The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by Koç Ortaokulu, 2024-05-24 07:31:13

Küçük Yazarlar Büyük Hayaller

Geleceğin Yazarları Projesi

Keywords: Koç Ortaokulu

151 pek de yardımcı olmuyormuş. Heyecanını biraz yatıştırmayı başarmış olan İdil uzun, kumral saçlarını siyah bir tokayla acemice toplayıp kısa bir dua okumuş. İdil, ilk başta birinci kutunun kapağını yavaş yavaş açmış ve içine kısa bir bakış atmış. Hiçbir şey yok gibi gözüküyormuş. Kutunun kapağını ardına kadar açmış ve kutuyu baş aşağı sallamış. Ancak kutu boşmuş, içinde ne bir şey ne de ne işe yaradığını belli eden bir işaret varmış. Kutuyu evirip çevirmiş, akla gelen her şeyi yapmış fakat sonuç hiç değişmemiş. Hayal kırıklığına uğrayan İdil sinirle kutuyu yatağa fırlatmış. Sinirden gözlerine yaşların hücum etmek üzere olduğunu fark eden İdil hemen zorla kendini toparlamış, umudunu kaybetmemeliymiş. Gözlerinde sinir, hüzün, hayal kırıklığı ve bir parça umutla odayı taramış. O sırada gözü ikinci kutuya ilişmiş. İçinde küçük de olsa umut hisseden İdil, ikinci kutuyu eline almış ve kapağını hiç beklemeden ardına kadar açmış. İçinden bir ses bu kutunun da boş olduğunu, boşuna ümitlendiğini söylüyormuş ancak inatçı bir kız olan İdil içindeki sesin onu etkilemesine izin vermemiş. Kutunun içine bakmış ve onu umutlandıran kutunun da boş olduğunu görmüş. Çıldırmak üzere olan İdil bu kutuyu da diğerinin yanına fırlatmış artık öfkesine hâkim olamıyormuş. Nasıl olur da bu kutular boş olur, diye öfkeyle düşünmüş ve son kutuyu da umutsuz ve sinirli bir şekilde açmış ve bu sefer şaşırmamış. Çünkü bu kutu da tam beklediği gibi boşmuş. Kutuları bir kenara yığan İdil hayal kırıklığı ile çarşının yolunu tutmuş. Planı o satıcıyı bulup ondan parasını geri istemek ve hesap sormakmış. Köyün dar ve taşlı sokaklarından geçerek çarşıya ulaşmış. Birkaç saat önce görmüş olduğu


152 tezgahlarda ürünler azalmaya başlamış. Ancak bunlar İdil’in hiç umurunda değilmiş. O anki tek düşüncesi satıcıyı bulmakmış. Gözleri birkaç saat önce satıcının olduğu yere gitmiş. Ancak satıcı orada değilmiş. Artık iyice kazıklandığına inanmaya başlayan İdil son bir umutla etraftakilere satıcıyı görüp görmediklerini sormuş. Fakat aldığı yanıt hep aynıymış… “Hayır.” Ne yapacağını bilemez halde eve doğru yola koyulmuş. Normalde içine neşe dolduran çiçekli sokaklar bu sefer aksine onu hüzünlendiriyormuş. En çok kendine kızıyor ve nasıl böyle saçma bir şey yaptığını kendisine sorup duruyormuş. Başka çaresi kalmadığını anlayan İdil evine varmış. Annesi tarafından soru yağmuruna tutulmamak için eve bodrum katındaki arka kapıdan girmeye karar vermiş. Gene de sessiz olmalıymış çünkü bodrum, babasının en gözde çalışma yerlerinden biriymiş. Ancak İdil’in tahminince babası şu an molada olduğu için bodrum boşmuş. Bu düşünceye sığınarak bodrumun gıcırdayan kapısını elinden geldiğince sessiz bir şekilde aralamış ve içeriye süzülmüş. Yavaşça bodrumdan evin içine açılan merdivenleri çıkmaya başlamış. Eve kazasız belasız girmiş. Tuttuğunu nefesi tam bırakacakmış ki babasını görmüş. Babası elinde bir kutu taşıyor ve yüzü gülüyormuş. İdil’e yaklaşan babası neşeyle “Kızım ayakkabıları koymak için kutuya ihtiyacım vardı. Odanda üç kutu gördüm. Birini aldım sıkıntı olur mu?” diye sormuş. İdil babasına yapay bir gülümseme ile “Tabi ki. Sorun değil babacığım.” demiş. O sırada evde koşturarak elinde tahta araba ile araba taklidi yapan kardeşi babasına çarpmış elindeki kutuyu yere düşüren İdil’in babası sinirle arkasını dönüp oğluna tam


153 kızacakken, İdil babasına seslenmiş “Baba, kutuya kaç çift ayakkabı koymuştun?” Babası kızına dönmüş ve “Bir çift ayakkabı koymuştum. Görmüyor musun?” diyerek kutudan yere düşen ayakkabıları göstermek için elini kaldırmış ancak yerde babasının dediği gibi bir çift ayakkabı değil iki çift ayakkabı varmış. Babası İdil’e kutuyu nereden aldığını ve işlevini daha önce bilip bilmediğini sormuş. Babasının duygularını kestiremeyen İdil her şeyi olduğu gibi anlatmaya karar vermiş. Çarşıya gitmesinden, satıcıyı görmesine, satıcıyı görmesinden, kutuların boş oluşuna nasıl sinirlendiğine, kutuların boş oluşuna nasıl sinirlendiğinden, ikinci kez çarşıya gidişi ve gidiş nedenine kadar olan her şeyi babasına noktasına virgülüne anlatmış. Babası kızının anlattıklarını ağzı açık dinlemiş. Dikkatli bir dinleyici olan babası o anda bir şey fark etmiş ve “Kızım, o satıcıdan üç kutu aldığını söyledin. Bir kutu böyle mucizevi bir şey yapabiliyorsa, diğer ikisi de başka efsanevi şeyler yapıyor olmasın?” diye heves ve neşeyle İdil’e sormuş. O anda İdil de bunun farkına varmış ve babasının haklı olduğunu düşünmüş, diğer iki kutuyu hemen salona getirmiş. Bu sefer kutuyu babası açmış. Gerçekten de işe yaramaz gözüküyormuş. Ancak üçü de bunun bir yanıltmaca olduğunu biliyormuş. Babası, İdil’in annesinin getirdiği çorabı kutuya koyarken sormuş: “Neden çorap?” Annesi İdil’e kaçamak bir bakış atarak “Birileri çorabının eşini kaybetmiş de, bu da eğer içine konulanı çoğaltıyorsa çorabın eşi olsun diye getirdim.” demiş. Annesinin bu açıklamasına karşın İdil ve babası gözlerinden yaşlar gelene, karınları ağrıyıncaya kadar gülmüşler. Gülmeleri bitince kutuya koymuş oldukları çorabı


154 çıkarmışlar ve karşılarında sıradan bir çorap değil altından bir çorap duruyormuş. Bir anda herkes sus pus olmuş. Hepsi aynı şeyi düşünüyormuş… “Zengin olduk…” Gerçekten de kısa süre sonra kutular sayesinde çok zengin olmuşlar. Bunun sonucunda çok zaman geçmeden zenginlikleri ve ünleri önce bütün köye, sonra bütün kasabaya ardından da bütün şehre yayılmış. Artık refah içinde yaşıyorlarmış, aynı zamanda hem çok zengin hem de çok ünlüymüşler. Evet, zenginlik onlara birçok güzel şey getirmiş ancak bu hiçbir şeyi kötü etkilemediği anlamına gelmiyormuş. Mesela, aradan geçen süre zarfında pek çok şey değişmiş ve bu küçük yoksul aile, zenginliğin göz alıcı cazibesine kapılıp, eski mütevazılıklarını kaybetmişler. Ayrıca maalesef ki İdil de eski mütevazı, cömert tavırlarını kaybetmiş. Bunların yanı sıra hırsızların hedefi olmuşlar. Birçok hırsız bu kutuları elde etmek için can atıyormuş. Hatta birkaç kez kutular çalınmanın eşiğine gelmiş ancak son anda İdil’in çığlığı sayesinde kutular kurtulmuş. Bu ve bunun gibi olaylar neticesinde kutulara üst düzey koruma yapmaya karar vermişler. İlk iki kutuyu lazerlerden alarmlara kadar birçok farklı teknik ile koruma altına almışlar ancak sonuncu kutu hiçbir işe yaramadığı için onu koruma ihtiyacı hissetmemişler. Bu kutuların ününü duyan aynı ildeki farklı yoksul bir köyde oturan bir hırsız kutuları çalmak için pazar günü sabahın erken saatlerinde sinsice İdil ve ailesinin oturduğu köye gelmiş. Hiç ses çıkarmamaya özen göstererek eve girmiş. Diğer arkadaşlarından aldığı bilgilere göre kutuların salonda olması


