The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by kitablarinmuhteviyati, 2021-12-05 13:45:16

İslam Tarihi Ansiklopedisi 2. Cild

İslam Tarihi Ansiklopedisi 2. Cild

Keywords: İslam Tarihi Ansiklopedisi

Batu Hân, 1241 (H. 639) senesinde İdil’in aşağı yatağına dönüp, nehrin sol sahilinde karargâh kurdu. Burayı
merkez edinip, Batu-Saray adıyla bir pâyitahtlık kurdu. Bilâhare, Karpat Dağları’na kadar olan Rus
knezliklerini, merkezi Saray olan Altınordu Devleti’ne tâbi ederek, vergiye bağladı.

Batu Hân, Saray şehrini merkez edinip, devletinin temellerini attıktan sonra, vefatına kadar; İrtiş boyundan,
Aral denizinin kuzey mıntıkası da dâhil olmak üzere, Kama ve bütün İdil havzası, özü sahili ve Onestr de
denilen Turla mıntıkalarına hâkim oldu.

Batu Hân, hukuken Büyük Moğol Kağanlığı’na bağlı olmasına rağmen, iç işlerinde bağımsız olarak hareket
ediyordu. Aşağı ve Orta Volga bölgelerini, Harezm ve Azerbaycan’a kadar Kafkasları ve Kıpçak bozkırlarını
alarak Altınordu Devleti’ne kattı; nihayet 1255 (H. 653) senesinde öldü. Yerine sırasıyla, oğulları Sartak ve
Ulakçı ardından da kardeşi Berke Hân geçti.

Altınordu hükümdarlığına 1257 (H. 655) de geçen Berke Hân, müslüman olma şerefine kavuştu. Moğol
prenslerinin içinde ilk Müslüman olan Berke Hân’ın, İslâmiyet’i kabul etmesiyle, tebeası Türk olan bu ülke,
müslüman Türk devleti hâline geldi, önce hanlık ailesi ile idareciler, İslâm dînini kabul ettiler. Böylece
İslâmiyet, Altınordu ülkesinin her tarafına yayıldı.

Berke Hân hâkimiyeti elde edince, Altınordu Devleti’ni büyük hakanlıktan ayırıp, tam bağımsızlığını îlân etti.
Serbestçe hareket edip, kendi adına sikke bastırdı. Buhara şeyhi el-Baharzî ile görüşen Berke Hân,
hâkimiyetini Seyhun ve Ceyhun nehirlerine kadar yaydı. Rus knezliklerinde, çok düzgün ve sürekli nüfus
sayımları yaptırarak, şehirlerden ayrı ayrı vergi ve yardımcı asker topladı. Devlet içinde düzenlemeler yaptı.
Ordusunu, küçükten büyüğe tertipleyerek; onlu, yüzlü, binli ve tümenli yâni onbinli usûle göre teşkil etti. Yeni
Saray şehrini kurdu. Berke Hân, Hülâgû’nun Bağdad’da müslümanlara yaptığı zulme karşılık Mısır sultânı
Baybars’la anlaşarak, onun üzerine yürüdü. Hülâgû’yu 1262 (H. 661) senesinde yenerek bozguna uğrattı. Bu
yönüyle tarihçiler Berke Hân zamanını, Altınordu devletinin en parlak dönemi olarak göstermektedirler.

Altınordu Devleti, on üçüncü asırdan on dördüncü asra, 1290 (H. 689) da başa geçen Gıyâsüddîn Tokta Hân’ın
riyasetinde girdi. Tokta Hân zamanında da devletin toprakları genişledi. Saraybatu, Sarayberke (Yeni saray)
şehirlerinin sınaî ve ticarî ehemmiyetleri artarak, birer ticâret merkezi hâline geldi. Kafkas yolu kontrol altına
alınarak, ticarî münâsebetler canlandırıldı. Ceneviz kolonilerine karşı sert tedbirler alınarak, havadan para
kazanmaları önlendi. Müslüman tacirlere kolaylık gösterildi. Memlûklüler ile kurulan münâsebetler devam
ettirildi. İdarî ve ictimâî durum muntazam hâle getirilerek, devletin otoritesi kuvvetlendirildi.

Gıyâsüddîn Tokta Hân’ın 22 yıllık Altmordu hükümdarlığından sonra, 1312 (H. 712) senesinde Gıyâsüddîn
Muhammed Özbek Hân idareyi ele aldı. Özbek Hân zamanında, idarî mekanizmada değişiklikler yapıldı.
Devletin gelir kaynakları ıslâh edildi, îmâr ve İskân işlerine önem verilerek şehir hayâtı geliştirildi.
İslâmiyet’in yayılması hızlandı. Bu sayede merkezî idare kuvvetlenerek, Sarayberke büyüyüp gelişti. Camiler,
medreseler, türbeler inşâ edildi. Devrin en kuvvetli müslüman devleti olan Memlûklülerle iktisadî, ticarî ve
siyâsî münâsebetler kuvvetlendirilip, iki hanedan arasında evlenme yoluyla akrabalık kuruldu.

Özbek Hân’ın 1341 (H. 742) de vefatı üzerine hükümdarlığa Canı Beğ Hân geçti. Devrinde Azerbaycan’a sefer
yapıldı. Altınordu Devleti çok genişledi ve en uzun hududlara sâhib oldu. Maddî bakımdan zenginleşmesine
rağmen, Cuci sülâlesinden olan beylerin hâkimiyetinin giderek artması ve merkezî idarenin zayıflaması
yüzünden gerileme alâmetleri de bu devirde görülmeye başladı. Canı Beğ’in 1357 (H. 759) yılında ölümü
üzerine, Altınordu. Devleti’nde karışıklıklar başladı. Berdi, Kulpa ve Nevruz beğler ile Mamay Muhammed
Mirza arasındaki saltanat mücâdelesi 1380 (H. 782) yılına kadar sürdü.

Altınordu Devleti’nde saltanat mücâdelesi en şiddetli şekliyle devam ederken, yine Cuci soyundan gelen
Gıyâseddîn Toktamış Hân, Timur Hân’ın da yardımıyla 1375’de iktidarı ele geçirip, birliği te’min etti.

Hanedan içinde otoritesini kuvvetlendirdikten sonra, karışıklıklardan istifâde ederek güçlenen Rus
knezlerinden Dimitri Donskoy’un merkezi Moskova’ya elçi gönderdi ve itaat etmesini istedi Biriken
vergilerini göndermesinin yanında, Saray şehrine gelerek at üzengisine yüz sürme an’anesine uymasını
bildirdi. Dimitri Donskoy, Toktamış Hân’ın isteklerine îtibâr etmedi. Kendisini yeterince güçlü zannettiğinden
bir kaç parça hediye ile Toktamış Hân’ın elçisini geri gönderdi. Onun bu hareketine çok kızan Toktamış Hân,
ordusunun başına geçerek Moskova üzerine hareket etti. Dimitri, Toktamış’ın geldiğini duyunca kaçtı. Bir kaç
günlük muhasaradan sonra Moskova’ya girildi. Yirmi dört bin Rus öldürüldü. Şehirden pek çok ganimet elde
edildi ve kale yıkıldı. Dimitri, bunun üzerine Toktamış Hân’la barış yapma yollarını aradı. Sonunda büyük
oğly Vasil’i rehin olarak Altınordu merkezine gönderdi ve beş yıllık borcunu da vermeyi ihmâl etmedi. Ayrıca
bir de ar mektubu yazarak, Altınordu Devleti’nin sâdık bir bendesi olduğunu arz etti. Dimitri’nin durumundan
haberdâr olan öteki Rus knezlikleri; Toktamış Hân’a itâatlarını arz ederek senelik vergilerini, eskisi gibi Saray
şehrine gönderdiler. Dimitri’den sonra Moskova tahtına, Toktamış Hân’ın müsâdesiyle yanında rehin bulunan
Vasil, 1389 (H. 792) de tâyin edildi. Dimitri’nin oğlu Vasil, büyük knez olgnca, son derece itaatkâr davrandı
ve vergisini aksatmadan her yıl ödedi.

Toktamış Hân, içte merkezî otoriteyi kurduktan sonra, Rusları mağlûb ederek Nâsırüddîn ünvanını aldı.
Bundan sonra kuvvetlerine daha çok güvenen Toktamış, Yedisu (Balkaş gölü çevresi) ve Ferenge kesimindeki
Çağatay Hanlığı’ndan, Cengiz’in vârisi olarak hak iddia etti ve ülkeyi ele geçirmek istedi. Tîmûr Hân’ın
topraklarına göz dikti. Harezm’de adına sikke kestirdi. Azerbaycan ve Kafkasya’yı almak için faaliyete geçti.
Tebriz’i 1385 (H. 787) senesinin başında yağmalattı. Mısır Memlûkleriyle iyi münâsebetler kurdu.

Toktamış Hân, Altınordu Devleti başına geçebilmek için Tîmûr Hân’dan yardım görmüştü. Toktamış Hân’ın
güçlendikten sonra kendisine sırt çevirmesi, Tîmûr Hân’la aralarının açılmasına sebeb oldu. Tîmûr Hân,
kendisine vefasızlık eden Toktamış Hân’ı cezalandırmak için iki yüz bin kişilik bir orduyla sefere çıktı.
Toktamış da kuvvetlerini toplayarak, Ejderhân da denilen Astırhân mevkiinin doğusundaki Orta Apa
(Kunduzca) denilen yerde 13 Haziran 1391 (H. 794) yılında Tîmûr’la karşılaştı. Toktamış Hân, muharebede
yenilerek kaçtı. Tîmûr Hân, Altınordu topraklarını işgal etti ve işgali siyâsî yönden teşkilâtlandırdı. Toktamış
Hân’ın dört yıl sonra tpparlanmasıyla, Samurözen boyunda 1395 (H. 798) târihinde ikinci defa karşılaştılar.
Toktamış Hân bu muharebeyi de kaybetti. Tîmûr, Moskova’ya kadar ilerledi ve oğlu Tîmûr Kutluğ Hân’ı
Altmordu’da bıraktı. Toktamış, bir türlü mücâdeleden vazgeçmedi. Hazırlıklarını tamamlayıp Kırım’ı almak
için sefere çıktı. Kutluğ Hân’la 1397 (H. 800)’de Osna’da karşılaştı, yine mağlûb oldu ve eski tâbisi Litvanya
beği Vitold’a sığındı. Bitmek bilmeyen bir enerjiye sâhib olan Toktamış Hân, Vitold’un vasıtasıyla komşu
Alman prenslerinden yardım topladı. Vitold da dâhil, yardımcı kuvvetlerle tekrar doğu seferine çıktı, özü
nehrinin kollarından Parskal’a çayı boyunda 1399 senesinin Ağustos ayında Kutluğ Hân ile tekrar karşılaştı.
Bu muharebede de mağlûb olan Toktamış Hân, Altınordu Hân’ı îlân edilen Temür Melik ve onun destekçisi
Emir Edigü ile mücâdele etmek istedi. Tîmûr Hân’dan özür dileyip, affedildiği rivayet edilirse de, 1399-1405
senesine kadar kaçak hayâtı yaşadı. Bu yıllar içerisinde Emir Edigü’nün adamları tarafından dâima arandı.
Toktamış Hân’ın 1405’de Sibirya’da ölümünün, Emir Edigü’nün fedaileri tarafından gerçekleştirildiği
sanılmaktadır.

Tîmûr Hân’ın seferlerinden sonra, Altınordu Devleti’nin birliği bozuldu. Şehzadeler arasında taht kavgaları
başlayıp, 1426 (H. 830)’dan sonra devlet hanlıklara bölündü. 1502 (H. 908)’den sonra küçük beyliklere
ayrılarak devlet tamamen dağıldı. Altınordu hânı Uluğ Muhammed Hân’ın yeğeni Giray Hân, (1426-1466)
Şirin kabilesinin yardımıyla Karadeniz’in kuzeyindeki Kırım yarımadası ve havâlisinde Kırım Hanlığı’nı

kurdu.

Altınordu içindeki büyük beğler, başlarına buyruk yaşamaya başladılar. Saray şehrini tanımadıkları gibi zaman
zaman baskınlar yaptılar. Bu sebepten Altınordu hânı Uluğ Muhammed Hân, kuzeydeki Kazan şehrine
yerleşti. Burada kurduğu Kazan Hanlığı 1437’den 1552 senesine kadar devam etti.

Devletin bölündükçe bölünen toprakları üzerinde, hanlık sayıları da artıyordu. Aşağı İdil’de Hazar denizinin
kuzeyinde 1466-1554 yılları arasında hüküm süren Astırhan Hanlığı da bunlardan biridir. Ayrıca bu topraklar
üzerinde, 1500-1558 seneleri arasında Gürgene başkent olmak üzere Özbek Hanlığı kuruldu.

Altınordu Devleti’nin teşkîlat ve müesseseleri; Moğol, Türk ve İslâm devletlerinin müessese ve teşkilâtlarının
bir kopyası idi. Devlet, hanedanın malı olup, Cengiz Hân’ın oğlu Guci’nin soyundan gelenler hâkimdi.
Hükümdara; hân, kağan, beğ denirdi. Hân seçimi, hanedan mensuplarının iştirakiyle toplanan kurultayda
gerçekleşirdi. Hanedan, azaları tarafından idare edilirdi. Bu da, merkezî otoritenin zaman zaman ortadan
kalkacak hâle gelmesine sebeb oluyordu. Merkezî idarede vezir bulunurdu. Vezir, dîvân ve teşrîfâtla vazifeli
idi. Türk asıllı en yüksek me’mûra daruga denilirdi. Altınordu şehirlerini, daruga ünvanlı Türk valiler idare
ederdi. Hâna, devlet idaresinde Dîvân adını taşıyan bir meclis yardım ederdi. (Eski Türk-İslâm devletlerinden
bildiğimiz bu müessenin Altınordu’daki mâhiyeti kat’î olarak bilinmiyor. Buna rağmen dîvân yazıcıları tâbiri,
yarlıklarda sık sık zikredilmektedir.

Altınordu Devleti’nde hânlar, Saray şehrinin Gülistan denilen kısmında yaşıyorlardı. Hânlar, kışı burada
geçirirlerdi. Yaz mevsiminde eski âdet üzere yaylaya çıkarlar ve Don ile özü nehirleri arasındaki yaylaklarda
ikâmet ederlerdi.

Altınordu nüfûsunun, Rus yurdu hâriç, büyük bir kısmı Türkmenlerden meydana geliyordu. Ancak, devlet
idâresinin üst tabakadaki hanedan unsuru Moğol menşeliydi. Böyle olmasına rağmen, devletin kurucusu Batu
Hân’ın küçük kardeşi Berke Hân’ın (hükümdarlığı 1257-1267) İslâmiyet’i kabul etmesiyle, bu devlet tam
manâsıyla bir Türk-İslâm devleti hâline gelmiştir.

Altınordu Devleti’nin hâkim olduğu yerlerde, özellikle Rus knezliklerinde, medeniyet bakımından yaptığı
te’sirler hakkında henüz ilmî bir araştırma mevcut değildir. Bundan dolayı, bu hususta kat’î bir fikir yürütmek
imkânsız olmakla beraber; üç asır süren Altınordu hâkimiyetinin Rus târihi ve Rus halkı üzerinde çok yönlü
te’sir bıraktığı muhakkaktır. Tanınmış Rus tarihçilerinin, yaptıkları araştırmalarda bu te’sirleri inkâra
çalışmaları, ilmî sebeblerden değil, bilâkis millî hislerinden ileri gelmektedir. O devrin Rus târihine
bakıldığında, bu husus açık bir şekilde görülür. Batu Hân buraları hâkimiyeti altına altlığında, Rus yurdu, tam
bir siyâsî anarşi içinde bulunuyordu. Dolayısıyle, iktisadî ve kültürel hayâtın gelişmesinin şartlarından biri olan
iç emniyet mevcut değildi. Altınordu Devleti tarafından sağlanan kuvvetli bir disiplin ile huzur ve asayiş
te’min edildi. Gümrükler intizamlı bir hâle kondu. Rusça tamainya (gümrük) tâbiri de Türkçe-Moğolca tanga
(damga) kelimesinden gelmektedir. Bunun dışında, bir çok Rus idarecisi Altınordu mensupları ile yakın irtibat
hâlinde idiler. Bu yüzden Ruslar, yaşayış ve giyim tarzlarında olduğu gibi, düşünüş ve görüşlerinde de Türk-
Moğol kültürünün te’siri altında kalmışlardır ve medenileşmeye başlamışlardır. Aynı şekilde Altınordu’nun
merkeziyetçi devlet sisteminin ve Hân otoritesinin, Rus knezliklerine bir örnek teşkil ettiğinde de şüphe

yoktur.

Altınordu’nun hâkimiyeti altındaki Rus knezliklerine karşı muamelelerinin, sonraki Rus çarlarının, Kazan,
Başkurt, Sibirya, Kırım, Kafkas ve Türkistan’daki hâkimiyetlerine nisbetle kat kat yumuşak olduğunda asla
şüphe yoktur. Müthiş İvan’ın ve Romanof ailesinden gelen Çar hükümetlerinin, Türk kavimlerini imha
yolunda aldıkları tedbirlerin hiç birinin, Altınordu hânları tarafından alınmadığı târihî bir hakîkattır. Rus
knezlerine yapılagelen bâzı tazyikler ve şiddetler, daha ziyâde Rusların Saray’da, hânlar yanında yaptıkları
entrikalardan, bir de anlaşmalara sadâkat göstermemelerinden ileri gelmiştir. Bu gibi istisnaî durumlar bir
tarafa bırakılırsa, ülkede tam bir din ve dil serbestliği vardı. Tabî kavimler, pek de ağır olmayan
mükellefiyetlerini doğru dürüst yerine getirdikten sonra, lüzumsuz yere tazyike mâruz kalmamışlardır. Rus
kilisesi, Altınordu hânlarının verdikleri yarlıklar (berâtlar) sayesinde tarhanlık kazanmıştı; yâni her nevî vergi
ve mükellefiyetlerden kurtulmuştu. Böyle olmasına rağmen, sonraları Tatarlara karşı Rus imha siyâsetini
besleyen müessese, bilhassa kilise olmuştur. Üç asır süren Tatar hâkimiyetinin te’siri yanında Altınordu
hânları, Rus ahâlisi nazarında tam bir hükümdar gibi telâkkî ediliyordu. Bu yüzdendir ki, Rus knezleri, ancak

Altınordu hâkimiyetinden çıktıktan sonra Çar lakabını almaya cesaret ettiler. Rus halkı, Altınordu devletinden
aldığı maddî ve manevî medeniyet mîrâsıyla, çarlık Rusyasmın kuruluşunu hazırlamıştır. Daha sonra bu
durum, bilhassa Kanunî Sultan Süleyman Hân devrinde, Osmanlı devletine çevrilmiş ve kendilerine çeki düzen
vermeye başlamışlardır.



1) La Horde d’Or (Yakubovskiy)

2) Rıhletü İbn-i Battûta; sh. 322

3) Tabakât-ı Nasıri (İngilizce tercümesi); cild-2, sh. 1283

4) El-Kâmil fit-târih

5) El-Evâmir-ül-Alâiyye fil-umûr-il-Alâiyye; sh. 619

ÂMİL

Sâime hayvanların ve toprak mahsûllerinin zekâtlarını toplayan sâî ile, şehir dışında durup rastladığı tüccardan
ticâret malı zekâtını toplayan âşir. Lügatte, bir işi yapan, işleyen, bir işle mükellef olan kimse manasınadır.

Kur’ân-ı kerîmde; cem’ yâni çoğul olarak, zekât toplayan tahsildar mânâsında geçmektedir. Tevbe sûresi
altmışıncı âyet-i kerîmesinde meâlen; “Sadakalar (zekâtlar), Allahü teâlâdan bir farz olarak, ancak;
fakirlere, miskinlere, (zekât toplayan) âmillere, kalbleri müslümanlığa ısındırılmak istenilenlere,
(efendisinden kendisini satın alıp, borcunu ödeyince âzâd olacak mükâtep) kölelere, borçlulara, cihâd ve hac
yolunda olup, muhtaç kalanlara, (kendi memleketinde zengin ise de, bulunduğu yerde yanında mal
kalmamış ve çok alacağı varsa da, alamayıp muhtaç düşen) yolda kalmışlara mahsûstur. Allahü teâlâ
alimdir, hakimdir” buyrulmaktadır.

Resûlullah efendimiz, hem Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yâni İslâm dînini bizzat tatbik ederek insanlara
öğretiyorlar, hem de dünyevî işlerin idaresini uhdelerinde bulunduruyorlardı. Müslümanlar arasında çıkan
dâvaları hâllediyor, onlardan zekâtlarını topluyorlardı. Resûlullah efendimiz, Medîne-i münevvereye hicret
ettikten sonra, İslâm Devleti teşekkül etti. Resûlullah efendimiz çeşitli kabile ve bölgelere âmiller tâyin etti.
Hicaz ve Yemen mıntıkasında bulunan büyük şehir ve kabîlelere gönderdiği bu âmiller, müslümanlara
namazda imamlık yapıyor, zekâtlarını topluyor, dâvalarını hâllediyor, İslâmiyet’i öğretiyor ve valilik de
yapıyorlardı. Resûl aleyhisselâm; Hâlid bin Sa’îd’i, San’a’ya; Ziyâd bin Esed’i, Hadramût’a; Ebû Mûse’l-
Eş’arî’yi, Aden’e; Ebû Süfyân bin Harbî’yi, Necrân’a; Muâviye’nin (r. anh) büyük kardeşi Yezîd’i, Teymâ’ya;
Attâb bin Useyd’i, Mekke’ye ve Amr bin Âs’ı, Amman’a âmil olarak göndermişti. Bu âmillerin bir kısmı
tefvîzî, bir kısmı da tenfîzî salâhiyetlere sâhib idi. Medîne’de bulunan âmiller, umumiyetle gelen zekâtların
kayıtlarını tutar, muhafazası ve dağıtılmasına yardımcı olurlardı.

Resûlullah efendimizin sağlığında hiç bir Hâşimî, âmil olarak tâyin edilmedi.

Resûlullah efendimiz, Attâb bin Useyd’i Mekke’ye âmil yaptığında, günlük bir dirhem yevmiye tâyin etmişti.
Bu, âmiller ve valiler için konulan ilk ücrettir.

Ebû Bekr (r. anh) halîfe olunca, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin tâyin ettiği âmilleri yerlerinde bıraktı.
Arabistan yarımadasını birkaç bölgeye ayırdı. Bunlar; Mekke-i mükerreme, Medîne-i münevvere, Tâif, San’a,
Hadramût, Havlan, Zebîd, Yemen’de bir yer olan Rimâ, Cendel, Necrân, Cureş ve Bahreyn’dir.

Hazret-i Ömer’in halifeliği zamanında, İslâm Devleti’nin sınırları bir hayli genişledi. İdare kolaylığı sağlamak
ve gelirleri iyi murakabe etmek için, memleket büyük idarî bölgelere ayrıldı. İslâm Devleti’ne yeni katılan
bölgeler; Ahvâz, Bahreyn, Sicistân, Mukrân, Kirman, Taberistân ve Horasan’dı. İran üç; Irak, Küfe ve Basra
olmak üzere iki; Şam ise, Humus ve Dımeşk olmak üzere iki vilâyete ayrıldı. Filistin müstakil bir idarî bölge
sayıldı. Kuzey Afrika, Yukarı Mısır, Aşağı Mısır, Batı Mısır ve Libya sahrası üç vilâyete taksim edildi. Bu
bölgelere âmiller tâyin edildi. Bunlar, halîfe nâmına buraları idare ettiler. Zekâtları, haraç ve cizyeleri
topladılar. Ordulara kumanda ettiler. Bu devirde, vilâyetlerde âmil adı altında şu me’mûrlar bulunurdu. 1-Vali,
2-Kâtip, 3-Dîvân kâtibi, 4-Haraç me’mûru, 5-Zabıta me’mûru, 6-Beytul-mâl me’mûru, 7-Kadı yâni hâkim.

Ömer (r. anh) birisini âmil tâyin edeceği zaman, onun için bir ahidnâme yazar, Muhacir ve Ensâr’dan bir
cemâate onun hakkında şâhidlik yaptırırdı. Cins ve değerli ata binmeyeceği, hâlis undan yapılmış ekmek
yemiyeceği, süslü elbise giymeyeceği ve ihtiyaçlarını bildirmek için kendisine gelen insanlara mâni
olmayacağına dâir, ondan te’mînât alırdı. Âmilleri vazifeye başlatmadan önce mal beyânına tâbi tutar, bunları
kaydettirirdi. İşin sonunda âmilin serveti ile beyânını karşılaştırır, uygun olmayan bir fazlalık varsa, mahkeme
yoluyla müsadere ettirirdi.

Hazret-i Ömer, gerek hac zamanı ve gerekse diğer vakitlerde muhtelif yerlerden yanına gelen kimselere,
âmillerin kendilerine karşı muamelelerini sorar, onlardan bu hususda malûmat alırdı. Esved bin Yezîd’den
şöyle nakledilmiştir: Hey’etler hazret-i Ömer’in huzuruna çıkınca, onlardan idarecilerinin durumlarını sorar,
onlar da iyi olduğunu söylerlerdi. Ömer (r. anh); “O sizin hastalarınızı, kölelerinizi ziyaret ediyor mu?
Zayıflara karşı nasıl muamele ediyor? Onların kapısına gider, yardım eder mi?” diye sorardı. Eğer bu
sorduklarından birisine hey’etler; “Hayır” cevâbını verirlerse, derhal o beldenin âmilini azlederdi. Vâki olan
şikâyetleri incelemek için Muhammed bin Mesleme’yi görevlendirirdi.

Hazret-i Ömer, bir gün cemâate şöyle hitâb etti: “Ey mü’minler! Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu
me’mûrları sâdece vergilerinizi toplamaları için göndermiyorum. Onları size; dîninizi öğretmeleri, rehberlik
etmeleri için gönderiyorum. Allahü teâlâ şâhid, kime bunun hâricinde muamele yapılırsa, bana haber versin.
Onun hakkını alıp, gerekeni yaparım. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bir âmil
halktan birisini dövse, ondan dövdüğü kimsenin hakkını alırım. Dövmeyiniz! Çünkü Resûlullah sallallahü
aleyhi ve sellemin, üzerinde hakkı bulunan kimselerin haklarını almaları için, kendisini kısasa teslim ettiğini
görmüşümdür. Sakın müslümanları dövmeyiniz. Yoksa onları zelîl etmiş, aşağılamış tve onlara hakaret etmiş
olursunuz. Askeri, cephede uzun zaman ailelerinden uzak tutmayın. Haklarını vermemezlik etmeyin. Sonra
onları isyana sevkedersiniz.”

Hazret-i Ömer’den sonra halîfe olan hazret-i Osman da, âmillerine şöyle yazdı: “Allahü teâlâ imamlara (devlet
reislerine) tebeasmın (halkının), hak ve hukûnu gözetmesini emretmiştir. Yoksa onlara vergi me’mûru
olmalarını emretmemiştir. Bu ümmetin reisleri, başkanları; halkın hukukunu gözetmek için yaratılmışlardır,
vergi me’mûrları olarak değil. İmamlarınız (idarecileriniz) hak ve hukuk gözetenler değil, sâdece vergi
toplayan kimseler olurlarsa; haya, emânete riâyet, vefa (sözünde durma) gibi güzel hasletler ortadan kalkar.”

Bir kimse âmil tâyin edilirken kendisinde şu şartlar aranırdı:

1-Hür ve müslüman olmak: Çünkü dînî işlere de bakmaktadır. Zımmî ve köle âmil olamaz. Bir âmil, âmilliği
ne kadar iyi bilse de yahûdî, hıristiyan, zerdüşt ve bozuk îtikâdlı birisi ise, müslümanlara, hesap bahanesiyle
meşakkat ve sıkıntı verirler, onları küçümserler. Bu sebeple, hazret-i Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkas’ın (r. anh),
pek mahir bir âmil olduğunu söylemesine rağmen bir yahûdiyi âmillikten azlettirmiştir.

2-Emânet: Kendisine emânet edilen hususlarda kötülüğe sapmamak.

3-Doğru sözlü olmak: Yaptığı işlerde ve verdiği haberlerde, sözüne îtimâd edilir olmak.

4-Tamahkâr olmamak: Âmil öyle olmalı ki, rüşvet alarak îtibârmı düşürmemelidir.

5-İnsanlarla arasında düşmanlık, kin olmamak: Düşmanlık, merhamet ve insafa mâni olur.

6-Kuvvetli hafızaya sâhib olmak: Halîfeye verdiği bilgileri ve ondan aldığı emirleri hatırlayabilmeli,
unutmamalıdır.

7-Zekâ ve anlayış sahibi olmak: Böylece, vazifelerini birbirine karıştırmamalıdır.

8-Hevâ ehli olmamak: Çünkü hevâ onu yanlış yollara sürükler.

9-Hâşimî olmamak: Ancak bâzı âlimler zekât parasından almamak şartıyla Hâşimîlerin de âmil olabileceklerini
bildirmişlerdir.

Resûlullah efendimiz ve hulefâ-i râşidîn devrinde, âmil, şehirleri idare eden, zekâtları toplayan, dâvaları
halledenlere denirdi. Emevîler devrinde ise, âmil, daha ziyâde zekât tahsildarlarına denildi. Şehirleri idare
edenlere de vali veya emîr denildi (Bkz. Vali). Küçük şehir valilerine yine âmil denilmeye devam edildi.

İlk önce Abbasî halîfeleri devrinde kullanılmaya başlayan Emîr-ul-umerâ ünvanı ile emîr ve âmil ünvanları
arasında herhangi bir irtibat yoktur.

Abbasîlerden sonra gelen Türk-İslâm devletlerinde de âmil ünvanı yine farklı mânâlarda kullanılmıştır. Bu
ünvana Sâmânîlerde rastlanmış, Horasan’da büyük emirler, kendilerine ait vergileri toplayan me’mûrlarına,
âmil ismini vermişlerdir. Gaznelilerde ise, hem umûmî mânâsı ile me’mûr, hem de mâliye me’mûru olarak
kullanılmıştır. Selçuklularda, me’mûr, mâliye me’mûru ve valiler için âmil kelimesinin kullanıldığı
görülmektedir. Harezmşahlarda da âmil ünvanı mevcûd idi. Âmil kelimesi, yukardaki mânâlarda, Hindistan
Türk devletlerinde de görülmektedir.

Memlûklerde hesap işlerine bakan küçük me’mûr, İlhânîler, Celâyirler ve Tîmûrlularda daha çok mâliye
me’mûru mânâsında kullanılmıştır. Bu kelime, on beşinci asırda Kırımlılarda da mâliye me’mûru mânâsında
kullanılmıştır.

Doğu İslâm memleketlerinde olduğu gibi, batıdaki Kuzey Afrika ve Endülüs’de de âmil ünvanı kullanılmıştır.



1) El-Ahkâm-us-sultâniyye

2) Kitâb-ül-haraç

3) Kitâb-ül-emvâl

4) Redd-ül-muhtar

5) El-Mebsût

6) El-Fârûk: cild-2, sh. 49

7) Tebyin-ül-hakâyık

8) El-Bahr-ur-raik

9) El-Hâdârat-ül-İslamiyye

10) Medeniyet-i İslâmiyye Târihi

11) Bedâyi-us-Sanâyi; cild-2,sh. 4

12) Tefsîr-i Kurtubî; cild-8. sh. 170

13) Ahkam-ül-Kur’ân; cild-3. sh. 123

AMMÂR

İlk defa katarakt ameliyatını yapan müslüman tıb alimi. İsmi, Ammâr bin Ali el-Musûlî olup, künyesi Ebü’l-
Kâsım’dır. Batı dünyâsında Canamusali adıyla tanındı. Önceleri Irak’ta, sonraları Mısır’da oturdu. Mısır’da
hüküm süren Fatımî devleti hükümdarlarından Hâkim Biemrillah devrinde yetişti. Hayâtı hakkındaki bilgiler
azdır. Doğum ve vefat târihi bilinmemektedir. Kitabında, Horasan, Medine, Diyarbakır, Küfe, Kahıre, Tunus
gibi uzak ülkelere seyahat ettiğini ve gittiği yerlerde çeşitli göz ameliyatları yaptığını yazmaktadır.

