İSLÂM TARİHİ ANSİKLOPEDİSİ
2.CİLD
İçindekiler Tablosu ALİ (r. anh) .......................................................................... 116
ALİ BİN ABBÂS EL-EHVEZÎ............................................ 129
2. Cild (Ahmed-Bâbek) ................................................................. 3 ALİ BİN ABDULLAH BİN ABBÂS................................... 133
AHMED BİN HÜLÂGÛ (TEKÜDER).................................... 3 ALİ BİN ÎSÂ EL-CERRÂH................................................. 135
AHMED-İ BEDEVÎ................................................................. 5 ALİ BİN ÎSÂ EL-KEHHÂL................................................. 136
AHMED MİRZA SULTAN..................................................... 9 ALİ NAKÎ HÂDÎ ................................................................. 138
AHMED RIFÂÎ...................................................................... 12 ALİ RÂMÎTENÎ................................................................... 140
AHMED ŞAH DÜRRÂNÎ ..................................................... 17 ALİ RIZÂ............................................................................. 144
AHMED YESEVÎ .................................................................. 19 ALİ ŞÎR NEVÂÎ................................................................... 147
AHNEF BİN KAYS............................................................... 27 ALTINORDU DEVLETİ ..................................................... 150
AİLE ...................................................................................... 31 ÂMİL ................................................................................... 154
AİŞE-İ SIDDÎKA (r. anhâ)..................................................... 35 AMMÂR .............................................................................. 157
AKABE BÎ’ATLARI ............................................................. 42 AMMÂR BİN YÂSER (r. anh)............................................ 158
AKKA MÜDAFAASI............................................................ 47 AMR BİN ÂS (r. anh) .......................................................... 162
ANADOLU BEYLİKLERİ .................................................. 174
AKKOYUNLULAR .............................................................. 54
ALÂİYE BEYLİĞİ ................................................................ 58 ARABLAR........................................................................... 175
ALÂÜDDEVLE SEMNÂNÎ.................................................. 61 ARİF-İ RİVEGERÎ............................................................... 180
ALÂÜDDÎN ALİ SABİR ...................................................... 63 ARTUKOĞULLARI............................................................ 181
ALÂÜDDÎN ATSIZ (HAREZM-ŞAH) ................................. 68 ÂŞİR..................................................................................... 187
ALÂÜDDÎN-İ ATTÂR .......................................................... 71
ALAÜDDÎN KEYKUBÂD I ................................................. 74 ATABEGLER (Atabeyler) ................................................... 191
ALÂÜDDÎN MUHAMMED HALACÎ ................................. 83 AYDINOĞULLARI BEYLİĞİ ............................................ 193
ALÂÜDDÎN MUHAMMED TEKİŞ ..................................... 87 BABAÎLİK........................................................................... 195
BÂBEK ................................................................................ 199
ALB ARSLAN....................................................................... 91
ÂLEMGÎR ŞAH................................................................... 106
ALEVÎ.................................................................................. 115
2. Cild (Ahmed-Bâbek)
AHMED BİN HÜLÂGÛ (TEKÜDER)
İran’daki İlhanlı (Moğol) devletinin üçüncü hükümdarı. Birinci İlhanlı hükümdarı Hülâgû’nun oğludur. Asıl
ismi, Teküder’dir. Müslüman olduktan sonra Ahmed ismini aldı. Doğum târihi kesin olarak bilinmeyen Ahmed
Hân, ağabeyi Abaka Hân’ın vefatından sonra hükümdar oldu. İki yıl kadar hükümdarlık yaptıktan sonra, 1284
(H. 683) senesinde Abaka’nın oğlu Argûn Hân tarafından Horasan’da şehîd edildi.
Annesi, Konkırat beyinin kızı Kutuy Hatun olan Ahmed Hân (Teküder), Hülâgû’nun on dört oğlundan biri idi.
Daha çocuk iken müslüman oldu. Abaka Hân’ın hükümdarlığı zamanında, Nihâvend ve Dinâver taraflarında,
emrine verilen yerleri idare etti. 1282 (H. 681) senesinde, Abaka Hân’ın Hemedân’da ölmesi üzerine, bir
müddet karışıklıklar baş gösterdi. Bu sırada hanedan temsilcileri toplanarak Ahmed Hân’ı İlhanlı tahtına
geçirdiler. Abaka Hân’ın oğlu Argûn Hân, istemeyerek onun hükümdarlığını kabul etti.
Ahmed Hân, İlhanlı hükümdarı olunca, müslüman bir hükümdar olduğunu, İslâm devletleriyle iyi
münâsebetler kurmak istediğini, müslüman devletlerin hükümdarlarına gönderdiği mektuplarla ifâde etti.
Memlûklülere karşı Abaka Hân’ın siyâsetini tâkib etmek istemiyordu. Bunun için zamanın büyük âlimlerinden
Şîrâzlı Kutbüddîn, Rudekü Behâüddîn ve Şeyh Abdurrahmân’ı, Memlûk sultânına elçi gönderdi.
Müslümanların huzur içinde yaşarmalarını te’min etmek için elinden geleni yapacağını bildirdi. Bu hususta
yazdığı mektupta;
“Biz, müslümanlığı gönül hoşluğu ile kabul ettik. Himmetimizi, şehirlerin imârına ve müslümanların
korunmasına sarf eyledik. Memleket halkına; “Evkafın (vakıfların) gelirlerini tahsis edildikleri yerlere
vermelerini, hayır sahiplerinin koştukları şartlar gereğince, müstehâk olanlara dağıtmalarını emrettik. Bundan
sonra mescidler, medreseler, tekkeler ve hayrat binalarıyla kervansaraylar tam bir parlaklığa erişecektir”
diyordu.
Bu sırada Anadolu’yu idare eden Ahmed Hân’ın kardeşi Kongurtay, küfründe diretiyor, yağma ve zulme
devam ediyordu. Bilhassa Karamanoğulları ve Eşrefoğulları topraklarındaki ormanları tahrib ettirip, pek çok
müslümanı öldürtmüş, binlerce kadın ve çocuğu esir alıp satmıştı.
Memlûk sultânı Kalavun ise, Ahmed Hân’ın sulh isteği ile ilgili mektubunu, Anadolu’daki temsilcisi
Kongurtay tarafından müslümanlara uygulanan, zulm sebebiyle müsbet karşılamadı. Yumuşak ve tatlı bir dille
cevap vermesi gerekirken, tabîatındaki sertlik sebebiyle elçilere karşı soğuk davrandı ve Ahmed Hân’ın
mektubuna karşı şu menfî cevâbı yazdı:
M..;Evkâfdan söz etmişsiniz. Vakıfların gelirleri ölülerin malıdır, ölülere ait malların müstehâk olan kimselere
verilmesinde, hayratın yerine sarf edilmesinde iftihar edilecek bir şey yoktur. Esasen bu, pâdişâhların
yapmaları gereken şer’î bir vazifedir. Müslümanlık dâiresine ayak basmış olduğunuzu bildiriyorsunuz. Bunun
için de kimseye minnet etmek gerekmez. Minnet, Allahü teâlâya edilir. Çünkü sizi bu mazhariyete eriştiren
O’dur...”
Bu sırada İlhanlı hâkimiyetinde olan Anadolu Selçuklu ülkesinin ikiye ayrılıp bir kısmının idâresinin
Giyâsüddîn Mes’ûd’a, bir kısmının da Giyâsüddîn Keyhüsrev’e verilmesi kararlaştırıldı. Bu paylaşma
kararından sonra, Anadolu’nun yarısının elinden çıkacağını anlayan Giyâsüddîn Keyhüsrev, küskün bir hâlde
ayrılarak Erzincan’a döndü. Giyâsüddîn Mes’ûd ise Konya’ya giderek, Selçuklu tahtına oturdu. Fahrüddîn Ali,
yine Selçuklu vezirliği vazifesine devam etti. Giyâsüddîn Keyhüsrev, saltanattan ümidini kesince, bütün devlet
erkânı Sultan Mes’ûd tarafına geçti. Keyhüsrev, Erzincan’da bulunduğu sırada Öldü. Sultan Keyhüsrev
öldükten sonra, Sultan Mes’ûd, Fahrüddîn Ali’nin vezirliği ile dürüst bir saltanat sürmeğe başladı.
Ahmed Hân’ın İlhanlı tahtına geçmesinin ilk zamanlarında, ülkenin her tarafında olduğu gibi Horasan ve
Oerbent taraflarında da huzur ve sulh hüküm sürdü. Ancak Ahmed Hân’ın hükümdarlığını istemeyerek kabul
eden ve taç giyme merasimine de katılmayan Abaka Hân’ın oğlu Argun, İlhanlı tahtının tek ve tabiî mirasçısı
olduğunu ileri sürerek Ahmed Hân’a baş kaldırdı. Ahmed Hân’ın yumuşaklık ve merhametinden istifâde eden
diğer putperest Moğol beyleri de Argun’u ona karşı tahrik ediyorlardı. Hattâ Anadolu’nun idaresinden sorumlu
olan Kongurtay bile Ahmed Hân’ı devirip yerine Argun’un geçmesini istiyordu. Kongurtay’ın bu kötü niyetini
tesbit eden Ahmed Hân, onu ve adamlarını öldürtmüş ve fitne ateşini durdurmak istemişti. Fakat müslüman
olan Ahmed Hân’ın hükümdarlığını kabul etmek istemiyen ve îmân şerefiyle şereflenememiş olan diğer Moğol
beyleri, Argun’u Ahmed Hân’a karşı kışkırtmaya devam ettiler. Argun da kendine yardımcı olacağını
bildirenlerin teşvikiyle Ahmed Hân’a baş kaldırdı. Devletin devamını ve milletin huzurunu isteyen Ahmed
Hân, nihayet büyük bir ordu hazırlatarak, damadı Alinak’ın kumandasına verdi ve Horasan’da bulunan Argun
üzerine gönderdi. Kendisi de orduyu tâkib ederek Horasan’a ulaştı.
Ahmed Hân ile Argun arasında andlaşma yapmak için uğraşanlar çıktı. Elçiler gidip geldi. Fakat andlaşma
sağlanamadı ve iş kılıçlara kaldı. İki ordu arasında çarpışmalar başladı. İki taraftan bir çok emir ve kumandan
öldü. Sayısız insan telef oldu. İlk çarpışma gününde Ahmed Hân’ın ordusu galip gelip, Argun esir alındı.
Alinak, Argun’un hemen öldürülmesini ve fitne ateşinin söndürülmesini teklif etti. Ancak Ahmed Hân;
“Askersiz ve parasız bir adam ne yapabilir” düşüncesiyle tehlikeyi, umursamadı. Zaferi kazanınca, her şey bitti
zannetti. Ordugâhtan ayrılıp, ağırlıkların bulunduğu yere gitme gafletinde bulundu. Onun ordugâhtan
ayrılmasını fırsat bilen emirlerden Bukay (Celâyir), diğer emirlerin ve kumandanların yardımıyla, başta Alinak
olmak üzere, hükümdâra sâdık olan beyleri öldürttü. Bu suretle urduya hâkim duruma geldi. Argun’u
kurtararak İlhanlı sultânı îlân etti. Savaşın aleyhine döndüğünün farkına varan Ahmed Hân, Horasan sınırından
Erran (Karabağ) tarafına kaçtı. Gittiği bölgenin insanlarından topladığı askerlerle durumu kurtarmayı istediyse
de başaramadı. İşi yağmacılık olan Karâuna tümeni, Ahmed Hân üzerine gönderildi. Ahmed Hân yakalanarak
şehîd edildi.
Sâmîmî bir müslüman olan Ahmed Hân, yumuşak tabîatli ve merhamet sahibi idi. İlhanlı ülkesi, onun tahta
geçmesiyle parlak bir dönem yaşadı. O, bütün gayret ve himmetini, müslümanların işlerini düzene koymağa ve
onların huzur ve güven içinde yaşamalarına sarf etti. Çevredeki İslâm ülkeleriyle sulh içinde yaşamağa çalıştı.
İlme ve âlimlere saygısı sonsuz olan Ahmed Hân, âlimlerle sohbette bulurtur ve onlardan istifâde ederdi.
Bilhassa tasavvufa da meyli olan Ahmed Hân, zamanının büyük mutasavvıfı Şeyh Abdurrahmân’ın
sohbetlerine katılıp istifâde etmiştir.
1) Musâmeret-ül-Ahbâr ve Musâyeret-ül-Ahyâr, sh. 136
2) Câmi-ut-Tevârih-i Hâce Reşîdüddîn: cild-3, sh. 166-194
3) Târih-i Güzide; sh. 584
4) Ahbâr-ü Selâçuka-i Rûm; sh. 357,358,392,394, 400
5) Kâmûs-ül-a’lam; cild-1, sh. 783
6) Şezerât-üz-Zeheb; cild-5, sh. 381
7) Fevât-ül-Vefeyât; cild-4, sh. 241
8) Mirat-ı Kâinat; cild-2, sh. 136
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-8, sh. 103
AHMED-İ BEDEVÎ
Mısır’daki evliyanın büyüklerinden. Hem şerîf hem seyyid idi. Yâni Peygamber efendimizin mübarek torunları
Hasen ve Hüseyn’in neslindendir. Babası Ali bin İbrahim, annesi Fâtıma binti Muhammed olup, 1199 (H. 596)
senesinde Fas’da doğdu. 1276 (H. 675) senesinde Mısır’da, Tanta şehrinde vefat etti. Kabri orada olup, herkes
tarafından ziyaret edilmektedir. Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin (r. aleyh) dedeleri 692 (H. 73) senesinde
Arabistan’dan hicret edip, Fas’a yerleşmiş bir aile idi. Sonradan babası, gördüğü bir rüya üzerine, 1206 (H.
603) senesinde Fas’dan çıkıp, 1210 (H. 607) senesinde ecdâd beldesi olan Mekke-i mükerremeye döndü,
ölünceye kadar kaldı ve burada vefat etti. Kabri, Mu’allâ kabristanlığındadır.
Ahmed-i Bedevî Mekke-i mükerremede yetişti. Cesaret ve yiğitliğlyle tanındı, öte yandan ilim tâhsîl edip,
Kur’ân-ı kerîmin kıraat şekillerini yâni Kırâat-ı Seb’a’yı öğrendi. Silsile yoluyla Ebü’l-Hasen-i Şâzilî, Seyyid
Ahmed Rıfâî, Hasen-i Basrî (r. aleyhim) ve Resûlullah efendimize ulaşan âlimlerden ilim öğrendi. Çeşitli
yollardan Resûlullah efendimize varan hocalarının silsilesi, Tuhfet-ür-râgıb isimli eserde uzun yazılmıştır.
İlim öğrenmek için çeşitli beldeleri dolaştı. Oralarda bulunan büyük âlimlerin sohbetinde bulundu. Fıkıh ve
diğer ilimlerde derin âlim oldu. Binlerce velî yetiştirdi.
Seyyid Ahmed-i Bedevî (r. aleyh) şöyle anlatır: “Bir defa, Kâbe-i muazzama etrafında uyuyordum. Gizliden
bir ses bana; “Uykudan uyan; Allahü teâlânın bir olduğunu zikret!” diyordu. Kalkıp abdest aldım. İki rek’at
namaz kıldım. Allahü teâlâyı zikrettim. Sonra tekrar yattım. Tekrar aynı sesi duydum. Bana; “Kalk! Allahü
teâlânın bir olduğunu zikret, uyuma! Yüksek derecelere kavuşmak istiyen uyuyamaz! Ne bir şey yiyebilir, ne
de bir şey içebilir. Dâima, oruç tutmak ve geceleyin, herkes uykuda iken, namaz kılmak suretiyle nefsinle
mücâdele et! Kalk, böyle yap! Sana, yüksek hâller ve dereceler verilecek” diyordu. Bu rüyanın te’siriyle
uyandım. Rüyamı, benden yaş, ilim ve derece bakımından yüksek olan ağabeyime anlattım. Bana; “Sırrını gizli
tut! Söylenilenlere uygun yaşa! Nihayetler, başlangıçtaki şeyler üzerine kurulur” dedi. Bu nasihatlere uyarak
ve pek çok gayret ederek, Allahü teâlânın izni ve ihsanı ile nice güzel hâllere ve yüksek derecelere kavuştum.”
Ahmed-i Bedevî (r. aleyh), kendisini ilme ve ibâdete verdi. İnsanlarla alâkasını azalttı ve konuşmayı terketti.
Üst üste gördüğü rüya üzerine Medîne-i münevvereden ayrılarak Irak’a gitti. Orada; Ahmed Rıfâî, Abdülkâdir-
i Geylânî, Hallâc-ı Mensur, Sırrî-yi Sekatî, Ma’rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî (r. aleyhim) gibi evliyanın
kabirlerini ziyaret etti. 1236 (H. 634) senesinde rüyasında, Mısır’ın Tanta şehrine gitmesi işaret olundu ve yola
çıktı. Kahıre’ye geldiğinde, Mısır sultânı Baybars, askeri ile karşıladı, çok hürmet etti ve husûsî
misafirhanesinde ağırladı. Sonra da talebeleri arasına katıldı.
Mısır’ın Tanta şehrinde bulunan bir çok âlim ve evliya arasında en meşhûrlarından olan Hasen Sâig ve Seyyid
Salim Mağribî hazretleri, Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin (r. aleyh) yolda olduğunu ve Tanta şehrini teşrif
edeceğini haber alınca, oradan ayrılıp başka bir beldeye yerleştiler. Sebebi sorulunca; “Kasabanın asıl sahibi
geliyor. O’nun bulunduğu yerde bulunmak bize yakışmaz. Bizim yapacağımız, olsa olsa ona talebe olmaktır.
Ona yakın bulunmakla, ona karşı edebde ve hizmette kusur etmekten korkuyoruz” dediler.
Ahmed-i Bedevî hazretleri, zamanla herkes tarafından tanındı. Her tarafta meşhûr oldu. Tanınan ve büyük
bilinen âlimler bile gelip talebesi oldular. İslâmiyet’e ve âlimlere çok bağlı olan Sultan Baybars da kıymetli
talebeleri arasında idi. Ahmed-i Bedevî hazretleri, devamlı zikir ve murakabe hâlinde olup, her an Allahü
teâlâyı düşünür ve bir ân hatırından çıkarmazdı. Hiç evlenmedi. Evlenmesini isteyenlere; “Beni kendi hâlime
bırakınız. Cennet hûrilerinden başkası ile evlenmek istemem” derdi. Dünyâ ile alâkası yâni dünyâ malının,
kalbinde yeri yoktu.
Son devir Osmanlı ulemâsından Hacı Muhammed Zihni efendi, Tuhfet-ür-râgıb isimli eserinde şöyle anlatır;
“Büyük hadîs ve fıkıh âlimi İbn-i Hacer Askalânî hazretlerine, “Seyyid Ahmed-i Bedevî hakkında ne
buyurursunuz?” diye suâl edildi. İbn-i Hacer hazretleri şöyle cevap verdi: “O, Ebü’l-Fityân Ahmed bin Ali’dir.
Çok heybetli bir zât idi. Kimse yüzüne bakmağa cesaret edemezdi, bunun için yüzüne iki kat peçe (nikâb) örter
ve öyle gezerdi. Bu sebeple Bedevî denilmiştir.”
Çok Kur’ân-ı kerîm okurdu. Kur’ân-ı kerîm okurken hâlden hâle geçerdi. Şafiî mezhebinde olup, fıkıh ilminde
âlim idi. Önceleri, çok cesur, atılgan, şecaatli bir mîzâca sâhib idi. Kendisine eza edilince karşılık verirdi.
Bunun için Attâb diye tanınmıştır. Sonraki hâllerinde ise, gayet sükût ve sükûn üzere bulundu. Bu hâlinde o
derece ileri gitti ki bir şey söylemezdi. Şayet söylenmesi îcâb eden bir şey olursa, işaretle anlatırdı.
İbn-i Hacer-i Askalânî hazretlerinin torunu Ebü’l-Mehâsin, Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri hakkında
sorulan bir suâle verdiği cevapta şöyle buyurdu: “Seyyid-i Bedevî Ahmed bin Ali hazretleri, Şemseddîn-i Berî
el-lrâkî’nin huzurunda yetişen evliyadan idi. Berî (r. aleyh), Ali bin Nu’aym el-Bağdâdî’nin, bu da Seyyid
Ahmed Rıfâî’nin talebesi idi.
Seyyid Ahmed-i Bedevî (r. aleyh); her an Allahü teâlâyı düşünür, O’nun muhabbetinin ve heybetinin te’siri ile
kendinden geçerek gözlerini semâya diker, gecegündüz öyle kalırdı. Kırk gün ve daha ziyâde bir şey yiyip,
içmez ve uyumazdı. Gözlerinin karası bir ateş koru hâlinde idi. Talebelerinden Abdül’âl’e ve Abdülmecîd’e (r.
aleyhimâ), bilhassa, alâka ve ihtimam gösterirdi.
Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri, talebelerine teveccüh ederek (kalp yoluyla) terbiye eder ve konuşmazdı.
Halîfesi Abdül’âl, dışarıdan, câhil, manevî terbiyeden mahrum, gafil bir kimseyi onun huzuruna getirince,
Seyyid hazretleri bir kerre nazar buyurmakla, o kimse, manevî hâller ve yüksek derecelere kavuşurdu. Sonra,
Abdül’al’e; “Söyle, o kimse falan beldeye yerleşip, Oradaki insanlara faydalı olsun!” buyururdu. Onun,
talebelerini terbiye etmesi, yetiştirmesi, bu şekilde idi. Bir bakışla, uzun yıllar zahmet ve meşakkat çekmekle
elde edilen derecelere bir anda yükseltirdi. Ahmed-i Bedevî, umumiyetle bir evin damında bulunur, orada
ibâdet ve tâatle meşgul olurdu. Bunun için talebelerine Sütûhî veya Eshâb-ı Sath denirdi. Bu yüzden Seyyid
Ahmed-i Sütûhî diye de tanındı.
Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin kerametleri pek çoktur. Dillerde dolaşanları ve kitaplarda yazılanları
toplansa, cildler doldurur. En meşhûrlarından bir kaçı şunlardır.
Bir adam omuzunda süt dolu kab ile Ahmed-i Bedevî hazretlerinin yanından geçiyordu. Ahmed-i Bedevî
parmağı ile kabı işaret eder etmez, kap yere düşüp süt tamamen döküldü. Bu hâle canı sıkılan adam, yere
dökülen süte bakınca, içinde şişmiş bir yılan gördü. Sütü taşıyan kimse bu hâli farkedince çok sevindi. Çünkü
kendisi ve çocukları, muhakkak bir ölümden kurtulmuşlardı. Bu lütfundan dolayı Allahü teâlâya hamd ve
Ahmed-i Bedevî hazretlerine teşekkür etti.
Bir gün kendi gözlerinde bir şişkinlik hâsıl oldu. Tedavi için oradaki bir çocuktan yumurta istedi. Çocuk;
“Elinizdeki yeşil değneği verir misiniz?” deyince, Seyyid Ahmed-i Bedevî de verdi. Çocuk, annesine giderek;
“Dışarda bir kimse var, gözü ağrıyor, tedavi için benden bir yumurta istedi ve bu değneği verdi” dedi. Annesi;
“Şimdi, evimizde yumurta yoktur” dedi. Çocuk gidip durumu Ahmed-i Bedevî’ye bildirdi. O da; “Git, falan
yerde vardır” buyurdu. Çocuk oraya gidince, orasını yumurta ile dolu buldu. İçinden bir yumurta getirdi. O
günden sonra Ahmed-i Bedevî’ye talebe olan, yanından hiç ayrılmayan ve büyük evliyadan olan bu zât,
Abdul’âl idi. Vefatından sonra da Seyyid hazretlerinin halîfesi oldu.
Seyyid-i Bedevî’nin talebelerinin büyüklerinden olan Abdül’âl diyor ki: “Hocam Ahmed-i Bedevî’ye kırk sene
hizmet ettim. Bir an Allahü teâlâya ibâdetten uzak kaldfğını görmedim. Bir gün, kendisine, dînimizde
fakirliğin ne olduğunu sordum. Cevaben, hazret-i Ali’nin bir kıssasını anlattı. Rivayet olunduğuna göre, hazret-
i Ali, Basra çarşısında, kibirli bir şekilde yürüyen bir fakîri görüp; “Sen kimsin?” diye sordu. O da; “Bir fakir”
diye cevap verdi. “Fakîrin (fakirliğin) alâmeti nedir?” diye sorunca; “Ey Ebû Hasen (Ali bin Ebî Tâlib!) Senin
ilmin bu kadar ziyâde iken bunun cevâbını biz nasıl verebiliriz?” dedi. Bunun üzerine hazret-i Ali, fakîrliğin
alâmetlerini şöyle saydı: “Allahü teâlâyı tanımak, O’nun emirlerini gözetmek. Resûlullah’ın sünnet-i
seniyyesine yapışmak.
Dâima abdestli olmak. Her hâlde Allahü teâlâdan razı olmak. O’ndan gelen her şeye rızâ göstermek, inanmak.
İnsanların ellerinde olan şeylerde gözü olmamak. Allahü teâlânın emirlerini yapmakta yarış etmek, gevşeklik
göstermemek. İnsanlara karşı şefkatli, merhametli ve mütevâzî olmak, şeytanı düşman bilmek. Eziyetlere
sabretmek.” Ahmed-i Bedevî, bundan sonra bana; “Ey Abdül’â! Allahü teâlâyı zikretmek sâdece dil ile değil,
kalb ile olur. Allahü teâlâyı hazır bir kalb ile an ve gafil olmaktan sakın! Çünkü, gaflet kalbi katılaştırır. Sabır,
Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermektir. O’nun hükmüne rızâ göstermek ve emrine teslim olmak demek,
nîmete kavuştuğunda sevinip ferahlık duyduğu gibi, musîbet ve sıkıntı geldiğinde de aynı sevinç ve ferahlığı
duyabilmek demektir. Nitekim, Allahü teâlâ, Bekara sûresinin 155. âyet-i kerîmesinde Peygamber efendimize,
meâlen; “Ey Hâbîbim! Musîbet ve ezaya) sabredenlere (lütuf ve ihsanlarımı) müjdele!” buyuruyor. Zühd
sahibi olmak, dünyâya düşkün olmamak, dünyevî arzu ve istekleri terk ederek, nefse karşı durmak demektir.
Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tane helâli terk etmektir. Tefekkür etmenin hakîkati, Allahü
teâlânın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat Allahü teâlânın zâtı hakkında düşünmemektir.
Ey Abdül’âl! Allahü teâlânın kullarından birine bir musîbet gelince, sakın sevinme! Gıybet ve dedikodu
yapma! İnsanlar arasında söz taşıma! Sana eziyet vereni ve zulmedeni affet! Kötülük yapana iyilik et! Sana
vermiyene ver.” Ahmed-i Bedevî (r. aleyh) bundan sonra; “Ey Abdül’âl! Doğru olan fakîr kimdir. Biliyor
musun?” diye sordu. Ben de; “Siz bilirsiniz efendim” dedim. Bunun üzerine sâdık olan fakîri şöyle tarif etti:
“Sâdık olan fakîr, hiç kimseden bir şey istemez. Eğer kendisine bir şey verilirse, teşekkür eder, verilmezse
sabreder. Sünnet-i seniyye üzere yürür. Bunlar bizim yolumuz üzere yürüyenlerin alâmetleridir. Yalan
konuşmamak, kötü iş ve sözde bulunmamak, haramlara bakmamak, madden ve manen temiz olmak, Allahü
teâlâdan korkmak, zikre ve tefekküre devam etmek yolumuzun esaslarındandır. Hasen-i Basrî hazretleri
buyuruyor ki: “Sâdık olan fakirlerle birlikte bulunmakla, bâzı mes’eleler öğrendim ki, bunlar, hikmet
cehverlerindendir.”
İlmi olmıyan kimsenin dünyâda ve âhırette de hiç bir kıymeti yoktur. Hilmi yâni yumuşaklığı olmayan
kimseye, ilmi fayda vermez. Allahü teâlânın kullarına şefkat etmeyene, Allahü teâlâ katında şefaat yoktur.
Sabırlı olmayana işlerinde selâmet yoktur. Takvası olmayan (yâni Allahü teâlâdan korkmayan) haramlardan
sakınmayan kimsenin, Allahü teâlâ indinde hiç bir kıymeti yoktur. Bu altı hasletten nasîbi olmayanın Cennefte
yeri yoktur” buyurdu. Ben hocam Ahmed-i Bedevî’nin nasihatlerini can kulağıyla dinleyip, bunlara uygun
amel işlemeye gayret ettim ve çok şeylere kavuştum.”
Tabakât-ı suğrâ kitabında bildirildiğine göre, Beyrutlu bir cemâat şöyle anlatırlar. “Biz on iki kişi idik.
Fransızlar bizi esir edip memleketlerine götürdüler. En ağır işlerde çalıştırmaya başladılar. Bir müddet sonra
dayanamıyacak hâle geldik. Allahü teâlâ, Seyyid-i Bedevî’den yardım istememizi hatırımıza getirdi. Biz de;
“Ey Seyyid Ahmed-i Bedevî! İnsanlar, senin esirleri, Allahü teâlânın izni ile memleketlerine gönderebileceğini
söylüyorlar. Resûlullah efendimizin yüzü suyu hürmetine bizim memleketlerimize dönmemize vesîle ol!”
diyerek yardım istedik. Bir anda kendimizi, daha önce hiç bilmediğimiz ve üzerinde bizlerden başka kimsenin
bulunmadığı bir binek üzerinde gördük. O vâsıta ile ayrıldık. Başımızdaki nöbetçilerin hiç biri bizi göremedi.
Farkedince bize yetişemediler. Ahmed-i Bedevî hazretlerinin bereketi ile memleketlerimize varıp kurtulduk.”
Ahmed-i Bedevî’nin (r. aleyh) Tanta’daki türbesinin bulunduğu câmi-i şerîfde her sene Rebî’ul-evvel ayının
birinci Cum’a gecesi mevüd okumak âdet olmuştur. Uzaktan yakından çok kimse gelir, hürmet ve saygı
ileımevlid-i şerîf dinlerlerdi.
Ahmed-i Bedevî hazretlerinin medfûn bulunduğu Tanta şehri yakınında bulunan Garbiyye şehri valisi, onun
büyüklüğüne inanmazdı. Bu sebeple, Seyyid hazretlerinin türbesinde düzenlenen mevüd toplantılarına
Garbiyye ahâlisinden katılmak isteyenlere mâni olur, gitmelerine müsâde etmezdi. Bu hâli haber alan
Muhammed Şenâvî hazretleri, o şehre gidip, vali ile görüşlü. Böyle yapmasının mahzurlarını, Seyyid
hazretlerinin evliyanın büyüklerinden olduğunu anlatıp, kendisine çok nasîhatte bulundu. Vali hiç oralı olmadı
ve eski hâline devam etti. Buna üzülen Muhammed Şenâvî, (r. aleyh), bu hâli manevî olarak, Seyyid Ahmed-i
Bedevî’ye arzetti. O anda; “Sabret! O, yakında cezasını bulur” diye bir ses duyuldu. Az zaman sonra vatînin
yüzünde çıkan bir yara, dudaklarını ve dilini de bürüdü. Zelîl ve hakîr hâle düştü. Böylece, evliyaya
düşmanlığın cezasını dünyâda çekmeye başladı. Bir müddet sonra da öldü. Allahü teâlânın dostlarına,
evliyasına dil uzatanların, düşman olanların, âhırette çekeceği çok acı azâblar yanında, dünyâda çektiği böyle
sıkıntılar pek az ve hiç kalır. Bunda çok dikkatli olmak îcâb ettiğini İslâm âlimleri bildirmişlerdir.
Evliyanın meşhûrlarından Muhammed es-Servî bir sene, Seyyid-i Bedevî’nin (r. aleyh) kabrinde düzenlenen
mevüd cemiyetine gitmedi. Rüyasında Seyyid-i Bedevî hazretlerini gördü. Kendisine; “Resûlullah’ın ve diğer
peygamberlerin (aleyhimüsselâm), Eshâb-ı kiramın (r. anhüm) ve cümle evliyanın (r. aleyhim) bulundukları bir
cemiyette bulunmaktan çekiniyor musun?” buyurdu. Bunun üzerine sabah erkenden yola çıkıp Tanta’ya gitti.
