The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by kitablarinmuhteviyati, 2021-12-05 13:45:16

İslam Tarihi Ansiklopedisi 2. Cild

İslam Tarihi Ansiklopedisi 2. Cild

Keywords: İslam Tarihi Ansiklopedisi

Müslüman-Türk ordusunun seçrne babayiğitlerinden, her biri bir orduya bedel olan; Sanduk Bey, Trankoğlu,
Bekçioğlu Afşin Bey, Uvakoğlu Çavlu Bey, Porsuk Bey, Artuk Bey, Tutak, Yakûtî, Gevherâyin, Atsız,
Arslantaş, Ahmed Şah, Dilmaçoğlu Mehmed, Aksungur, Mengücük, Abdülmâlikoğlu Muhammed, Bozan Bey,
gibi kahraman kumandanlar, birliklerinin başına geçip ordugâhta yerlerini aldılar. Mücâhidlere, “Cenâb-ı
Hakk’ın ism-i şerîfini yüceltmek, dîn-i İslâm’ı yaymak” şeklinde niyetlerini tekrarlamalarını, emir vermeden
hücûma kalkmamalarını, emân dileyene kılıç vurmamalarını, “Allah Allah” diyerek çarpışmalarını spyleyip,
askerlerini heyecana getiren hitaplarda bulundular.

O gece, düşman karargâhının yakınlarına sokulmakla vazifeli mücâhidler, sabaha kadar ok atıp, tekbir
getirerek ve kös çalarak Bizans askerlerinin kalblerine korku saldılar. Düşmanı uykudan ederek bitkin hâle
düşürttüler.

Yine o gece, mücâhid Sultan Alb Arslan, sabaha kadar uyumadı. Allahü teâlâya göz yaşları arasında ibâdet
eyledi. Otağ-ı hümâyûnun yere serilmiş halılarını kaldırıp, pak toprağa mübarek alnını koyarak secdeye
kapandı. Gözlerinden akan yaşlar toprağı ıslatırken; “Yâ Rabbî! Sen’n dînini yaymak, ism-i şerîfini yüceltmek
için yaşıyorum. Habîb-i ekrem ve Nebî-yi muhterem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin hatırı için, hazret-
i Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali radıyallahü anhüm efendilerimizin hatırı için, Kur’ân-ı kerîmde medh ederek
bahsettiğin Eshâb-ı kiramın hatırı için, bu İslâm düşmanlarını kahrederek ordumu muzaffer eyle. Evliyanın
ruhlarını bizimle beraber et!...” diye niyazda bulundu. Yaptığı uzun dualardan sonra atına binerek, istirahat
eden mücâhidlerin arasında dolaştı. Kumandanlar, kararlaştırıldığı şekilde sağ ve sol kanatlarda yerlerini almış,
birliklerinin başında uykuya dalmışlardı. İleri hatlardaki vazifeli askerlerin çaldığı kös sesleri gecenin
sessizliğini bozuyordu. Nöbetçilerin gözleri, karanlığı delercesine, düşman karargâhına dikilmişti. Herkesin
vazife başında olması Sultan’ı memnun etti.

Fecrle beraber müezzinler, yanık sesleri ile Ezân-ı Muhammedî’yi okumaya başladılar. Alb Arslan, büyük bir
haz ile huşu içinde müezzinlerkinledi. Ölümü, kabir hayâtını, Eshâb-ı kiramın İslâmiyet’i yaymak için çektiği
sıkıntıları düşündü. Belki de bu son savaşıydı. Çok sevdiği cihâd yolunda şehâdet mertebesine kavuşacaktı.
Gözlerinden iki damla yaş toprağa akarken, bütün ordunun abdest alışını seyretti. Herkes koca ovada yerini
alırken, Sultan da, ordu imâmı Buhâralı Abdülmâlikoğlu Muhammed’in arkasında sünneti kılmaya başladı.
Kamet getirildikten sonra, imâmın, “Allahü ekber” demesiyle koca ordu, Allahü teâlânın huzurunda farza
durdular. İmâm, Fâtiha’dan sonra cihâd âyet-i kerîmelerinden okudu. Binlerce mücâhid askerin hep birden
rükûya eğilip secdeye varmaları ve tekrar doğrulmaları pek heybetli idi. Bu hâl bir dağın yere kapanmasını
andırıyordu. Namaz kılınıp sıra duaya gelince, bütün askerler el açarak, Allahü teâlâdan zafer ihsan etmesini,
bu uğurda şehîd veya gazi olmalarını niyaz ettiler. Gözyaşları içinde yapılan duadan sonra gür ve yanık sesli
müezzin, dâvûdî sesiyle Haşr sûresinin son âyet-i kerîmelerini okudu. Namazdan sonra, aynı birlikte olanlar
silâh arkadaşlarıyla helâllaştılar. Herkesin dudakları kıpırdıyor, şehâdetten önce büyük bir aşkla Allahü
teâlânın ismini anıyorlardı.

1071 yılının 26 Ağustos’u, günlerden Cum’a... Mücâhid Sultan Muhammed Alb Arslan, savaş düzeni alan
gazilerini teftiş edip, teçhizatlarını gözden geçirdi.

Kumandanlara hareket tarzlarını yeniden hatırlattı.

Günlerden Cum’a, vakit öğle... Heyecan son noktasına gelmişti. Cum’a, ayrıca mü’minlerin bayramıydı. Biraz
sonra başlayacak olan savaşta kim bilir kimler Allah yolunda kurban olacak ve çok özledikleri şehâdet
mertebesine kavuşarak hakîki bayramı yapacaklardı.

Sultan Alb Arslan ve kahraman ordusu, cephede hep birlikte Cum’a namazını kıldılar. Göz yaşları arasında
yapılan duadan sonra, beyaz elbisesini giyen Alb Arslan, atının kuyruğunu kendi elleri ile düğümledikten
sonra, kıbleye döndü ve secdeye kapandı. Cenâb-ı Hakk’a hamd ettikten sonra, gözlerinden yaşlar boşanırken;

“Allah’ım! Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin rızân için
savaşıyorum. Allah’ım! Ordumu muzaffer eyle! Günahlarım sebebiyle onları kahreyleme! Allah’ım! Niyetim
hâlistir. Bana yardım et. Sözlerimde yalan varsa beni kahreyle!...” diye yalvardı. Sonra doğruldu ve bir
sıçrayışta atına bindi. Gözleri çakmak gibi yanıyordu. Ordusuna şöyle bir göz gezdirdikten sonra; “Beylerim!
Yiğitlerim! Dîn-i İslâm’a hizmette yarış eden gazilerim!” Mücâhidler, atlarının üzerinde dikkat kesilmişler,
Sultanlarının sözlerini heyecanla dinliyorlardı.

Alb Arslan, büyük bir azimle; “İşte şehîdlik kefenini giydim! Allahü teâlânın rızâsı için, içinizden bir nefer
gibi çarpışacağım. Eğer şehâdet mertebesine kavuşursam, bu beyaz elbisem kefenim olsun! O zaman, oğlumuz
Melikşâh elbet başbuğdur!...” dediği an, heyecandan bir yay kirişi gibi titreyen mücâhidler, hep bir ağızdan;
“Allah, seni başımızdan eksik etmesin Sultanım!...” dediler. Her birinin gözleri alev alev yanıyor, bir an önce
düşmanın üzerine atılmak istiyorlardı.

Alb Arslan, kahraman askerlerini bir baba şefkati ile süzdükten sonra; “Küffârın sayısı çok, silâhları fazla!
Sayımız az, fakat Allahü teâlâ bizimle!... Bütün müslümanların, camilerde bizim için dua ettiği bu saatte,
kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer oluruz, veya şehîd olarak Cennet’e gideriz. Bugün
burada sultan yoktur, ben de sizlerden biriyim. İsteyen dönüp gidebilir, haklarımızı onlara helâl ettik!...”
derken, iyice bilenmiş olan gâzîler hep birlikte; “Hâşâ... Ölmek var, dönmek yok Sultan’ım!” dediler. Sultan
Alb Arslan, son sözünü söylemek üzere sağ elindeki kılıcını havaya kaldırıp; “Cenâb-ı Hak gazanızı mübarek
eylesin!...” dediği an, koca ova, mücâhidlerin; “Âmîn! Âmîn!..” sesleri ile çınladı.

Bir anda kösler vurulmaya, cenk marşları çalınmaya başladı. Bu sesi işiten yağız atlar yerinde duramaz oldu.
Tırnaklarıyla toprağı eşiyor, sık sık şaha kalkıyordu. Süvarilerin de heyecanları son haddine gelmişti. Sultan;
“Yâ Allah! Bismillah!... Allahü ekber!...” diyerek kılıcını ileri uzattı. Hücûm emrini alan yiğit askerler, yaydan
boşalmış ok gibi ileri fırladılar. “Allah! Allah!” nidaları semâda yankılanırken, iki yüz bin kişilik koca Rum
ordusuna doğru uçtular. Sultanlarının; “Koman gazilerim!... Vurun yiğitlerim! Vurun Allah aşkına!...”
sözlerini duyunca, kendilerinden geçtiler.

Atlar boyunlarını ileri uzatmışlar, son sür’atle koşarken, tiz bir Iporu sesi, “Ok at” emrini veriyor... Yaylar bir
anda gerilip, peşpeşe oklar küffâra fırlatılıyor, düşmandan gelen oklar, kalkanlarla karşılanıyordu. İslâm
ordusunun takviyeli sağ ve sol kanatları ve az bir kuvvetle merkezi idare eden Sultan Alb Arslan, bütün güçleri
ile Bizans ordusuna yüklendi. İki ordu birbirine girdi ve kıyasıya bir mücâdele başladı. Uğultu daha da
artarken, mücâhidlerin; “Allah Allah!” sesleri yerle gök arasına yayılıyor ve bütün sesleri bastırıyordu.
Sultanlarının; “Vurun bahadırlarım!...” hitâbıyla daha da heyecanlanan yiğitler hiç durmadan kılıç vuruyor,
çatırtılar... çığlıklar... at kişnemeleri ovayı dolduruyordu. Savaş alanı bir anda düşen başlar, kesilmiş kol ve
bacaklar, başsız gövdelerle döldü. Bizanslıların öndeki süvari kuvvetleri imha olunca merkezdeki ana
kuvvetlerle göğüs göğüse gelindi. Merkezde bulunan Kral, süvari kuvvetlerinin tükendiğini görünce, ordusunu
topyekûn hücûma kaldırdı. Bunu bekleyen Sultan Alb Arslan, işaretini verdi ve tekrar tiz bir boru sesi ortalığı
çınlattı. Talimli yağız atlar kişneyip şahlanarak geriye döndüler. İslâm askerleri, plân gereği hızla
karargâhlarına doğru çekiliyor gibiydi. Bunu gören Bizan ordusu, “Türkler kaçıyor!” zannına kapılarak hep
birden ileri atıldılar. Eşi görülmedik müslüman Türk süvarileri, atları üstünde geriye dönüp yaylarını
geriyorlar, peşlerinden gelen düşmana ellerinden geldiğince zâiyât verdirmeye çalışıyorlardı. Tam bir
kovalamaca başlamıştı. İslâm askerleri, pusuda bekleyen komutan Trankoğlu ve emrindeki yiğitlerin
bulunduğu yere kadar geldiler. Ve bir anda sağa sola açılarak meydanı boş bıraktılar. Trankoğlu’nun; “Ok
saalL.” emriyle binlerce ok, Rumların üzerine uçtu. Hedefini bulan okların her biri bir düşmanı yere sererken,
ikinci... üçüncü... oklar da hedeflerine uçuyordu... Rumlar, hiç ummadıkları, hattâ hayâllerinden bile
geçiremedikleri bir tuzağa düşmüşlerdi. Hepsi şaşkın bir halde iken, mücâhidler çoktan düşmanı sağdan ve
soldan kuşatıp arkalarına dolanmışlardı. Trankoğlu da, yiğitleriyle yalın kılıç hücûma kalktığında, çepeçevre
kuşatılan küffâra umûmî taarruz başladı. Gürzler ve kılıçların her inip kalkışı düşman askerlerini saf dışı
bırakıyordu. “Allah Allah” nidaları ve komutanlarının; “Haydin yiğitlerim!...” hitapları ile yeniden güçlenen

gaziler, kılıçlarını çalıyorlardı. Bizans ordusu bir anda yok olmaya başladı. Vurulanlar düşüyor ve atlarının
altında eziliyorlardı. Şahlanan atlar süvarilerini yere fırlatıyorlar, gürzünü kaldırmaya çalışan bir silahşor,
zırhını parçalayarak kalbine saplanan bir mızrak ile yere düşüyordu. Baltasını savurmaya fırsat bulamayan
Rumların, tolgalarına değen gürzler zırhlarını parçalıyor, kemiklerini hurdahaş ediyordu. Toprak kan gölü
hâline dönmüştü... O mağrur zırhlı Rum askerleri, ne yapacaklarını şaşırmışlar... Bâzıları, hışımla kalkan Türk
kılıçlarından kurtulmak için kaçacak yer arıyor... Kimisi de, düştüğü yerden doğrulup ellerini kaldırarak emân
diliyordu. Emân dileyen kurtuluyor, dilemeyenin başı kılıçlara hedef oluyordu...

Akşama doğru Malazgirt meydanı, Bizans askerlerinin leşlerinden geçilmez hâle gelmişti. Kibirli Bizans
İmparatoru, ordusunun bu fecî akıbetini görünce, Prens Andronikos Dukas kumandasındaki yedek kuvvetleri
ileri sürmek istemiş, fakat bütün araştırmalarına rağmen Prens’i bulamamıştı. Harp meydanından kaçtığını
öğrendiğinde, hırsından deliye dönen çaresiz İmparator, hazînelerinin bulunduğu yere doğru ma’iyyetiyle
birlikte çekilmeye başladı. Bu durum, haçlı askerlerinin iyice bozulmasına sebeb oldu. Artık, eğri Türk
kılıçlarından kurtutmak için son sür’at kaçmaya çalışıyorlardı. Kral askerlerini ne kadar sebat ettirmeye gayret
ettiyse de başaramadı. Merkezdeki güçleriyle son bir direniş için canlarını dişlerine takarak müdâfaaya
başladılar. Şehinşâh-ı muazzam mücâhid gâzî Alb Arslan, bu sıralarda, kesin netîceyi almak için, yiğitlere
parmak ısırtacak hareketlerle muharebenin en kanlı yerinde yalın kılıç dövüşüyor, hattâ bâzan hayâtı tehlikeye
bile giriyordu. Sultanlarının bu hareketini gören bahadırların her biri, birer aslan kesiliyordu. Bu sırada
yiğitlerden birinin, Sultan’ın yanına yaklaşarak atının dizginlerini yakaladığı ve; “Sultan’ım! Mübarek
vücûdunuzu tehlikeye atıp, bizi öksüz bırakmayın. Garib kalacak müslümanlara acıyW...” diyerek yalvardığı
görüldü. Bu yiğit, muharebenin başından beri Sultan’ım tehlikelerden korumak için, gözünü budaktan
esirgemiyen komutan Ay Tiğin’di... Atını şahlandıran muzaffer Sultan, ona; “Ey Ay liğin! Müslümanların
rahatlığı benim rahatsızlığımdadır” dedi ve askerlerine dönerek; “Vurun Hûda aşkına!...” diyerek haykırdı.
Müslüman Türk askerleri, yeni bir gayretle Bizanslıların ortalarına daldılar.

Vakit akşam. Hava kararıyor... Kral ve askerleri, akşamın karanlığından istifâde ederek muharebe
meydanından kaçmaya çalışıyorlardı. Muharebe meydanı binlerce ölü, yaralı ve esirle dolmuştu. Bizans’ın
bütün silâhları, araç ve gereçleri ile hazîneleri müslümanların eline geçti ve Bizans İmparatoru da esir alındı.

Akşama kadar süren savaş, müslüman Türk’ün galibiyeti ile bitmiş ve Malazgirt ovası yüz binden ziyâde
Bizanslıya mezar olmuştu. Târihin en büyük meydan muharebelerinden birini Allahü teâlânın izniyle
kazandığını gören Sultan Muhammed Alb Arslan, şükür secdesine kapandı, sevinç göz yaşları dökerek cenâb-ı
Hakk’a hamd etti.

İmparatorun hazînelerini Sultan’ın huzuruna getirdiler. Fakat onun gözü bunları görmüyor şehîd askerlerini
düşünüyordu. Âlimler ve komutanları ile harp meydanını dolaştı. Şehîdler için Fatihalar okunup defn işleri
yapılırken, gâzîlerin yaraları sarıldı Bu arada, Bizans İmparatoru’nun esir edildiği, Sultan’a bildirildi.

Ertesi gün, muzaffer Sultan, Romanos Diogenes’i çadırında, ayakta, bir misafir gibi karşıladı. İmparator,
utancından başını kaldıramıyordu. Sultan, onu yanına oturtarak; “Ey İmparator! Sana elçi gönderdim, barış
teklif ettim. Kabul etmedin ve; “Çok para harcadım, büyük ordu toplayarak buraya kadar geldim. Nihayet
aradığımı yakaladım. Ülkeme yapılanları, İslâm ülkelerine yapmadıkça geri dönmem” diyerek gururlandın. Bu
serkeşliğinin netîcesini nasıl buldun?” diye sordu. İmparator; “Ülkeni almak için türlü kavimlerden ordu
topladım. Şimdi ise memleketim elinde, kendim önündeyim. İstediğini yapabilirsin!” dedi. Sultan; “Zaferi sen
kazansaydın bana ne yapardın?” diye sorunca; “Sen böyle, benim veya adamlarımın lütfuna terkedilmiş
olsaydın, ya başını kesmelerini, veya darağacında asmalarını emrederdim” cevâbını verdi. Sultan; “Hakîkaten
doğru söyledin. Şayet bunun aksini söyleseydi n, o zaman yalan söylediğin anlaşılırdı. Şimdi sana ne yapmamı
umuyorsun?” diye tekrar sordu. O; “Ya beni öldürtürsün! Ya ülkelerinde beni dolaştırıp teşhir ettirirsin!...
Veya... Fakat bunu düşünmek bile hayâldir. Çünkü mümkün görmüyorum!...” dedi. Sultan; “O mümkün
görmediğin nedir?” diye sorunca da; “Affedilerek ülkeme iade edilmem!” dedi. Sultan; “Seni affetmekten

başka bir şey düşünmedim” buyurduğunda, İmparator buna bir türlü inanamadı. Sevinçle; “Başlarına
geçtiğimden beri Bizans’ın hazînelerini, asker toplamak ve savaş hazırlığı yapmak üzere harcayıp bitirdim.
Lâkin hayâtımı bağışlamak karşılığında Bizans ülkesine sâhib olmak hakkındır” diyerek, bir Bizanslıya
yakışacak şekilde ülkesini hayâtına feda etti.

Nihayet iki hükümdar arasındaki konuşma bir andlaşma ile son buldu. Bu andlaşmanın bâzı maddeleri
şöyledir:

1-Bizans İmparatoru, kurtuluş akçesi olarak bir buçuk milyon altın verecek.

2-Bizans İmparatorluğu, her sene Selçuklu Devleti’ne üç yüz altmış bin altın vergi ödeyecek.

3-İhtiyaç hâlinde, Selçuklu Devleti’ne on bin süvarî ile askerî yardımda bulunacak.

Bu maddelerin kabul edilmesi ile; Bizans İmparatorluğu, Türklerin emrinde bir devlet oluyor ve yüz yıllardan
beri Anadolu’daki hâkimiyetlerini kaybediyorlardı. Böylece Anadolu’nun kapıları asıl sahiplerine açılmış
oluyordu. Malazgirt zaferi; Türkler için bir dönüm noktası oldu. Bu galibiyetten sonra Anadolu’nun her beldesi
fethedilerek müslümanlar yerleşmeye başladı. Malazgirt zaferi, Sultan Alb Arslan’ın Türk milletine en büyük
armağanı oluyor ve târihe altın harflerle yazılıyordu.

Sultan Alb Arslan, hâlifenin merakta kalmaması için İslâm hükümdarlarının âdetlerine uyarak bir fetihnâme
yazdırıp Bağdad’a gönderdi. Zafer, Bağdad’da büyük şenlikler yapılarak, müslümanlara duyuruldu. Halîfe,
mücâhid Sultan’a bir mektup yakarak, kazandığı bu eşsiz zaferi tebrîk etti. Ona; “Dünyâ hükümdarlarının
efendisi, müslümanların yardımcısı, dînin parlak tacı, İslâm ülkelerinin sultânı..” gibi övgü dolu sıfatlar verdi.

Sultan Alb Arslan, iki yüz kişilik bir askerî kıt’a ile İmparator Diogenes’i muhafaza ederek Bizans’a gönderdi.
İmparator, Sivas civarına gelince, Türk askerlerini geri gönderdi.

Bu sırada Bizans halkı Romanos Diogenes’in esir alındığını ve Türk Sultânı ile andlaşma yaptığını öğrenmişti.
Onun bu andlaşması Bizans’da müsbet karşılanmamış ve savaş meydanından kaçan Prens Dukas’ı yedinci
Mihael ünvanı ile imparator îlân etmişlerdi. (24 Ekim 1071) Diogenes, Mihael’in kral olmasını
hazmedememiş, başına topladığı askerlerle taht mücâdelesine girişmiş, mağlûb olunca gözlerine mil çekilmek
suretiyle cezalandırılmıştı.

Romanos Diogenes’in başarısızlığı ve ölümü ile, yapılan andlaşmanın bir hükmü kalmadı. Bunun üzerine
Sultan Alb Arslan, bir çok kumandanlarına ve Selçuklu şehzadelerine Anadolu’yu fethetmek görevini verdi.
İki sene içinde, kahraman müslüman Türk akıncıları Ege ve Marmara sahillerine, hattâ Üsküdar’a kadar
gelerek Anadolu’da ayak basmadık yer bırakmadılar.

Sultan Alb Arslan, Malazgirt zaferinden sonra, 1072 senesinde pek büyük bir süvari gücü ile Mâverâünnehr’e
müteveccihen sefere çıktı. Türkleri bir bayrak altında toplamak istiyordu. Ordunun başında Buhârâ’ya yaklaştı.
Amuderya nehri üzerinde bulunan Hana kalesini muhasara ettiler. Kale komutanı, bâtını sapık fırkasına
mensup Yûsuf el-Harezmî, kalenin fazla dayanamayacağını anladı ve teslim olacağını bildirdi. Hâin Yûsuf,
Alb Arslan’ın huzuruna çıkarıldığı sırada Sultan’a hücûm edip, hançer ile yaraladı. Yûsuf’u derhal öldürdüler.
Fakat Sultan Alb Arslan da aldığı yaralardan kurtulamadı. Dördüncü günü, 25 Ekim 1072 târihinde; “Her ne
zaman düşman üzerine azmetsem, Allahü teâlâya sığınır, O’ndan yardım isterdim. Dün bir tepe üzerine
çıktığımda, askerlerimin çokluğundan, ordumun büyüklüğünden, bana, ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi
geldi. “Ben, dünyânın hükümdarıyım. Bana kim galip gelebilir?” diye bir düşünce kalbime geldi. İşte bunun
netîcesi olarak, cenâb-ı Hak, âciz bir kulu ile beni cezalandırdı. Kalbimden geçen bu düşünceden ve daha önce
işlemiş olduğum hatâ ve kusurlarımdan dolayı Allahü teâlâdan af diliyor, tövbe ediyorum. La ilahe illallah

Muhammedün resûlullah!...” diyerek şehîd oldu. Rey (Tahran yakınlarında) şehrine defnedildi. Yerine oğlu
Melikşâh geçti.

Saltanat müddetince İslâm dînine hizmet etti. Dînine çok sıkı bağlı idi. İslâmiyet’i içten yıkmaya çalışan gizli
düşmanlara ve bâtınî, şiî hareketlerine karşı çok hassastı. Hattâ bir defasında; “Kaç defa söyledim. Biz, bu
ülkeleri Allahü teâlânın izniyle silâh kuvveti ile aldık. Temiz müslümanlarız, bid’at nedir bilmeyiz. Bu
sebepledir ki, Allahü teâlâ, hâlis Türkleri azîz kıldı” demişti.

Alb Arslan, büyük târihî zaferlerinin yanısıra, medreseler kurmak, ilim adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile
maaşlar tahsis etmek, îmâr ve sulama te’sisleri vücûda getirmek suretiyle de hizmetler yapmıştır. Zamanında;
İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ül-Haremeyn, Ebû İshak eş-Şîrâzî, Abdülkerîm Kuşeyrî, İmâm-ı Serahsî gibi büyük
âlimler yetişmiştir. Mücâhid Sultan Alb Arslan, İmâm-ı a’zamın türbesini, Harizm Câmii’ni ve Şadyâh
Kalesi’ni ve daha pek çok eseri inşâ ettirmiştir.

ONA ZAFER İHSAN EYLE!

O gün zamanın halîfesi, bütün müslümanların, Alp Arslan ve ordusuna dua etmesini emretmiş, Cum’a günü
camide okunmak üzere şu dua metnini hazırlatmıştı:

“Yâ Rabbi! İslâm’ın sancağını yükselt ve ona yardımını eksik eyleme, Küfrü tamamen ortadan kaldıracak
şekilde onları mahvet. Sana itaat için canlarını esirgemeyen ve kanlarını dökerek rızâna kavuşmaya çalışan
mücâhid kullarına güç, kuvvet ver. Yurtlarını muhâfaza, kendilerini muzaffer eyle. Emîr-ül-mü’minln,
şehinşâh-ı muazzam hazret-i Muhammed Alb Arslan’ın dile ğini kabul eyle! Dîn-i islâm’ı yayıp, şerefli ismini
yüceltebilmesi için, onu desteğinden mahrum eyleme! Zira o, yalnız senin rızân için rahatını terketti. Senin
yoluna, bütün malını harcadı, hattâ canını bu yolda fedaya hazır eyledi. Kitabın Kur’ân-ı kerîmde; “Ey imân
edenler! Size, can yakıcı bir azâbdan kurtaracak kazançlı bir yolu göstereyim mi? Allahü teâlâya ve
Peygamberi’ne inanıyorsanız, O’nun yolunda mal ve canınızla cihâd ediniz” (Saf sûresi: 10,11)
buyuruyorsun. Sen vadinden dönmezsin. Allah’ım! O, nasıl senin dâvetine uyup dîn-i İslâm’ı korumada
gevşeklik göstermeden emrine icabet etmiş ve bu uğurda gecesini gündüzüne katmış ise, sen de ona zafer ihsan
eyte! Onu, düşmanların hilelerinden uzak kıl ve muhafaza et! Allah’ım! Onun bütün güçlüklerini kolaylaştır ve
küffârı bozguna uğratarak İslâm askerlerini muzaffer eyle! Âmîn!...”



1) El-Kâmil; cild-9. sh. 173

2) Mir’ât-üz-zemân (Ali Sevim neşri); sh. 115, 121, l W

3) Vefeyât-ül-a’yân; cild-ti, sh. 69

4) Bugyet-üt-taleb (Ali Sevim neşri); sh. 16

5) El-Urâda; sh. 45

6) El-Bidâye ven-nihâye; cild-12, sh. 93

7) Ahbâr-üd-devlet-is-Selçukîyye; sh. 13

8) Târih i Güzîde: sh. 141

9) Câmi-üt-tevârih; cild-2 5, sh. 31

10) Vesaik; cild-3. sh. 170.173, 292

11) El-İber; cild-5, sh. 3

12) La Campagne de Mantzikert da pres leş Sources Musulmanes (C. Cahen, Bezantion, IX-1934); sh. 613,
642

13) Zeyli Târih-i Dımeşk; sh. 99

14) Siyâsetnâme

15) Âlâk-ül-hâtıra (İbn-i Şeddâd, Şam 1963;

16) El-Evâmir-ul-Alâiyye fil-umûr-il-Alâiyye; sh. 485

17) Târihu Meyyâfârikîn ve Amid; sh. 189

18) Kitâb-ül-Muntazam; cild-8, sh. 260

19) Zübdet-ün-nusra; sh. 38

20) Zübdet-ül-Halep fi Târih-i Halep; cild-2 sh. 23

21) Kenz-üd-dürer ve câmi-ül-gurer; cild-6, sh. 390

22) Musâmeret-ül-ahbâr: sh. 16

23) Ravdat-üs-safâ; cild-1. sh. 95

24) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1036

25) Rehber Ansiklopedisi; cild-1. sh. 202

ÂLEMGÎR ŞAH

Hindistan’daki Gürganiye Devleti’nin en büyük hükümdarı. Gençliği ve şehzadeliğinde Muhammed
Evrengzîb, hükümdarlığında Âlemgîr diye tanındı. Ebû Zafer künyesi ve Muhyiddîn lakabı verildi. İslâmiyet’i
içerden yıkmak isteyen hurûfîliği ve kurucusu Fadlullah-ı Tebrîzî’yi ortadan kaldırarak İslâmiyet’e büyük
hizmet eden Tîmûr Hân’ın neslindendir. Babası, Bâbür’ün dördüncü göbekten torunu Şah Cihan’dır. Annesi;
adına Taç Mahal gibi muhteşem bir türbe inşâ edilen Ercümend Bânû Begüm Mümtaz Mahal idi. 21 Ekim
1618 târihinde, dedesi Selim Cihângîr Şâh’ın Gücerât ve Racputana sınırında bulunan Dohad’daki
karargâhında doğdu. Tahsîl ve terbiyesine husûsî dikkat edilerek yetiştirildi. Hicrî ikinci bin yılının en büyük
âlimi, Müceddîd-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretlerinin oğlu ve halîfesi Muhammed
Ma’sûm-i Fârûkî hazretleri, Âlemgîr Şâh’ın eğitimini üzerine aldı. Böylece zamanın en büyük âlim ve
evliyasının terbiyesinde aklî ve naklî ilimleri öğrenen Evrengzîb; ata binmek, ok atmak, tüfek kullanmak
suretiyle de askerlik sahasında eğitilerek maharet kazandı ve 1658 (H. 1068) senesinde hükümdar oldu. Elli
senelik hükümdarlığında, halk içinde Hak ile beraber oldu. Vazifedeyken, güzel idaresi sayesinde, pek çok
gayr-i müslim, müslüman olmakla şereflendi.

Evrengzîb, çocukluğunda, cesareti ile ünlü idi. On dörton beş yaşlarında genç bir şehzade iken, babası Şah
Cihân’ın cülûsunun beşinci senesi kutlamaları yapılıyordu. Bir çok eğlence arasında fil döğüşleri de vardı.
Şehzade Evrengzîb, iki büyük kardeşiyle birlikte bunları seyrediyordu. Çok kızışan fil doğuşu herkes
tarafından dikkat ve heyecanla tâkib ediliyordu. Bir ara filler den biri rakibini bırakıp genç şehzadeye doğru
hücûm etti. Orada bulunanlar şaşkınlıktan hayretle bakıyorlardı. Evrengzîb hiç kaçmadı. Atının geri dönmesine
de müsâde etmedi. Filin saldırısını karşılayıp, mızrağı ile yaraladı. Aldığı yara ile canı yanan ve bu sebeple
azdıkça daha da azan fil, hortumu ile şehzadenin atını devirdi. Üzerine ateş edilmesine aldırmayarak, yere
düşen Evrengzîb’e saldırdı. O da kılıçını çekip, kendini savunarak, fili bir kaç yerinden daha yaraladı. O anda
diğer fil gelip, rakibine saldırarak şehzadeyi kurtardı. Evrengzîb’in bu hareketi Hindistan halkı arasında çok
takdîr edildi. İnsanların gönlünde yer etti ve halk arasında çok sevildi. Buna rağmen saltanatta hiç gözü yoktu.
Çünkü daha sırada amcası ve kendisinden büyük iki ağabeyi Dara Şikûh ve Suca vardı. Evrengzîb ve
Murâdbahş’la birlikte dört kardeştiler.

