1
2 “Çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım” Mustafa Kemal ATATÜRK
3 İSTANBUL İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ BEYLİKDÜZÜ KOÇ ORTAOKULU GELECEĞİN YAZARLARI PROJESİ KÜÇÜK YAZARLAR BÜYÜK HAYALLER Koordinatör Müdür Mustafa KARABULUT Koordinatör Müdür Yardımcısı Ayşe YAYLA HIDIR Koordinatör Öğretmenler: R. Meral TUFAN, Pelin UĞURLU, Ş. Özlem KURT, Yeliz ŞAHİNER, Zeynep YALIN, Gülçin KOLUKISA Mesut KARACA Yazar: Koç Ortaokulu Öğrencileri Kapak Resmi: Elif Ece ERTÜZÜN 1. Baskı - 2024 © Kitabımızda yer alan eserlerin ve resimlerin sorumluluğu eser sahiplerine aittir. Tüm hakları yazarına ve çizerine aittir. Yazarın ve Koç Ortaokulu Müdürlüğünün izni alınmadan kitabın tümünün ya da bir kısmının elektronik, mekanik ya da fotokopi yoluyla basımı, çoğaltılması yapılamaz. Yalnızca kaynak gösterilerek kullanılabilir.
4 ÖN SÖZ Biz; bu kitabımızda çocuklarımızı, kalemlerimizi ve hayal gücümüzü de yanımıza alarak bir yolculuğa çıktık. Bu yolculukta bazen gördüklerimizi bazen de gördüklerimizin çok ötesini yazdık… Hissettik, kokladık, dinledik yani herkeste olanla herkesin yapmadığı şeyleri yaptık. Bunları yaparken tek istediğimiz herkes gibi olmayan kendisi olan, olabilen, okuyan, okuduğunu anlayan, yazan, düşünen ve hissedebilme özelliğini kaybetmeyen bireyler yetiştirmekti. Yolculuğumuz bugünden başladı ama belki yüzyıllar sürecek. Tıpkı geçmişten gelen hikâye kahramanları gibi kahramanlar oluşturduk. Bildik ki bu kahramanlar yıllar sonrasında da çocuklara seslenecek…Öyle olmasaydı, biz bugün nereden bilecektik inatçı Çalıkuşu ‘nu, Dede Korkut’u, Keloğlan’ı ?.. Bunları düşünerek öğrencilerimiz bu kitap aracılığı ile geleceğe kahramanlarını gönderdiler. Belki bu kahramanlardan biri, bir çocuğa ilham olur, hayat olur, arkadaş olur, rehber olur… Hiçbir zaman okumaktan, yazmaktan, düşünmekten, hissetmekten ve hayal kurmaktan vazgeçmeyen bireyler yetiştirmek dileğiyle iyi okumalar dileriz. KOÇ ORTAOKULU TÜRKÇE ZÜMRESİ
5 İÇİNDEKİLER ECE İLE UZGAROKS.……………………………………………………………… 6 PENCEREDEN GÖRÜNMEYENLER………………………………….……… 16 HER ÇOCUĞUN RÜYASI………………………………………………………… 24 ELİME ALDIM SANDIM, O BENİ YUTTU…………………………………. 29 YAŞAM AĞACI……………….…………………………………………………….. 40 ŞİRİN DOTLAR …………………………………………………………………….. 47 ŞEHRE VEDA……..…………………………………………………………………. 59 ARKADAŞIM OYA İLE BENEKLİ KÖPEK…………………………………… 73 YARIŞ………………….……………………………………………………………….. 83 DOĞA İÇİN EL ELE.……………………………………………………………….. 91 MİNİK KÖPEĞİM STAR ……………………………………………………….. 99 YANLIŞ TREN ………………….………………………………………………….. 106 KAPININ ARDINDA…… ……………………………..………………………… 118 ASLA PES ETME…….…………………………….………………………………. 121 KÖYDE BİR YAZ …………………………………………………………………. 141 GİZEMLİ KUTULAR………………………………………………………………. 149 EJDERHALARLA YAŞAMAK………………………………………………….. 158 KAR TATİLİ …………………………………………………………………………. 173 BİZ ARKADAŞIZ ………………………………………………………………….. 174 BİR GENCİN KALEMİNDEN ……………………..…………..………………. 179
6 ECE İLE UZGAROKS ECE’NİN MERAKI Ece o akşam her zamanki gibi çok sıkılıyordu. Elinde telefonuyla video izlerken, annesinin sofrayı hazırlama seslerini duyuyordu. Babası ve abisi koltukta oturmuş haberleri izliyordu. Ece düz saçlı, güzel ve komik bir kızdı. Ona sinirlenmek imkânsız gibiydi. Yüzünüze güldüğünde kızgınlığınız hemen geçiyordu. Mutfağa annesinin yanına gitti. — Anne, yardım etmemi ister misin? — Teşekkür ederim kızım, ben hazırladım. Babanla, abin ne yapıyor? — Haberleri izliyorlar. Her yerde uzaya çıkan ilk Türk Alper Gezeravcı’ dan bahsediyorlar. Anne uzayda çocuk var mıdır? Varsa onlarda benim gibi sıkılıyorlar mı? Annesi, Ece’nin yüzüne uzun uzun baktı. Mutfaktaki sessizliği abisi bölmüştü. — Anne yemek hazır mı? Yemeklerini yedikten sonra herkes bir yere dağılmıştı. Ece kitabını okumak için odasına gitmişti. Kitabı okur gibiydi ama okumuyordu. Aklında sadece uzayda çocuk olup olmadığı sorusu vardı. Odasının kapısının çalmasıyla irkildi. İçeri babası girmişti. — Ece artık uyuman gerekiyor. Geç oldu. Kitabına yarın devam edersin.
7 — Baba uzayda çocuk var mıdır? — Kanıtlanmış bir şey yok kızım. Böyle şeyler düşünme istersen, uyuman gerekiyor. Erken kalkacaksın. Ece aklındaki sorularla yorganının altına girmişti. Uyuması gerektiğini biliyordu. Hayallere dalarak uyumayı başarmıştı. Uykusundan sıçrayarak uyanmıştı. Çok terlemişti. Odasının ışığını açıp kıyafetlerini değiştirdi. Telefonun saatine baktığında saat 03.30’u gösteriyordu. Uykusu kaçmadan uyuması gerekiyordu. Erkenden uyanacaktı. Birden öğretmenin verdiği ödev geldi aklına. Yapmamıştı… Yatmadan önce çantasını hazırlayıp kapının yanına koymuştu. Eğer odasından çıkarsa evdekileri uyandıracaktı. Telefonun alarmını kurup uykuya daldı. Alarmın çalmasıyla uykusundan uyandı. Odasını aydınlatan ışıktan yardım alarak yavaşça çantasına doğru gitti. Defterini çıkarıp ödevini yapmaya başladı. Babasının kurduğu alarmda birazdan çalmaya başlayacaktı. Oyalanmadan ödevini tamamladı. Ses çıkarmadan evdekilerin uyanmasını bekledi. İşte alarm çalmaya başlamıştı. Önce annesi uyanıp kahvaltıyı hazırlayacak, sonra babası ve abisi uyanacaktı. Annesinin ayak sesleri odasına doğru geliyordu. Ece, annesini kapıda görünce yeni uyanmış gibi davrandı. — Günaydın anne. — Günaydın kızım, erkencisin. — Evet, bugün öyle oldu.
8 Herkes sofrada yerini almıştı. Ece yine durgundu. Babası bir sorun olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Abisi birden: — Ece, ne oldu uzaylıları mı düşünüyorsun yine? Başını tabağından kaldırdı, abisine baktı. Cevap vermedi. Odasına geçip okul kıyafetlerini giymeye başladı. Okul servisine hızlı adımlarla ilerdi. Ses çıkarmadan yerine oturdu. Neden onunla dalga geçiyorlardı? Aslında merak ettiği şey çok normaldi. Okulda da kimseye bu konuda soru sormayacağına karar verdi. Okulda o kadar uykusu vardı ki bir an önce eve gidip uyumak istiyordu. Eve girdiğinde kek kokusu sarmıştı her yeri. En sevdiği keki yapmıştı annesi. Ama çok yorgundu. Uyumak istiyordu. Başını yastığına koyduğu gibi uyudu. Ne kadar süre uyuduğunun farkında değildi. Abisinin gülerek “Ece uyan, uzaylı arkadaşların seni akşam yemeğine bekliyor. Acele et, sabırsızlanıyorlar” sözleriyle uyandı. Yine dalga geçiyor sinir şey, diye geçirdi içinden. Yemeklerini yedikten sonra haberleri izlemek için televizyon karşısına geçtiler. Tüm kanallarda uzaydaki Türk’ün serüveni anlatılıyordu. Yorgun ve biraz da hasta olduğunu düşünen Ece, Işığını kapatıp yatağına girmişti. Gece yarısı yine irkilerek ve ter içinde uyandı. Ama bu başkaydı. Odasını aydınlatan bembeyaz bir ışık vardı ve saat yine 03.30’du. Ece korkuyla cama doğru yaklaştı. Evleri tek katlı ve bir bahçenin ortasına yapılmıştı. Etrafta dağınık dağınık evler yapılmıştı. Acaba diğer evlerden uyanan
9 olmuş muydu? Işık o kadar fazlaydı ki korkusundan camdan dışarı bakamıyordu. Ama merakına yenik düşerek sessizce bahçeye çıkmayı başardı. İLK KARŞILAŞMA İşte ordaydı. Kocaman küreye benzer televizyonda gördüğü ışıklı UFO karşısındaydı. Korkudan ne yapacağını bilemiyordu. Kendisine yaklaşan tuhaf cismi fark etti. Bağırmak istiyordu ama korkudan sesi çıkmıyordu çünkü filmlerde gördüklerine benzeyen uzaylı karşısındaydı. Çok heyecanlanmıştı. Işık o kadar büyüktü ki “Acaba hayal mi görüyorum?” diye düşünüyordu. Hayal değildi. Uzaylı yaklaştıkça Ece’nin korkudan bacakları titriyordu ve buluşma gerçekleşti. Uzaylı: Merhaba dünyalı. Ece: Merhaba. Uzaylı: Beni merak ettiğini biliyorum. Senin gibi canım sıkılıyor. Seninle arkadaş olmaya geldim. Sana zarar vermem, korkma. Ama beni gördüğünü de kimseye söyleme. Bu dünyada kötü insanlarda var, bana zarar verebilirler. Ece: Tamam ama seni nerede saklayabilirim. Uzaylı: Senin odanda kalabilirim. Zaten çok fazla kalamam. Ailemin haberi yok dünyaya geldiğimden. Sadece bir gün kalacağım. Hem benimle ilgili merakın gitmiş olur hem de arkadaş oluruz. Ece: Tamam, hadi gidelim.