İslâm âleminde yetişen ve önde gelen göz hastalıkları tabib ve cerrahlarından olan Ammâr, yaptığı yerinde
teşhis, tedâvî ve ameliyat metodlarıyla tanındı, özellikle gözün görmemesine sebeb olan katarakt hastalığını
tedâvî için keşfettiği altı çeşit ameliyat usûlü üzerinde durdu. Ortaya koyduğu bu çok mühim ameliyat usûlleri,
kendi zamanına kadar bilinmiyordu. Yaptığı katarakt ameliyatı tekniği üzerinde yapılan araştırmalar sonucu,
modern tıbbın elindeki modern âlet ve edevat ile yapılan katarakt ameliyatları ile, Ammâr’ın metodu birbirine
çok yakın ve benzer bulundu. Hattâ modern katarakt ameliyatları ile onun metodlarının prensib itibarıyla aynı
kaidelere dayanmakta olduğu isbât edildi.

İki yüz elli sene sonra yaşayan tabib Usaybiya, Ammâr hakkında şunları söylemektedir: “O, meşhûr bir göz
tabibi ve sözü çok edilen bir zât idi. Göz hastalıklarının tedavisinde tecrübe ve ameliyatlarda büyük maharet
sahibi idi. Hâkim Biemrillah zamanında Mısır’da bulundu. Kitâb-ül-müntehâb fî ilâc-il-Ayn adlı eserini
Sultan Hâkim Biemrillah için kaleme aldı.”

Ammâr, kabiliyetli ve günümüzdeki tabiblerce daha kıymetli kabul edilmezine rağmen, İslâm âleminde aynı
devirde yaşıyan Ali bin Îsâ’nın gölgesinde kaldı. Müslüman fen âlimleri, genellikle tanrılığa ve bütünlüğe çok
önem verirlerdi. Hemen hemen hepsi, eserine daha önce yazılan eserlerdeki bir boşluğu doldurma niyeti ile
başlamıştır.

Ammâr’ın yazdığı ve günümüze ulaşan tek eseri Kitâb-ül-müntehâb fi ilâc-il-Ayn’dır. Eser 43 varak yâni 86
sâhifedir. Ammâr, bu eserinde yaptığı ameliyatları anlatmaktadır. Mükemmel bir tertîb içerisinde, son derece
vecîz bir lisan ile yazılan eser, târihî bir girişten sonra, görme organının anotomisineyer vermektedir. Daha
sonra çiziklerden başlıyarak göz kapağı hastalıkları anlatılmıştır. Bu bölümden sonra; göz pınarlarına, göz
derilerine, göz bebeğine ve son bölümde de gözün dâima nemli bulunmasına temas edilmiş ve göz sinirleri ele
alınmıştır. Eserde, önce hastalıkların isimleri ve bunlarla ilgili açıklamalar bulunmaktadır. Daha sonra sebebi
ve tedâvî şekli yer almaktadır. Müellif, tedaviye önce genel bir tedâvî metoduyla başlanmasını tavsiye etmekte,
daha sonra göz ile ilgili mahallî tedâvî şekli anlatılmaktadır. En son tedavi şekli olarak ameliyat ele
alınmaktadır. Kitabın ismine uygun bir şekilde, genellikle bir hastalık için tek bir tedâvî şekli verilmektedir.
Anlatım kısa olmasına rağmen, açık, gayet net ve anlaşılabilir şekildedir.

Ammâr, eserinde mevcûd bilgilere kendi tecrübelerini katarak bildirmiştir. Eserin mühim yönü, okuyanların
bugün bile dikkatini çeken katarakt ameliyatlarıdır. Burada zikre değen ve dikkati çeken şey, kendi tarafından
bulunan metal, içi boş iğne gibi bir âletin kullanılmasıdır. Ayrıca, göz bebeğinin ışığa karşı olan tepkisi ile
kataraktın ameliyata müsâid olup olmadığına dâir karar verme tekniği geliştirmesidir. Aslında benzer teknik
aynı zamanda yaşıyan Ali bin Îsâ ve İbn-i Sînâ tarafından kullanıldıysa da, Ammâr tarafından geliştirilerek
tatbik edilmiştir.

Eserde kısa da olsa, devrin tabibleri tarafından kolayca anlaşılabilecek şekilde, kırk sekiz ana göz hastalığı,
tedavisi ile birlikte anlatılmıştır. Buna karşılık Ali bin Îsâ’nın kitabında, detaylı teşhis ve tedâvî bilgisiyle 130
göz hastalığına yer verilmiştir. Genel göz hastalıklarının tarif edildiği bölümler yanında, 143 tane göz ilâcının
tarifi yapılmıştır. Bu sebebden müslüman tıb âlimleri, Ali bin Îsâ’nın kitabını pratik temel bakımından,
Ammâr’ın eserine tercih etmişler ve daha önemli saymışlardır.

Eserinden, kuvvetli bir şahsiyete sâhib olduğu anlaşılan Ammâr, kitabının bir çok yerinde kendi tecrübesini
dile getirmektedir. Göz enfeksiyonlarına âid bölümde, seneler boyunca denediği ve faydasını gördüğü ilâçları,
şüpheli ilâçlardan da kesin fayda ümîd ettiklerini tavsiye etmektedir. Göz ameliyatı yapan tabibin özelliklerini
bildirirken, yüksek bir standart ortaya koymaktadır. Keskin his, maharetli el ve ileri tecrübeye sâhib bir tabibin,
tecrübeli bir kalfaya ve maksada uygun bir çok âlete sâhib olması gerektiği ayrıca belirtilmektedir.

Ammâr, başarılı bir ameliyattan sonra, Allahü teâlâya şükrederdi. Her şeyin Allahü teâlânın takdîri ile
olduğuna inanır, sebeplere tam yapışmayı vazife kabul ederdi. Zikre değer özelliklerinden biri de eskiden gelen
ve tecrübe edilemeyen bilgileri atmak yerine, kısaca bildirdikten sonra, kendi tecrübelerini talebelerine
emniyetli bir şekilde açıklamasıdır.

Ammâr’ın Kitâb-ül-müntehâb fi ilâc-il-Ayn adlı eserinin tek yazma nüshası, İspanya’da Escoriala’nın, S.
Lorenzo Kraliyet Manastır Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Eser Nathan Mâthi tarafından 1279 senesinden
sonra İbrânice’ye çevrilmiş, ayrıca 1905 yılında da Almanca tercümesi yapılmıştır.

On ikinci asırda yaşayan Gâfikî, tıb alanında yazdığı Mürşid adlı eserinde Ammâr’dan fazlasıyla
faydalanmışdır. On üçüncü asrın ikinci yarısında yaşayan Hamalı Selâhaddîn, yazdığı Nûr-ul-Uyûn adlı
kitabında, katarakt ameliyatı ile ilgili kısmı Ammâr’ın eserinden aynen almıştır.



1) Tabakât-ül-Etıbba; sh. 549

2) Târih-ül-ulûm Indel-Arab; sh. 283

3) Aşaru Makâlât fil-Ayn: sh.11

4) Tıbb-ul-Uyûn İndel-Arab Mecellet-ül-Mevred sh. 52

5) Es-Sadd Mecellet-ül-câmi’a; sh. 68

6) Augenheilkunde in İslâm; cild-1, sh. 558

AMMÂR BİN YÂSER (r. anh)

Eshâb-ı kiramın büyüklerinden. Anne ve babası ilk İslâm şehididir. Nesebi; Ammâr bin Yâser bin Âmir bin
Mâlik bin Kinâne bin Kays olup, künyesi Ebû Yakazân’dır.

Hazret-i Ammâr’ın babası Yâser, aslen Yemenli olup, Kahtânîlerin Mezhic kabilesinin Ans kolundan idi. Haris
ve Mâlik adındaki kardeşleriyle, diğer biraderlerini aramak için Mekke’ye geldiler. Kardeşleri sonradan
Yemen’e döndükleri hâlde, Yâser Mekke’de kaldı ve burada Benî Manzum kabilesinden Ebû Huzeyfe bin
Mugîre ile dostluk sözleşmesi yaptı. Yâni herhangi bir sıkıntılı durumda birbirlerine yardım edeceklerdi. Ebû
Huzeyfe, Yâser’i kendi cariyelerinden Sümeyye hanım ile evlendirdi. Bu evlilikten Ammâr ve kardeşi
Abdullah dünyâya geldi. Ammâr’ın doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat kendisi; “Ben yaşça
Resûlullah efendimizin akranı idim. Yaş itibariyle O’na benden daha yakın kimse yoktu” dediği bilinmektedir.

Hazret-i Ammâr, ilk müslümanların otuzuncusudur. Ammâr ve Süheyb (r. anhümâ), Dâr’ül-Erkam’da aynı
vakitte müslüman olmuşlardı. O zaman Peygamber efendimiz Dâr’ül-Erkam’da bulunuyordu. Ammâr (r. anh)
bunu şöyle anlatıyor: “Dâr’ül-Erkam’ın kapısında Süheyb’e (r. anh) rastladım. “Burada ne yapıyorsun?”
deyince; “Sen ne yapıyorsun?” dedi. Ben de; Muhammed aleyhisselâmın huzuruna girip, sözlerini dinlemek
istiyorum” diye cevap verince, o; “Ben de bunu istiyorum” dedi. Beraber huzura girdik. Peygamber efendimiz
bize İslâm’ı anlatınca müslüman olduk.” Kendisinden sonra ailesi de İslâm ile şereflendi.

Mücâhid (r. aleyh) buyurdu ki: “Mekke’de müslüman olduğunu ilk açıklayan, önce Resûlullah sonra da Ebû
Bekr, Bilâl, Habbâb, Süheyb, Ammâr ve annesi Sümeyye hanımdır.” Sümeyye hanım müşrikler tarafından
işkence ile şehîd edildi. Peygamber efendimiz halkı açıktan îmâna çağırmaya başlayınca, müşrikler kimsesiz
müslümanlara eza ve cefâ etmeye başladılar.

Muhammed bin İshak der ki: Ebû Tâlib hayatta iken, putperestler, Resûl-i ekreme kötülükte bulunamazlardı.
Eshâb’dan tanınmış kimselere de kavimlerinin himâyesi ve aşiretlerinin kalabalık oluşu sebebiyle, istedikleri
gibi eza ve cefâ edemezlerdi. Lakin müslümanların kimsesizlerini ve fakirlerini bulup, bunlara çeşit çeşit azâb
ile eziyet edip, türlü cefâlar ederlerdi. Bunların içinde en çok eziyet görenler; Bilâl, Süheyb, Habbâb ve
Ammâr bin Yâser’dir. Bunlardan kimini günün sıcağında kızmış taşlarla dağlarlar, kimini kızgın güneş altında
aç ve susuz bırakıp; “Muhammed’in dîninden dön” derlerdi. Kuyuya daldırıp boğmak isterlerdi. Onlar, bu
dayanılmaz cefâlara sabr edip, İslâm dîninden dönmezlerdi.

Yâser’in kendisi ve ailesi, Ebû Huzeyfe’nin halîfi (dostu) olduğu ve ahid gereğince yardım etmesi lâzım
geldiği hâlde, o da müşriklerle bir olup o müslüman aileye arkalarına ateş yapıştırmak suretiyle işkence
yapıyordu. Benî Mahzûm kabilesinin ileri gelenleri, Ammâr bin Yâser’in (r. anh) babasına ve validesi
Sümeyye’ye işkenceye devam edip, sıcak günde kuma gömerler ve üzerinde et pişecek kadar sıcak taşlan,
gövdesine dizerlerdi. Sonra; “Lât ve uzzâ, Muhammed’in dîninden iyidir deyin” diye söyletmek isteyince,
onlar; “Derimizi yüzseniz, etimizi dilim dilim doğrasanız, sizi dinlemeyiz” diye cevap verirler; “La ilahe
illallah, Muhammedün Resûlullah” derlerdi. Yine bir gün, Resûlullah efendimiz Bathâ denilen yerden
geçerken, Yâser ailesine işkence yapıldığını görüp çok üzüldüler. Hazret-i Yâser; “Yâ Resûlallah! Zamanımız
hep böyle işkence ile mi geçecek?” diye suâl edince, Efendimiz; “Sabrediniz ey Yâser ailesi! Sevininiz ey
Ammâr ailesi! Hiç şüphesiz, sizin mükâfat yeriniz Cennet’tir” buyurdu.

Ammâr bin Yâser’in, müşrik Kureyşlilerden gördüğü işkence, dillere destan olacak şekildedir. Ezaya ve bir
musîbete uğramadığı gün, hemen hemen yok gibiydi. Hazret-i Yâser’i ve oğlu Abdullah’ı, görülmedik şiddetli
bir işkence ile şehîd ettiler. Ebû Cehl, hazret-i Sümeyye’nin mübarek ayaklarını iple bağlattı. İplerin uçlarını
da rki deveye bağlatıp, ters istikâmetlerde sürerek, hazret-i Sümeyye’yi parçalattı ve şehîd etti. İslâm’da ilk
şehîd olan bunlardır. Lâkin Ammâr, kâfirlerin dediklerini, kalbiyle kabul etmediği hâlde diliyle söyledi. Resûl-
i ekreme, Ammâr kâfir oldu dediler. Buyurdu ki: “Hâşâ! O kâfir olmaz. Başdan ayağa kadar îmândır ve eti
ile derisi arası îmân ile doludur.” Ammâr, küffâr elinden kurtulup, Resûlullah’ın yanına geldi. Kâfirlerin eza
ve cefâsından ağladı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem iki mübarek eliyle gözünün yaşını sildi ve teselli

buyurdu.

Bu hâdise üzerine, Nahl sûresinin; “Kim Allah’a küfrederse, onlara şiddetli bir azâb vardır. Ancak
kalbine îmân yerleşmiş olduğu hâlde (küfür kelimesini söylemeye) zorlanıp, sâdece diliyle söyliyenler
müstesna” meâlindeki yüz altıncı âyet-i kerîmesi nazil oldu. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de hazret-i
Ammâr’a “Müşrikler eziyet ederlerse yine böyle söyle!” buyurdular.

Ammâr bin Yâser hazretleri, Mekke devrinde gördüğü işkenceler karşısında Habeşistan’a hicret edenler
arasında bulunmuştur. Bilâhare tekrar Mekke’ye dönmüş, bir müddet orada kaldıktan sonra M’edîne’ye göç
ederek, hazret-i Münzir bin Abdü’l-Mübeşşir’in misafiri olrnuştur. Daha sonra Peygamber efendimiz onu,
Ensârdan Huzeyfe bin Yemân ile din kardeşi yapmıştır. Medîne-i münevvereye gelince, Resûlullah için bir
ibâdet ve istirahat yerinin gerekli olduğunu söyledi. İslâm’da mescid yapılmasına ilk teşebbüs eden o idi ve bu
sayede Kuba mescidi yapıldı.

Ammâr bin Yâser, Mescid-i Nebevî’nin de yapımında bulundu. Mescid-i Nebevî’nin temeli atıldığında, duvar
yapılmak üzere kerpiç kestirilmişti. Kerpiçler kuruyunca, bulundukları yerden mescid arsasına Eshâb-ı kiramın
sırtlarında taşınıyordu. Herkes birer birer taşırken, hazret-i Ammâr büyük fedâkârlık gösterip; “Biri kendim,
biri Resûlullah için” diye iki kerpiç getiriyordu ve diliyle de; “Biz müslümanlar mescidler inşâ ederiz”
diyordu. Hazret-i Ebû Sa’îd der ki: “Resûlullah, Ammâr’ı böyle üzeri toz toprak içinde görünce, onun
üzerindeki tozları silkeleyerek, bir topluluk tarafından şehîd edileceğini haber verdi.

Ammâr bin Yâser (r. anh), Bedr başta olmak üzere, Uhud, Hendek ve Tebük gazası dâhil, Resûlullah
efendimizin bütün gazalarına katıldı. Her muharebede şecaat ve cesaretiyle tanındı. Resûlullah’ın yanından hiç
ayrılmadı. Resûlullah efendimizin vefatından sonra, hazret-i Ebû Bekr devrinde yapılan muharebelerde aynı
şecaat ve cesaretle doğuştu. Hazret-i Abdullah bin Ömer der ki: “Yemâme’de mürtedlere karşı saldıran eşsiz
bir yiğit gördüm. Düşman saflarını yerle bir ediyor, sonra bir kaya üzerinde, kesilmiş kulağından fışkıran
kanlara aldırmadan, bir taraftan kılıç sallıyor, diğer yandan; “Ey mücâhidler! Cennet’e koşun, gerilemeyin.
Ben Ammâr bin Yâser’im. Hücûm üstüne hücûm edelim” diye mücâhidleri harbe teşvik ediyordu.”

Ammâr bin Yâser (r. anh), hazret-i Ömer devrinde Küfe valiliğine tâyin olundu. Halîfe, tâyin emrinde
Kûfelilere şöyle yazdı: “Size Ammâr bin Yâser’i vali, İbn-i Mes’ûd’u muallim ve yardımcı olarak tâyin ettim.
Bunların ikisi de Eshâb-ı kiramın (r. anhüm) seçilmişlerindendir. İkisi de Bedr harbinde bulunmuşlardır. Onları
dinleyip, itaat ediniz.” Hazret-i Ammâr, Kûfe’yi bir sene dokuz ay mükemmel bir şekilde idare etti. Halîfe
hazret-i Ömer, Ammâr’ı valilikten alıp; “Üzüldün mü?” diye sorunca; “Valiliğe tâyin olunduğumda
sevinmedim ki, alındığım zaman üzüleyim” cevâbını vermiştir.

Hazret-i Osman devrinde, fitne ve karışıklıklar başladığında, halîfe bunun sebebini öğrenmek için Ammâr’ı (r.
anh), Mısır’a gönderdi. Bu büyük sahâbî, fitne ve fesâddan çok sakınmasına rağmen, kendisini onun içinde
buldu. Daha sonra içtihadı sebebiyle hazret-i Ali’nin ordusunda 657 (H. 37) senesinde vuku bulan Sıffîn
muharebesine katıldı ve 94 yaşında şehîd oldu. Hazret-i Ali, Ammâr bin Yâser’in (r. anh) şehîd olduğunu
öğrenince, çok üzüldü ve; “Allahü teâlâ Ammâr’a rahmet eylesin. O, Resûlullah’ın etrafında bir kaç kişi
varken müslüman olmuştu. Kendisi hiç şüphesiz mağfirete kavuşacaktır. Çünkü Allahü teâlânın Resûlü,
Ammâr ailesini Allah’ın mağfiretiyle müjdelemişti” dedi. Cenaze namazını bizzat kıldırdı ve elbisesiyle,
yıkanmadan Küfe kabristanlığına defnedildi.

Ammâr bin Yâser, ahlâken yüksek bir zâttı. Az konuşur, çok kerre hüzünlü ve kederli olurdu. Son derece
doğru ve hakka riayetkar idi. Zühd ve takva sahibi olup sâde yaşardı. Gayet belîğ (açık) ve veciz bir hitabete
sahipti. Namazına çok dikkat ederdi.

Ammâr bin Yâser, hadîs-i şerîfleri en doğru bilenler arasında sayılmaktadır. Şöhretini; dünyâya düşkün
olmamasına ve haramlardan sakınmasına, insanlar üzerinde bıraktığı îtimâda, dâvasına sadâkatle bağlılığına
borçludur.

Hazret-i Ammâr, uzun boylu, buğday tenli, ak sakallı, nur yüzlü bir zât idi. Peygamber efendimizden 62 hadîs-
i şerîf rivayet etti.

Sahabe ve Tabiînden bâzısı, Ammâr’dan (r. anh) hadîs-i şerîf rivayet ettiler. Hazret-i Ali, İbn-i Abbâs, oğlu
Muhammed bunlardandır.

İkrime’nin (r. anh) rivayetine göre; “Hiç (evvelce) küfür ile ölü mesabesinde iken, (sonra) kendisini
hidâyetle dirilttiğimiz ve ona insanlar arasında da bir nur (îmân) verdiğimiz kimse; karanlıklar içinde
(küfürde) kalmış olan ve ondan bir türlü çıkamayan kimse gibi olur mu?...” (En’âm sûresi: 122) âyet-i
celîlesinde karşılaştırılan iki kişiden ilki Ammâr bin Yâser, ikincisi de Ebû Cehl’dir.”

Hazret-i Ammâr hadîs-i şerîf ile medholundu: “Cennet üç kişiye müştaktır (şiddetle arzu eder). Bunlar; Âli,
Ammâr ve Selmân’dır.”

“Ammâr’a düşman olana, Allahü teâlâ düşman olur. Ona buğstedene, Allahü teâlâ buğzeder.”

Ammâr bin Yâser’in rivayet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzısı şunlardır:

“Üç haslete sâhib olmadıkça kişinin îmânı olgunlaşmaz. Yoktan infâk etmek (muhtaç olduğu halde Allah
için vermek), insaflı olmak ve herkese selâm vermektir.”

“Dünyâda iki yüzlü olanların, kıyamet günü ateşten iki dilleri olur.”

Ebû Vâil şöyle anlattı: Ammâr bin Yâser (r. anh) bize kısa bir hutbe okudu. Hutbeyi okuyup, indikten sonra
kendisine; hutbeyi gayet kısa okuduğunu söyledik. Bunun üzerine şöyle dedi: “Resûlullah sallallahü aleyhi
vesellemîn; şöyle buyurduğunu duydum: “Bir kimsenin namazının uzun, hutbenin kısa olması, onun fıkıh
(bildiğine) alâmettir. Namazı uzun, hutbeyi kısa yapınız.”



1) Ükûd-ül-Gâbe; cild-4, sh. 43

2) El-İsâbe; cild-2, sh. 512

3) İstiâb; cild-2, sh. 476

4) Sıret-i İbn-i Hişâm; cild-1, sh. 343

5) Ensâb-ül-eşrâf; cild-1, sh..156

6) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-1, sh.99

7) Tabakat-ı İbn-i Sa’d; cild-3, sh. 246

8) Fütûh-ül-büldân; cild-1, sh. 287, cild-2, sh. 461

9) Hilyet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 139

10) Eshâb-ı Kiram; sh. 312

11) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 224

12) Tefsîr-i Mazharî; cild-3, sh. 284

AMR BİN ÂS (r. anh)

Eshâb-ı kiramın büyüklerinden. Arabistan’da yetişen dört dâhiden biri ve büyük kumandan. İsmi, Amr bin As
bin Vâil bin Hâşim bin Saîd bin Sehm bin Artır bin Hesîs bin Kâ’b bin Lüeyy bin Gâlib Kureşî Sehmî’dir.
Künyesi, Ebû Abdullah ve Ebû Muhammed’dir. Annesi, Benî Aneze’den Nâbiga binti Harmele’dir. Resûlullah
efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin dünyâyı teşrîfinden bir kaç sene sonra Mekke’de doğdu. 664 (H. 43)
yılında Mısır’da vefat etti.

Hazret-i Amr bin Âs’ın mensûb olduğu Benî Sehm kabîlesi, İslâmiyet’ten önceki câhiliyye devrinde,
Kureyş’in ileri gelen ailelerinden idi. Müslüman olmadan önce, babası As bin Vâil sağ iken, ismi ikinci
derecede reisler arasında geçen ve pek duyulmayan bir kimse idi. Amr bin As, müslümanlar ikinci defa
Habeşistan’a hicret ettikleri zaman, Kureyş kâfirleri tarafından müslüman muhacirlerin teslim edilmesi teklifi
için hediyelerle birlikte Habeş hükümdarı Necâşî’ye elçi gönderilmişti.

Önceleri kabîlesine uyarak, İslâm aleyhinde çalışan Amr bin As, yaptıklarını ve müslüman olmasını şöyle
anlatır: “Hendek savaşından döndükten sonra, bâzı, ileri gelen kişileri topladım. Onlara; “Muhammed
(aleyhisselâm) gün geçtikçe kuvvetleniyor. Kısa zamanda Mekke’yi ele geçirir. Bu yüzden sizlere Habeş
hükümdarı Necâşî’ye sığınmayı teklif ediyorum. Biz, Necâşî’nin yanında bulunduğumuz sırada, Muhammed
(aleyhisselâm) kavmimize gâlib gelirse, bizim, Necâşî’nin yanında olmamız, O’nun eli altında bulunmamızdan
daha iyidir. Şayet kavmimiz savaşı kazanırsa, geri döneriz. Onlardan bize ancak hayır ve iyilik gelir” dedim.
Bu teklifimi beğendiler ve Necâşî’ye gidecek hediyeleri hazırlamaya başladık. Necâşî’ye sunulacak
hediyelerin en makbulü, memleketimizde yapılan meşîn idi. Bir süre sonra yola çıktık. Necâşî’nin huzuruna
vardığımızda, bizden önce Necâşî’nin yanına, Resûl-i ekremin elçisi Amr bin Ümeyye girdi. Resûl-i ekremin,
Ca’fer ve arkadaşlarının işi ve Ümmü Habîbe binti Ebî Süfyân’ı kendisine nikahlaması için gönderdiği bir
mektubunu sundu. Amr bin Ümeyye dışarı çıktıktan sonra arkadaşlarıma; “Bu, Amr bin Ümeyye’dir.
Neçâşî’den onu isteyeceğim. Eğer teslim ederse, öldüreceğim. Bunu yaparsam Kureyşliler sevinir” diyerek
Necâşî’nin yanına girdim. Her zaman yaptığım gibi, önünde yere kapandım. Necâşî bana; “Merhaba! Hoş
geldin ey dostum! Bana memleketino’en bir şeyler hediye edecek misin?” dedi. “Ey Hükümdar! Sana çok
mikdarda deri getirdim” diyerek önüne koydum. Deriler, Necâşî’nin çok hoşuna gitti. Bu durumdan
faydalanarak; “Ey Hükümdar! Huzurundan çıkan birini gördüm. Onu teslim et, öldüreyim. O, bize düşman
birisinin elçisidir ve eşrafımızdan bâzı kişileri öldürmüştür” dedim. Necâşî, benim bu sözlerime çok kızdı.
Eliyle burnuma öyle vurdu ki, burnum kırıldı sandım ve fışkıran kan üzerimi berbâd etti. Zillet ve mahcubiyet
içinde kaldım. O an yer yarılsaydı, utancımdan yerin dibine girerdim. Daha sonra kendimi toparlayarak; “Ey
Hükümdar! Kızacağınızı bilseydim, böyle söylemezdim” dedim. O zaman; “Ey Amr! Sen, Mûsâ ve Îsâ
aleyhimesselâma gelmiş olan Cebrail’in kendisine gelip durduğu bir zâtın elçisini, öldürmek üzere sana
vermemi istiyorsun. Eğer onu öldürmüş olsaydın, vallahi sizden kimseyi sağ bırakmazdım. Hiç Resûl-i
ekremin elçisi öldürülür mü?” dedi. O anda, Allahü teâlâ kalbimi İslâmiyet’e açtı. Kendi kendime; “Arablar ve
Arab olmayanlar bu gerçeği kabul ettiği hâlde, sen hâlâ muhalefet etmekte ve karşı koymaktasın” dedim.
Necâşî’ye; “Ey Hükümdar! O gerçekten bir peygamber midir? O’nun peygamber olduğuna şehâdet ediyor
musun?” diye sorunca, o; “Ey Amr! Sana yazıklar olsun. Ben O’nun Allahü teâfâ tarafından gönderilmiş bir
Resûl olduğuna şehâdet ediyorum. Sen sözümü dinle, hemen O’na tâbi ol! Zîrâ O, vallahi hak üzeredir ve
Mûsâ aleyhisselâmm, Fir’avn’a ve ordusuna galip geldiği gibi, kendisine karşı koyan herkese galip gelecektir”
dedi. Bunun üzerine; “Öyleyse, benim O’na bî’atimi kabul eder misin?” diye sordum. O; “Evet” deyince, elimi
eline uzattım ve Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldum. Nepâşî, leğen ve su getirterek burnumu yıkattı.
Elbiselerimi değiştirtti. Hükümdarın huzurundan müslüman olmanın verdiği bir haz ile kendimi kuş gibi hafif
hissederek ayrıldım. Arkadaşlarımın yanına döndüm ve müslüman olduğumu sakladım. Onlar; “Dostun

Necâşî’den istediğini alabildin mi?” diye sorduklarında; “Kendisiyle ilk görüşmemde bunu dile getirmeyi
uygun bulmadım. Daha sonra gittiğimde söyleyeceğim” dedim. Sonra Amr bin Ümeyye’nin yanına gittim ve
onunla kucaklaştım. Bir işimi bahane ederek, geldiğim kişilerden ayrıldım. Limana giderek Şuaybe’ye giden
kereste yüklü bir gemiye bindim. Şuaybe’ye gelince, gemiden inip, bir deve satın alarak, Medine’ye gitmek
için yola koyuldum. Merruzzahrân’ı geçtikten bir süre sonra yolda, Hâlid bin Velîd ile karşılaştım ve; “Ey Ebû
Süleyman! Nereye gidiyorsun?” diye sordum. Hâlid bin Velîd; “Ey Amr! Tutulacak yol belli oldu. İş
aydınlandı. Bu zât muhakkak Allah’ın Resûlüdür. Ben hemen gidip müslüman olacağım. Aklı başında olan
kimselerden müslüman olmayan kalmadı” dedi. Bunun üzerine; “Ben de O’nun yanına gidiyorum” dedim.
Osman bin Talhâ çadırda kalıyordu. Hep birlikte orada konakladık. Sabah olunca Medine’ye gitmek üzere yola
çıktık. Ebû İnebe kuyusunda bulunan bir zât; “Yâ Rebâh! Yâ Rebâh!” diye bağırdı. O zâtın bu sözlerini hayra
yorarak yolumuza devam ettik. O zât bize tekrar bakarak; “Mekke artık bu ikisinden sonra hâkimiyetini
kaybetti” dedi. O zâtın bu sözüyle, beni ve Hâlid bin Velîd’i kasdettiğini anladım. O zât, daha sonra hemen
koşarak mescide girdi ve bizim geldiğimizi Resûl-i ekreme müjdeledi. Harre mevkiinde develerimizi
cöktürdük. Üzerimize temiz elbiseler giydik. O arada ikindi ezanı okundu. Resûlullah’ın yanına gittik. Yüzü
ayın on dördü gibi parlıyordu. Mü’minler etrafını sarmışlardı, önce Hâlid bin Velîd bî’at ederek müslüman

oldu.

Sonra Osman bin Talhâ bî’at ederek müslüman oldu. O sırada kendimi birden Resûl-i ekremin önüne oturmuş
buldum. Utancımdan dolayı yüzüne bakamıyordum. “Yâ Resûlallah! Sağ elinizi açınız da, size bî’at edeyim”
dedim. Server-i âlem elini açınca, ben elimi çektim. “Yâ Amr! Sana ne oldu?” buyurduklarında; “Bî’at için
şart koşmak istiyorum” dedim. Şartımı sordular. “Yâ Resûlallah! Ben geçmişte olan günahlarım bağışlanmak
şartıyla size bî’at edeceğim” dedim. Gelecek günahlarım için mağfiret taleb etmek aklıma gelmedi. Bunun
üzerine Fahr-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem; “Ey Amr! Bî’at et! Hiç şüphesiz ki, müslüman olmakla,
İslâmiyet’ten önce yapılanların hesabı sorulmaz.” buyurdu. İnsanlardan hiç biri bana, Resûl-i ekremden
daha sevgili ve O’ndan daha yüce olmamıştır. Vallahi, müslüman olduktan sonra önemli işlerde Server-i âlem
beni ve Hâlid bin Velîd’i diğer Eshâbından ayırmadı.” Amr bin As, Mekke’nin fethinden önce îmâna
gelenlerin şerefine ve yüksek derecesine kavuştu.

Amr bin As, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, eski hatâlarına çok pişman oldu. İslâm’a hizmet etmeyi,
müşriklere karşı savaşmayı şiddetle arzu etti. Böylece İslâm dîninin yiğit bir mücâhidi oldu.

Birisi, Amr bin Âs’a; “Siz akıllı adamdınız. Niçin İslâm’a girmekte geciktiniz?” deyince, cevap olarak; “Biz,
yaş ve b’ilgi bakımından, bizim önümüzdeki insanlarla beraberdik. Onların yalancılıkları, akılsızlık
derecesinde idi. Resûlullah efendimiz peygamber olarak gönderilince, O’nu kabul etmediler. Bu hepimize tatlı
geldi. Onlar gidip, sıra bize gelince, düşündük, inceledik, hakkın çok açık olduğunu gördük. Böylece İslâm
kalbime yerleşti. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin, iyilik yapana öldükten sonra iyilik, kötülük yapana
kötülük yapılacağı sözünü içimde doğru buldum. Bozuk ve bâtıl olan bir şeye devamda, hiç bir fayda
görmedim” buyurdu.