Bâbür Devleti’nin dördüncü hükümdarı Cihangir Şâh’ın vefatı üzerine beşinci hükümdar olarak tahta geçen
babası Şah Cihan, Evrengzîb’i Dekken valiliğine tâyin ederken, en büyük oğlu Dara Şikûh sarayda kalmıştı.
Suca, Bengâl valisi olurken, debdebeye fazlaca düşkün olan Murâdbahş da Gucerât valiliği yapmaktaydı.

Şah Cihân’ın dört oğlu arasında, çok önemli şahsiyet ve yetişme farklılıkları vardı. Bunlardan Suca ile
Murâdbahş, eğlenceye düşkünlüklerinin yanında, önemli’işlerde sıkıntıya gelemiyen, silik bir mîzâca
sahiptiler. Dara Şikûh ise, büyük evlâd olmanın verdiği avantajla tâyin edildiği valiliklere gitmiyor ve hep
sarayda kalıyordu. Dolayısıyla, babasının gölgesinde kalarak idarî ve savaş gibi mühim hususlarda yetişmeden
büyüyordu. Merkezden uzakta genç yaşta idarecilik yaparak yetişen diğer kardeşlerini de sevmiyor ve kin
besliyordu. Bilhassa Evrengzîb’i hiç çekemiyordu. Ayrıca halk arasında İslâm dîni ile Hindu dîninin birbirine
çok yakın olduğu hususunda, bâzı saçmalıklara kalkışıyordu. Hindûların çok tutmalarına karşılık, babasının
Türk ve müslüman vezir ve beyleri tarafından sevilmiyordu. Kısacası dedesi Ekber Şâh’ın yolunda yürüyeceği
her hâlinden belli idi.

Dara Şikûh yukarıda îzâh ettiğimiz özellikleri taşırken Evrengzîb, hicrî ikinci bin yılının yenileyicisi,
zamanının en büyük âlimi, Müceddîd-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretlerinin oğlu ve
nalîfesi Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin terbiyesi altında yetişiyordu. Muhammed Ma’sûm
hazretleri onu aklî ve naklî ilimlerin yanında, ata binmek, ok atmak, silâh kullanmak gibi mevzularda çok
başarılı bir şehzade olarak yetişmeye teşvîk ediyordu. Dârâ’dan farklı olarak, müslüman-Türk vezir ve
kumandanlar tarafından da çok seviliyordu. Dolayısıyla ileride Bâbür Devleti’nin altıncı hükümdarı olma
mücâdelesinin, bu iki şehzade arasında olacağı her haliyle belli oluyordu. Evrengzîb, devlet idaresini ele
geçirme mücâdelesi yaptığı günlerde babası Şah Cihân’a yazdığı mektuplarda sık sık gayesinin; “Hakîkî îmân
ve devletin selâmeti” cihetinde hareket olduğunu ifâde ediyordu. Bu yüzden Türk ve müslüman beylerin çoğu
onu seviyor ve İslâmiyet’e hizmet edeceğine inanıyorlardı.

Bâbür Devleti’nin kuruluşunun yaklaşık yüz otuz birinci yıllarında, beşinci hükümdar Şah Cihân’ın altmış altı
yaşında iken hastalandığı etrafda yayıldı. Dolayısıyla şehzadeler arasında da duyuldu. Şah Cihan, hastalığı
sebebiyle bir süre halka görünmedi. Pencap valiliğine tâyin edildiği hâlde gitmeyen oğlu Dara Şikûh, hekimler
ve bir-iki yakınından başka, babasının yanına kimseyi sokmuyordu. Dara Şikûh’un, babasının durumunu
etraftan saklaması çeşitli yorumlara sebeb olmuş, Dârâ’nın tahta rahat yerleşmek için böyle davrandığı etrafa
yayılmıştı. Çevrede bu tarz düşünceler yoğun bir şekilde konuşulurken Şah Cihan, Ekim ayı ortalarında halk
arasında göründü ve Delhi’den Agra’ya gitti. Büyük oğlu Dârâ’yı veliahd yaptı. Dârâ’dan yana olanlar önemli
vazifelere getirildiler. Şüphelendikleri kimseleri vazifeden uzaklaştırdılar. Hâdiseler bu şekilde devam ederken
vezîr-i âzam olan ve Dekken valisi Evrengzîb’e yakınlığı ile tanınan Mîr, bütün vazifelerinden uzaklaştırıldı.
Ayrıca, yine Evrengzîb’e yakınlığı ile sarayda tanınan Îsâ Bey hapsedildi. Dekken ordusunun bir kısmı
Evrengzîb’in kuvvetini kırmak için geri çağrıldı. Dara, bu yaptıkları yetmiyormuş gibi, kardeşi Evrengzîb’e
gidilecek olan başlıca yolları kestirip, saraydan giden mektup ve habercileri yakalattırıyordu.

Şah Cihân’ın iktidarının son zamanlarına doğru, sapık kimseler, faaliyetle rini arttırdılar. Hindular, Dara
Şikûh’un yardımıyla devlet dâirelerinde güçlenip söz sahibi olmaya, müslümanlara zulüm ve eziyet etmeye
başladılar. Hattâ Rânâ adlı bir hindû kumandan, bir müslümanın evini basıp, hanımını zorla elinden aldı. Rânâ,
ileri gelen kumandanlardan olduğu için, o garip müslüman derdini kimseye anlatamadı. Son çâre olarak, o
sıralar hacca gitmek için Delhi’ye gelen Muhammed Ma’sûm hazretleri ile ağabeyi Muhammed Sa’îd
hazretlerine koştu. Allâhü teâlânın o mübarek kulları, bu hâince işi duyunca birden değiştiler, celallendiler. O
garîb müslümana; “Sultan’ın yanına gidip, senin hâlini anlatacağız; lehine düşünür, hanımını iade eder ve o
zâlim adama gerekli cezayı verirse na âlâ. Yoksa onun saltanatını Allâhü teâlânın izniyle değiştireceğiz. Böyle
şeylere göz yummak, mazlumların haklarını korumamak, saltanata da Sultan’a da yakışmaz” buyurdular.
Hemen Sultan’a gittiler. O sıralarda, Şah Cihâdın büyük oğlu Dara Şikûh, babasının hastalığından istifâdeyle
idareyi ete almış ve babasına veliahdlığını îlân ettirmişti. Dara Şikûh, o mübarek insanların şikâyetlerini
dikkatle dinledi. Ama saltanat çatışmalarının yaklaştığı bir zamanda, Rânâ gibi güçlü bir kumandanıyla
arasının açılmasını istemiyordu; “O, mağdur olan adama istediği kadar altın vereyim. İstediği bir kadınla
yeniden evlensin. Bir kadın için böyle kuvvetli bir kumandanla aramı açamam” şeklinde bir teklifle red cevâbı
verdiği azîz kimseler, bu cevâba çok hiddetlendiler. Dara Şikûh’a hitaben; “Eğer bu müslümanın işi ile
ilgilenmez ve o kâfire gereken cezayı vermezsen, çıktığımız bu hac yolculuğundan, sen burada bu davranışlar
içerisinde olduğun müddetçe geri dönmeyeceğiz” dediler. Gözlerini hırs ve makam sevgisi bürüyen Dara
Şikûh, Muhammed Ma’sûm hazretleri ve ağabeylerinin sözlerine karşı; “İstediğiniz yere gidin, serbestsiniz.
Kardeşim Muhammed Evrengzîb, hazırladığı askeriyle üzerime gelirken, Rânâ’yı incitemem” dedi. Buna
karşılık Muhammed Ma’sûm hazretleri de; “Rânâ ve ona yardım edenler lâyık oldukları cezaları bulmadan,
masumların haklarına riâyet edilmeden, inşâallah biz Hindistan’a gelmeyeceğiz” buyurup, Dârâ’nın yanından
ayrıldılar. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin iki mübarek oğlu, bu hâle çok üzülüp, hac yolculuklarına devam

ettiler.

Muhammed Ma’sûm ile ağabeyi Muhammed Sa’îd hazretleri Dekken’e vardıklarında, şehzade Evrengzîb
tarafından hürmetle karşılandılar. Onlara hâlini arz eden Evrengzîb; “Kuvvetim azdır. Ağabeyim Dara Şikûh’a
karşı koyacak bir ordum yok. Ancak bu işi yüksek teveccüh ve himmetlerinizle başarabilirim” dedi.
Muhammed Ma’sûm da (r. aleyh) cevaben; “Hiç korkma! Âyet-i kerîmede meâlen; “Allâhü teâlânın izniyle,
nice az bir topluluk, daha çok bir topluluğa üstün gelmiştir” buyruldu. (Bekara sûresi: 249) Allâhü teâlânın
yardımı ile sen galip gelip, saltanatı elde edinceye kadar, ben Hindistan’a dönmeyeceğim. Biz hac farîzasını
eda edip, mübarek yerleri de ziyaretten sonra, Hindistan’a dönünceye kadar, her şey bitecek ve saltanata
geçeceksin” buyurdu. Bu müjdeyi alan Evrengzîb, askerini topladı, konuşmaları ile şevke getirip, cesaretlerini
arttırdı. İktidarı ele geçirip; Allâhü teâlânın dînine hizmet, müslümanlara da şefkat ve merhamet etmek için
daha çok çalışmaya karar verdi.

Olup bitenlerden haberdâr olan Bengal valisi Şücâ ve Gücerât valisi Murâd-bahş kendilerini pâdişâh îlân
ettiler. Evrengzîb ise; ordusunun gücünü ve taraftarlarını çoğaltmak için elinden geleni yapıyordu. Netîcede üç
şehzade, orduları başında Agra üzerine yürüdüler.

Şehzadelerin orduları, bilâhare iki ayrı koldan yollarına devam etti. Doğuda Şücâ; güneybatıda birlikte hareket
eden Evrengzîb ve Murâdbahş orduları vardı. Bu iki şehzadenin ortak hareketinde, kumandanlık dâima
Evrengzîb’de idi. Şah Cihan adına hareket eden Dara Şikûh, doğudan harekete geçen Şücâ üzerine, oğlu
Süleyman Şikûh komutasında bir ordu gönderdi. Kendisi de, diğer iki kardeşiyle arasında çıkacak muharebeye
hazırlandı.

Dara, Evrengzîb ordusuna karşı bir ordu yola çıkardı. Ordunun başına da Racput hükümdarlarından Marvar
Racası Cesvent Sing’i tâyin etti. İki ordu, Ucceyin’in yirmi kilometre kadar güneybatısında karşılaştı.
Evrengzîb, 1658 senesi Nisan ayında bu orduyu yendi ve Agra üzerine yürümeye devam etti. Bu zafer,
Darâ’nın ordusundan bir çok bey ve erin Evrengzîb’e katılmasına sebeb oldu. Bu muharebeden iki ay önce

Süleyman Şikûh, amcası Şücâ’nın ordusunu yenmesine rağmen, mesafenin çok uzak olmasından dolayı
Agra’nın yardımına yetişemedi.

Cesvent Sing komutasındaki merkez ordusunun yenilgisi, Dârâ’yı tutan bâzı beyleri endişeye sürükledi.
Çözüm yolları aramaya başladılar. Fakat kendine çok güvenen Dara Şikûh, karşısına çıkacak orduyu
yeneceğine kesin gözüyle bakıyordu. Kuvvetinin çokluğuna bakarak hükümdar olmak istediğinden, bir an önce
savaşmaya ve kardeşi Evrengzîb’i yenmeye can atıyordu. Kesin vuruşma hazırlığı ile yeniden ordusuna çeki
düzen verdi. Nihayet iki ordu Haziran 1658 (H. 1063)’de Agra dolaylarındaki Samugarh’da karşılaştı.
Muhammed Ma’sûm hazretlerinin duasını alan Evrengzîb, büyük bir tevekkül içinde, küçük ordusunu merkez
ordusuna karşı sevk ve idare ediyordu. Her şey bu muharebede belli olacaktı. Her iki taraf da son gücünü
kullanıyordu. Nihayet iki ordu karşılaştı. Dârâ’nin bizzat idare ettiği ordusu dağılmaya başladı ve Dara kaçtı.
Vuruşmada çok gayret göseren Murâd-bahş yaralandı. Bu esnada Şah Cihan ortaya çıkınca, hasta olmadığı ve
Dârâ’yı başa geçirmek için böyle bir hîleye baş vurduğu anlaşıldı. Evrengzîb, 1658 yılının son aylarına doğru
Agra’yı aldı ve Bâbürlülerin altıncı hükümdarı olarak kırk yaşında tahta çıktı. Babası Şah Cihân’ı, Agra
sarayından dışarı çıkarmadı vexjtüfh yılı olan 1666’ya kadar sarayda tuttu.

Hindistan’daki bu hâdiseler sırasında, Muhammed Ma’sûm hazretleri, haccını eda ederek Medîne-i
münevvereye gitti. Peygamber efendimizin huzûr-ı saadetlerine vardı. Murakabe esnasında Resûlullah
sallallahü aleyhi ve selleme, Âlemgîr Şâh’a Hindistan’da verdiği sözü arzedince, Resûlullah efendimiz;
“Saltanatı, Evrengzîb’e ihsan eyledik” buyurdu.

Muhammed Ma’sûm (r. aleyh) Hindistan’dan ayrıldıktan sonra kıtlık, veba ve saltanat mücâdeleleri halkı güç
durumda bırakmıştı. Âlemgîr Şah, kısa zamanda devletin idaresini ele geçirerek duruma tamamen hâkim oldu.
O sırada dünyâ incisi, Allah dostlarının sevgilisi Muhammed Ma’sûm Fârûkîde hac farizasını yerine getirmiş,
yüksek derecelere kavuşmuş, dönüş için hazırlık yapıyordu. Zâten Âlemgîr Şâh’ın zafer haberini de duymuştu.
Tekrar Hindistan’a döndü. Âlemgîr Şah, karşılamak için yollara düştü. Çok hürmet ve tazimde bulundu ve
başşehir Fîrûzâbâd’da (Delhi’de) kalmasını istirham etti.

Muhammed Ma’sûm (r. aleyh), yüksek oğulları Muhyissünne Muhammed Seyfeddîn’i (r. aleyh); Âlemgîr
Şâh’a ilim öğretip, emr-i ma’rûf yapmakla vazifelendirdi. Seyfeddîn (r. aleyh) Dehli’ye gelirken, şehrin
girişinde fil ve arslan resimlerini gördü. Âlemgîr Şâh’a haber göndererek bunları ortadan kaldırmasını, aksi
hâlde şehre girmeyeceğini bildirdi. Hemen emri yerine getirildi. Sultân Âlemgîr Şah, Muhammed Seyfeddîn’i
sarayına alıp, talebesi olmakla şereflendi. Yaşının ilerlemesine rağmen, Kur’ân-ı kerîmi tamamen ezberledi.
Arabça, Farsça, Urduca ve Türkçe’yi çok güzel konuşur ve yazar hâle gelip, o mübarek zâtın sohbetlerihin
bereketiyle olgunlaştı. Fıkıh ve diğer din bilgilerinde mütehassıs oldu. Ahlâkını, Resûl-i ekrem sallallahü
aleyhi ve sellemin güzel ahlâkına benzetmeye; hareketlerini, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uydurmaya
çalıştı. Nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye edip, Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin halîfesi olmakla
şereflendi. Hocası ve mürşidinin tavsiyeleriyle, Hindistan’da yayılmış olan bir çok kötülükleri, bid’at ve
sapıklıkları devlet eliyle ortadan kaldırdı. Peygamber efendimizin unutulmuş sünnetlerinin yaygın şekilde
ortaya çıkmasına vesîle oldu. Çevresindeki devlet adamları, vali ve kumandanlar, İslâmiyet’in emir ve
yasaklarını öğrenip yerine getirmekle şereflendiler. Hindistan’ın her tarafında İslâmiyet yayılıp, müslümanlar
kuvvetlendi. Azgın hindûlar hor ve hakîr oldular.

Muhyissünne Muhammed Seyfeddîn hazretleri, taht merkezi Fîrûzâbâd’da (Delhi), insanlara nasîhat ediyor,
cemâatine iştirak eden fâsıklar tövbekar olup, huzuruna gelen kâfirler îmânla şerefleniyorlardı. Yanlış gördüğü
bir şeyi açıkça söyler, çekinmeden Allahü teâlânın emrini bildirirdi. Yine bir gün, saray bahçesinde gördüğü
uygunsuz bir durumu, müdâhale ile ortadan kaldırttı. Bunu haber alan Sultan Âlemgîr Şah, Allahü teâlâya
hamd edip; “Benim saltanatım zamanında böyle kıymetli kullarını gönderdiğin için, sana şükürler olsun yâ
Rabbî” diyerek şükür secdesi yaptı. Bir defasında da oğlu Muhammed A’zam Şah, Seyfeddîn hazretlerinin
dergâhını ziyarete gitmişti. Seyfeddîn’in (r. aleyh) ilim ve feyzinden istifâde için toplanan cemâat, dergâhın

içinden tâ dışarılara taşıyor, adetâ üst üste oturup, şevkle o mübarek zâtın sohbetini dinliyordu. Şehzade
Muhammed A’zam Şah, kalabalık arasından güçlükle geçti. Başından sarığı düştü. Seyfeddîn’in (r. aleyh)
duasını aldıktan sonra, babası Alemgîr Şâh’ın huzuruna çıkıp, hâli arzetti. Alemgîr Şah, kendi zamanında
böyle kıymetli bir evliyanın bulunmasına ve halkının ona bu kadar îtibâr etmesine ziyadesiyle sevinip, Hak
teâlâya şükretti.

Alemgîr Şah, tahta geçtikten kısa bir müddet sonra memlekette sulh ve sükûnu sağladı. Müslim ve gayr-i
müslim herkesin, huzur içinde yaşamasını te’min etti. Zulüm ve kötülüklere, bid’at ve sapıklıklara son verdi.
Ayak altına düşme ihtimâline binâen, paralardaki Kelime-i şehâdet yazılarını kaldırdı. Ateşe tapan mecûsîlerin
dînî bayramı olan Nevruz (21 Mart) ve Mihrican günlerinin müslümanlar tarafından resmî bayram olarak
kutlanmasını yasakladı. Allahü teâlânın emir ve yasaklarının memleketin her tarafında tatbikinin kontrolü için,
Molla İvaz Vecih isimli âlimi vazifelendirip, emrine müfettişler verdi. Molla Ivaz’ın emirlerine aynen kendi
emirleri gibi itaat edilmesini, memleketin her köşesindeki idarî âmirlere fermanlarla bildirdi. Memleketteki
bütün cami ve dergâhları, eski ve yeni, cemâatli ve cemâatsız farkı gözetmeden tamir ettirip; imâm, müezzin
ve hatîb tâyin etti. İslâmiyet’in emr etmediği seksen çeşit vergiyi halktan kaldırdı. Müslüman ve kâfir herkesin
gönlünü aldı. Böyle olduğu halde, hazîne zayıflaması gerekirken, zenginleşti.

Mekke ve Medîne’deki Beytullah’ın ve Resûlullah efendimizin komşuları olan müslümanlara dağıtılmak
üzere, her biri on bir gram gümüşten yapılan altı yüz altmış bin rupi gönderdi. Bu rupileri dağıtan hey’et ancak
beş yıl sonra Hindistan’a dönebildi. Memleketteki fakirlerin de sıkıntı çekmesine meydan vermemek için,
çeşitli vesilelerle hayratta bulunurdu. Bilhassa Ramazan aylarında doksan bin rupi dağıttırırdı. Başta Agra
olmak üzere Osmanlılardaki imaretin vazifesini gören Bulgurhâneler açtırdı. Yolcu ve misafirler için han ve
kervansaraylar yaptırdı. İlim ve ilim ehline çok kıymet verip, talebelerin ve müderrislerin, vazifelerini rahat
yapmaları için maaş verdi. Kitap yazıp eser takdim eden âlimleri mükâfatlandırdı. Mükâfatlandırmalarla ilmi
ve yayın faaliyetlerini teşvik etti. Din ve fen ilimlerinin herkes tarafından öğrenilmesine büyük gayret sarf etti.

Alemgîr Şah güvendiği adamlarını, memleketin her tarafına Vekîl-i Pâdişâhi ünvanıyla gönderip, halkın
şikâyetlerinden haberdâr oldu. Tebeasının huzur ve saadet içinde yaşamasının te’mini için elinden geleni yaptı.
Doğru yolda bulunan, doğru yolu gösteren âlimlere büyük îtibâr, hürmet gösterdi.

Alemgîr Şah, memleketin ileri gelen ulemâsından meydana getirdiği kalabalık bir hey’ete her türlü imkânları
verip, büyük bir kütüphane kurarak Fetâvâ-yı Âlemgîriyye ve Fetâvâ-yı Hindiyye adları verilen kânun
kitabını ve devletin anayasasını, Hanefî mezhebi hükümlerine göre hazırlattı. Bu hükümler, yetişen âdil kadılar
tarafından memleketin her tarafında tatbik edildi. Daha sonra aynı şey Mecelle ile Osmanlı Devleti’nde de
yapıldı.

İnsanların huzuru için elinden gelen hiç bir şeyi esirgemeyen Alemgîr Şah, halkı tarafından çok sevildi. Ona
bir çok kerametler atfedilip, Alemgîr Zinde Pîr nâmıyla anıldı. Hindular, böyle bir sultânın dînine girmek için
adetâ yarışıyorlardı. Kendi bâtıl dinlerini bırakıp, hak din olan İslâmiyet’i seçmelerine teşvik için, bâzı
imtiyazlar verdi. İşlerinden atılan gayr-i müslim devlet me’mûrları, müslüman olmaları şartıyla eski
vazifelerine dönebileceklerdi. Mahkûmlar, müslüman oldukları takdirde serbest bırakılacaklardı. Bâzı
makamlar, yeni müslüman olanlara hasr edildi.

İçerde huzur ve sükûnu te’min eden Alemgîr Şah, Allahü teâlânın dînini yaymak, duymayan insanlara Hakk’ın
dînini tebliğ etmek için, uzunluğu altı, genişliği iki aylık yol olan Tibet üzerine sefer açtı. Tibet kralına elçi
gönderip; “Ya müslümanlığı kabul edip kardeşimiz, ya cizye (haraç) verip vatandaşımız, veya harbe hazır ol!”
dedi. Kral, cizye vererek Alemgîr Şâh’ın vatandaşı olmayı tercih etti.

Tibet’te cami yapılıp, Alemgîr Şah adına hutbe okundu, para basıldı. Tibet seferi ile Gâzîlik ünvanını alan
Alemgîr Şah, daha çok, kendi devletine zayıf bir şekilde bağlı olan bölgelerde Eshâb-ı kiram düşmanı sapık
kimseler ve hindûlar üzerinde devletin nüfuzunu arttırmak ve Allahü teâlânın dînini yaymak için uğraştı.

Âlemgîr’in ilk fetihleri Hind-Pakistan yarımadasının doğu ucunda cereyan etti. Kuc-Bihar ve Assam’ın hindû
idarecileri, taht mücâdelesi sırasında devletin zayıf durumundan faydalanarak buraları istilâ etmişlerdi.
Alemgîr buraları geri aldı. İklimden kaynaklanan bazı zorluklara rağmen fetihler devam etti ve Assam ile
Çitagong’un yanında birçok racalıklar da, Âlemgîr’in idaresine girdi. Çitagong’un ismi, İslâmâbâd olarak
değiştirildi. Şah Cihan zamanından beri müslümanların alâkasını cezbeden Bengal toprakları da fethedildi. Bu
zengin memleketin gelirleri daha sonra Alemgîr Şâh’ın ordularının ana mâlî kaynağı oldu.

Şimdi Bangladeş olarak bilinen bölgenin dünyâya açılması ve iskânı da büyük ölçüde Alemgîr Şah tarafından
gerçekleştirildi. Daha önceleri bölge kapalı bir hayat sürmekte idi. Dışardan gelen te’sirler, kendilerini ancak
büyük yerleşim merkezleri ve zengin manastırlarda gösterebiliyorlardı. Hindular ve hıristiyanlar, Doğu Bengal
insanının şahsı ve dili ile alay ediyorlardı. Diğer insanların kötülükleri, müslümanların bölgedeki çalışmasını
kolaylaştırdı. İlk önce, eşkıya ve balta girmemiş ormanlarla mücâdele ettiler? daha sonra da medeniyetlerini
Ûoğu Bengal’e yerleştirerek, ülkenin çehresini değiştirdiler.

Batıdaki mes’eleler ortaya çıktığında, doğudaki faaliyetler, daha yeni tamamlanmıştı. Peşâver civarında oturan
büyük bir Afgan kabîlesi olan Yusuf za’îlerin lideri Baku başkaldırdı Âlemgîr’in adamlarını mâğlûb etti.
Alemgîr bizzat müdâhale edinceye kadar da mücâdelesini devam ettirdi. Alemgîr’e muhalifler arasında, Hattak
kabilesinin lideri Peştu şâiri Huşhal Hân Hattak da vardı. Bu şahıs, taht mücâdelesi sırasında Alemgîr’e arka
çıkmasına rağmen, daha sonra Yusufza’îlerle dostluk kurup onun karşısına geçti. Bu sebeple bir müddet
zindanlarda kalan şâir, bağlılık sözü vererek hürriyetini elde etti. Ancak daha sonra açıkça isyan etti. 76
yaşında, bir şey elde edemeden ölçn Huşhal’dan geriye sâdece canlı, güçlü ve hicivli mısrâ’lar kaldı.

Alemgîr’le Afganlılar arasındaki bu düşmanlık fazla uzun sürmedi. Onun, devam eden uzun iktidarı boyunca
tâkib ettiği usta siyâset, Afganlılarla münâsebetlerinin iyiye dönüşmesini te’min etti. Daha önceleri Afganlılar,
görülen kötü hâlleri üzerine yerlerinden ayrılmaya zorlanmıştı. Karşılıklı itimatsızlık ve dînî bâzı mevzularda
ortaya çıkan farklılıklar, uzun süre te’sirini muhafaza etti. Fakat, bilhassa Âlemgîr’in idâresinin son
zamanlarında münâsebetler iyileşti. Afganlılar, Âlemgîr’den sonra, devletin zor döneminde ilk zamanki
davranışlarının aksine müsbet bir rol oynadılar.

Alemgîr Şah, saltanatı süresince askerî kaynağı olan Orta Asya’nın uslu inanlarına büyük îtibâr gösterdi.
Çünkü insanlar Hindistan’a gelince, hava şartları sebebiyle, bir nesil sonra, cevvâlliklerini kaybediyorlardı.
Ordunun güçlü kalabilmesi için, Orta Asya Türkleri arasından gelecek askerlere ihtiyaç vardı. Memleketin aslî
unsuru olan müslümanların güçlenmesi için, elinden geleni yapan Alemgîr Şah, bâzı sihirbaz ve hokkabazların,
müslümanları kandırmak için “kendilerini keramet sahibi evliya gibi göstermelerine karsı tedbirler aldı.
Kışkırtmalar netîcesinde zaman zaman ayaklanan hindû ve sinler, devletin başına bir hayli gaileler açıyorlardı.

Bâbürlülerle sinleri karşı karşıya getiren en mühim hâdise, merkezî Pencab’daki, kim olursa olsun, baştakilere
karşı gelmeği normal sayan militan köylülerin, yeni kurulan sinliği kabul etmesi olmuştur: Âlemgîr, sih
mes’elesi ile de yakînen ilgilendi.

1675’lerde sihlerin lideri olan ve kendisinin ermiş bir kişi olduğunu, kerametler gösterdiğini iddia eden Gürü
Teg Bahâdır, bâzı sihlerin müslüman olmasını hazmedemeyip isyana kalkıştı. Câhil kimseleri kandırdığı gibi
müslümanları da inandıracağını zannetti. Yakalanıp Delhi’de Alemgîr Şâh’ın huzuruna getirildi. Müslüman
olması veyahut da, sih inancının doğruluğunu isbât edecek bir delil getirmesi istendi. Kabul edip, kâğıt kalem
istedi. Bir şeyler yazıp; “Bu kâğıdı boynuma asacağım ve boynumu kılıç kesmeyecek” dedi. Söylediği gibi
kâğıdı boynuna astı. Zâlimlerin boynunu vurmakta usta bir cellat getirildi. Cellat, Teg Bahâdır’ın arzu ettiği

gibi boynuna kılıç vurdu. Kellesi bir tarafa, boynundaki kâğıt bir tarafa uçtu. Kâğıdı açınca, “Ser verir, sır
vermem” yazıldığı görüldü. Teg Bahâdır, sapıklığının cezasını kendi arzusu ile buldu. Hâlbuki Alemgîr Şah,
mümkün olduğu kadar adam öldürtmeğe yanaşmaz, her işi sulhla halletmeye çalışırdı. Ama Teg Bahâdır,
kılıçın boynuna çalınmasını kendisi istemişti. Artık iş onun Kettesini vurmaktan çok, sapıklığını isbat şekline
dönüşmüştü.

Alemgîr Şâh’ın en mühim özelliklerinden biri, dîne bağlılığı ve bu sayede herkesin’hak ve hukukuna titizlikle
riâyet etmesi idi. Tahta çıktığı sıradaki çatışmalarda ölenler hâriç, hiç bir hâdise ile hindû veya diğer gayr-i
müslimlere zarar gelmemiştir.

Ekber Şah zamanından beri yaklaşık yüz senedir kaldırılmış olan kâfirlerden alınan cizye ve haracı tekrar
koyan Alemgîr Şah, Hindistan’ı yavaş yavaş sömürmeye başlamış olan İngilizlerden de haraç alınmasını istedi.
Birçok gayr-i müslim, cizyeden kurtulabilmek için müslüman olmakla şereflendi. Kısa zamanda gerçekleri
öğrenerek, eski dinlerinin sapıklığını ve kendilerinin nasıl kandırıldığını anladılar. İslâmiyet’e sıkı bir şekilde
sarıldılar. Müslümanların çoğalmasını ve kendi oturdukları yerlerde cami ve mescid yapmalarını
hazmedemeyen hindû ve sinler, camileri yıkıp, müslümanlara zulmetmeye kalkıştılar. Bu olaylar üzerine
Alemgîr Şah, onlara çok güzel karşılık verip, hadlerini bildirdi. Bunları kışkırtıp, devleti karıştırmak,
müslüman-hindû çatışması çıkartmak isteyenlere karşı tedbirler aldı.

Alemgîr, Ekber Şâh’tan kopardığı imtiyazlarla ilk fabrikasını 1612’de Surat’ta açan ve daha sonra başka
yerlerde ticâret merkezleri kuran Doğu Hindistan Şirketi ile ciddî bir şekilde karşı karşıya geldi. Bunun temel
sebebi, İngiliz, Portekiz ve Hollandalılara âid olan bu şirketin, bu devletlerin denizlerdeki üstünlükleri
sebebiyle kânunlara ve mâlî kaidelere riâyet etmeme temayülünde olmasıydı. Bunda, taht mücâdelesi sırasında
bazı tarafların şirkete verdiği tâvizlerin de mühim te’siri vardı. Şirketin adamlarının tehdidkâr davranışları bir
takım çatışmalara yol açtı ise de, neticede andlaşma sağlandı. Alemgîr Şâh’ın şirket ile uğraşmayı
bırakmasının en mühim sebebi; bunların hac yolunu ellerinde tutmaları ve haccın îfâsına mâni olabilecek
kuvvete sâhib olmalarıydı. Aynı zamanda Alemgîr Şâh’ın vezîri Esad Hân’ın da Doğu Hindistan Şirketi ile
mücâdeleye karşı olması, bu siyâseti şekillendirdi. Neticede elde edilmesi pek muhtemel olmayan bir başarı
olarak, mevzubahis şirketin siyâset ve silâhlı mücâdeleden yarım asır kadar uzak tutulması sağlandı.

