The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by Koç Ortaokulu, 2024-05-24 07:31:13

Küçük Yazarlar Büyük Hayaller

Geleceğin Yazarları Projesi

Keywords: Koç Ortaokulu

101 ben de ödülü çok merak etmiştim. Kiminin köpeği, kiminin kedisi, kiminin de kuşu vardı. Bu gösteri küçük bir sirkti aslında. Şimdiden çok heyecanlanmıştık. Bu yapılan yarışmaya Star’la katılacaktım ve bu yarışmayı kazanmayı çok istiyordum. 23 Nisan’a çok az zaman kalmıştı, bu nedenle hemen çalışmalara başlamalıydık. Zeynep Öğretmen yarın evcil hayvanlarımızı getirip, yarışmaya kayıt ettirmemizi istedi. Bu da demek oluyordu ki yarın Star da benimle okula gelecekti. Bu haber beni daha çok mutlu etmişti. Zil çaldı, herkes evlerine doğru dağılmaya başladı. Eve gelince anneme bu haberi vermek için sabırsızlanmaya başlamıştım. İlk önce anneannemin evine gittim. Anneannem evde tek başına yaşardı. Evi küçük ve dardı. Evde genellikle televizyon izler ve bize gelirdi. Anneannemden Star’ı alıp yukarı çıktım. Annem işten gelmiş, akşam yemeği için hazırlık yapıyordu. Okulda olan biteni anneme anlattım. Annem de çok sevinmişti. Star da konuşulanları anlamış gibi havlayıp, koşup zıplıyordu. Daha sonra Star’ı alıp odama çıktım. Star’la birçok hareket çalıştık. Star tüm hareketleri çok iyi yapıyordu. Ama son hareket olan çemberi yapmakta zorlanıyordu. Çember renksiz, küçük, dar ve eskiydi. Yeni bir çember almam gerekiyordu. Renkli, simli, büyük ve Star’ın rahat geçebilmesini sağlamalı ve Star’ın dikkatini çekmeliydi. Evimizdeki en yakın oyuncakçıya gittim. Küçükken tüm oyuncaklarımı oradan alırdım. Etrafı çevrili olan bu oyuncakçı ne kadar eski olsa da turuncu rengiyle küçük olduğu kadar da şirindi. İçinde çeşit çeşit toplar, bebekler, arabalar ve buna benzer birçok oyuncak vardı. İçerisi çok kalabalık değildi. Raflarda istediğim oyuncağı aramaya başladım. Gözlerim


102 çemberi arıyordu. Evet, onu bulmuştum, tam da istediğim gibiydi. Renkli, dikkat çeken, geniş ve simliydi. Oyuncakçıdan renkli çemberi alıp çıktım. Eve geldiğimde Star beni kapının önünde karşıladı. Hemen kucağıma atladı ve çemberi kapıp odama koşturdu. Doğru tahmin etmiştim, bu çember Star’ın ilgisini çekmişti. Yeni aldığım çemberle Star’la oynamaya başladım. Bu işin çok sabır gerektirdiğini biliyordum. Star’ı bıktırmadan hem ona eğlenceli bir vakit geçirmesini sağlamalı hem de ona hareketleri öğretmeliydim. O sırada annem seslendi ve yemeğin hazır olduğunu söyledi, ben de hızlıca mutfağa geçip akşam yemeğimi yedim. Yatağıma uzandım. Yarın Star’ı okula götüreceğimi düşünürken derin bir uykuya daldım. Sabah zor uyandım, çünkü gece görmüş olduğum karmaşık rüyalar yüzünden rahat bir uyku uyuyamamıştım. Hızlıca kahvaltı yaptım ve Star’ı da alıp evden çıktım. Hava çok sıcaktı, yaz kendini yavaş yavaş göstermeye başlamıştı. Kuşlar özgürce uçuyor, sanki kovalamaca oynuyorlardı. Okula geldiğimde daha zil çalmamıştı. Sırama geçtim. Herkesin yanında evcil hayvanları vardı. Herkes benim gibi çalışmış ve iddialı gözüküyordu. O sırada Zeynep Öğretmen sınıf kapısından içeri girdi. Elinde bir mavi dosya ve içinde evraklar ve formlar vardı. Herkes meraklı gözlerle öğretmene ve elindekilere bakıyordu. Doğrusu ben de çok merak etmiştim. Zeynep Öğretmen bize bu formların evcil hayvanlarla yapacak olduğumuz yarışmaya kayıt formu olduğunu söyledi. Herkes sırayla evcil hayvanının adını ve


103 kendi adını söylediler. Sıra bana gelince ben de kendimi ve Star’ı kayıt ettirdim. Zeynep Öğretmen bu yarış için çok çalışmamız gerektiğini söyledi. Sınıfımız çok gürültülü olmuştu, bazı hayvanlar havlıyor bazıları miyavlıyordu. Star da bu seslerden ve kalabalıktan çok korkmuş gözüküyordu ve yanımda oturan arkadaşımın kedisine hırlıyordu. Daha sonra evlere dağıldık. Star biraz daha rahatlamış gözüküyordu. Eve geldiğimde annem televizyon seyrediyordu. Filme o kadar dalmıştı ki geldiğimi ancak fark edebildi. Star’la odama geçtik ve yarışmaya çalıştık. Ona hareketleri öğretiyor, çok sıkılmasın diye oyun da oynatıyordum. Star tüm hareketleri yapıyordu ancak çember hareketinde biraz zorlanıyordu. Bazen çemberin içinden atlayamıyor bazen de çekiniyor ve korkuyordu. Çemberin kenarından ısırıp kendine çekmesi de cabasıydı. Ama biraz daha çalışırsak eminim ki yapabilirdi. Ben de Star da çok yorulmuştuk. Akşam yemeğimi yedikten sonra derin bir uykuya daldım. Sabah geç uyandım, çünkü bugün hafta sonuydu. Güneş çoktan doğmuş, annem kahvaltıyı hazırlamıştı. Yemekte en sevdiğim soslu sosislerden vardı. Hızlıca kahvaltımı yapıp Star’la beraber dışarı çıktım. Star’ı parkta dolaştırmaya başladım. Star birden durdu, sabit bir noktaya bakıyordu. Evet, evcil hayvan dükkânına bakıyordu. Zorla içeriye girmeye çalıştı. Çok ısrar ettiği için ben de izin verdim girmesine. İçerisi çok kalabalıktı. Sırada uzun bir kuyruk vardı. Star da sürekli aynı yerde havlayıp duruyordu. Sanki benden bir şeyler istiyordu. Star’ın durmadan


104 baktığı şey ses çıkaran ışıklı plastik bir toptu. Çok istediği için sıraya geçtim ve sıra bize gelince Star’ın istediği plastik topu aldım. Top, Star’ın ilgisini çok çekmişti. Bir o yana bir bu yana koşup duruyordu. Sanırım plastik toptan çıkan ses onun hoşuna gitmişti. Topa gözünü kırpmadan bakıyordu, büyülenmiş gibiydi adeta. Topu kullanarak çembere daha rahat alışmasını sağlayabilirdim. Tam da tahmin ettiğim gibi oldu. Topu kullanarak Star’ın çemberden kusursuz bir şekilde atlamasını sağladım. Günler günleri kovaladı ve o beklenen gün geldi. Bugün 23 Nisan’dı. Sabah erkenden uyandım. Çok heyecanlıydım, kahvaltımı yapıp Star’ı, çemberi ve plastik topu alıp okula gittim. Okula geldiğimde Zeynep Öğretmen gelmiş ve formları kontrol ediyordu. Herkes gibi ben de heyecanla yarışmanın ne zaman başlayacağını düşünüyordum. O sırada Zeynep Öğretmen bize dönerek hepimizin evcil hayvan dostlarımızla konferans salonuna inmemiz gerektiğini söyledi. Bütün sınıf heyecanla hayvan dostlarımızla birlikte aşağıya indi. Seyirciler yerlerini almışlardı bile. Öğretmenimiz gösterinin birazdan başlayacağını sessiz olmamız gerektiğini söyledi. Sırayla herkes birer birer evcil hayvanlarıyla sahneye çıkıp gösteriyi yapmaya başladılar; kimisi takla attırıyor, kimisi taklit yapıp, dans ediyordu. Yarışmanın sonucunu öğretmenlerin vereceği puanlar belirleyecekti.


105 Sıra bana gelince Star ile sahneye çıktık, kalbim deli gibi atmaya başladı. Tüm hareketleri doğru bir şekilde yaptı. Çember hareketini de top yardımıyla yaptı. Sanırım herkes en çok bu hareketi beğenmişti. Biz hareketleri yaptıkça seyircilerden alkış sesleri yükseliyordu. Herkes heyecan ve sabırsızlıkla yarışmayı kimin kazandığını merak ediyordu. Sonunda kazananın adının büyük bir coşkuyla anonsunu yaptılar. ‘‘Ve yarışmanın kazananı Aslı ve köpeği Star!’’ O an çok heyecanlanmıştım. Sahneye çağırıldığımda bana bir zarf ve kupa uzattılar. Çok mutluydum. Zarfı merakla açtığımda bir miktar para olduğunu gördüm. Bu parayı kendim için kullanmak istemiyordum, hayvan dostlarımız için barınaklara bağış yapmak istiyordum. Bu fikri öğretmenime de söylediğimde o da çok mutlu oldu. Çok şanslıyım, çünkü Star gibi bir köpeğe sahibim. Bakalım gelecek sene sevgili dostum Star’la başka heyecanlı bir yolculuğa çıkacak mıyız? -SONAZRA BAYRAM


106 YANLIŞ TREN Mevsimlerden yazdı. Arkadaşlarımla bahçede oyun oynarken çok susadığımı fark ettim, eve gidip hemen mataramı aldım ve arkadaşlarımla oyun oynamaya devam ettim. Akşam olmuştu hepimizin evlere dağılması gerekiyordu, hiç istemiyorduk fakat mecburduk. Yemeklerimizi yedikten sonra yine bahçeye çıkmak için sözleştik. Bu sefer bisiklet sürdük. Neredeyse gece yarısı olmuştu, birbirilerimizle vedalaşıp evin yolunu tuttuk. Eve gelince annem çamaşırları asıyordu, babam ise haber seyrediyordu. Babam beni sıcak bir gülümsemeyle karşıladı, annem ile aramızda minik bir konuşma oldu; Gülüşmeler eşliğinde, -Kızım evin yolunu mu unuttun acaba? -Hayır, anneciğim arkadaşlarımla oynuyorduk, saatin geç olduğunu fark etmedim. -Tamam, Nehirciğim odana kıyafet koydum. Onları yerleştirirsin tamam mı? -Tabii ki. Kıyafetlerimi yerleştikten sonra yatma hazırlıklarına başladım. Yatağıma geçerek lambamı açtım ve en sevdiğim kitabı okumaya devam ettim. Kitabı okurken uyuya kalmıştım. Babam üstümü örtmüştü, o da yatağına gitmişti. Ertesi sabah annem her zamanki gibi erken kalkıp kahvaltıyı hazırladı. Babam kalkmış ve balkonda gazete okuyordu, ben de


