık. Daha
sonra da eve dönüş yolunda birbirimize tek kelime etmezdik.

* 154 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Bu da ayrı bir şeydi... Onunla bunun hakkında konuşa-
mıyordum. Onun konuşmak istediğini ve bu sorunun küçük­
ken yediğim, yüksek fruktozlu mısır şurubuyla yapay olarak
tatlandırılmış kilolarca plastik yiyeceklerden kaynaklanan bir
beyin tümörü veya östrojen zehirlenmesinden —kamyonların
mola yerleri genelde organik meyve ve sebze reyonlarıyla ünlü
değildir—kaynaklanmadığını varsayarsak, o da benimle ko­
nuşmuyordu ya da konuşamıyordu.

Etrafımdaki her çifti ve “neredeyse” çift olanları gözlemle­
yip bu işlerin nasıl halledildiğini anlamaya çalıştığımda kafam
daha çok karışıyordu.

Gracie, bana yardımcı olamıyordu. Babası evden gittiğinde,
evdeki durum D E FC O N 4’e7ulaşmıştı. Ertesi gün Gracie’nin
erkek kardeşi okula gitmeyi reddetmişti. Bayan Rappaport,
etrafını tekmeleyerek çığlık atıyor olmasına rağmen, Garrett’ı
alıp arabaya taşımış ve içeri sokmaya çalışmıştı. Gracie, annesini
durdurmak için onu kolundan tutmuştu ve Bayan Rappaport
da dönüp Gracie’ye tokat atmıştı. Olanları gören bir komşu
polise haber vermişti.

Babamın yaşadığı ve benim gördüğüm tek ilişki, Trish’leydi
ve ilişkinin sürdüğü o yılların büyük çoğunluğunda babam,
dünyanın öbür uçundaydı. Sonunda eve gönderildiğinde de
evimizi savaş alanına çevirmişlerdi. İlişkileri o kadar berbat
olmasaydı bile şu anda babamla konuşmanın hiçbir yolu yoktu.
Mezarlıkta üzerimize çöken kasvet, babamın derisine işlemişti.

7 Amerika Birleşik Devletleri tarafından kullanılan, milli güvenlikle ilgili bir alarm
durumu, (ç. n.)

* 155 *

hafızam ın keskin bıçağı

Konuşmak veya yemek yemek istemiyordu. Öylece televizyonun
önünde oturuyordu.

Durum böyle olunca, Finn’le istediğim konu hakkında ko­
nuşamamıştım. Gracie’yle de anne ve babasının ne kadar berbat
olduğundan başka bir konuda konuşamıyordum ve babam her
zamankinden daha büyük bir gizem içindeydi.

Durumu olduğundan daha kötüye götüren şey ise —bu
mümkün müydü, onu bile bilmiyordum- Finnie tam olarak
ne istediğimi bilmiyordum. Ondan hoşlanıyor muydum? Bu
konudaki fikrim, gün içinde defalarca değişiyordu. Peki, onun
benden hoşlanmasını istiyor muydum? Bu da aynı şekilde deği­
şiyordu. Eğer birbirimizi tanımıyorsak, o benden ve ben ondan
nasıl hoşlanabilirdim? Ailesiyle ilgili öğrenebildiğim azıcık
şey -görünüşe bakılırsa mükemmel, orta sınıf insanlar-beni,
Finn babamla tanışırsa çığlık atarak uzaklaşacağına ikna et­
mişti. Elbette bu, mantıklı bir tepki olurdu ama ben gerçekten
babama bir şans bile vermeyecek birine âşık olmak —ya da ondan
“ hoşlanıyor” olmak—istiyor muydum? Birbirimizi tanımamız
gerekiyordu. Yavaş yavaş ve bebek adımlarıyla... Bunu yapmak
için de, internetteki gazetelerin karakter büyüklüğünden ve
Himalayâ D ağları’ndaki bir buz mağarasında bir grup keşişle
telekinezi çalışmaları yaptığı zamanla ilgili yüksek ateşten kay­
naklanan vesveselerinden konuşmaktan vazgeçip daha önemli
şeylere değinmemiz gerekiyordu.

Bunu nasıl yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu.
Çarşamba gecesi onu internetten takip edip araştırmaya
başladım ama bu beni kendimden o kadar iğrendirdi ki saat­
lerce Skulkrushr III oynadım ve bir sonraki gün Çince kelime

* 156 *

LAURİE HALSE ANDERSON

sınavından çaktım. Öğretmenime Çince bir özür notu yazdım.
Bana aslında domuzlar ve şemsiyelerle ilgili bir şey yazdığımı
söyledi.

Aslında, bunların hiçbirinin herhangi bir önemi yoktu. Zaten
zombi lisesindeki sürülerin arasından sıyrılarak ilerlemek ve aynı
anda babamın kafasının içinde geriye doğru sayan bombaları
dinleyerek günbegün hayatta kalmak yeterince zordu. Finn’le
biraz flört etmenin bana şu anda pek zararı yoktu. Ama bunun
flört etmekten daha ileri gidemeyeceği sonucuna varmıştım.
Okuldan sonra matematik çalışmak için buluştuğumuzda masanın
aynı tarafına oturmamaya dikkat ettim ve arabasındayken de
sırt çantamı kucağıma koyup yüzümü pencereye çevirdim. Yani
tutumum “ Bana Dokunma” sinyalinin buz tutmuş hali gibiydi.

Bu stratejime rağmen sürüler dedikodumuzu yapıyorlardı.
Beden eğitimi dersindeki kızlar bana doğrudan doğruya Finn’in
nasıl olduğunu sordular. Bu şekilde ailesinin mahalleye daha
bir yıl önce taşındığını ve yüzme takımına eyalet derecesinde
liderlik ettiğini ama bu yıl yüzmediğini ve neden yüzmediğini
kimsenin anlayamadığını öğrendim. Ayrıca, aynı kızların kız­
gın olduğunu da öğrenmiş oldum. Finn’in eşcinsel olduğunu
düşünüyorlarmış çünkü onlara daha önce çıkma teklifi etme­
mesinin başka nasıl bir sebebi olabilirmiş ki?

Onlara seri katil bakışımı attığımda sonunda beni rahat
bıraktılar.

Öğretmenler bile durumun farkına varmıştı. Bay Diaz,
Finn dolabımın yanında benimleyken yanımızdan geçti ve bize,
“ Tanrı aşkına, lütfen çiftleşmeyin,” dedi.

Bunlar ciddi mi?

* 157 *

hafısam m keskin bıçağı

Seks meselesi gizli cereyan gibiydi. Elektrikle yüklenmiş
kablolar bu saçmalığın etrafında dolaşıyordu. Okul başladığın­
dan beri zombilerin seks konuşmalarına kulak kabartıyordum.
Bana göre söylediklerinin birçoğu uydurmadan ibaretti ama
şimdi kendimi, vardığım bu sonuçtan şüphe ederken bulmuş­
tum. Kurallar bu konuda ne diyordu? Eğer gerçekten herkes
seks yapıyorsa neden bu çelişkili bir şekilde fısır fısır konuşulup
üstü kapatılan ve internette ya da kantinde bağırılan bir şeydi?
Eğer gerçekten herkes seks yapıyorsa, neden daha fazla kız karnı
burnunda gezmiyordu? İstatistiklerden haberim vardı. Ayrıca
en yakın kürtaj merkezinin de yüz elli kilometreden daha uzak
olduğunu biliyordum. Sınıf arkadaşlarımdan birçoğu, sabah
ayakkabılarını bağlamayı unutuyordu. Onların doğum kontrol
hapı kullanma yetisine hiçbir inancım yoktu. Ya kimsenin seks
yaptığı yoktu ya da okul yulaflı ve kuru üzümlü bisküvilerin
içine doğum kontrol hapı koyuyordu.

Zombilerin deli olmasına şaşmamak gerekiyor. Hepsi, ça­
maşırlarını yıkamayı öğrenmeden önce çiftleşme faaliyetlerinde
bulunmaları gerektiğini düşünüyordu. Hepsi de bunu düşünmüş,
belki bununla ilgili konuşmuş hatta yapmış bile olabilirdi ama
aynı zamanda okula gelip bir şeyler öğrenerek ilerleyebilmek
ve üretken yetişkinler olabilmek için mecburiyetlere katlanı­
yorlardı. Üretken yetişkin de her ne demek oluyorsa... Yürüme
mesafesinde bir halk kütüphanesi ve sifonları çalışan —taşına­
bilir tuvaletler rezil bir şeydi—bir saklanma yeri bulabildiğim
sürece dağlara kaçıp hayatımı inzivada geçirmeyi istememe
yetecek bir sebepti.

* 158 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Ancak sonra koridorda Finn’i gördüğümde ya da arabayla
okula giderken gözucuyla onu profilden izlediğimde ve o da bana

Cuma günü cezadan çıktığımda beni bekliyordu.
“ Rogak m ı?” diye sordu.

Dolabıma giderken yan yana yürüdük. Finn, “ Bu sefer ne
yaptın?” diye sordu.

“ Benim hatam değildi.”
“ Hep böyle derler.”
“Yalnızca ‘Meksika ve Amerika Savaşı’ demenin, savaşı
Meksikalıların başlattığına dair yanlış bir izlenim yarattığına ve
aslında Meksika’da aynı savaşa ‘Birleşik Devletlerin Meksika’yı
istilası’ dediklerini ve bunun da doğru olduğunu ya da ‘1847
Savaşı’ demenin tarafsızlığa daha yakın olduğunu belirttim.”
Finn, “ Bunun için cezaya mı kaldın?” diye sordu.
“ Tam olarak öyle olmadı. Öfke kontrolü problemlerine
bir çözüm bulması gereken Bay Diaz, bana, onun deyişiyle
‘ukala gevezeliklerimle’ dersini böldüğüm için bağırdı ve daha
sonra da Kyle denen geri zekâlı kendini kaybetti çünkü ‘ukala’

* 159 *

hafızam ın keskin bıçağı

kelimesinin, ‘pedofili’8kelimesiyle aynı şey olduğunu düşündü
ve ben de o sırada biraz kendimi kaybettim.” Finn’e kitaplarımı
uzattım ve dolabımın şifresini tuşladım. “Ayrıca ben ne uka­
laydım ne de gevezelik yapıyordum. Asıl Diaz, birinci dünya
ülkesinden bir emperyalist gibi davranıyordu.”

