The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by elmasteknolojidev, 2017-07-27 07:36:43

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

LAURIE HALSE ANDERSON

beni boğuyordu. Hepsi alazlanıp kömür karası olmuş, ateşin
üzerinde çok fazla tutulmuştu. O kadar fazla sözcük vardı ki
zar zor nefes alabiliyordum.

Bir fincan çay yaptım ama bardağa süt doldurduğumda
ekşimiş parçalar halinde döküldü. Evde ekmek ya da muz kal­
mamıştı. Bir kaşık fıstık ezmesi yedim ve sonra da kalan reçeli
fıstık ezmesine karıştırıp karnım ağrıyana kadar yedim. Evin
bir ucundan diğer ucuna yürüyüp durdum. Spock beni takip
ediyordu. Sanki her attığım adımda bina daha küçülüyormuş ya
da ben daha büyüyormuşum gibi geliyordu. Hayley Harikalar
Diyarında. Belki de boyum altı metre uzar ve kafam çatıdan,
kollarım ve bacaklarım da pencerelerden dışarı çıkardı.

Spock beni takip etmekten yoruldu ve babamın Roy’un
öldüğünü öğrendiği gün halıda düşüp kaldığı noktaya uzandı.
Spock’un yanına uzanıp esneme hareketleri yaptım ve o uy­
kuya dalmadan önce yüzümü yalamasına izin verdim. Halı
kaşındırıyordu, bu yüzden ben de yatağa gittim ama rahat
edemedim.

Yaşıyordu. Böyle bir günden oldum olası korkuyordum
ama babam yaşıyordu. Hastanedeydi ve yardım alıyordu. Bu
iyi bir şeydi, değil mi? Önemli olan tek şey de buydu.

Fakat.
Şimdi ne olacak?
Gözlerimi kapadım ve havada yirmi bin fit yükseklikte,
nereden geldiğimizi ve nereye gittiğimizi görebileceğim kadar
yüksekte olduğumu hayal ettim. Eyalet sınırları çizgiyle be­
lirtilmemişti ama sanki bir sınırı geçmiş gibi hissediyordum.

* 351 *

hafızam ın keskin bıçağı

Burası, hiçbir işaret veya gösterge olmayan yeni bir yerdi. Bir
milyon soru olan bir diyarda sadece bir cevabım vardı.

Sonunda babamın pikabını çaldım.

34— * — —*—

Okula vardığımda, henüz kilitlenmemiş tek kapıyı bulup yüzme
havuzuna gittiğimde erkeklerin antrenmanı sona eriyordu.
Yüzücülerin hepsi ellerini havuzun kenarına koyup sudan fok
balıkları gibi fırladılar. Finn de mayo giymişti ama kuruydu.
Koç düdüğünde keskin bir nota çalana kadar takım sesli bir
şekilde birbirleriyle dalaşarak soyunma odasına doluşurken Finn
de havuzun etrafında yürüyüp yüzücü tahtalarını topluyordu.

Koç bana, “Yardımcı olabilir miyim?” diye sordu.
“Eeem,” diye başladım. “Onu bekliyorum. Cankurtaranı.”
Kendi de soyunma odasına gitmeden önce koç, “Ramos!”
diye bağırdı.
Finn başını kaldırdı ve beni gördü. Kapıya doğru koşmak
istedim ama yaş betonda kayıp yüzüstü düşmekten korktum.
Elindeki yüzücü tahtası yığınını ofise açılan kapının yanına,
gözlüğünü çıkarıp onu da yığının üzerine koydu ve bana doğru

Gözlerini hafifçe kısarak, “Sen her zaman kuralları çiğner
misin?” diye sordu.

“Ne?”

* 352 *

LAURIE HALSE ANDERSON

HAVUZ KENARINDA AYAKKABIYLA DOLAŞMAK
Y A SA K T IR yazan bir levhayı işaret etti.

“Ah, affedersin.” Sol ayağımdaki spor ayakkabımı arkasını
yere dayayarak çıkardım ve çorabımı da içine sokuşturdum.
Ayakkabının sağ tekini çıkarmak için sol ayağımın üzerinde
durdum ama ayağım kaydı ve Finn uzanıp kolumu tutmasaydı
utandırıcı bir şekilde düşecektim.

“Teşekkürler.” Ayakkabımı ve çorabımı çıkarmayı tamam­
larken bakışlarımı yerde tuttum.

Okula gelirken, dışarıda hava dondurucu bir soğuklukta
olmasına rağmen pencereleri sonuna kadar açmıştım. Soğuk
rüzgâr, babamı ambulansın arkasında gördüğüm anı gözümün
önüne geldiğinde aklıma üşüşen kâbuslara karşı beni uyuştur­
muştu. Ama burada birden terlemeye başlamıştım.

Ceketimin fermuarını açtım. “Burası her zaman böyle sı­
cak mı olur?”

“Müdür dikkat etmediğinde,” diye cevap verdi.
Takım hâlâ soyunma odasında bağrışıp tezahürat tutu­
yordu. Duşlardan da hâlâ ses geliyordu. Bir duyuru yapıl­
dığında hoparlör statik sesiyle cızırdadı ama duyuruda ne
söylediklerini anlayamadım.
Finn, “Seni bir yere götürmemi falan mı istiyorsun? ” diye
sordu. “Ama dur, bugün sen okulda miydin ki? Seni hiç gör­
medim.”
“Babamın pikabı bende.”
“Hayley, senin henüz ehliyetin yok.”
“Hay aksi.”

* 353 *

hafızam ın keskin bıçağı

Bilmiş bir yorum yapmaya hazır gibi duruyordu ama bunun
yerine yana doğru bükülüp suya atladı. Havuzun diğer ucuna
kadar yüzdü, geri döndü —hâlâ sudaydı—ve sonra suyun üzerine
çıktı. Bana doğru kelebek stilinde yüzerken kolları vapur çarkı
gibi dönerek havuzun kenarına çıkan ve kot pantolonumun
paçalarını ıslatan bir dalga yarattı.

“Ne yapıyorsun?” diye sordum.
Kısa bir süre için kafasını suyun dibine soktu ve saçları
düzelsin diye çıkarken kafasını arkaya doğru attı. “Ne yapı­
yorsun?” diye beni taklit etti.
Gelirken ezberlediğim konuşma, klor kokulu sisin içinde
eriyip gitti. “Şey, ne var ne yok?” diye sordum. “Yani, kız
kardeşin ve annen nasıllar? Ve diğer her şey?”
“Benim soruma cevap vermedin,” dedi.
“Fark ettin, öyle mi? ”
Soyunma odasından gelen sesler azaldı. Metal dolaplar
çarpılarak kapatıldı.
“Chelsea, Şükran Günü yemeğine gelmedi,” dedi. “Annem
bütün gün ağladı. Babam yedi saat süren bir araba gezintisine
çıktı. Sizin nasıl geçti? ”
“Şükran Gününü kutlamadık.” Acaba kalbimin güm güm
attığını duyabiliyor mu?
Soyunma odası o kadar sessizleşmişti ki gelen tek ses, tepedeki
ışıkların cızırtısı ve suyun, havuzun kenarlarına çarptığında
çıkardığı sesti. Finn, avucuyla aldığı suyu ayak parmaklarıma
doğru attı.
“Su sıcakmış,” dedim.

* 354 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“Bir saat içinde burada su aerobiği dersi başlayacak. Eğer
su sıcaklığı yirmi altı derecenin altında olursa söyleniyor­
lar. Başlarına plastik çiçekli boneler takmış korkutucu yaşlı
kadınlar sana hiç bağırdı mı? Acayip korkutucu bir şey.”
Ayağıma biraz daha su sıçrattı. “Pekâlâ. Neden buradasın,
Bayan Mavi?”

Derin bir nefes aldım. “Taşocağmdaki o günü hatırlıyor
musun? Hani kenara kadar gelmiştin? O iddianın karşılığını
sana verme şansım hiç olmadı. Ve. . Ayak başparmağımı uzatıp
içinde durduğum su birikintisinde bir daire çizdim. “Daha ne
kadar süre burada kalacağımızı bilmiyorum. Her şey değişti
ve şey, ben düşündüm de, kaybettiğim her zaman borcumu
ödediğimi söylemek istedim. Ve senin lanet telefonun da ka­
palıydı ya da beni engellemişsin ve ben de buraya gelip yüzüne
söylemek istedim.”

“İddianın karşılığını ödeyeceğini mi?” Neredeyse şaşırmış
görünüyordu.

“Evet.”
Su, havuzun kenarına çarptı.
“Sutyen bedenin ne? ”
“Pardon?”
Göğüslerime baktı. “Seksen B mi? Ya da belki C ’dir. B+
diye bir beden yapmıyorlar, değil mi? Neden acaba...”
Bir cevap beklemek yerine havuzdan çıkmak için kendini
yukarıya itti —sıcak su göğsünden ve karın kaslarından aktı;
aman Tanrım, o karın kasları—ve ofise girdi. Konuşmamızı
gözden geçirip hedeften nasıl bu kadar şaştığını anlamaya ça­

* 355 *

h a f ı z a m ı n k e s k i n "bıçağı

lıştım ama bunu başaramadan, Finn, iki elinde birer kız ma­
yosuyla ofisten çıktı.

“Şu an gibi başka bir an yok,” dedi.

85_ » _ •

Sutyen bedenim seksen C değil. Seksen B de değil ama mayo­
nun üzerimden düşmesindense üzerimde dar durmasının daha
iyi olduğuna karar verdim, bu yüzden de B bedenini giydim
ve popom az çok kapanana kadar altını çekiştirdim. Tam dik
durmadığım sürece bir problem olmayacaktı.

Finn, havuzun sığ kısmında merdivenin yanında durdu.
“Y a k ış m ış .”

“Gözlerini kapa,” dedim.
“Kapayayım da kaçabilesin diye mi?”
“Kapa işte.” Çabucak merdivenden indim. Su, düşündü­
ğüm kadar sıcak değildi. Kollarım göğsüme sarılı bir şekilde
zıpladım. “Tamam, girdim. Artık çıkabilir miyim?”
Kıkırdadı. “Hayır, şapşal. Yüzmeyi öğreneceksin. Sırtüstü
su yüzeyinde durmakla başlayacağız.”
“Ben su yüzeyinde durmam. Batarım.”
“Tamam.” Arkama geçti. “Ellerimi kürekkemiklerinin
üzerine koyacağım. Ellerime yaslan. Söz veriyorum seni dü­
şürmeyeceğim.”