10 Uzaylıyı bırakan ışıklı cisim havalanarak kaybolmuştu. UZGAROKS Ece hem korkuyor hem de heyecanı artıyordu. Küçük adımlarla ilerlerken, yanındaki canlıya sessiz olmasını ve odasına gittiklerini işaret ediyordu. Odaya girer girmez kapıyı kapattı. Yaşadıkları gerçek mi yoksa hayal mi anlayamıyordu. Sessizlik uzaylının konuşmasıyla bozuldu. Uzaylı: Burası senin odan mı? Ece: Evet, benim odam. Senin adın ne? Uzaylı: Benim adım Uzgaroks. Ben senin adını biliyorum. Çok da meraklısın. Ece: Nereden biliyorsun? Uzgaroks: Seni duyuyordum çünkü. Ece: Çok uykum var Uzgaroks. Yarın da okula gitmem lazım. Sen ne yapacaksın, seni nasıl yalnız bırakacağım? Uzgaroks: Seninle okula gelebilirim. Ece ne yapacağını düşünüyordu. Yarın günlerden cumaydı. Zaten Uzgaroks bir gün kalacaktı. Cumartesi günü geri dönecekti. Bir gün okula gitmeyebilirdi. Ece uykusuzluğa daha fazla dayanamamıştı. Yatağının üzerine kıvrılıp uyuya kalmıştı. Birden alarmın sesiyle uyandı. Birazdan annesi uyanacaktı. Ece’yi uyandırmak için odaya girecekti. Hemen Uzgaroks’u uyandırdı.
11 Ece: Uyan Uzgaroks. Hemen dolaba saklan şimdi annem gelir. Acele et. Uzgaroks, sallana sallana dolabın içine girmişti. Tam o sırada annesi içeri girdi. Anne: Uyandın mı kızım? Ece: Uyandım anne. Çok hastayım. Karnım ağrıyor. Bugün gitmesem olmaz mı? Hem hafta sonu geliyor. Dinlenmiş olurum. Annesi kapının ucunda bekliyor, ses çıkarmıyordu. Belli ki inanmamıştı. Ece heyecanla annesinin vereceği cevabı bekliyor, bir yandan da karnını tutup inliyordu. Anne: Peki, biraz daha uyu istersen. Ben de sana kahvaltı hazırlayayım. Ece: Odama getirir misin? Bu sabah çok acıktım. Fazla hazırlarsan kahvaltımı iyi olur. Anne: Tamam kızım. Annesi odanın kapısını kapatıp çıktı. Ece hemen yatağından fırladı. Dolabına doğru koştu. Ece: Uzgaroks iyi misin? —İyiyim, merak etme. Uzgaroks dolabın kenarına oturmuştu. O da heyecanlı gözüküyordu. Etrafı inceliyordu. Ece: Uzgaroks biraz kendini anlatsana sen beni tanıyorsun. Ben seni hiç tanımıyorum. Sadece adını biliyorum.
12 Uzgaroks: Mars’ta yaşıyorum, iki abim var. On bir yaşındayım. Okula gidiyorum. Ama hiç arkadaşım yok. Ben oyun oynamak istiyorum, onlar araştırma yapmak istiyor ve sıkılıyorum. Bir gün seni duydum ve gizlice buraya geldim. Konuşurken oyuncaklarla da oynuyordu. Başına plastik bir oyuncak takmıştı. Çok komik görünüyordu. BAHÇEDE KAHVALTI Ece annesinin terliğinin çıkardığı sesin kapısına doğru yaklaştığını anladı. Hemen Uzgaroks’u dolaba sakladı, yatağına girdi ve odanın kapısı açıldı… Anne: Kızım, daha iyi görünüyorsun. Kahvaltıyı bahçeye hazırlıyorum. Hadi sende gel, temiz hava iyi gelir. Ece: İyi değilim anne. Odamda yemek istiyorum. Anne: Hadi Ece! Babaannen de geldi, seni bekliyoruz. Ece, annesi odadan çıkınca hemen dolaba doğru koştu. Uzgaroks: Korkma, beni senden başka kimse göremez. İstersem görünmez olabilirim. Ama sen tabağına fazla yemek al. Ben tabağından alırım. Ece: Tamam. Ece, Uzgaroks’a görünmez olmasını söyledi. Ancak bu şekilde odadan çıkabileceklerini, babaannesinin yaşlı olduğunu, onu görürse kötü olabileceğini söyledi. Uzgaroks; merak etmemesini, görünmezlikten çıkmayacağını, bunun kendisi içinde tehlikeli olduğunu anlattı.
13 Ece bahçeye çıkarken çok tedirgindi. Acaba Uzgaroks’u fark ederler mi diye çok korkuyordu. Babaannesi ve annesi karşısındaydı. Yüzlerinden görmediklerini anlamıştı. Ece’ye bakıp gülümsüyorlardı. Ece koşarak babaannesine doğru gitti. Uzgaroks da arkasından koşuyordu. Ece: Babaanne hoş geldin. Nasılsın? Babaanne: İyiyim kızım. Seni merak ettim. Annen hasta olduğunu söyledi. Hava da güzel olunca seni gelip görmek istedim. Ece: İyi yaptın babaanne. Zaten şu an iyiyim. Çok acıktım. Masaya oturdu. Uzgaroks arkasındaydı. Babaannesi hissedecek miydi acaba yanlarında oluşunu? Uzgaroks bahçenin ortasında koşturup duruyordu. Ece gözleriyle yanına gelmesini işaret etti. Tabağını dolduruyordu. Annesi ve babaannesi de Ece’ye bakıp ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. Anne: Kızım, karnın ağrıyacak yine. Çok değil mi tabağındakiler? Çok acıktığını söyleyen Ece, tabağındaki kahvaltılıkların büyük bir bölümünü Uzgaroks’a verdi. İkisinin de karnı doymuştu. Artık odalarına gidebilirlerdi. Odaya girip kapıyı kapattılar. Babaannesi gidene kadar Ece ve Uzgaroks rahattı. Annesi odaya girmeyecekti. Babası ve abisi de bu akşam eve geç geleceklerdi. Ece’nin odasından çıkmamasını kimse sorun etmeyecekti. Tüm gün birlikte oyun oynayıp, kitap okudular. Zamanı iyi değerlendirmeye çalışıyorlardı. Çünkü istemeseler de Uzgaroks gün bitince gidecekti. Ece bir yandan eğlenirken bir yandan da annesinin
14 ayak seslerini dinlemeye çalışıyordu belki gelir diye. Korktuğu olmamıştı. Annesi gelmemişti. VEDA İkisi de çok mutluydu. Hava kararmıştı. Annesinin terlik sesleri yaklaşıyordu. Uzgaroks’u dolaba sakladı. Annesi acıkıp acıkmadığını sordu. Ece acıktığını ve odasında yemek istediğini söyledi. Annesi elinde tepsiyle odaya geri dönmüştü. Ece yemeğini yemedi. Tabağı yemesi için Uzgaroks’a uzatmıştı. Uzgaroks bir çırpıda tabaktakileri yemişti. Babası ve abisinin eve geldiğini duydu. Onlar odasına girmesin diye Uzgaroks’a odadan çıkmaması gerektiğini söyleyip yanlarına gitti. Korkudan yerinde oturamıyordu. Uyumak istediğini söyleyip odasına geçti. Uzgaroks’un gitmesine çok az zaman kalmıştı. Çok üzgündüler. Ece: Uzgaroks, beni unutmazsın değil mi? Uzgaroks: Hayır, sen benim en iyi arkadaşımsın artık. Sen de beni unutma. Bir süre daha oynamaya devam ettiler. Ece, evdekilerin uyumak üzere olduğunu anlamıştı. Uzgaroks’u dolaba saklayıp, yatağına girdi. Annesi kapıyı açmış Ece’ye uzaktan bakıyordu. Ece kıpırdamadan yatağında uyuyor gibi davranıyordu. Annesi kapıyı kapattı. Evin tüm ışıkları sönmüştü. Uzgaroks’u dolaptan çıkardı. Ece: Zaman daraldı Uzgaroks. Seni çok özleyeceğim. Uzgaroks: Ben de seni özleyeceğim Ece. Saat yine 03.30’u gösteriyordu. Kocaman küreye benzeyen ufo ışıklarıyla odasını aydınlatıyordu. Bahçeye
15 çıkmaları gerekiyordu. Sessizce odadan çıkarak bahçeye ulaştılar. Uzgaroks: Benim artık gitmem gerekiyor. Beni unutma. Seni görmek için gelmeye çalışacağım. Seni çok seviyorum dünyalı. Ece: Bende seni çok seviyorum uzaylı. Gelmeni bekleyeceğim. Sende beni unutma. Uzun uzun birbirlerine sarıldı iki arkadaş. Uzgaroks kendisini bekleyen ufoya binip uzaklaştı. Ece ışıklı cismin gökyüzüde kaybolmasını bekledi. Sessizce odasına gidip, yatağına uzandı. Gözleri uykuya yenik düşmüştü. Gözlerini açtığında sabah olmuştu. Yaşadıklarını düşünüyordu. Rüya mı görmüştü acaba? Rüya ise de en mutlu olduğu rüyaydı. SON SÖZ Hayal etmekten vazgeçmeyin. İnsan hayal ettiği sürece yaşar. Kim bilir belki bir gün hayallerimiz gerçek olur? Daha iyisinin olabileceğine inanın. HASAN EYMEN CEVİZCİ