Bir seferinde Hâce Halebî adında birisi, yanında kumaş gibi mallar olduğu hâlde, mevlidde hazır bulunmak
üzere Ahmed-i Bedevî hazretlerinin türbelerine doğru yola çıktı. Yolda, yedi atlı yolunu kesip, mallarını almak
istediler. Hâce Halebî, o anda, Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin rûhâniyetinden yardım istedi. Sözü henüz
bitmeden, gözlerinden başka bir yeri görünmeyen, beyaz atlı, cesur bir süvari gelerek şakileri kovaladı. Hâce
Halebî, gelenin Ahmed-i Bedevî olduğunu ve onu tanıdığını söyledi.
Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin türbesinin kubbesinde, Resûlullah efendimizin mübarek ayak izlerinin
bulunduğu bir taş vardı. Bu kıymetli taş, kubbeye öyle güzel yerleştirilmişti ki, içeri girenler, önce bu taşı
görürler, bundan sonra Seyyicf hazretlerini ziyaret ederlerdi. Bâzı kimseler, bu taşın alınarak müzeye
konmasını ve burada bırakılmamasını istediler. Zamanın idarecilerini de ikna edip, taşı müzeye nakletmek için
teşebbüse geçtiler. O kadar uğraşmalarına rağmen, taşı yerinden ayırmak mümkün olmadı. Bu hâlin, Seyyid
hazretlerinin bir kerameti olduğunu, taşı yerinden oynatamayacaklarını anlayıp, niyetlerinden vazgeçtiler.
İmâm-ı Şa’rânî hazretleri anlattı: “Bir seher vaktinde, Seyyid-i Bedevî’nin türbesine yakın bir yerde
oturuyordum. Birden, türbenin kubbesi üstünde bulunan, hilâlin değirmen taşı gibi ses çıkararak döndüğünü,
üç devir yapıp, durduğunu gördüm. Mühim hâdiselerde türbenin üzerindeki hilâlin döndüğü tecrübe edilmişti.
Daha sonra Kanunî Sultan Süleyman Hân hazretlerinin Rodos adasını fethetmiş olduğu haberi geldi.”
1) Câmiu kerâmât-il-evliyâ; cild-1, sh. 309
2) Tabakât-ül-kübrâ; cild-1 sh. 183
3) Şezerât-üz-zeheb; cild-5, sh. 345
4) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-1, sh. 314
5) El-A’lâm; cild-1, sh. 175
6) îzâh-ül-meknûn; cild-2, sh. 644
7) Hüsn-ül-muhâdara; cild-1, sh. 521
8) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-1, sh. 787 cild-2, sh. 1257
9) Hadîkat-ül-evliyâ; son kısım, sh. 1
10) Tabakât-ül-evliyâ; sh. 422
11) Tuhfet-ür-râgıb; sh. 65
12) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 980
13) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 120
14) Mir’ât-ül-Haremeyn (Mir’ât-ı Medine); sh. 1049
15) Kıyamet ve Âhıret; sh. 128
16) Menâkıb-ı Ahmed-i Bedevî
17) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, cild-8, sh. 82
AHMED MİRZA SULTAN
Umurlular’ın, Semerkand’daki hükümdarlarından. İsmi Ahmed; babası, Tîmûr Hân’ın torunlarından Sultan
Ebû Sa’îd bin Muhammed’dir. Annesi, Ordu Buga Tarhan’ın kızı idi. Semerkand’da 1451 senesinde doğdu.
Mükemmel bir tahsîl ve terbiye gördü. Devrin en büyük âlimlerinden silsilen aliyyenin on sekizincisi,
müslümanların gözbebeği Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin sohbetinde bulunup, terbiyesinde yetişti. Ondan
feyz aldı. Zahirî ve bâtınî ilimlerde derin âlim oldu. İlm-i siyâsetin, şahikasına yükseldi.. Ubeydullah-ı
Ahrâr’ın (k. sirruh) teveccüh ve himmetleriyle hükümdarlığa hazır hâle geldi. Şehzadeliğinde, Ubeydullah-ı
Ahrâr’ın talebesi olan babası Ebû Sa’îd Mirza tarafından Semerkand ve Buhârâ’nın idaresi verildi. Buraları,
âdilâne bir şekilde idare etti. Şehzâdeliğnde, Yûnus Hân’ın kızı Mihr-Nigâr hanım ile evlendi.
Babası Ebû Sa’îd Mirza, 1469 senesinde Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’la harb ederken vefat edince,
Semerkand tahtına geçti. Akkoyunlulara mağlûbiyetle dağılmaya yüz tutan Tîmûroğulları Devleti’ne hâkim
oldu. Merkezi Semerkand olmak üzere, Mâverâünnehr-Tîmûrlu Devleti’nin başına geçti. Yirmi beş sene
hükümdarlık yaptı. Devrinde Orta Asya, çok hareketli siyâsî hâdiselere sahne olmasına rağmen, ülkesini sulh
ve sükûn içerisinde idare etti. İktidarının ilk yıllarında isyan eden kardeşi Sultan Mahmûd’u yendi. Esterâbâd
hâkimi Sultan Mahmûd, kardeşi Sultan Ahmed Mirzâ’nın hâkim olduğu Semerkand şehrini kuşattı. Durumdan
haberdâr olan Ubeydullah-ı Ahrâr (r. alşyh), bir mektup yazıp, bu işten vaz geçmesini istedi. Mektupta şöyle
yazılıydı: “Büyükler, Semerkand şehri için korunmuş belde demişlerdir. Kitaplarında da böyle yazmışlardır.
Semerkand’a kasd etmeniz uygun olmaz. Bu fakır, sizi çok sevdiğirrvden dolayı, vazifemi yerine getirmek için
bu işten vaz geçmenizi tavsiye ederim. Bugüne kadar tavsiyelerimi kabul etmediniz. Ahâlinin arzularına uyup,
bizim ikâzlarımıza aldırmadınız. Ne garip bir vaziyet! Halk kendi istekleri için çalışır. Ben ise senin için
çalışıyorum. Semerkand’da fakir, muhtaç ve sâlih insan pek çoktur. Onları daha fazla darıltmak ve incitmek
doğru değildir. Yanık gönüllerin neye sebeb olduğu malûmdur. Sâlihlerin ve mü’minlerin gönüllerini
yaralamaktan çok sakınmak lâzımdır. Sırf Allah için yaptığım bu isteği kabul ediniz! Sen ve kardeşin karşılıklı
olarak birbirinize yardımcı olun ki, Allah’ın rızâsını ve inayetini kazanasınız. Allahü teâlânın öyle kulları
vardır ki, onları korumuştur. Hadîs-i kudsîde; “Onlarla muharebe etmek, benimle cenkleşmektir”
buyurmuştur. Nice hadîs-i şerîflerde de aynı hikmet bildirilmiştir.” Yine Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Sultan
Mahmûd’un komutanlarından birine de şu mektubu gönderdi: “İnâd ve muhalefetten dönünüz. Bilmez misiniz
ki; yüz bin kişi, Hâce Abdülhâlık silsilesinden bir kişiyle başa çıkamamıştır. Onlara saldıranlar mağlûb olur.
Bu zâtlar (manevî) tasarruf sahipleridir ve Allahü teâlânın izniyle ne dilerlerse o olur”
Sultan Mahmûd Mirzâ, bu îkâzlara rağmen Semerkand’ı muhasaradan vaz geçmedi. Büyük bir orduyla
Semerkand üzerine yürüdü. Ordusunun dört bini Türkmen muhafızıydı. Sultan Ahmed, üzerine gelen bu
kuvvete karşı koyacak vaziyette değildi. Şehri terk etmek için medreseye gidip, mürşidi Ubeydullah-ı
Ahrâr’dan müsâade istedi. Ubeydullah-ı Ahrâr (k. sirruh), Sultan Ahmed Mirzâ’ya; “Siz kaçarsanız, bütün
Semerkand ahâlisi başsız kalıp, yakalanır. Yerinde dur ve gönlünü hoş tut! Biz bu işe kefiliz” buyurdular.
Sultan Ahmed Mirzâ’yı medreseye alıp, kendisi çıkış kapısının yanına oturdu. Kocaman bir de hurç (büyük
eşya ve erzak torbası) getirip, içine günlerce yetecek erzak doldurttu. Ondan sonra yüzleri Sultan’a gelecek
surette eşiğe oturup, kendisini teselliye çalıştı ve buyurdu ki: “Semerkand düşecek olursa, siz bu hurcu
yanınıza alıp, ailenizle beraber düşmanın gireceği kapının ters tarafındaki kapıdan çıkar, gidersiniz.” Sonra
yakınları, Mevlânâ Seyyid Hüseyn, Mevlânâ Kasım ve Mîr Abdülevvel ile Mevlânâ Ca’fer’i çağırttırıp; Tez
gidin, surların burcuna çıkın ve Sultan Mahmûd Mirzâ’nın askeri bozguna uğramadan, benim yanıma
gelmeyin! Faraza o asker mağlûb olmazsa, siz de gelmeyin!” emrini verdi. Sonrasını Mevlânâ Kasım şöyle
ahlattı: “Burcun üzerine çıktık ve murakabeye vardık. Bir an geldi ki, kendimizi göremez ve bulamaz olduk.
Gördük ki; biz yokuz. Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri var. Sanki âlem, Hâce hazretlerinin vücûdu ile
dolmuştu.” Muharebeye katılan bir asker de şunları anlatır:
“Biz, bir alay süvari, Sultan Mahmûd Mirza askeriyle muharebe ediyorduk Üstünlük karşı taraftaydı. Ben
arada bir surların üstünde murakabeye varmış olan sûfîlere göz atıyordum. Başlarını göğüslerine dayamış,
sessiz ve hareketsiz oturuyorlardı. Muharebe uzun sürdü. Az kaldı ki, karşı taraf bizi dağıtıp, perişan edecekti.
Şehir ahâlisi ümidini kaybetmiş, ne yapacağını bilemez hâle gelmişti. Bu sırada birdenbire, Kıpçak çölü
tarafından korkunç bir kasırga esmeğe başladı. Sultan Mahmûd ve ordusu ne yapacağını şaşırdı. Kimse gözünü
açamaz oldu. İnsanlar ve hayvanlar devrilmeğe başladı. Çadır, karargâh, sancak ve eşya havada uçuşuyor,
adamlar bile kuru yapraklar gibi savruluyordu. Bu sırada Sultan Mahmûd Mirza ve birkaç yakını bir hendeğe
sığınıp güçlükle korunuyorlardı. Fakat dağın kenarında bulunan bu hendeğin üzerine dağdan büyük bir kaya
parçası düştü ve hendekdekilerin çoğunu öldürdü. Kaya parçasının çıkardığı sesten, Türkmen süvarilerinin
atları ürküp, sahiplerini çiğneyerek kaçmaya başladı. Ortalık, herkesin birbirini çiğneyip ezdiği bir ana-baba
günü oluverdi. Hendeğe düşen kayalardan kurtulan Sultan Mahmûd, atına atlayıp kasırga istikâmetinde,
sür’atle kaçmaktan başka çâre bulamadı. Mürşid-i kâmil Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin teklifini kabul
etmemenin cezasını çekti. Ordusu da arkasından kaçtı. Kardeşi Ahmed Mirza ise, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın
sözünü dinlediği için, kazanılması imkânsız görünen muharebeyi kazandı. Din ve dünyâ saadetine kavuştu.
Ordusunun başına geçerek, Semerkand ahâlisi ile kaçanların peşine düştü. Onları otuz kilometre kadar tâkib
etti. Çok mal ve silâh topladı. Leşker-i gaza (gaza ordusu) vazifesini tamamlayınca, burçdaki murakabe
hâlindeki sûfîlerden müteşekkil leşker-i dua (dua ordusu), zaferden sonra Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin
huzuruna döndüler. Sultan Ahmed Mirza da, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın (k. sirruh) huzuruna varıp, kurtuluş ve
saadet buldu.
Ayrıca, Şeyh Ömer Mirza ile Sultan Ahmed Mirza Hân arasında muharebe öncesi vuku bulan hâdise de ibret
vericidir. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin en meşhûr talebelerinden ve Ahmed Mirza’nın çağdaşı Mevlânâ
Muhammed, Silsilet-ül-Ârifîn adlı eserinde bunu şöyle bildirir: “Bir gün Şeyh Mirza Ömer’in, Kıpçak çölü
sultanlarından Sultan Mahmûd’dan da yardım alarak, büyük bir orduyla Semerkand üzerine yürüdüğü haber
Verildi. Bunun üzerine Semerkand sultânı Sultan Ahmed Mirza, muharebe hazırlıklarını tamamlayıp, karşı
koymak üzere büyük bir orduyla yola çıktı. Ubeydullah-ı Ahrâr’a da yanlarında gelmesini rica edince, o da
orduya katıldı. Halk, Sultan’ın onu, sulh yapmak için yanında götürdüğünü zan etmişti. Übeydullah-ı Ahrâr
kırk gün Sultan Ahmed’in ordusunda kaldı. Ordu, Akkurgan mevkiinde konaklamıştı. Sultan Ahmed,
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine karşı askerlerden bir edebsizlik olmasın diye, orduyu geniş bir sahada topladı
ve biraz uzakta tuttu. Birkaç gün bu şekilde hareketsiz beklediler. Bir gün Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri,
Sultan Ahmed Mirzâ’ya; “Beni buraya niçin getirdin? Eğer muharebe yapmak istiyorsanız ben sipahi değilim.
Sulh yapmak istiyorsanız, neden geciktiriyorsunuz? Benim artık burada asker arasında durmaya mecalim
kalmadı” dedi. Sultan Ahmed Mirza; “Benim bir kararım yok. Her şeyi sizin doğru olan re’yinize bıraktım. Siz
ne emr ederseniz, biz ona uyarız” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bir ata binip, yanına da
yakınlarından bir cemâat alarak karşı tarafta bulunan Şeyh Ömer Mirzâ’nın ve Sultan Mahmûd’un bulunduğu
yere doğru hareket etti. Bunu haber alan her iki sultan da karşılamaya çıktılar. Yolun yarısında karşıladılar.
Sonra Şahrûh’a gittiler. Ubeydullah-ı Ahrâr (k. sirruh) Sultan Mahmûd’a çok iltifat gösterdi. Konuşma
sırasında hep ona bakarak konuştu. Bundan sonra üç sultan, muharebeden vaz geçip sulh yapmayı
kararlaştırdılar. Andlaşma şartları da tesbit edildi. İki tarafın askerlerinin saf bağlaması, aralarına büyük bir
çadır kurulması ve üç sultânın bu çadırda toplanarak Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin idaresi altında
andlaşmayı imzalaması kararlaştırıldı. Bu şekilde sulh yapılması karara bağlanınca, Ubeydullah-ı Ahrâr (k.
sirruh), Sultan Ahmed Mirzâ’nın yanına dönüp durumu bildirdi. Ertesi gün sabah vakti Sultan Ahmed
Mirzâ’nın askerleri, zırh giyinmeden, fakat silâhlarını kuşanmış olarak kararlaştırılan yere geldi. Saf hâlinde
durdular. Ubeydullah-ı Ahrâr (k. sirruh) diğer iki sultânı getirmek üzere Şahrûh’a gitti. Mirza Mahmûd’un, bu
işten memnuniyeti yüzünden okunuyordu. Fakat, Sultan Şeyh Ömer Mirzâ’nın hâlinde, garîb bir tutukluk ve
ihtiyat vardı. Nitekim Ubeydullah-ı Ahrâr (k. sirruh) onları çağırdığında, Sultan Mahmûd şevkle dışarı çıktığı
hâlde, Şeyh Ömer Mirzâ’nın hesaplı ve tedbirli hâli devam ediyordu. Bunun üzerine, Ubeydullah-ı Ahrâr,
Sultan Mahmûd’u îkâz edip, herhangi bir hîleye karşı tedbirli olmasını söyledi. Peygamberimiz sallallahü
aleyhi ve sellemin; “Deveni bağla, sonra tevekkül et” buyurduğunu bildirdi. Sonra karşı tarafın askerlerinde
olduğu gibi bunların askerlerini de zırhsız, fakat silâhlı olarak andlaşma yapılacak mahalle götürdüler. Böylece
üç pâdişâhın askerleri birbirleri karşısında saf tutup durdular. İçinde üç sultânın andlaşma yapacağı çadır da
ortaya getirildi. Çadır bize uzak, size yakın gibi bir anlaşmazlık çıktı ve münâkaşa uzadı. Ubeydullah-ı Ahrâr
hazretleri, öğle namazı için abdestini karşılıklı saflar hâlinde duran iki ordu arasında aldı. Sonra Sultan Ahmed
Mirzâ’ya haber gönderip; “Ben tek kişiyim ve ihtiyarlık zaafı içindeyim. Sizin bu kadar meşakkatli yolunuza
dayanmağa çalışmam, birbirinize girmemeniz içindir. Yardım ancak bu kadar olur. Artık takatim kalmadı.
Eğer bana itimâdınız vşrsa, çekişmeyi bırakınız! Çadırı nereye kurarlarsa kursunlar” dedi. Sultan Ahmed
Mirza, hocasının bu buyruğu üzerine emir verip; “Mâni olmayın! Çadırı istedikleri yere kursunlar. Benim
îtimâdım Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinedir” dedi. Nihayet çadır kuruldu. Sultan Ahmed Mirza,
mâiyyeti ile geldi. Ubeydullah-ı Ahrâr (k. sirruh) da, Sultan Mahmûd Mirza ve Sultan Şeyh Ömer, Mirzâ’yı
getirdi. Sultan Ahmed Mirza, onları karşıladı ve Ubeydullah-ı Ahrâr’ın (k. sirruh) işaretiyle Sultan Mahmûd
Mirza ile kucaklaştı. Bundan sonra Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Sultan Şeyh Ömer Mirzâ’yı ağabeyi Sultan
Ahmed Mirzâ’nın yanına götürdü. Sultan Şeyh Ömer Mirza, ağabeyi Sultan Ahmed-Mirzâ’nın elini öpüp,
yüzüne gözüne sürerek ağladı. Bu manzarayı görenler de gözyaşlarını tutamadılar. Bundan sonra çadıra
girdiler. Muhteşem bir toplantı oldu. Her üç sultan da, bütün mes’elelerde anlaştılar. Artık birbirlerine kılıç
çekmeyeceklerine söz verdiler. Ahîdnâme (sözleşme) yazılınca, üçü de imzaladı. Bu andlaşma gereğince
Taşkend, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri vasıtasıyla, Sultan Ahmed Mirzâ’dan Sultan Mahmûd Mirzâ’ya geçti.
Bundan sonra Fâtiha-i şerîfe okundu. Sultanlar birbirlerine veda edip, ayrıldılar. Ubeydullah-ı Ahrâr
hazretlerinin, zamanımızın en meşhûr diplomatlarının dahi hâl edemiyeceği mes’eleyi muvaffakiyetle hâilini,
bir talebesi şöyle değerlendirir: “Bir meydanda üç azgın deve birbirlerini ısırmak ve parçalamak üzere iken,
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bunları yularlarından tutup yakalıyor ve birbirlerini ısırmalarına mâni oluyordu.”
Sultan Ahmed Mirzâ’nın, ülkesine taarruzu sulh ile hâili ve hocasının hatırı için fedâkârlık etmesi, halkı
arasında takdirle karşılandı.
Sultan Ahmed Mirza, hocası Ubeydullah-ı Ahrâr başta olmak üzere devrin âlim ve velîlerine çok hürmet
gösterir, onları himaye ederdi. Onlarla istişare eder, dualarını alırdı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin
hastalığının şiddetlendiğini işitince, bir Cum’a sabahı bütün devlet erkânı ile huzuruna gitti ve son defa
hocasını görmek nasîb oldu. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, o gece Kemânkerân köyünde vefat etti. Cenazesini
Cumartesi sabahı Semerkand’a getirtti. Ubeydullah-ı Ahrâr (r. aleyh) gibi bir evliyayı 1490 senesinde kalbine
gömen Semerkand, madden ve manen daha da kıymetlendi. Ubeydullah-ı Ahrâr’ın (k. sirruh) vefatından sonra,
talebeleri ile hem-hâl olan Sultan Ahmed Mirza, 1494 senesi yazında, Aksu’da sıtmaya tutuldu. Temmuz ayı
ortalarında kırk yaşında iken vefat etti. Yirmi beş sene hükümdarlık yapan Sultan Ahmed Mirza, Ehl-i sünnet
itikadında, Hanefî mezhebinde, Hâcegân yolunda idi. Allahü teâlânın emirlerini eksiksiz yerine getirirdi. Beş
vakit namazını kılan sâlih bir müslüman idi. Tebeasına adaletle muamele ederdi. Hocası Ubeydullah-ı Ahrâr’ın
(k. sirruh) ve sohbet ehlinin meclisinde edeble otururdu. Hocasının meclisinde otururken, edebinden dizini bile
değiştirmezdi. Bir defasında Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin meclisinde, âdeti hilâfına, ayağını değiştirerek
oturdu. Kalktığında, hocasının emri ile oturduğu yere bakıldı. Bir kemik bulundu. En yakınları yanında dahi bu
edebini muhafaza eder, kimsenin yanında ayaklarını uzatmaz, asil ve vakûrâne hareket ederdi. Türkistan,
Mâverâünnehr ve diğer beldelerdeki âlim ve velîlerin hayat ve menkıbelerini anlatan ve okuyanın ihlâsını
artıran Reşahât kitabında Sultan Ahmed Mirzâ’nın bu hâli ile ilgili olarak şunlar anlatılır: “Bir gün Sultan
Ahmed Mirza, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerini, Mâturîd köyünden ziyarete gelmişti. Huzuruna girince,
geride, iki dizi üzerine edeble oturdu. Ubeydullah-ı Ahrâr, ona çok iltifat etti. Buna rağmen Sultan Ahmed
Mirza, onun heybeti karşısında tir tir titriyor, alnından ter damlaları dökülüyordu.” Her icrâatını, Ubeydullah-ı
Ahrâr (k. sirruh) ile istişare eder, onun re’yi ile hareket ederdi. Bütün icrââtı, İslâmiyet’e uygun idi. Az
konuşurdu. Çok cesurdu. Mükemmel ok kullanırdı. Harb tâlimi için sık sık ava çıkardı.
Sultan Ahmed Mirza, şehzade iken, babası Ebû Sa’îd onu, Yûnus Hân’ın kızı Mihr-Nigâr hanım ile evlendirdi.
Değişik zamanlarda Tarhan Beğim, Kütük Beğim, Hânzâde Beğim, Lâtife Beğim ve Habîbe Sultan Beğim adlı
hanımlar ile evlendi. İki oğlu olduysa da küçük yaşta vefat etti. Karagöz, Râbia Sultan Beğim, Ak Beğim
dedikleri Sâliha Sultan Beğim, Ayşe Sultan Beğim ve Ma’sûme Sultan Beğim adında beş kızı vardı.
Sultan Ahmed Mirzâ’nın sağladığı imkânlarla, devrinde pek kıymetli âlimler, işinde mahir san’atkârlar ve
devlet adamları yetişti. Sultan Ahmed Mirzâ’nın devlet erkânı arasında en meşhûrları şunlar idi: Cânî Beğ
Dulday, Ahmed Hacı Beğ, Derviş Muhammed Tarhan, Abdü’l-Ali Tarhan, Seyyid Yûsuf Oğlakçı, Derviş Beğ,
Muhammed Mecid Tarhan, Bakî Tarhan, Sultan Hüseyn Argun, Kul Muhammed Bupda, Abdülkerîm Eşrit. Bu
devlet adamları, Sultan Ahmed Mirzâ’nın vefatıyla boşalan Semerkand tahtına kardeşi Sultan Mahmûd
Mirzâ’yı davet ettiler.
1) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-13, sh. 124, 133
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1001
3) Silsilet-ül-ârifîn (Süleymâniye Kütüphanesi Hacı Mahmûd bölümü, No: 2830); vr. 28 b
4) Reşehât; sh. 175 vd.
AHMED RIFÂÎ
Evliyanın büyüklerinden. Rıfâiyye yolunun reîsidir. İmâm-ı Mûsâ Kâzım’ın evlâdından olup seyyiddir. Bu
îtibârla Peygamber efendimizin soyundandır. Benî-Rıfâe kabilesinden olması sebebiyle Rıfâî denildi. Anne
tarafından da, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye 4(r. anh) dayanır. Bunun için kendisine Zül-Alemeyn
yâni iki sancak sahibi künyesi verilmiştir. Ebü’l-Abbâs da denir. Babası Irak’a gelerek, Basra civarında Arz-ul
Betâih’deki Ümm-i Ubeyde mevkiine yerleşmişti. Seyyid Ahmed Rıfâî, 1118 (H. 512) senesinin Receb ayında
bir Perşembe günü doğdu. 1182 (H. 578) senesi Cemâzil-evvel ayının yirmi ikisinde, Perşembe günü ikindi
vaktinde, altmış altı yaşında iken vefat etti.
Ahmed Rıfâî hazretlerinin dayısı, büyük âlim Mensur (r. aleyh) şöyle anlattı: “Bir gün manevî âlemde
Peygamber efendimizi gördüm. Bana; “Ey Mensur! Kız kardeşinin kırk gün sonra Ahmed isminde bir çocuğu
olacak. Onu Aliyy-ül-Kârî Vâsıtî’nin terbiyesine teslim et. Bu zât, Allah indinde azizdir, sakın ihmâl
etmeyiniz” buyurdular. Tam kırk gün sonra Ahmed dünyâyı teşrif etti.”
Ahmed Rıfâî (r. aleyh) yedi yaşında iken babası vefat etti. Onu, dayısı Mensur Betaihî, husûsî bir ihtimam ile
büyüttü, ilim öğretti, önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Kur’ân-ı kerîm hocası Abdülmelik Harnûtî’dir. Ahmed
Rıfâî (r. aleyh) anlattı: “Henüz yedi yaşında idim. Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına ait bilgilerde marifet
sahibi olan hocam Abdülmelik Harnûtî’yi ziyarete gittim. Bana şöyle nasihat etti: “Ey Ahmed! Sana diyeceğim
şeyleri hafızanda tut, ezberle ve hiç unutma!” Ben de; “Peki efendim” dedim. Buyurdu ki: “Başkalarına iltifat
edip gezen, hedefine varamaz ve hakîkate kavuşamaz. Şüpheden kurtulamıyanın, dünyevî düşüncenin, nefsî
arzularının peşinde koşanın; felaha, hidâyete kavuşması mümkün değildir. Bir kimse, kendi kusur ve noksanını
bilmiyorsa, bütün zamanı noksan geçer.” Bu kıymetli sözleri hemen ezberledim. Bir yıl bu sözlere göre amel
ettim. Bir yıl sonunda yine nasîhat istediğimde; “Hakîkî âlimleri, evliyayı tanıyamamak çok kötüdür. Tabîbin
hasta olması ne fena, akıllı kimsenin câhil kalması ne kötüdür” buyurdular.
Ahmed Rıfâî (r. aleyh) çocukken bir velîler topluluğunun yanından geçiyordu. Hepsi, kendisine bakıyorlardı.
Birisi “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah, bu mübarek ağaç (çocuk) büyümeye başladı” dedi. İkincisi;
“Biraz sonra dallanır”, üçüncüsü; “Kısa zamanda gölgesi etrafa yayılır”, dördüncüsü; “Çok geçmeden meyve
verir ve ay gibi etrafa ışıklarını salar”, beşincisi; “Yakında, insanlar onun kerametlerini, fevkalâde hâllerini
görürler”, altıncısı; “Pek kısa zamanda sânı yücelir”, yedincisi; “Onun talebeleri pek fazla olur” diye
söyleştiler.
Ahmed Rıfâî’yi (r. aleyh) dayısı, bir müddet sonra, büyük âlimlerden ilim öğrenmek üzere Vâsıt şehrine
gönderdi. Vâsıt’a göndermesinin Şebebi, rüyada Peygamberimizin emr-i şerîfleri idi. İslâm âlimleri
umumiyetle Vâsıt’a gelir, talebelere ders verirlerdi. O zaman büyük âlim Aliyy-ül-Kârî Vâsıtî hazretleri ve
Ebû Bekr el-Ensârî’el-Vâsıtî hazretleri de, Vâsıfta bulunuyordu. Bunlar, Ahmed Rıfâî’yi (r. aleyh) öyle
yetiştirdiler ki, tasavvufta zamanının bir tanesi oldu. Aliyy-ül-Kârî, 1182 (H. 578)’de vefat etti. 1607 (H.
1016)’da vefat eden Aliyy-ül-Kârî başkadır ki, bu, hakîkî Ehl-i sünnet âlimlerine dil uzatmıştır. Ahmed Rıfâî,
Aliyy-ül-Kârî ve Ebû İshak Şîrâzî hazretlerinden bütün ilimleri öğrendi. Büyük bir fıkıh, hadîs, tefsîr âlimi
oldu. Tasavvufta emsaline az rastlanacak büyük vilâyet derecelerine kavuştu. Allahü teâlânın emirlerini
harfiyyen yapar, yasaklarından titizlikle kaçardı. Bildikleriyle amel eder ve başkalarına da tavsiyede
bulunurdu.
Ahmed Rıfâî hazretlerinin, namaz kılarken benzi sararır, kendinden geçerdi. Gönlünde hissettiklerini,
zahirinden tâkib etmek mümkündü. Fakat heybetinden kimse cesaret edip soramazdı. Bir gün; “Namaza
kalktığım zaman, sanki Allahü teâlâ bana Kahhâr sıfatıyla tecellî edecek diye korkuyorum” buyurdu.
Seyyid Ahmed Rıfâî (r. aleyft); alçak gönüllü olup meclislerde baş köşeye geçmezdi. Dâima az konuşur ve;
“Sü-kûtla emr olundum” derdi. Konuştuğunda kalpleri harekete getirir, sohbetine doyulmazdı. Konuşmasını
uzaktakiler, hattâ sağırlar bile duyardı. Yemeği soğutarak yerdi. Kendisine âid olan misafir konağı, her gün
dolup taşar, günde iki öğün yemek çıkardı. Yolda her rastladığı kimseye, hattâ çocuklara bile selâm verirdi,
Hâsta ziyaretine önem verir, ihtiyarlara, âmâlara ve sıkıntıda olanlara yardımcı olurdu. Peygamber
efendimizin; “Kim saçı-sakalı ağarmış müslüman bir kimseye ikram ederse, Allah da ona
ihtiyarladığında hürmet ve ikramda bulunacak kimseleri vazifelendirir, ona ikram ederler” hadîs-i
şerîfinde bildirildiği gibi hareket etmeyi düstûr edinmişti.
Ahmed Rıfâtnin (r. aleyh) talebelerinden iki tanesi birbirlerini çok severlerdi. Bu yakınlıklarından ve
duydukları manevî nazdan dolayı kendilerinden geçerlerdi. Bir gün böyle bir anda, biri ellerini kaldırıp; “Yâ
Rabbî! Cehennem’den âzâd olduğuma dâir bu âciz kuluna bir alâmet gönder” deyiverdi, öbürü; “Hak teâlânın
keremi çoktur, fadl ve ihsanı hududsuzdur” dedi. Böyle konuşurlarken, aniden gökyüzünden beyaz bir kâğıt
indi. Kâğıdı aldılar. İçinde bir yazı göremediler. Seyyid Ahmed’in (r. aleyh) huzuruna geldiler. Hâllerini
anlatmayıp, o kâğıdı verdiler. Kâğıda bakınca, Allahü teâlâya secde etti. Secdeden başını kaldırınca; “Allahü
teâlâya hamd olsun ki, talebelerimin Cehennem’den âzâd olduğunu, âhıretten önce, dünyâda bana gösterdi”
buyurdu. “Efendim, bu kâğıt beyazdır” dediler. Buyurdu ki: “Kudret eli, siyah ile yazmaz. Bu, nur ile
yazılmıştır.”