Finn, “ Senin nasıl bu kadar garip derecede fazla tarih bilgin
var?” diye sordu.

“ Babam, Kara Harp Okulunda tarih bölümünden mezun.
Roma İmparatorluğu’yla ilgili, Romalılardan daha fazla bilgiye
sahibim.” Mandalı kaldırdım. Dolap açılmadı. Şifreyi tekrar
tuşladım. “Ama bu sorduğun yanlış soru. Diğer herkesin nasıl
bu kadar ezikçe aptal olduğunu ve neden her zaman Amerika
tarihinin ne kadar zor olduğu konusunda şikâyet ettiklerini
sormalısın. Ceza almak yerine, her gün herkesi tokatlamadığım
için bir madalya almalıyım.”

Mandal hâlâ açılmıyordu. Dolabı tekmelediğimde bot değil
de spor ayakkabı giydiğimi hatırlamak için çok geç kalmıştım.

Finn, beni dirseğiyle hafifçe kenara itti ve kilidi büktü.
“ Sen de matematikten şikâyetçisin.”

Çaktırmadan acımayan ayağımın üzerinde dengede dur­
maya çalışırken, “O farklı,” dedim. “ Zombi efendiler, hilekâr,
tüketici kültür gündemlerini bize benimsetmek için beyinlerimizi
matematikle uyuşturuyorlar.”

Finn mandalı çekti ve dolabım esrarengiz şekilde açıldı.
“ Senden nefret ediyorum,” dedim.

8 İngilizce "ukala”, "pedantic” kelimesidir ve bu da "pedofil” kelimesiyle benzerlik
göstermektedir, (ç. n.)

* 160 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Kollarını göğsünde birleştirerek, “ Kalın kafalı olmaya ça­
lışmıyorum,” dedi. “Ama sen sivri açılı bir kızsın.”

“ Bu da ne demek oluyor?”
“ Bir matematik şakası.”
Kitaplarımı dolaba tıkıştırdım. “Matematik şakası’ bir
oksimoron, seni balık kafalı. Tıpkı ‘kafeterya yemeği’ ya da
‘zorunlu gönüllü hizmet’ gibi.”
Finn, “ Bence kesişiyor muyuz diye görmek için birbirimizi
limitlerimize götürmeliyiz,” dedi.
“ Kapa çeneni,” dedim.
“ Seninle flört ediyorum, Bayan Mavi. Matematiğin mü­
kemmel dilinde seninle flört ediyorum. Senin Pi kadar tatlı
olduğunu düşünmek bir ‘sin’.9Anladın m ı?”
Duraksadım. İki kere “ flört” demişti. Cezada biriken öfkem,
bir anda durmadan dönen küçük bir topa dönüşmüştü. Finn,
belki de bir şeyler dememi beklediği için kaşlarını kaldırmıştı.
Bir cuma öğleden sonrasında, boş koridorda salak matematiksel
kelime oyunları kullanarak benimle flört eden, rahatsız edici
şekilde iyi görünüşlü bir çocuğa ne demem gerekiyordu?
“ Sen Ahmakya tarihindeki en büyük ahmaksın,” dedim.
Sırıtarak, “ Ortalama bir değerin de olsa,” dedi, “ biliyorum
ki, bu günlerde doğal logaritmamın integralini almak isteye­
ceksin.”
“ Tamam, bu dediğin artık garipleşmeye başladı,” dedim.
“ Belki de,” dedi. “Ama kaşlarını çatmayı bıraktın.”

9 "Pi sayısının” İngilizcede okunuşu "turta” ile, "sinüs" kelimesinin okunuşu ise
“günah” kelimesiyle aynıdır, (ç. n.)

* 161 *

hafızam ın keskin bıçağı

“Kütüphane beş dakika içinde kapanıyor, bu yüzden bugün
bana özel ders vermene gerek yok.” Dolabı çarparak kapadım.
“Ama beni eve bırakabilir misin? ”

“ Şey...” Bir anda kaşlarını çattı ve dolabımın yanındaki
dolabın kilidini büktü. “ O konuya gelmişken...”

“ Ne oldu? Araban mı bozuldu?”
“ Hayır.” Dolabın kilidini açabilmiş mi diye görmek için
mandalı kaldırdı ama açamamıştı. “ Düşünüyordum da belki
bir şeyler yapabiliriz. Birlikte. Birlikte bir şeyler yapabiliriz.”
“ Şimdi mi?”
“ Şey, evet. Şimdi.”
“ Ne gibi mesela? Başka bir makale yazmak m ı?”
“ Şey, hayır.” Dolabın mandalıyla tekrar oynadı. “ Belki
sinemaya falan gidebiliriz diye düşünmüştüm. Ya da alışveriş
merkezine.”
“ Sinema ya da alışveriş merkezi mi? Bana çıkma teklifi
mi ediyorsun?”
“ Tam olarak öyle sayılmaz.” Gözünün önündeki saçı düzeltti.
“ Maç izlediğimizde kullandığın kelime neydi? ‘Anti-randevu’
mu?”
“Evet, randevu saçmalığı için bir antidot. Tanımlama ola­
rak bir anti-randevu, beyin öldürücü bir film ya da alışveriş
merkezine yapılan ruh emici bir gezi olamaz.”
“ Peki, ne olabilir?”
Konuşma bir anda tehlikeli sulara doğru yelken açmıştı.
“ Bilmiyorum. Belki hayvan dükkânındaki tüm hayvanları ser­
best bırakacaksak alışveriş merkezine gidebiliriz.”
Finn, “ Tutuklanıp hapse atılırız,” dedi.

* 162 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“ Bu eğlenceli olabilir.”
“ Hayır, bu, doğru düzgün bir üniversiteye girebilme şan­
sımı elimden alır ve o da annem ile babamın endişeden deliye
dönmesine sebep olur.”
“ Bir üniversite kompozisyonu için sana harika malzeme
verir ama.”
“ Bizim alışveriş merkezimizde hayvan dükkânı yok.”
“ Tamam, işte bu ciddi bir sorun,” dedim. “Yemek katında
sosisli sandviçleri10serbest bırakmak, kulağa o kadar ilginç gel­
medi. Sen normalde bir cuma öğleden sonrasında ne yaparsın?
Komaya girene kadar bir şeyler tıkınıp oyun mu oynarsın?”
Başını hayır anlamında salladı. “ Muhtemelen kütüphaneye
giderdim. Cuma öğleden sonraları orada kimse bilgisayarları
kullanmıyor.”
“ Göbek adı ‘Bela’ olan birisi için bu çok ezikçe bir şey,”
dedim. “ Taşocağm a ne dersin?”
“ Taşocağının nesi varm ış?”
“ İnsanların gün ışığında pek gittiği bir yer değil.”
“ Eh, gerçekten ocağa gitmek istiyorsan.”
Kafası karışmış gibi görünüyordu ki benim de kafam ka­
rışmıştı ama bunun, kafası karışmış tek kişi olmaktan daha iyi
olduğuna karar verdim.

10 Sosisli sandviçin İngilizce karşılığı "hot dog” kelimeleriyle yapılan bir kelime
oyunu, (ç. n.)

* 163 *

42— * — — *—

Taşocağı, bizim eve düşündüğümden daha yakındı, 15. Yol’un
üzerindeki akçaağaçların ateş kırmızısı ve karamel turuncusu
yapraklarıyla gizlenmişti. Ağaçların yanından geçip toprak bir
yola girdik ve yokuş yukarı çıkmaya başladık. Ocak, yolun
sağ tarafında, zincirlenmiş yüksek bir tel örgünün yaklaşık
altı metre gerisindeydi. Ocağı görmeden önce bile boşluğu
hissetmeye başladım.

Tepenin zirvesinde geniş bir plato vardı. Finn, direksiyonu
kırdı ve tel örgüye doğru dönüp park etti. “ Manzara geceleri
daha güzel oluyor.”

“Bunu söyleyip duruyorsun,” dedim. “ Tutuklanır mıyız?”
“ Sanmıyorum.” Motoru durdurdu. “Polis sadece manzara­
nın daha iyi ve her türlü şey için şartların daha uygun olduğu
gecelerde devriye gezer.”
Emniyet kemerimi çözdüm ve kapıyı açtım.
“ Nereye gidiyorsun?” dedi arkamdan. “Hayley?”

Tel örgü oldukça yeniydi. Üç metre uzunluğundaydı ve nere­
deyse serçeparmağım kalınlığında çelik telleri vardı. Ayağımı
bir deliğe yerleştirip yukarı uzandım ve tırmanmaya başladım.

Finn, “ Bekle,” dedi.
“ Geliyor musun?” diye sordum.

* 164 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“Bunu yapmamalısın.”
“ Ne olmuş?” Uzandım, teli çektim ve tırmandım.
“ Hatta geçtiğimiz şu işaret var ya? ” diye devam etti. “ Ke­
sinlikle, ‘izinsiz giriş yasaktır’ diyordu.”
Sol ayağımı kaldırdım ve başka bir açıklık buldum. “ Zaten
arabayla buraya gelerek izinsiz giriş yapmış olduk.” Sağ elim
tel örgünün tepesinin hemen altındaydı.
“Evet ama sen bunu başka bir seviyeye taşıyorsun.”
Tepedeki çubuğu kavradım ve bir bacağımı diğer tarafa
atabilecek yüksekliğe getirene kadar ayağımı yukarı kaldırdım
ve diğer bacağımı öteki tartıfa geçirip tel örgüden aşağı, yasak
yere doğru indim.
“Ta-da!” Kollarımı zaferle iki yana açtım. Önümde dengesiz
duran bir granit parçası ocağın kenarına doğru yuvarlandı. Bu,
bana eski bir haritayı hatırlattı. Sanki kenara doğru gidersek
“Büyük Bilinmezlik” içinde sonsuza kadar kaybolacak gibiydik.
Burada ejderhalar bulunur...
Finn, “ Peki, şimdi sırada ne var?” diye sordu.
“ Oraya yürüyüp aşağı doğru bakacağım.”
“Ah, hayır, böyle bir şey yapmayacaksın.” Tel örgüye atlayıp
tırmanmaya başladı. “ Kıpırdama. Bunu aklından bile geçirme.
Her şey bir anda yıkılabilir.”
“ Bir granit bloğunun üstünde duruyorum, Finnegan. Mil­
yarlarca yıl boyunca parçalanmayacak.”
Bacaklarını savurdu ve hızlıca aşağıya, tel örgünün iç kıs­
mına indi. Benden daha iyi yapıda olmasına rağmen terlemişti
ve soluk soluğaydı.