Bir gün Amr bin As, Peygamber efendimize; “Yâ Resûlallah! Nice müddettir, şeriat sarayını yıkmaya
kasdettim. Şimdi muradım odur ki, “İslâm’a geldiğim belli ola” deyince, Habîb-i Kibriya; “Yakında seni bir
hizmete gönderirim” buyurdu. Bir süre sonra Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, Amr bin Âs’a;
“Elbiseni giy, silâhını kusan ve yanıma gel!” buyurunca, derhal bu emri yerine getirerek huzura vardı.
Resûlullah efendimiz; “Ey Amr! Seni ordunun başıda gazaya göndereceğim. Allahü teâlâ sana selâmet ve
ganimet versin ve çok sâlih mal ile dön!” buyurdu. Amr bin As; “Yâ Resûlallah! Ben mal kazanmak için
müslüman olmadım. İslâm’a olan sevgimden dolayı müslüman oldum” deyince, Resûl-i ekrem; “Ey Amr!
Salih mal, sâlih kimsede ne güzeldir” buyurdu.

Server-i âlem, Amr bin As için beyaz bir sancak bağladı ve ayrıca siyah bir bayrak verdi. Babasının dayıları
olan Belî bin Ömer bin Lihaf kabilesini İslâm’a davet etmesini, müslümanlığı kabul etmedikleri takdirde

savaşmasını emir buyurdu. Amr bin Âs’ı; Amir bin Rebîa, Süheyb bin Sinan, Sa’îd bin Zeyd, Sa’d bin Ebî
Vakkâs, Üseyd bin Hudayr, Abbâd bin Bişr, Sa’d bin Ubâde ve Seleme bin Seleme gibi Muhacir ve Ensârın
ileri gelenlerinden üç yüz Eshâbın başına geçirdi. Seriyyede otuz at vardı. Gündüzleri gizlenerek, geceleri ise
hedefe doğru ilerleyerek, Zât-üs-Selâsil’e yaklaştılar. O zaman, kâfirlerin başka kabilelerle birleştiğini haber
alan Amr bin As, durumu Resûlullah efendimize bildirdi. Fahr-i âlem efendimiz, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ın
emri altında, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer’in de bulunduğu bir birliği Amr bin Âs’a yardım için
gönderdi. Ebû Ubeyde bin Cerrah, Amr bin Âs’ın yanına varınca, ona tâbi oldu. Mücâhidlerin gittiği bölge çok
soğuktu. Isınmak için ateş yakmak istediler. Amr bin As karşı çıkarak; “Kim ateş yakarsa, onu yaktığı ateşin
içine atacağım” dedi. Onun bu sözleri Eshâbın çok ağrına gitti. Hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekr’e; “Amr,
mücâhidlerin ateş yakmasına izin vermiyor. Onun yaptığı bu durumu görmüyor musunuz?” deyince, hazret-i
Ebû Bekr, hemen Amr bin Âs’ın yanına gitti ve onunla konuştu.

Amr bin As ona; “Sen bana itaat etmek ve benim sözlerimi dinlemekle emrolunmadın mı?” deyince; “Evet”
dedi. Bunun üzerine Amr bin As; “Öyleyse, emredileni yap” dedi. Hazret-i Ömer, onun bu sözlerini işitince
çok üzüldü ve yanına gitmek istedi. Hazret-i Ebû Bekr ona engel olarak; “Onu kendi hâline bırak. Resûl-i
ekrem onu, savaştaki üstün bilgisi yüzünden bize kumandan tâyin etti” dedi. Bu sözler üzerine Ömer (r. anh)
sükût etti. Amr bin As, gece ve gündüz ilerleyip, Belî kabilesine baskın ve akınlar yaptı. Önceleri güçlü bir
ordu ile karşılaşmadı. Belî topraklarında bir müddet ilerledikten sonra, düşman ordusuyla karşılaşan Amr bin
Âs’ın seriyyesi, savaşa başladı. Savaş sırasında, Âmir bin Rebîa kolundan okla vuruldu. Tekbir sesleriyle toplu
hücûma geçen mücâhidler karşısında kâfirler pek az dayandılar ve kaçmaya başladılar. Mücâhidler onları tâkib
etmek istedi ise de, Amr bin As izin vermedi ve gazada çok. sayıda esir ve ganimet ele geçirildi. Medine’ye
döndüklerinde, mücâhidlereateş yaktırmama konusu Resûl-i ekreme intikâl etti. Bunun üzerine Amr bin As;
“Ey Allah’ın Resûlü! Müslümanların sayısı az idi. Düşmanın, yanan ateşe bakarak, onları az görmesinden
korktum. Kâfirleri tâkib etmekten onları men ettim. Zîrâ pusu kurulmasından, pusuya düşürülmekten
çekindim” dedi. Amr bin Âs’ın bu davranışı Resûl-i ekremin hoşuna gitti.

Zât-üs-selâsil gazasından sonra Amr bin As, Resûlullah efendimize; “Yâ Resûlallah! En çok kimi seversin?”
diye sordu. Resûl-i ekrem; “Âişe’yi” buyurdu. Erkeklerden kimi sevdiğini sorunca; “Âişe’nin babasını”
buyurdu. Amr, ondan sonra kimi deyince, Resûl-i ekrem; “Ömer’i” buyurdu. Amr sordukça, Resûl
aleyhisselâm birebir Eshâbın isimlerini zikretti. Böylece Amr bin As, beylik ve emirliğin, fazilete sebeb
olmadığını ve ziyâde muhabbete delil olamayacağını anladı.

Amr bin As, Mekke’nin fethine iştirak etti. Bunun arkasından Huneyn gazasında bulundu. Sonra Resûlullah ile
birlikte Medine’ye döndü. Mekke fethinden bir müddet sonra, Fuva ve Benî Huzeyl kabileleri putperestlikte
ısrar ettikleri için, üzerlerine Amr bin As komutasında küçük bir ordu gönderilerek müslüman olmaları
sağlandı.

Mekke’nin fethinden, sonra Resûl-i ekrem bâzı hükümdarlara, İslâm’a davet eden mektuplar gönderdi.
Umman’a, Amr bin Âs’ı ve beraberinde Kur’ân-ı kerîmi çok güzel okuyan hafızlardan Ebû Zeyd-ül-Ensârî’yi
gönderdi. Amr bin As ile Ebû Zeyd, Umman sultânı Geyfer ile kardeşi Abdi’yi, deniz kıyısındaki Suhar’da
buldular. Amr bin As, Ceyfer ve kardeşi Abdi ile buluşmasını şöyle anlatır: “Umman’a vardığım zaman, önce
Abdi ile görüşmek istedim, Zîrâ o, ağabeyinden daha candan idi: Ona; “Ben, Allahü teâlânın kulu ve Resûlü
olan Muhammed aleyhisselâmın sana ve kardeşine gönderdiği elçiyim” deyince, “Ağabeyim yaş ve saltanat
bakımından benden önde gelir. Ben seni onagötüreyim. Getirdiğin mektubu o okusun” dedi. Sonra;
“Muhammed aleyhisselâmın elçisi olarak nelere davet ediyorsun?” diye sordu. “Ben seni, eşi ve benzeri
olmayan Allahü teâlâya îmâna ve O’na ibâdet etmeye, Muhammed aleyhisselâmın da O’nun kulu ve Resûlü
olduğuna inanmaya davet ediyorum” dedim. Abdi; “Ey Amr! Sen kavminin büyüğü olan bir zâtın oğlusun.
Baban bu hususta nasıl davrandı. Şüphesiz, o bize bu yolda bir misâl olabilir?” dedi. Ben de; “Ben, onun da
müslüman olmasını ve Muhammed aleyhisselâma tâbi olmasını çok arzu ederdim. Ben de önceleri O’na karşı
idim. Nihâyet, Allahü teâlâ benim kalbime îmân nurunu yerleştirdi” deyince, Abdi; “Ne zaman ve nerede

müslüman oldun?” diye sordu. “Kısa bir zaman önce Necâşî’nin huzurunda müsfüman oldum” diyerek
Necâşî’nin de müslüman olduğunu bildirdim. Abdi; “Peygamberiniz neleri emrediyor, nelerden sakındırıyor?
Onları bana bildir” dedi, “Allahü teâlânın emirlerine uymayı emrediyor. O’na karşı gelmekten ve âsî olmaktan
sakındırıyor. İyiliği, akraba haklarını gözetmeyi emrediyor. Zulmü, haksızlığı, zinayı, taşlara, putlara tapmayı
yasaklıyor” dedim. Bu sözlerim üzerine Abdi; “O’nun davet ettiği şeyler ne kadar güzel! Ağabeyim beni
dinlese de, bana uysa da, gidip Muhammed aleyhisselâma îmân etsek ne kadar iyi olurdu. Fakat o, saltanata
düşkündür” dedi. “Eğer o müslüman olursa, Resûl-i ekrem yine onu kavmine sultan yapar. Zenginlerinden
zekât alır, fakirlerine ve yoksullarına verir” dedim. Abdi; “Hiç şüphesiz, bu da güzel ahlâktır!” dedi. Ceyfer’in
huzuruna girmek için günlerce bekledim. Abdi, benden öğrendiklerini ağabeyine iletiyordu. Bir süre sonra
Ceyfer beni yanına çağırdı. Huzuruna girince, Resûl-i ekremin mührünü taşıyan mektubu verdim. Mektubu
okuyan Ceyfer, daha sonra okuması için kardeşine verdi. Abdi de mektubu okudu. Ceyfer, Kureyşlilerin bu
durum karşısında ne yaptığını ve O’nun yanında bulunanların kimler olduğunu sordu. Ben de; “Bir kısmı
islâmiyet’i benimseyerek, bir kısmı da cizye vererek kılıç zoru ile O’na tâbi oldular. Allahü teâlânın hidâyeti
ile akılları başlarına gelip, dalâlet içinde bulunduklarını anlamış, İslâmiyet’e gönül vermiş ve Resûlullah’ı
başka şeylere tercih etmemiş olanlar, O’nun yanında bulunurlar. Eğer sen bugün, islâmiyet’i kabul etmez,
Resûl-i ekreme uymazsan, mücâhid ordularının ayakları altında çiğnenirsin. Halkın darmadağın olur.
İslâmiyet’i kabul ederek selâmete er! Yine kavminin hükümdarı olursun, islâm orduları senin topraklarına
gelmez” dedim. Ceyfer; “Sen bugün, beni kendi hâlime bırak, yarına yanıma yine gel” dedi. Bir süre sonra
Ceyfer’in huzuruna kardeşi vasıtasıyla tekrar kabul edildim. Ceyfer bana; “Davetin üzerine düşündüm. Şayet
saltanatımı başka birisine bırakırsam, Arabların en zayıfı ve düşkünü olurum” dedi. Ben de; “O zaman yarın
ben memleketime dönüyorum” dedim. Gideceğimi anla yan Abdi, ağabeyi ile konuştu. “Biz bu konuda O’na
üstün gelemeyiz. Kendilerine elçi gönderdiği hükümdarların bir çoğu O’nun dâvetine icabet etti” dedi. Ertesi
gün, Ceyfer beni tekrar huzuruna davet etti. Huzura girince; “Ey Ceyfer! Sen bizden uzak bulunuyorsan da,
Allahü teâlâdan uzak değilsin. Seni yaratan Allahü teâlâ, yalnız kendisine ibâdet etmene, ibâdet ederken O’na
ortak koşmamana lâyıktır. Şunu bil ki, sen ölü bir hâlde iken, O seni diri kıldı. Seni tekrar eski hâline
döndürecek ve kıyamet günü tekrar diriltecektir. Muhammed aleyhisselâm, dünyâ ve âhıret saadetine
kavuşturacak bir din getirdi. Âhırette ecir ve mükâfat isteyen, O’nun yoluna sarılır. Nefsinin arzu ve isteklerine
uyan ise bu yoldan ayrılır, iyi düşün ki, O’nun getirdikleri hiç insanların söylediklerine benziyor mu? Eğer
benzese idi, açıkça görülürdü. Sen bu hususta serbestsin” dedim. Ceyfer; “Vallahi, ben Muhammed
aleyhisselâmın hayır ve iyilik adıyla emredeceği şeyleri yapacak, yerine getirecek olanların ilki olacağım.
O’nun yasaklayacağı şeyleri bırakacak olanların başında yine ben geleceğim. Verilen söz yerine getirilecek.
Ben şehâdet ede rim ki; Allahü teâlâ birdir ve Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Resûlüdür” diyerek
müslüman oldu. Yanında bulunan kardeşi Abdi de derhal müslüman oldu. Sonra orada bulunan bütün Arabları
İslâmiyet’e davet ettiler. Onlar da bu daveti seve seve kabul ettiler.”

Umman halkı müslüman olunca, Resûlullah efendimiz Amr bin Âs’ı (r. anh) Umman’a vali tâyin etti. Resûl-i
ekremin vefatına kadar vazifede kaldı. Hazret-i Ebû Bekr’in hilâfeti sırasında, önce Umman’daki mürtedleri
(İslâm’dan dönenleri) yola getirdi. Hazret-i Ebû Bekr, onu Medîne’ye çağırıp Benî Kadaa mürtedlerinin yola
getirilmesi vazifesini verince, bunu da hakkıyla yaptı.

Mürtedlerin yola getirilmesinden sonra hazret-i Ebû Bekr, Amr bin Âs’ı (r. anh) yanına çağırdı ve sancağı
teslim etti. Ona; “Seni; Mekke, Tâif, Havâzin ve Benî Kilâb’dan topladığım orduya kumandan tâyin ettim.
Filistin bölgesine gideceksin. O bölgenin yakınlarındaki ordunun kumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrah (r. anh)
ile mektuplaş ve ona yardımcı ol. Onunla istişare etmeden bir işe karar verme ve hemen yola çık. Allahü teâlâ
senin ve mücâhidlerin cihâdını mübarek eylesin” buyurdu Amr bin As (r. anh), hazırlıklarını derhâl
tamamlayıp ordunun başına geçerek hareket emrini verdi. Ordu yola çıkınca, hazret-i Ebû Bekr’in de
bulunduğu bir grup müslüman, orduyu uğurladı.

Amr bin As komutasındaki on bin kişilik ordu, vedâlaşıp yola çıktı. İslâm ordusu kısa bir zamanda Filistin’e
vardı. Ordusundaki ileri 4 gelenlerle istişare ederken, Şam bölgesinden oraları iyi bilen Adiy bin Âmir gelerek,

Amr bin As’ın yanına oturdu. Amr bin As ona; “Şam taraflarında ne oluyor?” diye sorunca, Adiy;
“Hıristiyanlar ordularıyla karınca gibi kaynaşarak geliyorlar” cevâbını verdi. Amr bin As; “Yazık, bu haberinle
müslümânları endişelendiriyorsun. Fakat biz onlara karşı Rabbimizin yardımına sığınıyoruz. Peki onların ne
kadar olduğunu söyleyebilir misin?” dedi. Adiy de; “Muhterem komutan! O civardaki yüksek bir dağın
tepesine çıktım. Sayısız haç, mızrak ve bayrak gördüm. Sanırım yüz binden fazladırlar. Bütün bildiğim bundan
ibarettir” dedi. Bunun üzerine Amr bin As; “La havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” dedi ve orada
toplanan ileri gelen müslümanlara dönerek, şöyle hitâb etti: “Ey mücâhidler! Ben ve siz, yâni hepimiz aynı
tehlike ile karşı karşıyayız. Düşmanlarımıza karşı Allahü teâlâdan yardım dileyiniz. Dîniniz uğruna harbediniz.
Ölen şehîd, kalan mes’ûd olacak. Şimdi sizler ne diyorsunuz?” Orada bulunan mücâhidler, çeşitli tekliflerde
bulundular. Nihayet müslümanlar, kalabalık oluşlarına bakmadan düşmanla bütün güçleriyle harb edeceklerine
dâir karâra vardılar.

Amr bin As, öncü birlik olarak bin kişi ayırıp, başlarına Abdullah bin Ömer el-Hattâb’ı geçirdi. Ona sancak
verdi. Bin kişilik öncü birliğin arasında, Tâif ve Sakif kabîlelerinden bir çok kahraman vardı. Birlik, Amr bin
Âs’ın emri üzerine hareket etti. Sabaha kadar yol alındı; nihayet Rubis’in öncü kuvvetleri olan bir Rum
askerinin geldiği görüldü. Abdullah bin Ömer, bu durum karşısında mücâhidlerine; “Bu fırsatı kaçırmayınız.
Cennet kılıçların gölgesi altındadır” diyerek, onları harbe teşvik etti. İki ordu savaşa tutuştu. Abdullah bin
Ömer tarafından komutanları öldürülünce, Rumlar bozguna uğradı. Müslümanlar çok ganîmet elde ettiler.
Abdullah bin Ömer (r. anh) geri döndü ve durumu Amr bin Âs’a (r. anh) bildirdi. Amr bin As, esirlerden birini
sorguya çekince; Herakliüs’ün, Rubis adlı bir komutanın emrinde yüz bin kişilik bir süvari ordusunu
müslümanlar üzerine gönderdiğini ve hiç bir müslümanın sağ bırakılmamasını istediğini öğrendi.

Sabah olunca, her haçın altında on bin kişi olmak üzere on haç altında Rum ordusunun kendilerine yaklaştığını
gören Amr bin As, ordusunu harb düzenine soktu. Mücâhidlere Kur’ân-ı kerîm okumalarını emretti ve;
“Allahü teâlânın takdîrine sabrediniz. Ondan sevâb ümîd ediniz. Razı olduğunu isteyip, Cennet’ini özleyiniz”
buyurdu. Rum ordusu komutanı Rubis, İslâm mücâhidlerinin vaziyet alışını, Amr bin Âs’ın onları saf saf
yerleştirişini görüyor ve müslümanların zafere ulaşacaklarını hisseder gibi, cesareti kırık bir hâlde bekliyordu.

Mücâhidlerden ilk önce düşmana saldıran, Sa’îd bin Hâlid (r. anh) oldu. Düşmandan er diledikten sonra; önce
sağ, sonra sol cenahlaıma saldırıp ileri gelen muhariplerini öldürdü. Fakat Rumlar, hep birden Sa’îd bin
Hâlid’in üzerine yürüyerek şehîd ettiler Bunu gören mücâhidler ileri atıldı. Derhal Rumlara hamle yaptılar.
Kendilerini dağ gibi büyük gören Rumlar, bunu hiç beklemiyorlardı. Rumların direnişe geçtiğini gören bir
mücâhid; “Bineklerine saldırın, bunları helak etmenin yolu budur” diye bağırdı. İslâm mücâhidleri bu sese
uydular. Rumlar birer birer dökülmeye ve dağılmaya başladı. Mücâhidler az olmalarına rağmen, fevkalâde
sebat gösterdiler. Her biri; “Yâ Rabbî! Sana şirk koşanlara karşı bize yardım eyle!” diye dua ediyordu.

Muharebe öğleye kadar sürdü. O an hiç kimsenin beklemediği, çok kuvvetli bir rüzgâr çıktı. Çok geçmeden
Rum ordusu darmadağın olup kaçmaya başladı. Yaklaşık on beş bin Rum askeri ölmüştü. Amr bin As (r. anh)
sevinçle elindeki Sancak-ı şerîfi sallayarak düşmanı kovalayan mücâhidlere; “Askerlerimi toplayana, Allahü
teâlâ kayıbını buldursun” diye seslendi. Bu ses üzerine mücâhidler, Amr bin Âs’ın (r. anh) etrafında
toplandılar. Muharebede yüz seksen şehîd verilmişti. Amr bin As (r. anh), şehîdler için çok hüzünlendi. Sonra
kendi kendine; “Allahü teâlâ onları hayırlara kavuşturdu. Sen ise buna üzülüyorsun! Sana yazıklar olsun!” diye
söylendi ve şehîdleri toplattırarak namazını kılıp defnettirdi.

Bundan sonra Amr bin As, başkumandan Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a durumu bir mektupla bildirdi. Ebû Ubeyde
bin Cerrah mektubu okuyunca, sevindi ve kıbleye dönerek şükür secdesi yaptı ve Amr bin Âs’a şu mektubu
yazdı: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Ebû Bekr efendimiz sizi kumandan tâyin etmekle beraber, bize tâbi
olmanızı da bildirmişti. Eğer ordun ile bulunduğun mevzî sağlam ise orada kal. Yoksa bize katıl. Allahü
teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun!” Mektubu katlayıp Hâlid bin Sa’îd’e verdi. Bulunduğu
mevkîyi sağlam görmeyen Amr bin As (r. anh), hazret-i Ebû Bekr’in emri üzerine, komutasındaki İslâm

ordusu ile Şam’a doğru ilerlemeye başladı. Bu sırada Suriye cephesinde Ebû Ubeyde’nin, Irak cephesinde
Hâlid bin Velîd’in, Ürdün cephesinde Şurahbü bin Hasene’nin komutasındaki İslâm mücâhidleri Bizanslılarla
savaşıyordu. Amr bin As, Rumların büyük bir ordu gücüne sâhib olduğunu öğrendi. Diğer komutanlara tek
cephede savaşmayı teklif ederek; “Ayrılıktan zaaf, birlikten güç doğar” darb-ı meselini hatırlatan Amr bin As,
bu teklifini halîfeye de bildirdi. Teklifi, hazret-i Ebû Bekr de uygun gördü ve komutanların Yermük’e
gitmelerini emretti. Müslümanların Yermük’te toplandığını öğrenen Herakliüs, komutanlarına Yermük
civarında toplanmaları için emir verdi. Yermük vadisine ulaşan Bizans ordusu, Vakûs vadisinde toplandı.
Vadi, bir hendek görünümündeydi. Bizanslılar buradan çıktıkları vakit, İslâm ordularını karşılarında
bulacaklardı.

Yermük’e ulaşan İslâm ordularının komutanları, Hâlid bin Velîd’in (r. anh) kumandasını kabul ettiler. Hâlid
bin Velîd (r. anh), kendi komutasındaki birlikleri ve Ebû Ubeyde’yi İslâm ordusunun merkezine, Amr bin Âs’ı
sağ kanada, Şurahbü bin Hasene’yi sol kanada yerleştirdi. İlk hücûmu müslümanlar yaptı. Anî taarruz
karşısında şaşkına dönen düşman ordusu, kısa zamanda bozuldu ve kaçmaya başladı. Savaş, İslâm
mücâhidlerinin kesin zaferiyle sonuçlandı.

Savaş esnasında, halîfe Ebû Bekr’in (r. anh) vefat ve Ömer’in (r. anh) halîfe olduğu haberi geldi. Yeni halîfe,
Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı komutanlığa tâyin etti. Ebû Ubeyde bin Cerrah, Amr bin Âs’ı Kaysâriyye’nkı fethine
gönderdi. Amr bin As (r. anh), ordusuyla Muhalle denilen mevkîde konakladığı sırada. İmparatorun oğlu
Filistin, İslâm ordusunun üzerine geldiğini haber aldı.

Filistin, İslâm ordusu hakkında gerekli malûmatı toplamış ve mücâhidlerin sayıca az olduğunu öğrenmişti.
Hemen harbe girmek istiyordu. Fakat gördüğü beş bin kişilik mücâhid ordusu, gözüne çok görünmeye
başlamış ve müslümanların yardım aldığı hissine kapılmıştı. Bunun üzerine Rum komutanı Filistin, Amr bir
Âs’a (r. anh) bir elçi göndererek görüşme teklifinde bulundu.

Amr bin As, Filistin’e müslüman olmalarını, bunu kabul etmedikleri takdirde cizye vermelerini teklif etti. Bu
teklifler kabul edilmeyince iş kılıca bırakıldı.

Ertesi gün sabah namazını kıldıran Amr bin As (r. anh), askerine; “Derhâl atlarınıza bininiz ve harb düzeni
alınız” dedi ve orduyu tek saf yaptı. Nihayet iki ordu savaşa başladılar. Her iki taraftan da kayıplar veriliyordu.
Harb esnasında bardaktan boşanırcaşına yağmur yağmaya başladı. İki ordu, muharebeyi bırakarak beklemeye
başladılar. Fakat iki ordunun da yağmurdan korunacak bir şeyleri yoktu. Rum ordusu komutanı Filistin,
Kaysâriyye’ye gitmemiz daha uygundur” diyerek, akşam olunca muharebe meydanını terk etti. Artık
yağmurda kesilmişti. Ertesi gün güneş açtı. Rum ordusunun çekrlip gitmesi, yağmurun kesilip güneş açması,
İslâm ordusuna Allahü teâlânın lütuf ve ihsanı idi.

Durumu Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a bildiren Amr bin As, komutandan Kaysâriyye’yi kuşatmaya dâir emir aldı
ve hemen Kaysâriyye’yi kuşattı. Kuşatma sırasında komutan Filistin, ailesiyle birlikte İstanbul’a kaçtı. Bu
durumu haber alan halk, teslim oldu. Kaysâriyye feth olundu ise de, kısa bir süre sonra şehir halkı baş kaldırdı.
Bu sefer hazret-i Ömer, oraya Yezîd bin Ebî Süfyân komutasında bir ordu gönderdi.

Amr bin As (r. anh), bu zaferden sonra Beysan’ı muhasara etti. Şehir halkı sulh istemeye mecbur kaldı. Fihl ve
Beysan halkı, İslâm hâkimiyeti altına girmeyi kabul edince, Taberiyye halkı da sulh imzaladılar. Böylece,
Ürdün bölgesi, kan dökülmeden sulh ile feth edildi. Amr bin As (r. anh), Şam valisi Ebû Ubeyde bir Cerrâh’a
ve halîfe hazret-i Ömer’e durumu bildiren birer mektup yazdı. Bu sırada Filistin’deki Bizans valisi Ertabon,
Rum askerlerini Ecnadeyn civarında toplayarak başlarına geçti. Halîfe hazret-i Ömer tarafından Amr bin As ve
Şürahbil bin Hasene’ye, Ertabon’a karşı yürümesi emri verildi. Ertabon, Bizans komutanlarının en zekî, uzak
görüşlü ve ince hesaplar yapanlarından biri idi. Amr bin As ve Şürahbil bin Hasene, Ertabon komutasındaki

Rum ordusunun üzerine yürüdü. Rum ordusunun tahmin edilenden fazla olduğunu gören Amr bin As, durumu
hazret-i Ömer’e bildirdi.

Yapılan barış görüşmelerinden bir sonuç alınamayınca, iki ordu savaşa tutuştu. Her tarafı İslâm mücâhidlerinin
tekbir sesleri doldurdu. Yermük gazasını andıran bir gaza başlamıştı ve her iki tarafın verdiği ölü ve yaralı
sayısı bir hayli fazla idi. Savaşı Ertabon kaybetti ve ordusuyla bozguna uğrayıp Kudüs’e sığındı. Bu zaferin
neticesinde; Yafa, Nablus, Askalan, Gazze, Remle, Akkâ, Beyrut, Ludd ve Cebele, Amr bin As tarafından
savaşa baş vurulmadan fethedildi. Halk, müslümanların idaresini seve seve kabul ederek, şehir kapılarını İslâm
mücâhidlerine açtı.

Filistin’de tek alınmayan yer Kudüs’tü. Amr bir As (r. anh) Kudüs’ü kuşattı. Kudüs’ü, Ertabon komutasındaki
Rum askerleri savunuyordu. Amr bin As, Ertabon’dan Kudüs’ü teslim etmesini istedi ise de, inatçı komutan bu
teklife yanaşmadı. Dört ay süren kuşatmada şehir hâlâ alınamamıştı. Bu sırada Ertabon, bir fırsatını bulup
Mısır’a kaçtı. Hazret-i Ömer’in, şehrin teslim edildiği takdirde halka bir şey yapılmayacağını bildiren emân
mektubu Kudüslülere gönderilince, şehir halkı ancak Halîfe’nin gelmesi hâlinde şehri teslim edeceklerini
bildirdiler. Bunun üzerine hazret-i Ömer, Şam’a geldi. Sulh ile Kudüs’ü feth etti. Filistin’in fethi
tamamlanınca, Amr bir As, Filistin valisi tâyin edildi.

Uzun harbler sonucu Suriye, Filistin ve Ürdün dolayları feth edildi. Yermük, Dımeşk, Kudüs ve Haleb
yakınlarındaki savaşlar başta olmak üzere, yapılan bütün harblerde yirmj beş bin kişi şehîd oldu.

Bir süre sonra Amr bin As, halîfe hazret-i Ömer’den Mısır’ın fethi için izin istedi. Hazret-i Ömer; “Ey Amr!
Git, muvaffakiyet arkadaşın olsun. Ancak

Mısır topraklarına girmeden önce bir mektup alırsan, derhal geri dön!” diyerek ona izin verdi. Amr bin As
hazırlıklara başladı. Yezîd bin Ebî Süfyân, Amr bin Rebîa ve müslüman olan Haleb’in eski valisi Yukanna da,
4.000 kişilik kuvveti ile İslâm ordusuna katılmıştı.

Yukanna yolda, Amr bin Âs’a; “Ey Amr! Sen Mısır’a ansızın hücûm etmek istiyorsun. Benim için kolay olan
bu işi gönüllü yapabilirim. Zîrâ, Allahü teâlânın vereceği sevâb ve mükâfat en büyük ganîmettir ve ben buna
kavuşmak istiyorum. Müslüman olmadan önce kalbimde dünyâ sevgisi vardı ve Allahü teâlâya şirk
koşanlardan idim. Hiç. olmazsa bu vesîle ile, daha önce küfürlerine, haçlara ve putlara tapınmalarına yardım
ettiğim şu insanlarla ihlâs ile cihâd edeyim ve günahlarımdan kurtulayım. Artık İslâm’a ihlâs ve samimiyetle
yapıştım. Bu sebeple Mısır’a önden ben gideyim. Belki size buranın fethi için bir çâre bulurum” dedi. Amr bin
As buna karşılık; “Allahü teâlâ seni muvaffak eylesin! Sana yardımcı olsun ve seni muhafaza etsin” diye
mukabelede bulundu.

Amr bin As, ordusuyla Ariş’e gelince, hazret-i Ömer’den geri dönmesini emreden bir mektub aldı. Mısır
topraklarına girdiği için, sefere çıkmadan önce hazret-i Ömer’in verdiği emre uyarak, yoluna devam etti. Önce
Ferema şehrini fethetti. Buradan Bilbis’e gitti. Bilbis’e varınca, Kudüs’ün fethinden önce Mısır’a kaçan
Bizanslı komutan Ertabon’un orada olduğunu öğrendi. Önü yenerek şehri ele geçirdi. Bu sırada etraftaki
kasaba ve köy halkına; “Kimse memleketinden ayrılmasın. Bize siz ne verirseniz onunla kanâat ederiz.
Fazlasını istemeyiz Can güvenliğiniz de emniyetimiz altındadır” diye haberler gönderdi. Bölge halkı Amr bin
Âs’ın bu teklifini severek kabul etti.

