The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by elmasteknolojidev, 2017-07-27 07:36:43

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

Laurie Halse Anderson - Hafızamın Keskin Bıçağı copy 2

LAURIE HALSE ANDERSON

Vitesi parka aldım ve kapıyı açıp pikaptan indim.
“ E ee?” diye sordu.
Kalbimin bir yanı, küçük bir çocukmuşum ve birliklerin
serbest kalabileceği emri geldiğinde hangarın bir ucundan
diğer ucuna koşabilirmişim, babacığım beni kucağına alınca
onun boynuna sarılıp burnumu burnuna yaslayarak ona onu
çok sevdiğimi söyleyecekmişim gibi ta-tarn diye çarpıyordu.
Kalbimin diğer yanı ise panik içinde donakalmıştı çünkü artık
neden topalladığını, neden uykusunda bağırdığını ve içinde
bir şeylerin kırık olduğunu anlayacak kadar büyümüştüm.
Bunu nasıl düzeltebileceğimi, hatta düzeltilebilir miydi, onu
bile bilmiyordum.
Ceketinin ucunu çekiştirdi. “ Okulunda şu aptal toplanma
varmış. Rehber öğretmenine gideceğim konusunda söz vermedim.
Beş dakika içinde fikrimi değiştirebilirim, seni uyarıyorum.”
Dilim tutulmuş bir şekilde evet anlamında başımı salladım.
“ Sen iyi misin?” diye sordu.
“ Bu iyi bir fikir m i?” diye sordum.
“ Bir şans vermeye değer olduğu kanaatine vardım.”
Tekrar başımı salladım.
Yüzümden süzülen gözyaşlarını sildi. “ Bu da nereden çıktı
şimdi? ”
Boğazımı temizledim. “ Gözümü güneş kamaştırdı, baba.”
“ Saçmalık, prenses.”
“Alerjim var.”
Beni alnımdan öptü. “ Sen sür.”

* 301 *

70 —

Kayıt yaptırdıktan sonra babamı Bayan Benedetti’nin odasına
götürdüm. Babam az ya da çok ayık olduğunda, temizlendiğinde
ve üniformasını giydiğinde birçok kadın gibi o da biraz eridi.
Bayan Benedetti’nin erkek kardeşi ve babamın daha önce hiç
bahsetmediği, lisede yaptığı çılgın şeylerden konuştular. Bayan
Benedetti, babamın yüzündeki morlukla ilgili bir şey sormadı.
Toplanmanın nasıl olacağını açıkladı: sıkıcı konuşmalar, kısa
bir video, daha fazla sıkıcı konuşma ve daha sonra da sahne­
deki tüm gazilere bir buket çiçek ve Belmont High Makinistler
baskılı kamp battaniyelerinin verilmesi...

Babamın kulağının altındaki bir kas seğirmeye başladı.
Çenesi kilitlendi.

“ Gaziler bütün etkinlik boyunca sahnede mi olacaklar?”
diye sordum.

“ Kesinlikle! Gazilerimizin, onların yaptıkları fedakârlıklar
için ne kadar minnettar olduğumuzu bilmelerini istiyoruz.”

Babam, “ Kaç seyirci olacak?” diye sordu.
“ Sekiz yüz kadar.”
Sanki Benedetti ona tokat atmış gibi gözlerini kırpıştırdı.
“ Kaç tane gazi olacak?” diye sordum.
Benedetti gurur duyan bir tavırla, “Otuz iki,” dedi.
Babam, “ O kadar adam sahnede kalabalık yapar,” dedi.

* 302 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Benedetti, “ İçlerinden dördü kadın,” dedi.
Benedetti, otuz iki kişinin sahnede kalabalık yapacağına
dair bir şey demedi. Otuz iki kişi, sahnenin kenarını bile kap-
lamazdı. Bilerek kalın kafalılık yapıyor diye düşünmeye baş­
ladığımda, “ Sen muhtemelen bu tür şeylerden sıkılmışsındır,
değil m i?” diye ekledi. “ Sanırım belli bir süreden sonra biraz
tekrar haline geliyorlar.”
Babam, “ Öyle de denebilir,” dedi. “Ayrıca kalabalıktan
pek hoşlanmam.”
Benedetti, “Ah,” dedi.
“ Benimle kantinde takılabilirsin,” diye önerdim. “ Tabii
istersen.”
“ Harika fikir!” Benedetti’nin iştahı yerine gelmişti. “ Kan­
tinde yapılan değişiklikleri görene kadar bekle sen.” Bana bir
izin kâğıdı karaladı. “ Hayley ikinci ders sırasında, koridorlar
boşaldığında seni binada gezdirebilir.” Tekrar babamın elini
sıktı. “ Teşekkürler, Andy. Seni tekrar burada görmek gerçekten
çok güzel.”

Babam, neredeyse boş olan kantinin kapısında durup içeriyi
inceledi. Normalde orada olan birçok öğrenci şu anda toplanma
yerindeydi. İki düzine öğrenci küçük gruplara ayrılmıştı ve
yerler alışılmadık bir şekilde temizdi. Görevliler yapışkan
ekmeklerden yiyip garson kadınlarla konuşuyorlardı. İçeriyi
değerlendirdiğini biliyordum. Görünür bir tehlike yoktu, görüş
netti ve tüm çıkışlara hemen ulaşılabilirdi. Burası onu rahatsız
etmemeliydi ama o yerinden oynamadı.

“ Sen iyi misin?” diye sessizce sordum.

* 303 *

hafızam ın keskin "bıçağı

“ İyi,” dedi.
Şaşkınlıktan gözlerini dikmiş bize bakan Finn’in oturduğu
yeri işaret ederek, “ Ben genelde şurada oturuyorum,” dedim.
Beni dinlemiyordu.
“ Baba?”
Göbeği kemerinin üzerine yığılmış yaşlı bir kantin görev­
lisiyle göz teması kurmuştu. Yaşlı adam, babamın rütbesine ve
komando kayışına baktı ve sonra da dik durup başıyla babamı
selamladı. Bir gazinin başka bir gaziyi selamlaması.
Babam da selam verdi ve “Adı her neyse gidip onu rahatsız
edelim,” dedi.

Adı her neyse, “ Merhaba efendim,” dedi ve babamın mor gözü
hakkında yorum yapmadan ona bir kutu çikolatalı süt uzattı.
Daha önce hiç görmediğim ve şortlarından çıkan kıllı bacak­
larından anlaşıldığı üzere beyzbol oyuncusu olan adam gelip
babamın elini sıkmak istedi. “ Hizmetiniz için teşekkürler,
efendim,” dedi.

Bu babamı tetiklerse daha sonra pişman olacağım bir şey
söylemeden çıkıp gitmesini umarak nefesimi tuttum.

Babam elini uzatarak, “ Benim için bir onurdu,” dedi. “ Bize
katılmak ister misiniz?”

Adam sırıtıp, “Arkadaşlarım da gelebilir m i?” diye sordu
ve başparmağıyla birkaç masa öteden bizi izleyen kıllı bacaklı
üç adama işaret etti.

Babam sütü açıp büyük bir yudum aldı. “Eğer bana bundan
getirirlerse olur.”

* 304 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Ders saatinin geri kalanı boyunca onların sorularını dinleyip
pek cevaplamadan şakalar yaparak ilgi odağı olmaya devam etti.
Silahlar, helikopterler ve düşmanlar hakkında sorular sordular
ve babam da ordunun kullandığı hazır yemekler, böğler ve kaka
torbalarını yakmak zorunda kalmalarıyla ilgili şakalar yaptı.

Yaşlı kantin görevlisi geldi ve kendini tanıttı. “ Benim adım
Bud.”

Babam onu bize katılmaya davet etti ve o da yerleşip bir
peçeteyle elindeki yapışkan ekmek sosunu sildi.

Beyzbol oyuncularından biri, yanımıza gelme nedenlerin­
den olduğunu bildiğim sorulardan birini sordu. “ Hiç birini
öldürdünüz mü, efendim? Zor muydu?”

Babam ellerine baktı ve cevap vermedi. Herkes bu sıkın­
tılı sessizlik içinde kıpırdanmaya başlarken Bud, Vietnam’da
bir dağda kaybolma hikâyesini anlatmaya başladı. Diğerleri
hikâyeyi dinlediler ama cevap bekleyerek babama bakmaya
devam ettiler.

Yaşlı askerin hikâyesi bittiğinde babam, “ Gaziler Günü nün
nasıl başladığını biliyor musunuz?” diye sordu.

Finn, “Ateşkes Günü, Birinci Dünya Savaşı’nın sonu,” diye
cevap verdi. “ 11 Kasım 1918’de, saat on birde iki taraf da savaş­
maya son verdiler. İşte bu gün gazilere hürmet gösteriyoruz.”

Babam, “Ama bilmediğiniz bir nokta var,” dedi. “O sabah
saat beşe kadar, tüm komutanlar savaşın o gün biteceği haberini
almıştı. Ama yine de birçoğu adamlarına savaşmaya devam
etme emrini verdiler.”

Bud burnunu çekti ve başını iki yana salladı.

* 305 *

hafızamın keskin bıçağı

Babam devam etti: “ Savaşın bitmesi demek, mesleği nor­
malde de askerlik olanların rütbesinin yükselmesi için şansların
azalması demekti. Lanet savaş saatler içinde bitecekti ama onlar
yine de askerlerini kurban etmeyi seçtiler. 11 Kasım 1918’de
neredeyse on bir bin asker öldü. Bu sayı, yirmi altı yıl sonra
Normandiya’da D -D ay’de16ölen asker sayısından daha fazla.”
Babam parmaklarını kütletti. “ Siyaset her seferinde; özgürlü­
ğün, onurun ve hizmetin önüne geçiyor. Bunu asla unutmayın.”

Salonun kenarlarındaki ekranlar yanıp sönerek açıldı ve
günün akışı ekranlarda aşağı doğru kaymaya başladı ve baba­
mın seyircileri üzerinde yarattığı büyüyü bozdu.

Bud, saate baktı. “ Birkaç dakika içinde zil çalacak. Zil çal­
dığında burada kıyamet kopuyor.”

“ Bilmem iyi oldu.” Babam ayağa kalktı. “ Siz çocuklar si­
nirlendiniz, değil mi? Sorunuza cevap verecek kadar cesaretim
olmadığını düşünüyorsunuz.”

Adamlar bir şey demediler.
“İnsan öldürmek düşünüldüğünden çok daha kolay.” Babam
beresini taktı. “ Hayatta kalmak çok daha zor.”

Zil çaldığında bayrak direğine yetişmiştik.
“ Pikabı kendim bulabilirim.” Babam alnındaki teri sildi.

“ Sen derse gitmelisin.”
“İkinci ders boşum, unuttun mu? Benedetti bana izin yazdı.”
“ Çok komik.”

16 D-Day, Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri’nce Normandiya Çıkar-
ması’nda askeri harekâtın başlangıç günü anlamıyla kullanılm ış olan terim.

(Ç- n .)