* 165 *

hafızam ın keskin bıçağı

“Ya deprem olursa?” Sağ eliyle sıkıca tel örgüye tutunarak
önümde durdu. Elinin dış kısmı kemik gibi beyazdı.

“ Burada olan tek doğal afet, kar fırtınası. Hava on derece
ve sanıyorum önümüzdeki on dakika boyunca güvendeyiz.”

“Hidrolik kırılma.” Dudaklarını yaladı ve yutkundu. “Hid­
rolik kırılmadan dolayı depremler şu anda herhangi bir yerde
olabilir. Sinemada elinde bir kutu patlamış mısırla koltuğuna
doğru yürüyor olursun ve güm, devasa büyüklükte bir deprem
olup yeri yarar ve binlerce kişi ölür.”

“ Sinemaya ve alışveriş merkezine gitmekten kaçınmak için
başka bir neden,” dedim tel örgüden bir adım uzaklaşarak.

“Yapma!” diye bağırdı. “Yani, kenara yaklaşmak tehlikeli
demek istiyorum.”

“ Benimle gelmek zorunda değilsin.”
Zavallı bir ses tonuyla, “ Zorundayım,” dedi. “ Erkek K a­
nunu.”
“ Böyle bir şey demedin, değil m i?”
“Kuralları ben yapmıyorum. Ben sadece onlara uymak
zorundayım.”
“Bu gülünç ve dayatmacı bir davranış.” Bir adım daha attım.
“Lütfen, dur,” dedi inleyerek. “Poponun üstünde yapabilir
misin?”
“Ne?”
“ Böyle.” Tel örgüyü bırakıp hızlı ve derin nefesler alarak
yere oturdu. “ Otururken kayarak ilerle. Böylesi daha güvenli.
Lütfen? ”
Oturdum ve birkaç metre kaydım. “Bu seni mutlu etti mi?”
“ Hayır ama paniklememe neden olan dehşeti azaltıyor.”

* 166 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Burada kalabilirsin, biliyorsun değil mi? Tel örgüye göz
kulak olursun.”

Başını hayır anlamında salladı, “Erkek Kanunu,” diye mı­
rıldandı, sonra da oturup arkama doğru kaydı.

Kenara geldiğimde ayaklarımla bağdaş kurdum ve derin bir
nefes alarak manzaranın tadını çıkardım. Bir uçtan diğerine
taşocağı, neredeyse bir futbol sahası kadar uzundu. Dikey du­
varların üzerindeki ince kaya tabakalarının aralarından çarpık
çurpuk çalılıklar ile otlar çıkmıştı ve üzerlerinde de birkaç
kuşun yuvaları vardı. Suyun yüzeyi en az on beş metre al­
tımda duruyordu. Suyun ne kadar derin olduğunu söylemek
ise imkânsızdı.

Finn’e göre, yıllar önce taşocağını bir sualtı kaynağı sele
götürmüştü. Selde ölen işçilerin ruhlarının hâlâ burada oldu­
ğunu ve sualtındaki çöp kamyonlarında ve buldozerlerdeki
iskeletleri kontrol ettiklerini söyledi. (Kendini öldüren insan­
ların hayaletleri de muhtemelen buradaydı ama bundan ona
bahsetmedim.) Vadinin uzak köşesinde suyun içinden yukarı
doğru çakıllı bir yol çıkıyordu. Oradaki bir binanın çatısının
içinden ağaçlar büyümüştü ve yol gergin bir zincirle, belki de
hayaletleri korumak için, kapatılmıştı.

Finn, bir defada sadece birkaç santim hareket edip koşu­
yormuş gibi nefes alıyordu.

“ Sen iyi misin?” diye sordu.
Kıkırdadım ve bacaklarım kenardan sallanana kadar san­
tim santim kaydım. Taşın düz yüzeyi popomu ısıtıyor, rüzgâr
da saçlarımı dev bir el gibi okşuyordu. Taşocağm ın dibindeki

* 167 *

hafızam ın keskin bıçağı

su hafifçe dalgalanıp üzerimizdeki kıpır kıpır bulutları yan­
sıtıyordu. Sanki bu yerin bir canı varmış ve bir şekilde bizim
orada olduğumuzu hissedebiliyormuş ve buraya uğrayıp bu
güzel manzaranın tadını çıkaran bir insanı hatırlıyormuş gi­
biydi. Ya da belki her insan arkasından parmak izleri, DNA
ya da kayalara doğru fısıldandığında kaydedilmiş ve zamanın
sonuna kadar gizli tutulacak sırlar gibi bir şeyler bırakmıştı.
Belki de bu sel, insanlar onları kazıp aramasın diye bu sırları
gizli tutmak amacıyla buradaydı.

“ Burası olağanüstü,” dedim.
Finn, bir kere daha kayıp birkaç metre arkama geldi ve
taşocağını ilk defa gördü. “Ah, Tanrım.” Bacaklarını toplayıp
alnını dizlerine dayayarak görüntüden kaçmaya çalıştı.
“ İyiyiz. Güvendeyiz,” dedim. Topuklarımı hafifçe taşo-
cağının duvarındaki kayaya vuruyordum. “Bu kayanın hiçbir
yere gittiği yok. Dokunsana.”
Cevap vermedi ama eli yavaş yavaş kapüşonlu bluzunun
cebinden çıkıp güneşin ısıttığı granite dokundu. “ Su ne kadar
aşağıda?”
“O kadar uzak değil.”
Kısaca göz atmak için boynunu hafifçe ileri uzattı ve ür-
perdi. “ Tanrımtannmtanrımtanrım.”
“Yüksekten hoşlanmıyor musun?” diye sordum.
“ Buna dair bulduğun ilk ipucu neydi?”
“ Sen bir yüzücüsün. Yüksekten atlayıp daldığın olmuyor
mu?”

* 168 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“Asla,” dedi. “Lütfen, bana iki takla atıp suya atlayan sonra
da kahkaha atarak suyun yüzüne çıkan kızlardan biri olduğunu
söyleme.”

“Asla,” diye onu taklit ettim. “ Yüzme bile bilmiyorum.”
“ Ne?” Suratıma baktı. “ Herkes yüzme bilir.”
“ Ben bilmiyorum.”
Ve o korkunç bıçak işte yine belirmişti...

hı^la suyu yarıyorum. .. yetişkinlerle dolu havucun
üstünde güneşparlıyor onu bulamıyorum mü^ikçokyüksek
kimse benim derin suya kayıp düştüğümü duymuyor su
yükümün heryerini kaplıyor babama bağırmak için ağcımı
açıyorum ama su ağcıma kaçıyor göklerim suyun gitgide
kalınlaşmasını imliyor veyetişkinler dans ediyor...

Finn, “ Niye bilmiyorsun?” diye sordu.
Birkaç kuş üzerimizden uçtu ve gölgeleri suyun üzerinde
yüzdü.

hı^la suyuyarıyorum ... suyun içinde suyun üstünde
su bir bulut gibi uçuyoryetişkinler bağırıyor yetişkinler
suyun içinde çırpınıyor babamı hâlâ bulamıyorum...

Finn, birkaç santim daha ileri kaydı ve bluzunun koluyla
alnındaki teri sildi. “ Ben sana öğretirim.”

“ Cidden, benim suyla işim olmaz. Tabii duş hariç...”
“Ödlek tavuk.”
“ Tavukların boğulduğunu hiç duydun mu?”

* 169 *

hafızam ın keskin bıçağı

Bana biraz daha yakınlaşmak için kaydı. “ Şu anda seni
etkilemek için bu kaya tabakasının üzerinde tehlikeli bir şekilde
oturarak yükseklik korkumla yüzleştiğimi belirtmek isterim.”

“Luut-fen, Finnegan. Kenardan en az bir metre uzaktasın.”
“Kenara kadar gidersem sana yüzmeyi öğretmemi kabul
eder misin?”
Kahkaha attım. “ Bacaklarının kenardan sallanması gerek.”
Bana bir bakış fırlatarak bacakları önünde yavaşça öne
doğru kaymaya başladı. Spor ayakkabılarının tabanı uçurumun
kenarından teknik olarak bir milimetre dışarıya gelene kadar
kaymaya devam etti.
“Yaptım,” diye bağırdığında son hecede sesi çatladı. Alnı
yeniden boncuk boncuk terlemişti ve altımızdaki kayanın bir
ocak gibi ısı yaymasına rağmen o, titriyordu.
“ Çok eğlenceli, değil m i?” diye sordum.
“ Hayır,” dedi. “Eğlencenin tam zıttı. Bu yeraltı fareleri,
antibiyotiğe dirençli enfeksiyonlar ve kantinin esrarengiz nug-
get’larının toplamının on kat güçlüsüyle başa çıkmaktan beter.
Sen neden korkmuyorsun?”
“Ne kadar yüksek, o kadar iyi.” Esnedim ve gözlerimi
kapadım. “Küçükken uçabiliyormuşum gibi yapardım çünkü
derimin altında kanatlarım vardı. Onları açabilirdim.” Kollarımı
omzumun hizasında iki yana açıp esnettim. “ Kendimi rüzgâra
bırakırdım ve...” Popom kayanın üzerinde kaydı ve çakıltaş-
ları, taşocağmın duvarına çarparak aşağı döküldü. Gözlerimi
birden açtım ve o sırada Finn, bağırıp bluzumdan yakalayarak
beni geri çekti ve ikimiz de yere serildik.

* 170 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Özür dilerim,” dedi çabucak. “ Neredeyse düşecektin,
hiç abartmıyorum. İleri doğru sallandın ve ben de düşeceğini
sandım. Ah, Tanrım. Benden nefret ediyorsun, değil m i?”

Doğruldum ve kafamın taşa çarpan yerini ovuşturdum.
Neredeyse düşmeyecektim. Bu daha çok, sanki bir şeyler beni
havaya kaldırmak istemiş gibi hissettirmişti ama bu delice bir
fikirdi, değil mi? Böyle bir şeyin olması imkânsızdı.

Finn saçımdaki toprağı silkelerken, “Benden nefret ediyor
musun? Seni eve götüreyim mi? Gitmek istemiyorum ama is­
tersen götürürüm,” dedi.