Bir gün Ahmed Rıfâî’nin (r. aleyh) paltosunun eteğinde, evin kedisi gelip uyudu. Namaz vakti geldiğinde
kediyi uyandırmağa kıyamadı. Bir müddet onu şefkatle seyretti. Uyanmayacağını anlayınca, kedinin yattığı
yeri kesti. O haliyle kalkıp namaza gitti. Geldiğinde kedi uyanıp oradan gitmişti. Kesik parçayı paltosuna
tekrar dikti, öyle ki, kesildiği yer hiç belli değildi.
Ahmed Rıfâî hazretleri, bir gün etrafına toplanan yakınlarına; “İçinizde, benim bir ayıbımı, kusurumu görüp de
söylemeyen var mıdır? Varsa lütfen söyleyiniz” buyurdular. Oradakilerden biri; “Efendim, ben sizde bir kusur
görüyorum” dedi. Bunu işiten Seyyid hazretleri hiç üzülmedi, söyleyeni kınamadı ve; “Ey kardeşim! Lütfen
kusurumu söyleyiniz” buyurdu. O kimse; “Bizim gibi size lâyık olmayan kimseleri huzurunuza kabul
buyurmanızdır” deyince, başta Ahmed Rıfâî (r. aleyh) olmak üzere oradakiler ağlamaya başladılar. Bir ara
Ahmed Rıfâî; “Hepinizden daha aşağı olduğumu biliyorum ve sizlerin hizmetçinizim” buyurarak, onları tesellî
edip, tevazu gösterdiler.
İbrahim Bestî isminde bir kimse, Ahmed Rıfâî hazretlerini hiç sevmezdi. Hakkında uygun olmayan çirkin
şeyler söylerdi. Bir gün hakaret dolu bir mektup yazıp, gönderdi. Ahmed Rıfâî (r. aleyh) getiren kimseye
mektubu sesli okumasını söyledi. O kimse, her türlü iftiranın bulunduğu bu mektubu okuyunca, Seyyid
hazretleri, sükûnetle dinlediler ve; “Doğru söylemiş. Eğer Allahü teâlânın indinde şüpheli bir durumum yoksa,
insanların bana ettiği iftiralara hiç aldırış etmem” buyurdular ve mektubuna cevap olarak şunları yazdırdılar:
“Muhterem İbrahim Bestî hazretleri, Allahü teâlâ beni dilediği gibi ve istediği yerde yarattı. Sizin
doğruluğunuza güveniyorum. Hayır dualarınızdan beni mahrum bırakmamanızı ve haklarınızı helâl etmenizi
yüksek zâtınızdan istirham ediyorum.” Bu tevazu dolu mektubu alan İbrahim Bestî çok şaşırdı. Yüzünü yerlere
sürüp dışarı çıktı ve kendisinden hiç haber alınamadı.
Fıkıh âlimlerinden Yûsuf Ebû Zekeriyyâ (r. aleyh), Ahmed Rıfâî hazretlerini ziyaret için Ümm-i Ubeyde
kasabasına gitti. Burada gördüklerini şöyle anlattı: “Seyyid Rıfâî hazretleri binlerce kişiye camide vâz ü
nasîhat veriyofdu. Nasîhat ederken, cemâatteki âlimler, kendisine anlaşılması ve cevaplandırılması güç suâller
sordular. Seyyid hazretleri her sorunun cevâbını ânında ve en ince teferruatına kadar açıklıyordu. Bütün
sorulara cevap verdi. Dayanamadım, suâl soranlara: “Yeter artık. Ne kadar sorarsanız sorunuz, hepsine cevap
verileceğini anlamadınız mı?” dedim. Bu sözüm üzerine Seyyid Ahmed Rıfâî (r. aleyh) tebessüm edip; “Ey
Ebû Zekeriyyâ! Dünyâ fânîdir. Bırakınız ben hayatta iken sorsunlar” buyurdular. “Bu dünyâ fânîdir”
buyurduğunda, binlerce cemâat fevkalâde heyecana kapıldı, içlerinden beş kişi orada vefat etti. Orada hazır
bulunanlardan ibâdetlerini tam yapmıyan bir çok kimse tövbe edip doğru yola geldi.”
Ahmed Rıfâî hazretleri, bir gün nasîhat ederken şöyle buyurdular: “Allahü teâlâ, bir kimseyi evliyalık
makamlarına çıkarmak dilerse, önce ona kendi nefsini terbiye etme vazifesini verir. Eğer nefsini terbiye etmeyi
başarır, doğru yola kavuşursa, ona başka bir vazife verir. Bu defa çoluk-çocuğunu doğru yola getirme, terbiye
etme vazifesini verir. O da onlara iyilik eder, iyi geçinirse, bu seferde komşularını ve o mahallede bulunanları
doğru olan hak yola getirme vazifesini verir. Şayet onlara da iyilik eder, yardımcı olur, iyi geçinirse, vazifesi
yine değiştirilir. Bulunduğu bölgenin idaresi kendisine verilir. Onlarla da iyi geçinirse, bu defa memleketinin
idaresi kendisine verilir. Bunu da başarır, dînin emirlerini yapar, yasaklarından şiddetle kaçınır, Allahü teâlâyı
unutmaz ise, mevkîi biraz daha yükseltilir. Bu defa, yer ile gök arasındakilerin idaresi kendisine verilir.
Buradaki varlıkların sayısını ancak Allahü teâlâ bilir. Bütün bunlar, birer imtihandır. Hepsinde başarı
kazanırsa, yükselmeye başlar. Yüksek makamlara kavuşup Gavslık makamı verilir. (Resûlullah efendimize
tam uyan bir kimse, ona uymakla nübüvvet dereçelerini bitirince, imamet makamı verilir. Vilâyet-i kübrâ
derecelerini bitirene Hilâfet makamı verilir. Zil derecelerinde imamet makamına uygun olan, Kutb-i irşâd
makamıdır. Hilâfet makamına uygun olan da, Kutb-i medar makamıdır. Aşağıda bulunan bu iki makam,
sanki, yukarıda olan o iki makamın zilli gibidirler. Gavs, kutb-i medardan başkadır (daha üstündür). Kutb,
işlerinin bir çoğunda Gavs’dan yardım ister, Ebdâlin makamlarına getirilmesinde Gavs’ın da te’siri vardır. Bu,
Allahü teâlânın öyle bir ihsanıdır ki, dilediğine verir. Allahü teâlânın ihsanları pek çoktur.)
Seyyid hazretlerinin hayâtı hep dîne hizmet ile geçti. Bid’at sahiplerine nasihat eder, gittikleri yolun
bozukluğunu bildirir, kurtuluşlarına vesîle olurdu. İnsanların hidâyete kavuşmaları için pek çok eser yazdı.
Bürhan-ı müeyyed, Şerh-üt-tenbîh, Hikem-i Rıfâiye, Nizâm-ül-hasl li ehl-il ihtisas, ve Akâid-i Rıfâiyye
eserlerinden bâzılarıdır.
Vefat etmeden önce Kelime-i şehâdet getirdi ve; “Dünyâda âhıret için çalışıp yorulan, pişman olmaz, rahata
kavuşur. Her hayr işleyenin ameli kendisine sunulacaktır. Her şer, kötü iş yapanın da ameli, kıyamet gününde
önüne çıkacaktır” buyurdu. Vefatında o kadar insan toplandı ki, meydanları mahşerî bir kalabalık
dolduruyordu. Binlerce insan, mübarek cenazesini taşımak için gayret gösterdiler. Defalarca cenaze namazı
kılındı. Dedesinin türbesine defn edildi. Mübarek kabr-i şerîfleri, her zaman ziyaretçilerle dolup taşmakta,
ziyaret edenler, rûhâniyyetinden istifâde etmektedirler.
Ahmed Rıfâî hazretlerinin tefsîr ettiği kırk adet hadîs-i şerîf, bir kitap hâline getirilmiş ve Hâletü Ehl-il-
Hakîkat ismi verilmiştir. Bu eserde Ahmed Rıfâî hazretleri, hadîs-i şerîfleri menkıbelerle îzâh etmiştir.
Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri, Burhân-ül-müeyyed isimli kitabında, Eshâb-ı kiramı anlatırken buyuruyor ki:
“Peygamber efendimizin mübarek sohbetleriyle şereflenen Eshâb-ı kiramın (r. anhüm), en faziletlisi sıddîk-ı
ekber, hazret-i Ebü Bekr’dir. Sonra fârûk-i a’zam, hazret-i Ömer’dir. Sonra hazret-i Osman ve hazret-i Ali’dir
(r. anhüm). Eshâb-ı kiramın hepsi hidâyet üzeredirler. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde; “Benim
eshâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyet üzere olursunuz” buyurdu. Eshâb-ı kiramı
çok sevmeli, onlara karşı dili muhafaza etmeli, şanlarına uymayan sözleri asla söylememelidir. Onları, lâyık
oldukları şekilde medhetmeli, yüksek ahlâkları ile ahlâklanmalıdır.
Peygamber efendimizin Ehl-i beytinin (mübarek hanımları, hazret-i Ali, hazret-i Fâtıma, hazret-i Hasen ve
Hüseyn (r. anhüm) ve onların çocukları, torunları) sevgisiyle kalbi doldurmalı, nûrlandırmalıdır. Onları
sevmek, îmânla ölmeye sebeptir. Allahü teâlâyı sevenler, Habîbini de severler. Peygamber efendimize
muhabbet edenlerin, O’nun Ehl-i beytini de sevmeleri lâzımdır. Çünkü; “Kişi, sevdiği ile beraberdir” hadîs-i
şerîfine göre, Ehl-i beyt, Peygamberimizle beraber olacaklardır. Onları sevenler, onları, kendi nefsine tercih
etmelidir. Onların önüne geçmemelidir.
Evliyaya hürmeti anlatırken buyurdu ki: “Allahü teâlânın evliya kullarının üstünlüğünü kabul etmeli ve onlara
çok hürmet göstermelidir. Çünkü onlara, kıyamet gününde korku ve hüzün yoktur. Velî olan kimse, cenâb-ı
Hakk’a pek fazla muhabbet besler, îmânları kemâl mertebesindedir ve takva üzeredirler. Allahü teâlâ,
evliyasına zorluk göstermez. Hadîs-i kudsîde; “Evliya kullarımdan birine eziyet eden, bana harb ilân etmiş
olur” buyurulmaktadır. Cenâb-ı Hak, evliya kullarını korur, onlara eziyet edenlerden intikam alır. Onları
sevenleri ise muhafaza eder, korur. Evliya ile beraber olmalı, onları sevmelidir. Onlar hakkında kötü söz
sarfetmemeli, sû-i zan etmeyip hüsn-i zan içinde bulunmalıdır.”
Ahmed Rıfâî hazretlerinin edeb ve hikmet dolu sözlerinden bâzıları şunlardır:
“Herkes bilir ki, dünyâ hayâldir ve dünyâda ne varsa hepsi yok olmağa mahkûmdur. Şeytanın vesveselerine
aldanmamalı, kötülerin dostluğundan şiddetle kaçınmalı, onlarla sohbet etmemelidir. Yoksa sonu dünyâda
pişmanlık, âhırette ise üzüntü ve hasrettir. O hâlde bu kötü akıbetten sakınmalıdır. Çünkü orada pişman olmak
fayda vermez; mazeret ve behâne de kabul edilmez.”
“İnsan kabrinde emelleriyle’başbaşa kalır. Onun için dünyâda, hayırlı işler, âhırette fayda sağlayacak ameller
yapmalıdır. Günahlardan sakınmalı, dînin yayılması için gayret etmelidir. Bütün işlerini iyi niyetlerle
yapmalıdır. Helâl rızık kazanmalıdır. Fakirlere yardımcı olmalı, akrabaların ihtiyaçlarını karşılamalıdır.
Yumuşak sözlü olmalı, herkesin anlayacağı şekilde konuşmalıdır. İnsanlarla güzel geçinip, kimsenin kalbini
kırmamalıdır. Öksüzlerin işlerine yardım etmeli, çaresiz kalanlara, dul kadınlara, yaşlı kimselere hizmet edip,
dualarını almalıdır. Merhamet eden merhamet bulur.”
“Alimlere karşı hürmetli olmalı, onların huzurunda edebi muhafaza etmeli ve az konuşmalıdır. Onların
hizmetiyle şereflenmeyi büyük kazanç bilmelidir.” “Az bir edebe sâhib olmak, edebe aykırı olmayan ilim ve
amelden efdaldır. Akıllı kimse, nefsini iyi idare edebilendir. Nefsini idare edemiyen ve insanlara güzel
muameleden uzak olan câhildir.”
“Evlâdım! Kulluğun birinci şartı, nefsi tanımaktır. Hâlbuki, onu tanıyan çok azdır. Onu tanımak şöyle dursun,
varlığını kabul edenler bile kıymetli kabul edilirler. Allahü teâlâ, nefsten daha ahmak, daha çirkin ve ondan
daha pis kokulu bir şey yaratmadı. İrfan sahipleri için, ondan daha dar bir zindan düşünülemez. Nefsini
tanıyabilen, her tarafı emin olan, tehlikelerden korunmuş bir kaleye sığınmış olur. Tanıyamayan, hattâ anlamak
istemeyen için tehlike büyüktür. Onu anlamadıkça, şerrinden kurtulmak mümkün değildir.”
Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin, mü’minlerin îmânlarının kemâle ermesi için gösterdiği yola Rıfâîlik
denilmiştir. Kendisine tamamen bağlı olan, yolunu bozmıyan, yâni her işinde, her sözünde dînimizin emir ve
yasaklarına tabî olanlara da Rıfâî denildi. Fakat zamanla diğer tarîkatlar gibi bu yol da bozuldu. Dünyâya
düşkün olanlar, dîni dünyalık arzularına âlet edenler, Ahmed Rıfâî hazretlerinin isminden istifâdeye çalıştılar.
Şeyh ve tarîkatçı olarak ortaya çıkıp, ağızlarına ateş koymak, ağızlarından alevler çıkarmak, bir yanağına
bıçak, şiş sokup öteki yanağından çıkarmak, sokak ortasında yatarak üzerinden araba geçirmek gibi işleri
yaparak, keramet sahibi olduğunu iddia edenler görüldü. Hâlbuki, bunların keramet ile hiç bir alâkası yoktur.
Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâm zamanında sihirbazların bulunduğunu haber veriyor ve sihir olduğunu beyân
buyuruyor. Bu ve benzeri işleri sihirbazlar da yapmaktadırlar.
ÖPÜLEN EL!
Seyyid Ahmed Rıfâî (r. aleyh) hacca gitmişti. Dönüşte, Medine-i münevverede, ceddi Peygamber efendimizin
mübarek türbesini ziyaret etti. Bu esnada;
Uzaktık, toprağını öpmek için efendim,
Kendim gelemez, vekil ruhumu gönderirdim.
Şimdi seni ziyaret nimeti oldu nasîb,
Ver mübarek elini, dudağım öpsün Habîb!
mânâsına gelen bir manzume okudu. Manzume bitince, Peygamber efendimizin kabr-i şerîflerinden mübarek
elleri göründü. Seyyid Ahmed Rıfâî son derece hürmetle bu eli öptü. Orada bulunan herkes bu hâdiseyi gördü.
Bu keramet pek meşhûr olup, dilden dile, gönülden gönüle günümüze kadar gelmiştir.
1) Mir’ât-ül-Haremeyn; cild-3, sh. 144
2) Câmiu kerâmât-il-evliyâ; cild-1, sh. 295
3) Tabakât-ül-kübrâ; cild-1, sh. 140
4) Tabakât-üş-Şâfiiyye; cild-6, sh. 23
5) El-Bidâye ven-nihâye; cild-12, sh. 312
6) Tezkiret-ül-huffâz; cild-4, sh. 1341
7) Şezerât-üz-Zeheb; cild-4, sh. 259
8) Vefeyât-ül-a’yân; cild-1, sh. 171
9) Tuhfet-ur-râgıb; sh. 40
10) El-A’lâm; cild-1, sh. 174
11) Bürhân-ül-müeyyed; sh. 96, 106
12) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 982
13) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 132
14) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-6, sh. 83
AHMED ŞAH DÜRRÂNÎ
Afganistan Devleti’nin kurucusu. Birinci Şah Abbâs zamanında Herat civarında yerleşen Abdâlî kabilesinin
reisi Sadozay ailesinden Muhammed Zaman Hân’ın oğludur. 1722 (H. 1135) senesinde Abdâlîlerin, Herat’tan
çıkarılınca Horasan’a yayılıp Meşhed’i muhasaraya teşebbüs ettikleri sıralarda doğdu. 1773 (H. 1187)
senesinde Kandehar’da vefat etti. Saltanatı yirmi altı sene sürdü.
Ahmed Şâh’ın babası Muhammed Zaman Hân, Abdullah Hân’ın oğlu Allahyâr Hân tarafından Herat’tan
çıkarılmıştı. Nâdir Şah, 1728 (H. 1141) senesinde Horasan’ı istilâ edince, Allahyâr Hân, Nâdir Şah’a teslim
oldu. Bu sırada Muhammed Zaman Hân’ın oğullarından Zülfikâr Hân isyan etti Nâdir Şah, 1731 (H. 1144)’de
Herat’ı alınca, Abdâlî kabîlesinin nüfuzunu kırdı ve ileri gelenlerinden pek çoğunu Mültan’a sürdü. Bu sırada
Zülfikâr Hân ve kardeşi Ahmed Şah, Kandehar Galzaylârına esir düştü. Nâdir Şah, 1737 (H. 1150) senesinde
Kandehar’ı zaptedince, bu iki şehzadeyi serbest bırakarak, himâyesi altına aldı. Mensub oldukları Abdâlî
kabîlesinin büyük bir kısmını da ordusuna kabul etti. Bunları, Kandehar havâlisinde, Galzayların ele
geçirdikleri eski Abdâlî topraklarına yerleştirdi. Daha çocukluğunda savaşa ve idareye alışmış ve disiplinli bir
şekilde yetiştirilmiş olan Ahmed Şah da, Mâzenderân’a vali olarak tâyin edilip, Nâdir Şâh’ın önde gelen
komutanlarından oldu. Nâdir Şah, Hindistan’ı istilâ ettikten sonra, ordusundaki râfizî ve kızılbaşların isyan
çıkaracaklarından şüphelenmeye başladı. Bunlardan soğurken, özbekler’e ve Afganlara ve bilhassa Âhmed
Şâh’ın mensûb olduğu Abdâlî kabilesine yakınlık ve alâka duymaya başladı. Ahmed Şâh’ı hizmetine alıp,
onun yükselmesini sağladı. Nâdir Şâh’ın, Ahmed Şah için; “İran’da, Turan’da ve Hindistan’da Ahmed Şah gibi
güzel huylu ve iyi davranışlı bir kimse görmedim. O, bir gün tahta çıkarsa şaşmam” dediği rivayetler
arasındadır.
Ahmed Şâh’ı himaye edip destekleyen Nâdir Şah, 1747 (H. 1160) senesinin Haziran ayının sonuna doğru bir
suikast neticesinde öldü. Hemen duruma müdâhale eden Ahmed Şah, Abdâlî ve özbekler’den meydana gelen
üç bin kişilik bir süvari birliği ile Nâdir Şâh’ın aile efradını korudu. Maktul Nâdir Şâh’ın hanımı, bu
himayeden çok memnun olup, elinde bulunan Kuh-i nur denilen çok kıymetli bir elması Ahmed Şâh’a verdi.
Bu hâdiseden sonra kendi tarafdârlarını alıp Kandehar’a giden Ahmed Şâh’ın ünü, Afganlar ve Abıdâlîler
arasında oldukça yayıldı. Yanında getirdiği, kendisine candan bağlı, gayet iyi eğitilmiş askerleriyle,
Kandehar’ı kolaylıkla ele geçirdi. Sevenlerinin takdirlerini kazandı. Sâbir Şah adındaki velî bir zât ve
Bavekzâîlerin büyüğü olan Hacı Cemal Hân’ın tavsiyesi ile Afganlılar, Ahmed Şâh’a taç giydirip başlarına
hükümdar yaptılar. Balûklar, Hazaralar ve kızılbaşlar da buna tarafdâr göründüler. Taç giydiğinde yirmibeş
yaşında olan Ahmed Şah, bundan sonra Şah ünvanını aldı. Sâbir Şah denilen zâtın tavsiyesi üzerine, Abdâlî
nisbesi yerine de devrin incisi mânâsında Dürr-î devrân lakabı verildi. Böylece ismi, Ahmed Şah Dürrânî
şeklinde söylenmeye başlandı. Abdâlî kabilesinin ismi de Dürrânî oldu.
Ahmed Şah, devletin en mühim mevkilerine Abdâlî oymaklarının ileri gelenlerini tâyin etti. En önemli
kararları alırken de bunlarla istişare ediyordu. Ahmed Şah, Afgan Devleti’ni kurup tahta çıktıktan sonra, Kabil
şehri üzerine yürüdü. Şehri alarak oraya taşındı. Kandehar da saltanatı müddetince başşehir olarak kaldı. Nâdir
Şâh’ın kurduğu Nâdirâbâd şehrine karşılık yeni bir şehir kurup, şehirlerin en güzeli mânâsında Eşref-ül-bilâd
adını verdi.
Gün geçtikçe te’sirini hissettiren Ahmed Şah, Gazze şehrinde de etkisini gösterdi. Kendisine muhalif olan
Galzayları te’sirsiz hâle getirip, o bölgelere valiler tâyin etti. Bundan sonra Hindistan üzerine yürüdü, önceden
buralara hâkim olan Nâdir Şâh’dan daha çok yerlere sâhib olup, onu geçmek istiyordu. Zâten Hindistan’da
önemli bir otorite boşluğu vardı. Sihler Pencab’da, Marât-hâlar Merkezî Hindistan’da hâkimiyet elde etmiş
durumda idiler. 1748 (H. 1161) senesinde Hindistan üzerine ilk seferini yapan Ahmed Şah, Lahor şehrini aldı,
fakat Serhend’de vezir Kamerüddîn ve oğlu Mîr Manû tarafından mağlûb edildi. Lâkin bu savaşta vezir
Kamerüddîn öldürüldü. Bundan bir müddet sonra da Muhammed Şâh’ın ölmesi üzerine Ahmed Şah, Hindistan
üzerine yeniden taarruz etme fırsatı buldu. Pencab valisini itaati altına aldı. Yine Lahor ve Mültan eyâletleri
Ahmed Şâh’ın idaresine geçti. Decarat, Mültan, Sikârpur üzerinden ve Bolan geçidinden geçerek Kabil’e
döndü. Bundan sonra dört sene Hindistan üzerine gitmedi. Bu zaman içinde, Horasan’ın mes’eteleri ile meşgul
oldu. Herat’ı aldı. Meşhed’i de alıp burayı Nâdir Şâh’ın torunu Şah ruh’a verdi. 1750 (H. 1164) senesinde de
Nişâbûr’u aldı.
Ahmed Şah, 1755 (H. 1169)’da Dehli’ye hâkim olan Mîr Manû’nun ölümü ve idarenin başkalarına geçmesi
üzerine, 1756’da Hindistan’a, Lahor üzerine yürüdü. Arkasından Dehli’ye girdi. Oğlu Tîrnûr Şâh’ı, Lahor ve
Mültan nizamlığına tâyin edip, geri döndü. Bu zaman zarfında, eski Lahor valisi Adina Beğ, sihleri, hinduları
ayaklandırmıştı. Marâthâlar da hindulara yardım edip bâzı yerleri yağmalayıp, bâzı yerlere de hâkim
olmuşlardı. Bunun üzerine, 1760 (H. 1174) senesinde Hindistan’a dördüncü bir sefer yaptı. Bu seferinde hindu
Marâthâlar, Sadâşev Bahâo’nun komutasında toplanıp, Ahmed Şâh’a karşı koydular. Müslüman halk ise
Ahmed Şâh’ın emri altında toplandı. Netîcede İngilizlerin desteğindeki hindular ile müslümanlar arasında çetin
bir savaş başladı. Hindu ordusu, Avrupa tarzında tâlim görmüştü. Ayrıca süvari ve kuvvetli bir topçuları vardı.
Ahmed Şah’ın ordusunda ise en önemli kuvvet Afgan süvarileri idi.
Savaş, önce mevzî çarpışmaları şeklinde başladı. Sonra tamamen şiddetlendi ve hinduların mağlûbiyeti ile sona
erdi. Böylece Ahmed Şah, hinduların Kuzey Hindistan’da bir imparatorluk kurma teşebbüslerini önledi.
Ahmed Şah, bu seferinin hâtırası olarak Dehli, Baraeli, Murâdâbâd, Aonla ve Serhend’de para bastırdı. Fakat
Kabil’e döner dönmez, sihler yeniden ayaklandılar. Bunun üzerine 1762 (H. 1175) senesinde beşinci defa
Hindistan seferine çıktı. Bu seferde de sinlerin ordusu, Ahmed Şâh’ın ordusu karşısına çıkamayıp kaçtı.
Ahmed Şah, ordu ile bunları tâkib edip, Gûcarvâl denilen yere yakın bir mevkîdesihleri ağır bir mağlûbiyete
uğrattı. Sihlerce Büyük bozgun olarak adlandırılan bu hâdiseden sonra, Ahmed Şah, Serhend’e bir vali bırakıp,
Lahor üzerinden memleketine döndü. Fakat sinlerin hareketleri durmadı. Serhend şehrine bırakılan valiyi
mağlûb ederek şehri yağmalayıp, harabe hâline getirdiler. Bu hâdise üzerine Ahmed Şah, 1764 (H. 1177)’de
Hindistan’a altıncı defa girdi ve Pencab’ı geçti. Fakat önemli bir netîce alamadı. 1767 (H. 1181) senesinde
yaptığı bir başka seferinde, sinlerle sulh yaparak geri döndü ve memleketinde vuku bulan ayaklanmaları
bastırmakla meşgul oldu. Ahmed Şah Dürrâhî, batı sınırlarını devamlı taciz eden, sünnî müslümanlara sıkıntı
veren İranlılara karşı Osmanlılardan 1762 (H. 1175) yılında İstanbul’a gönderdiği bir elçi vasıtasıyla yardım
istedi. Osmanlı pâdişâhı olan Üçüncü Mustafâ Sâlis Onmanı (dulum (îeylânî Cc- Mustafa Hân, o sıralarda
İranlılarla andlaşma yapmıştı. Ahmed Şah Dürrânî’ye verdiği cevapta, durumu îzâh edipı İran tarafından
herhangi bir hainlik gelmediği müddetçe, andlaşmaya sâdık kalmasının lâzım olduğunu bildirdi. 1768 (H.
1182)’de Horasan seferine çıktı. Fakat hastalığı sebebi ile, komutanlığı oğlu Tîmûr’a verdi. İran ordusunu
yenip sulh yaptılar. Kandehar’a dönen Ahmed Şah, 1770’de Buhara üzerine yürüdü. Fakat onlarla savaşmadı.
1772 Şubatında oğlu Tîmûr Şâh’ı vekîl ve veliahd tâyin edip, Nisan 1772 (hf. 1186)rda vefatına kadar
Süleyman dağlarında hastalığı ile mücâdele etti.
Bugünkü Afganistan Devleti’nin kurucusu sayılan Ahmed Şah, cesur, sevk ve idare hususunda çok kabiliyetli
idi. Şiddeti ve yumuşaklığı yerinde göstermesini bilen ve uzlaşma yollarından istifâde eden bir hükümdar idi.
Kendi kabilesi olan Dürrânîler (Abdâlîler) tarafından takdîr edilen Ahmed Şah, bu kabîleye râkib olan
Barakzay kabilesi tarafından da çok sevilmişti. Netice itibariyle Ahmed Şah, Dürrânîler, Tacikler, Hazaralar ve
diğer Afganistan kabileleri üzerinde tam bir hâkimiyet kurmuştu. Onun te’min ettiği bu hâkimiyet, günümüze
kadar devam etmiştir.
1) The Cambridge History of India; cild-4. sh. 371
2) Başbakanlık Osmanlı Arşivi. Namei Humâyûn defteri; nr. 8, sh. 460, 485
3) Kâmûs-ul-a’lam; cild-1, sh. 527
4) Sirâc-üt-tevârih; cild-1 sh. 9
5) Nâme-i Ahmed Şah Benâm-ı Sultan
AHMED YESEVÎ
Türkistan’da yetişen ve Orta Asya Türkleri arasında İslâmiyet’i yayan büyük velî. İsmi, Ahmed bin İbrahim
bin İlyâs Yesevî olup, Pîr-i Türkistan, Hazret-i Türkistan, Hazret-i Sultan, Hâce Ahmed, Kul Ahmed Hâce diye
tanınırdı. Babası Hâce İbrâhimdir ve nesebi, hazret-i Ali’nin zevcesi Havle’den olma oğlu Muhammed bin
Hanefiyye’ye ulaşır. Soyu hazret-i Fâtıma validemize dayanmadığı için seyyid değildir. Annesi Âişe Hâtûn,
evliyadan Mûsâ isimli bir zâtın kerîmesi olup, sâliha, müttekî ve afîfe bir hanım idi. Ahmed Yesevî (r. aleyh),
Yesî’de doğdu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. 1193 (H. 590) senesinde vefat etti. Kabri,
Yesfdedir. Tîmûr Hân onun için muhteşem bir türbe yaptırmıştır.
Ahmed Yesevî (r. aleyh), çok küçükken annesini, yedi yaşında ikende babasını kaybetti ve ablası Gevher
Şehnaz hanımın yanında yetim ve öksüz olarak büyüdü. Daha çocukluğunda garip hâller, yaşından
beklenmiyen fevkalâdelikler meydana geliyor ve Hızır aleyhisselâm ile görüşüp sohbet ediyordu.
Daha çocuk yaşında iken meydana gelen bir hâdise, Hâce Ahmed’in şöhretinin bütün Türkistan’a yayılmasına
vesîle oldu. Yesevî adındaki Türkistan hükümdarı, idaresi altındaki topraklarda yaşıyan bütün velîleri toplatıp,
onların dualarının bereketi ile, memleketinde hüküm süren kuraklığın sona ermesini istiyordu. Toplanan
velîlerin dua ve niyazları neticesiz kalınca, acaba katılmayan oldu mu diye tahkik ettirdi. Sonunda, Hâce
İbrahim’in oğlu Ahmed’in, henüz çocuk denecek yaşta olduğu için çağrılmadığı anlaşıldı. Bunun üzerine,
haberci gönderilip gelmesi istendi. Ahmed bu durumu ablasına danışınca, ablası; “Babamızın vasiyeti var.
Senin tanınma zamanının gelip gelmediğini, babamızın türbesi içinde bulunan ekmek sofrası tâyin edecektir.
Eğer o sofrayı açabil irsen, tanınma zamanın geldi demektir, var git” dedi. Türbeye giden Hâce Ahmed, sofrayı
bulup açtı. Sonra hükümdarın çağırdığı yere geldi. Velîler kendisini bekliyorlardı. Hâce Ahmed sofrada
bulunan bir parça ekmeği, dua etmeleri için gösterince, velîler Fatiha okudular. O da ekmeği hazır bulunanlara
taksim etti. Ekmek hepsine yetti. O toplantıda velîler, maiyet ve ordu erkânından dokuz bin kişi hazır olmuştu.
Bu kerameti görenler, Hâce Ahmed’in büyüklüğünü ve mertebesinin yüksekliğini anladılar. Hâce Ahmed ise,
sırtındaki, babasından kalma hırkaya bürünerek, duasının netîcesini beklemekteydi. Birdenbire gökyüzünden
seller gibi yağmur boşanarak, her yer suya gark oldu. Velîlerin seccadeleri su üstünde yüzmeye başladı. Hâce
Ahmed hırkasından başını çıkarınca, Allahü teâlânın izni ile yağmur durdu, güneş çıktı. Orada hazır bulunanlar
baktıklarında, Karaçuk dağının ortadan kalktığını gördüler. Bu keramete şâhid olan hükümdar, Hâce
Ahmed’den kendi adının kıyamete kadar bakî kalması için niyazda bulunmasını diledi. Hâce Ahmed hazretleri
de; “Âlemde her kim bizi severse, senin adınla bizi yâd eylesin” dedi. Bundan dolayı o günden beri ikisinin
ismi birlikte, “Ahmed Yesevî” şeklinde anılır oldu. Ayrıca Yesfli olduğundan da Yesevî diye meşhûr olmuştur.