Alemgîr’in dîne bağlılığının ve cizye vergisini mer’iyyete sokmasının; hindûları rahatsız ettiği ve bunun da
Tîmûroğulları devletinin sonunu hazırlayan en önemli faktörlerden birisi olduğu söylenir. Ancak yapılan son
araştırmalar göstermiştir ki, Alemgîr’in hindûlarla ilgili siyâseti bir takım rahatsızlıklara yol açmışsa da, bu
rahatsızlıklar hiç bir zaman devletin bütünlüğünü tehlike altına sokacak mertebeye ulaşamamıştır. Onun, diğer
dinlerin mensuplarına gösterdiği müsâmehayı bir hindû tarihçi şöyle ifâde etmektedir: “Alemgîr Şah, hiç bir
zaman hindûların özel merasimlerini engellememiş, ibâdetlerine mâni olmamıştır. Din adamlarının vazifelerine
sınır koymamıştır.”

Bâbürlüler Devleti’ni yönetmeye başladığı ilk günden îtibâren, Allahü teâlânın rızâsı için cihâdı elden
bırakmayan Alemgîr Şah, vefat edeceği zaman bile, Marata denilen isyankâr hindûlarla savaşıyordu. 3 Mart
1707 (H. 1119) târihinde Bombay’ın kuzey doğusuna düşen Evrengâbâd yakınlarında, Ahmednagar’da vefat
etti ve Huldâbâd (Ravza) denilen yerde defnedildi. Alemgîr Şâh’ın dört oğlu, üç kızı vardı.

Her müslüman gibi, vefatından önce bir vasiyetname hazırlayan Alemgîr Şah, cenazesinin, Resûlullah
efendimizin sünnet-i şerîfine uygun kaldırılmasını, cenazesinde, bilhassa tegannî ile mersiye söyleyenlerin
bulunmamasını vasiyet etti.

Alemgîr Şâh’ın vefatından sonra, taht kavgaları başladı. On üç senede on şehzade başa geçti. Devlet zayıfladı
ve bâzı devletçikler ortaya çıktı.

Devlet hazînelerini altınlarla dolduran Alemgîr Şah, kendi nafakasını, yazdığı kitapları satarak te’min ederdi.
Zâten senenin bir çok gününü oruçla geçirirdi. Arpa ekmeği yer, Resûlullah efendimizin sünnet-i şerîfine
harfiyyen uymaya çalışırdı. Namazlarını devamlı cemâatle kılar, hep abdestli bulunurdu. Gecelerini ibâdetle
kıymetlendirir, ilimle meşgul olurdu.

Târihlerde Alemgîr Şâh’ın en müşahhas özelliklerinin, eksiksiz bir cesaret ve gayeye sıkı bağlılık olduğu
yazılmıştır. Askerî harekâtları, cesaretinin seviyesini yeteri kadar ortaya koymaktadır. Düşmanlarını safdışı
etme, veya kendine bağlamada gösterdiği maharet, onun diplomasi ve devlet adamlığındaki ihtisasını
göstermiştir. Çok iyi bir hafızaya sâhib olan Alemgîr, aynı zamanda yorulmaz bir liderdi. İktidarı zamanında
kendisiyle görüşebilme fırsatını bulan İtalyan doktor Gemalli Careri, Alemgîr’in kendisine yapılan
müracaatları tek tek okuduğunu, bunları cevapladığını ve gözlük kullanmadan yaptığı bu işten büyük haz
duyduğunu anladığını kaydetmiştir.

Alemgîr’in sâde hayâtı da tarihçilerin dikkatini celbetmiştir. Giyim-kuşamı, yemeiçmesi ve diğer her türlü
faaliyeti, sadelik sınırlarını geçmezdi. Çok düzenli bir hayâtı vardı. Doksan yaşında vefat ettiğinde, işitme
hâriç bedenî faaliyetlerinde hiç bir bozukluk yoktu.

Okumayı çok severdi, bu sevgisini vefatına kadar devam ettirdi. Kendisi de yazardı. Fârisî nesirleri halâ çok
beğenilmektedir. Mektuplarını ihtiva eden, Ruk’at-i Âlemgirî kitabı uzun zaman, basît, fakat güzel nesir
yazmanın umûmî ders kitabı olarak kaldı. Şiir söylemede de kabiliyetli idi. Ancak, şâirlerin yanlışlarla meşgul
olduğunu söyleyerek, şiir yazmaktan uzak durdu. Hemen hemen bütün Hint-İslâm liderlerine ağır bir dille
saldıran Will Durant, Alemgîr Şah için şu îtirâfı yapmakdan kendini alıkoyamamıştır: “Suç ve suçlunun
üzerine gitmede hemen hiç cezaî metodlar kullanmadı. Dîni tarafından yasaklanan bütün yiyecek, içecek ve
şatafattan uzak durdu.”

Tasavvufta Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî (r. aleyh) gibi bir zâta talebe ve halîfe olmakla şereflenen bu büyük
hükümdar, İslâm hukukuna büyük hizmet etmiş, hadîs ilminde pek kıymetli bir eser kaleme almış, aynı eseri
şerh ettikten sonra yine kendisi Farsça’ya çevirmişti. Ayrıca belagat yönü çok üstündü. Bu sebeple, Belagat
şaheserleri denilebilecek pek kıymetli risaleler de kaleme almıştı. Böylesine üstün vasıflara sâhib olan Alemgîr
Şah hakkında, Müntehâb-ül-lübâb adlı eserin sahibi Hafi Hân şöyle demektedir: “Tîmûroğulları arasında,
belki de Delhi’nin gelmiş geçmiş pâdişâhları arasında Alemgîr Şah gibi ibâdet, riyazet ve adalet bakımından
mümtaz bir pâdişâh yoktur. Hindistan’da, İskender Lodi’den sonra böyle pâdişâhlar pek az gelmişlerdir. Bu
pâdişâhlar, şecâatta, sıkıntılara tahammül ve sabretmekte, görüşünde isabette eşsiz idiler. Allahü teâlânın emir
ve yasakları hâricine çıkmazlar, siyâset îcâbı kan dökmekten hoşlanmazlardı.”

Şah Cihan zamanında, her türlü kültür ve san’at faaliyetlerinin saray tarafından himaye edilmesi, daha önce
görülmemiş bir seviyedeydi. Alemgîr, bu durumu değiştirerek, İslâmî olan ve olmayan çalışmalar arasında bir
ayırım yaptı. Annesinin türbesi ve Tîmûroğullarının Hint-Paklstan Yarımadası’na bıraktığı en büyük eser (Taç
Mahal) hakkında ise; bir mezarın üzerine böyle bir bina inşâsının sertliğinin şüpheli olduğunu, ve işe gösteriş
ve israf karıştığını beyanla menfî fikir bildirmişti. Saray şâirlerinin himayesine son verilmesi, şâirlerin daha
serbest ve daha verimli çalışmalar yapmasına sebeb oldu. Bu şâirlerden birisi İranlı Bedil’dir. Afganistan ve
Orta Asya’da meşhûr olan bu şâirin eserlerinde, ciddî okuyucular için, Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinde
olduğu gibi bir takım mesajlar vardır. Urdu şâiri Velî de, hocası Gülşen’in te’siri altında Fars şiirinden aldığı
fikir ve teşbihleri işleyerek, büyük başarı elde etti.

Alemgîr Şah, eğitime yaptığı yardımın yanında kadıların sayısını büyük nisbette arttırdı. Yeterli bir eğitim
görenlerin yükselmelerine de imkan te’min etti. Meşhûr İslâmî tedrisât sistemi olan Ders-i Nizâmiyye’nin
hazırlanmasına onun zamanında başlanmıştı. Bu sistemin kitaplarının bir çoğu Alemgîr zamanında
tamamlandı. Eğitimle ilgili büyük binaların inşâsını emreden de yine Evrengzîb Alemgîr’di. Himayesinde

çalışan Kabil kadısı Mîr Zâhid ve Luknow kadısı Muhibbullah Buhârî, bu işlerde faal rol oynadılar. Evrengzîb
Alemgîr, umûmî eğitime de önem verirdi. Bunun iyi bir göstergesi kendi mektuplarında görülür.

Delhi valisi Akil Hân Râzînin manzum eseri Pedmavet, Şîr Hân Lodînin Mir’ât-il-Hilye’si ve
tercümelerinden müteşekkil bulunan Fârisî Tıbb-ı Yunânî de onun zamanında yazılan eserler arasındadır.

Alemgîr’in bazı hususlarda tam başarı gösterememesinin sebebi kendisi değildi. Eksikliklerin asıl sebebi, emri
altındaki insanların hareketleridir. Aynı zamanda Alemgîr, iki nesil süren benzeri görülmemiş refah, rahat
yaşama devrinin ardından başa geçmesi sebebiyle de talihsizdir. O tahta geçtiğinde, Tîmûroğulları artık Bâbür
ve Ekber devirlerinin güçlü askerleri değillerdi. Alemgîr dâima iyi adam yokluğundan şikâyetçi oldu. Nitekim
mektuplarından birinde şöyle der:

“Dedem Ekber’in bir çok sâdık adamı vardı. Zaferleri kazanmada ve diğer bir çok işi görmede onlara
güvenirdi. Babam (Şah Cihan) zamanında da bir çok sâdık hizmetkârlar, düstur bilen me’mûrlar ve kabiliyetli
kâtipler vardı. Şimdi ben, Bengal’de bir me’mûrluk için dürüstlük mücevheriyle mücehhez bir tek adam
aradım ama bulamadım. Heyhat, işe yarayacak adam çok az.”

Alemgîr zamanındaki Tîmûroğulları askerlerinin gittikçe artan bir zayıflığı da, çok gayret isteyen zor
vazifelerden kaçmalarıydı. Onlar için pâyitahtdan uzak kalmak o kadar kötü bir durumdu ki, zafer kazanmak
yerine geri dönmeyi tercih eder duruma geldiler. Tabiî ki, böylesine kolayı, rahatı seven askerle Alemgîr’in
zaferler kazanması zordu. Küçük kalelerin fethi bile seneler alabiliyordu.

Tîmûroğulları ordusunda hıyanet büyük boyutlara varmış, şehzadeler bile bu tür hâdiselere bulaşmaktan geri
kalmamışlardı. Böylesine zor şartlarda hükümdarlık eden Alemgîr’in muvaffak olamadığı seferlere,
bitiremediği işlere bakıp da onu devletin çökmesine sebeb olmakla suçlamak haksızlık olur.

Evregzîb Alemgîr adetâ bir insan sarrafıydı. Hizmetine alacağı insanları dikkatle seçer ve bunu yaparken
ileride o kişiler hakkında yanlış bir karar vermiş olmamak için çok titiz davranırdı. Hakkında yanıldığı bir kaç
kişiden biri de, kendisine otuz yedi sene boyunca vezirlik yapan Esad Hân gelir. Bu şahıs, devletin
muhtemelen en çok para alan me’mûru olmasına rağmen; yolsuzluğa, lükse ve sefahate düşkün bir karakter
teşhir etmişti. Aynı adam, Âlemgîr; Doğu Hindistan Şirketi, hac yolundaki gemilerden birine zarar verdiği
zaman Bombay’ın istilâsını ve şirketin tahribini emretmesine rağmen, onu vazgeçirebilen kişiydi. Adından
bahsedilen şirkete ait kayıtlar, Âlemgîr’in vezirinin sâdece menfaat değil, nakit paraya da tenezzül etmiş
olduğunu ispatlamıştır.

KAZANILAN ZAFER

Muhammed Ma’sûm Farukî’nin (r. aleyh) yüksek oğullarından ve zamanın evliyasının büyüklerinden
Muhammed, Ubeydullah Fârûkî (r. aleyh), Âlemgîr Şâh’a yazdığı mektublarından birinde, onun zafer ve
hizmetlerini şöyle dile getiriyor:

“Bu fakir büyük zaferinizi tebrik eder, manen yüksek derecelere kavuşmanız için dua ederim. Rana mihracesi
Hind yarımadasında müslümanların en büyük düşmanıdır. Bu kafire karşı kazandığınaz zafer, bu duacınızı ve
bütün müslümanları büyük sevince gark etmiştir. Bu sevinci anlatmak kitaplara sığmaz. Şüphe yoktur ki, Rânâ
mihracesinin kesin mağlûbiyeti ve vergiye bağlanması, Hindistan’da islâmiyet’in tam hâkimiyeti demektir.
islâm’ın zuhurundan bugüne kadar, Rânâ eyâleti, Hindistan’da küfrün merkezi olmuştur. Bugüne kadar, hiçbir
islâm pâdişâhı bu şekilde kat’î bir netice alarak Hind yarımadasında tam hükümrân olamamıştır. Şimdiye kadar
Rânâ’nın vergiye bağlanması şöyle dursun, hiç bir Hind eyâletinden muntazam bir vergi alınamamıştır. Sizin
bu fütühat ve zaferiniz, hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilen, İmâm-ı Mehdî’nin gelmesini hatırlatan ve
hazırlayan olaylar zincirinden biridir. Bütün İslâm dünyâsını ilgilendiren bu nimete şükretmekten, bütün diller

aciz kalır. Bekara sûresinin ikiyüzellibirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Eğer Allahü teâlâ müslüman ordularla
kâfirleri mağlûb etmeseydi, mü’minler şehîd edilir, memleketleri harâb edilirdi Fakat Allahü teâlâ ihsân
sâhibidir Mû’minler sebebiye kâfirlerin, sâlihler sebebiyle günahkarların kötülüklerini, zulümlerini def eder”
buyurulmaktadır. Halen İslamiyeti kuvvetlendirmek için, Dekken bölgesine yeni bir sefere çıkmak üzere
olduğunuz öğrenilmiştir. Bu teşebbüsünüz büyük cihaddır. İslam ülkelerini asilerin kötülüklerinden ve
şerlerinden temizlemek, bu seferin mühim neticelerinden olacaktır. Hicaz yolunun açılması da, bu seferi îcâb
ettirmektedir. Allahü teâlâ sonsuz ihsânıyla bu seferinizi de zaferle bitirmek nasîb eylesin. Ne büyük
bahtiyarlıktır ki, böyle büyük bir sefere azm etmiş bulunuyorsunuz. Bu târihî sefer, iyi bir niyetle, çok hayırlı
ve bereketli meyveler verecektir. Ebedî saâdet yolunda yüksek mânevi derecelere kavuşmanıza vesile
olacaktır.”



1) Müntehab-ül-lübâb (Hâfî Hân, Kalküta 1869); cild-1, sh. 395 cild-2, sh. 1

2) Tüzük-i Cihangiri (Cihangir Bâdşâh, Aligarh 1864)

3) Târih-i Nâimâ; cild-6, sh. 348

4) Mektubat-ı Ma’sûmiyye

5) Hazînet-ül-meârif (Muhammed Ubeydullah Fârûkî, Karaçi 1973); sh. 92

6) Mektûbât-ı şerîfe (Seyfeddîn Fârûkî, Karaçi 1331)

7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1036

8) Silk-üd-dürer; cild-4, sh. 113

9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-16, sh. 282, 296

10) History of müslim civilization in India and Pakistan; sh. 380

ALEVÎ

Hazret-i Ali ile Peygamber efendimizin kerîmesi hazret-i Fâtıma’nın temiz sülâlesi. Alevî, Arabca bir kelime
olup, Ali’ye mensup, Ali’ye âid mânâlarına gelir.

Peygamber efendimizin nesli, kızı Fâtıma’nın oğulları Hasen ve Hüseyn ile kıyamete kadar devam edecektir.
Hazret-i Hasen ile Hüseyn’in çocuklarına Abbasîler devrine kadar Alevî denilmiştir. Abbasîler zamanında ve
daha sonraları ise; hazret-i Hasen’in soyundan gelenlere şerîf, hazret-i Hüseyn’in soyundan gelenlere de
seyyid denildi. Doğan çocukların seyyid veya şerîf olduğu tesbit edilip, kayıtlara geçirildi. Böylece, ileride
ortaya çıkacak bir karışıklığa, yalancı alevîlere meydan verilmedi. Bu işlerle ilgilenmek için husûsî vazifeliler
tâyin edildi.

Abbasîler zamanından îtibâren Osmanlıların sonuna kadar seyyidlerin şecerelerini tutan müesseseler vardı.
Osmanlılar zamanında bu müesseseye nakîb-ül-eşrâflık denirdi. Osmanlılar, bu hususta dikkatli ve çok titiz
davrandılar. Seyyidlere ve şerîflere çok alâka ve hürmet gösterdiler. Ehl-i sünnet âlimleri, bunları sevmenin
Peygamber efendimizi sevmek olduğunu; sevgilerinin de son nefeste îmân ile gitmeye sebeb olacağını

bildirdiler. Ehl-i sünnet îtikâdında olanlar, seyyid ve şerîfleri canlarından çok sevdikleri gibi; Peygamber
efendimizin temiz Eshâbının hepsini de aynı şekilde severler.

Hazret-i Ali’ye sevgi ve bağlılık iddiasıyla ortaya çıkan siyâsî bâzı fırkalar da, alevî ismini kendilerine siper
olarak kullandılar. Zamanla bu fırkalar, hakîkî alevîleri unutturdular. Râfizî, karmatî, hurûfî gibi, Eshâb-ı
kiram düşmanlığı yapan siyâsî gayeli fırkalar, temiz insanlara kendilerini hep alevî olarak tanıttılar. Târihin
çeşitli devirlerinde, ortaya çıkan bu fırkalara, Ehl-i sünnet âlimleri eserleri ile, sultanlar da devlet gücü ile
irşadda bulundular.



1) Hak Sözün Vesikaları; sh. 48

2) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 175

3) Kâmûs-i Türki; sh. 949

ALİ (r. anh)

Resûlullah efendimizin amcası Ebû Tâlib’in oğlu. Hulefâ-i râşidînin ve Cennet’le müjdelenen on kişinin
dördüncüsü. Resûlullah’ın damadı. Ehl-i beytin, Ehl-i abanın birincisidir. Künyesi, Ebü’l-Hasen ve Ebû
Türâb’dır. Hiç puta tapmadan müslüman olduğu için, Kerremallahü veçheh; kahraman ve çok cesur
olmasından ve dönüp dönüp düşmana saldırmasından dolayı Kerrâr; Allahü teâlânın aslanı mânâsına,
Esedüllah’il-Gâlib ve Haydar lakabları verilmiştir. Ayrıca Allahü teâlânın takdîrine rızâ gösterdiği için
Mürtedâ dendi. Çeşitli hadîs-i şerîflerde medh edildi. Ehl-i sünnetin gözbebeği, evliyanın reisidir. Hicretten
23 yıl önce (M. 599) senesinde Mekke’de doğdu. Annesi, Abdülmuttalib’in vefatından sonra ana ve babadan
yetim kalan Peygamber efendimizi şefkat ve muhabbetle yanında tutup, öz evlâdı gibi bakmakla şereflenen
Fâtıma binti Esed bin Hâşim’dir.

Hazret-i Ali, Ebû Tâlib’in dördüncü oğluydu. Ebû Tâlib’in geliri az, ailesi kalabalıktı. O sıralarda Mekke’de
kıtlık hüküm sürdüğünden, Peygamber efendimiz, amcası Abbâs’a (r. anh); “Onun geçim yükünü hafifletelim.
Her birimiz bir oğlunu alalım” teklifinde bulundu. Böyle bir teklif, Ebû Tâlib tarafından kabul edilince, hazret-
i Ali beş yaşından îtibâren Resûlullah efendimizin yanında yaşadı. Resûlullah’ın tâlim ve terbiyesinde
yetişerek, o yüce irfan hazînesinin feyzinden kana kana içti.

Çocuklar arasında ilk defa Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini tasdik eden, hazret-i Ali’dir. On
yaşında iken bi’setin (Resûlullah efendimize peygamber olduğu bildirilmesinin) ikinci günü îmâna geldi.

Hazret-i Ali, bir gün Resûlullah ile hazret-i Hadîce’nin beraber namaz kıldıklarını gördü. Namazdan sonra;
“Bu nedir?” diye sordu. Resûlullah efendimiz de ona şirkin mânâsını, onun ne kadar kötü, ne kadar alçaltıcı
birşey olduğunu, daha sonra tevhidin mânâsını anlatarak peygamberliğini açıkladı ve; “Bu, Allahü teâlânın
dînidir. Seni bu dîne davet ederim. Allahü teâlâ birdir. Ortağı yoktur. Lât ve Uzzâ isimli putlardan uzak
durmanı emrederim” buyurdu. Hazret-i Ali; “önce babama danışayım” dedi. Resûlullah efendimiz ona;
“İslâm’a gelmezsen bunu kimseye söyleme” buyurdu. Hazret-i Ali ertesi sabah gelip; “Yâ Resûlallah! Bana
İslâm’ı öğret” diyerek, müslüman oldu. Ali (r. anh), müslüman olanların üçüncüsüdür.

Hazret-i Ali İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, bütün Mekke devrini teşkil eden on üç seneyi Peygamber
efendimizle birlikte geçirdi. Resûlullah’ın yanından hiç bir suretle ayrılmayı p, dâima mübarek huzur ve
hizmetlerinde bulundu. O’nu can kulağıyla dinledi. Resûlullah’ın ibâdetlerine iştirak etti. Peygamber

efendimizin yüksek nazarlarına ve muhabbetlerine kavuştu. Kendisinde harikulade hâller tecellî edip,
Resûlullah’ın ilmen ve ahlâken vârisi oldu.

Peygamber efendimiz bi’setin dördüncü senesinde, yakın akrabalarını, hak dîne davet İçin safa tepesinde
topladığında, peygamber olduğunu bildirdi. Fakat alay edip, hakarette bulundular. Ondan sonra ikinci bir
toplantının tertibini hazret-i Ali’ye bıraktı. Hazret-i Ali bir ziyafet hazırlayıp, Hâşimoğullarını davet etti.
Davetliler kırkdan fazla idi. Yemekten sonra Peygamber efendimiz onları tekrar güler yüz ve tatlı dille îmâna
davet edip, peygamber olduğunu bildirdi ve; “İçinizde hanginiz benim kardeşim olmak üzere bî’at edecek”
buyurdu. Gelenlerden hiç ses çıkmadı. Bunun üzerine orada bulunanların en genci hazret-i Ali ayağa kalktı.
Fakat Resûlullah efendimiz onu oturttu. Tekrar kalktı yine oturttu. Üçüncüden sonra hazret-i Ali’ye mübarek
elini uzattılar. Davetliler, şaşkınlık içinde dağıldılar.

Peygamber efendimiz Mekke’de, on pç sene çeşitli eziyet ve sıkıntılara katlanarak îmânı bildirmekle meşgul
oldu. İlk müslümanlar, müşriklerin binbir türlü eziyetlerine uğradılar. Peygamber efendimiz onları bu
işkenceden kurtarmak için, Habeşistan’a ve Medîne’ye hicret etmelerine izin verdi. Müslümanlar kafile
hâlinde gizlice Mekke’den ayrıldılar. Daha sonra müşrikler, Dâr-ün-nedve’de toplanarak, Resûlullah
efendimizi öldürme kararı aldılar. Onlar bu hazırlık içindeyken, Allahü teâlâ Resûlüne hicret emri verdi.

Peygamber efendimiz Hak teâlâdan hicret emri aldığı zaman, hazret-i Ali’nin de Resûlullah’ın yatağında
yatacağı, Allahü teâlâ tarafından emredilmişti. Resûlullah efendimiz Ali’yi (r. anh) çağırarak, kendi yatağında
yatmasını ve bıraktığı emânetleri sahiplerine vermesini söyledi. Hazret-i Ali, bu emri tam bir teslîmiyetle kabul
etti. Hicret gecesi kâfirler, Resûlullah efendimizin saâdet-hânelerinin etrafını sardılar. Hak teâlâ, şeytan dâhil
hepsine bir uyku verdi. Bunlar uykuda iken, Resûlullah aralarından geçerek hazret-i Ebû Bekr’in evine geldi ve
oradan da Medîne’ye hicret ettiler. Kâfirler, Peygamber efendimizin evine hücûm ettiklerinde, Resûlullah’ın
yatağında hazret-i Ali’yi gördüler. Büyük bir şaşkınlıkla Ali’yi (r. anh) bırakarak Resûlullah’ın takibine
koyuldular.

Hazret-i Ali, ertesi gün o kadar kâfirin arasında, Resûl aleyhisselâmın Kâbe-i şerîfde devamlı oturdukları
makama oturdu. “Resûlullah’da kimin hakkı ver ise, gelsin benden alsın!” diye nida ettirdi. Herkes gelip
nişanını söyleyerek emânetini aldı. Bütün emânetlerini sahiplerine teslim etti.

Mekke-i mükerremede kalan Eshâb-ı güzîn, hazret-i Ali’nin kanadı altına sığındılar. Hiç bir kâfir, Ali’nin (r.
anh) korkusundan Eshâb-ı kiramın hiç birine eziyet edemedi. Resûlullah’ın hâne-i saadetleri Mekke’de olduğu
müddetçe, Ali (r. anh) da orada kaldı. Bir zaman sonra Resûl-i ekrem, evinin Medîne-i münevvereye
getirilmesini emir buyurdu.

Allah’ın aslanı hazret-i Ali, Kureyş kâfirlerinin toplandıkları yere gitti. “İnşâallahü teâlâ yarın Medîne-i
münevvereye gidiyorum. Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin” buyurdu. Hepsi başlarını eğip, hiç
bir şey söylemediler. Hazret-i Ali oradan ayrılınca, Ebû Cehl kalktı; “Ey Kureyş’in büyükleri! Muhammed, evi
burada olduğu müddetçe bize düşmanlık etmez, buna mâni olmalıyız” dedi. Kâfirlerin her biri, şöyle yaparız,
böyle yaparız, dediler. Sonra hazret-i Abbâs’a yalvardılar. “Kardeşinin oğluna söyle, Muhammed’in evini
kaldırmasın, yoksa aramız açılır” dediler. Hazret-i Abbâs, bu sözleri hazret-i Ali’ye söylediğinde o;
“Amcacığım, yarın inşâalları Resûl-i ekremin evindekileri götüreceğim. Kararım kat’îdir. Yoluma çıkan olursa
cenk ederim” buyurdu. Hazret-i Abbâs, onun sözlerini Kureyş kâfirlerine söyleyince, canları sıkıldı ve onu
şehirden dışarı çıkarmayacaklarına karar aldılar. Sabah olunca; Ali (r. anh), Resûl-i ekremin saâdethânesindeki
eşyaları toplayıp, Ehl-i beyt ile birlikte yola koyuldu.

Hazret-i Ali, Resûlullah’a, şişmiş olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kuba’da yetişti. Gündüzleri
saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda, Peygamberimizin huzuruna gidemeyecek bir
hâlde idi. Resûl-i ekrem efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etti. Hazret-i Âli’yi görünce, hâline

acıdı ve sevgili, fedakâr amcazâdesini kucaklayıp, mübarek eliyle, o hak yolunda binlerce meşakkate katlanmış
narin, nâzik ayakları okşayarak, kendisine afiyeti için dua buyurdu. Hattâ hazret-i Ali’nin bu fedâkârlığı
üzerine; “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızâsı için nefsini feda eder.” (Bekara sûresi: 207)
meâlindeki âyet-i celîlenin nazil olduğu rivayet edilir.

Hazret-i Ali’nin, Medîne-i münevverede de hizmeti çok oldu. Mescid-i Nebevî’nin inşaatında çok çalıştı.
Bizzat sırtında taş ve toprak taşıdı. Ali (r. anh) Tebük gazası hâriç, Resûlullah’ın bütün gazalarında bulundu.
Peygamber efendimiz Bedr gazasına hareket ederken, siyah renkli olan iki sancağından birini hazret-i Ali’ye
verdi. Bedr havalisine yaklaşıldığında, Resûlullah onu, düşmanın ahvâlini ve harekâtını keşf için gönderdi.
Hazret-i Ali’nin vaktinde hareket etmesi neticesinde, Eshâb-ı kiram harp meydanının mühim yerlerini ele
geçirdiler.

Alî (r. anh), Bedr savaşında birçok azılı müşriki ve bu arada Velîd bin Ukbe’yi bir kılıç darbesiyle öldürdü.
Akşama doğru, iki taraf birbirlerine karıştı. Kum tepesinin üzerinde zırhlara bürünmüş müşriklerden birisi,
Sa’d bin Hayseme’yi şehîd etti. Hazret-i Ali, ona yaklaştı. Müşrik atından indi ve Ali (r. anh) ile vuruşmaya
başladı. Hazret-i Ali, müşrikin darbesini kalkanı ile karşıladı ve müşrikin kılıcı kalkana saplanıp kaldı. Hamle
sırası hazret-i Ali’ye gelince, kılıcını müşrikin göğsüne çaldı ve zırhını enlemesine biçti. Müşrik titredi ve
sarsıldı. Hazret-i Ali o esnada arkasında bir kılıcın parladığını görünce, başını eğdi. Arkada kılıcı parlayan; “Al
bu da Abdülmuttalib’in oğlundan!” derken, müşrikin kellesi, miğferiyle birlikte yere yuvarlandı. Ali (r. anh)
dönüp arkasına baktığında, hazret-i Hamza bütün heybet ve ihtişamıyla ayakta duruyordu.

Yine bu savaşta Nevfel bin Huveylid ile karşılaştı. Nevfel hakkında Peygamber efendimiz; “Yâ Rabbî! Nevfel
bin Huveylid’e karşı bana yardımcı ol! Onun hakkından gel!” diye dua etmişti. Hazret-i Ali, kılıcıyla bir
hamlede bacaklarını ve kafasını kopardı. Sonra Peygamber efendimize Nevfel’i öldürdüğünü haber verdi.
Bunun üzerine Resûl-i ekrem; “Allahü ekber” diye tekbir getirdi ve; “Allahü teâlâ onun hakkında duamı
kabul etti” buyurdu. Hazret-i Ali, Bedr’de ayrıca As bin Sa’îd’i de katlederek, müslümanlara büyük hizmet
etti. İbn-i Esîr’in rivayetine göre hazret-i Ali, Bedr savaşında müşriklerin başlarını ağaçlardan meyva düşürür
gibi düşürüyordu. Bu savaşa katıldığında yirmibeş yaşında idi. Bedr ganimetlerinden hazret-i Ali’ye; bir
kalkan, bir kılıç, bir de deve isabet etti. Ali (r. anh) aynı sene içinde Peygamber efendimizin mübarek kerîmesi
Fâtıma (r. anhâ) ile evlendi. Böylece Resûlullah efendimizin damadı olma şerefine kavuştu. Nikâhlarını
Resûlullah efendimiz kıyarak duada bulundular.