Bilbis’in fethinden sonra, Amr bin Âs Tendonyas şehrine yürüdü. Şehrin yakı-nma vardıkları zaman, Mısır
veliahdından elçi geldiğini gördüler. Gelen elçi, veliahdın kendisine elçi gönderilmesini, böylece sulh
yapılabileceğini söyleyince; Amr bin As birkaç lisan bilen Verdân adındaki Rerrlleli hizmetçisini alarak yola
çıktı. Saraya varınca, zırhlı ve silâhlı askerlerin saf tuttuklarını gördü. Amr bin Âs, kılıcını kuşanmış ve at
üzerinde içeri girmek isteyince, nöbetçiler mâni olmaya kalkıştılar. Bu durum karşısında Amr bin As;

“Veliahdınız bu şekilde kabul ederse ne âlâ, yoksa geri dönüp giderim. Biz müslümanlar müşrikler için
atımızdan inmeyiz. Buraya gelmemizi veliahd istedi. Değilse bizim herhangi bir isteğimiz yoktu” dedi.
Askerler, Amr bin Âs’ın sözlerini haber verince, Veliahd Arsûtalis; “Bırakınız, istediği gibi girsin” diye emr
etti. Nöbetçiler, Amr bin Âs’a, ne şekilde isterse öyle girebileceğini söylediler. Amr bin As, veliahdın
bulunduğu avluya atı üzerinde girdi. Burada melikin tahtının, nöbetçilerin ve kumandanların bulunduğunu
gördü. Hepsi gayet güzel ve zînetli giyinmişlerdi. Amr bin As onları böyle görünce tebessüm etti; “Size
dünyâda verilen şeyler, tekrar geri alınacak bir kaç dünyâ menfaatidir. (Hâlbuki) Allahü teâlânın

vahdaniyetine îmân edip işlerinde O’na tevekkül edenler için, Allahü teâlâ indinde olan şeyler daha
hayırlı ve bakîdir, daimîdir” (Şûra sûresi: 36) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu ve atından indi. Bir eli atının
dizgininde, diğeri de kılıcında idi. Yanlarına yürüyerek dört bir taraftaki süslere bakıp; “Eğer insanlar
(kâfirlerin dünyâdaki refahına bakarak hırslanmasalar ve bu yüzden küfre rağbet etmeseler ve böylece) tek bir

ümmet hâline gelmeyecek olsalardı, biz O Rahmân’ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar
ve üzerinde çıkacakları merdivenler (yukarı çıkarma vâsıtaları) yapardık” (Zuhrûf sûresi: 33) meâlindeki
âyet-i kerîmeyi okudu. Sonra oradakilere; “Biliniz ki, dünyâ gelip geçicidir. Âhıret ise bakî olup devamlıdır.
Peygamberiniz, Îsâ aleyhisselâmın yüksek hâllerini, zühdünü yâni dünyâya kıymet vermediğini ve verâsmı,
elbisesinin kıldan, yastığının taştan, lâmbasının ay ışığı olduğunu duymadınız mı? Nitekim peygamberimiz
Muhammed aleyhisselâm da şöyle buyurmaktadır: “Allahü teâlâ, Îsâ’ya (aleyhisselâm); “Çöllerde nefsini

kına, namaza koş, iyilik yap, kötülüklerden sakın. Ehline ve evlâdına veda eden kimsenin ağlaması gibi
ağla. Yalnız ol. Gözlerin uyuduğu zaman, mutlaka olacak olan şeyin korkusundan dolayı sen uyanık ol”
diye vahyetti.” Kelîmetullah olan Îsâ aleyhisselâm böyle korkarsa, bizim gibi âciz kulların ne yapması
lâzımdır. Üstelik Îsâ aleyhisselâm, beşikte ilk konuşan çocuk idi. O; “Ben, Allahü teâlânın kuluyum” dedi.
Allahü teâlânın kulu olduğunu ikrar etti. O hâlde siz, hazret-i Îsâ’ya niçin ilâhlık isnâd ediyorsunuz. Hâlbuki
Allahü teâlâ, zevce ve çocuk sahibi olmaktan çok uzaktır, Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâya hiç bir şeyi ortak
yapmadı. O’nun yardımcısı da yokdur. O’nun evveli yâni bir başlangıcı ve âhırı yâni sonu yokdur. Zamandan
ve mekândan münezzehdir. Cisim değildir, cevher değildir. Hareket, hareketsizlik, bir şeye hulul etmek ve
keyfiyyetlerle mevsûf değildir. Kemiyetlerle anlatılamaz. Hiç bir şey, O’na ne fayda, ne de zarar veremez!”
Sonra; “Göklerde ve yerde hiç bir kimse yoktur ki, Rahma’aa kul olarak gelici olmasın.” (Meryem sûresi:
93) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Melikin vezîri bu sırada, Amr bir Âs’a; “Hazret-i Îsâ’nın beşikte iken
konuştuğu, sizin tarafınızdan da sahih olarak kabul ediliyor mu?” diye sordu. Amr bin As; “Evet, böyle
konuşmak fazîlettir. Hattâ, hazret-i Îsâ gibi konuşan başka çocuklar da olmuştur. Meselâ, Yûsuf aleyhisselâm
için şâhidlikde bulunan çocuk, Sâhib-i Cüreyc ve Sâhib-i Uhdûd bunlardandır” dedi. Bunun üzerine onlar; “Ey
Arabî! Sizin Peygamberiniz Arabça’dan başka lisan ile de konuşuyor muydu?” diye sorunca, Amr bin As;
“Hayır, Arabça’dan başka lisan ile konuşmuyordu. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Biz, her

gönderdiğimiz peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın.
Artık, Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidâyete erdirir. O, her şeyegâlibdir, hükmünde
hikmet sahibidir” (İbrahim sûresi: 4) buyurmaktadır” dedi. Onlar tekrar şöyle sordular: “Allahü teâlâ sizin
Peygamberinizden başka peygamber göndermiş midir?” Amr bin As; “Evet göndermiştir” deyince; “Onlar
kimler” diye sordular. Amr bin As da; “Salih, Şu’ayb, Lût ve Hûd aleyhimüsselâm, Allahü teâlânın gönderdiği
peygamberlerden bâzılarıdır” dedi. Onlar, Amr bin Âs’ın bu sözlerini ve konuşmasındaki fesahat ve belagatı,
hazır cevaplığını görünce, Kıbtî lisâniyle meliklerine; “Bu Arabî çok fasih konuşan, cesaretli birisi. Şüphesiz o,
kavminin önde geleni, ordunun kumandanıdır. Eğer onu yakalar, salıvermezsek, ordusunu mağlûb ederiz”
dediler. Amr bir As’ın hizmetçisi bu konuşulanları dinliyordu. Fakat melik, “Elçiye hainlik edemeyiz. Üstelik
onu biz davet ettik” dedi. Verdân, başka bir lisân ile konuşulanları Amr bin Âs’a anlattı. Sonra melik; “Ey
Arab kardeş! Siz bizden ne istiyorsunuz. Bize kasdedenler dâima elleri boş olarak, hezimete uğrayarak
dönmüşlerçlir. Hem bize başka yerlerden de yardım gelecektir” dedi. Amr bin As buna karşı; “Bizler, kalabalık
ordulardan korkmayız. Çünkü Allahü teâlâ, bize yardımını ve zaferi, bizi yeryüzünün vârisleri kılacağını
vâdeyledi. Şimdi sizi şu üç şeye davet ediyoruz: “Ya İslâm’ı kabul edersiniz, ya cizye verirsiniz, yahut
muharebe ederiz.” Bunun üzerine onlar şöyle cevap verdiler: “Biz melik Mukavkıs’la meşveret etmedikçe bir
işe karar vermeyiz. Fakat, ey Arab kardeş! Senin arkadaşların arasında senden daha cesur ve lisânı daha fasih
birisinin olacağını zannetmiyoruz.” O zaman Amr bin As şöyle cevap verdi: “Arkadaşlarım arasında en fasîh

konuşamayan benim. Eğer onlardan birisinin konuşmasını görseydiniz, benimle asla mukayese kabul
etmeyecek kadar ilerde olduğunu görürdünüz.” O zaman; “Bu mümkün değil. Onlar arasında senin gibi birisi
bulunamaz” deyince, Amr bin As; “Ben melike, onlardan on tanesini getirebilirim” dedi. Melik, mektup
gönderip onları çağırmasını isteyince, Amr bin As; “Fakat onlar mektupla gelmezlar. Ancak, melik isterse, ben
gider onları getiririm” dedi. Melik, yanındakilere dönerek; “Onlar geldiklerinde hepsini yakalar, salmayız.
Böylece on bir kişi yakalamak, bir kişiyi yakalamaktan daha iyidir” dedi. Sonra Amr bin Âs’a dönüp; “Git,
gecikmeden gel” deyince, Amr bin As atına bindi ve hızla şehrin dışına çıktı. Verdân, meliğin söylediklerini
tek tek Amr bin Âs’a anlattı. Amr bin As, İslâm mücâhidlerinin yanına gelince, olup bitenleri anlattı.
Mücâhidler, Amr bin Âs’ın selâmette dönmesinden dolayı Allahü teâlâya hamd ettiler. Ertesi sabah olunca,
Amr bin As, mücâhidlere sabah namazını kıldırdı. Onlara muharebeye hazırlanmalarını söyledi. Tam bu sırada,
melikin elçisi gelip, ona; “Seni ve diğer on kişiyi melik bekliyor” dedi. Bunun üzerine Amr bin As; “Hainlik,
onu ve ehlini helak edecektir. Azgınların ve haddini aşanların başına çok belâ ve musîbet gelir. Melikinize
yazıklar olsun. Hem bizden elçi istedi, hem de yanına gidince, beni öldürmek istedi. Hakkımda şöyle şöyle
konuştu. Şimdi, seni öldürmek istesem, öldürürüm. Fakat biz hâinlerden değiliz. Sahibine don. Ona hakkımda
konuştuklarının hepsinden haberdâr olduğumu söyle. Artık aramızda harbden başka yapılacak bir şey kalmadı”

dedi.

Elçi, melikin yanına döndü. Amr bin Âs’ın dediklerini olduğu gibi anlattı. Melik bunun üzerine; “Onlara bir
hîle yapmak istiyorum” dedi. Vezir; “Ey melik! Onlar dikkatli ve uyanık insanlardır. Onlara hîle yapmak çok
zordur. Fakat bana ulaştığına göre, onlar Cum’a gününe, bizim Pazar gününe hürmet ettiğimiz gibi hürmet
ederler. Mukattam dağının arkasına pusu kurulur. Onlar Cum’a namazına durduklarında, dağın arkasına
gizlenenler, oradan çıkıp, onlara baskın yaparlar” dedi. Bu plân veliahdın hoşuna gitti ve plânı kabul etti. Artık
Cum’a gününü bekliyorlardı.

Bu sırada Amr bin As ise, Yukanna’yı sulh yaptıkları köy ve kasabalara, mücâhidler ve hayvanlar için yiyecek
toplamaya gönderdi. Veliahdın casusları bu haberi hemen saraya ulaştırdılar. Veliahd, amcasının oğlunun
kumandasında bir birliği, Mukattam dağının arkasına gönderdi ve iyi saklanmalarını tenbih etti.

Namazdan önce bir ara Sa’îd bin Nevfel, Amr bin Âs’a; “Ey emir! Bu kıbtîlerle niçin muharebe etmiyoruz?”
diye sorunca, Amr bin As; “Vallahi, muharebeyi te’hir etmem korkudan değildir. Fakat Mukavkıs’ın
durumunu, onun dînî naıını, akıl sahibi birisi olduğunu, Resûlullah efendimizin peygamberliğini bildiğini
biliyorsunuz. O şu anda kendi inancına göre halvetteymiş. Halvetten çıkmasına beş gün kalmış. Ona bir elçi
göndeririz ve ne cevap vereceğine bakarız. Hâle göre ya sulh, veya muharebe yaparız” dedi. Bu konuşmalar
ölürken, veliahdın elçisi geldi ve; “Veliahdımız size selâm ediyor. Babası Mukavkıs halvetinden çıkmadıkça,
size her hangi bir şey söylemeyeceğini ve halvetten çıkmasına beş gün kaldığını, ancak Mukavkıs’ın kendi
mülkünde istediği gibi hüküm vereceğini söylüyor” dedi. Amr bin As da; “Biz bunları biliyoruz. Şayet melikin
durumunu bilmeseydik, bir an bile mühlet vermezdik” dedi. Mukavkıs’ın oğlu, bu elçiyi, müslümanları
kuşkulandırmamak ve üzerlerine ansızın hücûm etmek için göndermişti. Müslümanlarda, Mısır elçisinin bu
haberi üzerine şehir tarafından her hangi bir anî hücûmun olmayacağı kanâati hâsıl olmuştu. Namaz vakti
yaklaşınca, herkes abdest hazırlığını yapmıştı. Bir müddet sonra, Amr bin As kalkıp beliğ bir hutbe okudu ve
namaza durdu. Bununla beraber Amr bin As; “Su uyur düşman uyumaz” sözü gereğince, hizmetçilerini
herhangi bir düşman saldırısı ihtimâli ile gözcü bırakmıştı. Namaza durduktan sonra tam secdeye gidecekleri
sırada, üzerlerinde yük bulunan hayvanların kendilerine yaklaşmakta olduğunu, arkalarında da askerlerin
geldiğini gördüler. Bunları, Yukanna’nın erzak toplamaya giden birliği sanarak, sevinçten, Yukanna ve
askerleri döndü diye bağırdılar. Düşman askeri, müslümanların yanına gelinceye kadar hiç konuşmadı. İslâm
mücâhidleri namaza devam ediyordu. Müslümanlar secdede iken Mısır askerleri saldırıya geçti ve arka
saflarda bulunan mücâhidlerin çoğunu şehîd ettiler. Fakat Yukanna’nın imdada yetişmesi, Mısırlı askerlerin
sonu oldu ve hiç kurtulan olmadı. İslâm askerinden dört yüz otuz altı kişi şehîd oldu.

Müslümanların bu zaferi ve amcasının oğlunun öldüğü haberi veliahda ulaşınca, zor duruma düştü ve devlet
ileri gelenlerini toplayarak bir istişare meclisi kurdu. Meclisin ileri gelenleri ona; “Ey meliki Sen de biliyorsun
ki, bu dünyâ senden önce kimseye kalmamıştır. Sana mı kalacak! Dünyâda bugüne kadar bir çok melik
hezimete uğramıştır. Sen onlardan daha kuvvetli değilsin. Bütün bunlarla beraber, müslümanlarla yapılacak
harbte ordunun başında bulun. Ümîdini kesme. Papazlar ve ruhbanlar sana zafer kazanman için dua ediyorlar”
dediler. Bu tavsiye veliahda cesaret verdi ve muharebeye hazırlandı.

Amr bin As, İslâm ordusunun durumunu Halîfe’ye bildirdi. Hazret-i Ömer; Zübeyr bin Avvâm, Ubâde bin
Sâmit, Mesleme bin Muhalled ve Mikdâd bin Esved’in başlarında bulunduğu dört bin kişilik ordu gönderdi ve
bir de mektup yazdı. Netîcede veliahdın ordusu yenildi. O sırada halvetinden çıkan Mukavkıs, barış teklifinde
bulundu. Yapılan barışta, isteyen müslüman olacak, isteyen de dîninde kalıp cizye verecekti.

Daha sonra, Mukavkıs’ın desteğini ve yardımını alan Amr bin As, İskenderiyye üzerine yürüdü. Uzun süren
bir muhasaradan sonra şehri ele geçirdi. Böylece Mısır’ın tamâmı, İslâm topraklarına katıldı. Amr bin As,
Mısır’ın fethinden sonra, Kuzey Afrika’ya yönelerek, Trablusgarb ve Siyre’yi feth etti. Trablus ve civarının
fethini halîfeye bildirdi ve Tunus, Merâkeş ve Cezayir’in fethi için izin istedi. Fakat daha fazla ileri gitmenin
mahzurlu olacağı, orada kalmanın daha uygun olduğu halîfe tarafından bildirilince, fazla ilerlemedi ve Mısır
valisi tâyin edildi. Hazret-i Osman zamanına kadar bu vazifede kalan Amr bir As (r. anh), sonunda halîfenin
müşaviri oldu.

Amr bin As Mısır valisi iken, Medîne’de büyük bir kıtlık oldu. Hazret-i Ömer, Amr bin Âs’a mektup yazarak,
Medîne’ye yiyecek göndermesini isteyince, pek çok erzak gönderdi. Hazret-i Muâviye’nin halifeliği sırasında
yeniden Mısır valisi oldu ve ömrünün sonuna kadar bu vazifede kaldı.

Amr bin As, ölüm döşeğinde, yüzü duvara çevrili olduğu hâlde hüngür hüngür ağlıyordu. Oğlu; “Niçin
ağlıyorsun? Resûl-i ekrem seni şu şu mükâfatlarla müjdelemedi mi?” deyince, Amr bin As; “En üstün ve
kıymetli şey; Allah’dan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlânın Resûlü olduğuna
şehâdet etmektir. Ben öldüğüm zaman kimse ağlamasın. Kimse beni methetmesin. Mezarımın başında bir
müddet bekleyin. Zîrâ ben hesaba çekileceğim” diye vasiyette bulunduktan sonra; “Allah’ım! Sen emrettin, biz
emrine isyan ettik. Sen nehyettin biz tersini yaptık. Affına sığınırız: Allah’ım! Sen bize yardım et. Suçluyum,
özürümü kabul et. Senden af diliyorum. Senden başka ilâh yoktur” diyerek, Ramazan’ın son günü 93 yaşında
iken, 664 (H. 43) senesinde bu fânî dünyâya veda etti. Cenaze namazını, Ramazan bayramının birinci günü
oğlu Abdullah kıldırdı. Mukattam mevkiine defn edildi.

Amr bin As hazretlerinin Abdullah ve Muhammed adında iki oğlu vardı. Bu oğullarının ikisinin de Rıyta binti
Münebbih’den veya Havle binti Hamza’dan olduğu rivayet edilmektedir. Orta boylu, cesur, edîb ve belî idi.
Müslüman olduktan sonra, bütün ömrünün tamâmını savaş meydanlarında, Allah rızâsı için geçirmiştir. Çok
temiz ve fasih bir Arabça ile Kur’ân-ı kerîm okur ve bundan derin bir zevk duyardı. Savaştan fırsat buldukça,
halka nasîhat verir, Resûl-i ekremin söz ve davranışlarını anlatır ve bunu pek şerefli bir vazife sayardı.
Bilhassa dünyâya fazla bağlı olmamanın üzerinde ısrarla dururdu. Bâzı fıkhî mes’elelerde kıyas ve içtihâdlarda
da bulunmuştur. Zamanının en iyi edib ve hatîblerindendi. Kısa ve toplu yazmak, mükemmel teşbihler yapmak
başlıca hususiyeti idi. Yaratılıştan haksever idi ve Resûl-i ekreme karşı duyduğu çok derin sevgisi her hâlinde
belli olurdu. Amr bin As hazretleri; akıllı, bilgili, siyâsette usta ve asker bir sahâbi idi. Çok zekî, hayırlı işlerde
aceleci ve atak idi. Bilhassa savaşlarda bu özelliği daha çok belli olurdu.

Amr bin As (r. anh), sâdece savaşlarda değil, devlet idaresinde de dahî idi. Memleket idaresi, mahkemelerin
tanzimi, vergi toplanması gibi işlerde de pek büyük başarıları görülmüştür. Bu arada ilk defa Fustat şehrinde
bugünkü Anadolu camilerinin minarelerine benzeyen minareli bir cami yaptırdı. Kahıre ile Kızıldeniz arasında
on dokuz kilometrelik bir kanal açtırarak, Hicaz bölgesine gemilerle yiyecek şevketti.

Kabîse bin Câbir onun hakkında;

“Amr ile arkadaşlık ettim. Kur’ân-ı kerîmi onun gibi açık okuyan, onun gibi güzel ahlâklı, onun gibi içi dışına
benzeyen görmedim” demektedir.

Amr ibni As, Resûlullah’dan bir çok hadîs rivayet etti. Kendisinden de iki oğlu Abdullah ve Muhammed,
ayrıca; Kays bin Ebû Hâzim, Ebû Seleme bin Abdurrahmân, kölesi Ebû Kays, Abdurrahmân Şemâme, Ebû
Osman Hindî ve başkaları hadîs bildirdi.

Amr bin As’ın rivayet ettiği hadîs-i sentlerden birisi şudur:

Bir kişi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme geldi ve; “Yâ Resûlallah! Amellerin en efdali (en üstünü)
hangisidir” diye sordu. Peygamber efendimiz; “Allahü teâlâya îmân edip, kalb ile tasdik etmek, O’nun
yolunda cihûd etmek ve Hacc-ı Mebrûr (kabul olunan hac)’dır” buyurdu. O kişi; “Biraz daha söyler misiniz
yâ Resûlallah” dedi. Resûlullah; “İnsanlara yumuşak söylemek, fakirlere çok yemek yedirmek, vermesi
lâzım ve vâcib olmayan şeyleri, seve seve vermek ve güzel ahlâktır” buyurdu.

Amr bin As (r. anh), oğluna şöyle nasîhatta bulundu: “Ey oğlum! Adaletli devlet reisi, iri taneli yağmurdan
hayırlıdır. Zarar veren aslan da, zâlim devlet reisinden hayırlıdır. Sürüp giden fitnenin zararı, zâlim devlet
reisinin zararından daha fazladır.

İnsanlar üç kısımdır: 1-Tam olan insan: Dîni ve aklı tam olan insandır. Bu kişi, bir işi yapacağı zaman görüş
sahibi kimselerle istişare etmedikçe, o işi yapmaz. Şayet o görüş sahibi kimseler, onun görüşene muvafakat
ederlerse, Allahü teâlâya hamd eder ve buna göre davranır, böylece muvaffak olur. 2-Yarım olan kimse: Akıl
ve din yönünden iyi olup, bir işi yapmak istediğinde, o hususta kimse ile istişare etmeyendir. 3-Hiç bir şey
olmayan kimse: Dîni de, aklı da bulunmayan, işlerinde istişare etmeyendir. Bu kimse devamlı hata üzeredir.
Vallahi ben işlerimde, hizmetçilerime kadar herkesle istişare ederim.”

İBRET ALINIZI

Ebû Bekr(r. anh), Amr bin Âs’ı Filistin’e gönderirken şu tavsiyelerde bulundu. Orada henüz bölgesine hareket
etmiyen Ebû Ubeyde bin Cerrah da vardı.

“Gizli ve açıktaki her hâl ve işinde takva üzere ol. Allahü teâlâdan kork. Her hâlinde O’ndan haya eyle! Çünkü
O, gizli açık her işini görmektedir. Hep âhıret işleriyle meşgul ol. Bunları yaparken de yalnız Allahü teâlânın
rızâsını düşün. Emrindekilere baba gibi şefkatli ol ve seferde yumuşak davran. Çünkü aralarında zayıf olanlar
vardır. Yezîd, Rebî’a ve Şurahbil’in gittiği yoldan değil de, İlyâ yolundan git. Böylece Filistin bölgesine
ulaşırsın. Öncüler gönderip, Ebû Ubeyde bin Cerrah’tan talimat al. O, kâfirlere karşı muzaffer olursa, sen de
Filistin’de kâfirler ile harb et. Senden yardım isterse, hemen gönder. Sehl bin Amr, İkrime bin Hişâm ve Sa’îd
bin Hâlid’i önde bulundur. Tenbih ettiklerimi sakın ihmâl etme ve gevşek davranıp; “Ebû Bek r, beni az bir
kuvvetle düşmana ezdirecek” deme. Ey Amr! Nelerle karşılaştığımızı çok defa görmüşsundur. Az olduğumuz
hâlde kalabalık nice küffar ile cihâd ettik. Sonra sen Huneyn’de, Allahü teâlânın müslümanlara nasıl yardımda
bulunduğunu da bili yorsun. Ey Amr! Senin yanında Bedr’de savaşmış olan Muhacir ve Ensârdan olan gaziler
var. Onlara çok ikramda bulun ve haklarını gözet. Onlar üzerinde hüküm ve otoriten ile büyüklük ve üstünlüğe
kalkışma. Şeytanın vesvesesi sana galip gelip de; “Ben onlardan daha üstün oldu ğum için Ebû Bekr beni
onların başına seçti demiyesin. Şeytanın hilesinden çok sakın. Ordunun içinde, onlardan biri gibi hareket et.
İşlerinde onlarla istişarede bulun. Namaza sıkı sarıl. Vakit girince ezanı bütün ordu işitsin ve namazlarını
ezânsız kılma. Seninle beraber namaz kılmayı arzu edenlere namaz kıldır Bu en faziletli olanıdır. Fakat, yalnız
başına namaz kılanın da namazı olur. Düşmandan çok sakın. Düşmanını iyi takibet, tuzağına düşme.
Arkadaşlarına nöbet tutmalarını emret. Sen de onları düzene koy. Maiyetinde bulunanların ahvâlini iyi bil,

aralarında bulun ve beraber otur. İnsanla rın gizli şeylerini açma. Düşmanla karşılaştığın zaman düşmandan
değil, Allahü teâlâdan kork. Arkadaşlarına nasîhatta bulunduğun zaman, kısa ve öz söyle. Önce kendini düzelt
ki, emrin altındakiler de sana karşı iyi olsunlar. İmâm yâni işin başında olan kimsenin bildiğini ve emri
altındakiler hakkında yapacağını Allahü teâlâdan başkası bilmesin. Ben seni Arablar’dan muhtelif kabilelerin
başına geçirdim. Sen onların her birisine kendi durumlarına uygunu ne ise, öyle muâmele et. Yola çıkmadan
önce, öncü birlik gönder. Düşmanını gördüğün zaman sabırlı ol ve tedbirini almakta gecikme, Askerine
Kur’ân-ı kerîm okut. Câhiliyye sözlerinden, onları men et. Yoksa aralarında düşmanlık çıkabilir. Dünyânın
parlaklığınç aldanma. Önce gelenlerin ne olduğunu düşün. Kur’ân-ı kerîmde, Allahü teâlânın medh ve sena
buyurduğu imâmlardan, önder ve liderlerden ol. Şimdi Allahü teâlânın yardımı ve bereketiyle yola çıkınız ve
Allahü teâlânın düşmanları ile cihâd ediniz. Size takva üzere olmanızı, Allahü teâlâdan korkmanızı vasiyet
ediyorum. Şüphe yok ki, Allahü teâlâ dînine yardım edenlerin yardımcısıdır.”



1) Fütûh-üş-Şâm; cild-1, sh. 36

2) Üsüd-ül-Gâbe; cild-4, sh. 115

3) Fütûh-ül-büldân; sh. 83, 127

4) Taberi; cild-4, sh. 82, 127

5) İbn-i Esîr; cild-2, sh. 318

6) Mu’cem-ül-büldan

7) Ahbâr-ut-tıvâl; sh. 167, 169

8) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-4, sh. 8

9) Tehzîb-ül-kemâl; sh. 290

10) Tehzîb-üt-tehzîb; cild-8, sh. 56

11) Hüsn-ül-mühâdara; sh. 68

12) Müstedrek (Hakim); cild-3, sh. 454

13) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-1, sh. 155

14) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 587, 986

15) Hadîkat-ün-nediyye; cild-1, sh. 298

16) Eshâb-ı Kiram; sh. 60, 64, 312

17) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 226

18) Hak Sözün Vesikaları; sh. 224-225

ANADOLU BEYLİKLERİ

Malazgird muharebesinden sonra, Anadolu’da kurulan Türk beyliklerine verilen umûmî isim. Bu beylikler,
kaynaklarda Tevâif-i mulûk ismiyle geçmektedir. Malazgird zaferinden sonra, bir çok akıncı beyi, Anadolu’yu
Bizans’dan temizlemek için seferler düzenledi. Bunlardan bir kısmı, Doğu Anadolu’da ilk Türk beyliklerini
kurdular. İstanbul boğazına kadar, Anadolu topraklarının büyük bir kısmı Türklerin eline geçti. Beyler,
Selçuklu sultânını hükümdar tanımakla beraber, kendi başlarına buyruk yaşarlardı. Anadolu Selçuklu
sultanları, beyleri bir düzene sokmak için uğraştılarsa da başarılı olamadılar. Bu beyliklerin çoğu daha
sonraları, Anadolu Selçuklularının hâkimiyetine girdiler.

Alâüddîn Keykubâd’ın saltanatının sonlarına doğru, merkez ile uçlar arasında münâsebetler gevşemeye
başladı. 1220 senesinden sonra, Moğol istilâsının Ortadoğu üzerinde yoğunlaşması, uçlarda (Bizans sınırında),
büyük değişikliklere yol açtı. Moğol saldırılarına karşı koyamıyan Türkmen aşiretleri, Selçuklu ülkesine
yöneldiler. Selçuklular, bunları Bizans sınırına yerleştirdiler. İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev’in 1243 senesi,
Kösedağ muharebesini kaybetmesinden sonra, merkezî idare iyice zayıfladı. Selçukluların son zamanlarındaki,
meşhûr vezîri Muînüddîn Pervane’nin ölümü üzerine, Anadolu’daki düzenli devlet idaresi ortadan kalktı.
Selçukluların Moğollara tâbi olmasından sonra, onların zulümleri ve koydukları ağır vergiler, halkı
huzursuzluğa itti. Selçuklu Devleti’nin akın tertipleyip, dîni yayamaması da, halkı kuvvetli beyler etrafında
toplanmaya teşvik etti.

Gaziler ve onlara katılan çeşitli aşiretlerle, bâzı Selçuklu beyleri, karışıklık devresi içinde sivrilerek, birer
hanedan hâline geldiler. Aydın, Karesi, Menteşe, Saruhan, Germiyan, Çoban ve Osmanoğulları, bu şekilde
kurulan beyliklerden bâzılarıdır.

Diğer beylikler ise, Selçuklu veya İlhanlılar tarafından bâzı komutanlara mükâfat olarak “Mâlikhâne” tarzında
verilen arazilerde istiklâllerini îlân etmeleri yoluyla ortaya çıkmışlardı. Eşref, Sâhib Ata, İnanç, Hamîd,
Candaroğulları bunlardandır.

Beylikler, İlhanlıların Anadolu valileri vâsıtası ile baskıyı artırmaları yüzünden, kuruluşlarından hemen sonra,
buhranlı bir devreye girdiler. Emir Çobanoğlu Timurtaş, Ebû Sa’îd Bahâdır Hân tarafından affedilip, ikinci
defa vali olunca, bağlılıklarını gevşeten Anadolu beyliklerine karşı baskıyı arttırdı. Bunun üzerine bâzı
beylikler, bağlılıklarını belirtmek için İlhanlılar adına akçe bastırdılar. İlhanlı valisi Emir Timurtaş, 1324
senesinde, öldürülmekten korktuğu için Memlûklüler’e sığındı. Vali olarak Büyük Şeyh Hasan tâyin edildiyse
de, kendisi gelmedi ve yerine Alâüddîn Eretna’yı vekil bıraktı. İlhanlı hükümdarı Ebû Sa’îd Bahadır Hân’ın
ölümü ile çıkan kargaşalıktan faydalanan Eretna, 1343 senesinde Timurtaş’ın oğlu Küçük Şeyh Hasan’ı da
yenince, hükümdarlığını îlân etti ve bir beylik hâline geldi. Bu hâdiseler neticesinde, Anadolu’da İlhanlı
hâkimiyeti tamamen çöktü.

İlhanlı baskısının, Anadolu beyliklerinin üzerinden kalkması üzerine, beyler rahat bir nefes aldılar. Anadolu
şehirlerinde îmâr hareketlerini hızlandırdılar. Diğer taraftan, sınır boylarında bulunan Osmanoğulları,
Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Menteşeoğulları ve Karesi oğulları Bizans topraklarına yaptıkları seferleri
sıklaştırdılar. Osmanoğulları’nın akınlarda büyük başarılar elde etmesi, Anadolu’daki diğer beylikleri korkuttu
ve onları bu beyliğin büyümesine engel olmaya şevketti.

Yıldırım Bâyezîd Hân başarılı savaşları sonucu; Germiyan, Hamîd, Menteşe, Aydın, Saruhan ve
Candaroğulları beyliklerini ortadan kaldırarak Osmanlı topraklarına kattı. Bu sırada Tîmûr Hân’ın Ortadoğu’ya
doğru hareketi, toprakları kaybolan beylerin ona sığınmasına yol açtı. Yıldırım Bâyezîd’in Ankara
muharebesinde mağlûb olmasıyla da bâzı beylikler yeniden kuruldu. İkinci Murâd Hân zamanında Anadolu
beyliklerinin çoğu Osmanlı topraklarına katıldı.

Osmanlı Devleti’nin kısa zamanda eski kuvvetine kavuşması ile Fâtih Sultan Mehmed Hân, Anadolu birliğini
tekrar te’sis etti. 1461 senesinde Trabzon seferi ile Candaroğulları Beyliği’ni ortadan kaldırdı. Karaman
Beyliği’nin topraklarının ekseriyetini Osmanlı hâkimiyeti altına aldı. Bu fetihlerden sonra, Karaman beyinin
oğulları ve Kastamonu sancakbeyi olarak bırakılan Candaroğlu Kızıl Ahmed Bey, Uzun Hasan’dan yardım
istediler. Ancak beyliklerin başına geçmeye muvaffak olamadılar. İshak, Pîr Ahmed ve Kasım beylerin mağlûb
edilmeleriyle, 1471 senesinde Karaman Beyliği tamamen Osmanlı hâkimiyetine geçti.

Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları, Osmanlı-Memlûk rekabetinden faydalanarak, mevcudiyetlerini bir süre
daha korudular. Ancak, Yavuz Sultan Selim Hân’ın Mısır seferi sırasında Osmanlı hâkimiyetini kabul ettiler.
Böylece Anadolu’da, Osmanlı Devleti’nin tam bir hâkimiyeti kurulmuş ve Tevâif-i mülûk da denen beylikler
devri sona ermiş oldu. (Bkz. ilgili maddeler.)



1) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 264

ARABLAR

Nuh aleyhisselâmın en büyük oğlu Sam’ın neslinden gelen yâni Sâmî ırka mensûb büyük bir kavim. Arab,
lügatte güzel demektir. Coğrafya terimi olarak; Arabistan yarımadasında doğup büyüyen, oranın iklimi, havası,
suyu ve gıdası ile yetişen ve onların kanından olan kimselere verilen addır. Arablar, beyaz ve buğday benizli
olur. Şehirde oturanlarına Arab, sahrada oturup hayvancılık ve göçebelikle geçinenlerine ise a’râbî veya
bedevî denilmektedir.