Mübarek babasından feyz alan Ahmed Yesevî hazretleri Baba Arslan hazretlerinin de talebesi idi. Onun
kalblere hayat ve huzur veren sohbetlerine ve teveccühlerine mazhâr olarak kısa zamanda yüksek makam ve
derecelere kavuştu. Baba Arslan hazretlerinin vefatından sonra, onun manevî işareti ile Buhârâ’ya gitti. Orada
Ehl-i sünnet âlimlerinin en büyüklerinden Yûsuf-i Hemedânî’den manevî ilimleri tahsîl etti. İnsanlara ilim
öğretmek ve doğru yolu göstermekte ehil olduğunu bildiren icazet yâni diploma aldı ve onun halîfelerinden
oldu. Hocasının vefatından sonra bir süre Buhârâ’da talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Bir müddet sonra
talebelerin terbiye ve yetiştirilmesini Yûsuf-i Hemedânî’nin en büyük talebesi olan Abdülhâlık Goncdüvânî
hazretlerine havale edip, Yesî’ye döndü. İnsanlara (faydalı olmaya burada devam etti. Talebeleri günden güne
çoğalıyordu. Büyüklüğü ve kıymeti kısa zamanda Türkistan, Mâverâünnehr, Horasan ve Harezm’e yayıldı.
Kendisinde, daha çocuk yaşta iken başlıyan evliyalık hâlleri ve dereceleri git gide arttı. Zamanında bulunan
âlimlerin ve evliyanın en büyüklerinden, en üstünlerinden oldu. Hanefî mezhebinde olup, zahirî ve bâtınî bütün
ilimlerde derin âlim idi. Yüksek babası ve diğer velîler gibi, o da devamlı Hızır aleyhisselâm ile görüşüp
sohbet ederdi. Büyüklüğü ve kerametleri herkes tarafından bilinirdi.
Ahmed Yesevî hazretleri, vakitlerinin bir çoğunu Allahü teâlâya ibâdet ve tâat etmekle, talebelerine zahirî ve
bâtınî ilimleri öğretmekle geçirirdi. Kendisinin ve talebelerinin ihtiyaçlarını karşılamak için san’atla uğraşır ve
elinin emeği ile geçinirdi. Bu iş için az bir zaman ayırır ve bu kısa zaman içinde kaşık ve kepçe yapardı. Bir
öküzü vardı. Bu öküzün sırtına bir heybe asar, içine de yaptığı kaşık ve kepçeleri koyardı, öküz pazara çıkar,
istiyenler kaşık veya kepçe alırlar, ücretlerini yine heybeye koyarlardı. Ücretini vermeyen olursa, öküz o
kimsenin peşini bırakmaz, her gittiği yere gider ücretini heybeye koymadıkça yanından ayrılmazdı. Öküz,
akşam olunca, Hace Ahmed hazretlerinin evine gelirdi. Hace hazretleri heybedeki paraları talebelerinin
ihtiyaçları için sarfederdi. Talebelerinin sayısı yüz bine yaklaşınca, çekemeyenler ortaya çıkıp, bu büyük velîye
düşman oldular. Sohbetlerine örtüsüz kadınlar da geliyor, erkeklerle birlikte oturuyorlar diyerek iftiralarda
bulundular. Hattâ bunu bir marifet sayarak etrafa yaydılar. Bunu duyan makam sahipleri, bâzı müfettişleri
vazifelendirerek durumu araştırmalarını emrettiler. Müfettişler, Ahmed Yesevî hazretlerinin ders verdiği
meclise gelip, gizlice araştırmalar yaptılar. Herşeyin, herkese açık olduğu bu yerde, insanlardan ve
kânunlardan saklı, uygunsuz bir şeyin bulunmadığını gördüler. Söylenilenlerin tamamen asılsız ve uydurma
olduğunu ve iftira edildiğini bildirdiler.
Hâce Ahmed Yesevî (r. aleyh), iftira edenlerin bulunduğu bir meclise geldi. Elinde ağzı mühürlü bir kutu
vardı. Orada bulunanlara hitaben; “Baliğ olduğu günden bu âna kadar, sağ elini avret mahalline hiç uzatmamış
bir velî zât istiyorum. Kim vardır? Bu mühim kutuyu ona teslim edeceğim” buyurdu. Hiç kimse çıkamadı. O
sırada Ahmed Yesevî’nin talebelerinden, Hakîm ileri çıktı. Hâce Ahmed hazretleri kutuyu ona vererek,
Horasan ve Mâverâünnehr memleketlerine götürmesini emretti. Talebe kutuyu alıp, bildirilen yere vardı. Her
tarafa haber salınıp, âlimler ve Hâce hazretlerine iftira edenler geldiler. Herkes bu kutunun içinde ne olduğunu
merak ediyordu. O talebe, toplananlara bu kutuyu hocası Ahmed Yesevî hazretlerinin gönderdiğini söyleyip,
kutuyu açtı. Kutu açılınca, herkes gördüğü manzara karşısında donakaldı. Kutunun içinde bir mikdar ateş ve
bir mikdar da pamuk vardı. Ateş, kıpkırmızı olarak duruyor fakat pamuğu yakmıyordu. Bu hâli görenler
hayretler içinde kaldılar. Hâce hazretlerinin bu kerameti karşısında, onu sevenlerin muhabbeti daha da arttı.
Kendisine muarız olanlar da hatâlarını anlayıp tövbe ettiler. Hâce Ahmed’e hediyeler gönderip özür dilediler
ve bir çoğu talebesi olmakla şereflendiler.
Merv şehrinde Mervezî nâmında bir müderris vardı. Ahmed Yesevî hakkındaki uygunsuz ve uydurma sözler
ona kadar gelmişti. Bu yalanlara aldanıp, kendisini (güya) imtihan etmek, şüphesini gidermek niyetiyle
mâiyyetine dört yüz müşavir ve kırk da müftî alarak yola çıktı. Her tarafta talebeleri olduğu ve her zaman
sohbetinde binlerce kişinin hazır bulunduğunu öğrenmişti. “Ben üç bin mes’ele ezberledim. Hepsine ayrı ayrı
suâl sorar, onları imtihan ederim” diye düşündü. Bu sırada Ahmed Yesevî hazretleri hânekâhında idi. Allahü
teâlânın bildirmesi ile, Mervezî’nin geliş ve düşüncelerini anladı. Talebelerini haberdâr eni. Talebesi
Muhammed Dânişmend’e; “Bakar mısın, bize kimler geliyor?” buyurunca, Mervezî’nin mâiyyetiyle birlikte
geldiğini bildirdi. Hâce hazretlerinin emri ile Muhammed Dânişmend, üç bin mes’eleden binini, Mervezî’nin
hafızasından sildi. Sonra talebelerinden Süleyman Hakîm Atâ’ya aynı şekilde emretti. O da öyle yaptı.
Mervezî’nin hafızasında sâdece bin mes’ele kalmıştı. Bu şekilde Yesî’ye geldi. Hâce hazretlerinin yanına
gelip; “Allahü teâlânın kullarını doğru yoldan ayıran sen misin?” dedi. Hâce hazretleri hiç kızmadı. Karşılık da
vermedi. Şimdilik üç gün misafirimiz ol! Ondan sonra görüşürüz” buyurdu. Üç gün sonra bir kürsî kuruldu.
Mervezî kürsîye çıktı. Hâce Ahmed hazretleri, Süleyman Hakîm Atâ’ya kalan bin mes’eleyi de Mervezî’nin
hafızasından silmesini emretti. Hakîm Ata, Allahü teâlânın izni ile hocasının emrini yerine getirdi. Mervezî
kürsîde bir şeyler konuşmak istedi. Fakat hafızasının boş olduğunu anladı. Defterlerini açıp okumak istedi,
fakat yazıların da silindiğini gördü. Sabiteler bembeyaz idi. Bu hâli gören Mervezî, kusurunu anlayıp, oracıkta
tövbe etti. Bütün mâiyyeti ile Yesî’de beş sene kaldı. Nice mertebelere ve yüksek derecelere kavuştu. Ahmed
Yesevî bu zâtı, yanında beş kişi ile beraber, insanlara Allahü teâlânın dînini doğru olarak anlatmak vazifesiyle
Horasan’a gönderdi. Bunlar; Muhammed, Seyfeddîn, Sa’deddîn, Behâüddîn ve Kemâl isimlerindeki talebeleri
idi. Oraya gidip, halka doğru yolu gösterdiler.
Horasan’ın bütün velîleri Ahmed Yesevî hazretlerinin büyüklük ve üstünlüğünü bildiklerinden; ona olan
muhabbet ve bağlılıklarının daha da artması için, görüşüp sohbetinde bulunmak istediler. Semerkand’da büyük
bir toplantı tertip ettiler. Hâce hazretlerini de bu toplantıya davet etmek için, velîlerden birini Yesî’ye
gönderdiler. Allahü teâlâ, velî kullarını çok sevdiği için, onlara diğer insanların yapmaktan âciz oldukları bir
çok şeyleri kolay kılmıştır. Meselâ, bir anda bir yerde, biraz sonra oraya çok uzak olan başka bir yerde
bulunabilirler veya aynı anda başka başka yerlerde görülebilirler. Bu, Allahü teâlânın bir ihsanıdır. İşte,
Ahmed Yesevî hazretlerini toplantıya davet etmek üzere yola çıkan velî, Allahü teâlânın izni ile, turna misâli
uçarak Yesî’ye geliyordu. Hâce hazretleri bu hâli keş-federek, yanına talebelerinden bâzılarını aldı. Bunlar da
turna gibi uçmaya başladılar. Nihayet, Semerkand yakınlarında bir nehir üzerinde karşılaştılar. Bu sırada
aşağıda büyük bir tüccar, su içinde boğulmak üzere idi. Selâmetle kurtulması hâlinde, malının yarısını Allah
rızâsı için vereceğini nezretti (adadı). Hâce Ahmed Yesevî (r. aleyh), Allahü teâlânın izni ile tüccarın sıkışık ve
zor durumunu keşfederek aşağıya indi. Boğulmak üzere olan tüccarı çekip sahile çıkardı. Sonra, turna
şeklinden, eski hâline döndü. Bu duruma şaşıp hayret eden tüccar, kendisini kurtaran bu zâtın ellerine sarılıp
teşekkür etti ve malının yarısını Ahmed Yesevî’ye verdi. Hâce hazretleri davet edildiği yere geldi. Bir süre
oradakilerle sohbet edip, sonra memleketine döndü. Nehirden kurtardığı tüccarın verdiği parayı da,
talebelerinin ihtiyaçlarına sarf etti.
Zamanın hükümdarı Kazan Hân, Ahmed Yesevî hazretlerinin Cum’a namazını nerede kıldığını merak edip,
Hâce’nin talebelerinin ileri gelenlerinden Muhammed Dânişmend’i sorması için gönderdi. Bu sırada
müezzinler, Cum’a namazı için ezan okuyorlardı. Talebe, Hâce’nin huzuruna vardığında, henüz bir şey
söylemeden; “Gel elimden tut! Cum’a namazına bugün seninle beraber gidelim” buyurdu. Talebe; “Peki
efendim” deyip hocasının elinden tuttu. O anda kendilerini, büyük bir cârni içinde saflar arasında oturuyor
gördü. Talebe, namazdan sonra hocasını ne kadar aradıysa bulamadı. Caminin kayyımı, talebenin bu telâşlı
hâlini görünce, ona; “Ey derviş! Burası Mısır’dır ve bu cami, Câmi-ül-Ezher’dir. Senin hocan, nice zamandır
Cum’a namazlarını burada kılar” dedi. Talebe bir hafta orada kaldı. Ertesi Cum’a namazında hocası ile
buluşup, namazdan sonra bir anda Yesî’ye geldiler. Hâce hazretleri, talebesine, gördüklerini gidip Kazan
Hân’a anlatmasını söyledi. Talebe, Kazan Hân’a başından geçenleri bir bir anlattı. Kazan Hân ve orada
bulunanlar, Hâce hazretlerinin bu kerameti karşısında hayrette kaldılar. Onun büyüklüğünü, üstünlüğünü daha
iyi anladılar.
Yesî şehrine yakın bir yerde, ahâlisinin çoğu hıristiyan olan Sabran (Savran, Şuh) adında bir kasaba vardı.
Bunlar müslüman Yesî halkına ve bilhassa Ahmed Yesevî hazretlerine pek fazla düşmanlık ediyorlardı.
Ahmed Yesevî hazretlerinin büyüklüğü, kerametleri etrafa yayıldıkça ve ona bağlı olanların sayıları her geçen
gün arttıkça, Sabranlılar daha çok rahatsız oluyorlar, Hâce hazretlerine olan düşmanlıkları gittikçe artıyordu.
Bir gün Hâce Ahmed’e iftira etmek istediler. Aralarında anlaşıp, Hâce’yi hırsızlıkla ithaftı etmeye karar
verdiler. Bir sığırı kesip parçaladılar ve gece gizlice Hâce’nin hânekâhının bir yerine bıraktılar. Hâce’den
başka hiç kimse, bunların yaptıklarını farkedemedi. Ertesi gün bu sığırı aramak bahanesi ile o kasaba halkından
birçok kimse tekkenin önünde toplandılar. Sığırlarını aramak için içeri girmek istediklerini söylediler. Hâce
hazretleri yapılanlara çok üzüldü ve; “Girin köpekler! Girin itler!” diye söylendi. Gelenler hep birden içeriye
girdiler. Hâce hazretlerinin üzülmesinin dünyâdaki çok ufak bir cezası olarak, hepsi köpek şekline girip, etlere
hücûm ederek, yiyip bitirdiler. Hâce hazretleri “merhamet edince, eski hâllerine döndüler. Fakat hainliklerine
bir alâmet olarak, vücutlarında bir belirti kaldı. Hattâ bu belirti hâli, çocuklarına da geçti.
Ahmed Yesevî (r. aleyh) ciaha çocukluğundan îtibâren, Resûlullah efendimizin sünnetine yapışmakta hiç
gevşeklik göstermemiştir. 63 yaşına geldiği zaman, Resûlullah efendimize olan sıkı bağlılıklarından dolayı, bu
yaştan sonra yeryüzünde bulunmayı münâsib görmeyip, yer altında kendisine mahsus merdivenle inilen bir
hücre yaptırmıştır. Bu durumu dîvânında şöyle anlatır:
Altmışüçte nida geldi: Kul yere gir;
Hem canınım, cananınım, canını ver.
Hû kılıçını ele alıp nefsini kır!
Yâ Rabbî! Dîdârını görür müyüm?
Kul Hâce Ahmed. nefsi teptim, nefsi teptim;
Ondan sonra cananımı arayıp buldum,
Ölmeden önce can vermenin derdini çektim;
Ey Allah’ım! Dîdârını görür müyüm?
Mezara benzeyen bu hücrede vefatına kadar devamlı ibâdet, tâat ve Allahü teâlâyı düşünmekle meşgul oldu.
Gelenlere ilmi burada öğretirdi. Kendisini vefat etmiş, kabre konmuş şekilde hissederek, huşu ile ibâdetlerini
yapardı. Burada evliyalık yolundaki makam ve dereceleri kat kat arttı.
Ahmed Yesevî’nin halîfelerinden Seyyid Mensur Ata, Hâce hazretlerinin yer altındaki çilehâne denilen
hücresini görünce, önce çok üzüldü. Herhâlde bu dar yerde çok sıkıntılı bir hâldedir” diye düşündü. Bu
düşünce içinde iken birdenbire, daracık zannettiği yerin bir ucunun doğu, diğer ucunun da batıda olduğunu
gördü. Bu hâl karşısında düşüncelerinin yersizliğini anlayıp, kendi kendine; “Allahü teâlâ, evliyasına sıkıntı
çektirmez. İnsanların onları sıkıntı ve acı içinde zannetmeleri, hakîkatte Allah adamları için nimettir. Saadet
sahipleri görünüşte çok acı zannedilen o sıkıntılardan pek çok zevk ve tad alırlar, rahat gibi göründükleri
zaman o tadı duymazlar. Allahü teâlâ, böyle bir kulu için, daracık hücreyi çok geniş yapar. Manevî bakımdan
öyle lezzetler ihsan eder ki, zahir olarak çektiği sıkıntılar, o lezzetler yanında hiç kalır. Onun ruhu, zevk ve
neş’eden uçmaktadır. Vücûdunu bin parçaya bölseler ne gam...” diye söylendi.
Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî hazretleri, 1193 (H. 590) senesinde vefat etti. Bâzı kaynaklarda da 1166 (H.
563) senesinde vefat ettiği yazılıdır. Kabri, Türkistan diye anılan Yesî şehrindeki Seyhun nehrinin sağ
sâhilindedir. Kabri üzerindeki muazzam türbeyi ve külliyesini Tîmûr Hân (1370-1405) inşâ ettirmiştir.
Ahmed Yesevî hazretlerinin, kabri üzerine türbe ve külliyesini inşâ ettiren Tîmûr Hân’a, Buhârâ’yı feth
etmesini işaret buyurması, zaferini müjdelemesi gibi vefatından sonra da bir çok kerameti görüldü.
Şöyle anlatılır: Tîmûr’un torunlarından Ebû Sa’îd Mirzâ’nın (1451-1469) daha adı sanı işitilmemiş iken,
evliyanın büyüklerinden, insanların îtikâd, ibâdet ve ahlâk hususunda doğruyu öğrenip yapmalarını sağlayan
ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden Ubeydullah-ı Ahrâr (r. aleyh) bir gün Fikret
denilen yerde kâğıt kalem istedi. Kâğıt üzerine birkaç isim yazdı. Bu sırada “Sultan Ebû Sa’îd Mirza” diye bir
isim yazıp cebine koydu. Hâlbuki, o zaman Ebû Sa’îd Mirzâ’nın hiç bir yerde nâmı ve nişanı yoktu.
Yakınlarından biri, Ubeydullah-ı Ahrâr’a sormaya cesaret gösterip; “Bir takım isimler yazdıktan sonra, Ebû
Sa’îd Mirza ismine alâka gösterip onu cebinize koydunuz. Bu isim kime aittir?” dedi. Ubeydullah-ı Ahrâr da;
“Bu o kimsedir ki; siz, biz, Semerkand, Taşkend ve Horasan yakında onun tebeasından oluruz” buyurdu. Kısa
zaman içinde, Türkistan’dan Mirza Ebû Sa’îd’in sesi yükseldi. Mirza Ebû Sa’îd, Ahmed Yesevî hazretlerini
gördüğü rüyasında, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine kendisi için Fatiha okumasını işaret ettiğine şâhid oldu.
Sultan Ebû Sa’îd, Ahmed Yesevî hazretlerinden kendisine Fatiha okuyan zâtın ismini sordu ve sîmâsını
zihninde tuttu. Uyanır uyanmaz Ubeydullah-ı Ahrâr’ı sorup araştırdığında; Evet, Taşkend’de buyurduğunuz
gibi bir azîz vardır” dediler. Atına binip, mâiyyeti ile birlikte yola düştü. Bu sırada Ubeydullah-ı Ahrâr,
Fikret’e doğru yola çıkmıştı. Sultan, onun Fikret’e gittiğini duyup, oraya yöneldi ve Ubeydullah-ı Ahrâr
hazretleri ile, Fikret yakınlarında karşılaştı. Sultan; “İşte rüyada gördüğüm azîz!” diyerek, âtından inip ellerini
öptü. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri Sultan’a alâka gösterip, sohbet etti. Sultan bu sohbetin cazibesi ile
Ubeydullah-ı Ahrâr’dan kendisine Fatiha okumasını istedi. “Fatiha bir kere okunur” buyurarak, Sultan’ın
gördüğü rüyaya işaret etti. Bu görüşmesinden sonra, Sultan Ebû Sa’îd Mirzâ’nın etrafında çok asker toplandı.
Semerkand’ı almak istedi ve mes’eleyi Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine arzetmek üzere huzuruna kadar geldi.
Maksadını anlatıp, himmet istedi. “Ne niyet ile fethetmeyi istiyorsun? Eğer İslâmiyet’i kuvvetlendirmek ve
tebeaya şefkat göstermek niyeti ile giderseniz, zafer sizindir” buyurdular. Sultan bu şartı kabul edip,
İslâmiyet’e hizmet edeceğine ve tebeaya merhamet ve şefkat göstereceğine dâir söz verdi. Bu teveccühler
sayesinde zafer kazanıp Semerkand’a zamanla da bütün Mâverâünnehr’e hâkim oldu.
Ahmed Yesevî hazretlerinin, Hindistan’da büyük bir İslâm devleti kuran Bâbürlüler ve Tîmûroğulları da
denilen Gürgâniyyelerden Nâsirüddîn Hümâyûn Şah (1530-1556) hakkındaki kerameti şöyledir: Ahmed
Yesevî hazretlerinin yolunda olanlardan Şeyh Seyyid Mensur Ata, Türkistan denilmeye başlanılan Yesî’ye
geldi. Hocasının kabrini ziyaret etti. Onunla rabıta, yâni manevî konuşma yaparken, Hâce Ahmed Yesevî
buyurdu ki: “Çağatay pâdişâhı (Hümâyûn Şah) Semerkand’ı zabt edip, o diyarı hâkimiyeti altına almak istiyor.
Lâkin evliyalar buna razı değil, onu Hindistan’a havale ediyorlar. Onun o havalideki zaferleri için türbemizden
bir alem (işaret, bayrak) al götür.” Hâce’nin bu emri üzerine Seyyid Mensur, alemi alarak Hûmâyûn’un
hükümet merkezi olan Kabil’e gitti. Hakîkaten, Hümâyûn Şah, atası olan Tîmûr Hân’ın kabrinin bulunduğu
Semerkand’ı zabt edip, Şeybânîler hanedanlığına son vermek istiyordu. Sultan’ın kardeşi Hendal Mirza,
Kabil’de Seyyid Mensur Ata ile görüştü ve sohbetinde bulundu, Şeyh’in büyüklüğünü anlayarak talebesi oldu.
Hümâyûn Şah’ın yanına gitti. Başından geçenleri anlattı. Hümâyûn Şah, Şeyh Seyyid Mensur Atâ’yı davet
edince, Şeyh Ahmed Yesevî’nin gönderdiği alemle beraber huzura geldi. Sultan onu karşıladı. Sonra Mensur
Ata sohbette bulundu. Sohbet esnasında Hümâyûn Şâh’a; “Mâverâünnehr evliyası, size Hind fethini
müjdeliyorlar. Ahmed Yesevî hazretleri de nusret için bunu gönderdi. Kabul buyurunuz” dedi. Bu müjdeye
sevinen Hümâyûn Şah, Hindistan’a yürüyerek fütühatta bulundu. Zamanımızda Hind yarımadası ve
havâlisinde yaşayan dört yüz milyon müslümanın bulunmasına zemin hazırladı. Hanedanlığı 1858 senesine
kadar sürdü. Bu zaman zarfında yüz binlerce âlim ve velî yetişti, muazzam san’at eserleri yapıldı.
Hâce hazretlerinin çocukları ve torunları; Türk-İslâm âleminin her tarafına yayıldı. İbrahim ismindeki oğlu
daha küçükken vefat ettiğinden, nesli, kızı Gevher Şehnaz Hâtun’dan devam etti.
Hâce hazretleri herkese iyilik eder, hiç kimseye sıkıntı vermezdi. İnsanların saadeti ve rahatı için çalışırdı.
Dergâhı fakir ve yoksullar, yetim ve çaresizler için sığınaktı.
Tasavvuf yolunda Ahmed Yesevî hazretlerine bağlananların bâzı hususiyetleri vardır. Yeseviyye yolunda
bulunan bir talebenin, riâyet etmesi lâzım olan belli başlı edebler şunlardır:
1-Kendisine dîni öğreten hocasının üstün olduğunu bilip, bütün işlerini ve hareketlerini, kendi bildiğine göre
değil; hocasına tabî olup, teslimiyet göstermelidir.
2-Talebe hocasının sözlerini, rumuzlarını ve işaretlerini hemen anlamalı, gayet uyanık, zekî ve dikkatli
olmalıdır.
3-Hocasının bütün sözlerinden ve işlerinden razı ve ona itaatkâr olmalıdır.
4-Hocasının husûsî hizmetinde veya bildirdiği, emrettiği bir hizmeti yaparken gayet dikkatli, ağır başlı olmalı,
gevşek davranmamalıdır. İsteksizlik, gevşeklik hâli, hocasının rızâsızlığına sebeb olabilir. Onun rızâsızlığı ise,
silsile yoluyla Peygamber efendimize, dolayısıyla Allahü teâlâya gider.
5-Sözünde sağlam ve güvenilir ve vadinde sâdık olmalıdır. Hocasının büyüklüğü hususunda hüsranına sebeb
olmaması için hiç bir zaman şek ve şüp heye düşmemelidir.
6-Ahde vefa ve hocasına olan tabîiyyet ve teslimiyetinde kusur etmemelidir.
7-Hocasının ufak bir işareti ile bütün mal ve mülkünü onun emrettiği yere feda etmeye hazır olmalı, bunda en
ufak bir tereddüt hâli bulunmamalıdır.
8-Hocasına ait husûsî hâl ve sırları tutmasını bilmeli, bunları uygun olmayan şekilde ifşa etmekten çok
sakınmalıdır.
9-Hocasının bütün hareketlerini, sözlerini ve nasihatlerini dikkatle tâkib etmeli, bunda ve bunlara uymakta
kaçamak ve gevşeklik yapmamalıdır. Bunları yapmakta ihmalkâr davranmanın zararlarını düşünmelidir.
10-Allahü teâlâya kavuşmak yolunda, kendisini vesîle yaptığı hocası için her fedâkârlığı yapmağa hazır
olmalıdır. Sevenlerine dost olmalı; sevmeyenlere, onun sevmediklerine ve istemediği şeylere meyi ve
muhabbet etmeyi öldürücü zehir bilmelidir.
Ahmed Yesevî hazretlerinin zamanında Türkistan’a ilk Türk-İslâm devletlerinden Karahanlılar hâkim idi.
Hâce hazretleri Karahanlılar (840-1212) devrinde, İslâm dîninin Seyhun boylarında ve ahâlisi göçebe olan
Kazak-Kırgız memleketlerinde kolayca yayılmasını sağladı. Nasîhatlarını sâde bir Türkçe ile söyleyip, yazdığı
derin manâlı veciz sözlerden müteşekkil Hikmet adlı şiirlerini bir kitapta topladı. Sohbet tarzında ve sâde
Türkçe ile söylenen hikmetleri kısa zamanda doğuda Çin hududlarından, batıda Akdeniz ve Marmara
sahillerine kadar yayıldı. Şiirlerinin tamâmı Dîvân-ı Hikmet adlı eserindedir.
Ahmed Yesevî’nin yol gösterici bir velî olarak başlıca gayesi; insanlara İslâmiyet’i, tasavvuf esaslarını,
tasavvuf yolunun âdâb ve erkânını anlatmaya çalışmak, İslâmiyet’i Türklere sevdirmek ve Ehl-i sünnet yolunu
yaymak ve yerleştirmekti.
Dîvân-ı Hikmet’te, o zamanda kullanılan ve herkesin anlıyabileceği sâde bir lisân ile söylenmiş manzumeler
vardır.
Bismillahla başlayarak hikmet söyleyip,
Taliplere inci, cevher saçtım işte.
Nice riyazetler çekip kanlar yutup,
Ben defter-i sâni sözünü açtım işte.
kıt’asıyla başlıyan Dîvân-ı Hikmet, esâsında İslâmiyet’i ve İslâm ahlâkını öğreten bir ahlâk ve din kitabıdır.
Bu eserde; insanları müslümanlığa teşvik edici, Muhammed aleyhisselâmı öven, O’na tâbi olmakla çok yüksek
derecelere kavuşan velîlerin hâlleri anlatılır. Şiirlerde; Muhammed aleyhisselâma ümmet olmanın büyük
saadet olduğu, insanı saâdet-i ebediyyeye kavuşturan İslâmiyet yolunda bulunmanın kıymeti, Allahü teâlâyı ve
O’nun dostlarını her şeyden çok sevmenin lüzumu, âhırete, Cennet ve Cehennem’e inanmanın ve onlara
hazırlanmanın ehemmiyeti, dünyânın geçiciliği, buradaki lezzetlere, zevklere, mal, mevkî, görünüş ve
gösterişlere aldananların zavallılıkları en güzel şekilde dile getirilmiştir. Herkes tarafından kolayca anlaşılan bu
şiirler çok rağbet görmüş, kısa zamanda çok uzaklara kadar yayılmıştı. Ahmed Yesevî ayrıca, Anadolu’daki
Türk edebiyatının yeserip gelişmesine zemin hazırlamış ve Yûnus Emre gibi şâirlerin yetişmesine sebeb
olmuştur. O, hikmetleri ile İslâmiyet’e çok hizmet etmiş, binlerce insanın müslüman olup, saadete
kavuşmasına vesîle olmuştur. Bilhassa on üçüncü yüzyıldan sonra Anadolu’da ortaya çıkan edebiyat, bu yolu
tâkib etmiştir.
HİKMET
Hak kulları dervişler, Hakikati bilmişler,
Hakk’a âşık olanlar, Hak yoluna girmişler.
Hak yoluna girenler, Allah’ı zikr edenler,
Erenler izin tutup, Mal u mülkden geçmişler.
Alem fahri Mustafâ Sözü ofdu merhaba,
Miracında fahr edip, Fakr yolunu tutmuşlar.
Gönül verme dünyâya, Sakın girme harama,
Hakkı seven âşıklar, Hep helâlden yemişler.
Dünyâ benim diyenler. Cihan malın alanlar,
Akbaba kuşu gibi, Haramlara batmışlar.
Molla, müftî olanlar, Yalan fetva verenler,
Akı kara kılanlar, Cehennem’e girmişler.
Rüşvet alan hâkimler, Haram alıp yiyenler,
Parmağını ısırıp, El belinde kalmışlar.
Tatlı tatlı yiyenler, Türlü türlü giyenler,
Tahtı altın olanlar, Yer altında kalmışlar.
Mü’min kullar, sâdıklar, Doğrulukla duranlar,
Dünyâ malını verip, Âhıreti almışlar,
Hoca Ahmed bilmişsin, Hak yoluna girmişsin,
Hak yoluna girenler, Cemâlullah görmüşler.
Hâce Ahmed Yesevî’nin talebeleri; Seyhun ve Ceyhun boylarında, Harezrrî de, Mâverâünnehr’de, Kazak ve
Kırgız ellerinde, Doğu Türkistan’da, Ural ve İdil boylarındaki Başkurd ve Bulgar Kazan ülkelerine yayıldı. On
üçüncü asırda Moğol istilâsı sebebiyle Horasan’dan hicret eden Yeseviyye yolunun büyükleri, Azerbaycan ve
Dağıstan’da Halvetiyye yolunun, Anadolu’da hakîkî Bektaşîlik yolunun kurulmasına vesîle oldular. Ahmed
Yesevî hazretlerinin, talebelerinin, kurulmasına vesîle olduğu tarîkatler, târihte ve zamanımızda hâlâ tef
sirlerini göstermektedir.
Ahmed Yesevî hazretleri buyurdu ki:
“Ey dostlar! Sakın ha, câhil olanlarla dostluk kurmayınız.”
“Akıllı ve uyanık kimse isen, dünyâya hiç bir zaman gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp, dünyâya
meylettirirse, artık seni idaresi altına almış demektir. Bundan sonra felâketlerden felâketlere sürükler de hiç
haberin olmaz.”
“Himmet kuşağını beline kuvvetlice sarmayan insan, dünyâya olan meyil ve muhabbetten kurtulamaz. Allah
yolunda gözyaşları dökerek ağlamadıkça, Allahü teâlâya âid ince sırlara kavuşamaz ve bu yolda ilerleyemez.”
