erzağı telef etmek istedi. Denizde iki donanma arasında şiddetli bir muharebe oldu. Karada bu muharebeyi
seyreden müslümanlar, Mısır donanmasının selâmeti için Allahü teâlâya yalvardılar. Rüzgâr, Allahü teâlânın
lütfü ile Mısır donanmasının lehine esti. Müslümanlar, Fransızların donanmasını yaktı. Mısır donanması,
Akka’ya salimen ulaştı.
Mısır’da, devrin büyük âlim ve kâtibi Kadı Fadıl, Sultan nâmına devlet işlerini yürütüyordu. Gerektiği zaman
Sultan’a mal ve silâh gönderiyor, gönderilmesi gereken yerlere Sultan nâmına mektuplar yazıyordu. Zaman
zaman da Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye nasîhat mektupları gönderiyordu. Kadı Fadıl, muhasara sırasında
Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye yazdığı bir mektubunda şöyle nasîhat etti:
“Allahü teâlânın nusretine, yardımına, ikram ve ihsanlarına ancak O’nun emirlerine itaat etmek, yasaklarından
sakınmak suretiyle kavuşulur. Sıkıntı ve darlıktan yalnız O’na dönmek, O’nun dînine uymakla kurtulmak
mümkündür. Hâlbuki şimdi her yerde günahlar açıkça işlenmekte, haksızlık ve zulüm her tarafa yayılmış
bulunmaktadır. Bunlardan öyleleri vardır ki, onların yapılmasından sonra, ancak Allahü teâlâya sığınılarak belâ
ve musîbetler beklenir. Allahü teâlâ yüce irâdesi ile Kudüs’ün fethini nasîb eyledi. Bu fetih, Allahü teâlânın
sizden razı olduğuna hüccettir. Gerek mektupla, gerekse şifahî olarak bana ulaşan haberlere göre, Beyt-i
Makdis’de kötülüklerin açıkça işlendiği görülmektedir. Bu da Akka muhasarasının uzamasına ve
müslümanların galip gelememelerine sebeb olmaktadır.
Allahü teâlâ elbette dînine yardım edenlerin yardımcısı olacaktır. Allahü teâlâ, yakınları ve bütün ordusu
ilecihâd eden zât-ı âlinize bu çalışmanızın karşılığını versin.”
Kadı Fadıl’ın mektupları, Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye manevî güç veriyordu. Haçlılar her geçen gün yardım
kuvvetleri alarak, hücûmlarını yeniden şiddetlendirdiler. Bir ara kalenin burçlarına çıkmayı bile başardılar.
Bunu duyan Selâhaddîn-i Eyyûbî, yıldırım gibi dağdan indi, haçlılara amansızca saldırarak, geri çekilmeye
mecbur etti. Eğer Sultan gelmeseydi, Akka kalesi haçlılar tarafından işgal edilecekti.
Bu sırada büyük âlim Kadı Fadıl’ın şu mektubu geldi: “Eğer biz hakîkaten Allahü teâlâya karşı sâdık olsaydık,
mutlaka Allahü teâlâ bize bu sıdkımızın ve doğruluğumuzun karşılığını peşînen verirdi. Eğer O’na itaat etmiş
olsaydık, bizi düşmanlarımızla cezalandırmazdı. Şayet biz Allahü teâlânın emirlerinden gücümüzün yettiğini
yapabilseydik, yapamayacaklarımızı da bize lütfederdi. Kimse nefsinden başkasına düşman olmasın ve
Rabbinden başkasına ümit bağlamasın. Askerin ve yardımcıların çokluğuna aldırmasın. Muharebede şuna veya
buna güvenmesin. Çünkü bütün bunların hepsi, insanı Allahü teâlâdan alıkoyan mânilerdir. Zaferlere bunların
yardımıyla erişilmez. Zafer, ancak Allahü teâlânın yardımı ile kazanılır. Zafer kendisinden olduğu hâlde,
Allahü teâlâ bizi sebeplerin eline bırakabılır. Allahü teâlâdan günahlarımızı af ve mağfiret etmesini dilerim.
Şayet işlediğimiz günahlar, dualarımızın yolunu kapatmasaydı, dualarımız kabul olurdu. Alfan korkusundan
ağlayanların göz yaşları, yolları temizlerdi. Fakat yolda duanın kabulüne mâni vardır. Allahü teâlâ zât-ı âlinize
hayırlısını nasîb eylesin.”
Muhasaranın başlamasından, yaklaşık bir sene geçmesine rağmen, muharebe bütüıvşiddetiyle devam ediyordu.
Fransız ve İngiliz imparatorlarının donanmaları, 1191 (H. 587) senesi Nisan ayının dokuzuncu günü Akka
önlerine geldiler. Bu durum haçlıları sevindirdi. İngiliz imparatoru Kıbrıs’ta kalmıştı.
Sayıları artan haçlı ordusu, bütün gücüyle Akka’ya saldırmaya başladı. Bu sırada yirmi beş parçalık gemiyle
İngiliz imparatoru da Akka önlerinde göründü. İngiliz donanması Akka önlerine gelince, kaleden kös sesleri
gelmeye başladı. Bu, sultan ile kale kumandanı arasında bir işaretti. Bunun üzerine Sultan, haçlıları meşgul
etmek için saldırdı. Haçlılar her taraftan kaleyi kuşatmışlar, şehre doğru yedi mancınık yerleştirmişlerdi.
Mancınıklarla gecegündüz kaleyi, özellikle bâzı burçları dövüyorlardı.
Bu durumlardan günü gününe haberdar olan Kadı Fadıl, Sultan’a maneviyâtını kuvvetlendirmek için şu
mektubu yazdı: “Düşmanın Akka’yı muhasara için yeni âletler kurması, hâlen birisi Akka’ya ulaşmış, diğeri de
gelmekte olan iki yardımın müslümanlar üzerindeki menfî te’sirleri, zât-ı âlinizin çok âcil erzak ihtiyâcı ve
buna imkânların el vermemesi, zenginin zenginliğine rağmen daha fazlasında; fakirin ise, ihtiyâcından
fazlasında gözünün olması, fırsatların değerlendirilememesi, istişare ehli arasında görüş ayrılıklarının
bulunması, herkesin başka başka konuşması, yardım edebilecek durumda olanların yardımda cimrilik
göstermesi, zât-ı âliniz tek başına yorulurken, başkalarının rahatına bakması, müslümanların cihâda
katılmamak için mübtelâ oldukları mazeret beyân etme hastalığı, zât-ı âlinizin moralini bozmamak için, bunları
içine atıp gizlemesi... İşte bütün bunlar, başa gelen belâ ve musîbetlere ilâveten çok şiddetli sıkıntılar olmakla
beraber, Allahü teâlâ size, kalb rahatlığı ve güzelce sabır ihsan eyledi. Bu kadar sıkıntılara sabrınızın kemâli ve
azminizin kuvvetinden dolayı Allahü teâlâ muhafaza edeceğini bildirdiği dînine sizi yardımcı ve hizmetkâr
olmaya lâyık kıldı. O hâlde, duaya iyi sarılmalı, başa gelenlere karşı sabırlı olmalı, sebat ve azmi
kaybetmemelidir.
Afetler, zât-ı âlinize ağır, sabrınıza gâlib gelmesin, kalbinizi doldurmasın. Bu sebeble gevşeklik hâsıl olmasın!
Allahü teâlâ sizinle beraberdir. Galibiyet çoklukla, zafer servet fazlalığı ile değildir. Böylece zât-ı âliniz, bu
yolda yürüyen selefinize iyi bir halef olacaksınız. Bu sıkıntılar geçicidir. Allahü teâlâ inşâallah
müslümanlardan bu sıkıntıyı giderecektir. Allahü teâlâdan af ve mağfiret diliyorum. Çünkü başa gelen belâ ve
musibetler, günahlar sebebiyledir...”
Muharebe bütün şiddetiyle devam ederken, Beyrut’tan çok sayıda silâh ve erzak getiren ve altı yüz mücâhid
tarafından korunan gemi, İngiliz donanması tarafından kuşatıldı. Zor durumda kalan mücâhidler, silâhların
haçlıların eline geçmemesi için gemiyi batırdılar. İngilizler batan gemide bulunan silâhlardan hiçbirini ele
geçiremedi. Müslümanlar bu duruma çok üzüldüler. Fakat Allahü teâlâ, bu sırada teselli bulacakları bir zaferi
onlara nasîb eyledi. Müslümanlar aynı gün dört tabakadan ibaret olan (birinci tabakası ağaç, ikinci tabakası
kurşun, üçüncü tabakası demir, dördüncü tabakası bakır) haçlı mancınıklarını yaktılar. Bu mancınıklar
yüzünden halk çok korkmuş, hattâ Fransızlardan eman isteyelim, şehri kendilerine teslim edelim diyecek hâle
gelmişlerdi. Fakat Allahü teâlâ mancınıkların yanmasını mümkün kılarak müslümanları büyük bir sıkıntıdan
kurtardı. Daha sonra Sultan, askerlerine Fransız elbisesi giydirerek bir gemiye erzak yükleyip, Akka’ya
gönderdi. Fransız bayrağı da çekmiş olduğu için, haçlılar bu gemiden hiç şüphelenmediler. Gemi rahatça Akka
limanına girdi. Müslümanlar yardıma çok sevindiler. Haçlılar durumu, gemi limana girince anlayabildiler.
Kaledeki müslümanlar bu yardım sayesinde, bir müddet daha muhasaraya karşı koydular.
Haçlıların gecegündüz süren saldırıları, Akka halkının tahammül sınırını aşmıştı. Sonunda Selâhaddîn-i
Eyyûbî’ye; “Yarın bir şeyler yapıp bu muhasarayı üzerimizden kaldırmalısın. Yoksa biz haçlılardan sulh ve
emân isteyeceğiz” diye haber gönderdiler. Bu haber Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye çok ağır geldi. Ertesi gün bütün
gücüyle haçlılara saldırdı. Fakat haçlılar öyle zırhlara bürünmüşlerdi ki, demirden bir kaya gibi hiç bir şey
onlara te’sir etmiyordu. Sultan, mücâhidlerin zayi olmaması için, orduyu geri çekti. Akka’ya bütün güçleriyle
yüklenen haçlı ordusunun piyadeleri şehre girdi. Kaledeki mücâhidlerle haçlılar arasında kanlı çarpışmalar
oldu. Bu sırada haçlı komutanlarından altı tanesi mücâhidler tarafından öldürüldü. Gece olunca iki taraf
karargâhlarına çekildiler. Sabah olunca, Fransız kralı, Emîr Ahmed bin Meştûb’a haber göndererek şehri teslim
etmesini teklif etti. Emîr Ahmed bu teklifi kabul etmedi. Durumu derhâl Sultan’a bildirdi. Sultan onlara;
“Şehrin deniz tarafından acele olarak çıkın, bu gece şehirde tek bir müslüman kalmasın” diye haber gönderdi.
Fakat halk gece şehirden çıkmakta gecikince, clurumu öğrenen haçlılar deniz tarafını sıkı bir kordon altına
aldılar. Bu yüzden halk şehirden dışarı çıkamadı. Diğer taraftan Sultan, o gece haçlılara saldırmaya karar verdi.
Fakat komutanlar onun bu fikrini uygun görmedi. “Mücâhidleri tehlikeye sokma” dediler. Ertesi sabah Sultan,
haçlı krallarına elçi göndererek, Akka halkına eman verilmesini, buna karşılık elinde bulunan esirleri serbest
bırakacağını, ayrıca, Kudüs’ten alınan Salûbet haçını onlara teslim edeceğini bildirdi. Fakat onlar, şimdiye
kadar almış olduğu bütün hıristiyan esirleri serbest bırakması, kendilerinden aldığı bütün sahil şehirlerini ve
Beyt-ül-makdis’i boşaltması şartıyla, bu teklifini kabul edeceklerini söylediler. Selâhaddîn-i Eyyûbî, onların
teklifini kabul etmedi. Bu arada şehrin muhasarası şiddetlendi. Haçlılar mancınıkla surlarda büyük bir delik
açtılar. Müslümanlar derhâl burayı tamir ettiler. Surların bir yerinde delik açılınca, İslâm mücâhidleri oraları
vücutları ile kapatıyor, düşmana karşı çok büyük sabır ve tahammül gösteriyorlardı. Haçlıların elinde şehîdlik
rütbesine kavuşacakları an iyice yaklaşınca, Sultan’a bir mektup yazarak; “Efendimiz! Yaptığın teklifi kabûl
etmeyen bu mel’unlara boyun eğme. Biz, son ferdimiz şehîd oluncaya kadar, cihâda devam edeceğimize dâir
Allahü teâlâya söz verdik” diye bildirdiler.
Cemâzıl-âhır ayının yedisinde öğle vaktinde, haçlıların bayrâklarr surların üzerinde göründü. Haçlılar sevinç
çığlıkları atmaya başladılar. Bu durum kaledeki müslümanları çok üzdü. Sâdece; “İnnâ lillah ve innâ ileyhi
râciûn” diyebildiler. Hâriçte bulunan Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin askeri ise derin bir üzüntüye gark oldu. Asker
arasında ağlama sesleri duyuluyor du. İki yıl boyunca kahramanca müdâfaa edilerek, muhafaza edilen Akka
kalesi düşmüş, kalede mahsur kalan bir avuç mücâhid, barbar Avrupalıların insafına kalmıştı.
Üçüncü haçlı seferinin mîmârlarından ve Avrupa’dan akın akın gelen haçlı sürülerini Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin
üzerine salarak, Akka’nın düşmesine sebeb olan Sur şehri muhafızı Merkis, bir çok hediyelerle kralların yanına
gitti. Merkis o gün, dört haçlı kralının bayraklarıyla birlikte Akka’ya girdi. Bayrakları, Selâhaddîn-i
Eyyûbî’nin bayraklarının yerine dikti. Şehirdeki müslümanlar esir alınarak zindanlara atıldı. Aralarındaki
kahraman mücâhidler zincire vuruldu.
Bu arada Sultan yanındakilere, bulundukları yerden biraz daha uzağa çekilmelerini emretti. Kendisi bir süre
tepe üzerinden kaledeki haçlıların ne yaptıklarını gözetledi. Sonra çok üzüntülü ve kederli bir şekilde askerinin
yanına döndü. Bir süre sonra Fransız kralı, Sultan’ın elinde bulunan askerleri kurtarmak için elçi gönderdi.
Yüz bin dinar, Salûbet haçı ve elindeki esirleri gönderdiği takdirde, müslüman esirleri serbest bırakacağını
bildirdi. Sultan, haçlıların isteklerini hazırladı. Fakat haçlılar kaleden sâdece altı yüz esir çıkardılar.
Selâhaddîn-i Eyyûbî; “Bütün müslüman esirler gönderilmedikçe, sizin isteklerinizi yerine getirmeyeceğim”
diye haber gönderdi. Hainlik ve barbarlıkları ile müslümanlar tarafından çok iyi tanınan haçlılar; “Bize onları
gönder. Bizim güvenilir kimseler olduğumuza inan” dediler. Selâhaddîn-i Eyyûbî düşmanın hîle ve hainlik
yapacaklarını sezmişti. Onlara hiç bir şey göndermedi. Bunun üzerine haçlılar, iki bin yedi yüz müslüman esiri,
kadınları ve çocukları ile birlikte koyun keser gibi kesip, vücutlarını delik deşik ederek şehîd ettiler. İnsanlık
ve İslâmiyet düşmanı olduklarını bir defa daha gösterdiler. İki yıl süren Akka muhasarasında, elli bin haçlı
askeri öldürüldü. Çok sayıda İslâm mücâhidi de şehîdlik mertebesine kavuştu.
Haçlıların her türlü zulmüne rağmen Selâhaddîn-î Eyyûbî, aldığı haçlı esirlerine gayet müsamahakâr davrandı.
Fakat yaptığı hiç bir iyiliğe lâyıkı ile cevap alamadı. Müslümanlara karşı fitneci papazlar tarafından korkunç
bir şekilde bilenmiş olan kapkara kalpli haçlı askerleri, ellerine fırsat geçer-geçmez bütün vahşîliklerini
gösteriyorlar ve sözlerinde hiç bir zaman durmuyorlardı. Yaptıkları hainlik ve barbarlıkları, dindaşlarına karşı
bir iftihar kaynağı saydılar. Zalimlikleri ve zulümleri ile târih sayfalarını bile kirlettiler. Yaptıkları korkurıç
zulümleri okuyup işiten insanlar; onlardan iğrendiler. Hâlbuki Selâhaddîn-i Eyyûbî, Allahü teâlânın rızâsı,
insanların huzur ve refahı için yaptığı çalışmalar ile târihin altın sayfalarına şeref verdi. İnsanlar, onun güzel
ahlâkına, kahramanca çarpışmalarına, mertçe davranışlarına hayran oldular. Hattâ onun bu üstünlükleri,
hayâtını okuyup öğrenmek şerefine erişmiş olan gayr-i müslimlerin müslüman olmak saadetine kavuşmalarına,
müslümanların da iftihar ve dualarına mazhar olmuştur.
Yerli ve yabancı tarihçilerin, Selâhaddîn-i Eyyûbî ile ilgili ortak hükmü şudur: “O, birbirlerine karşı bile koyu
bir taassup içerisinde olan Avrupalılara müsamahayı öğretmiş, bütün işlerinde Allahü teâlânın emir ve
yasaklarına uyarak, kendisini öldürmeye gelenlere bile güzel muamelede bulunmuş, huzur ve saadet dîni
İslâm’ın yüceliğini Avrupalılara göstermiştir.”
1) İbn-i Haldun Târihi; cild-5, sh. 319
2) Vefeyât-ül-a’yân; cild-7, sh. 139
3) El-Bidâye ven-Nihâye; cild-12, sh. 332
4) Bugyet-üt-taleb; sh. 18
5) Haçlı seferleri târihi (Steven Runciman, Ankara 1987); cild-3, sh. 3 ve devamı.
6) El-Hurûb-us-Salîbiyye; sh. 45, 49
7) Subuh-ul-a’şâ; cild 7, sh. 23, 127
8) Ravdateyn; cild-2, sh. 146
AKKOYUNLULAR
Doğu Anadolu’da bir Türk oymağının kurduğu devlet. Akkoyunluların, ne zaman ve hangi yolla Anadolu’ya
geldikleri bilinmemektedir. Bâzı tarihçilere göre, on ikinci asırda Mâverâünnehr veya Azerbaycan’dan Doğu
Anadolu’ya gelip, Urfa, Mardin ve Bayburt bölgelerine yerleştiler. Akkoyunluların soyu, Oğuz Hân’a kadar
uzanmaktadır. Eski Oğuzların Bayındır boyunun bir oymağı oldukları da söylenmektedir. Bundan dolayı da
Akkoyunlu hanedanı, Bayındır ve Bayındıriyye adları ile de anılır. Bayraklarında koyun ambleminin olması,
Karakoyunlular gibi, bunların da Orta Asya’da önemli roller oynayan Kon yâni Koyun ilinden geldikleri
ihtimâlini kuvvetlendirmektedir.
Akkoyunlular, hanedanlığın asıl kurucusu olarak görülen Tur Ali Bey zamanında târih sahnesine çıktılar.
Moğollar, saltanat dâvasında birbirlerine ağır darbeler vurup siyâsî varlık ve kudretlerini yok olmaya doğru
götürürlerken; Türkmen beyleri, mahallî emirler, yöre şehirlerin dirayetli valileri daha faz la serbestlik
kazandılar. Bu bir fırsattı. Diyarbakır ve çevresinde oturan Tur Ali Bey, etrafına otuz bin kişilik bir kuvvet
toplayarak Anadolu, Suriye ve Irak hudutlarına akınlarda bulundu. Tur Ali Bey zamanında, Akkoyunlulara bu
beyin şöhretinden dolayı Tur Alililer de denildi.
Tur Ali Bey, 1348 (H. 749) senesinde Bayburt hakîmi Mahmud ve Erzincan hakîmi Gıyâseddîn Ahî Ayna Bey
ile ittifak kurarak, Trabzon’u kuşattılar. Müttefik kuvvetler bir başarı gösteremediler. Ancak, Trabzon + Rum
imparatoru Üçüncü Alexios’a büyük korku verdiler. Bu yüzden, kendini emniyete almak isteyen imparator, kız
kardeşi Maria’yı Kutlu Bey’e vererek, babası Tur Ali Bey ile akrabalık kurdu. Böylece Üçüncü Alexios, hem
Tur Ali Bey’in yapacağı yeni akınlarından, hem de onun himâyesi ile diğerlerinin hücûmlarından kurtulacağını
hesaplamıştı. Bunda da başarılı oldu ve 1360 senesine kadar bu taraftan herhangi bir saldırıya mâruz kalmadı.
Anadolu’da Moğol hâkimiyetinin kalkmasından sonra, Sofay, Çoban ve Celâyir hanedanları nüfuz
mücâdelesine başladılar. Bu mücâdele sırasında Akkoyunlular, Musul ve Diyarbakır taraflarında hâkimiyet
kuran Sotayoğullarının hizmetine girdiler. Şiddetli muharebeler sonunda Sotayoğullarının mücâdeleyi
kaybetmeleri ve Musul ile Diyarbakır bölgesini elden çıkarmaları üzerine Akkoyunlular, Mardin’de hüküm
süren Artukoğulları ile ittifak kurdular. Bu ittifak neticesinde Akkoyunlular, Diyarbakır bölgesinde bâzı
kalelere sâhib oldular. Babasının 1362 senesinde ölümü üzerine başa geçen Kutlu Bey zamanında, Akkoyunlu
oymağı gittikçe kuvvetlendi ve büyük bir devlet hâline gelmeğe başladı. Akkoyunluların fütûhât hareketlerinde
muvaffakiyet kazanması, diğer boy ve oymakların, kitleler hâlinde onlara iltihak etmesini sağladı.
Kutlu Bey, Erzincan emîri Mutahharten’i Eretnaoğullârının saldırılarından korudu. Fakat araları bozulunca,
Mutahharten, Karakoyunlular ile birleşerek, Akkoyunluları mağlûb etti. Bu mağlûbiyet üzerine Kutlu Bey,
Kadı Burhâneddîn’e sığınmak mecbûriyettinde kaldı.
Fahreddîn Kutlu Bey, 1389 (H. 688) senesinde vefat etti. Bayburt’un Sinor köyüne defnedildi. Vefatından
sonra, başa büyük oğlu Ahmed Bey geçti. Ahmed Bey zamanında Erzincan emîri Mutahharten, Kadı
Burhâneddîn’den istediği tâvizleri koparamayınca, Akkoyunluların’doğu ve kuzeydoğu topraklarına göz
koydu. Çok geçmeden de buralara akınlarda bulunup, Akkoyunluların mal ve hayvanlarını yağma etmeğe
başladı. Bu hareket karşısında Ahmed Bey, büyük bir kuvvetle Mutahharten’in üzerine yürüdü. Yapılan harbde
ağır bir yenilgi alan Erzincan kuvvetleri geri çekildi. Mutahharten ise yaralı olarak harb meydanından kaçtı.
Akkoyunlulardan yediği bu ağır darbe, Mutahharten’in prestijini sarstı. Fakat intikam almak için, ikinci defa,
Ahmed Bey üzerine yürüdü ise de, tekrar yenildi. Akkoyunlularla hiç geçinemeyen Karakoyunlu beyi
Nâsireddîn Kara Mehmed Bey’e ittifak teklif etti. Mehmed Bey bu teklifi kabul ederek, Akkoyunlular üzerine
taarruz edip, onları ağır bir yenilgiye uğrattı. Askerlerinin büyük çoğunluğunu kaybeden Ahmed Bey, Kadı
Burhâneddîn’e sığındı.
Ahmed Bey, kısa bir süre sonra tekrar eski gücüne ulaştı. Karakoyunlu Beyi Kara Mehmed’in 1389 senesinde
ölümünden sonra, Karakoyunluların başına geçen Kara Yusuf, müttefiki Mutahharten’e, Akkoyunlular üzerine
birlikte sefere çıkmak istediğini bildirdi. Bu teklifi kabul eden Mutahharten, büyük bir ordu hazırlayarak
Karakoyunlular ile beraber Endris’te Akkoyunluların karşısına çıktı. Yapılan harpte müttefik kuvvetler büyük
bir bozguna uğrarken, Kara Yusuf Bey esir düştü. Mutahharten ise canını zor kurtardı. Bu harbde bilhassa
Akkoyunlulardan Kara Yülük Osman Bey, büyük bir gayret ve kahramanlık gösterdi ve muharebenin
kazanılmasında önemli rol oynadı. Mutahharten kısa bir süre sonra yeniden Akkoyunlulara saldırdı ise de,
mağlüb bir şekilde tekrar geri çekildi.
1394 senesinde Kadı Burhâneddîn, Erzincan üzerine sefere çıktı. Bu durumu haber alan Akkoyunlu Ahmed
Bey, kuvvetleriyle birlikte Kadı Burhâneddîn’in ordusuna katıldı. Böylece güçlenen Kadı Burhâneddîn,
Erzincan vilâyetini ve Ezdebir, Sis ve Burtuluş kalelerini zaptetti. Büyük yardımlarını gördüğü Ahmed Bey’e
de Bayburt’a kadar olan bölgeyi timar olarak verdi.
Bir süre sonra Akkoyunlular arasında bir takım karışıklıklar çıktı. Kara Yülük Osman Bey, ağabeyi Ahmed’e
karşı isyan etti ve idareyi ele geçirdi. Kara Osman Bey de ağabeyi gibi Kadı Burhâneddîn’le ittifak yaptı. Kadı
Burhâneddîn’in Kayseri’yi ele geçirip, verdiği te’mînâta rağmen Şeyh Müeyyed’i öldürmesi üzerine,
Akkoyunlu Kara Osman Bey’le arası açıldı. Kara Osman Bey, her yıl ödediği vergiyi göndermedi. Bunun
üzerine yapılan harbte Kadı Burhâneddîn’i esir alarak öldürttü. Daha sonra Sivas’ı muhasara altına aldı. Kadı
Burhâneddîn’in oğlu Alâeddîn Ali Çelebi, kaleyi Akkoyunlulara teslim etmek istemedi. Kara Osman Bey’e
mukavemet edemeyeceğini anlayınca da, Kara Tatar beyinden yardım istedi. Fakat, Kara Tatarlardan Sivas’a
gelen yardım kuvvetlerini, Kara Osman Bey, Sivas-Karabel arasındaki mevkide bozguna uğrattı. Tatarların
çekilmesinden sonra Osman Bey, Sivas’ı şiddetli bir şekilde muhasaraya başladı! Bunun üzerine Alâeddîn Ali
Çelebi, Osmanlı sultânı Yıldırım Bâyezîd’e müracaat ederek şehri teslim almasını istedi. Anadolu birliğini
kurmağa çalışan Yıldırım Bâyezîd, bu teklif üzerine, büyük oğlu Süleyman Çelebi’yi kuvvetli bir orduyla
Sivas üzerine gönderdi. Süleyman Çelebi komutasındaki Osmanlı ordusu, Kara Osman Bey’i mağlûb ederek
Sivas’a hâkim oldu. Bu suretle, Kadı Burhâneddîn’in arazisinin büyük kısmı Osmanlı hâkimiyetine girdi. Kara
Osman Bey, Osmanlılarla yaptığı harbten sonra, Erzincan emîri Mutahharten’e sığındı. Anadolu’da istediği
gibi bir beylik kuramayan Kara Osman Bey, Memlûklu sultânı Berkuk’un hizmetine girdi. Bu sırada
Memlûklu sultânı öldü. Yerine küçük yaşta bulunan oğlu Farac geçti.. Memlûklülere âid olan Elbistan,
Malatya, Darende, Divriği, Kahta ve Behisni, Yıldırım Bâyezîd tarafından feth edildi. Bu durum karşısında,
Kara Osman Bey, Tîmûr Hân’ın emrine girdi ve Tîmûr Hân’ın Anadolu’ya yaptığı seferlere katıldı. Ankara
savaşında Tîmûr Hân’ın yanında yer aldı. Tîmûr Hân, Anadolu’dan çekilirken, Kara Osman Bey’e Diyarbakır
ve havalisi bırakıldı. Osman Bey, Akkoyunluları bir araya toplamaya muvaffak olarak, 1403 senesinde
Akkoyunlu Devleti’ni kurdu.
Kara Osman Bey, devleti kurduktan sonra, 1435 senesinde ölümüne kadar, ömrü mücâdele içerisinde geçti.
Saltanatının ilk yıllarında Tîmûr Hân’a tâbi olan Osman Bey, onun ölümünden sonra oğlu Şahruh’a bağlandı.
Kısa zamanda devletini kuvvetlendiren Osman Bey, 1435 senesinde Karakoyunlularla yapılan savaşta iki oğlu
ile birlikte öldü.
Osman Bey’den sonra tahta geçen oğlu Ali Bey, kısa bir süre sonra tahtı kardeşi Hamza Bey’e bırakmağa
mecbur oldu. Uzun süre Karakoyunlularla uğraşan Hamza Bey, 1444 senesinde vefat etti ve Akkoyunlularda
taht kavgaları başladı. Başa geçen Cihangir, amcaları ve kardeşlerinin teşvikiyle, üzerine gelen Karakoyunlular
ile uzun süre uğraştı. 1447’de başlayan Karakoyunlu taarruzları, 1453 senesinde sulh ile sonuçlandı. Bu zaman
zarfında Uzun Hasan, kardeşi Cihangir’e büyük hizmetlerde bulundu. Karakoyunlu tehlikesi geçtikten sonra,
aile arasında kargaşalık başladı. Uzun Hasan’ın Akkoyunlu beylerini etrafında toplayıp Diyarbakır’ı ele
geçirerek tahta geçmesi üzerine ağabeyi Cihangir Mardin’e kaçtı.
Uzun Hasan’ın yirmi beş sene süren saltanatı zamanında, Akkoyunlu Devleti en kuvvetli devrini yaşadı. Tahta
geçtiği zaman, sâdece Diyarbakır ve havalisini elinde bulunduran Uzun Hasan, Anadolu’nun Doğu kısımlarını,
Irak’ı, İran’ı ve Horasan’a kadar olan yerleri ele geçirerek, büyük bir devlet kurdu. Uzun Hasan, Osmanlıların
önemli düşmanlarından olan Venediklilerle anlaşarak, Anadolu içlerine saldırmaya başladı. Bunun üzerine
Osmanlı hükümdarı Fâtih Sultan Mehmed Hân, önce Trabzon Rum İmparatorluğu’nun topraklarını ele geçirdi.
Sonra Akkoyunlu topraklarına girdi. 1473’de meydana gelen Otlukbeli savaşında Osmanlı ordusu, doğuda
büyük bir şöhrete sahib olan Uzun Hasan’ı bir kaç saat içinde mağlûb etti. Uzun Hasan, savaş meydanından
kaçtı. Bu mağlûbiyetten sonra, Akkoyunlu payitahtı Tebriz’e nakledildi.
Uzun Hasan’ın vefatından sonra, yerine, oğlu Halil Sultan geçti. Halil Sultanın altı aya yakın saltanat
zamanında, iç karışıklıklar iyice alevlendi. Yerine kardeşi Sultan Ya’kûb geçti. Sultan Ya’kûb, âdil bir idareyle
babasının beylerini kendine bağladı. Sultan Ya’kûb’un vefatından sonra, yerine tahtta kısa bir süre kalan oğlu
Baysungur geçti. Çıkan kardeş kavgaları sonucunda tahta sırasıyla Rüstem Mirza ve Ahmed Bey geçtilerse de,
onların da saltanatları kısa sürdü. Uzun Hasan’ın torunları Elvend Mehmed Bey ve Sultan Murâd arasındaki
taht kavgası ve her birinin bir yerde hükümdarlıklarını îlân etmeleri, Akkoyunlu Devleti’nin parçalanmasını
hızlandırdı.
Otlukbeli savaşından önce Safiyyüddîn Erdebîlî hazretlerinin torunlarından Şeyh Cüneyd, Karakoyunlu
Hükümdarı Cihan Şah tarafından Erdebil’den çıkarılmıştı. Diyarbakır’a gelip Uzun Hasan’a sığındı. Onun
gözüne girip kız kardeşi ile evlendi. Uzun Hasan Azerbaycan’ı alınca, tekrar Erdebil’e yerleşti. Talebesi ile
Gürcistan’a saldırdı. Şirvan Şahı Sultan Halil tarafından öldürüldü. Oğlu Haydar da dayısı Uzun Hasan’ın kızı
ile evlendi. Şirvan’a yaptığı bir saldırıda bu da öldürüldü. Haydarın, oğlu ve Uzun Hasan’ın torunu Şah İsmail,
babasının yerine geçti. Sapık kimselerin te’sirleri altında kalan Şah İsmail, koyu bir Eshâb-ı kiram düşmanı idi.
Dedelerinin iyi şöhretinden istifâde edip, başına çok adam topladı. Velînîmeti olan Akkoyunlulara karşı
harekete geçti. Sistemli bir şekilde Akkoyunlulara hücûm ederek, devletin 1508 senesinde yıkılmasına sebeb
oldu. Şah İsmail, yalnız Akkoyunlu hanedanını ortadan kaldırmakla kalmamış, Akkoyunlu Devleti’ne bağlı ve
onların taraf darları olan bütün boyları ve oymakları merhametsizce katletmiştir. Katliamdan kurtulan
Akkoyunlular, Memlûklüler ve Osmanlılara sığındılar. Bunlar arasında İbrahim Gülsenî hazretleri gibi büyük
evliyalar da vardı. Akkoyunlu beyliğinin esas teşkilâtı kendinden önceki Türk ve İslâm devletlerinin aynıdır.
Akkoyunlularda bütün memleket, hanedanın mülkü idi. Hanedana mensup şehzadelerden biri diğerlerinin başı
olur ve ona ulubey veya hân denirdi. Diğer şehzadelerin hepsi ona tâbi olmak üzere ülkenin herhangi bir
yerinde geniş salâhiyetlere sâhib olarak emirlik ederlerdi. Hükümdar olan zât, oğullarını devlet idaresinde
yetiştirmek üzere vali olarak gönderirdi. Akkoyunlu devleti genişleyip merkezi Tebriz olduktan sonra,
Azerbaycan, Diyarbakır, Irak-ı Arab, Fars, İsfehan, Kirman, Kazvin ve Erran gibi vilâyetlere ayrılmıştı.
Buralara hükümdarın oğulları, kardeşleri, amcazadeleri veya boy reisleri olan büyük emirler tâyin edilirdi.
Selçuklularda olduğu gibi, Akkoyunluların başkentinde de umum devlet işlerinin tertip ve tanzim edildiği bir
dîvan teşkilâtı vardı. Sâhib-i dîvân denilen dîvân reîsi, divânın mührünü taşır, îcâb eden vesîka ve hükümler
bununla mühürlenirdi. Ayrıca, Sâhib adını taşıyan vezirler ile her biri bir nezârete tekabül eden ve büyük
dîvâna bağlı olan eşraf dîvânları ile cezaî ve askerî işlere bakan adı ve arz veya arızî dîvânlarının nazırları olan
zevat, kazasker ve pervaneci bulunurdu. Bundan başka saltanat hanedanına mensup veya boy reisleri olan bâzı
büyük beyler de dîvânın tabü âzası idiler. Bu beylerin en büyüğüne emîr-i âzam denirdi ki, ekseriya dîvânın en
nüfuzlu şahsiyeti olur ve hükümdarın iştirak etmediği seferlerde başkumandan vazifesini görürdü. Eyâletler
veya vilâyetlerdeki şehzadelerin yahut beylerin emirleri altında da merkezdeki dîvâna benzer, fakat daha küçük
şekilleri bulunu rdü. Vilâyetleri idare etmek ve devlet işlerine alışmak için gönderilen hükümdar çocukları,
küçük iseler yanlarına hükümdarın îtimâd ettiği beylerden biri atabey veya lala ünvanıyla tâyin edilirdi.