16 PENCEREDEN GÖRÜNMEYENLER Bir gün bir pencereden baktığımda karşımda masmavi bir derya vardı, uçsuz bucaksız. Çok güzel gözüküyordu. Yüzen tekneler, yelkenliler, üzerinde uçuşan, kuşlar ne kadar güzellerdi ! Peki, hayat gerçekten o kadar güzel miydi? Ben düşüncelere dalmışken bir ses kulağıma geldi: —Kemal hadi aşağıya gelsene, diye bağırdı. Pencereden baktım, bisikletleriyle beni bekleyen Ahmet ile kız kardeşi Peri’yi gördüm. Koşarak aşağıya indim. Daha önceden anlaştığımız gibi dedesinin üzüm bağına gezmeye gidecektik. Bisikletimi alacakken annem: ’’Kemal nereye gidiyorsun?’’ diye sordu. Ahmet ve Peri ile dedesinin bağına gideceğimizi söyledim. Annem: “Biraz bekleyin, sizinle Hasan amcaya soğuk limonata göndereyim, diye seslendi. Annem termosa koyduğu limonatayı bana uzattı ve bisikletimin ön sepetine koyduğum gibi hızlı bir şeklide bahçeden dışarıya çıktım. Biz denize tepeden bakan bir köyde yaşıyorduk. Ahmet ve Peri ile bisikletlerimizin pedallarını hızla çevirmeye başladık. Hızlandıkça sıcak hava saçlarımızın arasında geziniyordu. O kadar mutluyduk ki kimse bizim neşemizi anlayamazdı. Bağa giden yol, toprak bir yoldu. Kimi zaman zorlanıyorduk ama yine de neşemiz yerindeydi. Yol boyu ağaçlar ve tarlaların arasından Hasan dedenin bağına gidiyorduk. Ahmet kimi zaman arkada kalan kız kardeşi Peri’ye bakıyor hem de benimle
17 yarışıyordu. Sonunda Hasan dedenin bağına geldik. Bağ, yolun aşağı tarafındaydı. Yokuş aşağı süzülerek inmeye başladığımızda pencereden baktığım zaman gördüğüm kuşlar gibi süzülmeye başlamıştım. Sanki gökyüzünden kanatlarımı açmıştım. Kendimi bir kuş gibi hissediyordum. Bir anda ”Dikkatli olun çocuklar! “ diye bir ses duyuldu. Bu kişi Hasan dededen başkası değildi. Yanına gittiğimizde havanın sıcak oluşundan bayağı bunalmış görünüyordu. Hoş geldiniz güzel evlatlarım, diye karşıladı bizi. —Hasan dede, annem sana limonata gönderdi, dedim ve termosu ona uzattım. —Çok sağ olun çocuklar, dedi ve üzüm dallarının altında duran çantasından çıkardığı demir bardağına limonatayı doldurup kana kana içti. —Çok güzel, annenin ellerine sağlık. İçindeki taze nanesi de beni ferahlattı. Hadi siz de için, terlemişsiniz. Oturun ağaçların gölgesine. Ben de şu su kanalına bakayım, bağdaki ağaçlar su alıyor mu, dedi. Yanımızdan yavaşça uzaklaştı. Ahmet, ben ve Peri biraz dinledikten sonra biz de bağ içerisinde gezinmeye başladık. Meyveler, üzümler arasında olgunlaşmış meyve arıyorduk. Hasan dede yanımıza geldi. —Çocuklar güneş çok sert yakar, dikkatli olun, diyerek uyardı. Bizi, bağdaki kendi imkanları ile yaptığı, derme çatma barakaya doğru götürmek istedi. Bağdan topladığı otlar ile yaptığı
18 gölgeliğe geçtik. Oradan bakınca deniz ve üzerindeki tekneler, yelkenliler görünüyordu. — Ne güzeller değil mi, diye sordum Ahmet ve Periye. Onlar da: — Evet çok güzeller, dedi. Hasan dede: — İsterseniz sizi yarın orada gördüğünüz en büyük tekneye götürebilirim, sizi gezdirebilirim, dedi. Üçümüz havalara sıçradık. —Gerçekten mi dede, diye haykırdık. —Tabi ki ama bugün bana yardım edin, yarın söz. —Ne istiyorsan yaparız, dedik. O zaman şimdi sizlere görev dağılımı yapayım. —Peri sen benim barakadaki yattığım yeri ve yediğim tabakları temizle kızım. Ahmet ve Kemal siz de bağ içerisinde çapaladığım otları şu dut ağacının altına toparlayın, hadi bakalım. Barakada olan eski bir gömleğini keserek kafamıza şapka gibi bağladı. —Hadi bakalım, iş beklemez evlatlar, dedi. Hasan dede, bizden biraz uzakta bağdaki ağaçlara elindeki kürekle su kanalı açarak ağaçlara su gitmesini sağlıyordu. Ahmet ile ben de otları kucaklayarak toplamaya başladık. Otlar üst üste yığıldıkça bir tepeyi anımsatıyordu. Her kucakladığımız ot kümesini bıraktığımızda üzerinde zıplayıp
19 eğleniyorduk ve zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Güneş sıcaklığını kaybetmiş yavaş yavaş akşam olmaya başlamıştı. Yaptığımız işten o kadar mutluyduk ki işler bitmiş Hasan dede gelip de yanımıza: — Aferin evlatlar, bugün benim üzerimden o kadar büyük yük aldınız ki! Hadi şimdi eve gidelim, bağ sulama işimiz de bitti. Söz verdiğim gibi sizi yarın o en büyük tekneye götüreceğim, dedi. Barakaya doğru yürümeye başladık. Peri de barakayı tertemiz etmiş, her şeyi yerli yerince toparlamıştı. Hasan dede Peri’ye: —Ellerine sağlık güzel kızım, dedi. Hasan dede, traktörün arkasındaki römorkun içine bisikletlerimizi ve bizi bindirdi. Bahçeden iki tane kavun kopardı: — Bunları da tutun bakalım, dedi. Traktör hareket etti, römorkta eğlenerek köye geldik. Bizim evin önüne gelince ben aşağıya indim. Hasan dede bisikletimi indirdi bahçeden kopardığı kavunu birini bana verdi: — Evdekilere selam söyle, afiyetle akşam yersiniz, dedi. Ben heyecanla eve geçip anneme termosla kavunu verdim. Hemen elimi yüzümü yıkayıp üstümü değiştirdim. Odamdaki pencereden sabah gördüğüm teknelere baktım. Sadece ışıkları gözüküyordu o kadar heyecanlıydım ki. Ben hiç bu kadar yakından büyük bir tekne görmedim çünkü. Akşam yemeğimi yedikten sonra babama Hasan dedenin bağında
20 Ahmet ve Peri’yle yaptıklarımızdan bahsettim. Babam bu işlerin eskiden imece (yardımlaşma) ile yapıldığını, günümüzde bu yardımlaşmanın azaldığını anlattı: — Herkes birbirinin tarlasına, bağına yardım ederdi. Eskiden, ne günlerdi, diye söyledi. Benim aklım ise yarın Hasan dedenin bizi götüreceği teknede kalmıştı. O kadar da yorulmuş ve uykum gelmişti ki uyumak için odama gittim. Uyumak istiyordum ama içim içime sığmıyordu. Düşüncelere dalıyordum ki uyumuşum. Sabah çok erkenden uyandım, hızlıca üzerimi giyip hazırlandım. Evden çıkmadan pencereden bir kez daha baktım. Baktım ama o dünkü kocaman tekne yerinde yoktu, neden yoktu? Bir anda içime bir hüzün çöküverdi. Odamdan çıktığımda babamı bahçede gördüm. — Günaydın Kemal, hayırdır neden üzgünsün, ne oldu? — Babacım günaydın, Hasan dedenin bizi götüreceği tekne yok. Gitmiş sanırım, göremedim. Babam: —Hayır hayır,sabah Hasan amca uğradı. Kahvaltıdan sonra gelip seni alacağını söyledi, dedi. Ama ben o merak ettiğim büyük tekne yok, diye üzülüyordum. Annem bahçeye kahvaltıyı hazırlamış, bize: — Hadi gelin bakalım, sofra hazır, diye seslendi. Biz sofraya oturduk.
21 Annem: — Karnını iyi doyur, denizde acıkırsın, diyerek beni tembihledi. Fakat benim aklım fikrim büyük teknedeydi. Bir zaman sonra Ahmet: —Kemal, hadi gidiyoruz, gel, diye seslendi. Annem bir çantanın içine şort ve havlu koymuş. —Kemal, bu çanta senin için. Eşyalarını koydum, dikkatli ol! Hasan amcayı üzmeyin, diye sıkı sıkı tembihliyordu. Dışarı çıktığımda Hasan dede traktörüyle gelmiş. Ben de hemen arka tarafa bindim, yola koyulduk. Eski bir yoldan bir süre gittik. Köyün arka tarafında bir koy vardı. Hasan dede o tarafa doğru dönüverdi. Ben: — Ahmet ters tarafa gidiyoruz sanırım, dedim. Ahmet ise: —Hayır, dedem teknenin bu sabah arka taraftaki koya demirlediği söyledi. Heyecandan kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu, yani tekne gitmemişti. Hasan dede köyün arkasındaki koya geldiğimizde: — Hadi çocuklar inin bakalım, dedi. Sahilde bir sandal vardı. Sandala bindik. Hasan dede kürekleri çekmeye başladı. O kocaman tekneye yavaş yavaş yaklaşıyorduk. Tekneye yaklaştıkça tekne daha çok gözümde büyüyordu. Teknenin üzerinde Hasan dedenin yaşlarında bir kişi duruyordu. Biz yaklaşınca Hasan dede: — Hey Yorgo, merdiveni uzat bize, dedi.