Hazret-i Ali, Bedr gazasında olduğu gibi Uhud’da da büyük kahramanlıklar gösterdi. Müşriklerin alemdarı
olan Ebû Sa’d bin Ebî Talha’yı yıktı. Resûlullah’ın etrafında, O’nu canla başla müdâfaa ederken, hazret-i
Fâtıma da onun yaralarını sarmıştı. Zîrâ Uhud’da on altı kılıç darbesi almıştı. Uhud gazasından sonra hazret-i
Ali, Resûlullah’ın Benî Nâdir yahûdîleri üzerine gönderdiği orduya katıldı ve yahûdîlere yaptıkları hıyanetin
hesabını sordu.

Hazret-i Ali, Hendek (Ahzâb) muharebesinde büyük kahramanlık gösterdi. Kazılan hendeği geçmek isteyen
müşriklerin bu hareketlerini önledi. Müşriklerin en azılıları ile savaştı. Muharebenin iyice şiddetlendiği yirmi
ikinci gün, müşriklerin en azılılarından olan Amr bin Abdûd, meydana çıkıp er diledi. Müslümanlardan kimse,
Amr’ın davetini kabul etmedi. Bir daha meydan okudu, yine ses çıkmadı. Yedi kere böyle oldu. Yedincide
Resûlullah efendimiz, hazret-i Ali’yi çağırdı, huzuruna oturttu; “Yâ Ali! Benim atıma bin, kılıcımı al, Amr
bin Abdûd’un önüne yiğitçe, cesaretle var. Onun heybetinden, uzun boyundan endişe etme. Ben, Hak
teâladan sana yardım etmesi için, senin elinle müslümanların, bunun şerrinden kurtulmaları için dua
ediyorum” buyurdu..

Hazret-i Ali atına bindi ve kılıcını kuşandı. Avını gözetleyerek giden bir aslan gibi, Amr’ın önüne vardı. “Yâ
Amr! Senin Kabe’nin karşısında and ettiğini ve Kureyş’den bir kişi senden iki şey isteyince, birini yaptığını
duydum, bu doğru mudur?” buyurdu. Amr; “Evet öyle söz verdim” dedi. Ali (r. anh); “Biliyorsun ben

Kureyş’denim. Senden iki şey isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabul et. Birinci isteğim; “Allah’ın birliğini ve
Muhammed aleyhisselâmın O’nun Resûlü olduğunu ikrar ve tasdîk etmendir” buyurdu. Amr; “Bunu kabul
etmiyorum, başka ne istiyorsun?” dedi. Hazret-i Ali; “İkinci isteğim; bu iki kuvveti hâllerine bırakıp, Mekke-i
mükerremeye gitmendir” buyurdu. Amr; “Bunu kabul ettim, yalnız Ebû Bekr, Ömer ve Osman’ın (r. anhüm)
başlarını keserim” dedi. Hazret-i Ali; “Ey ahmak! Benim başımı kesmeden onların başını nasıl kesersin?”
buyurdu. Amr; “Yâ Ali! Sen henüz gençsin, dünyânın tadını almamışsın, ben senin başını kesmek istemem”
dedi. Hazret-i Ali; “Ben, Allahü teâlânın yardımı ve Resûlünün duası ile senin başını kesmek isterim”
buyurunca, Amr, bu söz üzerine atından inip ona doğru yürüdü. Hazret-i Ali de atından indi. Birbirlerine hamle
yaptılar. Ali (r. anh) bir fırsatını bulup, Amr’ın uyluğunu bir kılıç darbesiyle kopardı. Artık işi bitti, diyerek
geriye dönmüş gelirken, Amr, kendi kopmuş bacağını hazret-i Aliye fırlattı. Ali (r. anh) hemen geri dönüp,
Amr’ın başını da kesti. O anda, İslâm ordusunun tekbîr sesleri yeri göğü inletiyordu. Hazret-i Ali, daha sonra
da hendeğe inen Nevfel bin Abdullah’ı yakalayıp öldürdü ve Kureyş ordusunun moralinin bozulmasına sebeb
oldu.

Hazret-i Ali, Benî Kureyzâ yahûdîleri üzerine olan seferde, Resûlullah efendimizin sancağını taşıyıp, Benî
Kureyzâ kalesine dikti ve ikindi namazını orada eda etti.

Hicretin altıncı senesinde Hayber yahûdîlerine yardıma hazırlanan Benî Sa’d kabîlesinin üzerine giderek,
onları dağıtıp hezîmete uğrattı.

Hazret-i Ali, Hudeybiye musâlahasında, sulh şartlarının yazılmasında vazife aldı.

Hazret-i Ali, Hayber gazasında bulunup büyük kahramanlıklar gösterdi. Peygamber efendimiz bu gazada;
“Yarın sancağı, Allah ve Resûlünü çok seven birine vereceğim. Allahü teâlâ fethi onunla nasîb
edecektir” buyurdu ve ertesi gün sancağı Ali bin Ebî Tâlib’e verdi.

Hazret-i Ali, Hayber kalesinin fethinde, kalenin kapısını koparıp, kalkan olarak kullandı. Bu savaşta hazret-i
Ali’nin gözleri ağrıyordu. Resûlullah onu çağırtarak, gözlerine okuyup, şifâ bulması için Allahü teâlâya dua
edince, gözlerinde bir ağrı ve sızı kalmadı. Bu savaşta, yahûdîlerin meşhûr pehlivanı Merhab; “Hayber halkı
iyi bilir ki, ben, gelip geçmiş bütün harplerde tepeden tırnağa kadar silâhlanmış, cesaret ve kahramanlığı ile
tanınmış Merhab’ım! Ben, kükreyen aslanları bile mızrak veya kılıcımla delik deşik ederim!...” diyerek
müslümanlardan er diledi. Bunun üzerine hazret-i Ali; “Ben oyum ki; anam babam Haydar yâni (Aslan) adını
takmıştır! Ben, ormanların heybetli görünüşlü aslanı gibiyimdir! Seni bir hamlede yere serecek yiğit bir
kişiyimdir!” diye şiir söyleyerek Merhab’ın karşısına dikildi. Bu şiir, Merhab’a o gece gördüğü rüyayı
hatırlattı. Rüyasında kendisini biraslanın parçaladığını görmüştü. Hazret-i Ali, Merhab’la karşı karşıya
geldiğinde, Merhab’ın tepesine öyle bir kılıç indirdi ki, kılıç, Merhab’ın siperlendiği kalkanını ve demirden
miğferini keserek başını ikiye ayırdı. Merhab’ın başına inen kılıcın çıkardığı ses, o kadar fazla idi ki, Hayber
karargâhında bulunan Ümmü Seleme (r. anhâ); “Merhab’ın dişlerine kadar inen kılıcın sesini ben de işittim”
demiştir. Hazret-i Ali, o gün yahûdîlerin en namlı kişilerinden sekizini öldürdü.

Hazret-i Ali’nin şecaat ve kahramanlıkta üstüne yoktu. Düşmanlarıyla çarpışmadan önce İslâm’a davet ederdi.
Kabul etmezlerse savaşır ve savaşırken de onlara acır ve haddi tecâvüz etmezdi. Çok cesurdu. Her yaptığı işi;
Allahü teâlânın rızâsı için ve insanlığın iyiliğini düşünerek yapardı. Savaşlarda düşmanlarının ölümüne bile
acırdı. Çok şefkatli ve merhametliydi. Bir harpte hasmını altına almış, kılıcı ile boğazlamak üzereyken,
düşmanı, var gücü ile hazret-i Ali’nin yüzüne tükürdü. Hazret-i Ali, bu hareketi üzerine onu öldürmekten
vazgeçti. Ayağa kalkan düşman, niçin öldürmediğini sorunca; “Biraz önce seni, Allah için öldürecektim.
Yüzüme tükürünce, kendi nefsim için öldüreceğimden korktum. Nefsimin isteğine uymamak için vazgeçtim”
buyurdu. Hasmı bu hareketine hayran kaldı..

İslâmiyet’in büyüklüğünü anlayıp Kelime-i şehâdet getirdi ve müslüman olmakla şereflendi.

Hazret-i Ali, servet sahibi değildi. Buna rağmen çok cömert, çok kerîmdi. Son derece mütevazı, alçak gönüllü
idi. Hakkında birkaç âyet-i kerîme nazil olmuş; kerem, cömertlik, adalet, merhamet ve diğer yüksek faziletleri
öğülmüştür. Pek çok hadîs-i şerîflerde methedilmiştir.

Hazret-i Ali, Huneyn gazasında da büyük kahramanlıklar göstererek, dağılmaya yüz tutan ordunun yeniden
toparlanmasına sebeb oldu. Tebük gazasında bulunmayıp, Resûlullah efendimiz tarafından Ehl-i beytin
muhafazası için Medine’de bırakıldı. Gazadan geri kaldığı için üzüldüğünü gören Resûlullah efendimiz;
“Harun, Mûsâ’ya (aleyhimesselâm) nasıl yakın ise, sen de bana öylesin” buyurarak gönlünü hoşnûd edip,
iltifatta bulundu.

Resûlullah efendimiz, hazret-i Ebû Bekr’i hacıların başında Mekke’ye gönderdiklerinde, hemen arkalarından
“Berâe” sûresi nazil oldu. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, bu âyetleri tebliğ için hazret-i Ali’yi me’mûr
etti. Bundan böyle hiç bir müşrikin Kabe’ye gelemeyeceği îlân edildi.

Daha sonra hazret-i Ali, Resûlullah efendimiz tarafından ordu kumandanı olarak Yemen’e gönderildi. Kısa
zamanda oradaki kabilelerin müslüman olmasına, hidâyet nurlarına kavuşmalarına vesile oldu.

Resûlullah efendimiz veda haccından döndükten sonra, hastalanıp vefat edince, Ali (r. anh) yıkayıp kefenledi.
Bu son mübarek vazife de ona nasîb oldu. Definden sonra halîfe seçilen Ebû Bekr’e (r. anh) bî’at edip, ona
devlet işlerinde yardımcı oldu ve kadılık (hâkimlik) görevlerinde bulundu. Hazret-i Ömer’in halifeliğine de
bî’at edip, halîfenin danışmanı ve hâkimliğini yaptı. Hattâ hazret-i Ömer buyurdu ki: “Şayet Ali (r. anh)
olmasaydı, Ömer helak olurdu.” Hazret-i Osman’ın da halifeliğine bî’at edip. hilâfet işlerinde onun vezirliğini
yaptı. Hazret-i Osman’ın şehîd olmasından evvel, oğullarıyla birlikte onu korumak için gerekli dedbirleri aldı.
Hazret-i Osman’ın şahadetini duyunca da, oğullarına ve yanındakilere; “Siz yaşar iken onun şehîd düşmesine
nasıl imkân bıraktınız?” diyerek, üzüntüsünü ve ona olan muhabbetini dile getirdi.

Hazret-i Ali, mâni olmaya çalıştığı hâlde bir türlü önüne geçemediği elîm şehâdet vak’ası üzerine, Hicrî 35
yılının Zilhicce ayında, Medîne-i münevverede, halîfe seçildi. Halîfe olmasında hiç bir îtirâz olmadığından,
icmâ’-ı ümmet ile hilâfet makamına geldi. Hazret-i Osman zamanında, fitne, yahûdîler tarafından başlatılmış
ve halîfenin şehîd edilmesine kadar varmıştı. Bu durum, hazret-i Ali’nin hilâfeti zamanında da devam etti.
Hazret-i Osman’ı şehîd edenlerin cezalandırılması hususundu, Eshâb-ı kiram arasında üç ayrı ictihâd oldu.
Sahâbîlerden bir kısmı, tarafsız kalmayı; hazret-i Talha, hazret-i Zübeyr, Âişe (r. anhâ) ve Şam’da bulunan
Muâviye (r. anh), suçluların hemen cezalandırılmasını; hazret-i Ali ise, bu hususta acele etmemeyi, adaletin
tatbikinde dikkat ve tedbiri elden bırakmamayı, bir başka fitneye sebeb olmamayı, suçluları ortalığın
durulmasından sonra cezalandırmayı ictihâd etmişlerdi.

Âişe-i Sıddîka, Zübeyr bin Avvâm, Talha bin Ubeydullah (r. anhüm) ve içtihadı bunlara uyanlar ile Aliyy-ül-
mürtezâ’nın (r. anh) ordusu, 36 yılında Basra’da karşı karşıya geldiler. İki taraf da birbirlerine elçi göndererek
anlaşma karârı aldılar. Anlaşma yapılmasını istemeyen yahûdî İbn-i Sebe ve taraftarları, gece her iki tarafa da
baskın yaptılar. Karşı tarafın baskınına uğradığını zanneden taraflar, muharebeye tutuştular. Cemel Vak’ası
denilen bu olayda, iki tarafdan onbin kişi şehîd düştü. Bu hâdisede, Aişe-i Sıddîka (r. anhâ) esir alınınca,
hazret-i Ali hürmet ve ikram edip, kendi askerleri arasında bulunan kardeşi Muhammed bin Ebî Bekr ile
Medîne’ye gönderdi.

Cemel vak’asından bir sene sonra Sıffîn denilen yerde, hazret-i Muâviye’nin ordusu ile yüz günde doksan
meydan muharebesi yaptı. Askerlerinden yirmi beş bin, karşı taraftan kırkbeş bin kişi şehîd oldu. Karşı taraftan
gelen sulh teklifini kabul edince, ordusundan yedi bin kişi ayrıldı. Bunlara Haricî denildi.

Eshâb-ı kiram (r. anhüm) arasındaki muharebeler, meselâ Cemel (Deve) ve Sıffîn vak’ası, iyi niyetlerle, güzel
sebeplerle yapılmış olup, nefsin arzularına göre inâd ve düşmanlık ile değildi. Çünkü, onların hepsi büyük idi.

Kalpleri Peygamber efendimizin sohbetinde ve mübarek nazarları karşısında temizlenmiş, hırs, kin ve
düşmanlık gibi şeyler kalmamıştı. Bunların sulhları da, ayrılık ve muharebeleri de, Hak için idi. Herbiri, kendi
içtihadına göre hareket etmiştir. İctihâdlarına uymayanlara inâd ve düşmanlık etmeyerek, onlardan ayrılmıştır.
İçtihadı doğru olanlara iki veya on sevâb, isabet etmeyenlere de bir sevâb vardır. O hâlde, doğruyu bulmağa
çalışıp da bulamayıp yanılanlarına da doğru olanlar gibi, dil uzatmamak lâzımdır. Çünkü, bunlar da sevâb
kazanmıştır. Bu muharebelerde Ali (r. anh); “Kardeşlerimiz bizden ayrıldı. Onlar kâfir, fâsık değildir. Çünkü,
İctihâdlarına göre hareket ediyorlar” buyurmuştur.

Peygamberimiz aleyhisselâm da; “Eshabıma dil uzatmaktan sakınınız” buyurdu. Görülüyor ki, Resûlullah
efendimizin Eshâb-ı kirâmının hepsini büyük bilmemiz ve hepsini hürmetle, iyilikle söylememiz lâzımdır. Bu
büyüklerin hiç birini fena bilmemeli, kötü sanmamalıdır. Onların birbirleri ile olan muharebelerini başkalarının
sulhlarından daha iyi bilmelidir. Kurtuluş yolu budur. Çünkü, Eshâb-ı kiramı sevmek, Peygamber efendimizi
sevmek; onlara düşmanlık, O’na düşmanlık olur. Büyük âlim, Ebû Bekr-i Şiblî (r. aleyh) buyurdu ki: “Eshâb-ı
kirama hürmet etmeyen bir kimse Muhammed aleyhisselâma îmân etmiş olmaz.”

Eshâb-ı kiram birbirlerini çok severlerdi.

Bir gün Ebû Bekr-i Siddîk (r. anh), Resûlullah efendimizin evine geldi. İçeri gireceği sırada, Ali bin Ebî Tâlib
(r. anh) da geldi. Hazret-i Ebû Bekr: (Geri çekilip) Yâ Ali! Sen buyur, gir dedi. O da cevap verip, aralarında
karşılıklı şu konuşma oldu:

Hazret-i Ali- Yâ Ebâ Bekr! Sen önce gir ki, her iyilikte önde olan, her hayırlı işte ileri olan, herkesi geçen
sensin.

Hazret-i Ebû Bekr- Sen önce gir yâ Ali! Resûlullah’a daha yakın sensin.

Hazret-i Ali- Ben senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resûlullah’ın; “Ümmetimden Ebû Bekr’den daha
üstün bir kimsenin üzerine güneş doğmadı” buyurduğunu işittim.

Hazret-i Ebû Bekr- Ben, senin önüne nasıl geçebilirim ki, Resûlullah efendimiz kızı Fâtımat-üz-Zehrâ’yı sana
verdiği gün; “Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim” buyurdu.

Hazret-i Ali- Ben senin önüne geçemem. Çünkü, Resûlullah efendimiz; “İbrahim aleyhisselâmı görmek
isteyen, Ebû Bekr’in yüzüne baksın” buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekr- Senin önüne geçemem. Çünkü Resûlullah efendimiz; “Âdem’in (aleyhisselâm) hilm
sıfatını ve Yûsuf’un (aleyhisselâm) güzel ahlâkını görmek isteyen, Ali Mürtezâ’ya baksın” buyurdu.

Hazret-i Ali- Senin önünden giremem. Çünkü, Resûlullah efendimiz; “Yâ Rabbî! Beni en çok seven ve
Eshâbımın en iyisi kimdir?” dedi. Cenâb-ı Hak; “Yâ Muhammed (aleyhisselâm)! Ebû Bekr-i Sıddîk’dır”
buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekr- Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü, Resûl aleyhisselâm Hayber gazasında, bayrağı sana
verip; “Bu bayrak, Melik-i galibin Ali bin Ebî Tâlib’e hediyesidir” buyurdu.

Hazret-i Ali- Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü, Resûl aleyhisselâm; “Yâ Ebâ Bekr! Sen benim, gören
gözüm ve bilen gönlüm yerindesin?” buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekr- Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Kıyamet günü, Ali,
Cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir. Cenâb-ı Hak; “Yâ Muhammed (aleyhisselâm)! Senin
baban İbrahim Halil, ne güzel babadır. Senin kardeşin Ali bin Ebî Tâlib ne güzel kardeşdir” buyurur.”

Hazret-i Ali- Senin önüne geçemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Kıyamet günü, Cennet
meleklerinin reisi olan Rıdvan adındaki melek Cennet’e girer. Cennet’in anahtarını getirir. Bana verir.
Sonra Cebrail (aleyhisselâm) gelip, yâ Muhammed! Cennet’in ve Cehennem’in anahtarlarını Ebû Bekr-i
Sıddîk’a ver. Ebû Bekr, istediğini Cennet’e, dilediğini Cehennem’e göndersin, der.”

Hazret-i Ebû Bekr- Senin önünden giremem. Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Ali, kıyamet günü
benim yanımdadır. Havz ve kevser yanında, benimledir. Sırat üzerinde benimledir. Cennet’te
benimledir.”

Hazret-i Ali- Senden önce giremem. Çünkü Resûl aleyhisselâm; “Ebû Bekr’in îmânı, bütün mü’minlerin
îmânları yekûnu ile tartılsa, Ebû Bekr’in îmânı ağır gelir” buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekr- Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü Resûl aleyhisselâm; “Ben ilmin şehriyim. Ali
bunun kapısıdır” buyurdu.

Hazret-i Ali- Senin önünden nasıl yürüyebilirim? Çünkü, Resûl aleyhisselâm; “Ben sâdıklığın şehriyim. Ebû
Bekr, bunun kapısıdır” buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekr- Senin önüne geçemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Kıyamet günü, Ali bir
güzel ata bindirilir. Görenler acaba, bu hangi peygamberdir? derler. Allahü teâlâ, bu Ali bin Ebi
Tâlib’dir buyurur.”

Hazret-i Ali- Senin önünden gidemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm; “Ben ve Ebû Bekr, bir topraktanız.
Tekrar bir olacağız” buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekr- Senin önünden gidemem! Çünkü, Resûl aleyhisselâm; “Allahü teâlâ buyurdu ki: Ey
Cennet! Senin dört köşeni, dört kimse ile bezerim. Biri, peygamberlerin üstünü Muhammed’dir
(aleyhisselâm). Biri, Allah’dan korkanların üstünü Ali’dir. Üçüncüsü, kadınların üstünü, Fâtımatü’z-
Zehrâ’dır. Dördüncü köşesindeki de temizlerin üstünü Hasen ve Hüseyn’dir” buyurdu.

Hazret-i Ali- Senin önünden nasıl girebilirim? Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Sekiz Cennet’ten
şöyle ses gelir; Ey Ebû Bekr! Sevdiklerinle birlikte gel. Hepiniz, Cennet’e girin!”

Hazret-i Ebû Bekr- Senin önünden gidemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm; “Ben bir ağaca benzerim. Fâtima
bunun kökü, Ali, gövdesi, Hasan ve Hüseyn meyvesidir” buyurdu.

Hazret-i Ali- Senin önüne geçemem! Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Allahü teâlâ, Ebû Bekr’in
bütün kusurlarını af etsin. Çünkü o, kızı Âişe’yi bana verdi. Hicrette bana yardımcı oldu. Bilâl-i
Habeşî’yi, benim için alıp âzâd etti.”

Resûlullah efendimizin bu iki sevgilisi, kapıda böyle konuşurlarken, kendileri içeriden dinliyordu. Hazret-i
Ali’nin sözünü kesip içeriden buyurdu ki: “Ey kardeşlerim Ebû Bekr ve Ali (r. anhümâ)! Artık içeri girin!
Cebrail (aleyhisselâm) gelip dedi ki, yerdeki ve yedi kat göklerdeki melekler sizi dinlemektedir.
Kıyamete kadar birbirinizi övseniz, Allahü teâlâ yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız.” İkisi birbirine
sarılıp, birlikte Resûlullah efendimizin huzuruna girdiler.

Fahr-i kâinat efendimiz; “Allahü teâlâ, ikinize de yüzbinlerle rahmet etsin. İkinizi sevenlere de, yüz
binlerle rahmet etsin ve düşmanlarınıza da, yüz binlerle lanet olsun” buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki: “Yâ Resûlallah! Ben, Ali kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem.”

Hazret-i Ali de dedi ki: “Yâ Resûlallah! Ben de Ebû Bekr kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem ve başını
kılıç ile bedeninden ayırırım.”

Ebû Bekr (r. anh); “Ben, senin düşmanlarına kevser havzından su vermem” buyurdu.

Hazret-i Ali de; “Ben senin düşmanlarını sırat üzerinden geçirmem” buyurdu.

Hazret-i Ali, hicretin kırkıncı yılının (M. 660) Ramazân-ı şerîf ayının on yedisinde Cum’a günü sabah
namazına giderken, İbn-i Mülcem adlı bir haricî tarafından zehirli bir kılıçla başına vurularak yaralandı. İki
gün sonra altmış üç yaşında iken şehîd oldu. Teçhiz ve tekfini, oğlu hazret-i Hasen tarafından yapıldı ve
namazı eda olunduktan sonra, Kûfe’nin kabristanı Necef’e defnedildi.

Halifeliği devrinde zuhur eden fesatçılarla mücâdele ettiğinden, beş sene süren hilâfet zamanında sükûn ve
huzur bulamamış, hükümet idaresinde hazret-i Ömer’in yolunu tutmuştur. Me’mûrları murakabe eder, her işin
emniyet ve istikâmet dâiresinde yapılmasını ister, halka karşı şefkat gösterirdi. Yoksulları Beyt-ül-mâlden
geçindirirdi. Her tarafta askerî birer merkez vücûda getirdi. Beyt-ül-mâlı muhafaza yolunda gerekli teşkîlâtı
kurdu. Hazret-i Ali’nin, İslâmiyet’in yayılmasındaki hizmeti büyüktür.

Ali (r. anh), vahy kâtiplerindendi. Peyamber efendimizin mektuplarını da yazardı. Resûlullah efendimiz,
Eshâb-ı kiram arasında iki defa kardeşlik akd edilmesini buyurmuşlar, fakat hiç birinde hazret-i Ali ile, bir
başkası arasında akd buyurmamışlardı. Bunun üzerine hazret-i Ali’nin; “Beni unuttunuz mu?” suâline,
Peygamberimiz; “Sen, dünyâda ve âhırette benim kardeşimsin” demiştir.

Hazret-i Ali âlîcenâbtı (cömertti), doğru söylerdi. İlmin menbâı, yâni kaynağı idi. Dindarları, müttekîleri sever,
fakirlere yardım ederdi. Hazret-i Fâtımâ’dan; Hasen, Hüseyn ve Ümmü Gülsum (r. anhüm) isimlerinde üç
evlâdı olmuştur.

Resûlullah efendimizin hazret-i Ali ile Fâtıma, Hasen ve Hüseyn’i (r. anhümâ) mübarek abaları ile örterek;
“İşte, benim Ehl-i beytim bunlardır. Yâ Rabbî! Bunlardan kötülüğü kaldır ve hepsini temiz eyle!”
buyurdukları bildirilmiştir. İşte bu Ehl-i beyt; Âl-i Nebî nâmıyla, kıyamete kadar her mü’min tarafından, her
namaz ve duada yâd olunurlar. Hazret-i Ali, fevkalâde beliğ, fasih konuşurdu. Resûlullah’dan sonra, Aliyy-ül-
Mürtezâ derecesinde beliğ hutbe tertip ve îrâd eden bir zât görülmemiştir. Arab lisânının ilk kaidelerini koyan
zâtın da, hazret-i Ali olduğu rivayet edilmiştir. Bir gün Kur’ân-ı kerîmin yanlış okunduğunu duydu; bunun
üzerine Arab gramerinin ana hatlarını ortaya koyarak; buna mâni oldu. Zamanının en kudretli hatiplerinden biri
idi. Her nutku bir şaheserdir.

Kur’ân-ı kerîm lisânına herkesten daha ziyâde âşinâ idi. Kur’ân-ı kerîmin belâgatine, îcâzına, hakîkatlerine
herkesterî daha ziyâde vâkıftı. Resûl-i ekremden yayılan feyzlerin nurlarına en evvel kavuşan, hazret-i Ali’nin
nezih ruhu idi. Hattâ bir gün hutbede iken; cemâate hitaben; “Sorunuz! Bana ne sorar iseniz, cevâbını veririm.
Kitâbullah’dan bana sorunuz. Vallahi bir âyet yoktur ki, onun gecede mi, gündüzde mi, kırda mı, dağda mı
nazil olduğunu bitmeyeyim!..” diye buyurmuştu. Bu sebepten, hakkında bir çok rivayet olan anlaşılması güç
mes’elelerde, onun rivayeti tercih edilmiştir. Hacc-ı Ekber’in “Kurban Bayramı” olduğuna dâir olan rivayeti,
bunlardan biridir.

Hazret-i Ali, Ehl-i beytten olması sebebiyle, Peygamber efendimizin sünnetine herkesten daha fazla vâkıf idi.
Bu hususta herkesin mürâcât kapısı idi. Kendisinden 586 hadîs-i şerîf bildirilmiştir. Bunlardan 20 tanesi, hem
Sahîh-i Buhârî’de, hem de Sahîh-i Müslim’de vardır. Bundan başka 9 hadîs-i şerîf Buhârî’de, 15 hadîs-i
şerîf Müslim’de, tamâmı da Ahmed bin Hanbel’in Müsned adlı kitabında vardır.

Hazret-i Ali, Eshâb-ı kiramın en büyük fıkıh âlimlerinden idi. Hâlledile meyen konular ona havale edilirdi.
Peygamber efendimiz onu Yemen’e kadı olarak gönderdi. “Yâ Resûlallah! Ben âlim değilim, kadılık ahkâmını
bilmem” dedi. Mübarek elini göğsüne koyup; “Yâ Rabbî! Kalbine hidâyet, diline doğruluk ver” diye dua
buyurdu. Hazret-i Ali buyuruyor ki: “Bundan sonra ben asla iki kimse arasında hüküm vermekten şüpheye
düşmedim.” Resûl-i ekrem; “Yâ Ali! Benim deveme binip Yemen’e git. Falan dağdaki tepeye geldiğin
zaman, üzerine çık. Halkın seni karşıladıklarını göreceksin. O zaman; “Ey taşlar, ey ağaçlar! Allah’ın
Resûlü size selâm ediyor” diye söyle!” buyurdu. Hazret-i Ali oraya gidip selâmı tebliğ edince, yeryüzünde bir
gürültü, uğultu koptu. Taşlar ve ağaçlar Resûl-i ekremin selâmına; “Salât ve selâm, Allah’ın Resûlünün üzerine
olsun” diye cevap verdiler. O tepede bulunanlar, bu hâli görünce, hepsi birden îmân ettiler.

Hazret-i Muâviye, hazret-i Ali hakkında; “Ali (r. anh), son derece âlîcenâb bir insandı. Sözün doğrusunu
söyler, her dâvayı hakkaniyetle hallederdi. Ali (r. anh), ilim ve hikmetin feyyaz bir kaynağı idi. Kendisi dünyâ
zînet ve gösterişlerinden nefret eder, gecenin karanlığında mescidin mihrabına gelir, düşünür, ibâdet eder ve
ağlardı. Dindar ve müttekîlere; fukara ve muhtaçlara yardımı severdi. Şeytan ve dünyâ, hiç bir vakit onu
aldatamadı” demiştir.

Bir gün Eshâb-ı kiram, Resûlullah efendimizden hazret-i Ali’yi çok sevmelerinin sebebini sordular. Server-i
âlem; “Varın Ali’yi çağırın!” buyurdular. Eshâb-ı kiramdan birisi, onu çağırmaya gitti. Habîb-i ekrem, Ali (r.
anh) gelmeden önce Eshâbına; “Ey Eshâbım! Siz birisine iyilik etseniz, o size karşılık olarak kötülük
yapsa ne yaparsınız?” buyurdular. Eshâb-ı kiram; “Tekrar iyilik yaparız” dediler. Resûl-i ekrem; “Tekrar
size kötülükte bulunursa, ne yaparsınız?” buyurunca, Eshâb-ı kiram başlarını aşağı indirdiler, bir cevap
veremediler.

Hazret-i Ali geldi. Resûl-i ekrem, ona; “Yâ Ali! Sen birisine iyilik etsen, o sana kötülük yapsa ne
yaparsın!” buyurdular. Hazret-i Ali; “İyilik yaparım” dedi.

Resûlullah efendimiz, aynı soruyu yedi kere tekrarladı. Ali (r. anh) hepsinde; “Yine iyilik yaparım” diye cevap
verdi. Sonra ilâve ederek; “O kimseye ben iyilik yaptıkça, o bana hep kötülükte bulunsa, yine ben ona iyilik
yaparım” dedi. Bunun üzerine Eshâb-ı kiram; “Yâ Resûlallah! Hazret-i Ali’yi çok sevmenizin sebebini anladık,
bu sevgiye lâyık olduğunu gördük” dediler ve hazret-i Ali’ye dua ettiler.

Peygamber efendimiz birgün hazret-i Ali’ye buyurdular ki: “Yâ Ali! Altı yüz bin koyun mu istersin, yâhud
altı yüz bin altın mı veyâhud altı yüz bin nasihat mı istersin?” Hazret-i Ali dedi ki: “Altı yüz bin nasihat
isterim.” Peygamber aleyhisselâm buyurdu ki: “Şu altı nasihata uyarsan, altı yüz bin nasihata uymuş
olursun.

1-Herkes nafilelerle meşgul olurken, sen farzları ifâ et. Yâni farzlardaki rükünleri, vâcibleri, sünnetleri,
müstehabları ifâ et!

2-Herkes dünyâ ile meşgul olurken, sen Allahü teâlâyı hatırla. Yâni din ile meşgul ol, dîne uygun yaşa,
dîne uygun kazan, dîne uygun harca!