* 356 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Ellerini sırtıma koydu. Tereddüt ettim —ben burada ne yapı­
yorum?—ve sonra ağırlığımı ellerinin üzerine verdim. Bir adım
geriye gitti ve beni de hızlı bir şekilde çekti. Bu beklediğimden
çok daha hızlıydı. Ayaklarım yukarıya uçtu ve başım suyun
dibine dalacakmış gibi hissettim. Ayağa kalkıp ayaklarımın
yeniden altımda durmasını sağlamak için öne doğru eğildim.
Havuzun kenarını yakaladım ve iki ciğerimin de ağzımdan
uçarak çıkmasını bekleyerek kuvvetli bir şekilde öksürürken
tutundum.

“Sana söylemiştim.” Biraz daha öksürdüm ve mayonun
altını çekiştirdim. “Ümitsiz vakayım.”

“Korkuyorsun, ümitsiz değilsin. İkisi arasında büyük bir
fark var. Kıpırdama.”

Havuzdan çıktı, ofis kapısının yanındaki yığından bir yüzme
tahtası aldı ve radyoyu açtı. Yumuşak bir saksafon müziği etrafa
yayıldı. Birkaç ışık düğmesine bastı ve ışıkların birçoğu kapandı.
Saksafonun gerisinden bir piyano ile davul sesi geliyordu. Ne
kadar hoş olursa olsun, bir havuzda yüzdüğüm ve bunun hiç
hoşuma gitmediği gerçeğini değiştirmiyordu.

“Yarım saat,” dedi. “Yarım saate ihtiyacım var.”
“Eğer şanslıysan beş dakika alırsın,” diye mırıldandım.
Tek bir damla su sıçratmadan suya daldı ve hemen önümden
çıktı. “Dediğini duydum.”

Yüzme tahtasını arkama doğru getirdi, omuzlarımdan tutarak
bu sefer daha yavaş bir şekilde beni suda çekmeye başladı.

* 357 *

h a f ı z a m ı n k e s k in "bıçağı

Ayaklarımın hiçbir şeye değmediği gerçeğini düşünmemeye
çalışarak, “En derin yerin derinliği ne kadar?” diye sordum.

“Üç metre,” dedi.
“Oraya gitmek istemiyorum.”
“Ayaklarını tekme atar gibi yap,” dedi. “Ayaklarını çır­
parsan seni aşağı doğru çekmeyeceklerdir.”
İtiraf etmesem de haklıydı. İtiraf edemedim çünkü bütün
enerjim, yüzümü suyun üzerinde tutmaya ve nefes almaya
gidiyordu. Finn, beni sığ kenar boyunca getirip götürürken
yürüdüğü sırada gevezelik edip durdu. Sonunda kollarım
biraz gevşedi ve kollarımı kasılmış bir şekilde vücudumun
yanlarında tutmak yerine, suyun üzerinde biraz yüzmelerine
izin verdim.
Finn, elini başımın arkasına koydu ve onu duyabilmem
için başımı nazikçe kaldırdı. “Harika gidiyorsun,” dedi. “Şimdi
gözlerini kapa.”
“Neden?” dedim. Anında şüphelenmiştim.
“Gözlerini kapa ve bir şey hayal et. Mesela futbol maçının
olduğu akşam gördüğümüz yıldızlar olabilir. Ya da bando ta­
kımı. Bilmiyorum, seni mutlu eden bir şey düşün.”
Gözlerimi kapadım ve Finn’in hemen arkamdan yüzdüğünü
hayal ettim. “Yıldızlar olur.”
Bacaklarını çırptı ve yeniden ilerlemeye başladık. “Böyle
rahatsın, değil m i?”
“Bir dakika sonra öleceğime dair endişelerim azaldı, eğer
‘rahat’ derken kastettiğin buysa.”

* 358 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“Deniz komandolarını sudan geçmeleri için kim eğitiyor
sanıyorsun? Ben,” dedi alçak gönüllü bir tonla. “Ayrıca Güney
Kutbu penguenlerine de yüzmeyi öğretmek için bir ay harca­
dım.” Kulaç attı ve suyun üzerinde uçtuk. “Harika gidiyorsun
ama biraz rahatlaşan çok daha iyi olacaksın.”

“Çığlık atmıyorum,” dedim. “Hakkımı yeme.”
“Seni meşgul edecek bir şeye ihtiyacın var.” İki kuvvetli
kulaç daha attı. “Bana neden okula gelmediğini anlat.”
Kendimi durduramadan evvel, Roy’un ölümünden ambu­
lansın gidişine kadar olan her şey ağzımdan dökülüverdi. Ko­
nuşmak, havuzun etrafında sürüklenmeyi biraz daha az korkunç
yapıyordu. Ona oturma odası duvarındaki delikleri ve halının
üzerindeki camları tarakla temizlediğimi bile anlattım. Tek
kelime etmeden dinledi.
Finn, yüzme tahtasını popomdan yukarı doğru itsin diye bir
kere durduk. Ondan sonra, su yüzeyinde kalmak için ayaklarımı
daha güçlü çırpmam ve kalçamı yukarı doğru itmem gerekti.
Ona söylemeyecektim ama haklıydı. Gözlerimi kapamak, bo­
ğulma hissi yerine suyun üzerinde yüzme hissine yoğunlaşmayı
daha kolay bir hale getiriyordu.
Yeniden durdu. “Şimdi yüzme tahtasını kaldıracağım ama
kafanı yukarıda tutmaya devam edeceğim.” Tahta benden uzak­
laşmaya başladı. “Kollarını hareket ettir.”
“Nasıl?”
“Bir kuşmuşsun gibi yap. Kanatlarını çırp.”
Devasa dalgalar yaratarak suyu kollarımla dövdüm.

* 359 *

h a f ı z a m ı n k e s k in "bıçağı

“A h!” Beni itti ve ben de ayağa kalktım. Yüzündeki suyu
sildi.

“Yanlış şekilde çırpma m ı?” diye masumca sordum.
“Harika çıkarım. Bir daha denemeye hazır mısın?”
İlginç bir şekilde hazırdım. Ayaklarımı çırptım ve kollarımı
da suyun dibinde çırptım. Başımı kendim suyun üzerinde tuttum.
Dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. “Gözlerini yeniden kapa.”
Kapadım ve sanki yelkenli bir tekneymişim gibi havuzun
diğer tarafına doğru ilerledik. “Suya güven,” dedi. “Denediğin
sürece seni yukarıda tutacaktır. Elimi çekebilir miyim?”
Dudağımı ısırdım ve başımı evet anlamında salladım.
“Ayak çırp, kulaç at, ayak çırp, kulaç at,” dedi. “Gözlerini
kapa, ayak çırp ve kulaç at.”
Onun yardımı olmayınca başım biraz düştü ve söyledikleri
suyun dibinde biraz erir gibi oldu. Saksafon sesi uzaklardaki bir
balinanın sesi gibi geliyordu. Kalbimin atışını ve belki onunkini
de duyabiliyordum. Rahatladım ve suyun beni kaldırması ile
benim suyun üzerinde durmam arasındaki dengeyi yakaladım.
Finn, sol elimin parmaklarını aldı ve parmaklarım havuzun
kenarına değene kadar beni biraz çekti.
“Gözlerini aç.”
Kenara tutundum ve ayaklarım suyun dibine değebilsin
diye ayak çırpmayı bıraktım. Fakat suyun dibi yoktu. Gözlerim
birden açıldı ve yere baktım. “Beni derin tarafa getirmişsin!”
“Sen kendini getirdin,” dedi yakınıma doğru yüzerek.
“Harika bir iş çıkardın.”
“Harika mıydım?”

* 360 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Sırıtıp başıyla onayladı. Başı, arabaların gösterge pane­
line koyulan ve başları oynayan oyuncaklar gibi aşağı yukarı
sallanıyordu.

“Ne?”
Dişlerini gıcırdattı ve keskin bir nefes aldı. “Seni gerçekten
öpmek istiyorum ama sen benden ayrıldın.”
“Belki sadece biraz ayrılmışızdır,” dedim.
“Biraz ayrılmak bile hâlâ ayrılmak demek,” dedi.
“Ama tamir edilebilir,” dedim. “Değil m i?”
Alnıma düşen saçı düzeltti. “Nasıl tamir edeceğiz?”
“Özür dilerim,” dedim. “Bu yardımcı oldu mu?”
Başıyla onayladı. “Ben de özür dilerim.”
“Gracie ve Topher gibi entrika bağımlısı olmayacağız,
değil mi? Ben buna katlanamam.”
“Ben de katlanamam.” Ayak parmakları suyun dibinde
benimkilere değdi. “Ben her zaman telefonuna cevap verece­
ğime söz verirsem, sen de beni arayacağına söz verir misin?”
“Evet.” Vücudumun biraz suya batmasına izin verdim ve
sonra da çabucak ayaklarımı çırptım. “Dinlemeye söz verirsem,
sen de, bir sorun olduğunda, tek kelime etmeden durmak veya
dalga geçmek yerine bana anlatmaya söz verir misin? ”
“Şaka yapmak yok mu?”
“Tamam, biraz yapabilirsin.”
“A n la ş tık .”
“El sıkışmak istemiyorum,” dedim.

On beş dakika sonra, plastik çiçeklerle süslenmiş lastik boneli
üç yaşlı kadın soyunma odasından çıktılar ve bizim derin ve

* 361 *

hafızam ın keskin bıçağı

sıcak suda “biraz ayrılmamızı” tamir etmek için efsanevi bir
şekilde öpüştüğümüzü görünce şoka girdiler.

Büyükannemin bu durumda anlayış göstereceğini düşün­
mek istedim.

86

Trish, o gece babamı saat on bir civarında eve getirdi. Babam,
tek kelime söylemeden doğrudan yatağa gitti. Trish, bir bardak
çay içecek kadar içeri gelip gelemeyeceğini sordu. İki bardak çay
yaptım ve masada onunla oturdum. (Başka seçeneğim yoktu.
Neler olduğunu öğrenmenin tek yolu buydu.)

Ambulans, onu Albany’deki Gaziler Derneği’ne bağlı has­
taneye götürmüştü. Susuzluğunu gidermek için iki poşet serum
takmaları gerekmişti. Kan sonuçlarına göre kolesterolü yüksekti,
karaciğer enzimleri yetersizdi ve akyuvar sayısı yüksekti ki bu
vücudunun bir yerinde enfeksiyon olduğunu göstermekteydi.
Ayrıca tansiyonu da almış başını gitmişti.