22 Hasan dede, bizi tutarak tekneye çıkmamıza yardım etti. Teknede Hasan dede Yorgo ile sıkı sıkı sarıldı: — Seni çok özlemişim, dedi ve bir süre hasret giderdiler. Ne olduğunu anlayamayacağımız bir şekilde ağladılar. Ahmet ile birbirimize bakıp anlamaya çalıştık. Fakat biz teknenin güzelliğinden kendimizi alamıyor şaşkın şaşkın bakınıyorduk. Merak içinde Hasan dede ve Yorgo dedenin konuşmalarını dinliyorduk. Anladık ki iki iyi eski arkadaşlar. Hasan dede bizi tanıştırdı: — Bak, bu Ahmet. Benim torun, yanındaki de arkadaşı Kemal. Belki bunlar da bizim gibi iyi arkadaş olurlar, dedi. Yorgo dede: — Neden olmasın be canım, diyerek gülümsedi. Hasan dede; Yorgo ile çocukluk arkadaşı olduklarını, yıllar önce Yorgo dedenin babasının bu köyden taşındığını ve çocuk iken güzel günler yaşadığını, Yorgo dedenin bu köyü hala unutamadığını anlatı. Yorgo dede, yurt dışında yaşadığını, ara sıra fırsat buldukça buralara geldiğini ve buradan köyü seyrettiğini, anılar ile özlem giderdiği anlattı. Ben ile Ahmet ağzımız açık onların çocukluk anılarını ve mutluklarını dinliyorduk. Tekne ile gezmeye başlamıştık. Onlar hasret giderirken biz kapatanın yanına gittik. Kamaradan etrafı seyrediyorduk, çok güzel görünüyordu. O sırada Yorgo dede ve Hasan dede gelip keyif alıp almadığımız sordular. Yorgo dede bir anda denizde yunusları gördü, o kadar heyecanlandı ki! Bir anda döndü:
23 — Hasan hatırlıyor musun, dedi ve birbirlerine bakıp gülümsediler. Bakın size nasıl yakın arkadaş olduğumuzu anlatalım diyerek başladılar konuşmaya... Biz yedi ya da sekiz yaşlarındaydık. Sahilde gezerken bir yunusun kıyıya vurduğunu gördüm, nefesim kesilene kadar koşarak köye gittim. Herkese yunusu anlattım, hemen gitmezsek ölebileceğini söyledim. Ardından tüm köy büyük küçük demeden yunusu kurtarmak için sahile koştu. El birliği ile o kocaman yunusu yüzebileceği kadar derine götürmeye çalıştık. Herkes o kadar uğraştı ki! Yunus suya vardığında sanki teşekkür ediyormuşçasına havada taklalar atmaya başladı. Bir anda, tek sandığımız yunusun yanında bir sürü küçük yunuslar belirdi. Sonrasında bu küçük yunusların yavruları olduğunu anladık. Küçük ve çok tatlı sesler çıkararak havalarda hoplayarak kayboldular. İşte, biz o gün Hasan ile orda tanıştık. Birkaç yıl aynı dönemde yunuslar geldiler ve sanki eski dost gibi bizi selamlayıp kayboluyorlardı. Yunusların geleceği tarih yaklaşınca Hasan ile sahilde onları beklemeye başlardık, birlikte oyunlar oynar kendi kültürümüzden bahsederdik. Sonrasında babamın işi yüzünden taşınmak zorunda kaldık ama Hasan dedenizle hiç iletişimimizi koparmadık, dedi Yorgo dede. Hasan dede ile Yorgo dede kamaradan çıkıp teknenin ön tarafına geçip biraz tebessüm ve biraz da ağlamaklı yüz ifadesi ile konuşmaya devam ettiler. Geçmişten gelen güzel anıların
24 kamara penceresinden ya da odamın penceresinden gördüğümden daha güzel olduğunu anladım. Yorgo dedenin maddi durumu çok iyi olmasına rağmen farklı ülkelere gitme imkânı olduğu halde unutmamış ve her fırsatta Hasan dedeyi ve köyümüzü görmeye geliyormuş. O zamana kadar Ahmet bile dedesinin böyle güzel bir dostluğu olduğunu bilmiyormuş. Yorgo dede, o kadar güzel sahiller ve koylar görmesine rağmen buraları hiç unutmamış. Anladım ki yaşanmışlıklarımızı, eski dostlarımızı unutulmamalı. Biz sadece o kocaman tekneye binmeyi beklerken, teknenin içindekilerden dostluğu öğrendik. Hayatın gözlerimizin gördüğü kadar olmadığını, göremediklerimizi de fark etmek, algılamak için yüzümüzü insana ve sevgiye açmayı … O günden sonra dünyaya ve hayata bir başka pencereden bakar oldum. Bu dünya tüm canlıların, çocuklar ve küçük dostlarımız ölmesin artık! DURU ÇOCEN
25 HER ÇOCUĞUN RÜYASI 1.BÖLÜM: METAL KÜRE Sıcak, güneşli ve hoş bir pazar sabahıydı. Dışarıda kuşlar cıvıl cıvıldı ve mis gibi kokuyordu doğa. Sanki her günden farkı bir gündü o gün. Güneş bir başka aydınlatıyordu yeryüzünü. Arya, Belis ve Lina isimli 3 arkadaş, bir gün önceden sitelerindeki çardakta buluşma kararı almışlardı. Hepsi bir an önce kahvaltısını yapıp dışarı çıkmak istiyordu çünkü ertesi gün tarih sınavları vardı ve birlikte ona çalışacaklardı. Tarih konuları Atatürk’ün hayatı ile ilgiliydi ve kızlar okudukça, Atalarının hayatını öğrendikçe daha da heyecanlanmışlardı. O dönemleri merak etmiş, keşke o dönemlerde yaşasaydık, demişlerdi. Havanın güzelliği ilgilerini çekmiş önce biraz voleybol oynayalım, ardından ders çalışırız, diye kararlaştırmışlardı. Lina koşarak evden voleybol topunu aldı ve biraz voleybol oynayarak kafalarını dağıtabileceklerini söyledi. Yaklaşık on dakika kadar oynadılar ancak top Arya ‘nın elinden kayıp bir anda ilerideki çalılıklara düştü. Aslında o kadar hızlı vurmamışlardı topa fakat top epey bir uzağa gitmişti. Arya da hemen koşup topu almaya gitti ancak topun yanına vardığında topun parlak bir şeyin yanında olduğu dikkatini çekti. O kadar çok parlıyordu ki hemen gidip kızları yanına çağırdı. Dikkatlice metal parlak küreye baktılar ve tedirgin bir şekilde ellerine aldıklarında üzerinde 0’dan 9’a kadar rakamların olduğunu gördüler. Çardağa gidip topu incelemeye başladılar. Kafalarına göre 1,8,9,1 rakamlarını çevirmeye karar verdiler bir taraftan da ellerinde tuttukları parlak makinenin hala ne olduğuna bir anlam veremiyorlardı.
26 Etraflarında aniden bir fırtına oluştu. Sanki kızlar fırtınanın ortasında kaldılar. Ardından kafalarında ağır bir darbe hissettiler. 2. BÖLÜM: ATATÜRK İLE TANIŞMA Kızlar kendine geldiklerinde gözlerine inanamamışlardı. Sokaklar, yollar, evler sanki bir başkaydı. Bir başka dünyaya bir anda uyanmış gibiydiler adeta. Yolda yürüyen bir insan gördüler. Üzerindeki kıyafet sanki yüzyıllar öncesine aitti. Bir kadına hep bir ağızdan ve heyecanlı bir şekilde “Merhaba teyzeciğim, burası neresi?” diye sordular. Kadın kızların yüzüne gülümseyerek baktı. Bre Selanik burası yavrularım, dedi. Kızlar şaşkınlık ve tedirginlik içinde hep bir ağızdan ‘’Selanik mi?’’ diye tekrar ettiler. Kadın gülümseyerek yürümeye devam etti. Yürürken de ‘’Ah çok ince giyinmişsiniz, üşüyeceksiniz bre!’’ diye mırıldanıyordu. Kızlar biraz şaşkınlık, biraz tedirginlik ve biraz da korku ile karışık kalabalık sokağa doğru yürümeye başladılar. Aniden elinde tahta bir kılıçla kendilerine doğru gelen yaşıtları bir çocuk olduğunu gördüler. Korktuklarını anlayan çocuk: ‘’Niye korkarsınız, bu tahtadan bir kılıç ben de oyun oynarım kendi kendime.’’ dedi. Kızlar da ona kaybolduklarını ve çok korktuklarını anlattılar. Çocuk onlara yardım etmek istedi. Önce kendilerini tanıttılar kızlar, çocuk: ‘’Adım Mustafa.’’ deyince kızlar heyecandan çocuğun mavi gözlerinden gözlerini ayıramadılar. Sen Atatürk’sün, dediler. Çocuk güldü: ’’Tanımıyorum.’’ dedi .’’Kimdir o dediğiniz bre.? ‘’ Kızlar
27 annesinin ve kız kardeşinin adını söylediklerinde çocuk şaşkındı. Bu sefer: ’’Anamı ve kardeşimi tanır mısınız?’’ dedi. Kızlar bu, yolda gördükleri çocuğa gelecekten geldiklerini söylediler. İleride ilk cumhurbaşkanları olacak cumhuriyetin lideri ile karşılaşmanın hem sevinci hem de şaşkınlığı içericisindeydiler. Kendisine ileride büyük bir lider olacağını, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracağını, çeşitli savaşlara katılacağını ama asla pes etmemesi gerektiğini anlattılar.’’ İşte, sana sonra herkes Mustafa değil; Atatürk diyecek.’’ dediler. Küçük Mustafa da şaşırmıştı. Kızlar hakkında çok şey biliyordu. Acaba söyledikleri gerçek olabilir miydi? Küçük Mustafa da şaşkındı kızlara sorular sorup bir şeyler öğrenmeye çalıştı. Küçük metal küreyi gösterdiler, bununla nasıl zamanlar arası yolculuk yaptıklarını anlattılar. Tarihi tekrardan 2024’e çevirdiklerinde tekrardan bir fırtına oluştu ve kızlar küçük Mustafa’ya bakarak:’’En umutsuz zamanlarda bile sakın ümidini kaybetme, başaracaksın.’’ dediler. Mustafa el sallayarak kızlara son kez baktı. Kendilerini bir anda çardakta buldu kızlar. Yaşadıkları olaydan dolayı heyecandan bacakları titriyordu. Hayal mi yoksa gerçek miydi? Küre neredeydi? Nasıl olmuş da üçü birden aynı şeyi yaşamışlardı. Ya Atatürk ile tanışmalarına ne demeli? Hemen eve gidip ailelilerine anlatmak istiyorlardı. Acaba inanırlar mıydı kendilerine?