* 306 *

LAURIE HALSE ANDERSON
Kaldırımın sonuna kadar onunla yürüdüm. “ Bu akşam
görüşür müyüz?”
“ Evet.” Arkasına bakmadan kaldırımdan indi.
“ Teşekkürler, baba,” diye seslendim.
Beni duyduğunu göstermek için kolunu kaldırdı ve daha sonra
hızlı adımlarla Pikabın diğer arabalardan uzakta, izole olduğu
öğrenci otoparkının ucuna doğru yürüdü. Yolcu kapısını açtı
ve mavi yün ceketini çıkarıp koltuğun üzerine koydu. Beresini
ve kravatını da çıkardı, gömleğinin üstten iki düğmesini açtı
ve kollarını kıvırdı. Kapıyı kapadı, arabanın etrafında yürüdü
ve sürücü koltuğuna mermer bir heykel gibi oturdu. Elleri di­
reksiyonu tutarken gözleri orada olmayan şeylere odaklanmış
vaziyette durdu.

307 *

71

iy i bir asker öldürm eye yem in eder. Topu ateşle, barikatın ürerinden
atla, kilitle ve doldur. G öm leğinde erkek kardeşinin kanını kokla.
K ıç kardeşinin beynini yükünden sil. E ğer mecbursan öl ki onlar
yaşayabilsinler, insanlarını hayatta tutmak için öldür, dahafazla
öldürmek için yaşa.

Odysseus, savaş derisinden kurtulmak için yirm i y ı l geçirdi.
Büyükbabam Fransa'da savaş meydanını bırakıp okyanustayavaşça
ilerleyen gem ide eve gelirken dinlenme şansı yakalamış. Ben ise,
cehennemde uçağa binip saatler sonra evde indim. Ölümü görmemden
gelm eye çalıştım ama o, kollarını belime sarmıştı ve dokunduğum
her şey i zehirlemeyi bekliyordu.

Kumdan kurtulmak için yıkanıyorum ve yıkanıyorum . Her
kum tanesi ayrı bir anı. Kanayana kadar derim i kakıyorum ama bu
bile y eterli gelm iyor. Çölün isim verilm iş rüzgârları derimin altına
doğru esiyor. Gözlerimi kapıyorum ve onları duyuyorum.

O rüzgârlar, okyanus boyunca kumları savurup kasırgalara,
hortumlara vefırtınalara dönüştürüyorlar. Ben uyuyorkenfırtınalar
üzerime esiyor. Yine ve y in e ve y in e çığlık atarak uyanıyorum.

En beterya n ı da, kumların kızımın derin m avi gözlerine doğru
estiğini görm ek...

* 308 *

İnanılmaz bir olgunluk göstererek okuldan sonra Bay Cle­
veland’a gidip babam gittikten sonra iznimi kütüphanede ge­
çirdiğimde ne kaçırdığımı sordum. Bana dakikadaki devir
sayısının saniyedeki açı sayısı ve kosinüsle hesabını gerektiren
garip bir formül kullanarak dönme dolaba binen bir çocukla
ilgili bir problem çözmeyi gösterdi. Ben de, dönme dolaptan
sorumlu karnaval görevlisinin Ö LD Ü R düğmesine basmasını
ve tüm ölçüleri mezurayla almasını önerdim. Cleveland şakamı
komik bulmadı.

Lobide oturup matematik kitabımı açtım ve Finn’in yüzme
takımının canlarını kurtarmasını bekledim. Sayfada yazan­
lardan hiçbir şey anlamıyordum. Gözümün önüne gelip duran
tek şey, üniformalı haliyle babamdı. Gözlerinin bir panik, bir
özgüven arasında gidip geldiğini görüyordum. Zor bir şeyi
denemiş ve başarmıştı. Bu da bir başlangıç demekti.

“ Baban bar kavgasına mı karışm ış?” Finn aynasını kontrol etti
ve daha sonra geri geri gitmeden arkasını döndü.

“ Bir restoranda olmuş,” dedim. “ Saat de akşam altıymış.
Ben buna bir bar kavgası demem.”

“Bir restoranda akşam altıda durduk yere gözüne yumruk
yemezsin.” Vitesi değiştirdi. “ Gerçekten ne olmuş?”

* 309 *

hafızamın keskin bıçağı

“ Trish bana hikâyenin ona göre olan versiyonunu anlattı.”
Finn, “ Babanın versiyonu ne?” diye sordu.
“ Henüz konuşmaya fırsatımız olmadı.”
Finn homurdandı.
“ Bu da ne demek oluyor?” diye sordum.
Omzunu silkti.
“Hayır, gerçekten,” dedim. “Yüzünde yargılayıcı bir ifade
var. Neden?”
“Yargılamıyorum sadece eleştirmeden gözlemliyorum.
İkisinin arasında büyük bir fark var.”
Elimi dizinden çektim. “ Öyleyse neyi gözlemliyorsun?”
“Yalnızca yeniden Trish’i suçluyorsun.”
“ Çünkü bunu hak ediyor. O gelene kadar babam iyiydi.”
Bir sonraki dur işaretine kadar hiçbir şey demedi. “Yargıla­
mıyorum, Bayan Mavi,” diyerek elimi tuttu. “Ama yanılıyorsun.”
Ondan sonra ona dokunmadım.
Beni bıraktığında arabadan inerken onu öpmeyi unuttum.

Ön kapıyı açtığımda kendimi savaş alanında buldum.

Trish, oturma odasında hızla yürüdü, televizyonun önünde
durdu ve babama işaret etti. “ Benimle dalga mı geçiyorsun?”
diye bağırdı.

“ Hayır.” Babam eski bir kot pantolon ve ekoseli gömlek
giymişti, sinyal Trish’i geçip kanalı değiştirebilsin diye elindeki
kumandanın açısını değiştirdi.

Trish, “ Onunla konuş, Hayley,” dedi.
Babam ifadesiz bir şekilde, “ Onu dinleme,” dedi.

* 310 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Trish, “ Onun beni dinlemesini istemiyorsan ben niye bu­
radayım?” diye sordu. “ Söz verdiğin hiçbir şeyi yapmadın.
Lanet olsun, konuşmuyorsun bile!”

“ Sen konuşmuyorsun, haykırıyorsun.” Babam elindeki
kumandayla işaret etti. “Aradan çekil.”

Bam ! Karnıma bir yumruk yemiş gibi hissetmiştim. Bu
benim suçumdu çünkü birkaç saat boyunca kıyafetlerini giyip
oyun oynadı diye bir şeylerin değiştiğini düşünerek gardımı
indirmiştim. Şüphesiz ki bütün işaretler orada duruyordu: orta
sehpada yarısı boş Jack Daniels şişesi vardı bir diğeri de babamın
ayağının yanındaydı. Ev serin olmasına rağmen yakasından
terler yükseliyordu ve köpek saklanmıştı. Babamın gözlerinde
sert ama duygularını belirtmeyen bir ifade vardı.

Trish, derin bir nefes aldı, daha sakin ve alçak bir sesle
konuşmaya başladı: “ Babanla yardım alması gerektiği konu­
sunda konuşuyorduk.”

“ Ne tür bir yardım?” diye ihtiyatla sordum.
Trish, “ Herhangi bir yardım,” diye cevap verdi. “ Terapi,
ilaç, olayı anlayan insanlarla zaman geçirmek veya artık kaç­
mayı bırakmasını sağlayacak herhangi bir şey.”
Babam, “ Benim bir şeyden kaçtığım falan yok,” diye mı­
rıldandı.
Zaman, soğuk bir balın dökülme lıızı kadar yavaşladı ve acı
tükürük ağzımı doldurdu. Babamın viskisi, mutfakta pişen et
ve Trish’in önlüğüne döktüğü çayın kokusunu alabiliyordum.
Trish’in babama doğrulttuğu bakışları, babamdan dalgalar ha­
linde gelen öfkeyle çarpışıyordu. Yıldırım her an düşebilirdi.

*311 *

hafızamın keskin "bıçağı

Hâlâ ceketim üzerimdeydi ve çantam da omzumdaydı. Kapı
koluna uzandım.

Babam, “ Bu ancak birkaç günde bir olacak bir şey,” dedi.
“Belki zaman zaman bir haftalığına.”

Zaman, gerçek hızına parlak bir mavi flaşla geri döndü.
Arkama döndüm. “ Sen neden bahsediyorsun?”
Trish, “Ona söylemedin m i?” diye sordu.
“Bana neyi söylemedi m i?” diye sordum.
Babam, bardağına biraz daha viski doldurup bir yudum
aldı. Sonra da bir avuç krakeri ağzına attı. Trish’in arkasındaki
televizyonun ekranında ne olduğuna bakmak için boynunu eğdi.
Trish, “En azından onunla bunu konuşacağına söz ver­
miştin,” dedi. “Yemin etmiştin!”
“ Bana neyi söylemedi?” diye daha yüksek bir sesle tekrar
ettim.
Trish birden çömeldi ve televizyonun kablosunu çekip çı­
kardı. Fiş kıvılcım çıkararak uçtu.
Babam bardağındaki viskiyi çalkaladı. “ Tavsiyene uyu­
yorum, prenses. Yollara geri dönüyorum. Çoğunlukla kısa
mesafeli nakliyat olacak.” Bir yudum daha alıp bardağın üze­
rinden beni izledi. “ Sen gelmiyorsun,” dedi. “ Senin okulda
kalman şart.”
“Asla.” Sırt çantamı yere koydum. “ Burada, her şeyin sa­
kin olduğu bir yerde bile bir günü zor ediyorsun. Ayrıca ne
yapacaksın? Yalnız yaşamama izin mi vereceksin?”
Trish’e bakıp bir yudum daha aldı.
Trish, “ Seni yalancı orospu çocuğu,” diye mırıldandı.

* 312 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Başını iki yana sallayarak hızla büyükannemin yatak oda­
sına doğru yürüdü. Babam televizyonun fişinin çekili olduğunu
hatırlayana kadar iki kere kumandanın düğmesine bastı. Ve
ben de o anda bir şeyin farkına vardım.

“ Onu buraya bana bebek bakıcılığı yapması için mi ge­
tirdin?” diye sordum. “ O bana baksın, sen de buradan gidebil
diye.”

Cevap vermedi.
Trish elinde çantası ve fermuarı hâlâ açık, içinden kıyafetler
sarkan kamp çantasıyla odadan çıktı. Kamp çantasını kapının
yanına koydu ve el çantasınıruiçinde bir şeyler aramaya başladı.
Babam, “ Gitme,” dedi. “Yarın konuşuruz, tamam mı? Şe­
refim üzerine yemin ediyorum. Ama bu gece olmasın.”
Anahtarını çıkardı. “ Telefonunu çıkar, Hayley.”
Önce tereddüt etsem de telefonumu cebimden çıkardım.
Numarayı ezbere söyledi ve “Bu benim numaram,” dedi.
Numarayı yazıp rehbere “ Fahişe” olarak kaydettim.
Babam, “Ne yapacaksın?” diye sordu. “ Ta Teksas’a kadar
sürecek misin? Bana kaçmak yerine sorunlarımla yüzleşme
saçmalığını yedirdikten sonra m ı?”
“ Bir Adsız Alkolikler toplantısı bulacağım, Andy.” Ön
kapıyı açtı. “O toplantıdan sonra da başka bir tane bulacağım ve
ondan sonra da başka bir tane bulacağım ve bir geceyi içmeden
geçirebilene kadar aramaya devam edeceğim.” Kamp çantasını
eline alıp bana baktı. “ Bir şeye ihtiyacın olursa beni ara.”
Vedalaşmadan gitti. Zafer o kadar ani ve beklenmedikti ki
nasıl tepki vereceğimi bilemedim. Garaj yolundan geriye çıkıp

* 313 *

hafızamın keskin bıçağı

arabanın tekerleri ciyaklarken uzaklaştığında oturma odasına
serin bir hava doldu. Kapıyı kapamamıştı.