Arablar târihte; Hicaz, Yemen, Mısır, Kuzey Afrika, Irak, Suriye ve Filistin bölgelerinde yaşamış, bir çok
devletler ve medeniyetler kurmuşlardır. Kendilerine, îmâna ve hak yola davet etmek için Allahü teâlâ
tarafından bir çok peygamberler gönderilmiştir.

Nuh aleyhisselâmın oğlu Şam’ın neslinden olan Arablar; Arab-ı bâide, Arab-ı âribe, Arab-ı muşta’ribe ve
Arab-ı müsta’cime olmak üzere dört kısma ayrılırlar.

1-Arab-ı bâide: Nuh aleyhisselâmdan sonra Arabistan yarımadasında yerleşen, geçmiş peygamberlerin
zamanlarında kendileri ve nesilleri orta dan kalkmış olan Arablardır. Ad, Semûd ve Amâlika kavimleri
bunlardandır.

Ad kavmi, inadçı, sapık bir kavim olup, Ad bin Avad bin Erın bin Sam bin Nuh aleyhisselâm, yahut, Ad bin
Erın bin Salih bin Erfahşed bin Nuh neslinden idiler.

Bâbil’den yâni Mezopotamya’dan gidip, Yemen’le Umman arasındaki Hadramût’a gelerek, Ahkâf adındaki
vilâyete yerleştiler. Hepsi putperest olup, uzun ömürlü idiler. İri cüsseli ve kuvvetli bir yapıya sâhib olan Ad
kavmi, iki fırka idi. Bunlardan birisi Hûd aleyhisselâmın kavmi olup, rüzgârla helak oldular. Ad kavmi
mimarlıkta ileri gitmişlerdi. Su bendleri ve dillerden düşmeyen İrem bağları bunların eseridir.

Semûd kavmi de habîs, inadçı, sapık idi. Semûd bin Âbir bin Erm bin Sam bin Nuh aleyhisselâmın neslinden
olup, Ad kavmi ile akraba idiler. Mekke ile Şam arasında bulunan Hicr adlı taşlı ve kumlu bir yeri yurd
edinmişlerdi. Bunlar da kâfir ve putperest idiler. Salih aleyhisselâm bunları îmâna davet için peygamber olarak
gönderildi. Fakat davetini kabul etmediler. İnatlarında ısrar ettiler. Bir müddet sonra, inanan dört bin kişi hâriç
diğerleri, Cebrail aleyhisselâmın sayhası ile helak oldular. Salih aleyhisselâma inananların neslinden gelenler
de, ondan çok zaman sonra azıtıp sapıttılar. Daha sonra kendilerine gönderilen peygamberlerin davetini kabul
etmedikleri için hepsi helak oldular.

Tasm ve Cedis kabîleleri: Hicaz ile Yemen arasında bulunan Yemâme’de yaşarlardı, önceki Arablardan iki
kardeş çocukları idiler. Pâdişâhları Amelik, Tasm kabîlesindendi ve Cedis kabilesine zulm ederdi. Cedis
kabîlesi, Tasm kabîlesinden kalabalık idi. Toplanıp, pâdişâhları Amelik’i ve Tasm kabîlesinden seksen bin
kişiyi öldürdüler. Bunları da, Yemen hükümdarı Tübbe ortadan kaldırdı. Bu şekilde Tasm ve Cedîs
kabîlelerinden eser kalmadı. Putperest olan Tasm ve Cedis kabilelerinin putlarının adı küsra idi.

Amâlika kabîlesi: Nuh aleyhisselâmın oğullarından Şam’ın neslinden olan Arnelik’in oğullarıdır.
Mezopotamya’dan Yemen’e ve daha sonra bir fırkası Mekke’ye gelip orada bulunan kabileleri yenip
yerleştiler. Ad kavmi ile aynı asırda yaşadılar. İsmail aleyhisselâm, Yemen’deki Amâlika ile Cürhüm
kabilesine peygamber olmuştu. İbrahim aleyhisselâmdan sonra Kâbe-i muazzamayı Amâlika, sonra Cürhüm
kabilesi bina etmişti.

Amâlika’dan bir fırka ise Mısır’la Kudüs arasında yerleşti ve deniz kenarında bir çok şehirler kurdu. Yûşâ
aleyhisselâmın savaştığı zâlim ve cebbar kavim Amâlikalılar olup, îmânsız idiler.

Şuayb aleyhisselâmın peygamber olarak gönderildiği Medyen ahâlisi ve Eshâb-ı Eyke ve burada zikr
edilmeyen bir çok kabileler de Bâide Arablarındandır.

2-Arab-ı âribe: Bâide Arablarından sonra Yemen’de yerleşen Kahtân evlâdlarına Arab-ı âribe denir. İsmail
aleyhisselâmın Kahtanoğulları neslinden olan Cürhümlülerden kız alıp, bütün evlâdı, ana tarafından Kahtân
neslinden olduğu için, bâzı tarihçiler, bütün Arablar Kahtân neslindendir demişlerdir. Aslında Arab-ı bâide
denilen birinci kısım Arablardan başka, bütün Arab kabileleri iki kısım olup, birinci kısım Kahtân’ın, ikinci
kısım ise İsmail aleyhisselâmın neslidirler. Kahtân’ın neslinden gelen kabileler şunlardır.

Seba’ kabilesi: Yemen’de yaşayıp, Yemen meliklerinden Seba’ bin Yeşceb bin Ya’reb bin Kahtân bin Âbir bin
Salih bin Erfahşed bin Sam bin Nuh aleyhisselâm neslidir. Seba’ın beş veya on oğlu vardı. Bu oğullarından bir
çok kabileler ortaya çıkmış devletler kurmuşlardır. Bunlardan bâzıları;

Himyer kabilesi: Çok sayıda kabilelerden meydâna gelmiş olup, Yemen’de Himyerîler Devleti’ni
kurmuşlardır. Kudâ’a, Ezd ve Huza’a kabileleri Himyerîlerin en büyük kabileleridir. Himyer Devleti çökünce,
önce Habeşliler, sonra Himyerîlerin bir kısmı Medine, bir kısmı da Şam ve Irak taraflarına gitti.

Evs ve Hazrec kabileleri: İki kardeş çocukları olan Evs ve Hazrec kabileleri, Medîne-i münevvereye gelip
yerleştiler. Eshâb-ı kiramdan olan Ensâr hep bu iki kabiledendirler. Seb’alılardan olup, Şam taraflarına giden
Gassân taifesi orada yerleşip Gassânîler Devleti’ni kurdular ve hıristiyan oldular. Irak taraflarına giden Lahm
kabilesi ise Küfe yakınındaki Hire şehrine yerleşip Hire Devleti’ni kurdular.

Cömertlikte ve el açıklığında meşhûr olan Hâtem-i Tâî’nin mensûb olduğu Tay kabilesi ve Sahâbe-i kiramın
ileri gelenlerinden Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin mensûb olduğu Eş’arûn kabilesi de Seb’alılardandır. Bir kısmı
Yemen dışına giden Himyerîlerin Yemen’de kalanları ise Mezhâc, Himdân, Benî Murâd, Benî Amile gibi
birçok kabileler de Seb’alılardan olup, Arab-ı âribedendirler.

3-Arab-ı müsta’ribe: İsmail aleyhisselâmın on iki evlâdının Arab-ı âribe ile karışmasından meydana gelen
Arab kabilelerine Arab-ı müsta’ribe denir. Kahtân’ın oğullarından Cürhüm’ün oğulları Hicaz’a gelerek
yerleştiler ve bir hükümet kurdular. İsmail aleyhisselâm, Cürhümlülerle tanışıp onların reisi Müdâd’ın kızı ile,
daha sonra Râle binti Amr ile evlendi. Kahtân’ın kardeşi olan Fâlig’in (Fâlic) sülâlesinden Târûh’un oğlu olan
İbrahim aleyhissâlamın nesli ile Kahtân’ın neslinin birleşmesinden Müsta’ribe Arablar meydana geldi. İsmail
aleyhisselâmın on iki oğlu dünyâya geldi. Her birisi bir kabilenin atası oldu. İsmail aleyhisselâmın
oğullarından Kayzâr en meşhûru olup, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin büyük atasıdır. Bu

kabile sürülerinin çokluğu ve koyunlarından alınan yapağıların kalitesi ile şöhret bulmuştur. Peygamber
efendimizin yirminci dedesi olan Adnan, Kayzâr’ın neslindendir.

Peygamber efendimizin Adnan’a kadar olan dedelerinin isimleri ve sayısı kesin olarak bilinmektedir. Yirminci
dedesi Adnan ile Kayzâr arasındaki dedelerinin isimleri ve sayıları hakkında muhtelif rivayetler vardır. Ancak,
Kayzâr’ın, dolayısiyle İsmail aleyhisselâmın neslinden olduğu kesindir.

Sevgili Peygamberimizin yirminci dedesi ve İsmail aleyhisselâmın neslinden olan Adnan’ın soyundan gelen
kabileler, Mezopotamya’ya ve Hire taraflarına yayılmıştı. Âsurlular tarafından zulm ve işkence yapıldığı için
Mezopotamya’dan ayrılan Adnan’ın oğlu Meâd, Harran tarafına gitti. Daha sonra İsrâiloğullarının
peygamberleri ile hac için Mekke’ye gidip kavmi arasında kaldı. Cürhüm kabilesinden Hârise’nin kızı Muân
ile evlenerek, Nizâr ismindeki oğlu dünyâya geldi. Nizâry zamanının en güzeli ve en akıllısıydı. Nizâr’m;
Mudâr, Enmar, Iyâd veflebîa adlı dört oğlu olup, bunlardan Mudâr ve Rebîaoğulları kabileleri meşhûr oldu.
Mudâr, Resûl-i ekrem efendimizin büyük atasıdır. Böylece Adnânoğulları, Rebîa ve Mudâroğulları olarak
devam etmiştir.

Rebîaoğulları kabilesi: Bu kabileden meydana gelen bir çok büyük kabîle, Irak taraflarında yerleştiler.
Bunların en önemlisi Benî Bekrbin Vâil kabilesi olup, Musul taraflarında oturduklarından o Memleketlere
Diyâr-ı Bekr denilmiştir. Benî Hanîfe, Benî Zehl, Benî Esed, Benî Kâhil, Benî Sâleb ve Benî Abdilkays
taifeleri de Rebîaoğulları kabîlelerinin meşhûrlarıdır.

Mudâroğulları kabilesi: Mekke, Medîne ve Hicaz bölgesinde yerleşmiş olan Arablar bu kabîledendir. Çoğu
Mekke’de otururdu. Arabın en fasîhleri olduklarından, bütün Arab kabîlelerinin en şereflisi ve büyüğü
sayılırlardı. Fesâhatta, cömerdlikte ve her hâlde diğer kabilelerden önde idiler. Ayrıca Resûlullah sallallahü
aleyhi ve sellem Mudâr neslinden olduğu için, Mudâr kabilesi muhakkak dünyânın en iyi, en şerefli
kabîlesidir.

Mudâr kabilesinden bir çok kabîle meydana geldi. Mudâroğullarının en meşhûr kabilesi Benî Kays Gaylân
kabilesi idi. Peygamber efendimizin büyük atası, İlyâs bin Mudâr evlâdındandır. Bu kabileden de Benî Hilâl,
Benî Bâhile, Gatafân, Benî Abs, Benî Fezâre, Benî Zibyân, Benî Selîm, Hevâzin kabileleri meydana geldi.
Hevâzin kabilesi, Benî Kays’ın en büyük kabilelerinden olup, Resûlullah efendimizin süt annesi Halime
Hâtun’un mensûb olduğu Sa’d bin Bekr kabilesi bu kabileden idi.

Çeşm bin Benî Bekr, Sakıf, Nasr bin Muâviye, Ed bin Tanca bin İlyas bin Mudâr kabileleri de Hevâzin
kabilesinden meydana gelmiştir.

Ed bin Tanca kabilesinden de en meşhûrları; Benî Temim ve Benî Hanzala bin Mâlik olmak üzere ondan fazla
kabîle meydana geldi.

Benî Huzeyl kabilesi de; Müdrike bin İlyâs bin Mudâr’ın oğlu olan Huzeyl’in neslinden gelen kabiledir. Bu
kabileden de Benî Sa’d adında bir kabile hâsıl oldu.

Benî Esed bin Huzeyme bin Müdrike ve Benî Kinâne bin Huzeyme bin Müdrike kabilelerinden de bir çok
kabileler ortaya çıktı. Bu kabilelerin hepsine Kinânî denirdi. Meşhûrları; Benî Medlec, Benî Gıfâr, Benî
Melkân ve Dâyil tâifeleriyle, Peygamber efendimizin neslinden gelmiş olduğu Nadr bin Kinâne kabilesi idi.
İslâm âlimlerinin bir kısmının bildirdiklerine göre, Nadr’ın lakabı Kureyş olduğundan, bunun neslinden olan
bütün kabîle ve taifelere Kureyş, Kureyşî ve Küresi denilirdi. Peygamber efendimizin on birinci babası olan
Fihr’in lakabının Kureyş olduğunu bildiren âlimler de vardır. Kureyş kabilesi Mekke’de yerleşmekle ayrıca
şeref kazandı. Kabîle reisleri mühim işlerde anlaşmak için Mekke’de Dâr-ün-Nedve denilen yerde toplanıp

meşveret ederlerdi. Kureyş Kabilesi de, Hâşimî, Emevî, Nevfel, Abdüddâr, Esed, Teym, Mahzum, Adiy,
Cumah ve Sehm adında on kola ayrılmıştı.

Peygamber efendimizin ikinci dedesi Hâşim, Kureyş kavminin ulularındandı. Asıl adı Amr olup, yüce bir zât
olduğundan Amr’ül-Aliy diye bilinirdi. Mekke’de kıtlık zamanında fakirlere ekmek doğrayıp dağıttığından
dolayı, kendisine Hâşim lakabı verildi. Hâşim’in, Abdülmuttalib (Şeybe) isimli bir oğlu ve Fâtıma isimli bir
kızı olup, bunlardan başka, Kalan ve Esed isminde iki oğlu daha vardı. Resûlullah efendimizin dedesi olan
Abdülmuttalib’in asıl adı Şeybe olup, Kureyşliler onu ulu bir kimse bilirler, kıtlık ve kuraklık zamanlarında
onun hürmetine cenâb-ı Hakk’a yağmur yağdırması için dua ederlerdi. Allahü teâlâ da onun hürmetine yağmur
ve bereket ihsan ederdi.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin dedesi Abdülmuttalib’in on bir erkek ve altı da kız evlâdı
vardı. Erkekleri; Abbâs, Dırâr, Hamza, Mukavvim, Abdullah, Ebû Tâlib, Zübeyr, Haris, Ebû Leheb, Kuşem,
Hacl. Kızları ise; Safiyye, Ümmü Hakim Beyzâ, Âtike, Ümeyme, Ervâ ve Berre idi. Sevgili Peygamberimizin
babası Abdullah, Abdülmuttalib’in oğulları içinde en cemâl sahibi olanı ve iffetlisiydi. Bunun için
Abdülmuttalib onu bütün çocuklarından çok severdi. Onu Zühreoğulları kabilesi reisi Vehb’in kızı Âmine
Hâtûn ile evlendirdi. Peygamber efendimiz henüz ana rahminde iken babası vefat etti. Onun vefatından iki ay
kadar sonra iki cihanın serveri olan Muhammed aleyhisselâm dünyâyı teşrif ettiler. Peygamber efendimizin
nesli de kızı Fâtıma’nın oğulları Hasen ve Hüseyn’den (r. anhüm) çoğalarak bugüne kadar devam etmiştir.

4-Arab-ı müsta’cime: Arabların, İslâm dîninin doğmasından sonra, bu dîni yaymak, Allahü teâlânın ismini
yüceltmek için dünyânın diğer ülkelerine giderek başka milletlerle karışmasından meydana gelen Arablara
denir. Peygamber efendimizin vefatından sonra Eshâb-ı kiramın hepsi, sonra da evlâdı, İslâm dîninin verdiği
gayretle doğuda Hindistan ve Çin’e, batıda Atlas Okyanusu ve İspanya’ya, Afrika’da Büyük Sahra ve Sudan
çöllerine, Kuzeyde Suriye, Irak, Kıbrıs, İstanbul ve Hazar Denizi’ne kadar yayıldılar.

Allahü teâlânın dînini, O’nun kullarına tanıtmak için savaştılar ve canlarını feda ettiler. Bu geniş topraklar bu
mübarek şehîdlerle doludur. Evlâdlarını, yavrularını da ilim öğrenmek için, o zamanlar dünyânın en üstün
üniversitesi olup, fizik, kimya, astronomi, coğrafya ve hendesedeki tecrübeleri ve ileri buluşları bugün mevcud
eserlerinden anlaşılan Bağdad medreselerine gönderdiler. Zâlim ve kâfir olan meşhûr Moğol hükümdarı
Cengiz Hân’ın torunu Hülâgu, 1258 (H. 656) senesinde yaşlı, kadın, çocuk demeden dört yüz binden ziyâde
müslümanı işkenceyle öldürdüğü ve Bağdad’ı yakıp yıktığı zaman, yalnız kuyulara ve mahzenlere saklananlar
ve bilhassa Anadolu’ya kaçıp kurtulanlar sağ kalabilmişti. İşte Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve
sellemin ve Eshâb-ı kiramın aleyhimürrıdvân evlâdı o zaman Anadolu’nun her tarafına, bilhassa doğu
bölgelerine yerleşmişti. Peygamber efendimizin torunları olan Hasen’in (r. anh) evlâdına Şerîf, Hüseyn’in (r.
anh) evlâdına da Seyyid denir. Osmanlılar zamanında, Haleb’de seyyidlere ve şerîflere mahsus bir mahkeme
vardı. Bu soya âid olan herkesin evlâdı orada kayıtlı olup, yalancılar seyyidlik iddiasında bulunamazdı. Van ile
Hakkâri arasındaki meşhûr İrisân beyleri, Abbasî halîfeleri evlâdından olup, Hülâgu katliâmından kurtulan bir
yavrudan çoğalmışlardır.

Bugün, memleketimizin her tarafında Eshâb-ı kiramın radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn evlâdı ve seyyidler
vardır. Fakat Mısır, Şam, Afrika, Sicilya ve İspanya yerlileri Arab değildir. Arablar, İslâmiyet’i dünyâya
yaymak için Arabistan yarımadasından çıkarak buralara geldiklerinden, bugün buralarda da mevcûddur.
Nitekim Anadolu, Hindistan ve başka memleketlerde de vardır. Fakat bugün bu memleketlerin hiç birinin
ahâlisini Arab diye isimlendirmek doğru olmaz.

Habeşistan ahâlisi siyahdır. Bunlara habeş denir. Zengibâr ahâlisine zencî denir. Bunlar da siyahtır. Mısır
ahâlisi esmerdir.

Bugün, Arabistan Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevverede bulunanlar asırlar boyunca Afrika’dan,
Asya’dan ve diğer yerlerden gelip yerleşen yabancıların soyundandır. Bu yabancıların bir kısım siyah olup,
Allah ve Resûlullah’ın âşıkları idiler. Abdülhamîd Hân’ın amirallerinden Eyyûb Sabri Paşa, beş cildlik Türkçe
Mir’at-ül-haremeyn kitabında, koca Mekke şehrinde sâdece iki Arab evinin kalmış olduğunu yazmaktadır.
Bugün ise hiç yoktur.

Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin akrabasını, Arabları sevmek ve saymak ibâdettir. Onları her
müslüman sever. Anadolu’ya misafir gelen siyah fellahlar, habeşler, zencîler, hürmet ve ikram olunmak için
kendilerini Arab diye tanıtınca, Anadolu’nun temiz ve saf müslümanları sözlerine inanıp, bunları sevmişlerdir.
Çünkü bu sevgide siyah-beyaz ayırımı yoktur. Siyah bir müslüman, îmân etmiyen beyazdan kat kat daha üstün,
daha kıymetli ve sevimlidir. İnsanın siyah olması îmânın şerefini azaltmaz. Bilâl-i Habeşî hazretleri ve
Resûlullah’ın çok sevdiği Üsâme (r. anhümâ) siyah idiler. Kötülükleri ve aşağılıkları herkesçe bilinen Ebû
Leheb ve Ebû Cehl kâfirleri beyaz idiler. Allahü teâlâ insanın rengine değil, îmânının kuvvetine ve takvasına,
kıymet vermektedir. Fakat siyahların kendilerini Arab olarak tanıtmaları, İslâm düşmanlarının işlerine yaradı.
Siyah insanları, aşağı ve iğrenç olarak tanıttılar. Bunları köle olarak kullandılar. Gençliğe Arabi siyah olarak
tanıtmaya, böylece müslüman yavrularını Peygamber efendimizden ve İslâmiyet’ten soğutmaya uğraştılar.

Hâlbuki Arab, lügatde güzel demektir. Meselâ lisân-ı arab, güzel dil demektir. Resûlullah sallallahü aleyhi
vesellem efendimiz de Arabdır. Arablar esmer veya siyah olmayıp, beyaz, buğday benizli olur. Bilhassa
Peygamber efendimizin sülâlesi beyaz ve çok güzel idi. Babası Abdullah’ın güzelliği Mısır’a kadar şöhret
bulmuştu ve alnındaki nurdan dolayı iki yüze yakın kız, onunla evlenmek için Mekke’ye gelmişti. Fakat
Muhammed aleyhisselâmın nuru Âmine Hâtun’a nasîb oldu.

Peygamber efendimizin amcası Abbâs ile Abbâs’ın oğlu Abdullah radıyallahü anhümâ da beyaz idi.
Peygamberimizin kıyamete kadar gelen evlâdı da beyazdır. Resûlullah’ın Eshâbı da beyaz ve güzel idi. Osman
radıyallahü anh beyaz ve sarışın idi. Resûlullah’ın Bizans Rum imparatoru Herekliüs’esefîr olarak gönderdiği
Dıhye-i Kelbî çok güzel olup, yüzünü görmek için Rum kızları sokaklara çıkardı. Cebrail aleyhisselâm çok
defa Dıhye radıyallahü anh şeklinde gelirdi.

Târihte bir çok devletler ve medeniyetler kurmuş olan Arab kavmine, zaman zaman kendilerini hak yola ve
kurtuluşa davet eden peygamberler gönderilmiştir. Bu peygamberlerin dâvetine uymayan Arab kabileleri,
Allahü teâlâ tarafından çeşitli şekillerde helak edilmişlerdir.

Arabların İslâmiyet’ten önceki devrine câhiliyye devri denir. Arablar, bu devirde kendi elleriyle yapmış
oldukları putlara taparlar ve bunları evlerinde bulundururlardı. En büyükleri kabul ettikleri Hübel adlı put
hepsinin başı sayılırdı. Kabîlelerce büyük kabul edilen 360 tane put Mekke’de bulunurdu. (Bkz. Câhiliyye
devri)

Neseb, soy ilmi de Arablar arasında çok önemli olup, her Arab kendi aslına ve nesline çok önem verirdi.
Sülâlesini kuşaktan kuşağa, hâl tercümeleri ile ezberletip, çocuk ve torunlarına öğretirlerdi.

Arablar arasında cömerdlik üstün bir vasıf olarak kabul edilirdi. Hac mevsiminde Mekke’ye gelen misafirlerin
ağırlanması ve Kabe hizmetlerine önem verilirdi, özellikle Kureyş kabilesi, bu hizmetlerin kendisine âid
olduğunu kabul eder ve şerefli olmak için ölçü sayardı. Ziyaretçilere tatlı su ve yemek vermek için binalar
yaptırmışlardı. Kureyş kabilesi, bu hizmetleri şerefle ve severek yürütürdü. Zemzem dağıtmak ve Kabe’yi
tamir ve tezyîn etmek Hâşimîlere; Kabe kapısını açmak ve kapamak Abdüddâroğullarına; Ukah denilen
Kureyş sancağını taşımak Emevîlere; hac zamanı ziyafet vermek Nevfeloğullarına; Dâr-ün-Nedve reisliği Benî
Esed’e; mahkeme hâkimliği Teymoğullarına; asker toplamak Benî Muhzûm’a; başka kabilelerle görüşmek,
anlaşmak Adiy kabilesine? Ezlâm denilen kur’a ve fal işleri Cumah kabilesine; putlara adak yapmak Benî

Sehm’e verilmiş vazifeler idi. Kureyşten Abbâs, Teym’den Ebû Beter, Adiy’den Ömer’ül-Fârûk, Mahzûm’dan
Hâlid bin Velîd, Ümeyye’den Ebû Süfyân (radıyallahü anhüm) bu vazifeleri yapıyorladı.



1) Kitâb-ul Muhtasar fî ahbâr-il beşer; cild-1, sh. 198

2) Ünvân-ul-İber Pîrizâde tercümesi; cild-1, sh. 212

3) Târih-i Dîn-i İslâm; cild-1, sh. 113, 464, 501

4) Zübdet-ül-Kısas; sh. 63

5) Tetimmet-ül-Muhtasar fî ahbâr-il-beşer; cild-1, sh. 86, 87

6) Kısas-ı Enbiyâ; cild-1, sh. 45

7) Medeniyet-i İslâmiye Târihi tercümesi; cild-1, sh. 23

8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1030

9) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 333

10) Mir’ât-ı Kâinat

11) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3138

12) Kâmûs-u Okyanus tercümesi; sh. 200

13) Mir’ât-ül-Haremeyn

14) İbn-i Haldun Mukaddimesi; sh. 121

15) Et-Târih-us-Siyâsî lid-Devlet-il-Arabiyye; cild-1, sh. 50

ARİF-İ RİVEGERÎ

İslâm âlimlerinin büyüklerinden. Silsile-i aliyye ismi verilen Hak yolu rehberlerinin onuncu halkasıdır. Aslen
Buhârâlıdır. Buhârâ’ya otuz kilometre uzaklıkta bulunan Rivgîr kasabasında doğdu. Doğum târihi belli
değildir. 1209 (H. 606) senesinde Rivgîr’de vefat etti. Kabr-i şerîfi ziyaret mahallidir ve ziyaret edenler feyz ve
bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesîle ederek Allahü teâlâya yapılan duaların kabul olduğu çok görülmüştür.

Arif-i Rîvegerî, mükemmel bir medrese tahsili gördü. Tahsîli sırasında bir gün çarşıda evliyanın büyüklerinden
Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’ye rastladı. Abdülhâlık hazretleri, bir torbada evine erzak götürüyordu. Edeble
yaklaşarak, eşyalarını taşımak için izin isteyince, elindekileri Arif-i Rîvegerî’ye verdi ve beraberce eve kadar
gittiler. Eşyaları bıraktıktan sonra, Abdülhâlık-ı Goncdüvânî ona; “Bir saat sonra gel, yemeği beraber yiyelim”
buyurdu. Ârif-i Rîvegerî evden ayrıldıktan sonra, kalbinde Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’ye karşı muhabbet ve
hizmet etme aşkı doğdu. Bir saat sonra eve gitti. İltifatlar görüp, evlâdlığa kabul edildi. Kendisine hocası
tarafından manevî ilimler ve evliyalık yolunun esasları öğretilmeye başlandı.

Arif-i Rîvegerî bundan sonra manevî ilimlerle meşgul olup bir daha medreseye önceki hocalarına dönmedi.
Hocaları gördükleri zaman kendisini azarlıyor, medreseye gelmesi için baskı yapıyorlardı. Buna karşı o hiç
mukabelede bulunmuyor ve sesini çıkarmıyordu. Bir gün eski hocasının kendisine hakarete varan sözlerine
karşılık;. “Hocam! Niye hep benim gibi bir gariple uğraşırsınız. Dün gece işlediğiniz hatâyı unutuyorsunuz”
deyince, hocası çok mahcûb oldu. Zîrâ, işlediği günahı kendinden başkası bilmiyordu. Talebesinin manevî
ilimlerdeki derecesini anlayıp, özür diledi ve tövbe etti. Sonra da Abdülhâlık-ı Güncdüvânî’ye (r. aleyh) gidip
talebe oldu.

Ârif-i Rîvegerî (r. aleyh), hocasının derslerini büyük bir dikkatle tâkib eder ve her söylediğini ezberlerdi.
Böylece zahirî ilimlerde büyük bir âlim, bâtınî ilimlerde ise üstün bir velî oldu. Hocası Abdülhâlık-ı
Goncdüvânî’nin hayatları boyunca hizmetiyle şereflendi. Onun pek çok feyz ve bereketlerine kavuştu.
Hocasının vefatından sonra, yerine geçip talebelere ders vermeye başladı. Pek çok talebenin hidâyete ve
evliyalık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına sebeb oldu. Zamanının bir tanesi idi. Herkese çok iyi
ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini
yapmak ve ruhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hattâ harama düşmek korkusu ile
mubahların fazlasını terk ederdi. Vaktini, geceleri hep ibâdetle, gündüzleri de talebe okutmakla geçirir, sünnet
olduğu için; gündüz öğleden önce bir mikdar uyurdu. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesini çok iyi bilir,
bunların unutulmaması için çok gayret gösterir ve devamlı anlatırdı. Sünnet-i şerîflere uygun bir şekilde
yaşanması için çok gayret gösterirdi. Bu gayretlerine karşılık, cenâb-ı Hak kendisine büyük makamlar ihsan
etti ve uzun bir ömür sürdü.



1) Reşehât (Osmanlıca); sh. 51

2) Reşehât (Arabî); sh. 35

3) Hadâik-ül-verdiyye; sh. 119

4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 987

5) Nefehât-ül-üns; sh. 413

6) Hadîkat-ül-evliyâ; sh. 28

7) El-Behçet-üs-seniyye; sh. 16

8) İrgâm-ül-merid; sh. 52

9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-8, sh. 117

ARTUKOĞULLARI

Selçuklular zamanında Güneydoğu Anadolu’da kurulan Anadolu beyliği. Anadolu’nun fethinde büyük
yararlıklar gösteren Oğuzların Döğer boyundan Türkmen beyi Artuk Bey’e, Suriye Selçuklu hükümdarı
tarafından Kudüs’ün idaresi verildi. Artuk Bey burada vefat etti. Büyük Selçuklu hükümdarı tarafından
kendilerine iktâ yâni timâr olarak verilen topraklarda Artuk Bey’in oğullan, Sökmen ve İlgâzî beylikler
kurdular. Artukoğlu Beyliği Güneydoğu Anadolu’da üç ayrı kol hâlinde gelişti.

İlgâzî, babasının yerine Kudüs ve Filistin beyliğinde hâkimiyetini devam ettirdi. Sökmen ise, diğer kardeşleri
ile birlikte, başka hâkimiyet bölgeleri ele geçirmek için seferler düzenledi’. Suriye Selçuklu Devleti’ndeki
kardeş kavgalarından faydalanarak Suruç’u ele geçirdi. Sökmen, Suriye’de Şehzade Rıdvan ile Şehzade Dukak
arasındaki mücâdelede Rıdvan’a yardım etti. Şehzade Dukak’ı, Kınnesrin’de bozguna uğrattı. Daha sonra
Dukak, Kudüs’ü ele geçirdi. Sökmen, Kudüs’ü tekrar geri aldı. Bir süre sonra haçlı orduları Suriye’yi işgal
ederken, Mısırlı Fâtimîler tarafından teşvîk ediliyorlardı. 1098 (H. 491) senesinde Fâtimîler, haçlı ordularının
Türk ordusuyla savaşından faydalanarak Kudüs’ü ele geçirdi. Sökmen Suruç’a döndü. İlgâzî ise Bağdad
valiliğine tâyin edildi.