“İslâmiyet’in emir ve yasaklarına uymakta gevşek davranan kimse, insanı Allahü teâlâya kavuşturan yolda
ilerleyemez. Gönül ve kalbi ile dünyâ düşüncelerinden sıyrılıp, yalnız Allahü teâlâya yönelmedikçe, hakikat
meydanında bulunmak mümkün değildir. Bunlar hakkı idrâk etmekten uzaktırlar.”
“Ey dostlar! Bir kimse, Allahü teâlânın aşkı ile yanıp yoğrularak, bu deryanın mahir bir dalgıcı olmadıkça,
bundan çok daha derin olan vahdaniyet denizine giremez. Zira, ona girmek için çok usta dalgıç olmak
lâzımdır.”
“Gönlünde Allahü teâlânın aşkını taşıyanlar, dünyâ ile tamamen alâkalarını kesmişlerdir. Bunlar halk içinde
Hak ile olurlar. Bir an Allahü teâlâyı unutmazlar.”
“Ahkâm-ı İslâmiyye’yi tam bilmeyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyalık yolunda bulunmağa kalkarsa,
îmânını şeytan çalar. Emir ve yasaklara uymakta gevşek olanlar, sonra da evliyalık yolunda bulunduğunu,
ilerlediğini, hattâ kendisinde görülen bâzı hâllerin rahmanı olduğunu zanneder. Hâlbuki bilmez ki, abdestte,
namazda, alışverişte noksanlıkları vardır ve yeyip İçtikleri haramdır. Kendisinde var zannettiği hâller, şeytanın
oyunudur. Şeytan onu idaresine almış, istediği gibi hareket ettirmekte, o ise velî olduğunu zannetmektedir.
Bunlar ne kadar zavallı ve bedbahttırlar.”
“Çeşitli günahlar sebebiyle, paslanmış bir hâl alan gönüller için çâre; Allahü teâlâya çok tövbe, istiğfar
etmektir. Her zaman Allahü teâlâyı düşünmeli, O’nun razı olduğu, beğendiği işleri yapmalı, hiç bir zaman
O’ndan gafil olmamalıdır.”
“Malının çokluğu dillere destan olan Karun bile, malının hayrını, faydasını görmedi. Nihayet toprak altında
yok olup gitti.”
“Kâfir bile olsa hiç kimsenin kalbini kırma. Kalb kırmak, Allahü teâlâyı incitmek demektir.”
“Nefse uymak yolunda bulunan kimse rüsvâ olmuştur. Artık, yatarken, kalkarken yoldaşı şeytandır.”
“Garîblere merhamet etmek, Resûlullah efendimizin sünnetidir. Nerede bir garîb görsen, oha olan
merhametinden gözyaşların akmalıdır.”
“Gönlü kırık, zavallı ve garîb birini görürsen; yarasına merhem koy, yoldaşı ve yardımcısı ol.”
TİMUR HÂN’IN RÜYASI
Emir Tîmûr Hân, Buhârâ’ya gitmek üzere yola çıktığında, Türkistan’a uğradı. Rüyasında Ahmed Yesevî’yi
gördü. Kendisine; “Ey yiğit! Buhârâ’ya çabuk git! İnşâallah orada sana fetih nasîb olur. Senin başından çok
hâdiseler geçse gerek. Zâten oradaki insanlar da senin gelmeni bekliyorlar” buyurdu. Timur Hân uyanınca, bu
müjdeye çok sevinip, Allahü teâlâya şükretti. Ertesi gün Türkistan hâkimine çok para verip, Ahmed Yesevi
hazretlerinin kabri üzerine mükemmel bir türbe yaptırmasını emretti. Hâkim, istenilen şekilde güzel bir türbe
yaptırdı. Türbe, bugün de bütün haşmetiyle durmaktadır. Bu külliye, Türkistanlılar ve İdil-Ural Türkleri için
Hicaz’dan sonra ziyaret edilen en mübarek dînî-millî bir makam olagelmiştir. Türkistan ve eski Altınordu
topraklarındaki zengin Türklerin, cenazelerini, Ahmed Yesev! hazretlerinin türbesi civarına gömmek âdeti,
1921 komünist istilâsına kadar devam etmiştir.
Ahmed Yesev! Câmiî’nin arka kısmında türbeli ikinci bir mescid daha ilâve edilmiş olup, Câmi’nin dış avlu
kapısı fevkalâde büyük ve kemerlidir. Kapının yanında penceresiz, üstü çentikli iki yuvarlak kule yükselir.
Büyük bir san’at eseri olarak işlenmiş iki katlı tahta kapısı üzerinde bir pencere vardır. Duvarlar işlenirken, iyi
pişmiş dört köşeli tuğlalar kullanılmıştır. Kûfî yazılarla süslenmiş olan kubbe, binayı daha da
güzelleştirmektedir. Zelzeleler ve şâir sebeplerle çoğu yerleri dökülen ve yıkılmaya yüz tutan bu muazzam
bina, ilk yapıldığında çok güzeldi. Câmi’nin avlusunda çok güzel bir medrese vardır. Arka kısmında bir kubbe,
içinde Arslan Bahâ’nın, Ahmed Yesevî’nin ve hanımefendisinin bulunduğu türbe görülmektedir. Burada
başkalarının bulunduğu da söylenmektedir.
1) Reşehât; sh. 14 vd.
2) Cevâhir-ül-ebrâr; sh. 74
3) Künh-ül-ahbâr; cild-5, sh. 54
4) Nefehât-ül-üns; sh. 478
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-6, sh. 102
6) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 133
AHNEF BİN KAYS
Tâbirin büyüklerinden ve Horasan’ın fâtihi. Hilmi yâni yumuşaklığı darb-ı mesel hâline gelmiş, güvenilir bir
hadîs âlimi. İsmi, Dehhâk bin Husayn et-Tamîr Vıîes-Sa’dî’dir. Künyesi Ebû Bahr, lakabı Ahnef’dir. Ayağı
eğik veya ayaklarının arkası üzerine basarak yürümesinden dolayı Ahnef denilmiş ve bu lakabı ile şöhret
bulmuştur. Bâzı kaynaklarda isminin Sahr olduğu kayıtlıdır. Babası Kays, Ebû Mâlik künyesi ile tanınırdı.
Annesi, bir rivayete göre Amr bin Sa’lebe’nin kızıdır. Basra’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir.
Ahnef bin Kays, Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem zamanında müslüman olduğu hâlde,
mübarek yüzlerini göremediği, gönüllere şifâ olan sözlerini işitemediği için sahâbî olmakla şereflenemedi.
Kavminin önde geleni idi. Çok hilim sahibi idi. Hilmi hakkında çok şeyler anlatılmıştır.
Hasen-i Basrî (r. aleyh), onun hakkında şöyle demektedir: “Ahnef bin Kays şerefli bir kimse olup, kavmi
arasında ondan daha faziletli bir kimse görmedim.”
Ahnef bin Kays hazretleri şöyle anlatır: “Hâzret-i Osman zamanında Kâbe-i muazzamayı tavaf ediyordum.
Aniden Leys kabilesinden birisi ile karşılaştım. Benim elimden tuttu. “Sana bir müjde vereyim mi?” dedi.
“Evet” dedim. “Hani hatırlarsın. Resûlullah efendimiz beni İslâm’a çağırmak için senin kabilene göndermişti.
Ben de, onlara İslâm’ı anlatıp, davette bulunuyordum. O zaman, sen; “En güzel, en iyi bir şeye, güzel huylara
çağırıyorsun, kötü huylardan uzaklaştırıyorsun. Bunları hiç duymamıştım” demiştin ve müslüman olmuştun.
Kabîlen arasında tutulan, ilim, irfan sahibi, zekî bir kimse olduğun için, tavsiyen üzerine kabîlen mensupları da
müslümanlığı kabul etmişlerdi. Bütün bu durumları, Medine’ye dönünce Resûl aleyhisselâma anlattım.
Resûlullah senin için; “Allah’ım! Ahnef’i bağışla” buyurdu.” Bunun üzerine; “Benim yanımda, âhıretim için
Resûlullah’ın bu mübarek duasından daha ümit verici bir şey yoktur” dedim ve çok sevindim.
Ahnef bin Kays, halîfe hazret-i Ömer’i Medîne’de, Basra halkından bâzı kimselerle birlikte ziyaret etti. Ömer
(r. anh) herkesin hâlini hatırını sordu. O sırada Ahnef bin Kays, bir köşede abasına sarınmış bir hâlde
konuşmadan duruyordu. Hazret-i Ömer, ona; “Senin bir ihtiyâcın yok mu?” diye sorduğunda, o şöyle cevap
verdi: “Ey Mü’minlerin emîri! Evet var. Hayır ve bereketin anahtarı Allahü teâlâdadır. Diğer şehirlerin
halkından olan kardeşlerimiz sulak ve verimli yerlere yerleştiler. Biz ise çorak, Vutûbetli, bir tarafı tuzlu deniz,
bir tarafı çöle çevrili bir yere yerleştik. Ne ekinimiz, ne de hayvanımız var. Yiyeceklerimizi ve
faydalanacağımız şeyleri çok zor şartlar altında elde eçliyoruz. Zayıf bir insan, tatlı su alabilmek için iki
fersahlık yol gitmek zorunda. Eğer bizim en basit ihtiyaçlarımızı karşılamaz ve fakirliğimizi gidermezsen, yok
olup giden kavimler gibi olacağız.” Bunun üzerine hazret-i Ömer, Basra halkının çocuklarına Beyt-ül-mâldan,
maaş bağladı. Vali Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye, Basra’ya kanalla su getirtmesi için mektup yazdı. Hazret-i Ömer,
ona karşı olan sevgi ve muhabbetinden dolayı, bir süre yanında kalmasını istedi. Ahnef bin Kays bu istek
üzerine bir sene Medîne-i münevverede kaldı. Sonra izin alıp Basra’ya döndü. Ömer (r. anh), Ebû Mûsâ el-
Eş’arî’ye yazdığı mektubunda; “Ahnef bin Kays’ı kendine yakın yap. İşlerinde ona da danış. Onun sözlerine
kulak ver” buyurmuştu.
İran imparatoru Yezdicürd, topraklarının büyük kısmı müslümanların eline geçince, Merv şehrine gidip
yerleşmişti. Yezdicürd buradan İran şehirlerine mektup yazarak, halkı isyan ettirdi ve andlaşmayı bozdurdu.
Bunun üzerine Ömer (r. anh), Ahnef bin Kays’a Horasan üzerine sefer düzenlemesi için emir verdi. Bir
orduyla yola çıkan Ahnef bin Kays, İran şehirlerindeki isyanı bastırdı ve Horasan’a yürüdü, önce Herât’ı
fethetti. Buradan Merv eş-Şehcân’a doğru ilerlerken, Nişâpur’a Mutarrif bin Abdullah komutasında, Serahs’a
da Hars bin Hassan komutasında bir birlik gönderdi. Ahnef bin Kays, Merv eş-Şehcân’a varınca, Yezdicürd,
Merv er-Rûz’a kaçtı. Buradan, Türk sultânına ve Çin krallarına mektup yazıp yardım istedi. İslâm ordusu Merv
er-Rûz’a doğru yürüyünce, Yezdicürd Belh’e gitti. Ahnef bin Kays Merv er-Rûz’u ordu karargâhı yaptı.
Küfelilerden meydana gelen bir birliği Belh’e Yezdicürd’ün üzerine gönderdi. Yezdicürd’ün askerleri ile İslâm
mücâhidleri arasında şiddetli bir muharebe oldu. Yezdicürd’ün ordusu yenilerek kaçtı. Arkadan yetişen Ahnef
bin Kays, Kûfelilerden meydana gelen öncü birliğe yardım etti ve Allahü teâlâ müslü mantara Belh’in fethini
ihsan etti. İslâm mücâhidleri Belh’in hemen akabinde Nişâbur ve Toharistân’ı da aldılar.
Ahnef bin Kays, bu fetihleri anlatan bir mektubu Ömer’e (r. anh) gönderince; “Keşke oraya ordu
göndermeseydim. Keşke bizimle oranın arasında ateşten bir deniz olsaydı” buyurdu. Bu sözleri duyan hazret-i
Ali; “Neden, ey mü’minlerin emîri!” diye sormaktan kendini alamadı. Bunun üzerine Ömer (r. anh); “Çünkü
buranın halkı üç defa yerlerinden dağılacaklar, ayrılacaklar. Üçüncüsünde tamamen imha edilecekler. Böyle
bir musîbet meydana gelecektir. Bu musîbet burayı fethettiğimizde, burada bulunacak müslümanlara
geleceğine, fethedilmeyip buranın müslüman olmayan halkının başına gelmesi daha iyidir” diye cevâb verdi.
Ömer (r. anh) daha sonra, Ahnef bin Kays’a, Ceyhun nehrini geçmemesini bildiren bir mektup gönderdi. Bu
sırada Yezdicürd, Türk hakanından aldığı yardımla geri döndü. Ahnef bin Kays, Yezdicürd’ün aldığı yardım
kuvvetiyle üzerine geldiğini öğrenince, fikirlerini öğrenmek için, kıyafetini değiştirerek, gece askerleri
arasında dolaşıp onları dinledi. Mücâhidlerden birisinin; “Eğer komutanımız bizi dağın eteklerine çekerse,
nehir, düşmanla aramızda hendek vazifesi görür. Sırtımızı da dağa dayamış olduğumuz için düşman
arkamızdan da saldıramaz. Biz de düşmanla bir cephede muharebe yapardık. Umurım Allâhü tâlâ bize zafer
ihsan eder” dediğini duydu. Ahnef bin Kays, sabahleyin namazdan sonra; “Ey mücâhidler! Biz azız, düşman
ise kalabalık. Bu sizi korkutmasın. Nice az bir topluluk, pek çok düşmana Allâhü teâlânın izni ile galip
gelmiştir. Allâhü teâlâ sabredenlerle beraberdir. Şimdi buradan ayrılın. Sırtınızı dağa verin. Dağ arkanızda,
nehir ise bizimle düşman arasında kalsın’. Düşmanla tek taraftan muharebe edelim” dedi. İslâm ordusu bu emri
yerine getirdi. İslâm ordusunun sayısı yirmi bin kadardı. Türk askerlerinden birisi meydana çıkıp er istedi.
Çerhal Ahnef bin Kays ortaya çıktı, onunla çarpıştı. Türk süvarisi öldü. Bunun üzeri ne arkasından sırayla iki
asker daha çıktı. Ahnef bin Kays bunları da öldürdü. Türkler, o zaman savaş âdeti olarak, üç süvari çıkıp karşı
taraftan üç kişiyle çarpışıncaya kadar yerlerinden ayrılmazlar, ordu hücûma geçmezdi. Üç süvarileri de
öldürülünce, durumu hakanlarına bildirdiler. O da bu durum hayra alâmet değil deyip, ordusunu geri çekti.
Türk hakanını müslümanlarla karşı karşıya bırakan Yezdicürd, fırsattan istifâde ile, müslümanların elinde
bulunan Merv eş-Şehcân’a gitmişti. Orada bulunan Harise bin Nu’mân komutasındaki küçük mücâhid birliği,
kalabalık düşman askerinden korunmak ve vakit kazanmak için, kaleye kapandı. Merv eş-Şehcân yakınlarında
bir mağarada sakladığı hazînesini çıkartan Yezdicürd, Türk hakanının yanına dönerken, İranlılardan bir kısmı;
“Ne yapmak istiyorsun?” diye sordular. O da; “Türk hakanının yanına gidiyorum. Oradan da Çin ülkesine
gitmeyi düşünüyorum” deyince, onlar; “Bu çok kötü bir düşüncedir. Bizimle birlikte müslümanlarla sulh yap.
Çünkü onlar dindar, sözlerine sadık ve bize yumuşak davranıyorlar. Muhakkak ki, bizi memleketimizde böyle
insanların idare etmesi, dinsiz ve vefasız kimselerin memleketine gidip, onların idaresi altında yaşamaktan
daha iyidir” dediler. Onların bu tekliflerini reddedince; “O zaman hazînelerini bırak. Biz onların yönetiminde
memleketimizde yaşıyal im” dediler. Yezdicürd bunu da kabul etmeyince, oradakiler onu azledip, hazînelerine
el koydular. Yezdicürd de, Türk hakanının yanına gitti ve Türk illerinde ikâmet etti. İranlılar hazîneleri Ahnef
bin Kays’a getirip teslim ettiler. Onunla andlaşma yaptılar. Kendi ülkelerinde mallarına sâhib olarak
müslümanların idaresinde, kisrâlar döneminden daha rahat bir şekilde yaşadılar.
Ahnef bin Kays tarafından gönderilen fetih haberi ve ganîmetler Ömer’e (r. anh) ulaştığında, mü’minleri
camide toplayıp, gelen mektubu herkesin huzurunda okuttu. Sonra, şu hutbeyi îrâd etti: “Allâhü teâlâ Kur’ân-ı
kerîmde Resûlünü hak din ile gönderdiğini, O’na tâbi olanların dünyâ ve âhıret hayırlarına kavuşacaklarını vâd
etti ve meâlen şöyle buyurdu: “O Allahü teâlâ peygamberini müşrikler istemese de bütün dinlere galip
kılmak için, hidâyetle (Kur’ân-ı kerîmle) ve hak dinle (İslâmiyet’le) gönderdi.” (Tevbe sûresi: 33). Bu
vadini yerine getiren ve İslâm ordusunu muzaffer kılan Allahü teâlâya hamdolsun. Şunu iyi bilin ki, mecûsî
devleti yıkılmış, mahvolmuştur. Artık onlar müslümanlara zarar verebilecek bir karış toprağa bile sahip
değillerdir. Muhakkak ki, Allahü teâlâ sizin nasıl hareket edeceğinizi görmek, sizi imtihan etmek için onların
mallarını, mülklerini ve halkını sizin emrinize vermiştir. Allahü teâlâ vadini yerine getirir. Sakın hâlinizi
değiştirmeyin. Yoksa Allahü teâlâ sizin yerinize başkalarını getirir. Şüphesiz ben bu ümmet hakkında, arasında
çıkacak fitneden korkarım.”
Hazret-i Ömer’in şehâdetinden sonra, mecûsîler, Yezdicürd’ün kışkırtmasıyla yaptıkları andlaşmayı bozdular.
Osman (r. anh) bunun üzerine, Horasan bölgesine İbn-î Amir komutasında bir ordu gönderdi. İbn-i Âmir,
bölgeyi tanıdığı için Ahnef bin Kays’ı öncü birliklerin komutanı yaptı. İslâm ordusu kısa zamanda isyanı
bastırdı ve fethedilmeyen diğer yerleri de ele geçirdi.
Ahnef bin Kays, 686 (H. 67) senesinde Kûfe’de vefat etti. Cenaze namazını Mus’ab bin Zübeyr kıldırdı. Küfe
sırtlarında Seviyye denilen semtte, Ziyâd bin Ebîh’in kabri yanına defnedildi. Defin esnasında orada bulunan
Abdurrahmân bin Ukbe şöyle anlatır: “Ahnef bin Kays’ın Kûfe’deki cenazesinde bulundum. Kabre ben de
indim. Kabri düzelttiğim zaman, kabrin alabildiğine genişlediğini gördüm. Bu durumu arkadaşlarıma haber
verdim. Fakat onlar benim gördüğümü görmediler.”
Ahnef bin Kays buyurdu ki: “Ben şu hususlara dikkat ederim. Bunları istifâde edeceklere söylerim. Başkasına
değil. Birincisi; beni aralarına almak istemiyenlerin aralarına girmem. İkincisi, beni çağırmayan makam ve
mevkî sahiplerinin kapısına gitmem. İnsanların muhtaç oldukları şeyi bana bağışlamalarını uygun görmem.”
“Çok gülmek, heybeti; çok şaka, vakar ve şahsiyeti giderir. İnsan ne ile berâberse, onunla bilinir. Meselâ, çok
güler ve şaka yaparsa hafîf olarak bilinir.”
“Kişinin, sevdiği yemeği terkedebilmesi, ağırbaşlılık ve şahsiyet yüksekliğindendir.”
Ona; “Ey Ahnef bin Kays! Sen çok yavaşsın” denildi. Cevâbında; “Fakat üç şeyde acele ediyorum. Namaz
vakti geldiğinde, hemen vaktinde kılarım. Cenazem var ise, zamanında defnederim. Kızımı dengi isteyince,
onunla evlendiririm” buyurdu.
“Kardeşlik çok incedir. Onu korumazsan zarar gelebilir. Dâima kızgınlığın zamanında kendine sâhib olarak
onu koru ki, sana haksızlık eden gelip, senden özür dilesin. Olan ile yetin. Fazlasını arama. Arkadaşının
kusuruna bakma.”
“Amel olunmayan sözde, cömertlik olunmayan malda, vefasız doğrulukta, verâsız fıkıhta, niyetsiz doğrulukta
hayr yoktur.”
BU KAVİM, BU İNANÇLA DAĞLARI DEVİRİR!
Yezdicürd, Ahnef bin Kays’a mağlûb olup, hakanla Türk ülkesine geri dönerken, Çin hükümdarına bir elçi
gönderdi. Elçi, mektubunu ve hediyelerini Çin hükümdarına sundu. Çin hükümdarı elçiye; “Hükümdarların
birbirlerine yardımda bulunması karşılıklı vazifeleridir Ancak sen bana, sizi memleketinizden çıkaran
kimselerin ahvâlini anlat. Görüyorum ki, sen sayı bakımından onların az, sizin ise çok olduğunuzu
söylüyorsun. Az olmalarına rağmen size galip gelmeleri, onlarda, sizde bulunmayan bir takım iyi hasletlerin
bulunduğunu göstermektedir.” deyince, elçi; “Siz onlar hakkında soracağınız şeyleri sorun, ben de cevap
vereyim” dedi. İmparator; “Bu insanlar ahde vefa gösteriyorlar mı?” diye sorunca, elçi; “Evet” cevâbını verdi.
“Sizinle savaşmadan önce, size ne teklif ediyorlar?” diye sorduğunda; “Bizi şu üç şeyden birisine davet edip,
istediğinizi kabul etmekte serbest bırakıyorlar. Ya dinlerini kabul etmek, ya cizye vermek veya savaşa razı
olmak” dedi. İmparator yine; “Onların komutanlarına itaatleri nasıldır?” diye sorduğunda; “Onlar
komutanlarına son derece itaat ederler ve bağlılık gösterirler” diye cevap verdi. “Onlar neyi haram, neyi helâl
kılıyorlar? Kendilerine helâl edileni haram, haram edileni de helâl kılıyorlar mı?” diye sordu. Elçi; “Hayır”
cevâbını verince, imparator; “İşte bu insanlar, kendilerine haram kılınanı helâl, helâl kılınanı da haram
kılmadıkça hiç bir şey onları mağlûb edemez” dedikten sonra, Yezdicürd’e şu mektubu yazdı: “Şayet elçinden
bâzı bilgiler öğrenmemiş olsaydım, sana Merv’den Çin’e kadar uzanan bir ordu gönderirdim. Fakat elçinin
anlattığı bu kavim, bu halleriyle dağlar üzerine hücûm etseler, dağları devirirler. Onlardaki imân gücünü kimse
yenemez. Eğer benim üzerime gelseler, beni de yok ederler. Sana tavsiyem, onlarla sulh yapman ve ülkende
kalman, kesinlikle onları tahrik etmemendir.”
1) Târih-ül-ümem vel-mülûk; cild-4, sh. 309
2) Vefeyât-ül-a’yân; cild-2, sh. 249
3) Mu’cem-ül-Üdebâ; cild-19, sh. 297
4) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-2, sh. 93
5) Tehzîb-üt-tehzîb; cild-1, sh. 191
6) Fütûh-ül-Büldân; sh. 342, 410
7) Metâli-ün’-Nücûm cild-2, sh. 150
8) Ikd-ül-Ferîd; cild-1, sh. 32, 56, 91,116, 124
9) El-Bidâye ven-Nihâye; cild-8, sh. 326
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 219
11) Nihâyet-ül-ereb; cild-7, sh. 239
12) Cemheretü hutab-il-Arab; cild-1, sh. 451
AİLE
Ana-baba ve çocuklardan meydana gelen en küçük topluluk. İnsan cemiyetinin temel nüvesi. Bir binanın
sağlamlığı ve dayanıklılığı, temelinin sağlam olmasına bağlı olduğu gibi, milletlerin sağlıklı ve huzurlu olması
da ailenin sağlam ve mazbut olmasına bağlıdır. Toplumun temeli olan ailede karşılıklı nak ve vazifelere dikkat
edilmezse, cemiyette insanların huzuru kaçar ve nesiller bozulur. Bunun neticesinde cemiyet yıkılarak çöker.
Bunun içindir ki, Allahü teâlâ gönderdiği bütün kitaplarında, aile müessesesinin korunması için nikâhı helâl,
zinayı haram kılmıştır.
Aile ilk insan ve ilk peygamber Adem aleyhisselâmdan günümüze kadar bütün toplumların temeli olmuştur.
İnsanlık târihinde ilk aileyi hazret-i Âdem’le, hazret-i Havva ve evlâdları meydana getirdiler. O zaman Adem.
aleyhisselâma, ayrı batından olan oğullarıyla kızlarının birbirleriyle nikâhlarıması ve bu suretle hem neslinin
devam etmesi, hem de aile müessesesinin muhafaza edilmesi emr edilmişti.
Kadın ve erkeğin toplumun temeli olan aileyi meydana getirmeleri, nikâh ile meşruiyet kazanır. İnsanları hak
yola davet eden bütün peygamberler; nikâhın aile kurmada esâsı teşkil ettiğini, zinanın haram kılındığını ve
kadının, ailenin temel unsurlarından olduğunu bildirdiler. Ancak peygamberlerin dâvetine kulaklarını tıkayan
azgın insanlar ve peygamberlerin zamanlarından uzaklaşan kavimler, kendi istek ve arzularına göre, aile
müessesesini yıkmağa ve kadını, ailenin temel unsuru olmaktan çıkarmağa çalıştılar.
Târihte yaşamış değişik milletler, değişik aile tiplerine ve anlayışına sahip olmuşlardır. Eski Hind’de kadın;
evlenme, mîras ve diğer muamelelerde hiç bir hakka sahip olmayıp, sâdece bir zevk vâsıtası olarak görülüyor,
hattâ kutsal kitab olarak kabul edilen Vedalarda, kasırgadan, ölümden, zehirden ve yılandan daha kötü bir
mahlûk olarak tasvir ediliyordu. Budizm’in kurucusu olan Buda, önceleri kadını, dînine kabul etmiyordu.
Kadının bu derece aşağı bir varlık olarak kabul edildiği Hind toplumunda belli ve sistemli bir aileden
bahsetmek mümkün değildi.
İsrâiloğullarında da hak ettiği değer verilmeyen kadın, babasının evinde iken bile hizmetçi gibiydi. Baba onu
bir mal gibi satabilirdi. Boşama hakkı, keyfî ve sınırsız olarak erkeğe aitti. Kızlar, Babalarının mirasından,
ancak başka vâris olmadığı takdirde hak alabilirlerdi.
Eski Mısır’da, ailede babanın sözü geçerli olup, kadın da önemli yer tutmaktaydı. Babanın ölümünden sonra
oğulları, onun dînî vazîfelerinin, hak ve yetkilerinin mîrâsçısıydı. Kısaca aile, toplumun temeli sayılıyordu.
Bâbillilerde ve Sümerlerde bir tek erkeğin bir kadınla evlenmesi esâsına dayanan bir aile düzeni vardı. Baba,
ailenin bütün fertleri üzerinde geniş bir hak ve yetkiye sahipti. Ailenin bütün fertleri, baba için çalışırdı.
Oğullar evlenseler dahî, baba ölünceye kadar baba evinde kalırlardı.
Komünizmin temelini teşkil eden fikirlerin yaygın olduğu eski İran’daki Sâsânî devletinde, aile müessesesi
kabul edilmiyor, kız kardeşle ve kendi kızıyla evlenmek caiz görülüyor; hattâ teşvik ediliyordu. Kız kardeş ve
annelerin bir değeri yoktu.
Eski Yunan’da, Genos adı verilen geniş bir aile tipi hâkimdi. Erkek çocuklar ailenin imtiyazlı ferdi oldukları
hâlde, kadın ve kızlar hiç bir hakka sâhib değillerdi. Evlenmekten maksad; erkek çocuğa sâhib olmak ve
şehvetleri tatmin etmekti. Yunan filozofu olan Eflâtun; “Kadın, elden ele orta malı olarak gezmeli” derken,
Aristo; “Kadın, yaratılışta yarı kalmış bir erkektir” diyordu.
Çinlilerde kadın, insan sayılmadığından ad konulmazdı. İngiltere’de de kadın, erkekler tarafından alınıp satılan
bir mal olarak kabul edilirdi. İlk günahın işlenmesine sebeb kabul edilen ve böylece insanlığın felâketini
hazırlayanın kadın olduğuna inanan hıristiyanlar, kadına şeytan nazarıyla bakarlardı. Murdar bir varlık olarak
kabul edildiği için İncil’e el süremezdi.
Eski Türklerde de aile, toplumun temeli olarak kabul edilip, erkek hâkim olmakla birlikte, kadının önemi
büyüktü. Mal ve mülk sahibi olurdu.
Arabistan yarımadasında da aile, toplumun temeli olarak kabul edilmekle birlikte, kadın bir nevî tatmin
vâsıtası olarak kabul edilirdi. Evlenme, aile kurma, boşanma ve mîras hakkından mahrumdu. Kadın bir ticâret
metâı gibi alınır satılır, kız çocukları aile için yük ve zillet olarak kabul edildiği için, diri diri toprağa
gömülürdü.
Hülâsa; târih boyunca milletlerin, ekonomik durum ve iklimin te’sirine göre çeşitli aile tipleri meydana
gelmiştir. Toplumlara göre az çok farklılıklar göstererek devam eden aile, toplumun temeli olarak kabul
edilmiştir. Fakat ailenin asıl fertlerinden olan kadın ise, bâzı istisnalar hâricinde, toplumda lâyık olduğu mevkü
bulamamıştır.
En son ve en mükemmel din olan İslâmiyet; toplumun huzuru ve insan neslinin devamı için ailenin temel
olduğunu bildirmiş, bu sebeble nikâhı helâl kılarak, zinayı yasaklamış ve haram saymıştır. Kadını ise en
yüksek dereceye çıkarmıştır. İslâmiyet’in kadına verdiği kıymeti hiç bir din hiç bir düşünce vermemiştir.
İnsan neslinin sağlıklı bir şekilde devam etmesi ve toplumun temeli olan ailenin sağlam olmasını emreden
Allahü teâlâ, Nur sûresi 32. âyetinde meâlen; “İçinizden bekâr ve dul olan erkek ve kadınları,
kölelerinizden ve cariyelerinizden, nikâha sâlih olanları evlendiriniz. Eğer fakir iseler Allahü teâlâ
onları (evlenmeleri sayesinde) fazl u keremiyle zengin yapar. Allahü teâlânın lütfü boldur. O her şeyi
hakkıyla bilendir” buyurdu.
Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm da hadîs-i şerîflerinde; “Nikâh yapmak benim
sünnetimdir. Sünnetimi yapmayan kimse benden değildir” ve “Ey gençler zümresi! Kim içinizden
evlenmeğe muktedir ise evlensin. Çünkü gözü haramdan en çok saklayan, ırzı en sağlam muhafaza eden
budur” ve “Muhabbetli ve doğuran kadınlarla evlenin. Çünkü ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla
iftihar ederim” buyurmak suretiyle evlenmeyi, toplumun temeli olan aile kurmayı ve insan neslinin sağlıklı
bir şekilde devamını emr buyurmuştur.
İslâm dîni, kadının erkeğe, erkeğin kadına ve çocuklarına ve çocukların anasına, babasına karşı olan güzel
vazifelerini, haklarını bildirmiştir. Hadîs-i şerîflerde; “İmânı en olgun olanınız, ahlâkı en güzel olanınızdır”
ve “En iyiniz, evinizde kadınlarına karşı iyi olanınızdır.” buyruldu. Peygamber efendimizin sallallahü
aleyhi ve sellem, hicretin onuncu yılındaki veda haccındaki hutbesinde; “Kadınlarınıza eziyet etmeyiniz!