3-Herkes birbirinin ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarını ara. Kendi ayıplarınla meşgul ol!

4-Herkes, dünyâyı imâr ederken, sen dînini imâr et, zinetlendir.

5-Herkes halka yaklaşmak için vâsıta ararken, halkın rızâsını gözetirken, sen Hakk’ın rızâsını gözet.
Allahü teâlâya yaklaştırıcı sebep ve vâsıtaları ara!

6-Herkes çok amel işlerken, sen amelinin çok olmasına değil, ihlâslı olmasına dikkat et!”

Resûl aleyhisselâm bir hadîs-i şerîfde; “Fakirlikle öğünürüm” buyurdu. Hazret-i Ali bu hadîs-i şerîfi
Resûlullah’dan işitince, dünyâya hiç kıymet vermedi. Çok fakir oldu. Meselâ bir gün eline bin altın geçse, bir
tanesi ertesi güne kalsın demez, hepsini fakirlere dağıtırdı. Resûl-i ekrem, hazret-i Ali’ye cömertlerin sultânı
mânâsına; “Sultânü’l-Eshıyâ” buyurdular. Bir gün Ali, (r. anh) hazret-i Fâtıma’ya; “Evde yiyecek bir şey var
mı, çok acıktım” buyurunca; hazret-i Fâtıma evde bir şey bulunmadığını, yalnız altı akçenin varlığını bildirdi
ve; “Bu akçeler ile çarşıdan yiyecek al. Bir de Hasen ve Hüseyn meyve istemişlerdi. Biraz da meyve alırsın”
dedi. Hazret-i Ali, altı akçeyi alıp çarşıya çıktı. Yolda giderken bir kimsenin, bir müslümanın yakasına
yapışmış, ya hakkımı ver veya yürü mahkemeye gidelim dediğini ve yakasını bırakmadığını gördü. Borçlu
adam, bana bir kaç gün daha müsâde et dediyse de alacaklı; “Hayır ben de sıkıntıdayım, bir saat bile
bekleyecek hâlde değilim” diyordu. Hazret-i Ali, bunların çekişmelerini görünce, yanlarına vardı;
“Münâkaşanız kaç para içindir?” buyurdu. “Altı akçe” dediklerinde; Hazret-i Ali, kendi kendine; “Müslümam
bu sıkıntıdan kurtarayım, nasılsa hazret-i Fâtıma’ya bir cevap bulurum” diye düşündü. Yanındaki altı akçeyi
vererek, borçlu müslümanı sıkıntıdan kurtardı. Bir zaman hazret-i Fâtıma’ya ne söyleyeyim diye düşünceye
daldı. Sonunda nasıl olsa hazret-i Fâtıma kadınların seyyidesi, Resûlullah’ın kızıdır, bir şey demez, diyerek eli
boş eve döndü. Hazret-i Hasen ve Hüseyn kapıya koştular. Babalarının meyve getireceğini ümîd ediyorlardı.
Elini boş görünce, ağlamaya başladılar. Hazret-i Fâtıma’ya; “Verdiğin altı akçe ile bir müslümanı hapisten
kurtardım” buyurdu. Fâtırna (r. anhâ) “Çok iyi yaptın, elhamdülillah, bir müslümanı hapisten kurtarmışsın.
Hak teâlâ bize kâfîdir” dedi. Fakat, mübarek hâtır-ı şerîfleri biraz mahzun oldu. Ali (r. anh), üzüntüsünü sezip,
iki oğlunun da ağladıklarını görünce, gönlünde bir kırıklık hissetti. Bu elem ile dışarı çıktı. “Bari gidip
Resûlullah’ın mübarek yüzünü göreyim de, üzüntüm geçsin” diye düşündü. Zîrâ Resûlullah’ın mübarek
yüzüne bakan kimsenin her üzüntüsü gittiği gibi, kalbinde sürür ve safa hâsıl olurdu. Bunun için hazret-i Ali,
Resûlullah’ın te’siri kat’î ve çabuk bir ilâç gibi olan mübarek ayaklarının tozuna yüz sürmeye gitti. Yolda bir
kimse gördü. Elinde besili bir deve vardı. Hazret-i Ali’ye; “Ey yiğit! Bu deveyi satıyorum, alır mısın?” dedi.
Hazret-i Ali; “Şimdi param yoktur” dedi. O şahıs; “Sana veresiye veririm” dedi. Ali (r. anh); “Kaça
veriyorsun?” buyurdu. O şahıs; “Yüz akçeye veririm” dedi. Hazret-i Ali; “Kabul ettim” dedi. O Şahıs da; “Peki
ben de kabul ettim” dedi. Deveyi hazret-i Ali’ye teslim etti. Ali (r. anh) deveyi alıp biraz gittikten sonra bir
adama rastladı. Hazret-i Ali’ye; “Bu deveyi bana satar mısın?” dedi. Ali (r. anh); “Evet satarım” buyurdu. O
kimse; “Üç yüz akçeye bana verir misin?” dedi. 1 Hazret-i Ali; “Olur veririm” buyurdu ve deveyi sattı. Üç yüz
akçeyi peşin alınca doğru çarşıya gitti. Yiyecek ve meyveler aldı. Evine girince çocuklar sevindiler.
Babalarının getirdiği yiyecek ve meyveleri yemeye koyuldular. Fâtımat-üz-Zehrâ (r. anhâ), hazret-i Ali’den bu
yiyecekleri nereden aldığını sordu. Ali (r. anh) mes’eleyi anlattı. Yemeklerini yeyip, Allahü teâlâya hamd ü
sena ettikten sonra, hazret-i Ali, mübarek zevcelerine; “Ben, Resûl-i ekremin sohbetine gidiyorum” diyerek
evden çıktı. Yolda Resûl-i ekreme, yanında Eshâb-ı kiram oldukları hâlde, rastladı. Resûlullah da, hazret-i Ali
ve Fâtıma’yı görmeye geliyorlardı.

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Yâ Ali! Deveyi kimden alıp, kime sattın!” buyurdu. Hazret-i Ali;
“Allah ve Resûlü bilir” dedi. Peygamber efendimiz; “Yâ Ali! Sana deveyi satan Cebrail, (aleyhisselâm) satın
alan da, israfil (aleyhisselâm) idi. Deve de, Cennet develerinden idi. O müslümanı sıkıntıdan kurtardığın
için Hak teâlâ dünyâda bire elli kasene (sevâb) verdi. Âhırette vereceğinin hesabını ise kendisinden
başka kimse bilmez.” buyurdu.

Hazret-i Ali namaza durunca, âlem alt-üst olsa haberi olmazdı. Bir harbde mübarek ayağına bir ok gelmiş,
demir kısmı kemiğe işlemişti. Bu yüzden çekemediler ve cerraha gösterdiler. Cerrah: “Sana bayıltan bir ilâç
vermeden demiri çekemeyiz. Aksi takdirde bunun ağrısına tahammül edemezsin” dedi. Emîr-ül-mü’minîn;
“Bayıltıcı ilâca ne lüzum var, biraz sabredin, namaz vakti gelsin, namaza durunca çıkarın” buyurdu. Namaz

vakti geldi. Hazret-i Ali namaza durdu. Cerrah da, Emir hazretlerinin mübarek ayağını yarıp demiri çıkararak
yarayı sardı. Hazret-i Ali, namazını bitirince, cerraha; “Derrori çıkardın mı?” buyurdu. Cerrah; “Evet
çıkardım” deyince, Ali (r. anh); “Hiç farkına varmadım” buyurdu.

Bir kimse hazret-i Ali’den kaderi sordukda; “Karanlık bir yoldur. Bu yolda yürüme!” buyurdu. Tekrar sorunca;
“Derin bir denizdir” buyurdu. Tekrar sordu. Bu defa; “Kader, Allahü teâlânın sırrıdır. Bu bilgiyi senden
sakladı” buyurdu.

Hazret-i Ali’ye minberde iken, en karışık ferâiz bilgilerini sorarlardı. Kâğıda, kaleme lüzum kalmadan, hepsini
zihinden çözer ve cevâbını hemen verirdi.

Hazret-i Ali, buğday benizli, orta boylu, uzun gerdanlı, güler yüzlü, iri siyah gözlü, geniş göğüslü, iri yapılı ve
sık sakallı idi. Saçını muharebe zamanlarında sünnet olandan fazla uzatır ve omuzlarına kadar yayardı. Son
zamanlarında saç ve sakalı pamuk gibi beyaz olmuştu. İlim ve amel bakımından en yüksek derecede olduğu
hâlde, Allah korkusundan devamlı ağlardı. Güzel ahlâkın canlı bir timsâli idi. Çok hadîs-i şerîf ile övüldü.

Hazret-i Ali hakkında söylenmiş hadîsi şerîflerden bâzıları şunlardır:

“Kızım Fâtıma’yı Ali’ye vermeyi, Rabbim bana emreyledi. Allahü teâlâ her peygamberin sülâlesini
kendinden, benim sülâlemi de Ali’den yaratmıştır.”

“Ali, kıyamet günü benim yanımdadır. Havz ve Kevser yanında benimledir. Sırat üzerinde benimledir.
Cennet’te benimledir. Allahü teâlâyı görürken benimledir.”

Münafıkların kalbinde dört kimsenin muhabbeti toplanmaz; “Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali (r.
anhüm).”

“Îmânın alâmetleri vardır; Birinci alâmeti Ali’yi sevmektir. Ali iyilerin rehberidir. Ona yardım edene,
yardım edilir. Ona sıkıntı vermeye uğraşanın kendisi perişan olur. Cennet üç kimseye âşıktır: Ali’ye,
Selman’a ve Ammâr’a.”

“Ehl-i beytim, Nuh’un (aleyhisselâm) gemisi gibidir. Onlara tâbi olan selâmet bulur. Olmayan helak
olur.”

Hazret-i Ali’nin, peygamber efendimizden rivayet ettiği bâzı hadîs-i şerîfler şunlardır:

“Günah işleyen kimse pişman olur, abdest alıp namaz kılar ve günahı için istiğfar ederse (bağışlanmasını
dilerse), Allahü teâlâ o günahı elbette affeder. Çünkü Allahü teâlâ (Nisa sûresi 109. âyetinde meâlen);
“Biri günah işler veya kendine zulmeder, sonra pişman olup, Allahü teâlâya istiğfar ederse, Allahü
teâlâyı çok merhametli, af ve mağfiret edici bulur” buyurmaktadır.”

“Üzerinde farz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu
kimse kazasını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nafile namazlarını kabul etmez.”

Hikmetli, ibretlerle dolu sözleri çoktur. Kalblere te’sir eden kıymetli sözlerinden bâzıları şunlardır:

“Kişi dili altında saklıdır. Konuşturunuz; kıymetinden neler kaybettiğini anlarsınız,”

“Dünyâ bir cifedir, leştir. Ondan bir şey isteyen köpeklerle dolaşmaya dayanıklı olmalı.”

“Allahü teâlâya yemîn ederim ki, beni yalnız mü’min sever ve bana yalnız münafık buğz eder.”

“İnsanın yaşlanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp, hesapsız Cennet’e girmesinden daha
hayırlıdır.”

“Kul ümîdini yalnız Rabbine bağlamalı ve kendini yalnız günahları korkutmalıdır.”

“İnsanlar arasında, Allahü teâlâyı en iyi bilen, O’nu çok seven, tam tazim edendir.”

“Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin hevâsına uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak
yoldan alıkor, ikincisi ise âhıreti unutturur.”

“Kalbler kablara benzer. Hayırlt olan, hayırla dolu olanıdır.”

“Takva, hatâya devamı bırakmak; aldanmamaktır.”

“Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.”

“Müslümanların hayırlısı müslümanlara yardım eden ve faydalı olandır!”

“İyilik bilmez birisi de olsa, sen iyilik yap! Zîrâ o, mukabilinde teşekkür edene yapılan iyilikten mîzânda daha
ağır basar.”

“Arkadaşlarımdan bir grubu toplayıp kendilerine bir ziyafet vermem, benîm için bir köle âzâd etmekten daha
sevimlidir.”

“Ahır zamanda bir mü’min, halk arasında adını unutturmadıkça rahat edemeyecektir.”

“Sizin hayırlılarınız, günâhına gerçekten çok tövbe edenlerdir.”

“Her kim kötüyü yasaklar, fâsıka kızar ve Allah’ın yasaklarının hududu çiğnendiği zaman öfkelenirse, Allahü
teâlâ da o kulunun lehine öfkelenir.”

“Her fenalıktan uzak kalmanın yolu, dili tutmaktır.”

“Hayra niyet edince acele et ki, nefsin seni yenip de caydırmasın.”

“Dünyâ hayâtı kimseye bakî değildir. Şiddeti de nîmeti de geçicidir.”

“İki şey, aklı ve tedbiri bozar. Biri acele etmek, biri de olmayacak şeyi istemek.”

“Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edeb gibi mîrâs, ilim gibi şeref olmaz.”

“Danışmadan (istişare etmeden) doğruya ulaşılamaz.”

“Tenbellik, insanı vaktinden önce yıpratır.”

“Öksüzü ağlatmak zulümdür.”

İlk Hutbesi:

Hazret-i Ali, kendisine bî’at tamamlandıktan sonra minbere çıktı. Allahü teâlâya hamd ve Peygamber
efendimize salevât okuduktan sonra, şöyle devâm etti: “Hiç şüphe yok ki, sânı yüce olan Allahü teâlâ insanları
kurtuluşa götüren bir kitâb indirdi. Bu kitabında hayrı ve şerri açıkladı, öyleyse hayra sarılın, şerri terkedin.
Farzları, Allah için yerine getirin, sizi Cennet’e götürsüh. Allahü teâlâ, ihlâsa ve müslümanların birlik ve
beraberliğine önem verdi. Müslüman, hak edilen durumlar dışında, insanların elinden ve dilinden emîn olduğu
kimsedir. Müslümanlara eziyet vermek, ancak eziyetin vâcib olması hâlinde helâl olur. Umûmun işini görmek
için koşun. Hususiyetle ölmüşlerinize son hizmeti yerine getirin. Zîrâ insanlar önünüzden, kıyamet ise
arkanızdan sizi kuşatmıştır. Güçlük çıkarmayınız ki, ayıplarınız gizli tutulsun. Zîrâ insanlar başkalarına
bakarlar, Allahü teâlânın kullarına kötü davranmaktan kaçının. Ondan korkun. Üzerinde bulunduğunuz
topraklardan ve hayvanlardan sorumlusunuz. Allahü teâlâya itaat edin ve O’na isyanda bulunmayın. Hayır
gördüğünüzde alın, şer gördüğünüzde terkedin. Bir zamanlar yeryüzünde az ve güçsüz olduğunuzu hatırlayın.”



1) Üsûd-ül-Gâbe; cild-1, sh. 91

2) El-İsâbe; cild-2, sh. 506

3) Târih-i Bağdad; cild-1, sh. 133

4) Târih-ül-hulefâ; sh. 166

5) Tezkiret-ül-Huffâz; cild-1, sh. 10

6) Hulâsatü Tezhibil Kemâl; sh. 232

7) Şezerât-üz-Zeheb; cild-1, sh. 49

8) Tabakât-ü İbn-i Sa’d; cild-3. sh. 11

9) Tabakât-ül-Kurrâ Libnü’l-Cezeri; cild-1, sh. 546

10) Tabakât’üş-Şîrâzî; sh. 41

11) Tabakât-ül-Kurrâ liz-Zeheb; cild-1, sh. 30

12) El-İber; cild-1, sh. 16

13) En-Nücûm-üz-zâhire; cild-1, sh. 119

14) Tabâkât-ül-huffâz; cild-1, sh. 5

15) Ravdat-üs-Safâ; cild-2, sh. 135

16) Hilyet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 67

17) El-İstiâb; cild-3. sh. 26

18) Miftâh-un-necât; sh. 18

19) İzâlet-ül-hafâ; cild-1, sh. 254

20) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 981

21) Eshâb-ı Kiram; sh. 136. 137. 138. 311

22) Savâik-ul-Muhrikâ; sh. 115

23) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 103

24) Hak Sözün Vesikaları; sh. 220

ALİ BİN ABBÂS EL-EHVEZÎ

Meşhûr müslüman tıb âlimi. Adı, Ali bin Abbâs el-Ehvezî olup, künyesi Ebü’l-Hasen’dir. Batı dünyâsı Haly
Abbâs adıyla tanımıştır. İran’da Cündişapur’un güney batısındaki Ehvez’de doğdu. Doğum târihi
bilinmemekte ve hayâtı hakkında kaynaklarda fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Aslen Zerdüşt dînine mensub
bir ailenin çocuğu olmasına rağmen, müslüman olmuş ve 994 (H. 384) senesinde vefat etmiştir. Ali bin Abbâs,
Avrupa’nın ve Latinlerin tanıdığı ilk müslüman tabiblerdendir.

Ali bin Abbâs, İslâm bilginlerinin tıb sahasında en çok temayüz edenlerin başında gelmektedir. Devrine göre
en zor ameliyatları başarıyla yapan iyi bir cerrahtı. Yunanlıların bilmedikleri pek çok tıbbî mühim keşifler
yaptı. Tecrübe ve deneylerini birleştiren kabiliyetli bir hekimdi.

Ali bin Abbâs’ın tıbbî görüş ve metodlarının ağırlık noktasını, bugün hıfzıssıhha denen sıhhati muhafazanın
esaslarını incelemek ve tesbit etmek teşkil etmiştir. Bilindiği gibi, günümüzde de tıbbın en çok üzerinde
durduğu bu konudur. Yâni, insanlar hasta olmaktan nasıl korunabilir mes’elesidir. Ali bin Abbâs hıfzısıhhayı,
sıhhatli olan kimselerin sıhhatini koruma, bakıma muhtaç ve zayıf bünyeli insanların sıhhatinin korunması, bir
de hastalanmaya yüz tutmuş veya hastalık tehlikesiyle yeni karşılaşmış kimselerin sıhhatini koruma usûlleri
olarak üç şekilde ele almıştır.

Ali bin Abbâs, eserlerinde; sıhhatin korunması hususunda en te’sirli metodun ölçülü ve lüzumu kadar gıda
almak ve beden hareketlen yapmak olduğunu ifâde etmiştir. Bilhassa yemekten önce yapılan sporun çok
faydalı olduğunu söylemiştir. Spor, uzuvları kuvvetlendirmekte, uzuvlarda gıda alma neticesinde kalan
artıkları, bulundukları yerlerden dağıtmaktadır. Beden hareketi ve spor yeterli olursa, hazım da güzel ve
sür’atli olmaktadır. Buna delil olarak da, çalışanların sıhhatli ve sağlamlıklarını, bedenlerinde daha az hastalık
görüldüğünü göstermiş; yine o, alınan gıdaların iyice hazmedilmeden barsaklara inmemesi için yemekten
hemen sonra spor yapmamayı tavsiye etmiştir. O, bu yönü ile, vücud-spor münâsebetinin faydalarını çok
önceden belirtmiştir.

Ayrıca epilepsi denilen sara hastalığını incelemiş ve en ince ayrıntılarına varıncaya kadar tedkik etmiştir.
Vardığı ilmî neticeler, asırlarca tıb dünyâsına yol göstermiştir. Hattâ çağlar boyunca, yapılan târihî araştırmalar
netîcesinde bu hastalık üzerinde en ayrıntılı ve çağına göre en sağlam bilgileri Ali bin Abbâs vermiştir.

O, Arabistan yarımadasında görülen bâzı göz hastalıkları üzerinde de araştırmalar yapmış ve kendine göre
mühim tedâvî yolları tesbit etmiştir. Yazdığı Kitâb-ül-meliki adlı meşhûr eserinde; “Göz, çok hassas bir
uzuvdur. Kuvvetli ilâçları onda uygulamak asla doğru değildir. Ayrıca, bir defada çok ilâç tatbiki de iyi olmaz.
Meselâ, eğer gözdeki rahatsızlık güneşin sıcaklığından veya içine giren bir takım toz, kirve dumandan
kaynaklanıyorsa, öncelikle bunları ortadan kaldırmak gerekmektedir” diye bahsetmektedir.

Bu meşhûr İslâm cerrahı, tıbbî araştırmalar yaparken, kılcal damarlardaki kan dolaşımını da keşfetmiştir. Batılı
bâzı ilim adamları, bu ve benzen birçok ilmî keşifleri kendilerine mâlederek, insanlığı asırlar boyunca
aldatmışlardır. Meselâ, kılcal damarlardaki kan dolaşımının kâşifi İngiliz bilgini Harvey olarak gösterilmiştir.
Halbuki Ali bin Abbâs, ondan çok önceleri, damarların büzülme ve genişleme özelliğini açıklarken, kılcal
damarlardaki kan dolaşımını anlatmış ve isbât etmiştir. Ayrıca atar ve toplar damarlar arasında kılcal damarlar
şebekesinin varlığından da bahsetmiştir.

Ali bin Abbâs, ayrıca jinekoloji (kadın ve doğum) ile ilgili konularda da orijinal incelemelerde bulunmuştur,
öyle ki, modern araştırmacılar; bu incelemelere hayranlıklarını ifâde etmekten geri duramamışlardır. Hipokrat
ve ondan sonrakiler, çocuğun kendi hareketi ile dünyâya geldiğini kabul ederlerken, Ali bin Abâs bu görüşü
yıkmış; doğum olayının çocuğun hareketi ile değil, rahimdeki adalelerin sıkışıp gerilmesiyle gerçekleştiğini
tesbit edip, ilim dünyâsına açıklamıştır. Ayrıca ceninin ana rahminde geçirdiği muhtelif dönem ve safhaları,
muhtaç olduğu gıdayı ve bunun ana rahminde nasıl sağlandığını uzun uzadıya anlatarak, kıymetli bilgiler
ortaya koymuştur.

Ali bin Abbâs, cerrahî sahada da meşhûr ve öncü olmuştur. İnsan bedeniyle ilgili bir çok cerrahî ameliyatı tek
tek ele alıp incelemiş ve ameliyat yokuyla tedâvî usûllerini anlatmıştır. Kendine has cerrahî metodlarla, hemen
hemen bütün insan uzuvlarını ameliyata tâbi tutmuş, kırık kemiklerin yeniden kaynamasını sağlayıp, çıkıkların
yerine oturtulup tedavi edilmesini de maharetle tatbik etmiştir.

Ali bin Abbâs, onuncu asırda ilk defa alt karın kanserleri hakkında yazılar yazdığı gibi, kanser ameliyatları da
yapmıştır. Bu ameliyatlar hakkında; “Tabîbler, bu hususta nâdir olarak yardımda bulunabilirler. Tümörün
organdan ta’mâmen ayrılmasını sağlamalı, köklerinden, geride bir şey kalmaması için tümörden muayyen bir
mesafe uzaklaşacak şekilde etrafı kesilmeli ve temizlenmelidir” derken, kanser ameliyatının bugünkü şekline
ışık tutmuştur.

Ali bin Abbâs, cerrahî derslerini anlatırken; talebelerine; “Uru, sardığı dokudan ayırabilmek için yavaşça ve
dikkatle kes. Herhangi bir damarın zedelenmemesine ve sinirin kesilmemesine dikkat et. Ameliyat, bir damara
rastlarsa, kanamanın ameliyat sahasına yayılmaması için, damarı bağla. Kendini doğru ve tam bir dikkatle
çalışmaya ver. Tümörü kesip çıkarınca, küçük bâzı parçların kalıp kalmadığını araştırmak için parmağınla o
bölgeyi yokla. Böyle bir durum varsa, onları da dikkatlice çıkar. Bütün tümör alındıktan sonra, fazla deriyi
kesip kısaltmak suretiyle birbirine ekle ve damarları birbirleriyle kaynaşacak duruma getirdikten sonra dik”
derdi.

Günümüzdeki ameliyatlara da aynen uyan bu anlatım, zamanımızdan on asır öncesine aittir. Biz kendi ilim
adamlarımızı tanımazken, batı ilim dünyâsı onları senelerce önce tanımış ve kendilerine rehber edinmişdir.
Kendi buluşlarımız, bugün, Avrupalı bilginlerin buluşları imiş gibi bize öğretilmektedir.

Ali bin Abbâs’ın yazdığı eserlerin en meşhûru Kitâb-ül-meliki diye tanınan, Kâmil-üs-sınâat-it-
Tıbbiyye’dir. Bu eser, asırlarca doğu ve batı dünyâsında tabiblerin, tıb âlimlerinin başta gelen müracaat
kaynağı olmuştur. Onun bu eserinde verdiği bilgiler, tamamen pratik müşahedelere yâni bizzat tecrübelere
dayanıyordu. Yalnız teorik olan şeylere pek îtibâr etmiyordu. Ali bin Abbâs öncelikle, zamanından önceki tıb
bilginlerinin eserlerini dikkatle gözden geçirerek, araştırmalar ve incelemeler yaptı. Fevkalâde ilmî, ama açık
bir üslûb ve düzen ile tıb araştırmalarının temelini ve metodunu inceledi.

Kitâb-ül-meliki, İbn-i Sînâ’nın Kânun adlı eserinin ortaya çıkmasına kadar, tıb âlimleri arasında temel tıb
kitabı olarak kabul edildi, İbn-i Sînâ Kânûn’unu hazırlarken, teorik ve pratik bâzı tıbbî konularda, Ali bin
Abbâs’ın eserinden istifâde etti. Ali bin Abbâs’ın eseri uygulama, İbn-i Sina’nın eseri ise teori yönünden
üstünlük göstermektedir denilebilir. Bu eser, müslüman tıb âlimlerinden bize ulaşan en mükemmel eser olarak
değerlendirilebilir.

Kitâb-ül-meliki, esas itibariyle iki ana bölüm olmak üzere yirmi makaleden ve bunların alt bölümlerinden
meydana gelmektedir. Eserin birinci ana bölümü, yâni ilk on makalesi daha ziyâde nazarî tıb hakkında bilgi
vermekte; ikinci ana bölümünde, yâni ikinci on makalesinde de tababetin esasları üzerinde durmaktadır. Bu
makalelerden birisi, cerrahî ile ilgili tam yüz on bölüm ihtiva etmektedir.

Nazarî bölümde; tıbba giriş ve bâzı tıbbî nasihatler verildikten sonra, insan vücûdunu meydana getiren
uzuvlardan birbirine benzeyenler, bunların anatomik yapısı; cüzleri, mürekkep, uzuvların anatomisi ve
faydaları yer alır. Ayrıca, insan bedeninde bulunan maddî-manevî kuvvetler (ruh ve enerji) üzerinde esâsında
insan bedeninde bulunmayan, fakat ona uygulaması faydalı olan hava, su, gıda, uyku, cinsî münâsebet gibi
hususların izahından başka, hastalıklar ve sebepleri, hastalıkların teşhisine yarayan temel işaret ve alâmetler
üzerinde bilgi verilmektedir. Bundan başka beş duyu organı ile hissedilen dış organlardaki ağrı ve hastalıkların
sebeplerinin araştırılması, bir de duyular yoluyla hissedilen iç organlardaki hastalık sebeplerinin incelenmesine
ve beden hastalıklarının ortaya çıkabileceğine dâir önceden görülen îkâz edici alâmet, işaret ve belirtilere yer
verilmiştir.

Eserin tatbikî (pratik) olan ikinci bölümünde ise; yaşlarına göre insanla rın sıhhatinin korunması, ilâçların
yapımı ve faydaları, humma ve karın ağrıları ile bedenin dış yüzeyinde meydana gelen yara ve hastalıkların, iç
organlarındaki hastalıkların teneffüs yolları ile hazım organları ve tenasül organlalarında meydana gelen
hastalıkların, bir de mafsal hastalıklarının teşhis ve tedâvîsi ele alınmıştır. Ayrıca, elde görülen hastalıkların
teşhis ve tedavisiyle, muhtelif maddelerden îmâl edilen ilâçlar da yine bu kısımda anlatılmıştır.

Tıb tarihçilerinin ifâdesine göre, İbn-i Sina’nın Kânûn’undan üstün olan bu eser, müellifin dehâsını
göstermektedir. Sırf bu yüzden Orta çağlarda, hemen batılıların dikkatini çeken ve batı bilim çevrelerinde çok
derin te’sirler bırakan eser; 1078’li yıllarda ölen Kostantin el-Afrikî tarafından Latince’ye tercüme edildi.
Fakat Kostantin el-Afrikî, eseri Latince’ye tercüme ederken kimden tercüme ettiğini belirtmemiş ve kendine
ait gibi göstermiştir.

Ünlü tıb tarihçisi Neş’et Hamorne, Ef-Kahhal adlı Arab oftalmoloji dergisinde yayınladığı makalesinde; “Ali
bin Abbâs’ın Kâmil-üs-sınâa adlı eseri, mîlâdî 12. asırda Etienne Antıoch adlı bir bilgin tarafından ikinci defa
Latince’ye tercüme edildi. Böylece onun ilmî görüşleri batıda yayılarak, kökleşti” demektedir. Kostantin el-
Afrikî’nin yaptığı Latince tercüme, Libenregius adıyla tanınmıştır. Etienne Antioch’un 1127 yılında yaptığı
ikinci tercümede Kostantin’i tenkid etmiş, asıl müellifinin ismini gizleyip, eseri kendisine mâl ettiğini ortaya
atıp ispatlamıştır. Böylece, Antakyalı Etienne’nin yaptığı haysiyetli ilmî faaliyet sonucu, Ali bin Abbâs’ın
gasbedilen ilmî hukuku bir bakıma iade edilmiştir.

Ali bin Abbâs bu eserinde, eski Yunanlı tabiblerden Hipokrat, Calinus (Galen) ve Aripposius’u inceleyerek,
bilgilerini ilmî tenkide tâbi tuttu ve yanıldıkları noktaları gösterdi. Hipokrat’ı, çok kısa bilgi vermekle, üslûb ve
ifâdesinin kapalılığı yüzünden; Calinus’u da doldurma bilgilere yer vermekle tenkid etti.

Eserinde, mes’eleleri açık bir ifâdeyle ve kolay anlaşılan bir üslûbla ortaya koyan Ali bin Abbâs, bir konuda
bilgi verirken mevzuun târihî geçmişi üzerinde de durmuş ve kendi orijinalitesini tartışma götürmez bir
açıklıkla ortaya koymasını bilmiştir. Tıb târihi araştırmacıları, onun sâdece tıb alanındaki çalışma metodunu
değil; eczacılık sahasındaki ilmî araştırma anlayışını da hayranlıkla zikr etmişlerdir.

Ali bin Abbâs, hava ve mevsimlerin, hastanın çektiği sıkıntıların, hasta üzerindeki etkilerini de inceleyip, îzâh
ettiği gibi, yapılan ve uygulanan ilâçların, hastalar üzerindeki te’sir derecesini de araştırmış ve açıklamıştır.
Ona göre, ilâçların te’sir derecesi, vücûdun tabîatma ve değişik hâllerine, hastalık ve sıhhat durumlarına göre
değişiklik arzeder. Hastalıkların mâhiyetine, şiddetli veya zayıf olmalarına göre farklı olur. Yaşa ve mîzâca
göre değişebilir. Mevsimlere göre de farklılık gösterir. Hastanın yaşadığı iklim, hava ve şehir ile,
alışkanlıklarına göre de farklı olabilir.