Bunlar, şehzade yetişinceye kadar ve hattâ yetiştikten sonra da vilâyet ve hükümet işleriyle bizzat ilgilenirdi.
Vilâyetlerin idaresi, validen sonra kadı ve subasılara bırakılmıştı. Kadılar şer’î işlere bakarlar ve insanlar
arasındaki hukukî dâvaları hallederlerdi. Vilâyetin bütün askerî ve inzibatî işlerinden ise subaşılar mes’ûl idi.
Uzun Hasan zamanına kadar Akkoyunlu ordusu, hükümdarın ma’iyyet hassası ile hükümdara bağlı olan diğer
boy beylerinin kuvvetlerinden ibaret olup, atlı idi. Akkoyunlu Devleti’ni, muntazam bir askerî teşkilâta
bağlayarak, onu nizamlı bir devlet hâline sokmak isteyen Uzun Hasan zamanında bile aşîret teşkilâtı hâkimdi.
Bu sebeple aşîret kuvvetleri, çöküşün hızlanmasında büyük, rol oynadı. Uzun Hasan, giriştiği fütühat
hareketinden sonra, Osmanlı Devleti’nin teşkilâtını taklid ederek yeni bir ordu kurdu. Bu orduda Bayındırlar
esas olmak üzere, devleti meydana getiren muhtelif boyların içinden seçilen ve Hassa Nökerleri denilen otuz
bin kişilik bir kuvvet teşkil edildi. Orduda bu hassa kısmından başka azaplar, dirlik sipahileri, çeriler (Türkmen
kuvvetleri), devamlı ve aylıklı idi. Diğer gruplar harp zamanı orduya katılırdı. Akkoyunluların bayrağı beyaz
renkte idi.
Akkoyunlu Devleti’nin hemen hemen bütün hayâtı, dahilî ve haricî muharebeler içinde geçti. Bu devletin
hâkim olduğu yerlerde, sükûn ve intizâm bir türlü sağlanamadı. Bu sebeple Akkoyunlular da medeniyet ve
kültür bakımından kayda değer bir ilerleme görülmedi. Ancak bu ailenin Mardin’de bulunan bâzı beyleri, ilim
ve hayır müesseseleri inşâ ettiler. Uzun Hasan ve oğullarından Sultan Ya’kûb, âlimleri ve şâirleri himaye edip,
bir çok ilmî ve dînî eserler meydana gelmesine teşvik ettilerse de bu faaliyetler, yalnız bu hükümdarların
devrinde görüldü. Bununla birlikte, Tebriz’deki Uzun Hasan Camii, Mardin’de Kasım, Hamza ve Cihangir
Mirzaların yaptırdığı zaviye, mescid ve medreseleri ile Bayındır Bey’in Ahlat’ta yaptırdığı medrese, cami ve
hamam Akkoyunlulardan günümüze intikal eden belli başlı eserler olarak görülür.
Uzun Hasan, beyliğini büyük bir imparatorluk hâline getirirken, kuvvetli esaslara da bağlamak istiyordu. Bu
yüzden, mükemmel bir idare ve askerlik teşkilâtı meydana getirdiği sırada memleketinde ilim ve fennin
yayılmasına da çok ehemmiyet verdi. Irak, İran, Mâverâünnehr ve Türkistan’ın âlim, şâir ve edîblerini davet
ederek, sarayında topladı. Uluğ Bey’in katledilmesinden sonra hacca gitmek üzere yola çıkan, meşhûr
astronomi ve matematik âlimi Ali Kuşçu, Tebriz’den geçerken Uzun Hasan’ın rica ve ısrarı ile orada kaldı.
Daha sonraki senelerde hacca gitti.
Akkoyunlu sultanlarının ve idarecilerinin büyük çoğunluğu Ehl-i sünnet îtikâdında idi. Ehl-i sünnet
âlimlerinden Celâlüddîn Devânî, Uzun Hasân’ın çok ihsan ve iltifatına nail oldu. Celâlüddîn Devânî, yazdığı
Levami-ül-İşrak fi mekârim-ül-Ahlâk adlı eserini Uzun Hasan’a ithaf etti. Uzun Hasan’ın medreselerinde,
bu âlimden başka, “Tahranlı Mevlânâ Ebû Bekr, yüksek matematik âlimi Mahmûd Can, âlim ve edîb Kadı
Muslihiddîn Îsâ ve sonra Osmanlı sarayına geçerek mühim hizmetlerde bulunan İdris-i Bitlisr vazife
almışlardır.
AKKOYUNLU HÜKÜMDARLARI
Hükümdarlar: Tahta Çıkışı veya ölümü
hal’i:
Tur Ali Bey
Fahreddîn Kutlu 1378 (H. 780) 1435
Kara Yülük Osman 1435 (H. 839) 1444
Sultan Hamza 1444 (H. 848) 1453
Sultan Cihangir 1453 (H. 857) 1478
Uzun Hasan 1478 (H. 882)
Sultan Halil 1478 (H. 882) 1490
Sultan Ya’kûb 1490 (H. 896) 1493
Sultan Baysungur 1493 (H. 898) 1497
Sultan Rüstem 1497 (H. 902)
Ahmed Gövde 1497 (H. 902) 1498
Sultan Murâd 1498 (H. 903)
Elvend Mehmed Bey 1498 (H. 903) 1502
Muhammed Mirza 1502 (H. 907) 1508
Sultan Murâd (tekrar)
1) Kitâbu Diyâr-ı Bekriyye (neşr. Necati Faruk Sümer, Ankara 1962); sh. 14
2) Bezm ü Rezm; sh. 163
3) Acâib-ül-makdûr (Kahire 1305); sh. 118
4) En-Nücûm-üz-zâhire (W. Popper Neşri, Bekcy 1932); cild-6, sh. 191
5) Münşeât-us-selâtin (İstanbul 1274); cild-1, sh. 392
6) Eshâb-ı Kiram; sh. 395
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-11, sh. 10, cild-14, sh. 137, 143
ALÂİYE BEYLİĞİ
Anadolu Selçuklularının çöküş döneminde, Alâiye’de kurulan beylik. Alâiye, Anadolu Selçuklu sultânı
Alâeddîn Keykûbâd tarafından, 1220 senesinde fethedildi ve kışlak olarak kullanıldı. Sultan Alâeddîn’in
ölümünden sonra, yerine oğlu İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev geçti. Bu sırada Moğollar, Anadolu’ya saldırmaya
başladılar. Sultan Keyhüsrev, bu amansız saldırılardan, müstahkem bir kaleye sâhib olan Alâiye’ye çekilerek
kurtulabildi. Moğollarla anlaştıktan sonra, Alâiye’yi kendisine merkez üssü yaptı. Buradan Ermeni
topraklarına akınlarda bulundu. Sultan Keyhüsrev’in ölümünden sonra, ülke. toprakları iki oğlu arasında
paylaşıldı. Alâiye, Sultan İzzeddîn’in fıissesine düştü. Moğol mezâlimi, Anadolu’da bütün şiddetiyle devam
ediyordu. Sultan İzzeddîn, bu baskı karşısında Alâiye’ye çekildi ve uzun müddet sıkıntı içinde yaşadı.
Sultan İkinci İzzeddîn’in Anadolu’dan çekilip Bizans’a sığınması sırasında, Karamanoğlu Mehmed Bey,
Alâiye’yi ele geçirmek istedi ise de, Sultan Rükneddîn Kılıç Arslan buna mâni oldu ve Alâiye kalesine
emniyetli bir kale komutanı tayin etti.
Selçuklu sultanlarından Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev zam ânında, devletin nüfuzu sarsılmaya başladı.
Alâiye, sık sık Karamanoğullarının baskınına uğruyordu. Selçuklular, bu baskınları önlemek için kaleyi
devamlı tahkim ettiler. 1276 senesinde Karamanoğlu Mehmed Bey, büyük bir ordu ile Alâiye ve çevresini ele
geçirdi ise de, ölümü üzerine, Sultan Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev Alâiye’yi geri aldı.
İkinci Mes’ûd zamanında, Selçuklu Devleti’nde hızlı bir çöküş devri başladı. Alâiye, bu dönemde Kıbrıs
şövalyelerinin tehdidi altına girdi. Bu tehlikeyi önlemek isteyen Karamanoğulları, Mısır Memlûklü
sultanlığının da desteğini sağlayarak Alâiye’yi almaya karar verdi. 1292 senesinde harekete geçen Kerîmüddîn
Karaman Bey’in oğlu Mecdüddîn Mahmûd, Alâiye’yi alarak burada küçük bir beylik kurdu.
Mecdüddîn Mahmûd Bey, Alâiye’nin fethinde büyük yardımlarını gördüğü Memlûk sultânı Melik-ül-Eşref
Selâhaddîn Halîl’e tâbüyetini arz ederek, hutbeyi onun adına okuttu.
Alâiye’nin Karamanoğullarının eline geçmesinden faydalanmak isteyen Kıbrıs kralı İkinci Henry, 1293
senesinde Alâiye üzerine yürüdü. Ancak şövalyelerin bu saldırısı, şiddetli bir savunma sonucunda neticesiz
kaldı. Alâiye beyleri burada önce Karamanoğullarının bir kolu olarak, daha sonra da Memlûklü Devleti’nin
hâkimiyeti altında hüküm sürdüler.
Mecdüddîn Mahmûd Bey’in, Alâiye’nin idaresini kardeşi Yûsuf’a verdikten sonraki hayâtı hakkında
kaynaklarda yeterli bilgi yoktur. Mecdüddîn Mahmûd Bey, Karamanoğullarına geçen Alâiye’nin ilk müstakil
beyidir. Alâiye beyleri, müstakil bir beylik hâline geldikten sonra, Memlûklülerin hâkimiyeti altına girdiler.
Böylece düşmanları olan Moğollar ve Kıbrıslılara karşı varlıklarını devam ettirebilmek için kuvvetli bir
himayeye sâhib oldular.
Alâiye Beyliğine, Yûsuf Bey’den sonra yeğeni Şemseddîn getirildi. Şemseddîn’in 1352 senesinde ölümü
üzerine, Alâiye Beyliği Yûsuf’un oğlu Alâüddîn Bey’e geçti. Kıbrıs kralı Petra, 1361 senesinde Antalya’yı
alınca, Manavgat ve Alâiye beyleri, Kıbrıs Kralı’na tâbi oldular. Alâiye beyi Alâüddîn, üç sene kadar Kıbrıs
Kralfnın hâkimiyetini tanıdı. 1364 senesinde Alâüddîn Bey ölünce, yerine oğlu Hüsâmeddîn Mahmûd Bey
geçti. 1365 senesinde, Kıbrıs Kralı, İskenderiye’yi işgal etti. Fakat İskenderiye’de, Kıbrıs şövalyelerine karşı
çıkan isyana dayanamayan Kıbrıs Kralı, buradan askerlerini çekmek mecburiyetinde kaldı. Bu sırada Alâiye
beyi ile Karamanoğulları, Mısırlılara gizlice yardım ettiler. Durumdan haberdar olan Kıbrıs Kralı, aynı sene
yirmi iki kadırgadan müteşekkil bir donanma ile Alâiye önlerine geldi. Ancak Alâiye halkının şiddetli
mukavemeti ve Karamanoğullarının yardım göndermesi üzerine, kuşatmayı kaldırıp geri çekildi. Kuşatmada
Kıbrıslılar asker ve gemi bakımmından büyük zayiat verdiler.
Teke beyi Mübârizüddîn Metımed, 1361 yılında, Kıbrıs kralı Petra tarafından zabt edilen Antalya’yı geri
almak için 1373 senesinde harekete geçti. Bu hareket sırasında, Alâiye Beyliği’ne ait gemiler, Antalya’yı
denizden kuşattı. Antalya tekrar fethedildi fakat Alâiye donanması büyük zayiat verdi.
Hüsâmeddîn Mahmûd Bey’in ölüm târihi bilinmemektedir. Vefatından sonra beyliğin başına Şemseddîn’in
oğlu Savcı Bey geçti. Bu sırada Osmanlı sultânı Yıldırım Bâyezîd Hân, kendisine karşı ittifak kuran Anadolu
beyleri üzerine yürüdü. Saruhan, Aydın, Menteşe ve Germiyan beyliklerini kendisine bağlayan Yıldırım
Bâyezîd, sonra Karamanoğlu üzerine yürüyüp Konya’yı muhasara etti. Beyşehir’i Osmanlılara vererek sulh
yapan Karamanoğlu Alâeddîn Bey, aleyhte faaliyete devam edince, 1398 senesinde Konya’ya giren Yıldırım
Bâyezîd Hân tarafından îdâm edildi. Karamanoğullarının Osmanlı hâkimiyetine geçtiği bu devrede, Alâiye
Beyliği müstakil olarak idare ediliyordu.
1402 senesinde yapılan Ankara savaşı’ndan sonra, Karamanoğulları yeniden istiklâllerine kavuştular.
Karamanoğlu Mehmed Bey, Osmanlılarla devamlı mücâdele halindeydi. 1423 senesinde Osmanlı tahtında
meydana gelen değişiklikten istifâdeye kalkışan Mehmed Bey, Teke beyi Osman Bey ile, Osmanlılar elinde
bulunan Antalya’yı kuşattı. Muhasara esnasında Mehmed Bey, kaleden atılan gülle parçasının isabetiyle
yaralanarak öldü.
Mehmed Bey’in ölümü üzerine, Alâiye Beyliği’nin varlığı ciddî bir tehlike içerisine girdi. Bu sırada Alâiye
Beyliği hükümdarı Savcı Bey öldü ve yerine oğlu Karaman tahta geçti. Karaman, Alâiye beyi olur olmaz,
kaleyi sağlam bir şekilde tamir ve tahkim ettirdi. Osmanlıların Alâiye’yi ele geçirme faaliyetleri artınca,
Karaman Bey, Mısır Memlûklü Devleti ile temasa geçti. Bir süre sonra 1426 senesinde Alâiye, Karaman Bey
tarafıdan 5000 dinar mukabilinde Memlûklülere satıldı. Böylece Alâiye, Mısır Memlûklü Devleti’nin nüfuzu
altına girdi. Ancak şehir, bu devlete tâbi olarak, bir vali sıfatıyla Karaman beyi ve oğulları tarafından idare
edilmeye devam edildi. Savcızâde Karaman Bey, Alâiye’yi Memlûklülere sattığı için, daha önce tâbi olduğu
Karamanoğulları tarafından devamlı baskı altında tutuluyordu. Karamanoğlu İbrahim Bey’in bu tehditleri
karşısında Memlûklülerden gereken yardımı göremeyen Karaman Bey, Osmanlı sultânı İkinci Murâd Hân’la
anlaşarak, onun küçük bir müttefiki olmayı başardı. Fakat bu sırada Karaman Bey, Karamanoğlu İbrahim
Bey’in teşvik ve hîlesi ile 1451 senesinde kardeşi Lütfi Bey tarafından öldürüldü. Alâiye beyi olan Lütfi Bey,
Memlûklülere olan bağlılıklarını devam ettirdi. O da ağabeyi gibi Karamanöğlu İbrahim Bey’in tehdidinden
kurtulabilmek için Osmanlılarla anlaştı. Ve yakınlığı sağlamak için kızkardeşini vezîr-i a’zam Mehmed
Paşa’ya verdi. Aynı sene İkinci Murâd Hân’ın vefatı ile yerine genç pâdişâh İkinci Mehmed’in saltanatından
ümid bulan Karamanoğlu İbrahim Bey, diğer Anadolu beylikleri ile ittifak kurmaya başladı. Bu arada
Osmanlıların müttefiki olan Alâiye Beyliği üzerine yürüyen İbrahim Bey, Sultan İkinci Mehmed Hân’ın
Anadolu’ya girmesi üzerine sulh yapmak mecburiyetinde kaldı ve topraklarının büyük bir bölümünü kaybetti.
Beyliği kısa süren Lütfi Bey, 1455 senesinde vefat etti..
Lütfi Bey’in vefatı üzerine, oğlu Kılıç Arslan geçti. Kılıç Arslan, beyliğini devam ettirebilmek için, değişik
yönlü bir siyâset tâkib etti. Tehlikenin geldiği yöne göre politikasını tâyin eden Kılıç Arslan, Mısır
hükümdarları, Kıbrıslılar, Rodoslular, Karamanoğulları ve Osmanlılar ile, yerine göre andlaşmalar yaptı.
Osmanlı sultânı Fâtih Sultan Mebmed Hân, 1467 senesinde Karamanoğulları merkezine girerek bu beyliğe son
verdi ve vezîr-i a’zam Mehmed Paşa’yı da Alâiye’nin fethi için vazifelendirdi. Mehmed Paşa’nın başarısız
kalması üzerine bu defa, güçlü bir ordunun başında Gedik Ahmed Paşa’yı, Karaman illerinin kesin olarak
Osmanlı Devleti’ne bağlanması ve Alâiye’nin fethi için Anadolu’ya gönderdi. Aynı zamanda kuvvetli bir
donanma ile desteklenen Gedik Ahmed Paşa, 1471 senesinde Alâiye ve çevresini fethetti. Alâiye’nin fethinden
sonra, Kılıç Arslan ve ailesine, Gümülcine ve çevresi timar olarak verildi. Orada, Mısır Memlûkluleri ve
Kıbrıslılarla gizlice münâsebet kurdu. Niyeti, kaçıp tekrar beyliğinin başına geçmekti. Sonunda ailesini
bırakarak bir gemi ile Mısır’a kaçan Kılıç Ârslan’ın akıbeti bilinmemektedir.
Alâiye beyleri döneminde, şehirde bir çok îmâr faaliyetleri ve camiler yapıldı. Alâiye’de gemi yapan tezgâhlar
vardı. Şehir, Antalya’dan sonra bölgenin en işlek pazar yeri durumundaydı. Hüsâmeddîn Mahmûd Bey
devrinde, şehir bir çok kültür eserleri ile süslendi. Bu eserlerin ancak bir kısmı zamanımıza ulaşabilmiştir.
Çoğu harabe halindedir.
1) Pre Ottoman Turkey (C. Cahen, London) sh. 124
2) Bedayi-uz-zuhur; cild-4, sh. 126
3) Rıhle-i İbn-i Battuta; sh. 287
4) Mesâlik-ül-ebsâr; sh. 23
5) Subuh-ul-a’şâ; cild-5, sh. 347
ALÂÜDDEVLE SEMNÂNÎ
Horasan da yetişen evliyanın büyüklerinden. Şafiî mezhebi fıkıh, tefsîr, hadîs, kıraat ve tasavvuf âlimi. İsmi,
Ahmed bin Muhammed bin Ahmed bin Muhammed el-Beyânbekî es-Semnânî olup, künyesi Ebü’l-
Mekârim’dir. Rükneddîn, Alâüddîn ve Alâüddevle lakablarıyla bilinir. Daha çok Alâüddevle Semnânî diye
meşhûr olmuştur. Semnân pâdişâhının oğludur. 1261 (H. 659) senesinde Horasan’da bulunan Semnân
vilâyetine bağl’ı Beyânbek kasabasının Sûfîâbâd köyünde doğdu. 1336 (H. 736) senesinde aynı yerde vefat
etti. Kabri, Sûfîâbâd’dadır.
Zengin ve kültürlü bir ailenin çocuğu olarak dünyâya gelen Alâüddevle Semnânî, geniş ve köklü bir aile
terbiyesi aldı. Alâüddevle Semnânî’nin amcası Melik Celâlüddîn, İlhanlı hükümdarı Ahmed Teküder Hân
zamanında vezir, babası Melik Şeref üddîn ise Bağdad valisi olmuştu. Amca ve babasının devlet idaresinde
bulunması sebebiyle, onbeş yaşından îtibâren İlhanlı sarayına girerek, İlhanlı hükümdar namzedi ve Horasan
bölgesi valisi olan Argun Hân’ın emrinde çalışıp, onun yakın adamlarından oldu. Daha sonra İlhanlı
hükümdarı olan Argun Hân’ın emrinde on sene müddetle çeşitli vazifelerde bulundu. Yirmi beş yaşına geldiği
zaman, kendinde dünyâ servetine ve dünyâ makamlarına karşı nefret duymaya başlayan Alâüddevle Semnânî,
tasavvuf büyüklerinin hayatlarını okudu. Bu sırada gâibden gelen bir ses üzerine geçmiş günahlarına pişman
olup tövbe etti. Kendini dünyâ lezzetlerinden alıkoyup, Rabbine ibâdete verdi. Argun Hân’ın verdiği vazifeden
ayrılmak istediyse de, bu isteği kabul edilmedi. Daha sonra doktorların tedâvî etmekten âciz kaldıkları bir
hastalık sebebiyle makam ve mevkiini terk edip, İlhanlı Devleti’nin başşehri olan Tebriz’den ayrılarak
memleketi plan Semnân’a döndü. Dünyâ ve içindekilerin boş olduğunu anlayan Alâüddevle Semnânî, malının
büyük bir kısmını ihtiyaç sahiplerine sadaka olarak dağıttı. Bir kısmıyla da Sekkâkiye dergâhını onartarak, Anî
Şerefüddîn Semnânî’nin sohbetlerinde bulundu. Fıkıh, kelâm, hadîs ve tefsîr ilimlerine karşı ilgisi arttı. Bunun
üzerine Alâüddevle Semnânî; İzzüddîn Fârûşî, Reşîdüddîn bin Ebi’l-Kâsım gibi âlimlerden bu ilimleri tahsîl
etmeye başladı. Bu sırada aklî ve naklî ilimlere dâir bir çok eserler de okudu. Ehl-i sünnet akaidini, Ehl-i
sünnetin karşısında bulunan sapık fırkalar ile bâzı felsefî akımların fikir ve görüşlerini inceledi. Ehl-i sünnet
düşmanlarına cevap verdi. Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına kavuşmak için bir tasavvuf büyüğüne tâbi olmak
gerektiğine inandı. Daha sonra hac ibâdetini yapmak üzere Mekke-i mükerremeye gitti. Orada İslâm
dünyâsının çeşitli bölgelerinden gelen bir çok âlim ve velî zâtlarla karşılaşıp onların sohbetlerinde ve ilim
meclislerinde bulundu. Hac dönüşü Bağdad’a uğradı. Aradığı tasavvuf büyüğünün orada olduğunu öğrenip,
büyük velî Nûreddîn Abdurrahmân el-İsferâînî el-Kesirkî’nin talebeleri arasına girdi. Abdurrahmân İsferâînî
hazretlerinin sohbetinde kalıp, kısa zamanda kemâle erdi. Tasavvuftaki dereceleri geçip Kübreviyye yolunda
icazet (diploma) aldı. Hocası tarafından talebe yetiştirmekle vazifelendirildi. Tefsîr, fıkıh, hadîs ve kelâm
ilimlerinde de yüksek dereceye ulaşan Alâüddevle Semnânî, memleketi Semnân’a dönerek insanlara Allahü
teâlânın emirlerini anlatıp, yasaklarından sakındırmaya gayret etti. Kısa zamanda şöhreti etrafta yayılıp,
uzaktan, yakından binlerce kimse gelerek onun sohbetlerinden istifâde etti. Sadruddîn bin Hameveyh,
Sirâcüddîn el-Kazvînî, İmâdüddîn Ali bin Mübarek el-Bekrî gibi bir çok âlim, onun sohbetinde ve ilim
meclisinde yetişti. Bu arada bir kaç defa daha hacca gitti. İlhanlı hükümdarı Ebû Sa’îd Bahâdır Hân ile
Horasan emirleri arasındaki anlaşmazlığı gidermek için arabuluculuk vazifesinde bulundu.
İlhanlı hükümdarı Olcaytu ve Emir Nevruz ile görüştü. Safiyyüddîn Erdebîlî gibi büyük zâtlarla karşılaşıp
sohbetlerinde bulundu. Bir çok seçkin talebe ile zengin bir kütüphane ve bir dergâh bırakarak, 1336 (H. 736)
yılında doğduğu yer olan Semnân vilâyetinin Sûfîâbâd kasabasında vefat etti. Sûfîâbâd’daki Ahrâr hazîresinde
defn edildi.
Tefsir, hadîs, fıkıh, kelâm ve tasavvuf ilimlerinde yüksek bir âlim olan Alâüddevle Semnânî hazretleri, Kur’ân-
ı kerîmi çok okurdu. Vakur ve heybetli idi. Güzel ahlâk sahibi olup, söylediği sözler insanlara te’sir ederdi, Îsâr
sahibi idi. Yâni ihtiyâcı olan bir şeyi başka ihtiyâç sahiplerine verir, başkalarını kendine tercih ederdi.
Kazandığının hepsini fakirlere sadaka veren çok iyilik sahibi bir zât idi.
Nûrüddîn Abdurrahmân İsferâînî’den başka Seyyid Tâcüddîn, Sadruddîn Ahfeş-i Sânî ve dayısı Ruknüddîn
Sâin gibi zamanın diğer âlimlerinden de istifâde eden Alâüddevle Semnânî; İbrahim bin Edhem, Bâyezîd-i
Bistâmî, Cüneyd-i Bağdadî, Ebû Hafs el-Haddâd, Neysâbûrî ve Ebû Tâlib-i Mekkî gibi tasavvuf büyüklerinin
rûhâniyetlerinden ve eserlerinden de istifâde edip feyz almıştır.
Alâüddevle Semnânî, tasavvuf başta olmak üzere fıkıh, kelâm, hadîs, tefsîr ve ahlâk ilimlerinde Arapça ve
Farsça olarak üç yüz kadar eser yazmıştır. Bu eserlerinin bir çoğu küçük risaleler halindedir. Günümüze kadar
gelebilen altmış kadar eserinden bâzıları şunlardır: Âdâb-ül-Halvet, Beyânü Zikr-il-Hafî, Tefsîr-ul-Kur’ân
(13 cild) Sırr-ul-bâl fî etvâr-i Sulûk-i ehl-il-hâl, Şekâik-ud-Dekâik, el-Urvetü li-ehl-il-halvetî, el-Urvet-ül-
Vüskâ, Füsûs-ül-Usûl, el-Felâh (Muhtasar-ı şerh-is-Sünne), Fevâid-ül-akâid, Medâric-ül-meâric, el-
Makâlât fît-tasavvuf, el-Mükâşefât, Mevârid-üş-Şevârid, el-Mühcet-üt-tevhîd, Tuhfet-üs-Sâlikîn, Feth-
ul-mübîn, Salvet-ül-âsıkîn, Mesâiru evâb-il-kuds ve başkaları.
Alâüddevle Semnânî, tasavvufta kemâle ulaştıktan sonra; “Şimdiki aklım olsaydı, vaktiyle devlet işlerini ve
me’mûriyeti terk etmez, o makamda riyasızca ibâdet eder, mazlumları himaye eder, insanların hizmetinde
bulunurdum” buyurmuştur. Alâüddîn Semnânî, çalışıp kazanmayı inkâr eden düşünceyi reddedip, dünyasız
âhıretin olmayacağını belirterek; “Eğer bir kimse boş oturur hiç bir iş yapmaz, bu yaptığına da, “Zühd, dünyâyı
terk etmek” adını koyarsa, o kimsenin yaptığı, şeytana uymaktan başka bir şey değildir. Hiç bir faydalı iş
yapmayarak, ömrünü boşa harcayandan daha hayırsız bir kimse yoktur” buyurdu.
“İnsan vücûdunda, amellerin tohumu, yenilen lokmadır. Bir kimse bir lokmayı gaflet içinde yerse, lokma
helâlden de olsa, ondan insanların fayda görmesi mümkün değildir” buyuran Alâüddevle Semnânî (r. aleyh),
yazdığı Şekâik-ud-dekâik ve Hadâik-ul-hakâik kitabında şöyle buyurdu:
“Tövbe, geçmişte yapılan günah ve hatâya pişman olmak ve onu, ondan sonra terk etmektir.”
“En büyük muharebe, konuşurken ve yerken, nefs ve şeytanla olan harbdir. Eğer onlara gâlib gelirsen
kurtulursun,”
“Tasavvuf; Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnet-i senivyesîne uymak, fazla konuşmayı, fazla
yemeyi ve fazla uykuyu terk etmektir.”
“Şükr, Âllahü teâlânın lütf ve ihsanını, rahmetini görmektir. Bütün nimetlerin ondan geldiğini anlamaktır.”
1) Esmâ-ül-müellefîn; cild-1, sh. 108
2) Ed-Dürer-ül-Kamine; cild-1, sh. 250
3) Tabakât-üş-Şâfiiyye.(Esnevî); cild-2, sh. 13
4) El-A’lam: cild-1, sh. 223
5) Şezerât-üz-zeheb; cild-6, sh. 125
6) Nefehat-ül-üns tercümesi (Osmanlıca); sh. 196
7) Tam İlmihal Seâdet-i Ebediyye; sh. 1036
8) İslâm Alimleri Ansiklopedisi; clid-11. sh. 15
ALÂÜDDÎN ALİ SABİR
Hindistan da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi Ali Ahmed Sâbir olup, lakabı Alâüddîn’dir. Mahdum Ali
Ahmed Sâbir diye bilinir. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerinin yetiştirdiği en büyük velîlerden ve
talebelerinin önde gelenlerinden olup, kızkardeşinin oğlu ve aynı zamanda damadı idi. Alâüddîn Sâbir, 1196
(H. 592) senesi Rebî’ul-evvel ayının 19’unda Cum’a gecesi Herat’ta doğdu. 1291 (H. 690) senesi Rebî’ul-
evvel ayında Hindistan’ın Guvalyâr şehrinde vefat etti. Kabri, hak âşıklarınca ziyaret edilmektedir.
Alâüddîn Ali Sâbir’in annesi asîl bir aileden, babası Şah Abdurrahîm de (r. aleyh) seyyid olup, Gavs-ül-âzam
Abdülkâdir-i Geylânî’nin (r. aleyh) torunlarından idi. Annesi, Alâüddîn Ali Sâbir’e hâmile iken rüyasında,
Peygamber efendimizi görünce, isminin Ahmed konmasını emir buyurdular. Kısa bir zaman sonra da hazret-i
Ali görünerek ismini Ali koyun dedi. Doğumundan evvel Ali Ahmed ismi kondu. Doğumundan sonra da
zamanının evliyası kendisine Alâüddîn lakabını verdiler.
Alâüddîn Sâbir, doğumundan îtibâren bir sabır numûnesi olarak görüldü. Konuşmaya başladığında ilk
söylediği söz; “La mevcûde illallah (Âllahü teâlâdan başka hiç bir şey yoktur)” oldu. Beş yaşında mübarek
pederi vefat etti. Yedi yaşında iken muhtazaman (bayramlar hâriç) oruç tutmaya başladı. Teheccüd namazı
kılar çok tefekkür ederdi. Annesi bu hâlini görüp, yaşının erken olduğunu söyledikte o; “Anneciğim! Kendimi
Âllahü teâlânın aşkında yakmak istiyorum. Elimde değil” derdi.
Babası Şah Abdürrahîm’in bu dünyâdan ayrılma zamanı geldiğinde, mîdesinde çok şiddetli bir ağrı baş
gösterdi. Halk, Ali Ahmed’e babasının iyileşmesi için dua etmesini söylediklerinde, onlara; “Resûlullah
efendimizi gördüm. Cennet-i âlâda babamı görmeye hazır idiler. Ve buraya ellerinde Cennet elbiseleri ile gelen
meleklerin seslerini duyuyorum. Babamı götürmek üzere geliyorlar. Şimdi dua etmenin hiç bir faydası yoktur”
buyurdu. Sözlerini bitirir bitirmez muhterem pederi ruhunu teslim etti ve bütün ev dünyâ kokularına
benzemeyen değişik ve çok güzel bir koku ile doldu.
Babası Abdürrahîm’in vefatından sonra, annesi onu dayısı Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e (r. aleyh) götürdü.
Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker onlara kucak açtı. Bu büyük evliya, ilk bakışta Ali Ahmed’in alnında parlayan nuru
gördü. Kızkardeşine, böyle nadide bir cevheri kendisine getirdiği için teşekkür etti. Bakımını ve ilim
öğretilmesi işini üzerine aldı. Böyle bir talebenin kendisine gelme sevincinden vecde geldi. Bir zaman vecd
içinde kaldıktan sonra, kızkardeşi; “Sevgili kardeşim! Onu sizin hizmetinize getirdim. İnşâallah kabul
buyurursunuz” dedi. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretleri; “Biz, Ali Ahmed’den, onun doğum ve ilerideki
hâllerinden zâten haberdâr idik. Bizim yanımızda üç senede ilmini tamamlayacak” buyurdular.
Sirr-ül-Abdiyyâd kitabında şöyle yazıyor: “Ali Ahmed, verilen dersleri çok kısa bir zamanda Öğreniyordu.
Oruç tutuyor ve mücâhede yaparak nefsini terbiye ediyordu. Tedrisâtını üç senede bitirdi. Başkaları belki altı
senede bitirebilirdi. Tedrisâtını bitirince, annesi, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’den Herat’a dönmek üzere izin
istedi ve; “Sevgili kardeşim! Ali Ahmed’im oruç tutmağı çok sever. Lütfen göz-kulak olunuz ki, açlıktan
ölmesin. Yaşarsam on iki sene sonra geri gelip düğününü yaparız” dedi. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker tebessüm
buyurdu. Annesinin gönlünü yapmak için Ali Ahmed’i yanlarına çağırdı ve ona mutfağın yemek dağıtım
vazifesini verdi. Kız kardeşi buna memnun oldu. Sabah ve akşam namazlarından sonra, Ali Ahmed, fakirlere
yemek dağıtırdı. Sonra hücresine çekilir, mücâhede yapardı. Yemek yiyenler, Ali Ahmed Sâbir’in vazifeyi
aldığı günden beri, yemek dağıttığı hâlde kendisinin hiç yemek yediğini görmediler.
Bir gün Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e (r. aleyh), Ali Ahmed’in hücresinde ağladığı malûm oldu. Yemek
dağıtımından sonra, Ali Ahmed’i bulup ağlama sebebini sordu. Ali Ahmed Sâbir; “Allahü teâlâ, bizi dünyâ
hayâtından ayırdı. Velîlerin ve Ricâl-ül-gayb ismi verilen evliyanın hâricinde hiç bir insan yanıma
gelmeyecek. Yoksa, evliyalık yolunda ilerliyebilmem mümkün olmaz. Allahü teâlânın muhabbeti beni kapladı.
Allahü teâlâ merhamet eylesin. İleride benim için daha neler olacak. Hak teâlânın takdirinden kaçılmaz. O’nun
irâdesine mûtîyim” dedi ve hücresine çekildi.