Onlar, Allahü teâlânın sizlere emânetidir. Onlara yumuşak olunuz, iyilik ediniz” buyurmuştur.
İslâm dîni, ailede işlerin daha düzenli yürümesi, hak ve vazifelerin taksimi için erkeği hâkim kılmıştır. Nisa
sûresi 34. âyetinde meâlen; “Erkekler, kadınları terbiye edici ve onlara iş vericidir. Allahü teâlâ erkekleri
kadınlardan üstün yaratmıştır” buyuruldu. İslâmiyet’in erkekleri kadınlardan üstün tutmasında bir çok
sebeb ve hikmetler vardır. Bu üstünlük aile hayâtının düzgün olması için de lâzımdır. “Aile içinde kadın ile
erkeğin hakkı eşit olmalı. Hayat müşterektir” sözü yanlış ve kıymetsizdir. Enbiyâsûresi 22. âyetinde meâlen;
“Allah’dan başka bir ilâh, bir tanrı daha bulunsaydı, âlemdeki nizâm bozulur, karmakarışık olurdu.”
buyuruldu. Bu âyet-i kerîmedeki kuvvetli mantığa dayanarak düşünenlere göre, aile içinde derece derece
herkesin ayrı bir hakkı ve değeri, şerefi lâzımdır ve aile arasında bir baş bulunmasına zaruret vardır. Millete
bütün hakların verildiği bildirilen Cum-huriyet idaresinde bile, bir devlet başkanı yâni Cumhurbaşkanı vardır.
Demek ki, devlet idaresinde olduğu gibi, her toplulukta ve bir topluluk olan aile hayâtında son sözün herhalde
bir yere bağlanması lâzımdır. Dikkat edilirse, ailede müslüman erkekleri, kadınlarından daha çok vazife
görmekle mükelleftirler. Çünkü para kazanmak, evin ihtiyaçlarını te’min etmek erkeğin omuzlarındadır.
“Hayat müşterektir” diyerek bu ağır yükü kadınlara da yüklemeğe kalkışmak, işin içinde başka kötü niyet
yoksa “Başınızın çâresine bakınız” diyerek erkeklerin kadınları himayelerinden silkip atması demek olup,
kadınların zararına bir düşüncedir. “Hayat müşterektir” sözü ile, erkeklerin yüklendiği kazanma yüküne ortak
olacakları işleri, evin içinde de yapabilirler. Ev işleri, çocukların bakımı para ile başkalarına yaptırılacak olursa
büyük bir yekûn tutacaktır. Aile bütçesine katkı düşüncesiyle dışarıda çalışan kadınların kazandıkları para,
kendi özel masrafları ile birlikte hizmetçinin ücretini bilekarşılayamıyacak, geçim yükü yine yalnız erkeğin
sırtında kalacaktır. Bu suretle dışarıda çalışan kadın da günün bütün yorgunluğunu üzerine alarak evine döner.
Anne şefkatinden uzak, sıcak bir aile yuvasına hasret kalan çocuklar da huzursuz ve problemli olarak
yetişecektir. Evinden uzak olan anne ve babadan, şefkat ve merhametten uzak kalan çocuklardan meydana
gelen aileden huzur beklemek de, bulutsuz havadan yağmur beklemeye benzer.
İbrahim Hakkı hazretleri Mârifetnâme adlı eserinde özetle şöyle buyurmaktadır: “Huzurlu ve mes’ûd bir
ailenin kurulabilmesi için, aile fertlerinin birbirlerine karşı vazifeleri vardır. Ailede erkek, zevcesine karşı, her
zaman güzel huylu olmalı, yumuşak davranmalıdır. Çünkü Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem;
“Müslümanların en iyisi, en faydalısı, zevcesine karşı iyi ve faydalı olandır” buyurdu. Erkek, zevcesinin
hâlini hatırını sorup, üzüntülü görürse onu teselli etmeli, sevineceği güzel şeyler anlatmalıdır. Yapamıyacağı
şeyleri bile söz vererek, gönlünü almalıdır. Çocukları terbiyede ona yardım etmelidir. Memlekette âdet olan
elbisenin, çamaşırın en kıymetlisini giydirmelidir. İyi şeyler yedirmeli, ona; geniş, kullanışlı, sıhhî ve İslâm
hanımına yakışan elbise ve nefis yiyecekler te’min etmeyi kendisine borç bilmelidir. Yemeği yalnız yememeli,
çoluk-çocukla yemelidir. Hanımını döğmemelidir. Çünkü Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde
buyurdu ki: “Bir erkek zevcesini döğerse, kıyamette ben onun davacısı olurum.”
Bâzı kimseler Nîsâ sûresi otuz üçüncü âyetinde kadınların döğülmesi emr olunuyor diyorlar. Hâlbuki, bu âyet-i
kerîmede meâlen, “Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler. Çünkü, Allahü teâlâ bâzı kullarını bâzısından
üstün yaratmıştır. Hem de erkekler, kendi mallarını onlar için hare ederler. Kadınların iyileri, Allahü
teâlâya itaat eder ve zevcelerinin haklarını gözetirler. Zevceleri hazır olmadıkları zaman, onların
namuslarını ve mallarını Allah’ın yardımı ile korurlar. Hıyanet etmesinden korktuğunuz kadınlara zevç
haklarını öğretin ve tatlı sözlerle nasihat edin. Onları yatağınızdan ayırın. Yine uslanmaz iseler hafif
doğun. Uslanırlarsa onları üzecek şey yapmayın” buyurulmaktadır. Görülüyor ki, mala ve namusa hıyârnet
etmeyen kadınları değil döğmek, onları ne suretle olursa olsun, üzmek bile caiz değildir. Hâin olanları da
yumruksuz açık el ile veya düğümsüz açık mendil ile hafif vurarak ıslah etmeğe izin verilmiştir. Namusa ve
mala hıyanet edenlere her hükümet ve her kânun ağır ceza vermektedir. İslâmiyet kadınlara çok kıymet
verdiği, çok acıdığı için hâin olanlarını kânun pençesine düşürmeden önce, hafif vurmakla ıslâh edilmelerinin
de tecrübe olunmasını emr etmektedir.
Erkek hanımına, Allahü teâlânın emirlerini yapmak hususunda olan kusuru için bir günden çok dargın
durmamalı, onun huysuzluklarını yumuşak karşılamalıdır. Zevcesinin ahlâkında bir değişiklik görürse,
kabahati kendinde bulup, “Ben iyi olsaydım o böyle olmazdı” diye düşünmelidir. Zevcesinin iyiliği çoğalıp,
her işi seve seve yapınca, ona dua etmeli ve Allahü teâlâya şükr etmelidir. Bakkal, kasab, çarşı, pazar işlerini
asla ona bırakmamalı, evin idaresinde onun fikrini sormalı, dışarıdaki büyük işleri söyleyerek onu
üzmemelidir. Zevcesinin bilmeyerek yaptığı hareketleri için dâima uyanık bulunmalı, onun günah olmayan
kusurlarını görmemezlikten gelmelidir. Günah iş ve sözden vazgeçmesini ve namaza, oruca ve gusl abdesti
almağa devam etmesini tatlı ve yumuşak sözlerle nasihat etmelidir. Zevcesinin ayblarını, sırlarını herkesten
gizlemelidir. Ona latife, şaka yapmalıdır.
Zevcesine Kur’ân-ı kerîm okumasını, farzlardan, haramlardan, ona lâzım olanları öğretmelidir. Zevcesi namaz
kılıyor ve kendisine itaat ediyorsa ve yabancı erkeklere açık, saçık görünmüyorsa; memnun olup, Allahü
teâlâya şükr etmelidir. Ona gamını, kederini, düşmanlarını ve borçlarını söylememelidir. Ona yanında ve
olmadığı zamanlarda hep hayır dua etmeli, fena dua etmemelidir. Zevcesini boşamamalıdır. Allahü teâlâ bütün
mubahlar içinde yalnız talak vermeği (boşamayı) sevmez.
Ailede erkeğin kadına karşı vazifeleri olduğu gibi, kadının da erkeğine karşı vazifeleri vardır. Kadın kocasına
karşı saygılı ve güler yüzlü olmalıdır. Eve geldiği zaman onu karşılayıp hâlini hatırını sormalıdır. Her emrinde
ve işinde kocasına itaat etmelidir. Ondan izinsiz olarak bir yere gitmemelidir. Kocasının haram ve günah
olmayan her emrine itaat etmeli, isteklerini yerine getirmelidir. Ramazan orucu hâricinde kocasından izinsiz
olarak oruç tutmamalıdır. Güzelliği, malı vezenğinliğiyle kocasınaöğünmemelidir. Giyinme ve yeme işlerinde
kocasına üzüntü vermemeli, onun gücü yetmiyeceği şeyleri istememelidir. Sesini kocasının sesinden yüksek
çıkarmamalı, eziyet edip, canından, hayâtından usandırmamalıdır. Kocasının yanında ve arkasında ona dua
etmeli, onu övmemelidir. Kocası için mubah olan şeylerle süslenmeli, namusunu ve malını gecegündüz
korumalıdır. Yâni kendisi nâmahrem olan erkeklere görünmemeli, efendisinden izinsiz evine kimseyi almamalı
ve hiç kimseye onun malından bir şey vermemelidir.
Karı ve kocanın çocuklarına karşı vazifeleri ise; anne ve baba, çocuklarının doğumuna sevinmelidir. Kız veya
erkek ayırmamalı hattâ kız çocuğu olursa daha da sevinmelidir. Çocuğa güzel isim koymalıdır. Yedinci
gününde veya daha sonra akîka niyetiyle koyun kesip kemiklerini kırmadan taksim etmeli, yâhud pişirip
yedirmelidir. Yedinci gününden on yaşına kadar oğlunu sünnet ettirmelidir. Oğlu yâhud kızı altı yaşına gelince
onlara Kur’ân-ı kerîm okumasını, farzları ve dînin diğer edeblerini öğretmelidir. Oğluna ok atmak, yüzmek ve
kolay bir san’at öğretmeli. Kızına ise yemek pişirmek, yün eğirmek ve dikiş dikmek gibi işleri öğretmelidir.
Bütün çocuklarını süsleme, giydirme, yedirme ve hediyede beraber tutmalıdır. Çocuklarını şefkatle öpmeli ve
acıyarak kucağına almalı, onlara merhametli davranmalıdır. Onlarla oynayıp, güler yüzle konuşmalıdır. Onlara
beddua etmeyip, hayır dua etmelidir. On yaşına gelen çocuklarını erkek ve kız diye ayırıp başka başka
yataklarda yatırmalı, odalarını ayırmalıdır. Evlenme çağına geldikleri zaman onları rızâlarıyla evlendirmeyidir.
Çocuklara yapamayacakları işi ve hizmeti emr etmemeli, onların âsî olmalarına sebep olmamalıdır. Yanında
olanlarına kendi yediğinden yedirmeli, giydiğinden giydirmelidir. Hiç kimsenin evlâdı için kötü
düşünmemelidir. Zira başkaları da onun çocukları için kötü düşünebilir.
Toplumun temeli olan ailede huzurun sağlanabilmesi için, çocukların da anne ve babalarına ve kardeşlerine
karşı vazifeleri vardır; çocuklar anne ve babanın günah ve haram olmayan emirlerine itaat etmelidirler. Onların
yanında gayet yumuşak konuşmah, ne zaman çağırırlarsa hemen koşup gitmelidir. Babasını ismiyle
çağırmamalı, saygı duyarak onun arkasından yürümelidir.
Kendi için istediği ve razı olduğu şeyleri, onlar için de istemeli, istemediği ve beğenmediği şeyleri onlar için
de istememelidir. Hizmete muhtaç oldukları vakit hizmetlerinde bulunmalı, giyime muhtaç oldukları vakit
onları giydirmeli ve diğer ihtiyaçlarını gidermelidir. İhtiyarladıkları zaman onlara şefkat ve merhametle
bakmalı, onların mağfireti için dua etmelidir. Onlar öldükten sonra akrabalarını ve ahbablarım, ziyaret etmeli,
sıla yaptığı kimselerle alâkayı kesmemelidir. Onlar için istiğfarda bulunup dua etmelidir.
Abdullah bin Mes’ûd (r. anh) şöyle nakleder; “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden sordum; “Allahü
teâlâya hangi amel daha sevgilidir?” Buyurdular ki: “Vaktinde kılınan namazdır.” Sonra hangisidir?” dedim.
Buyurdular ki: “Anneye babaya ikram, iyilik, ihsan ve itaattır.” “Sonra hangisidir?” dedim. Buyurdular ki:
“Allah yolunda cihâd etmektir.”
Enes bin Mâlik’in (r. anh) rivayet ettiği hadîs-i şerîfde; “Her kim ömrünün uzamasını, kendinin mesrur ve
rızkının artmasını isterse, ana ve babasına iyilik ile ikramdan geri kalmasın. Akraba ve taallukâtına da
sıla-i rahm yapsın” buyurdu.
1) Mârifetnâme
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye: sh. 568, 569, 570
3) Fâideli Bilgiler; sh. 286, 287
AİŞE-İ SIDDÎKA (r. anhâ)
Peygamber efendimizin mübarek zevcelerinden. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’ın kerîmesidir. Annesi, Ümmü
Rûmân’dır. İsmi Aişe, lakabı Sıddîka, ünvanı Ümm-ül-mü’minîn, künyesi Ümmü Abdullah’dır. Baba
tarafından Teym, anne tarafından Kinâne kabilelerine mensuptur.
Hazret-i Aişe, hicretten sekiz sene önce Mekke-i mükerreme’de doğdu. Doğum târihi hakkında başka
rivayetler de vardır. Hicretin elli yedinci yılında Ramazan ayının on yedisinde Salı günü Medine’de 65 yaşında
vefat etti. Namazını Medîne valisi Ebû Hüreyre (r. anh) kıldırdı. Vasiyeti üzerine Bakî’ kabristanına defn
edildi.
Hadîce-i Kübrâ’nın vefatından bir yıl sonra, hicretten iki yıl önce nikâh edildi. Nikâhı, Allahü teâlânın emri ile
yapıldı. Nikâhından üç sene sonra, Medine’de, hücre-i seâdete girmekle şereflendi. Hiç çocuğu olmadı.
Peygamber efendimizin vefatında on sekiz yaşında idi. Aklı, zekâsı, iffeti ve takvası şaşılacak kadar çok idi.
Öğrendiği bir şeyi kat’iyyen unutmazdı. Resûlullah tarafından çok sevilir ve öğülürdü. Ayet-i kerîme ile medh
edilmiştir. Hafızası pek kuvvetli olduğu için, Eshâb-ı kiram, bir çok şeyleri ondan sorup öğrenirdi.
Aişe validemiz, Medine’ye gelişlerini şöyle anlatmaktadır: “Resûlullah Medine’ye hicret ettiği zaman bizi ve
kızlarını geride Mekke’de bırakmıştı. Medine’yi şereflendirince, âzâdlı kölesi Zeyd bin Harise ile Ebû Râffi iki
deve ve ihtiyaçları olabilecek şeyleri satın almak üzere 500 dirhem harçlıkla bize gönderdi. Babam da
Abdullah bin Ureykıt’ı iki-üç deve ile onların yanına katıp, annem Ümmü Rûmân ile beni ve kız kardeşim
Esmâ’yı develere bindirerek göndermesini, kardeşim Abdullah’a mektup yazarak emretti.” Aişe (r. anhâ),
annesi Ümmü Rûmân ve Resûlullah’ın kerîmelerinden Zeyneb (r. anhâ) ile beraber aynı kafilede yola çıktı.
Kudeyd mevkîine geldiklerinde hazret-i Zeyd, 500 dirhemle üç deve daha satın aldı. Kafileye, Talha bin
Ubeydullah (r. anh) da katıldı. Minâ mevkiinden Beyd denilen yere ulaştıkları zaman hazret-i Aişe’nin devesi
kaçtı. Bu hususu Aişe (r. anhâ) şöyle anlatır: “Devem kaçtı. Ben Mahmil’in içindeydim. Annem de
yanımdaydı. Annem “Eyvah kızcağızım!” diyerek çırpınıyordu. Allahü teâlâ devemize sükûnet verdi ve bizi
kurtardı. Nihayet Medine’ye geldik. Ben, annem ve kızkardeşimden ayrılmayıp onlarla birlikte indim.”
Aişe (r. anhâ) hicretin birinci senesi Şevval ayında düğünleri yapılıp, hâne-i seâdete gelince, burada mes’ûd bir
evlilik hayâtı, Resûlullah’ın yanında dokuz sene devam eden bir tahsil hayâtı yaşadı. Böylece İslâm târihinin,
Resûlullah’ın sünnet-i seniyyesinin ve İslâm hukukunun açıklayıcısı oldu.
Aişe validemiz aynı zamanda Resûlullah’ın bir çok gazalarına katıldı. Bu gazalarda eline kılıç alıp çarpışmayı
çok istedi fakat, Peygamber efendimiz izin vermediler. Yalnız o da diğer Eshâb-ı kiramın hanımları gibi
yaralıların tedavisi ve bakımı ile meşgul oldu. Uhud harbinde Medine’den harp sahasına kadar sırtında su
taşıdı. Enes bin Mâlik (r. anh) diyor ki: “Uhud gazasında, hazret-i Aişe ve annem Ümm-i Süleym’i arkalarında
kırbalarla koşa koşa sır taşırlarken ve yaralılara su verirlerken gördüm. Kırbaları boşaldıkça, tekrar gidip
geliyorlardı.”
Hazret-i Aişe validemiz, Benî Mustalık (Müreysî) gazasına da katıldı. Resûlullah bu gazaya bin kişi ile
çıkmıştı. Ganimete kavuşmak için çok sayıda münafık da gelmişti. Münafıklar yolda Muhacirler ile Ensârın
aralarını açmak için ellerinden geleni yaptılar. Zaferle neticelenen bu gaza dönüşünde, münafıklar, Aişe
validemize (r. anhâ) iftirada bulundular. Bu hususu hazret-i Aişe validemiz şöyle anlatmaktadır: “Kadınların
örtünmesi için âyet gelmişti. Bana bir çadır yaptılar. Çadırla deveye bindirirlerdi. Gazadan dönüşde,
Medine’ye yakın konmuştuk. Seher vakti göç sesleri işitildi. Abdest için, askerden uzaklaşmıştım. Hemen
geldim. Bu arada gerdanlığıma baktım yökdu. Geri gittim. Aradım buldum. Yerime gelince askeri göremedim.
Beni çadırın içinde sanıp deveye yükletmişler ve gitmişlerdi. On dört yaşında idim ve zayıftım. Şaşırdım
kaldım. Beni bulamayınca ararlar diyerek, oturup bekledim.
Resûlullah efendimiz, Safvân’ın (r. anh) arkadan gelmesini emreylemişti. Gelip beni görünce, bağırdı. Çnu
görünce yüzümü örttüm. Devesini ıhtırdı (çöktürdü). Uzaklaşarak; “Deveye bin!” dedi. Bindim. Safvân yuları
tuttu. Sıcak basınca askere yetiştik, önce münafıklara rastladık. Çirkin şeyler söylediler. Onları İbni Ebî Selûl
kışkırtıyordu.” Bu hâin, münafıkların elebaşısı idi. Yaptıkları iftira, bâzı müslümanlara da te’sir etti.
Söylentiler her tarafa yayıldı. Bu durumu Aişe (r. anhâ) şöyle anlatır: “Hastalığım hemen arttı. Ateşim
yükseldi. Tepemden duman çıktı zannettim. Aklım gitti. Düştüm. Aklım başıma gelince, evime geldim.
Babamın evine gitmek için Resûlullah’dan izin istedim. İzin verdi. Ne olduğunu öğrenmek istiyordum.
Anneme sordum. “Yavrum hiç üzülme! Senin işin kolaydır. Güzel olan ve zevci tarafından çok sevilen her
kadın için böyle şeyler söylerler” dedi. Şaşırdım. Böyle sözler acaba Resûlullah’ın mübarek kulağına da gitmiş
midir? Babam da duymuş mudur diye üzüldüm. Çok ağladım. Babam, başka odada Kur’ân-ı kerîm okuyordu.
Sesimi duyup annemden sormuş. Annem de, dillerde dolaşan sözleri şimdi işitti deyince ağlamıştı. Sonra
yanıma gelip; “Yavrum sabret! Allahü teâlâdan ne âyet geleceğini bekliyelim” dedi. O gece, sabaha kadar
uyumadım. Gözlerimin yaşı dinmedi.
O gün hiç durmadan ağladım. Ensârdan gelen bir hanım da ağlıyordu. Annem ve babam yanımda
oturuyorlardı. Ansızın Resûlullah gelip selâm verdi ve yanıma oturdu. O zamandan beri yanıma hiç gelmemiş
ve aradan bir ay geçmişti. Hiç vahiy de inmemişti. Resûlullah oturunca, Allahü teâlâya hamdü sena eyledi.
Şehâdet kelimesini okudu. Bana dönüp; “Ey Âişe! Senin için bana şöyle söylediler. Eğer sen, dedikleri gibi
değil isen, Allahü teâlâ yakında senin doğru olduğunu bildirir” buyurdu.
Fakat, Allahü teâlânın benim için âyet-i kerîme göndereceğini sanmıyordum. Kıyamete kadar her yerde, benim
için âyet-i kerîme okunacağını aklıma sığdıramıyordum. Allahü teâlânın büyüklüğünü ve kendi aşağılığımı
bildiğimden, benim için âyet-i kerîme göndereceği aklımdan geçmiyordu. Yalnız; günahsız olduğumu,
kalbimin temizliğini Peygamberine rüyada bildirir veya kalb-i şerîfine ilham eder diyordum. Allah hakkı için
doğru söylüyorum ki, Resûlullah, oturduğu yerden daha kalkmamıştı ve kimse odadan dışarı çıkmamışdı.
Mübarek yüzünde vahy alâmetleri göründü. Oturanların hepsi, vahy geldiğini anladı. Babam bu hâli görünce,
deriden bir yastığı Resûlullah’ın mübarek başının altına koydu. Bir yemeni çarşaf ile üzerini örttü. Vahy
gelmesi bitince, mübarek yüzünden örtüyü kaldırdı. Gül yüzünde, inci gibi parlayan terleri, mübarek elleri ile
sildi. Gülümseyerek; “Müjdeler olsun sana ey Âişe! Allahü teâlâ, seni temize çıkardı. Senin pak olduğuna
şâhid oldu” buyurdu. Babam hemen; “Kalk yâ kızım! Resûlullah’a çabuk teşekkür et!” dedi. Ben de; “Vallahi
kalkmam, Allahü teâlâdah başkasına şükretmem! Çünkü, Rabbim benim için âyet-i kerîme indirdi” dedim.
Sonra Resûlullah efendimiz, Nur sûresinin on birinci âyetinden başlayarak, on yedi âyet-i kerîme okudu.
Babam kalkıp başımı öpdü.”
Resûlullah efendimiz hemen Eshâbını mescide topladı. Gelen âyet-i kerîmeleri okudu. Ayet-i kerîmenin
bereketi ile mü’minlerin kalblerindeki şüpheler kalktı.
Âişe validemiz için gelen on yedi âyet-i kerîmeden birincisinin tefsîrini Mevâkib tefsiri şöyle bildiriyor;
“Aişe’ye (r. anhâ) iftira edenler, sizden birkaç kişidir. Siz bu iftirayı kendiniz için kötülük sanmayın! Bu
sizin için hayırlıdır. (Bu iftira sebebi ile çok sevâb kazandınız. Onların yalanı meydana çıktığından, sizin
sânınız, şerefiniz arttı. Ayet-i kerîme, sizin temiz olduğunuzu bildirdi.) O iftira edenlerden her biri için,
kazandıkları günah kadar cezalar vardır. Büyük iftira yaparak çok çirkin şeyi söyleyenlere, dünyâda ve
âhırette büyük azâb vardır.” On ikinci âyet-i kerîmede; “Bu iftirayı işitince, mü’min erkek ve kadınlar,
kendi ailelerine iyi gözle bakmalı. Bu, meydanda bir yalan ve iftiradır demelidirler”, on dokuzuncu âyet-i
kerîmede; “Mü’minlerin kötü olarak anılmasını sevenlere, dünyâda ve âhırette acı azâblar vardır” ve
yirmi altıncı âyet-i kerîmede; “Habis söz söylemek, habis adamlara lâyıktır.. Habis adamlara, habis kelâm
yakışır” buyruldu. Hazret-i Âişe’ye iftira edenlere had vuruldu. Abdullah bin Übey bin Selûl hakîr ve zelîl
oldu.
İslâm dîninin ahkâmının dörtte birini hazret-i Âişe bildirmiştir. İslâm târihine dâir bir çok hâdise; “Bedr,
Hendek, Kureyzâ ve başka gazalara ait tafsîlât, Mekke’nin fethinde kadınların Resûlullah’a bî’atı, veda haccı,
vahyin başlangıcı, hicretin tafsîlâtı, Kur’ân-ı kerîmin nüzul ve tertibi, namazın edası, Resûlullah’ın son
hastalığı, irtihâli, teçhiz ve tekfini, Resûlullah’ın gece ibâdetleri, güzel ahlâkı ve daha bir çok bilgiler, hazret-i
Aişe’nin haber vermesiyle ortaya çıkmıştır.
Hazret-i Âişe validemizin bizzat veya vasıtalı olarak İslâmiyet’e hizmetleri çoktur. Bir seferde, Resûlullah
efendimize refakati sırasında, teyemmüme ait âyet-i kerîmenin nüzulüne sebeb oldu. Resûlullah efendimiz,
gelen âyet-i kerîme ile abdestteki kolaylığı Eshâb-ı kirâmına haber verdi. Eshâb-ı kiramdan (r. anhüm) Üseyd
bin Hudayr (r. anh), hazret-i Âişe validemize gelerek; “Ey mü’minlerin annesi, bu senin İslâmiyet’e yaptığın
ilk hizmet değildir” diyerek şükranlarını dile getirmiştir.
Peygamber efendimiz, hicretin on birinci senesinin Safer ayı sonlarında hastalandıklarında, son günlerini
hazret-i Aişe’nin odasında geçirdiler.
Rebî’ul-evvel ayının on ikisinde Pazartesi günü Aişe validemizin (r. anhâ) göğsüne mübarek başını dayayıp
pak ruhlarını teslim ettiler. Bundan sonra hazret-i Aişe, kırk sekiz senelik hayâtında Hulefâ-i râşidînin
dördünün hilâfetlerini gördü. Hicretin on üçüncü senesinde (M. 634) babası hazret-i Ebû Bekr vefat etti.
Hazret-i Ömer zamanında çok hürmet gördü. Bu sebeple hazret-i Ömer’i medh ü sena ederek; “Hattâboğlu
Ömer, Resûlullah efendimizin vefatından sonra bana çok iyilik etti” buyurdu. Hazret-i Ömer yaralanıp şehîd
olacağı zaman oğlu Abdullah’ı hazret-i Aişe’ye gönderdi ve Resûlullah’ın yanına defn edilmek için izin istedi.
Bunun üzerine hazret-i Aişe; “Oradaki yeri kendim için ayırmıştım, fakat orasını seve seve Ömer’e veririm”
buyurdu. 4
Hazret-i Osman zamanında da dîn-i İslâm’ı öğretmekle meşgul oldu. Osman’ın (r. anh) şehîd edilmesinden
sonra, içtihadı, hazret-i Ali’ye uymadığı için, Deve vak’asında hazret-i Ali ile harp eden Eshâb-ı kiram ile
birlikte idi. Hazret-i Ali şehîd edilince, çok üzüldü. Eshâb-ı kiram düşmanları kendisine iftira ediyor; “Hazret-i
Ali’yi sevmezdi” diyorlar. Halbuki; “Ali’yi sevmek îmândandır” hadîs-i şerîfini, hazret-i Aişe haber verdi.
Böylece onu sevdiğini ve herkesin de sevmesi lâzım geldiğini bildirdi.
Aişe (r. anhâ) müctehid idi. Bütün İslâm ilimlerinde çok büyük derecesi vardı. Bilhassa kadınlara mahsus
hâllere dâir fıkhî hükümler, kendisinden sorulurdu. Çünkü o, hem mü’minlerin annesi, hem de dinlerini
öğrenecekleri bir müftî ve müctehid idi. Alime, edîbe, çok akıllı ve üstâd idi. Çok fasîh ve beliğ konuşurdu.
Âişe-i Sıddîka validemizin faziletleri, üstünlükleri, sayılamayacak kadar çoktur. Eshâb-ı kirama fetva verirdi.
Alimlerin çoğuna göre, fıkh bilgilerinin dörtte birini o haber vermiştir. Hadîs-i şerîfde; “Dîninizin üçte birini
Humeyrâdan öğreniniz!” buyruldu. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Aişe validemizi çok sevdiğinden,
ona Humeyrâ derdi. Eshâb-ı kiramdan ve Tabiînden çok kimse, hazret-i Aişe’den işittikleri hadîs-i şerîfleri
haber vermişlerdir. Urvetübnü Zübeyr hazretleri buyuruyor ki: “Kur’ân-ı kerîmin mânâlarını; helâl ve
haramları; Arab şiirlerini ve neseb ilmini hazret-i Aişe’den daha çok bilen kimse görmedim.
Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizden 2210 hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Kendisinden de
Eshâb ve Tabiînden bir çokları hadîs-i şerîf nakletmişlerdir. Hazret-i Aişe’nin ilmini en ziyâde bildiren,
hemşiresi Esmâ’nın oğlu Urvetübnü Zübeyr ve birâderzâdesi Kasım bin Muhammed bin Ebû Bekr’dir. Ahmed
ibni Hanbel’in Müsned’inde, Aişe validemizin naklettiği hadîsler iki yüz elli üç sahifeyi bulmaktadır. Sahih
hadîs kitapları onun fetvaları ile doludur. Dînî mes’elelerin hâllinde, önce Kur’ân-ı kerîme, sonra hadîs-i
şerîflere başvurur, daha sonra da bunlara (Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflere) kıyas ederek ictihâd ederdi.
O, devrin belli başlı âlimlerinden ve fukahâ-i seb’adan biridir. Fukahâ-i Seb’a, yedi fıkıh âlimi demektir ki,
bunlar; hazret-i Ömer, hazret-i Ali, İbn-i Mes’ûd, Zeyd bin Sabit, hazret-i Âişe, Abdullah ibni Abbâs ve
Abdullah ibni Ömer’dir (r. anhüm).
Tabiînden Mesrûk’a; Hazret-i Aişe’nin ferâiz (mîras hukuku) ilmindeki derecesi sorulunca, cevâbında;
“Allah’a yemîn ederim ki, Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden bir çoğu gelir, hazret-i Aişe’den ferâize ait
şeyler sorar ve öğrenirlerdi” buyururdu.
İmâm-ı Zührî; “Eğer zamanının bütün âlimleri ve Peygamberimizin diğer zevcelerinin ilmi bir araya toplansa,
Âişe’nin (r. anhâ) ilmi yine çok olurdu” buyurdu.
Ebû Mûsel Eş’arî (r. anh) buyurdu ki: “Bizler yânî Eshâb-ı kiram müşkül bir mes’ele ile karşılaşınca, gider
hazret-i Âişe’ye sorardık. Âişe’nin (r. anhâ) ilmi pek çoktur.
Urvetübnü Zübeyr (r. anh); “Ne fıkıhda, ne tıbda, ne şiirde hazret-i Aişe’den daha çok ilmi bulunan kimse
yoktu” buyurmuştur.
Abdurrahmân bin Avf hazretlerinin oğlu Ebû Seleme; “Sünnet-i Resûlullan’ı hazret-i Aişe’den daha iyi bilen,
dinde tebahhur etmiş (derya gibi geniş ilme sâhib olmuş), âyet-i kerîmelere vâkıf ve sebeb-i nüzullerini bilen,
ferâiz ilminde mahir bir kimseyi görmedim” buyurmuştur.