Hısn-ı Keyfâ Artukluları: Sökmen Bey, bir süre sonra Hısn-ı Keyfâ’yı (Hasankeyf) ele geçirerek, Artuklu
Beyliği’nin temelini attı. Bu yüzden bu bölgede kurulan Artuklu Beyliği’ne, Hısn-ı Keyfâ Artuklu Devleti
denildi. Sökmen Bey 1103 (H. 497) senesinde Selçuklu sultânı Muhammed Tapar’a bağlılığını bildirdi. Daha
sonra Sultan’ın emri üzerine, kardeşi İlgâzî’yle birlikte bâzı ayaklanmaları bastırdı. 1104 (H. 498) senesinin
başlarında Urfa kontu

Baudouin komutasındaki haçlı ordusu, Mardin ve Harran bölgesine saldırarak, Mardin beyi Uluğ Salar da dâhil
olmak üzere bir çok Türkmen beyini esir aldı. Bu durum karşısında Sökmen Bey, Çökermiş Bey ile işbirliği
yaparak haçlıları büyük bir bozguna uğrattı ve otuz bin kayıp verdirdi. Ayrıca pek çok ganîrmet ve esir alındı.
Haçlı esirleri arasında Urfa kontu Baudouin de bulunuyordu. Bu sırada Mardin’e hâkim olan Sökmen’in
yeğeni Yâkûtî vefat edince, yerine kardeşi Ali geçti. Ali, amcasının tâbiliğinden çıkıp Çökermiş’in yönetimi
altına girdi. Sökmen bu duruma mâni olmak üzere iken, 1. 105 (H. 499) senesinde hastalanıp vefat etti. Yerine
oğlu İbrahim geçti. Saltanatı üç sene süren İbrahim Bey de 1108 (H. 502) senesinde vefat etti. Yerine kardeşi
Rükneddîn Dâvûd geçti. Bir süre sonra Rükneddîn Davud’un da vefatı ile Fahreddîn Kara Arslan,
Artukoğullarının başına geçti. Fahreddîn Kara Arslan, Diyarbakır civarını ele geçirdi. Ondan sonra yerine
geçen Nûreddîn Mehmed, Diyarbakır bölgesine gelen Selâhâddîn-i Eyyûbî’ye bağlılığını bildirdi. Musul
savaşında Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye yardımda bulundu. Bu yardımı sebebiyle Sultan, ona bölgenin en büyük
merkezi olan Diyarbakır’ı iktâ olarak verdi. Nûreddîn Mehmed’in yerine oğlu

Kutbeddîn İkinci Sökmen geçti ise de, kısa zaman sonra vefat etti. Kardeşi Mahmûd’dan hoşlanmayan İkinci
Sökmen, kölesi Ayaş’ı veliahd tâyin etti. Fakat bu durumu onaylamayan Artuklu emirleri, Kutbeddîn’in
vefatından sonra kardeşi Nâsıreddîn Mahmûd’u Diyarbakır’a çağırarak tahta geçirdiler. Nâsıreddîn Mahmûd,
önce Eyyûbîlere, sonra da Türkiye Selçuklularına bağlandı. Nâsıreddîn Mahmûd, 1222 (H. 619) senesinde
vefat edince yerine geçen oğlu Mes’ûd, Eyyûbî sultânı Melik Eşref’in yayılma politikasına karşı Mardin
Artukluları’nın sultânı Artuk Arslan ile birleşti. Bu sırada Sultan Alâüddîn Keykubâd, Mes’ûd’un topraklarına
girdi. Mes’ûd’a yardım eden Melik Eşrefi mağlûb etti ve Kahta, Çemişkezek, Adıyaman kalelerini ele geçirdi.
Mes’ûd diğer şehirlerine dokunmamak şartıyla, Alâüddîn Keykubâd’ın tâbiyeti altına girmeyi kabul etti.

Bir süre sonra Celâleddîn Harezmşah’ın ordusunu tâkib eden ve İslâm medeniyetine telâfî edilemeyecek
darbeler indiren Moğollar, Güneydoğu Anadolu’nun birçok şehirlerine saldırdılar. Ellerine geçen esirlerin
erkeklerini hunharca öldürüp, kadınlarını askerlerine dağıttılar. Ancak kaçanlar ve kalelere sığınanlar kurtuldu.
Moğollar, Diyarbakır civarında on beş, Siirt havâlisinde ise yirmibin müslümanı şehîd ettiler.

İlk Moğol akını Güneydoğu Anadolu’yu bir kasırga gibi sardıktan sonra, Eyyûbî meliki Kâmil, 1231-(H. 629)
senesinde Diyarbakır’ı kuşatarak ele geçirdi ve Artuklu meliki Mes’ûd’un hâkimiyetine son verdi. Melik
Mes’ûd yüz bin dinar verip kurtulmak istedi. Fakat Melik Kâmil bunu kabul etmeyerek, bütün topraklarını
elinden aldı ve Mes’ûd’u Kahıre’ye götürdü. Böylece Artukoğullarının Sökmeniyye veya Hasankeyf kolu
târihe karıştı.

Mardin Artukluları (İlgâzîler): Bağdad valiliğinden azl edilen Necmeddîn İlgâzî, 1105 (H. 499) senesinde
diğer kardeşi gibi Diyarbakır havalisine göç etti. 1108 (H. 502) senesinde Mardin’e sâhib olan İlgâzî, yeni bir

Artukoğulları devletinin temelini attı. Onun kurduğu bu beylik de Mardin Artukluları veya İlgâzîler adını aldı.
İlgâzî’nin kurduğu bu hanedan üç asır hüküm sürerek, Selçuklu devrinin en uzun ömürlü siyâsî teşekkülü oldu.
Selçuklu sultânı Muhammed Tapar, Harran’ı haçlıların elinden kurtarınca, buranın idaresini İlgâzî’ye bıraktı.
Bu sırada Ahlatşahlar’ın elinde esir bulunan İlgâzî’nin yeğeni Belek Bey, İkinci Sökmen’in ölümüyle kurtuldu
ve hemen amcasının yanına gelerek birlikte bir çok cihâdlara katıldı. İlgâzî, haçlılarla yaptığı mücâdelelerle
büyük şöhret kazandı.

Halep Selçuklu meliki Rıdvan, 1117 (H. 511) senesinde vefat edince, Halep halkı İlgâzî’yi şehre davet etti.
Halk onu bir kurtarıcı olarak karşıladı. Fakat bir süre sonra şehrin muhafazası için oğlu Timurtaş’ı
görevlendirerek Mardin’e döndü. İlgâzî, 1119 (H. 513) senesinde kendisine bağlı olan Erzen ve Bitlis beyi
Toğan Arslan’la birlikte kırk bin kişilik bir ordu ile Antakya üzerine yürüdü. Antakya haçlı kontu Roger aynı
sayıda ordu ile karşısına çıktı. Haçlılar Antakya yakınlarındaki muharebede yenilgiye uğradılar. Roger de
ölüler arasında idi. İlgâzî, haçlıların elinde bulunan bir çok yeri ele geçirerek, onları denize kadar sürdü. Çok
mikdarda ganimetle Haleb’e uğradıktan sonra Mardin’e vardı. İlgâzî’nin haçlılara karşı kazandığı zaferler
karşısında, Muhammed Tapar’ın yerine geçen Sultan Mahmûd, Silvan’ı İlgâzî’ye verdi. İlgâzî, 1121 (H. 515)
senesinde Sultan Mahmûd tarafından Gürcistan seserine me’mûr edildi. İlgâzî’nin yanında bir çok Türkmen
beyi ve emîri de vardı. Tiflis’e vardığında Selçuklu Tuğrul’u beklemeden hemen muharebeye tutuştu ve
bozguna uğradı. Çok sayıda esir ve ganîmet vererek çekilmeye mecbur kaldı. Haçlılar tarafından yenilmez
bilinen İlgâzî’nin bu mağlûbiyeti, düşmana cesaret verdi ve taarruza geçmelerine sebeb oldu. Kendi bölgesine
geri dönen İlgâzî, yanına Belek Bey’i de alarak Urfa’yı kuşattı. Kuşatma sırasında rahatsızlanınca komutayı
yeğeni Belek Bey’e bıraktı. Belek, bu muharebede haçlıları büyük bir hezîmete uğrattı. Urfa kontu Jocelin ve
Birecik senyörü Galenan ile birlikte yirmibeş senyörü de esir aldı. Bu zafer, Belek’in şöhretinin İslâm ve
hıristiyan dünyâlarında yayılmasına sebeb oldu. İlgâzî, tutulduğu hastalıktan kurtulamayarak, 1122 senesinde
vefat etti.

İlgâzî, adaleti, ihsanı, ve halka hizmeti ile meşhûrdu. Diğer memleketlere nazaran Mardin ve Haleb’de
vergileri hafifletmek suretiyle halkın sevgisini kazandı. Zamanında, hâkim olduğu bölgede asayiş sağlandı.
Ticâret kervanları emniyet ve intizam içinde işlemeye başladı. Harap köyler îmâr edilçli ve komşu bir çok beyi
de tâbüyeti altına aldı.

İlgâzî’nin yerine geçen yeğeni Belek Bey, Halep’de iken, haçlıların Harput’u ele geçirdiğini haber alınca,
sür’atle Harput’a dönerek kaleyi kuşattı ve tekrar aldı. Hıyanet edenlerin ve müslümanları öldürenlerin
cezalarını verdi.

Belek Bey, Harput mes’elesini hâlledince, devam eden haçlı savaşlarına katılmak için Haleb’e döndü ve
haçlıları bozguna uğratıp, bâzı kaleleri fethetti. Bu arada Menbic şehrini kuşattı. Kuşatması sırasında aldığı bir
ok yarası ile 1124 (H. 518)’de şehîd oldu. Haçlıları Anadolu’dan temizlemeye çalışan Belek Bey’in ani ölümü,
Türkler arasında bir şaşkınlık ve üzüntüye sebeb oldu. Yerine İlgâzî’nin oğlu Timurtaş geçti. Kardeşi
Süleyman ise, Harput ve Palu bölgesini ele geçirerek buralara sâhib oldu. Süleyman’ın ölümü üzerine bölge,
Hısn-ı Keyfâ Artuklu beyi Muînüddîn Sökmen’in oğlu Davud’un eline geçti. Fakat bir süre sonra Timurtaş bu
şehirleri geri aldı.

İhtiyatlı bir şekilde devletini kuvvetlendiren Hüsâmeddîn Timurtaş, 1154 (H. 548)’de Mardin’de öldü. Şehrin
altındaki şehîdlikte defnolundu. Yerine, oğulları arasında en liyakatlisi olan Necmeddîn Alpı tahta çıktı.
Necmeddîn Alpı, Mardin’deki devlet işlerini yola koyduktan sonra, Meyyâfârıkîn’e gitti. Buranın valisi Yınal’ı
görevden alıp, yerine İlalmış’ı getirdi.

Necmeddîn Alpı’nın, 1157 (H. 552) senesinde Hısn-ı Keyfâ Artuklu hükümdarı Fahreddîn Kara Arslan ile
arası bozuldu. Necmeddîn Alpı, Ahlatşah hükümdarı Sökmen ile birleşerek Hısn-ı Keyfâ Artukluları’nın
topraklarını işgal etti. İki Artuklu devleti karşı karşıya gelip tam savaşacakları sırada, Necmeddîn Alpı ile Kara

Arslan anlaşarak memleketlerine geri döndüler. Bu olaydan sonra iki hanedanlık arasırjda kuvvetli bir dostluk
kuruldu.

Necmeddîn Alpı ile Kara Arslan arasında devam eden dostluk, hanedanlığın yükselmesine sebeb oldu.
Güneydoğu Anadolu bölgesi bu sayede îmâr ve medeniyet yolunda ilerledi. Necmeddîn Alprnın, oğlu
Kudbeddîn İlgâzî’ye, Kara Arslan’ın kızını alması ile hanedanlık iki taraftan da birbirine daha sıkı bir şekilde
bağlandı.

Necmeddîn Alpı, yirmi iki yıl saltanat sürdükten sonra 1176 (H. 572) senesi Temmuz ayında vefat etti. O da
babası gibi medeniyet ve îmâr faaliyetlerine önem vermiş, halkı adalet ve refah içinde yaşatmıştı. Bölgede
yaşayan hıristiyanlar, yazdıkları eserlerde, bu beyden ziyadesiyle memnun olduklarını anlatmışlardır.

Necmeddîn Alpı’nın vefatından sonra yerine, oğlu Kudbeddîn İkinci İlgâzî geçti. İkinci İlgâzî sekiz yıl süren
saltanatı müddetince hâkimiyetini kabul etmeyen emirlerle ve topraklarını ele geçirmek isteyen Eyyûbîler’le
uğraştı. Mardin’deki Büyük Câmi’yi yaptıran İkinci İlgâzî 1184 (H. 580) senesinde vefat edince, yerine oğlu
Hüsâmeddîn Yavlak Arslan tahta çıktı. Yavlak Arslan’ın yaşı küçük olduğundan, devleti, babasının
vezirlerinden Nizâmüddîn Aİp Kuş idare etti. 1185 (H. 581) senesinde Ahlatşah sultânı İkinci Sökmen’in
vefatı üzerine Artuklu Devleti’nin idaresi tamâmiyle Alp Kuş’un eline geçti.

Alp Kuş, Yavlak Arslan’ın ölümü üzerine yerine geçen Artuk Arslan’ı da vesayet altında tuttu. Artuk Arslan,
1204 (H. 601) senesinde Alp Kuş’u bertaraf ederek devletin tek hâkimi durumuna geldi. Artuk Arslan uzun
seneler Eyyûbîler ile muharebelerde bulundu. 1231 (H. 629) senesinde ardı arkası kesilmeyen Moğol orduları,
Mardin Artukluları’nın topraklarını işgal ile ele geçirdikleri pek çok müslümanı şehîd ettiler. Artuk Arslan ve
halk, Mardin kalesine sığınarak Moğol katliâmından kurtuldular.

Otuz beş yıl saltanat süren Artuk Arslan, 1239 (H. 636) senesinde ölünce yerine, oğlu Necmeddîn Gâzî geçti.
Saltanat kavgasına mâni olmak için diğer üç kardeşini hapsettirdi. Necmeddîn Gâzî, 1242 (H. 640) senesinde;
Urfa, Harran ve Cezîre’yi Halep Eyyûbîleri’nden geri aldı. Moğollar 1251 (H. 650) senesinde tekrar
Diyarbakır ve Meyyâfârıkîn (Silvan) havalisine girdiler. Bir çok müslümanı öldürdükten ve çok mikdarda
ganimet aldıktan sonra geri Azerbaycan’a döndüler. 1256 (H. 654) senesinde Azerbaycan’da başkent Tebriz
olmak üzere İlhanlı Devleti kuruldu. Hülâgu, Güneydoğu Anadolu’da bulunan beylikleri kendine itaate davet
etti. Necmeddîn Gâzî ve Meyyâfârıkîn emîri Melik Kâmil bu daveti kabul etmedi. Bunun üzerine Hülâgu,
1256 (H. 654) senesinde Şehzade Yâşmut kumandasında bir orduyu

Mardin ve Meyyâfârıkîn (Silvan) üzerine gönderdi. Bu iki şehir uzun süre Moğol kuşatmasına karşı dayandı
ise de, hastalık ve açlıktan halkın büyük bir kısmı öldü. Moğollar Meyyâfârıkîn’e girdiği zaman, sâdece insan
ölüleri ile karşılaştılar. Mardin kalesinde bulunan erzak sayesinde Necmeddîn İlgâzî, Moğol kuşatmasına sekiz
ay dayanabildi. Kalede bulunan halkın çoğu açlıktan ve veba hastalığından öldü Necmeddîn Gâzî de hastalığa
yakalananlar arasında idi. En sonunda Necmeddîn Gâzî’nin oğlu Moğollarla anlaşmaya razı oldu. Anlaşmaya
göre Artuklular, Moğol tâbüyetine girecek, Moğollar da emân dileyenleri ördürmeyecekti.

Kara Arslan, Hülâgu’nun yanına çok kıymetli hediyelerle gitti. Hülâgu, memleketine dönmekte olan Kara
Arslan’ın yanına bir tabur Moğol askeri kattı. Böylece Kara Arslan’ın ilerde muhalefet etmesini engellemeye
çalıştı. Kara Arslan yola çıktıktan sonra, Hülâgu bir yolunu bulup, onun en kuvvetli altmış yedi emîrini
öldürttü.

Fahreddîn Kara Arslan, Moğolların tâbüyetinde 1259 (H. 657) senesinden 1291 (H. 691) senesine kadar uzun
ve sakin bir hayat sürdü. Bu sayede küçük Artuklu Devleti’ne bir buçuk asırlık.ömür daha sağladı. Kara
Arslan, 1291 (H. 691) senesinde otuz üç senelik saltanattan sonra öldü ve Mardin’de yaptırdığı Muzafferiye
Medresesi bahçesine defnedildi. Yerine oğlu, Şemseddîn Dâvûd geçti. Davud’un saltanatı üç yıl sürdü.

Davud’un ölümü üzerine Kara Arslan’ın diğer oğlu İkinci Necmeddîn Gâzî tahta çıktı. İkinci Necmeddîn Gâzî,
1312 (H. 712) senesine kadar saltanat sürdü.

Moğol hâkimiyeti altında olan Güneydoğu Anadolu’da birlik ve beraberlik bozuldu. Necmeddîn Gâzî’nin en
mühim işi, saltanatı boyunca baş kaldıran küçük beylikler ve gayr-i müslim tebea ile uğraşmak oldu.

Necmeddîn Gâzî’nin vefatından sonra başa, oğlu Ali Alpı geçtiyse de on yedi günlük saltanattan sonra
zehirlenerek öldü. Bunun üzerine kardeşi Melik Salih tahta geçti. Melik Salih, yarım asrı geçen saltanat devri
ile Artuklu hükümdarları arasında tahtta en fazla kalan hükümdar oldu. O da babası gibi İlhanlı Devleti’ne
bağlı kaldı. Nihayet 1365 (H. 766) senesinde seksen yaşında iken elli dört senelik bir saltanattan sonra vefat
etti. Yerine oğlu Ahmed geçtiyse de kısa bir süre sonra o da vefat etti. Ahmed’in oğlu Salih Mahmûd çocuk
olduğu için, ancak dört ay saltanat sürdü. Yerine amcası Dâvûd sultan oldu ve 1376 (H. 778) senesine kadar
saltanat sürdü. Vefatı üzerine yerine oğlu Îsâ geçti.

Melik Îsâ, babası gibi âdil ve merhametli idi. Karakoyunlular ile Artuklular arasında sık sık savaşlar olurdu, Îsâ
Bey, 1384 (H. 786) senesinde yine Karakoyunlu hükümdarı Kara Mehmed’in saldırısına uğrayarak mağiûb
oldu. Bir süre sonra Tîmûr Hân’ın Tebriz’i ele geçirmesiyle Melik Îsâ, Mısır sultânına bağlılığını bildirdi.
Sultan Berkuk buna karşılık 1385 (H. 787) senesinde Melik Îsâ’ya hil’at gönderdi. Tîmûr Hân’ın ordularıyla
Güneydoğu Anadolu üzerine yürümesi ve zaferler kazanarak Mardin’e yaklaşması üzerine Melik Îsâ, onun
tâbüyetine girmeyi kabul etti. Fakat iki ordu askereleri arasında küçük çarpışmalar oldu.

Sultan Îsâ, Tîmûr Hân’a hediyeler sunmak için şehirden çıkarken, kardeşine ve komutanlarına kaleyi asla
teslim etmemelerini tenbihledi. Fakat maiyeti ile birlikte esir alındı. Tîmûr Hân, Musul seferinden dönüşünde
Mardin’i kuşattı.

Mardin kalesinin kuvvetli olması yüzünden muhasara uzun sürdü ve pek çok müslüman öldü. Artuklu vezîri
Alâeddîn Altınbuğa, Tîmûr Hân’ın ordusuna çok zayiat verdirdi. Sultan Îsâ’nın yerine, yeğeni Melik Salih’i
tahta çıkardı. Bir süre sonra Tîmûr Hân, Îsâ’yı affetti.

Adına hutbe okutması ve para bastırması şartıyla Mardin’e gönderdi. Melik Salih tahtı amcasına bıraktı. Sultan
Îsâ tahta geçtikten sonra bir süre daha Tîmûr Hân’a itaat etti. Sonraları Memlûklere karşı savaşmayı red ederek
bu itaatten vazgeçti. Bunun üzerine Tîmûr Hân Mardin üzerine yürüdü. Şehrin muhasarasını Akkoyunlu reisi
Kara Osman’a bırakarak bir kısım kuvvetiyle Bağdad taraflarına gitti.

Kara Yülük Osman, Mardin’i uzun süre kuşattı ise de almaya muvaffak olamadı. Muhasaranın uzaması
kaledekiler için tehlikeli oluyordu. Bu sebeble Sultan Îsâ, ağır şartlar altında Tîmûr Hân ile anlaşmaya mecbur
kaldı ve Tîmûr tarafından affedildi: Bu sırada Kara Osman, Urfa, Suruç ve Siverek bölgelerinde söz sahibi
olan Türkmen reisi Dımışık Hoca ile Yağmur Bey’i itaati altına aldı. Bunların yardımıyla Mardin’i kuşattı.
Fakat yine başarılı olamadı.

Kardeş ve akraba olan Karakoyunlular ile Akkoyunlular arasında Mardin ile Hısn-ı Keyfâ arasındaki Savur
civarında çok şiddetli savaş oldu. Karakoyunlu Kara Yûsuf, bir ara Kara Osman’a haber göndererek; “Her
ikimiz de Türkmeniz. Bundan sonra birbirimizle uğraşmayalım. Ben Çağataylarla, sen ise Anadolu taraftarıyla
meşgul ol” dedi. İkisi arasında andlaşma olunca, Kara Osman tekrar Mardin’i kuşattı. Sultan Îsâ, bu sırada
Halep bölgesinde istiklâlini îlân eden Çekim Bey’den yardım istedi. Mardin yakınlarında konaklayan Çekim,
Sultan Îsâ’nın isteğini vezirlerle istişare etti. Varılan karar gereği Kara Osman’ın üzerine yürüdü. Aralarındaki
çetin savaş sonunda, Kara Osman’ın oğlu İbrahim öldürüldü. Kara Osman Diyarbakır’a sığındı. Şehrin
etrafındaki bağlıkları su altında bıraktı. Sultan Îsâ ve Çekim’in askerleri, bataklık hâline gelen bağlıklara
girince hareket edemez hâle geldiler. Kara Osman derhâl şehirden çıkarak hücûma geçti. Çekim ve Sultan Îsâ
öldürülünce askerleri derhâl geri çekildiler. Artuklular bu büyük kayıplarından sonra Mardin surları içine

kapanarak müdâfaaya başladılar. Sultan Îsâ’nın yerine oğlu Şehâbeddîn Ahmed’i tahta geçirdiler. Şehâbeddîn
Ahmed, Karakoyunlu hükümdarı Kara Yûsuf’a, Kara Osman’ın Mardin’i kuşattığını bildiren bir mektup
gönderdi. Bunu fırsat bilen Kara Yûsuf Diyarbakır’ı kuşattı. Kara Osman, Mardin kuşatmasını kaldırarak hızla
Diyarbakır’a döndü. Kara Yûsuf, Akkoyunluları mağlûb etti. Artuklu sultânı Şehâbeddîn Ahmed, topraklarını
Kara Yûsuf’a karşı koruyamayacağını anlayınca, Kara Yûsuf’u Mardin’e davet etti. Kara Yûsuf, Şehâbeddîn
Ahmed’i 1409 (H. 812) senesinde Musul’a gönderdi. Böylece Mardin Artukluları târihe karıştı.

Harput Artukluları: 1185 (H. 581) senesinde İmâdeddîn Ebû Bekr tarafından Artukluların Harput kolu
kuruldu ise de, fazla bir varlık gösteremedi. Bu bölgeye sâhib olan Artuklular, 1234 (H. 632) senesinde Birinci
Alâüddîn Keykubât tarafından Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlandı.

Artuklular hep ayrı beylikler hâlinde görülen siyâsî teşekküller hâlinde kaldılar ve hiç bir zaman tek bir devlet
olamadılar. Haçlılara karşı cihâdları ile meşhûr olan İlgâzî ve Belek Bey gibi büyük mücâhid sultanlar, bütün
Artukluları kendi otoriteleri altına topladılarsa da devletin bünyesinde hukukî bir birlik meydana getiremediler.
Mevcud feodal beyliklere dokunmadılar. Başta bulunan sultan, siyâsî hâkimiyeti, kendisine bağlı kalmak
suretiyle oğlu, kardeş ve amca olmak üzere şehzadelere taksim ediyor, bu ise merkezî bir devlet kurma
teşebbüsünü engelliyordu.

Artuklu toprakları, medeniyetçe çok ileri İslâm devletleri arasında, Mısır, Suriye, Anadolu, Irak ve İran yolları
üzerinde bulunduğu için, büyük ticâret faaliyetlerinin merkezi durumunda idi. Bundan faydalanan sultanlar,
geniş inşâ ve îmâr faaliyetlerine girişerek ticarî ve iktisadî büyümeyi kuvvetlendirdiler. Memleketlerinin ticarî
ve iktisadî imkânlarını geliştirdiler. Zamanın diğer Türk hükümdarları gibi yurtlarının medenî yönden
yükselmesi ve halkın ihtiyaçlarının giderilmesi için çok çalıştılar. Ülkelerini; cami, medrese, imaret, zaviye,
köprü, kervansaray, hastane ve kalelerle süsleyip bir medeniyet diyarı hâline getirdiler. Artukluların Mardin ve
çevresinde yaptırdıkları pek çok eser vardır: Emîneddîn Külliyesi, Necmeddîn Külliyesi, Hüsâmiye Medresesi,
Ulu Cami, Hâtuniye Medresesi, Radviyye Hamamı, Mârufiye Medresesi, Şehîdiye Medresesi, Muzafferiye
Medresesi, Yeni Kapı Hamamı, Melik Mansur Medresesi, Ulu Cami Hamamı, Altunboğa Medresesi, Latîfiye
Camii, Melik Mahmûd Camii, Süleyman Paşa Camii, Sultan Îsâ Medresesi bunların en önemlileridir.

Artukluların hüküm sürdüğü topraklar, Türklerden önce Bizanslılara ve Abbâsîlere aitti. Fırat boyları
Bizanslıların, Dicle havzası ise Abbasîlerin elinde bulunuyordu. İlk Artuklu sultanları ilim ve kültürle fazla
uğraşmadılar. Meşgaleleri zarurî devlet işleri ve cihâddan başka bir şey değildi. Bununla beraber ilim ve
kültürü himaye etmeyi kendilerine bir vazife sayıp, ellerinden geleni esirgemediler. Artuklu sultanlarının ilim
sahibi olmaları, Hüsâmeddîn Timurtaş ile başladı. O, ilim adamlarını himaye eder ve bizzat ilim ve edebiyat ile
uğraşırdı. Artuklu sultanlarının büyük merkezlerde yaptırmış oldukları medreselerde değerli ilim adamları
yetişti. Bölge, Bizans hududuna yakın olduğu için, medreselerde yetişen âlimler, islâmiyet’in yayılması için
çok gayret gösterdiler ve halkı durmadan cihâda teşvik ettiler.

Hısnıkeyfa (Diyarbakır veya Sökmeniyye) Artukluları

Muinüddin Birinci Sökmen (1098 - 1105)
Sultan İbrahim (1105 - 1108)
Rüknüddevle Davud (1108 - 1144)
Fahrüddin Kara Arslan (1144 - 1167)
(1167 - 1185)
Nureddin Muhammed (1185 - 1200)
Kutbeddin İkinci Sökmen (1200 - 1222)
Nasırüddin Mahmud (1222 - 1232)
Mevdud (Mes’ud)

Harput Artukluları

İmadüddin Birinci Ebu Bekr (1185 - 1203)
Nizameddin İkinci Ebu Bekr (1203 - 1223)
Nizameddin İbrahim (takriben) (1223 - 1230)
İzzeddin Ahmed (takriben) (1230 - 1234)

Mardin Artukluları (İlgaziler)

Necmeddin Birinci İlgazi (1104 - 1122)
Hüsameddin Timurtaş (1122 - 1152)
Necmeddin Alpı (1152 - 1176)
Kutbüddin İkinci İlgazi (1176 - 1184)
Hüsameddin Yülük (Yavlak) Arslan (1184 - 1201)
Nasırüddin Artuk Arslan (1201 - 1239)
(1239 - 1260)
Necmeddin Birinci Gazi (1260 - 1292)
Muzaffer Fahrüddin Kara Arslan (1292 - 1294)
Şemseddin Birinci Davud (1294 - 1312)
Necmeddin İkinci Gazi (1312)
İmadüddin Ali Alpı (1312 - 1364)
Şemseddin Salih (1364 - 1368)
(1368)
Mensur Birinci Ahmed (1368 - 1376)
(1376 - 1406)
Salih Mahmud (1406 - 1408)
Muzaffer İkinci Davud
Zahir Mecdeddin İsa
Şihabeddin İkinci Ahmed


1) Müslüman-Türk Devletleri Târihi (Prof. Dr. Erdoğan Mercü); sh. 243
2) Doğu Anadolu Türk Devletleri Târihi (Prof. Dr. Osman Turan); sh. 134

ÂŞİR

Şehir dışında durup, rastladığı tüccardan ticâret malı zekâtını toplayan kimse. Lügatte, onuncu, onda bir alan,
toplayan demektir. Âşîrin çoğulu, uşşârdır. Istılahî (dindeki) mânâsı; şehir dışında yol üzerinde durup,
tüccardan, ticâret mallarının zekâtını, yâni öşrünü alması için hükümet tarafından tâyin olunan me’mûrdur.

Zekât hayvanları ile toprak mahsûllerinin zekâtını yerinde toplayan kimseye de Sâî denir. Sâî ile âşirin ikisine
birden âmil denir. Âmil, İslâm târihinde sık geçen bir ünvan olup, muhtelif İslâm devletlerinde ve farklı
devirlerde değişik mânâlarda kullanılmıştır. (Bkz. Amil)

Âşirin, müslüman tüccardan aldığı öşür, zekâttır. Zekât, vergi değildir. Burada kasdedilen öşür, kelimenin
lügat mânâsından anlaşılan onda bir mikdar olmadığı gibi, toprak mahsûllerinden alınan öşür de değildir.
Müslümandan alınan öşür, zekât olduğu için, zekâtın verildiği kimselere verilir. Hükümetin âşirlerle zekâtı
toplaması, müslüman tüccarın bu ibâdeti yapmasına yardımcı olmak içindir.

Aşirler, İslâm devletinde yaşayan zımmî (gayr-i müslim vatandaş) ve harbî (İslâm hükümetinden izin alarak
müslüman memleketine giren kâfir) tüccarın, her çeşit ticâret malından da vergi alırlar. Zımmîden alınan

cizyedir. Harbîden alınanlar ise, gümrük vergisi durumundadır. Her ikisi de cizyenin sarfedildiği yerlere sarf
edilir.

Abdülmelik bin Cüreyc, Amr bin Şuayb’dan rivayet ederek şöyle anlattı: “Harbî olan Menbiç halkı, hazret-i
Ömer’e mektup yazarak, “Bize, memleketine girmemize müsâde et. Ticâret yapalım. Biz kazanır size de vergi
veririz” dediler. Bunun üzerine hazret-i Ömer, Eshâb-ı kiramı toplayıp, mes’eleyi istişare etti. Muvafık
görülünce, gümrük vergisi almaya karar verdiler.” Bu itibarla harbîlerden ilk gümrük vergisi, hazret-i Ömer
zamanında alındı.

Ziyâd bin Hudayr (ranh) anlattı ki: “Halîfe hazret-i Ömer’in öşür almak için tâyin ettiği şahıslardan biri de
benim. Bana kimseyi teftiş etmememi emretti. Ben de tüccarın bana gösterdiği mallardan, müslümanlardan
kırkta, zımmîden yirmide, harbîden de onda bir aldım.”

Ebû Mûse’l-Eş’arî (r. anh), hazret-i Ömer’e şöyle bir mektup yazdı: “Bu taraflarda bâzı müslüman tüccarlar,
düşman memleketlerine gidiyorlar. Orada onlardan vergi alınıyor!...” Bunun üzerine halîfe Ömer (r. anh);
“Müslüman tüccardan aldıkları kadar, sen de onların tüccarından al” diye mektup yazdı.