Babam, “ Şunu kapar mısın?” diye sordu. “Ve televizyonun
fişini geri tak.”

“ Ding-Dong! The Witch Is D ead” 17şarkısını mırıldandım ve
poligonda dizili hedefler gibi planları kafamda sıraladım. Baba­
mın, Trish Tsunamisi sonrası toparlanmak için zamana ihtiyacı
vardı. Onu iki, belki de üç gün boyunca rahatsız etmeyecektim.
Sonrasındaysa onu evden çıkarmam gerekiyordu. Belki köpeği
yürüyüşe çıkarması için ikna etmem gerekiyordu ya da belki
de baharda koşu yarışına katılmayı düşündüğümü ve ondan
forma girmem için yardım istediğimi söyleyebilirdim. Bir son­
raki adım, arkadaşı Tom’u arayıp babama, yalnız çalışabileceği
badana işleri bulması konusunda yardım istemekti. Çalışma
planı biraz belirsizdi ama bunu da yakında kararlaştırırdım.
Şimdilik rahatlayıp iyileşmesi gerekiyordu.

Trish gittikten iki gün sonra eve geldiğimde dış kapıya
bantla yapıştırılmış bir zarf buldum. İçinde Trish’in kaldığı
motelin adresi ve altı tane yirmi dolarlık banknot vardı. Parayı
patates, soğan, kremalı mısır —indirimdeydi; on tenekeye sekiz
dolar verdim—, pastırma, ekmek, fıstık ezmesi, peynir, tavuklu

17 (İng.) "Ding-Dong! Cadı Öldü.” Oz Büyücüsüne gönderme yapılıyor, (ed. n.)

* 314 *

LAURİE HALSE ANDERSON

erişte çorbası ve süt almak için kullandım. Haşlanmış patates ve
pastırmayla yağlı bir yemek yaptım ama babam kötü hissettiğini
ve midesini üşüttüğünü düşündüğünü söyledi.

O gece Trish’in notunu yaktım, sonra da mutfak ma­
sasının üzerine yerleştirdiğim bir aynanın üzerine bir mum
koyup yaktım. Herhangi bir ruh göreceğimi sanmıyordum
ama yine de denemeye değer olduğunu düşündüm. Aynada,
çeneme kadar indirdiğim örgü bereyle etrafta dolaşma fikrini
gerçekten değerlendirmeme neden olan basınç noktalarının
patlaması göründü.

Babam işbirliği yapmıyordu. Ona kafasını dinlemesi için
birkaç gün zaman vermeme rağmen benimle ya da bensiz kö­
peği yürüyüşe çıkarmak istemiyordu. Koşu yarışmasına katıl­
mak için forma girmenin iyi bir fikir olduğunu düşündü ama
benimle koşmamak için bahaneler bulup durdu. Tom denen
adam mesajlarımın hiçbirine cevap vermedi ve ben de babamın
mutfak badanasıyla ilgili uydurduğu hikâyenin ne kadarının
abartı olduğunu merak ettim.

Her konuda tartıştık. Tutumum, hava, yumurta nasıl pi­
şirilir, telefon faturalarının miktarı, çöpün kokusu... Benim
planlarımı bir kenara atıp hepsi salak olan başka planlar buldu.
Bir gece Kosta Rika’ya taşınacağımızı söyledi. Ertesi sabah
konuyu açtığımda bana yalancı dedi ve onu paranoyak yapmaya
çalıştığımı söyledi. Ocak’ta beni üniversiteye gönderebilmek için
bir an önce G ED sınavı sonucumu almam gerektiğini söyledi.
Yirmi dört saat sonra GED sınavına girmemi yasakladı ama
başka bir ülkede bebek bakıcılığı yapma fikri hakkında düşün­
mem gerektiğini söyledi. Bazı günler, tek bir kelime etmeden

* 315 *

hafızamın keskin bıçağı

kafasının içinde kayboluyordu. Bağırarak ya da çığlık atarak
uyanmadan bir defada bir ya da iki saatten fazla uyuyamıyordu.
Sakinleştiğinde de bunun için her zaman özür diliyordu.

İkinci dönem de tıpkı birinci dönem gibi bütün bu kargaşanın
ortasında başladı. Aradaki tek fark artık ağır kabanlar giymiyor
olmamızdı. Daha fazla bilgiyi ezberleyip kusmamızı istediler,
faşist kompozisyon kurallarına göre işe yaramayan daha fazla
kompozisyon yazmamızı istediler ve en kötüsü de, bizi başka
sınavlara hazırlayacak sınavları çözmemizi istemeleriydi. Birçok
ödevi yapma konusundaki vicdani reddim notlarımı tuvalete
atıp sifonu çekmişti ama hepten kaldığım tek ders vardı, o da
matematikti. Benedetti sonunda bana acıyıp beni trigonometri
dersine göndermişti.

Sonra bir gece o telefon geldi.

74— - . -

Tarih sınavına girdiğim ama adım dışında hiçbir şey hatırla­
madığım bir kâbusun ortasındaydım. İlk önce telefon sesinin,
ders zili olduğunu düşündüm. Emekleyerek uyanıklık yüze­
yine ulaştığımda arayanın Finn olabileceğini düşündüm ama
o telefonda konuşmaktan nefret ederdi ve beni hiç aramamıştı.

Cevaplamak için tuşa bastım.
Bir kadın sesi, “Emily’yle mi görüşüyorum? ” diye sordu.
Kadını, arkada çalan yüksek sesli müzik yüzünden zar zor du­
yuyordum.

* 316 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“Adam, kızın adının ne olduğunu söylemişti? Sally mi?”
Yanlış numara. Telefonu kapadım ve başımı tekrar yastığıma
gömdüm. Tam gözlerimi kapamışken telefon yeniden çaldı.
Kadın, “ Hayley,” dedi. “ Baban Hayley’yle konuşmak is­
tiyor. Hayley sen misin?”
“ Babam m ı?” Doğruldum. “ Kiminle görüşüyorum? Neler
oluyor? ”
“Al, sen konuş onunla.” Birileri telefonu tutamadı ve tele­
fon düştü. Sonra tekrar alındığında gelen ses babamındı ama
ağzından çıkan tek bir kelimeyi bile algılayamıyordum.
“ Babacığım, ne dedin?” Koridora gittim. Lambaların hepsi
açıktı. “ Sorun ne? Neredesin?”
Telefondan tekrar hışırtılar geldi ve sonra arkadan gelen
gürültüler azaldı. Kadın konuştu: “ Baban o kadar sarhoş ki
pikabı nereye koyduğunu hatırlayamıyor. Aslında iyi ki hatırla­
mıyor çünkü araba kullanamayacak kadar sarhoş. Bir kavgaya
karıştı ve patron da onu kovuyor. Ceplerini kontrol ettim, hiç
parası yok.”
“Yaralandı m ı?”
“ Gelip onu alman gerekiyor, canım. Burası karanlıkta pek
tekin bir yer değil. Kalem aldın m ı?”
“ Bekle.” Mutfağa koştum ve ıvır zıvırları koyduğumuz
çekmeceden aradığımı buldum. “ Tamam, hazırım.”
Bana adresi ve yol tarifini verdi. “ Buraya gelmen ne kadar
sürer? ”
“ Bilmiyorum, bir araba bulmam gerekiyor. Ben gelene
kadar ona göz kulak olur musun?”

* 317 *

hafızamın keskin "bıçağı

Başka birine, “ Bir dakikaya geliyorum!” diye bağırdı ve
sonra bana, “Acele et,” dedi.

Utanmaya, kızmaya ya da mahcup olmaya zamanım yoktu.
Evlerine doğru yürürken Gracie’yi aradım.

“ N e ...” diye bir şeyler geveledi.
“Annenin arabasını almam gerekiyor.” Durumu açıkladım,
sonra da ne dediğimi anlayacak kadar uyanana dek dediklerimi
tekrar ettim.
“Yapamam,” dedi.
“Benimle gelmek zorunda değilsin,” dedim. “ Sadece anah­
tarları ön koltuğa koy. Garajın şifresini biliyorum.”
“ Garaj kapısını açma!” dedi. “Annem garaj kapısının sesini
duyar. Eğer arabayı çaktırmadan çıkarmaya çalışırsan, sana
garanti ediyorum, polisi arayacaktır.”
“ Şimdi ne yapacağım?”
“ Finn’i ara.”
Boş sokağın ortasında durdum. “ Onun babamı bu haldey­
ken görmesini istemiyorum.”
Gracie, “Başka bir seçeneğin var m ı?” diye sordu.

Finn, beni almaya geldiğinde bir şey demedi. Neredeyse yol
boyunca hiç konuşmadık. Finn’in, yarm sabah sokakta kendi
kusmuğu içinde uyanması için babamı orada bırakmamı söyle­
mesi ve benim ona kalpsiz alçak herif dememle ilgili kavgamız,
ikimizi de tüketmişti.

(Bara yürüyerek gitmeye karar verdiğimi görünce ara­
basına binip gelmişti.)

* 318 *

LAURIE HALSE ANDERSON

The Sideways Inn’in önünde park edene kadar hiçbir şey

söylemedi. “Oraya yalnız girmene izin veremem.”

“ Mecbursun,” dedim. 1

“ Tehlikeli.” Yolun ilerisinde bir kapının önünde takılan

adamlara işaret etti. “Şunlara bak. Saldırmak için bekliyorlar.”

“Alakası yok,” dedim. “Arabanı boş bırakacak kadar salak

olduğumuzu umuyorlar ki camı kırıp radyoyu çalsınlar. Düz

kontak yapmayı bilecek kadar büyükler. İşte o zaman burada

hapsoluruz.”

“Ama,” dedi.

Kapıyı açtım. “Motoru dûrdurma.”

İçeri girince barmen, “Defol buradan!” diye bağırdı. “Yaşın
tutmuyor.”

Müzik o kadar yüksekti ki dişlerimdeki dolgularda bile ritmi
hissedebiliyordum. Karanlık salon, duvara dayanmış, bilardo
masasına eğilmiş ve hırpalanmış masaların etrafındaki sandal­
yeye yığılmış, hepsi de bana bakan gölgelerle doluydu. Arkamı
dönüp koşmak istedim ama omuzlarımı doğrultup doğrudan
bara yürüdüm. “ Babamı arıyorum.”