Gözlerimi iki kere, sonra üç kere kırptım. Sanki gözlerime
toz kaçmış gibi davranıp gözlerimi ovuştururken aslında ken­
dimi aşağıya bırakmak üzere olduğum hissini içimden atmaya
çalıştım.

“ Senden nefret etmiyorum,” dedim. “ Sen benden ediyor
musun? ”

İçini çekti ve gülümsedi. “ İstesem de senden asla nefret
edemezdim.”

* 171 *

Taşocağından ayrıldıktan sonra kütüphanede takıldık. Finn,
yükseklik korkusunun zekâ belirtisi olduğuna dair kanıt bulmak
için interneti taradı, ben de yeni çıkan mangalardan okudum.
Sonra da dondurma yemek için Friendly’s’e gittik. Bir top
balkabaklı dondurma yedim. O da sıcak çikolata soslu, krem-
şantili ve üzerine renkli şeker serpilmiş çikolatalı ve bademli
dondurma yedi. Garson masaya dondurmaları getirdikten sonra
o acı verici ve tuvalet penceresinden kaçmayı istetecek kadar
rahatsız edici sessizliklerden birinin içine düştük.

“ Eee,” dedim. (Harika, Hayley. Gerçekten harika, çekice ve
baş döndürücü.)

“Eee,” diye sözümü onayladı.
Dondurmamı yaladım ve aklıma gelen ilk şeyi söyledim.
“ Neden bu sene yüzme takımında değilsin? Gracie, senin fena
olmadığını söyledi.”
“ Sıkıcı.” Dondurmasına bir pipet gömüp dondurmayı çek­
meye çalıştı. “Taygada vahşi ayılar avlarken Rusya başbakanıyla
tanıştığın zamandan bahset.”
“ Önce yüzme takımı.”
“ Havuzun sıcak sularına dalan neredeyse çıplak genç adamlar
mı? Neden bu konu hakkında konuşmak isteyesin ki?”

* 172 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Sen nesinden hoşlanmıyordun?” diye sordum. “ Su,mu,
genç adamlar mı yoksa neredeyse çıplak olma hususu mu? ”

“ Koçtan hoşlanmıyordum.” Finn, renkli şekerlemeleri
dondurmasının üzerinden toplayıp masanın ortasına attı. “ Her
antrenmanı bir ölüm kalım meselesine çeviriyordu.”

“Ama eyaletlerde derecen var, değil mi? Eğer bu sene yüz­
meye devam etseydin, üniversiteye bedava gitmek için bir burs
kazanamaz miydin?”

Keskin bir şekilde, “ Bu tam bir saçmalık,” dedi. “ Bu, ebe­
veynlerin çocuklarını spor yapmaya mecbur etmek ve onları
zorlamak için, gayretlerinin kutsal bursu ödeyeceğine dair
uydurdukları ve tekrar ettikleri bir söylence. Kaç tane çocuk
bedava okuyor, biliyor musun? Neredeyse hiç. Belki toplam
on dört kişi.”

“ Tüm ülkede toplam on dört sporcu bursu mu var?”
“ Tamam, belki on beş. Demek istediğim, aileler ve koçlar
bu efsaneye inanıyorlar. Belmont’taki koç yüzmeyi kâbus haline
getirdi ve ben de bıraktım.”
Parmağımın ucunu masadaki şekerlemelerden birine bas­
tırdım ve ağzıma koydum. “ Peki, yüzmeden keyif aldığında
nesini seviyordun?”
Bana bir an için baktı ve cevap verdi. “Yarışın başlangı­
cında yaptığımız çıkış. Çılgınca gürültü olurdu ama bir füze
gibi suya çarptığımda kalabalık birden yok olurdu. Otuz iki
metre civarında dalabiliyorum. Nefes almak için su yüzüne
çıkmaktan nefret ederdim.”

* 173 *

hafızam ın keskin bıçağı

“ Tamam, öyleyse, yüzmek harika ama koçlar ve ebeveynler
berbat.”

“Aynen öyle.”
Kaşığıyla dondurmasını yardı ve tırnağının altının bıçakla
kesilmesi gibi işkence eden bir sessizliğe bir kez daha gömüldük.
Sonunda, “ Üniversiteye gidecek misin yoksa doğrudan
CIA’e m i?” diye sordum.
Gülümsedi ve —enseme yediğim bir tokat gibi—o anda
söyleyecek bir şeyimiz kalmadığında garip hisseden kişinin
sadece ben olmadığımın farkına vardım.
Finn, “ Hayatımın en iyi yıllarını CIA’e adadım,” dedi.
“ Bana yalvarsalar bile bir daha oraya geri dönmem.” Ağzına
bir kaşık dolusu dondurma tıkıştırdı. “Asıl soru, ailemin hiç
parası yokken üniversiteye nasıl gideceğim?”
Sağ elimi kaldırdım, başparmağım ve işaretparmağımla
bir çember oluşturdum. “ Gitmek istediğin yer.” Sol elimle de
aynı şeyi yaptım. “ Gitmeye paranın yeteceği yer.” İki elimi
çemberler çok hafifçe kesişene kadar yavaşça yaklaştırdım ve
sonra da ellerimi gözümün önüne getirip küçük daireden bakınca
sanki teleskoptan bakıyormuş gibi göründüm. “ Bu ortadaki
çembere hangi üniversite dahil?”
“Az önce Venn şemasını seksi bir şey haline getirdin,” dedi.
“ Bu özel ders saatlerimizi çok daha ilginç bir hale getirebilir.”
“ Kapa çeneni. Üniversite. Hangisi?”
“Doğrusunu söylemek gerekirse, Swevenbury ama bu bile
pek gerçekçi bir hayal değil. Ruhumu bile satsam oraya git­
meye yetecek kadar param olmaz. Bu yüzden d e...” Kocaman

* 174 *

LAURIE HALSE ANDERSON

bir kaşık dondurmayı ağzına tıktı. “ Uslu bir çocuk olacağım
ve önümüzdeki hafta devlet üniversitelerinden birkaç tanesini
ziyaret edeceğim. Annem ayarlamış.” Kaşığın altını yaladı.
“ Sen nereye gitmek istiyorsun?”

“ Pek düşünmedim. Sanırım internet üzerinden ders ala­
cağım.” Elimin arkasından damlayan balkabağı dondurmasını
yaladım. “Evden ayrılamam.”

“ Neden?” diye sordu.
Restorandaki parlak ışıklar masaların ve krom kaplı du­
varların üzerinden yansıyordu. Sert yüzeyler, etrafımızdaki
konuşmaların ve mutfaktan gelen bağrışmaların sesini artırı­
yordu. Gürültü ürkmeme neden oldu.
“ Buna cevap vermeyi pek istemiyorsun, değil m i?” diye
sordu.
Başımı hayır anlamında salladım.
“ Tamam, sonraki konu,” dedi. “ Burun deliğini görecek
şekilde yerleştirilen kameralar: büyüleyici biyolojik gezi mi,
yoksa utanç verici bir heves mi? Tartış.”
“Buraya gelmeden önce nerede yaşıyordunuz?” diye sordum.
Yumuşak bir ses tonuyla, “Ay’da,” dedi. “Oradan ayrıldık
çünkü atmosfer pek de iyi değildi.”
“ Hayır, ciddiyim. Bilmek istiyorum.”
Derin bir nefes aldı ve tuzluğu masanın kenarında den­
gede tutmaya çalıştı. “Detroit’in dışında. Babam, Chrysler’in
pazarlama elemanıydı. Bir gün işe gitti vepuf.” Tuzluk düştü.
“Artık bir işi yoktu.” Tuzluğu eline aldı. “Ve sonra puf.” Tuz­
luğun düşmesine izin verdi. “Artık evimiz yoktu.” Masanın

* 175 *

hafızam ın keskin bıçağı

ortasına küçük bir öbek oluşturacak kadar tuz döktü. “Annem
burada bir iş buldu, bu yüzden de buraya taşındık. Babam da
Boston’da danışmanlık yapıyor. Onu ancak ayda bir kere falan
görüyoruz. Annem ile babam artık yoruldular, sefil dürümdalar
ve çoğunlukla her şey bir felaket.”

“ Peki, ya kız kardeşin?” diye sordum.
Şaşırmış bir şekilde bana baktı. “ Kız kardeşim olduğunu
nereden biliyorsun?”
“ Sen söyledin. Beni evden aldığın ilk sabah, unuttun mu?”
Kaşlarını çattı, parmağını tuz öbeğinin ortasına soktu ve
yavaşça bir spiral oluşturacak şekilde daireler çizdi. “Onunla
ilgili konuşmayız.”
Yüzündeki üzgün ifade, benim için beklenmedik olmuştu.
Dondurma külahımı tuzdan şaheserin üzerinde tutup birkaç
damla erimiş dondurma damlattım.
Alçak bir sesle, “Burun deliğini görecek şekilde yerleştirilen
kameralar, kıyametin yaklaştığını kanıtlayan bir işaret,” dedim.
Finn kıkırdadı ve bana tuz attı. Ondan sonra, birbirimize
çocukken söylediğimiz acayip yalanların hikâyesini anlattık
ve garson gelip ya daha fazla yemek söylememiz ya da yeni
müşteriler için masayı boşaltmamız gerektiğini söyledi.

Biz Friendly’s’ deyken alacakaranlık gelip geçmişti. Gece
gelmişti ve parlak trafik ışıkları ile fast food restoranlarının
hemen ötesinde duruyordu. Finn, motoru çalıştırıp park ye­
rinden çıktı.

Arabanın içindeki sessizlik havamızı yine garipleştirdi.

* 176 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Bir türlü rahat edemedim. Sürekli hareket edip durdum.
Pencereden baktım, dikiz aynasını kontrol ettim, telefonuma
baktım, Gracie nin araması için içten içe yalvardım, sonra tekrar
pencereden baktım ve bir şey demem gerekiyorsa ne demem
gerektiğini düşündüm. Bizim eve yaklaştıkça aramızdaki ger­
ginlik de arttı ve hatta kendimi, beni ilk bıraktığı zamanki gibi,
bir sonraki dur işaretinde insem mi diye düşünürken buldum.

Finn, aynalarını kontrol etti ve bizim sokağa dönmek için
sinyal verdi.