Ali bin Abbâs, yine bu meşhûr eserinin ikinci makalesini eczacılık konusuna hasretmiş ve elli beş kısımda
hemen hemen bütün ilâçları, ilâç yapılacak hammaddeleri ile etki ve özelliklerini incelemiştir. Onuncu
makalesinde de, terkip hâlindeki ilâçların nasıl yapılacağını, bunların özellikle; gıdalarla tedâvîyi esas alarak,
tabiî ilâçların kullanılmasını tavsiye etmiştir. Tedâvî bu yoldan hâsıl olmadığı takdirde, ilâçların hazırlanıp
tatbik edilmesini teklif etmiştir. Yâni ilâç kullanılması ikinci plânda tatbik edilecektir. Esas olan, tabiî gıdalarla
hastalıkları tedâvî etmektir. İlâçlar ancak zaruret hâlinde verilebilir, kullanılabilir.

Ali bin Abbâs, bu meşhûr eserinin mukaddimesinde, hekim ve cerrah olmak isteyenlere tavsiyelerde de
bulunup; “Tabib, her şeyden evvel kalb ve beden temizliğine çok dikkat etmeli, dâima Allahü teâlânın rızâsını
gözetmeli, hayâtını O’nun rızâsına uygun geçirmeye çalışmalıdır. Tatlı dilli ve nâzik olmalıdır. Hayâtı,
yaşayışı örnek alınacak derecede ölçülü olmalıdır. Her türlü günahdan, kir ve pisliklerden uzak durmalı,
hastasının kendisine açıkladığı şahsî mes’elelerini hiç kimseye söylememelidir. Çünkü, nice hastalar vardır ki,
kendilerinde zuhur eden hastalıkları, babalarına ve en yakınlarına bile söylemezken, tabibe çekinmeden
söylerler. Bu hastalıkların bâzısı çok mahrem olabilir... Tabib olacakların dikkat edeceği diğer hususlar da
şunlardır: Hekim olacak kimse, dâima hastanelerde hastalara hizmeti gözetmeli, hastalık bulunan mahalleri
arayıp, hastalıkların tedâvî yollarını araştırmalıdır, özellikle tabîb-i hazık olanların görüşlerine sık sık
başvurmalı, onların tecrübe ve bilgilerinden faydalanmasını bilmeli ve buna çok önem vermelidir. Müşâhade
ettiği, incelediği hastalık alâmetlerini, okuyup öğrendiği bilgilerin ışığında değerlendirmeli, hocalarının
konsültasyonuna da başvurmak suretiyle; doğru, sağlam bir teşhis ve tedâvî yolunu tutmalıdır. Yaptığı işin ne
ölçüde mes’ûliyetli olduğunu iyi düşünüp, idrâk etmelidir. Böylece onlar hekimlikte en olgun seviyeye
ulaşacak, herkesin sevgi ve güvenini kazanacaklardır...” demektedir.

Ali bin Abbâs, ayrıca, özetle şu altı prensibe uyulmasını eserinde sık sık belirtir:

1-Hastalarla dâima beraber olup, hastalıkları tanımak. Böylece, ihtiyaç ânında pratiğe kolayca geçebilmek
mümkün olabilecektir.

2-Hastaları evlerinde, yerlerinde ziyaret edip, hâl-hâtır sorup, onlara sıcak alâka göstermek.

3-Otorite olan hocalarının verdiği bilgilere uymak, dâima onlardan istifâde yollarını aramak suretiyle çeşitli
hastalıkların teşhisini hakkıyla kavramak.

4-Hastaların değişik hâllerini iyi tetkik etmek; yâni hastalığın ayrı ayrı merhalelerini, seyir hâlini, alâmetleriyle
beraber iyi tanımak.

5-Uygulama ve davranışlarıyla hastanın güvenini, îtimâdını kazanıp ona moral vermek. Böylece psikolojik
olarak da sür’atle iyileşme ümîdi içinde olmasını sağlamak.

6-Hocaları ve meslekdaşlarıyla birlikte dâima hastaların problemlerine eğilerek, onlarla ilgilenmek.

Görüldüğü gibi Ali bin Abbâs, modern tıbbın hemen her şubesinde erişilmeye çalışılan ana prensipleri derin
bir kavrayışla tâ o devirde tesbit etmiş ve ilmî sistemi yerleştirmiştir.

Âlimler, tıb alanında çok eser te’lif etme yolunu tercih ederken, o tek ve pek kıymetli bir eser bırakarak, hem
İslâm, hem de Avrupa tıb âleminde derin ve köklü te’sirler icra etmiştir. Onun ve diğer müslüman âlimlerin
ilmî çalışmaları olmasaydı, tıb ilminin sahası, çağlar boyunca hemen hemen karanlık kalacak ve belki de
modern merhalelere kolay ulaşılamayacaktı. Tıbdaki bu derin otoritesinden dolayı hemen hemen hiç tenkide
uğramayan Ali bin Abbâs, yüzyıllar ötesinden modern tıbbın temellerini atmış oldu. Bütün bu sebeplerden
dolayıdır ki, ortaya koyduğu sağlam prensip ve nazariyeler hâlâ incelemelere tâbi tutulmakta, insanlığa yeni

birtakım ilmî ipuçları vermektedir. Fakat Avrupalıların bu nazariye ve prensipleri çalarak, kendilerine mâl
edip, asıl sahibini asırlarca gizlemeleri, insanlık ve ilim târihi açısından hoş bir şey değildir.

Kitâb-ül-meliki’nin güzel bir nüshası Irak Müzesi Kütüphânesi’nde olup, siyah ve kırmızı mürekkeple
yazılmıştır. Frankfurt’ta faaliyet gösteren, “Instıtute fur Geschichten Arabisch İslâmischen Wissenschaften
(IGAIVV)” tarafından orijinal bir yazması esas alınmak suretiyle 1987 yılında iki cild hâlinde nefis bir
faksimile baskısı yapılmış, dünyânın muhtelif önde gelen kütüphanelerine gönderilmiş, ilim adamlarına ve ilim
akademilerinin tedkîkine yeniden arzedilmiştir.



1) İslâm-ül-ulemâ-il-Arab vel-Müslimîn fiş-Saydale; sh. 239

2) Introduction to the history of Science; cild-1. sh. 677

3) Literatüre history of Persia; cild-1, sh. 372, cild-2, sh. 329

4) Medicin history of Persia; sh.155, 329

5) History de la Medizin Arabe; cild-1. sh. 381

6) Science and Civilization in islâm: sh. 204, 208

7) Illustriete Geschicthe der Medizin; cild-2, sh. 601, 610.cild-3. sh. 1462, 1518, cild-5, sh. 2364

ALİ BİN ABDULLAH BİN ABBÂS

İlk Abbasî halîfeleri Seffâh ve Mahsûr’un dedesi. Kaynaklarda Ebû Muhammed, Ebû Abdullah ve Ebü’l-Fadl
ve el-Medenî künyelerinin olduğu bildirilmiştir. Rivayete göre, 660 (H. 40) senesi Ramazân-ı şerîf ayında
doğup, Şam mıntıkasında Medîne-i münevvere yolu üzerinde Şerâd denilen yerde 736 (H. 118) târihinde vefat
etti. Resûlullah sallallahü aleyhi vesellemin amcası hazret-i Abbâs’ın, oğlu Abdullah’dan torunudur. Annesi
Kinde kabîlesinden, Zür’a binti Müşerrih bin Ma’dîkerıb’dır. Tabiînin büyüklerindendir.

Ali (r. anh), bir gün Abdullah bin Abbâs’ı öğle namazında göremeyince, yanındakilere; “İbn-i Abbâs niçin
gelmedi?” diye sordu. Onlar da, bir çocuğunun olduğunu söylediler. Ali (r. anh) namazı kılınca, orada
bulunanlara; “Haydi İbn-i Abbâs’a gidelim” dedi. İbn-i Abbâs’ın yanınavarınca, tebrik edip; “Bir çocuğunun
olduğunu duyunca, Allahü teâlâya şükrettim. Oğlun mübarek olsun. İsmini ne koydun?” diye sordu. Abdullah
ibni Abbâs (r. anhümâ); “Sen isim vermeden bize isim vermek yakışır mı?” dedi. Hazret-i Ali çocuğu
getirmesini söyledi. İbn-i Abbâs çocuğu getirince, kucağına alıp, damağını parmağıyla ovalayarak tahnîk yaptı.
Hayır duada bulunup; “İnsanlar ve sultanlar sana hizmet edeceklerdir” dedi. Çocuğu, Abdullah ibni Abbâs’a
verirken; “Al bu melikler babasını, ismini Ali, künyesini künyem olan Ebü’l-Hasen koydum” dedi. Ali bin
Abdullah (r. aleyh) halîfe Abdülmelik bin Mervân’ın isteği üzerine bu künyesini Ebû Muhammed şeklinde
değiştirmiştir.

Ali, Abdullah ibni Abbâs’ın (r. anh) en küçük çocuğu idi. Vakar ve heybet sahibi olup, gayet uzun ve cüsseli
idi. Yolda giderken, bir binek üzerine bindiği ve yanındakilerin de yürüyerek gittikleri sanılırdı. Sesi gür ve
pek yakışıklı idi.

Hicazlılar kendisipe çok hürmet ederlerdi. Hac veya ömre için Mekke-i mükerremeye gittiğinde, Kureyşliler
Mescid-i Haram’daki ilim meclislerini ve dînî sohbetlerini bırakırlar, ona olan hürmet ve saygılarından,
meclisine gelirlerdi. Harem’den çıkıncaya kadar o kalkarsa kalkar, oturursa oturur, yürürse yürürlerdi.

Halîfe Hişâm bin Abdülmelik de ona ikram ve ihsanlarda bulunurdu. Ali bin Abbâs, bir gün torunları Saffâh ve
Mansûr yanında olduğu hâlde, Hişâm bin Abdülmelik’in yanına gitmişti. Hişâm bin Abdülmelik yer açıp,
yanına oturttu ve bir ihtiyâcının olup olmadığını sordu. O da otuz bin dirhem borcu olduğunu söyleyince,
Hişâm bin Abdülmelik, vazifelilere, borcunun ödenmesini emretti.

Ali bin Abdullah, halifeliğin kendi oğullarına geçeceğini, Saffâh ile Mansûr’un halîfe olacaklarını söylerdi.

Emevîlerden Velîd bin Abdülmelik, Suriye’de Şerâd denilen yerde Humeyme adlı köyü, Ali bin Abdullah’ın
mülkiyetine verdi. O da Hicaz’dan ayrılıp, ailesiyle birlikte buraya yerleşti. Çocuklarının çoğu burada dünyâya
geldi. Emevîlerle dâima sulh hâlinde olup iyi geçiniyordu. Devamlı ibâdetle meşgul oluyor ve onlardan
herhangi bir talepde bulunmuyordu. Kendisi sakin bir zât olmasına rağmen, oğlu Muhammed pek hareketli
birisi idi. Humeyme’de boş durmamış, Abbasî hilâfetine zemin hazırlayan faaliyetlerde bulunmuştu.

Ali bin Abbâs’ın 500 kök ağacı vardı. Her gün her ağacın yanında iki rek’at namaz kılardı. Çok namaz
kılmaktan dizleri nasırlaşmıştı. Bu sebeple ona çok ibâdetden ve dizleri nasırlaşmış mânâsına Züs-Sâfinât
denirdi. Ali bin Abbâs’ın ibâdete bu derece düşkünlüğüne sebeb olan hâdise şöyledir: O, Abdurrahmân bin
Ebân bin Osman’ın çok ibâdet yaptığını görmüştü. Bunun ürzerine kendi kendine; “Ben, Resûlullah’a daha çok
yakınım, benim ondan daha çok ibâdet yapmam lâzımdır” dedi ve kendisini ibâdete verdi.

Babası Abdullah ibni Abbâs, Ebü Hüreyre, İbn-i Amr, Abdullah bin Cübeyr, Abdullah bin Mervân bin
Hakem’den rivayette bulundu. Kendisinden de çocukları, Muhammed, Îsâ, Süleyman ve Minhâl bin Amr, Sa’d
bin İbrahim, Zührî, Hubeyb bin Ebî Sabit, Ebân bin Salih ve başkaları rivayette bulunmuştur. Az hadîs-i şerîf
rivayet etmiştir. Hadîs-i şerîf rivayetinde sika (güvenilir)dir.

Rivayet ettiği hadîs-i şerîflerden ikisi şunlardır:

Ali bin Abdullah babasından rivayet etti. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Verdiği
rızıklarla beslediği için, Allahü teâlâyı seviniz. Allahü teâlâyı sevdiğiniz için beni seviniz. Beni sevdiğiniz
için, Ehl-i beytimi seviniz”

“Kim istiğfara (Allahü teâlâdan af ve mağfiret istemeye) iyi sarılırsa, Allahü teâlâ, ona her türlü keder ve
sıkıntıda bir ferahlık ve rahatlık, darlık zamanında ise, çıkış ihsan eder. Onu hiç ummadığı yerden
rızıklandırır.”



1) Hilyet-ül-evliyâ; cild-3. sh. 207

2) Tehzib-üt-tehzîb; cild-7.sh. 357

3) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-5. sh. 312

4) Vefeyât-ül-a’yân; cild-3. sh. 274

7) Şezerât-üz-zeheb; cild-1, sh. 148

6) İslam Âlimleri Ansiklopedisi; cild-2, sh. 115

ALİ BİN ÎSÂ EL-CERRÂH

Abbasî Devleti’nin büyük vezirlerinden. İsmi, Ali bin Îsâ bin Dâvûd el-Cerrâh olup, künyesi Ebü’l-Hasen el-
Vezir’dir. 859 (H. 245) senesinde doğdu. 945 (H. 334) senesi Zilhice ayının son Cum’asında gece yarısı
Bağdad’da vefat etti. Evinin bahçesine defnedildi.

Ali bin Îsâ, Halîfe Muktedir Billah’a iki’defa vezir oldu. İlk defa 913 (H. 301) senesi Muharrem ayında
vezirliğe getirildi ve üç sene on bir ay vezirlik yaptı. Sonra bu görevden alındı ise de, 927 (H. 315) senesinde
tekrar vezir oldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.

Halk gelir, dert ve sıkıntılarını, hiç çekinmeden kendisine anlatırdı. Onları çok iyi karşılar, muamelesinde hiç
sertlik görülmezdi. Hattâ namaz hazırlığı yapıp, tam çıkıp gideceği zaman gelenleri kırmaz, gönüf kırıklığı ile;
“Yâ Rabbî! Ben sana tâat için yola çıktım. Ama muhtaç olan kullarının işini bitirebilmek için gene geri
kaldım” diye dua ederdi. Müslümanlara hizmet etmenin, Allah’a hizmet etmek demek olduğunu çok iyi bilirdi.
Namazını Allahü teâlânın kullarına hizmet için te’hir eder, fakat geçirmezdi.

Şöyle anlatılır: Bağdad’da doğruluğu, iyiliği ve güvenilirliği ile meşhûr Kerhli bir attâr vardı. Fakat bir hayli
borçlu idi. Ödeyemediğinden ve hayasından evinden çıkamaz hâle geldi. Cum’a gecesi olunca, âdeti üzere
namaz kıldı. Resûlullah efendimize salât ve selâm getirdi ve dua edip uyudu. Rüyada Resûlullah sallallahü
aleyhi ve sellemi gördü. Ona; “Vezir Ali bin Îsâ’ya git! Ben ona, sana dört yüz dinar vermesi için emir verdim.
Onları al ve ihtiyaçlarını gider, hâlini düzelt” buyurdu. Sabah olunca, attâr, vezîrin yanına gitti. Fakat
muhafızlar içeri almadılar. Biraz sonra, attan tanıyan ve vezîrin yakınlarından olan biri dışarı çıktı. Muhafızlara
durumu anlatıp, attâra; “Vezir, seher vaktinden beri seni bekliyor. Bana, seni ve kaldığın yeri sordu. Burada
bekle, vezîrin yanına gidip geleyim” dedi. O şahıs sür’atle gidip geldi ve attan alıp vezîrin huzuruna götürdü.
Attâr, vezîre kendisini tanıtıp, Kerh ehlinden olduğunu söyleyince, vezir; “Allahü teâlâ sana iyi karşılıklar
versin. Geceden beri uyuyamadım. Dün gece Resûlullah efendimizi rüyamda gördüm. Bana; “Falanca attâra
dört yüz dinar ver, hâlini düzeltsin” buyurdu” dedi. Attâr da; “Ben de dün gece Resûl aleyhisselâmı rüyada
gördüm. Bana; “Vezir Ali bin Îsâ’ya git. Ona, sana dört yüz dinar vermesini emrettim” buyurdu.”‘dedi. Vezir,
Peygamberimiz kendisinden bahsetmesinin sevinciyle çok ağladı. Attâra bin dinar verilmesini emretti.
Hizmetçileri bin dinar getirdiler. Attâra; “Dört yüz dinarı Resûlullah’ın emri üzerine, diğer altı yüz dinarı da
ayrıca sana hîbe ediyorum” dedi. Attâr fazlasını kabul etmeyip; “Resûlullah’ın verdiğinden ve ihsanından
fazlasını istemem. Resûlullah’ın ihsanı olan bu dört yüz dinardan başkasından da bereket ummuyorum” dedi.
Bu söz üzerine vezir ağladı. “Uygun olanı budur, nasıl istersen öyle yap” dedi. Attâr, dört yüz dinarı aldı. Bir
kısmı ile borcunu ödedi. Resûlullah efendimizin bereketi ile hâli iyileşti ve borçlarından kurtuldu.

Ali bin Îsâ, tasarrufları ile devletin mâliyesini ıslâh etti. Halîfe Muktedir’e, Bağdad ve daha başka vakfa müsait
geliri olan yerlerin, Haremeyn’e ve sınır boylarına vakfedilmesini teklif etti. Bağdad’daki emlâkin geliri onüç
bin dinarı buluyordu. Ali bin Îsâ’nın bu teklifi, Halîfe tarafından kabul edildi. Bu vakıflar için Dîvân-ül-Berî
ismi verilen husûsî bir defter tutturdu.

Kötülük nedir bilmezdi. Vezirliği müddetince herkese iyilik yaptı. Çünkü müslümanlığın; Allah’ın emirlerini
yapmak, yarattıklarına merhamet etmek olduğunu çok iyi biliyordu. Bu düşüncede olan bir insanın, insanlara
zulüm ve eziyet ettiği târihte görülmemiştir.

Sûlî, onun hakkında şöyle demektedir. “Zühdü, Kur’ân-ı kerîmi hıfzetmesi ve dînî bilgisi bakımından öyle bir
vezir bilmiyorum. Gündüzlerini oruçla, gecelerini ibâdetle geçirirdi, önceleri, dîvânda kâtiplerin yaptığı işleri
bizzat kendisi yapardı. Medîne-i münevverede bulunan Eshâb-ı kiramın torunlarına ikramda bulunmayı çok

severdi. İnsanlara hiç ayırım yapmadan fakir, zengin, îtibârlı demeden adaletle muamele etti. Zayıfların
hakkını kuvvetliden aldı. Her bakımdan iffet sahibi bir zât idi.”

İdareciliği yanında aklî ve naklî ilimlerde âlim de olan Ali bin Îsâ’nın bir çok eserleri vardır. Dîvânu Resâil,
Meâni-ul-Kur’ân-il-kerîm, Câmi-ud-duâ, Kitâb-ul-küttâb ve siyâset-ül-memleketi ve sîret-ül-hulefâ
eserlerinden bâzılarıdır.



1) Mu’cem-ül-üdebâ; cild-5, sh. 277

2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-9, sh. 727

3) El-A’lâm; cild-4, sh. 317

4) Târih-i Bağdad; cild-12, sh. 24

5) El-Muntazam; cild:6, sh. 122, 351

6) The Life and Times of Ali bin Îsâ (Harold Bowen, Cambridge 1928)

7) Tecârib-ül-ümem; cild-1. sh. 27

8) Düvel-ül-İslâm (Zehebî); cild-1. sh. 164

9) El-Fahrî: sh. 361

10) El-Kâmil; cild-8, sh. 300

11) El-İber (İbn-i Haldun); cild-3. sh. 359

ALİ BİN ÎSÂ EL-KEHHÂL

İlk defa göz hastalıkları hakkında kitap yazan müslüman tıb âlimi. Bağdadlı olup, müslümanlar arasında
“Kehhâl”, Avrupa’da ise, “Hally Jesu” isimleriyle meşhûr oldu. Ebü’l-Ferec bin Tayyib’in talebesidir. Hayâtı
hakkında fazla bir malûmat bulunmamaktadır. 1039 (H. 430) senesinde Bağdad’da vefat etti.

Ali bin Îsâ’nın batı ve İslâm âleminde asırlarca meşhûr bir tıb âlimi olarak kalmasının tek sebebi, şüphesiz,
yazmış olduğu Tezkiret-ül-kehhalîn adlı eseridir. On dokuzuncu asrın ortalarına kadar bir benzeri yazılmamış
olan bu eser, o zamana kadar temel müracaat kaynağı oldu. Eserin önsözünde Ali Kehhâl, eski eserlerin
hepsini tetkik ettiğini söylemektedir. Devrin tıb âlimlerinden öğrendikleri ile uygulama ânında elde ettiği
bilgileri de kaydettiğini, fakat bunlara az yer verdiğini, Galen (Calinos) ve Huneyn bin İshak’ın eserlerini esas
aldığını yazmaktadır. Eser, üç ana bölümden meydana gelmektedir:

Birinci bölümde; gözün anatomisi, tabakaları, damar ve sinirlerin incelenmesi, her bir tabakanın başlangıç ve
sonu, sağladığı faydalar ve beslenme kaynakları anlatılmaktadır. Anlatım o kadar açıktır ki, bu gün bile zevkle
okunabil inektedir.

İkinci bölümde, gözün dış hastalıkları ve tedavileri, göz kapağı, gözyaşı bezleri, kornea ve uves hastalıkları ve
tedavileri, katarakt ve ameliyatı hakkında bilgi verilmektedir. İlk başta göz kapaklarından başlanmıştır. Bu

bölümde Trahom hastalığına da bir bölüm ayırması, onun tecrübesini göstermektedir. Eser, gözde arpacık
çıkması, göz kapağının büyümesi ve şeklinin bozulması durumlarını esaslı bir şekilde ele almıştır. Kirpiklerin
dökülmesini önlemek için, kendinden önce tavsiye edilen aşırı ilâç tedavisinden şuurlu bir şekilde kaçınmıştır.

Göz kapak içi derisine ait on üç hastalıktan optalmi, esaslı bir şekilde ele alınmıştır. Bu tür hastalıklarda
yumurta akı, süt gibi maddelerin çinko külü ve uyuşturucu bir madde ile kullanılabileceğini bildirmektedir.
Eğer optalmi devam ederse, Trahom’un ortaya çıkabileceğini ileri sürmektedir.

Üçüncü bölümde; gözün dış hastalıkları ve tedavileri, billur cisim ve albumin hastalığında gözün değişiklikleri,
miyop, hipermetrop, gece körlüğü, saydam tabaka, retina, görme siniri, ağ tabaka ve iris hastalıkları, şaşılık ve
görme hastalıkları hakkında bilgi verilmekte ve yüz otuz üç hastalığın tarifi yapılmaktadır.

Çocuklarda ortaya çıkan şaşılığın, düz bakma alışkanlığının kazanılması ile düzeltilebileceğini bildirmiştir. Bu
bölümde ayrıca sağlığın korunmasıyla ilgili bilgiler, yüz kırk bir ilâç ve bunların göze olan te’sirleri
anlatılmaktadır. Bu bölüm alfabetik olarak yazılmıştır.

Eserin en çok dikkat çeken yeri, tam bayıltma ile ameliyatı anlatmasıdır. Eserin bir çok yerinde çeşitli
ameliyatlar yapılırken, hastanın tam olarak baygın duruma gelmesi öngörülmektedir. Meselâ, göz kapağı ile
alâkalı olan bir ameliyatta, hastanın uyuması sağlanacaktır. Ali bin Îsâ, katarakt ameliyatında eğer hastanın
oturması gerekiyorsa ve ameliyat acı verici değilse, hastanın bayıltılmasını istememiştir. Uzun süre devam
eden ve acılı ameliyatlarda hastanın hareketsiz duramadığı hâllerde hastayı bayıltmayı tavsiye etmiştir.

Eserin ön sözünde Ali bin Îsâ şöyle demektedir: “Allahü teâlânın kendisini koruyup, doğru yola sevk ettiği
dostum. Göz hastalıkları ile ilgili sorularını bildiren mektubun geldi. Bâzı yerlerde hastalıkların bildirildiğini
ancak tedavi şekillerinin yazılmadığını yazıyorsun. Allahü teâlânın izni ile ben göz hakkında bu kitabı
yazmağa karar verdim. Sorulanları özet olarak bildireceğim. Böylece temel olan şu üç şeyi birleştirmek
istiyorum: 1-Târifde îtinâ, 2-Anlatılanların açık olması, 3-Eserin kısa olması. Bu eseri üç bölüme ayırarak
“Göz Tabiblerine Hâtıra” ismini veriyorum.”

Ali bin Îsâ’nın bu önemli eseri, İslâm âleminde tanındığı gibi Avrupa’da da tanındı ve Latince’ye tercüme
edildi. Tıb tarihçileri, on dokuzuncu asrın ortalarına kadar, gözle ilgili daha mükemmel bir eserin
yazılmadığını ifâde etmektedirler. Eser Arabca olup, Hindistan’da Hazînet-ül-Ma’ârif yayın evi tarafından
neşredildi.

Ünlü tıb tarihçisi Max Mayerhof, onun eserinin on dokuzuncu asrın orta sına kadar sahasında tek oluşunu
tesbit ve isbât etmesine rağmen, genelde tıb târihi çerçevesi içinde kendisine yer verilmemekte, değeri takdir
edilmemektedir.

Eserin Latince tercümeleri çok bozuk ve kusurludur. Son İbrânice tercümesi 1903 senesinde Paris’de yapılmış
ve Pansien tarafından neşredilmiştir.

Almanca tercümesi ise J. Hirschberg, J. üppert ve E. Mittvvoch tarafından 1904 senesinde Leipzig’de
yayınlanmıştır.



1) Tabakât-ül-Etibbâ; sh. 300

2) Târih-ül-ulûm Indel Arab; sh. 65

3) Brockelmann; Gal-1, sh. 483; Sup-1, sh. 884

4) Introduction to the History of Science; cild-1, sh. 731

5) Augenheilkunde im islâm; cild-1, sh. 196

ALİ NAKÎ HÂDÎ

On iki imâmın onuncusu. Peygamber efendimizin torunu ve hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma’nın evlâdından
İmâm-ı Muhammed Cevâd Takî’nin oğludur. Künyesi, Ebü’l-Hasen-i Askerî’dir. Hâdî lakabı ile meşhûr oldu.
829 (H. 214) senesi Receb-i şerîf ayında Medîne-i münevverede doğdu. 868 (H. 254) de Bağdâd’ın Samarrâ
nahiyesinde vefat etti. Seyyid Ali Nakî’nin Peygamber efendimize kadar mübarek ecdadının isimleri şöyledir:
Nakî bin Muhammed Cevâd Takî bin Ali bin Mûsâ Kâzım bin Ca’fer-i Sâdık bin Muhammed Bakır bin
Zeynelâbidîn bin Hüseyn bin Ali bin Ebî Tâlib (r. anhüm). Seyyid Ali Nakî’nin imamlığı; otuz üç yıl, altı ay,
yirmi yedi gündür. Hasen-i Askerî, Hüseyn ve Ca’fer adında üç oğlu ve bir de kızı vardı. İmâm-ı Ali Nakî’nin
üstün hâlleri ve menkıbelerinden bâzıları şunlardır:

İmâm-ı Ali Nakî (r. aleyh) bir gün, Samarrâ civarında bir köye gitmişti. Bu sırada köylünün biri kendisini
aradı. “Falan köye gitti” dediler. Köylü de oraya gitti ve Nakî hazretlerinin huzuruna vardı. Nakî hazretleri
köylüye; “Bir isteğin mi var?” diye sorunca; “Hazret-i Ali bin Ebî Tâlib’in sevenlerindenim, çok borçluyum ve
bir hayli zaman geçmesine rağmen ödeyemedim. Bu borcun ağır yükünü kaldıracak sizden başka kimse
bilmiyorum” deyip, arama sebebini anlattı. İmâm-ı Nakî hazretleri köylüyü o gece misafir etti ve
üzülmemesini söyledi. Sabahleyin; “Sana bir söz söyleyeceğim. O sözü aynen yerine getireceksin” deyince,
köylü; “Baş üstüne efendim” dedi. İmâm-ı Nakî hazretleri bir kâğıda; “Bu köylünün borcu benim borcumdur”
diye yazıp verdikten sonra, buyurdu ki: “Ben yakında Samarrâ’ya döneceğim. Bir cemâat içinde otururken bu
kâğıdı getir. Borcunu benden yavaşça iste!” Bunun üzerine köylü oradan ayrıldı. Bir müddet sonra İmâm-ı
Nakî Samarrâ’ya döndü.

Bir gün halîfe ve yakınları ile otururken, köylü geldi. Kâğıdı çıkarıp borcunu istedi. İmâm-ı Nakî hazretleri çok
yumuşak konuşup özürler beyân etti ve bir gün sonra ödeyeceğini söyledi. Bunu Halîfe Mütevekkil duydu.
Ertesi gün otuz bin akçeyi hemen İmâm’a gönderdi. İmâm da akçelerin hepsini köylüye verdi.

Bir gün İmâm-ı Nakî (r. aleyh) bir düğün yemeğinde idiler. Samarrâ ehlinden birisi boş şeyler konuşuyor ve
İmâm hazretlerine gerekli olan saygıyı göstermiyordu. İmâm-ı Nakî bir ara; “Bu şahsın evinden acı bir haber
gelip, bu yemekten yiyemiyecek” buyurdular. Yemekler hazırlanınca elini yıkadı, yemeği yiyeceği sırada,
hizmetçi ağlayarak içeri girdi ve; “Annen damdan düştü, koma hâlinde, çabuk ol da ölmeden gör” dedi. O
şahıs yemeğe oturmadan gitti.

Halîfe Mütevekkil’de büyük bir çıban çıktı. Çok ağrı ve şiddetli ateş yapıyordu. Tabîbler çâre bulamadı ve
hastalığı bir hayli ağırlaştı. Annesi, Mütevekkil’in iyi olması hâlinde malımdan İmâm-ı Nakî hazretlerine çok
mal göndereceğim diye nezr etti. Mütevekkilin yakınlarından Feth bin Hakan, İmâm-ı Nakî’den de bir ilâç
soralım deyince bir kimse gönderdiler. İmâm hazretleri, falan şeyi yaranın üzerine koyarsanız, Allahü teâlânın
izniyle fayda verir buyurdu. Halîfenin meclisinde bulunanlar bu habere gülüştüler ve alay ettiler. Feth bin
Hakan’ın ısrarları ile söylenilen şeyi yaraya koydular. Çıban yarılıp içindekiler çıktı ve hasta şifâ buldu.