Trish, onun için bazı formları doldurmuştu. Biraz bekleyip
başka formlar doldurmuştu ve en sonunda hemşire gelip taburcu
belgelerini imzalamasını isteyene ve üç ay içinde doktorla ran­
devusu olduğuna dair bir not verene kadar beklemişti. Hemşire
bu konuda heyecanlıymış çünkü hastane birikmiş işleri yarıya
indirmiş. Artık her şey altı ay yerine üç ay sürüyormuş ama,
“Kriz geçirirsen, doktorunu ara ve onlar da seni araya almanın
bir yolunu bulurlar,” diye açıklamış.

* 362 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Trish, “Ama onun bir doktoru yok,” demiş. “Bir acil
durumu bildirecek herhangi kimseyi tanımıyor. Bu yüzden
buradayız.”

Hemşire, üç aylık bekleme süresiyle ilgili cümlesini tekrar­
lamış. Trish, hemşireyi kimsenin konuştuklarını duyamayacağı
sessiz bir köşeye çektiğini ve daha sonra hemşirenin babam için
bir öncelik sırasında yer bulduğunu söyledi. Randevusu, Ocak
ayının ikinci pazartesi günüydü.

Trish bana, “Andy, buraya taşınmamı istiyor,” dedi. “Ona
hayır dedim. İşyerinden bir kız boş bir odasını bana kiralamayı
kabul etti. Bu şekilde, buralarda olacağım ama onun sinirini
bozacak kadar da yakında olmayacağım. Bence böylesi daha
iyi. Sence de öyle değil mi?”

Elimi bardaktan çıkan dumanın üzerine kapadım. “Sanırım.”
“Senin evde kalmanı istediği için kızgın mısın? Seni gö­
türmeli miydim?”
“Hayır. Muhtemelen doktor işlerine falan yardımcı olmak
için senin orada olman daha iyi oldu.” Çayıma üfleyerek yü­
zeyinde küçük dalgacıklar oluşturdum. “Zaten ben de evde
kalmadım.”
Ona, Finn’le girdiğim iddiayı anlattım, neredeyse bir ke­
resinde boğulduğumu hatırlattım ve ilk yüzme dersimle ilgili
birkaç sıkıcı ayrıntıyı paylaştım. Pikabı izinsiz ve ehliyetim
olmadan aldığım için bir fırça yemeyi bekliyordum ama Trish
beni şaşırttı.
“Sen o partide havuza düşmedin,” dedi.
“Evet, düştüm.”

* 363 *

hafızam ın keskin bıçağı

“Bu D ört Temmuz’da Bigelowlar’ın evinde oldu. Dok­
torlar Andy’yi çok erken çıkarmışlar ama biz o zaman bunu
bilmiyorduk. O durumda yüzme havuzunda tek başına asla
kalmamalıymış.” Başını iki yana salladı. “Hepimiz Jimmy ile
kız arkadaşının dans etmesini izliyorduk. Profesyonel olacak
kadar iyiydiler. Müziğin sesi çok yüksekti ve herkesin keyfi
yerindeydi.”

“Babam sarhoş muydu? Dikkat etmediği için mi havuza
düştüm?”

Kupasını masaya koydu. “Hiç içki içmiyordu. Sanırım sana
gösteriş yapmaya çalışıyordu. Herhalde havuzun derin kenarında
küçük bir inme veya kriz geçirmiş. Olayı gören tek kişi şendin.
Sen havuza düşmedin, Lee-Lee. Sen babana yardım etmek için
atladın ama yüzmeyi bilmiyordun. Ne kadardın ki? Yedi yaşında
falandın. Bigelowlar’ın köpeği deli gibi havlamaya başladı ve
birileri neden havladığına bakmak için o tarafa gitti ve aman
Tanrım.” Gözleri doldu ve karanlık pencereden dışarıya baktı.
“Herhalde on kişi falan aynı anda suya atladı. Biri seni çıkarıp
döşemenin üzerine yatırdı ve suni teneffüs yapmaya başladı.
Dudakların korkunç bir şekilde mor olmuştu ama kısa süre
içinde kendine geldin. Andy’nin ayılması daha uzun sürdü.
Neyse ki partide doktorlar vardı.”

“Babam hastaneye gitti mi?”
“İkiniz de gittiniz. Seni bir gece gözetim altında tuttular.
Baban da birkaç hafta daha hastanede kaldı.” Başını yana eğdi.
“Bunu hatırlamadığına emin misin?”

* 364 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“Düştüğümü ve suyun altında gözlerimi açtığımda babamı
gördüğümü hatırlıyorum. Kocaman cepleri olan kırmızı bir
mayosu vardı. Üzerinde bir gömlek de var mıydı?”

Başıyla onayladı.
“Hep suyun dibinden baktığımda onu havuzun dışında
gördüğümü sanıyordum.”
“Hayır, onu havuzun dibinde gördün,” dedi yumuşak bir
sesle. “Onun ne hatırladığını biliyor musun?”
“Bu tür konulardan asla konuşmaz.”
“Biliyorum.” Yeniden pencereden baktı. “Bayılmadan önce
hatırladığı son şey, senin küçük bir kuş gibi havada uçtuğun­
muş. Demek ki sen havuza atladığında bayılmış.”
“Öyleyse benim derin tarafta olduğumu ve yüzemediğimi
biliyormuş.”
“Hareket edememiş. Artık ne olduysa, kriz ya da inm e...
Ne olduğunu kesin olarak buldular mı bilmiyorum ama Andy
bana huzurlu olduğunu söyledi. Boğularak ölmenin kötü bir
yol olmadığını söyledi.”
Çayımı döktüm. “Bir daha havuza adım atmayacağım.”
“Bence, doğru cankurtaran görevde olduğu sürece atacak­
sın.” Çayını bitirdi, ayağa kalktı ve ceketini giydi.
“Ne gün ama, değil mi? Doktorlar ona uyuması için bir
şeyler verdiler. Yarın işten önce ve sonra, nasıl olduğunu öğ­
renmek için ararım.”
Spock, kuyruğunu sallayarak Trish’i kapıya kadar takip
etti. Trish kapıyı arkasından kapadığında Spock hafifçe inledi
ve perdenin arasından Trish’in arabasına yürümesini izledi.

* 365 *

hafızam ın keskin bıçağı

“Bekle!” Koştum ve kapıyı açtım. “Bekle!” Evden gelen ışık,
garaj yoluna kadar olan alanı zar zor aydınlatıyordu. Trish’in
nerede durduğunu görebiliyordum ama yüzünü seçemiyordum.

“Ne oldu?” diye sordu.
“Teşekkür ederim,” dedim. “Bize yardım ettiğin için te­
şekkür ederim.”

—*—87 —* —

Hastane ziyaretinden sonra babam, benimle aynı zamanda uyandı.
Kahve demlenirken, yeni ilaç kutularını mutfaktaki lavabonun
üzerindeki pencerenin pervazına dizdi. İlk yudumuyla ilacını
içti ve sonra tekrar yatağa gitti. Bir sonraki günde ve ondan
sonraki gün sabah da aynı şeyi yaptı.

“Bunu bana ilacını aldığını kanıtlamak için mi yapıyor­
sun?” diye sordum.

“Öyle bir şeyler,” diye itirafetti. “Adı her neyse, evin önünde
bekliyor. Haydi git.”

Sırt çantama uzandım. “Bugün ne yapacaksın?”
“Birkaç mektup yazarım diye düşünmüştüm.”
“Mektup mu? Kâğıda yani?”
“Eski kafalılık beni anlatıyor.”
“Sen iyi misin?”
“Haydi git. Cezadan bir kere olsun uzak dur.”

***

* 366 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Trish, üç hafta üst üste pazar akşam yemeğine bize geldi. Ye­
mek yedik, maç izledik ve sonra o işe gitti. Trish, gece nöbe­
tine geçince babam da saatini değiştirdi. Yatağa, ben okula
giderken giriyor, akşam yemeğinden önce de uyanıyordu. O
haftalarda evimiz hiç yağlı saçları olan motorcu alçak ya da ot
gibi kokmamıştı. Babam viski miktarını üç günde bir şişeye
indirmişti. Patlamıyor ya da ağlamıyordu. Gecelerini yemek
odasındaki masada mektup yazarak geçiriyordu.

Gardımı indirmek cazip geliyordu ama yapamazdım. En
azından babam doktorla görüşmeye başlayana kadar yapa­
mazdım.

Yüzme dersleri, Finn ile aramdaki şeyleri değiştirmişti.
İkimizi, dünyanın geri kalanından gizli olan bir sonraki se­
viyeye yükseltmişti. Bu yeni seviye, ikimizin daha çok kah­
kaha atmasını sağlıyordu ve daha çok öpüşme gerektiriyordu.
Karasevdalı. Ayın kelimesi buydu. Derslere gidiyordum, beni
yaramazlar listesinden uzak tutacak kadar ödev yapıyordum ve
Finn’i göreceğim bir sonraki ana kalan dakikaları sayıyordum
(onun da aynısını yapıyor olması için dua ediyordum). Klor
kokusunu sevmeyi öğrendim çünkü her gün okuldan sonra
tişört ve şortumu giyip havuza bakan misafir tribününde otu­
ruyor, Finnegan Cesuryürek Ramos, cesurca Belmont Erkekler
Yüzme Takımı’mn canlarını kurtarmayı beklerken, ben de bir
şeyler okuyordum.

Finn’le beraberken, dünya düzgün bir şekilde kendi ekse­
ninde dönüyordu ve yerçekimi de düzgün işliyordu. Evdeyken
gezegen o kadar yana dönüyordu ki ne tarafın tepesi olduğunu

* 367 *

hafızam ın keskin bıçağı

anlamak zorlaşıyordu. Bunu babam da hissediyordu. Yaşlı bir
adammış gibi, sanki ayaklarının altındaki hah aslında pürüzsüz
ve kara bir buz parçasıymış gibi yürüyordu.

QQ— * —

Noel arifesinin sabahında oturma odamızda, kökleri bir kova
taşın içinde olan bir ağaç belirdi. Kova da eski bir lastiğin orta­
sında duruyordu. Ağaç pencereye doğru eğilmişti ve Spock’un
kuyruğu ne zaman çarpsa, ağaçtan iğneler dökülüyordu.