“ Garaj yoluna girme,” diye hatırlattım.
Köşeden dönerken, “ Girmem gerek,” dedi. “ Hava karanlık
oldu.” Tekrar sinyal verdi. “ Bir randevudan sonra, bu bir an-
ti-randevu bile olsa, seni ön kapına kadar götürmem gerekiyor.
Bu bir Erkek Kanunu. Geçen hafta hata yaptım çünkü babanın
arkadaşlarının makineli silahları olduğunu düşündüm. Aynı
hatayı bir daha yapamam.”
Ben bir şey diyemeden, garaj yoluna girdi. Farlar duvarın
üzerinde ilerledi ve Finn, garajın önündeki bir yığın kütüğün
önünde durdu. Kütükler, bu sabah bıraktığım yerlerinde değil­
diler. Garaj kapısı açıktı ve içerideki ışıklar da yanıyordu ama
babamın orada olduğuna dair tek gösterge, kütükleri kesmek
için kullandığı, kütüklere dayalı duran baltaydı.
Rahatladım. Muhtemelen kanepede uyuyakalmıştı.
Finn, vitesi PARK’a aldı ve emniyet kemerini çözdü.
“ Ne yapıyorsun?” diye sordum.
“ Seninle kapıya kadar yürümem gerek.”
“Yürümeyi biliyorum.”

* 177 *

hafızam ın keskin bıçağı

Finn’in yüzündeki kırılmış ifade, kendime çimdik atma
isteği uyandırdı. Yeniden flört ediyorduk. Ya da öyle miydik?
Belki de değildik. Neden insanların alnının ortasında flört etme
statüsünü ve diğer karmaşık sosyal davranışları belirten bir
ışık yoktu?

Finn, başparmağını direksiyon kılıfının üzerinde gezdirdi.
Güçlü elleri vardı ama ellerinde hiç nasır yoktu. Dudağını ısırdı.
Bekledim. ( Gitmem gerekiyor.) Bana bir şey söyleyecekmiş gibi
ağzmı açtı.

Hiçbir şey söylemedi.
Hiçbir şey söylemedim. ( Gerçekten gitmeliyim.)
Elini el frenine koydu ve biraz bana doğru döndü. Beni
öpecek miydi? Bana dişlerimin arasında çikolatalı şekerleme
kaldığını mı söyleyecekti? Bu neden bu kadar karmaşıktı?
Hiç de karmaşık değil diye kendimi azarladım. Sadece ben
salaktım.
Emniyet kemerinin düğmesine bastım. Kemer bir anda
fırlayıp kapıya çarpınca ikimiz de sıçradık. Elimi kapı koluna
koydum.
Finn, motoru durdurdu ve farları söndürdü. Garajdaki cılız
mavi ışık bize zar zor yetişiyordu. Gölgeler Finn’in yanaklarının
altına düştü. Bana bakmak için başını kaldırdı. Benim içime
bakmak için. Sonunda, her zamanki gibi geç de olsa anlamıştım:
Beni öpmesini istemiyordum.
Onu ben öpmek istiyordum.
Kalbim o kadar yüksek bir sesle çarpıyordu ki radyo açık
olduğunda, dünyadaki en iyi bas hoparlörlerinin, ağır baslarla
yaptığı gibi pencereleri titrettiğine emindim. Elimi elinin üze­

* 178 *

LAURİE HALSE ANDERSON

rine koydum ama kafamdan geçen sorular beni korkutuyordu.
Gözlerim açık mı kapalı mı? Dilimle ne yapmalıyım? Nefesim
ne kadar kötü kokuyor? Onunki ne kadar kötü kokuyor? Ben
Amerika’da daha önce birini öpmeyen on yedi yaşındaki tek
kız mıydım? Dudaklarımız değdiği anda bunu anlayacaktı.
Onun ne düşündüğü neden umurumdaydı? Ve günün hangi
anında boşboğaz bir serseme dönüşmüştüm ben?

Soruları da tıpkı onun dudaklarına doğru uzanmaktan
kendimi alıkoyamadığım gibi durduramıyordum.

Yüzünü benimkine yaklaştırdı.
Ve durdu.
Gözleri bir anda kocaman oldu. Şüpheye düştüm. Bir hata
mı yapmıştım? Benim tarafımdan öpülmek, onu felç edecek
kadar korkunç bir şey miydi?
Omzumun üzerinden bakarak, “ Kıpırdama,” diye fısıldadı.
“ Sorun ne?”
“ Büyük bir adam. Elinde balta var.” Sesi o kadar kısıktı
ki onu zar zor anlayabiliyordum. “ Kapının yanında. Sanırım
bizi öldürecek.”
“ Hayley Rose!” Çatık kaşlı babam pencereye tıklatıp eliyle
dışarı çıkmam için bir hareket yaptı.
Kahretsin.
Finn’e, “Kütüphanede ders çalıştık,” diye fısıldadım. “ Sonra
da dondurma yemeye gittik. Taşocağıyla ilgili tek kelime yok.”
Babam cama tekrar vurdu. “D ışarı!”
Arkamı döndüm ve yüzümü pencereye doğru çevirdim.
“ Bekle!”
Finn, “ Elinden baltayı bırakmasını iste,” diye fısıldadı.

* 179 *

hafızam ın keskin bıçağı

“ O normal bir balta değil, o bir odun baltası.”
“ Umurumda değil. Elinden bırakmasını söyle.”
“ Ben arabadan iner inmez arabayı sür.” Kapı koluna uzan­
dım. “ Seni yarın ararım.”
“Yapamam,” dedi.
“ Neden yapamazsın?” diye sordum.
“O senin baban,” dedi. “Onunla tanışmam lazım, değil mi? ”
“ Hayır, buradan ayrılman lazım.” Babama işaret ettim.
“ Geri çekil, baba ve o şeyi elinden bırak!”
Biraz tartışmadan sonra sonunda babam garaja doğru yü­
rüyüp baltasını kesme kütüğüne dayadı ve kollarını göğsünde
birleştirip Acclaim’den inmemi izledi. Ne yazık ki, Finn de
aşağı indi.
“Erkek Kanunu,” diye fısıldadı.
“ Geri zekâlı,” dedim.
Babam, biz ona doğru yürürken, “ Sen kimsin?” diye kükredi.
“ Baba, bu benim arkadaşım, Finn.”
“ Sizinle tanışmak büyük bir zevk, efendim.” Finn, babamla
tokalaşmak için elini uzattı. “ Ben Finnegan Ramos. Hayley’yle
aynı okula gidiyoruz.”
Babam kollarını göğsünde birleşik tutmaya devam etti.
“ Kızımı dışarı çıkarman için sana izin vermedim.”
Gülümsemeye çalıştım. “ İzne ihtiyacı yok.”
Babam, ağzında dili dolanarak, “İzne ihtiyacı yokmuş,” dedi.
Dilinin dolanması için çok fazla içki içmesi gerekiyordu.
Finn’e, “ Eve git,” dedim.
Finn babama, “ Bu bir randevu değildi, efendim,” dedi.
“ Kütüphanedeydik.”

* 180 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Babam, “Eminim öyledir,” dedi. “Bu çocuk sana dokundu
mu, Hayley Rose?”

Gözleri de bir tuhaftı. Kırmızı değildiler ama gözbebekleri
küçülmüştü ve odaklanamıyor gibiydi.

“ Öyle bir şey yok, baba, abartıyorsun.”
Bana baktı. “ Öyleyse, sana dokunmasına izin veriyorsun,
öyle m i?”
Finn, “ Ona dokunmadım, efendim,” dedi. “Açıklayabilir
miyim?”
Babam Finn’e doğru işaret etti. “ Sen benimle tartışıyor
musun?”
“ Kes şunu!” diye bağırdım.
“ Hayır, efendim.” Finn’in sesi yükselmişti. “Ama yanlış
sonuçlara varıyorsunuz.”
Aralarına girdim. “Finn, okul gazetesinin editörü ve be­
nim de o gazete için yazı yazmam gerekiyor. Benedetti, bunun
tutumuma yardımcı olacağını düşünüyormuş. Beni bu okula
gitmeye zorlayan sensin. Kurallara uyup diğer çocuklar gibi
davranmaya çalıştığım için öfkelenemezsin.”
Babam homurdandı.
Finn’e, “Lütfen git,” dedim.
Başıyla onaylayıp geriledi. “Evet. Ben... Görüşürüz.”
Elimi kaldırdım ve Finn arabasıyla garaj yolundan çıkarken
ona el salladım.
Babam odun kesme kütüğüne bir odun koydu.
“Az önce yaptığın şeye inanamıyorum,” dedim.
“ Sen benden ne istiyorsun, ha?”

* 181 *

hafızam ın keskin bıçağı

Bir cevap beklemeden baltasını öyle bir savurdu ki kütüğün
iki parçası farklı yönlere uçtu. Biri karanlıkta kayboldu, diğeri
de neredeyse dizime çarpıyordu.

Babam, “ Bu, senin kendi lanet hatan,” diye mırıldandı.
“O kadar yakın durursan zarar görürsün.”

44— * — — *~

Gracie, cumartesi öğlen bir kamp çantasıyla gelip beni uyan­
dırana kadar kapıyı çaldı. Kapıyı açtığımda açıklama yaptı:
“ Burada kalmama izin vermelisin.”

Gözlerimi ovuşturdum. “ Bunu yapmak istemezsin.”
“Eğer kalmama izin vermezsen parkta yatacağım.”
Esnedim. “Neler oluyor?”
“ Garrett, babamla kalıyor ve ben annemle kalmak zorun­
dayım. Yemin ederim, kan dökülecek ama benimki mi, yoksa
onunki mi, hatta ikimizinki de mi bilmiyorum.”
“ Babam hasta,” dedim. “ Burada kalamazsın.”
“O zaman sen benimle gel,” diye ısrar etti. “ Sen bizimle
olursan annem kendini kaybetmez ve her şey normalmiş gibi
davranır. Yalvarıyorum, Hayley, lütfen.”
İç çektim. “ Beş dakika ver.”
Babamın yatak odası kapısının önünde durdum ve ona
gece Gracie’lerde kalacağımı söyledim.
Yarı akşamdan kalma, yarı sarhoş halde bir şeyler söyledi.
“ N e?” diye sordum.

* 182 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“ Kapıyı kilitleme, dedim!” diye bağırdı. “ Michael buraya
geliyor.”

Hızla çantamı topladım.