Günlerce odasında murakabe hâlinde kaldı. 1226 (H. 623)’de Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretleri, Ali Ahmed
Sâbir’in hücresine girdiler. Kendisini derin bir murakabe hâlinde buldular. Yüksek sesle sağ kulağına, yedi
defa Kelime-i tevhîd okudular. Ancak yedincisinde gözlerini açabildi. Kendisini dışarıya çıkarttı. Önceden
hazırladığı yere oturttu. Takkesini ve hırkasını giydirerek; vekîli olduğunu herkese îlân etti.
Ali Ahmed Sâbir, İslâmiyet’in zayıfladığı Guvalyâr’a, hocası Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in emri ile, 1252 (H.
650)’de Alîmullah Ebdâl ile birlikte hareket etti. Oraya vardığında, Ebü’s-Samed bin Abdülvâhid bin
Kutbiddîn Ensârî’nin evinde kaldı. Ertesi gün camide, Guvalyâr’a vazifeli olarak geldiğini, herkese duyurdu.
Muhammed Gülzâdî ve 36 yaşındaki oğlu Behâeddîn ve Cemâl Rohagar isimli bir komşusu, Alâüddîn Sâbir’in
ilk talebeleri oldular. Behâüddîn ve Cemâl ders esnasında camide bulunuyorlardı. Derste Alâüddîn-i Sâbir’i (r.
aleyh) desteklediler. Ancak diğerleri aldırış etmeyip dağıldılar.
Ertesi gün Guvalyâr Câmii’nde vâz ederek kendisinin Guvalyâr halkına imâm olarak gönderildiğini tekrar etti.
Halk, kabul etmemekte direniyordu. Alâüddîn-i Sâbir bu defa, kendisini bu vazife ile gönderenin, evliyanın
sultânı Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker olduğunu söyledi. Halk, sessizce dağılıp, durumu idarecilerinden Kadı
Tabrak’a haber verdiler. Kadı Tabrak, Alâüddîn. Sâbir’e gelip imtihan etmeye kalkıştı ve; “Eğer hakîkaten
sâlih bir kimse isen, üç ay önce kaybettiğim keçim hakkında bana bilgi ver” dedi. Alâüddîn Sâbir (r. aleyh), bir
müddet gözlerini semâya çevirip baktı ve sonra; “Şehirde keçinin etini yiyenler gelsinler, yoksa onları
isimleriyle çağıracağım” buyurdu. Birkaç dakika içinde bâzı kimseler gelip yaptıkarını îtirâf ettiler. Bu
keramete şâhid olanlar, Alâüddîn Sâbir’in Guvalyâr imâmı olduğunu kabul ettiler. Kaba câhil Tabrak ise; “Bu
büyücüdür. Yaptığı keramet değildir. Büyü aldatmasıdır” dedi. Oraya gelen zayıf karekterli reisleri Zamvan da
fikir değiştirip, Alâüddîn Sâbir’e; “Doğru, sen bir büyücüsün. Yaptıkların büyüdür” dedi. O zaman Sâbir
hazretleri; “Elhamdülillah! Bu fakîr, Peygamber efendimizin bir sünnetine uydu. O’na büyücü dedikleri gibi
bize de diyorlar” buyurdu. Daha sonra oradan ayrılıp, Muhammed Gülzâdî’nin evine gitti. Başından geçenleri
yazarak, Alîmullah Ebdâl ile hocası Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e (r. aleyh) gönderdi.
22 Şubat 1253 (20 Zilhicce 650) senesinde Alîmullah Ebdâl, Ferîduddîn-i Genc-i Şeker’e mektubu verdi. O da
bir fetva hazırlayarak, Resûlullah efendimizin manevî tasdîki ile Kadı Tabrak’a gönderol Kadı Tabrak, fetvayı
aldığı zaman yırttı ve Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e şöyle yazdı: “Uzun zamandır Guvalyâr’ın imameti bizdedir.
Bunu hiç kimseye siz emrettiniz diye veremeyiz. Sizin emirlerinizin bizim için bir mânâsı yoktur. Resûlullah
efendimizin doğrudan emri gelirse, halîfenizi imamımız olarak kabul edebiliriz.” Mektup ve yırtık fetvayı, Ali
Ahmed Sâbir’e, Safrat isimli kadın hizmetçi getirdi. Çok üzülen Alâüddîn Sâbir, Safrat’a; “Madem ki o, bizim
hocamızın fetvasını yırtınıştır, biz de onun ismini Levh-ül-mahf uzdan yırttık. Ve bugünden itibaren bilsin ki,
kendisi ve ona tâbi olanlar, kıyamete kadar cezâlanacaklardır” dedi. Alâüddîn Sâbir, hâdiseleri aynen
Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e iletti. Yırtılmış fetva ve mektup, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in eline varınca,
odasına kapanıp, on üç gün sonra çıktı. Guvalyâr reisi Zamvan’a 7 Muharrem 1253 (H.651)’de şöyle bir
mektup yolladı: “Allahü teâlâ. sizlere Guvalyâr’a reis olmak nasîb etti ise, Ali Ahmed’in de imâm olmasını
takdir eyledi. Kendisini imâm tanımanız ve itaat etmenizi tavsiye ederim. Siz, Ali Ahmed’in isimlerinizi Levh-
ül-mahfûzdan yırttığını bilmiyorsunuz? İmamınızı kabul etmez iseniz, Allahü teâlâ size gazab eder. Kabul
ederseniz, Allahü teâlâ ve O’nun Resûlü hoşnûd olur. Kadı Tabrak ile beraber, Ali Ahmed’e büyücü
demişsiniz. Bunları unutunuz. Benim Ahmed’im, Allahü teâlânın sevgili kullarındandır. Size imâm olarak
vazifelendirilmiştir.
Bu fakîr ilâve ederim ki, Kadı Tabrak, Ali Ahmed’e hürmet ve itaat etsin. İtaat etmezse, Allahü teâlâya isyan
etmiş olur. Allahü teâlâ, kendine isyan edenleri cezalandırır. Cezasının ne kadar acı olduğunu herkes bilir.
Ayrıca, yazmaya, anlatmaya lüzum yoktur Alâüddîn Sâbir’in babasının ismi Abdürrahîm’dir. Onun babası
Abdülvehhâb Seyfüddîn, onun babası Gavs-ül-âzam Abdülkâdir Muhyiddîn Geylânî’dir. Ne yazık ki, evlâd-ı
Resûl varken, siz Guvalyâr halkı, başkalarının imametini tercih edersiniz. Tövbe ediniz ve Allahü teâlâdan
korkunuz! Resûl-i ekremin evlâdına hürmet, hepimize lâzımdır. Tekrar ederim ki, şayet itaat etmezseniz,
hepiniz helak olursunuz. Allahü teâlâ; “Resûlullah’a itaat, Allahü teâlâya itaattır” buyuruyor. Şimdi itaat
etmek ve etmemek kendi elinizdedir. Ferîdüddîn-i Genç-i Şeker, mektubunu mühürledi ve Alîmullah Ebdâl’e
verdi. Ona; “Kıyâmüddîn Zamvan’a bunu götür” dedi. Mektub, Kıyâmüddîn Zamvan’a gittiğinde, Guvalyâr’ın
ileri gelenleriyle beraber Kadı Tabrak da oradaydı. Zamvan, mektubu alır almaz Alîmullah Ebdâl’e;
“Ferîdüddîn hazretlerinin yapından ne zaman ayrıldın?” diye sorunca; “Öğle namazını onlarla kıldım. İkindi
namazını Guvalyâr’da Mahdum Ali Ahmed Sâbir ile kıldım” dedi. “Bu kadar uzun yolu, bu kadar kısa
zamanda nasıl geldin?” dediler. “Mahdum Ali Ahmed Sâbir’in kerameti ile. Siz de itaat ederseniz, sizde de
böyle hâller zuhur edebilir” dedi. Ve hepsi şaşırdılar. Zamvan ve Kadı, yine kendi nefsî arzularına uyup, Sâbir
hazretlerini kabul etmediler. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in mektubunu yırttılar. Alâüddîn Sâbir durumu bir
mektupla hocasına bildirdi. Hocalarının cevâbı bir cümleden ibaretti: “Siz bilirsiniz!”
Hocasından mektupla izin alan Alâüddîn Sâbir hazretleri, Kur’ân-ı kerîmden bâzı âyet-i kerîmeler okudu. Hem
semâya, hem de yeryüzüne baktı. İşte o anda zelzele başladı. Tekrar bir zelzele daha oldu. Bu, birincisinden
daha şiddetli idi. Guvalyâr halkı korku içinde idi. Üçüncü defa zelzele olduğunda, Guvalyâr reisi, doğruca
Kadı Tabrak’a gitti. “Bu garib zelzelelerin sebebi ne olabilir? Bana öyle geliyor ki, bunun sebebi, Ali Ahmed’i
kabul etmeyişimizdir. Bütün şehir yerle bir olacak” dedi. Kadı Tabrak; “Guvalyâr’da yaşlı bir büyücü kadın
vardır. İsmi, Cugla Nasrat’tır. Yunanlıdır. Büyü yapmakta üstüne yoktur. Bu zelzele işini kendisine bir
danışalım” dedi. Zamvan doğruca ona gidip zelzelenin sebebini sordu. Kadınla konuşurken, dördüncü defa
zelzele oldu. Kadın dedi ki: “Efendim! Bu büyü, sizin Guvalyâr kutbu zannettiğiniz yeni gelen kimsenin
büyüsü olsa gerektir. Bana emir verirseniz, büyü yaparak, bir değil bir kaç defa zelzele olur.” Zamvan’a
inandırmak için büyü yapıp, zelzele olmuş gibi gösterdi. Herkes de zelzele oluyor sandı. Kadının büyüsü
Zamvan’ı rahatlattı. 14 Mart 1253 (11 Muharrem 651) Cum’a günü idi Mahdum Ali Ahmed, Camiye Kadı
Tabrak ve Zamvan’dan evvel gitmişti. Yanında sâdece Alîmullah Ebdâl ve Behâüddîn vardı. Mihraba geçip
oturdu. Kadı Tabrak gelip; “Orayı benim için boşalt!” dedi. Alâüddîn Sâbir (r. aleyh); “Üzerime gelmemenizi
tavsiye ederim. Yoksâ bütün şehir halkıyla beraber helak olursunuz. Siz ve sizi tâkib edenler, kıyamet gününe
kadar pişmanlık çekerler” buyurdu.
Kadı Tabrak dinlemeyip reddetti ve “Neden hep ısrar edip duruyorsun? Hiç birimiz seni kabul etmiyoruz.
Seninle karşılaşıp başa çıkması için bir kadın büyücü bile tuttuk” dedi. Bu son sözünden sonra Mahdum Sâbir,
mihrâbdan çekildi. Câminin açık” avlusuna çıktı. Yanında Alîmullah ve Behâüddîn de vardı. Hiç kimse, onlara
namaz Alacak azıcık bir yer bile vermediler, öyle ki, Allahü teâlânın bu sevgili kulu, caminin dışındaki
merdivenlere kadar itelendi. Cum’a namazı başladı. Cemâat rükûa gitti. Alâüddîn Sâbir hazretleri rükûa
eğildiğinde, aniden caminin duvarları rükûa giderek cemâatin üzerine yıkıldı. Bütün şehir sallandı. Caminin
dışındakiler koşuyorlardı. Muhammed Gülzâdî evinden çıkarak, namaz için gelen oğlunu aradı. Mahdum Sâbir
ona; “Oğlunuz merdivenin altındaki boşlukda gömülü kaldı. Alîmullah Ebdâl, kendisini getirsin.” dedi.
Behâüddîn kurtarıldıktan sonra, Alâüddîn Sâbir hazretleri, Gülzâdî’ye buyurdu ki: “Bir gün içinde
Guvalyâr’dan altı mil uzağa gidiniz. Sevdiğiniz akrabalarınızı ve arkadaşlarınızı beraberinizde götürünüz.
Allghü teâlânın azabı henüz bitmedi.” Ondan sonra kuvvetli zelzeleler olmaya başladı. Guvalyâr şehri yerle bir
oldu. Bu kuvvetli zelzeleler üç yere te’sir etmedi: 1-Mahdum Sâbir’in içinde bulunduğu elli metre karelik saha,
2-Şehîd kabirleri, 3-Muhammed Gülzâdî’nin evi. Guvalyâr, dört gün durmadan sallandı. Allahü teâlânın
evliyasını inkâr edenler ve büyücü diyenler böylece cezalarını görmüş oldular. İkiyüz elli sene Guvalyâr harâb
hâlde kaldı.
Zelzele olan yirmi dört kilometrelik bölgeye hiç kimse giremedi. Guvalyâr faciasından sonra, Sultan
Nâsırüddîn Mahmûd çok korkmuştu. O zamanlar Delhi’de bulunan Sultan, vezirini, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker
hazretlerine yolladı. 1253 (23 Safer 651)’de yazdığı iltica yazısı kısaca şöyledir: “Kıymetli efendim! Guvalyâr
faciasını işittim. Çok müteessir oldum. Kıyâmüddîn Zamvan’a benzemekten korkuyorum. Bu sebeple size
sığınıyorum. Lütfedip emir ve talimatlarınızı gönderirseniz, onlara göre hareket ederim.” Gönderdiği iltica
mektubuna karşı, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, Sultan’ın ve ailesinin ilticasını kabul etti. Ancak Guvalyâr’ın
harâb olmuş arazisine kimsenin girmemesini ve Delhi’deki halîfesi Nizâmüddîn-i Evliyâ’nın teveccühlerine
kavuşmasını tenbihetti.”
Şemsüddîn-i Türkî, Türkistan’dan 12 Zilhicce 1260 (H. 658)’de yâni Guvalyâr faciasından yedi sene sonra,
yirmi bir talebe arkadaşıyla Acudhân’a geldiler. Şemsüddîn’in niyeti, Genc-i Şeker’e talebe olmaktı. Genc-i
Şeker ise; “Şemsüddîn! Alâüddîn’e git. Sana lâzım olanı o verecektir” buyurdu. Şemsüddîn ve arkadaşları
Guvalyâr’a doğru yola çıktılar. Zelzele olan yere kadar geldiler. Oradan içeriye, değil insanlar, kuşlar bile
geçmiyordu. Gemâleddîn Ebdâl, Alâüddîn Sâbir adına zelzele hududunda misafirleri karşıladı. Şemsüddîn;
“Bu tehlikeli bölgeye nasıl girecek ve o büyük velînin ellerini nasıl öpeceğiz?” diye sorunca, Cemâleddîn;
“Merak etmeyin, birazdan Alîmullah Ebdâl gelip size yardımcı olacak” dedi. Bu arada Alîmullah Ebdâl geldi
ve misafirleri Alâüddîn Sâbir’e götürdü. Kendisini murakabe hâlinde buldular. 22 gün ve gece, Mahdum Sâbir
aynı vaziyette kaldı. Sâdece namaz vakitlerinde namazını kılıyor, eski durumuna tekrar geliyordu. Alîmullah
Ebdâl, misafirlerinin geldiğini söylemek için fırsat bulamadı. Bu zaman zarfında, Şemsüddîn hâriç diğer bütün
talebeler sabredemeyip Acudhân’a geri döndüler Şemsüddîn, Alâüddîn Ahmed’in bu kadar uzun zamandır
dünyâyı ve kendi ihtiyaçlarını unutarak, tefekkür hâlinde kalmasını büyük bir hayranlıkla karşıladı. Zavallı
arkadaşlarının ayrılışından on iki saat sonra Alâüddîn Sâbir kendine geldi ve sordu; “Şemsüddîn! Seni, hocam
Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker gönderdi değil mi?” dedi. Şemsüddîn; “Siz daha iyi bilirsiniz efendim” dedi. Sâbir;
“Allahü teâlânın güneşi semâda, bu fakîrin güneşi ise yeryüzündedir” buyurarak, Şemsüddîn’e Şems’ül-Arz
(yeryüzünün güneşi) ünvanının verileceğini bildirdi.
Mahdum Ali Ahmed Sâbir, Şemsüddîn’i talebe olarak kabul etti. Kendisi ile birlikte üç gün kalmasını, daha
sonra Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e gitmesini, vefatına kadar onun yanında kalmasını emretti. Sonra yine
tefekküre daldı. Müteâkib üç gün içinde, kendisi ile konuşmak mümkün olmadı. Üç gün sonunda Alîmullah
Ebdâl ile birlikte Acudhân’a doğru yola çıktılar.
Şemsüddîn, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerine, geldiğini söylediği zaman; “Alâüddîn Sâbir’in
hizmetinden neden geri döndün?” buyurdu. O da; “Size hizmeti emretti efendim” dedi. “O zaman git ormandan
odun topla ve sat. Nafakanı te’min et. Gündüz riyazet çekerek nefsini terbiye edeceksin, geceleri de kendini
Allahü teâlâya vereceksin” buyurdu. Şemsüddîn dört sene bu işe devam etti. Bâzan satacak odun bulamaz,
açlık çekerdi. Genc-i Şeker’in vefatına kadar emredildiği şekilde hareket etti.
Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in vefatından sonra, Şemsüddîn, Acudhân şehrinden çıkıp Guvalyâr’a geldi. Hocası
Sâbir’i o ağacın altında, aynı şekilde tefekkür hâlinde gördü. Korkusundan yanına yaklaşamayıp, arkasında
bekledi. Alâüddîn Sâbir kendisine gelince, sordu; “Şemsüddîn! Geldin mi?” “Evet efendim. Emrinizi
bekliyorum.” Alâüddîn Sâbir, sarığını ve hırkasını getirip, kendi eliyle hırkasını giydirdi ve sarığını
Şemsüddîn’in başına koydu ve tekrar tefekkür hâline döndü. Böylece Şemsüddîn’in hilâfeti tasdîk olundu.
Şemsüddîn şöyle anlatır: “Hocam, zaman zaman murakabe hâlinde aynı ağacın dalına tutunur, sağ eli yukarıda,
gözleri semâya doğru tek noktaya çevrilmiş öylece dururdu. Ezan okununca; Şemsüddîn! Dînimiz ne güzel;
insanı, Allahü teâlânın huzuruna çağırıyor” der, beni imamete geçirirdi. Bâzan da “Semsüddîn! Yiyecek bir şey
var mı?” diye sorardı. Ben de ona bir ağacın meyvesinden verirdim. Dudaklarına değdirir ve atardı. Onları
bereketlenmek için toplar, saklardım.”
Alâüddîn Sâbir, 1285 (H. 684) senesinde Şemsüddîn’e Habs-ı Kebîr denen altı senelik mücâhedeye girmesini
emretti. Habs-ı Kebîr, bir kabrin içinde yapılırdı. Alâüddîn Sâbir de bunu yapmıştı. Şemsüddîn de; “Başüstüne
efendim” dedi. Kabrin içine girerek nefsini terbiye etmeye başladı. Bu mücâhededen çıktığında, hocası ona;
“Şimdi Amber şehrine git. Alâüddîn-i Halcî’ye yardım et. Kaleyi zabt edin. Senin yardımın olmadan kaleyi
alamayacak. Kaleyi aldığınız gün, ben vefat etmiş olacağım. O da, Rebî’ul-evvel ayının 13. günü 1291 (H.
690)’da olacaktır.
Şemsüddîn bu sözleri duyunca ağlamaya başladı. Dedi ki: “Efendim, cenaze hizmetlerinizi kim yapacak?
Nereye defn olunacaksınız? Sizi kabre kim koyacak? Türbeniz nasıl olacak?” Hocası da; “Hizmetleri siz
yapacaksınız. Allahü teâlânın ihsanı ve büyüklerimizin rûhâniyeti yardımcınız olacak” buyurdu.
Şemsüddîn, hocasının emrini yerine getirmek için Amber Kalesi’ne gitti. Amber Kalesi’nin düşüşünden sonra,
askerlerin arasından gizlice ayrıldı. Yolda Alîmullah Ebdâl ile karşılaştı. Alîmullah ağlıyordu. Buyurdukları
gibi, Alâüddîn Sâbir’in aynı târihte vefat ettiğini öğrendi.
Bir defasında, uzak-yakın yerlerden binlerce ziyaretçinin toplandığı bir sırada, oralarda su sıkıntısı meydana
geldi. İhtiyaç kadar su bulmanın imkânı yoktu. Alâüddîn Sâbir’in talebelerinden Mevlânâ Nûrullah, o günlerde
rüyasında hocasını gördü. Kendisine; “Elde bulunan suyu, dergâh mescidinin küçük deposuna doldurun. Oraya
Cehnet çeşmelerinden su akıtacağız. Böylece susuzluk çekmeyeceksiniz” buyurdu. Mevlânâ Nûrullah; “Peki
efendim” deyip, uyanınca bildirilen şekilde yaptı. Bundan sonra hiç su sıkıntısı çekilmedi ve o küçük deponun
suyu hiç tükenmedi.
Şah Muhammed Hasen (r. aleyh) isimli bir zât anlatır; “Yine bu toplantılardan birinde, Mahdum Sâbir’in
dergâhında bulunuyorduk. Oğlum Şah Rauf Hasen, Hâce Ali Ahmed Sâbir’in menkıbe, keramet, söz ve güzel
hâllerinin toplandığı Hakîkat-i Gülzâr-i Sâbir isimli eserden bâzı kısımlar okuyordu. Zamanın meşhûr
zâtlarından bir çoğu da orada idiler. Mahdum Sâbir’in dergâhında hizmetçilik yapan birisi, kitabın bâzı
yerlerine itiraz etti ve bâzı sorular sordu. Daha o anda bütün vücûdu cüzzam illetine (hastalığına) yakalandı.
Pis pis kokmaya başladı. O cemâatte bulunanların hepsi, bu hâdiseye şâhid oldular ve kendisine; “Bu,
Alâüddîn Sâbir’in hayâtına ait yazılara olan inançsızlığının cezasıdır” dediler. O kimse tövbe edip pişman oldu
ise de, o haliyle oracıkta vefat etti.”
Mevlânâ Muhammed Nûrullah Bahraşî anlatır: “Hâce Alâüddîn’in dergâhında uzun zaman kaldım. Bir
defasında, Mahraca Lanjit Singh isimli biri, Guvalyâr’a gelip dergâhı yıkmak üzere, bir grup askerle Delhi’den
yola çıktı. Hâce’nin dergâhına yaklaştıkları sırada, askerlerin hepsinin gözleri bir anda kör oldu. Felâketin
sebebini anlayıp, Hâce Mahdûm’dan özür dilediler ve onun talebelerinden oldular. Bundan sonra, Allahü
teâlânın izni ile hepsinin gözleri açıldı. Eskisinden daha iyi görür oldular.
Hayât-ı Sâbir Kalyarî kitabında şöyle anlatılır: “Orada bulunan iki İngiliz ava çıkmışlardı. Avlanırken, Hâce
Mahdûm’un dergâhının yanına kadar geldiler. Avcılardan birisi, orada bulunan bir maymunu, hiç bir sebep
yokken keyif için öldürdü. O anda kendisi de öldü. Öteki İngiliz çok korktu. Arkadaşının cesedini bile
alamadan kaçıp gitti.”
Hindistan’da bulunan Meşhûr Ganj nehri üzerinde bir kanal açılacaktı. Kanal plânını hazırlamak vazifesi de bir
İngiliz mühendisine verilmişti. Bunun hazırladığı plâna göre kanal, tam Hâce Mahdûm’un dergâhından
geçiyordu. İnsanlar bu duruma karşı çıktı. Bütün karşı çıkmalara rağmen İngiliz mühendis, Hâce Mahdûm’un
dergâhının yıkılması plânından vazgeçmedi. Kendisi dergâhın yakınında bir çadırda kalıyordu. Bir gece
yatarken, kendisini, çadırın orta direğinde, başaşağı olarak asılmış buldu. Görünüşte, içeri giren ve çıkan
olmamıştı. Sabahleyin durumu farkeden yardımcıları kendisini çözdüler ve bunun kendisine, Hâce’yi rahatsız
etmemesine dâir bir îkâz olduğunu, dergâhı yıkmak kararından vazgeçmesini söylediler. Bu hâdise üzerine çok
korkan mühendis, Alâüddîn Mahdûm’un dergâhını yıkmak kararından vazgeçtiği gibi, her gittiği yerde, ondan
hürmetle bahsetmeye başladı.
Envâr-ül-âşıkîn kitabının müellifi, 1857 senesinde, Hindistan’da ayaklanma yatıştıktan sonra, Guvalyâr’a
giderek Alâüddîn-i Sâbir’in kabrini ziyaret etti. Ziyareti esnasında bir İngiliz subayı dergâha geldi. Yanında
adamları ve polisler vardı. Ayakkabılarıyla dergâha girmek istedi. Hizmetçi Mansab Ali Hân kendisini
durdurarak; “Burası müslümanların mübarek velîlerinden birisi olan Alâüddîn Sâbir’in kabridir. Lütfen
ayakkabılarınızı çıkarın” dedi. İngiliz subayı sinirinden kıpkırmızı oldu. Vurmak üzere kırbacını Mansab Ali
Hân’a doğru kaldırdı. Tam vuracakken, Mansab Ali Hân mâni oldu. Öfkesinden deliye dönen İngiliz, bütün
hizmetçileri ve ziyaretçileri yakalamaları için adamlarına emir verdi. Hepsini isyan etmekle itham etti.
Hizmetçilerden bâzıları Sâbir’in kabrine gelip, İngiliz subayını şikâyet ettiler. Aynı anda İngiliz subayı
midesini tutarak inlemeye başladı. Ağrısı gittikçe artıyordu. Adamlarına dönerek; “Burası kimin yeridir?” dedi.
Onlar da kendisine; “Burası, Mahdum Alâüddîn Sâbir’in dergâhıdır” dediler. İngiliz subayı, yakaladıkları
müslümanların serbest bırakılmasını emr ederek; “Görünüşe bakılırsa bu zâtı incittik. Beni Ruurhi’ye
(Guvalyâr’dan 5 mil mesafede bir şehir) götürün” dedi. Oradan ayrıldılar, Fakat İngiliz subayı yolda öldü.
Alâüddîn Sâbir (r. aleyh), Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerine lâyık bir talebe, onun tam bir vekili oldu.
Zahirî ve bâtınî ilimlerde emsali yoktu. Haramlardan, şüphelilerden, dünyâya düşkün olmaktan, dünyâya
düşkün olanlarla beraber olmaktan uzak durdu! Ettiği dua hemen kabul olurdu. Zamanında bulunan evliyanın
baştâcı, hakîkatı arayanların yol göstericisi, zamanının süsü idi. Keşf ve kerametleri çoktur.
1) Siyer-ül aktâb;sh. 177
2) Siyer-ül-evliya; sh. 123
3) Firdevs-ül-vücûb
4) Sırr-ül-ubûdiyyet
5) Hakîkat-ı Gülzâr-ı Sâbir. (Şah Muhammed Hassan Sabrî, Kampûr 1320)
6) The Big five of India in Sufism; sh. 107
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-8, sh. 94
8) Hayâtı Sâbir Kalyarî; sh. 96
ALÂÜDDÎN ATSIZ (HAREZM-ŞAH)
Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı Harezmşah emirlerinden. İsmi, Atsız olup babasının ismi Muhammed
Kutbuddîn’dir. Dedesi ise; Büyük Selçuklu sultânı Melikşâh’ın Harezm valisi Anûştegin’dir. Atsız’m;
Alâüddîn, Bahâüddîn, Ebû Muzaffer, Hüsâm-ı Emîr-ül-mü’minîn gibi lakabları vardır. Daha çok Alâüddîn
lakabıyla meşhûr olmuştur. Babasının Harezm valiliği sırasında, Merv veya Harezm’de 1099 (H. 492)
senesinde doğdu. Tecrübeli bir kumandan ve teşkilâtçı bir idareci olarak yetişip, babasından sonra Harezm
valisi oldu. İlk zamanlar Büyük Selçuklu Sultânı Sencer’e sadâkatle bağlı kaldı. Fakat daha sonra istiklâl elde
etmek için zaman zaman baş kaldırdı. Sultan Sencer’in üstüne gitmesi üzerine, her defasında, ona bağlılığını
bildirdi. 1156 (H. 551) senesinde Habûşân’da (Kûçân) vefat etti.
Kültürlü bir ailenin evlâdı olan Alâüddîn Atsız, küçüklüğünden îtîbâren tahsile yöneldi. Mükemmel bir tahsîl
ve köklü bir aile terbiyesi aldı. Zamanının büyük âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri, Türkçe ile birlikte Farsça
ve Arabça’yı öğrendi. Selçuklu başkenti olan Merv’de ilim tahsîline devam edip, âlim ve arifler arasına girdi.
İlimdeki yüksek derecesine ilâve olarak, uzun müddet babasının yanında kalıp idarî hususlarda tecrübe
kazandı. Disiplinli bir kumandan ve iyi bir idareci olarak yetişti. Sultan Sencer, Atsız’ın babası Muhammed
Kutbuddîn’in hizmet ve bağlılığını takdir ederdi. Onun 1127 (H. 521) senesinde vefat etmesi üzerine oğlu
Atsız’ı Harezm valiliğine tâyin etti.
Atsız, başlangıçta Selçuklulara sadâkat gösterdi. Sultan Sencer’in 1130 (H. 525)’de Mâverâünnehr ve 1132 (H.
527) senesindeki Batı seferlerine katılıp büyük yararlılıklar gösterdi. 26 Mayıs 1132 (H. 527) târihinde yapılan
Dînever muharebesinde Selçuklu ordusunun sol cenahına kumanda etti ve kuvvetleriyle birlikte büyük
kahramanlıklar gösterdi. Başarıları sebebiyle Atsız, Sultan’ın teveccühünü kazanarak iltifatlarına kavuştu.
Atsız’ın, Sultan’a bağlılığı, hizmetleri, Sultan’ın nezdinde nüfuzunun artması, bâzı devlet erkânının
kıskançlığına sebeb oldu.
Onu basit şebeblerle Sultan’ın gözünden düşürüp, saf dışı etmek istediler. Fakat başarılı devlet adamının
kıymetini hakkıyla bilen ve küçük hatâları merhamet ve müsâmahasıyla görmezlikten gelen Sultan Sencer,
bütün şikâyetlere rağmen onu Harezm valiliğinde tuttu.
Sultan Sencer’in 1135 (H. 530) senesindeki Gazne seferine de katılıp büyük başarılar sağlayan Atsız, sefer
dönüşü Sultan’dan müsâde isteyip Harezm’e döndü. Bu târihten sonra iç ve dış işlerinde bağımsız hareket
etmeye başladı. Selçuklu ülkesinin doğusunda ve Hazar denizi kıyısında yaşayan Türkleri hâkimiyeti altında
toplamaya çalıştı.
Hazar denizi kıyısındaki Cend ve Mankışlak’ı aldı. İstiklâl kazanma faaliyetlerini başlattı. Türkistan içlerine
doğru bir sefer düzenledi ve kendi hesabına fetihlere devam etti. Daha sonra Sultan Sencer’e baş kaldırıp
bağımsızlığını îlân etti. Onun bu hareketlerini beğenmeyen ve gelecekte hoşa gitmeyen durumlarla
karşılaşacağını düşünen Sultan Sencer, 1138 (H. 533) senesinde Harezm’e geldi ve Atsız’ı, Hezâresb’de
mağlûb etti. Burada oğlu Atlığ öldürüldü, kendisi ise kaçarak kurtuldu. Sultan Sencer, Harezm valiliğine
yeğeni Gıyâsüddîn Süleyman Şâh’ı tâyin etti. Sultan Sencer’in başkent Merv’e dönmesinden sonra, Atsız,
Harezm’e tekrar geldi. Gıyâsüddîn Süleyman Şâh’ın idaresine henüz alışamamış olan halk, Atsız’ı sevgi
gösterileriyle karşıladı. Atsız, halkın kendine gösterdiği îtibardan faydalanarak Süleyman Şâh’a karşı
mücâdeleye başladı ve kısa zamanda onu Harezm’den uzaklaştırarak tekrar Harezmşahlığa sâhib oldu.
Hazırladığı ordu ile Gürcan taraflarına seferler düzenledi. 1140 (H. 535) senesinde Buhârâ’yı ele geçirdi.
Böylece Hezâresb’deki yenilgiye ve oğlu Atlığ’ın öldürülmesine misillemede bulundu. Bu sırada Selçuklu
sultânı Sencer’e karşı yumuşayan Atsız, yeniden Selçukluların yüksek hâkimiyetini kabul etti ve Sencer’e
itaatini arz etti. Fakat 1141 (H. 536) senesinde Sultan Sencer’in Karahıtaylılara karşı açtığı Katavan
muharebesinde mağlûb olarak, nüfuz ve îtibârının sarsılması üzerine Atsız, hâkimiyetini tekrar
kuvvetlendirmeye çalıştı. Bağımsızlığını îlân etti. Fakat Selçukluları Katavan’da mağiûb eden ve güçlenen
Karanıtaylara vergi ödemek suretiyle onların hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı.
Hazırladığı kuvvetli bir orduyla 1141 (H. 535) senesi sonbaharında Selçuklu Devleti sınırları içerisinde
bulunan Horasan tarafına bir sefer düzenledi ve Serahs’ı aldı. Sultan Sencer’iri başşehri Merv’i zabt etti ve
hazînelerini ele geçirdi. Kıymetli âlimleri yanına alarak Harezm’e götürdü. 1142 (H. 536) senesi ilkbaharda,
Horasan’ın mühim merkezlerinden olan Nişâpur’u kolayca zabt etti. Kendi adına hutbe okuttu, Kardeşi Yinal-
Tiğin’i, Beyhak ve Feryümez havalisine gönderdi. Fakat Atsız’ın bu hâkimiyeti uzun sürmedi. Büyük Selçuklu
sultânı Sencer’in Horasan’da nüfuzunu tekrar kazanması ve hâkimiyet sağlaması üzerine, Atsız sür’atle geri
çekilmek zorunda kaldı. Hattâ 1143 (H. 538) de Sultan Sencer kuvvetli bir orduyla Harezm üzerine ikinci bir
sefer düzenledi. Atsız, ilk başta Selçuklularla mücâdele etmek istediyse de, mukavemetin can ve mal kaybına
sebeb olacağını ve lüzumsuzluğunu anlayarak Sultan Sencer ile sulh yapmak istedi. Sultan Sencer’e hediyeler
gönderip, özür ve eman diledi. Sultan Sencer, Atsız’ın sulh teklifini kabul etti. Atsız, Sultan’a bağlılığını
bildirip, Merv’den getirdiği hazîneleri iade etti. Fakat Sultan Sencer’in ve ordusunun Harezm’den ayrılarak
Merv’e dönmesi üzerine tekrar istiklâlini îlân etme çalışmalarına girişti. Sultan Sencer’e suikasd düzenleyerek
öldürtmeyi plânladı. Atsız’ın bu faaliyetlerini ve bâzı taşkın hareketlerini yakından tâkib eden Sultan Sencer,
1147 (H. 543) senesi sonbaharında Harezm üzerine üçüncü bir sefer düzenledi. Atsız, müstahkem Hezâresb
kalesini Sultan Sencer’e karşı iki ay kadar müdâfâa ettiyse de, sonunda kaleyi teslim etmek zorunda kaldı.
Hezâresb’i ele geçiren Sultan Sencer, Harezmşah ülkesinin başşehri olan Gürgânc önüne gelip şehri kuşattı.