Barmen kaşlarını çattı. “ Kimliğin var m ı?”
“ Babam,” dedim daha yüksek sesle. “ Bir kadın beni ara­
yarak gelip babamı almamı söyledi.”
İki ötedeki bar sandalyesinde oturan yaşlı bir adam üzgün
gözleriyle bana baktı. “Yüzbaşı Andy için burada.”
Barmenin ifadesi değişti. “ Yalnız mı geldin?”
“Erkek arkadaşım dışarıda arabada bekliyor.”

* 319 *

hafızam ın keskin "bıçağı

Barmen, yaşlı adama kafasıyla onaylar gibi işaret verdi.
“ Gidip onu getir, Vince. Helada.”

Gözlerimi bira fıçılarından ayırmadım. M İLLER. BUD.
L A B A T T ’S. Müzik, korkunç bir gürültü yapıyordu. Yapışkan
zemine düşmüş taneler, bastıkça parçalanıyordu. Salondaki ışı­
ğın büyük bir kısmı, her birinde farklı kanalların açık olduğu
televizyon setlerinden geliyordu. Barın ucunda oturan bir çift,
hokey maçı izliyordu ve ağızları da sanki gördüklerini anlamı­
yorlar gibi açık kalmıştı.

“İşte burada.” Barmenin gürlemesi, beni yerimden zıplattı.
Babam ağzına birkaç yumruk yemişti. Dudakları şişmişti
ve kan içindeydi. Kusmuk ve biranın yanı sıra kan da gömleğini
lekelemişti. Gözleri açıktı ama sanki vücudunun içinde kimse
yoktu. Nerede olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu.
“ Teşekkürler,” dedim. “ Ben hallederim.”
Bana, bize baktılar. Herkes baktı. İçeri girdiğimde olduğu
gibi genç bir bayan olduğum için değil, babam o kadar sarhoş
olduğu ve küçük kızı onu alıp eve götürmek zorunda kaldığı
için bakıyorlardı. Tam anlamıyla yabancı olan insanlar —sar­
hoşlar, uyuşturucu bağımlıları, fahişeler, eski mahkûmlar—bize
acıdılar. Bunun kokusunu onlardan alabiliyordum.
Babamın kötü bacağı hiçbir işe yaramıyordu ve iyi baca­
ğının da pek bir farkı kalmamıştı. Kolunu omzuma attım ve
kendi kolumu da onun beline sarıp onu kapıdan sürükleyerek
çıkardım ve arabanın yanına getirdim. Finn, arabadan fırlayıp
babamı arka koltuğa oturtmamda bana yardım etti. Babam
sürünerek içeri girdi ve kendinden geçti. Başı koltuğun ayak
boşluğuna doğru sallanıyordu.

* 320 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Finn, “ Kemer takmayacak mıyız?” diye sordu.
“Boş ver.” Arka kapıyı çarparak kapadım. “ Sen arabayı sür.”
Arabaya girdik ve babamın pis kokusu bizi boğmasın diye
pencereleri açtık.
Finn, şimdiye dek hiç görmediğim kadar hızlı sürdü. “Bunu
daha ne kadar süre yapmaya devam edebilirsin? ”
“ Bu daha önce hiç olmamıştı,” dedim.
“ Bu sadece bu gece değil ki,” dedi. “ Her şeyden bahsedi­
yorum. Sen onunla, onun seninle ilgilendiğinden daha fazla
ilgileniyorsun. Bu daha ne kadar sürecek?”
Buna bir cevabım yoktu.

Ertesi gün Michael, babam pikabı bulana kadar onu etrafta
gezdirdi. Cam kırılmış ve radyo çalınmıştı ama bunun dışında
bir sorun yoktu. İkimiz de nezle olduğumuzu hissettiğimiz için
bu olaydan sonra birkaç gün evde kaldık.

Terleyene kadar pedal çevirmeye devam ettim. Gracie’yle
spor salonunda birer kondisyon bisikleti kapmayı başarmıştık
çünkü Şükran Gününden bir gün önce birçok zombi okulu
asmıştı. (Albany’de şehir merkezinde kuduruyorlar mı yoksa
Poughkeepsie’de daha büyük bir sürüye katılmak için trene mi
binmişlerdir diye merak ettim.) Geçici beden eğitimi görevlisi
köşede dizüstü bilgisayarında çalışıyordu. Yarım düzine kadar
kız, egzersiz minderlerinin üzerine yatmış boş şeylerden konu­
şuyorlar ve çok yüksek sesle kahkaha atıyorlardı. Birkaç tanesi
de tribünde oturmuş tırnaklarına oje sürüyordu.

Yüzümden ter akıp yere damlayana kadar pedalları daha
da hızlı çevirmeye başladım.

Gracie, bana bir şişe su uzatırken, “ Ne kadar hızlı çevirdi­
ğinin bir önemi yok,” dedi. “ O bisikletin bir yere gittiği yok.”

Şişeyi ağzıma dayayıp içtim. “Bana şimdi mi söylüyorsun...”
Gracie, “ Berbat görünüyorsun,” dedi.
“ Yalnızca biraz uykuya ihtiyacım var.”
“ Senin uykudan fazlasına ihtiyacın var.”
Başımı iki yana salladım.
Üç tekerlekli bisiklette tembelce pedal çeviren küçük bir
çocuk gibi kondisyon bisikletinin pedallarını çevirdi. “Finn’in
nesi var?”

LAURİE HALSE ANDERSON

“ Neyi kastediyorsun?”
“ İlk derste tek bir kelime bile etmedi.”
Omzumu silktim. “ Fizik dersinde oldukça zorlanıyor.”
“ Sana da dokunmadı. Sen onun kemer deliğini parmağınla
bir kere tuttun ama bir dakikadan sonra elini itti.”
“ Sen nasıl bir sapıksın? Birbirimize kaç kere dokunduğu­
muzu mu sayıyorsun?”
“ Çenemi kapamamı istiyorsan söylemen yeter.”
Bir yudum daha su içtim. “ Çeneni kapama.”
“ Zaten yapmayı düşünmüyordum ama sağ ol,” dedi. “ En­
dişeleniyorum. İkiniz de çok garipsiniz ve başka hiç kimseyle
uyumlu değilsiniz, bu yüzden birbiriniz için harikasınız. O sana
dokunmayı bıraktığında ya da sen ona karışmayı bıraktığında
evrenin dengesi bozuluyor, anlatabildim mi? ”
Su şişesini alnıma değdirdim. “ Şu anda aklında birçok şey
var.”
“Kız kardeşi mi?”
Şişeyi yere koydum. “ Chelsea ve babasıyla Şükran Günü
yemeği için yarın annesiyle birlikte Boston’a gidiyor.”
“ Kulağa çok fena geliyor.”
“Değil mi? Bana söylediğinde çok kötüydü ve ben de kendimi
kötü hissettiğim için okuldan sonra onunla alışveriş merkezine
gideceğimi söyledim. Annesi Şükran Günü için Finn’e kendine
bir gömlek almasını söylemiş.”
“ Sen alışveriş merkezinden nefret edersin.”
“Çaresi kalmadığını söyledi.”
Gracie’nin telefonuna bir mesaj geldi. Ben de vitesi değiş­
tirip pedal çevirmek için ayağa kalktım. Finn’in, babamı eve

* 323 *

hafızam ın keskin "bıçağı

getirmem için yardım ettiği geceden beri bir şeyler değişmişti.
Gracie haklıydı. O bana dokunmuyordu ve ben de ona dokun­
muyordum çünkü kemer deliği dokunmak sayılmazdı. Birbi­
rimizle şakalaşmayı bırakmıştık. Benden henüz ayrılmamıştı
ama geldiğinin kokusunu alabiliyordum. Finn, kafayı yememiş,
aynı türden ebeveynleri olan normal bir kız istiyordu. “ Parlak
bir geleceği” olan bir kız.

“ Bir yerden bir hakem düdüğü çalmam gerekiyor.” Gracie,
telefonunu sutyeninin içine tıkıştırdı. “ Psikolog, birlikte Şük­
ran Günü yemeği yememiz gerektiğini söylüyor, dördümüzün
birden.”

“ Bunun nesi sorun?”
“ Şükran Günü mü?” Gracie’nin gözleri açıldı. “ Bir düşün­
sene... Et bıçağı! Kaynayan et suyu! Bu bir felaketle sonuç­
lanacak.” Daha hızlı pedal çevirmeye başladı. “ Babam kesin
onunla yatıyor.”
“Annenle m i?”
“ Psikologla, şapşal. Yoksa neden böylesine aptalca bir şey
önersin ki?”
“ Bilmiyorum, G. Belki de annen ile babanın ahmaklığı
bırakıp ayrılsalar bile hâlâ bir aile olmanın yolunu bulmaları
gerektiğini düşündüğündendir.”
“Buna imkân yok.” Durdu. “ Sen ve baban ne yapacaksınız?
Evde mi restoranda mı hindi yiyeceksiniz?”
İki yıl önce, Cheyenne’e gidiyorduk ve tatil olduğu için
ek ücret almıştık. Gece yarısına kadar sürüp hindili sandviç
yiyerek Şükran Günü’nü kutlamıştık. Geçen sene de Seattle’m
dışında bir motelde sıkışıp kalmıştık. Motelde mini buzdolabı ve

* 324 *

LAURIE HALSE ANDERSON

mikrodalga fırın vardı. Bu yüzden ben de bir kutu iç malzemesi
ve tatlı niyetine de konserve şeftali pişirmiştim.

“ Baban nasıl?” diye sordu.
“Daha iyi,” diye yalan söyledim. “ Trish olmadan geçen
her gün biraz daha güçleniyor.”
“ Bize gelin,” dedi.
“Ne?”
“ Şükran Günü için babanı bize getir.”
“ Önce annen ile babana sorman gerekmez m i?”
“ Dikkatlerini başka yere çeken bir şey olduğundan çok
mutlu olacaklar, güven bana.”
“ Bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum,” dedim.
“Bunu yapmak zorundasın.” Gracie, uzanıp pedal çevirmemi
zorlaştırmak için üzerinde olduğum bisikletin konsolunda bir
düğmeye bastı. “Bana borcun var.”
“Ne için?”
“ Sana babanı eve getirdiğin gün yardım ettim.”
“ Hayır, etmedin.”
“ Seninle konuştum, değil mi? Ve arabayı alabilecek olsay­
dım alırdım. Ayrıca, sonunda çözüm buldun, değil mi? Lütfen
akşam yemeğe gelin.”
“ Bilmiyorum, G.”
“İstiyorsan bir turta getirebilirsin. Turta herkesi mutlu eder.
Bir turta ve babanı getir. Belki de bu olay herkesin düzgün
davranmasını sağlar. Denemeye değer, değil mi?”

* 325 *

76

Finn’e ayak uydurmaya çalışırken, “Neden annen polisi aramayı
denemedi?” diye sordum.