Finn ve annesi o gece Boston’a gideceklerdi, bu yüzden
biz de birbirimize hediyelerimizi öğleden sonra verdik. Bana
bir kupon defteri verdi. Bütün kuponlar yüzme dersleri içindi.

Hediyemi verirken, “Tamam, işte şimdi tam bir aptal gibi
hissediyorum,” dedim. “Ama ben yıllardır sanat dersi almı­
yorum.”

Paketi açtığında her zamanki diplomat tavrıyla, “Ah,” dedi.
“Orijinal bir şey, orijinal şeylere bayılırım.”

İçten içe utanca kapıldım. “Ne olduğunu sana açıklamam
gerekiyor, değil mi? ”

“Biraz öyle.”
“Bu bir şamdan, gördün mü? Hayır, diğer tarafa çevir.
Altındaki o şeyin bir baykuş olması gerekiyor ama başının
arkasında büyüyen devasa bir tümörü olmamalıydı.”
Finn gülmemeye çalıştı ama başaramadı. “Aklıma ilk ge­
len, bunun, Tek Hörgüçlü Deve Adam olduğuydu, yani deve

* 368 *

LAURIE HALSE ANDERSON

süperkahraman. Ama sen de haklısın, bu kesinlikle bir baykuş.
Fakat o gördüğün bir tümör değil, sırt çantası. İçi de teslim
tarihi geçmiş kütüphane kitaplarıyla dolu. Buna bayıldım.”
Sırıttı. “Bu tam seni anlatan bir hediye.”

Finn gittikten sonra ağacı süslemeye çalıştım. Bodrumda eski
Noel süslemelerinin olduğu küçük bir kutu buldum ama oturma
odasında alevli, ağaç büyüklüğünde bir meşale olması fikri, bana
kutuyu bulduğum yere bıraktırdı. Yuvarlak şekerli kurabiyeler
pişirdim ve soğuduktan sonra iplik geçirip ağaca asabilmek için
her birinin ortasına birer delik açtım. Bu işlemin püf noktası,
köpek kurabiyeleri yemesin diye onları ağacın gövdesine doğru
ve yeterince yükseğe asmaktı. Ağacın dallarının ucundaki çok
fazla ağırlık dalı kırardı ve Spock da kurabiyeyi ve ipliği yiyip
dalı yemeye koyulurdu.

Noel sabahı, Kuzey Kutbu üzerinden bir soğuk hava dalgası
geldi. Ocak sürekli yanıyordu ancak buz gibi hava, pencere
pervazlarının çevresindeki boşluklardan içeri sızıp dağılmakta
olan yalıtımı ezip geçiyordu. Bütün günü, kanepenin üzerinde
bir uyku tulumuna sarılı olarak, yaşam belirtilerim yavaşla­
mış bir şekilde sıcak çikolata içerek ve Noel filmleri izlerken
babamın uyanmasını bekleyerek geçirdim.

Güneş battıktan uzun süre sonra, babam kuvvetli bir şekilde
öksürerek ve burnu akarak koridordan geldi. “Sarılmak yok,”
dedi. “Bulaşmasını istemezsin.”

Bir kâse tavuk suyuna erişte çorbası ve bir sürü mendil
sonrasında ona hediyemi verdim.

* 369 *

h a f ı z a m ı n k e s k i n "bıçağı

“Bana bir şey almana gerek yoktu,” diye söylendi.
“Ama bu Noel.”
Bir kez daha burnunu sümkürdü, dikkatli bir şekilde hediye
paketini açtı ve paketi katladı. Sonra da hediyenin ne olduğunu
görmek için ön yüzünü çevirdi.
“Amerika haritası,” dedi.
“Bizim haritamız, anladın m ı?” Ülkenin dört bir yanına
dağılmış eğri büğrü kırmızı çizgileri işaret ettim. “Hatırlaya­
bildiğim tüm yolculuklarımı işaretledim. Arkasında bir kanca
var. Oradan duvara asabilirsin.”
“Teşekkür ederim, prenses. Sanırım, şimdi sen de bir hediye
istiyorsun,” diye dalga geçti.
“Bu hoş olurdu.”
Mutfağa gidip bir dolabı açtı ve üzerinde rengeyiği olan
bir kâğıtla kaplanmış, ince uzun bir kutuyla geri döndü.
Önce tereddüt etti, sonra paketi bana verip uzaklaştı. “Uma­
rım beğenirsin.”
“Nereye gidiyorsun?” diye sordum. “Açmamı seyretmek
istemiyor musun? ”
“Hayır, önemli değil,” dedi. Çoktan koridoru yarılamıştı.
“Cidden mi? Cidden bunu yapacak mısın? Ne bu, eski bir
siparişimizden kalan iki tane yemek çubuğu mu? Yoksa benim
için bir çift çorap mı yıkadın?”
Kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz söylediğime pişman
oldum. Öksürerek arkasını döndü ve oturma odasına yürüdü.
Tek kelime söylemeden kanepeye oturdu.
“Bu kadar kaba konuşmak istememiştim,” dedim. “Özür
dilerim.”

* 370 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“Kutuyu aç.”
Paketin içinde havalı kalemlerin olduğu türden bir kutu
vardı. “Kalem mi? Bu temiz çoraplardan çok daha hoş olurdu.”
Dudaklarını birbirine bastırıp bir kaşını kaldırdı. Kapağı
kaldırdım ve beyaz kâğıdı çekip içinde duran inci kolyeyi çı­
kardım.
“Baba?” diye fısıldadım. “N ereden...”
“Bu senin büyükannenden. Bodrumda buldum. İncilerin
gerçek olduğunu pek sanmıyorum. Bu yüzden bence satarsan
pek fazla para etmez. Büyükannen bunu hiç çıkarmazdı.”
İncileri yanağıma sürüfıce limon, yüz pudrası ve zencefilli
kurabiye kokusu aldım ve büyükannemin bahçesinde vızıldayan
arıları duydum. “Hatırlıyorum.”
“Eh, iyi.” Ayağa kalktı ve başımı okşadı. “O dabunu isterdi.”

Ondan sonra, üç gün üç gece sürekli kar yağdı. Kasabada devasa
kar temizleme araçları vardı, bu yüzden yollar az çok açıktı
ama zavallı Spock, işini görmek için önemli uzuvlarını kara
sokmaktan o kadar bıktı ki onun için bir tuvalet deliği açtım ve
böylece yapmam dediğim ama yaptığım şeylerin uzayıp giden
listesi biraz daha uzamış oldu.

Babam zar zor görülen bir gölge gibiydi. Odasını ya tu­
valete gitmek için, ya bir sandviç yapmak için ya da lavaboya
kirli tabağını koymak için terk ediyordu. Onu görünce “Hey”
ya da “Nasılsın?” ya da “Kurabiye ister misin?” gibi sorular
soruyordum ama o, homurdanıp ya “iyi” ya da “hayır” diyordu.
Soğuk algınlığı da bir türlü iyileşmiyordu ama kötüleşmiyordu

* 371 *

h a f ı z a m ı n k e s k i n "bıçağı

da. Ve o kadar yüksek sesle horluyordu ki duvarlardaki kabar­
mış boyalar dökülüyordu.

Ayın yirmi sekizinde, gece yarısı Trish uğrayıp alışveriş
merkezinde kullanabileceğim bir hediye çeki bırakmıştı. Zarfın
üzerine, kız kardeşini ziyaret etmek için sabah Austin’e gittiğini
ve yeni yıl akşamından sonra döneceğini yazmıştı.

Hediye olarak ona elmalı turta pişirmiştim ama bana kimse
bize uğrayacağını ya da haftanın geri kalanını Teksas’ta ge­
çireceğini söylememişti. Ben de bu yüzden turtayı Spock ile
babamın hayaletine paylaştırdım.

* 372 *

89 —

Neden Noel’den sonraki dördüncü günün sabahında isteye­
rek saat yedide uyanmıştım? Aşk sizi mahveder ve size garip
şeyler yaptırır da o yüzden. Finn, tüm gün sürecek bir yüzme
seansında cankurtaranlık yapıyordu ve bana da molalarında
takılabilelim diye tüm günümü havuzda geçireceğimi söylemem
için büyü yapmıştı.

Dışarısı hâlâ karanlıktı ve öncekinden daha çok kar ya­
ğıyordu. Buz, penceremin iç kısmında iz bırakmıştı ve bu da
evin yalıtımını yenilememiz gerektiğine dair başka bir işaretti.
Finn, havuzun üst kısmındaki seyirci bölmesinin on dokuz
derece civarında olacağına söz vermişti. Bu kadar sıcak bir
yerde bulunacak olmak, yataktan çıkmak için ihtiyacım olan
motivasyondu.

Neredeyse, duştan yeni çıkan babamla koridorda çarpı­
şıyorduk.

Banyodan çıkan buharı elimle dağıtmaya çalışarak, “Af­
federsin,” diye mırıldandım.

“Önemli değil. Neden ayaktasın?”
“Yüzme seansı, unuttun mu?”
“Ne zaman çıkacaksın?”
“On dakika içinde. Merak etme. Annesinin arabasıyla ge­
lecek. Daha geçenlerde yeni lastik aldı.”

* 373 *

hafızam ın keskin bıçağı

“Akşam yemeğine eve gelecek misin?”
“Sanırım.”
Duvara yaslandı ve kollarını göğsünde birleştirdi. “Buna
alışıyorsun, değil mi?”
Ses tonundaki bir şey beni şüphelendirdi. “‘Bu’ dediğin
şeyi açıkla.”
Soluk ve yorgun yüzünde neredeyse gri benekli bir yosun
gibi durmaya başlayan düzensiz sakalını eliyle ovuşturdu. “Bu
okula. Bu eve. Bu adı her neyse çocuğa.”
Duştan gürültülü damlalar düşüyordu. Altyapıyı hazırlı­
yordu, bana Trish döndüğünde kesinlikle yola döneceğini ve
beni onunla bırakacağını söylemeye hazırlanıyordu.
“Mutlu görünüyorsun,” diye devam etti.
“Belki,” dedim. “Biraz.”
Sakal ve gözlerindeki yorgun ifade beni tedirgin ediyordu
ama ona nasıl olduğunu veya sorunun ne olduğunu soracağım
yeri geçeli çok olmuştu.
Beni çabuk ve sıkı bir sarılmayla şaşırttı. “Haydi duşa gir.
Sana arabada yemen için klasik fıstık ezmeli ve muzlu sandviç
yapacağım.”