Ata bin Ebî Rebâh; “Hazret-i Aişe, Eshâb içinde en çok fıkıh bilen, isâbet-i rey bakımından en ileri gelen bir
kimse idi” buyurmuştur.
Tirmizî de, Mûsâ bin Talha diyor ki: “Hazretti Aişe’den daha fasîh, düzgün konuşanı görmedim. Resûlullah’ı
medh eden şu iki beyt, hazret-i Âişe’nindir:
Ve lev semi’û ehl-ü Mısre evsâfe haddihî,
Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüfe min nakdin.
Levîmâ Zelîhâ lev raeyne cebînehû
Le âserne bilkat’il kulûbi alel evdi.
Tercümesi:
(Mısır’da güzelliği eğer duyulsa idi. Yûsuf’u almak için kimse para vermezdi. Zelîhâ’ya gülenler O’nun
yüzünü görse, ellerinin yerine kalplerini keserlerdi.)
Aişe validemizin sân ve şereflerinden birisi de, Resûlullah’ın en çok sevdiği zevcesi olmasıdır. Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem, onu çok severdi. Resûlullah’a, en çok kimi seviyorsun denildikte; “Âişe’yi”
buyurdu. “Erkeklerden kimi?” dediler. “Âişe’nin babasını” buyurdu. Yâni en çok hazret-i Ebû Bekr’i
sevdiğini bildirdi. Hazret-i Âişe’ye sordular ki: “Resûlullah en çok kimi severdi?” “Fâtıma’yı severdi” dedi.
“Erkekterden en çok kimi severdi?” dediler. “Fâttfna’nın zevcini” buyurdu. Bundan, da Resûlullah’ın
sallallahü aleyhi ve sellem zevceleri arasında hazret-i Âişe’yi; çocukları içinde hazret-i Fâtıma’yı; Ehl-i
beytden hazret-i Ali’yi; Eshâb içinde de, hazret-i Ebû Bekr’i çok sevdiği anlaşılmaktadır.
Âişe validemiz buyuruyor ki: “Birgün Resûlullah efendimiz, mübarek nâlinlerinin kayışlarını çakıyordu. Ben
de iplik eğiriyordum. Mübarek yüzüne baktım. Parlak alnından ter damlıyor, damlalar her tarafa nur saçıyor ve
gözlerimi kamaştırıyordu. Şaşakaldım. Bana bakarak; “Sana ne oldu ki, böyle dalgın duruyorsun?”
buyurdu. “Yâ Resûlallah! Mübarek yüzünüzdeki nurların parlaklığına ve mübarek alnınızdaki ter tanelerinin
sağdıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim” dedim. Resûlullah kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasını
öpdü ve; “Yâ Âişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi seni sevindiremedim”
buyurdu. Yâni, senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden çoktur dedi. Hazret-i Âişe’nin mübarek
gözlerinin arasını öpmesi, Resûlullah’ı severek onun cemâlini anlıyarak gördüğü için aferin ve takdir
mânâsında olmaktadır.
Ne iyi o gözler ki, güzele bakmaktadır.
Ne talihli o kalb ki, onun için yanmaktadır.
Aişe validemizin bunca fazîfet ve menkıbeleriyle birlikte dünyâya rağbeti yok, hayır ve sadakası pek çoktu.
Oruçlu olduğu bir gün, eline geçen yüz bin dirhemi, içinden bir dirhemini iftar için ayırmaksızın, tamamen
sadaka olarak dağıtmıştır.
Aişe validemiz, vefatına yakın vasiyetini yaptı ve; “Beni, diğer Ezvâc-ı mutahharâtın defn edildikleri Cennet-
ül-Bakî’ye defn ediniz” buyurdu. Hâl ve hatırını soranlara; “İyiyim. Elhamdülillah iyiyim” diyordu. Vasiyeti
üzerine Cennet-ül-Bakî’ye defnedildi.
Hikmetli sözleri sayılamıyacak kadar çoktur. Meselâ, bir kimse kendisine; “İyi olduğumu ne zaman bilirim”
diye sorunca; “Kendini kötü bildiğin zaman” buyurdu. “Peki kötü olduğumu ne zaman bilirim” diye sordukta;
“Kendine iyi dediğin zaman” cevâbını verdi.
Hazret-i Aişe hakkında pek çok hadîs-i şerîf vardır. Bunlardan biri, İmâm-ı Münâvî’nin Ebî Şeybe’den
bildirdiği; “Âişe Cennet’te de benim zevcemdir” hadîs-i şerîfidir. Râmûz-ül-ehâdîs’de kendisine hitaben
buyrulduğu bildirilen hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır:
“Ey Âişe hiç hayâsız söz söylediğimi gördün mü? Kıyamet gününde Allah katında en kötü insan
şerrinden kaçarak insanların terk ettiği kimsedir.”
“Ey Âişe! Allah, kullarına lütf ile muamele edicidir. Her işte yumuşak davranılmasını sever.”
“Ey Âişe! Bilmez misin; kul secde ettiği zaman, Allah onun secde yerini yedi kat yerin sonuna kadar
tertemiz kılar.”
“Ey Âişe! Sana birisi, istemeden bir şey verirse, kabul et; çünkü o, Allahü teâlânın sana gönderdiği bir
rızıktır.”
Hazret-i Aişe (r. anhâ) bir gün Resûlullah efendimize; “Şehîdlerin derecesine yükselen olur mu?” diye sorunca;
“Her gün yirmi kere ölümü düşünen kimse, şehîdlerin derecesini bulur” buyurmuşlardır. Bir defasında da;
“Ey Âişe! Geceleri şu dört şeyi yapmadan uyuma! Kur’ân-ı kerîmi hatim etmeden; benim ve diğer
peygamberlerin şefaatlerine kavuşmadan; mü’minleri kendinden hoşnûd etmeden; hac etmeden!”
buyurdu.
Bunları söyledikten sonra namaza durdu. Namazını bitirip de yanıma geldiğinde kendilerine dedim ki: “Ey iki
cihanın güneşi olan Efendim! Annem-babam, canım sana feda olsun! Bana dört şeyi yapmamı emrediyorsun.
Ben bunları bu kısa müddet içinde nasıl yapabilirim?”
Tebessüm ederek buyurdular ki: “Yâ Âişe! Ondan kolay ne var? Üç İhlâs-ı şerîfi ve bir Fatiha sûresini
okursan, Kur’ân-ı kerîmi hatmetmiş; bana ve diğer peygamberlere salevât getirirsen, şefâatımıza
kavuşmuş; önce müzminlerin ve sonra da kendi affını dilersen, mü’minleri kendinden hoşnûd etmiş;
“Sübhânallahi velhamdülillahi ve la ilahe illallahü vahdehû la şerîke leh. Lehül mülkü velehül-hamdü ve
hüve âlâ külli şey’in kadir” tesbihini okursan, hac etmiş sayılırsın!”
Tabiînden gençler, hazret-i Aişe’ye geldiler ve Resûlullah efendimizin ahlâkını sordular. Buyurdu ki: “O’nun
ahlâkı Kur’ândı... Kur’ân-ı kerîmin hoş gördüğünü kabul edip razı olurdu, hoş görmediğini kendisi de hoş
görmez ve kaçınırdı.”
Hazret-i Aişe validemiz buyurdular ki: Resûlullah efendimizin yatağı, içi hurma lifi dolu deri idi.
“Peygamber efendimizin karnı (hiç bir zaman) yemek ile doymamıştır. Bu hususta hiç kimseye yakınmamıştır.
İhtiyaç, O’nun için zenginlikten daha iyi idi. Bütün gece açlıktan kıvransa, bu durumu O’nu, gündüz orucu
tutmaktan alıkoymazdı. Dileseydi, Rabbinden yeryüzünün bütün hazînelerini, meyvelerini ve refah hayâtını
isterdi. And olsun ki, O’nun hâlini gördüğüm zaman acırdım ve ağlardım. Elimle karnını sıvazlardım ve;
“Canım sana feda olsun! Sana güç verecek şu dünyâdan bâzı menfaatler (yiyecek ve içecekler) te’min etsem
olmaz mı?” derdim.
“Ey Âişe, dünyâ benim neyime! Ülül-azm’den olan peygamber kardeşlerime bundan daha çetin olanına
harsı tahammül gösterdiler. Fakat o hâlleri ile yaşayışlarına devam ettiler, Rablerine kavuştular, bu
sebeple Rableri onların kendisine dönüşlerini çok güzel bir şekilde yaptı, sevâblarını arttırdı. Ben refah
bir hayat yaşamaktan haya ediyorum. Çünkü böyle bir hayat beni onlardan geri bırakır. Benim için en
güzel ve sevimli şey, kardeşlerime, dostlarıma kavuşmak ve onlara katılmaktır” buyurdu.
Aişe (r. anhâ); “Bu sözlerinden bir ay sonra fazla kalmadı vefat etti.” demiştir.
Allahü teâlânın, insanların en üstünü olan Muhammed alayhisselâma, peygamberlikle birlikte şehîdlik
derecesini de vermiş olduğu, hazret-i Âişe-i Sıddîka’nın haber vermiş olduğu şu hadîs-i şerîften
anlaşılmaktadır. “Hayber’de yediğim zehirli etin açışım duymaktayım. O zehirin te’siri ile ebher (aort)
damarım şimdi çalışmayacak hâle geldi.”
Hazret-i Ömer’in haber verdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah efendimiz Aişe validemize; “-Dinde fırkaları
ayrıldılar- âyet-i kerîmesi, bu ümmette meydana gelecek olan bid’at sahiplerini ve nefslerine uyanları
haber veriyor” buyurdu.
Resûlullah efendimiz, tembellikten Allahü teâlâya sığınıp; “Ya Rabbî! Beni, keselden (tenbellikden) koru!”
diye dua ettiğini, Aişe (r. anhâ) ve Enes bin Mâlik’den Buhârî ve Müslim bildirmişlerdir. Eşi’at-ül-
leme’ât’da, Beyân ve Şi’r babında diyor ki, Aişe’nin (r. anhâ) bildirdiği hadîs-i şerîfde; “Şi’r, iyisi iyi olan,
çirkini çirkin olan sözdür” buyruldu. Yâni, vezn ve kâfiye, bir sözü çirkinleştirmez. Şi’ri çirkin yapan,
mânâsıdır.
Resûlullah efendimize biri geldi. Onu uzaktan görünce; “Kabilesinin en kötüsüdür” buyurdu. Odaya girince,
gülerek karşılayıp iltifat eyledi. Gidince, hazret-i Aişe sebebini sordu, “İnsanların en kötüsü, zararından
kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kimsedir” buyurdu. O, müslümanların başında bulunan bir münafık
idi. Resûlullah efendimiz, müslümanları onun şerrinden korumak için müdârâ buyurdu.
1) Hilyet-ül-evliya; cild-2, sh. 43
2) Tabakatı İbn-i Sa’d; cild- , sh. 58
3) El-Â’lâm; cild-3, sh. 240
4) Eshâb-ı Kiram: sh. 9, 10,22, 27, 47, 72, 76, 78, 310
5) El-İsâbe; cild-4, sh. 359
6) El-İstiâb; cild-4, sh. 356
7) Medâric-ün-Nübüvve; cild-2, sh. 97
8) Tezkiret-ül-Huffâz; cild-1, sh. 27
9) Şezerât-üz-zeheb; cild-1, sh. 8
10) Tabakât-ül-Huffâz; cild-1, sh. 8
11) Üsüd-ül-gâbe; cild-5, sh. 501
12) Fâideli Bilgiler, sh. 68, 70, 76, 153, 184, 202
13) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-6, sh. 29
14) Sahîh-i Buhârî Kitâb-un-nikâh; Bâb, 38, 39, 59
15) Miftâhu kunûz-is-sünne. Hazret-i Aişe maddesi
16) Sahîh-i Müslim; Nikâh, 69, 72
17) Ebû Dâvûd; Nikâh, Bâb-32
18) Tirmizî; Nikâh, Bâb 19
19) Nesâî; Nikâh, Bâb-29
20) İbn-i Mâce; Nikâh Bâb-13
21) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 983
22) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 153
AKABE BÎ’ATLARI
Mekke’nin kuzeyinde, Mekke ile Medîne arasında bulunan ve Akabe denilen yerde; Peygamber efendimizin
Medîneli ilk müslümanlarla yaptığı andlaşma ve sözleşmeler. Bu bî’atlar, Nübüvvetin on birinci yılında,
Hazrec kabîlesinden attı kişinin müslüman olmasından sonra; birer yıl arayla, Birinci ve İkinci Akabe bratları
olarak gerçekleşti.
Bi’set’in yânı Peygamber olduğunun bildirilmesinin on birinci senesinde Resûlullah efendimiz Kabe’yi
ziyarete gelen Medîne halkından bir toplulukla panayırda karşılaştı. Onlara; “Sizler kimlersiniz?” diye sordu.
Medîneli ve Hazrec kabîlesinden olduklarını söylediler. Sevgili Peygamberimiz, Hazredi bu altı kişi ile bir
müddet oturup konuştu. Onlara İbrahim sûresinin 35-52. âyet-i kerîmelerini okudu. İslâmiyet’i anlattı. Bu dîni
kabul etmeleri için davette bulundu. Hazredi bu kişiler, kendi kabilelerinin büyüklerinden ve Medîne’de
yaşayan yahûdîlerden, yakında bir peygamberin geleceğini duymuşlardı. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi
vesellem kendilerini dîne çağırınca, birbirlerine baktılar. Bir an durup, düşündüler...
Kâbîle büyüklerinin ve Medîneli yahûdîlerin sözlerini hatırladılar. Sonra aralarında; “Yahudilerin haber
verdiği, işte bu Peygamberdir!” diye konuştular. Yahudîlerden evvel îmân etmek istediler. Bu düşünceler
içinde olan Hazrecî topluluğu, hemen Resûlullah’ın huzurunda İslâmiyet’i kabûl ettiler ve Kelîmei şehâdet
getirerek müslüman oldular.
Hazrec kabilesinden bu altı kişi gerçekten inanmış, Allahü teâlânın Peygamber efendimize tebliğ ettiklerini,
Peygamberimizin onlara anlatmaları neticesinde kabul etmişlerdi. Kalbleri islâmiyet’i kabul etmenin ateşiyle
yanan bu müslümanlar, Peygamberimize; “Biz kavmimizi, hem birbirlerintfkarşı hem de yahûdîlere karşı,
aralarında geçimsizlik ve düşmanlık olduğu hâlde, geride bıraktık. Ümîd edilir ki, Allahü teâlâ, onları sizin
sayenizde bir araya toplar. Biz, döner dönmez onlara peygamberliğinizden bahsedip, İslâmiyet’e davet
edeceğiz. Bize anlattıklarınız ve kabul ettiğimiz şeyleri, onlara da arz ve teklif edeceğiz. Allahü teâlâ onları bu
din üzerinde toplayıp birleştirirse senden daha aziz ve şerefli kimse olmaz” dediler. Bunun üzerine Resûl-i
ekrem efendimiz, onlara; “Siz, Rabbimin elçilik vazifesini, halka anlatıncaya, tebliğ edinceye, yerine
getirinceye kadar; beni koruyacak, bana yardımcı olacak mısınız?” diye sordu ve kendileri ile birlikte,
Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmek için Medine’ye gitmek istediğini söyledi. Onlar; “Sizde,
biliyorsunuz yâ Resûlallah! Evs ve Hazrec kabileleri arasında düşmanlık vardır. Allahü teâlânın, onları
İslâmiyetle doğru yola çıkarmasını, son derece istiyor ve arzu ediyoruz. Fakat biz, bu gün birbirlerine karşı
kırgın, birbirinden uzaklaşmış bir durumdayız. Dahası, önceki yıl Buas’da birbirimizle çarpıştık. Biz bu
durumda iken, bizimle gelirsen, üzerinde birleşme ve toparlanma olmaz! Biz sana görüşümüzü sunuyoruz. Bu
yıl bizi serbest bırak. Biz kavm ve kabilemizin yanına dönelim. Onlara, seni haber verelim. Kendilerini Allahü
teâlâya ve O’nun Resûlüne, senin bildirdiğin şeylere davet edelim. Belki Allahü teâlâ aramızı düzeltir,
yolumuzu birleştirir. Eğer onlar senin peygamberliğin etrafında söz birliği eder ve sana tâbi olurlarsa, daha çok
seviniriz. Yâ Resûlallah! Biz sana, gelecek yıl Hac mevsiminde gelmeye söz veriyoruz” dediler. Peygamber
efendimiz de bu tekliflerini kabul etti ve onlara güzel, tatlı sözler söyledi:
Yurtlarına dönmek için Peygamberimizden izin alan bu altı İmanlı kişi, Ukbe bin Âmir, Es’ad bin Zürâre, Avf
bin Haris, Râfi bin Mâlik, Kutbe bin Amir ve Câbir bin Abdullah radıyallahü arrhüm idiler.
Birinci Akabe Bî’atı: Müslüman olarak Medine’ye dönen bu altı kişi, İslâmiyet’i yayma konusunda
gecikmediler. Kısa bir zaman sonra bu yeni dîne alâka duyanların arasına Evsliler de katıldı. O sırada
Mekke’de İslâmiyet ve Muhammed aleyhisselâm konuşuluyordu. İslâmiyet, Hazrec kabilesi arasında yayıldığı
gibi, Evs kabilesinden bâzj kimseler de müslüman oldular.
Peygamber efendimizle görüşüp müslüman olan Hazredi altı kişi bir sene sonra tekrar buluşmaya söz
vermişlerdi. Aradan bir yıl geçmiş ve Hac mevsimi gelmişti.
O sene, müşrikler, müslümanlara daha önceki yıllardan daha fazla eziyet ettiler. Resûlullah efendimizi tâkib
edip, O’nunla konuşan, îmân eden herkese işkence yaptılar. Bu hâli öğrenen Medîneliler, Peygamber
efendimizle haberleştiler ve gece buluşmaya karar verdiler. Gece olunca buluştular. İtaat ve bağlılıklarını
Peygamberimize arz edip, bütün emir ve isteklerine teslim olacaklarına söz verdiler. Bu sözün ardından da
bî’at ettiler. Bu bî’at’a katılanların onu Hazredi, ikisi de Evsli idi. Bu bî’at, İslâm târihine Birinci Akabe bî’atı
olarak geçti. Yapılan bî’at’da; her iki kabileden orada bulunanlar; “Allahü teâlâya ortak koşmayacaklarına,
ayıplanmak ve rızık korkusuyla çocuklarını öldürmeyeceklerine, zina yapmayacaklarına, hırsızlık
etmeyeceklerine, iftiradan kaçınacaklarına ve daha başka hususlara dâir söz verip, taahhütte bulunuyorlardı.
Bî’at eden bu topluluğun reisi Es’ad bin Zürâre (r. anh) idi. Sevgili Peygamberimiz, bu on iki kişiyi
kabilelerine temsilci yaptı. Bunlar, kabilelerine İslâmiyet’i anlatıp, onlar adına Peygamberimize karşı mes’ûl
ve kefîl olacaklardı. Es’ad bin Zürâre (r. anh) da, bütün kabileler ve kabile reislerine, reis tâyin edilmişti. Bu
ilk Akabe bîatında; Mâlik bin Neccâroğullarından Es’ad bin Zürâre, Avf bin Haris, Mu’âz bin Haris, Züreyk
bin Amin oğullarından Râfî bin Mâlik, Zekvân bin Abdikays, Ganın bin Avfoğullarından Ubâde bin Sâmit,
Gusaynaoğullarından Yezîd bin Sa’lebe, Aclân bin Zeydoğullarından Abbâs bin Ubâde, Haram bin
Ka’boğullarından Ukbe bin Amr, Sevâd bin Ganmoğullarından Kutbe bin Amir, Abdüleşhel bin
Cüşe’moğullarından Ebü’l-Heysem Mâlik bin Teyyihân ve Amr bin Avfoğullarından Üveym bin Sâide”
ismindeki sahâbîler bulunmuştu.
Bu bî’at sözleşmesinden sonra, Medine’ye dönen Es’ad bin Zürâre (r. anh) ve arkadaşları, kabilelerine
gecegündüz İslâmiyet’i anlattılar. Onları hak dîne davet ettiler. Bu gayretli çalışmalar neticesinde İslâmiyet
Medine’de sür’atli bir şekilde yayılmaya başladı. İslâmiyet’i kabul etmeleri, birbirlerine düşman olan kabileleri
bir araya getirdi. Hiç şüphesiz bu kabileler, Evs ve Hazrec’di. Kırgınlıklar unutulmuş, herkes İslâmiyet’i daha
iyi öğrenme ve anlatma düşüncesine düşmüştü. Bu düşüncelerle gönülleri yanan Evs ve Hazrec kabileleri,
İslâmiyet’i iyi öğrenebilmek için Resûlullah efendimizden bir muallim istediler. Resûl-i ekrem sallallahü
aleyhi ve sellem de bu istek üzerine, Kur’ân-ı kerîmi ve İslâmiyet’i öğretmek için, Mekke’deki Eshâbından
hazret-i Mus’ab bin Umeyr’i hoca olarak Medine’ye gönderdi. Mus’ab (r. anh), hazret-i Es’ad’ın misafiri oldu
ve onun evinde kaldı. İslâmiyet’in nurlu yolunu, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını, dünyâya rahmet olarak
gönderilen Peygamberimizin sevgisini anlattı, îmân edip, Allah ve Resûlullah aşkı ile yanan müslümanlardan,
Resûlullah efendimizi bütün düşmanlarından koruyacaklarına dâir söz alıp, ikinci bî’atı hazırladı.
Mus’ab bin Umeyr durup dinlenmeden, îmânın verdiği şevk ve heyecanla İslâmiyet’i anlatıyordu. Her geçen
gün, İslâmiyet’in nuru Medine’yi sarıyordu. Bunu farkeden; henüz îmân ile şereflenmemiş kabîle reisi olan
Sa’d bin Mu’âz, Mus’ab bin Umeyr’in çalışmalarına mâni olmadı. Çünkü Arablar arasında, akrabaya karşı
koymak, ona hakaret etmek iyi karşılanmazdı. Bu düşüncede olan Sa’d bin Mu’âz, kabilesinin ileri
gelenlerinden Üseyd bin Hudayr’a; “Mahallemize git, gelen şu kişiyi gör ve ne yapacaksan yap. Es’ad benim
teyzemin oğlu olmasaydı, bu işi sana havale etmezdim” dedi. Bunun üzerine Üseyd bin Hudayr, mızrağını alıp,
hazret-i Mus’ab bin Umeyr’in bulunduğu eve gitti. Orada olanlara hitaben konuşmaya başladı. Çok hiddetli
olduğu hâlinden anlaşılıyordu. Sert bir tavırla; “Buraya niçin geldiniz? İnsanları aldatıp, zayıflarımızın
inançlarını mı bozacaksınız? Hayâtınızdan olmak istemiyorsanız, buradan derhâl ayrılınız ve bir daha buraya
gelmeyiniz” dedi. Onun bu kızgın hâlini gören Mus’ab bin Umeyr (r. anh); “Hele bir otur, anlatacaklarımızı
dinle! Sözümüzü bitirelim. Sonra yapacağını yapar, engel olursun...” diyerek, onun bu hiddetli hâline karşılık,
güzel ve yumuşak bir tavırla cevap verdi. Üseyd, bu sözler karşısında sakinleşip; “Yerinde ve doğru bir söz
söyledin yâ Mus’ab!” dedi ve mızrağını yere saplly arak oturdu.
İslâmiyet’i anlatmanın aşkıyla yanan hazret-i Mus’ab’ın güzel konuşmasını ve okuduğu Kur’ân-ı kerîmi
dinleyen Üseyd bin Hudayr, bir an kendinden geçip; “Bu ne güzel şey!” diye söylendi. Sonra da; “Bu dîne
girmek için ne yapmak lâzımdır?” demekten kendini alamadı. Anlattılar... Dinledi ve Kelime-i şehâdet
getirerek müslüman oldu. Müslüman olmanın sevincinden yerinde duramayan Üseyd (r. anh); “Ben gidip size
birini göndereyim. Eğer o yanınıza gelip, müslüman olursa; Medine’de onun kavminden İslâmiyet’i kabul
etmeyen hiç kimse kalmaz. O, kabilemizin reisi Sa’d bin Mu’âz’dır” dedi. Sözlerini bitirdikten sonra mızrağını
alıp, sür’atle oradan ayrıldı. Hızla Sa’d bin Mu’âz ve kavminin yanına gitti. Sa’d bin Mu’âz, onu görünce,
etrafındakilere; “Yemin ederim ki, Üseyd buradan gittiği yüzle gelmiyor” dedi. Sonrada; “Neyaptın yâ
Üseyd?” diye sordu. Hazret-i Üseyd bin Hudayr, kabilesinin reisi Sa’d bin Mu’âz’ın müslüman olmasını çok
arzu ettiğinden; “O şahısla (Mus’âb bin Umeyr ile) konuştum. Onların bir fenalığını görmedim. Lâkin, çluyduk
ki; Benî Hâriseoğulları, Teyze oğlun Es’ad’ın o kimseyi evinde barındırmasından kuşkulanarak, onu öldürmek
için harekete geçmişler” dedi. Bu sözler Sa’d bin Mu’âz’ı çok üzdü. Çünkü bir kaç yıl önce yapılan bir savaşta,
Benî Hâriseoğullarını yenip, Hayber’e sığınmaya mecbur etmişlerdi. Bir sene sonra da onları affedip,
memleketlerine dönmelerine izin vermişlerdi. Bu hâl bilinmekte iken, onların böyle bir davranış içerisinde
olmaları ve tavır almaları, Sa’d bin Mu’âz’ı çok kızdırmıştı. Aslında, böyle bir durum yoktu. Bu küçük bir hîle
idi. Üseyd bin Hudayr, bu hileye başvurarak, Sa’d bin Mu’âz’ın teyzesi oğlu ile Es’ad bin Zürâre’ye ve
dolayısıyla Muş’ab bin Umeyr’e zarar vermek düşüncesini önlemek istemişti. Bu hareketiyle onların tarafına
geçmesine ve müslüman olmasına zemin hazırladı.
Üseyd bin Hudayr’ın (r. anh) bu sözleri üzerine Sa’d bin Mu’âz kalkıp, hemen hazret-i Es’ad bin Zürâre’nin
yanına gitti. Oraya varınca, Es’ad ile Mus’âb bin Umeyr’in (r. arih) hoş bir hâlde sohbet ettiklerini gördü.
Yanlarına biraz daha yaklaşıp; “Ey Es’ad! Aramızda akrabalık bağı olmasaydı, sen bunları yapamazdın!...”
dedi. Bu sözleri duyan hazret-i Mus’âb bin Umeyr, bin an düşündü... Üseyd’i (r. anh) hatırladı. O da böyle
kızgın gelmişti ve Kelime-i şehâdet getirerek müslüman olmuştu. Şimdi... Hazret-i Üseyd kendini
toparlayarak; “Yâ Sa’d! Biraz otur ve bizi dinle. Sözlerimiz hoşuna giderse ne âlâ, yok eğer beğenmezsen bunu
sana teklif etmeyiz. Sen de kalkıp gidersin” dedi. Sa’d bin Mu’âz, bu yumuşak ve tatlı sözler karşısında, tıpkı
Üseyd bin Hudayr (r. anh) gibi sakinleşip, bir kenara oturdu ve onları dinlemeye başladı. Dinledikçe de
sâkinleşiyordu. Mus’âb bin Umeyr, önce İslâmiyet’i anlattı. Ardından İslâmiyet’in esaslarını açıkladı. Mus’âb
bin Umeyr hazretleri okudukça, anlattıkçai Sa’d bin Mu’âz’ın hâli değişiyor, kendinden geçiyordu. Kur’ân-ı
kerîmin eşsiz belagatı karşısında kalbi yumuşadı ve büyük bir te’sir altında kaldı. Kendini tutamayıp; “Siz bu
dîne girmek için ne yapıyorsunuz?” dedi. Mus’ab bin Umeyr (r. anh) hemen Kelime-i şehâdeti öğretti. O da;
“Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh” diyerek müslüman oldu.
Artık İslâmiyet’le şereflenmekten ve müslüman olmaktan duyduğu sevinçten yerinde duramıyordu. Sa’d bin
Mu’âz (r. anh) hemen eve gidip, öğrendiği gibi gusl abdesti aldı. Sonra kavminin toplanmasını istedi. Üseyd
bin Hudayr’ı yanına alıp, halkın bulunduğu yere vardı. Onlara hitaben bir konuşma yaptı ve dedi ki: “Ey
Abdüleşheloğulları! Siz beni nasıl tanırsınız?” Onlar hep bir ağızdan; “Sen bizim reisimiz ve büyüğümüz-sün.
Biz sana tâbiyiz ve emirlerine itaat ederiz” diye cevap verdiler. Sa’d bin Mu’âz, kabilesinin bu sözlerine
karşılık; “O hâlde beni dinleyin. Hepinize haber veriyorum. Ben müslüman olmakla şereflendim. Sizin de
Allahü teâlâya ve O’nun Resûlüne îmân etmenizi istiyorum. Şayet îmân etmezseniz, sizin hiç birinizle konuşup
görüşmeyeceğim...” dedi.
Abdüleşheloğulları, reisleri olan Sa’d bin Mu’âz’ın müslüman olması ve kendilerini de İslâm dînine çağırması
netîcesinde, hep birlikte müslüman oldular. O gün akşama kadar, Kelime-i şehâdet ve tekbir sedâlarıyla
Medîne semâlarını çınlattılar. Bu gelişmelerden kısa bir müddet sonra, bütün Medîne halkı ile birlikte Evs ve
Hazrec kabileleri de İslâmiyet’i kabul ettiler. Her yerde ve her evde İslâmiyet’ten bahsediliyordu. İslâm’ın
nuruyla bütün halkın aydınlanmasından sonra, ilk iş olarak Sa’d bin Mu’âz ve Üseyd bin Hudayr (r. anh),
kabîlelerine ait bütün putları kırdılar. Bu husus Peygamber efendimize bildirilince, çok memnun oldular.
Mekkeli müslümanlar da sevinç ve neş’e içindeydiler. Bu sebeple o seneye (m. 621) senet-üs-sürûr yâni
sevinç yılı denildi.
İkinci Akabe Bî’atı: Bi’set’in 13. senesi olmuştu. Mekkeli müşriklerin müslümanlara zulmü son haddine
vararak, dayanılmaz bir hâl almıştı. Mekke’de hâl böyle iken Medîne’de, Es’ad bin Zürâre ile Mus’ab bin
Umeyr’in (r. anhümâ) gayretli çalışmaları sayesinde, Evs ve Hazrecliler; müslümanlara kucak açarak, onları
bağırlarına basıp, bu uğurda her türlü fedâkârlığı yapacak hâlin sevinci, içindeydiler. Ve Resûlullah
efendimizin de bir an önce Medîne’ye teşriflerini arzuluyor; O’nun uğrunda, mallarını ve canlarını
esirgemiyeceklerine dâir söz veriyorlardı. Sevgili Peygamberimiz, peygamberlik vazifesini tebliğ edeli 13 sene
olmuştu. Hac mevsimi gelmişti. Mus’ab bin Umeyr ile beraber, Medîneli 73 erkek ile 2 müslüman kadın
Mekke’ye geldiler. Hacdan sonra hepsi birinci bî’at’ta olduğu gibi, peygamberimizle Akabe’de buluştular.
O sırada henüz müslüman olmayan, Resûlullah efendimizin amcası hazret-i Abbâs da orada bulunuyordu. Bîat
için gelen bu topululuğa hitaben; “Ey Medîneliler! Bu, kardeşimin oğludur. İnsanlar içinde en çok sevdiğim de
O’dur. Eğer, O’nu tasdik edip, Allah’tan getirdiklerine inanıyor ve beraberinizde alıp götürmek istiyorsanız,
beni tatmin edecek sağlam bir söz vermeniz lâzım. Bildiğiniz gibi, Muhammed aleyhisselâm bizdendir. Biz
O’nu, O’na inanmayan ve düşman olan kimselerden koruduk. O, bizim aramızda izzet ve şerefiyle korunmuş
olarak yaşamaktadır. O, bütün bunlara rağmen, inanmıyan herkesten yüz çevirmiş ve size katılıp, sizinle
beraber gitmeğe karar vermiştir. Eğer siz, bütün Arab kabîleleri birleşip üzerinize hücûm ettiğinde, onlara karşı
koyabilecek kadar savaş gücüne sahipseniz, bu işe girişiniz. Bu hususu, aranızda iyice görüşüp konuşunuz.