Hezâresb savunması sırasında ordusunu kaybeden Harezmşah Atsız, Sultan Sencer’e elçi göndererek kan
dökülmemesi için sulh yapılmasını teklif etti. Sultan Sencer, Atsız’ın sulh teklifini tekrar kabul etti. Atsız 1148
(H. 543) senesi yazında itaatini arz etti. Sultan Sencer, iyi niyetli ve şefkatli bir hükümdardı. Kuvvetli ve
tecrübeli bir valiyi kaybetmek istemedi ve Atsız’ı affetti. Harezmşah Atsız da, Selçuklular adına fetihlere
devam etti. Putperest Kıpçaklar üzerine sefer düzenledi. Kıpçakların merkezi olan Sığnak şehrine gidebilmek
için Cend’e hâkim olan Karahanlı Kemâlüddîn bin Arslan Hân’dan sefere iştirak etmesini istedi. Atsız, 1152
(H. 547) senesi ilkbaharında Cend’e yaklaşınca, Kemâlüddîn şehirden ayrıldı. Atsız, Kemâlüddîn’i yakalatıp
haps ettirdi. Cend şehrini zabt edip hâkim oldu ve oğlu İl Arslan’ı vali tâyin etti. Cend’e hâkim olduktan sonra,
Bozkır içlerine doğru ilerleyip, Kıpçakların merkezi olan Sığnak’ı aldı ve başarılı bir harekâtta bulundu.
Seyhun ve Ceyhun nehirleri boyunca güneye inerek Amuye’ye ulaştı. Kardeşi Yinal-Tiğin’i bir mikdar
kuvvetle Horasan hududuna gönderdi. Bu sırada Sultan Sencer’in Horasan’da isyan eden Oğuzlara esir
düşmesi ve üç yıl esarette kalması üzerine, Atsız onun müdâfîsi oldu. Onu esaretten, Selçuklu ülkesini her türlü
hücûm ve istilâdan, ahâlisini zulümden kurtarmaya çalıştı. Bu suretle Sultan Sencer’e verdiği sözde durdu ve
sadâkatini gösterdi. Bu sırada Selçuklu tahtına çıkan Mahmûd Hân ile ittifak kurarak Oğuzlarla mücâdele etti.
Oğlu Hıtay Hân’ı Harezm’de yerine vekil bırakan Atsız, diğer oğlu İl Arslan’ı da yanına alarak kalabalık bir
orduyla, 1156 (H. 551) senesi ilkbaharında Horasan’a gitti. Şehristan’a geldi. Bu sırada üç senelik esaretten
kurtuten Sultan Sencer’e bağlılığını ârzetti ve kurtuluşunu tebrik etti. Sultan Sencer’den harekât tarzı ile ilgili
emri beklerken, 31 Temmuz 1156 (H. 551) târihinde Habûşân’da (Kûçân) tutulduğu felç hastalığından
kurtulamıyarak vefat etti.
Atsız Alâüddîn Harezmşah, devlet kurup idare edecek kadar teşklîlâtçı bir hükümdar, asker toplayıp ordular
sevk eden kabiliyetli bir kumandan ve tebeası tarafından sevilen bir idareci idi. Kendisi de ilim ehlinden olup,
âlimlere saygılı idi. Edebiyatla da meşgul olan Atsız, Farsça şiirler ve rubâîler söylemişti. İslâm’ın
düşmanlarıyla korkusuzca mücâdele etmişse de zaman zaman İslâm ve Türk birliğini bozucu hareketlerde de
bulundu. Atlığı, Hıtay Hân, Ebü’l-Feth İl Arslan ve Süleyman Şah adında dört oğlu olup vefatından sonra
yerine, oğlu Ebü’l-Feth İl Arslan geçti.
1) İbn-ül-Esîr; cild-8, sh. 267-364, cild-9, sh. 4-10
2) Câmi-ut-Tevârih; 206 b. 218 b.
3) Târih-i Cihan Guşa; cild-2, sh. 3-12
4) Ravdat-üs-Safâ; cild-4, sh. 127
5) Zübdet-ün Nusra; sh. 149
6) Ahbâr-üd-Devlet-üs-Selçûkiyye; sh. 70
7) Zafernâme; sh. 770.771
8) Mu’cem-ül-Büldân; cild-3, sh. 971
9) Târih-i Buhara; sh. 23, 240
10) El-Muntazam; cild-10 sh. 95-97
ALÂÜDDÎN-İ ATTÂR
Buhârâ’da yetişen evliyanın büyüklerinden. Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on altıncısıdır. İsmi
Muhammed bin Muhammed Buhârî’dir. Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn’i Buhârî’nin (r. aleyh) hem damadı hem
talebesidir. Zamanının kutb-i irşadı idi. Buhârâ’nın Cağanyân nahiyesinde 1400 (H. 802)’de vefat etti.
Alâüddîn-i Attâr’ın babası, Buhara’nın zengin eşrafından idi. Üç oğlu vardı. Bunlardan büyük oğullarının
isimleri; Şihâbüddîn ve Hâce Mübarek’tir. Alâüddîn en küçükleri idi. Babası vefat edince, oğullarına çok fazla
mal kaldı. Fakat Alâüddîn, mirastan hiç kabul etmeyip, Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî’ye
talebe olmayı tercih etti. Huzurlarına varıp hâlini arz etti ve talebeliğe kabul buyrulmasını istirham, eyledi. O
da; “Bugün bir tepsi elma alıp, kardeşlerinin mahallesinde sat” buyurdu. Alâüddîn, soylu ve tanınmış bir aileye
mensup olmasına rağmen, o gün, kibirlenmeyerek, kardeşlerinin mahallesinde, hiç kimsenin sözüne aldırış
etmeden, bağırarak elma sattı. Ertesi gün Şâh-ı Nakşibend’in huzuruna gelerek; “Emirlerinizi yerine getirmeye
çalıştım efendim” dedi. Behâeddîn-i Buhârî; “Bugün de kardeşlerinin dükkanı önünde satacaksın” buyurdu.
Alâüddîn; “Peki efendim!” diyerek, ağabeylerinin dükkanı önünde bağırarak elma satmaya başladı.
Ağabeyleri; “Bizi elâleme rezîl etme, para lâzım ise, istediğin kadar verelim” dediler. Fakat o, bu sözlere hiç
aldırış etmeden satışa devam etti. Ağabeyleri, bu hâli görünce; “Dükkanımızın önünde bari satma” diye rica
ettiler. Alâüddîn-i Attâr, yine aldırış etmeyerek, akşama kadar elma satmaya devam etti. Ertesi günü
Behâeddîn-i Buhârî, onu talebeliğe kabul buyurdu.
Alâüddîn-i Attâr talebeliğe kabul edilince, canla başla çalışmaya, hizmet etmeye başladı. Babasından kalan
mala dönüp bakmadı. Hiç boşa vakit geçirmeyip, gecegündüz hocasının verdiği dersleri ve vazifeleri en kısa
zamanda yapmak gayretiyle çalıştı. Arkadaşlarının arasında parmakla gösterilir oldu. Dünyâya meylederim
korkusuyla, yatacak bir döşek ve üzerine örtecek bir yorgan dahî almazdı. Bütün dikkatini, derslerine ve
hocasının hizmetine verdi. Hocası Behâüddîn-i Buhârî de onun kemâlini, olgunluğunu, derecesinin
yüksekliğini bildiği için, bir gün hanımına; “Kızımız bulûğa erişince bana haber ver” buyurdu. Bir zaman
sonra kızının bulûğ çağına geldiğini öğrenince, Alâüddîn-i Attâr’ın odasına gitti. Bu sırada Alâüddîn-i Attâr,
eski bir hasır üzerinde kitap mütâlâa ediyordu. Odasında, başının altına koyduğu tuğlasından başka bir şeyi
yoktu. Behâeddîn-i Buhârî’yi karşısında görünce, hemen ayağa kalktı. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu
ki: “Eğer kabul edersen, evimde yeni bulûğa gelmiş bir kızım var. Seninle evlendireyim.” Alâüddîn-i Attâr,
edeble durumunu arzetti: “Hakkımda büyük bir lütuf ve saadet buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz ki, yanımda
dünyalık hiç bir şeyim yoktur.” Behâeddîn-i Buhârî ise; “Benim kızım sana müyesser ve mukadderdir.
Rızkınız da, Allahü teâlânın gayb hazînesinden gönderileceği bildirilmektedir. Bunun için hiç üzülme”
buyurdu. Behâeddîn-i Buhârî, talebeleriyle birlikte Alâüddîn’e bir ev yapmak için çalışmaya başladılar. O
sıcak yaz günlerinde bir müddet çalışırlar, Öğle vaktinde dinlenirlerdi. Alâüddîn ise güneşin sıcaklığına
aldırmaz, Allahü teâlânın yarattıkları hakkında tefekkür eder ve Cehennem’in şiddetli sıcağı yanında, güneşin
sıcaklığının hissedilmeyeceğini düşünürdü. Bir an Allahü teâlâyı unutmaz, kalbinde O’nun muhabbetinden
başka bir şey bulundurmazdı, öyle ki, bütün hücreleri cenâb-ı Hakk’ı zikreder; “Allah! Allah!” derdi.
Ev bitince, düğünleri yapıldı. Böylece iffet ve ismet sahibi, temiz ve edebli bir kızla evlenmiş oldu. Bu
hanımından; Hâce Hasen, Hâce Şinâbüddîn, Hâce Mübarek ve Hâce Alâüddîn isimlerinde ki oğulları dünyâya
geldi.
Behâeddîn-i Buhârî, Alâüddîn’i sohbetlerinde yanına oturtur, sık sık ona dönerek teveccüh eder ve onun
evliyalık derecelerinde yükselmesini sağlardı. Bu durumu bir gün talebeleri sorunca, onlara; “Onu, kurt
kapmasın diye yanımda oturtuyorum. Çünkü nefs dâima pusudadır. Her an onun hâli ile ilgilenmemin sebebi,
onu makamların en yükseğine çıkarmak içindir. Ben onu görünce, Allahü teâlâyı ve O’nun beytini
(Beytullah’ı) hatırlarım. Kerîmin hanesinde bulunan, keremine mazhar olur, kavuşur” buyurdu.
Behâeddîn-i Buhârî hayatta iken, talebelerinin yetiştirilmesini Alâüddîn-i Attâr’a bırakıp; “Alâüddîn, bizim
yükümüzü hafifletti” buyurdu. Sohbetinin bereketi ve güzel terbiyesi sebebiyle, çok kimse, kemâl derecelerine
kavuştu.
Alâüddîn-i Attâr, evliyalık makamlarında ve marifette, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına ait bilgilerde o
kadar yükseldi ki, Alâiyye ismi ile Silsilet-üz-Zeheb’e yâni en büyük âlimler ve velîler silsilesine yeni bir şekil
verdi. Talebelerinin maksadlarına daha çabuk kavuşabilme yolunu keşfecüp, o yol ile hedefe varılmasını
sağladı. Büyük âlimler; “Tasavvuf yollarının en yakını Alâiyye yoludur. Bu yolun esâsı, Şâh-ı Nakşibend
Behâeddîn-i Buhârî’den; elde edilmesi ise, Alâüddîn-i Attâr’dandır” buyurdular.
Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, bir gün talebeleri ile kıra çıkmıştı. Yolda bir nehrin üzerinden geçerlerken,
Behâeddîn-i Buhârî hazretleri; “Alâüddîn atla!” buyurdu. Alâüddîn-i Attâr hazretleri, kendini hemen, nehrin
azgın sularına attı. Nehir çok kabarmış, birçok ağaçları kökünden söküp götürüyordu. Behâeddîn-i Buhârî,
hazretleri ellerini nehre uzatarak; “Alâüddîn gel!” buyurdu. Alâüddîn-i Attâr nehirden çıktı. Elbiseleri hiç
ıslanmam ıstı. Behâeddîn-i Buhârî, talebelerine buyurdu ki: “Görüyorsunuz, nehir, kökleri sağlam olmayan
bütün ağaçları söküp götürüyor. Fakat Alâüddîn’in kökü sağlam olduğundan söküp götüremedi.”
Seyyid Şerîf Cürcânî, Muhammed Pârisâ, Ya’kûb-i Çerhî gibi âlimler ve velîler, Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin
talebesidir. Bunlardan başka pek çok kimseler onun vâsıtasıyla hidâyete kavuştu, başkalarını yetiştirecek irşâd
makamlarına yükseldi.
Vefatlarından evvel, talebelerinden biri şöyle bir rüya gördü: “Büyük bir otağ kurulmuş. Otağda Peygamber
efendimiz de bulunuyordu. Alâüddîn-i Attâr ile hocası Behâeddîn-i Buhârî hazretleri de otağın yanında
duruyor ve içeri girip Peygamber efendimizi görmek istiyorlardı. Bir ara Behâüddîn-i Buhârî içeri girdi ve bir
müddet sonra sevinç ile çıkarak buyurdu ki: “Bize, kabrimizin 100 fersah mesafesine defnedilecek her
müslümana şefaat etmemiz ihsan edildi. Alâüddîn-i Attâr’a da 40 fersah mesafedekilere şefaat ihsan edildi.
Bizi sevenlere ve ihlâs ile bağlılık gösterenlere de, bir fersah mesafede olanlar ihsan edildi.” (Bir fersah altı
kilometredir.)
Son hastalıklarında, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin rûhâniyeti ile hayli sohbet etti. Buyurdu ki: “Dostlar ve
azizler hep gitti. Bâzıları da arkalarından gitmek üzeredir. Elbette o âlem, bu âlemden üstündür.” Bundan sonra
bir ara bahçedeki yeşilliğe gözleri takıldı. Yakınlarından biri; “Ne güzel sebzelik” deyince, “Toprak da
güzeldir. Bu âleme hiç meylimiz olmamıştır. Dostların gelip bizi bulamayınca, gönülleri kırık dönmelerinden
başka kederimiz yoktur” buyurdu. Receb ayının yirmisine rastlayan Çarşamba gecesi, son nefesinde “La ilahe
illallah Muhammedün Resûlullah” diyerek vefat etti. Vefat ettiği gece, sevenlerinden biri onu rüyasında gördü.
Buyurmuş ki: “Allahü teâlânın bize verdiği nimetler ve ihsanlar, yazı ile, söz ile anlatılamaz. Bunlardan en
küçüğü şudur ki; kabrimin kırk fersah uzaklığına defnedilmiş olanların, benim şefaatim ile affolunacağı,
mağfiret buyurulacağı bildirildi.”
1400 (H. 802) senesinde, bel ağrısıyla başlayan bir hastalığa yakalandı. 2 Receb Perşembe günü yatağa yattı.
Vefatına yakın buyurdu ki: “Allahü teâlânın inayeti ve Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin himmeti ile,
müsâde edilseydi, bir nazarda bütün insanları vilâyet mertebesine kavuştururdum. En önce Allahü teâlânın
ezelî inayetini görmek ve bundan ümitli olmak lâzımdır. Bundan bir an gafil kalmamalıdır. Dâima muhtaç
olduğunu düşünmelidir. Allahü teâlânın küçük bir gadabını çok büyük görmeli, titremeli ve çok korkmalıdır.”
Alâüddîn-i Attâr hazretleri buyurdu ki:
“Hakîkat, zenginliğin gösterişinden korkmak ve titremek gerektirir. Zenginlik taslamamalı, Allahü teâlânın
verdiğine şükretmelidir.”
‘Evliya ile sohbet, aklın artmasına sebebdir.”
“Evliyanın mezarlarını ziyaret eden, kabirdeki zâtın büyüklüğünü ne kadar anlamış ise, o velîye ne düşünce ile
teveccüh etmiş, yâni kalbini ona bağlamış ise, ondan o kadar feyz alabilir. Kabir ziyâretinin faydası çok
olmakla beraber, evliyânın ruhlarına teveccüh edebilen kimse için, uzaklık zarar vermez.”
“Bu yola taklid ederek girenin, bir gün hakîkate kavuşacağına kefil olurum. Hocam Behâeddîn-i Buhârî, bana
kendilerini taklid etmemi emr ettiler. Onları taklid ettiğim ve hâlen etmekte olduğum her şeyde onun eser ve
neticesini görüyorum.”
“Nefsi terbiye etmekten maksat, bedenî bağlılıklardan geçip, ruhlar ve hakikatler âlemine yönelmektir. Kul,
kendi istek ve arzularından vaz geçip, Hakk’ın yoluna mâni olan bağlılıkları terketmelidir. Bunun çâresi
şöyledir: “Kendisini dünyâya bağlayan şeylerin hangisinden, istediği an vazgeçebiliyorsa, bunun maksada
mâni olmadığını anlamalıdır. Hangisini terkedemiyorsa ve gönlünü ona bağlı tutuyorsa, onun Hak yoluna mâni
olduğunu anlamalı ve bağlılığın kesilmesine çalışmalıdır. Bizim hocamız Şâh-ı Nakşibend, o kadar ihtiyatlı idi
ki, yeni bir elbise giyse; “Bu elbise falan kimsenindir” diyerek, onu emânet gibi giyerdi.”
“Kalbe ani olarak gelen çeşitli vesveseler ve telkînler, insanın kemâline mâni olmaz. Ancak, kalbe
yerleştirilmemelidir. Kalbe gelen bu vesveseferr tamâmiyle uzaklaştırmak imkânsızdır. Bâzı âlimler; “Kalbe
yerleşmediği müddetçe, onların hiç bir kıymeti yoktur” dediler. Eğer kalbe yerleşirse, feyz yollarını keser.
Bunun için bâtın hâllerini murakabe etmelidir.”
“Aradaki mesafe ne kadar çok olursa olsun, talebe, hocasına durumunu manevî yol ile arzetmelidir ki, gafletten
kurtulabilsin.”
“Bir âlimi ve evliyayı ziyaret etmekten maksad, Allahü teâlâya yönelmektir. O büyüklerin rûh-ı şerîflerini tam
bir yönelme ile ziyaret, cenâb-ı Hakk’ın rızâsına kavuşmaya vesîledir. Nitekim görünüşte halka tevazu,
hakîkatte Hakk’a tevâzûdur. Çünkü insanlara tevazu göstermek, Allahü teâlânın rızâsı için ise, makbuldür.”
1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 410, 983
2) Hadâik-ul-verdiyye; sh. 144
3) Nefehât-ül-üns; sh. 428
4) Reşehât (Osmanlıca); sh. 162
5) Hadîkat-ül-evliyâ; sh. 70
6) Makamatı Nakşibendiyye; sh. 180, 182
7) Behcet-üs-seniyye; sh. 16
8) İrgâm-ül-merid; sh. 60
9) Reşehât (Arabî): sh. 67
10) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 166
11) İslâm Âlimleri Ansiklopdesi; cild-11, sh. 265
ALAÜDDÎN KEYKUBÂD I
Anadolu Selçuklu Devleti’nin en büyük sultanlarından. İsmi Keykubâd, lakabı Alâüddîn, ünvanı ise Sultân-ül-
âlem, Sultân-ül-a’zam idi. Sultan Gıyâsüddîn Keyhüsrev’in oğlu olup, doğum târihi bilinmemektedir.
Babasının meliklik devrinde “1186-1192 (H. 582-588)” Uluborlu yahut birinci hükümdarlık devrinde “1192-
1196 (H. 588-593)” Konya’da doğması ihtimâl dahilindedir. İyi bir şekilde büyütülüp, yetiştirilmesinde ve
güzel bir terbiye verilmesinde titizlik gösterildi. Türk-islâm an’anesine göre Emîr Seyfeddîn Ay-Aba ve Emîr
Bedreddîn Gevhertaş atabek tâyin edildi. İşinin ehli olan Atabeği, onun; âlimlerden aklî ve naklî ilimler ile
kitabet ve edebiyat öğrenmesine, büyük ihtimam gösterdi. Ana dili olan Türkçenin yanında Farsça, Rumca ve
Arabça öğrendi. Farsça’ya şiir yazabilecek nisbette vâkıf oldu. Ayrıca, yüksek İslâmî ilimleri ve astronomiyi
öğrendi. Devlet idaresinde yetiştirilip, İslâm ahlâkı verildi.
Babası Gıyâsüddîn Keyhüsrev’in 1196 (H. 593) senesinde tahttan ayrılması ve Konya’dan Çukurova’ya gelip,
Sis (Kozan) da kalması üzerine maceralı bir hayat sürmeye başladı. Daha sonra babasıyla Elbistan, Malatya,
Haleb, Amid ve Ahlat’a gitti. Gittiği şehirlerin hâkimlerinden çok iyi muamele gördü. Hâkimler, Anadolu
Selçuklu sultânı İkinci Rükneddîn Süleyman Şâh’a tâbi olduklarından, sabık hükümdar ve ailesinin yanlarında
fazla kalmasından çek iniyor lard ı. Babasıyla beraber Karadeniz yoluyla İstanbul’a gitti. Haçlıların, 1204 (H.
601)’de İstanbul’u işgali üzerine aynı sene Anadolu’ya geçti. Babası uç beğlerinin davetiyle 1205 (H. 602)’de
Anadolu Selçuklu sultânı olunca, Konya’ya geldi. Alâüddîn Keykubâd, Tokat merkez olmak üzere Dânişmend
arazisine melik tâyin edildi. Adına hutbe okutup, para kestirdi; yedi yıl meliktik yaptı. Babasının vefatıyla
saltanata kardeşi İzzedîn Keykâvus geçti. Saltanatı ele geçirmek için harekete geçen Alâüddîn Keykubâd,
Erzurum meliki amcası Mugîseddîn Tuğrul Şah, Uç beği Dânişmendli Zahireddîn ve Ermeni Leon’dan aldığı
kuvvetlerle 1211 (H. 608)’de Kayseri’yi muhasara etti. Ermeniler, Sultan ile anlaşıp, desteği çekince tertibe
mâruz kalmamak için Ankara’ya çekildi. Alâüddîn Keykubâd, Ankara’nın kale ve surlarını tahkim edip, 1212
(H. 671) senesine kadar burada kaldı. Anadolu Selçuklu sultânı ağabeyi İzzeddîn Keykâvus’un şehri
muhasarasına mukavemet ettiyse de, Sultan’ın ihsanlarına kavuşanlar tarafından yakalanıp, teslim edildi.
Sultan’ın hocası Şeyh Mecdüddîn İshâk Efendi’nin tavassutuyla katl edilmeyip, Malatya’ya gönderildi.
Malatya yakınlarındaki Minşar (Masara) ve daha sonrada Kezir-pert kalesine haps edilip, 1220 senesine kadar
burada kaldı. Sultan İzzedîn Keykâvus, yüksek vasıf ve hususiyetlerini takdîr ettiği kardeşi Alâüddîn
Keykubâd’ın tahta geçirilmesini vasiyet etti. Anadolu Selçuklu devlet adamları, kumandanlar ve âlimlerinin
kararıyla tahta çıkması uygun görüldü. Beylerbeyi ve maiyeti, Alâüddîn Keykubâd’ı tahta davet müjdesini
götürmek için yola çıktı. Bu sırada, Kezirpert kalesine mahbus olan Alâüddîn Keykubâd bir rüya gördü.
Rüyasında; nûrânî yüzlü bir ihtiyarın gelip, ayaklarının bağını çözdüğünü, koltuğundan tutarak iri bir ata
bindirdiğini gördü ve; “Bundan sonra Şihâbüddîn Ömer bin Muhammed Sühreverdînin (k. sirruh) himmeti ve
muhabbeti seninle beraberdir” dediğini duydu. Neş’eli bir şekilde uyanan şehzadeyi, sebebini bilmediği bir
sevinç kaplamıştı. Bu durum ikindi namazına kadar devam etti. İkindi namazını kıldıktan sonra, kendisine
sultanlık haberini getiren Beylerbeyi Seyfeddîn Ay-Aba ve süvarileri görünce, kötü bir durumda karşılanacağı
endişesiyle Farsça iki beyt söyledi. Mânâsı:
Çok ağlayan pek hâzin bulmuştur âlem beni,
Her gülenin elbisesi soyulur üryan olur.
Her kederin akşamı beni gamlı buldu,
Her müjdenin sabahı güldüğümü görmedi.
Ömrünün sonunu düşünüp, ölümü bekleyen Alâüddîn Keykubâd, gelenlerden ağabeyinin vefat haberini duyup,
saltanat daveti alınca, Allahü teâlâya şükr etti. Zaman kaybetmeden harekete geçti. Sivas’ta ağabeyinin tabutu
ile karşılaştı. Anadolu Selçuklu tahtına oturdu ve sultanlığını îlân etti. Âlimler, beyler ve devlet ricali, önünde
toplanarak bî’at (tâbilik, bağlılık) yemîni yaptılar. Merasimden sonra emirlere hil’atler dağıtıldı. İktâ ve
mülkiyet menşurları verildi. Payitahta giderken Kayseri, Aksaray ve sonra Konya’da beyler bağlılıklarını
arzettiler. Abbasî halîfesi Nasır bin Müstedî de, büyük âlim Şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerini hil’at,
mensur ve diğer hâkimiyet alâmetleriyle Konya’ya gönderdi. Halîfenin elçisi Şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdî (r.
aleyh); ilmiyle âmil, İslâm âlemini fütüvvet teşkilâtıyla birleştiren, zahir ve bâtın ilimlerinde mahir bir âlimdi.
Selçuklu tahtının genç sultânı Alâüddîn Keykubâd, böyle mübarek bir zâtın payitahtını şereflendireceğini
haber alınca, üst seviyedeki beylerini karşılama ve refakat vazifesiyle Aksaray’a gönderdi. Kadı, âlim, şeyh,
mutasavvıf, ahî ve devlet ricali onu karşılamak için yola çıktılar. Sultan, kendisi de hassa askerleri ile istikbâle
çıktı. Sultan Alâüddîn Keykubâd, gönül sultânı, kalblerin kutbu Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerini görünce;
Kezirpert kalesinde iken kendisine rüyasında sultanlık müjdesini veren nur yüzlü zât olduğunu anladı.
Karşılayıp, hürmetle elini öptü. Şeyh, İslâm dînine hizmet etmesi ve memleketinde adaleti yükseltmesi için
Sultân’a dua etti. Sultanla birlikte Konya’ya girdi. Güzel bir şekilde ağırlandı. Şihâbüddîn-i Sühreverdî
hazretleri, Selçuklu Sarayı’nda tertip edilen merasimde. Sultân’a, Halîfe’nin hil’atını giydirdi, başına imame
yâni sarık koydu. Saltanat tevcih an’anesine göre, halîfenin gönderdiği asa ile Sultan’ın arakasına vurup, adalet
ve şerî’atden ayrılmaması yolundaki tavsiyelerini tekrar ettikten sonra, tahta oturmasına müsâade etti. Sultan,
halîfenin gönderdiği eğeri süslü bir ata bindirildi ve Bağdad’dan gelen tabaklardaki paralar üzerine saçıldı.
Alâüddîn Keykubâd, saltanat alâmeti olarak çetr, sancak ve mehter takımı ile Sühreverdî hazretlerinin
refakatinde ata bindi. Birlikte dolaşıp, saraya döndüler ve yemek yediler. Sohbette hapishanedeki rüyasını
anlattı. Hükümdarlığın akabinde bir rüya daha gördü. Hayret içinde uyandı. Behâeddîn Veled’e ve Şeyh
Sühreverdî hazretlerine anlattığı rüyasında; başının altından, göğsünün ham gümüşten, göbeğinden aşağısının
tamamen tunçtan, her iki kalçasının kurşundan ve iki ayağının da kalaydan olduğunu görmüştü. Bütün
tâbirciler, bu rüyanın yüceliğinden hayrette kaldılar. Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretleri bu rüyanın tâbirini
Behâeddîn Veled hazretlerine havale etti ve kendisi hiç bir şey söylemedi. Behâeddîn Veled bu rüyayı şöyle
tâbir etti: “Sen dünyâda oldukça, insanlar; rahat, temiz yaşayacaklar ve altın gibi kıymetli olacaklar. Senin
ölümünden sonra, oğlunun sultanlık zamanı, senin zamanına nisbetle, gümüş derecesinde olacak; torunun
zamanında tunç mertebesine düşecekler, haris insanlar başa geçecek. Saltanat üçüncü batna ulaşınca, her taraf
karışacak. Halk arasında dürüstlük, vefa ve şefkat kalmayacak. Dördüncü ve beşinci batna gelince, Rum ülkesi
yâni Anadolu tamamen harabe olacak. Bütün memleketleri fesâd ehli kaplayacak. Selçuk ailesi zevale
uğrayacak, dünyânın nizâmı bozulacak! Küçükler hiç yoktan büyüklerin yerine geçecek, önemli işler değersiz
kimselerin elinde kalacak. Peygamber efendimizin; “Emirler, işleri ehli olmayan kimselere verirlerse, işte o
zaman kıyametin kopmasını bekleyiniz” buyurduğu gibi, her taraftan haricîler (fitneciler) çıkacak. Moğol
istilâsı bütün dünyâyı harabeye çevirecek. İslâm âlimlerinin, vekâr ve temkin sahibi evliyanın eserleri
silinecek. Yeryüzünden bereket kalkacak. Çaresiz kalan insanlar kıyametin kopmasını dört gözle
bekleyecekler.” Sultan Alâüddîn Keykubâd ve mecliste bulunanlar, bu tâbiri dinledikten sonra ağladılar. O gün
Sultan, Behâeddîn Veled ve Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerine kıymetli hediyeler verdi. Diğer âlimlere de
hediyeler verip hepsinden dua istedi. Şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdî’ye (k. sirruh) devlet ricali, beğler, ahî ve
halk da çok hürmet edip, Konya’da kaldığı müddetçe hep ziyaretinde bulundular. O da feyz bereketlerini
saçarak, tâliblerin ruhlarını cilalayıp, vâz ve nasihatlerde bulundu. Dönüşünde sultân’ın refakatinde uğurlanıp,
yol boyunca refâkatçılar verildi. Alâüddîn Keykubâd, Halîfe Nâsır’a; hıristiyan, Ermeni ve Rûm memleketleri
haracından yüz bin dirhem gümüş, elli bin altın dinar, kıymetli atlar, Rûm köleler ve nadide elbiseler gönderdi.
Halîfe, Sultan’ın kuvvet ve elçisi Şihâbüddîn-i Sühreverdî’ye (k. sirruh) gösterdiği tazimden ziyadesiyle
memenûn oldu. Şihâbüddîn-i Sühreverdînin (r. aleyh) Alâüddîn Keykubâd ve ülkesi hakkında sitayişle
bahşetmesi, âlim ve velîlerin Konya tarafına akın etmelerine sebeb oldu. Sultan’ın tahta çıkmasını, Eyyûbî
hükümdarı Melik Eşref de tebrik etti.
Alâüddîn Keykubâd, maceralı gurbet ve hapishane hayâtından sonra muhteşem bir merasimle tahta geçince;
iktidarını kuvvetlendirip, aldığı idarî, ictimâî, iktisadî, siyâsî ve askerî tedbirler ile icrââta başladı. Orta
Asya’dan Orta Doğu’ya doğru yayılan Moğol zulmünden kaçan; Türkistan, Horasan, İran, Azerbaycan,
Kafkasya ve Kıpçak ili’ndeki müslüman Türklerin her kezimine mensûb; âlim, mutasavvıf, san’atkâr, tacir ve
ahâli, karadan ve denizden Selçuklu ülkesine sığındı. Bunlar, şefkatle karşılanıp, Anadolu’nun muhtelif şehir
ve bölgelerinde iskân edildiler. Sultan Alâüddîn Keykubâd, istikbâlde muhtemel, Moğol tecâvüzüne karşı
hudûd bölgelerini ve Anadolu’nun bâzı şehirlerini tahkîm ettirip, kaleler yaptırdı. Hudutlardaki tahkîmâta
ilâveten; Konya, Sivas ve Kayseri gibi mühim şehirlerin sûr ve kalelerini yeniden yaptırdı. Konya sûrlarını inşâ
ettirmeden önce, mâiyetiyle dolaşıp, şehrin büyüklüğü, zenginliği, ahâlinin refahı, çevresinin bağ, bahçe ve
köşklerle dolu olmasından sırasıyla bahsettikten sonra şöyle dedi: “Cihan bizim kudretimizi biliyor. Lâkin
dünyâ bir karar üzere kalmaz ve hâdiselerin ne getireceği önceden kestirilemez. Konya gibi büyük, güzel ve
zengin bir şehri sûrdan mahrum bırakmak akıl kârı değildir.” Tahkîm için sur, burç ve kapıların yerleri tesbit
edildikten sonra bunlardan dört büyük kapı, bir kaç burç ve sur bedelini bizzat kendi parasından yâni hazîne-i
hâssadan verdi. Kalanını da devlet ricalinden beylere taksim ede rek, masraflarının karşılanmasını ve bir an
önce yapılmasını emr etti. Sivas’ta da aynı şekilde hareket edilmesini emr etti. Konya’daki inşâat kısa zamanda
bitirildi. Her emirin kendi yaptırdığı eserler üzerine adları ve kitabeleri kondu. Sultan’ın kendisi de gümüş gibi
beyaz mermerlerin üzerine âyet-i kerîme, hadîs-i şerîfler ve hikmetli sözler hakkederek, adını nakş ettirdi.
Surların inşâsı tamamlanınca gezip gördü. Çok beğendi. Emirleri, san’atkârları mükâfatlandırdı. Konya, Sivas
ve Kayseri’ye ilâveten; Amasya, Erzurum, Malatya ve diğer Anadolu şehirlerini de kale ve surlarla tahkîm
ettirdi. Alâüddîn Keykubâd’ın firâsetle muhtemel tehlikeye karşı tedbir alması, İslâm alemince takdirle
karşılandı.
İslâm medeniyet merkezlerini yakıp yıkan, yerine getirilemiyecek darbeler indiren, milyonlarca müslümanı
öldürüp, kadınlarını esir diye askerlerine dağıtarak çok çirkin işler yapan ve Sarı Haçlılar da denilen Moğollara
karşı Abbasî halîfesi Nasır, Sultan Alâüddîn Keykubâd’dan askerî yardım istedi. Halîfenin Muhyiddîn bin el-
Cevzî başkanlığındaki elçilik hey’etini Sivas’ta karşılattırıp, Konya’da kabul etti. Halîfelik makâmına tazim,
elçisine hürmet edip, halîfenin gönderdiği hil’at ve imameyi giydi. Elçi, Moğolların doğudaki kuvvetli İslâm
devleti Harezmşahlar ile muharebe ettikten sonra, Orta Doğu’ya doğru ilerlediklerinden bahsederek, tehlikeyi
haber verdi. Halîfe’nin diğer Müslüman hükümdarlardan olduğu gibi Sultan’dan da sâdece, iki bin asker ile
mülk ve millet, din ve devletin bekası için yardım taleb ettiğini bildirdi. Alâüddîn Keykubâd, Halîfe’nin
talebini ziyadesiyle karşılayıp; Malatya subasışı Bahâüddîn Kutluğca kumandasında beş bin kadîm sipâhîden
müteşekkil seçkin bir kıt’ayla birlikte silâh ve techîzât ve bunların bir senelik erzakını gönderdi. Bu askerî
birlik, uğradığı her yerde merasim ile karşılanıp, dualarla uğurlandı. Halîfe, Moğolların Harezmşahlar
ülkesinden geri çekilmesiyle, Musul’a kadar gelen Bahâüddîn Kutluğca ve kıt’asının geri dönmesini taleb etti.