Yüzme seansı bir saat ertelenmişti. Daha sonra diğer bölgelerden
gelen otobüsler Belmont’a doğru ilerleyen fırtınaya takıldığı
için erteleme iki saate çıktı. Sonunda eyalet polisleri otobanı
kapadığında da iptal edildi. Püsküren kar, evime giderken yap­
tığım on beş dakikalık yolculuğu bir saate uzattı ve Finn’i o
kadar perişan etti ki parmaklarını direksiyondan bir levyeyle

* 374 *

LAURIE HALSE ANDERSON

ayırmak zorunda kalacağımı düşündüm. Ona sıcak çikolata
yaparken annesi arayıp karın yakında duracağını, kar temiz­
leme araçları yolları temizleyene kadar bizde kalmasını söyledi.

Sıcak çikolatalar, bir paket marşmelov, oyun kumanda­
ları ve kucağımıza serdiğimiz fermuarı açık uyku tulumuyla
kanepeye yerleştik.

Oyunun yüklenmesini beklerken Finn, “Bu hediyeler kimin
için?” diye sordu.

“Hangi hediyeler?”
“Ağacın altındaki.” İşaret etti. “Şunlar.”
Günler önce attığımız, kullanılmış Noel kâğıtlarına sarılı
iki küçük kutu, ağacın dibinde bir yığın çam iğnesinin arasına
saklanmıştı. Birinin üzerinde benim, diğerinde de Finn’in adı
yazılıydı.
“Bu sabah orada değillerdi,” dedim.
“Babandan mı?”
“Öyle olsa gerek.” Titredim. Ocak yanıyor olmasına rağmen,
ev gitgide soğuyormuş gibi hissediyordum. “Haydi açalım.”
Finn, “Babanı beklememiz gerekmez mi?” diye sordu.
“Büyük ihtimalle garip bir şeylerdir. Bir göz atıp tekrar
paketleriz.” Dikkatlice parmağımı bandın altına sokup gev­
şettim. “Böylece, babamın önünde paketleri açtığımızda nasıl
tepki vereceğimizi biliyor oluruz.”
Benim hediyemin üzerindeki kâğıt kolayca çıktı.
“Baban sana Kraft’tan bir paket peynirli makarna mı almış?”

* 375 *

hafızam ın keskin bıçağı

“Elbette.” Yeniden titredim. “Senin baban bunu yapmaz
mı? Sıra sende.”

Finn, kutuyu salladığında içinden takır tukur bir ses geldi.
Kâğıt kolayca açıldı ve dört paket tereyağını bir arada tutan bir
kutu çıktı. Köşeleri bir arada tutan bant çıktı ve kapak açıldı.
Bronz bir yıldız Finn’in kucağına düştü.

Finn, yıldızı aldı. “Bu ne?”
Titremem, sarsılmaya dönüştü. Kendi kutumun tepesini
yırtarak açtım ve içinden biri erkek boyu, diğeri daha küçük
olan iki altın yüzüğü bir arada tutan, rengi solmuş mavi bir
bandana ve bir adet Mor Kalp çıktı.

90— * — —*—

Ben, babamın yatak odası kapısını dövüyorum. “Baba, kapıyı
aç! Hemen kapıyı aç!”

Ben, kapıya tekme atarak bağırıyorum.
Ben, baltayı sallıyorum, ahşap çatlıyor, kapı tokmağı kı­
rılıyor ve kapı geriye doğru düşüyor.
(Finn’in sesi uzaklardan geliyor. Duyamayacağım kadar
çok uzakta.)

Oda mükemmel bir şekilde düzenli, teftiş için hazırdı. Yatak
düzeltilmişti. Temiz bir yüz geçirilmiş ince bir yastık yatağın
başında duruyordu. Katlanmış ilave bir battaniye de yatağın

* 376 *

LAURIE HALSE ANDERSON

ayakucuna konulmuştu. Babamın kıyafetleri, özenle dolaba
yerleştirilmişti. Eski bilgisayarı, ayların yağ lekelerinden ve
sigara küllerinden temizlenmişti. Üzerinde okuma lambası
dışında başka bir şey olmayan yatağın başucundaki komodin,
çalışma masası ve diğer masanın tozu alınmıştı. Tekrar dolaba
baktım. Kıyafetler hâlâ oradaydı. Hâlâ asılı bir şekilde duru­
yorlardı, hâlâ sessizdiler. Silahlarını koyduğu bölme kapalı ve
kilitliydi. Bölmeyi açtığımda silahların hepsinin yerinde dur­
duğunu gördüm.

Dolabın kapağını kapadım ve arkam dolaba dönük bir
şekilde durdum. Bu açıdan bakıldığında oda, herhangi biri­
nin olabilirdi. Hayır, herhangi biri değil. Oda hiç kimseye ait
değilmiş gibi duruyordu.

Garaj: Pikabın motoru soğuktu; çalışmıyor, dışarıya karbon
dioksit saçmıyordu. Egzoz borusundan sürücü penceresine gi­
den bir hortum yoktu.

Banyo: Boştu. İp yoktu. Evi taşıyan i-kesitli kirişinden
sallanan bir ip, bükülmüş bir beden veya yerden birkaç santi­
metre yukarıda sallanan ayaklar yoktu.

Mutfakta, oturma odasında ya da yemek odasında da yoktu.
Benim odamda da değildi (böyle bir şeyi asla yapmazdı, bunu
nasıl düşünebildim, cesedini benim odamın zemininde bırak­
mazdı, bunu asla yapmazdı). Peki, öyleyse neredeydi...

Bir süre için Trish’in odası olan büyükannemin odası. Orada
mıydı? Orada mıydı?

* 377 *

hafızam ın keskin bıçağı

Büyükannemin odası: Boştu. Hiç baba yoktu. Yatakta, ya­
tağın altında ya da dolapta aşırı doz uyuşturucu almış bir baba
yoktu. Yatağın üzerinde bir kutu vardı. İçinde yazıcı kâğıdı olan
büyük kırmızı bir kutuydu. Kutunun üzerinde Trish’e yazılmış
bir mektup zarfı vardı. Zarf yere düştü. Kutunun üst kısmında
duran şeyler de yere düştü. İçinde daha önce hiç görmediğim
bir fotoğraf albümü vardı. Albümde Rebecca’nın, Rebecca’yla
benim ve babamın resimleri vardı. Albümün altında kapatılmış,
sivri kenarlı düzinelerce yeni zarf vardı. Her zarfın üzerinde
adım yazıyordu. Zarfın sağ üst köşesinde bir tarih vardı. Zarf­
ların yarısında doğum günüm yazıyordu. Diğer yarısında da
25 Aralık ve gelecekte onlarca yıl boyunca bu tarihleri takip
eden günler için zarflar vardı.

Bu kız yine ağlıyordu ve köpek de inliyordu çünkü babamı
bulamıyorduk. Bir canavar, babacığımı dişlerinin arasına sı­
kıştırm ıştı. Bu sefer yerde kan lekesi veya takip edecek ayak
izleri yoktu.

Kulaklarım zil çalana kadar ve Finn önümde durup ağzı
takip edemeyeceğim kadar hızlı bir şekilde hareket ediyor ve sesi
gittikçe yükseliyordu. Yüzümün önünde bir telefon tutuyordu
ve sonunda kelimeler kulaklarıma yetişti. Finn konuşuyordu:
“.. .Trish, fırtına yüzünden Şikago’dan çıkamıyormuş. Baban
onun çantasına bir zarf saklamış, zarfı açmış, seninle konuşması
gerekiyor...”

Bir kulağımda Trish, konuşmaya çalışıyordu ama dişleri,
kopmuş inci bir kolyeden yere dökülen inciler gibi birbirine
çarparak ses çıkarıyordu.

* 378 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Diğer kulağıma Finn, “Ne yapmalıyım? Ne yapmamı is­
tersin? Kimi aramalıyız? 91 l’i mi? Anneme ne dersin? Bize
yardım eder. Onu arayayım ve 91 l ’i de arayacağım. Trish ne
diyor?” diye bağırıyordu.

* 91 *

Biricik Patricia’m,

Artıkyapamıyorum. Benim kemiklerimi sırtında ta­
şımak Hayley için adil değil. Benim için endişelenmek
yerine kendi hayatınıyaşaması gerekiyor.

Yardım etmek istediğini söylemiştin, işte fırsatın:
Hayley’nin sana ihtiyacı var.

Bir gün benden nefret etmekten vazgeçerse, ona onunla
ne kadargurur duyduğumu ve onu ne kadarsevdiğimisöyle.

Sadık birşekilde şeninim, inansan da inanmasan da,
Andy
Not: Hayleyy’ e annesine çok benzediğini söyle. Ona
dünyayı kucaklamak için hazır olduğunu anlat.

* 379 *

Bir saat kaybettim.
Gözlerimi kırpmak için kapadım ve açtığımda evimizde

polisler duruyor, telsizlerine ve telefonlarına konuşup evin her
odasına, sanki babam saklambaç oynuyormuş gibi bakıyorlardı.
Ne kadar zaman geçtiğini, sırtıma bir battaniye sarıldığını ve
Finn’in bana sıcak bir içeceği tutmamda yardımcı olmaya ça­
lıştığını anlamak birkaç saniyemi aldı.

Bir süredir konuşuyordum, bu barizdi. Polis, babamın ismini,
en çok gittiği barları ve Trish’in telefon numarasını yazmıştı.
Polisin tuttuğu telefondan gelen bağırma sesleri Trish’indi. Bir
kadın polis, babamın ilaç kutularındaki bilgileri not ediyordu.
Kutuları tekrar masaya koydu.

Kadın polis, “Endişelenmemeye çalış,” dedi. “Baban sadece
birkaç saattir ortada yok. Teknik olarak yarın sabaha kadar onu
kayıp olarak saymıyoruz. Muhtemelen bir arkadaşı onu gelip
almıştır ve adamın bodrumunda içki içiyordur.”

Finn, “Peki, ya mektup,” dedi.
“Eğer mektubu amirime götürürsem, Bay Kincain yirmi
dört saattir kayıp olmadığı sürece bunun bir şey ifade etmedi­
ğini söyleyecektir. Sonra da bu kar fırtınasının neden olduğu
trafik kazalarına yardım etmek için yollarda olmadığım için
beni paylayacaktır.”