Asık bir suratla, “ Bunu yapanın Chelsea olduğunu kanıt­
lamak için hiçbir yol yok,” dedi.

“Aslında var.” Sakar bir yarı yürüme yarı koşmayla devam
ettim. “ ‘Parmak izi’ diye yeni bir şey çıkmış. Daha önceden
tutuklandığına göre parmak izi dosyada bir yerde kesin vardır.”

“ Lütfen sevimsizlik yapma,” dedi. “En azından şu anda.”
Finn, alışveriş merkezinin kırmızı girişindeki cam kapıyı
açtı ve arkasına dönüp ben hâlâ onunla mıyım diye bile bak­
madan yürümeye devam etti. Biz okuldayken, birileri anne­
sinin dairesine girip yarım kilo dilimlenmiş salam ve yedek
kredi kartını çalmıştı (buzluğun arkasındaki bir kalıp buzdan
keski ile kesilmişti). Failin Chelsea’nin olduğu barizdi ve bu da
Boston seyahatini ve ebeveynlerinin Şükran Günü için yanlış
planlarını iptal etmeliydi ama annesi hâlâ her şey normalmiş
gibi davranıyordu.
Finn, Kara Cuma’nın öncesinin öncesinde alışverişe gelmiş
bir kalabalığın arasından ilerledi. (Annesi ona yeni bir takım
gömleği almasını söylemişti çünkü onunkilerin hepsi artık küçük
geliyordu. Ailesi her zaman Şükran Günü yemeği için güzel
kıyafetlerini giyerdi. Tam bir delilik.) On tane dükkânı ilerle­

* 326 *

LAURIE HALSE ANDERSON

yene dek benim onunla olmadığımı fark etmedi. Beni ararken
etrafında tam bir daire çizdi.

Derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım. Hepsi, sinir bozucu
tatil —bizim ürünlerimizi alın—müziğinin üzerinden sesini du­
yurmak için bağıran yaklaşık iki milyar insan vardı. Şu dandik
telefon tarifeleri satan sahte minik kulübelerden birinin yanında
duran Finn’e ulaşana kadar kalabalığı yararak yolumu buldum.

“ Çok kalabalıkmış,” dedim. “ Yarın tekrar gelelim.”
“Yarın sabah altıda yola çıkıyoruz,” dedi. “ İşim uzun sür­
mez.”
Onu takip ederek girdiğim küçük ve kalabalık dükkânın
içerisi o kadar karanlıktı ki kimse fiyat etiketlerini okuyamı-
yordu. Yarım düzine gömlek seçti ve zar zor deneme kabinlerine
ilerledik. İçeri girdi ve arkasından kapıyı kapadı. Ben de sadece
kontrol etmek için ve gecikeceğimi ama yakında evde olaca­
ğımı söylemek için babamı aradım. Ayrıca sesini de duymaya
ihtiyacım vardı.
Babam cevap vermedi.
Altmışa kadar saydım ve tekrar aradım. Hâlâ cevap yoktu.
“ Üzerine oldu mu?” diye sordum.
“ İlki olmadı.”
Beş dakikalık bir sessizlikten sonra bir kere daha kapıya
vurdum. “ Hiç olan var m ı?”
“ Pek yok.”
“ Neden bu kadar uzun sürüyor?”
“ Senin ne sorunun var?”
Nereden başlasam?
“Acele et işte.”

* 327 *

hafızamın keskin bıçağı

Birileri dükkânın müziğinin sesini o kadar açtı ki zemin
titremeye başladı. Yeni bir kalabalık itişerek deneme kabinlerinin
olduğu yere geldi. Birden kendimi devasa bir konserde sahnenin
önünde duruyormuşum ve altmış bin kişi, alanı pogo yapılan
yere çevirmiş gibi hissettim. İyice yutkundum ve insanların
kafalarının üzerinden hava bulmaya ve paniklememeye çalışa­
rak baktım. Babamı yeniden aradım. Telefon çalmaya başladı.

Deneme kabininin kapısına yaslandım. “Cidden, Finn, bu
sadece bir gömlek. Eve gitmem gerekiyor.”

Kapının üzerine bir yığın beyaz gömlek attı. “ Bunları ye­
rine koyabilir misin?”

Üniversiteli bir grup genç beni sıkıştırarak geçmeye çalı­
şınca iyice gerildim ve sakıncalı yerlerimde ellerini hissetmeyi
bekledim. Ellerine sahip oldular ki bu da iyi bir şeydi çünkü
griliğin bir zehir bulutu gibi üzerimi kapladığını, ciğerlerimi
zehirle doldurduğunu hissedebiliyordum.

Finn, “Bayan Mavi?” diye seslendi. “ Hâlâ orada mısın?”
“ Hiçbiri olmadı m ı?”
“ Kaşındırdılar.”
“ Pamuktan yapılmışlar.” Ev telefonu çalmaya devam etti.
“Bebek gibi davranmayı bırak.”
“ Senin neyin var?” diye sordu.
Cevap yok. Cevap yok. Cevap yok.
Müziğin sesi daha da yükseldi. Terlemeye başlamıştım.
Soluğum da kesilmişti çünkü bu kadar fazla sayıda insan için
yeterince hava yoktu.
Cevap yok.

* 328 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Kendime yol açıp bana gelen şikâyetler ile küfürleri göz ardı
ederek mağazanın ön tarafına gittim ve mağazadan alışveriş
merkezine giden çıkışı bulana kadar yürümeye devam ettim.

Finn birkaç dakika sonra korkuluklara tutunarak gelip
beni buldu.

“ Çantan nerede?” diye sordum.
“Yemek bölümünün yanında başka bir mağaza daha var.”
Dudaklarımı yaladım. Yanımızdan, telefonlarına kargalar
gibi ciyaklayan, ellerindeki büyük çantalarda minik servetler
taşıyan ve yüzlerine, tavana asılı gümüş ve altın renkli süslerin
yansıması düşerek ilerleyen bir sürü geçti.
“ Beni eve götür,” dedim.
Sanki sağırmışım gibi bana yavaşça ve yüksek sesle, “ Bir
gömlek bulmam lazım,” dedi.
“ Beni bıraktıktan sonra geri gel ve al.”
“ Benden kurtulmaya mı çalışıyorsun?” Beni öpmek için
eğildi.
“Yapma.” Ondan bir adım uzaklaştım. “Oyun oynamıyo­
rum. Burada olmaktan nefret ediyorum, eve gitmek istiyorum.”
“ Bir sorun mu var? Baban m ı?”
“ Telefona cevap vermiyor.”
“ O hiçbir zaman telefona cevap vermez ki. Bana yalnızca
on beş dakika ver.”
Cevap yok. Cevap yok.
“Hayır, hemen gitmemiz gerekiyor.”
“ Sen ne zamandan beri entrika kraliçesi oldun?”
Bacaklarım hareket etti.

* 329 *

hafızamın keskin bıçağı

Bir yerlere çarptım, ittim ve kalabalıktaki küçük boş­
luklara doğru kaydım çünkü en kısa sürede D ışa rı! D ışa rı!
D ışa rı! çıkmam gerekiyordu. Kafamdaki görüntüleri durdu-
ramıyordum. Gözlerimin önünde flaş bombaları patlıyordu.
Sokaklarda katliam vardı, bir pizzacıda, sinemada ve panayırda
yerde cesetler yatıyordu. Kalabalığın bana izin verdiği en
yüksek hızla yürümeye çalıştım. Gözlerim çıkışları arıyordu.
Enseme değen saç, sanki birileri bombayı patlatacak düğmeye
basıyormuş gibi hissettiriyordu. Bu kişi sanki beni kestirip
tetiği çekecekti.

Alfabeyi say. İspanyolca sayı say. Bir dağı, dağın kirvesini,
y a ı ayında d ağın kirvesini hayal et. Nefes alm aya devam et.

Babamın eski numaralarından hiçbiri artık işe yaramıyordu.
Kapıdan çıkmadan hemen önce Finn bana yetişti. Beni
yakalayıp kendine doğru çevirdi. “ Neler oluyor?”
Kafatasımın gerisinde karanlık bir köşede kıvrılmış bir
parçam ve daha önce görmediğim cadaloz bir Hayley kükre­
yerek ortaya çıktı. “Beni rahat bırak!”
“ Neden? Anlat bana, lütfen.”
Cadaloz, ağzımı kullanarak ve ellerimi granitten yumruklara
çevirerek, “ Unut gitsin,” dedi. “ Her şeyi unut. Ben seni tanı­
mıyorum, sen beni tanımıyorsun ve bu tam bir zaman kaybı.”
Finn, “A m a...” diye başladı.
Cadaloz kavga etmek, çığlık atmak istedi. Başka birinin
aralarına girmesini, ona tekme ve yumruk atıp canını acıtmak
için bir neden vermesini istedi. Yandaki gösteriyi izlemek için

* 330 *

LAURIE HALSE ANDERSON

durmuş zombi alışverişçilere baktı. Onları izledi ve onlara ken­
dine bir şey demeleri için meydan okudu.

Finn, “ Seni eve götüreyim,” dedi. “Yarın konuşuruz. Ya
da pazartesi, ne zaman istersen.”

Finn’in gözlerindeki bakış kalbimi delerek içimden geçti
ama cadaloz kontroldeydi.

Cadaloz, benim sesimi kullanarak ve hissettiğimden daha
sert bir şekilde, blöf yaparak bu oyunun sonuna gelmek için,
“ Bizim işimiz bitti,” dedi. “ Seninle olmak istemiyorum. Eve
otobüsle giderim.”

“ Benden ayrılıyor musun?”
“Akıllı çocuk,” dedi Cadaloz Hayley. “Yalnızca beni rahat
bırak.”

77 —

Şükran Günü sabahı uyandığımda içimdeki cadaloz çoğunlukla
sessizdi. Hâlâ kafatasımın gerisinde dolandığını hissediyordum.
Bana buzun ne kadar ince olduğunu hatırlatıyordu. Televiz­
yonda geçit törenini açıp sesini iyice yükselttim. Geçen ilk üç
dev balon, daha önce görmediğim çizgi film karakterlerinindi.

Finn’i ne aramış ne de ona mesaj göndermiştim. Elbette o
da beni ne arayıp ne de mesaj atmıştı. Evde mi yoksa Boston’da
mıydı ya da ücretli yolda gidiyor muydu veya hâlâ uyuyor muydu
bilmiyordum.