Alâüddîn Keykubâd, Moğollara karşı şehirleri tahkim ettikten sonra, ordu Moğollarla uğraşırken, arkadan
vurma tehlikesi olan hıristiyan prenslikleri ortadan kaldırmayı düşündü. Bunların en büyüğü Alanya’daki
prenslikti. Rumların Kalonoros, Avrupalıların Candelere veya Scandalor kalesi dedikleri Alanya’nın fethi için,
Antalya subasısı Mübârizüddîn Ertokuş ve Eseüddîn Ayaz adlı beylerin topladığı bilgiler Sultan’a arz edildi.
Kalonoros kalesi Kyr Vart’ın, Alara kalesi ise kardeşinin hâkimiyetinde idi. Belde, Akdeniz sahilinde siyâsî ve
ticarî önemi hâiz, kışı bahar gibi hoş ve şirin, her taraf yeşil ve tabîat güzellikleriyle dolu idi. Kayseri’de
bulunan Sultan, bütün bilgileri değerlendirdikten sonra, taşradaki emirlere ve uç beylerine fermanlar
göndererek, bütün kuvvetlerinin Konya’da toplanmasını emretti.
Cihâd haberini duyan Türk beyleri, eğitimli askerleriyle vakit kaybetmeden gelip orduya katıldılar.
Hazırlıklarını tamamlayan ordu, 1221 (H. 618) senesi kış mevsiminde bir sabah tan yeri ağarırken hücûma
geçti. Her tarafı kös sesleri inletiyordu. Sultan, orduyu üç bölüme ayırdı. Ordunun bir kısmı sahilden, bir kısmı
gemilerle denizden, diğer kısmı da kayalık kısımdan şehre yaklaştı. Yalçın kayaları yumuşak kumlar gibi
çiğneyen İslâm mücâhidleri, şehrin karşı tepesine mancınıkları yerleştirdiler.
Kale komutanı Kyr Vard, Selçuklu ordusunu şehrin önünde görünce, sâhib olduğu mülkün elinden gideceğini
anladı. Bütün gece, kaleyi nasıl müdâfaa edeceğini düşündü. İslâm ordusundaki mücâhidler, bir taraf tan
muharebe hazırlıkları yapıyor, diğer yandan da düşman karşısında muzaffer olmaları için Allahü teâlâya dua
ediyorlardı. Ordugâhda okunan Kur’ân-ı kerîm sesleri semâya yükseliyordu. Şehâdet yolunda “Cennet-i âlâ”ya
kavuşmayı arzulayan asker, gazaya hazırdı. Sabah ezanları okununca, İslâm mücâhidleri bölük bölük namaza
durdular. Namazdan sonra el açıp, Allahü teâlâya yalvardılar.
Tan yeri ağarırken, Sultan Alâüddîn Keykubâd, kale komutanına bir elçi göndererek, ya İslâmiyet’i kabul, ya
kaleyi teslim etmesini veya harbe hazır olmasını bildirdi. Kyr Vard, kaleyi ele geçirmenin çok zor olduğunu
bildiği için, bu teklifi kabul etmedi. Sultan, ordunun harb düzeni almasını emretti. Harb düzeni alan ordusunu
teftişten sonra, İslâm mücâhidlerine niyetlerinin Allahü teâlânın rızâsı olması gerektiğini anlatan kısa bir
konuşma yaptı ve hepsinden helâllik diledi.
Sultan Alâüddîn’in işaretiyle kösler vurmağa başladı: İslâm mücâhidleri şimşek gibi ileriye atıldı. Her tarafı
atların kaldırdığı toz bulutu kapladı. “Allah Allah” nidaları dağlarda yankılanıyordu. Mancınıklar kaleyi
dövüyor, mücâhidler yol bulmanın zor olduğu sarp yerlerden kaleye girmeye çalışıyorlardı.
Kaleye ulaşmak çok zor olduğundan, kuşatma günlerce sürdü. Havaların soğuması da kalenin fethini
güçleştiriyordu. Muhasaranın başlamasından iki ay geçmesine rağmen kale bir türlü düşmemişti.
Bir gece Sultan, âdeti üzere teheccüd namazını kıldı. Allahü teâlâya, kalenin fethini müyesser eylemesi için
yalvardı. Yattıktan bir süre sonra, rüyasında, güzel yüzlü bir genç şöyle söyledi: “Bu kaleyi, denizden ve
karadan kuşatan hiç kimse ele geçiremedi. Ancak Allahü teâlânın yardımı ile sana kalenin fethi müyesser
olacaktır.” Uykusundan uyanan Sultan, derhal beyleri yanına çağırdı. Rüyasını onlara anlattı. Yüz baş inek, bin
baş koyun ve on bin dirhemi fakirlere ve gazaya katılan İslâm mücâhidlerine sadaka olarak dağıttı.
Sabah olduğunda, kalenin uzun süre daha dayanamayacağını anlayan kale komutanı Kyr Vard, önceden
tanıdığı Antalya subaşısı Mübârizüddîn Ertokuş’a adam göndererek; kaleyi teslim edeceğini ve Sultan’la
arasında aracılık yapmasını istediğini bildirdi. Sultan bu duruma çok sevindi. Allahü teâlâya şükretti.
Sultan ile Kyr Vard arasında yapılan anlaşmaya göre, Alâüddîn Keykubâd, kaleyi teslim alacak ve Kyr Vard’ın
kızı ile evlenecek, buna karşılık Kyr Vard’a Akşehir ve yakınında bulunan birkaç köy iktâ olarak verilecekti.
Kyr Vard, kaleden çıkıp, Sultan’ın otağına giderek özür diledi. Müslüman Türklerin kaleyi aldıktan sonra
kimseye eziyet etmediklerini görünce, müslüman oldu. Daha sonra kızı da müslüman olup, Mâh-ı Peri Hâtûn
ismini aldı ve çok hayırlar yaptırdı.
Sultan Alâüddîn Keykubâd, kös sesleriyle kaleye doğru ilerlerken, şehrin ileri gelenleri onu hediyelerle
karşıladılar. Kaleye giren Alâüddîn Keykubâd, bu güzel beldeye sâhib olduğu ve ilk seferinin muzafferiyetle
neticelendiği için Allahü teâlâya şükür secdesine kapandı.
Daha sonra kalenin Kalonoros olan adının kendi ismine izafeten Alâiyye’ye çevrilmesini emretti.
Alâiyye’den sonra Alara kalesi de teslim alındı. Şehre on iki kapılı saray, sûr ve burç yapıldı. Alâiyye’deki
inşâ ve îmâr 1223 (H. 620) senesinde tamamlandı. Yapımına daha önce başlanan Alâüddîn Camii bitirilerek
ibâdete açıldı. Şehir, medrese ve diğer eserler ile süslenip, Sultan’ın kışlık merkezi hâline getirildiği gibi,
devlet erkânına ait konaklar da yapıldı. Tersane inşâ edilerek, denizciliğe önem verildi. İktisadî ve ticarî
hayâtın gelişmesi için şehir ve hâricinde tedbirler alınıp, Türk ve müslüman tüccarlara san’atkârlara çeşitli
imkânlar tanındı. Alâiyye ile Antalya arasına Şerofzan Han’ı ve kervansaraylar inşâ edildi. Ticâret kervanları,
tacir ve mâiyyetinin ihtiyaçları sağlanıp, emniyete alındı.
Sultan Alâüddîn Keykubâd, Alâiyye’nin fethinden sonra kışı Antalya’da geçirdi. Baharda Kayseri’ye geldi.
Fütuhat plânlarının tatbikine geçmeden, iç işlerin hâiline baktı. Devamlı fetihler, saltanat değişimi, taht
mücâdeleleri, muhacirlerin iskânı, nüfûsun çoğalması, beylerin nüfuzunun artması; devletin önde gelen
mes’eleleri idi. Ayrıca, devlet ricali arasında emniyetsizlik, hoşnutsuzluk vardı. Sultan, îmâr ve inşâ
faaliyetlerinde mâlî mes’ûliyetler getirip, nüfuzu merkezîleştirme tedbirleri aldı. Kendisini öldürerek kardeşi
Celâleddîn Keyferîdûn’u tahta çıkarmak niyetinde Olan bâzı beylerin varlığından haberdâr oldu. İlk tedbir
olarak saray vetaplantılara gelen beylerin çizmeleri hâriç silâhsız gelmelerini emir buyurup, kaide hâline
getirdi. Onları bertaraf etmek için hazırlık ve tedbirlerini tamamlamasıyla da saraya davet ettiği isyankâr
beylerden yirmi dördünü cezalandırdı. Mâiyyetleri te’sirsiz hâle getirilip, çocukları Tâşthâne ve Gulâmhâne
mektebine gönderilerek, terbiyeli bir şekilde yetiştirildi. 1227 (H. 625) senesindeki bu hâdiselerden sonra,
devlet işleri yeni tâyinler, yerinde ve isabetli tedbirlerle her bakımdan yoluna kondu. Sultan, tebeasmın hak ve
hukukunu içerde ve dışarda her türlü tecâvüzden koruduğu gibi, memleketteki yabancı misafirlere de aynı
şekilde muamelede bulundu ve başvuran tüccarların, dertlerini dinledi. Tüccarlardan birinin Anadolu Selçuklu
Devleti sarayına gelerek; “Haleb’den, Şam ve Bağdad kumaşlarını denk bağlayıp, bu memlekete (Anadolu)
geliyordum. Ermeni Leon’un hükmettiği yerlerden geçerken, bütün mallarımı soydular, hayâtımı zor
kurtardım. Kâfirin, Sultan’dan korkacağını düşünerek dergâhınıza geldim’, bir başka tacirin de; “Antalya
sâhillerindenim. Bütün hayâtım boyunca ne kazandımsa gemiye yükleyip, deniz seferine çıktım. Mısır’a varıp,
kâr etmek istedim. Fakat sahilden hücûm eden Frenkler (haçlılar) bizi esir ettiler. Bütün mallarımızı alıp sonra
zindana attılar” şeklinde durumlarını arz etmeleri üzerine, zararları derhal tazmin edilmiştir.
Sultan Alâüddîn, Ani havalisinden Kilikyâ’ya gelen Ermenilerin hudud tecâvüzlerini durdurmak, Anadolu’ya
gelen Türkmenlere yer te’min etmek ve ticâret yollarını emniyete almak için sefere çıktı. Mübârizüddîn Çavlı
kuzeyden, Emîr Komnenos Mavrozomes doğu istikâmetinden kara kuvvetleriyle ve Antalya subaşısı
Mübârizüddîn Ertökuş da güneyden deniz kuvvetleri ile harekete geçti. Mübârizüddîn Ertökuş, sahilden
ilerleyerek Ermenilerin karşı taarruzunun ve Kıbrıs Adası’ndaki haçlılar ile birleşmesinin önüne geçmek istedi.
Türkler ile karşılaşan haçlılar mukavemet edemeyerek, kale ve hisarları boşaltıp gemilerle Kıbrıs’a döndüler.
Manavgat, Anamur ve sahildeki diğer kaleler Ermeni ve Rumlar’dan teslim alınıp, kültüvâil denilen dizdarlar
kumandasında Türk muhafızlar yerleştirildi. Mübârizüddîn Çavlı, Lârende tarafından Göksu vadisini tâkible
Silifke’ye doğru ilerleyip, İçel bölgesini zabt etti. Buraya Kamereddîn Lala Bey vali tâyin edilerek, bölgeye
Karamanlılar zamanına kadar Kamereddîn ili denildi. Emîr Komnenos, Maraş ve Ceyhan vadisi boyunca
ilerleyerek Çukurova’ya indi. Ermeniler ile müttefikleri haçlılar perîşan olup, sulh istediler. Sultan, Kilikya’nın
yakınlığı sebebiyle her zaman feth edilebileceği görüşü ile 1225 (H. 623)’de Çukurova harekâtını durdurup,
1226 (H. 624)’de sulh yapıldı. Andlaşmaya göre; Kilikya’daki Ermeniler tâbüyeti, senelik vergiyi
kabullendiler. Sis (Kozan) de cami inşâ ettirerek, Sultan adına hutbe okutup, para basmayı kabul ettiler.
Sis’teki müslümanlar, İslâm dîninin emirlerini serbestçe yapacak ve İslâmiyet resmen tanınacaktı. Reisleri
kendi silâh ve techîzâtı ile, ihtiyaç ve sefer hâlinde, bin süvari ve beş yüz çarkçıdan müteşekkil muharip ve
yardımcı kuvvet gönderecekti. Bu sefer esnasında feth edilen İçel arazisine Türkmenler iskân edilerek, arazi,
mal ve nüfus tahriri yapıldı.
O sırada Moğollar, Türkistan’dan batıya yönelerek Kırım’a kadar geldiler. Kırım’ın Karadeniz sahilindeki
büyük ticâret merkezi Suğdak şehrini işgal ederek çok zulüm yaptılar. Ahâli çâreyi kaçmakta buldu. Pek çok
tacir ve sermayedar, kurtarabildikleri kıymetli malları ve sermâyelerini gemilere yükleyip, Karadeniz’in güney
sahillerine çıkarak, Anadolu Selçuklu Devleti’ne iltica ettiler. Suğdaklı kazazede ve felâketzedeler ile Kıpçak,
İdil Türkleri ve Rus diyarında aynı akıbete uğrayan tüccarlar, Alâüddîn Keykubâd’a hâllerini arz ettiler. Sultan,
dergâhına gelen mazlumları dinleyip, gönüllerini hoş tutarak kalblerini kazandı. Moğollar’ın zulümlerine ve
fırsatçı Rumların yağma ve yerleşme faaliyetlerine mâni olmak için Suğdak üzerine denizaşırı bir sefer
yapmaya karar verdi. Hududlardaki hizmetleriyle meşhûr Kastamonu uç beyi Hüsâmeddîn Çoban
kumandasındaki Selçuklu kuvvetleri, Karadeniz donanmasıyla Sinop’tan Suğdak’a hareket ettiler. Suğdak’a
çıkartma yapıp, şehri teslim aldılar. Havalideki Kıpçak hânı, Saksın şehri ahâlisi ve Rus knezi Selçuklulara
karşı ittifak edip, on bin kişilik ordu hazırladılarsa da, muharebeye cesaret edemediler. Beş bin dinar altın ve
çeşitli hediyeler vermek suretiyle Anadolu Selçuklu tâbüyetini kabul ettiler. Rus knezi de, kıymetli hediyeler,
Macar atları, kürkler ve ketenler göndererek âmân diledi. Suğdak’da Alâüddîn Keykubâd’ın fermanı okunup,
îlân edildi. Cami inşâ edilerek kadı, imâm ve müezzinler tâyin edildi. 1227 (H. 625) senesinde gerçekleştirilen
Suğdak seferi neticesinde, Anadolu Selçuklu Devleti denizaşırı beldelere hâkim olup, pek çok ganîmet ve
hediyeler ile dönüldü. Suğdak’da emniyet sağlanınca geri dönen tacirler, ticâret hayâtına tekrar devam ettiler.
Trabzon ve civarına hâkim olan Rumlar, Türklerin meşguliyetinden faydalanarak, Karadeniz sahillerine
taarruza geçtiler. Kırım seferinden sonra Sinop, Samsun ve Ünye sahillerine karşı harekâta geçildi. Melik
Gıyâseddîn. Keyhüsrev ve atabeği Mübârizüddîn Ertokuş kumandasında gönderilen kara kuvvetleri,
Gümüşhane yolu ile Zigana Dağı’nı aşıp, Maçka’ya doğru ilerlediler. Türklerin harekâtına mukavemet
edemiyen Rumlar, müstahkem Trabzon sûrları içine çekilip, müdâfaaya geçtiler. Trabzon, kara ve deniz
istikâmetinden, muhasara malzemeleri ve mancınıklarla kuşatmaya alındı. Şiddetli hücûmlar yapılıp, sûrların
üstüne çıkılarak büyük kahramanlıklar gösterilmesine rağmen; kalenin sağlamlığı, fırtına ve yağmurun
getirdiği seller, taarruzun devamını ve harekâtın seyrini zorlaştırıyordu. Engellerin artması, muhasaranın
kaldırılmasına sebeb oldu. 1228 (H. 625) seferinde zabt edilemeyen şehir daha sonra tâbüyete alındı.
Doğudaki bâzı küçük beylikleri de aynı bayrak altında toplamaya çalışan Alâüddîn Keykubâd, Artuklu ve
Mengücüklü topraklarını sınırlarına dâhil etti. Eyyûbî sultânı Melik Eşref le araları, fitneciler tarafından
açılmaya çalışıfdıysa da, melikin kızkardeşi ile evlenerek akrabalık te’sis etti ve güçlü bir ittifak kurdu.
Yaklaşan Moğol tehlikesine karşı tedbirli davrandı. Onlara karşı savaşan Celâleddîn Harezmşâh’la dostluk
kurup destekledi. Ancak Celâleddîn Harezmşah, Moğolların dayanılmaz zulmünden kaçarak Anadolu’yu
istilâya kalkışınca, buna mâni olmak istedi. Araları açıldı Melik Eşref ve Sultan Alâüddîn Keykubâd’ın birlikte
düzenledikleri sefer neticesinde, Erzincan yakınlarında Yassıçimen’de Harezmliler yenildi. 1230 (H. 628)’de
yapılan bu savaşta, Moğolların karşısında güçlü bir kuvvet olan Harezm ordusu zayıfladı. Yok yere
müslümanlâr birbirlerini kırdılar. Alâüddîn Keykubâd, Erzurum ve havalisini de tekrar topraklarına kattı. Bu
galibiyet, Selçuklulara doğuda kısmî huzur te’min ettiyse de, Moğol tehlikesine yol açtı. Netîcede İslâm
âleminin aleyhine çok büyük hâdiselerev sebebiyet verdi. Harezmşâhlar, Moğollara karşı önemli bir sed teşkil
ediyordu. Mağlûbiyetleri, bu şeddin kalkmasına sebeb oldu. Daha sonra Moğollar batıya yürüyerek, Anadolu
dâhil Orta Asya ve Orta Doğu’daki İslâmî ve İslâmiyet’ten önce de yapılmış nice medeniyet eserlerini,
kütüphaneleri, mektebleri, rasadhâneleri, kıymetli kitapları, târihin önemli kaynaklarını yok ederek,
milyonlarca Türk ve müslümanı öldürdüler.
Moğollar, Harezmşâhları mağlûb edince, 1230 (H. 628)’de Celâleddîn Mengüberti’yi tâkible Doğu
Anadoju’ya girdiler; yağma, tahrib, katliâm yaparak Harput’a vardılar. Hıristiyan Gürcü kraliçesi Rosudan’ın
tahrikleriyle, 1232 (H. 629)’da Sivas yakınlarına kadar ilerlediler. Pek çok insanı esir alıp, hayvan sürülerine el
koydular. Alâüddîn Keykubâd, Moğolların tecâvüzünü öğrenince, Kemâleddîn Kâmyar’ı derhâl Sivas’a
gönderdi. Moğolların kuvvet mikdârı ve gayesini öğrenmek için takibe başladı. Kemâleddîn Kâmyar, Erzurum
havalisi kumandanı ile görüştü. Moğolları ordu ile değil de casuslar vasıtasıyla tâkib ederek, lüzumlu bilgiler
topladı. Moğollar, Yunus Derbendi’ni aşıp, Mugan Ovası’na varınca, tahrikçi Gürcü kraliçesine karşı harekete
geçildi. Kemâleddîn Kâmyar ve Mübârizüddîn Çavlı kumandasındaki Selçuklu ordusu, süvari, piyade
kuvvetleri ve ağır muhasara silâhları ile Gürcistan’a girdiler. Gürcistan’da fetihlerde bulunarak ilerlediler.
Kraliçe Rosudan sulh istedi. Kraliçe, daha önceden evlenip ayrıldığı Selçuklu şehzadesi Tuğrul Şâh’dan olan
kızını Alâüddîn Keykubâd’ın oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev”e verdi. Selçuklu ordusu Gürcistan’dan dönüp, zafer
haberini ve ganîmetleri Sultan’a arz ettiler. Sultan Alâüddîn Keykubâd, Moğol tehlikesini diplomasi yoluyla
durdurmak istedi ve ögedey’e elçi gönderdi. Moğollar, Cengiz Hân’ın bile kahramanlığına hayran kalıp,
çekindiği Celâleddîn Mengüberti’yi mağlûb eden Alâüddîn Keykubâd karşısında ihtiyatlı davrandılar Alâüddîn
Keykubâd, sağlığında Moğol istilâ ve tehlikesini ülkesinden uzak tuttu. İleri görüşlülükle hududlarındaki ve
ülke içindeki mühim şehir ve kaleleri tahkim etti. Kemâleddîn Kâmyar’ı doğu hududuna sefere gönderdi,
önceden âlim, fâzıl, zâhid ve mutasavvıflar yurdu olan ve medeniyet eserleri ile süslü Ahlat, Moğol
tahribatıyla harabeye dönmüş idi. Sultan, Ahlat, Bitlis ve havalisini emniyete aldı. Bölgenin îmâr ve ihtiyâcının
te’min edilmesini emrederek, nüfus, arazi ve emlâk tahrîrini yaptırdı, iskân ettiği ahâliye hayvan, tohum ve mal
dağıttırıp, bir müddet vergiden muaf tuttu. Azerbaycan, Erran (Karabağ) ve havalisindeki ahâli, Alâüddîn
Keykubâd’ın müşfik, âdil ve insanî hareketlerine hayran kalıp, akın akın Selçuklu topraklarına geldiler ve
gayet güzel muamele gördüler. Bölgedeki Harezmli askerlerde Selçuklu hizmetine girip, Anadolu’nun
ortalarına iskân edildiler. Ahlat bölgesi subaşılığı, Sinâneddîn Kaymaz’a verilerek, tâyinler, îmâr ve inşâ
faaliyetlerine devam edildi.
Bu arada fitne ateşi körüklendi. Eyyûbîlerle, Selçukluların arası açıldı. Eyyûbîler, güneyde Selçuklu
topraklarına girdiler. Moğollar da doğudan hücûma geçtiler. Alâüddîn Keykubâd, Moğollardan çok
Eyyûbîlerin istilâ hareketlerine üzüldü. Eyyûbîler üzerine Tâcüddîn Pervane ve Harezmli Kayır Hân
kumandasında, Selçuklu ve Harezmli askerlerinden müteşekkil bir ordu gönderdi. Müstahkem Amid şehrini
kuşattılarsa da, sûrları aşamadılar. Sultan, Şemsüddîn Muhammed İsfehânî kumandasında teçhizattı ve
muhasara vasıtalarıyla mücehhez yardımcı kuvvet gönderdi. Kışın getirdiği ağır şartlar yüzünden Âmid feth
edilemedi.
Sultan Alâüddîn Keykubâd, Âmid seferi dönüşünde, Eyyûbîlerin Güneydoğu Anadolu’daki faaliyetlerini
durdurmak gayesiyle meliklerin arasını açarak Melik Kâmil’i yalnız bıraktı. 1237 (H. 634) ilkbaharında
Selçuklu Ordusu’nu Kayseri’nin Meşhed ovasında topladı. Ramazan bayramı namazını Kayseri’de kıldı.
Büyük merasim yapıldı. Sultan, bayramın üçüncü günü Bağdad’dan ve diğer devletlerden gelen elçilik
heyetlerine büyük bir ziyafet verdi. Ziyafetin sonunda rahatsızlanarak, Keykubâdiye Sarayı’na gitti.
Muhtemelen zehirlenerek Ramazan bayramının dördüncü günü vefat etti. Sultanın vefatıyla doğu seferi yarım
kaldı.
Alâüddîn Keykubâd, saltanatının on yedinci senesinde vefat ettiğinde kırk beş -elli yaşlarında idi. Konya’da
Anadolu Selçuklu sultanlarının çoğunun medfûn bulunduğu Ulu Cami de denilen Alâüddîn Camii bitişiğindeki
Künbedsaray adıyla da anılan Künbedhâne’ye defnedildi. Yerine İzzeddîn Kılıç Arslan’ı veliahd göstermesine
rağmen, Gıyâseddîn Keyhüsrev tahta çıkarıldı.
Alâüddîn Keykubâd’ın şahsiyeti, Moğol ögedey Kaan’ın elçisi tacir Emîr Şemseddîn Ömer’in şu teşhisiyle
özetlenebilir: “O, dünyâca beğenilmiş ve İslâm’da misli gelmemiş bir pâdişâhdır. Dîni ve görüşü sağlam,
adaleti geniş, aklı kâmil, memleketi mâmur, serveti çok, ahâlisi hoşnuddur. Kendi memleketinde zâlimler ve
yol kesiciler onun siyâseti ve kahrı sayesinde görülmez. Adalet tevziin de kuvvetli ve zayıf arasında fark
gözetmez. Ülkesini idarede dirayetli ve düşman avlamakta uyanıktır.”
Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin talebelerinden olup, Ğengiz istilâsıyla Anadolu’ya gelen Necmeddîn-i Râzî,
Sultan Alâüddîn Keykubâd ve ülkesini şöyle anlatır: “Müslümanlar emniyet, asayiş ve huzuru Selçuklu
hanedanının mübarek sancağı gölgesinde buldular. Bu dindar pâdişâhlar zamanında yapılan medreseler,
hânekâhlar (zaviye), ribâtlar (kervansaray), hastaneler, köprüler ve başka hayır müesseseleri hiç bir devirde
vücûda getirilmemiş; âlimlere, zâhidlere ve ahâliye gösterilen himaye ve şefkat, devirlerinde girişilen gazalar
ve kazanılan zaferler gibisi hiç bir zaman vuku bulmamıştır. Bu husus o kadar malûmdur ki, tafsilâta lüzüm
yoktur. Zîrâ Türkistan, Fergana, Mâverâünnehr, Hârezm, Horasan, Gür, Sîstan, İran, Irak, Diyârbekir, Suriye
ve Anadolu ülkeleri onların ve tabiîlerinin eserleri ile doludur. Müslümanlar bu mübarek hanedana dua ve sena
ile meşguldürler.”
Sultan Alâüddîn Keykubâd, samîmi bir müslüman olup, Ehl-i sünnet itikadında ve Hanefî mezhebinde idi.
İbâdetlerini devamlı ve eksiksiz yapardı. Alâüddîn Keykubâd’ın İslâmiyet’i tatbikini Taşdârı Celâleddîn
Karatay şöyle anlatır: “On sekiz sene Sultan’ın hizmetinde bulundum. Gecenin üçte birinden fazlasını, uykuda
geçirdiğini hatırlamıyorum. Bilâkis onu geceleri Kur’ân-ı kerîm okumak, namaz kılmak, dua etmekle ve
çalışmakla meşgul gördüm.”
Alimlere hürmet eder, ilmi çok severdi. Başta Kur’ân-ı kerîm olmak üzere, dînî eserlerin yanında, târih, devlet
idaresi ve siyâsî kitaplar okurdu. İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin Kimyâ-i Se’âdet, Kâbus Unsur ul-Meâlî’nin
Kâbûsnâme ve Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’sini okuduğu gibi, kıymetli âlimleri yanından eksik etmezdi.
Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerini çok sevip, hürmet ederdi. Sıkıştığı hâllerde, onu vesîle ederek Allahü
teâlâya dua ederdi. Ayrıca Necmeddîn-i Râzî ve Mevlânâ’nın babası Sultân-ül-Ulemâ Behâeddîn Veled’in
sohbetinde bulunup, istifâde etti. Behâeddîn Veled ile, tamamlanan Konya sûrlarını gezdiler. Sultân-ül-Ulemâ,
sûrların sağlamlığını, güzelliğini ve metanetini beğenmekle beraber; yüz bin burç ve bedeni aşarak âlemi harâb
eden, mazlumların dua oklarının neler yapabileceğini sordu. Sonra Sultan’a; “Allah Allah, deyip cehd et ve
cihâdda bulun. Adalet ve ihsan kalesini yükseltirsen, hayıf ve dua askerlerini kazanırsın. Zîrâ bunlar senin için
binlerce kaleden daha mühimdir. Alemin ve ahâlinin emniyeti onlara bağlıdır” buyurmuştur. Sultan da gönül
sultânının tavsiylerine uyarak, adaletle hükmetti ve İslâm’ın güzel ahlâkından ayrılmadı. Sultan’ın bu
vasıflarına zamanın âlim ve yazarları pek çok eserde yer vermişlerdir. Kapısına gelip, yardım isteyenleri asla
boş göndermez, gönüllerini hoş tutardı. Mazlumların hak ve hukukunu aramak için sefere çıkar, muharebeden
çekinmezdi. Devrin tarihçisi İbn-i Bîbî, bir manzumesinde şunları yazar: “Ey Şehinşâh-i âzam, Uluğ
Keykubâd!
Dil, senin vasıflarını anlatmağa kadir değildir. Herkesin ümid ve korkusu sana bağlıdır. Sana her an binlerce
teşekkürler olsun ve dünyâ senin adaletin ile dolsun! Zîrâ sen, cihanın seçkini, Selçukluların iftiharı ve Allahü
teâlânın arslanı bir pâdişâhsın!” Devamında da; “Saadet diyarı ve huzur sarayı olan Anadolu, dünyâda zayıf ve
garîblerin sığınağı, hüner sahiplerinin barınağı iken, vefatından, 1283 (H. 682) yılına kadar bu memlekette
kimsenin boğazından tatlı şerbet geçmedi ve bu ülke dâima bir gerileme içinde kaldı” diye yazar.
Alâüddîn Keykubâd, Seyyid Burhâneddîn Muhakkik Tirmizî ve talebesi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî,
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri devrinde yaşayıp, onlarla münâsebette bulundu, islâm âleminde edebiyat ve
tasavvuf lisânı olan Farsça’yı çok iyi biliyordu. Farsça şiirler yazardı. Devrin Melik-üş-şuarâşı Kani’î,
Türkistan’dan Sultan’ın yanına gelerek üçyüzbin beytlik otuz cild Selçuklu Şehnâmesi’ni yazdı. Astronomi
ilmine merakı olduğundan müneccim Bîbî’yi, Şam’dan Konya’ya davet etti. Anadolu’ya gelen ilim ehli ile
Moğol istilâsından yurtlarını terk eden Türkistanlı ve İranlı pek çok âlim, edîb, şâir ve san’atkârı himaye
ederek, imkân tanıdı. Alimler ve ilim âşıklarına medrese, hânekâh, zaviye, dâr-üş-şifâ yurtları inşâ ve îmâr
ettirdi. Konya’da kendi adına Dâr-üş-şifâ-i Alâî’yi (hastane) yaptırdı. Ayrıca pek çok hayır eserleri inşâ ettirdi.
Kerîmüddîn Mahmud Aksarâyî, târihinde, Sultan’ın çok akıllı, güzel ahlâklı olduğunu beyânla; “O’nun hayrat
eserleri zamanın sahifeleri üzerinde ve cihanın her tarafında güneş ışığı kadar parlaktır” diye anlatır.
Alâüddîn Keykubâd, Türklerin en büyük cihangir sultanlarından idi. Dünyâya, İslâmiyet’in emrettiği nizâmı
vermek ve İ’lây-ı kelimetullah uğrunda mücâdele etti. Anadolu Selçuklu Devleti’nin kudret ve şerefini
yükseltti. Mütecavizlere karşı şiddetli, fakat âdil davrandı. Bizanslılar, Haçlılar, Moğollar, Rumlar, Ermeniler
ile din, millet ve vatan uğruna mücâdele etti. Eyyûbîler, Harezmşahlar ve âsî Türk beylerinin tecâvüzünü
cezâlandırdı. Memleketinin hududlarını genişletti. Pek çok hükümdar, bey, kumandan ona itaat etti. Alâüddîn
Keykubâd’ın zaferlerini işitip, cihangirliğini teşhis eden Papa ve Alman impara toru, dost geçinme çârelerini
aradılar. Devletler, elçilik hey’etleri göndererek, dostluklar kurdular. Bu sebeple dünyânın sultânı mânâsında
Sultân-ül-âlem denildi. Cihâd ve gazâlardaki muvaffakiyeti üzerine Abbâsî halîfesi de büyüklüğünü tasdik
ederek, etrafa yazıp gönderdiği mektuplarda, en büyük sultan mânâsında Sultân-ül-âzam ünvanı ile hitâb etti.
Cihangirliği yanında iktisadî ve ticarî hayâta çok önem vermiştir. Ahâlisinin refah seviyesini yükseltmek için
ikitisâdî ve ticarî hayat ile medeniyet yolunu dâima açık tuttu. Ticarî ve medenî münâsebetlerin baş âmili olan
kara ve deniz yollarına önem verdi. İnşâ ettiği kervansaray ve hanlar, sahil şehirlerinde kurduğu limanlar
bunun en açık şahididir. Ayrıca, onun devrinde ülkenin her tarafında ticâret merkezleri yaygınlaştırıldı.
Beynelmilel ticâret yollarının emniyeti sağlandı. Orta Doğu, Asya, Avrupa ve Afrika kıt’aları ile ticarî
münâsebeti olan devlet, kavim ve kolonilerle andlaşmalar yapıldı. Alâüddîn Keykubâd’ın iktisadî ve ticarî
hayâtın gelişmesi hususunda tâkib ettiği isabetli siyâseti netîcesinde, Anadolu önemli bir ticarî merkez hâlini
aldı. Yolları emniyete almasına rağmen her ihtimâle karşı zengin ticarî mallar taşıyan büyük kervanların,
denizlerde yabancı korsanlar tarafından tecâvüze uğraması hâlinde bunların zararları devlet hazînesinden
karşılandı. Bu, muazzam bir teşvik ve himaye idi. Ticâret kervanlarının hem emniyeti, hem de istirâhati için
ana yollar üzerine kervansaraylar yaptırdı. Kervansaraylar gayet mükemmel istirahat yerleri, emniyetli,
müstahkem binalardı. Gelen kafilenin her türlü ihtiyâçları burada karşılanırdı. Yolculara ayırım yapılmaksızın
ücretsiz ve aynı mikdarda yemek verilir, hayvanlarına bakılıp, hastaları tedâvî edilir, ilâç te’min edilir ve
malları emniyete alınır, istirâhatleri sağlanırdı. Bu kervansaraylar zamanımızın; yolcunun rahatça iştirahatlai
sağlayan otel, yiyecek ve içeceğini hazırlayan lokanta, tedâvî yapılıp, ilâç verilen revir, emniyetini sağlayan
garnizon, malları muhafaza eden ambar, hayvanların barındırılıp, bakıldığı ahır ve çiftlik mâhiyetinde idi.
Ticarî hayâtın gelişmesine paralel olarak ziraî ve sınaî istihsâl de aynı seviyede yüksek olup, ahâlinin refahı da
iktisâdî yükselişe eşit idi. Avrupalılar Anadolu’yu efsânevî servetler ve hazîneler diyarı olarak görürlerdi.
Sultan adına basılan Sikke-i Alâî ve Keykubâdî denilen altın paralar piyasanın en kıymetli, geçer akçesi idi.