* 380 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Finn, “Ne yapmamız gerekiyor?” diye sordu.
“Oturup bekleyin. Bayram zamanlarında bu tür şeylere çok
rastlıyoruz, özellikle gazilerde. Sadece biraz zamana ve kendi
başına kalmaya ihtiyacı var. Üvey annen buraya gelmek için
yolda olduğunu söylüyor. Bu yüzden Çocuk Koruma Hizmet-
leri’ni aramayacağım ama burada kalman gerekiyor.”
İlk şok dalgasının etkileri geçiyordu. Aklımın köşeleri,
acı içinde titreyerek yavaş yavaş uyanıyordu.
“Öyleyse, onu aramayacaksınız?” diye sordum.
“Arayamayız,” diye itiraf etti. “Yarma kadar arayamayız.”
“Peki, ya o zamana kadar ölürse?”
Gözleri sıcakkanlı bir şekilde bakıyordu. “Bu olmayacak,
tatlım. Öyle tahmin ediyorum ki, öğleden sonra onun merkezde
bir barda sarhoş olduğuna ve taşkınlık yaptığına dair bir telefon
alacağız. Hoş bir durum değil ama en azından hayatta olacak.
Bu benim numaram.”
Finn, kartı polisten aldı ve bir şey dedi ama ben dinlemeyi
bıraktım. Beynimdeki motor çalışıyordu. Polis, iş işten geçene
kadar yardım etmeyecekti. Trish yoldaydı ama geldiğinde çok
geç olacaktı.
Finn, pencerenin önünde durup polis arabasının uzaklaş­
masını izledi. “Biraz daha sıcak çikolata ister misin? Ve bir
sandviç?”
“Olur.”
Tekrar gözlerimi kırptım. Gözlerim çok kurumuştu. Güneş
ışığı, zemini aydınlattı. Bir avuç dolusu kar, çatının kenarından
uçtu ve kuştüyü gibi yere düştü. Rüzgâr, bahçede kar hortumları
çıkarıyordu ama bulutlar incelmişti ve kar durmuştu.

* 381 *

hafızam ın keskin bıçağı

Babam bir barda değildi.
İçki içmiyordu.
O bir görevdeydi. Ayıktı, net düşünüyordu ve bir planı
izliyordu. Her şeyi ayarlamıştı. Yarım kalmış işlerini bitirmişti.
Artık yaşayamıyordu ve bu yüzden de yaralı bir hayvan gibi
tek başına ölmeye gitmişti. Ama nereye?
Onu görmeye çalıştım. Bu sabah evden çıktığımdan beri
ve ben uyurken burada neler yaptığını gözümde canlandırmaya
çalıştım. Onun o kahrolası mektupları yazdığını, doğru sırada
olup olmadıklarını kontrol ettiğini görmüştüm. Acaba kutuya
koymadan önce fotoğraf albümüne bakmış mıydı? Ağlamış
mıydı?
Finn’in gümüş çatal bıçak takımı çekmecesini karıştırması
ve uzaktan gelen bir kar temizleme aracının sesi dışında evde
hiçbir ses yoktu.
Babamın kendini evde öldürmesinden hep korkuyordum
ama şimdi, bunu neden asla yapmayacağını anlıyordum. Benim
onu bulmamı istemiyordu. Evden çıkmadan önce bana sarıldığı
yerde bir anda düşündüm: Durduk yerde, kuvvetli, gerçek bir
baba sarılmasıydı.
Elveda sarılmasıydı.
Peki, nasıl yapacaktı? Nerede?
Beraber yollardayken, birkaç gece, körkütük sarhoşken
inanılmaz atıp tutmaları olmuştu. Bütün ölülerden, onu sırıl­
sıklam eden kandan bahsetmişti.
(Yanma silah almamıştı.)

* 382 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Ölü askerlerin yüzlerinden bahsetmişti. Gözler korkuyla
açılmış, ağızlar acı içinde açık. Onların ailelerinin bunu gör­
mesini istemiyordu.

(Bütün ilaçları buradaydı. Acaba yasadışı bir zulası mı
vardı?)

Benim ne görmemi istiyordu?
Finn, içinde Bologna sandviçleri olan bir tabak ve iki tane
tüten kupayı masaya koyup yanıma oturdu. “Bence polis hak­
lıydı.” Ellerimi ellerinin içine aldı. “Bence akşam yemeğinden
önce geri dönecek.”
Kalorifer çalışmaya başlayınca perdeleri, arkalarında biri
saklanıyormuş gibi hareket ettirmeye ve odaya kokular yay­
maya başladı. Sıcak çikolata. Hardalın keskin tadı, çok fazla
hardal. Gereğinden fazla klorlanmış yüzme havuzunun kokusu,
kıyafetlerimizden yayılıyordu...

hı^la suyu yarıyorum... yetişkinlerle dolu havucun
üstünde güneşparlıyoronu bulamıyorum mü^ikçokyüksek
kimse benim derin suya kayıp düştüğümü duymuyor su
yükümün heryerini kaplıyor babama bağırmak için ağcımı
açıyorum ama su ağcıma kaçıyorgöklerim suyun gitgide
kalınlaşmasını imliyor veyetişkinler dans ediyor...

“Hayley?” Finn kaşlarını çattı.
Bütün odaya o kadar ani bir şekilde odaklandım ki, gözle­
rim yaşardı. Finn’in sol gözlük camının altında bir leke vardı.
Spock’un onun bacaklarına sürüldüğü yerde, kotunun üzerinde
köpek tüyü vardı. Her şeyi görebiliyordum: büyükannemin

* 383 *

hafızam ın keskin bıçağı

eskiden bizim fotoğraflarımızı astığı yerde hayalet resim çer­
çevelerinin izi, halıda atladığım bir cam parçası ve babamın su
altında kaldığı anın hatırası.

“Nerede olduğunu biliyorum,” dedim. “Nasıl yapacağını
biliyorum.”

Finn, “Polisi aramalıyız,” dedi.
, “Onu duydun, hiçbir şey yapmayacaklar.”
“Ama şu anda sağlam bir fikrin var, mantıklı bir fikir.

Arabayla geçip kontrol etmelerini isteyebilirsin.”
Odanın diğer tarafına yürüdüm ve Finn’in ceketini aldım.

“Peki, ya bunu yaparlarsa? Ya, bunu yaparlarsa ve babam henüz
bir şey yapmadıysa? Bir polis arabası görürse, her şeye o anda
son vereceğini garanti ederim. Güm.”

“Peki, ya seni görünce yaparsa?”
Araba anahtarlarını aldım. “Sen burada kalmalısın.”
“Bensiz hiçbir yere gitmiyorsun.”
“Ben süreceğim.”
Finn gülümsedi. “Bunu söyleyeceğini biliyordum.”

Haklı olduğumu 15. Karayolu’na çıkıp Taşocağı Yolu’nda karın
üzerinde tepeye kadar giden bot izleri görene kadar bilmiyor­

* 384 *

UURI E HALSE ANDERSOM

dum. Direksiyonu çevirdim ve gazı kökledim. Finn, bir eliyle
gösterge paneline tutundu, diğer eliyle de telefonunu çıkardı.

Taze karın altında buz vardı ve bu yüzden arabanın arkası
kontrolden çıkarak savruldu. Dönüşü kontrol altına almaya
çalıştım, direksiyonu çok fazla kırınca araba ters yöne doğru
dönmeye başladı ama ayağımı gazdan kaldırmadım. Tekerlekler
patinaj yaptı ve sonra yeri yakalayarak bizi ileriye savurup tekrar
patinaj yaptı. Tel örgüye sürtünce Finn bağırdı. Direksiyonu
zar zor kontrol ederek arabanın ucunu tekrar tepeye çevirdim.
Araba, birkaç metre daha gitti. Kar havada uçuşuyordu. Araba,
buz ve eğimin fiziği tarafından alt edilince durdu.

Park moduna aldım, arabadan indim ve koştum, kaydım,
düştüm, yalpalayarak tepeye kadar çıktım. Babam, kardan bir
yol yapacak ve birkaç sigara içecek kadar süre tel örgünün pa­
ralelinde bir kuzeye, bir güneye, bir kuzeye, bir güneye yürü­
müştü. Parlaklığa karşı gözlerime gölge yaptım ve tel örgünün
diğer ucuna bakıp, ta k i...

İşte orada!
Tel örgünün diğer tarafında bot izlerini ve taşocağı ağzında
kar içinde bir şeyler gördüm.
Tel örgüye tırmanmak zor değildi. Bir göz kırpması ve
bir nefes süresinde tepeye çıkmıştım ve tepeden babamı, yerin
bittiği yerden yarım metre uzakta, siyah bir yumru halinde
karın içinde otururken gördüm. Üzerinde tişört ve şort vardı.
Kar, saçını beyaz, derisini de kirli buz gibi gri yapmıştı.
Donarak ölmüş müydü? Bu, bu kadar hızlı olabilir miydi?

* 385 *

hafızam ın keskin bıçağı

İsmini haykırmak istedim ama etkisi altında olduğu büyü
her neyse, onu bozacağından korktum. Başka bir takım alçak
bulut gökyüzünü kapladı. Bu düz ışık, dünyadaki bütün renk­
leri silip atmıştı. Taşocağmın duvarları çukurcuklaşmış demir
gibi duruyordu ve su da kömür gibi siyahtı. Babam hareket
etmiyordu. Finn’in bağırmasını, ben tel örgüden tırmanırken
telin şakırdamasını duymuş olmalıydı ama altındaki kaya gibi
hareket etmeden, sanki şekil değiştiriyormuş, kemikleri kayaya
dönüşüyormuş ve katı kalbi sonsuza kadar yere gömülüyormuş
gibi öylece oturuyordu.

Kendimi tel örgünün üzerinden bıraktım ve yere o kadar
sert düştüm ki düşerken bir hava akımı oluştu ve beynimi sarstı.
Ayağa kalktığımda sol dizim bağırıyordu. Dünya yana yatırıl­
mış gibi duruyordu. Finn’in boğuk sesi uzaklardan geliyordu
ve soğuk artık beni rahatsız etmiyordu.

Zorlanarak ilerledim. Yana doğru yürümeye başladım çünkü
onu korkutmaktan korkuyordum. Şimdi ne yapmam gerektiği
konusunda hiçbir fikrim yoktu.

“Babacığım,” diye sessizce seslendim. “Babacığım, lütfen.
Bana bak.”