Mütevekkil’in iyileştiğini duyan annesi bir keseye on bin altını koyarak, kendi mührüyle mühürleyip İmâm
hazretlerine gönderdi. Mütevekkil iyice iyileşince, birisi; İmâm-ı Nakî hazretlerinin evinde çok mal ve silâh
bulunduğunu söyleyerek halîfeye şikâyette bulundu. Mütevekkil, vezîri Sa’îd’e, gece yarısı İmâm hazretlerinin
evine girmesini ve bulduğu mal ve silâhı kendisine getirmesini emretti. Bundan sonrasını vezir Sa’îd şöyle
anlatmaktadır: “Bir merdiven götürüp dama çıktım. Pencereden içeri girdim. Karanlık idi. Ne tarafa

gideceğimi şaşırdım. O sırada İmâm-ı Nakî’nin (r. aleyh) sesini duydum. “Ey Sa’îd! Biraz bekle, mum
getirsinler” buyurdu. Mum gelince aşağıya indim. İmâm-ı Nakîyünden bir elbise giymiş, başında da yünden bir
takke vardı. Altındaki hasır bir seccadede, kıbleye karşı oturuyordu. “Ey Sa’îd işte odalar, ara” buyurdu.
Odalara girdim. Fakat söylenilen mal ve silâhları bulamadım. Halîfenin annesinin gönderdiği kese, mührüyle
duruyordu. Sonra İmâm-ı Nakî seccadeye de bak buyurunca, seccadeyi kaldırdım. Bir kılıç, kınıyla duruyordu.
Bunları alıp halîfeye getirdim. Halîfe, annesinin mührüyle mühürlü keseyi görünce, merak edip sordu. Durumu
anlattılar. Bunun üzerine bir kese de kendisi koyup, keseleri ve kılıçı geri gönderdi. İmâm hazretlerinin
huzuruna varıp mahcup bir şekilde; “Efendim, izinsiz evinize girmek bana çok zor geldi, ama emir almış idim”
dedim. O zaman Şu’arâ sûresinin; “Allahü teâlâya şirk koşanlar ve peygamberini hicv edenler, öldükten
sonra hangi yere gideceklerini bilirler” meâlindeki son âyet-i kerîmesini okudular.”

Salih bin Sa’îd anlatır: “Halîfe Mütevekkil, İmâm-ı Nakî hazretlerini Medîne’den Irak’a çağırdı. Beraberce
Sammarâ’ya gittik. Korkulu bir yerde konakladık. İmâm-ı Nakî hazretlerini sevenlerden biri içeri girip;
“Efendim, bunlar senin kıymetini gizlemek ve nurunu söndürmek istiyorlar. Bunun için böyle kötü ve korkulu
yerde konaklattılar” dedi. İmâm-ı Nakî hazretleri; “Ey Sa’îd’in oğlu! Şöyle bir bak” buyurup, eliyle işaret etti.
İşaret ettiği tarafa baktığımda, dünyâda bir benzeri olmayan bahçeler, ırmaklar ve köşkler gördüm. Biraz sonra
bu hâller kayboldu. Sonra bana; “Ey Salih! Biz nerede olursak olalım, Allahü teâlânın nîmetleri bizimle
beraberdir” buyurdular.

Bir gün İmâm-ı Nakî hazretleri, halîfenin evlâdlarının birinin düğün yemeğinde bulundu. Herkes edeble
oturduğu halde, gencin biri, çok gülünç şeyler söyleyerek edeb sınırını aşıyordu. Bunun üzerine İmâm-ı Nakî
(r. aleyh) ona; “Ey genç! Çok gülüp, kahkaha atıyor ve Allahü teâlâyı hatırlamaktan gafil oluyorsun. Hâlbuki
üç gün sonra ölebilirsin. Kabre hazırlıklı mısın?” buyurdu. O genç, bu sözü duyduğu hâlde, edebsizliğinden
vazgeçmedi. Yemekler yendi, düğün bitti. Ertesi gün genç hastalandı. Üç gün sonra da öldü.

Bir gün birisi gelip, hanımının hâmile olduğunu ve doğacak çocuğunun erkek olması için dua etmesini istedi.
Bunun üzerine buyurdu ki: “Çoğu kız vardır ki, erkek evlâdından daha hayırlıdır.” Daha sonra o şahsın bir kızı
dünyâya geldi.

İmâm-ı Nakî hazretleri zamanında Hindistan’dan bir sihirbaz gelmiş, gösteriler yapıyordu. Zenginlerden biri
onu çağırıp; “İmâm-ı Nakî’yi mahcûb edebilirsen, sana bin altın vereceğim” deyince, sihirbaz; “Olur yaparım,
yalnız bir yemek ve yanına bir kaç yufka ekmek hazırlayıp beni yanına oturtunuz” dedi. Sihirbazın dediği gibi
yaptılar. İmâm-ı Nakî hazretleri gelip sofraya oturdu. Bir parça ekmek almak istedi. Sihirbaz bir şeyler yaptı.
Ekmek önünden uçtu. Bu iş üç defa tekrarlandı. Sofrada bulunanlar gülmeye başladılar. Oturdukları odada, bir
divan yastığı üzerinde aslan resmi vardı. İmâm-ı Nakî hazretleri resme işaret ederek; “Bu adamı yut!” dedi.
Resim bir anda aslan oldu. Sıçradı ve sihirbazı yuttu. Tekrar eski yerine geldi. Sonra; “Allahü teâlânın
düşmanlarını, dostlarının üzerine musallat etmek doğru değildir” buyurdu.



1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 60, 1011

2) Târih-i Bağdâd; cild-12, sh. 56

3) Nûr-ül-ebsâr; sh. 158

4) El-A’lâm; cild-4, sh. 323

5) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 2199

6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-3, sh. 97

ALİ RÂMÎTENÎ

İslâm âlimlerinin büyüklerinden. Hâce Azîzân ve Pîr-i Nessâc isimleri ile meşhûrdur. Mahmûd-i
İncîrfagnevî’nin talebesidir. Buhârâ’ya on beş kilometre uzaklıkta bulunan Râmiten köyünde doğdu ve burada
ilim tahsiline başladı. Çok kısa zamanda ilim yolunda mertebeler katetti. Devrin en büyük âlimi olan Hâce
Mahmûd-i İncîrfagnevî’nin derslerine büyük bir aşkla devam etti. Hocasının iltifatlarına kavuştu. Manevî ve
maddî ilimlerde kemâle erdi. Böylece zamânın en büyük âlimlerinden, yol göstericilerinden oldu. Öyle ki,
şaşırmışların sığınağı, doğru yoldan ayrılanların rehberi oldu. İnsanları hakka davet eden, onlara doğru yolu
gösterip, hakîkî seâdete kavuşturan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on ikincisidir.

Helâl lokma kazanmak için dokumacılık yapardı. Yüksek makamlar, şaşılacak kerametler sahibi idi. 1321 (H.
721)’de veya 1328 (H. 728) yıllarında, yüz otuz yaşında Harezm şehrinde vefat etti. İhtiyaç sahipleri kabrini
ziyaret ederek, mübarek rûhâniyetinden istifâde etmektedir.

Ali Râmîtenî hazretlerine, Azîzân denmesinin sebebi’şöyle anlatılır: Bir zaman Ali Râmîtenî’nin evinde iki-üç
gün yiyecek bir şey bulunmadı. Evdekiler açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misafire de ikram edecek
bir şey yoktu. O sırada Ali Râmîtenî hazretlerinin talebelerinden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir
horoz hediye etti ve; “Bu yemeği, sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Eğer hediyemizi kabul buyurursanız,
bizi memnun edersiniz” diye yalvardı. Bu nâzik ve sıkıntılı anda gelen yemekten son derece hoşnûd olup,
talebesine iltifatlarda bulundu. Bu yemeği, misafirine ikram ederek ağırladı. Misafir gittikten sonra o talebesini
çağırtarak; “Getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdada yetişti. Sen de bizden her ne muradın var ise
iste. Çünkü hacet kapısı şu anda açıktır” buyurdu. Genç de; “Zahirde ve bâtında size benzemekten başka bir
arzum yoktur. Beni bu hâle kavuşturmanızı istirham ediyorum efendim” dedi. Ali Râmîtenî hazretleri; “Çok
zor ve yükü ağır bir iş arzu ettin. Bunu kaldıramazsın. Üzerimizdeki yük, senin omuzlarına çökecek olursa
ezilirsin. İstersen başka bir arzuda bulun” buyurdu. Genç ise; “Dünyâda tek muradım, aynen sizin gibi
olmaktır. Size benzemekten başka bir şey beni tesellî etmez. Buna rağmen, siz nasıl arzu buyurursanız, ona
razıyım efendim” dedi. Bunun üzerine Ali Râmîtenî (r. aleyh); “Pek a’lâ” buyurup, elinden tutarak beraberce
husûsî halvethânesine girdiler. Yüzyüze oturarak, o şahsa teveccüh etmeye başladı. O genç, bir müddet sonra
zahir ve bâtında, Allahü teâlânın izniyle, Ali Râmîtenî’nin şekline girdi. Onun derecelerine kavuştu. Fakat
aşktan sarhoş olup, kendinden geçti ve kırk gün sonra vefat etti. Ona bir anda kendi makamlarını verip, kendisi
gibi yaptığı için, iki azîz mânâsında, hazret-i üstadın ismi Azîzân olarak kaldı.

Azîzân hazretleri, Seyyid Ata ismindeki zât ile görüşür, aralarında yazışmalar olurdu. Buna rağmen Seyyid
Ata, Ali Râmîtenî’nin büyüklüğünü anlıyamamıştı. Bu sebeple kendisinde ona karşı, zahirde edebe uymaz gibi
görünen bir hâl meydana geldi. O sıralarda Kıpçak sahrâsındaki Türklerden bir grup, Seyyid Atâ’nın
bulunduğu havâi iyi yağmaladılar. Oğlunu da esir ettiler. Seyyid Ata, bu üzüntünün, Azîzân hazretlerini
üzmenin cezası olduğunu anladı, yaptığına pişman oldu. Büyük bir ziyafet hazırladı, özür dilemek için Ali
Râmîtenî’yi (r. aleyh) davet etti. Azîzân (r. aleyh), Seyyid’in maksadını anlayıp, ricasını kabul etti ve dâvetine
geldi. Bu mecliste çok sayıda âlim ve evliya var idi. O gün Ali Râmîtenî’nin (r. aleyh) üzerinde büyük bir
rahatlık görülüyordu. Sofralar kuruldu. Herkes buyur edildiğinde, Ali Râmîtenî; “Seyyid Atâ’nın oğlu
gelmeyince, Ali bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz” dedi. Sonra bir müddet sessiz
beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek olduğunu düşünürken, birden kapı çalındı, içeriye Seyyid
Atâ’nın oğlu giriverdi. Bu hâli görünce, mecliste bir feryâd ü figândır koptu. Oradakiler şaşırıp donakaldılar.
Gelen gençten, nasıl kurtulduğunu sordular. Genç; “Biraz önce bir bölük kimsenin elinde esir idim. Elim
ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise kendimi yanınızda görüyorum. Nasıl oldu, ellerim nasıl çözüldü, beni kim
kurtararak on günlük yoldan yanınıza geldim, hiç bir şey bilmiyorum” dedi. Meclisdekiler, bunun, Azîzân
hazretlerinin bir kerameti ve tasarrufu olduğunu anladılar.

Ali Râmîtenî (r. aleyh), Harezm şehrinde yerleşmek istedi. Yakınlarıyla birlikte Harezm’e gelip, sultâna iki
talebesini gönderdi. Talebelerine; “Sultâna gidiniz. Fakir bir dokumacı şehrinize gelmiştir. Müsâade ederseniz
burada kalacak, izin vermezseniz tekrar geri gidecektir deyiniz. İzin verirse, sultânın elinden mühürlü bir
vesika alınız” buyurdu. Talebeleri gidip durumu arz ettiler. Sultan böyle bir isteği ilk defa duyduğu için, tuhaf
karşıladı. Fakat gelen talebeleri de kırmayarak, mühürlü bir vesîka verdi. Bu vesikayı talebeler hocalarına
getirdiler. Azîzân hazretleri, şehrin kenarında bir semte yerleşti. Her gün işçilerin toplandığı pazara gidip,
içlerinden birkaç kişiyi alırdı. Onlara günlük yevmiyelerini sorduktan sonra; “Şimdi abdestlerinizi alıp, ikindi
namazına kadar sohbetimize katılınız. İkindiden sonra da ücretlerinizi alıp evlerinize dönünüz” buyururdu.
İşçiler, çalışmadan oturmak suretiyle, hem de ibâdetlerini yaparak hiç işitmedikleri şeyleri öğreniyorlar,
akşama doğru da ücretlerini almayı ganîmet biliyorlardı. Ali Râmîtenî’nin (r. aleyh) sohbetine bir katılan
kimse, sohbetin lezzetine doyamayıp, bir daha Azîzân hazretlerinden ayrılamıyordu. Bu durum, bütün şehre
yayıldı. Herkes Ali Râmîtenî’nin (r. aleyh) talebesi olmak, cana can katan sözlerini işitmekle şereflenmek için
kapısına koştular. Her gün evi dolup dolup boşaldı. Onun duasını almak için, herkes birbiriyle yarıştı. Nihayet
bâzıları durumu sultâna şöyle anlattılar: “Şehirde bir hoca türedi, herkes akın akın ona koşuyor. Onun yolunda
yürüyor, bir dediği iki edilmiyor. Her arzusunu, emir telakkî edip yerine getirmek için yarış ediyorlar. Bu
gidişle şehirdekiler, onu başlarına sultan seçerler de saltanatınızdan olursunuz. Şimdiden çâresine
bakmazsanız, sonu iyi olmaz. Yine de siz bilirsiniz...” Sultan, Ali Râmîtenî’nin şehirden çıkması için bir
ferman yazdırıp, adamlarıyla gönderdi. O da gelen adamlara; “Biz, koynumuzda’şehre girebileceğimize ve
orada yerleşebileceğimize dâir altı imzalanmış, mühürlenmiş bir ferman taşıyoruz. Sultan, eğer kendi imzasını
mührünü ve müsâadelerini inkâr ediyorsa, biz çıkıp gitmeye razıyız” cevâbını verdi. Bu cevâbı sultâna
bildirdiler. Sultan, verdiği müsâadeyi geri almak küçüklüğüne düşmedi. Ayrıca Ali Râmîtenî hazretlerini
ziyaret edip sohbetine katıldı. Onun sohbetindeki lezzeti, nasîhatlerindeki inceliği hakkıyle anlıyan sultan,
onun en önde gelen talebelerin, den oldu.

Ali Râmîtenî hazretleri anlatır: “Hocam Mahmûd İncîrfagnevî (r. aleyh) zamanında, talebelerden biri Hızır
aleyhisselâmı gördü ve ona; “Bu zamanda kendisine uyulacak rehber, üstâd kimdir?” diye sordu. Hızır
aleyhisselâm; “Şimdiki hâlde, bu dediğiniz vasıfları taşıyan Hâce Mahmûd İncîrfagnevî hazretleridir” diye
cevap verdi.”

Azîzân hazretlerinin dört büyük halîfesi olup, hepsi de fazilet ve kemâl sahibi idiler ve rtepsinin de adları
Muhammed’di. Her biri onun vefatından sonra, cenâb-ı Hakk’a kavuşmak isteyen talebeye, ders öğretmekle
meşgul oldular. Bunların birincisi, Hâce Muhammed Külâhdûz’dur. Harezm’de medfûndur. İkincisi, Hâce
Muhammed Hallâc-ı Belhî’dir. Belh şehrinde medfûndur. Üçüncüsü, Harezm’de medfûn olan Hâce
Muhammed Bâverdî’dir. Dördüncüsü ve halîfelerinin en büyüğü, Hâce Muhammed Baba Semmâsî olup, vefatı
yaklaştığında bütün talebelerini yetiştirmesi için vazifelendirdi ve yerine onu vekîl bıraktı.

Ali Rârrlîtenî buyurdu ki: “Allahü teâlâ, mü’min bir kulunun gönlüne bir gecede üç yüz altmış defa nazar
eder” sözünün mânâsı şudur: “Kalbin, vücûda açılan üç yüz altmış penceresi vardır. Gönül, Allahü teâlânın
zikriyle kaynayıp coşunca, Allahü teâlâ o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe doğan feyzlerve nurlar, bu üç
yüz altmış koldan bütün vücûda yayılır. Böyle nurların ve feyzlerin yayıldığı bir uzuv, kendi hâline göre
zevkle ibâdet eder, yapılan tâat ve ibâdetlerden lezzet alır.”

Yine; “Talebenin, maksadına kavuşması için çok çalışması, nefsini terbiye etmek için çok uğraşması lâzımdır.
Fakat nefsi itmînâna kavuşturup, ruhu kısa zamanda yüksek derecelere erdi ren bir yol vardır. O da; Allahü
teâlânın sevgili kullarından birinin gönlünü kazanmaktır. Zîrâ, onların kalbi, Allahü teâlânın nazar ettiği
yerdir” buyurmuştur.

Rükneddîn Alâüddevle Semnânî (r. aleyh), Azîzân hazretleri ile muasır olup mektuplaşırlardı. Bir defasında
Rükneddîn’in bir kimse gönderip, yazdığı suâllerinin cevâbını istediğini söyler. Suâllerinden birisi şöyle idi:
“Biz, gelenlere her hizmeti yaptığımız hâlde, gelenler size gelir. Biz, mükellef sofralar, çeşit çeşit yemekler

ikram ettiğimiz hâlde, sizde böyle bir şey yokken, gene de insanlar sizden razı ve bizden değillerdir. Bunun
sebebi nedir?”

Cevap: “Minnet karşılığı yâni yaptığı iyiliği başa kakarak hizmet edenler çoktur. Hizmetini minnet yâni nîmet
bilip şükreden azdır. Hizmetinizi minnet yâni nîmet bilerek çalışınız. O zaman şikâyetiniz olmaz.”

İkinci suâli: “Duyduğumuza göre, sizi Hızır aleyhisselâm terbiye etmiş; bu nasıl olmuştur?”

Cevap: “Allahü teâlânın zâtına âşık, öyle kulları vardır ki, Hızır da onlara âşıktır.”

Buyurdu ki: “Hallâc-ı Mensur zamanında, büyük mürşid Abdülhâlık Goncdüvânî (r. aleyh) hazretlerinin
talebelerinden birisi bulunsaydı, ona imdâd eder, tasavvufun en yüksek makamlarına çıkarır ve o hâllere
düşürülmesine mâni olurdu.”

Buyurdu ki: “Allahü teâlâya hiç isyan etmediğiniz bir dille dua ederseniz, duanız kabul olur.”

“Söz söylerken ve yemek yerken, kendinizi sakının.”

Halkı hakka davet eden kimse, canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. Canavar terbiyecisi, nasıl, uğraştığı hayvanın
huyunu ve istidadını bilip de ona göre davranırsa, o da öyle...”

Fârisî şiirlerinden bir kıt’a:

Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa,
Kalbindeki dünyâ derdini senden almazsa,
Onun ile sohbetten etmez isen teberrî,
Sana yardıma gelmez Azîzân’dan hiç biri.

İki oğlu olup, ikisi de maddî ve manevî ilimlerde söz sahibi idiler. Hâce Azîzân, vefatından sonra bulunduğu
yerdeki talebelerle meşgul olmayı küçük oğlu İbrahim’e bıraktı. Büyük oğlu da maddî ve manevî ilimlerde
büyük âlimdi. İnsanlara doğru yolu gösterme vazifesi, niye büyük oğluna verilmedi diye, tanıyanlarda bir
düşünce hâsıl oldu. Büyük âlim Hâce Ali Râmîtenî, bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki: “Büyük oğlum bizden
sonra fazla yaşamaz. Kısa zamanda bize kavuşur.” Gerçekten onun vefatından on dokuz gün sonra büyük oğlu
da babasına kavuştu.

Ali Râmîtenî hazretlerinin yazdığı, Süleymâniye Kütüphânesi’nin Tâhir Ağa kısmında 265/2 nolu risalede
buyuruluyor ki: “Allahü teâlânın sevdiği kul olabilmenin on şartı vardır. Birincisi; temiz olmaktır. Temizlik de
iki kısma ayrılır. 1-Zahirî temizlik: Diş görünüşün temiz olmasıdır ki, bütün insanların dikkat edeceği
hususlardandı. Giyecek, yiyecek, içecek ve kullanılacak bütün eşyaların temiz olmasıdır. 2-Bâtın temizliği:
Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allahü teâlânın
düşmanlarından nefret ve dostlarına muhabbet etmek gibi cenâb-ı Hakk’ın beğendiği iyi huylardır. Kalb,
Allahü teâlânın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünyâ sevgisi doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle
beslenmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfde; “Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü-gözü toz içinde
bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp dua ediyor. “Yâ Rabbi” diye yalvarıyor. Hâlbuki, yediği-içtiği
haram, gıdası hep haram. Bunun duası nasıl kabul olur?” yâni haram yiyenin duası kabul olmaz buyruldu.
Gönül yâni kalb temiz olmazsa ibâdetlerin lezzeti alınamaz, marifete, Allahü teâlâya âid bilgilere
kavuşulamaz.

İkincisi; dilin temizliğidir. Dilin münasebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip susması, Kur’ân-ı kerîm
okuması, emr-i mâruf ve neyh-i münkerde bulunması, yâni Allahü teâlânın emirlerini yapmayı ve

yasaklarından kaçınmayı bildirmesi, ilim öğretmesi gibi. Zîrâ Peygamber efendimiz; “Însanlar, dilleri
yüzünden Cehenneme atılırlar” buyurdu.

Üçüncü şart; mümkün olduğu kadar insanlardan uzak durmağa çalışmalıdır. Bu sebeple, göz haramlara
bakmaktan korunur. Zîrâ kalb, gözö tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Nitekim Peygamber
efendimiz buyurdu ki: “Yabancı kadınların yüzlerine şehvet ile bakanların gözlerine, kıyamet günü
ergimiş kızgın kurşun dökülecektir.” Yabancı kadınlara bakmak haramdır. Allahü teâlâ, Nur sûresinin
otuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Resûlüm! Müzminlere söyle, harama bakmasınlar ve avret
yerlerini haramdan korusunlar! Îmânı olan kadınlara da söyle, harama bakmasınlar ve avret yerlerini
haram işlemekten korusunlar!” buyurdu.

Dördüncü şart; oruç tutmaktır. İnsan oruç tutmak suretiyle meleklere benzemiş ve nefsini kahretmiş olur.
Bununla ilgili hadîs-i kudsîde; “Oruç bana aittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevabı nihayetsizdir.
Muhakkak, sabrederek ölenlerin ecirleri hesapsızdır” buyrulmaktadır. Yine hadîs-i şerîfde; “Oruç,
Cehennem’e kalkandır” buyruldu. Oruç tutarak gönlü huzura kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper
hâsıl etmelidir. Yine hadîs-i şerîfde buyruldu ki: “Oruçlu için iki ferahlık (sevinç) vardır. Birincisi iftar
ânında, ikincisi de Rabbine kavuştuğunda.” Oruç tutarak sıhhate kavuşulur. Bilhassa Receb, Zilka’de,
Zilhicce ve Muharrem aylarında tutulan orucun faziletleri hakkında hadîs-i şerîfler pek çoktur.

Beşinci şart; Allahü teâlâyı çok hatırlamak, ismini çok söylemektir. En fazîletli olan zikr; La ilahe illallah
demektir. La ilahe illallah diyen kimse ihlâs sahibi olur. İhlâs, bütün işlerini Allahü teâlânın rızâsı için
yapmak, dünyâya âid mal ve makamlardan hevesini kesip, âhıreti taleb etmektir. İhlâslı kimse; “İlâhî! Benim
maksûdum sensin, seni istiyorum” der. Nitekim Resûlullah efendimiz, La ilahe illallah kelimesinin çok
faziletli olduğunu ve bu güzel kelimeyi çok söyleyenin günahlarının affedileceğini haber vermiştir. Allahü
teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Ahzâb sûresinin kırk birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey îmân edenler! Allah’ı
çok zikrediniz” buyurdu.

Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamlı zikretmelidir.

Altıncı şart; hâtıra yâni kalbe gelen düşüncelerdir, insanın kalbine gelen düşünceler; Rahmanî, melekânî,
şeytanî, nefsânî olmak üzere dört kısımdır. Hâtır-ı rahmanî; gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola
kavuşmaktır. Hâtır-ı melekânî; ibâdete, tâate rağbet etmektir. Hâtır-ı şeytanî; günâhı süslemektir. Hâtır-ı
nefsânî de, dünyâyı istemektir. Eğer insan buna güç yetiremiyorsa, şöyle dua etmelidir: “Allahümmeerinel
hakka hakkan verzuknâ ittibâ’ahû ve erinel bâtıla batıları verzuknâ ictinâbehû bihürmeti Seyyidilbeşer
sallallahü aleyhi ve sellem.”

Yedinci şart; Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermek, tevekkül ve tevfîz eylemek, yâni dünyâdaki şeylerden
bir şeyi beğenmeyip, cenâb-ı Hakk’ın ihtiyar ve irâdesine teslim olmaktır. Havf ve recâ, korku ve ümîd
arasında yaşamaktır. Zîrâ Allah’tan korkan kimse, günah işlemez. Ayrıca mü’min ümitsizliğe de düşmez.
Allahü teâlâ, ümitsizliğe düşmemeyi emretmektedir.

Sekizinci şart; sâlihlerle sohbeti seçmektir. Sâlihlerle sohbet edildiği takdirde, günahlara perde çekilir,
haramlar gözüne kötü görünür.

Dokuzuncu şart; iyi ve güzel hasletlerle bezenmektir. Bu da, her şeyi yaratan Allahü teâlânın ahlâkıyla
ahlâklanmâktır. Çünkü Peygamber efendimiz; “Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanınız” buyurdu.

Onuncu şart; helâl ve temiz lokma yemektir. Bu da farzlardandır. Nitekim Allahü teâlâ Bekara sûresinin 168.
âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yeryüzündekilerden helâl ve temiz olanını yiyiniz” Peygamber efendimiz de;
“İbâdet on cüzdür. Dokuzu helâli taleb etmektir” buyurmaktadır. Geriye kalan bütün ibâdetler bir cüzdür.

Helâl yemeyen kimse, Allahü teâlâya itaat etme gücünü kendisinde bulamaz. Helâl yiyen de, isyankâr olmaz.
Helâl ve temiz yer, israf etmez. Nitekim Allahü teâlâ, A’râf sûresinin 31. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yiyiniz,
içiniz, fakat israf etmeyiniz” buyurmaktadır. Ayrıca, Besmelesiz kesilenleri de yememelidir. Zîrâ Allahü
teâlâ, En’âm sûresinin 121. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Üzerlerine Allah’ın ismi zikredilmeyen (Besmele
çekilmeyen) şeyden yemeyiniz” buyurmaktadır. Gafillerle beraber oturmamalıdır. Temiz ve Besmele ile
yemek pişirenlerin yemeğini yemelidir. Çünkü, bu husus gaflet sebebidir. Allahü teâlânın dostları, uygunsuz
kişilerin elinden gelen lokmayı yaradılışlarına lâyık görmeyerek, yememişlerdir. Allahü teâlâ, bizi ve bütün
mü’minleri, helâl ve temiz rızıklarla rızıklandırsın.”



1) Hadâik-ul-verdiyye; sh. 120

2) Nefehât-ül-üns; sh. 413

3) Reşehât; sh. 52

4) Hadîkat-ül-evliyâ; sh. 28

5) Reşehât (Arabi); sh. 37

6) İrgâm-ül-merîd; sh. 54

7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 401, 985

8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-10, sh. 7

9) Behçet-üs-seniyye; sh. 12

ALİ RIZÂ

Peygamber efendimizin soyundan olup; ilim, takva, ahlâk, şecaat ve asalet bakımından zamanındaki insanların
en üstünlerinden. Yüksek şahsiyet sahibi olup on iki imâmın sekizincisidir. Nesebi, Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım
bin Ca’fer-i Sâdık bin Muhammed Bakır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyn bin Ali bin Ebî Tâlib’dir. 770 (H.
153) senesi Rebî’ul-âhır ayının on birinde Perşembe günü Medîne-i münevverede doğdu. 818 (H. 203)
senesinin Ramazân-ı şerîf ayının yirmi üçünde Cum’a günü Tûs yâni Meşhed’de vefat etti. Cenâze namazını
Halîfe Me’mûn kıldırdı. Harun Reşîd’in kabri yanına def nolundu. Kabr-i şerîfi ziyaret mahallidir.

İmâm-ı Ali Rızâ’nın (r. aleyh) künyesi babasının künyesi gibi olup, Ebü’l-Hasen’dir. Lakabı Rızâ’dır. Halîfe
Me’mûn, İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızı Ümm-i Habîb’i kendisine vererek dâmâd
edinmişti. 818 (H. 203) senesinde kendisi Merv şehrinde iken İmâm-ı Ali Rızâ’yı halef seçerek herkese bî’at
ettirip, paralara ismini yazdırdı. Sancak ve resmî elbiselerden siyah rengi kaldırarak yeşil rengi seçti.
Bağdad’daki Abbasî oğullarına; “Ben, İmâm-ı Ali Rızâ’dan daha fazîletli bir zât göremediğimden, kendisini
halef ettim” diye yazmıştı. Fakat İmâm-ı Ali Rızâ hazretleri ondan daha önce vefat etti.

İlim ve feyz menbaı olan İmâm-ı Ali Rızâ’nın (r. aleyh) üstünlükleri dillerden düşmemekte ve kitaplarda
yazılmaktadır. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma’rûf-i Kerhî, İmâm’ın sohbeti ile kemâle gelmişlerdir. Hurûfîler,
kendisine hayâtında o kadar kıymet vermemişlerdir. Ehl-i sünnet îtikâdındaki mü’minler, ifrat ve tefritten
uzak, gerçek sevgi ve hürmeti, on iki imâma dâima gösterdiler. Tuhfe-i İsnâ Aşeriyye kitabında, Abdülazîz
Dehlevî, Ehl-i sünnetin, İmâm-ı Ali Rızâ’ya (r. aleyh) olan saygısını şöyle bildirmektedir: “İmâm-ı Ali Rızâ,

Merv şehrine gelirken, yolda olduğunu haber alan Ehl-i sünnet âlimleri ve talebelerinden yirmi bin kişi,
ellerinde kalem kağıt, otuz-kırk kilometre kadar uzağa gidip kendisini karşıladılar. Onu hayvan sırtında değil
omuzlarında taşıyıp elini öpmek ve yakın olmak şerefine kavuşmak için can attılar. Hepsinin, İmâm-ı Ali
Rızâ’dan tek arzuları; babalarının senedi ile bir hadîs-i şerîf bildirmesi idi. İmâm hazretleri; “Ben, babam Mûsâ
Kâzım’dan, o da babası Ca’fer-i Sâdık’tan, o da babası Muhammed Bâkır’dan, o, babası Ali Zeynelâbidîn’den,
o, babası hazret-i Hüseyn’den, o, babası hazret-i Ali’den, o, Peygamber efendimizden, O, Cebrail’den
(aleyhisselâm), o da Allahü teâlâdan, şu hadîs-i kudsîyi okudu: “La ilahe illallah, kal’amdır. Bunu okuyan,
kavama girmiş olur. Kal’ama giren de azabımdan kurtulur.” İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel hazretleri, bu
hadîs-i şerîfin, râvîleri ile beraber okunduğunda, bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.”