Onların evine yürürken Gracie, durmadan konuştu. Sadece
annesinin berbat halde olması, babasının suçlu hissetmesi ve
küçük erkek kardeşinin en sevdiği oyuncaklarını kıracak kadar
sinirli olması yetmiyormuş gibi, Topher’ın eski kız arkadaşı
Zoe de Topher’a mesaj atıp edebiyat ödevinde yardım istiyor
ya da başka inanılmaz kaşarca şeyler söylüyormuş.

“ Edebiyat ödevi için yardım istemek nasıl kaşarca bir şey
oluyor?” diye sordum.

“Dalga mı geçiyorsun? Shakespeare ödevi! Romeo veJu -
liet’e. bak: On dört yaşında falanlar ve bir partide tanışıyorlar.
Sonra bam, yatağa atlıyorlar. Juliet’in evinde, annesi ve babası
evdeyken Juliet’in yatak odasında sevişiyorlar ve sonra yaka­
landıklarında herkes ölüyor.”

“ Bence o hikâye bundan biraz daha karışık.”
“ On dört yaşındaki kaşarlar ve çete şiddeti. Liseye giden
çocuklara bunu okuttuklarına inanamıyorum.” Sokaktaki bir
taşa tekme attı. “ Zoe’den nefret ediyorum.”
Finn ve babamın arasında olanları Gracie’ye anlatmak için
onun daha az şirret olduğu bir anı beklemeye karar verdim.
Ona —veya kimseye—taşocağmda ne olduğunu söylememeye
çoktan karar vermiştim. Orada ne olduğunu daha ben bile an­
layamamıştım. Eğer Finn gibi yüksekten korkuyor olsaydım
olanların bir mantığı olurdu. Kan şekerinin endişe kaynaklı

* 183 *

h a f ı z a m ı n k e s k i n "bıçağı

düşmesinin ardından gelen baş dönmesi. Ama yükseklik benim
başımı döndürmüyordu, tam aksine bana kahkaha attırıyordu.
Belki kayalarda beynimi veya denge hislerimi yanıltan garip
manyetik bir güç vardı. Belki de kimse orada kendini öldürmeyi
planlamamıştı. Belki de sadece manzaranın keyfini çıkarmak
için oraya gitmişlerdi ve kayanın enerjisi onların kafasını ka­
rıştırınca uçmaya çalışmışlardı.

Gracie’nin evinde tarçınlı çörek, çikolata parçacıklı ku­
rabiye ve kabarmayı reddeden bir ekmek pişirdik. İlk tepsi
kurabiyeler fırına girdiğinde annesi arabayla garaja girdi ve
orada on dakika kalıp telefonda birine bağırdı ve ağladı. Daha
sonra da garajdan tekrar çıkıp bir yerlere gitti.

Gracie, ortalığı toplamadan bırakmamızı söyledi ama ben
buna razı olamadım. Bulaşıkları yıkamayı sevdiğimi söyledim.
Daha sonra da Topher onu aradı ve Gracie telefonda ona ba­
ğırmaya başladı. Sesi, annesininkini o kadar çok andırıyordu
ki tüylerim diken diken oldu.

Şehre ilk taşındığımızda Gracie, orada yaşadığım zamanları
hatırlamam için beni her yere götürmüştü. Pazar günü okuluna
gittiğimiz kilisenin bodrum katı —büyükannemin org çaldığını
söylemişti—, bir keresinde saklambaç oynadığımız mezarlık,
annesinin peşinden ittiğimiz çocuk boy alışveriş arabaları olan
market ve güneşten ısındığı için yavaş kaydığında bacaklarının
arkasını yakan kaydırağın olduğu parkı gezmiştik. Bir peri
masalı veya bir yabancının hayatını dinlemek gibiydi. Hiçbir
şeyi hatırlamadığımı söylediğimde bu, Gracie’yi üzmüştü ve
bu yüzden şeker yerine tuz koyarak yaptığımız kurabiyeleri ve

* 184 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Gracie’nin eski köpeğinin sarhoş olduğu ve kokusunu bastır­
mak için annesinin parfümünü köpeğin üstüne boşalttığımız
zamanı hatırlıyormuş gibi davrandım.

Bulaşıkları yıkamayı bitirdiğimde, Gracie ve Topher hâlâ
tartışıyorlardı. Koridorda yürüyerek Gracie ve Garrett’ın kro­
nolojik dizilmiş okul fotoğraflarının yanından ilerleyip aile
odasına girdim.

(Ebeveynler ayrıldığı \aman da buna yine “aile odası ’ mı
deniyor?)

Piyanonun üzerinde, Gracie daha küçük, Garrett bir bebek,
Bay ve Bayan Rappaport-da daha gençken, dördünün de D is­
ney World’de, hayvanat bahçesinde ve plajda, sürekli gözleri
güneşten dolayı kısılmışkenki fotoğrafları vardı. Gracie’nin
büyükannesi ve büyükbabasının veya başka kimsenin her­
hangi bir fotoğrafı yoktu. Sanki dördü, esrarengiz bir şekilde
var olmuş ve parlak ışıklı plastik bir baloncukta bir süre için
mutlu yaşamış gibi duruyordu. Beş yaşındaki Gracie’nin Cadılar
Bayramı için giydiği melek kostümlü bir fotoğrafını aldım ve
sehpaya taşıdım.

Ev, pastane gibi kokuyordu. Gracie, hâlâ üst katta Top-
her’la tartışıyordu ama en azından artık küfretmiyordu ve sesi
daha sakin geliyordu. Kanepede bacaklarımı topladım ve Bayan
Rappaport’un dergilerinin parlak sayfalarına bakındım. Küçük
melek Gracie’nin fotoğrafı beni izliyordu. Sanki kanatlarını
çırpmasını bekliyormuş gibi ona bakmaya devam ettim.

İtiraf etmekten hoşlanmasam da anılar yavaş yavaş su yü­
züne çıkmaya başlıyordu. İlk önce, Trish’in mektubunu aldıktan

* 185 *

hafızam ın keskin bıçağı

sonra Bayan R ogak’m dersinde, daha sonra da taşocağında.
Belki de Gracie haklıydı. Belki çocukken gittiğim yerleri gez­
mek yardım ediyordu. Ya da belki artık daha büyük ve öfkeli
olduğumdan veya hatırlamamak için ne yapmam gerektiğini
unuttuğumdan hatırlamaya başlıyordum. Ayrıca, aynı yerde
dünümüzün bizi yakalayacağı kadar uzun süre kaldığımızdan
da kaynaklanıyor olabilirdi.

Ve şimdi de artık bir ailenin olmadığı bir aile odasında yalnız
oturup yemek tarifleri, saç modelleri ve ünlülerin bebeklerinin
fotoğrafları olan sayfalarda geziniyorken gözucuyla kendimi
siyah ve beyaz renkli bir yavru kediyle oynarken görebiliyor­
dum. Sayfaları çevirmeye devam ettim -elli harika hindi tarifi,
yıldızlar gibi belinizi iki yandan aldırın—çünkü kafamı çevirip
anıya yoğunlaşırsam, anı buharlaşacaktı...

.. .yün topağıyla oynayan siyah-beya%biryavru kedi,
.. .yün topağı elimde, şişlerin çıkardığı tıkırtı sesi,
.. .çıtırtılar ve kadınların sesi, limonların kokusu ve
yü^pudrası, çıtırtılar,
.. .tıkırtılar, sarıyün topağı elimde ve büyükannemin
şişlerine doğru gidenyeşilyün topağı,
...ağaca tünemiş kuşlar gibi cıvıldayan, kahkaha
atan kadınlar, tüyle kaplı bir [emine doğru inen kahkaha
sesleri ve
.. .başımı büyükannemin dibineyasladım.

Tavaları sıcak suyla yeniden yıkamak için mutfağa gittim.

* 186 *

LAURIE HALSE ANDERSON

***

Gracie, Topher’la kavga etmeyi bitirdiğinde bir tabağı çikolata
parçacıklı kurabiyeyle doldurup tabağı bir şişe süt ve iki bar­
dakla birlikte bir tepsiye koydum ve Gracie’nin odasına taşıdım.

“E ee?” diye sordum.
“ Onunla bir daha konuşmayacağına dair bana söz verdi.”
Burnunu sümkürdü ve mendili masasının yanındaki bir yığına
doğru attı. “ Ona güvenmediğim için bana kızgın.”
Buna verecek sağlam bir cevap yoktu. Kurabiyeyi ısırdım.
Gracie, “Bir felaket filmi izlemek ister misin?” diye sordu
kumandayı eline alırken. “ Herkesin öldüğü bir film ?”
Sütü bardağa doldururken, “Kulağa harika geliyor,” dedim.
Film başladığında, çantasındaki naneli şeker kutusunu
çıkardı ve içindeki hapları yutup kutuyu bana uzattı. Daha
öncesine göre kutunun içinde daha fazla ve farklı farklı haplar
vardı: yuvarlak ve küçük sarı haplar, soluk pembe ve karo
şeklinde olanlar ve beyaz çemberler.
“ Bunların hepsini annenden mi çaldın?” diye sordum.
“ Satın aldım,” diye itiraf etti. “ Bir tane istiyor musun, is­
temiyor musun?”
“ Ne işe yarıyorlar?”
“ D eğişir.” Eliyle işaret etti. “ Bunlar uyku veriyor, bunlar
uyandırıyor ve diğerleri de dünyanın daha az berbat bir yer
olmasını sağlıyor. Uyuşturucu etkisi yarattıkları falan yok.
Neden bana öyle bakıyorsun?”
“ Sana herhangi bir şekilde baktığım yok.”

* 187 *

hafızam ın keskin bıçağı

Omzunu silkti. “Annem ve babam başlattı. Beşinci sınıf­
tayken DEHB ilaçlarına beni başlatan onlardı. Görürsün, bizim
çocuklarımız olana kadar, aldatan erkek arkadaşlar da dahil
her şey için bir hap bulmuş olacaklar.”