Sanki başının biraz öne eğildiğini görür gibi oldum ama
belki de görmemişimdir. Belki gözlerim bana oyun oynuyordur.
Bir adım daha öne gittim.

Gri dudakları hareket etti. “Dur.”
Dondum, bekledim ama o kaya olmaya devam etti.
“Eve gelmelisin,” dedim.
Hiçbir şey.

* 386 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“Ayağa kalkıp benimle arabaya yürümelisin. Derhal. Beni
duydun mu?”

Hâlâ hiçbir şey yoktu.
Sol dizim beni yalnız bıraktı ve ben de ileri doğru kara
düştüm. Babamın başı anında arkaya döndü.
“Yaralandın m ı?” diye sordu.
“Biraz.” Kendimi iterek tekrar ayağa kalktım ve tüm ağır­
lığım ı sağ ayağıma verdim. “Sanırım dizimi mahvettim.”
Babam başını çevirdi ve tekrar taşocağına bakmaya baş­
ladı. Belki dizime saplandığını hissettiğim şey bıçaktı. Belki
de soğuk, kendimi bildim bileli korkan tarafımı dondurmuştu.
“Bana şimdiye kadar annemin o fotoğraflarını neden gös­
termedin?”
Yavaşça nefes aldı. “Seni zaten yeterince mahvettiğimi dü­
şündüm. Böyle fotoğrafların yardımcı olacağını sanmıyordum.”
“Ve donarak ölmenin beni daha iyi hissettireceğini mi
düşündün?”
“Buraya donmak için gelmedim.”
“Öyleyse, neden atlamadın?”
Cevap vermedi. Topallayarak bir adım daha attım.
“Yapma!” Kısık sesi beni birdenbire durdurdu. “Güvenli
değil.”
“Elbette güvenli değil, seni ahmak!” Bir avuç kar alıp ona
attım. Kar, etrafa taneler serpiştirerek kaydı ve kenardan düştü.
“Hayır, Hayley!” Babam arkasını dönüp ayağa kalkmaya
çalıştı. “D ur!”
“Kapa! Çeneni!” O kadar yüksek sesle bağırdım ki başı­
mın tepesinden başlayarak derimin, aşağı doğru önümden ve

* 387 *

hafızam ın keskin bıçağı

arkamdan yırtıldığını ve beni bu kadar süredir bir arada tutan
ipliklerin çözüldüğünü hissettim.

(Görüşümün kenarında polisin yanar söner, öksürük şurubu
rengindeki ışıklarının kara düştüğünü gördüm. Kulağımda
bir yerlerde Finn bağırdı ve bağırdı. Sesi, hareket eden karın
hışırtısıyla aynı tizlikte çıkıyordu.)

Heyecandan tıkandım ve inledim çünkü her yerim acı­
yordu. Her yerim acayip bir şekilde acıyordu. “Babacığım!
Biliyorum kâbuslarında korkunç şeyler görüyorsun am a...”
Yeniden tıkandım. “Ama umurumda değil. Ben babamı geri
istiyorum. Senin eskisi gibi yeniden cesur olmanı istiyorum.”

“Anlamıyorsun.” Gözlerini avuçlarının içleriyle sildi.
“Yapamazsın, vazgeçemezsin!” diye bağırdım. “Bu adil
değil!”
Sesim, taşocağının duvarlarında yankılandı ve aşağıdaki
suyu dalgalandırdı. Bulutlar, güneşin önünü açtılar ve kör edici
ışık, taze karın üzerinden yansıdı. Cam kırıklarından oluşan
bir denizin ortasında duruyorduk. Milyonlarca ufacık, donmuş
aynanın ortasında.
Babam, “Hiçbir şey adil değil ama böylesi daha iyi,” dedi.
“Trish seninle ilgilenecek.”
“İlgilenmek zorunda kalmayacak. Ben gidiyorum.”
Yemi kapması için bekledim.
“Nereye?” diye sordu.
“Seni takip ediyorum. Sen atlar atlamaz, ben de atlayacağım.”
“Hayır, atlamayacaksın.”

* 388 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“İddiaya var mısın? Bütün hayatımı senin gittiğini izleye­

rek geçirdim. Sonra büyükannemin. Sonra Trish’in. Görünüşe

bakılırsa herkes beni terk ediyor. Öyleyse ben de gideceğim.”

Arabaların kapıları çarpıldı.

“Geri dön.” Babam dik bir şekilde durdu, ellerini omuz­

larıma koydu. “Hayley Rose, bebeğim, lütfen. Kenara çok

yakınsın.”

“Önce sen.”

“Anlamıyorsun.” Sert sesi titredi.

Kar önce mavi, sonra kırmızı, sonra mavi, sonra kırmızı

oldu. .

Bir bacağımın üzerinde durmaya çalıştım. Altımdaki kar

kayınca taş ocağının kuvvetli çekimini yeniden hissettim. Rüz­

gârın ittiğini hissettim.

“Anlamayan bir tek sensin. Yıllardır uçurumun kenarında

seninle birlikte duruyorum.”

Babam bir şey söyledi ama kelimeleri ben onları duyamadan

havada dondu. İşaret etti ve işaret etti. Gözleri bir bana, bir

uçuruma, bir bana, bir tel örgüye, bir taşocağına bakarak bir

şeyler hesaplamaya çalışıyordu.

Kar tekrar kaydı. Babamın atlamaya hazır olduğunu dü­

şünüyordum ki bir anda bir şey fark ettim. O haklıydı. Onun

peşinden atlamayacaktım. Geçmiş, ikimiz için bitmek üzereydi

ve kendimi hayatımda hiç olmadığım kadar üzgün hissettim. O

kadar üzgün hissediyordum ki Dünya’nın dönmesi yavaşladı.

Gözyaşlarını hışırdayarak kara çarptı.

“Hayley Rose, dinle.” Sesini duydum. “Kardan oluşan bir

çıkıntının üzerinde duruyorsun. Sadece kar, altında kaya yok.”

* 389 *

hafızam ın keskin bıçağı

“Efendim!” Arkamdan bir ses bağırdı.
Omzumun üzerinden arkama baktım. Finn, bir polisle tel
örgünün diğer tarafında duruyordu.
Polis, “Hareket etmeyin,” dedi. “Herhangi biriniz. İp ge­
tiriyoruz. Hareket etmeyin. Konuşmayın.”
“Onu dinle, Hayley.” Babamın derin sesi karda gümbürdedi.
“Düşmemi istemiyor musun? Ya da atlamamı?”
Bana doğru gelmişti. “Hayır, tatlım. Şişşt.”
Tel örgünün arkasından gelen sesler artmıştı. Polis, Finn,
telsizlerin bağırması, metalin şıngırdaması. Ayağımın altındaki
kar gıcırdadı.
“Hissettiğin şey, baba, benim güvende olmamı istemen,
yaşamamı istemen? Ben senin için aynı şeyi her zaman hissedi­
yorum.” Burnumu çektim. “Eğer kendini öldürürsen, hayatının
her anı çöpe atılmış olacak.”
“Nasıl bilmiyorum,” dedi. “A rtık nasıl yaşayabileceğimi
bilmiyorum.”
“Eskiden başım sıkıştığında veya kafam karıştığında, ‘Bir
şekilde yolunu buluruz,’ derdin. Seni seviyorum, babacığım.
Annem de seni sevmişti ve büyükannem de. Bunu söylemek­
ten pek memnun olmasam da, Trish de, arkadaşların da seni
seviyor. Seni seven bu kadar insan varken, bir yolunu buluruz.”
Sirenler çaldı. Polis, “Birkaç saniye daha dayanın,” dedi.
“İkiniz de hareketsiz kalın.”
Rüzgâr yeniden esti. Ayakta durmak için çok yorgun gö­
rünüyordu. Neredeyse taşocağının onu içine çektiğini hisse­
diyordum.

* 390 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“Hâlâ hayattasın!” diye bağırdım. “Daha fazla çaba gös­
termen gerekiyor çünkü seni seviyoruz!”

Babam ağlamamak için uğraştı ve bana uzandı. Sanki uçak­
tan daha yeni inmişti, bando çalıyordu, binlerce el alkışlıyordu,
ağızlar tezahürat tutuyordu ve gözyaşlarmdan oluşan dalgalar,
yılların getirdiği acıları alıp götürüyordu. Ona doğru bir adım
attım. Boynuna sarılmak ve onu çok özlediğimi ona söylemek
için kollarına atlamaya hazırdım.

Altımdaki kar çatladı, kaydı ve daha sonra her şey karardı.
Ta ki babam beni kurtarana kadar.

* 391 *

94— * — — *—

Bu bir peri masalı olsaydı, “Sonsuza dek mutlu yaşadılar”
saçmalığına kapılmış olurdum. Ama bu benim hayatimdi, bu
yüzden her şey biraz daha karışıktı.

Trish, sık uçan yolcu programına dahil olmamasına rağmen
Albany’ye olan uçaktaki son koltuğu ona vermesi için bilet
satış görevlisine yalvarırken çekilen video internette izlenme
rekorları kırınca, havayolu şirketi şikâyetçi olmamaya karar
vermişti. Hemşireler, gözlerimi açtığımda Trish’i burnundaki
gazlı bezle başımda beklerken gördüğümde —didişmede sadece
burnu kırılmıştı, elmacıkkemiği değil; internette okuduğunuz
her şeye inanmayın—kıkırdadığımı ve hiçbir anlam ifade etme­
yen bir şarkı söylediğimi anlattılar. Bence abartıyorlar çünkü
hiçbirini hatırlamıyorum.

Finn, taşocağmda kenara yakın durduğum zaman boyunca
bağırmaktan ses tellerini mahvetmişti. Dürüst olmak gerekirse
bağırmalarının hiçbirini duymamıştım. Beni MR çekildikten
sonra odama geri getirdiklerinde Finn odadaydı.

“Ön çapraz bağımı yırtmışım,” dedim.
“Morfin veriyorlar m ı?” Sesi sanki günde üç paket sigara
içen biriymiş gibi çıkıyordu.
“Evet ama yeterli değil. Bir öpücük işe yarayabilir.”

* 392 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“Yarayabilir mi?”
“Çok iyi bir öpücük olması gerek.”
“Hımm,” dedi. “Elimden geleni yaparım.”