155 gerekiyormuş. Kocaman ve gösterişli bir evde kutuları bulmanın zorluğunu hırsız da o an fark etmiş. En üst kattan başlayıp en alt kata kadar inmiş ve indiği son kattaki salonda üç kutuyu görmüş. Hemen etrafı kolaçan etmiş. Görünürde birileri olmadığından emin olunca yavaş yavaş kutulara yaklaşmaya başlamış. İlk kutuya bakmış, çok fazla korunduğu için onu geçmiş, ikinci kutuya bakmış, o da aynı durumdaymış. Ancak üçüncü kutuyu koruyan hiçbir şey yokmuş. Bunu fırsat bilen hırsız, bu son kutuyu çalıp kaçmış… Ertesi gün İdil son kutunun yerinde olmadığını fark edip sabahın köründe herkesi çığlık atarak ayağa kaldırmış. İdil’in çığlığını duyan babası hemen aşağı kızının yanına inmiş. Ortada hırsız olmadığını görünce babası rahatlayarak kızına dönmüş ve “Kızım hırsız mırsız yok. Niye ayağa kaldırdın milleti?” diye sormuş. İdil “Baba son kutu yok!” demiş endişe ile. Babası İdil’e cevap vermiş “Bir şey olmaz zaten hiçbir işe yaramıyordu.” Bunu İdil de biliyormuş ancak içindeki ses öyle demiyormuş. Sanki o kutuda bir şey varmış ve olmaması sıkıntı çıkaracak gibiymiş… Kaçan hırsız evine doğru yola koyulmuş hiç kimse onu engellemediği için hem mutlu hem de şaşkınmış. Arabayı kenara çekmiş, kutunun içine 10 TL koymuş. Kutuyu kapamış ve açmış, hiçbir şey olmamış. Yeniden denemiş, yine hiçbir şey olmamış. Hırsız sinirle dişlerini gıcırdatmış “Bu işte bir gariplik olduğunu biliyordum.” Hırsız, kolay sinirlenen bir adammış, bu yüzden kutuyu sinirle harıl harıl yanan sobaya atmış. Zaten dayanıksız olan kutu kül olup gitmiş. İdil’in ortalığı ayağa kaldırdığı gün, bütün aile sofraya İdil’in annesinin yapacağı önemli açıklamayı kaçırmamak için hiç


156 gecikmeden oturmuş. Herkes oturunca İdil’in annesi konuşmaya başlamış “Değerli aile fertleri, çok üzgünüm ancak…” derin bir nefes almış, cümlesini bitirmekte zorlandığı her halinden belli oluyormuş, ancak devam etmiş; “Özel kutularımız işe YARAMIYOR!” demiş ve kendini daha fazla tutamayarak ağlamaya başlamış. Babası “Olsun, en azından şu ana kadar birçok eşyayı çoğaltıp altın yapmıştık. Onlarla kolayca geçinebiliriz.” Tam o sırada İdil’in küçük kardeşi çığlık atarak “İKİNCİ ARABAM KAYBOLDU!” demiş. Bunun üzerine herkes eşyalarını kontrol etmeye başlamış. İdil’in altın kılıfı normale dönmüş, dedesinin cüzdanı normale dönmüş ve içinde normalde elli tane olan 100 liradan sadece bir tane kalmış. Her şeyin normale dönmeye başladığını fark eden aile fertleri çığlık çığlığa ne yapacaklarını düşünüyorlarmış. Salonda karmaşa hakimmiş. Herkes bu sorunu nasıl çözeceklerini konuşuyormuş. İdil o an anlamış. “O son kutu diğer iki kutunun çalışmasını sağlıyormuş.” diye hüzünle mırıldanmış kendi kendine. Herkes “Nasıl geçineceğiz?” diye düşünürken İdil’in aklına yeni arkadaşları Berna ve Beril gelmiş, ne de olsa onlar da zenginmiş, onlara kolayca borç verebilirlermiş. Bu fikrini annesiyle paylaşmış annesi bunu uygun görmüş. Ertesi gün İdil evden aceleyle çıkmış ve buluşma yerlerine doğru hızlı adımlarla ilerlemiş. Siyah filtreli gözlüğünü takmış çünkü dışarıdakilerin ve arkadaşlarının yorgun ve üzgün gözlerini görmesini istemiyormuş. Buluşma yerine ilk o varmış, biraz beklemiş ve sırayla Beril ve Berna gelmiş. İdil direkt konuya girmiş ve derdini arkadaşlarına anlatmış. Beril ile Berna borç vermeye hiç sıcak bakmamışlar, üstüne üstük arkadaşlıklarını da bitirmişler. İdil o an ona güvenen, her zor zamanında yanında


157 olan zengin olunca terk ettiği arkadaşlarını hatırlamış. Üzülmüş, son çare onlarmış ama onu affedeceklerinden emin değilmiş. İdil kabuslar dolu bir gece geçirmiş. Kabusunda eski evlerinden, faturaları ödeyemedikleri için atıldıkları günü görmüş. Bu yüzden nefes nefese uyanmış. Çok rahatsızmış. Eski büyük evlerinin konforuna alıştığı için kirayla zar zor aldıkları bu orta büyüklükteki ev hiç rahat gelmiyormuş. O an bunlar için şikâyet edemeyeceğini, hatta şükretmesi gerektiğini düşünmüş. Çünkü yakında bu evden de atılacak gibi duruyorlarmış. Aklını olumsuz düşüncelerden arındıran İdil, o gün eski arkadaşlarına gideceğini hatırlamış. Çok korkuyormuş ve kendine sık sık soruyormuş “Bunu yapabilecek yüzüm var mı?” diye. Ancak başka çaresi yokmuş. Bu yüzden hemen yola koyulmuş. Arkadaşı Şule’nin evinde vardığında hemen zili çalmış. Kapıyı açan Şule, İdil’i görünce çok şaşırmış. İdil kısık bir sesle “Biraz konuşabilir miyiz Şule?” diye sorunca Şule de eski arkadaşını kırmamak için onunla parka gitmeye ve orada konuşmaya karar vermiş. İdil Şule’ye her şeyi anlatmış ve ona özürlerini iletmiş. Yufka yürekli Şule ve ailesinin durumu çok iyi olmasa da arkadaşına elinden geldiğince yardım etmeye karar vermiş. Bunun üzerine İdil ve ailesi gerçek arkadaşların önemini ve zenginliğin her şey olmadığını anlamış. SUDE SENA CENGİZ


158 EJDERHALARLA YAŞAMAK Avşa Adası’nın tek yerleşim yeri olan Yiğitler Köyü sakin bir yerdi ama akşam olunca her şey bir anda değişiyordu. Çünkü ejderhalar vardı! Gece boyunca Viking-Ejderha Savaşları olurdu. İnsanlar yiyeceklerini korumak zorundaydılar ve bunun için tüm güçlerini kullanıyorlardı. Aynı zamanda yiyecekleri kadar hayatları da tehlike altındaydı. Ama şanslıydılar, iyi bir avantajları vardı: Ünlü ejderha avcısı, korkusuz Mehmet Alper… Herkes ona sadece Mehmet derdi. Mehmet ejderhaları öldürmezdi, onları yakalar ve satardı. Onlara değişik bir merhamet besliyordu. Asla onlara zarar verecek bir şey yapmıyordu. Mehmet’in sağ kolu takmaydı. O kolu çok korkunçtu, korkunç yapan şey ise antik ejderha fosilleri ile kaplanmış olmasıydı. Takma kolun hikâyesini çok az kişi biliyordu. Mehmet’in en yakın arkadaşı beraber büyüdüğü Egemen’di ama ona kimse Egemen demiyordu. Herkes ona yok edici diyordu. Bunun sebebi önüne çıkan tüm nesneleri tek yumrukla paramparça etmesiydi. Egemen: —Ne yapıyorsun dostum, dedi Mehmet’e. Mehmet: —Sence! Birkaç gün sonraki av için hazırlanıyorum. Mehmet çoğu zaman çok sinirli olurdu. Ama çoğunlukla sakin, sessiz biriydi.