Esedî’den rivayet edildiğine göre; “Hazret-i Ömer, Ziyâd bin Hudayh (r. anh) Irak ve Şam taraflarına âşir
olarak vazifelendirmişti. Ziyâd (r. anh), vazife mahallinde iken, Benî Taglibli hıristiyan Arablardan birisi, atı
ile yanına uğradı. Ata yirmi bin dirhem takdir ettiler. Ziyâd (r. anh), adama; “İster atı bana ver, on dokuz bin
dirhem al. İstersen at sende kalsın, vergisi olan bir dirhemi ver” dedi. Adam, bin dirhem ödemeyi tercih etti ve
gitti. Aynı sene içinde o şahıs, yine Ziyâd’ın yanına uğradı. Ziyâd bin Hudayr, ondan bir dirhem daha istedi.
Taglibli hıristiyan; “Her uğradığımda benden bin dirhem mi alacaksın?” diye sordu. O da; “Evet” dedi. Bunun
üzerine o şahıs, hazret-i Ömer’e gitti. Halîfe’yi Mekke-i mükerremede bulup huzuruna çıktı. Halîfe; “Sen
kimsin?” diye sorunca, o şahıs kendini tanıttı ve şikâyetini arz etmeye başladı. Halîfe; “Kâfi” buyurdu. Başka
bir şey söylemedi. O kimse, tekrar Ziyâd’ın yanına geldi. Halîfe’nin mektubu, o hıristiyandan daha önce
gelmişti. Hazret-i Ömer’in mektubunda; “Yanına varıp vergisini veren o şahıstan, gelecek senenin aynı gününe
kadar tekrar uğrarsa, bir şey alma” yazılıydı. Ziyâd bin Hudayr (r. anh), gelen hıristiyana çok ilgi gösterdi. O
kimse, müslümanların Halîfe’ye karşı hürmetlerine ve İslâm’ın adaletine hayran kalarak; “Allah’a yemîn
ederim ki, sana gönül rızâsı ile bin dirhemi zâten verecektim. Bunu almayıp bir senenin dolmasını beklediniz,
islâm’ın adaletine hayran oldum. Kendi dînimi bıraktım. Sana bu talimatı yazan o büyük zâtın dînine girdim,
müslüman oldum” dedi.

Bir kimse âşir tâyin edilirken şu şartlar aranır:

1-Hür olmalıdır. Köleden zekât me’mûru olmaz. Çünkü köle, başkasına velî olma hakkına sahip değildir.

2-Müslüman olmalıdır: Aşir kâfirden olmaz. Çünkü kâfir, müslümana velî olma hakkına sahip değildir. Bu
husus; “Allah, kâfirler için mü’minler azerine hüccetle galebeye asla yol vermez” meâlindeki Nisa
sûresinin, yüz kırk birinci âyet-i kerîmesi ile sabittir. Bahr-ur-râik’de şöyle buyurulur:

“Me’mûr tâyin etmekte, me’mûra tazim ve hürmet vardır. Ulemâ (İslâm âlimleri), müslüman olmayanı tazim
ve hürmetin, onlara kıymet vermenin haram olduğunu bildirmişlerdir.” Şürnblâlî (r. aleyh) buyurdu ki:
“Mekkâsın zemmine dâir gelen hadîs-i şerîflerden, zamânımızdaki zâlim olan âşirler kasdedilmektedir.” İbn-i
Âbidîn hazretleri buyuruyor ki:

“Yahûdî ve kâfirler şöyle dursun, fâsık, bozuk kimselerin me’mûr tâyin edilmesi bile haramdır.

Siyer-i Kebîr şerhinde bildirildiğine göre; hazret-i Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkâs’a yazdığı bir mektupda;
“Müşriklerden hiç birini müslümanlar üzerine kâtip edinme. Çünkü onlar, dinlerine göre rüşvet alırlar. Hâlbuki
dînimizde rüşvet yoktur” buyurdu.

İmâm-ı Ahmed bin Hanbel (r. aleyh), sahîh bir senedle Ebû Mûse’l-Eş’arî’nin (r. anh) şöyle anlattığını nakletti.
Hazret-i Ömer’e; “Benim hıristiyaa bir kâtibim var” demiştim de, bana; “Sana ne oluyor ki, müslüman birisini
kendine kâtip yapmıyorsun?” buyurdu. Sonra; “Ey îmân edenler! Yahudilerle hıristiyanları dost
edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost ve yardımcı edinirse, o da
onlardandır. Allahü teâlâ, düşmana dostluk etmekle nefslerine zulmedenleri hak yoluna eriştirmez”
meâlindeki Mâide sûresinin elli birinci âyet-i kerîmesini okuyup; “Allahü teâlâ böyle buyurmuyor mu?” dedi.
Ben; “Ey mü’minlerin emîri! Dîni onadır. Bana yazısı lâzımdır” dedim. O zaman, hazret-i Ömer bana;
“Madem ki, Allahü teâlâ onları aşağıladı, ben onlara ikram edip, kıymet veremem. Madem ki, Allahü teâlâ
onları zelîl, hor ve hakîr tuttu, ben deazîz tutamam. Madem ki, Allahü teâlâ onları kendisinden uzak tuttu, ben
de yakın tutamam” buyurdu. Bunun üzerine ben; “Fakat Basra’nın işi onunla yürüyor, o olmazsa yürümez”
diye arzettim. Bu söze karşılık, hazret-i Ömer; “Ya o hıristiyan ölürse, ondan sonra ne yapacaksın? İşte bundan
dolayı şimdilik onu bir mikdar çalıştır. Ancak sen, onu aratmayacak birini yetiştir!” buyurdu.

3-Aşir, yol emniyetini te’min edebilmeli, tüccarın mallarını himayeye, korumaya muktedir olmalıdır. Çünkü
hükümetin ticâret mallarından öşür alması, böyle bir yetkiye sâhib olması, tüccarın malını hırsızlardan ve yol
kesicilerden koruması sebebiyle meşru olmaktadır. Bu sebeple âsîler bir kasaba veya köyü istilâ edip, onlardan
öşürlerini alırlarsa, bilâhare hükümet tarafından geri alındığında ikinci defa öşür alınmaz.

4-Aşir, Hâşimî olmamalıdır: Zekât, Hâşimoğulları ve onların âzâd ettikleri köle ve cariyelere verilmez.
Nitekim bir hadîs-i şerîfde; “Sadaka (yâni zekât) almak, şüphesiz Muhammed’in (aleyhisselâm) âline lâyık
değildir. Çünkü sadakalar, insanların kirleri olup, onların günahlarından temizlenmelerine vesiledir”
buyrulmuştur. Benî Hâşim’den murâd, Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib’in oğulları olan; Ali, Ca’fer,
Âkil ve Haris (r. anhüm ecmaîn) evlâd ve torunlarından ibarettir. Hâşimoğullarının diğer kolları böyle değildir.

Bunların âzâdlı kölelerine gelince, bunlarda kendilerini âzâd edenlere tabidirler. Onlardan sayılırlar. Çünkü
hadîs-i şerîfde; “Bir kavmin âzâdlısı, onlardandır. Bizim sadaka almamız helâl değildir. O hâlde
âzâdlılarımız da sadaka alamazlar” buyruldu.

Aşir (öşür me’mûru) zekât verilen sekiz sınıftan biridir. Bu sebeple, âşirin aldığı bedelde, hem ücret ve hem de
zekât şüphesi vardır. Onun için Gaye adlı fıkıh kitabında âşirin, Hâşimî olmaması şart koşulmuştur.

Ancak Nihâye ve diğer kitaplarda şöyle buyrulmuştur: “Hâşimî birisi zekât me’mûru olarak tâyin edilirse,
zekâttan bir şey almaması gerekir. Yâni zekâttan alması ona helal değildir. Fakat zekât toplamak için me’mûr
tâyin edilip, maaşı zekâttan başka bir şeyden verilirse, bunda beis yoktur.”

Bu şartları hâiz olan âşirin müslüman ve zımmî tüccarın elinde bulunan maldan öşür alabilmesi için; zekât
nisabını doldurması, üzerinden bir kamerî sene geçmesi, ticâret için olması ve tüccarın kendi malı olması
lâzımdır. Bu şartlardan biri eksik olursa, o maldan öşür alınmaz. Borcu, mevcut malından çok olan müslüman
ve zımmî tüccardan birşey alınmaz. Harbî böyle değildir. Borcunun çok olması veya elindeki malın kendisine
âid olup olmamasına bakılmaz, gümrük vergisi alınır. Çünkü bu vergi, ondan, himaye edilmesine karşılık
alınır. Harbînin yanındaki mal, ticâret için olsa da, olmasa da nisâb mikdârmı dolduruyorsa vergi alınır,
doldurmuyorsa alınmaz. Ayrıca harbînin, İslâm memleketine ilk geldiğinde malı üzerinden bir sene geçmesi
şartı da yoktur. Bundan sonra bir sene geçmedikçe ikinci defa vergi alınmaz. Vergi alındıktan sonra kendi
memleketine giden harbî, vergi verdiği günden bir sene geçmeden tekrar İslâm ülkesine gelirse yine gümrük
vergisi alınır.

Nisâb mikdârı, malının kıymeti doksan altı gram altının kıymetine ulaşan veya daha fazla olan mikdârdır.

Âsi r, yoldan geçen tüccardan, yanındaki malın ticâret malı olup olmadığını, yanında bir sene kalıp
kalmadığını, zekât nisabını doldurup doldurmadığını sorar. Aldığı cevaplar müsbet ise müslümanın malından
kırkta bir, zımmîden yirmide biralın Harbîden ise, harbînin memleketine eman ile giren müslüman tüccardan
onlar; kırkta bir alıyorsa kırkta bir, onda bir alıyorsa onda bir, yâni onların aldıkları kadar vergi alınır. Şayet,
ne kadar alındığı bilinmezse, harbîden onda biri alınır.

Harbîden onda bir alınması hususunda delîl, hazret-i Ömer’in tatbîkâtıdır. Ömer (r. anh), âşirleri tâyin edince,
onlara; “Müslümanlardan kırkda, zımmîden ise yirmide bir alınız” buyurdu. “Harbîden ne kadar alalım?”
dediklerinde; “Onların bizim tüccarımızdan aldıkları kadar” buyurdu. “Onların bizim tüccarımızdan ne kadar
aldıklarını bilmezsek” dediklerinde; “O zaman, onda bir alınız” buyurdu. Hazret-i Ömer’in bu emri, Eshâb-ı
kiramın huzurunda vuku buldu. Onlardan hiç birisi buna muhalefet etmedi. Böylece bu hususda, Eshâb-ı
kiramın icmâ’ı hâsıl oldu. Eğer harbînin memleketinde müslümanlardan herhangi bir vergi almazlarsa, harbî,
dâr-ül-İslâm’a gelince da ondan bir şey alınmaz. Çünkü müslümanlar, böyle güzel muamelelerde bulunmaya,
müslüman olmayanlardan daha lâyıktır.

Eğer harbînin memleketinde müslüman tüccarın mallarının hepsi alınıyorsa, dâr-ül-İslâm’da onlardan
mallarının hepsi alınmaz. Bilakis harbîye verilen emân yâni emniyetini te’min etme hususunda verilen sözde
durmuş olmak için, onu memleketine ulaştıracak mal kendisine bırakılır. Malları zekâttaki nisâb mikdârmı
bulmuyorsa, onlar memleketlerinde müslüman tüccarların nisâbdan az olan mallarından dahi vergi alsalar,
harbîlerden bir şey alınmaz. Nisâbdan az maldan vergi almak zulümdür. Az mal ekseriyetle nafaka için
hazırlanır. Ondan vergi almak, verilen emân sözüne aykırıdır. Ayrıca, onların müslümanların nisâbdan az
mallarından vergi almaları zulümdür. Zulüm hususunda onlara uyulmaz.

Harbî çocuğun malından vergi alınmaz. Ancak müslümanların çocuklarının mallarından Vergi aldıkları
takdirde onların çocuklarının mallarından da alınır.

Müslüman ve zımmî tüccar, âşire, elinde bulunan mal için, üzerinden bir sene geçtiğini inkâr ederse veya;
“Ben ticârete niyet etmedim. Bu benim değildir, o emânettir”, yâhud; “Ortak malıdır. Ben sâdece bu malın
bekçisiyim”, yâhud; “Bu malda zekât yoktur. Bu malın zekâtını bulunduğum beldeden çıkmadan fakirlere
dağıttım,” gibi sözler söylerse, yemîn etmesi ile sözü tasdik olunur. Ben öşrümü başka öşür me’mûruna verdim
der ve başka öşür me’mûrunun da var olduğu bilinirse, yemîni ile beraber tasdîk olunur. Başka âşir olup
olmadığı bilinmezse, sözü tasdîk olunmaz. Bütün bu durumlarda, tüccarın sözü, berâet makbuzu göstermeden,
sâdece yemîn etmesiyle kabul edilir.

Tüccarın, seneler sonra yalan söylediği ortaya çıkarsa, zekât kendisinden alınır. Yalan söylemekle, zekât alma
hakkı düşmez. Bu hükümler harbî olmayanlar yâni müslüman ile zımmîler hakkındadır. Müslümanın sözü
tasdîk edilen hususlarda, zımmînin sözü de tasdîk edilir. Yalnız zımmî; “Ben malımın cizyesini fakire
verdim’derse, bu sözü tasdîk edilmez. Çünkü zımmînin bu vergiyi bizzat kendisinin vermeye hakkı olmadığı
gibi, fakîrler de cizyenin verileceği kimseler değildir. Cizyenin verileceği yer, devletin amme harcamalarıdır.

Tüccar, beraberindeki koyun, deve, sığır gibi hayvanların otlak hayvanı olmadıklarını, onları ihtiyat için
beslediğini söylerse, yemîn etmesi suretiyle sözü kabul edilir. Zîrâ öşür ancak, ticâret için alınıp satılan
mallardan alınır. Zımmîler de aynı hükme tabidirler. Fakat harbîler için ticâret malı olması şartı yoktur.

HALÎFE HARUN REŞÎD’E TAVSİYELER

İmâm-ı Ebû Yûsuf rahmetullahi aleyhin âşirler ve öşürlerin toplanması hususunda Halife Harun Reşîd’e
tavsiyeleri özetle şöyledir: “Öşürlerin toplanması için dindar, sâlih ve güvenilir kimseleri vazifelendir. Onlara,
insanlara karşı, haksızlık ve zulüm yapmamalarını, almaları lâzım gelenden fazla almamalarını emret.

Gönderdiğin me’mûrlar vazife yerlerine varıp, işe başlamalarından itibaren, buradaki tutumlarını, mallarını
göstermek için gelen tüccara nasıl davrandıklarını, uymakla emrolundukları kaidelere göre hareket edip
etmediklerini teftiş ve kontrol ettir.

Şayet, bu me’mûrlar, emredilenlerin aksini yapar, halka zulüm ve haksızlık ederse, onları vazifeden alır ve
cezalandırırsın. Bir kimseye zulmetmişler veya mükellef olduğundan fazla almışlar ise, onlara göre uygun bir
ceza verirsin.

Eğer onlar bu kötü hareketlerini bırakırlar, emredilenlere uyarlar, müslüman olsun, zımmlolsun, insanlara
zulmetmekten sakınırlarsa, onları vazifelerinde bırakır, ikram ve ihsanlarda bulunursun. Onlar, dürüst ve
ahlâklı olurlarsa, vazifelerinde tutar; insanlara muamelelerinde emirlerine uymayıp, haksızlık ve zulüm
yaparlarsa cezalandırırsın. Böyle yaptığında iyinin iyiliği ve ihlâsı artar, kötü kimse de zulüm ve haksızlığa
tekrar teşebbüs etmekten çekinip, vazgeçer.”



1) Redd-ül-muhtâr; cild-2, sh. 39

2) El-Ahkâm-us-sultâniyye (Kadı Ebû Ya’lâ, Beyrut, 1978); sh. 246

3) Kitâb-ül-harâç (Ebû Yûsuf, Mısır 1978); sh. 146

4) Mebsût-ı Serahsî; cild-2, sh. 209

5) Bedâyi-us-sanâyî; cild-2, sh. 35

6) Feth-ul-kadîr; cild-1, sh. 532

7) Tebyîn-ül-hakâyık; cild-1, sh. 282

8) El-Bahr-ur-râik; cild-2, sh. 248

9) Fetâvâ-i Hindiyye; cild-1, sh. 183

10) El-İhtiyâr; cild-1, sh. 116

11) Kitâb-ül-harâç (Yahya bin Âdem); sh. 169

12) Kitâb-ul-emvâl

13) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 288-290

14) El-Ahkâm-us-sultâniyye (Mâverdî)

ATABEGLER (Atabeyler)

Selçuklu şehzadelerini eğitip, yetiştiren yüksek rütbeli me’mûrlara verilen ünvan. İlk defa Selçuklu
Devleti’nde kullanıldı. Atabeg; ata ile beg (bey) kelimelerinden meydana gelen bir terkîbtir. Bu terkîbin
muhtevası, devlet, yer ve zaman içinde farklılıklar gösterir. Ünvan, müessese ve hanedan olarak karşımıza
çıkar. Bilinen ilk atabeg; Selçuklu hükümdarlarından Melikşâh’ın meşhûr veziri; hadîs ve fıkıh âlimi, Nizâm-
ül-Mülk’dür.

Türkler, neslin devamını sağlayan çocuğa çok önem verdikleri gibi, onun terbiyesi ve yetişmesi hususunda da
hassasiyet gösterirlerdi. Devletin devamının te’mini olan şehzadelere daha çok ehemmiyet verirlerdi. Bu
düşünceler içinde olan Selçuklu hükümdarları, oğullarına, dînî, millî, manevî ilimlerin yanında; idarî, mâlî,
askerî ve siyâsî işleri öğretmek için ümerâdan birini muallim tâyin ederler ve istikbâlin hükümdarlarını en iyi
şekilde yetiştirmeye çalışırlardı. Bunlara atabeg denirdi. Atabegler, büyük işler başarmış, mühim vazifelerde
bulunmuş, yetkili şahıslar arasından seçilirdi. Küçük şehzadelere vasî ve mürebbî olan ve doğrudan büyük
sultâna, yâni Selçuklu Devleti’ne bağlı bulunan bu atabegler, başında bulundukları idarî sahada yarı müstakil
bir hükümdar naibi durumunda idiler. İdarî, mâlî ve askerî bütün selâhiyetleri ellerinde bulundururlardı.

Atabeglik, ilk olarak Selçuklu Devleti’nde ortaya çıkmasına rağmen, kaynaklarda atabegliğin daha önce Orta
Asya ve Orta Doğu’da kurulan Türk devletlerinde de varlığına işaret edilmektedir. Selçuklulardaki atabeglik
müessesesinin ise husûsi bir karakteri vardır. Şehzadeler, küçük yaşlarda eyâletlere vâli olarak gönderilirlerdi.
Valilerin yanına da, titizlikle seçilmiş, îtimâda lâyık, idarî ve askerî kabiliyeti yüksek, şahsiyetli beyler yâhud
da sultanın memlüklerinden biri atabeg tâyin edilirdi. Tâyin edilen bu atabegler, merkezdeki velîahd ve
eyaletlerdeki meliklerin yetiştirilmesi yanısıra, onların işlerini idare etmekle de vazifeliydiler.

Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında büyük hizmetleri geçen Selçukluların ilk sultânı Tuğrul Bey,
devleti teşkilatlandırırken, Fars emîri Mengüpars’ı, yeğeni Alb Arslan’ın yanına verip, atabeglikle
vazifelendirdi. Alim ve vezir Nizâm-ül-Mülk, Sultan Alb Arslan tarafından velîahd Melikşâh’ın terbiyesine
tayip edildi ve Atabeg ünvanı verildi. Bunun gibi, diğer Selçuklu şehzade ve velîahdlarının da atabegleri var
idi. Bu atabegler, şehzadeler büyüdüğünde de onların veziri, kumandanı ve müşaviri olurlardı.

Şehzadelerin iyi bir devlet adamı olarak yetişmelerinde atabeglerin te’sirleri oldukça büyüktür. Din ve fen
ilimlerinin yanında, devlet idaresini de çok iyi öğretmişler, ayrıca hırs ve tahrik yoluyla saltanat dâvasına
düşen şehzadeleri, bu davranışlarından vaz geçirmişlerdir. Bâzan hırslı atabegler, aksine hareketle,
yetiştirdikleri şehzadeleri sultanlığa, yâhud da hâkimiyetlerindeki yerleri genişletmeye kışkırtmışlardı.

Atabegler, Selçuklu Devleti’nde, merkezdeki büyük sultânın hâkimiyeti devam ettiği müddetçe, merkeze
bağlılıklarında kusur etmedikleri gibi, bağımsız olmak gibi düşüncelere de kapılmadılar. Merkez kuvvetli iken
sâdık olan atabeglerin, otorite boşluklarından faydalanmayı bildikleri de bir gerçektir. Sultan Melikşâh’ın
ölümünden sonra, oğulları ve torunları arasında bir otorite boşluğu hâsıl oldu. Güçlü ve büyük Selçuklu
Devleti zayıflama ve parçalanma noktasına geldi. Selçuklulardaki bu zayıflamayı ve emirleri arasındaki otorite
boşluğunu fırsat bilen atabegler, idârelerindeki vilâyetlerde yaşları küçük şehzadeler adına hareket etmeyip,
kendi adlarına hareket ettiler. Bu şekilde bağımsızlıklarını îlân eden atabegler kendi aralarında da, topraklarını
genişletmek için mücâdele ettiler.

En meşhûr Selçuklu atabegleri; Tog Tiğin, İldeniz, İmâdüddîn Zengi, Muzafferüddîn Salgur, Emîr İsfehsalar
Gümüş Tiğin Candar, Emîr Atabeg Kâra Sungur, Aksungur, Anuş Tiğin’dir.

Tog Tiğin, Tâcüddevle Tutuş tarafından oğlu Dukak’a atabeg tâyin edilmişti. Melik Dukak, Dımeşk
Melikliği’ni kurdu. Dukak’ın vefatından sonra atabeg Tog Tiğin, melikliğe sâhib olup, 1104 (H. 498)’de
Böriler, Tog Tiğinler ve Sam Atabeg liği de denilen Dımeşk Atabegliği’ni kurdu. Tog Tiğin ve soyundan
gelenler, 1104-1154 yılları arasında Güney Suriye’ye hâkim olup, haçlılara karşı mücâdele ettiler. Selçuklu
hükümdarı Sultan Mahmûd’un iki oğluna atabeg tâyin ederek Musul valiliğine gönderdiği İmâdüddîn Zengi,

1127 (H. 521)’de Haleb’i de alıp, Musul Atabegliği adıyla da anılan Zengîler Hânedânı’nı kurdu. Zengîler,
1127-1222 yılları arasında Musul, Haleb, Sincar dâhil Cezîre ve Suriye’ye hâkim olup, haçlılar ve yezîdîler ile
mücâdele ettiler. Şemseddîn İldeniz de, Azerbaycan Atabegliği de denilen İldenizliler Hanedanı’nı kurdu.
Oğuzların Sakır da denilen Salgur boyuna mensup Muzafferüddîn Sungur, İran’ın Fars bölgesinde Fars
Atabegliği denilen Salgurlular Hânedânı’nı kurdu. Ayrıca, Erdebil’de Beg Tiğinliler (1180-1227), Cezîre’de,
Cezîre Atabegliği (1180-1227) kuruldu. Bundan başka, Selçuklu ailesine mensub Kutalmışoğlu Süleyman
Şâh’ın kurduğu Anadolu Selçukluları’nda, onlardan sonra kurulan devlet ve hanedanlarda da atabeglik vardı.

Anadolu Selçuklu Devleti’nde atabeglik, hükümdar mutemedi ve şehzadelerin mürebbîsi olanlara verilen bir
ünvan idi. Anadolu Selçuklu Devleti’nde hükümdar atabegliğine tâyin olunan şahıs, Büyük Dîvân’a katılırdı.
Atabeğe, Lala Atabeg denildiği de olurdu. Selçuklu arazisinde kurulan Harezmşahlar Devleti’nde de atabeglik
vardı. Şehzade Şamar Şâh’ın, Mengli Tiğin; Yûnus Hân’ın, Mayacak adlı atabegleri bunlardandır.

Büyük Selçuklular’ın Kirman’daki şubesinde atabeğe, Lala beğ denirdi. Selçuklu arazisinde kurulup,
teşkilâtını benimseyen Mısır ve Suriye’ye hâkim olan Eyyûbîlerve Memlûklüler’de de atabeglik vardı.
Selâhaddîn Eyyûbî’nin oğlu Melik Fâzıl Ali’nin atabeği, Melik Mâmur Muhammed bin Azîz idi.
Memlûklülerde atabeğe, atabeg-ül-asâkir denirdi. Ayrıca, Selçuklulardan sonra İran’a hâkim olan ilhanlılar,
Celâyirliler, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safevîler, Kaçarlar, Hindistan’daki Dehli sultanlıkları ve Türklerle
münâsebeti olan Gürcülerde, İznik ve Bizans devletlerinde atabeglik ünvan ve müesseseleri vardı. Gürcistan’a
atabeg yurdu, atabeg mülkü mânâsında Sa-Atabago deniyordu.

Anadolu Selçuklu Devleti’ne tâbi bir beylik olarak kurulup, daha sonraları üç kıt’aya hâkim olan Osmanlı
Devleti’nde atabeğe Lala denirdi. Lalalar, şehzadelerin yetiştirilmeleri ile vazifeliydiler.



1) Muhâdarat fî târih-il-Ümem-ıl-İslâmiyye lid-devlet-il-Abbâsiyye; sh. 451

2) Et-Târih-ul-bahîr fid-Devlet-il-Atabekiyye (İbn-i Kesîr. Kahire 1963)

3) Zübdet-ül Haleb; cild-2. sh. 106

4) Zeylü Târih-i Dimeşk (İbn i Kalanisi. Leiden 1908); sh. 145

5) Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhâl: sh.50, 66, 78

AYDINOĞULLARI BEYLİĞİ

Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra, on dördüncü asrın başlarında Batı Anadolu bölgesinde,
Tire, Selçuk ve Birgi civarında kurulan bir beylik. Bu beyliği Germiyanoğulları ordusunda subaşı olan
Aydınoğlu Gazi Mehmed Bey kurmuş ve babasının adına izafeten Aydınoğulları ismi verilmiştir.

Germiyanoğlu Birinci Ya’kûb Bey, Büyük Menderes havzasının fethi için Aydınoğlu Mehmed Bey’i
göndermişti. Mehmed Bey, bu bölgeyi nüfuzu altında tutan Menteşe beyi Sasa’yı yenerek ele geçirdi. Şaşa,
muharebede aldığı yaralardan dolayı öldü. Bölgede kendi beyliğini kuran Mehmed Bey, İzmir’i de beyliğine
katınca, ülkesinin idaresini beş oğlu arasında paylaştırdı. Kendisi de devlet merkezi yaptığı Birgi şehrinde
oturarak, hükümdar sıfatıyla memleketi idare etti.

Aydınoğullarının en önemli limanı, bugünkü Selçuk (Ayasuluğ) şehriydi. Burada kurdukları tersane ve
donanma sayesinde deniz seferlerine başladılar. Mehmed Bey’in oğlu Umur Bey’in İzmir’i alması üzerine,

burada büyük bir donanma hazırlandı. Umur Bey, donanma ile Sakız, Bozcaada, Ağrıboz, Gümülcine havalisi
ve Mora sahillerine başarılı akınlar yaptı. Bol ganimetlerle döndüğü gibi, oraları haraç ve cizyeye bağladı.
Aydınoğlu Mehmed Bey, 1334 senesinde, Birgi civarında çıktığı bir avda suya düşerek hastalandı ve bir
müddet sonra vefat etti. Yerine kardeşlerinin ısrarıyla Gazi Umur Bey geçti.

Mehmed Bey, fikir ve san’at adamlarına çok değer verir, kendisi de ilimle uğraşırdı. Şahsı adına kitaplar
yazdırıp, bir çok tercümeler yaptırdı. Meşhûr Kadı İbn-i Melek ve müderris Muhyiddîn bu devirde ülkesinin
seçkin âlimlerindendir.

Babasının yerine geçen Umur Bey, 14 senelik beyliği sırasında devlet merkezi Birgi’de ancak üç gün
oturabildi. Bütün saltanatı muharebelerde geçti. Bu sebeple Umur Bey devri, Aydınoğulları’nın en parlak devri
oldu. Saltanatının ilk günlerinde Latinler İzmir’i almak için taarruz ettilerse de, geri çekilmek zorunda kaldılar.
Bundan sonra Umur Bey, Saruhanoğlu Süleyman Bey ile berâber Yunanistan ve Mora üzerine seferler
düzenledi. Bu seferlerden sayısız esir ve pek çok ganimetlerle döndü.

Bizans’ın elinde olan Alaşehir (Philadelfia) yarım asra yakın zaman Türk akınlarına karşı koymuştu.
Kaledekiler, kaleyi kuşatanlara cizye ve haraç vererek bir müddet muhasaranın kaldırılmasını sağlıyorlardı. Bu
şehri almayı çok arzu eden Umur Bey, 1335 senesinde, yaralı olmasına rağmen fethe muvaffak oldu. Bizans
imparatoru ile dostça geçinen Umur Bey, adalardaki isyanların bastırılmasında imparatora yardım etti.
Bizanslılarla yapılan görüşmeler sonunda Alaşehir halkının vergilerini affetti. Bizans imparatoru, 1336
senesinde Umur Bey’le bir dostluk andlaşması yaparak, Sakız adasını Aydınoğullarına bıraktı. Bizans’la olan
andlaşmasına sâdık kalan Umur Bey, gerektiğinde onlara yardım da etti.

Gazi Umur Bey, 1338 senesinde Yunanistan’a yaptığı seferde, Korinthos Berzâhı’ndan gemilerini karadan
kalaslar üstünde öbür tarafa geçirerek, İnebahtı körfezinde Latinlerle çarpıştı. Bizans’la olan dostluğundan
faydalanarak, onların seferlerine katıldı. Bu vesîle ile 1340 senesinde üç yüz gemiyle boğazdan Karadeniz’e
geçerek Kili’ye ve oradan Eflak bölgesine çıktı. Bizans imparatoru üçüncü Andronikos’un ölümünden sonra,
Umur Bey’in dostu ve kara orduları kumandanı Kantakuzen, imparatorun on yaşındaki oğlu Loannes’e vâsî
oldu. Bir süre sonra Kantakuzen, imparatorluğunu îlân ederek, düşmanlarına karşı Umur Bey’den yardım
istedi. Umur Bey ve Kantakuzen, bu mücâdelelerde başarı sağlayamadılar.

Aydınoğulları, Ege denizine hâkim oldular. Girit’e, hattâ Kıbrıs’a seferler düzenlediler. Bu yüzden Umur
Bey’in ünü her tarafa yayıldı, özellikle Lâtinlerin yakın doğudaki kalıntılarını tamamen ortadan kaldırdı.
Bunun üzerine papa, Aydınoğulları üzerine haçlı seferi düzenlenmesini teşvik etti. Bu defa 1344-45
senelerinde Kıbrıs, Cenova, Venedik ve Rodos gemilerinden müteşekkil müttefik bir donanmayla haçlılar ani
bir baskınla Sahil izmir’i aldılar. Yukarı İzmir’i elinde tutan Umur Bey’in şiddetli ve devamlı taarruzlarıyla
kesin bir netîce alamadılar. Bu durum karşısında andlaşma yapmağa karar verdilerse de, bâzı müttefiklerin
buna yanaşmaması üzerine, papa da karşı çıktı. Andlaşmayla bir sonuca varamıyacağını bilen Umur Bey, 1348
senesinde Sahil İzmir’i almak için bütün gücüyle silâha sarılıp, var kuvvetiyle yüklenerek kuşattı ise de, ön
saflarda kahramanca döğüşürken şetıîd düştü. Beylerinin ölümü üzerine manevî güçleri sarsılan Aydınoğulları,
İzmir üzerine yaptıkları kurtarma teşebbüsünden bir sonuç alamadılar.

Umur Bey’in yerine büyük kardeşi Hızır Bey geçti. Hızır Bey, Umur Bey’in yerini dolduracak kabiliyette
değildi. Bu sebeble haçlılara karşı fazla mukavemet edilmedi. 1348 senesi Ağustos ayının on sekizinde ağır
şartlarla kapitülasyona benzer özellikte bir and taşma imzalandı. Bu andlaşma yirmi madde olup; beyliğin
elinde bulunan iskelelerin hepsinden alınmakta olan gümrük vergisinin yarısının Latinlere verilmesi, hıristiyan
gemilerinin serbestçe Aydınoğulları limanlarına girebilmesi ve bütün deniz kuvvetlerinin silâhlarını bırakması
gibi maddeleri ihtiva etmekteydi. Bu andlaşma Aydınoğullarının gitgide zayıflamasına sebeb oldu.