28 Hepsi eve gidip ailelerini karşılarına alıp yaşadıkları bu olayı ailelerine anlattılar. —Tarih sınavınıza çok iyi çalışmışsınız, derslerinizi ve olayları o kadar içselleştirmişsiniz ki adeta içinde yaşamışsınız dediler. Kızlar her ne kadar gerçek olduğunu söyleseler de aileleri gülümseyerek böyle bir şeyin mümkün olmayacağını söylediler. Ertesi gün gelen sorulardan birkaçı Atatürk’ün çocukluğu ile ilgiliydi. Kızlar biraz duygulanarak biraz da gülümseyerek cevapladılar soruları ve sınavdan tam puan aldılar. O sırada tahtanın üzerinde Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve resmi asılıydı. Son söz Kızlar bu olaylardan 20 yıl sonra buluştular. Yaşadıkları bu olayın gerçek olduğunu, bu zaman makinesi olayını uydurmadıklarını bir Arya, bir Belis, bir Lina biliyordu. Ancak onlar şu an, o sokakta karşılaştıkları küçük Mustafa’nın kurduğu çağdaş bir ülkede büyümenin verdiği gururla geleceğe umutla bakıyorlardı. Yıllar sonra okumuş, aydın Türk kadınları olarak yeniden bir araya gelmek üzere sözleştiler. Üç arkadaş güçlükler karşısında yılmayan Atatürk’ün izinde yürüyeceklerine dair birbirlerine söz vererek ayrıldılar. ARYA ERTABAK
29 ELİME ALDIM SANDIM, O BENİ YUTTU Eylül’ün on iki yaşına girmesine çok az kalmıştı, bu sene doğum gününe okuldaki arkadaşları da geleceği için çok heyecanlıydı. Sürekli annesine doğum günüyle ilgili sorular soruyordu. —Doğum günüme kimler gelecek? —Kaç kişi olacak? —Pastam nasıl olacak? —Ne hediye alacaksınız? —Doğum günümde ne giyeceğim? Soruyor da soruyordu… Aslında Eylül sabırlı ve sakin bir kızdı ama doğum günü onu sabırsızlaştırmıştı. Eylül, Bayburtlu bir ailenin ilk çocuğuydu. Eylül’ün kendinden üç yaş küçük Eslem adında bir kız kardeşi vardı. Ayrıca Eylül çok güzel bir kızdı; kahverengi düz saçları ve boncuk mavi gözleri vardı. Eylül’ün dış güzelliği bir yana huyları da çok güzeldi. Anne ve babasının sözünden hiç çıkmaz, büyüklerine saygı ve merhamet gösterir, her zaman dürüst olur, kimsenin arkasından konuşmaz, yaşlılara yardım eder, derslerine çalışırdı. Annesi Cemre Hanım Bayburtlu ve o da Eylül gibi düz kahverengi saçlıydı. Bir diş kliniğinde diş hekimi olarak uzun yıllardır çalışıyordu. Çok titiz, ilgili ve sevgi dolu bir anneydi. Eylül’ün babası Ali Bey de Bayburtluydu. Simsiyah gözlerinden hiçbir şey kaçmazdı, çünkü o aynı zamanda çok iyi bir marangozdu. Bir ağaç parçasından çeşit çeşit eşyalar üretebilirdi. Mesela Eylül’e beşinci yaş gününde kocaman bir ağaç ev yapmıştı. Eylül evi gördüğünde sevinçten havalara
30 uçmuştu hatta o gece bahçede oyuncak evde uyumak için tutturmuştu. Evlerinin bahçesinde, bu ağaç evde hem Eylül hem de kardeşi Eslem çok oynamıştı, hatta bir gün Eslem ağaç evde oynarken uyuya kalmıştı; herkes saatlerce onu aramıştı. Eslem Eylül’e pek benzemiyordu, sarı kıvır kıvır saçları ve babası gibi simsiyah kocaman gözleri vardı. Eylül, Bayburtlu olduğu ve ailesiyle birlikte Bayburt’ta yaşadığı için çok şanslı bir kızdı. Çünkü Bayburt küçücüktü ve her yeri avucunun içi gibi biliyordu. Bayburt’ta kötü niyetli insanlar yoktu, kaçırılma riski yoktu, tatil günlerinde akşamları geç saatlere kadar sokakta arkadaşlarıyla oyun oynayabiliyordu. Komşuları Ayşe teyzeyi herkes çok severdi. Ayşe teyzenin maddi durumu pek iyi olmadığı için Eylül ve Eslem Ayşe teyzeye her gün Cemre Hanım’ın yaptığı yemeklerden götürürlerdi. Tabii ki ekmek almaya da Eylül ve Eslem birlikte giderdi. Mahallenin bakkalı olan İsmail amca çocukları çok severdi, Eylül ve Eslem’e her gelişinde bir şeker verirdi. Çok mutlu olurlardı ve teşekkürü asla ihmal etmezlerdi. Eylül, Bayburt’taki bir ortaokula gidiyordu ve okulunu çok seviyordu. Bu yaşına kadar karnesini hep çok güzel getirdi. İlerideki yıllarda da karnesini böyle getireceğini düşünüyor ve büyüyünce astronot olmayı istiyordu. Öğretmenleri de ondan memnundu. Okuldaki her etkinliğe katılırdı ve görevlerini zamanında yerine getirirdi. Ödevlerini de ihmal etmezdi. Çünkü ödevler Eylül için çok önemliydi. Eylül ve kardeşi Eslem çok iyi anlaşıyorlardı; birlikte ders yapıyor, eğleniyorlardı. Mükemmel bir ikiliydiler. Her zaman
31 birbirlerinin arkalarını kollar, kötülüklerden korur ve birbirlerine yardımcı olurlardı. Sonunda günlerden 16 Ocak yani Eylül’ün doğum günüydü. Annesi ve babası erkenden uyanıp doğum günü hazırlıklarına başladı. Ali Bey pasta ve mumları almak için yola çıktı, bu sırada Cemre Hanım balonları şişirdi, duvarlara renkli püsküller astı ve masayı özenle hazırladı. Sonunda doğum günü kızı da uyanmıştı. Cemre Hanım ve Eylül doğum gününde ne giyeceğini seçti, ikisi de prenses gibiydi. Eylül annesinden saçlarını maşa yapmasını rica etti ve annesi Eylül’ün saçlarını bukle bukle yaptı. Derken Ali Bey pasta ve mumlarla eve girdi. Fakat Eylül pastasını görmemişti ve çok merak ediyordu, Cemre Hanım ve Ali Bey, Eylül’e sabırlı olması gerektiğini söyledi. Eylül uslu bir kız olduğu için annesi ve babasına itiraz etmedi. Bir süre sonra herkes yavaş yavaş gelmeye başladı, son misafirler de gelince Cemre Hanım pastaya mumları özenle yerleştirdi ve içeriye götürdü. Eylül bir dilek tuttu ve mumları üfledi. Eylül annesinin yardımıyla pastadan bir dilim kesti, daha sonra Cemre Hanım hızlı bir şekilde pastayı kesti ve herkese ikram etti. Misafirler afiyetle Cemre Hanım’ın yaptığı yiyecekleri yedi. Eylül ve arkadaşları yemeklerini hemen yedi ve oyun oynamaya başladılar. Bir süre sonra büyükler de masadan kalktı ve artık Eylül’ün en sevdiği an yani hediye zamanıydı. Herkes hediyesini verdi ve son olarak da anne ve babasının hediyesi vardı. Eylül, merakla hediye paketini açtı veeeee hediyesi bir telefondu! Aylardır telefon istiyordu fakat Cemre Hanım ve Ali Bey Eylül’e sürpriz yapmak için hayır diyordu. Eylül, anne ve babasına sıkıca sarıldı
32 ve teşekkür etti. Tabii diğer misafirlere de teşekkür etmeyi unutmadı. Ali Bey çocukların sıkıldığını gördü ve çocuklara eğlenceli bir oyun oynattı. Çocukların eğlendiği her hallerinden belli oluyordu. Artık akşam olmuştu ve herkes yavaş yavaş evlerine gitti. Herkes gittikten sonra Eylül anne ve babasından telefonunun kurulumunu yapmasını istedi. Eylül’ün ilk telefonu olduğu için çok heyecanlıydı. Bu yüzden Eylül’ü kıramadılar ve telefonun kurulumunu yaptılar. Sonunda telefonun kurulumu bitmişti ve Eylül telefonunu ilk kez eline aldı. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Anne ve babası yarın okul olduğunu bu yüzden uyuması gerektiğini söyledi ve telefonunu yarın inceleyecek vakti olacağını da eklediler. Anne ve babasına hayır diyemedi ama içinden bir ses bunu kabul etmiyordu. Aslında Eylül için bu biraz garipti çünkü daha önce içinde böyle bir ses yoktu. Yatmaya hazırlandı ve yatağını açtı. Anne ve babasına iyi geceler diledi ve yatmaya gitti. Sabah olduğunda Eylül her sabahki rutini yaşadı. Servisinin geldiğini annesi haber verdi, çantasını aldı ve servisini bekletmeden servisine bindi. Eylül okula vardığında ders başlayana kadar arkadaşlarıyla vakit geçirebileceği tam on dakikası vardı. On dakika boyunca arkadaşlarıyla oyun oynadı. Ders zili çaldığında arkadaşlarıyla birlikte sınıfa hızlıca çıktı ve ilk iki dersleri matematikti. Ders güzel geçmişti fakat Eylül’ün aklından telefonu çıkmıyordu. Artık okul bitmişti. Servisine bindi ve evine gitti. Eve geldiğinde ilk önce ellerini yıkadı, üstünü değiştirdi ve annesine sarıldı. Eylül, annesinin yaptığı yemekleri bir güzel yedi. Ardından annesine telefonuna bakmak istediğini söyledi. Annesi Eylül’ü kırmak istemiyordu ama yapması gereken ödevleri vardı. Bugün
33 Türkçe defterine sevgi ile ilgili şiir yazması ve fen bilimleri dersinde Satürn gezegeninin özelliklerini ezberlemesi gerekiyordu. Bu yüzden Cemre Hanım izin vermedi fakat ödevlerini çabucak bitirirse telefonuna bakabileceğini söyledi. Eylül itiraz edemedi ve ödevlerini yapmaya gitti. Ödevleri sonunda bitmişti. Tam telefonuma bakabilirim derken Eslem geldi. Ablasından ödevine yardım etmesini istiyordu, Eylül kardeşini kıramadı ve hemen dersine yardımcı oldu. Sonunda Eslem’ in de ödevi bitmişti. Artık Eylül telefonuyla oynayabilirdi. Telefonunu aldı ve salona geçti. Hayali gerçek olmuştu, kendi telefonuyla oynuyordu, Eylül daha önceden de telefonla oynuyordu fakat önceden kendi telefonu olmadığı için bu ya annesinin telefonu ya da babasının telefonu olurdu. Telefonuna bakarken bir süre sonra annesi geldi ve telefonunu artık bırakması gerektiğini söyledi. Annesini dinleyen Eylül telefonunu anında kapattı ve annesine sokağa çıkmak istediğini söyledi. Annesi izin verdi ama kardeşi Eslem’i de almasını istedi. Eylül Eslem’e sordu, o da kabul etti ve ablasıyla birlikte sokağa çıktı. Herkes birlikte oynamaya başladı, çok eğleniyorlardı. Çocuklar, saklambaç oynamaya karar verdi. Ebe belli oldu ve sınırlar belirlendi. Ebe saymayı bitirdi ve arkadaşlarını aramaya başladı. İlk olarak Eylül’ü gördü fakat Eylül ebe olan arkadaşından daha hızlı olduğu için “sobe” yaptı ve ebe olmaktan kurtuldu.Ebe, biraz sonra Eslem’i buldu fakat Eslem ebeden yavaş olduğu için sobelendi ve ebe olmaktan kurtulamadı. Saklananlar teker teker çıktılar. Tam Eslem ebe olacakken akşam ezanı okundu ve Ali Bey eve geldi. Ezan okunduğu için herkes evlerine gitmeliydi, çocuklar vedalaştı ve evlerine gittiler.