* 331 *

hafızamın keskin bıçağı

Cadalo^ sesi: Onsuz daha iyi, o anlamıyor, ona güvenemezsin.
Babamın kapısını çaldım. “ Bugün Şükran Günü. Akşam
yemeği için Gracie’lere gidiyoruz, unutmadın, değil m i?”
“ Saat dörtte,” dedi.
“ İçki içme,” diye hatırlattım. “ Bana söz verdin.”
Büyükannemin yemek tariflerini koyduğu kutuyu buldum
ve içinden Kavanozda Elma Turtası yazan kartı çektim ve turtanın
dışını nasıl kızartacağımı öğrenmek için birçok video izledim.
Yumuşaması için tereyağını buzdolabından çıkardım. Un, tuz,
soğuk su, karıştırma kabı ve çatal çıkardım. Elmaları soydum.
Kanepede oturup Hatboro-Horsham Şapkacı Bando Takımı’nın,
tribün önündeki gösterisini izledim. Bir okulu kendi takımına
Şapkacı ismini koymak için hangi cinin çarptığını merak ettim.
Neden elma dilimlerimin kahverengiye döndüklerini araştırdım.
Elma dilimlerinin yarısını yedim.
Geçit töreni bitti. Futbol başladı.
Elma dilimlerinden kalanları yiyip büyükannemin tarif
kutusundan birkaç kart daha çıkardım. Anna C hatfield’ın L i­
monlu Tartı. Esther’in Cevizli Balkabağı Tatlısı. P eg H olcomb’un
M ükemmel Balkabağı. Edith Janack ’in Elmalı G evreği. E thel
M ason ın K ıym alı Yemeği. Ve küçük bir sürpriz: R ebecca’nın
Limonlu Keki.
Parmaklarım, Finn’le konuşmak isteyerek telefonumun
tuşlarının üzerinde gezdi. Gömleği kaşındırıyor muydu? Tüm
ailesi bayramlıklarını giyinmiş, bir masa etrafında oturuyor
muydu? Ona neden böyle kaba davrandığımı açıklamanın bir
yolu var mıydı?

* 332 *

LAURIE HALSE ANDERSON

Hayır. Ben bile neredeyse anlayamıyordum. Sadece onu
kendime yakın tutmaktan çok, uzağa itmek istediğimi bili­
yordum.

Babam bütün gün odasında kaldı. Hatta futbol izlemek için bile
çıkmadı. Turtamın kenarları yanmıştı ve ortası da pişmemişti
ama ilk deneme için fena olmadığını düşündüm.

Gracie saat dörtten hemen önce mesaj attı:

planlar değişti öda gelebilir m snz?

Cevap yazdım:

tabii

Bir buçuk saat sonra tekrar mesaj attı:

şükran g ün ü iptal
yrn knşrz

Turtayı Gracie’lere götürdüm. Evin birinci katının pencerelerine
kartondan hindi ve hacı şapkası asılıydı. (Gerçekten eskiden
böyle şapkalar takıyorlar mıydı? Eğer açlıktan ölmek üzereysen,
gerçekten şapkan umurunda olur muydu?) Giriş kapısının iki
yanındaki uzun ince pencereler, içeriyi görmeyi imkânsızlaş­
tıran dantel perdelerle örtülmüştü.

Zili çaldım ama kimse cevap vermedi.

* 333 *

hafızamın keskin bıçağı

Saat onda Gracie aradı ve bana akşam yemeğini iptal eden
ebeveynleri arasındaki kavgayı en ince ayrıntısına kadar an­
lattı. Histerik olmak yerine, akşamını Kaliforniya’daki dört
üniversiteye başvurularını tamamlayarak geçirmişti.

Gece yarısından hemen önce Finn’e mesaj atıp ona mutlu
Şükran Günleri diledim. Cevap vermedi.

Ondan sonra zaman kavramımı biraz kaybettim ve yarı buzlu bir
nehrin akıntısına kapılmış ölü bir yaprak gibi kayalara çarparak,
yavaş girdaplara yakalanıp dönerek ve önümdeki şelaleler için
endişelenmeden sürüklenip gidiyordum.

Aralığın ilk günü yine kar yağdı. Soğuk, iç organlarımın
çalışmasını sürdürmek için düşünme yeteneğimi kapayarak
beynimi kış uykusu moduna aldı. Bunun kötü yanı, bazı hafıza
sorunları yaratmasıydı. O öğleden sonra otoparkın yarısına
kadar yürüdükten sonra birden Finn’le bir haftadır konuş­
madığımı ve eve onunla dönemeyeceğimi hatırladım. Zaten
sorsa bile arabasına binmezdim. En azından, binmeyeceğime
emindim.

Otobüste kulaklıklarımı taktım, Danca death metal müzik
açtım ve kulaklarımı kanatacak kadar yüksek sesle dinledim.
Garajın önündeki yoldan çıkarken başım ağrıyordu ve neredeyse

* 334 *

LAURIE HALSE ANDERSON

sağır olmuştum. Hasta bir bakış açısıyla bakacak olursak, bu
beni iyi hissettirmişti.

Müziği kapadım, kapı tokmağını çevirdim ve giriş kapı­
sını çekerek açmaya çalışırken neredeyse omzum çıkıyordu.
Kapı kilitliydi. Babam haftalardır kapıyı kilitlemiyordu ama
kafamı buna pek takmamıştım çünkü kulağımın içinden bir
şeyler süzüldü ve ben de belki müzik, kulak zarımı delmiştir
ve beynimdeki sıvı dışarı sızıyordur diye endişelendim.

Kendine g e l ve her şeyin en kötüsünü düşünmekten vazgeç.
Sırt çantamın ön gözünü açıp anahtarlarımı aradım ama
orada değildiler. Çantamı kapının önünde boşalttıktan sonra
anahtarımı gördüğüm son yeri hatırladım: bilgisayarımın yanı.
O kadar aceleyle çıkmıştım ki anahtarımı almayı unutmuşum.
Lanet olsun.
Zili çaldım ve kapıyı tıklattım. Hiçbir cevap almadım. Babam
odasında uyuyorsa, Gracie’lere gitmem ya da babam uyanmak
için yeterince acıkana kadar parkta beklemem gerekiyordu.
Lanet olsun. Lanet olsun. Lanet olsun.
Hızla garajın önüne doğru yürüdüm. Çekici tır hâlâ gara­
jın önünde duruyordu. Kaportası kapalı, kapıları da kilitliydi.
Kirli pencereden garajın içine baktım. Pikap içeride duruyordu.
Etrafta kaldırılması gereken alet veya babamdan herhangi bir
iz yoktu. Mutfağa açılan arka kapı da kapanıp kilitlenmişti.
Yetişebildiğim her pencereyi kontrol ettim. Hangisinin kapalı
görünsün diye boyandığını, hangisinin kilitli olduğunu göre-
miyordum ama hiçbiri yerinden kıpırdamıyordu.
O anda bir yanık kokusu almaya başladım. Bir aydan fazla
süredir kullanmadığımız ateş çukurundan duman yükseldiğini

* 335 *

hafızamın keskin bıçağı

gördüm. Sosis pişirmek için ateş yaktığını düşünerek oraya
doğru yürüdüm.

Çukurda üniformalarını yakmıştı. Ceketinin ve pantolo­
nun parçaları ateşin kenarında kalmıştı. Yarısı erimiş botları
da ortada duman çıkarmadan yanıyordu.

Oturma odasının penceresine koştum ve yansımayı azalt­
mak için ellerimi gözlerimin etrafında siper ettim. Perdelerin
arasından içeriyi görmeye çalıştım. Oturma odası darmadağın
olmuştu. Tepetaklak duran kanepe yemek odasına açılan yolu
kapamıştı. Kanepenin yastıklarının içindeki dolgu malzemesi
her yere dağılmıştı ve kirli bir pamuk şeker gibi duruyordu.
Sallanan sandalye paramparça edilmişti. Baltanın sapı duvarda
açılmış bir yarıktan sallanıyordu. Guguklu saat parçalar yığını
şeklinde yerde duruyordu.

Babam yerde cenin pozisyonunda yatıyordu. Yüzünde kan
vardı. Başının altındaki halı kanla lekelenmişti. Spock onun
yanında yatıyordu.

Bir kız bağırdı.
I//HAYIRHAYIRHAYIRBABACIĞIMBABACIĞIMHA-
YIRBABACIĞIMHAYIRHAYIRHAYIRHAYIRHAYIRHA-
YIIIIIIRH!
Spock havladı.
Çığlık atan kız pencereye elleriyle, yumruklarıyla vurdu.
Eğilip çantasını aldı. Spock pencereye koşup ön patilerini pervaza
koyarak havladı. Kız çantayı pencereye attı ve çanta pencereden
geri sıçradı. Kız düşünüyordu: Neden camı kıramıyorum, nasıl
kırabilirim, bir kütük al, camı kır, camıparçala, bir kaya, büyük

* 336 *

LAURİE HALSE ANDERSON

bir kaya, camı bir m ilyon parçaya ayır ve onay etiş, kırık camların
ürerinde emekle ve onu...

Beden hareket etti. Yuvarlak halinden çıkıp düzeldi ve
doğrularak oturdu. Tişörtünün önüyle yüzünü sildi ve camın
diğer tarafını döverek ağlayan kıza baktı.

—79 —— *
*—

Babam, “ O öldü,” dedi.
Onu yemek odasından bir sandalyeye doğru götürüp oturt­

tum. Kan, burnundan ve çenesindeki uzun bir kesikten geliyordu.
“ Kim öldü?” diye sordum. “ Bunu sana kim yaptı?”
Babam cevap vermedi.
H ırsif m ı■Omzumun üzerinden baktım. Televizyon hâlâ

oturma odasındaydı. Televizyon, hırsızların genelde götürdüğü
şey değil miydi? M ichael. İddiaya girerim bir uyuşturucu pa­
zarlayıcısına ya da kanunsuz bir arkadaşına para borcu vardı ve
parayı ödemediği için adam da evimize gelip Michael’ı aramıştı.
Babam yanlış zamanda yanlış yerdeydi.

Ama üniformasını yakıp, “ O öldü,” dedi. Adamı öldürmüş
müydü? Bir yerlerde bir ceset mi vardı?

“ Babacığım, bana bak. Neler oluyor?”
Gözlerini kapayıp inledi. Elimi başının üzerindeki yaraların
üzerinden geçirdim. “Polisi arayayım m ı?”

* 337 *

hafızamın keskin bıçağı

Bitkin bir şekilde, “Hayır, hayır,” dedi. “ Şuradaydı.” Ba­
şını ellerinin arasına aldı ve ileri geri sallanmaya başladı. Bir
yarışın ortasındaymış gibi hızla nefes alıyordu.

Savaş. Ölmüş olan başka bir arkadaşı.
Nazikçe, “Bana söylemelisin,” dedim. “Kimdi?”
Babam gelen bir hıçkırığı yuttu. “ Roy.”
Babanı ağlarken izlemekten daha kötü bir şey var mıdır?
Onun bir yetişkin olması gerekiyor, güçlü bir yetişkin, özellikle
de askerse. Küçükken onu egzersiz yaparken, ağırlık kaldırırken,
kendinden daha büyük cüssedeki adamları taşırken, kavurucu
sıcakta tam teçhizatla ve ilave mermi taşıyarak kilometrelerce
koştuğunu gördüm. Babam dünyayı güvenli bir yer yapan
bir süperkahramandı. Birlikleriyle denizaşırı ülkelere gidip
kötü adamları dağlardan kovdu ki oradaki küçük çocuklar,
benim evde yaptığım gibi okula ve kütüphaneye gidip parkta
oynayabilsinler. Onu ağlarken ilk gördüğüm zaman, o kadar
kötü değildi çünkü hâlâ bacağına saplanmış metal çubuklar
vardı. Acı çekiyordu ve bunu anlayabiliyordum. Çubuklar
çıkarıldıktan sonra, Trish bizi terk ettikten sonra geceleri
uyandığımda ağladığını duyardım. Bir çocuk gibi, benim
gibi, burnunu çekerdi. Çabucak akan gözyaşları sümüğüyle
karışırdı. Sessiz olmaya çalışırdı ama bazen üzgünlük ona
gürültülü bir fırtına gibi çökerdi. Tıpkı bir inişli çıkışlı hız
treni yolculuğunda giderken raylar seni baş aşağı döndür­
düğünde emniyet kemerinin çözüleceğini hissetmek gibi, bu
beni çok korkutuyordu.
Hafifçe sırtına vurup fırtınanın dinmesini bekledim.