İktisadî yükselişe paralel, muazzam inşâ ve îmâr faaliyetleri yapıldı. Sultan, saltanatının ilk yıllarında merkez
olarak kullandığı Konya, Kayseri, Sivas şehirlerini, başta surları olmak üzere, tahkim ve ilâvelerle îmâr ve inşâ
ettirdi. Muhtemel Moğol istilâsına karşı da hudud ile diğer Anadolu içlerindeki şehir, kasaba ve kaleleri tamir
ve inşâ ederek, savunmaya hazırladı. Rumlardan alınan Alâiyye, Sultan’ın nâmına uygun medenî eserlerle
süslendi. Büyük şehirler ve lüzumlu yerler ile ihtiyâcı olan mahaller muhteşem sûrlarla çevrildi. Ayrıca cami,
medrese, hastane, tersane, köprü, kervansaray, han, hânekâh, zaviyeler inşâ ettirdi. Akdeniz sahilinde Alâiyye,
Beyşehir gölü üzerinde Kubâdâbâd, Kayseri’de Keykubâdiye ve Konya saraylarını yaptırdı. Kubâdâbâd meyve
ağaçları, yeşillikleri, suları, havası ve Beyşehir gölünün manzarası, ruha ferahlık veren cami, köşk, hoş
havuzlar ve çardaklar ile muhteşem bir mamure idi. Sultan’ın sefer haricindeki yazlığı, Kayseri’deki
Keykubâdiye sarayı, çeşmeler, çiçekler ve güllerle çevriliydi. Sultan, sarayında yabancı elçileri kabul ederek,
ziyafet verir, onlara Anadolu Selçuklu Devleti’nin gücünü en güzel şekilde gösterirdi.
Sultan, islâm dîninin ve ülkesinin müdâfaası, cihâd farîzasının îfası, memleket ve vatandaşının emniyeti için
ordu ve askerî teşkîlâta çok önem verirdi. Zamanında Anadolu Selçuklu Devleti’nin ordusu yüz binden
fazlaydı. Bu ordunun esâsını Anadolu’da her vilâyette bir subaşının kumandasında bulunan ve iktâ arazisine
dağılan sipâhîler meydana getirirdi. Merkezde satın alınmış kölelerin meydâna getirdiği Gulâmhânelerde yâni
köle mekteblerinde babalar elinde İslâmî terbiyeyle yetişen muhafız kuvvetler vardı. Bunların mevcudu onbin
ile onikibin arasıydı. Ayrıca merkezde Gürcü, Kıpçak, Frenk ve Almanlar’dan müteşekkil ücretli askerler de
bulunurdu. Yassıçimen Muharebesi ve Celâleddîn Mengüberti’nin mağlûbiyetinden sonra Selçukluların
hizmetine giren Hârezmlilerin de on iki bin süvari kıt’ası merkezde Sultan’a bağlıydı. Anadolu Selçuklu
Devleti’nin tâbiiyyetindeki Ermeni, Trabzon ve İznik Rum hükümdarlarından sefer esnasında alınan yardımcı
kuvvetler de vardı. Deniz kuvvetleri de olup, Karadeniz’de, Sinop, Akdeniz’de ise Antalya ve Alâiyye
limanlarına sahipti. Buralarda tersane olup, donanma için gemiler inşâ edilirdi. Donanma, denizaşırı seferler
yapabilecek derecede kuvvetliydi. Silâhlı kuvvetlerin ihtiyâcı memleket içinde te’min edilirdi. Güçlü bir
istihbarat teşkîlâtı vardı.
Hep kuvvetli ve büyük pâdişâhlar yetiştiren Selçuklu hanedanı, Alâüddîn Keykubâd’ın vefatından sonra
birdenbire sükûta uğradı. Bir daha öncekiler gibi muhteşem bir sultan gelmedi. Selçuklu hanedanının İran ve
Horasan’da hüküm süren Büyük Selçuklu kolu ilk devrelerde Tuğrul Bey, Alb Arslan, Melikşâh ve Sultan
Sencer gibi cihangir ve büyük sultanlar yetiştirmişse de bunlardan sonra gelen sultanlar zayıf kalmışlardır.
Netîce îtibâriyle Selçuklular Anadolu’da büyük bir cihâd ve medeniyet devri yaşadılar. İslâmiyet’i yaymak,
yaşamak ve yaşatmak için Anadolu toprağını kanlarıyla suladılar. Anadolu’nun her köşesi kahramanların ve
velîlerin kabirleriyle süslendi. Bu yiğitler, asırlarca sürdürdükleri cihâdlar ve mücâdeleler ile Anadolu’ya
bambaşka bir mânâ kazandırıp, güzel bir yurt yaptılar. Yüksek bir medeniyet kurdular. Bu güzel yurdun
kurucuları Süleyman Şahlar, Kılıç Arslanlar, Danişmend Gaziler, Sultan Mes’ûd, Keyhüsrev ve Keykâvuslar
olmuştur. Bu güzel vatanın kurulmasında, mükemmel ve seçkin bir Türk sultânı olan Alâüddîn Keykubâd’ın
da hizmeti pek büyüktür. Ondan sonra Selçuklu hanedanı, Kösedağ bozgunu ve Moğol istilâsı ile çöktü. Ancak
bu çöküşten bir müddet sonra, Türk milleti Kayı beyi etrafında toplanıp, pek muhteşem ve çok mükemmel bir
şekilde teşkilâtlanan Osmanlı Devleti’ni kurdu. İslâmiyet’e uyarak, üç kıt’ada yepyeni ve benzeri görülmemiş
bir cihan hâkimiyeti ve üstün bir medeniyet kurdular. Bu müstesna devlet asırlarca hüküm sürdü. İnsanlığın
yüzünü güldürüp çok müreffeh bir hayat yaşattı. Gerek Selçukluların, gerekse Osmanlıların en mükemmel ve
en bariz vasıfları, Peygamber efendimizin bildirdiği dosdoğru yol olan Ehl-i sünnet itikadına sarılmaları ve
bunu yaymak için çalışmalarıdır.
1) El-Evâmir-ül-Alâiyye fil-umûr-ul Alâiyye (İbn-i Bilâ); sh. 201
2) Menâkıb-ül-ârifin (Eflâkî)
3) Ebü’l-Ferec târihi; sh. 375
4) El-Kâmil fit-târih; cild-12, sh. 136
5) Selçuknâme (Anonim); sh. 45
6) Ikd-ul-cum’ân (Bedrüddîn Aynî, Süleymâniye Kütüphanesi, Veliyyüddîn Efendi kısmı); cild-19, vr. 188
7) Nüzhet-ül-kulûb (Kazvînî); sh. 113
8) Kitâbu bast-ül-arz (İbn-i Sa’îd Mağribî, Tetuan 1958); sh. 104
9) El-Veled-üş-şefik (Kadı Ahmed Niğidi); sh. 293
10) Documend Armeniens (Sempad); cild-1, sh. 64, 5
11) Pro Ottoman Turkey; sh. 124
12) Nihâyet-ül-ereb (Nüveyrî, Köprülü Kütüphanesi nr. 1188); cild-4. sh. 176
13) Sîretü Celâleddîn Mengübertî (Fransızca tercümesi G. Houdas); sh. 306
14) Târih-ül-İslâm (Zehebî, Süleymâniye Kütüb. hanesi, Ayasofya kısmı nr. 3012); vr. 2046
15) Müsâmerat-ül-ahbâr ve musâyerat-ül-ahyâr (Aksarâyî, Ankara 1944); sh. 33
16) Mir’ât-ı kâinat; cild-2, sh. 112
17) Fütûhat-il-İslâmiyye; cild-2, sh. 51
ALÂÜDDÎN MUHAMMED HALACÎ
Delhi Türk Sultanlığı Halaç hanedanının en meşhûr hükümdarlarından. Melik Şihâbüddîn Yugruş Hân’ın
oğludur. Doğduğu yer ve doğum târihi bilinmemektedir. 1316 (H. 716) senesinde vefat etti. Hindistan’da
İslâmiyet’i yayan ve büyük bir Türk devleti kuran Halaç (Kalaç) Türklerindendir. Hindistan’da Halaç
hanedanının kurucusu, kayınbabası ve amcası olan Celâleddîn Fîrûz Şâh’ın yanında yetişmiştir.
Amcası Celâleddîn Firûz Şah, İslâm’ın emirlerine uyar, yasaklarından gücü yettiğince sakınırdı. Allahü
teâlânın sevgili kullarını sever, hürmet ederdi. Zamanında ülkesinde yaşayan Nizâmüddîn-i Evliya hazretlerine
çok saygı gösterir ve duasını almadan bir işe başlamazdı. Tek kelime ile o mübarek zâtın âşığı idi. Ona sık sık
hediyeler gönderirdi.
Celâleddîn Firûz Şah, devlet kademelerine ehü kimseler yerleştirmek isterdi. Yeğeni Alâüddîn’in kabiliyetini,
çalışkanlığı, Allahü teâlânın sevgili kullarına olan muhabbetini ve dînine olan bağlılığını bildiğinden ona
Melik ünvanı verip, Kara valiliğine tâyin etti. Melik Alâüddîn, burada kısa zamanda idarî ve askerî tedbirler
aldı. Hazırladığı ordu ile Hindistan’da İslâm dînini yaymak, Türk hâkimiyetini kurmak için seferler tertipledi.
Divgîr üzerine yürüdü. Raca Râmâçandro idaresindeki şehri, çok az bir kuvvetle muhasara edip, kaleye taarruz
etti. Kuşatma ve taarruzdaki muvaffakiyeti sonucunda Raca ile sulh yaptı. Sulha Raca’nın oğlu razı olmadı.
Melik Alâüddîn Muhammed, Raca’nın oğlunu da yenerek daha ağır şartlarla anlaşmaya mecbur etti.
Hindistan’da zenginliği ile meşhûr olan Divgîr’den çok mikdarda ganîmet aldı. Bu ganîmet ile Dehli Türk
Sultanlığı çok zenginleşti. Aynı zamanda Melik Alâüddîn’in Sultan Celâleddîn’in katında itibârı arttı. Melik,
1294 (H. 694) senesinde tertiplenip, muvaffakiyetle neticelenen Divgîr (Devegiri, Devletâbâd) seferinde aldığı
ganimetleri, amcası Celâlüddîn Firûz Şâh’a arz etmek istedi. Yeğeninin bu başarıları Firûz Şâh’ı pek memnun
etti. Onu karşılamak ve tebrik etmek için Kara’ya geldi. Karşılaşmaları çok içten oldu. Kucaklaştıkları sırada
amcası Firûz Şah, düzenlenen suikastle şehîd edildi. Bunun üzerine Alâüddîn Muhammed Halacî, Firûz Şâh’ın
yerine 19 Haziran 1296 (H. 696) târihinde Kara Dehli Sultanlığı tahtına geçti.
Sultan Alâüddîn, önce iş başına sözünü dinleyecek akıllı, tedbirli ve ehil kimseleri yerleştirdi. Bir işe
başlamadan derinlemesine inceler, istişare eder, karar verir, sonra tatbikata koyardı. Bütün işlerinde böyle
yapardı.
Dehli’de amcası oğlu Rükneddîn İbrahim Şah, sultan îlân edilince harekete geçti; beş ay sonra tahttan indirerek
Dehli Türk Sultanlığı’na hâkim oldu ve memlekette birliği sağladı. Nüfuzunu kuvvetlendirdi. Dehli
Sultanlığfnın düşmantarına karşı tedbir aldı. Hindistan’ı tehdîd eden putperest Moğolları hududundan atmak
istedi. Asker sayısını artırarak hudûdda tahkîmât yaptı. Kalabalık kuvvetlerle üzerine gelen Moğolları
durdurup, mağlûb etti. Moğollar, bu mağlûbiyet üzerine 1298 (H. 698) senesinde, Kutluğ Hoca kumandasında
200.000 kişilik bir kuvvetle taarruza geçtiler. Sultan Alâüddîn Muhammed Şah, Moğol taarruzunu bizzat
karşıladı. Moğolları ağır mağlûbiyete uğratarak muzaffer bir şekilde Hindistan’ın merkezi ve başşehri olan
Delhi’ye döndü. Moğollar ile mücâdeleye devam etti. Dipalpûr ve Lahor valisi Melik Gâzî’yi Moğollar ile
mücâdeleyle vazifelendirdi. Melik Gazi, 1304 (H. 704) senesindeki Moğol taarruzunu durdurdu. Bu târihten
sonra her sene Moğollar üzerine taarruz edip, akınlar tertipledi ve Moğol tehlikesini bu şekilde ortadan
kaldırdı.
Sultan Alâüddîn, 1298’de Moğollar’a karşı kazandığı zaferden sonra, Hindistan’ın fethine ve İslâmiyet’i
yaymaya, Ehl-i sünnet itikadını kuvvetlendirmeye çalıştı. Hindistan’ın batı sahilindeki Cambay körfezinde
kurulan büyük ticâret merkezi Cambay şehrinin tüccarlarını vergiye bağladı. 1299 (H. 699) senesinde kuşatılan
Renthamhor kalesi 1301 (H. 701)’de zabt oıundu. Fütühata devam ederek Mavar’a hâkim oldu. 1305 (H. 705)
senesinde Hindistan’ın kuzeyini tamamen hâkimiyetine aldı. Kuzey seferinden sonra güneye döndü. Güney
Hindistan’da da büyük zaferler kazandı. Güney seferlerinde silâhlı kuvvetlerin maddî gücünün yanında, Allahü
teâlânın sevgili kullarının ve dua ordusunun da himmet ve tasarruf una müracaat etti. Sultan Alâüddîn’in
zamanında Hindistan’da yaşayan evliya ve Çeştiyye tarîkatı büyüklerinden Nizâmüddîn Evliya Dehli’de idi.
Sultan, Nizâmüddîn Evliya hazretlerini çok sevip, hürmet eder ve ona talebe olmağa gayret ederdi. Darda
kaldığı zaman ona müracaat eder, derdine çâre bulurdu. Bir defasında İslâm’ın yayılması için ordusunu
hazırlayıp, cihâda göndermişti. Aradan aylar geçtiği hâlde bir haber alamayan Sultan Alâüddîn, hocası
Nizâmüddîn Evliya hazretlerinin huzuruna bir kumandanını gönderip; “Muhterem Efendim! Cihâd için
gönderdiğim ordumdan aylardır haber alamıyorum. Himmet buyurup, bizi haberdâr ederseniz çok sevindirmiş
olacaksınız. Çünkü durumdan çok endişeliyim” diye arzettirdi. Kalb gözü açık mübarek zât Nizâmüddîn
Evliya hazretleri; “Bu zaferden hâriç, başka zaferler de sizi bekliyor!” dedi. Buyurduğu gibi, kısa bir zaman
sonra ordu, zafer haberi ile Dehli’ye geldi. Sultan şükran ifâdesi olarak maiyyetindeki Kara Beğ ile
Nizâmüddîn Evliyâ’ya beş yüz altın gönderdi. Kara Beğ, hediyeleri takdim etti. Dünyâyazerre kadar
meyletmeyen. Nizâmüddîn Evliya hazretleri, altınları orada bulunan Horasanlı bir dervişe hediye etti.
Nizâmüddîn Evliya hazretlerinin verdiği müjde üzerine, Sultan’ın âlim ve evliyaya karşı sevgisi git gide arttı.
Kara Beğ, Sultan’ın Nizâmüddîn Evliyâ’ya karşı beslediği muhabbeti bildiğinden, ona; “Zât-ı âlileriniz, ona
karşı bu kadar hürmet ve muhabbet beslediği hâlde, henüz onunla görüşememiş olmanız hayret vericidir” dedi.
Buna karşılık Sultan; “Ey Kara Beğ! Bizim işimiz sultanlıktır. Biz baştan aşağıya kadar günâha batmışız. Bu
yüzden o büyükten utanıyorum. O büyük zâtla nasıl görüşebilirim?” deyip, oğulları Hızır Hân ve Sadî Hân ile
Nizâmüddîn Evliyâ’ya iki yüz bin gümüş para gönderdi ve talebeliğe kabul edilmesini rica etti. Servet
mahiyetindeki bu muazzam para, fakir ve ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı. Babalarının huzura kabulü için
arzularını brldirince, Nizâmüddîn Evliya şöyle buyurdu: “Sultan’ın buraya gelmesine lüzum yok. Ben devamlı
onun muvaffakiyeti için dua ediyorum. Fakat, buna rağmen hâlâ buraya gelmekte ısrar ederse, bu fakîrin
evinde iki kapı vardır. Sultan birinden girerse, biz diğerinden çıkarız” buyurdu. Sultan Alâüddîn’in,
Nizâmüddîn Evliya gibi din ve dünyâ sultânı zâtların huzuruna çıkabilecek iktidarı kendinde bulamaması,
tezellül (alçalma) değil, mertliği, cesareti, terbiyesi ve edebindendi. Sultan ile Nizâmüddîn Evliya arasında
devamlı muhâberât ve yardımlaşma olurdu.
Bir defasında Denli şehri, Targi kumandasında kuzeyden gelen 120.000 süvarilik zâlim bir Moğol ordusu
tarafından muhasara edildi. Halaçların en iyi birlikleri güney seferindeydi. Bu sebeple Dehli’de çok az askerî
birlik vardı. Müdâfaa imkânsız gibidir. Sultan, Allahü teâlâdan yardım ve evliyasından dua istedi ve devrin
evliya ve şâirlerinden Emir Hüsrev Dehlevî hazretleri vasıtasıyla, Allahü teâlânın sevgili kullarından olan
Nizâmüddîn Evliyâ’dan himmet ve yardım taleb etti. Nizâmüddîn Evliya, Sultan’ın ve Dehli’nin bu güç
durumuna sâdece gülümsedi ve; “Sultan’a selâmımı götürün. Endişe etmemesini söyleyin. İnşâallah Moğollar
yarın sabah muhasara yerinden çekilirler” buyurdu. Nizâmüddîn Evliya, Sultan’a bu haberi gönderdrkten
sonra, Allahü teâlâya, hocasını (Genc-i Şeker hazretlerini) vesîle ederek münâcâtta bulundu. Allahü teâlâ,
Moğol kumandanı Targi’ye kendi memleketini muhâsarş altında gösterdi. Kumandan, memleketinin işgal
tehlikesi altında olduğunu görünce dehşete kapıldı. Memleketini kurtarmak için ordusunun derhal geri
çekilmesini emretti. Ertesi sabah Sultan, muhasaranın kaldırıldığını ve hocası Nizâmüddîn Evliya hazretlerinin
bereketi ile şehrin kurtulduğunu görünce, Allahü teâlâya hamd edip şükür secdesine kapandı.
Hindistan’ın güney eyâletlerinden Dekken üzerine başarılı seferler tertipledi. Dekken fütühatında; Divgir,
Verengel (Arangöl) ve Mâber’i fethetti. Bu seferlerde İslâmiyet, Dekken’e girdi. Bölge, müslüman Türklerin
hâkimiyetine geçti. Böylece, asırlarca sürecek İslâm ve Türk idaresine hazırlandı. Dekken’deki putperest,
brehmen ve diğer sapık racaların zulmüne son verildi. Bütün Hindistan fethedildi. İslâmiyet’in nuru bölgeyi
aydınlattı. Türk’ün, İslâmiyet ile kemâle gelen adâlet ve müsamahası sayesinde, hindliler seve seve müslüman
oldular. Bugün Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya ve çevresindeki dört yüz milyona yakın
müslümanın bulunması; onun fetihlerinin neticesidir. Hind yarımadasında şaheser eserlerin yanında, kıymetli
âlimlerin yetişip, insanları din ve dünyâ saadetine ulaştırmaları sağlanmış oldu.
Emîr Hüsrev Dehlevî, Alâüddîn Halacî’nin zamanını, bir şiirinde şöyle tasvir etmektedir.
Gazne’den okyanusun sahillerine kadar,
Devrin hükümdarları islâm’ı yayıyorlar,
İslâm’ın kânunları şeref ve izzet verir,
İlim irfan yaymada Delhi bir Buhârâ’dır.
Bu ülkedeki islâm çok muhteşemdir mutlak,
Hanefî buyruğunun gölgesinde bütün halk.
Hak mezheblere bağlı ve saygılıdır herkes,
Şâfiîler de öyle onlarda da aynı ses.
İliklerine kadar gönülden sünnîdirler,
Hayatlarını bile hep buna vakf ederler.
Bu ülkelerde sâde yalnız müslüman vardır,
Zamanın gemileri sünnîleri götürür.
Sultan Alâüddîn Muhammed Hân, yirmi senelik bir saltanattan sonra 1316 (H. 716)’da vefat etti. Saltanatı
zamanında, Dehli Kalaç Sultanlığı hududlarını kuzeyde Mültân, Lahor, Dehli’den güneyde Dvârsemudra’ya,
doğuda Lahnanti ve Sonârgâon’dan batıda Thatt’a ve Gücerât’a kadar genişletti. Hududları emniyete aldı.
Devleti çok zenginleştirip, ahâliye huzur, saadet ve refah getirdi. Devlet idaresinde ihmâli affetmez,
İslâmiyet’e uymakta hassasiyet gösterirdi. İslâm’ın gayr-i müslimlere tanıdığı hakları, tam uygular; cizye ve
haraç vergisinin alınmasında asla müsamaha göstermezdi. Bu sebeple hindûlar, cizye vermemek için kıymetli
elbise giymez ve süslü eşya kullanmazlardı. Memlekette merkezî bir idare kurdu. Devlet ve memleketin
menfaatini her şeyden üstün tuttu. Orduya önem verdi. Büyük bir ordu kurup, kumandasını gazalarda tecrübe
kazanmış kumandanlara verdi. Devletin gelir kaynaklarını zenginleştirdi. Tarımda ziraî verimi artırıcı tedbirler
aldı. Felâket ve ihtiyaç için mahsûlleri umûmî ambarlarda depo ettirdi. Ticarî hayâtın gelişmesi için tüccarlara
imkân tanır, kredi verdirir, başıboş da bırakmayıp, kontrol altında tuttururdu. İnsan ve hayvan gıda maddelerini
piyasadan toplayıp, yığarak, pahalandığı zaman piyasaya sürer, bunları ucuz sattırarak, karaborsa satmaya
mâni olurdu. Zamanında ticarî hayat gelişti. Memleket zenginleşti. Ahâlî huzur ve saadet içinde yaşadı.
Alkollü içkilerin içilmesini yasak etti.
Sultan Alâüddîn Muhammed Şah, akıllı, çok zekî ve kabiliyetli olup, kuvvetli bir şahsiyete sahipti. Herkesin
sözüne itibâr etmez, araştım ona göre karar verirdi. Sultan Alâüddîn, fetih ve icraatlarıyla dünyânın en büyük
şahsiyetlerinden İskender’e nispetle, İskender-i Sânî yâni İkinci İskender ve Sultân-ül-âzam ünvanına lâyık
görüldüğü hâlde, saray erkânından bâzıları kötü niyetliydi. Devrin en büyük velîlerinden Nizâmüddîn Evliya
hazretlerine karşı Sultan’ı yanlış yola sevk etmeye çalıştılar. Onlar Sultan Alâüddîn’e; “Nizâmüddîn Evliyâ’nın
te’siri gün geçtikçe, hızla artıyor. Böyle giderse, bir gün sizin makamınıza el koyar” dediler. Fakat, zekî ve
akıllı olan Sultan Alâüddîn, âlim ve Allah adamlarının dünyevî makam ve menfaatlerde gözü olmadığını
bildiği hâlde, Nizâmüddîn Evliya hazretlerine bir mektup gönderdi. Mektupda şöyle yazılıydı: “Sultanlığımda
hâili îcâb eden zor mes’eleler ortaya çıktığı zaman, zât-ı âlinizle müşavere etmek istiyorum.” Nizâmüddîn
Evliya, bu mektubu okuduğuna pişman oldu. “Yolumuzun mukaddes an’aneleri sebebiyle ve böyle bir
müşavere, dînî vazifelerimin ifâsını güçleştireceğinden, teklifinize rızâ gösterecek bir hâli kendimde
göremiyorum. Kendimi memleketin siyâsî hâdiselerine karıştırmak istemediğim gibi, ilâhî gayeye hizmetten
başka bir düşüncem de yoktur” diye cevap verdi. Bu açık cevap, Sultan Alâüddîn Şâh’ı memnun etti.
Zihnindeki bütün yanlış anlama ve şüpheleri silip süpürdü. O büyüğe karşı içindeki aşk ve muhabbeti daha da
fazlalaştı. Sultan, Nizâmüddîn Evliyâ’dân başka, devrin evliyasından Emîr Hasen Sencerî, evliya ve hak
âşıklarından büyük şâir Emîr Hüsrev Dehlevî, Hâce Müeyyedüddîn Kereh ve diğer âlim ve evliyaya hürmet
eder onları himaye ederdi. İlmi ve ilim sahiplerini teşvik eder, desteklerdi. İlim yuvaları açıp, devlet
adamlarının da ilmî ve ictimâî müesseseler açmasını teşvik ederdi. Hattâ onlara devlet hizmetinde vazife de
vermek isterdi. Lâkin Nizâmüddîn Evliya hazre’tleri müsâde etmediği için bu teşebbüsünden vazgeçti.
Bununla alâkalı şu kıssa anlatılır:
“Hâce Müeyyedüddîn Kereh, Sultan Alâüddîn’in şehzadeliğinde onun çok sevdiği bir şahıs idi. Hâce, devlet
hizmetinden ayrılıp, Nizâmüddîn Evliya hazretlerine talebe oldu. Alâüddîn hükümdar olunca, Nizâmüddîn
Evliyâ’ya bir elçi göndererek, Hâce Müeyyedüddîn’in saltanat hizmetine verilmesi için müsâade istedi.
Nizâmüddîn Evliya, ona şöyle cevap verdi: “Hâce’nin başka önemli bir işi yar. Onu bitirmeye çalışıyor.” Bu
cevaptan hoşlanmayan Sultan’ın elçisi; “Efendim! Siz herkesi kendiniz gibi yapmak istiyorsunuz” dedi. Bunun
üzerine Nizamüddîn Evliya; “Sâdece benim gibi değil, benden de iyi olmasını istiyorum” diye cevap verdi.
Sultan bu cevâbı işitince bir daha böyle bir teklifte bulunmadı.”
Sultan Alâüddîn Muhammed Şâh’ın 1316 (H,706) senesinde vefatıyla yerine oğlu Kutbüddîn Mübarek Şah
geçti. Sultan’ın Kutbüddîn Şâh’tan başka, Hızır Hân, Sadî Hân, Şihâbüddîn Ömer, Ferih Hân, Osman Hân,
Ebû Bekr isimli oğulları ve kızları vardı.
1) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-10, sh. 352, 353, 359
2) Rıhletu İbn-i Battuta; sh. 429
3) History of Müslim civilisation in India and Pakistan; sh. 89
4) History of India as Told by its own historians (Elliot and Dowson); cild-1, sh. 566
5) Târih-i Fîrûz Şah; sh. 284
6) Siyer-ül-evliyâ; sh. 135
7) Nizâm-ı Talim; cild-2, sh. 214
8) The Big five of India in Sufizm; sh. 145
ALÂÜDDÎN MUHAMMED TEKİŞ
Harezmşahlar Devleti’nin yedinci hükümdarı. İsmi Muhammed olup, altıncı Harezmşah hükümdarı Alâüddîn
Tekiş’in oğludur. Annesi Terken Hâtûn olup, doğum yeri ve târihiyle ilgili olarak kaynaklarda kesin bilgi
mevcut değildir. Harezmşah hükümdarı oluncaya kadar Kutbüddîn, hükümdar olduktan sonra Alâüddîn
lakaplarıyla meşhûr oldu. Babasının 1200 (H. 596) senesinde vefat etmesi üzerine, Harezmşah hükümdarı
oldu. Saltanatı müddetince Gurlularla, Karanıtaylarla ve Bağdad’daki Abbasî halîfesiyle mücâdele etti. Zâlim
ve kan dökücü Moğol hükümdarı Cengiz Hân’ın, Harezm ülkesini fetilâ ve yağma ettiği sırada, Moğol
istilâsından kaçan Alâüddîn Muhammed bin Tekiş, Irak’da bulunan oğlu Rüknüddîn’in yanına gitti.
Mâzenderân yolu ile Âbiskûn’da küçük bir adaya irtica etti ve 1220 (H. 617) senesinde üzüntüsünden
hastalanarak öldü. Çocukluğundan îtibâren köklü bir aile terbiyesi ile yetişen Alâüddîn Muhammed, babasının
sağlığında Horasan valiliği yaptı. Babası Alâüddîn Tekiş’in emriyle düzenlediği kalabalık bir orduyla, sapık
bâtınîlere ait Torşiz kalesini muhasara etti. Bu sırada babasının ölüm haberini aldı; sıkışan ve anlaşma teklif
eden bâtınîlerle yüz bin dinar vergi vermeleri karşılığı sulh yaparak, Harezm’e döndü. 3 Ağustos 1200 (H. 596)
da Harezmşah tahtına oturdu Kutbüddîn olan lakabını Alâüddîn’e çevirdi. Kardeşi Tâcüddîn Ali Şâh’ı Horasan
valiliğine tâyin edip Nişâbur’a gönderdi.
Alâüddîn Tekiş’in vefatı üzerine başkaldıran Iraklılar, bir çok Harezmliyi öldürdüler ve aralarında bulunan
bâzı hanedan mensubu kişileri de Alâüddîn Muhammed’e karşı harekete geçirdiler. Bir müddet onlarla uğraşan
Alâüddîn Muhammed, Gurlu hükümdarı Gıyâsüddîn’in kendisine karşı olanları tahrik ve teşvik etmesi üzerine
Gurlularla mücâdeleye başladı. Gurlu hükümdarı Gıyâsüddîn, yeni Harezm hükümdarının kendi üzerlerine
kuvvet gönderecek güçte olmadığını düşünerek, Hindistan seferinde bulunan kardeşi Şihâbüddîn’i çağırdı.
Diğer taraftan da Horasan’ı ele geçirmek üzere savaş hazırlığına başladı. Gönderdiği kuvvetli bir ordu, Merv
şehrini kuşatarak ele geçirdi. Şerahs, Nesâ, Ebîverd, Tûs ve Nişâbur şehirlerini de zabt etti. Nişâbur’da bulunan
ve Horasan valisi olan Tâcüddîn Ali Şah esir alınarak, Gur’a, Sultan Gıyâsüddîn’in huzuruna gönderildi.
Sultan Gıyâsüddîn’in kardeşi Şihâbüddîn, Kûhistan’a kadar ilerleyip, bâtınîlere ait bâzı beldeleri tahrîb etti.
Irak’ın ve Horasan’ın elinden çıkmasına üzülen Alâüddîn Muhammed bin Tekiş, 1201 (H. 597) yılında Gurlu
hükümdarı Gıyâsüddîn’e mektup yazarak, Horasan’ın iadesini istedi. İâde etmediği takdirde, gerekirse
Karahıtaylar’dan faydalanarak zorla alacağını bildirdi. Gurlu hükümdarı aynı şiddette olmamakla birlikte
olumsuz cevap verdi. Bir takım bahanelerle onu oyalamaya çalıştı. Alâüddîn, hazırladığı orduyla 1201 (H.
598) senesi baharında Horasan’a hareket etti. Nişâbur’u kuşatarak geri aldı. Horasan’ın ikinci merkezi olan
Merv’i harb etmeden ele geçirdi. Serahs’ı kuşattıysa da kışın gelmesi, bu yüzden yiyecek ve yakacak
sıkıntısının baş göstermesi üzerine, muvaffak olamayıp, kuşatmanın sürdürülmesi için bir mikdar asker bırakıp
Harezm’e döndü. Serahs’ı kuşatan Harezm ordusu, uzun mücâdelelerden sonra ele geçirdi. Bu vesileyle Nesâ
ve Ebîverd havalisi de Harezmşahlara geçti. Sultan Alâüddîn Muhammed bin Tekiş, 1202 (H. 599) senesi
yazında, hazırladığı büyük bir orduyla Herat üzerine yürüdü ve muhasaraya başladı. Ancak Gurluların büyük
tahkimat ve kalabalık ordusu karşfsında, muhasaraya kırk gün kadar devam edebildi. Sonunda Merv’e doğru
geri çekilmek mecburiyetinde kaldı ve Harezm’e döndü. Şihâbüddîn Gûrî, ordusu ile Tûs’a kadar ilerledi.
Merv ve Ebîverd’i işgâl etti. Harezmlilerden pek çok kimseyi öldürttü. Bu sırada kardeşi Gıyâsüddîn’in ölüm
haberini alıp Herat’a döndü.
Zâten ikinci bir Horasan seferine hazırlanan Alâüddîn Muhammed, Gurlu hükümdarı Gıyâsüddîn’in ölümü
üzerine hemen harekete geçti. Gönderdiği öncü kuvvetleri Merv’i kuşatarak ele geçirdiler. Sultan Alâüddîn
Muhammed, hazırladığı kuvvetli bir orduyla 1202 (H. 601) senesi kışında, Gurluların Horasan yolu üzerindeki
en önemli merkezi olan Herat’ı kuşattı. Nisan ayı sonlarına kadar süren muhasaradan sonra, Herat kumandanı
Alp Gâzî’nin emân dilemesi ve sulh teklifi üzerine şehir alınarak sulh yapıldı. Alâüddîn Muhammed,
emrindeki orduyla birlikte Merv’e doğru hareket etti. Herat’ın, Alâüddîn M’uhammed bin Tekiş tarafından
alındığını haber alan Şihâbüddîn Gûrî, Alâüddîn Muhammed’e tehdit dolu mektup yazarak geri çekilmesini
istedi. Olumsuz cevap alınca da hazırladığı orduyla birlikte Harezm’e doğru hareket etti. 1205 (H. 602) yılı
sonbaharında Merv’den ayrılan Alâüddîn Muhammed, sür’atle anayurdu olan Harezm’i müdâfaaya koştu ve
Harezm’e ulaştı. İki ordu Amûderya kanallarından olan Karasu’da karşılaştılar. Her iki taraf da büyük kayıplar
verdiyse de Harezm ordusu yenildi.
Şihâbüddîn Gûrî, kuvvetli mukavemete ve karşı tedbirlere rağmen ilerleyerek, Harezm’in başşehri Gürganc’ı
kuşattı. Yediden yetmişe bütün Gürganc ahâlisi birleşerek, Gurlu ordusuna karşı savunmaya hazırlandı. Bu
sırada dışarıda bulunan Alâüddîn bin Muhammed, yanında bir mikdar kuvvetle şehre geldi. Sultan Alâüddîn
Muhammed, bu tedbirlerin alınması esnasında Karahıtaylardan yardım istemişti. Tayangu kumandasındaki
Karahıtaylar ordusu, yanlarında Semerkand hükümdarı Sultan Osman ve kuvvetleri olduğu hâlde yardıma
yetiştiler. Bu durum karşısında çekilmekten başka çâresinin olmadığın! anlayan Şihâbüddîn Gûrî, geceleyin
bütün ağırlıklarını yaktırdı ve ordusuna geri dön emrini verdi. Geri çekilen Gurluları, Sultan Alâüddîn
Muhammed, Hezâresb’e kadar tâkib etti. Orada, Şihâbüddîn mukabelede bulunmak istediyse de, bozguna
uğratıldı ve kumandanlarından bir çoğu esir edildi. Bozguna uğrayan Gurlu ordusu, pek çok kayıp vererek çöl
yoluna düştü. Karahıtaylar ordusu, Gurluları tâkib etti. Sultan Alâüddîn Muhammed ise Gürganc’a döndü.