34 Eylül, Eslem ve Ali Bey eve geldiklerinde ellerini yıkayıp sofraya oturdular. Herkes bir güzel yemeğini yedi ve masanın toplanmasına yardımcı oldu. Hepsi çok yorgundu, bu yüzden erkenden uyudular. Sabah Cemre Hanım kahvaltı hazırlamak için erkenden uyanmıştı. Kahvaltı hazırdı, artık Eylül’ü uyandırmalıydı. Eslem ilkokula gittiği için okulu Eylül’ün okulundan daha sonra başlıyordu. Eylül’ü annesi uyandırdı, her zamanki sabah rutinini uygulayıp kahvaltısını yaptı. Cemre Hanım, Eylül’e servisinin geldiğini haber verdi. Eylül servisine bindi ve okuluna gitti. Eylül okula geldiğinde her zamanki gibi arkadaşlarıyla oynayabileceği tam on dakikası vardı fakat oyun oynamak istemiyordu ve bunun nedenini de bilmiyordu. Telefonu aklından çıkmıyordu ve bunun da nedenini bilmiyordu. Yine de on dakika çabucak geçti ve ders zili çaldı. Bugün ilk iki dersi görsel sanatlardı, resminin konusu bağımlılıktı. Öğretmeni sınıftakilere bağımlılığın ne olduğunu ve zararlarını anlattı. Tüm sınıf resmini çizmeye başladı fakat Eylül’ün hiçbir fikri yoktu. Kafasını sıraya koydu ve düşünmeye başladı fakat Eylül’ün aklından telefonu çıkmıyordu ve aklına başka hiçbir fikir gelmiyordu. İki dersi çok zor geçirmişti. Normalde dersleri çok iyi geçerdi ama bu sefer çok sıkılmıştı. Sonunda okul bitmiş ve servisiyle eve dönüyordu. Eve girdiğinde annesine sarıldı, Eslem’le oynadı ve yemekler yenildi. Fakat bu sefer ödevlerini yapmak yerine telefonuna bakıyordu. Cemre Hanım bunu fark etti ve hemen Eylül’ü uyardı. Eylül annesine tamam, dedi ama odasına giderken telefonunu da aldı. Eylül’ün yarına kadar bitirmesi gereken üç sayfalık bir yazı ödevi vardı. Birinci sayfanın daha yarısını yazmadan” Beş dakika
35 sonra kapatırım.” diyerek telefonunu açtı fakat bu beş dakika tam iki buçuk saat oldu. Akşam olmuş ve Ali Bey eve gelmişti. Eylül, babasını karşılamak için kapıya gitmedi. Normalde her gün babasını karşılamaya kapıya koşa koşa giderdi, hatta kapıyı açmak için Eslem’le kavga ettiği bile olurdu. Eslem babasına kapıyı açtı fakat Ali Bey Eylül’ü göremeyince şaşırdı, Cemre Hanım’a Eylül’ün nerede olduğunu sordu. Cemre Hanım, Eylül’ün odasında ders çalıştığını söyledi. Babası kapıyı tıklatarak Eylül’ün odasına girdi. Ali Bey odaya girdiğinde çok şaşırdı, çünkü Eylül’ün ders yaptığını düşünürken Eylül ödevinin yarısını bile yapmamış ve telefonuyla oynuyordu. Babası Eylül’e hemen telefonunu bırakıp dersini bitirmesini söyledi ve ödevi bittikten sonra salona gelmesini, onunla konuşacağını ekledi. Ali Bey odadan çıkarken Eylül’ün telefonunu da aldı. Eylül korkmuştu, bu yüzden hızlıca ödevine döndü fakat aklı hala telefondaydı. Sanki iki buçuk saat değil de iki dakika geçmiş gibiydi. Eylül zar zor ödevini bitirdi ve salona gitti, babasına çok pişman olduğunu ve bunun bir daha olmayacağını söyledi. Babası Eylül’e bu telefonu iletişim için aldığını, teknolojinin imkanlarından faydalanmasını istediğini ancak bunu gerektiği gibi kullanmazsa faydasından çok zararını göreceğini anlattı. Eylül babasına söz vererek pişman bir şekilde yatağına gitti ve uyudu. Ertesi gün uyanınca hazırlandı ve kahvaltı sofrasına oturdu. Çabucak kahvaltısını yaptı, annesi de servisin geldiğini haber verdi. Çantasını almaya odasına gidince aklına telefonu geldi ve Eylül yapmaması gereken bir şey yaptı. Gizlice telefonunu çantasına koydu ve servisine bindi. Eylül okula varmıştı ve ilk iki dersi matematikti. Birinci ders çok güzel geçmişti, sonunda
36 teneffüs zili çaldı. Herkes oyun oynamak için bahçeye indi. Fakat Eylül telefonunu gizlice cebine koydu ve arkadaşlarına tuvalete gideceğini söyledi. Tuvalete girdi, kapıyı kilitledi. Eylül telefonunu açıp video izlemeye ve oyun oynamaya başladı. Eğleniyordu fakat zil çalmıştı. Sınıfa gitmesi gerekiyordu. Yine de telefonu elinden bırakamıyordu. Telefon sanki eline yapışmıştı, Eylül kendine hakim olamıyordu. Ders başlayalı tam on dakika olmuştu. Öğretmen ve sınıf arkadaşları Eylül’ü merak ettiler. Sonra Eylül’ün teneffüste tuvalete gittiğini hatırlayan biri oldu. Öğretmen Eylül’ün en yakın arkadaşı olan Deniz’e tuvalete gidip Eylül’ün orada olup olmadığına bakıp gelmesini söyledi. Deniz tuvalete girdi ve “Eylül burada mısın?” diye seslendi. Eylül korkmuştu çünkü yapmaması gereken bir şeyi yapmıştı. Olayın anne ve babasına gitmesinden endişeliydi. Korkarak burada olduğunu söyledi, telefonunu cebine koydu ve kapıyı yavaşça açarak arkadaşıyla birlikte sınıfa gittiler. Öğretmen Eylül’e neden gelmediğini sordu. Eylül korkudan cevap veremedi, öğretmeni Eylül’ün korktuğunu anladı ve bu olayın bir daha olmaması gerektiğini söyledi. Eylül öğretmeninden özür diledi ve bir daha olmayacağını söyledi. Derse başladılar, ders yine güzel geçti teneffüs zili çaldı. Eylül yine telefona bakmak istiyordu fakat bu bir daha olursa durumun anne ve babasına gideceğini biliyordu. Kendini zor da olsa durdurdu. Okul bitmişti. Servisine bindi ve eve vardı. Eylül’ün matematik öğretmeni, Cemre Hanım’ı Eylül okuldayken aramış ve olayı anlatmıştı, Cemre Hanım Eylül’e ne olduğunu sorduğunda Eylül korktuğu için annesine karnının
37 ağrıdığını, o yüzden geç kaldığını söyledi. Yine yapmaması gereken bir şeyi yapmıştı. Böylece günler günleri kovaladı Eylül her geçen gün telefonuyla daha fazla zaman geçirmeye başladı. Derslerini, kardeşini hatta yemeklerini bile ihmal etti. Artık telefonundan bir an bile ayrı kalamaz, ailesinin sözünü dinlemez oldu. Telefona bakmadığı zamanlarda mutsuz ve huzursuz olmaya başladı yani tam bir ekran ve internet bağımlısı olmuştu. Eylül’ü artık kimse tanıyamıyordu. Neredeyse kimseyle konuşmuyordu ve dersleri de çok kötü olmuştu. Derslerine konsantre olamıyor, evden dışarı çıkmak istemiyor, arkadaşlarıyla sokakta oyun bile oynamak istemiyordu. Neredeyse konuşmayı bile unutmuştu. Bir soru sorulduğunda cevap veremiyordu, kendini düzgün bir şekilde ifade edemiyordu. Her şeye çok çabuk sinirleniyor; arkadaşlarıyla, ailesi ile anlaşamıyor; herkesle tartışıyordu. Ailesi artık Eylül için iyice endişeleniyordu. Ona sürekli nasihat edip durumunu anlaması ve düzeltebilmesi için destek vermeye çalışıyorlardı. Eylül başlarda ailesine hak verip özürler dileyip düzeleceğine söz veriyorken artık onları dinlemez olmuştu. Üstelik onlarla kavga edip itiraz etmeye başlamıştı. Onunla anlaşmanın hiçbir yolu kalmamıştı. Artık çaresiz kalmışlardı. Bu durumun üstesinden kendi başlarına gelemeyeceklerini anlayıp profesyonel bir yardım almak için araştırmaya karar verdiler. Cemre Hanım ve Ali Bey, Eylül için bir psikolog bulmaya karar verdiler. İkisi de doğru birini bulmak için uzun zaman araştırma yaptılar. Cemre Hanım sonunda birini bulmuştu, hemen iletişime geçtiler. Durumun ciddiyetini anlattılar ve ne zaman görüşebileceklerini sordular.
38 Eda Hanım çok iyi bir psikologdu. Eylül gibi birçok kişiyi tedavi etmiş hatta bu bağımlılıktan kurtardığı biri çok önemli bir bilim insanı olmuştu. Eda Hanım, Eylül için ertesi güne bir randevu ayarladı. Cemre Hanım ve Ali Bey çok heyecanlıydı. Erkenden uyandılar fakat bir yandan da korkuyorlardı. Kahvaltıyı hazırladılar ve Eylül’ü uyandırmaya gittiler. Eylül sinirli bir şekilde “Beni neden tatil günümde erkenden uyandırıyorsunuz?” diye söylendi. Cemre Hanım, Eylül’e sürpriz bir yere gideceklerini söyledi. Eylül eskiden sürpriz bir yere gideceğini duyduğunda sevinçten havalara uçardı fakat şimdi nefret ediyordu, sadece telefon istiyordu. Eylül’ü çok ama çok zor bir şekilde ikna ettiler. Kahvaltı yapıp ve yola çıktılar. Eda Hanım’ın kliniğine gidince anne ve babası Eylül ile Eda Hanım’ı yalnız bıraktılar. Eda Hanım, Eylül ile bir saate yakın sohbet etti. Eylül odadan çıktığında yüzünde ailesinin uzun zamandır görmediği sakin bir ifade vardı. Cemre Hanım ve Ali Bey birbirlerine dönüp” Sen de benim gördüğümü görüyor musun?” der gibi bakıştılar. Ardından Eylül’ün bir sonraki randevusunu aldıktan sonra oradan ayrıldılar. Eve döndüklerinde Eylül uzun zaman sonra ilk defa tekrar kardeşi Eslem ile oyun oynadı, sonra ailece güzel bir akşam yemeği yiyip biraz sohbet edip sonra odalarına çekildiler. Eylül odasına gidince yine aklına ilk gelen telefonu oldu ama artık hatasını anlamıştı. Sabah uyandığında kendini daha iyi hissediyordu. Okula gitti, arkadaşlarıyla selamlaştı, arada aklı dağılsa da derslerini dinlemeye gayret etti.