107 yeni kalkmış bir şekilde gözlerimi ovalayarak mutfağa gittim. Babam ve annem bir ağızdan bana: Günaydın Nehirciğim, dediler. Ben de karşılık olarak onlara sevecen bir şekilde: Günaydın anne, baba, dedim. Ailecek kahvaltımızı yaparken babamı bilinmeyen bir numara aramıştı. Babam kaşları çatık bir şekilde bu kim der gibi bize baktı. Telefonu açtığında; -Alo! Koray Beyle mi görüşüyorum? - Evet, buyurun benim? Arayan ev sahibi idi… Ev sahibi: — Kusura bakmayın mecburi şartlardan dolayı on beş gün içinde evi boşaltmanızı istiyorum! Babamın beti benzi atmıştı, annemle ben ne olduğunu duymak için sabırsızlanıyorduk bir yandan çok korkuyorduk. — Alo, alo! Orda mısınız? Babam: — Evet buradayım, neden evi boşaltmamızı istiyorsunuz ki? — Bu bilgiyi veremem, mecbur kalmasam inanın sizi rahatsız etmezdim. Üzgünüm, iyi günler dilerim… Hepimiz perişandık, annem neredeyse bayılacaktı çünkü kalacak başka yerimiz yoktu. Babam ise annemi sakinleştirmeye çalışıyordu, benim içime karamsarlık çökmüş bir şekilde öylece duruyordum.


108 Annem sakinleştikten sonra babam bodrum katından birçok koli getirmişti. Benden yavaş yavaş odamı toparlamamı istedi. Annem ile babam ne kadar istemeseler de salondan başlayarak evi kolilemeye başladılar. Arkadaşlarım da ben de gözyaşlarımızı tutamadık birbirimize söz vermiştik. Haftada en az üç kere görüntülü konuşacaktık. Maalesef arkadaşlarımdan ayrıldıktan sonra zorla da olsa eve gitmiştim. Annem ile babam neredeyse salonu bitirmişlerdi. Salonu bitirince ikisi de koltuğun üzerine oturdular, kara kara düşünüyorlardı. Ben de küçük odamı kolilere yerleştirdikten sonra onların yanına gittim. Bir şeyler konuşuyorlardı, onları iyi duyabilmek için yanlarına gittim. Annem: — Nereye gideceğiz Koray? Gidecek hiçbir yerimiz yok, dedi hüzünlü bir ses tonuyla. Babam: — Bilmiyorum Melek, nereye gidebiliriz ki? Annem: — Koray, ben de sana soruyorum! Babam kafasındaki ampul yanar gibi gözlerini açtı. Annemle ben babama garipçe bakıyorduk. — Ne oldu Koray, gidecek bir yer mi buldun? Babam emin değilmişçesine yavaşça “Sanırım” dedi. Annemle biz meraktan çatlıyorduk. Babam açıklama yapmak üzere ayağa kalktı ve sanki zafer başarmışcasına:


109 — Annemlere gideceğiz! Annem hayal kırıklığına uğramış bir şekilde suratı asıldı ve babama sertçe dedi ki: — Asla olmaz! Ben oraya gitmem. — Neden Melek? Annem artık eskisi gibi değil, artık sana laf edemez. — Hem kısa süreliğine orada kalacağız, ev bulunca hemen taşınırız, fena mı olur? Annem sanırım biraz gönülsüz de olsa içinde bulunduğumuz zor durumdan dolayı başı ile onaylama ifadesi yaptı, aslında ben de babaannemle çok iyi anlaşan biri değilim çünkü babaannemin çok garip huyları vardı. Örneğin; Sabah kalkınca gereksiz yere bizi azarlardı, minik bir ses çıkarmamızdan bile rahatsız olurdu ve eve asla arkadaşlarımızı getiremezdik. Evi kolilemeyi bitirmiştik. Neredeyse akşam olmuştu. Karnımız acıkmıştı, babam dışarıdan yemek sipariş etti. Yemekleri yedikten sonra çok yorulduğumuz için dinlendik. O sırada hepimiz uyuyakalmıştık. Sabah olmuştu. Apar topar sona kalan eşyalarımızı toparlayıp tren bileti almaya çıktık ama bugüne tren bileti kalmadığı için ertesi gün gitmek zorundaydık. Babam tedirgindi çünkü babaannem gideceğimizi bilmiyordu, ona söylememiştik. Çünkü buna karşı çıkardı. Biz de ona sürpriz yapma kararı aldık. Ertesi gün gideceğimiz için son günümü arkadaşlarımla geçirecektim. Babamdan biraz harçlık alarak bahçeye çıktım, arkadaşlarım oradaydılar. Beni görünce çok sevindiler o gün


110 akşama kadar birlikte parka gittik, dondurma yedik, deniz kıyısına gittik, daha neler yaptık neler… Akşamüstü olunca ev sahibi gelip bizden özür diledi ve mecburi şartlardan dolayı evden çıkmamız gerektiğini söyledi. Babam ev sahibini gayet iyi karşılamıştı. Ev sahibi babama son imzasını attırdıktan sonra evin yolunu tuttu. Biz o gece akşam yemeğini yedikten sonra yataklarımıza yerleştik, yataklarımızı vb. eşyalarımızı kendi evimize taşınınca kamyon ile götürecektik. Sabah olmuştu. Erken kalktık, hemen kahvaltımızı yaptık ve çantalarımızı, bavullarımızı aldık. Odama ve eve son bir kez baktıktan sonra annemin sözüyle irkildim. Annem: — Kızım hadi! Geç kalacağız. — Tamam anneciğim! Geliyorum. Evden çıktıktan sonra hep beraber tren garına gittik. Babaannem Ankara’da yaşıyordu. İstasyon çok farklı bir yerdi, insanlar oradan oraya koşuşturup duruyorlardı. O kadar kalabalıktı ki nereye bakacağımı şaşırdım. Trenimizin hareket saati yaklaşıyordu, telaş ile hareket etmeye başladık, binmemiz gereken tren üç numaralı perondaydı. Babam yolda acıkırız diye atıştırmalık bir şeyler almaya gitti. Bense hala trenin gelmediğini öğrendiğim için merak içinde tren garında dolanıyordum, perona bir tren girdiğini gördüm, koşarak annemlerin olduğu yere gittim, o anda içime bir korku düştü. Annemle babam bıraktığım yerde değildi, gara yaklaşmış olan tren hareket etmeden ailemin binmiş olabileceğini düşünerek ben de bindim. Tren içinde gezinirken görevli amca bana kompartımanıma, yerime dönmemi söyledi,


111 — Amca ben kompartımanımı bulamadım, ailem de orada. — Kaç numara kızım? — İki numaralı kompartıman amca… Kabin görevlisi amca beni yönlendirdi, iki numaralı kompartımanı buldum. Annemleri göremiyordum. Sadece tek kişilik yer vardı, ne yapacağımı bilmez halde oraya oturdum. Yanımda telefonum da dahil hiçbir eşyam yoktu. Ailem yoktu, yalnız başıma bilmediğim bir yerde doğru gidiyordum. Tanımadığım insanların içindeydim. Ailemi kaybettiğimi söyleyemiyordum çünkü daha önceden haberlerde çok defa kaçırılan çocuk haberleri duymuştum. Ailem de sıkı sıkı tembih ederdi; “Sakın tanımadığın insanlara güvenme, inanma, yardım isteme! İlk fırsatta güvenlik güçlerine müracaat et!” derlerdi. Trende yolculuk devam ediyor, saatler hızla geçiyor ve ben hiç bilmediğim bir yere doğru gidiyordum. Konuşulurken kulak misafiri oldum, içinde bulunduğum tren üç numaralı perondan kalkacak Ankara treni değil, iki numaralı perondan kalkan İzmir treni idi. Eyvah !.. Ailemi kaybettiğim gibi üstelik bir de yanlış trene binmiştim… ‘’Allah’ım ben ne yapacağım şimdi? Sen bana yardım et.” diye dua ederken korku ve endişe ile uyuyup kalmıştım, oysa o anda telefonum yanımda olsa beni arayacaklar ve içinde bulunduğum çaresizliğe bir çare bulabilecektik. Gözümü açtığımda vagonda, yanlarında bulunduğum kişiler de bir aksilik olduğunu anlamış olacaklar ki, durumu görevliye bildirmişlerdi.


112 İzmir’ e az yol kalmıştı. Görevli amca benden bilgi almaya çalışıyor, ben ise ısrarla bir şey anlatmıyordum. Vagonda bulunan bir abla beni alarak ayrı bir vagona götürdü, orada sohbet etmeye başladık, sohbet ederken artık yolculuk da sona ermişti, İzmir’ e geldik. Sohbet ettiğimiz abla cana yakın, yirmi iki yaşında idi. Adı Pelin. Pelin abla da İzmir’ e okul için yerleşmiş öğrenimine devam ediyormuş, ailem ile beni buluşturmak için bir şeyler yapacağına inanmıştım. Pelin abla beni evine davet etti, o anda başka çarem olmadığını düşünerek kabul ettim. Pelin ablanın evine gittik, evi çok şirin, sade, güzel bir evdi. Eve girdiğimizde her şeyi unutmuştum. Pelin abla önce güzel bir kahvaltı hazırladı, bir yandan da sohbet ediyorduk. — Nehir, eminim şu an çok korkuyorsun, ne olacağını bilmiyorsun ama emin ol aileni bulacağız, çok işimiz var. Çok yorulacaksın. O yüzden karnını sıkı sıkı doyurman lazım. — Evet, Pelin abla, sana güveniyorum, beni aileme kavuşturacağını da biliyorum. Korkumu yendiğim için numaraları hatırlamaya başladım. –Telefonunu verir misin? Annemi arayayım. Pelin abla telefonu verdi, önce hatırladığım annemin telefonunu aradım ama maalesef telefon kapalı idi. Operatör ‘’ Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor” derken içimi ayrı bir korku sardı. Pelin abla:


113 –Endişe etme, onlarda dışarıda ise telefonun şarjı bitmiştir, dedi. Oturduk, sohbet ederken güzel bir kahvaltı yaptık. Sofrayı ve evi toparladıktan sonra karakolun yolunu tuttuk. Karakol kapısında bizi güvenlik karşıladı. Pelin abla durumu anlattı, içeri yönlendirdi. Bize yardımcı olacak memuru bulduk, Pelin abla ona da durumu anlattı. Daha sonra benden ailemle alakalı bilgiler istediler. Öncelikle kayıp dosyası açmaları gerekiyormuş. Memur Bey sordukça ben de cevaplıyordum. –Nehir, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numaranı biliyor musun? –Aslında biliyordum efendim ama şu an hatırlayamadım. Babam daha önceden kaç defa bu bilginin önemli olduğunu, ismimiz gibi ezberlememiz gerektiğini söylemişti. –Nehir, bize kendinden bahseder misin? Yaşın, soyadın, ailenin adı, nerelisiniz, baban nerede çalışıyor gibi çok uzun süren konuşmadan sonra Memur Bey: –Gerekli bilgileri aldık Nehir, sen şimdi Pelin ablana misafir ol, en kısa sürede seni ailene kavuşturacağız. Pelin abla ile teşekkür ettikten sonra karakoldan ayrıldık. O gün Pelin abla bana İzmir’ in en güzel yerlerini gezdirdi, o kadar çok eğlendik ki neredeyse kaybolduğuma sevinecektim. Yemek, dondurma, tatlı, eğlence ve gezintilerden sonra akşam oldu. Pelin abla: –Nehirciğim çok eğlendik yorulduk, bugün erkenden yatalım olur mu?