Bu çarpışmalardan sonra, Herat hariç, bütün Horasan tekrar Harezmşahlara’geçti. Kısa bir zaman sonra, Gurlu
emirlerinden Tâcüddîn Zengi, Alâüddîn Muhammed’e karşı harekete geçti. Sultan Alâüddîn Muhammed’in
gönderdiği orduya yenilen Emîr Zengi de on arkadaşı ile esir edilerek Harezm’e gönderildi. Bunlar orada
öldürüldüler. Bu sırada, Gurlu sultânı Şihâbüddîn’in vefatıyla yerine oğlu Mahmûd geçti. Fakat onun
iradesizlik ve liyakatsızlığı sebebiyle, Gurlu ülkesinin değişik beldelerinde müstakil hareket etmeye çalışan
emirler, valiler ortaya çıktı. Herât valisi İzzüddîn Hüseyn bin Harmil, Harezmşah’a bağlı olmayı istedi. Gurlu
hükümdarı Sultan Mahmûd’dan saltanat mektubu gelmeden önce, Sultan Alâüddîn Muhammed’e elçi
göndererek itaatini bildirdi. Herat’a el koymak üzere elçi göndermesini istedi. Sultan Alâüddîn Muhammed,
Horasan ordusunun Herat’a gitmesini emretti. Horasan ordusu Herat’a gidip şehri teslim aldı ve Harezmşah
ülkesine kattı. Daha sonra düzenlediği orduyla Belh üzerine yürüyen Alâüddîn Muhammed, kuvvetli bir
mukavemetle karşılaştıysa da, kaleyi teslim aldı. 1206 (H. 603) senesi Aralık ayında Herat’a da gitti. Gittiği
yerlerde ahâli ve ileri gelenler tarafından hüsn-i kabul gördü. Tirmiz şehrini teslim alıp, Semerkand sultânı
vasıtasıyla Karahıtaylara verdi. Herat ve havalisinin idaresini Hüseyn bin Harmil’e bırakarak, 1207 (H. 604)
senesinde Harezm’e döndü.
Bu sırada Ali Şah kumandasındaki Harezm kuvvetleri, Mâzenderân bölgesindeki Gürcan, Bistâm, Damegân’ı
alıp Rûdbâr’a kadar ilerledi. Sâriye ve Amûl’u aldı. Müstahkem olan Kura kalesi hâriç, bütün Mâzenderân
Harezmşahlar hâkimiyetine girdi. Horasan, Herat ve Mâzenderân’ı hâkimiyeti altına alan Alâüddîn
Muhammed bin Tekiş, Karahanlıları hâkimiyeti altında bulunduran müslüman olmayan Karahıtayları emri
altına almayı düşünüyordu.
Mâverâünnehr’de bulunan Karahıtaylarda saltanat, bir kalkan tüccarının oğlu olan Sancar’ın eline geçmişti.
Halk, kendilerine zulm eden ve kimseye hayat hakkını tanımayan Sancar’la ilgili olarak Alâüddîn Muhammed
Harezmşah’a müracaatta bulunarak, uğradıkları zulmün üzerlerinden kaldırılmasını istediler. Bu iç
karışıklıkları fırsat bilen Alâüddîn Muhammed Harezmşah, 1207 (H. 604) senesinde Mâverâünnehr’e bir sefer
düzenledi. Şehir ileri gelenlerinin yardımıyla Buhârâ’yı ele geçirdi. Melik Sancar’ı yakalatarak Harezm’e
gönderdi. Karahıtaylara karşı olan Karahanlı Semerkand sultânı Osman, Alâüddîn Muhammed Harezmşah’a
tâbi olduğunu bildirdi ve sultan adına hutbe okutup para bastırdı. Hattâ müslüman olmıyan Karahıtayların,
İslâm ülkesinden uzaklaştırılması hususunda müşterek hareket etmek üzere fikir birliğine varıldı. Alâüddîn
Muhammed, annesi Terken Hâtun’un akrabalarından Emîr Burtana’yı saltanat naibi olarak Semerkand sultânı
Osman’ın yanında bıraktıktan ve Karahıtaylara karşı gerekli hazırlıkların birlikte yapılması hususunda talimat
verdikten sonra Semerkand’dan ayrıldı.
Alâüddîn Muhammed bin Tekiş’in ayrılmasından sonra, Karahıtaylar ciddî bir savaş hazırlığına giriştiler.
Harezm ordusuna mensub kişileri kazanmaya çalıştılar. Semerkand saltanat naibi Burtana’yı kandırmaya
muvaffak oldular. Karahıtaylar ile Harezmliler karşılaşınca, Emir Burtana, Alâüddîn Muhammed’in yanından
ayrılıp Karahıtaylar tarafına geçti. Morali bozulan Harezm ordusu, Karahıtayların saldırıları karşısında müşkül
duruma düştü. Şiddetle mukavemet göstermesine rağmen, kanlı çarpışmalar sonunda mağlûb oldu.
Askerleriyle irtibatını kaybeden Sultan Alâüddîn Muhammed, düşman kuvvetleri arasında kaldı. Kaçan
kuvvetleri ise parça parça Harezm’e döndüler. Ordunun dağınık bir hâlde Harezm’e dönmesi üzerine, Sultan’ın
öldüğü veya esir düştüğü ve kuvvetlerinin büyük kayıplar verdiği haberi kısa zamanda etrafa yayıldı. Bu
haberler üzerine, Harezm ülkesinin bâzı bölgelerinde Sultan’a karşı hareketler baş gösterdi. Fakat kısa zaman
sonra ülkesine dönen Sultan Alâüddîn Muhammed, karşı hareketleri bastırıp, suçlulara hak ettikleri cezalarını
verdi.
Sultan Alâüddîn Muhammed’in Mâverâünnehr yenilgisi, Karahıtayların Sultan üzerindeki baskılarının
artmasına sebeb oldu. Bu sırada, Semerkand ve Buhara tekrar Karahıtayların hâkimiyetine girdi. Karahıtaylar,
Alâüddîn Muhammed’den ağır vergi istediler. Yine bu günlerde Harezm ülkesinin doğu sınırı olan Cend
bölgesinde de Sultan’a karşı ayaklanma başgösterdi. Bu sebeple Karahıtayların istediği vergiyi ödemeyi kabul
etmek mecburiyetinde kalan Alâüddîn Muhammed, hazırladığı orduyla Cend’e doğru hareket etti. Kısa bir
müddet içinde Cend bölgesinde karşı hareketleri bastırıp Harezm’e döndü. Tekrar Karanıtaylar’a karşı savaş
hazırlığına başladı. Başta Karahanlı Semerkand sultânı Osman olmak üzere, hemen her şehir ve kaleye gizlice
elçiler göndererek, bir çok vaadlerle onları kazanmaya çalıştı. Harezmlileri mağlûb eden Karahıtayların,
Mâverâünnehr ahâlisine karşı baskı uygulamaları sebebiyle, başta Semerkand sultânı Osman olmak üzere diğer
şehir ve kale idarecileri, Sultan Alâüddîn Muhammed’in teklifini memnunlukla karşıladılar. Bu sırada
Karahıtaylar imparatorunun gönderdiği bir elçinin, saygısızca gelip, Harezm tahtına oturması bardağı taşıran
son damla oldu. Elçinin saygısızlığına tahammül edemeyen Sultan Alâüddîn Muhammed, elçileri öldürttü. Bu
durumu haber alan Karahıtaylar imparatoru Gürhan, tecrübeli kumandanı Tayangu idaresindeki orduyu
Harezm üzerine gönderdi. Zâten daha önceden böyle bir karşılaşmaya hazırlıklı olan Alâüddîn Muhammed de
ordusuyla hareket edip Seyhun (Amûderyâ) nehrini geçerek Mâverâünnehr’de ilerledi. Zâlim ve îmânla
şereflenmemiş Karahıtaylar ordusuyla, Endican civarındaki Hamiş sahrasında 1210 (H. 607) senesi
sonbaharında karşılaştı. Müslüman hatiplerin küffâra karşı cihâd etmenin fazîletini ve şehîdliğin ehemmiyetini
anlatan hutbeleriyle coşan müslüman askerler, Allahü Ekber sadâları arasında Karahıtaylar üzerine hücûm
ettiler. Göğüs göğüse şiddetli çarpışmalardan sonra, Karahıtaylar ordusu korkunç bir hezimete uğradı. İleri
gelen kumandanlarından çoğu öldürüldü, Başkumandan yakalanarak Sultan’ın huzuruna getirildi. Bozguna
uğrayan ve parçalanan Karahıtaylar ordusu, gittiği yerleri yakarak ve talan ederek geri çekildi. Gürganc’a
gönderilen Karahıtayların kumandanı Tayangu öldürüldü.
Hayâtının en parlak başarısı olan bu zaferden istifâde eden Alâüddîn Muhammed, Semerkand ve Buhârâ’yı
yâni Mâverâünnehr’i tekrar ülkesine kattı. Şehir ve kalelere Harezmli valiler tâyin etti. Otrar meliki de gelip
tâbi olduğunu bildirdi. Senelerdir, îmânsız Karahıtay idarecilerinin zulümleri altında yaşayan yerli ahâli de,
Sultan Alâüddîn Muhammed’in idaresine girmekten duydukları memnuniyetlerini bildirdiler. Sultan Alâüddîn
Muhammed, müstakbel damadı Semerkand sultânı Osman’la Harezm’e döndü. Bu zafer üzerine Sultan’ın
îtibârı halk nazarında o kadar yükseldi ki, ona, ikinci İskender denilmeye başlandı.
Sultan Alâüddîn Muhammed’le Harezm’e gelen Semerkand sultânı Osman, Sultan Alâüddîn Muhammed’in
kızı Han Sultan’la evlendi. Bu müddet içinde yeniden toparlanan Karahıtaylar, Sultan Osman’ın yokluğundan
istifâde ederek Semerkand’ı muhasara ettiler. Fakat Alâüddîn Muhammed’e bağlı Harezm kuvvetlerinin yolda
olduğunu haber alınca geri çekildiler. Sultan Osman, Semerkand’a geldikten sonra durum değişti. Harezmsah
tâbiiyyetinden ayrılıp, Karahıtaylarla birleşmek yoluna gitti. Sultan Osman bir taraftan Karahıtaylar hükümdarı
Gürhan’ı Semerkand’a davet ederken, diğer taraftan bütün Harezmlileri öldürttü. Harezmşah’ın kızı olan karısı
Han Sultan’ı herkesin gözü önünde diğer karısı olan Karahıtay prensesine hizmet ettirdi. Hattâ bir ara onu
öldürtmek istediyse de Han Sultan kaleye sığınarak kendini kurtardı. Bu hâdiseleri haber alan Sultan Alâüddîn
Muhammed, hazırladığı orduyla birlikte 1212 (H. 609)’da Semerkand üzerine hareket etti. Kapıları kapatılmış
olan şehir, Harezm ordusu tarafından tekrar ele geçirildi. Bir elinde kılıç, bir elinde kefen ile Sultan’ın
huzuruna gelen Sultan Osman, yaptıklarına pişman olduğunu bildirip özür diledi. Fakat Sultan’a bağlı askerler,
şehri işgale devam ediyordu. Seyyidlerin, imamların ve ulemânın şefaati üzerine katliâm durduruldu. Sultan
Osman ise o gece, zevcesi Han Sultan’ın isteği üzerine katledildi. Karahanlı sultânı Osman’ın, diğer
kardeşlerinin ve akrabalarının da öldürülmesiyle Karahanlılar sülâlesine son verildi.
Sultan Alâüddîn Muhammed, bundan sonra Türkistan ve Fergana emirlerine elçiler göndererek, kendisine tâbi
olmalarını istedi.
Sultan Alâüddîn Muhammed’in nüfuzunun arttığını gören Gazne ve havalisi de 1215 (H. 612)’de Harezmsah
hâkimiyetine girdi. Kirman, Sicistan ve Umman denizine kadar olan bölgeyi de hâkimiyeti altına alan
Alâüddîn Muhammed, kendisinin doğuda bulunmasını fırsat bilerek Irak’ta gelişen bâzı karşı hareketleri
bastırmak üzere, hazırladığı yüz bin kişilik bir orduyla Irak’a yürüdü, önce Azerbaycan’ı hâkimiyeti altına aldı.
Irak’ı-Acem bölgesini de ülkesine katıp, oğullarından Rüknüddîn’in emrine verdi. Fars’ı yâni İran’ı da emrine
aldı. Böylece İslâm dünyâsında onunla boy ölçüşebilecek hükümdar kalmadı. Bu hâle gururlanan Alâüddîn
Muhammed, Bağdad’da bulunan halîfe Nâsır Lidînillah’ı da kendi nüfuzu altına almak istedi. İsteklerini kabul
ettirmek için Bağdad’a elçi gönderdi. Halîfe, onun kötü niyetlerinden vazgeçmesini istemek üzere, büyük âlim
Şihâbüddîn Sühreverdî’yi Harezm’e yolladı. Fakat görüşmelerden netîce çıkmadı; halîfe ile Sultan’ın arası
açıldı. Halîfenin bâzı hareketlerinin usûlsüz olduğunu ileri sürerek, böyle bir kimsenin hilâfet makamında
bulunamayacağını ve hilâfet makamının hazret-i Ali’nin evlâdına âid olduğunu iddia etti. 1218 (H. 615)
senesinde Nasır Lidînillah’ın ismini hutbelerden kaldırdı ve onun yerine Seyyid” Âlâ Tirmizî isminde bir
Seyyid’in halîfeliğini îlân etti. Bunları yaparken bir çok âlim ve evliyayı da karşısına alıp incitti. Hattâ Şeyh
Necmüddîn-i Kübrâ’nın (k. sirruh) talebelerinden olan Mecdüddîn Bağdâdî’yi öldürttü. Daha sonra bu
hareketine pişman olmuş ise de, onu sevenler iyice gücenmişlerdi.
Mağrur ve inatçı bir hükümdar olan Alâüddîn Muhammed, bütün barıştırma çabalarına rağmen halîfeye karşı
beslediği husûmetten vazgeçmeyip, gittiği yerde halîfenin aleyhinde bulundu. Bu suretle bir çok âlim ve
velînin kırılıp üzülmesine sebeb oldu. Bu yüzden bâzı yenilgi ve musibetlerle de karşılaşan Alâüddîn
Muhammed, Irak tarafında iken, doğuda bâzı karışıklıklar baş gösterdi. Hırslı, kimseyi dinlemez ve tanımaz
davranışları sebebiyle, devlet erkânı ve idaresi altındaki bölgelerde yaşayan ahâli, ona karşı nefret duymaya
başladı. İçeride böyle hoşnûdsuzluk ve karışıklıklar bulunan Harezm ülkesi, dışarıya karşı güçlü görünüyordu.
Bu sırada doğuda Cengiz Hân tarafından Moğol Devleti kurulmuştu. Cengiz Hân, etrafındaki devletleri idaresi
altına alıp, Çin’e kadar ilerledi. Onun gelişmesinden endişe duyan Alâüddîn Muhammed, Cengiz’in gücünü ve
harb kabiliyetlerini öğrenmek için elçiler gönderdi. Moğol hükümdarı Cengiz, buna karşılık bir hey’et
göndererek kendisiyle iyi geçinmek ve ticarî münâsebetlerde bulunmak istediğini bildirdi. Karşılıklı siyâsî ve
ticarî münâsebetleri düzenleyen bir andlaşma yapıldı, Bu andlaşmaya dayanarak, Harezm ülkesine gelen bir
Moğol ticâret kervanı, hudut şehri olan Otrar’da, vali lnalcuk tarafından tâkib edilerek casusluk iddiasıyla
tutuklattırıldı. Malları müsadere edilip, kervanda bulunan 450-500 kişi öldürtüldü. Bu durumu haber alan
Cengiz Hân, Alâüddîn Muhammed’e elçi göndererek, vali İnalcuk’un kendisine teslimi ve malların tanzim
edilmesini istedi. Bu isteğinin kabul edilmemesi üzerine Cengiz Hân, hazırladığı kalabalık bir orduyla
Mâverâünnehr’e doğru hareket etti. Sultan Alâüddîn Muhammed de harp meclisini toplayarak,
Mâverâünnehr’de Moğollarla savaş edilmesini kararlaştırdı. Kuvvetlerini büyük şehir ve kalelere dağıtarak
parçalayan Alâüddîn Muhammed, hiç bir birliğin başında bulunmaya cesaret edemeyip kendisi Horasan’a gitti.
Kuvvetli bir şekilde hazırlanan Cengiz de kuvvetlerini muhtelif parçalara ayırarak, Mâverâünnehr’in
müstahkem mevkilerini birer birer ele geçirdi. Mukavemet gösteren mevkiler ise korkunç bir katliâma tâbi
tutuldu. Harezm kuvvetleri büyük kahramanlıklar gösterdilerse de netîce değişmedi. Bu suretle muhtelif küçük
şehirlerden başka Buhara, Semerkand, Otrar, Sığınak, Barçmlıgkent, Cend, Benâked ve Hocend gibi şehirler
de Cengiz Hân tarafından işgal edildi. Bu işgal sırasında yüz binlerce müslüman da şehîd edildi. Bu sırada
Belh’de bulunan Alâüddîn Muhammed, Moğolların takibinden kurtulmak için Tûs’da bulunan oğlu
Rüknüddîn’in yanına kaçtı. Bütün Harezm ülkesini işgal edip, yüz binlerce müslümanın kanını döken Moğol
ordularının Rey’e kadar gelmesi karşısında şaşkına döndü. Hattâ, kendi hayâtından bile endişe ederek telâşa
kapıldı. Devletâbâd civarındaki bir muharebe sırasında Moğolların elinden güçlükle kurtulabilen Alâüddîn
Muhammed, Mâzenderân yoluyla Âbiskûn’da küçük bir adaya sığındı. Çok geçmeden 1220 (H. 617) senesinde
üzüntüsünden hastalanarak öldü. Onun ölümünden önce annesi Terken Hâtûn ile bir kısım aile fertleri
Moğollar tarafından esir edildi.
Kibirli ve hırslı bir kişiliğe sâhib olan Alâüddîn Muhammed, Harezm ülkesinin sınırlarını genişletmiş ve
müslüman olmıyan Karahıtaylara karşı mücâdele etmişse de, zaman zaman dengesiz hareketlerde bulunarak,
İslâm ve Türk birliğini bozmaya çalışmış, bu suretle affedilmez hatâlar işlemiştir. Müslümanların manevî lideri
ve İslâm birliğinin sembolü olan Abbasî halîfesi Nasır Lidînillah’a karşı tâkib ettiği kırıcı hareketleri sebebiyle,
bir çok âlim ve evliyanın darılmasına ve tebeasının kendisinden nefret etmesine sebeb olmuştur. En önemlisi
Cengiz Hân gibi zâlim ve kâfir bir Moğol hükümdarı ile yok yere savaşa girmek suretiyle, onun Harezm
ülkesini ve bütün İslâm âlemini talan edip, yüzbinlerce müslümanı şehîd etmesine sebeb olarak, târihî bir
sorumluluk yüklenmiştir.
1) Târihi Cihan Guşa; cild-2, sh. 48-102
2) İbn-ül-Kesîr; cild-9, sh. 254
3) Ravdat-üs-Safâ; cild-4. sh. 135
4) Tabakât-ı Nâsırî; sh. 122
ALB ARSLAN
Selçuklu hükümdarlarının en meşhûru, en kahramanı, bugünkü Türkiye’mizin ilk bânîsi. Anadolu kapılarını
Türklere açan yiğit sultan. İsmi, Muhammed bin Dâvûd Çağrı olup, 1033 (H. 425) de doğdu. 1029 (H. 420)
târihinde doğduğunu yazan kaynaklar da vardır. Selçuklu sultanlarının ikincisidir. 1063’de amcası Tuğrul Bey
vefat edince tahta çıktı. Bizans imparatoru Romanos Diogenes’in ordusunu Malazgirt’de 1071 yılında mağlûb
etti. 1072’de şehîd edildi. Yerine oğlu Melikşâh geçti.
Muhammed bin Dâvûd doğunca, kahraman arslan anlamına gelen Alb Arslan lakabını verdiler. Küçük yaşta
tahsîle başladı ve zamanın âlimleri tarafından en iyi şekilde yetiştirildi. Kuvvetli zekâsı ve üstün ahlâkı ile
dikkatleri çekti. Ehl-i sünnet itikadına göre yetişerek akranları arasında yiğitliği, tedbirli hâli, doğru ve ileri
görüşlülüğü ve kararlılığı ile meşhûr oldu. Merhamet sahibi, ince, hassas ruhlu, müslüman kardeşlerine karşı
yumuşak, bozuk fırkalara ve din düşmanlarına karşı sert ve sarsılmaz bir kale gibi idi. Allahü teâlânın, dostları
uğruna canını verir, düşmanlarından da nefret ederdi.
Alb Arslan’ın babası Dâvûd Çağrı Bey’in ve amcası Muhammed Tuğrul Bey’in gayretleri ile Horasan ve
Nişâbur civarında Selçuklu Devleti’nin temeli atılmıştı. 1040 senesinde Gaznelilerle yapılan Dandanakan
savaşında galip gelmişler, Selçuklu Devleti’nin varlığı ve Tuğrul Bey’in sultanlığı, Abbasî halîfesi tarafından
tasdîk edilmişti. Sultan Tuğrul, ağabeyi Dâvûd Çağrı Bey’i ülkenin doğusunda bulunan Horasan’a tâyin etmiş,
kendisi de batı kısmının idaresi ile meşgul olmaya başlamıştı.
Horasan’a tâyin olunan Çağrı Bey, oğulları; Süleyman, Kara Arslan Kavurd, Muhammed Alb Arslan, Yakûtî,
Osman, Arslan, Arguri, İlyas ve Behram Şah ile vilâyetini yönetmeye, düşmanlar tarafından yapılan saldırılara
göğüs germeye başladı. Kahraman bir asker ve iyi bir müslüman olan Çağrı Bey, oğulları arasında Muhammed
Alb Arslan’ı kendine veliaht seçti. Kendi veziri Nizâmülmülk’ü de oğlu Alb Arslan’a atabek yaptı. Alb Arslan
daha on, bir rivayette on beş yaşlarında iken babasının hastalığı sebebiyle ordusunun başına geçip, üzerlerine
gelen Gazne hükümdarı Mevdûd ile karşılaştı ve Belh’de müthiş bir meydan savaşı sonunda gâlib geldi.
Onları Belh ve Toharistan’dan çıkardı. Bu gazada hesapsız at, silâh ve ganimetler ile bine yakın kumandanı
esir aldı. Oğlunun bu kahramanlığını ve başarısını işiten Dâvûd Çağrı Bey, sevincinden hasta yatağından kalktı
ve sıhhate kavuştu.
İslâm ve Türk devlet idaresi geleneğine göre, küçük yaşta Horasan’ın idaresine başlayan Alb Arslan, bir
taraftan ilminin artması için zamanın en büyük âlimlerinden din ve fen dersleri alıyor, diğer yandan da devlet
işleriyle ilgileniyordu. Fırsat buldukça silâh tâlimleri yapıyor, kendini bileği bükülmez bir cengâver olacak
şekilde yetiştiriyordu. Bilhassa, aynı zamanda büyük bir âlim olan vezir Nizâmülmülk’ten çok istifâde
ediyordu.
Alb Arslan, daha küçük yaşından îtibâren dîn-i İslâm’ın ve Ehl-i sünnet itikadının bütün dünyâya yayılmasını
ve müslümanların bir bayrak altında toplanmasını arzu ediyor ve bunun tahakkuku için gayret gösteriyordu.
Alb Arslan veliaht olunca, zaman zaman Karahanlılar ve Gazneliler Horasan’a hücûm ettiler. Her defasında
onları geri püskürttü. Ülkesinin hudutlarını Hindikuş dağlarına kadar genişletti. 1059 yılında yapılan bir
andlaşma ile, Gazneliler bir daha Selçuklulara saldırmamaya söz verdiler.
Alb Arslan’ın Horasan’da düşmanlara karşı başarılı savaşlar yapıp onları geriye püskürtmesi sayesinde, Sultan
Tuğrul Bey, doğudan emin olarak batıdaki seferlere devam ediyordu. 1059 yılında Tuğrul Bey’in üvey kardeşi
İbrahim Yınal, Sultan Tuğrul’a isyan etmişti. Askerleri ile Tuğrul Bey’i Hemedan’da kuşatınca, Sultan,
ağabeyi Çağrı Bey’den yardım istemiş, o da Alb Arslan’ı diğer oğullarıyla birlikte imdada göndermişti.
Sür’atle amcasının yardımına koşan Alb Arslan, İbrahim Yınal’ı bozguna uğrattı.
Alb Arslan’ın doğuda ve batıda gösterdiği kahramanlıklar, az bir kuvvetle güçlü düşmanlara galip gelmesi,
Selçuklu askerleri ve kumandanları arasında derin bir saygıya sebeb oluyordu. Kumandanlar ve askerler, böyle
bir yiğidin başlarında bulunmasını çok arzu ediyorlardı. O başlarında olduğu müddetçe, pek çok ülkeyi
fethederler ve İslâm’ı her tarafa duyururlardı. Alb Arslan’ın, Allahü teâlânın emirlerini yapmakta ve
yasaklarından kaçınmaktaki gayreti ve titizliği, Ehl-i sünnet itikadının yayılması için uğraşması da Selçuklu
ulemâsı arasında pek beğeniliyordu. Alimler, böyle mübarek bir zâtın sultan olmasıyla, İslâmiyet’in bütün
dünyâya yayılacağına inanıyorlardı. Halka karşı çok mütevâzî ve merhametli olması, onların dertleriyle
ilgilenip, fakirlere kendi parasından yardımlarda bulunması, Selçuklular arasında özlenen bir sultan olmasına
yeter sebepti.
1060 yılında Çağrı Bey vefat edince, veliaht olan yirmi yedi yaşındaki Alb Arslan, Horasan Selçuklu
Devleti’nin sultanı oldu. Kısa zamanda adaleti, iyiliği, cömertliği ile herkesin gönlünü kazandı. Tebeasına çok
iyi muamelede bulunuyor, müslümanların duasını almak için gecesini gündüzüne katıyordu. Onun bu hâlleri,
Selçuklu ülkesinin her yerinde dillerde dolaşır olmuştu.
Tuğrul Bey, oğlu olmadığı için ağabeyi Çağrı Bey’in oğullarından Süleyman’ı veliaht göstermişti. 1063
yılında vefat edince, Süleyman devletin başına geçmek istedi. Fakat ileri görüşlü kumandanlardan olan Hâcib
Erdem, Alb Arslan dururken Süleyman’ın sultanlığına karşı çıktı. Devletin ileri gelenleri ve âlimler de Alb
Arslan’ın tahta çıkmasını istiyorlardı. Tuğrul Bey’in vezîri Amîdül-mülk Kündürî, Süleyman’ı tahta geçirince
ihtilâflar büyüdü. Selçuklu kumandanlarından Yagısıyan ve Hâcib Erdem, Kazvin’e gidip, adına hutbe
okutarak, Alb Arslan’ın sultanlığını îlân ettiler.
Süleyman’ın sultan olmasının arzu edilmediğini gören vezir Amîdülmülk Kündürî, taraftar kazanmak için
orduya; yedi yüz bin dinar nakit altın para ile, iki yüz bin dinar değerinde on altı bin elbise ve silâh dağıttı. Alb
Arslan’ın dışında Süleyman’a karşı çıkan ve îtirâz edenlerle mücâdele edeceğini îlân etti. Ayrıca Alb Arslan’a
bir mektup göndererek; Sultan Tuğrul Bey’in Süleyman’ı veliaht tâyin ettiğini, bu sebeple Süleyman’ın tahta
geçmesi gerektiğini, istediği takdirde kendisine dilediği kadar para verebileceğini ve Süleyman’dan sonra
kendi adına hutbe okutacağını; birliğin muhafazası ve kardeş kanının dökülmemesi için bunun şart olduğunu
bildirdi. Hakîkaten de hutbede Süleyman’dan sonra Alb Arslan’ın ismini okutmaya başladı.
Alb Arslan’ın ideal ve kabiliyetlerini çok iyi bilen Nizâmülmülk ve diğer devlet büyükleri, âlimler, Alb
Arslan’ı sultanlığa daha lâyık görüp teşvik ettiler. Alb Arslan, amcası Tuğrul Bey’in vefat ettiğini işitince,
ülkesinde bir karışıklığa meydan vermemek, çocukluğundan beri müslümanları bir bayrak altında toplayarak
İslâmiyet’i cihâna yaymak ideali içinde, ordusu ile Rey’e doğru hareket etti. Alb Arslan’ın ordusu ile üzerine
geldiğini duyan Süleyman, Şirâz’a gitti.
Halkın, Süleyman’ı değil de Alb Arslan’ı başlarında görmek istediklerini, işlerin ters gittiğini, vaziyetin
aleyhine döndüğünü gören vezir Kündürî, Rey şehrinde hutbeyi önce Alb Arslan’ın sonra Süleyman’ın adına
okutmaya başladı. Ayrıca Alb Arslan’a elçiler göndererek itaatini bildirdi. Bu sırada Selçuklu soyundan Arslan
Yabgu’nun oğlu Kutalmış Bey de, Tuğrul Bey’in vefatını haber alınca, sultan olmak için ordusu ile Rey’i
kuşatmıştı. Alb Arslan da ordusu ile Rey’e gelince, Kutalmış ile karşılaştı. Ona, sultan olma hevesinden
vazgeçmesini bildirdi. Fakat Kutalmış, askerinin çokluğuna aldanarak mağrur bir kumandan edasıyla teklifi
reddetti. Alb Arslan’ın vezîri büyük hadîs ve fıkıh âlimi Hasen bin Ali Nizâmülmülk (r. aleyh), Alb Arslan’ı
savaşa teşvik etti ve; “Sultânım! Horasan’da zât-ı âliniz için öyle bir ordu hazırladım ki, bunların yardımı seni
hiç bir zaman yalnız bırakmaz. Uğrunuzda hedeften şaşmayan oklar atarlar. Bu ordunun neferleri ulemâ ve
evliyadır. Dünyâya meyletmeyen bu mübarek kimseler, sana ve orduna dua etmek suretiyle en büyük yardımı
yapmaktadırlar” diyerek dua ordusunun askerleri olan âlimlerin kendisini tuttuğunu bildirdi. Bunun üzerine
Alb Arslan, askerlerine hücûm emrini verdi. Kısa süren bir mücâdeleden sonra, Alb
Arslan gâlib geldi. Kutalmış, askerleri arasında ölü bulundu.
Kutalmış’a karşı kazandığı bu zaferden sonra Selçuklu payitahtı Rey şehrine (Tahran yakınlarında bir şehir)
giren Sultan Alb Arslan, 27 Nisan 1064’te büyük bir törenle tahta çıktı. Amcası Tuğrul Bey’in vezirliğini
yapan ve Süleyman’ı tahta çıkaran Amîdülmülk Kündürî’yi azletti. Çünkü Kündürî, Ehl-i sünnet mezhebine
düşman olan’mutezile bozuk fırkasına çok sıkı bağlı idi. Böyle olduğunu hiç belli etmeden Ehl-i sünnet
âlimlerine zulmederdi. Öteden beri, özellikle Şafiî mezhebinde olanlara karşı amansız bir mücâdeleye
girişmişti. Şafiî fıkıh âlimlerinin büyüklerinden Ebû Sehl bin Muvaffak’ı hapsettirme kararı almış, Ebû Kasım
Kuşeyrî ve kelâm âlimi Fürakî’yi yakalatıp sokaklarda sürükletmiş, pek çok eziyet ve işkencelere tâbi
tutmuştu. Bu yüzden bir çok Şafiî âlimi, Kündürînin şerrinden Bağdad’a göçmüşlerdi. Ehl-i sünnet itikadının
sancakdârı olan Sultan Muhammed Alb Arslan, Kündürî’yi sapık îtikâdmdan dolayı idam ettirip,
Nizâmülmülk’ü Selçuklu Devleti’nin baş vezîri îlân eyledi.
Sultan Alb Arslan, en güçlü rakibi amcaoğlu Kutalmış’a galip gelince, bâzı kendi başına buyruk peylerle de
mücâdele ederek, hepsini Büyük Selçuklu Devleti’nin bayrağı altında topladı.
Zamanın halîfesi, bütün Arab meliklerine haber gönderip, camilerde Sultan Alb Arslan adına hutbe okunmasını
emretti. 11 Mayıs 1064 târihinden îtibâren camilerde, Muhammed Alb Arslan ismiyle hutbeler okunmaya ve
dualar edilmeye başlandı. Böylece islâm ülkeleri, Sultan Alb Arslan’ın hükümdarlığını kabul etmiş oluyorlardı.
Büyük Selçuklu sultânı Alb Arslan, bir müddet devletin iç işlerini düzeltmek için uğraştı. Fakirlerin listesini
yaptırarak, onlara tahsisat ayırıp, maaş bağladı. Köklü tedbirler alarak, asayişi engelleyecek, cinayete sebeb
olacak, haram işlemeye meydan verecek şeyleri ortadan kaldırdı. Halkın, İslâmiyet’in emir ve yasaklarını
öğrenmeleri için medreseler yaptırdı. Açtırdığı medreseler, vezîrinin bu işteki gayretleri dolayısıyla onun ismi
ile anılarak, Nizamiye Medreseleri adıyla meşhûr oldu. Rahat ve huzur içinde ibâdetlerini yapmaları için
camiler inşâ ettirdi. Dîne aykırı şeylerin yapılmasını yasakladı ve yapanları şiddetli cezalara çarptırdı. Kısa
zafmanda ülkesini, birbirini seven, dîninin emir ve yasaklarına riâyet eden insanlar topluluğu hâline getirdi,
öyle ki, koca Selçuklu ülkesinde bir cinayet veya izinsiz başkasının malını almak diye bir hâdiseye rastlanmaz
oldu. Çok sevdiği hizmetçilerinden birinin, bir köylü kadının malını gasp ettiğini duyunca, yakalatıp,
başkalarının ibret alması için derhâl mahkemeye sevk etti. Neticede suçlu bulunup cezalandırıldı. Bunu işiten
kötü niyetli kimseler, başkasının malına el uzatmaktan ve saldırmaktan şiddetle kaçındılar. Devlet
me’mûrlarının adaletli olması ve islâm’ın emirlerini iyice öğrenip tatbik etmesi için ders verdirmeye başladı.
Kendisi de, meclislerinde hükümdarların hayatlarını, ahlâk ve faziletlerini anlatan kitaplar okur ve okutur,
ayrıca İslâm ahkâmı ile ilgili kitaplar da okuyarak, bu husustaki derin bilgisini devamlı ve canlı tutmaya
çalışırdı.
Sultan Muhammed Alb Arslan, iç işlerini düzene koyduktan sonra Ehl-i sünnete düşman, bozuk îtikâd sahibi
olan Mısır’daki Fâtımîleri vemüslümanları sık sık rahatsız eden Bizanslıları, Ermenileri, hıristiyan Gürcüleri
yola getirmek için sefer hazırlıklarına başladı. Rum saldırılarında, her zaman onlara yiğitçe karşı koyan
Türkmen beylerinden Tuğ Tekinin ısrarları ile Alp Arslan, ilk seferini 1064’te Gürcistan ve Azerbaycan
üzerine yaptı. Doğu Anadolu bölgesini iyi tanıyan Tuğ Tekin, orduya kılavuzluk ediyor, Rey’den hareket eden
orduyu dar geçitlerden, dağlardan geçirerek gaza meydanlarına giden kestirme yollarla hedefe ulaştırıyordu.