Devlet merkezini Selçuk’a nakleden Hızır Bey, muhtemelen 1360 (H. 762) senesinde vefat etti. Onun yerine
Mehmed Bey’kı oğlu Îsâ Bey geçti, Îsâ Bey, Osmanlılarla dost geçindi. Bunun yanısıra 1371 senesinde
Venediklilerle mevcûd olan eski andlaşmayı yeniledi. 1389 senesinde yapılan Kosova muharebesinde Osmanlı
ordusunda bulunan yardımcı kuvvetler arasında bu beyliğin askerleri de vardı. Muharebede Birinci Murâd
Hân’ın şehâdete ermesi ile Yıldırım Bâyezîd Hân sultan oldu. Karamanoğullarının kışkırtması ile Anadolu
beyliklerinde bir ayaklanma hareketi başladı. Bu harekete Aydınoğulları da katıldı. Yeni pâdişâh Yıldırım
Bâyezîd, Rumeli’yi sağlama aldıktan sonra, ilk iş olarak Anadolu’da birliği te’min etmeye çalıştı. Bu sebeple
ilk iş olarak Aydınoğullarının üzerine yürüyerek Alaşehir’i aldı. Mukavemet görmeksizin Aydıneli’ni ele
geçirdi, Îsâ Bey, teslim oldu. Yıldırım Bâyezîd de, Îsâ Bey’in karşı koymadan ülkesini teslim etmesine
mükâfat olarak kendisini İzmir ve civarının müstakil emîri olarak tanıdı, Îsâ Bey’in kızı Hafsa Hâtûn ile
evlenerek, aradaki bağı kuvvetlendirdi. Yıldırım Bâyezîd, daha sonra emirlikten aldığı Îsâ Bey’i İznik’te
ikâmete mecbur etti. Böylece Aydınoğulları Beyliği, tamamen Osmanlılara bağlandı.

Aydınoğullarının büsbütün bertaraf edildiği zannedilirken, Osmanlı ordusundaki Aydınoğulları askerleri, 1402
Ankara Savaşı’nda Tîmûr Hân’ın safındaki beylerinin yanına geçtiler. Diğer beyliklerin askerlerini de
kışkırtarak Osmanlı ordusunun bozguna uğramasına sebeb oldular. Anadolu beylikleri, Ankara muharebesi
netîcesinde tekrar canlandı ve Anadolu’nun siyâsî birliği bozuldu. Bu arada Aydınoğulları da eski topraklarına
kavuştular ise de Îsâ Bey ölmüştü. Bu itibârla Aydınoğullan’nın başına Tîmûr Hân’ın emriyle Îsâ Bey’in oğlu
Mûsâ Bey geçti. Mûsâ Bey, bir sene umduğu yardımı göremeyince de 1426 yılında teslim oldu ve îdâm edildi.
Bölge böylece tamamen Osmanlı hâkimiyetine girdi.

Aydınoğullarının hâkim oldukları bölgede, yaptırdıkları cami, medrese, hân ve hamam gibi bir çok mîmârî
eserleri vardır. Bunlardan en önemlisi Selçuk’ta bulunan ve Îsâ Bey tarafından yaptırılan Îsâ Bey Câmii’dir.
Aydınoğulları beyleri kültür faaliyetlerini de teşvik etmişlerdir. Aydınoğullan’na ait Selçuk’ta bastırılmış
gümüş ve bakır sikkelerden bâzıları günümüze kadar ulaşmıştır. sonra 1403 yılında vefat etti ve yerine İkinci
Umur Bey geçti. Fakat Aydınoğlu İbrahim Bahâdır Bey’in oğlu Cüneyd Bey, karşı çıkarak hak iddiasında
bulundu ve İzmir’e gelerek Selçuk’u aldı. Bu vaziyet karşısında İkinci Umur Bey, kızını Cüneyd Bey’le
evlendirerek onunla anlaştı. İkinci Umur Bey’in 1405 senesinde ölümüyle de Cüneyd Bey, Aydınoğulları
topraklarına (Aydıneli’ne) 1425 senesine kadar bâzı fasılalarla tek başına hâkim oldu. Cüneyd Bey, yerini
sağlamlaştırmak için Osmanoğulları arasındaki taht kavgalarına karışıp, her defasında şehzadelerden birini
tutarak, zaman zaman kendisine müttefik bulmak ve mevcûd ittifaklara katılmak yolunu tuttu. Bir çok kere
başarısızlığına rağmen, Osmanlı sultanlarına kendini bağışlatmayı bildi. Her seferinde yeni vazifeler almaya
muvaffak oldu. Nihayet rahat durmadığından Sultan İkinci Murâd Hân, üzerine Anadolu beylerbeyi Hamza
Bey’i gönderdi. Cüneyd Bey, Osmanlı ordusu karşısında çaresiz kalarak, Sisam adasının karşısındaki İpsili
kalesine sığındı. Karamanlılardan



1) Rehber Ansiklopedesi; cild-2, sh. 137

2) Müslüman Türk Devletleri Târihi (Prof, Dr. Erdoğan Mercü); sh. 286

3) Anadolu Beylikleri (İ. Hakkı Uzunçarşılı); sh. 104

BABAÎLİK

Anadolu’da yaşayan Türkmenleri etrafında toplayıp, Anadolu Selçuklu Sultânı İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev’e
karşı isyan ettiren, peygamberlik iddiasında bulunan Baba Resûl ve onun adamlarından olan Baba İshak
tarafdârlarına verilen ad.

Büyük Selçuklu sultânı Alb Arslan tarafından 1071 (H. 464) senesinde kazanılan Malazgird zaferindan sonra,
Mâverâünnehr, Harezm, Azerbaycan, Horasan ve İran taraflarından gelen Türkler Anadolu’ya yerleşmeye
başladılar. Ayrıca Karanıtaylarla, Harezmliler arasındaki mücâdeleler sebebiyle Fergana’daki şehirlerin çoğu
harabe hâline gelince, bölgedeki halkın büyük bir kısmı Anadolu’ya göç etti. Aynı dönemde Büyük Selçuklu
Devleti’nin, Harezmliler tarafından yıkılmasından sonra, yine pek çok Türk, Anadolu’ya gelerek yerleşti.
Ayrıca bu sıralarda ortaya çıkan Moğol istilâsında, Cengiz orduları önünden kaçan Oğuz ve Karluk Türkleri de
Anadolu’yu yurt edindiler. Daha sonra Harezmşâhlar Devleti’nin yıkılması ile Harezm Türkleri de Türkiye
Selçuklularına sığınırak Anadolu’ya gelip yerleştiler.

Bu sırada Alâeddîn Keykûbâd’ın idaresindeki Türkiye Selçuklu Devleti, hemen her yönden zirveye ulaşmıştı.
Değişik milletlere mensup, değişik inanç ve kültür yapısına sahip topluluklar, Anadolu’da bir müddet sulh ve
sükûn içinde yaşadılar. Henüz eski dinlerinden vaz geçmeyen ve yeni müslüman olan Türkmenler, büyük
kitleler hâlinde Anadolu’ya gelip yerleştiler ve Orta Asya’daki inanç ve yaşayışlarını devam ettirmeye
çalıştılar. Anadolu’ya gelen bu Türkmen kitleleriyle birlikte, değişik mıntıkalardan gelen tasavvuf erbabı
dervişler de vardı. Hakîkî tasavvuf erbabı olup, insanlara Allahü teâlânın dîninin emirlerini ve yasaklarını
anlatan dervişlerin yanında; tasavvuf erbabı, zâhid gibi görünüp, eski Mani ve Mecusîlik dînindeki bozuk
inanışları, İslâm dînindenmiş gibi göstermeye çalışan sapık kimseler de vardı.

Şihâbüddîn Sühreverdî ve Necmüddîn-i Kübrâ gibi büyük velîlere bağlı olan dervişler, daha çok şehir
kesimlerinde yerleşip, insanları Allahü teâlânın emirlerine uymaya ve yasaklarından sakınmaya davet
ediyorlardı. Bu zâtlar, bilhassa; Konya, Kayseri, Tokat ve Amasya gibi merkezlerde te’sirli oluyorlardı.
Bozkırlarda göçebe olarak yaşayan Türkmenlerin ise, İslâm dîni ile ilgili köklü ve sahih bilgileri az
olduğundan, bilhassa bozguncu fikirler taşıyan art niyetli kişiler bu durumdan istifâde ederek, kendi sapık
fikirlerini anlatıp insanları ifsâd ediyorlardı. Eski inançlarını ve atalarıyla ilgili bir takım dînî geleneklerini
muhafaza eden Türkmenler; baba, ata veya dede ünvanını taşıyan bâzı kötü niyetli kimselerin etkisinde
kalıyorlardı.

Hakîkî melâmîlikten uzaklaşan ard niyetli bâzı kimseler, kendilerine cevâlika, melâmî veya kalenderi diyor,
etraflarına topladıkları kimselere Hint menşeli bir takım sapık fikirleri telkin ederek, her türlü günahı
işliyorlardı. “Kalblerimiz temizdir, her işi Allah rızâsı için yapıyoruz; riyadan, gösterişten kurtulup hâlis Allah
adamı olmak için günah işliyoruz. Allahü teâlânın ibâdete ihtiyâcı yoktur. Kulların günah işlemesi ona zarar,
ziyan vermez. Asıl günâh, mahlûkları incitmek, can yakmaktır. İbâdet de, insanlara iyilik, ihsan etmektir”
diyerek câhilleri aldatıyorlardı. Bunların çoğu bekâr yaşıyor, ahlâkî ve dînî kaidelere riâyet etmiyor, acâib
kıyafetlerle geziyor, saçlarını, sakallarını, bıyık ve kaşlarını, tamâmiyle kazıtıyorlardı. İslâm dîninin emir ve
yasaklarını hiçe sayan bu kimseler, şehirlerde kabul görmüyor, hattâ kovuluyorlardı. Kendilerine melâmî veya
kalenden diyen ve derviş olduklarını iddia eden bu zındıklar, aslında tabîata, suya, aya ve güneşe
tapmaktaydılar.

Temel görüş ve fikirleri, İslâm dînini yok edip, Mecusîlikteki ve Mani dinindeki sapık fikirleri yaymak olan,
çeşitli sinsî metodlarla insanları kandıran bâtınîler (ismâilîler) de boş durmuyor, Suriye ve Güneydoğu
Anadolu bölgesindeki yeni müslüman olmuş Türkmenler arasında bozuk fikirlerini yayıyorlardı.

Dînî, siyâsî ve ekonomik özellikleri bu durumda olan Anadolu’daki Selçuklu Devleti’nin başında, güçlü, âdil
vefazîlet sahibi Alâeddîn Keykûbâd bulunuyordu. Onun zamanında dışarıda devletin îtibârı olduğu gibi,
insanlar da kardeşçe, huzur içinde yaşıyorlardı. Devletin güçlü bir ordusu vardı. Ülke içinde bir çok îmâr ve
inşâ çalışmaları devam etmekte idi. Selçuklu Devleti’nin bu durumu karşısında, Moğollar da Anadolu’ya karşı
bir istilâ ve tecâvüz hareketine cesaret edemiyorlardı.

1237 (H. 635)’de Alâeddîn Keykûbâd’ın ölümünden sonra tahta geçen İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev, babası
gibi dirayet ve liyâkat gösteremediği gibi, devlet işlerini bâzı kimselere vererek kendi hâlinde yaşamaya

başladı. Kendilerine vazife verilen kimseler de, memleketi, kendi siyâsî menfaatleri doğrultusunda idare
ediyorlardı. Bu boşluktan ve kargaşalıktan istifâde eden vergi memurları, halkı yüksek vergilerle ezmeye
başladılar. Bir kaç yıl içinde ülkenin idaresinde ve halkın huzurunda bozukluklar başgösterdi. Bu sıkıntı ve
sarsıntıları fırsat bilen bâzı bozuk kimseler, ihtiyaçlarını giderebilmek için yağma hareketlerine girdiler. Bu
şekilde, ülkenin her tarafında huzursuzluklar çoğaldı.

Moğol zulmünden kaçıp gelen ve bir kısmı Suriye’deki Eyyûbîlere, bir kısmı da Selçuklu hükümdarı Alâeddîn
Keykûbâd’a sığınan Harezmliler de, Alâeddîn Keykûbâd’ın ölümünden sonra yerine geçen İkinci Gıyâseddîn
Keyhüsrev’e karşı harekete geçtiler. Hükümdar bu yüzden Harezmlilerin reisi Kayır Hân’ı yakalatıp, Zamantı
kalesine haps ettirdi. Kayır Hân’ın zindanda ölmesi üzerine isyan eden Harezmliler, Orta Anadolu’dan itibaren
geçtikleri yerleri yağmalayarak Malatya’ya ulaştılar. Kendilerine katılan yetmiş bin kadar Türkmen kuvvetiyle
beraber Güneydoğu Anadolu mıntıkalarını; Urfa, Harran ve Suruç bölgelerini tamamen harâb ettiler.
Suriye’deki Eyyûbîlerin ve Anadolu’yu istilâ etmek isteyen Moğolların da Türkmenleri teşvik ve tahrik etmesi,
isyanı iyice büyüttü.

Ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan istifâde etmesini bilen Baba Resûl, Sultan’ın zalimliğini, içki
meclislerinde bulunarak Allah yolundan ayrıldığını, devlet adamlarının halka zulm ettiğini, kendinin bütün bu
yolsuzluk ve zulümlere son vermek üzere, bizzat Allah tarafından vazifelendirdiğini ve zafere ulaşacağını
söyleyip, propaganda etti. Talebesi olan Baba İshak’ı da, peygamber olduğu fikrini anlatmak ve Türkmenleri,
Selçuklu Devleti’ne karşı isyana teşvik etmek üzere Güneydoğu Anadolu’ya gönderdi.

Selçuklu sultânı İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev’in idaresinden memnun olmayan Harezmlilerin ve Türkmenlerin
devlete karşı olan tutumlarından faydalanmasını bilen Baba İshak, müslüman ve zâhid görünerek câhil ahâlîyi
aldattı. Bâtınîliğe ait sapık fikirleri Türkmenler arasında yaymaya çalıştı. Amasya dolaylarında geleceği
beklenen kurtarıcı peygamberin çıktığını söyleyerek herkesin inanmasını istedi ve halkı Selçuklu Devleti’ne
karşı toplu hâlde isyana teşvik etti.

Amasya yöresinde bulunan Baba Resûl’ün peygamberlik iddiasında bulunduğunu ve kendisine karşı isyan
ettiğini haber alan İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev, onun üzerine ordu gönderdi. Amasya’ya ulaşan ordu, şehre
hâkim oldu. Taraftarlarıyla bir müddet kendisini savunan Baba Resûl, daha fazla dayanamayarak kaçtı ve
Amasya kalesine sığındı. Şeyhinin kuşatıldığını haber alan Kefersûd’da bulunan Baba İshak, Sultan’ın bir
vergi memurunun kendisine yaptığı haksızlığı bahane edip, zâten Selçuklulara karşı ayaklanmış olan
Harezmlileri ve Maraş, Adıyaman, Kefersûd, Malatya ve Elbistan’ı içine alan bölgedeki Türkmenleri etrâfına
toplayarak Amasya’ya hareket etti. Gayr-i müslimlerin ve Selçuklu idaresine karşı memnuniyetsiz olan
kimselerin de katılmasıyla isyan iyice büyüdü. Büyük bir kısmı câhil Türkmenlerden olan Baba İshak’ın
ordusu, önce Kefersûd’u işgal etti. Sonra Adıyaman (Hısn-ı mansûr), Gerger ve Kahta’yı ele geçirdiler.
Yollarının üstündeki her yeri yağmalayarak kendilerine karşı çıkanları işkenceyle öldürdüler.

Büyüyen tehlikenin kendilerine yaklaştığını gören ve kahramanlığı ile meşhûr olan Malatya valisi
Muzafferüddîn Ali-Şîr, Selçuklu askerlerinden ve bir kısım hıristiyan ahâliden topladığı kuvvetlerle Baba
İshak küvetlerine karşı koymaya çalıştı. İki taraf arasında Malatya yakınlarında meydana gelen korkunç bir
savaştan sonra, Muzefferüddîn Ali-Şîr’e bağlı birlikler yenilerek geri çekildiler. Vali tekrar Malatya’ya
dönerek yeni kuvvetler hazırlamaya başladı. Topladığı yeni kuvvetlerle babaîleri yâni Baba İshak taraftarlarını
geriletmeyi denedi ise de muvaffak olamadı. Malatya yakınlarındaki Elbistan’da cereyan eden savaştan sonra,
Baba İshak kuvvetleri yeni tarafdarların katılmasıyla iyice kuvvetlendi. Sivas’a doğru yürüyen babaîlere,
Sivas’taki Selçuklu askerleri ve yerli ahâli karşı koyduysa da muvaffakiyet sağlanamadı. Sivas valisini ve ileri
gelenlerini işkence yaparak öldürdüler. Bir çok yağma ve gasb hareketinde bulunarak iyice azdılar. Muhasara
altında bulunan Baba Resûl’e kavuşmak üzere Tokat ve Amasya taraflarına doğru yürüdüler ve karşı gelenleri
imha ettiler. Baba İshak ve tarafdârlarının Amasya’ya yöneldiğini haber alıp, durumun iyice karışacağını ve
hayâtının tehlikede olduğunu anlayan Baba Resûl, yakın adamlarıyla Baba İshak’a haber göndererek,

Amasya’ya değil, Canik taraflarına gitmelerini istedi. Fakat buna aldırış etmeyen Baba İshak ve tarafdarları
Amasya’ya geldiler.

Bu gelişmeleri haber alan Selçuklu sultânı İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev, Anadolu’da çok sevilen
Mübârizüddîn Armağan Şâh’ı, Amasya valiliğine tâyin etti ve ayaklanmayı bastırmakla vazifelendirdi.
Amasya’ya gelen Armağan Şah şehre hâkim oldu.

Baba Resûl ve adamları, şiddetle karşı koymaya çalıştılar. Baba Resûl; kendi tarafdârlarını hiç bir şeyden
korkmamaları ve şiddetle çarpışmaları için teşvîk etti ve hiç kimsenin düşman silâhlarından yaralanıp
ölmeyeceği telkininde bulundu. Ancak isyancılar sekiz arkadaşlarının öldürüldüğünü ve bir çoğunun da
yaralandığını görünce, endişe ve korkuya kapılarak Baba Resûl’e geldiler ve; “Neden bizi aldattın? Sen de
tıpkı arkadaşlarımız gibi öleceksin” dediler. Baba Resûl yeminler ederek, Allah’ın meleğinin kendisine zafer
vâd ettiğini söyledi. Bu defa karşısındakiler; “Seni aldatan şeytandır” dediler. Bu sözler karşısında söyleyecek
bir şey bulamayan ve hilesinin anlaşıldığını kavrayan Baba Resûl, bir bahane ile; “Ey Rabbîm! Ne yaptın!
Yoksa uyuyor musun?” dedi. Yanındakilere de dönerek; “Yarın Rabbim ile konuşacağım ve sizin hepinizin
huzurunda, size ve bana bu talihsizliğin neden eriştiğini soracağım” dedi ve şâmânizmdeki samanların gök
tanrı ile konuştukları yolundaki iddialarına benzeyen inancını ortaya koydu. Ertesi gün bir hücûm daha yaptı
ve bu esnada kürek kemiklerinden yaralandı, ölümünün fark edilmemesi için bir kenara çekilerek saklandı.
Daha sonra Mübârizüddîn Armağan Şah tarafından yakalanıp, kale burcuna asılarak îdâm edildi. Gece olunca,
ileri gelen adamları onu asılı olduğu yerden indirdiler. Sabah olunca da Baba Resûl’ü asılı olduğu yerde
göremeyen tarafdarları, onun, hiç bir fânî tarafından öldürülemeyeceğini ve Baba’nın göklere çıkıp meleklerin
yardımını getireceğini söylediler. Böylece bâtınîlikteki, geleceği beklenen peygamber ve Mehdî inancını
sinsice yaydılar. Bu sırada Baba İshak ve tarafdarları da Amasya’ya gelerek, Selçuklu kumandanı
Mübârizüddîn Armağan Şâh’ı şehîd ettiler. Baba Resûl’ün ölmediğine ve kendilerine zafer ve hâkimiyet vâd
ettiğine inanan babaîler, hücûma geçerek başşehir Konya’ya doğru yürüdüler.

Ordusunun başına gelenleri öğrenen İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev, Erzurum’da bulunan, Moğollara karşı
sınırlarını korumakla vazifeli ordunun, babaîler üzerine yürümesini emretti. Çevreden toplanan yeni
kuvvetlerle takviye edilen bu ordu, Kayseri’ye geldi. Frenk ve Gürcü askerleriyle de takviye edilen Selçuklu
ordusu, altmış bin süvariye ulaştı ve ordunun kumandanlığına Necmeddîn Behrâmşâh tâyin edildi.

Babaîlerin kadınları, çocukları, bütün ağırlıkları ve sürüleriyle birlikte Kırşehir yakınlarındaki Malya ovasında
toplandığını haber alan Necmeddîn Behrâmşâh, emrindeki büyük bir orduyla birlikte Kırşehir’e hareket etti.
1240 (H. 638) senesi sonbaharında iki tarafın orduları Malya ovasında savaş nizâmı aldılar. Tecrübeli bir
kumandan olan Necmeddîn Behrâmşâh, ordunun önüne Frenk askerlerini yerleştirdi. İlk hücûm Baba İshak
tarafdârı olan Türkmenler tarafından yapıldı. Çelik zırhlarla teçhiz edilmiş Selçuklu ordusu üzerinde etkili
olamayan babaîler geri çekildiler. İkinci hücûm ise Selçuklu ordusu tarafından gerçekleştirildi. Baba İshak
taraftarları bu şiddetli hücûm karşısında şaşkına dönüp geri çekildiler. Ağırlıklarının gerisine sığınarak
kendilerini müdâfaaya çalıştılarsa da fayda vermedi.

Savaş, Selçuklu ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı. İsyancı sapıkların büyük bir kısmı kılıçtan geçirilerek
cezalarını buldular. Reisleri Baba İshak da bu savaşta öldürüldü.

Savaş sonunda ele geçirilen esirler; İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev’e gönderildi. Elde edilen ganîmetler de
askerler arasında paylaşıldı. Savaşta başarı sağlayan kumandanlar ve ordudaki askerler, sultan tarafından
mükâfatlandırıldı. Konya’ya gönderilen esirler îdâm edilmek istendi ise de, vezir Celâleddîn Karatay’ın araya
girmesiyle affedildiler.

Uzun zamandır Selçuklu Devleti’ni şiddetli bir şekilde sarsan, babaîlik isyanının bastırılması, büyük bir fitneyi
önlemiş oldu. Daha sonraki zamanlarda bilhassa Türkmenler arasında, babaîliğin izleri ve inançları görülmüşse
de, yerleşik hayâta geçilmesi ve İslâm dîninin sağlam kaynaklardan öğrenilmesi sonucu bir varlık gösteremedi.

Kendisinin peygamber olduğunu iddia eden Baba Resûl’ün ve onu destekleyip Selçuklu Devleti’ne karşı isyan
eden Baba İshak’ın kimlikleri hakkında kaynaklarda değişik görüş ve rivayetler vardır.

Anadolu Türk târihi boyunca en geniş ve en büyük ayaklanmalardan biri olan babaî isyanı, Türkiye Selçuklu
Devleti târihinde bir dönüm noktası teşkil eder. Bu isyan sebebiyle devletin siyâsî, iktisadî ve ictimâî nizâmı
sarsıldı. O zamana kadar Selçuklulara karşı harekete geçmeye cesaret edemeyen Moğollar, 1243 (H. 641)
senesinde, devletin bu zayıf durumundan istifâde ederek Anadolu’ya saldırdı. Zâten Harezmliler ve
Türkmenler tarafından tahrip edilen memleketi büsbütün yağmaladılar. Siyâsî olduğu kadar dînî bir mâhiyet de
arz eden Babaîlik isyanı, Anadolu’nun kapısını Moğollara açan bir olay olmuştur.



1) Târih-i Cihan Guşa; cild-3, sh. 335

2) Buğyet-üt-Taleb; sh. 215-220

3) Amasya Târihi; cild-2, sh. 368

4) El-Evâmir-ul-alâiyye; sh. 499-502

5) Ebül-Ferec Târihi; cild-2, sh. 540

6) Menâkıbü’l-Kudsiye fî Menâsib-il-ünsiye

7) Muhtasar-üd-Düvel; sh. 439-440

8) Tevârih-i Âl-i Osman; cild-2, sh. 86

BÂBEK

Azerbaycan taraflarında, Abbasî halîfeleri Me’mûn ve Mu’tasım’a karşı isyan eden hurremîlerin reisi. Doğum
yeri Azerbaycan olup, doğum târihi bilinmemektedir. Babasının kim olduğu hususunda çeşitli rivayetler vardır.
Bir rivayette Abdullah adında Medâyinli bir yağ tüccarıdır. Bâzı kaynaklarda Bâbek’in babasının isminin
Behrâm, Abdullah veya Ebû Müslim’in kızı Fâtımanın oğlu Mutahhar olduğu bildirilmektedir. Annesi ise
sütannelikle geçinen âmâ bir kadındır.

Aslen mecûsî bir ailenin çocuğu olan Bâbek, 753 (H. 136) senesinde Ebû Müslim’in îdâm edilmesi üzerine
Horasan’da ortaya çıkan ve daha önce Mejdek’in ortaya koyduğu komünizm fikirlerini savunan hurremiyye
fırkasının başına geçti ve Bizanslıların da kışkırtmasıyla, Abbasî halîfelerine isyan etti. Yüz binlerce masum
müslümanın kanının dökülmesine sebep oldu. Aslen Türk olan Abbasî kumandanı Afşin tarafından yakalanıp,
838 (H. 222) de Samarrâ’da îdâm edildi.

Azerbaycan’ın Bilâl-âbâd şehrinde doğup büyüyen Bâbek, on yaşına kadar, annesinin yanında kaldı. Bundan
sonra ailesinden ayrılıp, sekiz yıl Tebriz civarında çobanlık yaptı ve 18 yaşında tekrar annesinin yanına döndü.
Bu sırada hurremîlerin reisi Câvidân onu yanına alıp özel olarak yetiştirdi. Câvidân İran’da yaşamış mecûsîlik,
zerdüştlik ve maniheizm’in temel fikirlerini birleştirerek bugünkü komünist fikirlere benzer bazı saçmalıklar

ortaya koymuş olan Mejdek’in fikirlerini savundu. Câvidân ölünce, kendisine âşık olan Câvidân’ın karısıyle
evlendi. Kadın; “Câvidân’ın; “Ruhum Bâbek’e geçecek, ona îtimâd edin” dediğini nakletti. Bu suretle
hurremîlerin Bâbek’e itaat etmesini sağladı. Hurremîlerin başına geçen Bâbek, fırsat buldukça civarda bulunan
müslümanlara saldırdı, mallarını yağmaladı ve kadın, çocuk ayırmaksızın binlerce kimseyi kılıçtan geçirdi.
Hurremîler arasında şöhreti yayıldı ve kendisine tâbi olanların sayısı gün geçtikçe fazlalaştı. Bizanslılar
tarafından, Abbasî halîfesi Me’mûn’a karşı kışkırtılan ve yardım edilen Bâbek, Bezz şehrini merkez seçti.
Kendisine bağlı olan hurremîleri ve Abbasî idaresinden memnun olmayan kimseleri etrafına toplayarak isyan
etti. Abbasi halîfesi Me’mûn, isyanı bastırmak üzere onun üzerine kuvvet gönderdiyse de, arazinin engebeli
olması sebebiyle Bâbek karşısında muvaffakiyet sağlanamadı. Halîfe Me’mûn’un Bizans seferleriyle
uğraşması, bu tarafa daha fazla önem verememesi, daha sonra da gönderilen kuvvetlerin başarı sağlayamaması
Bâbek’i daha da cesaretlendirdi. Bunun neticesinde daha fazla müslüman kanı dökmeye başladı. Abbasî
halîfesi Me’mûn’a karşı düşmanlık besleyen ve o bölgede oturan Ermeni kabile reislerinin Bâbek” tarafında
yer almaları, ona cesaret verdi. Masum müslümanlara karşı daha önce uyguladığı zulüm ve işkenceleri gittikçe
artırdı. Diğer taraftan, halîfe Me’mûn’un mühim kuvvetler ile birlikte bizzat Bizans seserine çıkmasını fırsat
bilen ve bu vaziyetten istifâde eden Bâbek, emrindeki hurremîlerle Fars ve İsfehan eyâletlerini işgal edip,
kadın-çocuk demeden çok sayıda müslümanı şehîd ettiler.

Halîfe Me’mûn, Rum seferi dönüşünde, 833 (H. 218) senesinde vefat etti. Yerine geçen Mu’tasım, yirmi
seneye yakın bir zaman süren ve devleti ciddî şekilde tehdîd etmeye başlayan Bâbek ve tarafdârlarının isyanını
bastırmak için yeni kuvvetler gönderdi. Bâbek ve tarafdârlarını müthiş bir bozguna uğratan Abbasî ordusu
Bağdad’a dönünce, yeniden isyan ettiler. Üzerlerine yeni kuvvetler gönderildi. Bâzı muvaffakiyetler sağlandı
ise de, isyanın bastırılması mümkün olmadığı gibi büyümesine de mâni olunamadı. Bu şekilde mevzî
faaliyetlerle isyancıların ortadan kaldırılamayacağını anlayan halîfe Mu’tasım, kendisinin Mısır valiliği
sırasında yanında bulundurduğu, askerî bilgi ve kudretine şâhid olduğu asıl adı Haydar bin Kâvûs olan Afşin’i,
835 (H. 220) senesinde el-Cibâl ve Azerbaycan bölgelerine vali tâyin edip, Bâbek isyanını bastırmakla
vazifelendirdi. Tecrübeli bir kumandan olan Afşin, mücâdeleye başlamadan önce karargâhını kurduğu Berzend
ile Bağdad arasındaki kalelere asker yerleştirdi ve kaleleri tahkim ederek, merkez ile olan irtibatını, erzak, ve
zahire yollarını emniyet ve kontrol altına aldı. Kurduğu casusluk teşkilâtı ile de Bâbek ve tarafdârları hakkında
bilgi toplamaya çalıştı. Halîfe Mu’tasım, ordunun iaşe ve teçhizat sıkıntısı çekmemesi ve maneviyâtının
sarsılmaması için, Türk kumandanlarından Boğa el-Kebîr idaresinde Afşin’e para ve zahire gönderdi.

Afşin, aldığı tedbirlerle beklemediği bir anda Bâbek ve tarafdârları üzerine yürüyerek, onları el-Bezz’e
çekilmeye mecbur bıraktı. Tecrübeli kumandan Afşin’in bütün tedbirlerine rağmen, Bâbek zaman zaman ani
baskınlar düzenleyerek zahire kollarını yağma etti. Çevre şartlarının elverişsizliği ve kış mevsiminin bastırması
sonucu yeterli başarıyı elde edemeyen Afşin, 836 (H. 221) senesi yazında topladığı kuvvetlerle Bâbek üzerine
sefere hazırlandı. Kuvvetlerini iki kısma ayırıp, bir kısmını Boğa el-Kebîr kumandasında, diğer kısmının
başında ise kendisi olduğu hâlde iki koldan el-Bezz üzerine yürüdü. Şiddetli bir fırtına yüzünden Boğa,
Afşin’den habersiz karargâhına geri döndü. Ertesi gün Afşin, Bâbek’in karargâhına hücûm ederek, başta
Bâbek’in karısı olmak üzere pek çok esir ganîmet ele geçirdi. Afşin, bu muzafferiyetten sonra Dervez’deki
karargâhına döndü. Afşin’in döndüğünden haberi olmayan Boğa, havanın düzelmesi üzerine tekrar el-Bezze
istikâmetinde yürüyüşe geçti. El-Bezz’e yaklaştığı sırada, Afşin’in geri döndüğünü öğrenince, askerine ric’at
emri verdi. Bâbek’in kuvvetleri, yalnız olduğunu anlayıp tâkib ettiler. Konaklama esnasında üzerine hücûm
ettiler. Boğa, ağır kayıplar vererek Heştâdsâr’a çekildi, bir müddet kaldıktan sonra irtibat sağladığı Afşin’in
emriyle Merâga’ya döndü.

836 (H. 221) senesi kışını Berzend’de geçiren Afşin, Halîfe Mu’tasım’ın gönderdiği takviye kuvvetlerle Bâbek
üzerine yeni bir sefere hazırlandı. Bu durumu haber alan Bâbek, Bizans İmparatoru Theophilos’a mektup
yazarak Abbasîler üzerine sefer düzenlenmesini istedi. Halîfenin gönderdiği kuvvetlerle ordusunu takviye eden
Afşin, Bâbek’in merkez olarak seçtiği el-Bezz şehri yakınındaki Kelân-urz denilen yerde karargâh kürdü.
Bâbek’e karşı bâzı başarılar elde etti.


Click to View FlipBook Version