Huzâa kabîlesinin meşhûr şâirlerinden olan Da’bel bin Ali; “Ehl-i beyte muhabbeti anlatan Medâris-i Âyât
isimli kasîdeyi yazıp, İmâm-ı Ali Rızâ’ya (r. aleyh) arzettim. Çok beğendiler ve; “Benden izinsiz hiç kimseye
okuma” buyurdular. Ben; “Peki” deyip ayrıldım. Halîfe Me’mûn, bu kasîdeyi yazdığımı duyup beni çağırdı.
Hâl hatır sorduktan sonra, yeni yazdığım kasîdeyi okumamı istedi. Ben özür dileyip, hazret-i İmâm’ın emrini
bildirdim. Halîfe, hazret-i İmâm-ı çağırıp, kendisinden izin alınca, ben de kasideyi okudum. Halîfe çok
memnun olup bana elli bin akçe hediye etti. İmâm-ı Ali Rızâ’yada (r. aleyh) o kadar ihsanda bulundu. Bunun
üzerine; “Efendim! Giydiğiniz elbiselerinizden istirham ediyorum. Bereketlenmek için yanımda
bulundururum. Öldüğüm zaman kefenim olur” dedim. İhsan edip, giydikleri bir gömlek ile çok güzel bir havlu
verip; “İnşâallah bunları saklarsın ve bunlarla belâlardan emîn olursun” buyurdular. Bir zaman Irak’a
gidiyordum. Yolda eşkıyalar yolumuzu kesip, eşyalarımızı almağa başladılar. Eşyaların alındığından değil de,
hazret-i İmâm’ın hediyesi olan gömlek ve havlunun da alınacağından korkuyor, bir taraftan da, hazret-i
İmâm’ın; “Belâlardan emin olursun” sözlerini düşünüyordum. Bu sırada eşkıyadan birinin, benim atıma
bindiğini ve yazdığım kasideyi okuyup ağladığını gördüm. Eşkıyanın, Ehl-i beyte olan muhabbetine hayret
ederek: “O kasîdeyi kim yazdı?” diye sordum. Eşkıya; “Bu kasîdeyi yazan hazret-i İmâm-ı Ali Rızâ’nın şâiri,
meşhûr Da’bel bin Ali’dir. Fakat sen onu tanımazsın” deyince; “Da’bel bin Ali benim” dedim. İnanmadı.
Kafilede bulunanlar tasdik edince, eşkıya, aldığı bütün malları sahiplerine geri verdi. Bize kılavuzluk edip
tehlikeli yerlerden selâmetle geçmemize vesîle oldu. Hazret-i İmâm’ın hediyelerinin bereketiyle, hep birlikte
belâdan kurtulduk” diye anlatmıştır.

Kerametlerinden bâzıları şunlardır:

Hüseyn bin Mûsâ şöyle anlatır: “Biz Hâşimoğullarından bir grup genç, İmâm-ı Ali Rızâ’nın (r. aleyh) yanında
oturuyorduk. Biraz sonra akrabamızdan Ca’fer bin Ömer, kılık kıyafeti perişan bir vaziyette geçti. Biz hâline
acıyarak ve üzülerek bakınca, hazret-i İmâm buyurdu ki: “Ey gençler! Bu zâtın hâline acıyorsunuz değil mi?”
Biz; “Evet efendim” dedik. “Kısa bir zaman sonra yanınızdan, kıymetli elbiseler ve etrafında hizmetçiler ile
geçerse hiç şaşmayın” buyurdu. Aradan bir ay geçti. Bu zât, halîfe tarafından Medîne valisi olarak tâyin edildi.
Bir zaman sonra, biz gene aynı yerde otururken, o zâtı gör dük. Kıymetli elbiseleri ve etrafında hizmetçileri
vardı. Hazret-i İmâm’ın bu durumu daha önceden haber verdiğini hatırlayıp, onun kerameti olduğunu anladık.”

Ebü’s-Salt şöyle anlatıyor: “Bir gün hazret-i İmâm’ın yanında idim. Bana buyurdu ki: “Şu gördüğün türbe,
Hârûn-ür-Reşîd’in türbesidir. Türbenin dört tarafından toprak alıp bana getir” deyince, gidip getirdim. Toprağı
koklayıp; “Yakında, burada benim için kabir kazacaklar! Bir taş çıkacak. Horasan’ın bütün külünklerini (taşçı
kazması) getirecekler, fakat taşı çıkaramayacaklar” buyurdu. Sonra; “Filan yerden toprak getir” buyurdu.
Getirdim. “Benim kabrimi bu toprağı aldığınız yerde kazın. Kabrimi derin kazın ve lahd yapın. Allahü teâlâ
kabri dilediği kadar genişletir. Sonra bir yaşlık görünür. Bunun üzerine bir su çıkar, kabir su ile dolar. Ufak
balıklar görünür. Bir ekmeği ufak ufak doğrayıp suya at. Balıklar bu ekmek parçalarının hepsini yerler. Sonra
bir büyük balık çıkıp, küçük balıkları yer ve kaybolur, o zaman cesedimi suyun içine koyun. O zaman sen,
benim ismimi söyle. Sonra su azalır ve hiç kalmaz. Halîfe Me’mûn da bunu görür. Yarın ben Me’mûn’a
gideceğim. Dışarı çıktığımda başım kapalı ise benimle konuşma, açık ise konuş” buyurdu. Ertesi günü sabah
olunca elbiselerini giyip hazırlandı. Bu sırada Me’mûn’un hizmetçisi gelip, kendisini çağırdı. Kalkıp

Me’mûn’un yanına geldi. Me’mûn’un önünde tabaklarda meyveler vardı ve üzüm salkımlarından yiyordu.
Hazret-i İmâm’ı görünce ayağa fırlayıp, İmâm’a sarıldı ve alnından öptü. Yediği üzümden hazret-i İmâm’a
ikram etti. O özür dileyip kabul etmediyse de, Halîfe, bir salkım üzümden birkaç tane alıp yedi ve salkımı
hazret-i İmâm’a tekrar ikram edip ısrarla yemesini istedi. Hazret-i İmâm bu ısrar karşısında üzümden bir
mikdar yedi. Biraz oturup sohbet ettikten sonra müsâde isteyip ayrıldı. Çıkarken, başını örtmüş olduğundan
emri îcâbı kendisi ile konuşmadık. Evine gelince, kapının kilitlenmesini emr edip yatağına yattı. Ben evin
içinde mahzun olarak bekliyordum. Bu sırada, hazret-i İmâm’a çok benziyen, güzel yüzlü ve misk kokulu bir
genç içeri girdi. Ben hayretle; “Kapı kilitli idi. Sen içeriye nasıl girdin, sen kimsin?” dedim. “Ben (İmâm-ı Ali
Rızâ’nın oğlu) Huccetullah Muhammed bin Ali’yim. Beni bir saatte Medine’den buraya getiren zât içeriye
aldı” dedi ve babasının yanına girerken, bana; “Sen de gel” buyurdu. İçeri girdik. Hazret-i İmâm, oğlunu
görünce ayağa kalktı, sarılıp bağrına bastı ve alnından öptü. O da yüzünü babasının yüzüne koydu. Bir şeyler
konuştular. Ama ben anlayamadım. Sonra hazret-i İmâm’ın dudaklarının tatlı bir gülümsemeyle kapandığını
gördüm. Daha sonra kendinden geçti ve ruhunu teslim etti. Hazret-i İmâm’ın oğlu Muhammed bin Ali, bana;
“İç odadan su ve tahta getir” dedi. Ben içerde su ve tahtanın olmadığını bildiğim için; “İç odada su ve tahta
yoktur” dedim. Emrini tekrar edince, hemen kalkıp gittim. Hakîkaten su ve tahta vardı. Alıp getirdim.
“Yıkamak için yardım edeyim” dedim. O; “Bana yardım eden biri var” buyurdu. Kendisi yıkadıktan sonra,
bana; “İç odada, dolapta, keten ve hanût yâni güzel kokulu buhur vardı, onu getir” buyurdu. Gittiğimde, o
zamana kadar hiç görmediğim güzel bir elbise dolabı gördüm. İçinden, kefen ve hanûtu alıp getirdim,
kefenleyip cenaze namazını kıldı. Sonra tabut istedi. “Bir marangoza yaptırayım” dedim. “İç odada vardır”
buyurdu. İçeri girdiğimde hiç rastlamadığım bir tabut gördüm. Getirdim. Hazret-i İmâm’ın cesedini tabuta
koydu. Sonra iki rekatlık bir namaza başladı. Namazını bitirmemişti ki, evin damı yarıfdı ve tabut oradan
yukarı çıktı. Ben telâşla; “Şimdi ne olacak?” dedim. Bana; “Sakin ol, biraz sonra gelir” buyurdu. Evin damı
yarıldı ve tabut tekrar geldi. Muhammed bin Ali, hazret-i İmâm’ı tabuttan çıkarıp yatağına yatırdı. Sanki,
yıkama, kefenleme gibi işler yapılmamıştı. Sonra bana; “Kapıyı aç” buyurdu. O sırada, Halîfe Me’mûn ve
hizmetçileri gelmişdi. Vefat haberini alınca, çok ağladılar ve üzüldüler. Halîfe Me’mûn; “Ey efendimiz! Sana
ne oldu?” diyordu. Sonra teçhiz ve tekfîn (yıkayıp, kefenleme) işleri yapıldı. Kabir kazılırken ben orada idim.
Daha önce bana söylediklerinin hepsi meydâna çıkıyordu. Kabir açılıp, su çıkınca ve küçük balıklar görülünce
Halîfe Me’mûn; “Hayâtında olduğu gibi vefatından sonra da kerametleri görülüyor” dedi. Orada bulunanlardan
birisi; “Bu neye işarettir, biliyor musunuz? Ey Abbâs oğulları! Sizin mülkünüz her ne kadar çok uzun müddet
ise de bu küçük balıklar gibidir. Bir zaman gelir, Allahü teâlâ sizden sizin üzerinize bir kimse musallat eder ve
sizi yok eder” dedi. Halîfe Me’mûn; “Doğru söylüyorsun” dedi. Defin işi tamamlandıktan sonra, Halîfe bana;
“Kabirde söylediklerini tekrar anlat” dedi. Ben de unuttuğumu söyledim. Hakîkaten unutmuştum. Halîfe,
bildiğim hâlde söylemek istemediğimi zannederek beni hapsetti. Hapiste bir yıl kaldım. Artık iyice sıkılmıştım.
“Yâ Rabbî! Resûlullah efendimiz ve temiz akrabası hürmetine beni buradan kurtar!” diye dua ettim. O anda
İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini gördüm. İçeri girdi. “Ey Ebü’s-Salt! Gönlün mü daraldı?” buyurdu. “Evet” dedim.
Mübarek elini zincirlerin üzerine koyar koymaz, hepsi açıldı. Elimden tütüp saraydan çıktık. Bekçilerin
yanından geçip gittik. Hiç birisi bizi göremedi. Sonra; “Allahü teâlâ sana emniyet versin, seni korusun!
Bundan sonra Halîfe Me’mûn’u görmezsin, o da seni bulamaz” buyurdu, ve kayboldu. Ondan sonra Halîfe
Me’mûn’u hiç görmedim.”



1) El-A’lâm; cild-5.sh. 26

2) Vefayât-ül-a’yân; cild-1, sh. 269

3) Târih-i Taberî; cild-10, sh. 251

4) El-Kâmil fit-târih; cild-6, sh. 119

5) Nüzhet-ül-celîs; cild-2, sh. 65

6) El-İber; cild-1, sh. 340

7) Nûr-ul-ebsâr; sh. 156

8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1059

9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-3, sh. 98

ALİ ŞÎR NEVÂÎ

Doğu Türkçesinin hemen hemen bütün güzelliklerini kendi san’atında toplayarak, Orta Asya Türk edebiyatını,
yükselişinin en yüksek noktasına ulaştıran meşhûr Türk şâiri ve edebiyatçısı. İsmi, Ali Şîr bin Gıyâseddîn
Muhammed olup, lakabı Nizâmüddîn’dir. Çağatay Türklerindendir. Babası, Kiçkine Bahadır ve Kiçkine Bahsi
diye tanınan Gıyâseddîn Muhammed, Tîmûroğullarından Ebü’l-Kâsım Bâbür Şah ve Sultan Ebû Sa’îd’in
hizmetinde bulunan emirlerdendi. Ali Şîr Nevâî, 1441 (H. 844) senesi Ramazân-ı şerîf ayının on yedinci günü,
bugün Afganistan sınırları içerisinde bulunan Hirat şehrinde doğdu.

Ali Şîr’in babası Gıyâsüddîn Kiçkine, oğlunun terbiye ve eğitimine çok önem vermişti. Küçüklüğünde, sultan
Hüseyn Baykara ile mekteb arkadaşı idi. Aynı zamanda süt kardeşi oldukları kaynaklarda zikredilmektedir. Bu
iki arkadaş, birinin devlet idaresine geçtiği zaman, diğerini unutmayacağına dâir aralarında sözleşmişlerdi.

Ali Şîr Nevâî bir müddet Horasan’da, sonra Semerkand’da bulunup, bir çok âlimden ilim tahsil etti. Sultan
Hüseyn Baykara, Hirat’ta tahta geçince, aradan uzun zaman geçmesine rağmen, çocukluğunda Ali Şîr Nevâî
ile yaptığı sözleşmeyi unutmayıp, onu arattırdı. Semerkand’da bulunduğunu haber aldı. Mâverâünnehr meliki
olan Sultan Ahmed Mirzâ’ya haber gönderip, Ali Şîr’i, Hirat’a göndermesini istedi.

Sultan Ahmed Mirzâ’nın yardımıyla Hirat’a gönderilen Ali Şîr, Sultan Hüseyn Baykara tarafından fevkalâde
bir şekilde karşılandı, önce mühürdârlık, sonra da vezirlik vazifesi verildi.

Ali Şîr Nevâî, vakitlerini ilim öğrenmek, kitap okumak ve ilmî tetkiklerde bulunmakla geçirirdi, öyle ki,
makamı, âlimler ve edibler cemiyeti hâline gelmişti. Edib ve şâirlere ve bütün ilim, san’at ve hüner sahiplerine
yardım ederdi. Böylece maârif ve güzel san’atların gelişmesine yardımcı oldu.

Hayrat ve iyilikleri de çok olup, bir çok medreseler ve binalar yaptırmıştır. Çok büyük ve mükemmel olan
kütüphanesini dâima ilim sahiplerine açık tutardı. Mevlâna Abdurrahman Carrrî ve başka âlim ve velî zâtlarla
dostluğu ve sohbetleri vardır.

Vezirlik ve valilik yaptığı sıralarda, memleketin îmâr ve teknik bakımdan gelişip ilerlemesine çok yardım etti.
Onun gayretleriyle de Hirat, bir ilim ve edebiyat merkezi hâline geldi. Ali Şîr Nevâî’nin, diğer âlim ve velîler
arasında o zamanın en meşhûr evliyasından olan Molla Câmî hazretlerine karşı ayrı bir muhabbet ve bağlılığı
vardı.

Ali Şîr Nevâî, çok kuvvetli bir şâir idi. Türk olduğu için, daha çok Türkçe şiirler söylerdi. Arabî ve Fârisî
lisânlarının inceliklerine ve edebiyatlarına hakkıyla vâkıf idi. Fârisî şiirleri de pek makbul olduğundan, Zül-
Lisâneyn yâni iki dil sahibi ismiyle de tanınırdı. Türkçe şiirlerinde Nevâî, Fârisî şiirlerinde ise Fânî mahlasını
kullanmıştır. Arabî ve Fârisî lisânlarını kendi ana dili gibi bilip, onlardan istifâde ederek, Türk Dili ve
Edebiyâtı’nı bulunduğu durumdan daha üstün seviyeye getirmek için yılmadan çalıştı.

Aklı, zekâsı, hafızası çok kuvvetli olan Ali Şîr Nevâî, duygulu ve ince bir kalbe sâhib idi. Edebiyatın
inceliklerini gayet iyi bilir, dili, ustalıkla ve çok iyi kullanırdı. Fevkalâde güzel şiirler söylemiştir. Türkçe
şiirlerini dört dîvâna taksim edip, birini çocukluğunda, ikincisini gençliğinde, üçüncüsünü olgunluğunda ve
dördüncüsünü de ihtiyarlığında söylediği şiirlere tahsis etmiştir. Dîvânlarında toplam 37.000 beyt vardır.

İlim, edebiyat ve şiirdeki üstünlüğü ve hizmetlerinin çokluğu sebebiyle haklı bir şöhrete kavuşan Ali Şîr Nevâî,
herkes tarafından sevilip sayılan, örnek bir şahsiyet oldu. Meclislerin adamı idi. Yâni onun bulunduğu
meclislerde herkes susar, kimse onun bulunduğu yerde kendisini konuşmaya selâhiyetli görmezdi. Kültürüne
köklü hizmetlerde bulunan, dînini, dilini, milletini, vatanını çok seven büyük bir âlim ve değerli bir fikir adamı
idi.

Sultan Hüseyn, çocukluk arkadaşı ve yüksek ilim sahibi olan Ali Şîr’i çok sever, hürmet ederdi. Hattâ, Hirat’ta
bulunmadığı zamanlar, yerine onu vekil bırakırdı. O da, sultan bulunmadığı zamanlar ona vekâlet eder ve
adına fermanlar çıkarırdı. Bir müddet devlet hizmetinde bulundu, fakat hakkındaki dedikodular yüzünden istifa
etmek istedi. Sultan Hüseyn, ondan ayrılmak istemediği için, istifasını kabul etmedi. Fakat Ali Şîr Nevâî
ayrılmakta çok ısrar ettiği için, Hüseyn Baykara, saraydaki vazifeden muaf tutarak, Esterâbâd’a vali tâyin etti.
Ali Şîr Nevâî, çok durmayıp bu vazifeden de istifa etti. Hirat’a dönüp inzivaya çekildi ve kendini ilme verdi.
Fakat Hüseyn Baykara ile olan irtibatını kesmeyip görüşür, ona karşı dâima muhabbet ve iltifat gösterirdi.
Vazifeden ayrıldıktan sonra da Sultan’ın en çok îtimâd ettiği ve yapacağı işlerde istişare de bulunduğu müşavir
bir zât olarak kaldı.

Sultan Hüseyn; Baykara, Hirat’ın kuzeyinde bulunan geniş bir araziyi Ali Şîr’e hediye etmişti. O da bu arazi
üzerinde kendi ismini taşıyan bir mahalle kurdu. Burada güzel ve büyük bir ev, cami, medrese, hân, dergah,
hastane ve bir dâr-ül-huffâz yaptırdı. Bu yerler, şimdi de Küçe-i Ali Şîr ismiyle tanınır. Maddî durumu müsait
ve kendisi de çok iyilik, hayır ve hasenat yapmaya istekli olduğundan; müslümanların istifâdesi için pek çok
bina yaptırdı. Hirat’ta, Horasan ve başka yerlerde yaptırdığı hayır eserlerinin sayısı üç yüz yetmişi
bulmaktadır. Ayrıca hayır kurumlarının devamı için, bir çok malını bu eserlerin bakımına vakfetti. Din
ilimlerinin öğrenilmesine çok sevinir, yardımcı olur, destek sağlardı. Tasavvuf ehline karşı derin muhabbeti
vardı. Allahü teâlânın emirlerine uymakta gayret ve titizlik gösterirdi. Din büyükleri ile sohbetten büyük zevk
alırdı. Sohbetleri o kadar câzib ve faydalı idi ki, o zamanda ve daha sonra gelenler, tatlı ve hoş bir sohbeti
anlatmak için Nevâî sohbeti tâbirini kullanırlardı.

Ömrünü, vakitlerinin hepsini kıymetli, güzel ve faydalı işlere harcetmek, bayağılıktan ve basit işlerden
sakınmak, Ali Şîr Nevâî’nin başlıca hususiyetlerinden idi. Güzel ahlâk sahibi, çok kıymetli bir zât idi. İhlâs
sahibi olup, her yaptığı işi yalnız Allahü teâlânın rızâsını düşünerek yapardı. Otuz küsur senelik me’mûriyet
hayâtı boyunca, devletten hiç maaş almamış, üstelik devlete para vererek yardımda bulunmuştur. Bâzı
kaynaklarda, kendi memleketinden ayrılıp ilim tahsîli için gittiği başka memleketlerde parasız kalıp sıkıntı
çektiği bildiriliyor ise de, bu sıkıntı, parası olmadığı için değil, serveti yanında olmadığı içindi.

İlminin çokluğu yanında, mîmârlık ve hattatlıkta mehâret sahibi olan ve bu sahalarda da kıymetli eserler veren
Ali Şîr Nevâî, Türk dili ve edebiyatı üzerine çalışmış, verdiği çok kıymetli eserleri ile Çağatay Türkçesi
edebiyatında kurucu rol oynamıştır. Kendisinden önce Türk dili üzerine o kıymet ve sağlamlıkta eser yazan
bulunmadığı gibi, kendisinden sonra da uzun zaman, o kadar ciddî ve sağlam eser yazılmamıştır. Osmanlı
edebiyatının yetiştirdiği pek çok şâir kendisini örnek almış, hattâ Çağatay Türkçesi ile, az da olsa, şiirler
yazmalarına sebeb olmuştur. Bu durum, Şeyh Gâlib’e kadar devam etmiştir.

Türk edebiyatına otuzdan fazla eser kazandıran Ali Şîr Nevâî, millî dile ve millî değerlere hayat kazandırmak
için büyük bir gayretle çalışırken, İran edebiyatının o devirlerdeki üstünlüğünü inkâr etmemiştir. Eserlerini
daha çok klasik İran eserlerinden mevzu, fikir ve örnek alarak meydana getirmiştir. Onun, asıl dikkat edilecek

yönü, bu mevzu ve örneklere vermiş olduğu şahsî üslup ve kazandırdığı millî vasıflardır Bu yüzdendir ki, Ali
Şîr Nevâî’nin pek çok eseri, edebiyatımızın en orijinal mahsûlleri arasına yerleşmiştir.

Ali Şîr Nevâî, eserlerinde Arabça ve Farsça kelimeleri de kullanarak, bu ortak medeniyet kelime ve ıstılahlarını
Türkçe’nin kendi kelimeleriymiş gibi bir ifâde tâbiliği vermiştir. Aruzla Türkçe söyleyişin bir îcâbı olarak,
Orta Asya Türkçesini bu vezin ve bu kelimelerin uzun heceleriyle seslendirmiştir. Bunun yanında İran klasik
üslûbuna uyarak, şiirlerinde, Türkçe bir çok heceleri zevkli ve ahenkli bir şekilde uzatmıştır.

Ali Şîr Nevâî dîvânlarında, dîvân şiirinin çeşitli şekilleriyle söylenmiş, şiirler vardır. Ali Şîr’in en çok sevdiği
ve değer vererek kullandığı bir nazım şekli de Tuyug’dur. Tuyug, dîvân şiirine Türk şâirleri tarafından getirilen
millî bir nazım şeklidir. Orta Asya Türkçesi edebiyatında tuyuğun en güzel örnekleri Nevâî tarafından
verilmiştir.

Ali Şîr Nevâî’nin dördü Türkçe, biri Farsça olmak üzere beş tane dîvânı vardır. Türkçe dîvânlarının genel adı
Hazâin-ül-Maânî’dir. Türkçe dîvânlar, sırasıyla; 1-Garâib-üs-sıgar: Çocukluğunda yazmış olduğu şiirlerden
meydana gelmiştir. 2-Nevâdir-üş-şebâb: Gençliğinde yazmış olduğu şiirleri ihtiva etmektedir. 3-Bedâyi-ül-
vasat: Olgunluk devresinde yazdığı şiirleri bu eserde toplamıştır. 4-Fevâid-ül-kiber: Yaşlılığında söylemiş
olduğu şiirleri bu dîvânda toplamıştır.

Ali Şîr Nevâî’nin diğer eserlerini şöyle sıralayabiliriz: 1-Hayret-ül-Ebrâr: İslâm ahlâkı, tasavvuf, îmân,
adalet, doğruluk, ilim, cehalet, yiğitlik, edeb gibi konular üzerine yazılmış, manzum makale ve hikâyelerden
müteşekkil bir mesnevîdir. 2-Ferhâd ve Şirin. 3-Leylâ ve Mecnûn: Nevâî’nin üçüncü mesnevîsidir. Bu
mesnevî, Nizâmî’nin ve Hüsrev-i Dehlevrnin izinde yazılmış olmakla beraber, olayların psikolojisi, tasviri ve
sosyal hayat içinde işleyişi bakımından tamâmiyle orijinal, millî ve mahallî bir eser görünüşündedir. Hikâyede
şahısların ve olayların tasviri, kelimelerle yapılan bir tablo hâlinde, adetâ Orta Asya hayâtını ortaya
sermektedir. 4-Seb’a-i Seyyare: Bu mesnevî, meşhûr Sâsânî hükümdarı Behrâm-ı Gûr’un hikâyesidir. Daha
çocukken babası tarafından Medâin’den çıkarılan ve babasının ölümünden sonra çıkan taht kavgaları arasında,
bir ordu ile Medâin’e gelerek hükümdar olan Behrâm-ı Gûr’un yaptığı savaşlar, av maceraları, bu mesnevînin
mevzuunu teşkil etmektedir. 5-Sedd-i İskenderî: Bu mesnevî, Zülkarneyn aleyhisselâmın hayâtını, fetihlerini,
kahramanlıklarını ve adaletini anlatan bir İskendernâmedir. Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse’si ile
Türk edebiyatında ilk hamse yazan da Ali Şîr Nevâî’dir. 6-Lisân-üt-Tayr: Büyük âlim Ferîdüddîn-i Attâr’ın
Mantık-ut-Tayr’ına nazire olarak yazılmış, 3500 beytten meydana gelmiş tasavvufî bir eserdir. 7-
Muhâkemet-ül-Lügateyn: Bu eser, Farsça ve Türkçe arasında edîbâne ve münekkıdâne bir mukayese olup,
Türk dilinin Farsça’dan daha zengin ve daha mükemmel olduğunu isbat düşüncesiyle yazılmıştır. 8-Mecâlis-
ün-nefâis: Bu eser, Türk edebiyatında ilk defa Ali Şîr Nevâî tarafından yazılan bir şâirler tezkeresidir ve pek
çok şâir tarafından örnek alınmıştır. 9-Mîzân-ül-evzân: Türkçe olup, bu eserde, Orta Asya Türk nazım
şekilleri hakkında bilgiler ve örnekler verilmektedir. 10-Nesâim-ül-Muhabbe: Orta Asya’da yaşayan velîlerin
hayat ve menkıbelerini anlatan bir Tezkiret-ül-evliyâ’dır. Tasavvufun Türkler arasında nasıl karşılandığı,
büyük evliyaların Türklerden nasıl saygı ve sevgi gördüğü, Türk tasavvufu hakkında bilgiler veren bu eserde,
özellikle halk psikolojisi bakımından önemli çizgiler vardır. 11-Nazm-ül-cevâhir (Türkçe), 12-Hamset-ül-
mütehayyirîn, 13-Tuhfet-ül-mülûk (Fârisî), 14-Münşeât (Türkçe), 15-Sirâc-ül-müslimîn, 16-Târih-ül-
enbiyâ (Türkçe), 17-Mahbûb-ül-Kulûb fîl-ahlâk, 18-Seyf-ül-hâdî ve rakâbet-ül-münâdî.

Ali Şîr Nevâî, 1499 (H. 905) senesi sonlarında Astarâbâd seferinden dönen Sultan Hüseyn Baykara’yı
karşılamaya çıktığında, yolda kalbinden rahatsızlandı. Sultan Hüseyn Baykara, onu bizzat kendi tahtırevanında
Hirat’a getirdi. 1500 (H. 906) senesi başlarında altmış yaşlarında iken, kendi evinde vefat etti. Evi civarında
yaptırdığı Kudsiye Camii yanında kendisi için önceden hazırlattığı türbeye defnedildi.

Ali Şîr Nevâî, Türk topraklarının hepsinde, zamanından başlıyarak bugüne kadar üstad bilinmiş büyük bir
şâirdir. Nevâî, başta Sultan Hüseyn, Molla Câmî, Devlet Şah ve diğer çağdaşları olmak üzere on beşinci

asırdan bu yana, Orta Asya Türk şâirleri tarafından takdir edilmiş, eserlerine çok sayıda nazireler yazılmıştır.
Hattâ Osmanlı Türk edebiyatına da örnek olmuştur. Onun güzel Türkçesi, Orta Asya edebiyatında büyük
ölçüde kabul edildiğinden, ilminin ve san’atının uzun süren bir hayâtı ve hizmeti olmuştur.

Fuzûlî, İkinci Sultan Bâyezîd, Ahmed Paşa, Yavuz Sultan Selim, Bakî, Nedim ve Şeyh Gâlib gibi meşhûr
şâirler, Nevâî’yi tanıyarak, eserlerini takdirle okumuşlardır. İçlerinden bâzıları, Ali Şîr’in şiirlerine nazîreler
söylemiştir. Ali Şîr Nevâî’nin ünü, Türkiye’de Tanzimat’tan sonra da devam etmiştir. Şiirlerinden bir örnek:

Çün koyup kitgüng cihan mülkin musahhar boldı tut,
Çün yatıp ölgüng felek tahtı müyesser boldı tut.

Bir avuç su tapmayın ölseng kirek çün teşneleb.
Hicr ile ber fethinde özni Sikender boldı tut.

Açıklaması: Cihan mülkünü baştan başa tutsan da, koyup gideceksin. Feleğin tahtını eline geçti farzetsen de
yatıp öleceksin. Ülkeleri fethederken kendini İskender farzetsen de, ayrılık sebebiyle bir avuç su bulmadan
susuz ölsen gerek.



1) Esmâ-ül-hüsnâ; cild-2, sh. 739

2) Kâmûs-ül-alâm; cild-4, sh. 3195

3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-13, sh. 283

4) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 183

ALTINORDU DEVLETİ

Cengiz soyundan gelenlerin, Kıpçak bozkırları ve Batı Sibirya’da kurdukları devlet. Cengiz Hân’ın torunu
Batu Hân tarafından 1241 (H. 639) senesinde kuruldu. 1502 (H. 908) senesine kadar devam etti. Başşehri
Saray idi.

Cengiz Hân, batı ülkelerinin işgalini oğlu Cuci’ye vermiş ve İrtiş ırmağı ile Balkaş gölünün batısındaki yerleri
de onun idaresine bırakmıştı. Bâzı yerleri işgal eden Cuci, babasından altı ay önce öldü. Yerine ikinci oğlu
Batu tâyin edildi.

Cengiz Hân’ın ölümünden sonra, 1227 (H. 624) senesinde hanlık makamına Ögedey Hân geçmişti, ögedey,
Moğolların merkezi Karakurum’da toplanan kurultaya başkanlık ederek, Kıpçak ülkelerinin fethine karar
verdi. Sayısı kesin bilinmeyen, kaynaklarda bir kaç yüz bin olduğu belirtilen ve çoğunluğu esir Türklerden
olan büyük bir ordu hazırladı.

Batu Hân komutasındaki bu ordu, 1236 (H. 634) ilkbaharında Karakurum’dan sefere çıktı, önce İdil boyları
zabt edildi. Rus knezliklerinden (knez, beğ demektir) Riyazan 1237 (H. 635) târihinde alınıp, ileri harekâta
devam edilerek, Suzdal bölgesinin merkezi olan küçük Moskova ve Vladimir işgal edildi. 1238 yıllarında, özü
ile Don nehirleri arasındaki bölge, tamamen Moğolların eline geçti. Harekâta batıya doğru devam edilip, Tuna
nehri geçilerek, Macaristan’ın tamâmı hâkimiyet altına alındı. Akınlar, Adriyatik ve Venedik sahillerine kadar
dayandı. Bu arada amcası ögedey’in öldüğünü duyan Batu Hân, ele geçirdiği topraklarda bağımsızlığını îlân
etmek istedi ve târihte Altınordu diye anılan devletin temellerini attı.


Click to View FlipBook Version