* 338 *

LAURIE HALSE ANDERSON

***

Babam tekrar bir şeyler diyene kadar bir saat geçmesi ve çok
miktarda viski içmesi gerekti. Roy’un birliğine pusu kurul­
muştu. Roketatarla atılan e l bombaları, dedi babam. Ölmeyen
herkes yaralanmıştı.

“Asla şikâyetçi olamayacaklar,” dedi. “Eğer hayattaysan
nasıl şikâyetçi olabilirsin ki? Kollarını kaybetmek, gözlerini
kaybetmek ya da bacağını veya ayağını kaybetmek... Toprakta
gömülü olan kardeşlerini düşündüğünde bunların hiçbir önemi
kalmıyor.”

Plastik bir bardaktan içiyordu.
“ Toprakta çürüyorlar,” dedi.
Gözyaşları, kurumuş kan bulaşmış yanaklarından ince çiz­
giler halinde süzülüyordu. Kirli sakalı gri ve beyazlarla benek
benek olmuştu. Çenesinin etrafındaki deri biraz sarkmıştı. Bu da
onu kahvaltıdan beri on yıl yaşlanmış gibi gösteriyordu. Elleri
çizilmişti. Parmak eklemlerinden kan sızıyordu. Muhtemelen
duvarda yumruk atarak delikler açmaktan olmuştu.
Yemek odasının perdeleri yırtılmıştı, güneş ışığı odaya
doluyordu ve halının üzerindeki kırık cam parçalarından yan­
sıyordu. Tüm bardaklarımızı, tabaklarımızı ve kâselerimizi
de duvara fırlatarak kırmıştı. Gümüş çatal bıçakların olduğu
çekmece parçalara ayırılmıştı ve kiler kapısı da menteşelerin­
den çıkarılmıştı.
Bir canavar evde kudurmuş gibiydi.

* 339 *

hafızamın keskin bıçağı

Köpeği aldım ve yalpalayarak kapıya yürüdüm. Babamın,
köpeğin patilerini kesmemiş olması tam bir mucizeydi. Yere
dokunur dokunmaz bahçe boyunca ileri geri koşturmaya başladı
ve evden mısır tarlasına kadar koşup geri geldi. Onu çağırmamı
duymazdan geliyordu ve kendini yorana kadar koşturup ateş
deliğinin başında yere çöktü. Ben de onu zincirine bağladım.

Babam bardağına yeniden viski koydu. Ben de temizliğe
başlamak için süpürgeyi aldım. Büyük cam, porselen ve alçıpan
parçalarını süpürdüm. Baltayı dolabıma sakladım. Kanepeyi
düz çevirdim ve yastıkların içini çöp poşetlerine doldurdum.
Sallanan koltuğun kalan parçalarını pikabın arkasına fırlattım.
Onun çöpe gitmesi gerekiyordu. Bir saatten daha uzun süre
temizlik yaptım ve babam hâlâ o sandalyede oturuyordu.

En sonunda, “ Belki bir duş iyi gelir,” diye önerdim.
Roy’un artık bir daha duş almayacağından, bir daha viski
içemeyeceğinden veya bir kadın sevemeyeceğinden veya annesi­
nin evinde Şükran Günü yemeği yiyemeyeceğinden konuşmaya
başlamaması için dua ettim.
“ Hiçbir şey iyi gelmiyor.” Kırmızı çemberlerle çevrilmiş
gözleri kırpılmadı.
Onu tetiklememek için şüphe ettim. “Peki, bir şeyler ye­
meye ne dersin? Yumurta?”
Başını hayır anlamında salladı.
“Krep?” diye sordum. “ Hamburger?”
“Aç değilim.”
“ Bir şeyler yemek zorundasın. Tosta ne dersin? İstersen
kahve de yapabilirim.”

* 340 *

LAURIE HALSE ANDERSON

“ Sadece sessizlik istiyorum, tamam m ı?” Ayağa kalktı ve
hafifçe yanağıma vurdu. “Ama teşekkür ederim.”

Şişeyi alıp oturma odasına yürüdü. Televizyon, orada
parçalamadığı tek şeydi. Kumandayı aldı, televizyonu açtı ve
Meksika Körfezi’nden gelen fırtınayla ilgili konuşan bir haber
spikerine gelene kadar kanallarda gezindi. Yastıksız kanepede
oturdu, kendine bir viski daha doldurdu ve kafasına dikti.

— 80 —

Bir sonraki sabahı halıdaki cam ve tabak parçalarını toplayarak
geçirdim. İğne kadar ince, iki ucu da sivri olan binlerce kıymık,
parmaklarıma battı. Eldiven takmak, işi daha da zorlaştırıyordu,
bu yüzden ben de sonunda bir tarak kullandım ve oturma odası
ile yemek odasını santim santim kontrol ettim. Mutfağın yerini
en sona bıraktım çünkü küçük ve kolaydı. Dizlerimi bir parça
kartonla koruyarak sadece ıslak kâğıt havluyla silmem yeterli
olacaktı.

Öğle yemeği vakti geldiğinde, yerler artık güvenliydi ve
köpeği artık bodrumdan çıkarabilirdim.

Babam uyudu.
Okulda Homer, tanjantlar, nota sistemleri, Dred Scott ve
parmak izlerini öğreniyorlardı. Finn, muhtemelen aynı anda
birileriyle flört ediyor, ders çalışıyor ve başvurularını tamam­
layıp dünyayı kurtarıyordu. İkide bir bana “ Sen onunla, onun

* 341 *

hafızamın keskin bıçağı

seninle ilgilendiğinden daha fazla ilgileniyorsun,” demesi ak­
lıma geliyordu.

Benedetti’nin ofisinden arandığımızda, babam ve benim
yine nezle olduğumuzu söyledim.

Güneş battığında babam uyandı, peş peşe sigara içti ve iki
Bolonya sandviçi yedi. Yemek yedikten sonra dışarı çıktı ve
cep telefonunda birileriyle konuştu. Bayılması için yeniden içki
içmeye başlamasını istiyordum. Bilinçsiz olduğunda kendisine
zarar verir diye endişelenmek zorunda kalmıyordum.

İçeri geldiğinde bir şişe daha viski açtı, beni kanepeye
oturttu ve daha önce bir milyon kere duyduğum şeyleri yeniden
dinlemeye zorladı: Devriyelerin pusuya düşürülmesi, el yapımı
patlayıcıların araçları ve bedenleri paramparça etmesi, hayalet
kasabalarda yaşayan intihar bombacıları, boynundan vurulan
asker, başındaki teri silmek için kaskını çıkaran adam ve o
adamın kafasını toprağa düşmeden ve yere gömülmeden önce
havada bir an asılı kalan kırmızı bir buluta çevirerek havaya
uçuran keskin nişancı...

Derisinin altında yaşayan o şey onu ele geçirdi ve gözlerini
ölü gibi yaptı. O şey, kudurdu, etrafta volta attı, köpeğe patladı
ve bana bağırdı.

Saat iki civarında yatağa gitmeye çalıştım ama bu onu yeni­
den sinirlendirdi. Uyanık kaldjm. Onu dinledim. Silah taşıyan
eşekler. Şişmiş cesetler. Ölülerin kokusu. Sinekler.

Dördü çeyrek geçe halının üzerine kustu ve sonunda uy­
kuya daldı. Onu yan yatırdım, başının yanına bir kova koy­

* 342 *

LAURIE HALSE ANDERSON

dum, köpek kusmuğu yemesin diye üzerine bir havlu attım.
Gözyaşlarını ve viskili kusmuğun kokusunu temizlemek için
uzun bir duş aldım.

81 — * —

Otomatik ateşte makineli tabancaların sesi beni nefes nefese
kalmış bir şekilde uyandırdı. Yoğunlaşmaya çalışıp uykuyu
uyanıklıktan ayıran ince çizginin üzerinde çırpındım. Taban­
caların sesi yine duyuldu. A ğır bir top atışından sonra birkaç
adam kahkaha attı. Bu bir oyundu. Başka bir nişan alma oyunu.

Battaniyeyi başımın üzerine çektim ve durdum. Adamlar.
Kahkaha. Adamlar, yani “birden fazla”, yani babamın misafiri
vardı ve “kahkaha” ama babamın kahkaha atmasına imkân
yoktu. Öyleyse oturma odasındaki kimdi?

Battaniyeyi üzerimden attım ve üzerime bir şeyler giyindim.
Perdeler arasındaki boşluktan içeri sızan güneş ışığı, oturma
odasını kalın, siyah şeritler ve ışık çizgilerine bölmüştü. Mi­
chael ve daha önce hiç görmediğim biri olmak üzere iki adam
televizyonun önünde, ellerinde oyun kumandalarıyla mutfak
sandalyelerine oturmuşlardı. Babam dik bir şekilde kanepeye
oturmuş bong’dan ot içiyordu. Kısık gözleri şişmişti. Ağzından
çıkan dumanın rengi, sanki babam yavaşça küle dönüşen yaşlı
bir ejderhaymış gibi, teninin rengindeydi.
“Onların burada ne işi var?” diye sordum.

* 343 *

h a f ı z a m ı n k e s k i n "bıçağı

“Bizi o davet etti.” Michael arkasını döndü. “Buraya gelip
onun keyfini biraz yerine getirmemizi istedi.”