Allahü teâlânın dînini yaymak, bozuk inanışlı insanları sapıklıktan kurtarmak, Cehennem’e düşmelerini
önlemek için ilerleyen bu mübarek ordu, nihayet Nahcivân’a geldi. Bu arada Araş nehrinden geçebilmek için
sallar yaptırdı. Askerini Aras’ın öbür tarafına geçiren Alb Arsten, ordusunu ikiye ayırdı. Bir kısmına oğlu
Melikşâh’ı kumandan tâyin etti. Vezîri Nizâmülmülk’ü de yanına yardımcı vererek, Bizans kalelerini
fethetmek üzere batıya gönderdi. Kendisi de, Bizanslılarla mücâdele ederken, arkadan gelebilecek herhangi bir
tehlikeye karşı tedbir aldı. Küfür ve isyanda pek ileri giden, kuzeyde Kafkas dağlarının eteklerindeki Ermeniler
ile Gürcülerin üzerine yürüdü.
Mücâhid Sultan Alb Arslan, nihayet Ermenilerin Kangarni eyâletine hücûm etti. Orayı fethettikten sonra,
kuzey doğuya doğru yürüyerek Kür nehrinin yay şeklinde çevirdiği Trialet bölgesini zapt etti. Bunu Kvelis-
Kur, Şavşat, Klarcet zaferleri tâkib etti. Böylece Ermenistan’ın kuzey kısmı tamamen ele geçti. Buradan
güneye inen Sultan Alb Arslan, Oltu’nun doğusundaki Panaskert’e, oradan da tekrar kuzeye dönerek Gürcistan
içlerinde ilerledi. Ahîlkelek şehrini zaptetti. Gürcistan kralı Dördüncü Bagrat, kaçarak canını zor kurtardı.
Buna paralel olarak, asıl ordunun kumandanı Melikşâh ve baş vezir Nizâmülmülk, Araş nehri boyunca
ilerleyerek bugünkü Türkiye-İran hudutlarını aştı. Güçlü bir Bizans kalesine rastlayan Selçuklu askerleri,
şiddetle saldırdıkları hâlde ilk hamlede feth edemediler. Vezir Nizâmülmülk’ün ve Melikşâh’ın kahramanca
çarpışmaları, orduyu galeyana getiriyor, “Allahü ekber!...” nidaları her birine ayrı bir güç veriyordu. Aynı
zamanda keskin bir nişancı olan genç şehzade Melikşâh, attığı bir okla surlar üzerinde olan kale kumandanını
vurup öldürdü. Kumandanlarının ölümü, düşmanın maneviyâtını kırdı. Dayanma gücü kalmayan Rum
askerleri, kaleyi bırakarak kaçmak mecburiyetinde kaldılar. Teslim olmayan ve İslâm’ı kabul etmeyenler
gerekli şekilde cezalandırıldı.
Bunu, içinden nehirlerin geçtiği, bağ ve bostanlarla kaplı Sürmeli kalesinin fethi tâkib etti. Oradan kuzeydeki
Meryem Nişîn kuşatıldı. Kaleyi pek çok papaz, kumandan ve bunlara bağlı halk müdâfaa ediyordu. Surlar,
büyük ve sağlam taşlardan yapılmış, kurşun ve demirlerle birbirine kenetlenmiş, müstahkem bir durumdaydı.
Ayrıca yanından büyük bir nehir geçiyor, bu taraftan kaleye ulaşmayı imkânsız hâle getiriyordu.
Melikşâh ve Nizâmülmülk, onları önce İslâm’a davet etti. Müslüman olmazlarsa teslim olmalarını, yoksa kan
döküleceğini bildirdiler. Rumlar teslim olmayınca, nehirden geçmek için gemiler yaptırıldı. Gecegündüz
devam eden şiddetli bir savaşa girişildi. Selçuklu askerleri, nöbetleşe kaleye hücûm ediyorlardı. Aralıksız
devam eden bu gazada, Melikşâh, surlara tırmanırken suların içine düştü. Kumandanlarının gayretiyle coşan
mücâhid gâzîler, surlara çıkmayı başardılar. İslâm sancağını burçlara diktiler. Bunun üzerine çaresiz kalan
hıristiyanlar, teslim bayrağını çekip aman dilemek mecburiyetinde kaldılar. Bâzıları müslüman olarak ebedî
seâdete kavuştular.
Alb Arslan, oğlunun ve vezirinin gösterdiği bu kahramanlıkları işitince, çok sevindi ve onları yanına çağırdı.
Melikşâh ve Nizâmülmülk, yol üzerindeki pek çok kaleyi fethederek, Sultan’ın huzuruna vardılar. İki Selçuklu
ordusu Sepîd Şehr’de birleşti. Burayı kısa sürede fethettikten sonra, Lal şehrine hücûm ettiler. Lâl’in kalesi çok
sağlam ve yüksek idi. Surlar, doğudan ve batıdan yüksek dağlar üzerine inşâ edilmişti. Kumandanı çok inatçı
bir Gürcü idi. Şehrin kapısı önünden geçen nehir üzerindeki köprü kaldırılınca, şehre giriş ve çıkış imkânsız
hâle gelirdi. Nitekim müslümanları gören hıristiyan Gürcüler, köprüyü kaldırdılar. Şehrin etrafını kontrol eden
Selçuklu kumandanları, buraya zaptetmenin güçlüğünü anladılar.
Her zaman olduğu gibi burada da ümîdini kesmeyen Sultan Muhammed Alb Arslan, karargâhını kale kapısının
önüne kurdurdu. Geniş bir köprü yaptırarak, kale ile irtibatı sağladı. “Allah Allah!” nidalarıyla başlayan savaş,
kısa zamanda pek şiddetlendi. Mücâhid gâzîler merdivenlerle surlara tırmanırken, gürcüler de attıkları oklarla
onları durdurmaya çalışıyorlardı.ölürse şehîd, kalırsa gâzî olmak aşkıyla ileri atılan ve bir îmân seli gibi coşan
mücâhidleri durdurmak çok zordu. Sultanları, çadırında secdeye kapanmış Allahü teâlâya yalvarıyor, zafer
ihsan etmesi için gözlerinden pınarlar gibi yaş akıtıyordu. Sonunda, kaleden ellerinde beyaz bayraklarla emân
dileyerek ortaya çıkan iki kişi Sultan’ın huzuruna götürüldü. Gelenler, sözlerine güvenilebilecek bir emîrin
başkanlığında bir hey’et göndermesini istediler.
Sultan; Ebû Şemse ve Emîr bin Mücâhid ismindeki iki kumandanın emri altında bir grup askeri onlara
gönderdi. Gâzîler surlardan içeri girer girmez, Gürcülerin saldırısına uğrayıp hepsi şehîd edildiler. Durumu Alb
Arslan’a bildirmek için gelenler, Sultan’ı namaz kılarken buldular. Mücâhid Sultan, durumu öğrenince çok
üzüldü. Atma binip ordusuna hücûm emrini verdi. Yiğitler sel gibi kale burçlarına aktılar. Pek şiddetli
mukavemete rağmen aşılmaz engelleri aşan sultan Alb Arslan, kanlı bir savaştan sonra gâzîleriyle şehre girdi.
Hıristiyanlar emân dilediler. Hesapsız ganîmet elde edildi. Zaptedilmesi imkânsız gözüyle bakılan Lal şehrinin
fethedildiğini gören komşu kale kumandanları, Sultan’a elçiler göndererek, cizye vermek suretiyle itaatlerini
bildirdiler.
Bir kaç ay içinde pek çok şehir ve kaleyi fetheden Sultan Alb Arslan, o bölgenin en muhkem, en güçlü kalesi
olan ve Bizanslıların elinde bulunan Ani üzerine yürüdü. Alb Arslan’ın, Kars ve Ani kalesine doğru geldiğini
işiten Kars çayı üzerindeki Nevre ve Seylvürde isimli iki kalenin halkı, hıristiyanlığı bırakıp müslüman
olduklarını bildirdiler. Bu habere pek fazla sevinen Alb Arslan, kiliselerin yerine camiler yaptırdı. Dîn-i
İslâm’ı öğrenmeleri için medreseler inşâ ettirip, âlimleri vazifelendirdi.
Sultan Muhammed Alb Arslan, Ani kalesini kuşatmak için hazırlık yaparken, vezir Nizâmülmülk bu sene
içinde alınan şehirleri, kaleleri ve bölgeleri bildiren bir fetihnâme hazırlayıp, Bağdad’da oturan halîfeye
gönderdi. Fetihnâmede; fethedilen yerlerin yanısıra, savaşlarda;ı 30.000 düşmanın öldürüldüğü, 50.000 kişinin
esir alındığı, hesapsız ganîmet elde edildiği belirtiliyordu. Ayrıca muzaffer, mücâhid Sultan Muhammed Alb
Arslan’ın, Rumların doğuda en güçlü kalelerinden Ani’ye hücûma geçtiğini, bu sebeple kendilerinden dua
taleb ettiklerini bildiriyor, manevî yardımda bulunmalarını istiyordu.
Sultan, ordusu ile Ani önlerine gelmişti. Ermeni Bagrat hanedanının eski başşehri olan Ani’nin, görünüş itibârı
ile, etrafa korku ve dehşet saçan bir hâli vardı. Yüksek dağlar gibi surları vardı. En yüksek tepelere kaleler inşâ
edilmişti. Şehrin üç tarafını Arpaçay nehri bir yay gibi kuşatarak akıyordu. Diğer tarafı ise, geniş ve derin
hendekler kazılarak, içine su doldurulup geçilmesi imkânsız hâle getirilmişti. Giriş çıkışlar hendeğin üzerine
yapılan köprüden sağlanıyordu. Bu şartlarda Ani’yi zaptetmek imkânsız gibi göründüğü için, şimdiye kadar hiç
bir düşman, Ani’yi kuşatmaya cesaret edememiş, hattâ yaklaşamamıştı. Pek çok kilisesi olan şehrin nüfûsu da
oldukça kalabalıktı.
Mücâhid Sultan Alb Arslan karargâhını, şehrin karşısındaki araziye kurdurdu. Askerlerine; “Yiğitlerim!
Bahadırlarım! Sizin gibi kahramanların hükümdarı bulunduğum için övünür ve Allahü teâlâya hamd ederim.
Tahta ilk çıktığımda, memleketin ufuklarını kaplayan ihtilâl bulutlarını kılıçlarınızın parlak şimşekleri ile def
edip, vatanın birliğini sağladınız. Bugün de İslâm âlemi, karşımızdaki düşmana Allahü teâlânın dînini tebliğ
etmemizi ve bu uğurda cihâd-ı fî-sebîlillah için çarpışmamızı bekliyor. O hâlde bihakkın vatanı muhafaza ve
hem de i’lây-ı kelimetullahı yaymak gibi iki mukaddes hizmeti yapmak şerefi bize düşmektedir.
Düşmanımız kalabalık, kaleleri muhkem ise de, sizin gibi gaza meydanla... rmda pişmiş, şehîd olmak aşkıyla
yanan mücâhidlerin ilk hücûmuna dayanamayacağını bilirim. Zîrâ onlar, vatanlarını değil hayatlarını
kurtarmaktan başka şey düşünmeyen bir takım korkaklardır.
Sizler ise, hayâtın, bir gölge gibi gelip geçiciliğini, asıl şerefin Allahü teâlânın yolunda cihâd ederek can
vermek olduğunu bilen yiğitlersiniz.
İşte Sultânınız, Allahü teâlânın ismiyle adımını gaza meydanına atıyor... Şu kılıcı tutmakta olan elimde kuvvet
kalmayıncaya kadar çarpışacağım...
Dînini, vatanını, Sultânını seven arkamdan gelsin!...”
Bu hitabe üzerine kahraman İslâm dilâverleri, büyük bir aşk ve muazzam bir heyecanla sevgili Sultan’larının
arkasından, ona ayak uydurarak Ani kalesine “Allah! Allah!” nidaları ile hücûm ettiler.
Ok atışlarıyla başlayan mücâdele, su engelinden geçerek surlara tırmanan mücâhidlerin eşsiz gayretleri ile
devam ediyordu. Hıristiyanlar, canlarını dişlerine takarak kalelerini müdâfaa ediyorlar, mücâhidleri surlardan
içeri sokmamaya çalışıyorlardı.
Sultan, tahtadan yüksek burçlar yaptırdı. Üzerine okçular ve mancmıklaryerleştirdi. Atılan kocaman taşlarla,
günlerce kale ve surlar dövüldü. Hıristiyanlara göz açtırılmamaya çalışıldı. Geceli-gündüzlü devam eden
çarpışmalardan hıristiyanlar, sonlarının geldiğini anladılar. Ani valisi ve kumandanı Bagrat ile Grigor iç kaleye
sığındılar. İdarecilerinin korkudan iç kaleye sığındığını gören halkın maneviyâtı iyice bozuldu. Artık
direnmeyi bırakıp, rastgele kaçmaya başladılar. Surlardan geçen mücâhidler, dış kaleyi fethettiler. Şiddetli
çarpışmalardan sonra iç kaleyi de zapteden Sultan Alb Arslan, şükür secdesine kapandı ve; “Elhamdülillah!
Allahü teâlâ, onların zaptedilmez zannettikleri şehirlerini bize fethetmeği nasîb etti” diyerek cenâb-ı Hakk’a
hamd etti.
Sultan Muhammed Alb Arslan, Ani’yi fethedince, bir müddet tanzim ve tamir işleriyle uğraştı. Halkın bir
kısmı müslüman oldu. Onlar kiliselerini cami hâline getirdiler. Sultan, İslâmiyet’i öğrenmeleri için medreseler
yaptırıp, âlimler tâyin etti. Şehri korumak üzere bir kumandan görevlendirdi ve pek çok askeri de emrine verdi.
Böylece Bizans İmparatorluğu’nun doğuda en müstahkem şehri, mücâhid gazi Sultan Alb Arslan tarafından
fethedilmiş oldu. Bu haber Bizans’a ulaşınca, bütün hıristiyanlar derin bir üzüntüye düşmüşlerdi. Buna karşı
İslâm dünyâsı da büyük bir sevince garkolmuş, İslâm’ın yüzünü ağartan Sultan’a ve ordusuna dualarla
mukabele etmişlerdi.
Nizâmülmülk, Ani zaferini bir fetihname ile Bağdad’da bulunan halîfeye bildirmiş, sarayda okunan fetihnâme,
halîfenin, övgü ve dualarına sebeb olmuştu.
Sultan Alb Arslan, Ani’den sonra Kars’a yöneldi. Taarruz etmeden önce, oranın hâkimi Gagik’e (Hayik’e) elçi
gönderdi. Müslüman olmasını veya emrine girip cizye vermesini teklif etti. Bunları yapmadığı takdirde, kan
döküleceğini bildirdi. Hayik, fethedilmesinin mümkün olamayacağını zannettiği Ani’yi zapteden Türklerin, ne
kadar güçlü olduklarını çoktan anlamıştı. Gelen Türk elçisini, siyah elbiseler giyerek karşıladı. Siyahlara
bürünmesinin sebebini soran elçiye; “Dostum Sultan Tuğrul Bey’in vefatından sonra yas tutup, siyah elbiseler
giyiyorum!...” dedi. Sultan’a bağlılığını ve vergi vererek hükümdarlığının devamını istedi. Buna hayret eden
elçi, durumu Sultan’a arzetti. Alb Arslan, Kars’a gidip Hayik ile barış yaptı ve iltifatlarda bulundu.
Sultan Alb Arslan’ın 1064 senesinde yaptığı bu Kafkas seferi başarı ilenetîcelenmişti. Gürcistan ve Ermenistan
baştanbaşa Selçuklular’ın emrine girmiş, Kars hâkimi ile andlaşma yapılmış, Bizanslıların pek çok kalesi ele
geçmiş ve içine Türk askerleri yerleştirilmişti.
Sultan Kafkas seferinden sonra, payitahta dönüş için harekete geçti. Yolda İsfehan’a, oradan da Kirman’a
geçti. Kirman’da işlerini düzene koyan Alb Arslan, Merv’e geldi. Onun, ülkesinin doğusuna hareketinin
sebebi, Karahanlı ve Gazneli hükümdarları ile dostluklarını yenilemekti. Bu sebeple, oğlu Melikşâh’a,
Karahanlı sultânının kızı Terken Hâtun’u aldı. Gazne hükümdarının kızını da diğer oğlu Arslan Şâh’a alarak,
akrabalık bağlarını kuvvetlendirdi. Böylece, doğudan gelebilecek tehlikeleri kısmen de olsa önlemiş oluyordu.
İki kuvvetli İslâm devleti ile ittifak, gönüllere ferahlık verdi. Müslümanları sevince boğdu.
Cend ve Harezm hükümdarları da böyle bir kahramana karşı koymanın aczini anlayıp, itâatlarını arzettiler.
Sultan Muhammed Alb Arslan’ın asıl hedefi, Bizans İmparatorluğu idi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem
zamanından beri müslümanları sık sık rahatsız eden hıristiyan Bizans İmparatorluğu’nu tamamen ortadan
kaldırmak istiyor, onların ya müslüman olmalarını, veya müslümanların emri altında, cizye veren bir devlet
olmalarını arzu ediyordu. Bu sebeble, Selçuklu Devleti’nin başına geçtiği günden beri, kuzeyden ve doğudan
gelecek tehlikeleri önlemek için üç sene hiç durmadan çalışmış, zamanını at üzerinde, akından akına koşarak
geçirmişti. Artık Bizans’ın üzerine gidebilir, Allahü teâlânın dînini oralara da yayabilirdi. Fakat tedbirli ve
plânlı hareket etmek, acele etmemek lâzımdı. İslâm ordusunun yan ve gerilerinin emniyetini; gerek taarruz,
gerek çekilmelerde sağlamak ve düşmana takviye kuvvetlerin gelmesini önlemek şarttı. Bunun için de büyük
bir ordu ile karşı karşıya gelmeden önce, Anadolu’ya akınlar düzenleyip düşmanın her türlü maddî ve manevî
kuvvetini sarsarak, elverişli bir ortamı hazırlamak lâzımdı. Eskiden beri uygulanan Türk taktiği de bunu
îcâbettiriyordu. Devlet kuvvetleri ile kesin muharebelere girişmeden önce, akıncı kuvvetlerini Anadolu’nun
derinliklerine sürmeli, hattâ bir uçtan diğer uca kadar giderek, düşmanın her türlü savunma imkânlarını
yıpratmahydı.
Zâten daha önce Güneydoğu Anadolu’ya akınlar yapan Horasan ordu kumandanı çok başarılı olmuş,
Diyarbakır, Urfa civarında bâzı kaleler Türklerin eline geçmiş. Fakat bu akınlarda kumandan şehîd olmuştu.
Sultan Alb Arslan, Anadolu’yu bir uçtan diğer uca kadar fethetmek üzere, büyük komutanlarından
Gümüştekin, Bekçioğlu Afşin, Ahmed Şah gibi kahramanlara vazife verdi. Bekçioğlu Afşin Bey, akıncılarıyla
Halep üzerinden Anteb’e gelip, yol üzerindeki kaleleri alarak Antakya’ya ulaştı. Antakya’da yapılan müthiş
çarpışmada, Bizans’ın Antakya üssü çökertildi. Sayısız esir ve ganîmet malı alındı. Sâdece mandaların sayısı
40.000’den fazla idi. Antakya’dan kuzeye hareket eden Afşin Bey, Malatya’da büyük bir Bizans ordusu ile
karşılaştı ve galip geldi. Sonra Kayseri üzerine yürüdü. Kayseri’yi telaş ve korkuya veren Afşin Bey, atının
başını Konya’ya çevirdi ve akınlarda bulundu. Bu hâl, Bizans’ı dehşete düşürmüştü. Büyük bir Bizans
ordusunun üzerine geldiğini öğrenen Afşin Bey, Sanduk Bey’le Toroslardan aşarak, kuvvetlerini tazelemek
üzere, Haleb’e çekildi ve kışı Halep’de geçirdi. 1068 baharında Antakya’ya doğru hücûma kalktı. Konya’ya
kadar önüne gelen bütün Bizans kuvvetlerini darmadağın ederek, Rumları iyice sindirdi. Bizans, bu kahraman
müslüman Türk komutanı karşısında sarsılmış, isminden bile ürkmeye başlamıştı.
Daha sonra Sivas’a hareket eden mücâhid gazi Afşin Bey, orayı zaptetti. Sivas’tan anî bir dönüş yaparak,
yıldırım hızıyla Ege ve Marmara kıyılarındaki Bizans üslerini tahrib etti. 1070 senesinde Sultan’ın yanına
dönen Afşin Bey, Alb Arslan’a raporunu verip; “Artık Bizans İmparatorluğu’nun kendine güveninin
kalmadığını, bundan sonra yapılacak mücâdelenin kolay gelişeceğini, Anadolu’nun fethe hazırlandığını ve
büyük bir meydan savaşıyla Anadolu kapılarının açılacağını” bildirdi.
Komutanları Anadolu’yu fethetmek için bu hazırlıkları yaparken, Sultan Alb Arslan boş durmamış, müslüman
Şeddadoğullarına saldıran Gürcülere cezalarını vermek üzere 1067 senesinde tekrar kuzeye hareket etmişti.
Şeddadoğullarının ülkesi olan Erran’a geldiğinde, hükümdarları Ebü’l-Esvâr ölmüş, yerine oğlu Fadl geçmişti.
Alb Arslan, önce, müslümanları katleden Şekki ve Hazarlar ülkesine, sonra da Gürcülerin memleketine
hücûma karar verdi. Sav Tekin’i öncü kuvvetlerinin başında gönderdi. Şekki’nin hükümdarı Ahastan,
hıristiyan idi. Fakat Sultan Alb Arslan’a karşı da hayranlığı vardı. Sultan Alb Arslan, Ahastan’ın payitahtına
gelinceye kadar önüne gelen kaleleri aldı. Bunlardan iki kalenin komutanı müslümanlığı seçerek Sultan’ın
iltifatlarına mazhar olmuştu. Ahastan, Sultan Alb Arslan’ın huzuruna gelip; “İslâm’ın güzelliğini,
hıristiyanlığın bozukluğunu, bu yaşa kadar hep dalâlette kaldığını, bu sebeple müslüman olmak istediğini”
bildirdi. Buna çok sevinen Sultan Alb Arslan, onu affetti ve kucaklayıp alnından öptü. Bu sevgi karşısında
Ahastan; “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abdühû ve resûluh” diyerek Kelime-i
şehâdet getirdi. Ahastan’ın müslüman olmasına ziyadesiyle sevinen Sultan AIb Arslan ve komutanları onun
üzerine mücevherler saçtılar. İltifatlarda, izzet ve ikramlarda bulundular. Sultan Alb Arslan’ın ve mübarek
ordusunun Kafkaslara kadar gelmelerindeki maksad; cehennemlik bir kimsenin hak yola girip Cennet’e
kavuşmasından başka bir şey değildi. Maksad hâsıl olmuştu. Bu mukaddes vazife, Sultan Muhammed Alb
Arslan’ı ve kahraman ordusunu cepheden cepheye koşturan yegâne ideal olup, kuru bir kavga değildi. Allahü
teâlâhın dînini dünyânın en ücra köşelerine kadar yaymak, müslümanları bir bayrak altında toplamaktı!... Onun
için her güçlüğe göğüs geriyorlar, her zorluğa ve sıkıntıya katlanıyorlardı. Maksadları hâsıl olup bir kimsenin
hidâyete kavuştuğunu görünce, hazînelerini onun üzerine saçıyorlar, din kardeşliğinin verdiği muhabbetle
sarılıyorlardı. Alb Arslan, Ahastan’ı, Şekki’nin hükümdarlığına tâyin edip, yanına bir âlimler hey’eti gönderdi.
İslâmiyet’in orada da yayılmasını sağladı.
Buradan Gürcistan üzerine yürüyen Sultan, Tiflis’e kadar geldi ve 20 metre yüksekliğindeki surları aşarak
burayı fethetti. Camiler yaptırarak İslâm dîninin yaşanmasına öncülük etti. Elçiler göndererek af dileyen Gürcü
kralı Bagrat’ı affetti. Fakat aleyhinde çalışmaktan geri durmadığını görerek, gerekli cezayı verdi. Beş ay süren
bu seferinde de kuzeyde düzeni sağlayan Sultan Alb Arslan, Karahanlı hükümdarı Tamgaç’ın ölümünü (1068)
haber alınca yurduna döndü.
1070 senesinde Mekke emîri Muhammed bin Ebû Hâşim’in elçisi, emîrin oğluyla Sultan Alb Arslan’a geldi.
Artık Mekke’de hutbenin Abbasî halîfesi Kâim biemrillah ve Muhammed Alb Arslan adına okunduğunu,
Mısır’daki bozuk îtikâdlı Fatımî halîfesinin isminin kaldırıldığını bildirdi. Buna çok sevinen Sultan Alb
Arslan, onlara pekçok ikram ve ihsanlarda bulundu. Bu sırada Mısır’daki şiî Fatımî Devleti, Eıhl-i sünnet
müslümanlara karşı eziyet ve işkenceler yapıyor, onları hak yoldan kendi bozuk îtikâdlarına çevirmeye
çalışıyorlardı. Şiîlerin aşın taşkın hareketleri, bozuk îtikâdlarını Abbasî ve Türk ülkelerinde de yaymaya
çalışmaları, Eshâb-ı kirama dil uzatmaları, göz yumulacak hâdiseler değildi.
Fâtımîler, bozuk fikirlerini yayarak islâm devletleri arasında lider olmaya çalışıyorlardı. Tabiî olarak, Ehl-i
sünnet Selçuklu hükümdarı Alb Arslan’ın, sünnî Abbasî halîfesini desteklemesi, Fâtımîlerin işini bozdu. Onları
çileden çıkardı. Bu sebeble Türklere karşı yapılan ayaklanmaları desteklemeye çalıştılar. Bilhassa 1064
senesinden beri Selçukluların, Ehl-i sünnet îtikâdını yaymak için uğraşması, Fâtımîleri, hıristiyan Bizanslılarla
dost olmaya, Türklere karşı ortak hareket etmeye şevketti.
İslâm âleminde kanayan ve bünyeyi tehdîd eden böyle bir çıbanbaşı var iken, Bizanslılarla harb
edilemeyeceğini anlayan mücâhid Sultan Alb Arslan, 1070 yılı ortalarında şiîleri ortadan kaldırmak üzere
harekete geçti. Hayâtını Ehl-i sünnet îtikâdını yerleştirmeye ve İslâm dînini yaymaya adayan, Allahü teâlânın
aşkı ve sevgili Peygamberimizin muhabbetiyle yanan Sultan, az bir kuvvet ile Van gölünün kuzeyinden
ilerleyerek Malazgirt’e geldi. Türk kuvvetlerinin güneye iniş yolunu engelleyen bu önemli kale, daha önce,
Sultan Tuğrul tarafından zapt edilememişti. Alb Arslan, Malazgirt kalesini kısa zamandafeth etti. Buraya bir
mikdar asker bıraktıktan sonra, Diyarbakır’a geldi ve orayı da itaat altına aldı. Fazla zaman kaybetmek
istemeyen Sultan, Urfalılara gözdağı verdikten sonra Haleb’e geçti. Nisan 1071’de Haleb’i teslim aldığı sırada,
Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in (Romen Diyojen) iki yüz bin kişilik büyük bir ordu ile Doğu
Anadolu’ya doğru ilerlediğini haber aldı. Bizans İmparatoru, bu sefer Selçukluları, ülkesinden tamamen
atacak, kesin neticeyi alacak bir savaşa karar vermiş ve bütün sorumluluğu da üzerine almıştı. Bizanslılara,
büyük bir zaferle döneceğini defalarca vâdetmişti. İmparator, Alb Arslan’ın Haleb’de olduğunu biliyor,
kuzeyden bir çevirme hareketiyle İslâm ordusunu gafil avlama plânları kuruyordu. Hayâlleri gayet genişti.
Böylece, Sultan Alb Arslan’ı ve bir avuç ordusunu ortadan kaldırdıktan sonra, rahatça İran’a girecek, Selçuklu
ülkesini zaptedecekti. Ayrıca fîağdad’da bulunan Abbasî halîfesini de öldürdükten sonra, İslâmiyet’i ortadan
kaldırıp, bütün Orta Doğu’yu hıristiyanlaştıracak ve Bizans’a büyük bir gurur ve kibirle geri dönecekti!...
Sultan Alb Arslan, Bizans ordusunun Doğu Anadolu’ya doğru ilerlediğini haber alınca, askerinin bir kısmını
Haleb’e bıraktı. Veziri Nizâmülmülk’ü, yardımcı kuvvet toplaması için acele Hemedan’a gönderdi. Kendisi az
bir kuvvetin başında sür’atle doğu istikâmetinde Musul’a doğru harekete geçti. Geçtiği yerlerde, “Selçuklu
askerleri düşmanla çarpışmaktan kaçıyor” diye haber yaydırıyordu. Maksadı, Bizans ordusunun karşısına
birden çıkmak ve düşmanı gafil avlamaktı. Rakka’ya geldiklerinde yönünü Urfa istikâmetine çeviren Sultan
Alb Arslan, sür’atle Diyarbakır ve Bitlis’e ulaştı. Burada ordusundan on bin kişilik bir kuvveti Sanduk Bey’in
kumandasında Ahlat istikâmetine gönderdi.
Bizans İmparatoru, iki yüz bin kişilik ordusundan, Tarkan ve General Ursel kumandasında otuz bin kişilik bir
öncü kuvvet ayırıp, bir Türk üssü olan Ahlat’a gönderdi. Kendisi de, daha önce Alb Arslan’ın zapt ettiği
Malazgirt kalesine hücûm etti. Önden giden Ursel ve Tarkan, Ahlat’a yaklaştıklarında, Türk öncü kuvvetleriyle
karşılaşmışlar, İmparatorlarına; “Alb Arslan’ın Ahlat civarında olduğunu” haber vermişler, fakat Romanos
Diogenes, buna ihtimâl vermemiş, Türklerin Musul’a doğru kaçmakta olduğunu, karşılarına kim çıkarsa
öldürmelerini emretmişti. Ursel ve Tarkan’ın otuz bin kişilik ordusu ile, on bin kişilik Sanduk Bey’in ordusu
Ahlat’ta karşılaştılar. Sanduk Bey, kahraman ordusuna, “Allahü ekber” nidalarıyla hücûm emrini verdiğinde,
kendilerinden sayıca üç misli kuvvete sahip hrristiyan ordusuna yıldırım gibi saldırdılar. Kısa zamanda Rum
ordusunu perişan ederek, mağlûb ettiler. Bizans kumandanları Ursel ve Tarkan, perişan bir hâlde kaçarak
kurtulmaya çalışmışlar, arkalarına bile bakmadan İstanbul’a doğru yol almışlardı.
Bu haberi alan Bizans İmparatoru, General Briyennios kumandasında büyük bir kuvveti Sanduk Bey’in
üzerine gönderdi. Sanduk Bey, bu gelen Rum ordusunu da mağlûb edip, General’i yaralayınca, General
Basılakes imdada gönderildi. Türk ordusu, Basılakes’i esir edip, kuvvetlerini perişan etti.
Gönderdiği bütün kuvvetlerin mağlûb olduğunu haber alan Romanos Diogenes, çılgına dönmüştü. O hınçla
Malazgirt kalesine saldırdı. Az bir kuvvet ile savunulan kaleyi zapt edip, içerde yaşayan bütün halkı çocuk-
ihtiyâr demeden hunharca kılıçtan geçirdi.
Bu arada Sultan Alb Arslan, ordusunu hazırlayarak, 24 Ağustos 1071 Çarşamba günü Malazgirt’in
doğusundaki Rahva ovasına yetişti. Sanduk Bey’in kuvvetleri de mücâhid Sultan’la birleşince, İslâm
ordusunun gücü kırk bine ulaştı. Hepsinin gayesi Allahü teâlânın mübarek ismini yüceltmek ve İslâm dînini
yaymaktı. Cihâd-ı fîsebîlillah için bir araya gelmişler ve sultanları mücâhid gazi Alb Arslan’ın etrafına
dizilmişlerdi. İki yüz bin kişilik bir hıristiyan sürüsüyle, İ’lây-ı kelimetullah için çarpışacaklardı. Tek bir
düşünce etrafında yek vücûd olmuşlardı. Düşman iki yüz bin değil beş yüz bin de olsa, Allahü teâlânın
emirlerini yapıp, yasaklarından kaçındıkça ve başlarındaki kumandana tam olarak itaat ettikçe, zaferin
kendilerinin olacağına inanıyorlardı.
Alb Arslan’ın bu kadar kısa bir zamanda karşısına çıkabileceğini tahmin edemeyen Rum İmparatoru, ordusunu
Rahva ovasının öbür başında düzene soktu.
Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın sünnet-i şerîfine tam ittibâ eden Sultan Alb Arslan, İbn-i
Mühelbân’ın başkanlığında ve çok sevdiği, güvendiği komutanlarından Sav Tekin’in de bulunduğu bir elçi
hey’etini, 25 Ağustos Perşembe günü Romanos Diogenes’e gönderdi. Hey’et, Bizans İmparatoruna;
“İslâmiyet’i kabul etmesini, yoksa müslümanlara bağlı bir devlet olup cizye vermesini, veya harbe hazır
olmasını” bildirdi.
İki yüz bin kişilik ordusuna güvenen, yürüyen askerinin ayakları altında dağların titrediğini zanneden,
yapılacak muharebeden muhakkak galip geleceğini uman gururlu, kibirli İmparator, elçilik hey’etiyle alay
ederek; “Hemedan mı, yoksa İsfehan mı güzeldir? Ben ve askerlerim İsfehan’da, atlarım da Hemedan’da
kışlayacak. Akıncılarınızın ülkeme yaptıklarını, İslâm ülkelerine yapmadıkça geri dönmeyeceğim!...” dedi.
Kendisine göre, Selçuklu topraklarını zaptedip, Malazgirt kalesinde yaptığı gibi çocuk-ihtiyâr demeden herkesi
kılıçtan geçirecek, ayrıca başta Mekke, Medîne gibi mukaddes beldeleri ve diğer İslâm ülkelerini tarumar
edecekti!... Buna karşı, İslâm elçi hey’etinin, gururlu Kral’a verdiği cevap çok manidardı; “Atlarınızın
Hemedan’da kışlayacağı doğrudur. Fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyoruz!...”
Tekliflerinin reddedildiğini gören İslâm elçileri, ordugâhlarına dönüp, durumu Sultan’a bildirdiler.
Sultan Alb Arslan, âlimler ve kumandanlarını toplayıp, düşmanla ne zaman çarpışılacağı hakkında istişare etti.
Her kumandan fikrini söyledi. Ordu imâmı Buhâralı Muhammed; “Sultan’ım! Siz, Allahü teâlânın başka
dinlere karşı zafer vâdettiği İslâm dîni için, cihâd ediyorsunuz. Bütün müslümanların bize dua ettiği Cum’a
günü savaşa girelim. Cenâb-ı Hakk’ın seni muzaffer edeceğine inanıyorum” dedi. Bunun üzerine, çarpışmanın
Cum’a günü öğle namazından sonra yapılması kararma vardılar. Muharebenin nasıl yapılacağı ve
kumandanların hareket tarzları belirlendi. O gece, bir grup askerin, düşman karargâhına yaklaşarak, sabaha
kadar ok atıp, tekbir ve kös sesleri ile kalplerine korku salması kararlaştırıldı.