114 –Tabii pelin abla, iyi ki karşıma senin gibi iyi birisi çıktı. Haberlerde duyuyor, okuyoruz. Çok kötü insanlar var. Çocuk kaçıran, dilenci yapan, organ satan kötü insanlar… Tanrıma şükürler olsun, iyi ki sen varsın, çok teşekkür ederim, dedikten sonra Pelin ablama sarıldım sıkıca ve ağlamaya başladım. Aklımda sürekli aynı soru dönüyordu: ‘’Ya Pelin abla değil de, kötü insanlar karşıma çıksaydı ne yapardım?’’ Pelin abla bana pijama verdi, yaşıma uygun olacağını düşündüğü ‘’YANLIŞ TREN’’ isimli kitabı uyurken okumam için verdi, kendisi de Yaşar Kemal’in ‘’İNCE MEMED’’ kitabını aldı ve yattık. Bir yandan kitabı okurken, bir yandan da Pelin ablayı seyrediyordum. O kadar güzel ve iyi bir insandı ki, içimden ‘’ Allah’ım inşallah ben de Pelin ablam gibi olurum.’’ diye konuşuyordum… Sabahın ilk güneşi yüzüme vururken huzurlu bir uykunun rahatlığı, ailemin yanımda olmadığı ve hala onlardan haber alamadığım gerçeği ile birleşiyordu. Kafam çok karışık ve ne olacağı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ama Pelin ablanın sesi geliyor, bir sürü telefon görüşmesi yapıyordu ve çözüm arayışı içindeydi. Bu durum yüzümün gülmesini yetiyordu. Saat 09.05’ i gösterdiğinde Pelin ablamın telefonu çalmaya başladı. Arayan polis memuru idi. –Pelin Hanım, gece Nehir’in ailesine ulaştık. Şu an yoldalar, muhtemelen iki saat içerisinde karakolumuzda olurlar. Nehir ile birlikte siz de karakolda hazır olursanız, Nehir’ i bir an önce ailesine kavuşturalım.


115 –Memur Bey, bu kadar güzel bir haber olamaz. Nehir kadar ben de çok sevindim. İki saat sonra orada oluruz, teşekkür ederiz. Pelin abla gözleri dolarak bana sıkı sıkı sarıldı. İkimizin de gözlerinden sevinç gözyaşları geliyor,sevincimizi paylaşıyorduk. Haberi aldığımız saatin benim için artık iki unutulmaz anlamı vardı: Birincisi Atamızı sonsuzluğa uğurlamak, ikincisi benim için yeniden doğuş sayılabilecek bir haber alışım. Pelin abla ile beraber güzel bir kahvaltı hazırladık, dakikalar geçmek bilmiyor, aileme kavuşacağım anı bekliyordum. Ve beklenen an geldi, kısa bir yürüyüşün ardından karakola vardık. İçeride beklerken, kapıda babamın sesini duydum, –Memur Bey kızım kaybolmuştu, bulunmuş buradaymış. –Kızınız Nehir mi? –Evet, Nehir… –İçeri buyurun, kızınız sizi bekliyor… Daha konuşma bitmeden ben babamın yanına koşarak gitmiştim bile. Babamı gördüğüm anda kucağına atladım. İkimiz de hüngür hüngür ağlıyorduk… Pelin abla yanı başımızdaydı, o da bizim gibi gözyaşlarına hâkim olamıyor, ağlıyordu. Babam, Pelin ablama yöneldi, eline sarıldı, öpmek istiyordu, Pelin abla: –Aaa! Ne yapıyorsunuz? Koray Bey lütfen !..


116 –Pelin Hanım, sizin gibi iyi insan bulmuşken eli öpülmez mi? Bana yeniden can verdiniz, hakkınızın maddi olarak karşılığı yok, bırakın manevi olarak minnettarlığımı göstereyim! –Nehir gibi terbiyeli bir çocuk yetiştirmenizden anlaşılıyor sizin de ne kadar iyi bir insan olduğunuz. O artık benim de kardeşim, İzmir’ de bir evi var unutmayın! Babam ne diyeceğini bilemez bir halde işlemleri tamamlamak için Memur Bey’in yanına girdi. Ben bu sırada Pelin ablamdan ev adresi telefon numarası gibi bilgilerini aldım. Artık ailemden sonra güvenebileceğim, abla diyeceğim bir insandı benim için. İşlemleri tamamladıktan sonra annemi görüntülü aradık, annem sevinç gözyaşlarına boğuldu… Pelin abla bizi otobüs terminaline kadar yolcu etti, ilk otobüs ile Ankara’ ya doğru yola çıktık. Pelin ablayı camdan seyrederken birbirimize el sallıyorduk. Pelin ablamdan ayrılmak o kadar zor geldi ki bu kelimeler ile tarif edilebilecek bir duygu değildi… O anda otobüs hareket etmeden koşarak geri indim ve Pelin ablamın boynuna sarıldım, –Abla! Lütfen beni unutma, ben seni hiçbir zaman unutmayacağım, seni çok seviyorum! –Nehir, ben de seni unutmam, sen benim kardeşimsin artık, ne zaman istersen ara gel tamam mı? –Tamam ablam !..


117 Kısa sarılmanın ardından tekrar otobüse bindim. Otobüs hareket etti, Pelin abla artık geride kalmıştı… Bu hikâyemden çıkarmamız gereken ders: Hepimiz Nehir kadar şanslı olamayabiliriz. Her zaman dikkatli olmak zorundayız. YAREN BALCI


118 KAPININ ARKASINDA NE VAR? Bir gün küçük bir kasabada bir aile yaşardı. Bu aile üç kişilik bir aileydi. Çocuklarının ismi Ege, Ege’nin annesinin ismi Yeliz, Yeliz Hanım’ın kocasının ismi ise Ahmet’ti. Ege ve ailesi çok eski büyük çok odalı bir evde yaşıyordu. Ege’nin odası üst katta anne babasının odası alt kattaydı. Ege 6. Sınıfa gidiyordu. Dersleri genel olarak iyiydi. Ayrıca Ege çok meraklı bir çocuktu. Bir gün Ege Eve geldiğinde eşyalarını alt kattaki kilitli odaya koymaya çalışırken annesi bunu fark etti ve oraya koymasına engel oldu. Ege sebebini sorunca “Yok bir şey.” dedi. Ege odasına ilerledi ve eşyalarını odaya bıraktı. Kıyafetlerini değiştirdi ve mutfağa ilerledi. Yemeğinin masada hazır olduğunu görünce oturdu ve yemeye başladı. Çok geçmeden annesi de onun yanında oturarak birlikte yemeye başladılar. Ege annesine: – Anne neden benim alt kattaki kilitli odaya girmeme izin vermiyorsun? – Ege bugün nasıl geçti? Ege annesinin konuyu değiştirmeye çalıştığını anladı ve annesine gününün güzel geçtiğini söyleyip odasına geçti. Yatağına uzandı ama aklında hep o soru vardı: Kapının arkasında ne var?


119 GİZEMLİ KAPI Ege okuldan geldi, eşyalarını odasına yerleştirdi. Yemeğini yiyordu ki babasının erkenden işten döndüğünü gördü. Ege babasına neden erken geldiğini sordu. Babası: – Ege, bugün annen ile evlilik yıl dönümümüz. Anneni yemeğe götüreceğim. Ege: – Tamam baba, dedi. Akşam yemeklerini yediler. Yeliz Hanım hazırlıklarını yaptı. Ahmet Bey de hazırlıklarını yaptı. Fakat Ege gelmek istemiyordu. Annesi Ege’ye gelmesi için söylendi. Ama Ege gelmemekte kararlıydı. Ahmet Bey ve Yeliz Hanım hazırlığını bitirince evden çıkıtılar. KAPININ ARDINDAKİ GİZEM Ege, anne babası gidince okul ödevlerini yapmak için odasına gitti. Ödevlerini bitirmişti. Televizyon izlemeye gidiyordu. Televizyonu açtı. İzlediği kanalı bir türlü bulamamıştı. Kanalları ararken ilginç bir haber ile karşılaştı. Haberde bilim insanları, geçmişten kalan bir Tirex’in günümüze kadar yaşama ihtimali olabileceğini söylüyorlardı. Ege buna çok şaşırdı. Kendi kendine nasıl böyle bir şey olabiliyor derken alt kattan bir ses geldi. Ege biraz ürpermişti. Çok kalın bir ses çığlık atıyor gibiydi. Ege aşağı kata indi. Aşağıya gittikçe sesin şiddeti artıyordu. Ses Ege’nin annesi Yeliz Hanım’ın yasakladığı kapının arkasından geliyordu. Ege çok korkuyordu. Ama çok meraklıydı Ege. Kapıyı yavaşça açtı. Karşısına merdiven çıkmıştı. Aşağı doğru indi.


120 Merdivenleri bitirdi ve karşısına bir de ne çıksın? Ege gözlerine inanamıyordu. Devasa büyüklükte bir dinozor kafesini kırmaya çalışıyordu. Dinozor kafesini kırmıştı Ege kaçmaya başladı. Dinozor onu kovalıyordu. Ege yere düştü. Bu arada ailesi geldi. Ahmet Bey Ege’yi kucağına aldı ve kaçtılar. Ege neden benden dinozor olduğunu sakladınız. dedi. Fatih Bey” Biz herkesten sakladık. Dinozor çok tehlikeli ve bir insanı görünce hırçınlaşıyor. Tüm dünyaya zararlı olabilir. O yüzden bizde onu yer altında tutsak ettik.” dedi. Ege babasına inandı. Hep birlikte birbirlerine sarıldılar ve mutlu bir şekilde hayatlarına devam ettiler. YUSUF EGE DERE


121 ASLA PES ETME Uzun süren ve geçmek bilmeyen kış ayları bitmişti. Her yeri kaplayan soğuk hava ve kara bulutlar, yerini masmavi gökyüzüne bırakmıştı. Sessizliğe bürünen doğa yeniden canlanmış, yazın gelişini kutluyordu adeta. Yazın gelmesiyle beraber okullar kapanmış, kimi çocuk yazlığına, kimisi de uzak yerlere gitmişti. İşte böyle gökyüzünün açık güneşli olduğu bir yaz sabahıydı. Pencereden içeri sızan güneşin ilk ışıkları ve kuş cıvıltıları ortalığı şenlendirmeye yetiyordu. Ezgi de çok heyecanlı bir şekilde uyanmıştı. Çünkü bugün diğer günlerden farklıydı. Her yaz okullar kapandıktan sonra arkadaşlarıyla beraber yazlığına giderdi. İşte bugün de yazlığa gitmek için sabah erkenden otobüsle yola çıkacaktı. Doğrusu Ezgi bugünü iple çekiyor, önceden yaşadıkları unutulmaz anılarını canlandırmak istiyordu. Acaba bu sefer neler yaşayacaktı? Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı: Oraya gitmek! Ailesiyle beraber tüm hazırlıkları zaten bir hafta öncesinden tamamlamıştı. Bunun için geriye sadece küçük planlamalar kalıyordu. Ezgi heyecanlı olduğu kadar annesi ve babası da heyecanlıydı. Babası biraz daha planlı ve sabırlı hareket etse de Ezgi’nin annesinin eli ayağına dolaşıyor, küçük bir detayı bile unutmamak için defalarca eşyaları kontrol ediyordu. Bu sırada Ezgi de kedisini son kez seviyordu. Artık yazlığa gidecekleri için kedisine bakma görevi teyzesine düşecekti.


122 Annesinin ona seslenmesiyle birlikte büyük bir coşkuyla yerinden kalktı ve valizleri taşımaya başladı. Evet, Ezgi’nin merakla beklediği o özel gün gelmişti! Artık yazlığına gidecekti. Bu yüzden hemen otobüse bindi ve koltuğuna oturdu. Yolculuk başlamıştı! Otobüs uzun ve yorucu geçen birkaç saatin ardından varış noktasına ulaşmıştı. Yolcular teker teker inerken Ezgi’nin aklına gelen bir soru içini kıpır kıpır etmesine yetiyordu: Acaba arkadaşları da orada mıydı? Ezgi her yaz buraya geldiği için yolu çok iyi biliyordu, arkadaşları da öyle! Ailesi ile birlikte güneşin bunaltıcı havasının altında yürürken her yere bakmayı da ihmal etmiyordu. Yazlığının yakınında bulunan meşe, söğüt ve palamut ağaçlarının yaprakları rüzgârın etkisiyle sallanıyor, sanki onları selamlıyordu. Orada bulunan masmavi denizlerin kokusu Ezgi’yi daha da heyecanlandırıyor, eski anılarını canlandırıyordu. Yerlerde bulunan renk renk çiçekler etrafa hoş bir görüntü katıyor, onlara baktıkça içindeki mutluluğu durduramıyordu. Ailesiyle hızlı adımlarla yürürken arkadaşlarını görmek için sabırsızlanıyor, yaşayacakları yeni maceraları düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Sonunda yazlık evlerine vardılar ve eşyaları bırakılar. Ardından Ezgi’nin annesi ve babası valizlerdeki giysileri dolaplara dizmeye, eşyaları düzenlemeye başladı. Ezgi ailesine yardım etmek istese de yapması gereken daha önemli bir iş vardı: Arkadaşlarıyla hasret gidermek! Yazlık evlerinden çıktıktan sonra önceden sözleşmiş oldukları buluşma yerleri olan parka gitti. Ender, Buğlem ve


123 Atlas da parka çoktan gelmişlerdi. Ezgi onlarla tekrar buluşmanın heyecanı ve mutluluğuyla arkadaşlarına sımsıkı sarıldı. Birbiriyle hasret giderdiler ve hâl hatırlarını sordular. Ezgi onların da kendi kadar heyecanlı olduğunu görünce daha mutlu hissetti kendini. Dört arkadaş beraber önce sohbet ettiler sonra da parkta hava kararıncaya dek oyun oynadılar. Bir oyundan başka oyuna geçerken enerjileri hiç tükenmiyor, sanki kışın soğuk acısını burada çıkarıyorlardı. Sonunda Buğlem yoruldu ve bir köşeye oturdu. Beline kadar uzanan siyah kıvırcık saçları yüzüne dağılıyor, yeşil gözleri karanlıkta parlıyordu. Burnu havada olan sakar bir kızdı Buğlem. Kendisi de yazlığa geldiği için mutluydu. En sevdiği manzaraya sahip olan ‘’güneşin batışını’’ en iyi gözlemleyebildiği yerdi burası. Yeniden bu manzarayı kaçırmamak için bir yere oturmuş ve arkadaşlarını da yanına çağırmıştı. Onlar da eski anılarından konuştular. Eskiden yaşadıkları unutulmaz anıları, gördükleri heyecanlı olayları… Dört arkadaş bunları konuşurken eski anıları canlanıyor, gözlerinin önünden akıp geçiyordu. Bu yaz yaşayacakları serüveni Ezgi başta olmak üzere hepsi merak ediyordu. Hava iyice karardı ve hepsi sözleştikleri gibi evlerine dağıldı. Tabi bu süre içerisinde dört arkadaşın ailesi de hasret gidermiş, havadan sudan konuşmuşlardı. Hepsi de eve çok yorgun bir şekilde vardılar. Uzun bir süre sonra ilk kez bu kadar fazla oyun oynadıkları için bitkin düşmüş, kafalarını yastığa koydukları an uyumuşlardı.


124 Gece derin uykuyla geçti. Güneş her zamanki gibi tüm dünyaya doğdu ve her yeri ısıtmaya başladı. Denizlerdeki dalganın kıyılardaki kayalara vurmasıyla çıkan huzur verici melodi etrafı şenlendiriyordu. Çocuklar sabahın erken saatlerinde uyanmışlar, kahvaltılıklarını alarak parkın yolunu tutmuşlardı. Piknik benzeri bir şey planladıkları için aileleri çeşit çeşit yemekler yapmıştı. Dört arkadaş yeniden parkta buluşup hem karınlarını doyurdular hem de koyu bir sohbete daldılar. Hepsi kışın yaşadıklarını anlatıyor, bir gülüyor bir üzülüyorlardı. En dikkat ve ilgi çekici olayları Ender anlatıyordu. Yardımsever biri olduğundan dolayı yaşlı bireylere nasıl yardımda bulunduğu anlatıyor, buna en çok da Buğlem şaşırarak dinliyordu. Bu sırada bir şey fark ettiler: Atlas yoktu! Nereye kaybolmuş olabileceğini düşünürlerken Ender hemen fikrini ileri sürdü: —Atlas az önce buradaydı, belki de bir işi vardır. Nasıl olsa birazdan gelir. Oyun oynamaya ne dersiniz, diye sordu. Bu fikri beğenen Ezgi ve Buğlem oyun oynamaya başladı. Aradan uzun bir süre geçti, üç arkadaş hâlâ oyun oynuyordu. Buğlem tam dinlenmek için bir kenara çekilecekken koşarak kendilerine doğru gelen birini gördü ve heyecanla “Hey, oraya bakın!” diye bağırdı. Kendilerine doğru gelen bu kişi Atlas’tan başkası değildi. Güneşte parlayan kızıl saçları ve yüzünü kaplayan çilleriyle çok şirin bir görünüme sahipti. Onlara koşarak gelmesinin tek bir sebebi olabilir diye düşündü Ender: Onlara söylemesi gereken bir haberi vardı!


125 Nefes nefese kalan Atlas heyecanla konuşmaya başladı: —Arkadaşlar size ilginizi çekebilecek bir haberim var! Kıvırcık siyah saçlarını arkaya doğru savuran Buğlem heyecanla sordu: —Haberin nedir acaba? Ardından Ezgi merakla: —Çok merak ettik doğrusu, diyerek karşılık verdi. Ardından ekledi: —Size göstermem gereken bir şey var. Benimle gelin diyerek hızlı adımlarla yürümeye başladı. Üç arkadaş merakla Atlas’ı takip ediyordu. Sonunda Atlasın gösterdiği yere vardılar. Çocuklar gözlerine inanamadı! Çünkü burada büyük bir afiş asılıydı. Afişin içeriğine göre bulmacaya benzer bir yarışma yapılacaktı. Tarihi ve yeri dışında yarışmanın kuralları belli değildi. Üç arkadaş afişi inceledikten sonra Buğlem isteksizce sordu: —Bu yarışmaya katılmamızı beklemiyorsun herhalde, değil mi Atlas? Bu afişte çok eksik var. Atlas heyecanla cevapladı: —Tabi ki de yarışmaya katılacağız! Baksanıza çok eğlenceli gözüküyor. Siz de istemez miydiniz sıradan günlerimizi değiştirmek?


126 —Üzgünüm Atlas, katılmak isterdim ama bu afişte yeterince bilgi yok. Yani demek istediğim bu yarışmaya katılmak için gerekli şartlara sahip miyiz, diyerek düşüncesini belirtti Ender. Ezgide kafasıyla onayladı Enderi. Atlas karşılık verdi: —Arkadaşlar, kaygılanmanıza gerek yok. Hem başvuru gününün yarın son olduğu yazıyor afişte. Eğer ailelerimizden izin alabilirsek birlikte gidip bu soruların cevabını bulabiliriz. Var mısınız böyle eğlenceli bir yarışmaya katılmaya? Atlas’ın bu sözlerine karşılık Ender, Buğlem ve Ezgi ikna olmuş ve yarışmaya katılmak için sabırsızlanmaya başlamışlardı. Yarışmalar genellikle heyecanlı ve daha önemlisi eğlenceli olurdu. Bu yarışmanın da böyle olacağını düşünüyordu dört arkadaş. Aksi takdirde nasıl olabilirdi ki? Büyük bir umutla ailelerinden izin istediler. Çok şanslılardı ki Ezgi, Buğlem, Ender ve Atlas’ın aileleri yarışmaya katılmak için izin verdiler. Ve onay alan çocuklar ertesi gün başvuru yapmak için aileleriyle beraber belirtilen yere gittiler. Başvurunun yapılması için belirtilen yer yazlıklarında bulunan restoranın yanındaki küçük bir yapının içerisinde yer alıyordu. Buraya varan dört arkadaş ve aileleri başvuru için detaylı bilgileri aldılar ve sonunda bu yarışmaya gruplar halinde katılabileceklerini ve yaşlarının yarışmaya uygun olduğunu öğrendiler. Ender başvuru formlarını inceledikten sonra arkadaşlarına döndü ve “Yarışmaya bizim gibi üç grup daha katılacak gibi


127 gözüküyor” dedi. Dört arkadaş çok heyecanlanmışlardı. Sabırsızlıkla yarışma gününü beklemeye başladılar. * * * Sayılı günler hızlı geçti ve yarışma günü geldi, çattı. Ender, Buğlem, Ezgi ve Atlas bu yarışma için çok heyecanlılardı. Yarışma yerine gidebilmek için ilk olarak aileleriyle vedalaştılar ve otobüse binerek heyecanla yola koyuldular. Kısa süre sonra çocuklar yarışmanın yapılacağı yere vardılar. Yarışmacılar otobüsten teker teker inerken karşılarında bulunan devasa yapıyı görünce gözlerine inanamadılar! Vardıkları yer koskocaman ve ürkütücü bir yapıya benziyordu. Yapının etrafını saran siyah boyanın rengi kendini griye bırakmış, önünü ve arkasını kaplayan bahçesinde bulunan uzun ve köklü ağaçlar oraya gizemli bir hava katmaya yetmişti. Gökyüzünde bulunan güneşi kapatan sayısızca kara bulut etrafa karamsarlık hissi veriyor, bu devasa ve sonu gözükmeyen yapının en üstünde bulunan kırık pencerelerin içinden yansıyan loş beyaz ışık onları heyecanlandırıyordu. Bu sırada çocuklar birbirlerine bakıyor, sanki sözcüklerle değil de gözleriyle konuşuyorlarmış gibi aynı duyguları paylaşıyorlardı. Ender, Buğlem ve Ezgi bu labirente benzeyen yapıdan biraz korksalar da Atlas çok cesur davranıyor, yapının içerisine girmek için sabırsızlanıyordu. Aslında yarışma görünürde çok basitti. Karışık odalardan oluşan bu yapıda tek yapmaları gereken odalardaki bulmacaları çözerek anahtarı bulmak ve kapıları rakiplerinden daha önce açmak olacaktı. Ancak yarışmanın bu kadar kolay olmayacağını labirentin içine girince anlayacaklardı.


128 Ender, Buğlem, Ezgi ve Atlas diğer yarışmacıların da kendilerinden farklı olmadıklarını gördüler. Hepsi de heyecanlanıyor, bulmacaları çözmek için sabırsızlanıyorlardı. İlk olarak dört grup uzun ağaçların gölgesi altında toplandılar. Oyunu yönetecek olan görevli kişi kura yapmaları için farklı renklere sahip olan mendillere aklından sayı vererek sakladı. Söyledikleri sayılara göre ilk grup sarı, ikinci grup kırmızı, üçüncü grup mavi ve dördüncü grup yeşil mendilleri çektiler. Ender, Buğlem, Ezgi ve Atlas’ın aldığı mendil mavi renkliydi, bunun anlamını çok iyi biliyorlardı. Mavi renkli kapısı olan yapıya gireceklerdi. Mavi renkli kapıya sahip olan labirente hızlı adımlarla yürümeye başladılar, rakipleri de öyle! Labirentin başına gelince durdular. Tam kapıyı açacakları sırada Ezgi “Hey, şuraya bakın!” dedi. Ezginin eliyle işaret ettiği yöne doğru baktıklarında kapının sağ alt tarafında orta büyüklükte, kumları altın renginde olan bir kum saati gördüler. Bu kum saatinin üzerine bir not iliştirilmişti. “Zamanını iyi kullan!” Bunun onlara bir mesaj niteliğinde olduğunu ilk anlayan Ender kum saatinin çalışmaya başladığını fark etti. Demek ki yarışma başlamış, zamanları ilerliyordu. Vakit kaybetmeden paslanmış mavi uzun kapıyı büyük bir gıcırtıyla açtılar. Sanki yüzyıllardır açılmamış bir kapı, içerisindeki bulmacaları çözmesi için dört arkadaşı içeri davet ediyordu. Acaba burada nasıl maceralar yaşayacak, nelere tanık olacaklardı? Bu sorunun cevabı ancak tek bir şekilde yanıtlanabilirdi: Labirente girerek! Dört arkadaş heyecanla içeri girdi, hiç bekledikleri gibi olmayan bu oda loş bir ışıkla aydınlanıyordu. İki büyük beyaz koltuk ve yastıklardan oluşan eski eşyalarla yepyeni gözüken


129 duvar kaplaması sanki birbirini tamamlıyordu. Odanın en kenarında orta büyüklükte kablolara bağlanmış bir televizyon, duvarlarda ise tabloların içinde çözülmeyi bekleyen üç basit yapboz bulunuyordu. Bunları gören dört arkadaş şaşkınlıklarını üzerinden atarak iş bölümüne başladılar. Atlas’ın parlak önerisi üzerine hepsi ipuçları aramaya başladılar. İlk olarak odanın en ortasında bulunan masanın üzerine göz attılar. Masanın en ortasında kırmızı renkli bir makas vardı. Dört arkadaş şaşkınlıkla ne yapmaları gerektiğini düşünürken Buğlem “Arkadaşlar, bence biraz daha ipucu arayalım.’’ diyerek fikrini öne sürdü. Ardından Atlas eliyle duvardaki tabloları işaret ederek “Ender, Buğlem ve Ezgi siz buradaki yapbozları tamamlayabilirsiniz, ben de etrafı inceleyeceğim “ dedi. Ender, Buğlem ve Ezgi tablolardaki çok karışık olmayan yapbozları her biri bir tanesini yapacak şekilde çözmeye başladı. Yapbozlar sandıkları gibi eğlenceliydi. Yapbozları tamamlarken en keyif duyan Ezgi oldu. Bir yandan bitirmeye çalışıyor, bir yandan da elindeki kum saatine bakıyordu. Bu sırada Atlas’ın odada bakmadığı yer kalmamıştı: Koltuklar, masa, televizyon, duvarlar… Sonunda bir ipucu buldu ve çok sevindi. Yastıkların birinde siyah dikiş izi vardı. Masadaki makası heyecanla kaptığı gibi yastığın dikiş bölümünü kesmeye başladı. Burayı kesmeyi düşünmüştü, aksi takdirde kesebileceği başka bir yer gözükmüyordu. Ender başta olmak üzere Buğlem ve Ezgi de yapbozlarını hızla tamamlamışlardı. Tamamladıkları anda tabloların arkasından ilginç bir şey çıktı. Üç çocuk heyecan ve korkuyla


130 tablolardaki eşyayı aldılar ve çok şaşırdılar. Evet, bu sıradan bir pildi! Pil ve makas arasında nasıl bir bağlantı olabilirdi ki? Hemen düşüncelerini Atlas’a paylaşmak için hevesle döndüklerinde Atlas’ın elinde bir televizyon kumandası olduğunu fark ettiler. Atlas elindeki bu kumandayla televizyonu açmaya çalışıyor, tüm tuşları deniyor ama televizyon bir türlü açılmıyordu. Atlas; Ender, Buğlem ve Ezgi’nin elindeki pilleri görünce gözleri sevinçle parladı. Ezgi “Yapbozları tamamlayınca bunları bulduk.’’ dedi. Heyecanla pilleri Atlas’a verdi. Atlas da hemen ekledi: —Masada bulduğumuz makasla yastıklardan birini kestim ve içinden bir kumanda çıktı, dedi. “Bu pilleri kumandaya takarsak da televizyonu çalıştırabiliriz.” dedi televizyona bakarak Ender. Atlas pilleri kumandaya taktı ve bir düğmeye basmasıyla televizyon açıldı. Televizyonda çıkan görüntü hepsini şaşırtmaya yetmişti. Görüntüde beş tane sayı ve sayıların üstünde de onları simgeleyen beş renk vardı. Bunların anlamını hiçbiri bilmiyordu. Buna rağmen yeniden ipuçları aramaya başladılar. İpuçlarını ararken de ellerinden geldiğince hızlı olmaya çalışıyorlardı. Ezgi yeniden tablolara bakıyor, Buğlem televizyondaki sayılara anlam vermeye çalışıyor, Atlas kestiği yastıkları teker teker inceliyor, Ender ise dolapları araştırıyordu. Bu sırada Ender bir şey fark etti. Dolabın üstünde beş renk vardı ve bu renklerin altında seçmesi gereken sayılar vardı! Heyecanla arkadaşlarını çağırdı ve hemen televizyonda yazan renklerin simgelediği sayıları girmeye başladılar. Dört arkadaş sayıları


131 girdiği anda dolabın kilidi açıldı. İçinde ne olduğunu en çok Ezgi merak ediyordu, bu yüzden de dolabın kapısını açma görevi ona düştü. Ezgi çok meraklı bir kızdı. Çoğu zaman merakına yenik düşer, bilmediği şeyleri öğrenmek için sabırsızlanırdı. Bu odada da ipucu bulmak için her yere bakmak istemiş, bu yüzden biraz zaman kaybetmişlerdi. Ezgi büyük bir heyecanla dolabın kapağını açtı ve içinden bir anahtar çıktı! Çocuklar küçük sevinç çığlıkları ve tezahüratlar eşliğinde, Atlas önderliğinde anahtarla odanın kapısını açtılar. O sırada Ezgi’nin aklına kum saati geldi. Onu da yanına aldı. Kum saatine baktığında yaklaşık zamanının dörtte birinin diğer bölmeye doğru yavaşça aktığını gördü. Bu kötü bir haberdi. Daha açmaları gereken dört kapı daha vardı ve zamanlarının çeyreği bitmişti bile! Yoksa sandıklarının aksine daha mı hızlı olmaları gerekiyordu? Ezgi bunları düşünürken arkadaşlarına bahsetmemesi gerektiğine karar verdi. Arkadaşlarının da moralinin bozulmasını istemiyordu… Dört arkadaş heyecanlı bir şekilde yeni odaya girdiler: Burası büyük ve gösterişli bir yatak odasıydı. Odanın en ortasında uzun bir yatak, yanlarında küçük sehpalar ve büyük bir masa vardı. Bu odanın duvarında bulunan çini motifleri ve vazolar buraya hoş bir hava katıyordu. Dört arkadaş heyecanla her yeri aramaya koyuldular. Burası büyük bir oda olduğu için nereden başlayacaklarını tam olarak bilmeseler de hızlı davranmalıydılar. Aradan uzun bir zaman geçti. Hiçbiri tek bir ipucu bile bulamamışlar, her yeri en ince ayrıntısına kadar aramaktan


132 yorulmuşlardı. Bu sırada duydukları gürültülü bir sesle irkildiler. Sesin geldiği yöne doğru ürkerek baktılar. Gördükleri manzarayı hiçbiri tahmin edemezdi. Buğlem yanlışlıkla bir vazoya çarpmış ve vazo yere düşerek kırılmıştı. Buğlem’in sakar olduğunu üç arkadaş da biliyordu ama böyle bir şey yapabileceği akıllarının ucundan bile geçmezdi. Buğlem üzüntüyle yere bakarak defalarca özür diliyor, bir yandan da vazonun yere düşen kırıklarını topluyordu. Ender “Dur, biz de yardım edelim!” diyerek yardıma geldi. Kırıkları toplarken vazonun arasına ilişmiş bir not gördü. Sevinçle notu açtı. Bunun bir ipucu olduğunu dört arkadaşın tahmin etmesi hiç de uzun sürmedi. Notu okudular. Z,M,N Buğlem sayesinde bir not buldukları için ona teşekkür etmeyi de ihmal etmediler. Bunu okuyan dört arkadaş şaşkınlıkla birbirine baktı. Ezgi heyecanla “Arkadaşlar, ben bu harfleri nereye kodlayacağımızı biliyorum!” diyerek büyük masanın olduğu yere doğru koştu. Ezgi heyecanla büyük, beyaz masanın ikinci çekmecesini açtı ve içerisinden kahverengi tahtadan yapılmış şifreli bir kutu çıkardı. Ama bir sorun vardı: Notta üç harf yazılıyken, şifre için girilmesi gereken beş harf vardı. Dört arkadaş uzun bir süre düşündü. Farklı yerlere baktılar ama görünürde bu kutudan başka bir şifreli veya ipucu taşıyan eşya gözükmüyordu.


133 Bu sefer daha dikkatli baktılar kutuya. Nottaki harflerden ilerleyerek birçok seçenek denediler, ama hiçbiri kutunun kilidini açabilecek doğru yanıt değildi. Kutuyu incelerlerken birdenbire Ender sevinçle “Buldum!” diyerek bağırdı. Çocuklar meraklı gözlerini Ender’e çevirdi ve onu dikkatle dinlemeye başladılar: —Fark ettiyseniz notta sessiz harfler yazılı. Bu kutuya sadece üç harfi girsek de harfleri iki kere yazsak da kilit açılmadı. Ben de bu harflere sesli harfler de ekleyerek anlamlı bir kelime oluşturdum: ZAMAN Bunun üzerine çocuklar hep bir ağızdan —Aaaa! Biz bunu nasıl düşünemedik, dediler. Çocuklar heyecanla şifreyi denediler, evet doğruydu! Kilidi açtılar ve kutunun içinde bir işaret oku gördüler. Bu işaret sağ tarafı gösteriyordu; yani diğer vazoyu… Dört arkadaş işaret edilen yer olan diğer vazonun içinde bazı sayılar yazdığını fark ettiler. Atlas’ın yön göstermesiyle beraber vazodaki sayıları kapının yanındaki şifreye girdiler. Doğru olmasıyla birlikte aldıkları anahtarı da kapıyı açmak için kullandılar. Bu sırada Ender şifreyi nasıl çözdüğünü anlatıyordu. Çocuklar birbirleriyle konuşurken akıllarına şifreye de konu olan “zaman” geldi. Acaba ne kadar zamanları vardı ve kum saati neredeydi? Bu soruların cevabını bulmak için Ezgi’ye sordular. Nasıl olsa kum saatini taşıma görevi kendisindeydi. Ezgi isteksiz de olsa kum saatini verdi.


134 Dört çocuk zamanlarının yarısının bitmiş olduğunu öğrenince hem üzüldüler, hem de tedirgin oldular. Çok yorulmuşlardı, ama kaybedecek vakitleri yoktu. Hızlı bir şekilde üçüncü odaya girdiler. Üçüncü odanın çok sevimli bir görünümü vardı. Duvarları pembe boyalarla kaplı bir sürü oyuncağın bulunduğu yerdi burası. Görünüşe bakılırsa çocuk odasına benziyordu. Ayrıca oda çok aydınlıktı. Dört arkadaş perdeye doğru ilerlediler ve perdenin altında bir kutu olduğunu fark ettiler. Kutuyu açtılar ve içinden bir fener çıktı. Çocuklar feneri neden kullanacaklarını anlamamışlar, birbirlerine soru dolu gözlerle bakmışlardı. —Bu feneri ne yapacağız ki, zaten oda çok aydınlık, diyerek güldü Atlas. —Hızlı düşünmeliyiz arkadaşlar. Zaten ilk iki odada fazla zaman kaybettik, dedi Ender düşünceli bir şekilde. —Feneri genelde ne zaman kullanırız, diye sordu Buğlem. Buğlem’ in bu sorusunun cevabını dört arkadaş da çok iyi biliyordu. Bu yüzden odayı aydınlatan tüm lambaları kapattılar. Ardından Ender fenerin ışığını açarak duvara doğru tuttu. Duvarda fener ışığıyla beraber bazı yazılar belirginleşti. Duvarda yazan bir sayı örüntüsüydü. “4, 13, 40, 121...” Bütün gözler matematikte çok başarılı olan Ender’e çevrilmişti.


135 Çocuklar bu örüntüdeki sayılar arasında bir ilişki bulmaya çalıştılar. Sayıları topladılar, çıkardılar, çarptılar, böldüler… Beraber tartıştılar, akıllarına gelen her türlü şeyi denediler ve sonunda örüntünün kuralını birlikte buldular. Örüntünün kuralı sayıyı “3” ile çarpıp “1” ile toplamaktı. Bu yüzden örüntünün 4. adımını bulmak onlar için zor olmadı. Hemen duvarın yanındaki şifreli kutuya “364” yazdılar. Verdikleri şifre doğru olacak ki oyuncakların arasında bulunan çalar saat çalmaya başladı. Heyecanlı bir şekilde çalar saati aldılar, evirip çevirdiler. Çalar saatin arkasında “kırmızı, mavi ve sarı” nın yazılı olduğunu gördüler. Üzerlerinde bulundukları, tebeşirle çizilmiş “seksek” sayılarının da üzerinde bu renklerin bulunduğunu fark ettiler. Renkleri sırasına göre dizdikleri anda gizli bir bölme açıldı. Gizli bölmenin içindeki anahtarı kaptıkları gibi kapıyı açtılar. Yeni oda onları bekliyordu! Dördüncü oda mutfağa açılıyordu. Mutfağın içerisinde dolaplar ve yemek masası vardı. Çocuklar mutfaktaki dolapların çekmecesinden yemek masasına kadar olan her yere baktılar ve odada birtakım oklar bulunduğunu fark ettiler. Renkli okların her biri musluktan akan suları işaret ediyordu. Dört arkadaş okların devamında bir çaydanlığı gösterdiğini fark ettiler, aralarında bağlantı bulmalıydılar. Atlas’ın önerisi üzerine dolaplarda buldukları bir bardağa su koydular ve suyu çaydanlığa boşalttılar. Şimdi yapmaları gereken şey çaydanlığın içindeki suyu kaynatmaktı. Ezgi’nin bulmuş olduğu çakmakla aralarında en cesur olan Atlas çok dikkatli bir şekilde çaydanlığın altını yaktı. Neden yakması


136 gerektiğini bilmeseler de cevabı öğrenmeleri uzun sürmedi. Çaydanlıktan çıkan su buharlaşmaya başladı, çocuklar dikkatle bakınca bu su buharının çıktığı ocağın yukarısında bulunan cam tavanın üstünde geometrik şekiller belirmeye başladığını fark ettiler. Bu şekillerin aynısı tabloların yanındaki düğmelerde de vardı. Zaman kaybetmeden şekilleri sırasıyla girdiler ve ardından bir ses duydular. Birdenbire tavandan açılan gizli bir bölmeden bir poşet düştü. Çocuklar merakla poşeti açtılar ve içinde bir küçük çapa olduğunu fark ettiler. Çapayı biraz kurcalayınca sapının üstünde bir yazı belirdiğini gördüler… ”Halının altında” Vakit kaybetmeden halıyı bir kenara çektiler ve gözlerine inanamadılar! Burada anahtarı bulmak için çapayla kazmaları gereken bir toprak yığını vardı. Dört arkadaş canla başla toprağı kazıyorlardı. Kazdıkça daha da yaklaşıyorlardı çıkışa... Uzun zaman geçti. Buğlem yorgunlukla “Arkadaşlar, üzgünüm ama ben çok yoruldum. Sanırım devam edemeyeceğim.” dedi. Üç arkadaş şaşkınlıkla bir Buğlem’e bir kum saatine baktılar. Zaman hızla akıyordu. Ezgi umutla Buğlem’e: —Hadi Buğlem, bu zamana kadar hiç pes etmedik, yolumuzun çoğunu bitirmişken neden devam etmiyoruz, dedi. Buğlem ise: —Zaten zamanımız çok az kaldı ve biz hala anahtarı bulamadık. Açmamız gereken bir oda daha var ve düşünmekten çok yoruldum, dedi. Ardından Ender:


137 —Hadi Buğlem, yapabilirsin! Bizi burada yarı yolda mı bırakacaksın? Şimdiye kadar hep birlikte devam ettik. Sadece son bir kapı kaldı. Hadi arkadaşlar, toparlanın, bunu başarabiliriz! Arkadaşlarının bu sözleri üzerine Buğlem toprağı kazmaya devam etti ve anahtarı buldular. Artık açacakları son bir kapı ve çok az zamanları kalmıştı. Acaba başarabilecekler miydi? Beşinci odaya heyecan ve umutla girdiler. Ancak gördükleri manzara karşısında büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Beklediklerinin aksine bu odada hiçbir eşya yoktu. Sadece duvarda bozuk bir saat, perdeler ve duvarlar… Dört arkadaş bu ürkütücü odaya girdikleri anda her yerde ipucu aramaya başladılar. Perdelerin arkasına ve önüne baktılar. Ne iliştirilmiş bir not ne de şifreli herhangi bir şey… Ardından duvarlara baktılar, dokundular. Ancak duvarlarda da her şey normal gözüküyordu. Daha sonra Atlas ve arkadaşları duvarın bir kenarında bulunan siyah, eski lambayı ve yanında bulunan mumu incelediler. Lambayı açıp kapattılar. Ama değişen hiçbir şey olmadı ve ipucu bulamadılar. Dört arkadaş dehşete kapılmış, korkuyla ne yapabileceklerini tartışıyorlardı. Bu sırada kum saatine baktıklarında zamanlarının ne kadar daralmış olduğunu gördüler. Çocuklar yorgunlukla duvarın bir köşesine iliştiler. Artık hiçbirinin düşünecek hali kalmamış, pes etmişlerdi. Uzun bir süre boyunca hiçbir şey yapmadan sadece oturdular. Hepsi de çaresizce yere bakıyordu, sadece biri dışında: Atlas.


138 —Arkadaşlar yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Neden hemen pes ediyor, ipuçlarını aramıyoruz, dedi üzüntüyle Atlas. Ardından Buğlem çaresizce kollarını yana doğru açarak: —Artık ne yapabiliriz ki? Odada her yere baktık: Perdeler, lamba, saat… Hiçbir şey bulamadık. Üzgünüm ama bu kapıyı açabileceğimizi sanmıyorum. Sanırım bu kadarmış, dedi. Ender yerinden doğruldu. Yaşadıklarını akıllıca düşündü ve kararlılıkla konuşmaya başladı: —Arkadaşlar bu noktaya kadar geldiysek bu hepimizin sayesinde. Şu ana kadar açtığımız dört kapıdaki bulmacaları birlik ve beraberliğimiz, hiç sönmeyen umudumuz, kararlılığımız ve bitmeyen inancımızla çözdük. Birimizin eksiğini diğerimiz tamamladık. Eğer takım çalışması yapmadan bulmacaları çözmeye çalışsaydık, eminim onları çözemezdik. Ne de olsa birlikten kuvvet doğar. Yarışmalarda önemli olan şey ödül değildir. Biz de zaten buraya ödül için değil, Atlas’ın önerisiyle eğlenceli vakit geçirmek için geldik. İnsanlar hayatında birçok engelle karşılaşır. Önemli olan bu engellerin varlığı için üzülmek değil, elimizden ne geliyorsa yaparak pes etmemektir. O zaman buraya neden geldiğimizi düşünün. Sadece girmemiz gereken bir oda kalmışken neden hemen pes ediyoruz? Kum saatimizdeki zaman bitmek üzere olabilir ama süremiz hala devam ediyor. Var mısınız devam etmeye? Ender’in bu motive edici sözleri üzerine dört arkadaş da ayağa kalktı ve kararlılıkla aynı anda bağırdı: —ASLA PES ETME!


139 Bunu söyledikleri anda bu sözün gürültülü yankısıyla durmuş saat birden hızla çalışmaya başladı. Çocuklar saati dikkatlice incelediler ve ardından saatteki yelkovan ve akrebin üzerinde olan sayıların onlara ipucu olabileceğini anladılar. Çünkü aslında saatteki yelkovan yürümeleri gereken yönü, akrep ise kaç adım atmaları gerektiğini gösteriyordu. Dört arkadaş heyecanla saate baktılar: 04.45 “Yani sola doğru dört adım” diye düşündü Ender ve düşüncesinde yanılmamıştı. İlerlediği bu yerin altı gıcırdıyordu! Gıcırdayan yere ayaklarıyla bastıklarında tahtaların sökülebileceğini anladılar ve tahtaları teker teker sökmeye başladılar. Sonra buranın içinde bir kutu olduğunu gördüler ve kutuyu heyecanla açtılar: Anahtar içerisindeydi! Kum saatinde altın renkli son kumlar diğer tarafa doğru dökülmeye başlamış, zamanlarının bitmesine saniyeler kalmıştı. Atlas anahtarı kaptığı gibi son hızla kapıya doğru koştu ve kapıyı büyük bir gıcırtıyla açtı. Kum saatindeki son kum da dökülmek üzereydi ki kapıyı açmış, bunu hep birlikte başarmışlardı! Kapıyı büyük bir heyecanla açan dört arkadaş bahçeye ulaştıkları anda sevinçle birbirlerine sımsıkı sarıldılar. O sırada orada bulunan aileler ve görevliler de bu güzel olayı kutluyor, bu dört arkadaşı defalarca tebrik ediyorlardı. Çünkü yarışmayı onlar kazanmışlardı. Duyduklarına göre bir grup pes etmiş, diğer grup kurallara uymamış ve geriye kalan grup da hala çıkamamıştı. Kazanan bu dört arkadaş olduğu için sıra ödüllerini vermeye gelmişti. Küçük bir ödül töreni ile ödüllerini sahiplerine verdiler. Ödül en sevdikleri grubun konserini ücretsiz


140 izleyebilecekleri dört biletti. Çocuklar bu ödülü görünce çok sevindiler. Eğlenmek için katıldıkları bu yarışmada asla pes etmemeyi ve birlik oldukları zaman her şeyin üstesinden gelebileceklerini anladılar. Aslında en güzel hediye buydu onlar için. Birbirlerine tekrar sarıldılar ve yazlığın yolunu tuttular. O sırada sevinçle bağırarak şu sözcükleri tekrarlıyorlardı: —ASLA PES ETME! ASYA BAYRAM


141 KÖYDE BİR YAZ Merhaba, ben Halil. Sizlere bu yaz köyüme yaptığım yolculuğu ve köyde yaşadıklarımı anlatacağım. Cumartesi akşamını pazar sabahına bağlayan geceydi yola çıktık. Pazar sabah saat yedi gibi köye vardık. Yorgun olduğumdan erkenden uyumuşum. Sabah uyandığımda ilk işim etrafı gezmek oldu. Etrafı gezerken evin yanına bir bakkal açıldığını fark ettim. İçeri girip selam verdim, hayırlar diledim ve eve gittim. Akşama kadar köy içinde dolaşarak akrabalarımla ve arkadaşlarımla görüşüp vakit geçirdim. Akşam evin üst katında olan balkona çıkıp yıldızları izledim. Çok yorgun olduğum için saat daha dokuz olmadan yine uyumuşum. Sabah oldu, köydeki ikinci günümdü. Güne ineklere su vererek başladım. Dışkılarını temizledim, suladım, tavuklara yem attım, sularını temizledim. Akşama kadar hayvanlarla uğraştım. Akşam olunca da babamdan rica ettim, onunla elimize bir fener alıp dışarıya çıktık. Vahşi hayvan var mı, diye bakınmaya. Köyümüzde kurt, tilki, çakal gibi hayvanlarla sık sık karşılaşabiliyorduk. Ben bir kurt sever olarak kurt görme hevesiyle fenerimi dağlara tutuyordum. Fakat hiçbir şey göremeden geri döndük. Sabah babam beni erkenden uyandırdı çünkü tarlaya gidecektim. Traktörün arkasına bindim ve tarlaya doğru yola çıktık. Tarlaya vardık, ben elimde tırpan ile ekinleri biçmeye başladım. Arkamda babam traktörü biçerdöverin arkasına götürüyordu. Ben de babama özenip traktör sürme hevesine


142 kapıldım. Tarlada çok yorulmuştum ve akşam olduğu için eve gittik. Çok aç olduğum için direk sofranın başına oturdum. Sofranın başında dedem bana çocukluk anılarını anlattı. Sofradan kalkıp yatağıma doğru yol alırken dışarıdaki köpeğimiz Toni’ nin yanına gitmek geldi aklıma. Toni yaşlı ve hasta bir köpekti. Fakat dedemden dinlediğime göre eskiden civarda ona ’’Kurt boğan’’ derlermiş. Dedem bana Toni’ yi şöyle anlatırdı. Gençliğinde o kadar güçlüymüş ki köyün içine inen kurt, tilki ne var ne yok boğarmış. Civar köylerdeki insanlar Toni’ yi satın almak bile istiyormuş. Hatta bir gün kümese tilki girmiş tavuk yemek için ama hiç tavuk yiyemeden Toni’ nin gazabına uğramış. Toni’ nin yanına gidip başını sevdim, sonra uyumak için eve girdim, yatağıma doğru yol aldım. Sabah uyandığımda dedem: —Hayvanları gütmeye gidiyoruz, dedi. Ben: — Babam da gelecek mi, diye sordum. Dedem: —Baban biçtiğimiz ekinleri satmaya gitti, dedi. Dedemle dağlara doğru yol aldık. Yürüdük, yürüdük, yürüdük ;çok fazla yürüdük. Dedeme:


143 —Çok yoruldum dede birazcık durup dinlensek, dedim. Yanından geçtiğimiz kayaların üstüne oturduk. — Hiç yılan gördün mü dede? —Elbette, görmez miyim? dedi. — En son ne zaman ve nerde dede, ne kadar büyüktü? — En son yine hayvan güderken ağacın altında yavru bir yılan gördüm. Bir metre vardı, dedi. İneklerin yiyebileceği otlar için yola devam ettik. Dedem az kaldığını söyledi. Sonunda güzel, boy boy otların olduğu bir tepeye geldik. Dedem bir ağacın altına geçip beni çağırdı ve: — Ben biraz kestireceği; ineklere gözün gibi bak, dedi. Ama olan olmuştu, ben dedemin göz bebeği olan ineğini kaybetmiştim. Nasıl oldu anlayamadım birden gözden kayboldu. Dedem uyanmadan ineği bulmam lazımdı. Deliye döndüm, sağa sola koşturdum. Bir yandan da dedemin uyanmaması için dualar ediyordum. Allah duamı kabul etmiş olacak ki tepenin ardında, hayvanların yalağından su içtikleri çeşmenin başında kana kana su içerken buldum onu. Hemen sürünün yanına götürdüm, o da artık sürünün içinde otluyordu. Dedem uyandı ve ona olanları anlattım. Aferin evlat, hadi artık eve dönelim, dedi. Davarları önümüze kattık yola koyulduk. Eve geldik, yemeğimi yerken bir yandan da keyifle


144 yarışma programı izledim. Reklam arasına girdi, benim de yemeğim bitti. Sofradan kalkıp babamdan telefonunu rica ettim, yatağıma gidip abim ve annemi aradım. Telefonu annem açtı ve ona: “Anne keşke yanımda olsan, dedim. Henüz birkaç gün geçmesine rağmen özlemiştim. Annem de :”Keşke oğlum ama işimden izin alamadım, o yüzden de gelemedim biliyorsun.” dedi. Biraz konuşup haberler aldıktan sonra yattım. Ertesi sabah babamdan bana traktör sürmeyi öğretmesini istedim. Gülümsediğine göre kabul etmişti. Traktöre bindik, tarlaya doğru giderken ben de etrafı izliyordum. Manzara o kadar güzeldi ki gözlerimi alamıyordum. Tarlaya geldik ve ben traktörün direksiyonuna geçtim. Babam yanımda bana ne yapmam gerektiğini söylüyordu. Çok mutluydum ama neredeyse traktörü deviriyordum. Babam bana çok kızdı ama ben öğrenmekte kararlıydım. Eve döndüğümüzde misafir vardı. Babaannem beni içeriye çağırdı, yarı açık kapının arasından gelen misafirin kızı Sude’ yi gördüm. İçeri girdim, misafirlerin elini öptükten sonra dışarı çıkmak istediğimi söyledim babama. Babam, Sude’yi de yanıma almamı söyledi. O buraları bilmiyor, biraz tanıtırsın, dedi. Sude’yi aldım, başladık gezmeye: bakkal, okul, sağlık ocağı… Gezdik, dolaştık köyün içini ve eve geldik. Babama: —Traktör sürmeyi öğrenmek istiyorum, köydeki bütün çocuklar biliyor. Ben de bilmek istiyorum, dedim. Babamla traktöre bindik. Ben önde, babam arkada oturduk. Vites atmayı dönüş