“ Seni aldatmıyor, Gracie.”
“ Herkes aldatır.” Kutuyu kapadı. “ Patlamış mısır ister
misin? ”
Bir saat sonra annesi kapıyı çalmadan içeri girdi ve beni
görünce şaşırıp durdu. “Ah,” dedi. “Merhaba, Hayley.”
“Merhaba, Bayan Rappaport.”
“ Merhaba, anne.” Gracie, donuk gözlerini kocaman açarak
masumca gülümsedi. “ Hayley bu gece bizde kalacak. Kurabiye
yaptık, ister misin? ”
Bayan Rappaport, “ Gece birinin bizde kalması için izin
verdiğimi hatırlamıyorum,” dedi.
Gracie’ye, “ Sana demiştim,” dedim. “ Ben eve giderim.”
Gracie beni geri itti. “ Hayır, gitmiyorsun.” Annesine döndü.
“Babası hafta sonu için bir yere gitti. Onun yalnız kalmasına
izin veremeyiz, değil mi? Ya evlerine hırsız girerse?”
Annesi, “ Babası nereye gitti?” diye sordu.
Hızlıca düşündüm. “Avlanmaya. Ordudan arkadaşlarıyla.
Ben eve giderim, sorun olmaz. Zaten yarın dönecek.”
Bayan Rappaport iç çekti. “ Neyse, kalabilirsin. Yalnız,
sessiz olun. Migrenim tuttu.”

Finn aramamıştı. Mesaj da atmamıştı.
İkinci filmi izlerken bir ara, içinde naneli şeker olmayan

naneli şeker kutusu kendini yanımda duran yatağın üzerine

* 188 *

LAURİE HALSE ANDERSON

getirdi ve kapağını açtı. Daha ben fark etmeden bir hap ağzımın
içine geldi ve ben de sütle hapı yuttum.

Uyandırma hapı aldığımı sanıyordum ama bir süre sonra
gözlerim kapanmaya başladı ve Gracie, bahar tatilinde Fort
Lauderdale’a gitmekten bahsederken uyumaya başladım. Gra­
cie’nin yatağında, yaşlı kedisi kalçamın yanına yerleşip nurlarken
yorganın altına girdim ve Gracie’nin sesi uzaklaşırken ağır ama
yumuşak bir uykuya daldım. Kedinin mırlaması, ayarları iyi
yapılmış bir dizel motorunun sesine benziyordu ve yine yollar­
daydım. Geceydi. Babamın kamyonu karanlığın içine doğru
yol alırken yolcu koltuğuna oturdum ama şoför koltuğu boştu
ve direksiyon yetişemeyeceğim kadar uzaktaydı.

* 189 *

45 — * —

Dağlardan uçakta, bir köyünyakınlarında yaktığım ıç ateşte, pis
suyla yaptığımıç çaydan içiyoruç. Telsiç bağlantısı gidip geliyor,
paraçite açıklık getiremiyoruç. Çayı metal bardakların içinde çal­
kalayarak bekliyoruç. Neyi beklediğimizden emin değiliç.

Sonra bağrışmalar başlıyor.
Çöl renkligökyüçü alevleniyor, sevgilisinin boğaçından aşağı
çehir üfleyip çocuklarını yiyor. Canlı, aç, köye ve çadırlarımıza
doğru gürleyerek gelen hareket eden bir dağ: samyeli.
Çayı ateşe döküyoruç. Yedi dilde birden bağırıyoruç. Silahlar,
kollar, parm aklar... Hepsi biçim için gelen rüçgâra işaret ediyor.
Koşuyoruç. Saklanıyoruç. D ua ediyoruç.
Sakat deve kı\topallıyor. Aç rüçgâr geliyor ama onun tek
yapabildiği topallamak. Arkama dönüyorum. Birisi kolumdan tutup
beni içeriye çekiyor, kafamın içinde çığlıklar kopuyor ama benyine
de deve kıçı içliyorum. Başındaki kırmıçı eşarpyırtılmış. Topallıyor.
Köy ortadan kayboluyor. Rüçgâr bir aslan gibi, ağçı açık... Sakat
deve kıçıyutuyor ve göçlerindeki rengi siliyor.

11 Ella Harper (1870-1921) adında, çoknadir ortopedik bir rahatsızlık sonucu bacakları
geriye doğru bükülen ve elleri üzerinde yürümeyi tercih ettiğinden "Deve Kız”
olarak adlandırılan bir kadından dolayı elleri üzerinde yürüyen bir karaktere
verilen isim. (ç. n.)

* 190 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Kum, ağııma doluyorve kafamı aslanın leş kokusuyla dolduruyor.
Her bir cesedin çığlıkları kulaklarıma boşalıyor. Çölrüzgârlarının
bir adı olur. Zavallı çocukların bedenleriyle beslenirler ve insanların
atan kalplerini söküp alırlar.

* 191 *

46— * — — *—

Gracie’nin annesi, pazar sabahı bizi uyandırıp Gracie’nin onunla
birlikte kiliseye gitmek zorunda olduğunu, canım isterse, benim
de katılabileceğimi söyledi. Gitmemi istemediğini görebiliyor­
dum. Bu yüzden, Gracie beni boğacakmış gibi görünse de çok
fazla ödevimin olduğunu söyledim ve bir kâse mısır gevreği
yedikten sonra eşyalarımı toparladım.

Gracie, garajlarının önündeki yolda durduğumuzda, “ Biz
hiç kiliseye gitmeyiz, bu tam bir saçmalık,” dedi.

“ Belki de Tanrı’ dan, babanla tekrar bir araya gelebilmek
için yardım isteyecektir.”

“ Sanki Tanrı’nın umurunda...”

Bayan Rappaport’un arabasının hızla uzaklaştığını görene ka­
dar parkta oturdum. Gracie, ön koltuğa yığılm ış, telefonuna
bakıyordu. Onların evine geri döndüm ve garaj kapısını açan
kodu tuşladım. (Şifreyi bulmak pek yetenek gerektirmiyordu
çünkü Gracie’yi defalarca 112233’ü tuşlarken görmüştüm.)

Onlar eve dönmeden orayı terk etmek için telefonumun
alarmını kurdum.

Artık bir aile odası olmayan oturma odasına döndüm ve
yeniden önce dergilerin, daha sonra da kitaplığın en alt rafına
muntazam bir şekilde yerleştirilmiş fotoğraf albümlerinin say-

* 192 *

LAURIE HALSE ANDERSON

falarını çevirdim ama gözucuyla hiçbir şey görmedim. Sayfalar
düz ve parlak bir şekilde kaldılar. Oda, on yıldan daha uzun süre
önce olan olaylardan hiçbirini ya da sırları benimle paylaşmadı.

Bayan Rappaport’un üst kattaki banyosuna çıkan kişi biraz
bana benziyordu. Onun ne yaptığını gördüm, aynadan izle­
dim. İlaç dolabını açtı ve bütün ilaç kutularını dışarı çıkarıp
etiketlerini okudu ve daha sonra da hepsini geri koydu. Ama
bir tanesi hariç... İlaçları avucuna döktü. İlaçlar bir vitaminin
muadili ya da alerji ilacı gibi normal ilaçlara benziyordu. Bu
kadar basit olabilir miydi? İlaçları, bozuk para ya da ucuz inci
gibi, bir avucundan diğerine boşalttı. Babası acıyı geçirmek için
ilaçları yuttu. Uzun bir süre önce ilaçlar, üzerinde eczanenin
telefon numarası ve doktorun adının yazılı olduğu beyaz ku­
tular içinde gelmiştiler. Ama hiçbir acıyı geçirmediler. Görüşü
bulandırdılar ve sesleri, çirkin statik sesine benzettiler.

Kızın aynadaki yüzü, başparmağını sayfanın kenarında
kaydırarak bir kitabın sayfalarını çevirdiğinde, kitaptaki re­
simlerin yaptığı gibi santim santim şekil değiştirerek eridi.
Neye ya da kime dönüştüğünü görmek için bekledi. Derisinin
rengi açıldı, yüzündeki çiller ortadan kayboldu. Dudağının ve
saçlarının rengi soldu. Kaşları ve kirpikleri önce beyaz, sonra
da şeffaf oldular ve ortadan kayboldular. Daha sonra çenesi
ortadan kayboldu, sonra ağzı, sonra burnu. Gözleri, sanki bü­
yük, pembe bir silgiyle siliniyormuş gibi etraflarına bulaştılar
ardından onlar da ortadan kayboldu. Ayna artık bomboştu.

Gözlerimi kırpıştırdım.
Gözlerimi açtığımda kız gitmişti ve ben gelmiştim. Göz­
lerim. Çilli burnum. Saçma sapan saçlarım. Terleyen, ilaçları

* 193 *

hafızam ın keskin bıçağı

şişeye geri tıkan, titreyen ellerim. Bilmek istemediğim birine
dönüşmeden önce evden koşarak çıktım.

Ön kapıdan girdiğimde oturma odamız, tavuk kanatları, pizza
ve biraz da ot gibi kokuyordu.

Babam televizyondan başını kaldırdı. Sırıtarak, “Merhaba,
prenses,” dedi. “ İyi vakit geçirdin m i?”

Ceketimi vestiyere astım.
“Devler oynuyor,” dedi. “Philly, ilk çeyrek. Sana pizza ayır­
dım. Çift peynirli.” Kaşlarını çattı. “ Neden öyle bakıyorsun?”
“ Şaka yapıyorsun, değil mi?”
“ Çift peynire bayılırsın.”
“ Pizzadan bahsetmiyorum.”
“ Tavuk kanatları mı? Vejetaryen olmaktan iki yıl önce
vazgeçtin.”
“ ‘Rol yapma’ oyunu mu oynayacağız?”
“Vejetaryenler çift peynirli pizza yiyebilirler.”
“Yemekten bahsetmiyorum,” dedim.
“ Hâlâ mezarlık yüzünden mi üzülüyorsun?”
“Ne?”
Babam televizyonun sesini kapadı. “Dediğin şey hakkında
düşünüyordum. Mezarlığı arayıp o özel vazoların ne kadar ol­
duğunu soracağım. Annem kesilmiş çiçekleri sevmezdi ama
komşularından geri kalmaktan da nefret ederdi ve onun mezar
taşı gerçekten çok kötü duruyor. İyi bir fikir mi?” Spock’un,
pizzadan parmaklarında kalan yağı yalamasına izin verdi. “Ne­
den hâlâ öfkeyle bakıyorsun?”

* 194 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Tam bir ahmak gibi görünmek yerine kahraman falan
olmak için cuma gecesini Andy filtresinden mi geçirdin?”