Günlerdir taşocağında esen rüzgârlar, uçurumun kenarında
sadece bir tabaka kardan oluşan ve kayaların da dışına kadar
uzanan bir çıkıntı oluşturmuştu. İşte ben onun üzerinde duru-
yormuşum. Çatlayan şey buymuş. Babam, üç kaburga kemiğini
kırmış ve beni yakaladığında sol dirseğini aşırı zorlamıştı. Yine
beynini de sarsmıştı ama beni bırakmamıştı. (Omzum çıkmıştı
ama sadece iki kaburga kemiğim çatlamıştı.)

Tel örgünün tepesinden atladığımda, dizimin bağlarını
koparmakla kalmamış, ikinci dereceden beyin sarsıntısı da
geçirmiştim. Doktorların dediğine göre, bu yüzden uçurumun
kenarında olan biten her şey o kadar garip gelmişti.

Yanlıyorlardı.
Uçurumun kenarında, Dünya’nın dönmesi, babamla bir­
birimizi yeniden bulmamıza zaman tanımak için yavaşlamıştı.

Önce beni taburcu ettiler. Ne de olsa Trish, bir hemşireydi ve
az çok anlaşıyorduk. Bu yüzden bir süreliğine bize taşınıp iyi­
leşmemde yardımcı olur mu diye sordum. Babam, hastaneden
sonra Gaziler Derneği’nin bir rehabilitasyon merkezine gönde­
rilmişti. Eve döndüğünde dokuz kilo vermişti ve on yaş daha
yaşlı görünüyordu ama yüzündeki gölgeler onu terk etmişti ve
nasıl gülümsendiğini hatırlıyordu.

* 393 *

hafızam ın keskin bıçağı

İkimiz de aylarca fizik tedavisi -yani acı ve işkence- gör­
dük. Benim dizim ve sırtım için, onun da mahvolan dirseği ve
hırpalanmış ruhu için. Fizik tedavicim olan kaçık ruhlu insan,
dizim için tedavi gördüğümde ilk ağladığım zaman kahkaha
atıp bana bir beşlik çaktı.

Etrafımda dans ederken, “İlerleme!” diye bağırdı.
“Sen hastasın,” dedim.
“Ve sen de iyileşiyorsun.” Önümde eğildi. “Acıdan kaça­
mazsın, ufaklık. Onunla savaş ve daha güçlü olacaksın. İstediğin
kadar ağla ama o dizi beş defa daha katlayacaksın. Ve sonra da
bunu bir tartla kutlayacağız.”

“Sonsuza kadar mutlu yaşamak” cümlesinin babam versiyonu
“bugün için yeterince iyi” olmuştu. Bazı günler, diğerlerine
kıyasla daha iyiydi. Bir pizza restoranından ve postanede işe
başlamadan önce de bir bowling salonundan kovulmuştu ama
terapistiyle çok iyi anlaşmıştı ve yeniden yüksek lisans hakkında
konuşuyordu. Her sabah ve öğleden sonra Spock’u yürüyüşe
çıkarıyordu ve eve karanlıktan hemen önce alacakaranlıkta
geliyordu.

Swevenbury, Finnegan Bela Ramos’u —elbette—kabul etti
ve ona o kadar yüksek bir burs verdi ki, Finn gözyaşlarına
boğuldu ve bana o kadar sıkı sarıldı ki tekrar kaburgalarımın
kırıldığını düşündüm.

Asıl plan, benim bahar ve yaz döneminde ara vermem ve
önümüzdeki güz döneminde kaçırdığım dersleri almamdı ama
dizim güçlendikçe yerimde duramayıp, benim için dersleri ayar­

* 394 *

LAURIE HALSE ANDERSON

layıp bağımsız bir çalışma programı uyarlayarak zamanında
mezun olmak için yeterli kredi almamı sağlayana kadar Be­
nedetti’yi taciz ettim. Hatta lanet olası üniversite sınavına da
girdim ve fena iş çıkarmadım.

Yaz göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Geceler hiçbir zaman
yeterince uzun değildi. Finn’e arabasının yağını ve lastiklerini
nasıl değiştirmesi gerektiğini gösterdim. O da beni altı tane
devlet üniversitesine götürüp esnek kayıt günleri, bursu ve
öğrenci nüfusunda olabildiğince az zombi olan bir üniversite
bulmama yardım etti.

Daha sonra ağustos oldu ve birlikte son gecemiz olana kadar
zaman daha da çabuk geçmeye başladı. Saat onda pizza aldık
ve futbol stadyumuna bakan tepeye gittik. Yaş çimenin üzerine
büyük bir battaniye serdik ve yıldızların geçit törenini izlemek
için sırtüstü uzanmadan önce pizza yiyip plastik bardaklardan
ucuz şampanya içtik. Ağustosböcekleri şarkılarını söylüyordu.
Yarasalar kanat çırpıyordu. Sivrisinekler de ziyafet çekiyordu.
Saatlerce, sabah gidiyor olduğumuz gerçeğine değinmeden ko­
nuştuk. O, iki yüz doksan kilometre kuzey-kuzeydoğuya ben
de yüz on dokuz kilometre güneybatıya gidiyordum. Konuş­
madığımızda öpüştük. Birbirimize sarıldık ve uzaklarda öten
baykuşu ve okulun önündeki yoldan geçen arabalardan gelen
şarkıların karman çorman kısımlarını dinledik. Uyumamaya
kararlıydık ama biz onu izlemiyorken uyku bize saldırdı.

* 395 *

h a f ı z a m ı n k e s k i n "bıçağı

Gün doğarken, kuşlar şarkı söylemeye başlarken aynı anda
uyandık. Hava, birbirimizin gözünün içine bakabilecek kadar
aydınlanmıştı. Gözümü ondan ayırmayı hiç istemedim.

“Neden her şey bu kadar çabuk oluyor?” diye fısıldadım.
Finn, “Bu bir komplo,” dedi. “Komünistlerin işi. Belki de
Marslıların.”
“Marslı Komünistlerin mi?”
“Kesin öyle olmalı.” Homurdanarak esnedi. “Fikrini de­
ğiştirmedin, değil mi?”
“Fikrimi iki dakikada bir değiştiriyorum.” İç çektim. “Ya
babam yeniden aklını kaybederse? Ya içki içmeye başlar, tera­
pistine gitmeyi bırakır, işten atılır veya.. . ”
Finn, yan döndü ve parmağını nazikçe dudaklarımın üze­
rine koydu. “Şişşt.”
Elini çektim. “Peki, ya bana ne olacak? Ya oda arkadaşım
horlarsa ve ben de bir gece cinnet geçirip onu uykusunda öldü­
rürsem ya da profesörlerim salak olursa ya da sen beni aramayı
bırakırsan ya da ben hıyarcıklı vebaya falan yakalanırsam?”
“Baban iyi olacak ve ben de seni o kadar fazla arayacağım
ki deli olacaksın. Ayrıca hiçbir yerde hıyarcıklı veba salgını
yok. Sadece korkuyorsun.”
“Korkmuyorum.”
“Korkuyorsun.”
“Korkmuyorum ve çeneni kapamazsan böbreklerine yum­
ruk atarım.”
“Bir erkeği nasıl baştan çıkaracağını kesinlikle biliyorsun,
Bayan Mavi.” Yanağımdan öptü.
“Belki biraz korkuyordum.”

* 396 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“Bu harika.”
“Hayır, değil,” dedim.
“Evet, öyle çünkü sadece korkuyorsan cesur olabilirsin.
Üniversitede ilk yılında cesur olmak, etkileyici süperkahraman
özgeçmişine katkı sağlayacak.”
“Peki, ya tekrar yaparsam? Hatırlamama olayını? Ya çok
korkup bir deliğe saklanırsam?”
“Yani, yeniden bir zombiye dönüşürsen demek istiyorsun? ”
Oturdum. “Bana ne dedin?”
“Ah, haydi ama.” Öne eğildi ve dizimdeki sivrisinek ısırığını
öptü. “Bir süre için tam bir.zombiydin. Kendine geçmişi hatır­
lama izni vermiyordun, bir geleceğin yoktu. Sadece dakikadan
dakikaya yaşıyordun. Bir ucube olmak, ‘kendi ruhuna sahip
olmak’ ve ‘yolunu izlemek’ konusunda ağzın iyi laf yapıyordu
ama doğrusunu istersen...”
Doğrusu, büyükannem saçlarımı ördüğünde veya Trish
bana bisiklete binmeyi öğrettiğinde ya da babam bana bir kitap
okuduğunda ne kadar iyi hissettiğimi düşünmenin canımı bu
kadar yakmasıydı. Anılarıma olan kapıyı kapamıştım çünkü
canımı yakıyorlardı. Anılarım olmadan yaşayan ölülerden bi­
rine dönüşüyordum.
“Peki, ya tekrar olursa?” diye sordum.
Beni nazikçe yanma çekti. “Bu sadece ihtimal dışı değil,
seni şapşal, bu imkânsız.”
“Bunu söyleyemezsin, ne olacağını bilemezsin.”
“Daha yüksek güvenlik seviyesi izni eline geçtiğinde, do­
labımın altında tuttuğum kristal topu sana gösteririm ama o

* 397 *

hafızam ın keskin bıçağı

zamana kadar...” Beni öptü. “O zamana kadar, bunun gibi anılar,
dünyada sadece ikimiz yaşıyormuşuz gibi olan anlar yaratacağız
ve korkmuş, yalnız ya da kafamız karışmış hissettiğimizde bu
anıları çıkarıp etrafımıza saracağız ve onlar da bizi güvende
hissettirecek.” Beni yeniden öptü. “Ve güçlü kılacak.”

Güneş ufukta görünüp gökyüzünü yardığında yıldızlar
kayboldu ve ben de onu öptüm. Kahkaha attık ve bu beni iyi
hissettirdi.

* 398 *



New York Times çoksatan ı Speak dahil olm ak ü ze­
re çok sayıda gençlik kitabının yazarıdır. G ençlik
edebiyatına değerli katkılar sağlayan yazarlan
onurlandıran ALAN Ö dülü’nün sahibidir. Eşiy­
le, N ew York S tate’in kuzeyinde yaşamaktadır.
Yazarı T w itter’da @ h alsean d e rso n adresinden
ve m adw om anintheforest.com internet sitesin­
den takip edebilirsiniz.

KAPAK TASARIMI: TERESA EVANGELISTA
KAPAK FOTOĞRAFI <0 MARTIN STRANKA


Click to View FlipBook Version