159 Bir gün Mehmet’in en iyi yardımcısı bir ejderhanın kaçtığını söyledi. Mehmet telaşla koştu, nerde olabileceğine baktı ve düşündü. Çok uzağa gitmiş olamazdı. Herkesi uyarmalarını, sığınakları olan büyük mağarada toplanmalarını söyledi ve sonra ejderhanın peşine düştü. İzleri dikkatlice takip etti. İzler tam düşündüğü gibi yiyecek depolarına gidiyordu. Yavaşça içeriye girdi, bayıltıcı oku ile ejderhaya nişan aldı ve tam isabet! Onu bayılttı. Ejderha uyanmadan kalın, büyük halatlarla onu dışarı çıkarıp uzaklaştırdılar. Ejderha uyanıp kendi yuvasına doğru yola çıktı, Mehmet ve arkadaşları arkasından umutsuzca baktılar. Bir gün Mehmet’in aklına bir şey takılmıştı. Aklına takılan şey bulduğu bir taş ile alakalıydı. Karanlık bir mağarada bulmuştu bu taşı. Taşa yakından bakmak istedi. Elindeki meşaleyi yaklaştırınca taş alev alıp hafif bir şekilde patladı. Mehmet’in aklına bir sürü fikir geldi. Acaba bu patlama ile bir şeyleri itebilir miydi? Hemen demirden bir kâse hazırladı ve üzerine yine demirden bir kapak yaptı. Kâsenin içine bulduğu taştan küçük bir parça koydu. O hararetle çalışırken köyün en yaşlı ve bilgili insanı olan Reis Kaya çıkageldi. Mehmet’e ne yaptığını sordu. Mehmet patlayıcı bir taş bulduğunu, onunla ilgili deneyler yaptığını anlattı. Reis Kaya ilgiyle dinledi, karşılıklı fikir alışverişi yaptılar. Sonra konu yine döndü dolaştı ejderhalara geldi. Mehmet’e: —Mehmet senden bir ricam olacak. Senin dışındaki tüm ejderha avcıları bilgisiz ve tecrübesiz. Onları bilgilendirmek için ejderhaları tanıtan bir kitap yazar mısın, dedi.


160 Mehmet bunu seve seve yapacağını söyledi. Mehmet çok heyecanlandı. Reis tarafından özel bir görevin verilmesi onu çok mutlu etti ve gururlandırdı. Hemen aklında kitapla ilgili bir sürü fikir oluşmaya başladı. Sonra arkadaşının evine gitti, kapıyı çaldı. Egemen kapıyı açtı: —Hoş geldin dostum. —Hoş buldum, sana çok güzel bir haberim var. Reis Kaya benden bir tanıtım kitabı yazmamı istedi. —Bu, çok güzel ve özel bir haber ama nasıl bir kitap olacak bu? —Ejderhalarla ilgili bilgilerin olacağı; onların türleri, davranışları, özellikleri ile ilgili bir kitap olacak, dedi Mehmet. —Çok sevindim dostum, sana kolay gelsin. —Sana da kolay gelsin, çünkü bu kitapta senin de emeğin olacak. Egemen şaşırdı: —Benim mi, nasıl? —Senin çok güzel resim çizdiğini hepimiz biliyoruz. Ben bilgileri yazarken sen de resimleri çizeceksin. —Benim için büyük bir onur, seve seve yaparım. Hem en iyi dostumla çalışacağım. —Anlaştık o zaman.


161 —Peki, kitabın adı ne olacak? —Henüz bilmiyorum, bitince birlikte düşünür karar veririz. Mehmet arkadaşı ile vedalaşıp evine gitti. Hemen işe koyuldu, çalışmaya bir an önce başladı. Hangi türden başlamalıydı, hangi özelliklerini yazmalıydı? İşi aslında çok zordu. Çünkü yazacak bir sürü bilgi vardı. Biraz karalama yaptıktan sonra saatin farkına vardı. Artık yatması gerekiyordu çünkü yarın büyük bir av vardı. Uyandığında eşyalarını toplamaya koyuldu. Herkeste bir telaş vardı. Hazırlıklarını yapıp yanlarına alacaklarını topluyorlardı. Kimisi cesurca hazırlanıyorken kimisinin gözlerinden korku okunuyordu. Mehmet de hazırlık içindeydi. Yanına alacaklarının içinde öyle bir şey vardı ki o da babasının hediye ettiği bıçağıydı. Yola koyuldular, herkes çok dikkatli herkes çok heyecanlıydı. Gözlerini dört açıp aramaktaydılar. Ara ara uyarılar geliyordu: —Ejderha bu tarafta!.. Sonra herkes o tarafa yönelip uygun silahlarla onları yakalıyorlardı. Günün sonunda on tane ejderhayı yakalamayı başardılar. Bu büyük bir başarıydı. Bu kadar olduğunu düşündükleri sırada irili ufaklı bir ejderha sürüsüne rastladılar. Çok zorlu bir çalışmadan sonra yirmi ejderha daha yakaladılar.


162 Eve dönerken çok garip bir olay oldu. Soyu tükenen hiç tanımadıkları bir ejderha ile karşılaştılar. Ejderha Mehmet’in bacağında büyük bir yara açtı. Onu yakalamayı başaramadılar. Bacağından oluk oluk kan akıyordu. Herkes kanamayı durdurmak için uğraşıyordu. Uğraşlar sonucu kanamayı durdurdular fakat Mehmet çok yorgun, bitkin düşmüştü. Eve vardıklarında hemen kendini yatağa attı. Ertesi sabah dinlenmiş olarak uyandı ama iyileşmesi biraz uzun süreceğe benziyordu. Aradan birkaç hafta geçti, Mehmet’in bacağı artık iyileşmişti. Hemen işe koyuldu. Yakaladıkları ejderhanın incelenmesi gerekiyordu. Ejderhaların yanına gidip her birini dikkatlice incelemeye koyuldu. Onları sınıflandırıp notlar aldı. Tüm gün onlarla vakit geçirdi. Zaman nasıl geçti anlamadı. Çok yorulmuştu, artık eve gidip dinlenme zamanıydı. Eve vardığında bir mektup gelmişti. Mektup Egemen’dendi. Açıp okumaya başladı, şöyle yazıyordu:” Sevgili dostum, bacağına olanlar için çok üzüldüm. Yazacağın kitabına bir isim buldun mu? Benim bir fikrim var ‘Usta Avcı’nın Notları’ olabilir.” Mehmet içinden Egemen’e teşekkür etti çünkü bu ismi beğenmişti. Aslında eve dinlenmeye gelmişti ama hemen kitabını yazmaya başladı. Tam sekiz ejderha tanıtmıştı ki uyuyakaldı. Mehmet ertesi gün uyandığında içinde nedenini bilmediği bir huzursuzluk vardı. Canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Boş boş


163 otururken kapı çaldı. Kapıyı açınca Jaguar’ı gördü. Egemen içeri girdi ve: —Merhaba Mehmet. İyi ki, doğdun. —Teşekkür ederim dostum. —Sana bir hediyem var, dedi ve Mehmet’e uzattı hediyeyi. Mehmet heyecanla hediyesini açtı. Bu bir ok ve yay takımıydı. Mehmet: —Teşekkür ederim Jaguar bu çok güzel bir hediye. —Aslında arbalet almak istiyordum ama bu takımı ben kendi ellerimle yaptım. Hoşuna gideceğini biliyordum. —Harika bir hediye, tekrar teşekkür ederim. Ben de karnımı doyuracaktım hadi bir şeyler yiyelim. Beraber balık pişirip sofraya oturdular. Hem sohbet hem bol kahkaha ile yemeklerini yediler. İkisi de çok yemişti, karınları çok şişmişti. Sohbetle ne yedik ama deyip kahkaha attılar. Sonra artık iş zamanı deyip kitabın başına oturdular. Jaguar yazdığı bölümleri okudu, sonra diğer ejderhaları birlikte tanıtıp yazdılar. Öyle güzel anlatımları vardı ki ejderhanın ne olduğunu bilmeyen birinin bile gözünde canlanabilirdi bu ejderhalar. İkisi de çok yorulmuştu, vakit epeyce ilerlemişti. Uykuları geldiği için Jaguar evine gitti, Mehmet de kendini yatağa attı.


164 Mehmet sabah büyük bir gürültüyle uyandı. Dışarıda iki kişi kavga ediyordu. Dışarı çıkıp olaya müdahale etti. Mehmet: —Neler oluyor? Durun! Neden kavga ediyorsunuz? —Merak etme Mehmet, sorun bizim sorunumuz biz çözeriz, dedi biri. —Evet, biz çözeriz, dedi diğeri. —Tamam, ama olay ne? —Bu benim koyunlarımı çaldı! —Hayır! Yalan söylüyor. —Durun kavga etmeyin, ikinizin de kanıtı var mı? —Yok! —Yok! —Aklınıza başka bir şey gelmiyor mu? Mesela ejderhalara yem oldukları gibi! —Doğru, bu büyük bir ihtimal. Özür dilerim. —Ben de özür dilerim. Mehmet insanları sakinleştirmişti. “Bu işi burada bırakmayalım, izleri takip edip araştırabilirsiniz, koyunlarınıza ne olduğunu bulabilirsiniz. Hadi size kolay gelsin.” dedi ve kitabının başına döndü.


165 Artık bir tek ejderha kalmıştı tanıtmadığı. O da bacağını yaralayan ejderhaydı. Onunla ilgili pek bilgisi yoktu. Ne yer ne içer, nerede yaşar, yuvası nasıldır hiç bilgisi yoktu. Sadece kötü bir hatıradan kalanlar vardı. Bu yüzden bir şey yazamadı ama resmini Jaguar’a çizdirdi. Kitabını tekrar gözden geçirdi, düzeltmelerini yaptı. Çok yorulmuştu. Biraz dinlendikten sonra kitabı teslim etmeye Bilge Kaya’ya gitti. Çok heyecanlıydı. Reis Bilge Kaya, Mehmet için çok önemliydi. Ne düşüneceğini çok merak ediyordu. —Hoş geldin Mehmet. —Merhaba Reis, kitabımı bitirdim, deyip heyecanla uzattı. —Bu ne hız! Ne çabuk yazdın! Seninle gurur duyuyorum. İşine önem verdiğini biliyordum ama bu kadar çabuk bitireceğini tahmin etmemiştim. Şimdi vakit epey geç oldu, sabah ilk işim keyifle okumak olacak, dedi ve kitabı alıp masanın üzerine koydu. Aslında Mehmet biraz bozuldu çünkü Reis Kaya’nın kitabı hemen okuyup inceleyeceğini düşünüyordu. Sonra vedalaşıp çıktı. Arkadaşı Egemen’in evine gidip olanları anlattı. Egemen: —Tamam dostum, bu kadar kafana takma. Nasıl olsa sabah kitabını inceleyecektir. Hadi biraz eğlenelim, dedi ve satranç tahtasını çıkardı. Birkaç saat oynadılar. Sonra iki kafadar yatıp uyudular.


166 Sabah olunca Mehmet yerinde duramıyordu. Acaba Reis Kaya incelemiş miydi? Ne düşünüyordu? Çok merak ediyordu. Jaguar bunu öğrenmenin yolunun Reis’in evine gidip sormak olduğunu söyledi. Mehmet: —En iyisi bu, artık sabrım kalmadı hadi gidip öğrenelim, dedi. Reis’in evine gittiklerinde bir karmaşa olduğunu fark ettiler. Herkes telaş içindeydi, büyük bir merakla Egemen atıldı: —Neler oluyor burada, bir sorun mu var? —Reis Kaya ne oldu, dedi Mehmet. Reis biraz mahcup biraz telaşlı bir ses ile: —Evet, bir sorunumuz var. Mehmet, sana karşı çok mahcubum ama kitabını bulamıyorum. Sabah kalktığımda bıraktığım yerde yoktu. Mehmet: —Nerede olabilir ki? Biri mi aldı acaba? Herkes birbirinin yüzüne baktı. Ayrıca başka bir sorun daha vardı. Reis’in evinin içinde gizli sığınakların ve hazinenin olduğu odaya giden gizli bir geçit vardı. Burayı pek az kişi bilirdi. Reis son çare -birinin kitabı alıp gizli bölüme saklama ihtimaline karşı- gizli bölmeye bakmak istemiş ve bu kapının sıkıştığını fark etmişti. Kapı bir türlü açılmıyordu. Sanki özellikle arka taraftan kilitlenmişti. Bunları Mehmet, Jaguar ve çok güvendiği arkadaşları olan Demir ve Toprak’a anlattı. Beraberce açmaya


167 çabaladılar ama bir türlü kapı açılmadı. Mehmet’in aklına bir fikir geldi. Önceden bulduğu patlayıcı taştan ufak bir parça kapının kilidini açmaya yarayabilirdi. Küçük bir parçayı bu kilidin yanında patlatıp kilidi kıracaktı. Fikrini oradakilerle paylaştı. Onlardan onay aldı ama şimdi başka bir sorunları daha vardı ki o patlayıcı taştan gidip ejderhaların bolca yaşadığı kayalıklardan almaktı. Sabahleyin Egemen ve Mehmet yola koyuldular. Silahlarını yanlarına almışlardı. Mehmet hep içinden umarım kullanmak zorunda kalmayız diye düşünüyordu. Az çok nerede bulduğunu hatırlıyordu. Sessiz sessiz ilerlerken Egemen: —Ya Mehmet ya! Keşke bulmuşken o taştan yanına fazlaca alsaydın, dedi. Mehmet: İyi de biliyorsun ben şiddetli savaşı hiç sevmiyorum, iyi bir iş için kullanabileceğimiz aklımın ucundan geçmedi. Hem onu bulduğumuzda aklımda sadece ejderha bulmak ve onları incelemek vardı. Bir de bacağımın yaralanması!.. Taşı düşünemedim. —Tamam dostum haklısın, hadi rastgele, bulacağız merak etme. Kayalıklara vardıklarında dikkatlice etrafı incelemeye başladılar. İkisi de çok dikkatli ve tedirgindi. Buldukları her kaya parçasını inceleyip minik denemeler yapıyorlardı. Tam iyice işlerine dalmışken homurdanmaya benzeyen bir sesle irkildiler.


168 Hemen çalıların arkasına geçip korkuyla birbirlerinin yüzüne baktılar. İkisinin de kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu. Sessizce bekleyip merakla etrafı izlemeye başladılar. Birdenbire az ileride ağaçların arasında bir ejderha belirdi. Bu oydu. Mehmet’in ayağını yaralayan ejderhaydı. Mehmet yutkundu, o yaşadığı acı anıyı sanki yeniden yaşadı. Usulca: —Bu o, dedi Mehmet. —Tamam, sakin olup çok sessiz olmalıyız. Gidene kadar bekleyelim. Gidince işimize koyuluruz, dedi Egemen. Onu izlemeye başladılar. O da ne! Ejderha yaralıydı, boynundan kan sızıyordu. Mehmet de Jaguar da aynı şeyi düşünüyordu. Ona yardım etmek! Ama ikisi de çok korkuyordu. Ejderha acı acı sesler çıkarıyordu, gücü tükenmişti. Biraz daha yürüdükten sonra yere düştü. Öldü mü bayıldı mı anlamadı bu iki dost. Bayıldığından emin olup yanına gittiler. Mehmet hemen annesinden öğrendiği şifalı otlardan toplarken Egemen de ejderha için hayvan avlamaya koyuldu. Mehmet getirdiği otlardan bir karışım hazırladı ve ejderhanın yarasının üzerine koydu. Kanama durmuştu ama ejderha halen baygındı. Egemen bulduğu kuş, tavşan, balık ne varsa avlayıp getirmişti. Usulca ejderhanın yanına tam da burnunun dibine koydu, biraz da su getirdiler. Sonra uzaklaşıp onu izlemeye başladılar. Biraz bekledikten sonra ejderha uyandı, çırpınmaya başladı ama ayağa kalkamadı. Hiç gücü yoktu. Yanı başındaki yiyecekleri gördü ama ulaşamadı. Çok çabaladı ama nafile. Buna Mehmet ve Egemen’in gönlü el vermedi. Çok korkuyorlardı, buna


169 rağmen yavaşça yanına gittiler. Usul usul yaklaştılar. Mehmet ve ejderha göz göze geldi, sanki O da Mehmet’i hatırlamıştı. Mehmet yavaşça elini uzattı ve O’nu okşadı. Sonra bir parça yiyecek alıp ağzına doğru uzattı. Kalbi sanki yerinden çıkacakmış gibiydi. Ejderha, eti yedi. Egemen biraz su içirdi ve o da dev hayvanı okşadı. Sanki onlara teşekkür eder gibi baktı. Ejderha biraz sonra tekrar uykuya daldı. Mehmet: —Artık gidip şu taştan bulmalıyız dostum, yoksa hava karardığında köye dönemeyiz, dedi. Taşı aramaya koyuldular, buldukları her bir taş parçasını kontrol edip ateşe yaklaştırıyorlardı. Sonra Mehmet: —Taşı bulduğum mağaraya gidelim, orada kesin buluruz, dedi Mağarayı aramaya başladılar. Çok büyük ve çok karanlık bir mağaraydı. Mehmet meşaleleri yakmaları gerektiğini söyledi. İkisinin de elinde meşale vardı, diğer ellerinde ise tabii ki bıçakları. İçeride ne ile karşılaşacaklarını bilmeden içeriye girdiler. İki kafadar çok heyecanlıydı. Taşı kesin buluruz diye düşünüyorlardı ki evet, o parlak taşlar oradaydı. —Yaşasın! İşte bulduk, dedi Mehmet. Jaguar: —Sakin ol, sessiz olmalıyız dostum, diye fısıldadı.


170 Çantasını açtı ve bu taşlardan doldurabildikleri kadar doldurdular. İkisi de çok rahatlamıştı ki bir sesle irkildiler, ses mağaranın derinliklerinden gelmişti. Sesten sonra parlayan kocaman iki göz gözüktü. Bu çok büyük bir ejderhaydı. İki arkadaş hemen büyük kaya parçalarının arkalarına saklandılar ama ejderha onları görmüştü. Çok büyük gürültü ile üstlerine koştu. İki arkadaş hemen mağaranın kapısına doğru koştular, tam çıkacakken Mehmet düşüp ejderha ile göz göze geldi. Çok hızlı davranıp bayıltıcı oktan ejderhaya fırlattı. Tam isabet! Ama ne yazık ki ejderha bayılmadı, sadece biraz sendeledi, yavaşladı ve daha da sinirlendi. Tam bu sırada Mehmet ve Egemen’in yardım ettiği ejderha geldi ve ejderhaya saldırdı. İkisi kavga ederken mağaradan çıktılar. Az sonra da ejderha geldi. İçerideki büyük ejderha geri çekilmişti. Mehmet ve Jaguar olanlar karşısında çok şaşkındı. Artık çok büyük bir dostları vardı. Onu okşayıp hava kararmadan köylerine ulaşmak için yola koyuldular. Mehmet ve Jaguar gizli geçidin kapısına parlak patlayan taştan koydular. Herkes geri çekildi ve kapıdan uzaklaştılar. Mehmet usulca meşaleyi taşlara doğru fırlattı. Büyük bir gürültü koptu. Her taraf toz duman olmuştu. Öyle ki göz gözü görmüyordu. Biraz beklediler. Tozlar geçmişti ki kapının tamamen parçalandığını, geçidin açıldığını gördüler. Kapının arka tarafında yerde yatmakta olan bir adam gördüler. Elinde de Mehmet’in kitabı duruyordu. Patlamanın etkisiyle düşüp bayılmıştı ve çarpan taş parçalarından yaralanmıştı. Hemen koşup yardım ettiler ve bu arada kim olduğunu da çok merak ediyorlardı. Yüzünü çevirip de kim olduğunu görünce çok


171 şaşırdılar. Bu Mehmet ve Egemen’in çocukluk arkadaşları Hakan’dı. Çok şaşırdılar. Neden böyle bir şey yapmıştı anlamaya çalışıyorlardı. Bu sorunun cevabını ancak Hakan kendine gelince alacaklardı. Neyse ki kitaba bir şey olmamıştı. Bir müddet sonra Hakan uyandı. Başının çok ağrıdığını söyledi. Sonra yanı başındaki endişeli ve merak dolu bakışları görünce çok utandı. Bilge Reis Kaya Çınar’a: —Ne yapıyorsun ve neden kitap sende? Kapının arkasında ne yapıyordun? Hemen bize anlat, dedi. Hakan çok utanmıştı. Yüzlerine bile bakamıyordu. Çok utangaç bir sesle: —Çok üzgünüm, çok utanıyorum. Kitabı alıp incelemek, sonra da yok etmek istedim. Çünkü Mehmet’i çok kıskandım. Tam kitabı almış inceleyecekken sizin geldiğinizi duydum. Gizli kapıyı biliyordum. Orada beni bulamayacağınızı düşünerek saklandım. Ama sonuç, işte beni buldunuz. Mehmet: —İyi de Hakan biz arkadaşız. Neden böyle düşünüyorsun? Neden kıskanıyorsun? Anlayamıyorum… Büyük bir sessizlik oldu. Egemen homurdanmaya, söylenmeye başlamıştı ki Hakan: —Çok özür dilerim, çok utanıyorum. Duygularıma engel olamadım, deyince Mehmet:


172 —Tamam, herkes hata yapar biz dostuz, dedi ve üç arkadaş kucaklaştılar. Bilge Reis Kaya’nın yüzünde büyük bir gurur ve mutluluk vardı: —Sizi tebrik ederim çocuklar. Artık kitabı bana bırakın ve hadi bakalım herkes işine, diyerek gençleri uğurladı. Sonra kitabı incelemeye başladı. Her sayfasında heyecanlandı, her sayfasında beğenisi arttı. Bu kitap artık Matrand köyünün halkının ışığı olacaktı. Tüm köy halkı bilgilenecekti. Reis Kaya kitabı incelerken Mehmet ve Egemen birlikte kitabın son sayfasını hazırlıyorlardı. Çünkü yapmaları gereken bir şey daha vardı. Önce düşman, sonra dost oldukları nesli tükenmekte olan ejderha ile ilgili bildiklerini yazıp, resmini çizmeli ve Bilge Kaya’ya teslim etmelilerdi. O gece oturup son ejderhayı da tanıtıp Reis Kaya’ya götürdüler. Reis Kaya’nın mutluluğu ve gururu ikiye katlandı. Mehmet ve Egemen’i tebrik etti, teşekkür etti. Kitabın çoğaltılıp okulda çocuklara ders kitabı olarak kullanılacağını söyledi. İki genç kafadar havalara uçtular. Bu görev başarıyla tamamlanmıştı. Bakalım bundan sonra ne maceralara atılacaklardı?.. MEHMET ALPER


173 KAR TATİLİ Soğuk bir kış sabahıydı. Aslı okula gitmek için erkenden kalktı. Okulda arkadaşları ile yaptıkları kar duası işe yaradı mı diye camdan dışarı baktı ve kar yağıyordu. Yaptıkları dua işe yaramıştı. Ancak bir sorun vardı. Kar, Aslı uyuduktan sonra başlamıştı ve yollar kapanmıştı bile. Bir süre sonra okulların üç gün boyunca tatil olacağı haberi geldi. Bunun üzerine Aslı ve kardeşi Nazlı kahvaltılarını yapıp dışarıya oyun oynamaya çıktılar. Kendilerine kardan birer kale yapıp kar savaşı yaptılar. Oyunun en heyecanlı yerinde kar şiddetini artırdığı için eve gitmek zorunda kaldılar. Kızlar eve gidince sıcak çikolata ve kurabiye yaptılar. Aslında arkadaşları da gelecekti ancak hava kararmıştı. O yüzden birlikte vakit geçirdiler. Günüde tombala oynayarak sonlandırdılar. Ertesi gün Nazlı’nın boğazı ağrıdığı için doktora gittiler. Soğuk hava onu etkilemişti ve grip olmuştu, iki gün hastanede yatacaktı. Annesi onunla hastanede kaldı, Aslı ise babası ile eve gitti. Aslı tek başına kar ile oynamak istemediği için ders çalıştı. Hem kendisine de bir yararı oldu. Akşam canı sıkıldığı için ailesinden izin alıp en yakın arkadaşı Betül’e gitti. Birlikte film izlediler ve Aslı o gün orada kaldı. Sabah kahvaltılarını yaptılar ve dışarı çıktılar. Kartopu savaşı yaptılar ve Aslı evine gitti. O günün kalan kısmını evde geçirdi. İşte Nazlı’nın eve dönüş vakti gelmişti. Nazlı gelmeden önce ona pasta aldılar ve gelince hep birlikte yediler. Kar tatili de bu şekilde bitmiş oldu. EYLÜL BEREN ERGİN


174 BİZ ARKADAŞIZ Burak okulun en neşeli çocuklarından biriydi. Her zaman bir şaka yapacak her daim güldürecek bir olay bulurdu. Ancak neşesinin altında, arkadaşlarının yargılarından korkan bir yönü vardı. En sevdiği yemek bamya olsa da arkadaşları onunla dalga geçer korkusuyla bunu kimseye söyleyemezdi. Ortaokulun soğuk koridorları, Burak için hem oyun alanı hem de bir savaş alanıydı. Derslerindeki başarısı orta karar olsa da sosyal hayatta oldukça popülerdi. Arkadaşları onun etrafında pervane olur, onun her söylediğine gülerlerdi. Ancak bu popülerliğin bir bedeli vardı. Burak arkadaşlarının beğenisini kazanmak için bazen kendisi olmaktan vazgeçerdi. Okulun en keyifli günler, havanın güneşli ve etkinliklerin olduğu günlerdi. Ve bu hafta tam da böyle bir haftaydı. Okul Gezisi vardı. Sabah güneşi, aralanmış perdeden usulca içeriye sızmaktaydı. Gözlerini açmakta zorlanan Burak, çalan alarmın sesiyle bugün okul gezisi olduğunu hatırlayıp yataktan fırladı. Burak’ın Annesi: - Hadi Burak, kalk artık, kahvaltın hazır, dedi. Burak Annesine seslendi: - Yaşasınnnn! Bugün okul gezisi var. Kalktım anneeeee… Okula geldiğinde arkadaşları sıra olmuş, servislere binmek için bekliyorlardı. Servise binen Burak ve arkadaşları en


175 arkada sıralandılar. Şakalaşarak, şarkılar söyleyerek Atatürk Arboretomu’ na vardılar. Piknik alanı oldukça büyüktü. Henüz sonbahar gerçek yüzünü göstermediğinden her yer halen yemyeşildi. Burak arkadaşlarını etrafına toplayıp, - Bugün hepimiz birer dedektifiz. Ormanda keşifler yapıp, en ilginç böceği arayacağız, dedi. Ege sordu hemen: - En ilginç olduğunu nasıl anlayacağız? Burak kendinden emin o tavrıyla cevapladı: - Rengi ve şekli en korkunç olan, en ilginç böcek olacak. Ellerinde büyüteçlerle yola koyuldular. Kız arkadaşları Özge ve Ceren çiçeklerin, kuşların fotoğraflarını çekerken, onlar ellerinde büyüteçle toprağı, ağaçları inceliyorlardı. Özge bağırdı arkadaşlarına: - Koşunnnn, yerde bir kuş var, uçamıyor. Kuşun başına toplandılar. Özge’nin elinde yavru kuş, korkarak onlara bakıyordu. Öğretmenleri hemen görevli çalışanları ve orada sürekli bulunan veteriner abiyi çağırdılar. Allah’tan yavru kuşun önemli bir sakatlığı yoktu. Müdahaleler çabucak yapıldı. Burak, kuşu avucuna alıp, ağaçtaki yuvasına koydu. Bunu yaparak günün kahramanı gibi hissediyordu kendisini.


176 Böcek aramaktan vazgeçtiler, piknik alanına geçip, getirdikleri yemekleri yemeye koyuldular. Sırada uçurtma uçurmak ve top oynamak vardı. Piknik dönüşünde Burak arkadaşlarıyla başka bir etkinlik planı yapmıştı bile. İki hafta sonra maç izlemeye gideceklerdi. İstanbul’da oynanacak Şampiyonlar Ligi maçı vardı. Ellerinde bayrakları salladıklarını hayal ederek, Burak’la birlikte Ege, Tunç, Ahmet hemen tezahürata başladılar bile. Keyifli bir gün geçirmişlerdi, ama o kadar yorulmuştu ki Burak, eve gelir gelmez, yatağında uyuyakalmıştı. Ertesi gün sınıfa girdiklerinde, öğretmen masasının önündeki sırada yabancı bir öğrenci oturuyordu. Sınıfa Kağan isminde yeni bir öğrenci gelmişti. Kağan çalışkan ve düzenliydi. Defterleri pırıl pırıl, kıyafetleri lekesizdi. Öğrenciler ondan çekinmişlerdi. Sessiz ve saygılı bir çocuktu. Sınıftakiler kendi aralarında çeşitli lakaplar takmaya başlamışlardı. Burak onunla arkadaş olmayı düşündü. Ancak diğerlerinin alaycı sözleri karşısında susmayı tercih etti. Kağan, okulda yapılan deneme sınavında birinci oldu. Ancak sınıf onu alkışlamadı. Burak bu durumun haksızlık olduğunu hissetse de, arkadaşlarının yanında onunla alay etmeye devam etti. Sınıfın bir köşesinde sessizce oturan Kağan, her geçen gün daha da içine kapanıyordu. Söylentiler yayılmaya başladı. Bazıları Kağan’ın sınav sorularını önceden gördüğünü iddia etti. Tunç:


177 Duydunuz mu? Kağan zaten sınav sorularını geldiği okulda önceden görmüş. Hepsini kopya ile cevaplamış. Tabi birinci olur böyle. Murat: -Sınav sorularını önceden almış olsam, oooooo hepsini ben de tam cevaplardım oğlum. Bu yalan bir virüs gibi sınıfın her köşesine bulaştı. Kağan artık tamamen yalnızdı. Bir gün, sınıf arkadaşlarından birkaçı, öğretmene fark ettirmeden Kağan’ın kafasına kağıt parçaları attı. Kağan, öfkesine hakim olamayıp bağırmaya başladı. Öğretmen bu duruma sinirlenerek Kağan’ı şımarık ve kendini beğenmiş olarak yaftaladı. Kağan , dersi terk edince durum daha da kötüleşti. Disiplin cezası aldı. Burak olanları biliyor olmasına rağmen , sessiz kaldı. Kendini kötü hissetmeye başladı. Evde yemek yiyemez oldu. Kağan’ın babası okula geldiğinde, öğretmenle tartıştı. Öğretmen Kağan’ın davranışını ve sınıf içindeki tutumunu kötüleyerek anlattı. Sınıftaki tüm çocuklar artık suskundu. Yaptıklarının yanlış olduğunu hissetseler de, düzeltmek için kimse bir şey yapmadı. Burak kötü rüyalar görmeye ve uykusuzluk çekmeye başlamıştı. Annesi bu durumuna üzülüyor, her akşam oğluyla konuşmaya çalışıyordu. Anne: - Neyin var oğlum? Günlerdir doğru düzgün yemek de yemiyorsun. Odanın ışığı hep açık, uyumuyorsun da. Anlat bana neler oluyor. Canını ne sıkıyor?


178 Burak; - Rahat bırak anne beni, anlatmak istemiyorum, diye çıkıştı. Sonunda, vicdanının sesini dinleyerek doğruyu söylemeye karar verdi. Önce öğretmenine, ardından da okula çağrılan Kağan’ın babasına olanları anlattı. Ancak bu kez, sınıftakiler ona küstü. Okula geri dönen Kağan, Burak’a teşekkür etti. Artık Kağan ve Burak birlikte oturuyorlardı. Teneffüste birlikte top oynuyorlardı. Bir süre sonra sınıftakiler de gizlice onlarla konuşmaya ve haklı olduklarını söylemeye başlar. Zamanla, hepsi iki arkadaşı kabul etti. Burak’ın arkadaşlarıyla yapmış olduğu Şampiyonlar Ligi maçını izlemeye hep birlikte gittiler. Burak ve Kağan’ın dürüstlük, zekâ gibi değerlerle donanmış olduklarını tüm arkadaşlarıyla birlikte, öğretmenleri de kabul ettiler ve öğretmenlerinin onlara yaptığı bu konuşma hayat boyu kulaklarına kaldı. Çocuklar, zorlukların üstesinden gelerek kazanılan değerler çok kıymetlidir. Kalabalıklara karşı durma cesareti gösteren Burak ve Kağan’ı alkışlayalım. Bu davranış sizlere ilham olsun, her zaman doğruyu yapın. MERT EKİM


179 BİR GENCİN KALEMİNDEN Mert, 16 yaşında siyah saçlı, koyu kahverengi gözleri olan zayıf uzun boylu, 10. sınıfa giden bir gençti. Ailesiyle birlikte metropol bir şehirde, bir rezidansın 19. katında yaşıyorlardı. Ailenin tek çocuğu olan Mert okula servis ile gidip geliyordu. Annesi Neşe Hanım bir bankada çalışmaktaydı. Babası Erdem Bey ise inşaat mühendisiydi. Büyük şehirlerin verdiği karmaşanın ortasında yoğun iş hayatları ve bir de aile yaşamlarına yetişme çabaları... Mert’ in gününün büyük bir bölümü okulda geçmekteydi. Geri kalan zamanı ise çoğunlukla ders bitiminde odasındaki kendisine ait son derece profesyonel oyun bilgisayarı ile oynamaktı. Ailesi onun hiçbir şeyini eksik etmemiş, onun okuması ve mutlu olması için her şeyi yapmışlardı. Ancak Mert okumak istemiyor, okula gitmek istemiyor, sürekli oyun oynamak, yatmak ve kendi istediklerini yapmak istiyordu. Her zaman telefonu ile oynayıp hiç ders çalışmadığı için ailesi telefonuna el koymuştu. Bir daha geri vermemek üzere… Tabi ki Mert yine ders çalışmayıp telefonun ailesinden gizlice geri almayı başarmıştı. Bu durumu gören Erdem Bey ona özel öğretmen tutmayı bile düşündü. Eşi Neşe Hanım ile bu durumun sonunda


180 çocuklarının ne olacağı konusunda endişelerini bir kere daha hatırlamışlardı. Erdem Bey ve Neşe Hanım bir de özel ders almayı denemek için işe koyuldular. Fakat gelen öğretmen ilk derste Mert’i odasında bulamamıştı. Mert’in odasında olmadığını öğretmenlerinden öğrenen aile, öğretmene karşı oldukça mahcup olmuşlardı. Mutfak masasında oturup Mert’i beklemeye başladılar. Açıkçası oldukça kızgın ve üzgün olan aile Mert için başka ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Fazla geçmeden eve gelen Mert, ailesinin tepki vermesini beklemeden çoktan yüksek bir tonda konuşmaya başlamıştı. O günün sabahında okulda yine deneme sınavına girmiş ve tek bir soruyu bile okumadan tüm cevap anahtarını doldurmuştu. Yani günü zaten ona göre berbat bir şekilde başlamıştı. Gereksiz her şeyi yapmıştı ve tek yapması gereken sanki özel derse katılmaktı. Erdem Bey sakin bir ses tonuyla: -Odandasın sanıyorduk. Nerede olduğunu öğrenebilir miyiz? Mert: -Buradayım işte. Babası:


181 -Öğretmeninin geleceğini söylemiştik sana. Annesi: -Biz senin için her şeyi yapmaya çalışırken senin bizi düşürdüğün duruma bak. Öğretmenin karşısında neler hissettik? Her şeyi geçiyorum neler oluyor bize anlatmanı istiyoruz. Sana yardımcı olmak istiyoruz. Mert: -Tek istediğim beni rahat bırakmanız. Kendime ait bir yaşam istiyorum. Ders çalışmak istemiyorum. Bana karışan bir aile istemiyorum. Sizi istemiyorum. Ne yapmam gerektiğini söyleyen tüm insanlardan nefret ediyorum. Sizden de nefret ediyoruuuummm, diyerek odasına gitti. Annesi tüm bu yaşananlara karşı dayanamayarak ağlamaya başlamıştı. Babası ise karmakarışık bir şekilde kalakalmıştı. Onun neyini eksik ettik ve onu sakince anlamaya çalışmaktan başka ne yaptık, diye düşünmeye başladılar. Aradan birkaç saat geçmiş ve annesi Mert’i akşam yemeğine gelmesi için çağırmıştı. Mert sofraya geldiğinde yine sevmediği yemeği görünce kaşığını sofraya sert bir şekilde bırakarak: -Ben bu yemeği sevmiyorum. Ya başka bir yemek yapın ya da ben bu yemeği yemeyeceğim, dedi. Babası net bir tavırla:


182 -Bu yemekten başka yemek şu anda yapılmadı. Olan yemeği yemekten başka yolun yok. Mert yine öfkelenerek sofradan kalktı ve odasına gitti. Yatağına uzanıp keşkelerini sıralamaya başladı: -Keşke hayatıma karışan olmasa… -Keşke sürekli ne yapmam gerektiğini söyleyen olmasa… -Keşke her şeyin en iyisini bilen yalnız onlarmış gibi davranmasalar… Biraz üzgün, biraz kızgın ve birazda düşünceli bir şekilde uykuya daldı. Sabah olmuş, güneş ışıkları pençeden süzülerek Mert’in yüzüne vurmaya başlamıştı. Çok geçmeden Mert uyandı. Yatağından kalkmaya hiç niyeti yoktu. Öyle de yaptı. Eline telefonunu alıp, o hep sevdiği eğlenceli, videolarını izlemeye başladı. Sıkılınca bilgisayarını açıp birkaç oyun oynadı. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra annesinin hala odasına onu uyandırmak için gelmediğini fark etti. Aslında halinde memnundu. Fakat merak etmemiş de değildi. Pek umursamaz bir tavırla mutfağa doğru gitti. Mutfakta kimse yoktu. Umursamaz tavrı yerini meraka bırakmıştı. Çünkü çoktan annesi


183 uyanmış, kahvaltıyı hazırlamış, Mert’ in başucuna gelmiş ve uyanması için onu zorluyor olmalıydı?.. Önce oturma odası, sonra yatak odası derken ailesinin evin hiçbir yerinde olmadığını fark etti. Markete gittiklerini düşünerek montunu alıp dışarıya çıktı. Dışarı çıktığında etrafta hiç kimsenin olmadığını fark etti. Sessiz sokaklarda markete doğru yürüdü. Markete girdiğinde orada da kimsenin olmadığını fark etti. Şaşkınlık içerisinde sokağa geri döndü. İçten içe bu koca şehirde özgür olduğunun hissine kapılıyordu. Bu his ona mutluluk veriyordu. Sanki keşke dediği her şey olmuştu. Baskı, tutsaklık ve zorunluluk altında yaşadığını düşünen Mert, kendini bu boşluğa özgürce bırakmak istedi. Yapmak istediği her şey bir anda aklına gelmeye başlamıştı. Tabi ki ilk işi ailesinin bir kere bile izin vermediği oyun salonlarıydı. Cadde boyunca yürüdü ve karşına çıkan ilk oyun salonunun kapısından içeriye girdi. Karşısında çeşit çeşit bilgisayar ve oyun konsolları vardı. Kasanın yanında duran sınırsız jetonlardan avucuna sığdırabildiği kadar aldı. Önce dev ekranlı oyun konsolunda araba yarışı, futbol ve dövüş oyunları oynadı. Akşama kadar oyun salonunda oyunlar oynadı. Artık acıkmaya başlamıştı. Hemen koşa koşa bir hamburgerciye gitti.


184 Hamburgerini hazırladıktan sonra afiyetle yedi. Saat çok geç olmuştu. Uyku saati çoktan geçmişti. Fakat bu kimin umurundaydı. Sonuçta annesi ve babası artık ona karışamayacaklardı. Şehirde dolaşmaya devam etti. Bir futbol sahasına gitti. Top havuzundan bir top aldı ve kendi kendine oynamaya başladı. Saatlerce futbol oynadıktan sonra biraz da basketbol oynadı. Artık Mert çok yorulmuş ve uykusu gelmişti. Ancak büyük bir sorun vardı. Evini bulamıyordu. Saat gece 02.00 olmuştu. Sokaklarda köpek sesleri onu çok ürkütmüştü fakat evini de bulmak zorundaydı. Karanlık ve sessiz sokaklarda ilerlerken kaldırımda yatan köpeği fark etmemişti. Köpeğin kuyruğuna basması ile köpeğin havlaması bir oldu. Mert korkuyla koşmaya başlamıştı. Yolda koşarken sesi duyan diğer köpeklerinde peşinde olduğunu gören Mert korkudan ölecek gibiydi. Artık peşinde bir köpek sürüsü vardı. Karanlıkta tek göremeyen Mert değildi. Köpeklerde bu karanlıkta iyi göremedikleri için Mert’ e yetişemiyorlardı. Bu durumu fırsat bilen Mert bir AVM’ nin kapısından ileriye girdi. İçeride birçok mağaza vardı. Mobilya mağazalarından birinde ilk bulduğu yatağa uzanıp, korku ve telaş içerisinde uyudu. Saat öğleyi geçmişti. Mert daha yeni uyanıyordu. Tabi ki yine uyanır uyanmaz telefonunu eline aldı. Sonra acıktığını fark


185 edip kahvaltı yapabileceği bir restoran aradı. Tüm restoranların kapıları kapalıydı. Bir restoranın cam kapısını kırmayı düşündü. Sonuçta etrafta onu görecek kimse olmayacaktı. Kendi için en sevdiği yiyecekleri hazırlayacaktı. Patates kızartması, omlet, domates, salatalık… İşe patates kızartması yapmakla başladı. Bir tava çıkardı ve içine biraz sıvı yağ ekledi. Bir anda eli kaydı ve tüm yağ üzerine döküldü. Üstü başı, her yeri batmıştı. Tavaya yeniden yağ ekleyip patates kızartmasını yapmayı başardı. Sıra omlete gelmişti. Yumurtaları bir kaba koyup çırpmalıydı. Fakat annesi kabuklarını karıştırmadan nasıl koymayı başarıyordu yumurtaların. Bir şekilde çırpmayı başardığı yumurtaları tavaya koydu ve pişirmeye başladı. Tavadan her tarafa sıcak sağlar sıçramaya başlamıştı. Eline koluna gelen sıcak yağlar canını oldukça acıtmıştı. Suyun altında bir süre tuttuktan sonra her şey yeniden yolundaydı. Domates ve salatalıkları dilimlerken de ufak kesik kazaları yaşamıştı. Sonuç olarak kazalar yaralar içinde de olsa kahvaltısı artık hazırdı. Karnı doyunca dışarıda köpeklerin olup olmadığını düşünmeye başladı. AVM‘ den dışarıya doğru bakıp köpeklerde dâhil hiç kimsenin olmadığını görünce evini bulmak için yola koyuldu.


186 Sokakta saatlerce gezindikten sonra yorulup kaldırıma oturdu ve telefonu ile ilgilenmeye başladı. Bir anda içinden ağlamak gelmişti. Gözleri dolmuştu. Telefonundan annesini aramayı düşündü fakat ulaşamadı. Babasını aradı, ona da ulaşamadı. Havada çok soğumuştu. Ağlamaklı bir hal almıştı yine. Fakat istediği hayat buydu. Üşümeye başlayan Mert evini aramaya devam edemeyecekti. Önceki gece kaldığı AVM’ ye geri döndü. Yattığı yatağa uzanıp yorganı üzerine örterek uyumaya başladı. Çok geçmeden uyanmıştı. Çok halsizdi, öksürüyordu ve üstelik sanki ateşi vardı. O an istediği tek şey “annesiydi.” Üşüyordu fakat üstünü örtmeye de korkuyordu. Çünkü annesi her ateşi çıktığında üstünü örtmemeliyiz diyerek ateşini düşürmeye çalışıyordu. Çok da acıkmıştı ama hali hiç yoktu. Annesinin yaptığı, o sevmediğini söylediği, hasta çorbası burnunda tütüyordu. Hasta haliyle uyuklamaya başladı. Sayıklar halde anne ve babasını görüyordu. Kötü bir gecenin daha ardından uyanmıştı. Hava sıcaktı. Sıcak hava Mert’ e iyi gelmişti. Güneş rahatlamasını sağlamıştı. Hasta haliyle yine telefonuna sarıldı. Her sabah yaptığı şeydi sonuçta. Üstelik hasta olduğunda annesinin en olmazlarındandı. Bir süre telefonuyla zaman geçirdikten sonra yine annesinin dediği olmuştu. Annesi yine haklı çıkmıştı. Çünkü


187 midesi çok kötü ağrımaya ve bulanmaya başlamıştı. Kusmak midesindeki ağrıyı arttırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Hastaneye gitmek aklına geldi ama buna hali olduğu söylenemezdi. O an babasını düşündü ve boğazında bir şey takılır gibi acı hissetti, gözleri doldu. Halsizliği gittikçe artan Mert yatakta kalakaldı. Yalnızlığı, arkadaşları, okulu… Ama en önemlisi anne ve babası… Gözlerinden akan yaşlarla birlikte hali kalmayan Mert umudunu kaybetmeye başlamış bir şekilde uykuya daldı. Aklından ve kalbinden geçirdiği tek şey; annesi ve babasıydı… Burnuna gelen yemek kokuları içerisinde yeni bir güne uyandı adeta. Umutsuzluk içinde gözlerini açtı. Umutsuzluğun yerini şaşkınlık aldı. Odasında, yatağında ve mutfaktan gelen mis gibi yemek kokularıyla baş başaydı. Bir ok gibi yataktan fırladı. Annesi ve babası birlikte güzel bir Pazar kahvaltısı hazırlıyorlardı. Daha önce hiç yapmamış gibi onlara sarıldı. Neşe Hanım ve Erdem Bey Mert’i görmedikleri için irkildiler. Fakat uzun zamandır onlar da Mert’ i bu şekilde görmemişlerdi. Mert banyoya koştu, elini yüzünü yıkadı ve kahvaltı masasının hazırlanmasına yardım etmeye başladı.


188 Uzun zamandan beri tüm aile bu şekilde hissetmediklerini fark ettiler. Mutlu ve birbirini seven… Artık hayat daha kolaydı. Her şeyi anlamak kolay ve yapmak artık zor değildi... AHMED ÇINAR SANTALU


189


Click to View FlipBook Version