145 yapabilmeyi gösterdi babam. Çok mutluydum ama babam bugünlük bu kadar yeter dedi. Eve doğru yol aldık. Hala inanamıyordum, traktör sürmeyi öğreniyordum ben. Akşam beni yemeğin başında bekliyorlardı. Bekletmeden sofraya gittim ve yine dedem bana hikayeler anlattı. Bu hikayeleri çok seviyordum hatta dedemin hikayelerini dinlemek için akşamı iple çekiyordum. Ertesi gün köyün içine indim ve okulun yanında bir grup çocuk “aşık oyunu” oynuyordu. Amcamın çocukları ise saklambaç oynuyordu. Beni de oyuna çağırdılar, onlarla biraz oynadım. Burada bilgisayar olmadan bağda bahçede oyunlar oynuyor çocuklar. Az ilerde bir ablanın komşusuyla sohbet ettiğini gördüm. Yanlarından geçerken duydum. Dün gece köye kurt sürüsü inmiş. Ablanın kafeste ne kadar horozu, tavuğu, nesi varsa hepsi telef olmuş. Üzgündü ama köy hayatında bunları yaşamak şehir hayatının karmaşık yalnız hayatlarına tercih edilir diye düşündüm. Evin yolunu tuttum. Eve gelirken yolun kenarında yavru köpekler gördüm. Bir abiden bunların annelerinin olmadığını, köyden gelen geçenlerin et kemik ile beslediklerini öğrendim. Evden sabahtan kalan et ve kemikleri getirip onlara verdim. Akşama kadar onlarla oyun oynadım. Akşam olduğu için eve gittim, içeri girdim ki babamlar yemek yiyor. Hemen elimi yıkayıp sofraya geldim, oturup kuru fasulyemi yemeye başladım.


146 Ben yemek yerken dedem yine hikâye anlatıyordu. Ama benim aklım köpeklerde olduğu için evden çıkıp gece olmadan onlara yemek götürdüm. Eve döndüm ve yattım. Tarlada işler bizi bekliyordu. Tarlaya gittik. Babamla dedem, tırpanla ekini biçtiler. Sonra babamın çağırdığı biçerdöver geldi. Ben şok içinde idim çünkü bu makine devasa boyuttaydı. Makinenin biçmesini hayretle izliyordu. Çok etkileyici bir makineydi, gözümü alamıyordum. Tarlayı bir saatte biçmişti. Biz tırpan ile biçerken günler alıyordu. Bu makine cidden çok güzeldi. Yorgun olduğum için eve geldiğimde sıcak bir banyo yaptım. Dedem koltukta uyuyakalmıştı, çok yorulmuş tarlada. Ben de babamla sohbet ettim. Babam bana: —Yarın çok işimiz var, enerjini topla, dedi. Odama gidip yattım orda hava erken kararıyordu. Sekiz gibi akşam oluyordu, ben de o saatler de yatıyorum. Ertesi gün olmuş ve beni çok erken kaldırmışlardı. Zile’ ye gidecektik. Babamın arabasıyla gittik. Babaannem ile babam alışveriş yaparken dedem dağlarda inekleri otlatıyordu. Babamdan aldığım para ile kendime atıştırmalık bir şeyler aldım. Arabaya gittim ve beklemeye başladım, babamlar geldi ve eve doğru yola çıktık. Eve vardığımızda babamla tankeri traktöre bağladı. Birlikte su doldurmaya gittik. Traktörün arkasında olan tanker


147 su ile dolduğun da tam üç ton oluyordu. Traktör dört ton, tam yedi ton ağırlık olduğundan normalden daha yavaş sürüyordu. Köyün içindeki daracık yollardan geçerek eve geldik. Aldığım atıştırmalıkları terasa çıkıp manzara eşliğin de yiyip içtim. Onları yedikten sonra dedemle kurt oyuklarını, tilki oyuklarını gezmeye gittik. Eve geldiğimde köpeğimiz kapıda yoktu. İnekleri getiren çobana yardıma gittiğini öğrendim. Sobayı yakmak için odun topladım. Ertesi gün tek başıma inekleri otlatacaktım ve çok yorulacaktım. Bu yüzden ahıra inip yedi ineğin hepsinin rengini ve ismini öğrendim. Bana alışmaları için de onlara su ve yem verdim. Gerçi az da olsa beni tanıyorlardı. Ertesi gün oldu ve beslenme çantamda yumurta, peynir, zeytin, su, yoğurt, patates ve çikolata vardı. Dağlara doğru yola koyuldum. Bir çayıra geldim ve inekleri orda salıp otlanmalarını gözledim. Köpeğim Toni ve yavrusu Duman da yanımdaydı. Ben hayvanları gözlerken köpekler de bir ağacın altında yatıyorlardı. Neşe çayırının içinden geçtim ve aç olduğum için bir akasya ağcının dibine oturup patatesimi, yumurtamı yemeye başladım. Akşama doğru dönecektik, eve gitmek için daha çok zaman vardı. Oyalanacak bir şey arıyordum. İlerde bir nehir vardı, ona “Altı Petek” diyorlardı. Hayvanları orda suladım ve nehirden karşıya geçirdim. Ama kurtlarla karşılaşabileceğim den biraz korkuyordum. Allahtan köpeklerim yanımda idi. Akşam olmuştu eve doğru yol aldım. Yorgunluğuma yenik düşüp uyuyakalmışım. Uyandığımda mutfağa gidip babamla


148 dedemin konuştuğu şeye kulak misafiri oldu. İkinci tarladaki samanları satacaklarmış. Buna çok sevindim çünkü dedem bana ekinleri sattığı zaman harçlık verecekti. Babamla dedem ekinleri satmış olarak eve geldiler. Sonunda harçlığımı aldım ama babamın izni bitmiş işine dönmesi gerekiyordu. Artık dönme zamanı gelmişti. Güzel bir yaz geçirmiştik. Babaannem ve dedem ayrıldığımıza üzülüyorlardı. Onlardan kışın İstanbul’da görüşmek üzere söz aldık ve yola çıktık. Arkamızdan su döktüler, ağladılar. Biz de buruktuk. Anneme ve ağabeyime kavuşacak olmanın sevinciyle ve güzel anılarla ayrıldık. Yazı unutmam mümkün değildi. HALİL DENİZ TAVŞAN


149 GİZEMLİ KUTULAR Bir zamanlar, güneşin sık sık gülen yüzünü gösterdiği, rüzgârın sessizce estiği küçük ve mütevazı bir köyde, yoksulluk içinde yaşayan bir aile varmış. Bu ailenin, çok meraklı biri kız diğeri erkek iki çocuğu varmış. Kız çocuğun adı İdil'miş. İdil; uzun, dalgalı, kumral saçları güneş ışığında parıldar, gözleri merakla ışıldar ve yüzünde her zaman merak dolu bir tebessüm belirirmiş. Bir gün, İdil, köyün dar ve taşlı ama bir o kadar da çiçeklerle dolu sokaklarından geçerken, renkli çarşıya varmış. Çarşı, her türlü ürünün satıldığı, alıcılarla dolup taşan, gürültülü ve canlı bir yermiş. Çarşıda, insanları cezbeden görüntüleriyle cafcaflı kıyafetler, taze meyveler ve egzotik baharatlar tezgâhlarda sergilenirken, satıcıların çağrıları ve pazarlık sesleri havada uçuşuyormuş. Bu renkli ve hareketli ortamda çok meraklı bir kız olan İdil'in dikkatini, köşedeki küçük bir tezgâh çekmiş. Tezgâhın arkasında, yaşlı ve yüzünde gizemli bir ifadeyle oturan bir satıcı duruyormuş. Satıcının önünde, sıradan görünen, fakat gizemli bir hava saçan üç küçük kutu duruyormuş. Eskimiş ahşaptan yapılmış, basit kutular İdil’in daha ilk bakışta ilgisini çekmiş. İdil, merakla satıcıya yaklaşmış ve "Bu kutular ne işe yarıyor ve fiyatları ne kadar?" diye sormuş. Satıcı, gizemli bir gülümsemeyle İdil'e bakmış ve "Bu üç kutu bir arada satılır, hepsi toplam 1 altın para. Bu kutuları alelade kutular gibi düşünme, bunlar içlerinde çeşitli gizemler barındırır. Satın alırsan ne işe yaradıklarını anlayacaksın." demiş. İlk başta hem satıcının yaklaşımı hem de maddi durumlarından dolayı kutuları


150 almakla almamak arsında kalan İdil, bu kutuların ne işe yaradığını öğrenememek ve meraktan çatlamak yerine gizemli üç kutu için 1 altın para vermenin daha mantıklı olduğunu düşünüp, bu esrarengiz kutuların cazibesine karşı koyamamış ve cebindeki son altın parayı vererek kutuları satın almış. Yolda eve doğru yürürken, İdil'in kalbi heyecanla çarpıyormuş. Kutuları, babasının tepkisinden çekindiği için saklama kararı almış. Babası, zaten sıkıntılı olan maddi durumlarından dolayı, para kazanmak için gece gündüz demeden yedi yirmi dört çalışırken, onun bu gereksiz kutular için para harcadığını öğrenirse çok üzüleceğini düşünmüş. Kutuları, yıpranmış çantasının en derin köşesine özenle yerleştirip, evlerinin ahşap kapısından içeri girmiş. Eve girdikten sonra İdil annesine hızlıca selam vermiş ve merdivenleri ikişer ikişer atlayarak odasına koşmuş. Annesi, kızının bu aceleci ve gizemli tavırlarına başta bir anlam verememiş; sonra da "Ah, ergenlik işte!" diyerek kafasını sallamış ve günlük işlerine geri dönmüş. İdil, odasının kapısını kapattıktan sonra, yatağının üzerine oturmuş ve çantasından o gizemli kutuları çıkarmış. Kutuları eline aldığında, bir heyecan dalgası bedenini sarmış. Her bir kutunun ayrı bir sırrı olduğunu hissedebiliyormuş ve şimdi bu sırları keşfetme zamanıymış. İdil, elindeki üç kutuyu açmadan önce üçünü de tek tek dikkatlice incelemiş. Dışarıdan çok sıradan gözüken ama İdil’in içinin kıpır kıpır olmasına neden olan bu kutuların, göründükleri gibi hiç de sıradan olmadıklarını içgüdüleri ile çoktan anlamış. Ancak içgüdüleri kutuların içlerinde neler olduğunu anlamasına


Click to View FlipBook Version