Televizyonu kapadı. “Andy filtresi m i?”
“ Üzgün olmaya hakkımın olmadığını mı düşünüyorsun?”
“ Neden bahsettiğini bilmiyorum. Cuma gecesi, odunları
kestim ve Spartalılarla ilgili bir şey okuyarak uyuyakaldım.”
“ Peki, ya ben eve geldiğimde?”
“ Hiç dışarı çıkmadın ki,” dedi.
“ Hatırlamıyor musun?”
Kaşlarını çattı. “ Neyi hatırlamıyor muyum?”
Yollara ilk düştüğümüzde, herhangi bir şey hakkında hiç­
bir fikrim yoktu. On iki yaşındaydım, evden ayrılışımız ve
Trish’le ilgili kafam karışık ve kalbim kırıktı. O an için iyi
olmak stratejim olmuştu. A şağı yukarı bundan bir yıl önce
babam onaylanmamış “ hastalık izinleri” almaya başlamıştı
ve ondan bir yıl sonra, gecelerini barda geçirmesi ile uyanıp
kusarak inlemesi arasındaki noktaları ancak birleştirebilmiş-
tim. Bu yüzden birkaç defa işinden kovulmuştu. Bu olayı her
zaman, bir daha ayağı takılıp tavşan deliğine düşene kadar,
temiz yaşama ve zamanında teslimatları içeren birkaç aylık bir
süre izlerdi. Ama hiç bu kadar ileri gitmemişti. Bir önceki gece
ne yaptığını hiç unutmamıştı.
“ Bu bir saçmalık.” Babam kumandayı aldı. “ Kendi çocu­
ğum tarafından sorguya çekilmeyeceğim.”
Kumandayı yakalayıp aldım. “ Kendini kaybettin, baba.”
Dudaklarını birbirine bastırdı.

* 195 *

hafızam ın keskin bıçağı

“Eve geldiğimde, odun yarma baltasını, korku filmlerindeki
deli bir kötü karakter gibi etrafına savuruyordun. Arkadaşımın
önünde beni rezil ettin.”

Spock, kanepeden yere atlayıp silkelendi ve mutfağa doğru
koştu.

“ Kıza ne dedim?” diye sordu.
“Kime?”
“Arkadaşına.”
“Arkadaşım kız değil, erkekti. Tanrım, hiçbir şey hatırla­
mıyorsun. Sadece alkol müydü yoksa hap da mı aldın?”
Yüzü donuklaşmıştı ama gözlerini kıstı. “Yetişkin bir ada­
mın kendi evinde biraz kendini kaybetmesine karşı herhangi
bir yasa yok.”
“ Sarhoş olmak ve bayılacak kadar sarhoş olmak arasında
küçük bir fark var,” dedim. “Bu kötüye işaret, baba. Gerçekten
kötüye işaret.”
“ Tavrına dikkat et, küçük hanım. İçiyorum. Bazen hatır­
lamıyorum. Bu işler böyle yürür.”
“ Bu daha önce de mi olmuştu?”
“ Konuşmamız bitti. Pizza istiyor musun?”
“ Köpeğe ver,” dedim.

* 196 *

47— —

Gracie’lerde sadece bir gün kalmama rağmen kirli bulaşıklar
lavaboyu doldurmuştu ve çök kutusuna atılmış bir sandviçteki
et bozulmuş gibi kokuyordu. Roy’un kamp yerinin yol tarifi
hâlâ bir çivinin üzerinde duvarda duruyordu. Oturma odasından
Devler’in sayı yapmasının ve kalabalığın çılgına dönmesinin
sesleri geliyordu.

Pizza ve tavuk kanadı yiyecek kadar açtım ama babama o
tatmin duygusunu vermeyecektim. Ocağın yanındaki dolapta
fıstık ezmesi, tezgâhta da muz ve ekmek vardı. Sandviçi yap­
tıktan sonra içecek bir şeyler almak için buzdolabını açtım ve
durdum. En üst rafta, buharlanmış bir turşu kavanozunun ve
son kullanma tarihi geçmiş bir tüp krem peynirin yanında bir
yığın posta duruyordu.

Başka bir ilk. Babam hiçbir zaman postaları ortada bırak­
mazdı, hele buzdolabında hiç bırakmazdı.

Büyükannem on yıldan fazla süre önce ölmüş olmasına
rağmen, bahçe gereçleri ve el kireçlenmesi olan kişiler için
özel aletlerle ilgili kataloglar hâlâ her ay geliyordu. Babama
birkaç kredi kartı başvuru formu ve bir de okumadan attığını
bildiğim bir gazi dergisi gelmişti. Son iki zarfın üzerinde de
onun adı vardı. Kendime bir bardak süt doldurdum.

Başkasının postalarını açmak yanlış, değil mi? Özellikle
de o kişi sizin ebeveyninizse çünkü ebeveynlerin işlerin başında

* 197 *

h a f ı z a m ı n k e s k in 'bıçağı

olması ve bütün kararları alması gerekir. Ayrıca postayla gelen
ve sizin burnunuzu sokmamanız gereken şeyler de vardır çünkü
liseye de gidiyor olsanız hâlâ bir çocuksunuzdur. Ya da bazen
öyle olduğunuzu hissetmeyi istersiniz.

Dikkatlice ilk zarfı açtım, bankadan geliyordu. Babam bir
hesaptan 323,41 dolardan fazla para çekmişti ve ayrıca bazı üc­
retler vardı. Sandviçimden bir lokma aldım ve bir yudum süt içip
ikinci zarfı açtım. Bu Gaziler Derneği’nden gelen, kaçırdığı tüm
görüşmeleri listeleyen ve “oldukça acilen” aramasını söyleyen bir
mektuptu. Bir anda o kadar da aç olmadığımı hissettim. Bula­
şıkları yıkayıp çöpü boşalttım. Sonra da çöp kutusuna temiz bir
torba taktım ve katalogları içine tıktım. Tam o anda, katalogların
arasından bana gönderilmiş üçüncü bir zarf düştü.

Roy’dan geliyordu.
Birkaç kere babamla telefonda konuştuğunu ama bunun
yardımcı olacağını sanmadığını söylemişti. Elinden daha fazla
bir şey gelmediği için ve mektubun kısa olmasından dolayı
özür dilemişti ama bölüğü planlanandan daha erken dönüyordu.

Adil olmadığım biliyorum ama güçlü olmak orundasın,
yazmıştı.
istemesen de ona sabır göstermelisin. O hâlâ yaralı, bunu
unutma. Uygun olduğumda arayacağım.
Gitmem gerek,
Roy “Amca”

Spock u kanepede aramıza oturttum. Asker kontrolü altında
olmayan köpek, Güney ve Kuzey Kore arasındaki silahsızlan-

* 198 *

LAURIE HALSE ANDERSON

dirilmiş bölge gibi, babam ve beni ayırıyordu. Bir pizza dilimi
ve üç tavuk kanadı yedim. Bu beni mutlu etti. Babam hakemlere
bağırdığında ürkmemeye çalışarak ekrana baktım. İki takım
birbirine girdi, kasklar birbirine çarpıyordu, boyunlar arkaya
atılıyor ve bedenler yere düşüyordu. Babam her vuruşta aniden
kıpırdayıp yerinde zıpladı. Gözucuyla bir ayna görüyordum ve
aynada kanepede oturuyorduk. Ben yirmi, otuz, kırk ve sonra
elli yaşına geliyordum ama babam zamanın dışında, hep aynı
yaşta, tıraş olmamış, pis, kan çanağı olmuş gözleriyle boş görü­
nüyordu. Kartallar’ın oyun kurucusu üçüncü çeyreğin başında
oyundan atılmış ve soyunma odasına gönderilmişti. O andan
itibaren Devler, kolaylıkla sayı yapıyordu.

Maçtan sonra Spock’u yürüyüşe çıkardım ve zarfları daka-
püşonlu bluzumun ceplerine koydum. Yapabildiğim en iyi şekilde
onları yeniden kapadım. Hava kararana ve kasabanın bize doğru
kısmındaki güvenli küçük evler perdelerini kapayana kadar yü­
rüdük. Bizim perdeler hâlâ açıktı. Babam elinde bira şişesiyle
kanepede uyuyakalmıştı. Postaları posta kutusuna geri koydum
ve bir sonraki günün onun için daha iyi geçmesini umdum.

48— * — — *—

Pazartesi sabahı otobüse bindim. Finn, beni bir daha asla her­
hangi bir yere götürmeyecekti.

İlk teneffüste onu kantinde görmedim. Aslında kantine
gitmedim, kütüphaneye gittim. Soykırım Farkmdalık masası

* 199 *

hafızam ın keskin bıçağı

kaldırılmıştı ama yerine yeni bir şey konmamıştı. Beni kimse­
nin bulamayacağı bir köşede uyumaya çalıştım. Uyuyamadım.
Tavandaki mozaiklerin arasındaki boşlukları saydım ve ciğer­
lerimde kansere neden olacak bir kimyasaldan yapıldıklarına
karar verdim.

Her mozaikte 103 delik vardı.
Gün boyu güçlükle ilerledim. Sınıf. Dolap. Koridor. Sınıf.
B kanadındaki koridordaki yüksek pencerelerde kendi yansı­
mamı gördüm. Yavaş yavaş ilerliyordum, kitaplar kollarımı
ağırlaştırıyordu. Mezarından çıkarılmış ve ısırılmış ama henüz
aç hissetmeyen bir zombi gibi yenik düşmüş hissediyordum.
Hezeyanın grup psikolojisi henüz beni asimile etmemişti.
Bayan Benedetti beni koridorda durdurup babamla birbir­
lerini hep meşgul oldukları zamanlarda arayıp asla ulaşama­
dıklarından şikâyet etti ve ellerime üniversite sınavlarıyla ilgili
belgeler tutuşturarak paradigmamı değiştirip önümdeki ufuklara
bakmamla ilgili bir şeyler saçmaladı. Görüş alanımdan çıktığı
anda belgeleri çöpe attım. Edebiyat dersinde, Brandon Şey,
Bayan Rogak arkasını her döndüğünde bana ağzında çiğnediği
kâğıt parçalarını attı. Kâğıtları Bayan Rogak görmeden saçım­
dan çıkardım. Bu başka bir şey yapacak kadar bile umurumda
değildi. Beden eğitimi dersinde, hasta olduğu için Gracie’nin
eve gittiğini öğrendim. Beden eğitimi görevlisine kusacağımı
söyledim ve sonraki iki dersi revirdeki karyolanın tepesindeki
mozaiklere bakarak geçirdim. Kütüphanedeki mozaiklere göre
daha küçüktüler. Belki de bunlar kütüphanedekiler kadar kansere
neden olmuyorlardır, diye düşündüm.

* 200 *


Click to View FlipBook Version