“Seninle konuşmuyordum.”
Babam yavaşça konuşarak, “Haklı,” dedi. “Onu ben ara­
dım. Sen niye okulda değilsin?”
“Onların gitmesini sağla,” diye bir istekte bulundum.
Bong’u bir yığın kitabın üzerine koydu. “Daha yeni geldiler.”
“Yani, ne olmuş?”
Babam yarım yamalak bir şekilde gülümsedi. “Dün gece
seni uyutmadım, değil mi? Özür dilerim, prenses. Neden bize
biraz kahve ve büyük bir kahvaltı hazırlamıyorsun?”
Ot, içindeki deliyi biraz uzaklaştırmıştı ama bu en iyi ih­
timalle geçici bir durumdu. “Onları burada istemiyorum.”
Michael, “Büyüklerinin sözünü dinle,” dedi.
Babam, “Yumurta iyi gider,” dedi. “İçi peynir dolu bir
omlet.”
Michael, “Çırpılmış olsun,” dedi. “Sen ne istersin, Goose?”
diye yanındaki adama sordu.
Goose oyunu durdurdu ve arkasını döndü. Adamda bir
metamfetamin bağımlısının sıska ve tekin olmayan uyuz suratı
vardı. “Aç değilim.”
Kıpırdayamadım. Ne diyeceğimi bilemedim. Oturma odası
bir belgeselin perde arkası gibi duruyordu. Duvarda delikler,
ezilip dökülmüş mobilyalar, gölgelerden ışığa doğru yükselen
duman, ekranda ben hariç herkesin dikkatini üzerine çeken yeşil
ışıklı savaş... Ya da belki ucuz kanallardan birindeki doğaüstü
korku şovlarından biri de olabilir. Ekranın önünde şeytana
dönüşmeye hazır kiralık katiller, babamın ağzına girip çıkan

* 344 *

LAURIE HALSE ANDERSON

dumanın aslında onu karanlık tarafa çekmek için gönderilmiş
bir ruha dönüşmesi...

“Neden, baba?” diye sordum.
Nargileye uzandı. “Onların burada olmasından keyif alı­
yorum.”
Michael kıkırdadı. Parmakları, ekrandaki askeri kontrol
ederek oyunda bir katliam yapıyordu. “Duydun mu, Goose?
Bizden hoşlanıyormuş.”
İşte o anda Michael’ı öldürmek istediğimi fark ettim. Ya­
pamayacağımı ve yapmayacağımı biliyordum. Eğer ona saldı­
rırsam beni bir sinek gibi ezerdi. Babam da beni savunmak için
sarhoş haliyle araya girerdi ve her şey daha kötü ve kanlı bir hal
alırdı. Babamın tabancalarından b irini... hatta tüfeklerinden
birini alıp onları tehdit edebilirdim. Onlara ateş edeceğimden
değil —iki tane moron için hapse gidecek halim yoktu—ama
onlar bunu bilmeyeceklerdi. Kafalarının üstünde bir noktaya
nişan alarak onları korkutabilirdim. Zaten duvarın alçıpanını
değiştirmemiz gerekiyordu.
Kafamda —ben, tüfek, tavan, güm—sahnesi ne kadar hızlı
canlanırsa canlansın, planda aksaklık gösterecek noktalar da
peşinden dörtnala gidiyordu. Babam tabancayı kapardı ya da
Michael tabancayı kapardı ya da Goose kendi getirdiği taban­
cayı çekerdi ve işler korkutucu derecede kötüye gidip kanlı
bir hal alırdı.
Babam, “Evde pastırma var m ı?” diye sordu.
Odanın diğer tarafına geçtim ve televizyonun fişini çektim.
“Polisi arıyorum.”
Michael, “Hayır, aramıyorsun,” dedi.

* 345 *

hafızam ın keskin bıçağı

Telefonumu çıkardım. “İzlemek ister misin?”
Goose ayağa kalktı. “Dostum.”
Michael, “Andy,” dedi. “Çocuğuna telefonu kaldırmasını
söyle.”
Babam, “Haydi ama Hayley,” dedi.
Telefonu açtım.
Michael, “Babanı tutuklayacaklar,” dedi. “Bunu mu isti­
yorsun? ”
Ön kapıyı açtım, dondurucu ve kör edici güneşe çıktım.
Kamerayı açtım ve iki motorun da plakasını kareye alabilmek
için garajın önündeki yolda yeterince ilerledim.
“Ne yapıyorsun?” Michael kapının ardından seslendi.
Büyük çekici tırm şoför koltuğuna oturdum ve kapıyı içe­
riden kilitleyip 91 l ’i aradım. Babamın hasta olduğunu ve iki
adamın evimizden çıkmadıklarını söyledim. Acil durumlara
bakan bayan bilgilerimi not ederken Michael ve Goose motor­
larına atlayıp gürültüyle uzaklaştılar.
Evet! Zafer!
Telefonu ön panele koyup kendi kendime beşlik çaktım.
İçimi çektim ve telefonu elime aldım. “Gittiler,” dedim. “Size
bahsettiğim adamlar. Polise artık ihtiyacımız yok.”
Kadın, “Bir polisin çağrıya cevap vermesi gerekiyor, tatlım,”
diye açıkladı. “İyi olduğunuzdan emin olmak için.”
“Hayır, gerçekten, artık göndermenize gerek yok,” dedim
sesimi sertleştirerek. “Sizi aramam onları korkuttu. Ben tama­
men güvendeyim. Babam da.”
“Babanın ambulansa ihtiyacı var m ı?”

* 346 *

LAURİE HALSE ANDERSON

“Ne? Hayır. Şey... Nezle oldu. Tavuk suyuna çorbaya
ihtiyacı var, polise değil.”

“Birkaç memurumuz da nezle oldu. Biraz sıkışık çalışıyoruz
ama seni temin ederim, bir saat içinde bir polis memuru evinize
uğrayacak. Hatta kalmak ister misin? ”

Telefonu kapadım.
Babamın otunu bulacaklardı. Peki, ya başka? Her silahı
ruhsatlı mıydı? Peki, ya uyuşturucu kokusu alan bir köpek
getirirseler? Varlığından haberim olmayan saklanmış zulaları
bulabilir miydi? Peki, ya babam üniformalı adamları görünce
deliye döner ve onlara saldırırsa? Ya onu saldırı ve uyuşturucu
bulundurmaktan tutuklarlarsa? Ya da daha kötüsü onun bir
uyuşturucu pazarlayıcısı olduğunu düşünürlerse? Ya onu alıp
götürürlerse? Beni nereye göndereceklerdi?
Bir mide bulantısı dalgası beni vurdu. Öksürdüm, ağzıma
gelen safrayı yutkundum ve bir daha yapmamaya yemin ettiğim
şeyi yaptım.
Trish’i aradım.

* 347 *

Trish gelene kadar evdeki her pencereyi açmış, oda spreyi sık­
mış ve babamı banyoya sokmuştum. Bong’u mısır tarlasında
gidebildiğim en uzak yere atmıştım ve babamın haplarını da
tuvalete boşaltıp sifonu çekmiştim. Artık katı bir hal almış kus­
muğu halıdan temizleyip geride kalanın üzerine bebek pudrası
döküp elektrikli süpürgeyle çekmeye çalışmıştım.

Trish geldiğinde babam duştan çıkmış, lanet pencereleri
kapamam için bana bağırıyordu. Trish, babamın nabzını kontrol
ederken olan biteni birkaç cümleyle açıkladım. Babam, geniş
bir eşofman ile eski bir kazak giymişti ve babamdan veya bir
savaş kahramanından çok evsiz bir adama benziyordu. Trish
babamı yatağına yatırırken bana pencereleri kapamamı söy­
ledi. Polis arabası, sireni çalmadan ama ışıkları yanıp sönerek
garajın önüne park etmeden önce çabucak pencereleri kapadım.

“Eğer bir şey bulmazlarsa onu tutuklayabilirler mi? ” diye
sordum.

Trish, “Bu değişir,” dedi. “Hikâyeni basit tut. Uyandın,
baban bayılmıştı ve adamların oturma odasında olduklarını
bilmiyordun. Onları daha önce hiç görmedin.”

“Ama M ichael...”
“İsim kullanma. Evden gitmemekte ısrar ediyorlardı ve
sen de korkmuştun. Tamam m ı?”

* 348 *

LAURİE HALSE ANDERSON

Bir polis kapıya vurdu.
Trish, “Eğer ağlamak istersen, hiç çekinme,” diye ekledi.

Trish, kontrolü ele aldı. Kim olduğunu ve neden orada oldu­
ğunu açıkladı. Daha sonra polislerden birini —zayıf olanını—
alıp babamı görmeye götürdü. Diğer polis, defansta oynayan
bir futbolcu gibi yapılıydı. Devasa omuzları, kafasından daha
kalın bir boynu ve beyzbol eldivenleri büyüklüğünde elleri
vardı. Gardım almış, babamın yaptığı gibi her tehlikeyi değer­
lendiriyordu ama bütün evi dolaşıp benimle oturma odasında
oturduğunda biraz daha rahatlamışa benziyordu.

Sorularını cevapladım. Babam nezle olmuştu. Onunla ilgi­
lenmek için evde kalmıştım. Hayır, hasta olduğu için doktora
gitmemişti. Hayır, adamları tanımıyordum. Hayır, onları be-
timleyemezdim, çok korkmuştum.

Cevaplarımı spiralli bir not defterine yazdı ve tamamen aynı
soruları bana tekrar sordu. Ben de tamamen aynı cevapları bir
defa daha verdim. Cevapları tekrar yazdı ve bana bakıp gülüm­
sedi. Gözlerinin etrafındaki çizgiler buruştu. Bir palamut gibi
kahverengi gözleri vardı. Başımın üstünde bir noktaya baktı.

“Duvara kim yumruk attı?” diye sordu.
“Buraya taşındığımızda böyleydi,” dedim. “Burada biz
yokken kaçak yaşayan evsizler yapmış.”
Bunu deftere yazmadı. “Burada kal,” dedi.
Koridorda yürüdü. Anahtarları, kelepçeleri ve farklı birçok
zinciri şakır şakır ses çıkarıyordu ve garip bir şekilde her zaman
Noel Baba’nın kızağının çıkardığı ses olarak hayal ettiğim

* 349 *

hafızam ın keskin bıçağı

sese çok benziyordu. Koridorun ucunda ortağıyla fısıldaşarak
konuştular. Kalorifer yanmaya başlamıştı ve Michael’ın şeytani
parfümünün kokusu çıkmaya başlamıştı. Peki, ya bu olmaya
devam ederse? Ya babam aslında bir hız treninde değil de dönen
bir kaydıraktan dönerek karanlığa doğru kayıyorsa? Michael
bir sonraki sefer ona ne yapacaktı?

“Affedersiniz, efendim,” diye seslendim. “Plakalarının
fotoğrafını çektim. Bu işe yarar m ı?”

83— * ~

Son olarak, babamın silahlarının ruhsatlarını incelediler ve
şaşırtıcı bir şekilde hepsi yasal çıktı. Adam, hatta silahları
düzgün bir şekilde emniyete aldığı için babama iltifat bile etti.
Sonunda da telefonumdaki fotoğraflara bakıp motosikletlerin
plakasının olduğu resmi kendilerine gönderdiler. Kahve Göz
plaka numarasını bilgisayarına girdi ve ortağıyla hakkında bir
şeyler konuştuğu bir sonuç buldu.

Bir ambulans çağırdılar çünkü babam çok susuz kalmıştı.
Koluna bir serum takıp babamı bir sedyeye bağladılar ve sed­
yeyi de ambulansa çıkardılar. Babam, Trish’ten arabasıyla
ambulansı takip etmesini istedi ve beni götürmemesi için ona
söz verdirdi.

Sonunda duvarında delikler, halısında kan lekeleri olan
evde yalnız kalmıştım. Yerden tavana kadar birikmiş sözcükler

* 350 *


Click to View FlipBook Version