The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by Zirve, 2022-08-26 04:33:16

80 Yılın Ardından...

80 Yılın Ardından...

Akkan Suver

80
Yılın
Ardından...

1

80 Yılın Ardından
Akkan Suver

Katkıda Bulunanlar:
Engin Köklüçınar

GrafikTasarım
Faysal Karataş

Yayınlayan:
MARMARA GRUBU STRATEJİK VE

SOSYAL ARAŞTIRMALAR VAKFI
Barbaros Bulvarı, NO:42 Balmumcu/Beşiktaş/İstanbul

Baskı:
Hasan Yediyıldız

2022
2

Akkan Suver

80
Yılın
Ardından...

3

4

Keşkesi
Olmayan
Bir Geçmiş

5

Keşkesi Olmayan Bir Geçmiş

AİLEMDEN

6

Yapraksız Ağaçlar Mevsimi

Seksen yaşındayım.
İşin zor yanı, arkadaşlarınızın ihtiyarlaması
Dün yaşadığım güzel günleri gene yaşayacağıma inanarak
aynı heyecan, aynı sabırsızlık, aynı hızla yoluma devam edi-
yorum.
Oysa yaşlanmak; benim gençliğimde yolun sonuydu.
Rüzgar gibi geçen bir süreyi geride bıraktım. Huzur içinde
geçen, kimi zaman fırtınalı, kimi zaman rüzgarlı, kimi zaman
yağmurlu ama her zaman ılıman bir hayat yaşamanın mutlu-
luğu içindeyim.
Yükseklere, doruklara ulaşmak, iddialı olmak gibi bir hır-
sım olmadığından kendi dünyamda yaşamanın huzuru içinde-
yim.
Ailemi, dostlarımı ve yaşadıklarımı anlattığım ve yirmi yıl
önce kaleme aldığım hatıralarıma “Sarı Yapraklar Mev-
simi”adını vermiştim.
Şimdi ise “Yapraksız Ağaçlar Mevsimi” diyorum.
Yapraksız ağaçlar mevsimi, yalnızlığın adresidir. Yapraksız
ağaçlar mevsimi, başıboşluğun yokuşudur.
Yapraksız ağaçlar mevsimi, insanın çıkışının inişidir.
Yapraksız ağaçlar mevsimi, bir ömrün kendi kendisiyle he-
saplaşmasıdır.
Bu hesaplaşmada kalabalıkların yalnızlığı, inançların sahip-
sizliği, vefanın insafsızlığı, anlayışın katılığı ve insanın doy-
mak ve dinmek bilmez harisliği kendiliğinden ortaya
çıkacaktır.

7

Zira, artık ağaçlar yapraklarını dökmüştür. Kuru dallar ve
topraklaşma arifesinde bulunan solgun yapraklar, yaklaşmakta
olan yokluğun kapı zilini çalmakta, tokmağına el uzatmaktadır.

Kapı zili yeni bir varoluş zenginliğinin de habercisidir. Yeni
zenginlik; yeşil yapraklar mevsiminin doğumunu müjdeledi-
ğinde yapraksız ağaçlar mevsimini yaşayanlar renklerin salta-
natıyla bir daha karşılaşamayacaklarını bildiklerinden kuru
ağaç kütüklerinin çepeçevre kucakladığı kara topraklarda keyif
süreceklerdir. Onlar da bilmektedir ki; bu keyif son keyiftir!

Elinizde; ağaçların yorgun dalları altında, sararmış ve çü-
rümeye yüz tutmuş yapraklar üzerinde daha güzel günler gö-
receğiz umuduyla iyilikleri ve güzellikleri sevgiyle gergef işler
gibi işleye işleye yürüyen bir adamın anıları var.

Zira etrafımdaki ağaçlardan gün geçmiyor ki, birer yaprak
yere düşmesin.

Sarı yaprağın toprağa düşmesi ne denli olağansa, yeşil yap-
rağın vakitsiz dalından ayrılması o kadar olağan dışı ve acı-
dır.Onun için ecdat güzel demiş: “Sıralı ölüm!”

Günümüz bilgisayar diliyle yaşlılık insan varlığının mani-
festosu, insan sevgisinin ise paradigmasıdır.

Yılları ilkbaharıyla idrak ettim.
Yazıyla yaşadım ve şimdi daha güzel günler göreceğimize
olan inancımla sonbaharının keyfini sürmekteyim.
Dostluk güneşi ve sevgi rüzgarı ile dolu dolu geçen bir
ömür!Bu uzun günlerde yaşadıklarımı, gördüklerimi ve işit-
tiklerimi iyilikle, hayırla ve güzellikle anmanın mutluluğu
içindeyim.
Artık sitemin, kırgınlığın, düşmanlığın ve içten pazarlığın
olmadığı bir çizgide; geleceğin bilinmezliğine, şaşırtmacılı-
ğına iyi günler, güzel günler göreceğiz felsefesiyle yaklaşıyo-
rum.
Benden önce benim yaşıma erenlerin duygularını, hislerini
coşkun bir ruh haliyle anlamaya çalışırken, henüz bu kavşağa
gelmemiş olanlara da, bu defa ben, sevginin önemini hatırla-
tıyorum. Daha geniş bir deyimle geçmişi iyilikleriyle ve gü-
zellikleriyle anıyorum.
Dostlarımın azlığını biliyorum ama onlarla yetinmenin ge-
reğine de inanıyorum.
Elimde olmadan düşman sahibi olmuşsam bunda da ken-

8

dimi suçlu görüyorum. Zira kendimi yeterince anlatamamış ve
tanıtamamışım.Bilerek hata yaptığımı, kalp kırdığımı veya bi-
risinin üzülmesine neden olduğumu hatırlamıyorum.

Ama kimine göre kıskançlık, kimine göre dar görüşlülükten
olsa gerek, bazıları bütün iyi niyetime, içtenliğime rağmen ya-
nıma yaklaşırken maskelerini taktılar, uzaklaşınca amansız ya-
lanlarına başvurdular.

Akıl almaz yalanlarının kısa sürede saman alevi gibi sön-
düğünü görseler de usanmadan yerlerini dolduran yenilerini
de uyduranlara rast gelmedim değil!

Ne diyelim; bir filozofun dediği gibi; cehennemde ateş bu-
lunmaz. Cehenneme gelen herkes kendi ateşini yanında geti-
rir.Ben de kendi ateşini, kendi elinde taşıyan düşmanlarımın
alevlerini söndürmeye yardımcı olabileceğime hâlâ inanıyo-
rum. Zira yapraksız ağaçların kalın ama kof gövdelerinin ateşe
pek dayanabileceklerini sanmıyorum.

Hâlâ iyiliğin; sevginin, dostluğun ve anlayışın, kıskançlığın
ve dar görüşlülüğün yerini alabileceğine inanıyorum.

Henüz önümüzde zaman varken, birbirimizi anlamaya ça-
lışmamız için vaktin bulunduğunu da biliyorum.

Kıskanç gözlerin, dar ufukların, sabit düşüncelerin yerlerini
güleç yüzlerin, çaplı vizyonların ve sorumlulukla şekillenmiş
misyonların alacağı günlerin geleceğimiz olduğuna inanıyo-
rum.

Kinsiz akıl, hoşgörülü gelecek, yarınlarımızı biçimlendir-
diğinde, çocuklarımız daha şen, gençlerimiz daha anlayışlı,
orta yaşlılarımız daha verimli, yaşlılarımız daha güvenli, bizim
gibiler ise daha mutlu olacaklardır.

9

Gazeteciyim

1962 yılında Cağaloğlu yokuşunu sırtladım.
Önce Sarı Basın Kartı’na, sonra Gazeteciler Cemiyeti üye-
liğine ulaştım. Derken yıllar sonra emekli gazetecilere tanınan
haklara sahip olarak Sürekli Basın Kartı taşıma hakkı elde
ettim.
Ailemin, basın kartımın, mütevazi bir sivil toplum kuruluşu
başkanlığının ve ondört yıldır fahri olarak taşımakta olduğum
diplomatik sıfatımın dışında her hangi bir zenginliğim yok.
Altmış yılı aşkın bir süredir kalem ucuyla yaşadım. Çeşitli
gazetelerde yazdım. Son sekiz yıldır da İzmir’de yayınlanan
haftalık Gözlem Gazetesi’nde yazmayı sürdürüyorum.
İzin verdiklerince de yazacağım. Gene arkadaşlarım yetki
verip, seçtiği müddetçe de Marmara Grubu Vakfı’nın başkan-
lığını yapmayı sürdüreceğim. Karadağ Devleti de yetkimi
elimden almadığı sürece Karadağ’ın (Montenegro) Fahri Kon-
solosluk görevini yapacağım.
Yazımın başında gazeteciyim, servetim de basın kartından
ibaret derken lütfen beni günümüzün bazı gazetecileriyle ka-
rıştırmayınız. Zira altmış yılı aşkın bir süredir içinde bulundu-
ğum basın mesleği bugün meslek olmaktan çıktı.Dünü anarak
yaşayanlardan olmadığım için bugünü dünle kıyaslayarak ha-

10

yıflanacak değilim. Ama etrafımda gazeteci olduklarını söy-
leyenleri gördükçe, susmayı tercih ediyorum.

Son yıllarda televizyonlarda ve gazetelerde yeni gazeteciler,
yeni düşünürler, yeni tarihçiler, yeni stratejistler tanıdık.

Açın gazete sayfalarını, imza sahiplerinin çoğu kin kus-
makta, bilmediği konuları bilir gibi sunmaktadır.

Açın televizyon kanallarını, hemen hemen her kanalda ke-
rameti kendinden menkul gazeteciler, tarihçiler, stratejistler
aklına geleni değil, ağzına geleni söylemekte tereddüt etme-
mektedirler.

Oysa batı gazete ve televizyonlarında konularının uzmanları
vardır. Sahalarını ilgilendiren konularda onlar davet edilirler,
onlar konuşurlar. Ama onlar devamlı kendilerini yenileyen,
yalnız ülkelerinin değil dünyanın gündelik olaylarını izleyen
şahsiyetlerdir.

Bizde yeni türeyen tarihçilerin çoğu kulaktan dolma, ma-
halle kahvesinde konuşurcasına abuk sabuk masallarla insan-
ları yanlışlara sevk etmektedirler.

Stratejist geçinenlerin çoğu bilgisayar bilgiçliğiyle, milletin
zekasıyla alay etmektedirler. Öyle emekli askerler var ki;
emekli olduklarında askeri liseye giren subay adayları bugün
emekli olmuşlar, ama onlar hangi askeri konu gündeme gelse,
bir saat önce Genel Kurmay karargahından çıkıp gelmiş gibi
konuşmakta beis görmemektedirler.

Artık bütün içtenliğimle söyleyebilirim ki, Türk basını te-
ferruatla ilgilenmektedir.

Olan biten onun umurunda değildir.
Daha geniş bir deyimle yazmak, çizmek leğen örtüsü ile il-
gilenmekten ibarettir. Onun içindir ki; dün bir anlam taşıyan
“sarı basın kartı“bugün sıradan bir kimlik kartı değerindedir.
Gene onun içindir ki, dün otobüsle, tramvayla, vapurla,
trenle seyahat eden gazetecinin sahip olduğu itibar, bugünün
özel otomobilli, şoförlü gazetecisinde yoktur.
Yılların rüzgar hızıyla akıp gittiği günümüzde yazılı, sözlü
ve sanal medya daha modern, daha donanımlı olmasına rağ-
men dünkü gazetenin, derginin yanında sönüktür.
Bilgisayarlı, G-3’lü, üç boyutlu yayınlar, linotipli kurşunlu
sahifelerin yanında hiçbir anlam ifade etmemektedir.
Artık medya mensuplarının yazı üslupları da değişmiştir.

11

Şair Munis Faik Ozansoy ,Gazeteci Altemur Kılıç

Yemek tarifi üzerine polemik yapan gazeteci!
Şarap lezzeti üzerine yazı döktüren yazar!
Televizyonda şaklabanlık yapan köşe yazarı!
Cinsel dürtüleri tahrike yeltenen muhabir!
Ve her şeyin ötesinde ülkede olup bitenle ilgilenmeyen
erbab-ı kalemler!..
Basınımız sanalıyla, sözeliyle, yazılısıyla baş aşağı gitmek-
tedir.
Baş aşağı giden basınımızın yazarları da eski itibarlarına
sahip değillerdir.
Düşünür geçinenlerin çoğu geçmişin dehlizlerinden günü-
müze bakmaya yeltenmektedirler.
Gazetecilere gelince, son altmış yıldan söz ediyorum; Falih
Rıfkı’nın cumhuriyetçiliği, Peyami Safa’nın felsefeciliği,
Ahmet Emin Yalman’ın demokratlığı, Bedii Faik’in espritüel-
liği, Çetin Altan’ın ironisi, Burhan Felek’in çelebiliği, Necip
Fazıl’ın kavgacılığı, Hüseyin Cahit Yalçın’ın particiliği, Niza-
mettin Nazif’in külhanbeyliği, Metin Toker’in muhalefeti,
Orhan Seyfi’nin şairliği, Yusuf Ziya’nın Türkçesi, Refii Cevat
Ulunay’ın tutuculuğu, Aziz Nesin’in mizahı,Yunus Nadi’nin
devlet sorumluluğu, Firuzan Tekil’in ihata kabiliyeti, Tekin
Erer’in sadeliği, Abdi İpekçi’nin sessiz çığlıkları, Mithat Pe-
rin’in mizanpaj tekniği, Tahir Kutsi Makal’ın mülakatları,
Doğan Nadi’nin hınzırlığı bugün yoktur.

12

Zamanın Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Mustafa Yücel
üyeliğim münasebetiyle cemiyet rozetimi takarken

Oysa bu yazdığım isimlerden çoğunun evi kiralıktı. Arabası
yoktu. Zengin dostları, iş takip eden siyasetçi arkadaşları ise
hiç yoktu. Zira onlar kendi başlarına birer şahsiyet anıtıydılar.
Ülkenin aydınları her sabah onların ne yazdıklarını merak eder,
okurdu. Ve ülkenin sorumluları onların yazılarında ortaya koy-
dukları düşüncelere kıymet verirlerdi.

Onlar bildiğini ve bilmediğini bilen yazar ve gazetecilerdi.
Her biri alanında söz sahibi olan bu şahsiyetler, ülkenin
kabul gören insanlarıydı. Sağ görüşlü, sol görüşlü olmaları on-
lara karşıtlarının gözünde değer kaybettirmez, aksine değer öl-
çülerinin üzerinde varlıklarına saygı gösterirlerdi.
Oysa bugün yazılı ve sözlü basının büyük bir çoğunluğu an-
laşılmaz bir cehalet içindedir.
Günümüzün gazete sayfalarında imza sahiplerinin çoğu her
şeyi bilmekte, her konuyu ele alabilmektedirler.
Onun içindir ki, gazetelerin tirajları yerlerde sürünmektedir.
Elli yıl önce; yalnız üç gazetenin tirajı bir buçuk milyonun üze-
rindeydi. Hürriyet, Tercüman ve Türkiye gazetelerinin toplam
tirajı bir buçuk milyondan fazlaydı. Eklemek isterim ki o yıl-
larda Türkiye’nin nüfusu bugünden otuz beş milyon daha azdı.
Bu arada, küçük tirajlı, fakat müthiş itibarlı gazeteler de
vardı.
Falih Rıfkı ile Bedii Faik’in sahibi oldukları Dünya Gaze-
tesi’nin tirajı on binli sayılardaydı, ama büyük itibarı vardı.

13

Çetin Altan’lı, Ulunay’lı Milliyet aydınlar nezdinde bir ga-
zeteydi.

Mehmet Şevket Eygi’nin ilk dini gazete hüviyetli Sabah ga-
zetesi seksen bin satıyordu.

Her gazetenin mutlaka bir karikatüristi, bir başyazarı vardı.
Gazetelerin dışında dergiler vardı. Siyaseten Akis, Büyük
Doğu, Yön, Ant, Yeni Düşünce, mizah olarak Akbaba, haber-
cilikte Hayat, gençlere hitapta Yelpaze, Ses, musiki alanında
Radyo Dergisi tirajlarıyla yaşayan dergilerdi. Bunlar mütevazi
imkanlarla çıkan ama saygınlığı olan basın yayın organlarıydı.
Gazetelerimiz aykırı düşünceleri içlerinde barındıramadık-
ları için bulundukları tiraj girdabından çıkamamanın perişan-
lığını yaşıyorlar. Aykırılık karikatüristle başlar. Mizah
yazarıyla devam eder.
Oysa altmış sene önce şairlerin, yazarların olduğu günlerde
karikatüristler ve onlarla birlikte mizah yazarları vardı.
Daha doğrusu mizah vardı.
Mizah dergileri vardı. Bunların yazarları, çizerleri en sulu
konuları ciddiyetle ele alan yüksek zekâ sahibi insanlardı.
Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon’un çıkardıkları Ak-
baba Dergisi mizahın bütün güzelliklerini benim neslime ak-
settirmişti. En uzun soluklu mizah dergisi olarak Akbaba
hassasiyetlere saygı göstermesine rağmen acımasız eleştirel
tavrı ile ciddi bir muhalefet dergisiydi. Hemen eklemek gerekir
ki, Akbaba’nın hiç bir siyasi kuruluşla kan bağı yoktu.
Haftalık Akbaba Dergisi’nin elli beş yıllık mazisinde yayın-
lanan her sayısında Necmi Rıza, Ramiz, Nehar Tüblek, Mim
Uykusuz, Bülent Şeren, Cafer Zorlu, Ratip Tahir Burak, Zeki
Beyner en akla gelmez çizgilerle tenkitlerini ortaya koyarlar-
ken, Aziz Nesin, Muzaffer İzgü, Yusuf Ziya, Rıfat Ilgaz, Er-
cüment Ekrem Talu ise yazılarıyla Faruk Nafiz de
taşlamalarıyla dalgalarını geçerlerdi. Kimse onlardan rahatsız
olmaz, kimse de onları rahatsız etmezdi.
Bu ağırbaşlı muhalifin yanı sıra zehir zemberek muhalefet
mizahının bütün inceliklerini karikatür ve yazılarıyla ortaya
koyan Aziz Nesin’in Zübük, Marko Paşa dergileri, Oğuz Aral
ile Turhan Selçuk’un Tef Dergisi, İlhan Selçuk’un Dolmuş ve
Taş Dergileri de son elli yılın önemli mizah dergileriydi. Bun-
ları daha sonra belden aşağı vurmakta bir sakınca görmeyen

14

Gırgır, Çarşaf, Fırt, Limon, Hıbır gibi dergiler izledi.
Mizah ve karikatür demokratik rejimlerin göstergesidir.
Gene altmış yıl önce her gazetenin birinci sahifesinde bir

karikatür yayınlanırdı. Cumhuriyet’te Ali Ulvi, Hürriyet’te
Ratip Tahir Burak, Dünya’da Mim Uykusuz, Milliyet’te Bedri
Koraman, Son Posta’da Orhan Ural, Akşam’da Cemal Nadir
Güler, Yeni Sabah’ta Altan Erbulak, Tercüman’da Semih Bal-
cıoğlu, Ulus’ ta Ferruh Doğan ilk aklıma gelenler.

Zaten karikatür denilen nesne gıdasını muhalefetten alır.
Zira karikatüristin yaptığı sadece haber yerme değil, olayı mi-
zahi bir gözlükle yorumlamadır.

İktidar erkini elinde tutanlar, muhaliflerine ne denli aldır-
mazlarsa, ters orantılı olarak o denli güçlenirler.

Bir gün Bedri Koraman Milliyet’te Başbakan Demirel’i kö-
tüleyen bir karikatür çizer. Öğleye doğru Başbakan Süleyman
Demirel, Milliyet’i arar. Kimse telefona çıkmak istemez.

“Sen çizdin. Sen konuş”diyerek telefonu Bedri Kora-
man’ın eline tutuştururlar. Endişe içinde Bedri Koraman tele-
fonu eline alır, Özel Kalem telefonu Başbakan’a bağlar.
Telefonda Demirel’in sesi duyulur; “-Bedri ne güzel çizmiş-
sin, orijinalini imzala bana gönder. Odama asacağım. Hadi
eyvallah!”O karikatür şimdi Isparta’da Süleyman Demirel
Müzesi’ndedir.

Devlet adamının seviyesi tahammülüyle orantılıdır.
Menderes’in başbakanlığında Büyük Tuluat ustası Muam-
mer Karaca, “Ednan Bey Duymasın”diye bir piyes oynu-
yordu. Kapalı gişe oynayan ve Başbakan’la dalga geçen bu
piyesi, bir pazar günü Adnan Menderes de gitmiş, seyretmişti.
Kendisine atfedilen esprileri gülerek, alkışlayarak izlemesi
üzerine aynı piyes bir yıl daha kapalı gişe oynamıştı. İktidarı-
nın son yıllarına kadar gayet hoşgörülü olan Adnan Menderes,
1960’lı yıllara gelindiğinde hırçınlaşmış ve tahammülsüzleş-
mişti. O’nun muhalif basının ve mizahçılarla, karikatüristlerin
üstüne gitmesi talihsizliği altmışlı yıllardadır. Her şeye rağmen
Bedii Faik ve Falih Rıfkı Atay Dünya’da, Çetin Altan Ak-
şam’da, Metin Toker Akis’ te, Ahmet Emin Yalman Vatan’da,
Nadir Nadi Cumhuriyet’te, Hüseyin Cahit Yalçın Yeni Sa-
bah’ta yazmaktan geri durmamışlardır.
Mizahı hoş görerek, etrafı seyretmenin insanlara kazandı-

15

racakları mutluluğun ölçüsünün olmayacağına inananlarda-
nım.

Allah hepimize tenkide sabırla karşılık verebilmeyi ve en
karmaşık olaylara dahi gülerek bakmayı nasip etsin.

Öte yandan günümüzün insanları cep telefonu sevdalısı ol-
duklarından kitap okumaz, dergi karıştırmaz, gazete almaz ol-
dular.

Edebiyat dergileri yok oldu...
Mizah dergileri birer ikişer kapanıyor...
Şiir kitaplarının sayısı varla yok arasında...
Gazetelerin tirajları otuz yıl önce Hürriyet’in, Tercüman’ın
hatta bir aralık Türkiye gazetelerinin ulaştığı tirajlara hasret...
Benim yetiştiğim dönemde edebiyat dergileri vardı. Özel-
likle iki edebiyat dergisi pek önemliydi. Bu iki edebiyat der-
gisinin kitap yayınlayan yayınevleri de vardı. Bugün pek
hatırlanmayan bu iki derginin sanat sevdalısı sahiplerine ülke-
min büyük borcu vardır.

Yaşar Nabi Nayır ve Hüsamettin Bozok

Yaşar Nabi Nayır, çıkardığı Varlık Dergisi ile Türk şiir, düz
yazı, hikaye ve romanını yaşatmış, çeviri kitaplarıyla dünyayı
ayağımıza getirmişti.

Andre Malraux ve İnsanlık Dramı, Albert Camus ve Def-
terleri, Jean Paul Sartre ve Varoluşçuluk, Honore de Balzac ve
Vadideki Zambak, John Steinbeck ve Gazap Üzümleri, Ernest
Hemingway ve Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Emile Zola ve
Nana, Andre Gide ve Kalpazanlar, Franz Kafka ve Şato, Tols-
toy ve Anna Karenina, Gogol ve Taras Bulba, Dostoyevski ve
Suç ve Ceza, Turgenyev ve Babalar ve Oğullar birden aklıma
gelenler... Bunlarla bizi tanıştıran Yaşar Nabi Nayır’dı.

Gene Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli Kanık, Ziya Osman
Saba, Cahit Külebi, Tahsin Yücel, Necati Cumalı, Orhan
Kemal, Mahmut Makal, Haldun Taner ve Nurullah Ataç Varlık
Dergisi’nde seslerini duyuranlardandı.

Hüsamettin Bozok ise ortaya koyduğu “sanat sanat
içindir“felsefesi ile Ülkü Tamer’i, Atilla İlhan’ı, Fethi Giray’ı,
İlhan Berk’i, Orhan Arıburnu’nu, Cahit Irgat’ı, Fikret Adil’i,
Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nu, Suat Taşer’i, Asaf Halet Çelebi’yi,

16

Hisar Dergisi’nin iki önemli emektarı: Devlet ve edebiyat adamı
Ali Naili Erdem(solda) ve şair Gültekin Sağmanoğlu ve Engin

Köklüçınar ile birlikteyiz

Salah Birsel’i, Samim Kocagöz’ü bizlerle tanıştıran şahsiyettir.
Halikarnas Balıkçısı’nın, Tahir Alangu’nun, Talat Halman’ın,
Fakir Baykurt’un, Memet Fuat’ın, Muzaffer Buyrukçu’nun
okurla yan yana gelmesinde Yeditepe Dergisi’nin inkar edile-
mez hakkı vardır.

Hafızam beni yanıltmıyorsa; Fazıl Hüsnü Dağlarca, Sait
Faik Abasıyanık, Behçet Necatigil, Oktay Akbal gibi üstadlar
ise hem Varlık hem de Yeditepe dergilerinin ortak vazgeçil-
mezleriydi. Bu arada isimlerini unuttuklarım olabilir, onları da
gençlik hafızamdan intikal eden unutkanlık hakkıma verme-
nizi isterim.

Altmış sene önce insanlarımız bugüne göre daha az imkanlı,
nüfus ise bunun yarısı kadardı. Ama dergiye, kitaba verecek
paraları vardı. Hem Varlık hem de Yeditepe’nin kitapları mü-
tevaziydi. Ve pahalı da değildi.

Hüsamettin Bozok’u da, Yaşar Nabi Nayır’ı da kaybettik.
Kimse alınmasın : Onlarla beraber kitap okuma alışkanlığımızı
da kaybettik. Burada eklemek isterim ki, bu saydığım şair ve
yazarlarımızın çoğunluğu İstanbul dışında yaşamaktaydı.
Mektupla iletişimin sağlandığı o günün şartlarında Anado-
lu’nun aydınlanmasında hem Bozok’un hem de Nayır’ın hakkı
her türlü takdirin üzerindedir. Anadolu’nun sesini, Türk estetik
ve his dünyasını itina ve özveriyle aktaran ve bizi klasik dünya
eserleriyle bir araya getiren Varlık ve Yeditepe Dergileri’ne
gerçekleştirdikleri müstesna hizmetlerinden dolayı ne kadar

17

teşekkür etsek azdır. Bu arada hak yememek açısında Hisar
Dergisi’nden de söz etmem gerekir. O günlerin alışılmış ka-
naatiyle Varlık ve Yeditepe’ye farklı siyasal düşüncelerinden
ötürü yazı ve şiir göndermeyen sanatçıların adresi Hisar Der-
gisi’ydi. Munis Faik Ozansoy’un başyazarlığında “toplumcu
gerçekçiliğe karşı sanatçının dili yaşayan dil olmalıdır“teziyle
ortaya çıkan ve bünyesinde Bekir Sıtkı Erdoğan, Mehmet Çı-
narlı, İlhan Geçer, Gültekin Samanoğlu, Ali Naili Erdem,
Yavuz Bülent Bakiler, Mustafa Necati Karaer gibi sanatçıları
barındıran Hisar Dergisi de Varlık ve Yeditepe dergileri kadar
uzun soluklu olamadıysa da, hizmetleri unutulmazlar arasın-
dadır.

O günlerin fukara Türkiye’si böyle nice değeri yaşatmaya
muktedirdi.

Bir başka örnek Gazeteciler Cemiyetleri’dir. 50 yılı aşkındır
üyesi olduğum Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin kongresinin
açılışına mutlaka bakan, vali, belediye başkanı gelirdi.

İstanbul’un olduğu gibi diğer gazeteciler cemiyetlerinin
kongrelerinde de iktidar ve muhalefet partisinden milletvekil-
leri bulunurdu.

Yalakalık yapmayı beceremeyen bu yeni türediler, ısrarla
kendi yanlışlarını yutturmanın hevesi içindedirler. Onların
doğru diye sunduklarının dünle, bugünle, yarınla bir ilgisi ol-
madığı gibi gerçekle de bir ilişkisi bulunmamaktadır.

Oysa ihtiyacımız sabit fikirlere saplanmamış; zekasında,
tahlil, tenkit ve tercih çevikliğini muhafaza eden gazeteciler,
yazarlardır. Zira yazı dünyamız düşünen ve özgürce düşündü-
ğünü ifade edebilenlerle seviye kazanabilecektir.

Onların yerini cumhuriyet düşmanı, felsefe bilmez, demok-
ratlığı kabul etmez, espriyi anlamaz, ironiden haz etmez, çe-
lebiliği teslimiyetçilik sanan, kavgacılığı yumruklaşma zanne-
den, particiliği kazanç kapısı gören, külhanbeyliği narayla
karıştıran, muhalefeti tanıyamayan, şiiri manzumeyle bir tutan,
güzelim Türkçe’yi yabancı sözlerle anlaşılmaz kılan ve mizahı
yok sayan gazeteciler aldı.

Gazeteleri ve televizyonları yönetenler bunlardan memnun
olsa gerek, kimse dünyada olup bitenle ilgili değil. Tek pen-
cereden, at gözlüğü ile olaylara bakıyoruz.

Dün yalnız yazılı medya vardı.

18

Sözlü medya ise önceleri sadece Ankara Radyosu’ndan iba-
retti. Ankara Radyosu, daha sonra İstanbul Radyosu ile takviye
oldu. 1967 yılından itibaren de haftada üç gün, beş ila altı sa-
atlik siyah-beyaz televizyon yayını ile karşılaştık. Bütün bu
yayınlar devletin sesiydi. Dolayısıyla hükümetin yayınlarda
etkisi vardı. Ama bu etki kağıt üzerindeydi. Zira TRT’yi yö-
netenler kurallara sıkı sıkıya bağlıydılar. Siyasi haberleri öl-
çerek, biçerek deyimi gerekirse iktidarın sesiyle muhalefetin
sesini dengeleyerek sunmaya itina ederlerdi.

TRT’de gazeteciler memur değil “sarı basın kartı“sahibi ga-
zetecilerdi. Ama o dönemde onlar kendilerini devlet memuru
olarak mütalaa etmezlerdi. Hatta zaman zaman Başbakana ait,
Bakanlara ait bazı haberlerin propaganda diye nitelendirilerek
yayınlanmadığı, genel müdürle haber dairesi başkanı arasında
sürtüşmeler çıktığı dedikoduları, yazılı basına aksederdi.

1985’li yıllarda özel kanallar ve özel radyolar ile tanıştık.
Günümüzün gençleri pek bilmezler, belki şimdi okuyunca
da inanmayacaklardır.
O günlerde muhalefet mecliste; TRT şu kadar dakika haber-
lerde iktidardan söz etti, muhalefetten ise şu kadar dakika az
söz etti diye, iktidarın başında havan döverlerdi. Gene o gün-
lerde TRT çalışanları adeta kronometre ile haber dakikalarını
ayarlarlardı. Zira meslek sorumluluğu vardı.
Yazılı basına gelince gazete sahiplerinin işi gazetecilikti.
Bunu iki istisnası oldu. Malik Yolaç Akşam Gazetesi’ne sahip
olduğunda armatördü. Daha sonra Kemal Ilıcak Tercüman’da
ticaret yaptı.
Ama belli başlı yayın organlarının sahipleri yalnız gazete-
cilikten geçinirlerdi. Hatta haftalık mizah dergisi Akbaba dahi
satışı ile patronuna ve çalışanlarına bakacak kadar para kaza-
nabiliyordu.
Gazetecilerin maaşları 212 sayılı kanunla 27 Mayıs 1960
ihtilâlinden sonra düzgün ve onurlu bir biçime dönüşmüştü.
“Sarı basın kartı“sahibi gazetecinin öncelikleri vardı. Telefon
tahsis hakkı vardı. Telefon faturası yüzde elli indirimliydi.
Tren, otobüs, vapur ve tramvay ise bedavaydı. Uçakta yüzde
elli indirim hakkı mevcuttu.
Bugün yalnız milletvekillerinde bulunan haklara o zaman
“sarı basın kartı“hamili gazeteciler de sahipti.

19

Gazeteci o günlerde pek itibarlıydı!
Zira akçeli işle uğraşmazdı. Siyasi partilere mesafeliydi.
Ayrıca her gazetecinin hükümet nezdinde de muhalefet nez-
dinde de itibarı vardı. Gazeteci ne hükümete ne de muhalefete
“eyvallah“ederdi.
Hükümet yanlısı veya muhalefetin partilerine mensup partili
gazeteciler elbette vardı. Ama onlar dahi kendi camialarında
oluşan haksızlığa ilk direnenler olurdu.
Dolayısıyla tramvayla, trenle, otobüsle veya vapurla gaze-
tesinden evine, evinden gazetesine gidip gelen “sarı basın kart-
lıların“paraları değil itibarları ve güçleri yüksekti. Hem de pek
yüksek!
Bugün ticaretle, aracılıkla, al-sat’la meşgul medya mahallesi
sakinleri artık “basın kartı“na ihtiyaç duymamaktadırlar.
Zira onların büyük çoğunluğunun ihtiyacı paradan ibarettir.
Bugünün gazetecisi modernitenin bütün olanaklarına sahip-
tir. Yazılı, sözlü ve sanal medya mensupları bugün şık ve temiz
odalarda, son model bilgisayar ortamlarında ve kahve-çay sa-
lonları olan lokantalı binalarda çalışmaktadırlar.
Dünün gazetecisi ise yokluğu yaşayarak, tozlu ve paslı mat-
baa tezgahlarında, kırık dökük sandalyelerde, tuşları aşınmış
daktilolar başında simit ve çayla mesleğini ifa etmişti.
Ama imkanla imkansızın farkı gibi, dünle bugünün farkı ak-
çadan ibarettir.
Dün akça yoktu ama, güç vardı!
Değerler tepetaklak olunca en önemli gazetelerimiz hafif-
liklerin esiri olmaya özen gösterir oldular. Son günlerde gazete
binalarına giremeyecek insanlar soytarı (!) edasıyla sözde mü-
lakatlarla birinci sayfalarda yer almaktadırlar.
Gazeteler Fransızların bulvar gazetesi dedikleri yoz (!) an-
layışa kendilerini kaptırdılar.
Gördüğüm odur ki; bu gidişle medyamızın donanımı art-
tıkça o nispette düzeyi düşecektir.
Elbette geçmiş geridedir. İleriye bakmamız, ileriyi hazme-
derek gelişmemiz gerekir ama dünün kurallarını yok farz edip
yazılı, sözlü ve sanal medyayı çukurlaştırmaya çalışarak bir
yere varabileceğimizi ummak, hayalperestlikten başka bir şey
değildir.
Bu arada görmezden gelemeyeceğimiz bir başka değer öl-

20

çüsü de, yalakalığa olan yatkınlığımızdır. Eskiden de yalaka
gazeteciler vardı. Bunlara o günlerde “besleme basın“denilirdi.
Bu “besleme basın“günümüzün bazı gazetecilerinin yanında
sütten çıkmış ak kaşık gibi kalmaktadır. Bunu da göz ardı et-
meyelim.

Günümüzde basın mesleği; iftiranın, yalanın okyanusunda
yüzmektedir.

Dolayısıyla yazılı ve sözlü medyada sağlıklı düşünceye has-
retiz. Yalan haber modadır.

Aklına geleni yazmak, haseti, fesatı haber diye yutturmak
gazeteciliktir.

İşine gelince “özgür basın“, işine gelince de “havuz med-
yası“diye nitelendirilen günümüzün yazılı ve sözlü basını içten
içe çürüyen kof bir ağaca benzemektedir.

Yazarın yazara kızması, onunla sütununda kavga etmesi ne
kadar gazeteciliğe uygunsa, yazarın yalakalığı, eskilerin deyi-
miyle besleme oluşundan dolayı karşıtlarına acımasız iftiraları
yağdırması ve buna da basın özgürlüğü denilmesi en azından
edepsizliktir. Hakkında soruşturma açılan bir gazeteci hemen
karşıtlarınca suçlu ilan edilebilmektedir. Gözaltına alınan ga-
zeteciye, katile reva görülmeyen saldırı yapılabilmektedir. Mu-
habir yazdığı kinden, hasetten ibaret bir yazıyı haber diye
yutturmaktadır.

Oysa gazeteci, muhbir olmaz.
Gazeteci, hedef göstermez.
Gazeteci, ülkesinin askerini işgal ordusu, siyasetçisini ya-
bancı uşağı, meslektaşını hain diye nitelemez.
Gazeteci ne iktidarın yalakası ne de muhalefetin şakşakçı-
sıdır. Gazeteci, sıradan bir insan olduğunun farkında ve so-
rumluluğunda olmalıdır.
Belki bugün kendilerinden söz ettirebilirler!
Ama biliriz ki; bugün vitrinde olanlar yarın vitrinden düş-
tükten sonra kimin nerede, nasıl yüzlerine bakabileceklerdir?
İleride basın tarihini yazacaklar; bugünleri anlatırlarken,
televizyonların haber bültenlerine, gazetelerin birinci sayfala-
rına bakarak yazılmayanları araştıracaklar ve devlet büyükle-
rinin demeçlerinin dışındaki haberleri bulmakta zorluk
çekeceklerdir.
Bu kadar iç karartacak değerlendirmeler yeter.

21

Karadağ (Montenegro)
Konsolosluk Belgemi

dönemin
Dışişleri Bakanı
Milan Rocen’in elinden
alırken (2008)

Diplomatlık

Altmış yıla yaklaşan gazetecilikten elime pek bir şey geç-
medi. Geride bıraktığımız yıllar sivil toplum alanında ortaya
koyduğum hizmetler ise bana tahmin edemeyeceğim mükafat-
lar, ödüller, madalyalar, fahri doktoralar kazandırdı. Altmış beş
yaşımda beni fahri de olsa diplomasi dünyasına taşıdı. Diplo-
masi bana temsil ettiğim Karadağ (Montenegro) Devleti’nin
vatandaşlığını sağladı.

Her şeyin bir başlangıcı olduğu gibi mutlaka bir de sonu
olacaktı. On iki yıllık bir süreci noktalayarak, İstanbul’da sür-
dürdüğüm Karadağ (Montenegro) Fahri Başkonsolosluk göre-
vimi, açılan resmi konsolosluk münasebetiyle bir kariyer dip-
lomata 2020 yılının başında devrettim.. Artık İstanbul’da Ka-
radağ (Montenegro) Devleti’nin resmi bir binası ve temsilcisi
bulunmaktadır.

Gerçekte ben bir basın mensubuydum. Basın kartı taşıyan
bir gazeteci olarak, on iki yıl diplomatik bir hayatın içinde bu-
lundum. Bu bir ilk’ti.Yıllar önce zamanın Karadağ (Monte-
negro) İçişleri Bakanı Jusuf Kalemperovic bana itimat ederek,
devletine beni önerdi. Gene zamanın Karadağ (Montenegro)
Dışişleri Bakanı Milan Rocen ile Cumhurbaşkanı Filip Vuja-
novic de bu itimadı kabullendiler ve atamamı gerçekleştirdi-
ler.Ülkem Türkiye de benim görev yapmama izin verince
konsolosluğumun ve diplomatlığımın önü açıldı.

Eğer bir başarım varsa ve düzgün hizmetlerim olduysa bu

22

Vatandaşlık belgemi, pasaportumu ve madalyamı Karadağ
(Montenegro) Cumhurbaşkanı Milo Dukanovic verdi. Önceki

Cumhurbaşkanı Filip Vujanovic ile biraradayız

onların açtığı yollarda samimi olarak yürümemin eseridir.
Geride bıraktığım on iki yılda şeref ve sorumlulukla Kara-

dağ’ın (Montenegro) Bayrağını dalgalandırdım. Zaman geldi
ticari münasebetlerde, zaman geldi İstanbul dışında resmi top-
lantılarda, zaman geldi uluslararası sportif karşılaşmalarda,
zaman geldi diplomatik zeminlerde, zaman geldi askeri he-
yetlerin gerçekleştirdiği resmi ziyaretlerde, itina ve dikkatle
Karadağ’ı (Montenegro) temsil ettim. Ankara’da dört ayrı Bü-
yükelçi ile çalışma şerefine erdim.

Karadağ (Montenegro) Devleti de bana güvendi.
Ben de onların güvenine halel getirmeden iki ülke arasında
daha yakın bir işbirliğinin gelişmesi için var gücümle çalıştım.
İstanbul’daki diplomatik görevim sona erince bu defa Karadağ
(Montenegro) Devleti beni Balıkesir’e fahri konsolos olarak
atadı. Dolayısıyla diplomatlığımın devamını sağladı.
Bu arada Karadağ (Montenegro) Devleti ayrı bir jest daha
yaparak bana Cumhurbaşkanı’nın eliyle vatandaşlık belgemi,
pasaportumu ve de Karadağ (Montenegro) Devleti Liyakat
Madalyamı sundu. Bu bir vefaydı.
Hizmetlerimin karşılığı olarak hatırlanmamdı.
Evet altmış yıl yazdım, çizdim.
Kısa dönemde sivil toplumun gösterdiği kadirşinaslığı mes-
leğimde yaşamadım. Belki de sivil toplumun, basından daha
güçlü olmasının nedeni kadirşinaslığından kaynaklanmaktadır,
dersem acaba mübalağa etmiş olur muyum?

23

Avrasya Ekonomi
Zirveleri’nin
10. Yılında Süleyman
Demirel, Dr. Akkan
Suver’in madalya
ve beratını vermişti

Sivil Topluma Adanan Yıllar

Marmara Grubu Vakfı olarak bugün otuz yedi yaşındayız. Ara-
lıksız tertiplediğimiz Avrasya Ekonomi Zirveleri ise yirmi altıncı
yılının arifesinde bulunuyor.

Yirmibeş yıldır başkanlığını yapmakta olduğum Marmara
Grubu Vakfı ulusal ve uluslararası alanda kabul gören ve ülke sı-
nırlarını aşan bir strateji ve lobi merkezi olarak tanınan bir sivil
toplum kuruluşu olduğu kadar bir sevgi ve barış hareketidir.

Marmara Grubu Vakfı’nda söz sahibi olduğumda büyük bir
idealim vardı.

O ideal Avrasya Birliği idi. Avrasya Birliği idealimi Avrasya
Ekonomi Zirveleri adlı bir projeyle hayata geçirdim. Bu benim
en büyük hayalimdi.

Hayalimin kaynağı Büyük Atatürk’tü. Zira O; 29 Ekim 1933
yılında yaptığı konuşmasında aynen şunları söylemişti: “Bugün
Sovyetler Birliği, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.
Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse
bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya - Ma-
caristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı
tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir den-
geye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir...
Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kar-
deşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır
olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak la-
zımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağ-

24

lam tutarak... Dil bir köprüdür... İnanç bir köprüdür... Tarih bir
köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin
içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşma-
sını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli...“ İşte bu
düşünceden hareket ederek arkadaşlarımla ilhamını Büyük Ata-
türk’ün yüksek düşüncelerinden alan Avrasya Ekonomi Zirve-
leri’ni hayata geçirdik. Hasılı Marmara Grubu Vakfı’nda farklılığı
özümsemiş uluslararası bir sivil inisiyatif olarak dünden bugüne
intikal eden ve otuz yedi yılı aşan var oluş felsefemizde, batılı
değerlere, hukuk devletine, çağdaşlığa, katılımcı demokrasiye,
laikliğe, Cumhuriyete ve Büyük Atatürk’e sadakati de bir prensip
olarak benimsedik.

Yıllar sonra tanınmış iş adamımız Jak Kamhi kaleme aldığı
kitabında şunları yazacaktı:

“Özal, Sovyetler Birliği’nin sona ermesinden sonra Orta
Asya’da ortaya çıkan Türk Cumhuriyetlerine yakın durdu ve Sov-
yetler Birliği’nden ayrılan ülkelerin İran’ın cazip tekliflerine rağ-
men Türkiye Cumhuriyeti modelini seçmelerinde büyük katkı
sağladı. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Karabağ ihtilafının
çözümlemesine çalıştı. Türki adı verilen bu ülkelerle, ilişkileri-
mizin sağlığını korumak üzere, Marmara Vakfı kuruldu ve baş-
kanlığı Akkan Suver üstlendi. Şahap Kocatopçu, Ertuğrul
Kumcuoğlu, Orgeneral Necdet Timur’un çalışmaları ve Sayın
Akkan Suver’in her yıl tertiplediği konferanslar sayesinde başa-
rılar sağladı“.

Bir sivil toplum kuruluşunun çalışmaları sürdürebilmesi inan-
mış bir avuç gönüllünün özverisi ve dikkati sayesindedir. Ülkem
adına engelleri aştıysak, hedefe kilitlenen zorlu bir mücadeleyi
sürdürebiliyorsak bunu sadece arkadaşlarımın ve benim güçlü
iradelerimize bağlamak eksik olur, yanlış olur. Zira hem arkadaş-
larım hem de ben geride bıraktığımız yıllar içinde Büyük Ata-
türk’ün bize önerdiği “akıl ve bilim“ rehberliğinde yürüdük ve
değişen siyasi akımlara kapılmayan bir duruş sergileyerek bu-
günlere geldik. 2022 yılında Marmara Grubu Vakfı’nın başkan-
lığında yirmibeşinci yılımı idrak ediyorum.

Yirmibeş yıldır sivil bir inisiyatifin başında bulunmaktayım.
Türkiye’de, yurt dışında ulusal ve uluslararası etkinliklerde ülke-
mizi temsil ettim.

20. yüzyılın son günlerinde devir aldığım Marmara Grubu

25

Vakfı’nı yeni yüzyılımızın ilk çeyreğinde çağı yakalayan ve dün-
yanın tartışıp konuştuğu konularla iç içe bir hale getirdim. 400
bin kilometre yol yaparak ülkemde ve Avrupa ile Asya’nın belli
başlı ülkelerinde çeşitli platformlarda iki yüze yakın konuşma
yaptım, bir o kadar mülakat gerçekleştirdim. Ayrıca yurt içinde
ve yurt dışında çeşitli gazete ve dergide bine yakın makalem ya-
yınlandı. Dünyanın önde gelen liderleriyle bir arada olmak, on-
larla aynı platformlarda konuşmak, dostluk edebilmek
imkanlarına kavuştum.

Dört ayrı üniversiteden fahri diploma aldım. Azerbaycan’ın ve
Romanya’nın üç üniversitesinden fahri doktora, Kırgızistan üni-
versitesinden fahri profesörlük aldım.

Azerbaycan Devleti’nin iki büyük nişan ve madalyasına, Mo-
ğolistan Devleti’nin üç ayrı madalyasına, Vatikan’ın Papa Bene-
dictus Madalyası’na, Gagavuzya’nın üç madalyasına ve bir
büyük nişanına Avusturya Devleti Altın Şeref Madalyası’na, Ar-
navutluk Devleti Liyakat Madalyası’na, Romanya Kraliyet Aile-
si’nin Yüksek Subay Madalyası’na, Makedonya Devleti’nin
Üstün Hizmet Madalyası’na, Birleşmiş Milletler Altın Haç Ma-
dalyası’na ulaştım. Karadağ Devleti büyük bir teveccüh göstere-
rek bana diplomatik bir statü sağladı ve 2008 yılından 2020 yılına
kadar Karadağ Devleti, İstanbul Fahri Başkonsolosluğu’nu yap-
tım. Resmi Başkonsolosluk açılınca bu defa Karadağ Devleti beni
Balıkesir Fahri Konsolosluğuna atadı ve bana Karadağ vatandaş-
lığı verdi ve ayrıca Karadağ Devlet Liyakat Madalyası ile onur-
landırdı. Gene merkezi Romanya’da bulunan Karadeniz Hazar
Denizi Uluslararası Vakfı’nın başkanlığına seçildim ve 2012 ile
2013 yıllarında Bükreş’te bu görevi ifa ettim. Ayrıca başta Balkan
Barış Ödülü olmak üzere Azerbaycan’dan, Romanya’dan, Ma-
kedonya’dan, Bulgaristan’dan, Avusturya’dan, Güney Afri-
ka’dan, Moğolistan’dan, elbette Türkiye’den sayısız ödüller
aldım. Bütün bunları bana Marmara Grubu Vakfı sağladı.

Avrasya Ekonomi Zirvelerini çeyrek yüz yıldır aralıksız, Tür-
kiye’nin yüz akı uluslararası bir etkinliği olarak arkadaşlarımla
gerçekleştirdik.

Bu zirveler çerçevesinde yirmibeş yılda önemli düşüncelerin,
projelerin gerçekleşmesi için çalışmalar ortaya koydum. Emek
sarf ettim.

Bu çalışmalardan birisi, Bakü Tiflis Ceyhan Boru Hattı proje-

26

siydi. Her yıl, Avrasya Zirvelerinin ana gündemini hep Bakü- Tif-
lis- Ceyhan oluşturdu. Ceyhan’da gerçekleşen açılışında ise yet-
kililer, büyük bir kadirşinaslık göstererek, sivil toplum adına beni
davet edip, aralarına aldılar.

Son yıllarda da Kuşak ve Yol Projesi’ne verdiğimiz önemi
gündeme getirmekteyim. İnanıyorum ki, İpek Yolu Ekonomik
Kuşağı felsefesi bir barış, refah ve istikrar projesi olarak bu yüz-
yıla damgasını vuracaktır.

Marmara Grubu Vakfı’nda gerçekleştirdiğimiz bir diğer
önemli etkinlikte, kültürlerarası diyalog çalışmalarımızdı.

Kültürlerarası Diyalog felsefesini arkadaşlarım ve ben; kendi-
mize iş edindiğimizden olsa gerek ezan sesini, çan sesini ve hazan
sesini yan yana getirmeyi başarmış olmanın huzuruyla bugün
UNESCO nezdinde diyalog çalışmalarında yer almış bulunmak-
tayız.

Diyanet İşleri Başkanlarımızla birlikte Rum ve Ermeni Patrik-
lerinden Hahambaşılara oradan Vatikan’ın Kardinal ve Monsen-
yörlerine uzanan bir çizgiyi 1998 yılında iftarlarla
gerçekleştirdiğimizde, ülkemizin düşünen ve itibar sahibi insan-
larının “bunlar ne yapmak” istiyor telaşını unutamıyorum. Biz-
leri o günlerde sakıncalı değerlendirip iftarımızı
kabullenemeyenlerin bugün yüzlerce mekânda Hristiyan ve Mus-
eviler benzer iftarlara ve toplantılara itibar etmelerini görmenin
huzuru içindeyim.

Süryani Katolik Patrik Vekili Korepiskopos Yusuf Sağ yıllar
sonra (2013) kaleme aldığı “Diyaloğun Meyveleri” adlı kita-
bında Marmara Grubunda tertiplediğimiz kültürlerarası barış di-
yaloğu hakkında şunları yazacaktı:

“Bazı kamu kuruluşları, bazı vakıflar, örneğin Marmara
Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı Başkanı Sn.
Dr. Akkan Suver Bey ve arkadaşlarına, bu konudaki samimi
çalışmalarından dolayı teşekkür ederek onların diyalogla il-
gili görüşlerini ve çalışmalarını sizlere aktarmak isterim. Ön-
celikle Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar
Vakfı Başkanı Sayın Akkan Suver’in diyalogla ilgili yaptığı
çalışmalardan biraz bahsetmek istiyorum: Diyalog konu-
sunda Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar
Vakfı 1998 yılında benim de aralarında bulunduğum ruha-
nileri, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yıl-

27

maz’la bir araya getirerek Kültürlerarası Diyalog alanında
o günden bugüne bir köprü oluşturmasına vesile teşkil etmiş-
tir.

1998 yılında Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştır-
malar Vakfı’nın tertiplediği Kültürlerarası Diyalog çalışma-
larının önemi, Dr. Akkan Suver ve arkadaşlarıyla 2006
yılında Papa XVI. Benedict tarafından Vatikan’da kabulüyle
ortaya konmuş ve daha sonra Papa Hazretlerinin Hatıra Ma-
dalyası benim tarafımdan 2007 yılında Dr. Akkan Suver’e su-
nulmuştur. Dr. Akkan Suver, bu ziyarete Marmara Grubu
Vakfı’ndan Leyla Tavşanoğlu, Cafer Okray ve Prof.Dr. Ilter
Turan’dan oluşan bir heyetle katılmıştı.

Ülkemizde insanlarımızın öteki mantığından uzaklaşması,
birbirilerini daha iyi anlaması, kabul etmesi ve bir arada
barış ve huzur içinde yaşaması felsefesi yolundaki itinalı ve
özverili çalışmalarına yıllarca ara vermeksizin devam eden
Dr.Akkan Suver ve arkadaşlarını, Papa XVI. Benedict Haz-
retleri 2011 yılında şahsi girişimlerimin sonucunda Vati-
kan’da ikinci defa kabul etmişlerdir.

Marmara Grubu Vakfı’nın ikinci heyeti Dr. Akkan Su-
ver’in başkanlığında Necdet Timur ve Dr. Fatih Saraçoğ-
lu’ndan oluşmuştu. Ülkemizde Sevgi ve Barış iftarlarının
mimarlarından olan Dr. Akkan Suver, benim de aralarında
bulunduğum ruhanilere karşı duyduğu saygıyı her alanda or-
taya koyduğu davranışlarıyla örnek ve müstesna bir tutum
sergilemektedir. Bütün bunlar insanlık adına, yapılan çalış-
maların evrensel boyutunu yansıtan “DİYALOG“ un öne-
mini gösteren muhteşem işaretlerdir.”

İşte Monsenyör Yusuf Sağ’ın kitabında anlattığı; kültürler-
arası diyalog çalışmalarımız yalnız ülkemizde değil, dünyada
da büyük ilgi uyandırdı. Kabul gördü. Bu alanda ülkemizde,
Azerbaycan’da, Vatikan’da, İspanya’da, Fransa’da, Belçika’da,
Avusturya’da, Slovenya’da, Rusya’da, Bulgaristan’da, Suri-
ye’de, Makedonya’da, Romanya’da, Irak’ta çeşitli etkinliklere
katıldık veya onlarla birlikte çalışmalar gerçekleştirdik.

Benim dışımda da geride bıraktığımız yirmibeş yıl içinde ar-
kadaşlarımdan Şahap Kocatopçu, Jak Kamhi, Hadi Türkmen,
Vagif Kasımov, Osman Özbek, Mithat Yümlu, Zühtü Hacıoğlu,
Ogan Soysal, Örsçelik BalkanAhmet Samsunlu, Sabahat Da-

28

rendeliler, Mustafa Öncel, Orhan Çetinkol, Engin Ansay, Nur-
ver Nureş artık aramızda değiller. Tanrıya şükürler olsun Engin
Köklüçınar, Yüksel Çengel, Şamil Ayrım, Fatih Saraçoğlu,
Cafer Okray, Necdet Timur, Müjgan Suver, Lale Aytanç Nal-
bant, Leyla Tavşanoğlu, Nezihe Timur, Ertuğrul Kumcuoğlu,
Serhat Tabanca, Sezgin Bilgiç, Barlas Doğu, Turan Sarıgülle,
Tunç Erem, Nedret Kuran Burçoğlu, Abdülkadir Eriş,Ahmet
Doğan Arıkan, Ahmet Polat, Alaaddin Koçak, Atilla Dicle, Cen-
giz Güldamlası, Cengiz Balkan, Yalçın Sönmez, Sedefhan
Oğuz, Uğur Özgöker, Cahit Karakullukçu, Ülkü Söylemezoğlu,
Nigar Sargan, Nuri Artok, Ali Rıza Arslan, Ümran Köksüz, Bel-
gin Tanrıverdi, Mahmut Saklı, Nimet Ulubay, Murat Keçeciler,
Bilal Bilici, Gülçin Güngören, Oğuzhan Ceylan, Mustafa Ergin,
Rahmi Dilek, Gökhan Humbaracı, Mustafa Karagül,Erman
Tuncer, Ümit Çoban’la birlikteyiz. Geride bıraktığımız yirmibeş
yıl içinde arkadaşlarımla beraber, Newyork’ta Birleşmiş Mil-
letler’de, Bakü’de, Brüksel’de, Paris’te, Viyana’da, Mosko-
va’da,Bled’de, Sofya’da, Bükreş’te, Kişinev’de, Tiflis’te,
Tahran’da, Belgrat’ta, Tiran’da, Pekin’de, Komrat’ta, Vati-
kan’da, Şam’da, Taşkent’te, Aşkabat’ta, Astana’da, Üsküp’te,
Ulan Batur’da, Bişkek’te, Barselona’da, Varşova’da, Podgo-
rica’da, Lefkoşa’da, Minsk’te özenle ve dikkatle Türk sivil top-
lumu adına tebliğler sunduk ve sunduğumuz tebliğlerle çağı
yakalamış Türkiye’nin sahip olduğu değerleri ortaya koyduk.
Arkadaşlarıma minnettarım.

Yirmibeş yıl içinde, Türkiye’nin ve bölgemizin gündeminde
yer alan konularda düşünce dünyamın bir bölümünü anlatan
mülakatlarımı ve ortaya koyduğum görüşlerimi aziz arkadaşım
Engin Köklüçınar bir kitap hazırlayarak anlattı. Kendisine min-
nettarım.

Yirmi yedi yıllık Marmara Vakfı!
Biz onu buralara taşıdık!
Umarım bizden sonra gelecekler daha ilerilere, daha yukarı-
lara ve daha büyük saygınlıklara ulaştırırlar ve yarınlarda sivil
toplumların tarihi yazılırken Marmara Grubu Vakfı, Türkiye’nin
yüz akı olarak yerini alır.
Bu yer alış da bir gün bizim de payımız olduğu vurgulanırsa,
o gün hatırlanmanın vefa ve kadirbilirliği ile bulunduğumuz
yerde daha mutlu, daha huzurlu oluruz.

29

Dün ile Bugünün Farkı

Şair, “Sevmekten kim usanır?“diye sormuş.
Hangimiz şiir karalamadık liseli yıllarımızda?
Hangimiz sevdalanmadık, sevdamızdan habersiz okuldan
veya mahalleden kız arkadaşımıza?
Hangimiz evlerinin önünden sayısız defalar geçtiğimiz ve
geçişlerimizden birinde yüzünü görme mutluluğuna eriştiği-
miz sözde sevgililerimizle ilgili düşler kurmadık?
Hangimiz ilk defa “merhaba”dediğimiz veya tanıştırıldı-
ğımız kıza birdenbire çarpılırcasına aşık olmadık?
Hangimiz kız arkadaşımıza rast gelebilmek için okul önle-
rinde volta atmadık, otobüs-tramvay duraklarında demirleme-
dik?
Hangimiz son vapura, son trene kadar kız arkadaşımızın ya-
nından ayrıldık?
Hangimiz duygusallaşmadık meyhane masalarında sevgi-
miz karşılıksız kalınca?
Hangimiz uykusuz kalmadık sevgimizin anlaşılmazlığında?
Delikanlılığın aralanan kapısından hayata doğru yol alan
her genç biraz şair, biraz hayalperest ama mutlaka aşıktır. Ve
onun aşkı; her aşktan büyük, her aşktan gerçek, her aşktan kut-
saldır.
Bu anlar, sevgiyle bezenmiş fırça darbelerinin oluşturduğu
tablodan ibaretti.

30

Her gencin duyduğu bu duyguları ben de duydum. Ben de
yaşadım. Ve ben de gençlik bulvarında yürüyüşüme şiirle, ede-
biyatla başladım. Zira çocukluk, gençlik, olgunluk arkadaşım
Engin Köklüçınar’la Kocamustafapaşa’dan Beyazıt’a, Amas-
ya’dan Maraş’a, Roma’dan Kanarya Adaları’na, Bursa’dan İz-
mir’e uzanan deli dolu hayat anlayışımızın ana felsefesi
şiirden, yazmaktan, sevdalanmaktan, yemekten ve içmekten
ibaretti.

Hayata böyle bakışımızda; Necip Fazıl’la dehayı, Yahya Ke-
mal’le İstanbul’u, Mehmet Akif’le kahramanlığı, Tevfik Fik
ret’le uygarlığı, Munis Faik’le insanlığı, Ümit Yaşar’la aşkı, Se-
bahattin İlhami’yle kadını, Şemsi Belli’yle renkleri, Fazıl Hüsnü
ile gerçeği, Faruk Nafiz’le Türkçeyi, Behçet Kemal’le heyecanı,
Nazım Hikmet’le komünistliği, Orhan Veli’yle garipliği, Falih
Rıfkı ile ağaç ve yurt sevgisini Bedii Faik’le yerinde deyimleri
ve kavramları tanımamızın büyük payı vardı.

Ve bu pay bizi biz yapan değerleri oluşturdu.
Ve de duygularımızı kağıda dökme hevesine, yazıp çizme
hülyasına, masalarda şiir okuma sevdasına kendimizi kaptırıp
aynı heyecanla dünden bugüne geldik.
Şiirlerimiz yayınlandıkça, sesimiz yankılandıkça bir şeyler
olduğumuzu sanıyorduk.
Ama yanılıyorduk.

Sevdalanmak, Şiir Yazmak

Evet, ağaçların yapraklarını dökme mevsiminde olduğunun
inancındayım. Bu inançla dönüp geriye baktığımda kendimce
önemli anılarımı yarınlarda benzer anları yaşayacaklara belki
örnek, belki kaynak olur düşüncesiyle aktarmak istedim.

Unutmamak gerekir ki; ağaçlar yapraklarını döktükten bir
süre sonra daha kuvvetli, daha renkli, daha sağlam kökleriyle,
dallarıyla, yapraklarıyla canlanmazlar mı?

Evet rüzgar gibi geçen günlerin yaklaşık altmış yılını bera-
ber geçirdiğimiz Engin Köklüçınar’la nice ilk’e birlikte imza
attık.

Bu arada yaşlılığın verdiği sorumlulukla tarihe bir not düş-

31

mek gerekirse inanıyorum ki; edebiyatta ve sanatta elde edilen
başarılar, ülkenin genel gelişimine bağlıdır.

Sanat önemlidir. Eğer dinlenildiğinde, okunulduğunda veya
bakıldığında; dinleyen, okuyan veya bakan, onun gerekliliğini
hissederse, sanat olayı oluşmuş demektir.

Ve eğer kişi, onunla bir değişim içine girerek düşünce dün-
yasını geliştirirse, sanat gerçekten değerli ve geçerlidir.

Her dönem yazarlar, şairler, ressamlar, müzisyenler yaşa-
dıkları döneme deyimi gerekirse mühür vurmuşlardır.

Ama bu mühür vuruş da ülkenin genel gelişimiyle orantılı-
dır.

Şair de, yazar da, ressam da, müzisyen de genelde muhalif-
tir. Bir başka deyişle yazara da, ressama da, müzisyene de ta-
hammül gerekir.

Zira onların muhalefeti hayatımıza renk katacak ve insanın
doğası gereği gelişimine öncülük ve rehberlik edecektir.

Bugün Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Ömer Seyfettin, Mithat
Cemal Kuntay, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Halid Ziya
Uşaklıgil, Sebahattin Ali, Refik Halid Karay çapında yazarla-
rımız yoktur.

Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Mehmet Akif,
Behçet Kemal, Faruk Nafiz, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Orhan
Veli, Suat Taşer, Melih Cevdet Anday, Orhan Seyfi Orhon,
Munis Faik Ozansoy, Halide Nusret Zorlutuna, Fuat Edip
Baksı, Orhan Şaik Gökyay, İbrahim Minnetoğlu, Gültekin
Sağmanoğlu çapında şairlerimiz günümüzde mevcut değildir.

Çallı İbrahim, Elif Naci, Şeref Akdik, Aliye Berger, Hikmet
Onat, Zeki Kocamemi, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino,
Cemal Tollu gibi ressamlara muhtacız.

Ulvi Cemal Erkin’e, Ahmet Adnan Saygun’a, Hasan Ferit
Alnar’a, Necil Kamil Akses’e, Ekrem Zeki Ün’e, Nevit Ko-
dallı’ya, Nedim Oytam’a, Mithat Fenmen’e, Cemal Reşit
Rey’e, Tanburi Cemil Bey’e, hatta Ferdi Statzer’e hasretiz.

Avuntumuz biraz Orhan Pamuk biraz da Fazıl Say’dan iba-
rettir. Ziya Gökalp, Hilmi Ziya Ülken, Sakallı Celal, Nermi
Uygur, Nurettin Artam, Hasan Ali Yücel, Sabahattin Kudret
Aksal, Nihat Atsız, Osman Nebioğlu çapında düşünürlerimi-
zin, İbnü-l Emin Mahmut Kemal, Reşat Ekrem Koçu, Adnan
Adıvar, Afet İnan, Cemal Kutay, Enver Behnan Şapolyo, Zeki

32

Velidi Togan gibi tarihçilerimizin yerlerini dolduramaz olduk.
Halil İnalcık ile İlber Oltaylı da olmasa ne yapardık, bilmi-

yorum. Edebiyatımız, basınımız, şiirimiz, resmimiz, musiki-
miz bu halde de siyasetimiz onlardan farklı mı?

Nerede Hamdullah Suphi Tanrıöver’in, İsmet İnönü’ün,
Celal Bayar’ın, Şükrü Saraçoğlu’nun, Adnan Menderes’in, Sü-
leyman Demirel’in, Bülent Ecevit’in, Turgut Özal’ın, Necmet-
tin Erbakan’ın, Osman Bölükbaşı’nın, Alparslan Türkeş’in,
Turhan Feyzioğlu’nun, Rauf Denktaş’ın feraset, bilgi ve tec-
rübesi?

Bu bize okuyanımızın, dinleyenimizin veya seyredenimizin
azlığını veya çaresizliğini değil, top yekun ülkenin genel du-
rumunun çapını göstermektedir.

Son otuz yılda ressamlarımız boyasız, şairlerimiz ilhamsız,
yazarlarımız heyecansız, müzisyenlerimiz notasız, karikatür-
lerimiz çizgisiz kaldılar. Dolayısıyla sanatta da, edebiyatta da
yerinde sayıyoruz.

Sanatı ve edebiyatı oluşturan değerler, ülkenin değerleriyle
kaimdir.

Ülkenin insanları zengin olmayı kendilerine hedef seçtikle-
rinde sanatçı da parayı sanata tercih eder, dolayısıyla resim de,
şiir de, roman da, müzik de yozlaşır.

Arabesk uydurması müzik, masallar tarih, sahte tarihin ro-
manları edebiyat, cahillerin şekilsiz mısraları şiir, badanacı
zevkinden mahrum sözde çizgiler de resim sayılır.

Oysa insanların idrakleri önemlidir.
Bugün eksik olan idraksizliktir. İyi insan, faziletli insan ola-
bilirsiniz ama idrakiniz eksikse bir yerde anlayışınızın önünde
duvarlar belirir.
İdrakte esas olan haddini bilme çizgisidir.
Ufuk zenginliği, düşünme, kabullenme ve benimseyip
özümseme kavramı idrakle orantılıdır.
İnşaat sektörü mükemmel, bankacılık harika, yollar duble,
turizm rayında. Bunlar elbette güzel haberlerdir.
Uluslararası Para Fonu teşkilatları kredi notumuzu istedik-
leri kadar yükseltsin, ben eksikliklerimizi, idrakimizin iflası
olarak değerlendiriyor ve nitelendiriyorum.
İşte; dünle bugün arasındaki fark!

33

Taksim’de Atatürk Anıtı önünde babam Fahri Suver, annem
Yaşar Suver, halam Fahrünnisa Ünlü, babaannem Saime Suver
ve anneannem Nuriye Üçtuğ ile birlikteyiz (1950)

İstanbul’un Orta Yeri...

İstanbul’da Beyazıt semti önemli bir merkezdi.
Bizim yetiştiğimiz dönemde Beyazıt adeta İstanbul’un or-
tasıydı. İstanbul Üniversitesi oradaydı. Şimdiki gibi sayısız
üniversite o yıllarda yoktu.
Üniversite denilince akla Beyazıt gelirdi. Fakülteler ise La-
leli’deydi. İstanbul’un iki büyük kütüphanesi oradaydı. Mar-
mara Oteli ve kıraathanesi oradaydı. Emin Efendi
Lokantası’yla Fidan Lokantası oradaydı. İstanbul’un ilk alış-
veriş merkezi olan Beyaz Saray oradaydı. Bir aydınlanma ve
toplantı merkezi olan Çınaraltı oradaydı. Sahaflar çarşısı ora-
daydı. Kapalıçarşı oradan başlardı. Hasılı İstanbul tarihiyle,
dokusuyla, varlığıyla, ananesiyle Beyazıt’taydı.

Beyazıt bir merkezdi

Bu merkezden aşağı doğru cetvelle bir çizgi çekersek ve o
çizgiye önce Laleli, sonra Aksaray, daha sonra Şehremini ile
Topkapı’yı oturtursak İstanbul’un sahipleriyle karşı karşıya
geliriz.

Gene başa dönüp Beyazıt merkezinden yukarı doğru cet-
velle bir çizgi çekersek önce Çarşıkapı, sonra Çemberlitaş,
daha sonra Divanyolu’yla buluşuruz. Divanyolu’na gelmeden

34

önce Yerebatan’ın sağında Sultanahmet, solunda ise Cağaloğlu
vardı. Cağaloğlu’ndan Sirkeci’ye inilir ki, buranın başında ga-
zeteciliğimizin merkezi Bab-ı Ali, ortasında İstanbul’un beyni
Vilayet, sonunda ise tüccarının, esnafının kısacası ticaretinin
odak noktası Sultanhamam bulunurdu.

Beyazıt’tan denize doğru bir çizgi çekersek bu defa önce
Soğanağa, sonra Nişanca, Gedikpaşa ve daha sonra Kum-
kapı’da İstanbul’un kiracılarıyla yüz yüze geliriz.

Soğanağa semtinde ev sahipleri otururlarsa da, Nişanca, Ge-
dikpaşa, Kumkapı; Ermeni, Rum, Süryani ve Anadolulularla
kaplıdır. Bu semtin evleri oda oda kiraya verilir, mutfak, tu-
valet ortak kullanılırdı.

Beyazıt’tan Haliç’e doğru bir çizgi çekersek buralarda
Fatih, Karagümrük, Vefa, Edirnekapı’dan Eyüp Sultan’a kadar
uzanan bir koridorla karşılaşırız ki, taassuptan uzak bir Müs-
lüman dünya burada ahiretle kapı komşusu olarak yaşamakta-
dır.

Eyüp Sultan

Eyüp Sultan ahiretle birlikte yaşayanların olduğu kadar mo-
derniteyi benimsemiş insanların mekanıydı. O zamanlar
Eyüp’e vapurla ulaşılırdı. Akşam üstleri, hanımlar vapur iske-
lesinde yanında çocukları olduğu halde eşlerini beklerlerdi.

Hali vakti yerinde olanlar, vapur iskelesinin yanında bulu-
nan lokantada soğuk bir Ankara birası içerek yol yorgunluğunu
atarlarken, çocukları da patates kızartmasına hücum ederlerdi.
1950’li yıllarda taassup yoktu. Eyüp mezarlıklarla, camilerle,
tekkelerle doluydu ve orada Allah’a teveccüh, şükran ve istiğ-
far vardı. Ama kolalı beyaz gömlekleriyle, papyon kravatla-
rıyla beyleri, şapkalarıyla hanımlarını vapur iskelesinin
yanındaki lokantada görmek de olağandı.

Kışın ne kadar uhrevi bir havası varsa yazın o kadar renk
liydi çocukluğumun Eyüp Sultan’ı! Yalnız camisiyle değil
Piyer Loti’nin eviyle de ünlüydü.

Mezarların ortasında bir şenlik, bir dinlence alanıdır Piyer
Loti’nin evi ve bahçesi… Gençler mezar taşlarını aralaya ara-
laya, mezarların üzerinden atlaya atlaya Piyer Loti’den sevgi-
lileriyle Haliç’i, Beyoğlu’nu, Silahtar’ı seyrederler ve

35

çaylarını, kahvelerini yudumlarlardı. Piyer Loti ki; kendisi
Fransız’dır ve Türk geleneğine aşık olup, Aziyâde isimli bir
Türk kızına da sevdalanınca Eyüp Sultan’ı mesken tutup, ro-
manlarını burada kaleme almıştır. Gençlik yıllarımızda O’nun
dünyasını anlamakta zorluk çektiğimizi söylesem, bilmem ina-
nır mısınız?

Bir sevgili, sayısız kabir, binlerce mezar taşı ve her şeyin
ötesinde insanın iflahını kesen ve çık çık bitmeyen bir yokuşun
sonunda Haliç’i seyreden küçücük bir ev! Ve burada mutlu bir
Fransız! Bu mutlu Fransız İstiklal Savaşımız sırasında Türkün
şaheser mücadelesini destanlaştıracak haberleri Paris’e yaza-
cak ve sonunda haklılığımızı Avrupa’da ve dünyada kalemiyle
savunacaktır.

Eyüp’ü çocukluğumun Eyüp Sultan Camisi’yle noktalamak
isterim.

Caminin avlusunda güvercinlerin “hu“larını duyarak Hacet
penceresi önünde Hazret-i Halid’e ettiğim dualar çocukluğum-
dan kalan en içten anılardır.

İstanbul’un Müslümanları bu civarda yerleşikti.

Aksaray

İstanbul’un Laleli semtinde Adnan Menderes döneminde
gerçekleşen bir fakülteler zinciri vardır. Küçük tabureli kah-
veleri, Hasanpaşa Fırını, Şehzadebaşı sinemaları, Tayyare
apartmanları ve tramvay yollarıyla Laleli üst sınıf İstanbullu-
ların semtidir.

Yolun altı Aksaray’dır.
Aksaray İstanbul’un en önemli sinemalarından Bulvar Si-
neması ve Emlak Bankası apartmanlarıyla bu bölgenin önemli
merkezlerinden biridir. Zira denize doğru yürürseniz Çakıl Ga-
zinosu’nda Ahmet Üstün’ün, Radife Erten’in, Abdullah
Yüce’nin sesini duyabilir, ters istikamete yönelirseniz Saraç-
hanebaşı’nda İstanbul’un kalbi belediyesi ile karşı karşıya ge-
lebilirsiniz. Unutmamak gerekir ki; o günlerin İstanbul’unun
belediye başkanı bir kişidir ve aynı zamanda İstanbul’un Va-
lisi’dir. Şimdilerde olduğu gibi her mahallede bir başkan bu-
lunmazdı. İstanbul’un bu yakasında Aksaray’da Pertevniyal
Lisesi, Saraçhanebaşı’nda Vefa Lisesi, Beyazıt’ta İstiklal Li-

36

sesi, Fatih’te İmam Hatip Lisesi, Fatih Kız Lisesi ve Darüşşa-
faka’dan başka lise bulunmazdı. Cağaloğlu’nda İstanbul Erkek
Lisesi ile İstanbul Kız Lisesi de civarın önemli eğitim merkez-
leriydi. 1960’lı yıllarda askeri, özel, resmi lise sayısı İstan-
bul’da kırktı. Şehremini’de Öğretmen Okulu vardı. Bir de Kız
Sanat Enstitüsü bu muhitin göze çarpan okullarıydı. Aksaray
ile Şehremini arasında Guraba Hastanesi ile Cerrahpaşa Has-
tanesi vardı. Gene Adnan Menderes döneminde Samatya’ya
Sigorta Hastanesi yapıldı. Çapa’nın hastane olması ise daha
sonradır. Bir başka deyişle İstanbul’un hastane semti Aksaray
ile Şehremini arasındaydı.

Şehremini’den yürüyüş mesafesinde Altımermer, Esekapısı,
Cerrahpaşa ve Kocamustafapaşa vardı. Kocamustafapaşa’dan
denize inerseniz karşınıza Samatya, surlara doğru ilerlerseniz
Silivrikapı, Belgratkapı veya Mevlanakapı çıkardı.

Annem Emine Yaşar Kocamustafapaşa, babam Mehmet Fahri
Silivirikapı doğumluydu. Ben ve kızım annemin doğduğu evde doğduk

Kocamustafapaşa
Samatya ile Kocamustafapaşa’nın yakınlığı kadar birbirine

uzaklığı da vardı.
37

Kocamustafapaşa Müslümanların oluşturduğu bir mahal-
leydi. Camileri, mescitleri, türbeleri ve sokak aralarındaki kab-
ristanlarıyla Kocamustafapaşa, Yahya Kemal’in mısralarında
şekillendiği gibiydi.

İnsan dünyanın hiçbir yerinde Kocamustafapaşa’da olduğu
kadar ahirete yakın olamaz. Kocamustafapaşa semtinde ahi-
retle dünya arasında bir adımlık mesafe ya vardır, ya yoktur!

İşte bu manayı sezebilmeniz için birkaç kalın çizgiyle ora-
nın halen günümüzde de olan yapısını anlatmaya çalışacağım.
Bu küçük mahallede sayısız mezar, sayısız türbe, sayısız yatır
bulunurken sayısız da Hıristiyan mabedi vardır.

Zira Kocamustafapaşa’nın kara kısmında Müslümanlar,
deniz kıyısında (şimdi sayısı çok azalan) Rumlar ve Ermeniler
yüz yıllardır yaşamaktaydılar. Sabahları ezan sesinden epey
sonra saat sekizde çan sesi duymak, papaz kıyafetli adamlarla
aynı trene binmek, rahibe elbiseli kadınlarla aynı fırından
ekmek almak bizim çocukluğumuzda yaşadığımız normal tab-
lolardı. Günümüzde çoğumuz için bunların birisi, ikisi olay
olacakken, biz bunları göz alışmasından olsa gerek kanıksa-
mıştık.

Oysa Samatya, renklerin cümbüşüydü. Müslüman evleri
Marmara caddesinde sona ererdi. Denize doğru yol indikçe
Rumların, Arnavutların ama daha çok Ermenilerin var olduğu
bir coğrafyaya ulaşırdınız. Cerrahpaşa’nın altı deniz kenarında
Etyemez’di. Oradan Langa’ya, Yenikapı’ya kadar uzanan çizgi
ile ters tarafta Yedikule’ye yaklaşan sur diplerine kadar tek tük
Müslüman evine Ermeni evlerinin fark attığı bir yerdi Samatya
ve civarı!

Demiryolunun kara tarafında iç içe ahşap evler vardı. Pen-
cerelerinde sardunya ve karanfil saksıları olan bu evlerde dar
gelirli Ermeni aileleri odalarda yaşarlardı. Tuvaletleri ve mut-
fakları ortak olan yaşları bilinmeyen bu evler yıkılmamak,
çökmemek için birbirilerine yaslanmışlardı.

Bu yaslanış, içinde barındırdıkları ile yıllara bir meydan
okumaydı. Bu ahşap evlerin içinde yaşayanların bahtları gibi
dış görünüşleri de kara, hatta kapkaraydı.

Unutmamak gerekir ki; o yıllar fukaralık yıllarıydı.
Rumlar kasaplık, balıkçılık, meyhanecilik, garsonluk yapar-
larken, Arnavutlar ciğercilik, manavlık, yoğurtçuluk, sütçülük

38

gibi işlerde çalışırlardı. Ermeniler tamircilik, sobacılık, şarkü-
teri işletmeciliği, meyhaneciliğin yanı sıra Kapalıçarşı’da altın,
gümüş işlemeciliğiyle uğraşırlardı. Doktorlar Ermeni ve
Rum’du. Samatya eczanelerinde eczacılar Ermeni’ydi. Alt-
mışlı yıllarda Türk doktor ve eczacılar önce Kocamustafa-
paşa’ya sonra Samatya’ya geldiler.

Herkes birbirini tanırdı. Saygı ve sevginin ötesinde konuş-
masanız da kimin kim olduğunu bilirdiniz. Hangi saatlerde
kimin, hangi trene veya otobüse veyahut da tramvaya bineceği
bilinirdi. Etyemez’den sabah saat sekizi on geçe geçen tram-
vaya yeşil takım elbisesi, kolalı beyaz gömleği ve çağla yeşili
puanlı kravatıyla Yeşil Hoca binerdi. Tramvaya arkadan binilir,
bilet alınır, öne doğru yürünürdü. Vatmanın bulunduğu yerden
yalnız inilirdi. Vatmanın yanında durmak o günün deyimine
göre “memnu“idi. Yani yasaktı. Biletçi de arkada otururdu,
önünden geçer, bilet alınırdı. Ama Yeşil Hoca istisnaydı. Zira
Yeşil Hoca ünlü bir din adamıydı. O önden biner bilet parası
elden ele arkaya biletçiye ulaşır, gene aynı biçimde elden ele
bileti kendisine iletilirdi. Yeşil Hoca, Beyazıt’ta bulunan ki-
tapçı dükkanına kadar mırıl mırıl dualar okurdu. Şık ve zarif
bir din adamıydı.

Yeşil Hoca, Etyemez’de otururdu. Kamil bir din adamıydı.
Sultanahmet Camii’nde verdiği vaazlarda dikkati çekmişti.
Onun vaaz vereceği Cuma günlerinde Sultanahmet Camii’nin
cemaati mutlaka sokaklara taşar olmuştu. Hakimlerden, su-
baylardan, iş adamları ve gençlerden oluşan bu cemaat zama-
nın iktidarını rahatsız etmiş ve elinden vaizliği alınarak evinin
hemen yanında bulunan Etyemez Camii’ne imam yapılmıştı.
Aradan geçen zaman içinde çıkardığı “Yeşil“adlı gazeteyle dü-
şüncelerini sergileyen ve yazdığı sayısız kitapla fikirlerini or-
taya koyan Yeşil Hoca’nın giyimi kuşamı hep yeşilden
oluştuğu içindir ki, adını öğrenmeye gerek duymadan, hepimiz
tarafından bu sıfatla anılmıştır.

Ondan arta kalan Etyemez’deki yalısında (sahil yolu geç-
meden önce Yeşil Hoca’nın evi deniz kenarında bir yalıydı)
bugün eğitim verildiğini zannediyorum.

Samatya’nın camisi yoktu. Ama kilisesi, rahibe okulu, ma-
nastırı, Hıristiyan okulu pek boldu. Cami Etyemez’deydi. Ki-
mine göre Hocakadın, kimine göre Hacı Kadın camisi ise

39

Samatya’ya inen yolun başındaydı.
Kocamustafapaşa’nın bizim zamanımızda dikkati çeken bir

diğer tarafı da evlerinin yapılarıydı. Hani bugünlerde koruma
altına alınmak istenen cinsten evlerin tamamı, Kocamustafa-
paşa’da dün mevcuttu. Ne yazık ki; kat karşılığı apartman ya-
pımı, bütün bu evleri bugün yok etmiştir. Eskiden her evin
aşağı yukarı üç yüz, dört yüz metre mutlaka bahçesi olurdu.
Sokaktan meyve alındığını pek hatırlamıyorum. Her evin bah-
çesinde şimdilerde nesli tükenen çitlembik ağacından tutun da,
nara, incire, kayısıya, mürdüm eriğine, kızılcığa, cevize, zer-
daliye, ayvaya, duta kadar hemen her çeşit meyve ağacı vardı.

Konu komşu topladıkları meyveyi siniler içinde birbirilerine
ikram ederlerdi. Yine her evin mutlaka bir kuyusu bulunurdu.
Ev halkı hem suyunu bu kuyudan tedarik ederdi, hem de bu
kuyular buzdolabı görevi ifa ederlerdi. Yine civarımızda bu-
lunan büyük bostanlarda marulun, sebzenin çeşitleri bol mik-
tarda yetişirdi. Bostancılıkla iştigal edenler ya Rum ya da
Arnavut olurlardı. Balıkçılık da bu semtin önemli bir gelir kay-
nağıydı. Bu meslek de Rumların ve Ermenilerin mesleğiydi.
Semtin Türk vatandaşları ise memur, esnaf ve tüccardı.

Samatya istasyonunun önünde deniz vardı. Başbakan Adnan
Menderes, sahil yolunu yaparken, deniz Yenikapı’dan Samat-
ya’ya, Samatya’dan Narlıkapı’ya, Narlıkapı’dan Yedikule’ye
kadar bütün sahiliyle dolduruldu.

Ücra ve Fakir İstanbul

Büyük şair Yahya Kemal bir İstanbul aşığıdır. İstanbul’un
semtlerini adeta nakış nakış şiirlerinde ve yazılarında yaşayan
ve yaşatan Yahya Kemal, Kocamustafapaşa semtine de “ücra
ve fakir İstanbul“der.

İşte böyle bir semtte 1942 yılında dünyaya geldim.
Benim çocukluğumun Kocamustafapaşa’sı Sümbül Efendi
Camii’nden, Duhaniye Mescidi’nden, Hacı Kadın Cami-
si’nden, İstanbul Sineması’ndan ve Kocamustafapaşa İlkoku-
lu’ndan ibaretti. Daha sonra Mehmet Akif İlkokulu’nun binası
da semte ayrı bir veçhe getirdi.
Kocamustafapaşa’dan denize doğru ilerlediğinizde Samat-
ya’ya varırdınız. Aksaray tarafına doğru yürümek isterseniz

40

Esekapısı ile Davutpaşa’ya sonra da Cerrahpaşa’ya ulaşırdınız.
Yüzünüzü surlara doğru döndüğünüzde Silivrikapı karşınıza
gelirdi. Daha değişik bir ifadeyle Esekapı’dan Alipaşa’ya ora-
dan Haseki’ye varabilirdiniz. Tabii bütün bunları o devrin şart-
ları içinde yürüyerek gerçekleştirebilirdiniz.

Yürümek o günlerin genci ve ihtiyarı için çok doğaldı. Oto-
mobil mahallemize, düğünde, hastalıkta veya olağanüstü bir
durumda gelirdi.

Kocamustafapaşa’dan kalkan otobüs Eminönü’ne giderdi.
Samatya’da ise hem otobüs, hem tramvay hem de tren vardı.
Otobüs Yedikule-Eminönü hattındaydı. Tramvay da Yedikule-
Bahçekapı arasında çalışırdı. Tren ise önceleri kara trendi.
Kara trenin son durağı Çekmece veya Florya idi. Sirkeci-Hal-
kalı arasında işleyen kara trenlerin pasından ve kurumundan
1956 yılında elektrikli trenin işletmeye girmesi ile kurtulduk.

Hemen eklemek isterim ki, Yeşilyurt’ta istasyon yoktu. Ba-
kırköy’den kalkan tren Yeşilköy’de dururdu. Bakırköy ile Ye-
şilköy arası bataklıktı. Yazın tren pencerelerinden bugün
Ataköy konaklarının bulunduğu boş arsalara yerleşen leylek-
leri seyrederdik. Yaz aylarında İstanbul leyleklerin adeta isti-
lasına uğrardı. Mahalleli leyleğin bir bacaya veya bir ağaca
yuva yapmasına pek önem verirdi. Uğur getireceğine inanıl-
dığından uzun bacaklı leyleklere çocukluğumun insanlarının
büyük sevgi ve muhabbeti vardı. Tıpkı güvercin ve kumruya
olduğu gibi leyleklere de dokunulmazdı.

Kocamustafapaşa Müslümanların çoğunlukta olduğu bir
semtti. Ama Cuma namazları hariç camiye ihtiyarların dışında
pek giden gelen olmazdı. Mescitlerde ise imamın arkasındaki
cemaat parmakla sayılacak kadar azdı. Anneannem Nuriye
Hanım evimizin yakınında bulunan Duhaniye Mescidi’ne
gider, mescidin içinde bulunan balkonda komşu iki - üç ha-
nımla beraber vakit namazı kılardı. Buna mukabil Ramazan
Ayı’nda bütün mahallenin erkek ve kız çocukları toplanır, te-
ravih namazına giderdik. Bu gidişimizde hiçbir zorlama yoktu.
Adet böyleydi. Ramazan Ayı’nda çocuklar oruç tutmasalar
bile; babalar, anneler, büyükanneler varsa dedelerle birlikte sa-
hura kalkarlardı. Sahurda mutlaka pilav ve hoşaf bulunurdu.
Annem Emine Yaşar Hanım’dan önce anneannemin arka ar-
kaya üç evladı küçük yaşta vefat edince, o zamanın gelenek

41

ve göreneğine göre anneannem Sümbül Efendi Camii içinde
bulunan Sinan Hazretleri’ne bağlanmış. Ve bu bağlanışın so-
nucunda anneme Emine adının yanına o dönemin din adamla-
rının telkiniyle bir de Yaşar eklenmişler. Sümbül Efendi
Hazretleri’ne rahmetli annem pek bağlıydı. Hayrını, hayratını
hep orada yaptı, yaptırdı. Ölene kadar ayda en az iki-üç kere
ziyaret eder, kutsal günlerde ise mutlaka Sümbül Efendi’nin
türbesinde dua eder, fakir fukaraya bir şeyler dağıtırdı.

Öncelikle Kocamustafapaşa Camii’ne ad veren Sümbül
Efendi’yi de bilmek gerekir.

On beşinci yüzyılın başlarında şöhret bulmuş bir mutasavvıf
ve Şeyh olan Sümbül Sinan Efendi’nin yaşadığı mahallede
doğmuş, büyümüş bir anne ve babanın, ana evinde dünyaya
gelişimimden olsa gerek, bende de ailemin diğer büyükleri gibi
Sümbül Sinan Efendi’ye ayrı bir sevgi ve saygı vardır.

Hatta babamın büyük yeğeni, büyük amcam avukat Tacettin
Coş, Sümbüli Tarikatı’na mensuptu. Anneler benden önce ve
benim zamanımda bebelerini sağlık içinde dünyaya getirebil-
mek için mutlaka Sümbül Efendi’ye bağlanırlardı.

Bilebildiğimiz kadarıyla ona en bağlı olanlardan birisi de
Sultan Abdülhamit’in son Genel Kurmay Başkanı Serasker
Rıza Paşa’ymış. Biz çocukluğumuzda Serasker Rıza Paşa’nın
hikayelerini dinleyerek büyüdük dersem yeridir.

Abdülhamit Han zamanında yaklaşık on yedi sene serasker-
likte bulunmuş ve seraskerlikte rekor kırmış bulunan Rıza Paşa
1844’te Kocamustafapaşa’da doğmuştu. Sümbül Efendi tari-
katına bağlılığıyla çocukluğunu geçiren Rıza Efendi, talebeli-
ğinde teğmen çıkınca “Mutlaka kılıcımı Türbe’nin önünde
kuşanacağım“diye ahdetmiş. 1864’te Harbiye Mektebi’nden
mülazım (teğmen) olarak çıkınca Rıza Efendi kılıcını Sümbül
Sinan Efendi’nin türbesi önünde kuşanmış. Bu kere aynı tö-
rende “Paşa olursam apoletlerimi burada takacağım“demiş. Ve
paşa oluşunda apoletlerini, sırmalarını da Türbe’nin önünde
takmış. Aynı tören sırasında “Ahdediyorum; Eğer serasker
olursam Padişahımızı buraya getirip, Seraskerliği Zat-ı Şaha-
ne’den Sümbül Sinan’ın Türbe’sinde alacağım“demiş.

Gün gelip serasker olmuş. Durum padişaha arz edilmiş. Sul-
tan Abdülhamit durumu makul karşılamış ve 5 Eylül 1891
Cuma günü namazdan sonra Türbe’nin önünde Rıza Paşa se-

42

rasker olmuş. Seraskerliği 1908 yılında sona eren Rıza Paşa
bu kere mezarının da orada olmasını vasiyet etmiş ve isteği
doğrultusunda 1920 yılında öldükten sonra Sümbül Efendi’nin
yanına bir türbe yaptırılarak oraya gömülmüştür.

Başbakan Recep Peker de bu semtin insanıdır. 1946 ve 1947
yıllarında Başbakanlık yapan Recep Peker, Meclis’te Demok-
rat Parti tarafından istifaya “çekil artık, çekil“sözüyle çağrıl-
dığında kürsüye çıkıp; “Çekildim, seksen kilo geliyorum“de-
mesiyle ünlüdür.

Gene günümüzün başarılı gazetecilerinden Uğur Dündar da
Kocamustafapaşa’nın kaldırımlarını çiğneyerek büyüyenler-
dendir.

Edebiyatımıza yön veren, çağdaş anlamda bir kitap uzmanı
ve edebiyat eleştirmeni olan Doğan Hızlan da Kocamustafa-
paşa’nın asırlık öğretmen ailelerinden birinin devamıdır. Ül-
kemizin ilk kadın Rektörü olan Kimya Profesörü Saffet Rıza
Alpar da Kocamustafapaşalıdır.

Gençlik yıllarımızın ünlü edebiyat dergisi Yeditepe’yi ya-
yınlayan ve ellili, altmışlı, yetmişli yıllarda şiir adına, hikaye
adına, roman adına nice başarılmazı başarıp yayın dünyamıza
kazandıran Hüsamettin Bozok da Kocamustafapaşa’nın yüz
yıllık ailelerindendir.

Türkiye’de Turing Otomobil Kurumu’nu kuran Reşit Saffet
Atabinen merhum da, Sümbül Sinan Efendi’ye bağlılığıyla ta-
nınmış kişilerdendir. Merhum Atabinen, Osmanlı döneminde
Hariciye ve dış temsilciliklerimizde önemli görevler ifa etmiş,
iki dönem Kocaeli milletvekilliği yapmış ve daha sonra da bu-
günkü Türkiye Turing Otomobil Kurumu’nu kurmuş bir zattı.
1965 yılında vefat ettiğinde Bakanlar Kurulu’nun özel izniyle,
o da Sümbül Efendi’nin yanındaki bir mezarlığa defnedilmişti.

Rahmetli Munis Faik Ozansoy da Sümbül Efendi’ye bağ-
lıydı. Müsteşar olur olmaz İstanbul’a gelmiş, Engin Köklüçı-
nar’la beni ayağının tozuyla Sümbül Efendi Camii’ne
götürmüş, bizlere mezar taşlarını okumuş ve kabirlere dualar
etmişti.

Biz çocukken cenaze namazları Sümbül Efendi’nin türbesi
önünde tabut yere konularak kılınırdı. Şimdilerde ne hikmetse
musalla taşı caminin arkasındaki bahçeye alındı.

Sümbül Efendi Camii’nin de musalla taşları vardır. Gele-

43

neği bilenler cenazelerini namaz sonrası musalla taşından alır-
lar Sümbül Sinan Hazretleri’nin türbesinin parmaklıklı camı-
nın önünde yere koyarlar, Hoca Efendi duayı orada yapar,
ondan sonra cenaze mezarlığına taşınırdı. Annemi de babamı
da aynı şekilde defnetmiştik.

Caminin ortasında bulunan bir kurumuş ağaç vardır. Eski-
den bu ağacın zincirleri de vardı. