The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by Koç Ortaokulu, 2024-05-24 07:31:13

Küçük Yazarlar Büyük Hayaller

Geleceğin Yazarları Projesi

Keywords: Koç Ortaokulu

51 Şenol amcaların yazlığı vardı ve yaz tatillerinde orada oluyorlardı. Köpekleri de onlarla birlikte gidiyor, geliyordu. Onlar gittiğinde Nil çok üzülüyor, sürekli görüntülü arayarak köpekleri soruyordu. Belli ki özlüyordu… Köpekleri yürüyüşe çıkarmak, eve gelince patilerini silmek Nil için hem aktivite hem de sorumluluk olmuştu. Nil’in kardeşi Ege, ona alınan oyuncaklarla mutlu olan bir çocuktu. Nil ise Şirin ve Milas’ı görünce mutlu oluyordu. Şenol amcalar bir gün yazlıktan dönerken Nil’e haber vermeyip sürpriz yaptılar. Nil, arabayı görünce heyecanla kapıya koştu. O da ne! Şirin ve Milas da arabadaydı. Arabadan inen Şirin ve Milas Nil’in üzerine atlıyordu. Köpekler de onu özlemiş olsa gerek. Nil’in üzerine zıplarken Nil’i yere düşürdüler. Nil, yerde yuvarlanırken köpekler de Nil’in üzerinde resmen ona sarılıyor, kuyruklarını sallayarak Nil’i yalıyorlardı. Nil’in sesini duyanlar Nil’e yardım etmeye koşmuşsa da Nil gıdıklanıyor gibi yerde kahkahalarla çırpınıyordu. Yerde yuvarlanmaktan kirlenen üstüne aldırış etmeyen Nil halinden epey memnundu. Hafta sonu Nil’in ailesi de Şenol amcaların yazlığına gitmeye karar vermişlerdi. Bu ufak tatil, Nil’i çok mutlu etmişti. Yaklaşık iki buçuk saat süren yol, Nil için sanki bitmek bilmiyordu. Köpekleri göreceği için çok heyecanlıydı. Nil yolda giderken yemyeşil ağaçları seyrediyor, şarkılar mırıldanıyordu. Oysa uzun yolculukları sevmezdi Nil, hemen uykuya dalardı. Bu yolculuk onun için sanki yıllardır görmediği arkadaşına kavuşacakmışçasına heyecanlandırıyordu onu. Nihayet yolculuk bitmişti ve arabayla yazlığın kapısından girmişlerdi. Arabanın sesini duyan Şirin ve Milas havlayarak arabaya doğru koşuyorlardı. Arabayı görünce zıplayıp, kuyruk salladılar. Belli ki


52 köpekler arabayı tanıyorlardı. Nil, hemen arabadan inerek köpeklere sarıldı. Köpeklerin ikisi de Nil’in kucağına zıpladılar. Ege ise elinde topuyla, kendine top oynayacak birini arıyordu. Bazen Nil salıncakta köpeklerle sallandı, bazen hep birlikte köpeklerle top oynadılar. Çocukların ikisi için de çok keyifli bir tatil olmuştu. Bahçedeki çimler yeni biçilmişti. Köpekler çimlerde yuvarlanıyor, koşuyorlardı. Oyun oynarken kimse farkına varmamıştı ama bir sorun vardı. Bembeyaz, uzun tüyleriyle pamuğu andıran köpekler çimlerin yeşil rengini almış ve patileri yemyeşil olmuştu. Köpekleri bir güzel yıkadıktan sonra akşam yemeği yediler. Daha sonra hep birlikte film seyrettiler. Uyku vakti geldiğinde ise, Milas ve Şirin Nil’in yanında uyudular. Sabah uyandığında Nil’in yüzünü yalayarak Nil’i uyandırdılar. Nil, onlarla uyuyup uyanmaya alışmıştı. Şirin ve Milas’ı tanıyana dek Nil de köpekleri ne kadar sevdiğinin farkında değildi. Onlara bir şey olduğunda üzülüyor, onlar mutlu olduğunda Nil de mutlu oluyordu. Köpeklerin kendisine de iyi geldiğini anlamıştı. Onları küçük, yaramaz çocuk olarak görüyordu. Köpekler hem yaramaz hem öyle sadıklar ki hiç yanlarından ayrılmıyorlardı. Nil; annesi, kardeşi, Gözde abla ve birkaç kişi daha sessiz sinema oynuyorlardı. Köpekler de her zamanki gibi yanlarındaydı hatta Milas, Nil’in kucağında oturuyordu. Herkes pür dikkat Nil’i izlerken bir ses duyuldu. Herkes merakla birbirine bakıyor, çocuklar kıs kıs gülüyordu. Ege: O ses ablamdan mı geldi? Nil: Hayır! Ben yapmadım, Milas yaptı. Nil’in annesi: Köpek, pırt mı yaptı?


53 Nil: Evet, gerçekten Milas yaptı. Herkes kahkahalarla gülüyordu, gerçekten de o ses Milas’tan gelmişti. Nil, kucağındaki Milas’a “Sen ne yaptın?” dedi. Milas, kafasını patilerinin arasına alarak yüzünü kapatıyordu. Tıpkı yaramazlık yapan küçük bir çocuk gibi mahcup davranıyordu. Bir gün Nil, bahçede arkadaşlarıyla oynarken; arkadaşı Doğa’nın küçük bir köpeğe taş attığını gördü. Arkadaşının savunmasız bir canlıya taş atması Nil’i üzmekle birlikte sinirlendirmişti. Taş attığı, küçücük bir sokak köpeğiydi. Köpek sokakta yaşadığından oldukça bakımsız, tüyleri karışık ve çirkin bir köpekti. Nil de köpeğin dış görünüşünden korkmuştu ama ona kıyamıyordu. Köpeğin yanına gittiğinde; köpek korkmuş, yerde ağlayarak oturuyordu. Biraz endişeli fakat bir o kadar da cesur bir şekilde elini köpeğin başına uzattı. Köpek, masum bir bebek gibi kendini sevdiriyordu. Ağlayan köpeği resmen sevgisiyle sakinleştirmişti. Köpeğin vücudunda arkadaşının attığı taştan dolayı bir yara olmadığından emin olduktan sonra arkadaşının yanına gitti. Arkadaşına “Neden köpeğe taş atıyorsun?” dedi. Bu sırada Nil’in annesi konuşma seslerini duydu. Ne olduğunu anlamak için sessizce onları dinledi, müdahale etmedi. Nil arkadaşına yaptığının yanlış olduğunu, onun bir canlı olduğunu ve ne kadar canının yandığını anlattı. “Bu yaptığın beni çok üzdü, ne kadar korkunç görünse de onun canını yakmaya hakkın yok.” dedi. Doğa da yaptığının yanlış olduğunu anlamıştı bu yüzden mahcup bir şekilde “Özür dilerim.” dedi. Nil: Benden özür dilemene gerek yok, canı yanan ben değilim.


54 Doğa: Korktuğum için yaptım Nil, köpeğin canının yanacağını ve ağlayacağını düşünmemiştim. Nil: Ben onu sevmeye gittim, korkunç değil çok güzel bir köpek. Gel, birlikte sevelim. Doğa: Ama ben korkuyorum, dokunamam. Nil: Benimle birlikte gel, ben sana sevdireceğim köpeği. Doğa: Beni ısırmasından korkuyorum. Nil: Korkmadan elini köpeğin başına uzatmalısın. Çünkü sen korktuğunda, köpek bunu hissediyor. Korktuğunu anlarsa seni ısırır. O yüzden bana güven, hiçbir şey yapmayacak. Doğa, Nil’e güvendi ve köpeğin yanına gittiler. Nil’in dediği gibi korkmadan elini köpeğe uzattı. Köpek, ona hiçbir şey yapmadı. Doğa, çok şaşırmıştı ve yaptığından çok pişman olmuştu. Doğa, köpek için mama almayı ve köpeği bahçede besleyip besleyemeyeceklerini sordu. Nil, bunun mümkün olabileceğini fakat aile büyüklerinin karar verebileceğini söyledi. Çocukların konuşmalarına şahit olan Nil’in annesi, elinde mama ve su kabıyla geldi. Çocuklar çok şaşırmıştı, annesine köpeği besleme fikrini söyleyemeden annesi çoktan onların istediği şeyi yapmıştı. Nil ve Doğa, köpeğin adını Dost koymaya karar verdiler. Çünkü köpekler bizim savunmasız ve dilsiz dostlarımızdı. Doğa da artık bunu biliyordu. Acaba Milas ve Şirin ile anlaşabilecek miydi Dost? Nil artık köpeklerin mutluluğunu, huysuzluğunu, suçluluğunu; her şeyi anlıyordu. Mutlu olduklarında kuyruklarını sallıyor, suçluluğunda saklanıyorlardı. Bazen Nil, köpeklerin ona güldüğünü bile görüyordu. Köpeklerin de


55 duyguları olduğunu bizzat gözlemleyerek anlamıştı. Artık, arkadaşlarına da köpeklerle ilgili nasıl davranmaları gerektiğini anlatıyordu. Onun hayvan sevgisi, çevresindeki herkesi etkiliyordu. Nil’in köpeklerle olan iletişimi anne ve babasının çok hoşuna gidiyordu. Daha öncelerde Nil, sokaktaki köpekleri sevmeye çekiniyordu. Annesi sokak köpeklerini sevmesi için teşvik etse de Nil, elini uzatmaya pek cesaret edemiyordu. Nil, kendi kendine köpeklerle yakınlaşmıştı ve bu sevgisi kendiliğinden gelişmişti. Köpeklerle oturup konuşuyordu Nil. Köpekler de onun her söylediğini anlıyor, tepki veriyorlardı. Nil, yüksek sesle konuştuğunda, ani hareketler yaptığında köpeklerin korktuğunu biliyordu; bu yüzden daha sakin davranıyordu. Oysa köpekleri tanıyana dek Nil çok heyecanlı ve hareketli bir çocuktu. Bu kısacık sürede Nil resmen büyümüş, olgunlaşmıştı. İleride o da bir köpek sahiplenmek istiyordu. Çünkü köpekler hem sadık bir arkadaş hem bakıma muhtaç bir canlıydı. Bir canlının bakımını üstlenmek sorumluluk olsa dahi eğlenceli ve keyifli bir şeydi. Hiç tanımadığı komşularının köpeği sayesinde Nil, çevreye duyarlı, hayvan sevgisi ile dolu bir çocuk olmuştu. Çantasında küçük paketlerde sokak hayvanlarına vermek üzere köpek maması taşıyordu ve bunu kendi isteğiyle yapıyordu. Bu arada Dost’u yıkayıp temizlediler. Veterinere götürüp, aşılarını yaptırdılar. Veterinerde öğrendikleri şey, çocukları çok üzmüştü. Dost yavru bir köpekti; üstelik kör insanların yönünü bulmasına yardımcı olan, rehberlik yapan bir köpek cinsiymiş. Buna rağmen, sokağa terk edilmişti. Oysa gözleri görmeyen birine rehberlik edip onun yaşamını


56 kolaylaştırabilirdi. Nil; bu küçük köpeği eğitip, gözleri görmeyen birine hediye etmek istiyordu. Dost, Şirin ve Milas ile oyunlar oynuyordu. Köpeklerin iyi anlaşması Nil’i çok mutlu ediyordu. Bu esnada Dost, birçok komutu öğrenmişti. Nil’i dinliyordu. Nil’in annesi, Nil’e söz vermişti. Gerçekten bu köpeğe ihtiyaç duyan birini bulacaktı. Artık Dost büyümüştü ve yeni yuvasına gidecekti. Yeni sahibi; 50 yaşında, gözleri görmeyen, yalnız yaşayan Nermin teyze idi. Nermin teyze, emekli bir öğretmen olup, bir kaza sonucu gözlerini kaybetmişti. Nil Dost’u Nermin teyzeye verirken “Bu artık senin dostun, yol arkadaşın olacak, sana yardımcı olacak.” dedi. Nermin teyze çok duygulandı, “Küçücük bir kız çocuğu nasıl bu kadar duyarlı olabilir?” diye düşündü. Nermin teyze Nil’e küçük dostunu her zaman görmeye gelebileceğini söylerken, Nil gözyaşlarını tutamadı. Dost’a sarılarak oradan ayrıldı… Yıllar sonra, Nil’e Nermin teyzeden bir davetiye geldi. Nil’i toplumsal farkındalık ile ilgili bir programa davet etmişti. O gün geldiğinde Nil heyecanla hazırlanıp, davetiyeyi çantasına koyarak seminere doğru yola çıktı. Yol boyunca Dost’u ne kadar özlediğini düşündü. Seminer salonuna girdiğinde, seminer başlamak üzereydi. Heyecandan kalbinin atışını duyuyordu. Koltukların üzerinde herkesin ismi yazıyordu, göz ucuyla baktığında davetlilerin doçentler, doktorlar, hakimler ve savcılardan oluştuğunu gördü ve daha çok heyecanlandı. Belli ki özel bir seminerdi, neden davet edildiğini merak ediyordu. Çantasından hızlıca davetiyesini çıkarttı. Bir süre yerini bulamadı. Meraklı gözlerle etrafa bakıyor, bir yandan da adının yazdığı koltuğu arıyordu. Nihayet bulmuştu, oturacağı yer en öndeydi. Parmak uçlarında, sessizce yerine geçti. Ceketini çıkartarak yerine oturdu. Dakikalar sonra Dost ile birlikte


57 Nermin teyze kürsüye çıktı. Nermin teyzenin elinde tasma bile yoktu. Dost ona öncülük ediyordu. Dost çok büyümüştü. Nermin teyze yaşlanmıştı. Ama hala sevgi ve umut dolu bir kadındı. Konuşmasına şöyle başladı: “Öncelikle; sizi hayatım boyunca bana rehberlik eden sevimli köpeğim Dost ile tanıştırmak istiyorum. Eşimle birlikte geçirdiğim kaza sonucunda hem eşimi hem de gözlerimi kaybetmiştim, umudumu yitirdiğim anda Dost ile tanıştım. Dost, bana yol gösterirken aynı zamanda hayata tutunmamı sağladı. Onu benimle tanıştıran ise henüz 11 yaşında küçük bir kız çocuğuydu. Yaşına rağmen öyle umut dolu, öyle sevecendi ki… Ben o kız çocuğundan hayata daha umutla bakmayı öğrendim. Onun da bir hikayesi vardı; iki küçük köpek ile başlamıştı bu serüveni... Şirin ile Milas adında iki köpek onun hayatında başka bir yer edinmişti. Onlara duyduğu sevgi ile Dost ve diğer sokak hayvanlarına karşı sorumluluk bilincine erişti. Eğer ben bugün, gözlerim görmediği halde bu kadar konforlu bir yaşam sürebiliyorsam bunu Dost’a borçluyum. Dost ile yollarımızı kesiştiren, sevgi dolu küçük kız çocuğuyla sizleri tanıştırmak istiyorum “Nil Bilge Akbulut” diyerek Nil’i kürsüye çağırdı. Nil’in heyecandan elleri terliyor, hızlı ama emin adımlarla sahneye doğru yürüyordu. Gözünden akan yaşlara engel olamıyor, bir eliyle gözyaşlarını siliyordu. Diğer elinde ise Nermin teyzeye vereceği bir şey vardı. Nil kürsüye çıktı, mikrofonu eline aldı ve konuşmaya başladı. Sesi titriyordu. “Ben Nermin teyzeyi tanıdığımda, görmeyen gözlerinin ardındaki umudu görmüştüm. Onun da dediği gibi; benim hikayem Şirin ve Milas ile başladı. Önceleri köpeklerden korkardım, o iki küçük


58 köpek ile tanıştıktan sonra bütün köpeklere karşı içimde büyük bir sevgi oluştu. Köpeklerin dilsiz canlılar olup, onların küçük bir çocuk gibi sevgiye ve ilgiye ihtiyaçları olduğunu çevremdeki herkese anlattım. Köpeklerin korkulacak hayvanlar değil, sevgiyle büyütülecek canlılar olduğunu öğrendim ve öğrettim. Nermin teyze ile tanıştığımda ona bir söz vermiştim. O iki küçük köpeğin, daha sonrasında onun yol arkadaşı Dost’un bana kattıklarını hayatım boyunca unutmayacağımı ve ölümsüz kılacağımı söylemiştim. Ben bugün sözümü tutuyorum, sizin huzurunuzda sokak hayvanlarını sevmek ve bunu herkese aşılamak adına yazdığım ŞİRİN DOSTLAR adlı kitabımı Nermin teyzeye hediye etmek istiyorum. Bu kitabı yazmam konusunda beni cesaretlendiren, kitabımın isminde ilham veren, hayatımın her alanında beni destekleyen kişi annem oldu. Bana koşulsuz sevgiyi öğrettiğin için teşekkür ederim annecim.” dedi ve sahnenin kenarında gururla ona bakan annesiyle göz göze geldi. Salondan alkış sesleri yükselirken, annesi de gözyaşlarını tutamıyordu. Elindeki kitabı Nermin teyzeye uzattı. Nermin teyze ağlayarak Nil’e sarıldı. Bütün salon duygulanmıştı. Tam sahneden inecekken arkasından gelen Dost, iki ayağı üzerinde kalkarak Nil’e sarıldı. Nil, dengesini kaybedip Dost ile birlikte yere düştü. Salondaki duygusal atmosfer bir anda dağılıp yerini kahkahaya bıraktı. Nil, Dost’a “Haydi, selam verelim.” dedi. Dost, yıllar önce öğrendiği komutu unutmamıştı. Ön patilerini havaya kaldırdı, başını göğe uzatarak selam verdi. NİL BİLGE AKBULUT


59 ŞEHRE VEDA BÖLÜM 1: Kaç çeşit yolculuk var bildiğimiz? Biri ne zaman yolculuk kelimesini cümle içinde kullansa bir tatil yeri canlanır gözümde. Günler öncesinde hazırlanan valizler, katlanan kıyafetler, bulunamayan şapkalar, tarihi geçmiş güneş kremleri, eksikler, alınacaklar kısacası tatlı telaşlar. Her hikâyenin denizi olan bir tatil kasabası, elimizde limonatalarla son buluyordu benim küçük dünyamda. Belki de çekirdek ailem genlerime hep iyi bir şey olduğunu aşılamıştı. Bu yüzdendir benim bildiğim tek yolculuk güneşe açılan bir mutluluk, pozitif duygulardır. Saf düşüncelerle balkonda oturan anneme doğru koştum. Annem çiçekleri suluyordu. Suladığı kaktüsün dikenleri eline batmıştı belli ki. Sitemli sitemli konuşuyordu kendi kendine. “Bir daha böyle yaparsan sana daha az su vereceğim!” derken yüzündeki sinirli ifadeyle kaktüse bakıyordu. Kaktüs acaba annemi gerçekten anlıyor muydu? Yoksa annem rahatlamak için kendi kendine mi konuşuyordu? Beni görünce gülümsedi. “Yakalandım mı sana? Bitkilerle konuşmak iyi gelir insana. Hatta bazen kendi kendine konuşmak bile.” Sözünü kestim. “Anne” dedim. “Biraz da birlikte konuşalım.” Gülümseyerek “Tabii ki tatlım.” dedi. “İstersen kahvemi alayım öyle konuşalım.” Demek ki uzun bir konuşma olacaktı. Annem keyifliyken de dertliyken de kahvesini içerdi. Hüzünlüyken de susardı. Genellikle sessiz kalırdı ama keyfi yerindeyse kahvesi de yanındaysa anlattıkça anlatırdı. Bugün güzel bir gündü o yüzden merak ettiğim her şeyi annemle doya


60 doya konuşabilirdim. Kahvenin kokusuyla birlikte annemin terliğinin çıkardığı ses gelmeye başlamıştı. Annem biraz daha yakınlaştığında kahveyle birlikte başka bir koku da gelmişti. İçeriye girdiğinde elindeki tepside benim için yapılmış sıcak çikolata vardı. Çikolatanın mis gibi kokusuyla gülümsedim. Sıcak çikolatamdan bir yudum alıp etrafa bakınıyordum. Sanki balkonumuz daha önce hiç bu kadar dikkat çekici olmamıştı. Buraya ilk defa gelmiş gibiydim. Karşıda babamın özenle diktiği kaktüs, saksıdan bunalmışçasına taşmış “Bana daha büyük yer açın!” dercesine bakıyordu. Duvarda asılı olan tabloyu hiç görmedim desem? Masanın üzerindeki biblo sanırım yeni alınmıştı. Bu kadar mı yabancıydım evimize? Ne ara bu kadar uzaklaşmıştım? Galiba kendi evimde yolculuğa çıkmalıydım. Keşfedilecek çok şey vardı. Benim düşünceli halimi gören annem “Anlat bakalım neler düşünüyorsun? Ne bu bakışların?” demişti. —Şey… Kaç çeşit yolculuk vardır? Her yolculuk güzel midir? “Bazı yolculuklar hüzünlüdür” diye bir mısra okumuştum. O sözler beni derinden etkiledi. Sahi anne, sen kaç çeşit yolculuk tanıdın? Annem kahvesini yudumlarken boğazına takılan telve onu rahatsız etmiş olacak ki suya doğru uzandı, suyunu içti ve arkasına doğru yaslandı. —Her zaman gitmek mutlu etmez. Yakın zamanda dedeni uğurladık son yolculuğuna. Gözlerinden yaşlar süzülmüştü. Böylece geri gelmemek üzere gidilen yolculukları öğrendim…


61 —Dün komşunun kızı Nilay evden gitmiş. Bu da bir gidiş, bir terk edişti. Ama beni en çok etkileyen Sabri Amca’nın kendinden gitmesiydi. İnsan kendinden gider miydi, gidebilir miydi? —İnsan nasıl kendinden gider anne? —Bu elinde olan bir şey değildi. Karşılıksız yaşadığı sevgi aklının önüne geçti. Sabri Amca’nın kalbi atıyordu ama küçük bir çocuktan farkı yoktu. Düşündükçe kafamda sorular çoğalıyordu. Her gitmek bir yolculuğa çıkmak mıydı? Yolculuklar hep gitmek için miydi? Annem o ela gözlerini kocaman açarak; —Senin yolculukların hep güzel olsun. Sen her zaman güzel git. Hüzünlü yolculuklar kadar mutlu yolculuklar da var. Bölüm 2: Sabah Sabah saatin kaç olduğunu dahi bilmediğim bir saatte kedilerimin rafımdaki bir kitabı yere indirmesiyle gözlerimi açmaya çalıştım. Normal zamanlarda uyanmam dakikalarımı alır, en az on beş dakika ki bazen yarım saat sürdüğü olurdu yataktan ayrılma sürem. Şimdiyse özel bir durum varmış gibi bir anlatıyorum ancak tek derdim kedimin yalnızca patisini oynatmasıyla yere düşürebileceği kitaplığım. Kedim sanki benim durdurmamı bekliyormuşçasına bana bakıyordu. Durması için kedime bakış atarken yavaş yavaş onu almak için yanına geliyordum. Tüm evdekileri


62 uyandırmamak hem de kedimi, Ace’i, ürkütmemek için sessiz; sessiz olabilmek için de yavaştım. Hafif hafif Ace’e yaklaşırken hiç planlamadığım bir şey olmuştu. Diğer kedimiz yani Lydia benden daha hızlı çıkıp Ace’in yanına doğru sıçramıştı. Dolayısıyla kendisi de korkup kitaplara dayanmaya çalışmıştı. Çalışmaları boşa çıkıp iki kedi de birden kitaplarla beraber yerle karşılaşmıştı. İçimden bir of çekip annemle babamın uyanmamasını umarak etrafı toparlamaya başlamıştım. Dünden yolculuk için dip köşe temizlik yapıp toplu bırakmaya özen gösterdiğim etrafın altüst olmasıyla yıkılmamış değildim. Neden taşınma arifesinde temizlik yapmıştım ki? O bile çok ayrı bir konuydu. Sanki onlar da hiçbir şey yapmamışlar gibi kediler etrafta miyavlayarak dolaşıyordu. Kitapları sırasına dikkat etmeden kitaplığa dizmiştim. Ne de olsa bugün eşyalar toplanacaktı. Annemler uyandığında kolaylık olsun diye kahvaltıyı hazırlamak üzere mutfağa ilerledim. Bugün, bu evde, bu mutfakta yapacağımız son kahvaltıydı. Bu masanın vedasını ben hazırlamak istedim. Hepimiz son çayımızı yudumlayacaktık. Gözyaşları eşliğinde masayı özenle hazırlıyordum. Sanki iki saat sonra bu evi bırakıp gitmeyecekmişiz gibi. Az sonra zaten babamın alarmı çalacaktı. Kahvaltının hazır olduğunu alarmla birlikte uyandıklarında söyleyebilirdim. Çantamı çok önceden “çantada olması gerekenler” listeme göre hazırlamıştım fakat tekrardan kontrol etmekten zarar gelmezdi. Şarj aletim, hiç yanımdan ayırmadığım beyaz kulaklığım, kitaplarımdan bazıları, kalem kutum, eskiz defterim ve diğer atıştırmalıklar… Hepsi çantamda yerli yerindeydi.


63 Yapacak bir şey bulamamıştım. Odamdaki eşyalarla gözümle vedalaşıyordum. Çünkü yarın burası benim odam olmayacaktı. Sevdiğim ve sevmediğim her şeyi geride bırakacaktım. Odamı gözden geçirirken tam da tahmin ettiğim gibi babamın yıllardır asla değiştirmediği, her sabah duymaktan usandığım ama babamın asla sıkılmadığı alarm sesi tüm evi inletmeye başlamıştı. Alarmı kapatıp odalarına girdiğimde annem çoktan gözlerini açıp “Uyandın mı sen?” diye sormuştu. Anneme gülümseyip “Bugün kahvaltı benden.” dedim. Başından beri gözünü hiç açmamış olan babam saniyeler içerisinde uyanıp elini yüzünü yıkayıp mutfağa gitmişti. Kesinlikle dünyanın en eğlenceli ve kahvaltıyı seven babasına sahiptim. Annem babama gülüp “Ben de yüzümü yıkayıp geleceğim, geç sen babanın yanına.” demişti. Annemin dediği gibi yapıp mutfağa gitmiştim. Büyük bir kahvaltıdan sonra herkes son hazırlıkları yapıyordu. Ailecek hiçbir eşyayı toplamama kararı almıştık. Biz bu evden giderken bu evin anılarımızda boş bir ev olarak kalmasını değil yaşadığımız düzende kalmasını istedik. Bu yüzden taşıma şirketiyle şimdilik sadece özel eşyalarımızı toplamak ve kalanları onların toplaması konusunda anlaşmıştık. Annem kedilerin mamalarının çantada olup olmadığını kontrol ediyor, babamsa kabloları fişten çekiyordu. Neredeyse on beş dakika sonra herkes tam anlamıyla hazırdı. Son kez evimize bakıp sessizce vedalaşmıştık hepimiz. Bizden sonraki süreçte annemin tanıdıkları ilgilenecekti evimizle. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor, gözlerini kaçırıyordu. Herkesin gizli gizli akıyordu gözyaşları. Babam, annem ve benden önce kendini


64 toparlayıp “Hadi hanımlar” deyince valizleri, çantaları ve kedileri alarak arabaya doğru ilerledik. Lydia’yı sahiplendikten sonraki ilk yolculuğumuz olacağı için henüz onunla bir yolculuk deneyimimiz yoktu. Çok endişeliydim ancak uyum sağlayacağını düşünüp fazla düşünmemeye karar verdim. Ne de olsa iki kedi birlikte olacaklardı. Ace bütün yolculuk boyunca onun için aldığımız koltuğun üzerine serdiğimiz battaniyeye kurulup, bazen üstünü örtmemizi istediğini miyavlayarak dile getirmeye çalışırdı. Lydia’nın da Ace gibi sorun çıkarmadan durabileceğine inancım tamdı. Bir süre kedilerle ilgilendikten sonra gözüm cama takıldı. Bir daha asla aynı şekilde bakamayacağım yolları izledim uzun süre. Taşınıyor olmanın yükü üzerime binmişti. Evimizin bomboş hali canlandı zihnimde. O zamanlar çok şikâyet ederdim odamdan. Şimdiyse odamın capcanlı, duvarı resimlerle dolu ve tavanı led ışıklar ile kaplı, koskocaman yatağımın - uyumayı fazlasıyla sevdiğim için büyüktü.- odamın yarısını kaplayan şekli geliyor aklıma. Bir kez daha bomboş hayal ediyorum odamı, tüylerim diken diken oluyor. Gülümsüyorum bir an. İçimdeki ses tek arkada bıraktığımız şeylerin evimiz olmadığını hatırlatırken. Nasıl da ağlamıştım oysa dün gece. Tüm haftam veda partileriyle geçmişti. Ancak partiler hüzünlü olmamalıydı değil mi? Düşüncelerim arabanın frenlemesiyle sona erdi. İstasyona varmıştık. Ben bunu anlayana kadar annemler çoktan bagajdaki valizleri çıkartmıştı bile. Çantamı sırtıma takıp kedileri aldım. Annemin belli etmemeye çalıştığı hüznü ben


65 hazırlanırken şehrin yollarına bakan gözlerinde canlanmıştı. Babamınsa bakışlarında bir şey anlaşılmıyordu. Annemleri çok bekletmek istemediğimden bakışlarını incelemeyi bırakıp arabadan indim. Sanki benim ilk adımımda hareket etmeye kodlanmışlar gibi önden ilerlemeye başladılar. Son kez arkama baktım, annemleri takip ettim. Hiçbir yolculuk böyle hissettirmemişti. *** Birçok kez bu istasyona gelmiştim. Tanımadığım bir yer değildi. Burada hep veda etmenin acısı olduğundan mı bilmem, karşıdaki koskocaman tren yolu, baka baka yerini ezberlediğim sarı çizgi ve griye çalan zemin beni bunaltırken boğar gibi hissettirirdi. Eskiden hiç anlamazdım neden bazı insanlar böyle acı acı bakıyor diye. Kavuşmak için gidenlerin yüzünde güller açarken veda edenlerin yüzü sirke satardı. Bazıları o kadar içli ağlardı ki hıçkırık sesleri ve gözleri sizi de üzüp huzursuz olurdunuz mutluluğunuzdan. Bir çocuğu görmüştüm. Aynı benim küçüklüğüm gibiydi. Üzgünleri anlamadığını belirten bakışlarını atıp annesinin elini sıkıyordu. Çocuğun bakışları bana döndüğünde ihtiyacım varmış gibi gülümsedim. O an gülümsemem gerekmiş gibi hissettim. Uzun süre sonra ilk kez gülümsediğim andı. Altıncı vagonu bekliyorduk, birisi aniden “Geliyor!” diyordu, sonrasında gelmediğini fark edip bıkkınlıkla iç çekiyordu. Bayağı bir süre böyle devam etti. O zaman zarfında ne annemle konuştum ne de babama baktım. Yerin her detayını ezberlemişken trenin ilk sesi duyuldu, sonra da kendisi


66 göründü. Şansımıza birinci vagonun olduğu yerdeydik. Annem son vagona yani bizim vagonumuz olan altıncı vagona ilerlemeye başlayınca babamla annemi takip ettik. Bölüm 3: Tren Vagona binip eşyalarımızı yerleştirdik. Ace’ i yerleştirir yerleştirmez çantasından çıkarıp koltuğuna bırakmıştım, Lydia da aynı şekildeydi. Hala yerleşmeye çalışanlar ve vagona gelip koltuğunu arayanlar vardı. Hepsine usul usul bakıyor, yalnızca bazılarına miyavlıyordu, Lydia ise ağzını bile açmamıştı. Oturduğumuz yer dörtlüydü. Karşı ikisinde annemle babam otururdu. Bense diğer ikili koltukta kedilerle otururdum. Annem oturduğu yeri asla değiştirmezdi. Cam kenarından vazgeçemezdi. Babam annemin cam kenarına oturmak için olan inatçılığını anlayamaz, her seferinde cam kenarına oturmak için anneme sorardı. Ne babam sormaktan bıktı ne de annem hayır deyip reddetmekten. Ben? Ben mi? Ben sadece dinlerdim ikisini. Ace ve Lydia ile daha yakından ilgilenebileceğim için sıkıntı olmazdı benim için onların karşısına oturmak. Övünmek gibi olmasın ama onları en iyi anlayanın ben olduğunu düşünüyorum. Her neyse, sadece kedilerle ilgilenmek için de değil daha çok eskiz defterime özellikle de Lydia’nın gözlerini çizebilmek içindi. Ace’in resimleri olan bir albümüm vardı bile. Ace’le yaptığım her şeyi ve her resmi Lydia ile de yapmak istiyordum. 8-9 saatlik yolculukta ilk adım olarak albüm çalışmalarıma rahatlıkla başlayabilirdim. Aslına bakılacak olursa bu yolculukta bir sürü şey yapabilirim. Tek bir şey yapmak istiyor olsaydım da birçok


67 alternatifim olurdu. Örnek olarak sekiz bölümlük bir dizi bitirebilir, sürekli Lydia’yı çizebilir, okuduğum kitabı bitirebilir, müzik dinleyebilirdim. Bunları yaparken hiç sıkılmazdım anca bu sekiz saatimi böyle değerlendirmek istemiyordum. Tren henüz hareket etmemişti. İnsanlar hala yerleşmeye devam ettiğinden dolayı bilgisayar çantamdan bilgisayarımı ve şarj aletimi sonra çıkartmak daha mantıklı olurdu. Şu an hala etraf kalabalıktı.” Neden şarj aletini sonra çıkartman gerekiyor?” derseniz kedilerin tek yaptığı kitaplığı tehlikeye atmak değil şarj aletimle oynayarak telefonun şarj olmasını engellemek, kalem kutumu yan yatırıp kalemlerimi etrafa dağıtmak gibi daha sayamayacağım bir sürü marifetlerinin de olmasıydı. *** Kendimle konuşmaya o kadar dalmıştım ki trenin hareket ettiğini fark edememiştim bile. Uzun zaman önce taşınma planlarımıza başladığımızda bakmaya başladığımız evleri ve uzun süre bakmamıza rağmen -Ace bile yanımıza oturup kendi kendine patisini kaldırarak ve miyavlayarak puanlıyordu.- gözü bir evde takılı kalmıştı. Çok da düşünmeden bir ay falan önce eve bakmaya gittik. Bazen keşke o evi görmeye giderken ve görmeye gidip evdeyken de neler düşünüp hissettiğimi not alsaymışım diyorum. Az çok pişmanım fakat şu an yazıyor olmam bile yeterli geliyor. Konuyu çok saptırmadan eve tekrar geri döneceğim. Eve girerken simsiyah, bazı yerleri matken bazı yerleriyse parlak olan bir kapı bizi karşılıyordu. Kapıdan sonra


68 ise bir tarafı uzun bir koridor ve diğer tarafta da merdivenlerle birlikte koridora dönük duvarı camdan olan inanılmaz güzellikte bir mutfak vardı. Dürüst olacaksak evlere bakınırken ilk beni mutfağı etkilemişti. Gerçekten güzel düşünülmüş bir tasarımdı. Koridordan birazcık kenara baktığınızda salon sizi karşılıyordu. Salon diğer odalardan farksız olarak yine büyüktü. İlk girdiğinizde televizyon, iki tane ikili ve iki tane tekli koltuğun “U” şeklinde oluşturduğu yerin ortasında da kocaman bir halı olacaktı planladığımıza göre. Koltukların dışında kalan kısımda ise yemek masası ve sandalyelerle beraber tüm duvarı kitaplıkla kaplamayı düşünüyorduk. Pencerelerden birinin önüne Ace ve Lydia’nın yatarken dışarıyı seyredebilmeleri için -dışarıyı seyretmeyi ve özellikle kuşları izlerken kendi kendilerine heyecanlanmayı çok severlerdi- bir tür kedi yatağı olacaktı. Tıpkı eski evimizde olduğu gibi. Salondan geçip koridordan ilerlediğinizde çok geçmeden koridorun sağ tarafında kalan bir banyo vardı. Genel bir yerdi. Daha çok eve gelen misafirlerin girebileceği klasik bir banyoydu işte. Koridorun sonundaysa annemin çizdiği ve en sevdiği tablosu olacaktı. Ailecek o tabloya hepimiz hayrandık. Tabloyu sevmemizin nedeni yalnızca annemin yapması değildi. Hepimiz ailecek ela gözlüydük. Aslına bakılacak olursa sadece annem, ben ve babam değil; anneannem, dedem, halam, amcam, babaannem, teyzelerim ve dayılarım diye uzayacak bu listede tüm akrabalar olarak da ela gözlüydük. Tuhaf bir rastlantı olsa da benim çok hoşuma giden bir özelliğimizdi. Annemin söylediğine göre annem bu ela göz tablosunu babamı ilk sevdiğinde babamın gözlerini hatırında tutmaya çalışarak çizmeye çalışmış. Her gün tablo için saatlerini


69 vermiş. Doğal olarak da bir sürü yanlışları olmuş. Yanlışlık yapınca tekrardan başlamış, tekrardan başlayınca yanlışlar yapmış. Babamla daha yakın olduklarındaysa annem tabloda henüz en başlardaymış. Göz bebeğindeki yeşillikleri bile tam olarak bitirememiş o zamanlar. Olabildiğinde kusursuz yapmaya çalışmış. Sonrasında babamla çıkmaya başlamışlar. Annem hala babamdan gizli olarak çizmeye devam etmiş. Telefonundan bir sürü fotoğraf çekmiş, fotoğraflardan da yardım almış. Annem tabloya üç yılını vermiş. Anneannemlere çok kez sordum hikâyenin gerçekliği hakkında ancak hiçbir zaman doğru dürüst bir yanıt alamadım. Annem tabloyu bitirip babama teslim edeceği gün bir parkta buluşma kararı almışlar. Annem o gün evlilik teklifi alacağından habersizken babamsa kendi gözünün en ince detayına kadar çizilmiş kopyasını sevgilisinin yıllar boyunca çizip şimdi bitirip ona vereceğinden habersizmiş. O sırada baban ne yapmış diye soracak olursanız babam da anneme olan tüm hislerini bir deftere yazmış. Her gün yazmış, hiç aksatmamış. Bizde bu yüzden sadece evlilik yıldönümü kutlanmaz. Annemin tuvali ilk yapmaya başladığı tarih ile babamın yazdıklarının başlangıcını da kutlarız. Ne tesadüftür ki ikisi de aynı tarihte ve aynı gün başlamış. Fazla inandırıcı değil fakat biz inanmayı seçiyoruz. Annem tuvalin son dokunuşlarını yaparken babamsa 700 sayfalık kitabını bastırmış. Babamın o zamanlar yüzük almaya çok parası yokmuş. En ucuza bastıran kırtasiyede bir tane bastırmış. Anneme de bu kitapla evlenme teklifi etmiş söylediğine göre. Söylediklerinde ben de inanmamıştım. Hiç de inandırıcı gelmemişti. Gerçek olsun ya da olmasın tuvale ve babamın


70 kitabına sadece bakınca bile mutlu ediyor insanı. Tam olarak bu yüzden de tuval sadece bir tuval değil. Nereye taşınırsak taşınalım bu tuval hep evimizin baş köşesinde, kitap ise kitaplığın başında olacaktı. Satılacak olsaydı bunlar ne kadar ederdi hiç bilemiyorum fakat bizim için milyonlara hatta milyarlara bile sığamayacak bir değeri var. Babamın yazdığı kitabı hiç okudun mu, diye sorarsanız eğer, hayır. Annem de babam da onların duygularını en iyi anlayabileceğim bir yaşta okumamı, okurken bunalıp sıkılmamamı istiyorlar. On sekizime girdiğim günden itibaren iznim var okumak için. Babamın sözüdür, babam doğru kişiyi bulduğuma inandığı gün kitap benim olacakmış. *** Üst katta merdivenlerden çıktığınızda önünüze ilk benim odam çıkıyordu. Büyük bir odaydı doğal olarak. Evdeki çoğu oda büyüktü zaten. Apartmanın dışına bakan duvarı neredeyse kaplayan camlar vardı. Tabii camlar için büyük perdeler almak gerekecekti ama ben şimdilik o kısma takılmak istemiyorum. Odam küçük olmadığı için birçok şey koyabilirdim odama. Bir sürü planım vardı. Eski odamdan kalanlar, annemle babama son dakika aldırdığım şeyler, alışveriş sevdam… Odamı her mevsim geçişinde değişikliğe sokup sürekli değiştirmeye bayılırdım. Alışveriş anlayışım çoğunlukla ev eşyaları ve süslerden ibaret. Konuyu çok da fazla dağıtmadan evi tanıtmaya devam edeyim. Benim odamdan çıkıp biraz ilerlediğinizde banyo olacak. Karşı tarafta kalıyor. Benim odamla çapraz olarak da


71 düşünebiliriz aslında. Buradaki banyo aşağıdaki banyo gibi değil. Bu banyoya bana özel bile diyebiliriz. Yakın arkadaşlarım eve gelirse bir de onlar girebilir aynı zamanda. Yani aklımda tasarladığım gibi devam ederse işler her şey böyle olacak. Son dakika annemle babam fikir değiştirirse bilemem. Banyodan sonra kalan tek bir oda var. O da düşünebileceğiniz üzere ebeveyn yatak odası. Benimkiyle neredeyse eşit büyüklükte ancak orada ayrı olarak yetişkin lavabosu var. Yetişkin banyosu diğer yerler gibi büyük değil, normal bir ebeveyn banyosuna göreyse gayet doğal. *** Düşünmekten yorulur muymuş insan? Maalesef son bir saat içerisinde o kadar çok şey düşündüm, beynim i o kadar meşgul ettim ki sadece bir şey hatırlamaya çalışınca bile beynimin yorulduğunu hissedebiliyorum. Bölüm 4: Çocuklar ve Köpekler Her zaman nereye gidiyor olursanız olun özellikle de tren gibi yerlerdeyseniz kesinlikle bir şey o an tam huzuru yakalayıp sessizliğe erişmişken sizin rahatlığınızı bozar ve sizi sinirlendirir. En son vagonun en arkasında sesten uzak olacağınızı düşünürsünüz, yanınıza üç çocuklu bir anne gelir. Sessizliği tam yakalarsın ve çocuklar uyur. O sırada herhangi birisi kulaklığında müziği son ses açar ve hepinize olabilecek en kötü şarkı zevkiyle konser verir. Şarkı açıldığında köpekler heyecanlanıp havlamaya başlar. Köpekler yüzünden çocuklar tekrardan uyanır. Sessizlik zincirleme kazaymış gibi mahvedilmeye devam edilir. Planladığın hiçbir şeyi


72 yapamadığın gibi tüm yolculuk hayallerin de çöpe gider. Çaresizce her şeyin bitip tekrardan sessizliğe kavuşmayı beklersin. Bizimkisi bir gidiş değildi. Erken vedaydı. O yüzden bir yanımız buruk, bir yanımız umut doluydu. Yeni başlangıçlar iyidir, insana şifa olur demişti annem. Sanki etrafımdaki her şey üstüme üstüme geliyordu. Virane olmuştum. Etrafımı sarmaşıklar sarmış, tahta kurtları kemiriyordu sanki içimi. Bize duvarlar tuğlalar lazım değildi ki. Bize biz lazımdık. O yüzden kızamıyordum hiç kimseye. *** Yolculuk yavaş yavaş bitiyordu. Camda sürekli değişen yerler, zamanın ilerleyişi ve ekranda yazan il ile ilçe isimleri size bunu kanıtlıyordu. Keşke bitmeseydi de sonsuza kadar sürebilseydi diyebileceğim bir yolculuk muydu bilemiyorum ancak bir daha aynısını yaşayamayacağım bir yolculuktu benim için. Tabii anlattıklarımla sınırlı değildi her şey. Size yazmadığım ama yaptığım birçok şey daha vardı. Günün birinde herkes bir şehre, bir hatıraya, bir insana veda edecekti. Benim için, bizim için erkendi belki de. ÜLKÜ KINCIR


73 ARKADAŞIM OYA İLE BENEKLİ KÖPEK Seri bir şekilde dışarı çıkan Ceylin okula geç kalacaktı. Hemen apartmanın kapısını açıp koşa koşa sağa dönüp okul yoluna girdi. Saat tam 08.45’idi, 15 dakikası kalmıştı. Ceylin çok hızlı giderken yolda ufak bir korku yaşadı. Karşısına kocaman kirli tüylü, siyah benekli bir köpek çıktı. Köpek onu biraz korkutsa da ona çok aç gözlerle bakıyordu. Ceylin yolda giderken sadece benekli köpeği düşündü. Okula varmıştı ve sınıfa girdiğinde nefes nefese oturdu. Çok yorulmuştu. Sonra dikkatini bir afiş çekti. Hayvanlarla empati kuralım gibi şeyler yazıyordu. Nasıl yani hayvanlara yardım mı edeceklerdi? Vedat Öğretmen Ceylin ‘in dikkatini çeken afişe yöneldi: “Evet arkadaşlar, bugün burada herkesin yapmasını istediğimiz bir etkinlik var.” Bütün sınıf merakla öğretmeni bekliyordu. Vedat Öğretmen devam etti: “Bu etkinliğimizde barınağa gidip hayvanlarla vakit geçireceğiz.” Öğretmen böyle deyince Ceylin‘in aklına yeniden benekli köpek geldi. Herkes çok sevinmişti. Ama Ceylin bir başka sevinmişti. Ceylin’in çok sevinmesini nedeni belki o köpeği bulur onu da barınağa götürüp doyurabilirdi. Fakat şöyle bir sıkıntı vardı. Köpeği aynı yerde bulabilecek miydi? Dersi unutup bu düşünceyi aklından çıkaramadı ve en sonunda öğretmenine söylemeye karar verdi. Belki öğretmeni ve arkadaşları Ceylin’e yardımcı olur, hep beraber benekli köpeği bulabilirlerdi. Teneffüs zili çaldı. Ceylin en sevdiği arkadaşı Oya’nın yanına gitti. Ceylin ve Oya aynı apartmanda oturuyordu. Bu sebepten birbirlerini çok seviyorlardı.


74 Oya çok çalışkan bir insandı ve aynı Ceylin gibi hayvanları çok seviyordu. Hatta evinde Pıtır adında bir kedisi vardı. Ceylin her zaman Oyaların evine gidip Pıtır’ı severdi. Oya ve Ceylin aynı servisi kullanırlardı. Cuma günü sabah servise bindiler ve okula doğru yola çıktılar. Ceylin benekli köpeği Oya’ya anlatmak istiyordu. Servisle okulu gelmelerine daha vardı. Ceylin başladı anlatmaya: - Oya - Efendim Ceylin? - Benim sana anlatacağım bir olay var. - Kötü bir olay mı?., - Hayır, çok kötü bir olay değil ama pek iyi de sayılmaz. - E hadi söyle o zaman. - Oya dün sen serviste yokken ben servis arızalandığı için yürüyerek gitmek zorunda kaldım. Koşa koşa giderken karşıma çok kirli tüyleri olan siyah benekli ve bana aç gözlerle bakan bir köpek gördüm. Oya merakla Ceylin’i dinlemeye devam ediyordu. Ceylin anlatmaya devam etti: - İlk başta köpekten çok korktum. Sonra hızlı hızlı yürüyerek devam ettim. Arkama döndüğümde benekli köpek biraz uzaktan “Yardım et” dercesine bana bakıyordu. Ona o anda çok üzüldüm. Ancak okula geç kalacağımı unuttum ve üzgün bir şekilde yoluma devam ettim, dedi Ceylin.


75 Oya, Ceylin’in bu anlattıklarına çok üzülmüştü. Sonra Ceylin’e bir öneride bulundu: - Neden bunu Vedat öğretmene söylemiyorsun. Hem Vedat öğretmen barınağa gitmeden önce onu bulur ve benekli köpeği de barınağa götürebiliriz, dedi. Ceylin de bunu düşünmüştü ama köpeğin gitmiş olabileceğini Oya’ya söyledi. Oya da illaki o sokakta köpeği buluruz diyerek Ceylin’i teselli etti. Ceylin umut ederek yarın bunu Vedat öğretmene söyleyelim, dedi. Ertesi gün Ceylin servise yetişmek için koşa koşa evden çıktı. Nefes nefese servise yetişmişti. Oya ise tam servise binecekken ayağını sert bir şekilde merdivene çarptı ve ayağı çok acımıştı. Oya yerde acılar içinde yatıyordu. Ceylin ve servis hostesi hemen ve panikle Oya’nın yanına geçtiler. Serviste bulunan herkes Oya’nın etrafına toplandı ve yardımcı olmaya çalıştılar. Serviste bulunan öğrencilerden birisi hemen ambulansı aradı. Ambulans acil olarak servisin bulunduğu yere geldi. Oya’yı hemen hastaneye götürdüler. Serviste çalışan hostes Oya’nın annesini Füsun teyzeyi aradı. Füsun teyze endişe ile Oya’nın hangi hastanede olduğunu sordu ve hemen hastaneye gitti. Ceylin Oya’nın bu durumuna çok üzülmüştü. Bulunduğu yerde ağlamaya başlamıştı. Arkadaşına kötü bir şey olacak diye çok korkuyordu. Oya’nın yaralandığı anı düşününce üzülmeye devam ediyordu. Hostes kadın Ceylin’in bu durumunu görünce onu sakinleştirmeye çalışarak: -Ceylin’ çiğim, eminim ki Oya çabucak iyileşecek, kendini lütfen üzme, dedi.


76 Ceylin hala hüngür hüngür ağlıyordu ve çok üzülüyordu. Oya’yı çok merak ediyordu. Keşke Oya ile ambulansa binseydim, diye düşündü. Ceylin eve gelmişti. Oya’nın başına gelenleri anne ve babasına anlattı. Ailecek çok üzüldüler. Ceylin’in annesi hemen Oya’nın annesi Füsun teyzeyi aradı ve geçmiş olsun dilekleri iletti. Ceylin Oya’yı çok merak ediyordu. Odasına geçip telefonla Oya’yı aradı. Oya telefonu açtığında iki arkadaş arasında sessizlik oldu. Ceylin sessizliği bozarak geçmiş olsun Oya, dedi. Oya Ceylin’in sesini duyduğu için çok sevinmişti. Sağ ol, dedi arkadaşına. Ceylin: Oya, geziye gideceğimiz günü kadar iyileşirsin değil mi, dedi. Okul gezisine 5 gün kalmıştı. Ceylin aslında umudu olmadan Oya’ya sormuştu. Oya: Ceylin, doktor bu alçının bir ay ayağımda kalacağını söyledi. Ama sen bensiz de köpeği bulup barınağa götürebilirsin öyle değil mi, dedi umutla. Birkaç gün sonra Ceylin annesi ile Oyaların evlerine geçmiş olsun ziyaretine gittiler. Füsun teyze Oya’ya Ceylin ve annesinin ziyarete geldiğini söyledi. Oya, Ceylin’in yardımıyla tekerlekli sandalyesine oturarak salona geçti. Füsun teyze çok lezzetli yemekler hazırlamıştı. Hep beraber iştahla yemeklerini yediler. Yemekleri bittiğinde Ceylin ve Oya ellerine sağlık diyerek sofradan kalktılar. Oya: Bir film açalım mı Ceylin, sıkıtımızı gidermiş oluruz, dedi. Ceylin: Olur, animasyon izleyelim lütfen.


77 Oya kumandayı alıp animasyon film aratmaya başladı. Çok eğlenceli ve komik bir film açtılar. Filmden çok keyif aldılar. Gülüp eğlendiler. Daha sonra mutfağa geçip yiyecek bir şeyler almak istediler. Mutfaktan birkaç meyve aldıktan sonra Oya’nın odasına geçtiler. Ceylin, Oya’nın odasında meyvelerinden yerken masanın üzerinde bir kutu gördü. Oya, Ceylin’in masasının üzerinde kutu gördüğünü fark etmedi. Ceylin: Bu kutu nedir Oya? Oya Ceylin’in masasında ki kutudan bahsettiğini anladı ve başladı anlatmaya. Oya: Onu bana teyzem doğum günümde Almanya’dan yollamış. Çok ağır bir kutu. Ben daha kutuyu açmadım, beraber açalım mı Ceylin, dedi. Ceylin kutuyu çok merak ettiği için hemen kutuyu alıp yatağın üstüne koydu. Beraberce kutuyu açmaya başladılar. Heyecanları artmaya devam etti. Gelen hediyenin dışındaki ambalajı da açınca profesyonel kamera ile karşılaştılar. Hediye gelen kamera pembe renkliydi, üstünde mor pırıltıları vardı. İkisi de hayran gözlerle bakarken, Oya: Vay be! Teyzem ne kadar güzel bir hediye almış bana… Ceylin: Oya çok şanslısın kim bilir ne kadar güzel fotoğraflar çekilir bununla değil mi? Oya: Evet, gerçekten olağanüstü bir kamera. Ceylin: Oya hemen neden bir tane fotoğraf çekmiyoruz ki? Oya: Tamam, hemen çekelim.


78 İkisi de kocaman gülümseyip kameraya baktılar. O kadar güzel bir fotoğraf olmuştu ki ikisi de bunu saklamaya kara verdi. Sonra Füsun teyze Ceylin’e artık gitmeleri gerektiğini söyledi. Ceylin Oya’ya sıkıca sarılıp odadan çıktı. Ceylin’in bir anda aklına bir şey geldi. Tekrar Oya’nın odasına gitti. Ceylin: Oya sen bu kamerayı bana ver bende sana barınaktan fotoğraf çekeyim ve getireyim, dedi. Oya bu fikri çok beğenmişti. Oya: Tamam, al o zaman, dedi. Ceylin kamerayı kutusuna koyup yanına aldı. Hoşça kal diyerek odadan çıktı. Ceylin annesiyle arabada giderken annesi kutuda ne olduğunu sordu. Ceylin de Oya’yla arasında geçen sohbeti annesine söyledi. Annesi bu duruma çok sevinmişti. Bir sonraki gün Ceylin okul servisine binerek okula gidiyordu. Okula geldiğinde Ceylin’e Oya’nın nerede olduğunu sordu arkadaşları. Ceylin’de kararsız kaldı bu sorular karşısında. Ne diyeceğini bilemedi. Acaba Oya’nın ayağının kırıldığını söylemeli miydi? Söylerse Oya kızar mıydı acaba, diye düşündü. Ceylin, Oya’nın kendisine kızmayacağını düşünerek arkadaşlarına Oya’nın ayağının kırıldığını söylemeye karar verdi. Bütün arkadaşları Oya’nın bu durumuna çok üzüldüler ve geçmiş oysun dileklerini ilettiler. Okul sonrası Ceylin eve geldi. Çok heyecanlıydı. Çünkü yarın barınağa gideceklerdi. Ancak biraz da üzgündü, benekli köpeği nasıl bulacaktı? Oya’yı aramaya karar verdi hemen ve aradı.


79 Oya: Ne oldu Ceylin? Pıtır yaramazlık yapıyor zaten çabuk söyle. Ceylin: Iııı… şeyy… Oya: Ne oldu Ceylin, söylesene? Ceylin: Ben benekli köpeği nasıl bulacağımı bilmiyorum. Oya: Vedat öğretmen ve sınıftaki arkadaşlarımız sayesinde bulacaksın. Ceylin: Ya bulamazsak? Oya: Ben sizin benekli köpeği bulacağınızdan eminim. Ceylin: Tamam, sağ ol Oya, diyerek telefonu kapattı. Aslında pek emin değildi, fakat kendine inanıyordu benekli köpeği bulacağına. Sonra yatağına geçti ve benekli köpeği düşünerek uykuya daldı. Sabah oldu ve Ceylin sevinçle bağırarak uyandı. Ceylin’in Annesi: Ceylin neden bu kadar bağırıyorsun? Ceylin: Bugün geziye gidiyoruz anne. Ceylin’in Annesi: Evet ama komşularımız bu seslerden rahatsız olabilir, bu yüzden daha sessiz tatlım. Ceylin: Tamam ama benekli köpeği de bulacağım anne. Ceylin’in Annesi: O zaman hızlıca hazırlan ve koşa koşa servise yetiş Ceylin. Ceylin: Tamam anne.


80 Ceylin acele acele Oya’nın kamerasını da alarak evden çıktı. Servis evin önünde onu bekliyordu. Servise bindi. Okula varmışlardı. Ceylin çok heyecanlıydı. Çantasını sırasına koydu ve zilin çalmışını, öğretmeninin gelmesini bekledi. Biraz sonra zil çaldı. Vedat öğretmen “Herkese günaydın.” dedi. Sonra tek sıra halinde sınıftan çıkmalarını istedi. Geziye kocaman otobüsle gideceklerdi. Ceylin bir an durakladı, aklına benekli köpek gelmişti. Hemen Vedat öğretmenin yanına gitti ve durumu kendisine anlattı. Vedat öğretmen Ceylin’in umudunu çoktan kırmıştı. Ceylin Çok üzülmüştü. Bu durumu Oya’ya nasıl anlatacaktı. Hayvanları çok seviyordu ve hiçbir hayvanın üzülmesin istemiyordu. Yüzü asık ve üzüntülü bir şekilde otobüse bindi ve cama yaslanarak belki benekli köpeği görürüm duygusu ile dışarıyı izlemeye başladı. Barınağa gelmişlerdi. Vedat öğretmen otobüsten sırayla çıkmalarını söyledi. Ceylin mutsuz bir şekilde çıktı. Ceylin’in diğer arkadaşlarından Zeynep ona neden üzgün olduğunu sordu. Ceylin boş ver diyerek onu geçiştirdi. Barınakta gezmeye başladılar. Önce kedilerin bulunduğu yere geldiler. Kedilerin hepsi birbirinden tatlıydı. Herkesin elinde mamalar vardı. Bütün çocuklar mamaları kedilerin kaplarına koyduktan sonra köpeklerin yanlarına geçtiler. Ceylin aklına tekrar benekli köpek geldi. Oya’nın kamerasını benekli köpekli fotoğraf çekmek için almıştı. Çok üzgündü Ceylin. Ya Benekli köpek öldüyse veya başına başka bir durum geldiyse? Yuvası yoksa ve insanlar benekli köpeğe kötü davranıyorsa, diye düşündü. Yavaş yavaş yuvalarında yemek yiyen köpekleri izliyordu Ceylin. Vedat öğretmen de onlara hayvanlara yardım etmenin


81 çok güzel bir şey olduğunu ve hayvanları mutlu etmeleri gerektiği anlatıyordu. Ceylin yuvalarında bulunan köpekleri izlerken arkasındaki bir arabadan ses geliyordu. Araba park yerine geçmişti. Arabanın içinden köpek sesini duydu Ceylin. Hiç durmadan havlıyordu köpek. Ceylin’in aklına yine benekli köpek geldi. Bu arada Oya’ya götürebilecek bir fotoğraf olsun diye bir köpek ile fotoğraf çektirmek istiyordu. Barınak bölgesine gelen ve sürekli havlayan köpeğin bulunduğu aracın yanına gitti. Arabanın içinde arkası dönük benekli bir köpek gördü. Çok heyecanlandı. Benekli köpek miydi acaba, diye düşündü. Sonra nasıl bulacaklardı ki benekli köpeği, diye düşündü Ceylin. Araçtan barınağa götürülen köpeğe baktı, köpek önünü dönmüştü. Köpek, Ceylin’in benekli köpeğiydi. Ceylin koşa koşa onun yanına gitti. Çok mutluydu. Görevlilere benekli köpeğe mama verebilir miyim, diye sordu. Görevliler, “Tabi ki verebilirsin küçük kız.” dediler. Ceylin benekli köpeğin kafasını okşuyor, ona mama veriyordu. Çok mutluydu.” Keşke herkes bir köpek için bu kadar üzülse.” diye düşündü. Vedat öğretmen onu tebrik etti. Hep bu şekilde hayvan sever olmasını söyledi. Bu heyecanlı durumu yaşarken Ceylin az kalsın benekli köpek ile fotoğraf çektirmeyi unutuyordu. Hemen fotoğraf makinesiyle benekli köpeğin ve kendisinin mutlu olduğu bir anı yakalayıp mükemmel bir fotoğraf çekti. Artık gezi zamanı bitmiş eve gitme zamanı gelmişti. Çok heyecanlı ve mutluydu. Evine gelmişti Ceylin. Annesi Ceylin’i gördü ve sordu. - Çok mutlusun Ceylin yoksa benekli köpeği mi buldunuz? - Evet anne bulduk ama aslında kendisi geldi barınağa. - Nasıl yani?


82 - Sonra anlatırım anne, diyerek odasına gitti Ceylin. Hemen benekli köpekle çektirdiği fotoğraf için bir çerçeve aldı. Bir sürü etiket yapıştırdı. Bu fotoğrafta Oya’nın da olması gerekti diye düşündü ve biraz da üzüldü. Bir gün sonra Ceylin annesi ile Oyaların evlerine gittiler. Çok heyecanlı ve mutluydu Ceylin. Oya’ya hediyesini vermek için kapısını çaldı. - Müsait misin, gelebilir miyim Oya? - Gelebilirsin tabii ki Ceylin. - Benim sana bir sürprizim var Oya. - Ne oldu çabuk söyle? Ceylin heyecanla hediye paketini Oya’ya verdi, Oya paketi açarken notu okudu. “Senin de bu fotoğrafta olmanı çok isterdim.” Oya çok mutlu olmuştu. Hem bu yazıyı okurken hem de hediye paketini açarken. “Olsun be Ceylin böylede fotoğraf çok güzel” dedi. Ceylin ve Oya sarıldılar ve birbirlerini çok sevdiklerini söylediler. BERİA TANRIKULU


83 YARIŞ 1. Bölüm: Kaza Bağırışlar, haykırışlar duyuyorum. İnsanlar yardım çığlıkları atıyor. Sesler gittikçe boğuklaşmaya başlıyor. Gözlerimi açamıyor, vücudumu hissetmiyorum. Sanki bedenim tükeniyor. Bir süre sonra cam kırılma sesleri geliyor. Aniden bacağıma bir şey battığını hissediyorum ve çığlık atıyorum. Sesler gittikçe benden uzaklaşmaya başlıyor ve zihnimin beni karanlık bir odaya kilitlediğini hissediyorum… Beyaz bir ışık görüyorum. Kafamı biraz kaldırıyorum ve çığlık atıyorum. Önce sağ bacağımın yaralandığını görüyorum, daha sonra da başucumda annemi, babamı ve iki tane doktoru… Hepsi çok suskun ve üzgün görünüyor. Benim ise gözlerim doluyor. Doktorlardan bir tanesi konuşmaya başlıyor: -Sakin ol, bacağındaki yarayı iyileştireceğiz. -Bana ne oldu? Bu demirin bacağımda ne işi var? Kelimeler ağzımdan zar zor dökülüyor. -Tren yolcuğu sırasında bir tren yoldan çıktığı için bindiğiniz trene çarptı. Kaza esnasında trenden gelen demir parçası bacağına saplanmış, diyorlar. - Bir daha yürüyebilecek miyim, diye soruyorum.


84 Doktor yutkunuyor ve diğer doktora bakıyor. Annem: -Sen şimdi dinlen, sonra konuşuruz, diye beni sakinleştirmeye çalışıyor. -Ama anne… Sonra aklıma “Bir daha koşabilecek miyim?” sorusu geliyor.” Ya atletizm yarışım? Koşabilecek miyim?” Hiçbir şey bana umut vaat etmiyor. Sadece boş düşünceler… Üç saat sonra… İçeride üç doktor var. Sayıları gittikçe artıyor mu ne? Bir tanesi konuşmaya başlıyor: -Biraz sonra ameliyata gireceksin ve bacağındaki demiri çıkaracağız. -Ben atletizm yapıyorum. Bir daha koşabilecek miyim? -Ameliyat sonucunda göreceğiz. -Peki… Hiç kimse tam bir cevap vermiyor. Uzun süre düşüncelerime dalıyorum. Karamsar düşüncelerimden uzaklaşmaya çalışıyorum. Karanlık bir oda. Bir merdiven ve sonunda sönük bir kapı. Korkuyorum. Zifiri karanlıkta zar zor seçilen kapıya yürüyorum. Neden? Kapının ardında beni neler bekliyor bilmiyorum bile. Neredeyim? Attığım adımın devamını biliyor muyum? Hayır.


85 Belli belirsiz kapıya ulaşıyorum. Elimle kapının kolunu kavrıyorum, açıyorum ve hayalim olan atletizm yarışmasını görüyorum. Hayal ettiğim yerin oksijeni ile ciğerlerimi dolduruyorum. Ait olduğum tek yer burası...Gerisini hatırlamıyorum… 1 Gün sonra… Gözlerimi açıyorum. Odada dört tane doktor ve ailem var. Bacaklarımda demir yok. -Demir? -Artık yok. Başarılı bir şekilde çıkarttık. Ameliyatı yapan cerrahımız demiri sana zarar vermeden çıkartmak için çok uğraştı. -Kendisine teşekkürlerimi iletin. -Tabii ki. Geri kalan konuşmaları dinleyemiyorum, tıp terimlerini anlamıyorum. Doktorlar konuşurken sözlerini keserek: -Bir daha koşabilecek miyim? -Üç aya anca. Ameliyat başarılı geçmese koşmayı bırak yürüyemezdin bile. Kendine dikkat et, tamam mı? -Tamam. Şükrediyorum ve gözlerimi yumuyorum…


86 Birkaç saat sonra… Doktor üç ay boyunca fizik tedavi göreceğimi söylüyor. Eğer demir 2,5 cm yukarı gelseymiş, bir daha asla yürüyemezmişim. Hastaneler bana her zaman sıkıcı gelmiştir. Burada zaman akmıyor gibi geliyor. Sadece bir yatağa ve birkaç makineye bağlanmış bir hayatım var gibi hissettiriyor. Arada sırada kitap okuyorum, o kadar… Bazen test yapmaya geliyorlar ve saatlerim böyle geçiyor. O an gözüme açık olan televizyondan bir koşu ilişiyor. Ben de orada olmak isterdim ama şu an hastanedeyim. İki gün sonra taburcu olacağım, üç ay sonra ise koşabileceğim. O zamana kadar tekerlekli sandalye kullanacağımı düşünüyorum. Elime kitabımı alıp okumaya başlıyorum. 2.Bölüm: Tedavi Süreci 02/03/2018 Artık evdeyim, tahmin ettiğim gibi tekerlekli sandalye kullanıyorum. Birçok arkadaşım beni ziyarete geldi. Fizik tedavi sürecim başladı ve bacaklarım eskisinden daha iyi. Bu aralar hep aynı şeyleri tekrar ediyorum ve bu can sıkıcı bir durum olmaya başladı. Bu süreçte koçum da daha iyi toparlanabilmem için bana egzersiz önerdi. Kendimi günden güne daha iyi hissediyorum. Ailem okula gidemediğim için beni özel hoca ile desteklemek istedi. Onların sayesinde konulardan geri kaldığım söylenemez ama arkadaşlarımı özlemedim değil. 02/04/2018


87 Tedavi sürecimin birinci ayını doldurdum ve gittikçe daha iyi hareket ediyorum. Bu süreçte bol bol sanat ile ilgilendim. Resimler çizdim, müzik aletleri çaldım, şiir yazmaya başladım ve kendimi toparladım. Şu an yeni yeni uçmayı öğrenen kuş gibiyim, henüz öğrenme aşamasındayım. Ailem bana istediğim birçok kitap aldı. Okumayı çok seviyorum, onlarla çok güzel zaman geçiriyorum. İstediğim şeyleri almaları, isteklerimi eksiksiz yerine getirmeleri güzel ama isteklerimizin yerine getirilmesi için kötü şeyler mi yaşamamız gerekiyor? Neyse, sanırım bu düşünceleri bırakmam gerek çünkü fizik tedaviye geç kalıyorum. Etrafım yine karanlık…Ama bu sefer görünürde bir şey yok…Sadece karanlık…İçinde bulunduğum boşluktan memnun değilim, ama alışığım. Hayat bazen bana bir boşluktaymışım gibi davranmayı iyi biliyor. Beni pes etmeye zorluyor. Sanki bir denizdeyim, ellerimden zincirlenmişim ve sadece dalgalar hafiflediğinde nefes alıyorum. Fakat artık yüzleşebiliyorum. Karanlıktan korkarak bir ışık arayıp çaresiz kalmak istemiyorum. Ya ışık bensem? 02/05/2018 Son ayım! Artık yürüyebileceğim, koşabileceğim. Koşu yarışı yaklaşıyor. Mutluyum, eğer yarışı kazanırsam atletizm konusunda önüm açılır, kim bilir belki ünlü olurum? Kendimi daha daha iyi hissediyorum. Fizik tedavi bittiği gibi yarışı kazanmak için elimden gelen gelmeyen ne varsa yapacağım. Sanıyorum ki bu yarış hayatımın yarışı!


88 Kazanacağımı umuyorum, en azından koşabildiğim kadar koşmayı… 02/06/2018 Yürüyorum ve koşuyorum. Yarış için olan antrenmanlara katılıyorum. Bazen kendimi çiçekler arasında, kırlarda koşarken buluyorum. İnsanlar için yürümek, koşmak çok normal, sıradan bir durum ama benim için kaybedip sonradan kavuştuğum, özlemini çektiğim bir şey. Koçum bana çok iyi olduğumu söyleyip duruyor ve ben bu durumdan memnunum. Heyecanlı ve stresli hissediyorum. Çünkü yarışmaya son iki ay kaldı. İki ay boyunca sıkı çalışma yapmam gerekiyor. Sayılı gün çabuk geçermiş. 01/08/2018 (Yarışmaya son bir gün kala…) Heyecan ve stres. Bacaklarıma masaj yapıyorum, çünkü içimde “Ya bacağıma bir şey olursa?” korkusu var. Bol bol çalışma yapıyorum ama yarın normal bir gün olmayacağı için kalbim yerinden fırlayacakmış gibi hissediyorum. Saate bakıyorum ve yatmam gerektiğine karar veriyorum. Hiç yatmak istemiyorum, yatarsam hızlıca yarın olacak, yatmazsam daha yavaş geçecek zaman. Ama her türlü olacak bu yarış! Umut, stres, heyecan gibi duyguların yarattığı karmaşa içerisinde yatağıma gidiyorum. Yapabilecek miyim bilmiyorum. Uzun zamandır bunun için hazırlanıyorum.


89 Ama diğer yarışmacılar da bunun için uzun süredir çalışıyor. Orada onlarca, yüzlerce, binlerce kişi olacak ama kazandığım zaman tüm gözler benim üzerimde olacak… 3.Bölüm: Yarış Bağcıklarımı bağlıyorum. Az sonra yarış başlayacak. Bir sürü insan ve ses duyuyorum. Her şey bana heyecan veriyor. Damarlarımdan akan heyecanı hissedebiliyorum. Cam şişemden biraz su içiyorum ve sonra yarış alanına yavaş yavaş yürüyorum. Yarışın başlamasına son 5, 4, 3, 2, 1. Başla! Hazır hissediyorum. Hadi yapalım şu işi! Başla! Koşmaya başlıyorum, gaz pedalına basan sürücü gibiyim. Diğer yarışmacılarla aradaki farkı iyice arttırıyorum. Diğerlerinden çok uzağım, hızlanıyorum hızlanıyorum ve hızlanıyorum. Diğer yarışmacıların koşuşu… Seyirciler, sesleri zar zor duyuluyor. Ve… Birinci gidiyorum. Bitiş çizgisi uzaktan olsa da gözüküyor. Koşuyorum, koşuyorum, koşuyorum. Aniden sağ bacağım tükeniyor ve yere düşüyorum… Her şey buraya kadar mıydı? Arkadan koçumun, ailemin destek sesleri geliyor. Hala hiçbir oyuncu önümde değil ama gittikçe yaklaşıyorlar.


90 Yapabilirim, yapabilirim… Bacaklarım kalkmıyor. Çabalıyorum, olmuyor. Aklıma geliyor, bacağımda demir olduğu zamanlar gözümde canlanıyor. Ağlayışlarım, üzülmem, mutluluğum, heyecanlarım… Hepsi bu zaman içindi ve ben şu an kalkamıyorum. Bir tane kız önüme geçiyor. Buraya pes etmeye gelmedim… Bir gayret, son bir gayret daha… Koşuyorum, önümde upuzun bitiş çizgisi var. Ona ulaşmam lazım. Bunu yapmam gerek… Hızlanıyorum, kızla aramdaki mesafe azaldı. Koşuyorum, koşuyorum. Bitiş çizgisine yakınım. Daha da hızlanıyorum, bana hız lazım! Geçtim. Bitiş çizgisini geçtim. İlk ben geldim! KAZANDIM… Koçum, ailem yanıma geliyor. Sarılıyorlar herkes gözyaşı döküyor. İkinci olan oyuncu ile el sıkışıyorum. Yere yığılıyorum, bacaklarım ağrıyor ve yoruldum, çok yoruldum ama kazandım. İnsanlar etrafıma geliyor. Koçum soruları cevaplıyor. Ben ise düşüncelere dalıyorum. BAŞARDIM. DENİZ ÇINAR


91 DOĞA İÇİN EL ELE Öykü, Kuzey, Melisa ve Mert; kendi sosyal medya hesaplarında doğayla ilgili, küresel ısınma ile ilgili paylaşımlar yapıyorlardı. Aynı sınıfta olmalarına rağmen çok da samimi değillerdi. Hepsi de yalnızdı. Öykü bir gün bunu fark etmiş, arkadaşlarının sosyal medya hesaplarından onlara mesaj atmıştı. Mesajda bir grup kurmak istediğini ve ortak konuları olan doğayla ilgili beraber çalışma yapabilecekleri yazdı. Herkes bu fikri kabul etti. Öykü grubun adını düşünmeye başladı ve annesinin fikriyle “Bizim Gezegenimiz” adını koymaya karar verdi… Çocuklar artık yalnız değildi ve okulda artık hep birliktelerdi. Bir akşam Mert’in aklına bir fikir geldi ve bunu arkadaşlarına söyledi: Mert: – Arkadaşlar, benim bir fikrim var. Hafta içi doğayla, küresel ısınmayla ilgili proje hazırlayıp okulda sunabiliriz, hafta sonu da kalabalık yerlere gidip insanların konuya dikkatini çekebiliriz. Nasıl fikir? Öykü: – Süper fikir bence. Kesinlikle bunu yapmalıyız. Melisa: – Bence de çok iyi fikir. İnsanları doğayı korumaya teşvik edebilir, küresel ısınmaya dikkat çekebiliriz.


92 Kuzey: –İyi fikir. Küresel ısınmayla doğayı korumak ile ilgili afişler hazırlayalım. Öykü: – Arkadaşlar, bu konuyu pazartesi okulda konuşalım, dedi Herkes bir ağızdan: – Tamam, dediler. Ertesi gün pazartesiydi. Bilgisayar odasında çalışmaya, ilk afişlerini tasarlamaya karar verdiler. Konu’’ Doğaya Verdiğimiz Zararlar’’ olacaktı. Sabah okulda buluştular, bilgisayar odasına gittiler ve öğretmenlerinden öğle arasında bilgisayarları kullanabilmek için izin istediler. Öğretmenleri Mesut Hoca bu isteği sevinçle karşıladı. Sabırsızlıkla öğle arasını beklediler ve çalışma yapmak için bilgisayar odasına gittiler. Bilgisayar odasında onlardan önce buraya gelmiş ve çalışan bir grup öğrenci gördüler. Bu öğrenciler mahallede spor yapacakları bir tesisin olmamasından şikayetçiydiler. Korulukta, ağaçların kesilmesiyle burada açılan alana futbol sahası, voleybol sahası ve basketbol sahası yapılmasını hedefleyen bir kampanya düzenlemişlerdi. Nasıl olsa mahallenin başka yerlerinde ağaçlar yok muydu? Bununla ilgili bir afiş hazırlıyorlardı. Bu çocukların adları Merve, Emir, Eren ve Sudenaz’ dı. Çalışma yapacak olan çocuklar birbirlerine bir bakış attılar. “Bizim Gezegenimiz” adlı grubun hoş, yumuşak bakışları


93 karşısında “Bizim Grup” adını almış olan öğrencilerin hırslı, umursamaz bakışları… Öykü, bir bilgisayar masasına oturup konu ile ilgili görseller oluşturmaya başladı. Mert ise diğer bilgisayar masasına oturup yazılar araştırmaya çalışıyordu. Melisa ve Kuzey ise yandaki bilgisayar masasına oturup tişört tasarlamaya başladılar. Yaklaşık bir saat sonra artık her şey bitmişti. Okul çıkışı afişlerini, tişörtlerini bastırmak için bir ozalit firmasına gideceklerdi. Zaman su gibi akıp geçti. Okul zili çalar çalmaz çıktılar ve ozalit dükkanına gittiler. Bir baktılar ki bilgisayar sınıfındaki çocuklar… Onlar da baskı çıkarmak için gelmişlerdi. Çaktırmadan ne bastırdıklarına baktılar. Hepsi çok şaşırmıştı. Onlar doğayı korumaya çalışırken bunlar doğaya zarar vermek için proje hazırlıyorlardı. Hiçbiri bu olaya anlam verememişti. Çocukların hazırladıkları afişin ve tişörtün baskısı artık ellerindeydi. İlk projeleri için malzemeler mükemmel olmuştu. Yarın bu afişler okulun duvarlarında yerini alacaktı. Okul idaresinden bunun için gerekli izni almışlardı. Sloganlarının yazılı olduğu tişörtleri ise okulda giyecek ve konuya dikkat çekeceklerdi. ‘’ ÇÖPLERİ KUTUYA ATALIM’’ ‘’GERİ DÖNÜŞTÜRÜP DOĞAYI KORUYALIM’’ ‘’ATIKSIZ BİR HAYAT DÜNYAYI KURTARIR’’ ’’AĞACI KORU HAYATI KORU’’


94 Heyecanla çıktılar. Evlerine doğru yürümeye başladılar. Ertesi gün de hafta sonu yapacakları etkinlik için afişler hazırlayacaklardı. Cumartesi günü çocuk parkında doğayı korumaya dair bir etkinlik yapmayı düşünüyorlardı. Tişörtlerini giyecek ve hazırladıkları afişleri parkın demirlerine bağlayacaklardı. ‘’ Bizim Grup ’’a gelelim… Onlar da ağaçların kesilip spor sahalarının yapılmasıyla ilgili bir anket hazırlıyorlardı. Onlar da akşam sosyal medya üzerinden konuşmaya karar vermişlerdi. Merve: – Arkadaşlar, neredeyse her şeyimiz hazır. Cumartesi günü kalabalık bir parka gidelim ve anketimizi yapalım. Eren: – Arkadaşlar, hani okulda ve ozalit dükkanında gördüğümüz grup ne yapıyordu bilen var mı? Emir: – Ben gördüm; onlar da ağaçların önemi, doğanın temizliğiyle ilgili etkinlik için hazırlık yapıyorlardı. Sudenaz: – Bak sen, resmen bizim tam tersimizi yapıyorlar. O zaman artık onlara karşı savaş başlatmış bulunmaktayız. Eren:


95 – Ağaçları kesmemek… Çok saçma. Üstelik çoğu ağacın meyvesi bile yok. Onları keserek yerine spor yapacağımız sahaların yapılması, dinlenmek için kafelerin yapılması daha doğru. Babam, aşağı mahalledeki koruluğa da lüks bir sitenin yapılacağını hatta orada bir ev sahibi olabileceğimizi söyledi. Annemle çok sevindik. *** Beklenen gün gelmişti, cumartesiydi. İki grup da etkinliklerini sunacaklardı. İki grup da çok heyecanlıydı. Üstelik her iki grup da etkinlik için “Kuğulu Parkı” seçmişlerdi. Bizim gezegenimiz adlı grup hazırlandı. Tişörtlerini giydiler masaları hazırdı. Her şeyin çok güzel olacağından eminlerdi. Ta ki öbür grup gelene kadar… Birbirlerinin afişlerini okuduklarında İki grup da çok şaşkındı. ‘’Bizim Gezegenimiz’’ adlı gruptan Öykü: – Şaka gibi, bunlar okulda karşılaştığımız grup. Bir de aynı parkı seçmişler, şansa bak. Kuzey: – Evet, onlar sahiden. Bir de bizle aynı parkı seçmişler. Onlarla çatışmadan gerçeği nasıl anlatabiliriz? Mert: –Bir de anketlerine bak ya şaka gibi. Neymiş ağaçlar kesilip futbol sahaları, kafeler falan yapılacakmış. Ya sabır!..


96 ‘’Bizim Grup ‘’adlı gruptan Sudenaz: – Şunlara bak ya! Resmen bizim kampanyamızı sabote etmeye çalışıyorlar. Fikrimizi çürütmeye çalışıyorlar. Eren: – Aynen şaka gibi. Bir de bizim tam tersimizi yapmışlar. Tişörtlerine bak, hepsi birbirinden sinir bozucu! Emir: – Resmen gelin bizle uğraşın diyorlar! Merve: – Sanki ağaçlar bizim ne işimize yarıyor? Şaka gibi. İki grup da etkinliklerini yapmaya başladılar. Hazırladıkları afişleri parkın karşılıklı demirlerine astılar. Parktaki mahalleliye kampanyalarını tanıtarak taraftar oluşturmaya çalışıyorlardı. Ancak kalabalığın içinden yaşlı bir kadın ‘’Bizim Grup’’ un yanına gelerek: -Sevgili çocuklar, ben bu mahallede doğdum, büyüdüm, yaşlandım. Sizin projeniz için kesilmesini istediğiniz bu ağaçları bizim büyüklerimiz ve bizler diktik. Onların dikildiği günler dün gibi aklımda. Bu ağaçlar yetiştiğinde kuşların sesini daha çok işitir olduk. Sıcak yaz günlerinde gölgesinde oturduk, serinledik. Bu ağaçların yetişmesiyle havamız, toprağımız temizlendi. Buralar önceden bataklıktı. Sivrisineklerden hastalanırdık. Bu güzel ağaçlar sayesinde bataklık kurudu, sineklerden kurtulduk. Elbette sizin de oynayacak salonlara, eğlenip vakit geçireceğiniz


97 yerlere ihtiyacınız var. Gelin bu amacınız için bu mahallede ısrar etmeyin, dedi. “Bizim Gezegenimiz” adlı grubun etrafında belirgin bir kalabalık oluşmuştu ve onların fikirlerini destekliyorlardı. Hatta büyükçe bir çöp poşetini eline geçirmiş, parktaki çöpleri toplamaya başlamış bir grup bile ortaya çıkmıştı. Onlar çok mutluydu ilk projelerinin böyle güzel geçmesine, fakat karşı taraf hiç öyle görünmüyordu. Hepsinin yüzleri düşmüştü. Park gittikçe kalabalık olmaya başladı. Bu arada mahallenin muhtarı Veysel Bey yapılan etkinliğin haberini almıştı. Katılmak ve işin aslını öğrenmek için parka geldi. Durumu anlamıştı. ‘’Bizim Grup’’ üyeleri de haklıydı. Sporun önemini kabul etmeyen yoktu. Çocukların yanına giderek onlara: – Sevgili çocuklar iki grubun da önemli konularda istekleri var. Günümüzde doğanın korunmaya, küresel ısınmanın durdurulmasına dikkat çekmek ve bunun için çaba sarf etmek gerekli. Spora gelince bedene, zihne, topluma ve ülkeye faydaları saymakla bitmez. Bir fikrim var. İki sokak aşağıda eskiden otopark olarak kullanılan büyük ve boş bir arazi var. Sizin spor alanı için bu araziyi kullanmak uygun derim. Tabii bunun gerçekleşmesi için belediye ile görüşmek ve onlarla planlamak lazım. Bu konuyla ilgileneceğime söz veriyorum, dedi. Mahallenin emekli öğretmen olan Zeki amcası çocukları yanına çağırdı ve onlara:


98 – Çocuklar güçlerimizi birleştirirsek daha etkili olabiliriz. Her iki grubun da haklı istekleri var. Birlikte çalışmaya ne dersiniz, dedi. *** İki grup da artık beraber yürümeye karar verdiler. Eski otopark belediye ve toplum kuruluşlarının desteği ile spor kompleksine dönüştü. Mahallede boş olan alanlara ağaç dikildi. Sokaklara geri dönüşüm kutuları koyuldu, belli günlerde çöp toplama etkinlikleri yapıldı. Onlar, aralarındaki çatışmayı konuşarak, anlaşarak, mantıklı ve doğru düşünerek bitirmişlerdi. Hep birlikte yeni projeler hazırladılar ve başarılı oldular. Artık temiz bir dünya için hep el ele ve omuz omuzaydılar… AYŞE NAZ ÇOLAK


99 MİNİK KÖPEĞİM STAR Günün ışıkları odamdaki pencereden gözlerime bir ışık demeti gibi süzülüyordu. Gözlerimi açtım, pencereye yöneldim. İlkbaharda açan renk renk çiçeklerin, ağaçların kısacası doğa ananın bize bahşettiği havayı ve güzelliği içime çektim, yeni bir güne merhaba dedim. Biraz kendimden bahsedeyim. Benim adım Aslı, 5. sınıf öğrencisiyim. Sarı saçlı ve mavi gözlüyüm. Yaşıtlarıma göre uzun boyluyum. Hediye almaktan mutluluk duyan biriyim. Hediye demişken babamın karne hediyesini de anlatmadan olmaz. Hayatımda almış olduğum en güzel hediyedir. O benim hem sırdaşım hem de oyun arkadaşım. Adı Star. Siyah benekleri ve beyaz tüyleri olan, çok akıllı bir köpektir. Birbirimizle çok iyi anlaşırız. Kim demiş köpekler insanları anlayamaz diye? Ben bu fikre katılmıyorum. Çünkü o beni anlıyor. Ben sevinince seviniyor, ben üzülünce üzülüyor. Günün çoğunu onunla geçiriyorum. Ara tatil bitmek üzereydi. Okulların açılmasına az kalmıştı. Okulumu, öğretmenlerimi ve arkadaşlarımı çok seviyorum, okul açılacağı için inanılmaz mutluyum. Ama içimi kemiren, beni üzen bir konu var. Okullar açılınca Star’ın evde yalnız kalacağı düşüncesi… Bugün annemle Star için alışverişe gitme zamanıydı. Bunun için çok heyecanlıydım. En yakın evcil hayvan dükkânına gittik. İçeride bir sürü malzeme vardı. Raflara dizilen renkli tasmalar ve birçok aksesuar göze ilk çarpanlardı. Köpek, kedi, kuş ve bunun gibi evcil hayvanlar da vardı. Star’a tasma, mama kabı, mama ve buna benzer birçok malzeme aldık. Star’ın


100 da çok hoşuna gitmiş olmalı ki yerinde duramıyordu. Sevinçten taklalar atıp etrafa neşe saçıyordu. Eve dönmeden önce parkta uzun bir süre oynadıktan sonra annemin seslenmesiyle birlikte evin yolunu tuttuk. Eve varınca ellerimizi yıkayıp annemin hazırlamış olduğu nefis yemeğe oturduk. Annemle Star’ın konusunu konuşmaya karar vermiştim ki annem konuşmaya başladı. Star’ın evde yalnız kalamayacağını ve bunun için bir alt katımızda oturan anneanneme durumu anlattığını, o da biz yokken Star’a bakabileceğini söylemişti. İçim çok rahatlamıştı doğrusu. Sonunda beklenen gün gelmişti ve okullar açılmıştı. Büyük bir heyecanla kahvaltımı yaptıktan sonra Star’la kucaklaşıp, servise binip okula gittim. İlk dersimiz Türkçeydi. Öğretmenimiz ara tatilde neler yaptığımızı sordu. Herkes kısaca neler yaptığını anlattı. Sonra öğretmenimiz yeni dönem hakkında bir konuşma yaptıktan sonra bizimle yapmak istediği bir gösteriden bahsetti. Sınıftaki herkes kocaman bir gülümsemeyle birlikte sevinç çığlıkları atmaya başladı. Yapacağımız gösteri evcil hayvan dostlarımızla ilgiliydi. Sanırım en çok buna ben sevindim. Sınıftaki diğer arkadaşlarımın da birer evcil hayvan dostu vardı. Öğretmenimiz bunu biliyor olmalı ki böyle bir gösteri yapmaya karar vermişti. Bu yarışmada evcil hayvan dostlarımızla birlikte bir gösteri hazırlayacaktık, 23 Nisan’da en iyi gösteriyi yapan yarışmayı ve ödülü kazanacaktı. Herkes Zeynep Öğretmen’e merakla ödülün ne olduğunu sordu. Zeynep Öğretmen ise ödülü söyleyemeyeceğini ve ödülün sürpriz olduğunu söyledi. Açıkçası


Click to View FlipBook Version