Sonradan ayrılığa düşmeyiniz. Verdiğiniz sözde durup, O’nu düşmanlarından koruyabilecek misiniz? Bunu
yapabilirseniz ne âlâ. Yok, Mekke’den çıktıkan sonra O’nu yalnız bırakacaksanız, şimdiden vazgeçiniz ki;
memleketinde şerefiyle korunmuş olarak yaşasın” dedi.
Medîneli müslümanlar hazret-i Abbâs’ın bu konuşmasına üzüldüler. Böyle bir konuşmayı beklemiyorlardı. Bir
şeyler söylemek istiyorlardı. Medîneli sahâbîlerden Es’ad bin Zürâre hazretleri, Peygamber efendimize
dönerek; “Yâ Resûlallah! İzin verirseniz bir kaç sözüm vardır. Onu arz edeyim” dedi. Fahr-i Kâinat efendimiz
izin verince; Es’ad (r. anh) “Anam, babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Her davetin sert veya yumuşak bir
usûlü, yolu vardır. Şimdi siz, bizi öyle şeye davet ediyorsunuz ki, onu insanların kabul etmesi gayet zordur.
Zîrâ insanların eskiden beri tapındıkları putları bırakıp, İslâm’ı kabul etmesi çok güçtür. Buna rağmen biz,
İslâmiyet’i bütün kalbimizle kabul ettik. Bir de müşrik insanlarla yakın uzak bütün akrabalık ve komşuluk
münâsebetlerimizi kesmeyi emrettiniz. Bilirsiniz, bunu da kabul etmek çok zordur. Biz, îmân etmenin îcâbı
olarak, ihlâş ile onu da kabul ettik. Amcalarının bile düşmanlık edip, muhafaza etmediği zâtınıza gönlümüzü
açıp, bu şerefli vazifeyi üzerimize vâcib ve vazife bildik. Bu sözlerimizde hepimiz mutabıkız. Dilimizle ne
söylüyorsak, kalbimizle onu tasdik ediyoruz. Kendi çoluk-çocuğumuzu, canımızı, malımızı nasıl müdâfaa ve
muhafaza ediyorsak, o mübarek vücûdunuzu da, kanımızın son damlasına kadar koruyacağımıza yemîn
ediyoruz. Bu ahdimizi bozarsak, Allahü teâlâya ve size verdiğimiz sözde durmayıp, münafıklar zümresine mi
dâhil olalım.! Yâ Resûlallah! Biz bu sözümüzde sâdıkız. Allahü teâlâ muvaffak eylesin” dedi. Es’ad (r. anh)
konuşmasına; “Yâ Resûlallah! Bizden kendiniz için her türlü te’minât isteyip şart koşabilirsiniz” diye devam
etti. Peygamber efendimiz onlara İslâmiyet’i anlattı ve Allahü teâlâya ibâdet etmeniz ve hiç bir şeyi O’na ortak
koşmamanız; kendim ve Eshâbım için olan şartım, bizi barındırmanız, bana ve Eshâbıma yardımcı olmanız,
kendinizi savunduğunuz, koruduğunuz şeylerden bizleri de korumanızdır.”
Bu konuşmalar üzerine Berâ bin Ma’rûr; “Seni hak din ve kitap ile peygamber gönderen Allahü teâlâya and
olsun ki; çoluk-çocuğumuzu koruyup, savunduğumuz gibi, seni de koruyacağız! Biz ahde vefa ve sadâkat
göstermek, önünde, canlarımızı feda etmek arzusundayız. Bizimle bî’atlaş yâ Resûlallah” dedi.
Sonra, Medîneli müslümanlardan Abbâs bin Ubâde (r. anh), Peygamber efendimize yapılacak bî’at
andlaşmasını pekiştirmek için arkadaşlarını; “Ey Hazrecliler! Muhammed aleyhisselâmı niçin kabul ettiğinizi
biliyor musunuz?” dedi. Onlar da; “Evet” cevâbını verdiler. Bunun üzerine; “Siz O’nu, hem sulh, hem de savaş
zamanları için kabul’edip, O’na tâbi oluyorsunuz. Eğer mallarınıza bir zarar gelince, akraba ve yakınlarınız
helak olunca, Peygamberimizi yalnız ve yardımsız bırakacaksanız, bunu hemen yapınız. Vallahi, eğer böyle bir
şey yaparsanız, dünyâda ve âhırette helak olursunuz! Şayet davet ettiği şeyde, mallarınızın gittiğini ve yakın
akrabalarınızın öldürüldüğünü bilmenize rağmen, O’na vefa etmeyi aklınız kesiyorsa, kabul ediniz. Vallahi, bu
dünyâmız ve âhıretimiz için hayırlıdır” deyince, orada bulunanlar hep bir ağızdan; “Biz Peygamberimizden,
mallarımız ziyan olsa da, yakınlarımız öldürülse de vazgeçmeyiz. O’ndan hiç bir zaman ayrılmayız. Bu yolda
ölmek var, dönmek yok!” dediler. Sonra da sevgili Peygamberimize dönerek; “Yâ Resûlallah! Biz bu ahdimizi
yerine getirirsek, bize ne vardır?” diye suâl ettiler. Peygamber efendimiz o zaman; “Allahü teâlânın razı
olması ve Cennet var!” buyurdular. Orada bulunan her kavmin temsilcileri, kavimleri adına söz verdiler. İlk
önce hazret-i Es’ad bin Zürâre; “Ben, Allahü teâlâya ve O’nun Resûlüne verdiğim sözü yerine getirmek,
canımla ve malımla O’na yardım hususundaki vadimi gerçekleştirmek üzere bî’at ediyorum” diyerek,
Peygamberimizle müsafeha etti. Arkasından her biri, bî’atı bu şekilde tamamlayıp; “Allahü teâlânın ve
Resûlünün davetini dinleyip, boyun eğerek kabul ettik” diyerek, sevinçlerini ve teslimiyetlerini arz ettiler.
Böylece, Resûlullah’ın uğrunda canlarını ve mallarını büyük bir teslimiyetle ve bağlılıkla ortaya koydular.
Burada kadınlar ile yapılan bî’at sâdece söz ile yapılmıştı.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Allahü teâlâya hiç bir şeyi ortak koşmamak, iftira, hırsızlık
ve zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, yalan söylememek, hayırlı işlere muhalefette bulunmamak...”
hususlarında onlardan söz aldılar.
Medînelilerin, Peygamber efendimize bî’at ettiği sırada, Akabe tepesinden bir ses; “Ey Minâ’da toplanıp,
konaklayanlar! Peygamber ile Medîneli müslümanlar sizlerle savaşmak üzere anlaştılar” diye bağırdı.
Resûlullah efendimiz, bî’at edenlere hitaben; “Bu, Akabe’nin şeytanıdır” dedikten sonra, seslenene de; “Ey
Allahü teâlânın düşmanı! Senin de hakkından gelirim” buyurdular. Sonra bî’at eden Medînelilere; “Siz
hemen konak yerinize dönün” buyurdu. Bunun üzerine Abbâs bin Ubâde; “Yâ Resûlallah! Yemîn ederim ki,
istediğin takdirde, en kısa zamanda, hattâ yarın sabah, Minâ’da bulunan kâfirlerin üzerine yürür, onların
hepsini kılıçtan geçiririz” sözlerine, Peygamber efendimiz memnun oldular, fakat; “Bize henüz bu şekilde
hareket etmemiz emrolunmadı. Şimdilik yerlerinize dönünüz” buyurdular.
İmâm-ı Nesâî’nin, Abdullah İbni Abbâs’dan rivayetine göre; Akabe bî’atına, iştirak eden Medîneli
müslümanlar (Ensâr), Resûlullah’ın yanına gelmekle muhacirlerden olmuşlardır.
1) Sîret-i İbn-i Hişam; cild-2, sh. 71
2) Tarih-ül-ümem vel-mülûk; cild-2, sh. 234
3) Tabakat-ı İbni Sa’d; cild-1 sh. 219
4) Delâil-ün-nübüvve(Beyheki); cild-2, sh. 174
5) Müsned-i Ahmed bin Hanbel, cild-3. sh. 162
6) El Kâmil fit târih; cild-2, sh. 99
7) Târih-i İbn-i Haldun; cild-2, sh. 13’
8) El Bidâye ven-nihâye; cild-1, sh. 161
9) Mecma’üz-zevâid; cild-6, sh. 45
10) Ensâb-ül-eşrâf:cild-1, sh. 253
11) Medâric-ün-nübüvve; cild-2, sh. 73
12) Dürr-ül-mensûr; cild-3, sh. 280
13) İrşâd-us-sârî; cild-5. sh. 37
14) Tefsîr-i Kebîr; cild-16, sh. 199
15) Tefsir-i Kurtubî; cild-8, sh. 267.
16) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1 sh. 176
17) Peygamberler Târihi Ansiklopedisi; cild-6 sh. 37-42
AKKA MÜDAFAASI
Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin haçlılara karşı yaptığı iki yıl süren essiz müdâfaa.
Allahü teâlânın gönderdiği hak dîni, kendi sapık emellerine âlet ederek bozanlardan papa İkinci Urbanus,
Kudüs’ü müslümanların elinden kurtarmak için 1095 yılında Clermont konsilinde yaptığı konuşmayla, haçlı
seferlerini başlattı. Bâzı iktisadî, siyâsi ve ictimâî sıkıntılardan kurtulmak isteyen Avrupalı krallarca
desteklenen haçlı seferleri, bedavadan yaşamak, doğunun zenginliklerini yağmalamak arzusu ile yanıp tutuşan
kimselerin cazibesini çekti. Kudüs’ü müslümanlardan alarak bedavadan Cennet’e girmek sevdasına kapılan
fşnatik hıristiyanlar da bu işe can ü gönülden iştirak etti. İstanbul üzerinden Anadolu’ya geçen iki yüz bin
kişilik çapulcudan sonra, altı yüz bin kişilik haçlı sürüsü de, kahraman Selçuklu askerlerinin kılıçları karşısında
telef oldular. Kurtulanlar ise, binbir zorlukla Antakya ve Urfa’yı ele geçirdiler. Anadolu’da çok zulüm yapıp,
hıristiyan-müslüman ayırımı yapmadan pek çok adam öldürdüler, hattâ bir lokma yiyecek için insanları
katlettiler. Haçlı kuvvetleri Anadolu’dan çıkarken, kırk bin civarına düştü. Eshâb-ı kiram düşmanı Fâtımîlerin
idaresinde bulunan ve lâyıkıyla müdâfaa edilmeyen mübarek Kudüs şehrini ele geçirdiler. Yetmiş bin
müslüman ve yahûdiyi hunharca katlettiler. Mâbedlere sığınan kadın ve çocukları binbir eziyetle kılıçtan
geçirdiler. Kudüs’te bir Latin krallığı, Antakya ve Urfa’da birer haçlı kontluğu kurdular. Urfa’nın Musul
Atabeki İmâdeddîn Zengi tarafından ele geçirilmesi, İkinci haçlı seferinin başlatılmasına yol açtı. 1147-1149
yılları arasındaki bu sefere katılanlar da Selçuklu Türklerinin kılıçlarından kurtulamadılar. Pek az bir kısmı
Şam’a kadar ulaşabildi. İslâm âleminin çok sıkıntıda olduğu böyle bir devrede büyük İslâm mücahidi
Selâhaddîn-i Eyyûbî, Mısır’ı ele geçirip, Eshâb-ı kiram düşmanlarının elinden kurtardı ve Eyyûbî Devleti’ni
kurdu. Devletini kuvvetlendirip, barbar haçlı çapulcularının zâlim çizmeleri altında inleyen İslâm beldelerini
kurtarmaya başladı. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetine, Eshâb-ı kiramın aleyhimürrıdvân
yoluna uymakta eşsiz gayret göstererek asker ve ahâlisinin büyük sevgisine mazhar oldu. İslâm âlimlerinin
dualarını aldı. Kudüs’ün işgalinden doksan sene sonra 1187 (H. 583) yılında Hattîn zaferini kazanarak,
haçlıları perişan etti. Bu muharebede haçlılardan pek çoğu savaş meydanında öldü; ileri gelenleri de esir edildi.
Haçlıların çok ehemmiyet verdiği Salûbet haçı, müslümanların eline geçti. Kudüs’ü zâlimlerin pençesinden
kurtardı. Hıristiyan ahâliye ve esirlere güzel muamelede bulundu. Ülkenin en büyük liman ve ticâret merkezi
olan Akka’yı da aldı.
Selâhaddîn Eyyûbî, Kudüs’ü fethedince, haçlıların ileri gelenleri, ruhban ve papazlar Sur şehrine toplandılar.
Kudüs patriği beraberinde bulunan bir hey’etle, Avrupa hıristiyanlarını Kudüs’ü kurtarmak için sefere davet
etti. Bütün hıristiyan beldelerden, kadınlara varıncaya kadar eli silâh tutan herkes bu davete uyarak Sur şehrine
geldiler. Avrupa kralları da bu davete uyarak Üçüncü Haçlı Seferini başlattılar. Haçlı seferlerinin en büyüğü
olan bu sefere katılmak için, Alman imparatoru Frederich Barbarossa kara yolu, Fransız kralı Philippe Auguste
ile İngiliz kralı Arslan Yürekli Richard da deniz yoluyla hareket ettiler.
1189 (H. 585) senesi Ağustos ayının yirmiikisinde Sur şehrinde toplanan haçlılar, sahil yolundan sefere
çıktılar. Donanmaları da denizden onları tâkib ediyordu. Bu hâl müslümanların gözünden kaçmıyor, zaman
zaman vur-kaç taktiği ile onlara zayiat verdiriyorlardı. Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin fikri, onlarla paralel gidip,
zaman zaman onları vurmak suretiyle hem zayiat verdirmek, hem de ganimet ve lüzumlu silâhlar elde
edebilmekti. Fakat tâkib edilen yolun darlığı ve mevkinin sarp ve sert olması sebebiyle, bâzı kumandanlar bu
fikre muvâffakat etmediler. Böylece sultan, başka bir yoldan Akka’ya gitmek zorunda kaldı.
Ağustos ayının yirmi yedisinde, Fransızlar Akka’yı kuşattılar. Şehirdeki müslümanlar Akka kalesine sığındılar.
Kalenin kuvvetli bir şekilde Frenkler tarafından kuşatıldığını, müslümanların da kahramanca müdâfaa ettiğini
gören Selâhaddîn-i Eyyûbî, Eylül ayının ortalarında şehrin kuzey tarafından düşman çemberini yararak,
Akka’ya girdi ve kaledeki kuvvetlerini takviye etti. Hüsâmeddîn Ebü’l-Heycâ el-Semîn’i kale kumandanı tâyin
etti. Kalenin burçlarından düşmanın kuşatmadaki birliklerinin durumunu inceledi. Daha sonra tekrar, geldiği
gibi sür’atle kaleden çıktı. Bir kaç hamlede düşmanı perişan edip ordugâhlarına sığınmaya mecbur bıraktı.
Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin bu şimşek gibi hareketi, haçlıları şaşırttı. Muhasarayı bırakmaya karar verecekleri an,
haçlı donanması sahile yanaştı ve muhasaraya devam ettiler. Gemilerden yaklaşık bin süvari ve otuz bin piyade
karaya çıktı. Selâhaddîn-i Eyyûbî, beraberindeki mücâhidlerle onların karşısına dikildi. Akka ovasında büyük
bir muharebe oldu. Selâhaddîn-i Eyyûbî, askerlerini hilâl şeklinde tertipledi. Haçlılar, İslâm ordusunun sağ
cenahına yüklendiler. Sağ cenahı geriye püskürttükten sonra, merkeze hücûm ederek, Sultan’ın çadırına kadar
geldiler. Sultan, soğukkanlılığını kaybetmeyerek hâdiseyi takip ediyor, düşmana en kısa zamanda nereden
hücûm etmesi îcâbettiğini hesaplıyordu. Birden merkezdeki kuvvetleriyle, düşman ordusunun arka saflarında
duran eski Kudüs kralının bulunduğu yere hücûm etti. Geçtiği yerleri tamamen dağıtarak ilerledi. Bu sırada
bozulan sağ cenahın kumandanı, Sultanın yeğeni Takiyyüddîn, askerini toplayarak Sultan’ın yardımına yetişti.
İki güç birleşince, düşman siperlerine kadar vardılar. Fakat düşmanın, Sultan’ın çadırı etrafında yerleştiği
haberi gelince, mecburen geriye döndüler. Oradaki haçlıların hepsini kılıçtan geçirdiler. Eman dileyenler esir
edildi, ölenler o kadar çoktu ki, koca çöl baştan başa kana boyanmış, büyük bir mezarlığa dönmüştü.
Selâhaddîn-i Eyyûbî bu meydan muharebesinde galip gelmesine rağmen, kaleyi muhasaradan kurtarmak
mümkün olmadı. Mslümanlardan Emir Ali bin Merdan, Kudüs valisinin kardeşi Zahir, âlim Cemâlüddîn bin
Revana ve devletin ileri gelenlerinden bir çoğu şehîd oldu. Öldürülen haçlıların sayısı on bini buluyordu. Pek
çok esir alınmıştı. Esirler arasında üç kadın süvari de vardı. Haçlı ölüleri tehlikeli bir durum arzediyordu.
Sultan herhangi bir hastalık tehlikesinden korumak için Harrûbe’ye hareket etti. Fakat, daha önceleri olduğu
gibi, yine acı veren kulunç hastalığına yakalandı. Tabibler, bölgeden ayrılıp, bir müddet dinlenmesini tavsiye
ettiler. Böylece harp meydanından uzaklaşması için iki sebep bir araya geldi. Durumu kale kumandanına
bildirdi.
Selâhaddîn-i Eyyûbî oradan ayrılınca, haçlılar muhasarayı daha da şiddetlendirdiler. Ayrıca çadırlarının
etrafına hendekler kazarak deniz suyuyla doldurdular. Çıkan toprağıda hendeğin etrafına sur yaptılar.
Haçlıların bu faaliyetleri, hemen Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye ulaştırıldı. Bu durum karşısında Selâhaddîn-i Eyyûbî,
kumandanlarına şöyle bir konuşma yaptı: “Allahü teâlâya hamd, Resûlüne salât ve selâm olsun. Biliniz ki,
bunar Allahü teâlânın ve biz müslümanların düşmanıdırlar. İslâm topraklarına ayak basmışlardır. İnşâallah
onlara karşı zafer parıltıları görünmüştür. İnşâallah zafer bizim tarafımızda kalacaktır. Ancak bunun için gayret
lâzımdır. Allahü teâlâ cihâdı bize farz kıldı. Bize Melik Âdil’den başkasından yardım gelmeyecek ve bu
yardımın ulaşması yakındır. Şayet düşman karşımızda dayanıp, uzun müddet kalırsa, onlara büyük yardım
gelir. Benim bu hususta kat’î olan fikrim, derhâl düşmanla muharebe etmektir. Sizler de bu husustaki
fikirlerinizi söyleyin.” Fakat devletin bâzı ileri gelenleri, haçlıların durumuna hiç önem vermiyorlar ve
Fransızlar karşısında galip geleceklerini umuyorlardı. Tedbiri elden bırakmayan Selâhaddîn-i Eyyûbî,
kardeşine ve diğer müslüman sultanlara haberler göndererek, haçlılara karşı yardım istedi. Halîfeye de yardıma
olan ihtiyâcını kat’î şekilde ifâde eden bir mektup yollayıp şöyle dedi:
“Allahü teâlâ halîfenin hükmünü dâim eylesin. Onun hükmünü bütün müslümanlara ulaştırsın. İşlerini
kolaylaştırsın. Ona lütfü ile muamele buyursun. Amellerini güzel bir kabul ile kabul buyursun, bereketli
eylesin. Düşmanlarını zelîl kılsın. Onları azabına duçar eylesin.
Bu hizmetçiye zâtı âliniz tarafından yüksek bir üslub ile çok te’sirli olarak yazılmış bir mektup geldi. Onu
bütün dostlara okudum. Bu, onların cihâda olan azîm ve iştiyakını artırdı. Her biri kınından sıyrılmış kılıç,
parıldayan bir ateş parçası gibi oldu. Sanki onlara emniyetlerini garanti eden bir mektup gelmiş veya îmâna
çağıran bir münâdînin sesini işitmişler gibi; “İşittik, itaat ettik, gücümüzün yettiğini yapacağız” dediler.
Yüzlerinden cihâda olan arzulan kolayca seziliyordu. Müslümanlar nâmına bu hizmeti yapıyorlardı, ölüm
meydanına ayaklarını bastılar. Bütün bunları Allahü teâlâya, Resûlüne ve halîfe-i müslimîne itaat için
yapıyorlardı. Attıkları oklar isabet edince; “Hakîkatte atan Allahü teâlâdır” diyorlardı.
Kâfirler, denizden, deniz dalgalarından daha çok gemilerle yardım alıyorlar. Gelenler, deniz suyundan daha acı
olarak müslümanların karşısına çıkıyorlar. Küfür ehli her taraftan sayılamıyacak kadar kalabalık ordular
topladı. Müslümanlar karada onlardan birisini öldürse, denizden onun yerine bin kişi geliyor, onlardan bir saf
tamamen imha edilse, yerine bir saf daha çıkıyor. Üstelik üzerlerine sağlam zırhlar giymişler. Onlardan bir baş
kesilse, yerine bir çok başlar çıkıyor, onlardan gelenler geldikleri gibi öldürülüyor, ancak bitmek bilmiyorlar.
Dirileri ölüleri ile çoklukta birbiri ile yarış ediyorlardı. Zamanın uzaması, bir netice alınmaması, asker üzerinde
bir bıkkınlık meydana getirdi. Bunun yanında yiyecekleri ve silâhları da kalmadı. Ordumuzu daha önce bilen
ve şu andaki hâlini gören herkes, Bedr muharebesinde Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem,
Allahü teâlâya yalvarışı gibi; “Yâ Rabbî! Sen şu bir avuç cemâati helak edersen, artık sana yer yüzünde
hiç ibâdet olunmaz...” diye yalvarır. Bu duayı emîr-ül-mü’minîn yaparsa daha hâlis olur. Kabul olması
umulur. Nasıl böyle denmez ki, bütün haçlı ordusu bütün ehl-i küfür denizini doldurmuş. Haçlıların hepsi
demirden elbiseler giymişler...”
Bir süre sonra Emîr Hüsâmeddîn Lü’lü’ün kumandasında elli parçalık müslüman donanması Akka önlerine
geldi. Ayrıca Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin kardeşi Melik Âdil de Mısır’dan topladığı askerlerle karadan Akka’ya
ulaştı. Emîr Hüsâmeddîn, derhâl düşman donanmasına saldırarak, bir çok gemiyi ele geçirdi. Akka önlerine
demirleyen İslâm donanması, bahara kadar Akka’yı müdâfaa ederek, düşmanı içeri sokmadı. Donanmayla
birlikte bol mikdarda erzak geldiği için, kaledeki müslümanlar yiyecek yönünden rahatladılar. Ayrıca, bahar
gelince, çeşitli cephelerde çarpışan Eyyûbî ordusu, Akka önlerine geldi. Halîfe çok miktarda neft yağı ve silâh
gönderdi. Selâhaddîn-i Eyyûbî, Harrûbe dağından Akka ovasına inerek, kumandayı tekrar ele aldı. Haçlılar
ordugâhlarını büyük bir şehir hâline getirmişlerdi. Böylece haçlılar kaleyi, Selâhaddîn-i Eyyûbî de haçlıların
ordugâhını muhasara etti. Düşman kaleye hücûm ettikçe, Sultan da düşmana hücûm ediyor, her gün binlerce
haçlı öldürülüyordu. Bu sırada Hüsâmeddîn Lü’lü’ün kumandasındaki İslâm donanması, dört taraftan gelen
haçlı yardımlarına mâni olamadığı için haçlıların sayıları devamlı artıyordu. Muhasarada savaşsız bir saat bile
geçmiyordu, öyle ki, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin günlerce, haftalarca hiç uyumadığı ve yemek yemediği oluyor
ve “Allah’ım! Şeytanın zulmünü üzerimizden çevir. Yâ Rabbî! Bize olan nîmetini kesme. Bize lütfettiğin
yardımını bizden alma. Setrettiğin güçsüzlüğümüzü onlara gösterme...” diye Allahü teâlâya yalvarıyordu.
Haçlılar kış döneminde tahta ve demirden üç tane kule yaptılar. Neft yağı döküldüğünde yanmaması için,
burçlara sirke ile sulandırılmış deriler geçirdiler. Her kuleye beş yüz asker yerleştirdiler. Tekerlekler üzeri ne
yerleştirilen bu kuleler, Akka’nın burçlarından daha yüksekti. İstenilen yöne de götürülebiliyordu. Ayrıca her
kulenin üzerinde büyük bir mancınık vardı. Bu kuleler, kaledeki müslümanlara oldukça sıkıntı veriyordu.
Selâhaddîn-i Eyyûbî kuleleri neft yağı ile yaktırmşk istedi. Bu konuyla ilgilenen bütün san’atkârları çağırttı.
Şayet bu kuleleri yakabilirlerse pek çok hediyeler vereceğini vâd etti. Ali bin Arifunnuhhâsîn isimli Şamlı bir
bakırcı, burçları yakabileceğini söyledi. Beyaz nefti, bildiği bâzı maddelerle karıştırdı. Üç tane büyük bakır
tencerede onları kaynattı. Kaynamış olan beyaz nefti tenceresiyle birlikte, mancınıkla burçların üzerine fırlattı.
Burçların üzerine dökülen bu madde ilk önce ateş almadı. Bu durum karşısında, haçlı askerleri gülüyor ve hiç
bir şeyin burçlarını yakamayacağına inanıyorlardı. O genç biraz sonra, akkor hâline gelmiş bir mikdar ateşi
kulelerin üzerine fırlattı.
Allahü teâlânın izni ile kulelerin üçü de alev alev yanmaya başladı. Kulelerin alev alev yandığını gören
müslümanlar, hep birden tekbir getirdiler. Her taraf tekbir sesleriyle inliyordu. Fransızların yapmak için altı ay
çalıştıkları bu kuleler, bir günde Allahü teâlânın izni ile kül oldu. Selâhaddîn-i Eyyûbî, kuleleri yakan gence
kıymetli hediyeler vermek istedi. Fakat genç; “Bunun için sizden ne bir mükâfat, ne de bir teşekkür isterim.
Ben bu işi sevâb umarak, sırf Allahü teâlânın rızâsı için yaptım” dedi.
Selâhaddîn-i Eyyûbî, insan gücünü aşan gayret ve çalışmasıyla, düşmana karşı sayısız galibiyetler kazandı.
Buna rağmen kaleyi muhasaradan kurtaramadığına üzülüyordu. Bu sırada, Alman imparatorunun yüz binden
ziyâde zırhlı asker ile Akka’ya doğru gelmekte olduğu haberi geldi. Sultan çok üzülüp, çâreler aramaya
başladı. Bunun için çevrede bulunan Atabeklerden, İslâm devletlerinden ve Selçuklu sultânı Kılıç Arslan’dan
yardım istedi, Gönderdiği mektuplarda şunlar yazılıydı; “Haçlı orduları, deniz dalgalarından daha çok olup,
karada biri öldürülse, denizden binlercesi gelmektedir. Tohumu hasadından ziyâde olup, ağaç budandıkça,
bıçakla kesilmeyecek kadar dallar sürmektedir. Ordularını, içine girilmesi mümkün olmayan bir kale hâline
koydular. Buna rağmen, onların pek fazlasını telef ettik, öyle ki, kılıçlarımız kâfir kanından aşındı. Bizim
askerlerimiz de, bu bitmek bilmeyen savaştan usanmaya başladı. Keşke Allahü teâlâ lütfetse de, bu âciz kulları
bulundukları ızdıraptan kurtarsam. İçinde bulunduğumuz durumu mektupla anlatmak mümkün değildir.
Buradaki durumu bir görseniz, gözyaşlarınızı tutamazsınız.” Daha buna benzer yaralı kalblerin feryâdlarını
dile getiren sözlerle, İslâm askerinin düştüğü vahim durumu beyân etti. Buna rağmen, Kılıç Arslan’dan başka
kimseden bir ses çıkmadı. Selçuklu sultânı Kılıç Arslan, İslâm’ın heybetini ve üstünlüğünü göstererek, sâhib
olduğu az bir kuvvetle, düşmanın geçeceği yollara çok sağlam bir sed çekti. Çete harbine başladı. Yaptığı
baskınlar ve kanlı meydan muhârebeleriyle, Suriye hududuna gelinceye kadar, haçlıların yüzde seksenini telef
etti, Silifke civarında Alman imparatorunun nehre düşerek ölmesiyle, Haçlı ordularının maneviyâtı iyice
bozuldu. Akka’ya, ancak beş bin kişi gelebildi. Anadolu’daki bu hâdiselerden haberi olmayan Akka’daki
haçlılar, Alman imparatoru’nun gelmesi yaklaştıkça, müdâfaayı bırakıp saldırıya geçtiler. Bir gün cesaretleri
artarak, yaptıkları meydan muharebesinde, İslâm ordusunun sağ cenahına yüklendiler. Sultan’ın kardeşi Melik
Âdil, sahte bir geri çekilme ile düşmanı istediği mevkîye kadar götürdü. Sonra birden yön değiştirip, düşmanın
arkasına geçti. Arada sıkışıp kalan haçlıları kılıçtan geçirmeye başladı. Bunu gören diğer hıristiyanlar onlara
yardım için koştuklarında, Selâhaddîn-i Eyyûbî de onların üzerine hücûm etti ve savaş oldukça şiddetlendi.
Sekiz saat süren çok kanlı bir çarpışmadan sonra, düşmanın üçte biri daha kırıldı. Geri kalanın da çoğu, yaralı
bir hâlde ordugâhlarına kaçtılar. Bu sırada, Akka kalesi içinde mahsur kalan İslâm askerleri de hücûm edince,
düşmanın zâyiâtı kat kat arttı. Şimdiye kadar yapılan meydan muharebelerinin en büyüğü olan bu savaşta
yenilmeleri, Alman imparatorunun ölümü ve askerinin sâdece beş bin kadarının kurtulduğu haberinin de
gelmesi, haçlıların maneviyâtını iyice bozdu. Aman dileyip, Avrupa’ya dönmeye karar verdiler. Fakat bu
sırada bir haçlı ordusunun deniz yoluyla yardıma gelmesiyle muhasarayı kaldırmaktan vazgeçtiler: Bu sırada,
günlerdir uykusuz ve aç olan Selâhaddîn-i Eyyûbî bitkin düşüp, eski hastalığı yeniden nüksetti. Mecbur
kalarak, sıhhate kavuşmak için Harrûbe dağına çekildi. Bir taraftan hastalığını yenmeye uğraşırken, bir taraftan
da güvercinlerle, dalgıçlarla, kaledeki İslâm askerlerine gönül alıcı haberler gönderip, talimatlar veriyordu. Bu
arada Akka komutanından, erzağın bitmek üzere olduğunu bildiren bir mektup geldi. Fakat Selâhaddîn-i
Eyyûbî bu haberi gizledi. Çünkü bu haberin düşman kulağına ulaşarak müslümanlara hücûm etmelerinden ve
müslümanların morallerinin bozulmasından çekiniyordu. Derhâl
Mısır’da bulunan donanma kumandanına, erzakla Akka’ya gelmesini bildiren bir mektup yazdı. Fakat
donanmanın gelmesi gecikti. Mısır donanması Akka önlerine gelince, Fransız donanması ona mâni olmak ve