39 Bir hafta sonra tekrar Eda Hanım’ı ziyarete gitti, seanstan sonraki hafta daha da iyi geçti. Yavaş yavaş Eylül’ün davranışları değişmeye, eski Eylül geri dönmeye başladı. Notlarını tekrar yükseltti, insanlarla arasını düzeltti, yemeklerine önem vermeye başladı ve bol bol kitap okuyarak telefonsuz da güzel vakit geçirebileceğini yeniden keşfetti. Telefonun başta çok eğlenceli ve çekici olmasına rağmen yavaş yavaş onu içine çektiğini anlayamamıştı. Sanki aklını, mantığını kaybetmiş elini kolunu kaptırmıştı. Ama Eylül artık her şeyin farkındaydı, telefonu ve interneti sadece gerektiği zaman gerektiği kadar kullanırsa hem zarar görmeyeceğini hem de ondan faydalanacağını biliyordu. Arkadaşlarına örnek olması için başından geçenleri uzun uzun anlatmıştı, her seferinde söze “Ben onu elime aldım sandım ama o beni yuttu.” diyerek başlıyordu… CEMRE İDİL AKDOĞAN
40 YAŞAM AĞACI Hafifçe aralanmış perdenin arasından sızan ışık karanlık olan odayı biraz da olsa aydınlatıyordu. Saatinin alarmı durmadan çalarak okul saatinin geldiğini söylemeye çalışsa da Efe hala uyuyordu. Ta ki annesi” Kahvaltı hazır!” diye seslenene kadar… Efe yavaşça yatağından kalktı. Ağır ağır adımlarla banyoya gitti, elini yüzünü yıkadı. Üstünü de giydikten sonra mutfağa yöneldi. Kahvaltının kokusunu uyanır uyanmaz almıştı. Annesi ile babası masada onu bekliyordu. Birbirlerine günaydın dedikten sonra Efe masaya oturdu. “Bizim uykucu daha tam uyanamamış herhalde.” dedi babası. Haksız da değildi, Efe adeta sandalyede uyuyordu. Babası işe erken gittiği için sofradan ondan önce kalktı. Kahvaltı da en sevdiği yemeklerden biri olan menemen vardı. İştahla tabağını silip süpürdükten sonra okula geç kalmamak için çantasını kaptığı gibi dışarı fırladı. Annesine “Eline sağlık.” demeyi de unutmamıştı. Evi diğer arkadaşlarına göre okula daha uzaktı. Koşar adımlarla ilerlerken yolda sınıf arkadaşı Ömer ile karşılaştı. O da okula geç kalmamak için acele ediyordu. Artık bir yol arkadaşı da vardı. Beraber sohbet ederek yürümeye başladılar. Okula vardıklarında hiç vakit kaybetmeden sınıfa koştular. Neyse ki ders başlamadan yetişmişlerdi. Sıralarına oturup öğretmenlerinin gelmesini beklemeye başladılar. Çok geçmeden öğretmen sınıfa girdi: — Günaydın çocuklar!
41 — Günaydın öğretmenim. Az sonra ders başladı: — Çocuklar, bildiğiniz gibi dünyamız gün geçtikçe kirleniyor. İnsanların sorumsuzca attığı çöpler, denizlere döktüğü kimyasallar hem çevreyi kirleterek doğaya büyük miktarda zarar veriyor hem de denizlerde yaşayan canlıları zehirliyor. Kesilen ormanlar hayvanların yaşam alanlarının yok olmasına sebep olarak canlıların yaşamlarını tehlikeye atıyor. Peki, doğayı korumak için neler yapmalıyız? — Yerlere çöp atmamalıyız. — Ağaçları kesmemeliyiz, yeni ağaçlar dikmeliyiz. — Fabrika bacalarına filtre takmalıyız. — Atıkları geri dönüştürmeliyiz. —Çocuklar, hepiniz verdiği örnekler doğru. Eğer bir an önce önlem almazsak yakında dünyamız yaşanılmaz bir hale gelecek. Ben de sizi doğayı korumaya teşvik etmek ve onunla iç içe olmanızı sağlamak adına pazar gününe Yaşam Ağacı’ na bir piknik düzenledim. Öğretmen bunu söyler söylemez sınıfta bir uğultu başladı. İlk defa sınıfça pikniğe gideceklerdi. Herkes çok heyecanlanmıştı. — Ben domates, peynir, salatalık gibi kahvaltılık malzemeler getireceğim. — Benim babam manav. O zaman meyveler de benden.
42 — Annem çok güzel çikolatalı kek yapar. — Ben de tatlı getiririm. Öğretmen “Görünüşe göre hepiniz çoktan neler getireceğinizi planladınız. Pazar günü görüşürüz o zaman.” diyerek sınıftan çıktı. Pikniğin en iyi yanlarından biri Yaşam Ağacı’ nda olmasıydı. Oldukça görkemli olan bu devasa ağaç bir parkın ortasında yer alıyordu. Her taraf o kadar yeşildi ki sadece bakmak bile insana huzur veriyordu. Şehir hayatından sıkılan insanlar aileleriyle buraya gelerek doğayla baş başa kalıyor, beraber eğleniyorlardı. Parkın içindeki sayısız oyun alanında çocuklar oyun oynarken diğer insanların yeşilin bin bir tonu arasında piknik yapıyorlardı. Efe eve gider gitmez annesine piknikten bahsetti. Piknik onun da hoşuna gitmişti. O da oğlunun şehirden uzaklaşmasını, arkadaşlarıyla vakit geçirmesini istiyordu. “Anne, piknik için bana enfes kurabiyelerinden yapar mısın?” diye sordu Efe. “Neden birlikte yapmıyoruz?” dedi annesi. Böylece beraber kurabiye yapmaya başladılar. Başta her şey iyi gidiyordu, ta ki Efe unu dökerken tüm mutfağı beyaza boyayana kadar. Beraber gülmeye başladılar. Tüm bu aksiliklere rağmen kurabiyeler de hazırdı. Sırada sadece pazar gününü beklemek kalmıştı. Efe, piknik için gün saymaya başladı. Daha şimdiden arkadaşlarıyla piknikte yapacaklarının hayalini kuruyordu. Neyse ki günler hızla geçti. Pazar günü sabah erkenden kalktı. Piknik için sabırsızlanıyordu. Üstünü giydikten sonra babasıyla
43 beraber Yaşam Ağacı’ na doğru yola çıktılar. Zaten pikniğe gittikleri için kahvaltı etmemişlerdi. Piknik yerine vardıklarında bütün arkadaşları oradaydı. Fakat hiç de mutlu görünmüyorlardı. Babasıyla vedalaştıktan sonra arkadaşlarının yanına gitti. İşte o zaman olup biteni anladı. Gözlerine inanamıyordu, gördüklerinin hatırladıklarıyla hiçbir alakası yoktu. Etraf koca bir çöplük gibiydi. Her tarafta pet şişeler, ambalaj atıkları, plastik çatal bıçaklar, poşetler, cam şişeler vardı: — İşte, sorumsuz insanların nelere sebep olduğunu görüyorsunuz çocuklar. Biz de nehir kenarında piknik yaparız artık. Belki orası bu kadar kirlenmemiştir. Son bir umutla nehir kenarına gitseler de durum orada da farklı değildi. Fabrika atıklarıyla kirlenen nehre bir de insanlar çöplerini atınca simsiyah olmuştu. Fabrikaların zararları bunla da sınırlı değildi. Filtresiz bacalarından çıkan gazlar havayı o kadar kirletmişti ki kahverengi bir sis oluşturmuştu. Tabi ki parkın bu şekilde kirletilmesine göz yumamazlardı. Fabrika bacasında filtre olmadığı için havayı kirletiyor, bu da yetmezmiş gibi kimyasal diğer atıklarını da nehre döküyordu. Hemen tüm bunları polise ihbar ettiler. Polislerin yakın zamanda kontrole geleceklerini söylemesi içlerini biraz da olsa rahatlatmıştı. Piknik yapamayacaklarını anlayınca parkın ortasındaki Yaşam Ağacı’ nın yanına gittiler. Fakat bu kirliliğin arasında onun da zarar görmemesi imkansızdı. Yaprakları solmaya başlamış, heybetli görünümünden eser kalmamıştı. Böyle devam ederse yakında kuruyacaktı.
44 Çok geçmeden babası Efe’yi almaya geldi: — Piknik nasıl geçti? — Bizden önce gelenler çevreyi o kadar kirletmişti ki piknik yapamadık. — Gerçekten mi? İnsanların bu kadar sorumsuz ve bencil olması çok üzücü. Nehir kenarı nasıldı peki? — Durum orada da aynıydı. Fabrika atıkları nehri ve havayı o kadar kirletmişti ki. Ayrıca Yaşam Ağacı da tüm bunlara dayanamayıp kurumaya başlamış. Eve geldiğinde Efe odasına kapandı. Her taraf o kadar kirliydi ki piknik yapamamışlardı. Oysa o bugünün çok güzel geçeceğini düşünmüştü. Doğaya karşı duyarsız olan insanlar yüzünden koca bir günü mahvolmuştu. Kendisi çevreyi kirletmemek için dikkat ederken insanların nasıl bu kadar bencil olabileceğini aklı almıyordu. “Umarım yakında her şey eskisi gibi olur.” diye iç çekti ve uykuya daldı. Sabah her zamanki gibi alarmının sesiyle uyandı. Biraz esnedikten sonra perdesini açtığı anda donakaldı. Gözlerine inanamıyordu. Daha dün sapasağlam olan ağaçlar, çiçekler, çimler soluvermişti. Adeta insana huzur veren yeşil rengi yok olmuş, yerine kahverengi gelmişti. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Anne ile babası salonda durumu kavramaya çalışıyorlardı. Herkes şok içerisindeydi. Bahçedeki ağaçlardan buzdolabındaki maydanoza kadar her şey solmuştu. Meyve sebzeler de solduğu için kahvaltıda sadece peynir, yumurta ve ekmek vardı. Efe yemeğini bitirdikten sonra hemen okula doğru yola çıktı. Arkadaşlarının tepkisini merak ediyordu. Sınıfa girdiğinde büyük
45 bir gürültüyle karşılaştı. Tüm sınıf panik içerisinde ne olacağını tartışıyordu. Herkes kıtlık olacağından bahsediyordu Öğretmenin sınıfa girmesiyle ses daha da yükseldi. O da aynı şekilde şok içerisindeydi. Çok geçmeden sınıfı susturdu, panik yapılmaması gerektiğini söyledi. Daha sonra derse başladılar. Teneffüs zili çaldığında Efe hızla arkadaşlarını yanına topladı: — Arkadaşlar Yaşam Ağacı’ nın olduğu parkın ne kadar kirli olduğunu hatırlıyor musunuz? — Evet. Ağacın kurumak üzere olduğunu da. —Belki de bu ağaç tüm bitkilere güç veriyordur! Çünkü O kurumaya başladığında tüm bitkiler solmaya başladı. — Aaa, Efe haklı. Tüm bunlar ağaç kurumaya başladığında oldu. Eğer parkı temizleyip ağacı tekrar canlandırırsak her şey eski haline dönebilir. Bunun üzerine okul çıkışı parkı temizlemeye gittiler. Aileleri de onlara katılmıştı. Tüm bitkiler solduktan sonra parkın güzelliğinden eser kalmamıştı. Fakat tamamen solmayan bir şey vardı: Yaşam Ağacı! Bu Efe’nin fikrini destekler nitelikteydi. Ağaç tamamen kurumadığına göre hala yeterli vakitleri vardı. Neyse ki kontrole gelen polis ekipleri sayesinde fabrika artık havayı veya nehri kirletemiyordu. Nehir suyu artık atıklardan arınmıştı. Geriye yerdeki çöpleri toplamak kalmıştı. Herkes canla başla çalışıyordu. Yoldan geçen insanlarda onlara yardıma geliyor, gitgide kalabalıklaşıyorlardı. Bu sayede çöpleri toplamak da fazla sürmedi. Nehrin suyu ve hava da
46 temizlendiğine göre geriye sadece beklemek kalmıştı. Zaten başka çareleri de yoktu. Efe ertesi gün heyecanla yatağından fırladı. Tek isteği ağaçları, çiçekleri tekrar yeşil görmekti. İşte o zaman anlamıştı bitkilerin kıymetini. Elleri titreyerek yavaşça perdeyi araladı, gözlerine inanamıyordu! Başarmışlardı. Yeryüzü tekrar yeşilin bin bir tonuyla kaplanmıştı. Neşe içinde kahvaltı masasına oturdu. Özlediği meyve sebzeler geri gelmişti. “Bugün sana enfes bir menemen yaptım” dedi annesi. Efe ilk defa bir yemeği bu kadar iştahla yiyordu. Kahvaltısını bitirdikten sonra okula doğru koşmaya başladı. Bunu arkadaşlarıyla beraber kutlamak istiyordu. Sınıfa girdiğinde herkes onu büyük bir coşkuyla karşıladı. Solan bitkileri tekrar canlandırdıkları için kendileriyle gurur duyuyorlardı. Öğretmenleri sınıfa girince hepsini tebrik etti. Böylece doğayı korumanın önemini bir kez daha anladılar. MEHMET SARP AKDAĞ
47 ŞİRİN DOSTLAR Nil on bir yaşında, uzun saçlı, arkadaşlarıyla oyunlar oynayan, herkesle iyi anlaşan bir kız… Nil’in bir erkek kardeşi var; ablasının aksine yaramaz ve ablasıyla sürekli atışırlar ama ikisi de birbirlerini çok severler. Ege’ye birisi kötü bir söz söylediğinde ablası Nil onu hep korur. Ege’nin bir huyu vardır; ablasının doğum günlerinde kendisiyle ilgilenilmediği için biraz üzülür ve aksilik çıkartır. Bir 30 Ağustos günü Nil, ailesi ve arkadaşlarıyla oturdukları sitenin bahçesinde doğum gününü kutluyorlardı. Nil’in üzerinde beyaz, çiçekli uçuş uçuş bir elbise vardı. Saçları dalgalı ve kafasında güzel bir taç vardı. Hava hafif rüzgarlıydı ve Nil’in elbisesi rüzgârdan uçuşuyordu. Müzikler çalıyor, hep birlikte dans ediyorlardı. Nil çok mutluydu, bütün sevdikleri bir aradaydı. Nil, birazdan başına geleceklerden habersiz eğleniyordu. Apartmana yeni taşınan komşular Nil’in dikkatini çekmişti. İki tane beyaz, küçük ve çok sevimli köpekleri vardı ve bahçede onları gezdiriyorlardı. Nil, biraz çekinerek köpeklerin yanına gitti ve köpeği sevmek için elini uzattı. O sırada bacağında bir acı ve sıcaklık hissetti. O da ne! Köpeklerden biri Nil’in bacağını ısırmıştı. Nil, can havliyle olduğu yerde zıplayarak “Ayyy!” diye bağırdı. Hem korkmuş hem şaşırmıştı. Sevmek istediği köpek, onu nedensizce ısırmış ve canı yanmıştı. Hem köpeğin sahibi hem Nil’in annesi Nil’e endişeli gözlerle bakıyorlardı. Nil’in henüz adını bilmediği komşu abla, köpeğine çok kızmıştı. Nil, köpeğin adının Milas olduğunu orada öğrendi. Milas, uzun ve beyaz tüylü pamuk gibi bir köpekti ama bu
48 şirinliğin altında nasıl bir yaramaz olduğunu zamanla göreceklerdi. Nil, bu olayın üzerinden zaman geçtikten sonra köpeklerle tanışmak için annesine komşularına gitmeyi teklif etti. Annesi de yeni taşınan aileyle tanışmak istiyordu. Komşularına misafirliğe gittiler. Nil, meraklı ve endişeliydi. Korkarak eve girdi ve köpeğin onu ısırıp ısırmayacağını sordu. Nil’in endişesi yersizdi, çünkü birkaç gün önce onu ısıran köpek şimdi ise ona terlik getiriyordu… Nil’in annesi komşularıyla birlikte otururken Nil de diğer odada köpeklerle vakit geçiriyordu. Nil, onu ısıran köpeğe bir şans daha vermek istemişti. Milas da Nil’i ısırdığını hatırlamış olsa gerek; yerlerde sürünüyor, ona şirinlikler yapıyordu. Şirinlik demişken, diğer köpeğin adının da Şirin olduğunu orada öğrenmişti Nil. Şirin, Milas’a göre daha akıllı ve daha uysaldı. Milas epey yaramaz bir köpek… Nil köpekleri severken kapı çaldı, köpekler birden kapıya koştu. Komşu ablanın babası gelmişti, böylelikle Nil ailenin neredeyse hepsiyle tanışmış oldu. Cana yakın bir aileydi ve Nil çok sevmişti. Bundan sonra onlarla sık sık görüşeceklerdi. Ailenin babası Şenol amcaydı. Aslında yaşı büyük fakat çok eğlenceli bir adamdı. Köpeklerle genelde o ilgilenirdi, köpekleri gezmeye çıkarırdı. Bir gün Nil, bahçede arkadaşlarıyla oyun oynarken Şenol amca köpekleri gezdirmek için dışarı çıktı. Nil’e köpekleri birlikte gezdirmeyi teklif etti. Nil de annesine sorup izin alarak hevesli bir şekilde kabul etti. Milas bahçedeki herkese hırlarken Nil’e kuyruk sallıyordu. Daha uysal olduğu için Şirin’in tasmasını almıştı Nil. Uysal olduğunu düşündüğü Şirin de motosikletlere,
49 yayalara, kuşlara, köpeklere havlıyordu. Şirin tasmasını öyle bir kuvvetle çekiyor ki neredeyse Nil’i yere düşürecekti. Şenol amca her sabah ve akşam köpekleri yürüyüşe çıkarıyor ve Nil’i de çağırıyordu. Nil, sabah okulda olduğu için sadece akşamları katılabiliyordu. Şirin çok cesur ve uysal bir köpekti, Milas ise onun aksine korkak ve aksiydi. Zaten korkak olduğu için herkese havlıyor ve ısırıyordu. Korkak olmasına rağmen hiç kucağa alınmayı sevmezdi Milas. Ta ki o talihsiz olay yaşanana kadar… Yağmurlu bir pazar akşamıydı. Nil ve Şenol amca Şirin ile Milas’ı gezdirmek için dışarı çıkmıştı. Nil, yağmur yağdığı için ağaçların altından yürüyordu. Milas ise o taraftan yürümek istemiyor gibi sürekli tasmasını çekiştiriyordu. Sanki başına gelecekleri hissetmiş gibi Nil’e bakarak kısık sesle havlıyordu. Nil Milas’ın bu hareketine anlam verememişti. Milas, elektrik direğinin yanından geçerken canı yanmışçasına ağlamaya başladı. Öyle bir bağırmıştı ki Nil de çok korkmuş ve ne yapacağını bilmemişti. Ne olduğunu anlamaları çok sürmedi. O da ne! Milas’ı elektrik çarpmıştı. Kucağa alınmayı sevmeyen Milas, kendini Nil’in kucağına atmıştı. Nil, Milas’ın canının yanmasına çok üzülse de kucağına gelmesi onu mutlu etmişti. Artık Milas, Nil’i seviyordu ve Nil bunu hissediyordu. Uzun bir süre Milas dışarıya çıkmaktan korkmuştu ve sadece Nil’in kucağındayken dışarıya çıkıyordu. Milas’ın korkusu devam etmişse de yavaş yavaş dışarı çıkmaya alışmıştı. Nil anlamıştı ki; köpeklerin de insanlar gibi korkmak, sevmek gibi duyguları vardı. Köpekler sadece dilsiz canlılardı. Konuşmak dışında yaptıkları ve hissettikleri neredeyse insanlarla aynıydı.
50 Talihsiz olaylar sadece Milas’ın başına gelmiyordu elbette… Bakmayın Şirin’in akıllı ve uysal olduğuna. Bir havlama duymayıversin, hemen sese koşardı. Yine bir akşam vakti, Nil ve komşuları bahçede oturuyorlardı. Şirin ve Milas da yanlarındaydı. Şirin tasmadan sıkılmış olsa gerek ince, tiz bir sesle havlıyordu. Şirin’in tasmasını çıkardılar ve Şirin bahçede gezmeye başladı. Dışarıdan gelen köpek seslerini duyduğunda ise saniyeler içinde kapıya koştu. Nil ve Şenol amcalar Şirin’in peşinden koştuysa da yetişemediler. Şirin çoktan otopark kapısının altından çıkmayı başarmıştı. Şirin, havlayan köpeklerin arasına girmişti. Peşinden koşan Nil ve Şenol amca da diğer kapıdan çıkmışlardı. Nil korkulu gözlerle Şirin’e bakıyordu, bir de ne görsün! Bir sürü sokak köpeği Şirin’e saldırmıştı. Şirin resmen feryat ediyor, acıyla ağlıyordu. Diğer köpekler ise Şirin’i ısırıyorlardı. Şirin’in ağlama seslerini duyan Nil çok endişelenmişti. Şenol amca ise hemen müdahale edip Şirin’i kurtarmıştı. Şirin’i köpeklerden kurtardıklarında her yer kan içindeydi. Nil, Şirin’in öleceğinden çok korkmuştu. Hemen Şenol amcanın ortanca kızı olan Gözde ablayı aradılar, Şirin’in yaralandığını duyan Gözde abla dakikalar içinde gelmişti. Şirin’i veterinere götürdüler, Nil de onlarla birlikte gitti. Şirin hala ağlıyordu, belli ki canı çok yanmıştı. Nil, Şirin’i sakinleştirmek için başını seviyordu. Veterinerler ise Şirin’in vücudundaki yaralara dikiş atıyorlardı. Atılan dikişlerine zarar vermemesi için Şirin’in başına huni takmışlardı. Şirin henüz ona alışık olmadığı için sürekli kafasını sağa sola çarpıyordu. Nil ilk başlarda bu duruma üzülse de bir süre sonra Şirin’in bu halleri komik gelmişti. İyileşmesi uzun sürmedi; yaraları kapandı, kafasındaki huni çıktı ve artık Şirin eskisi gibi hoplayıp zıplıyordu.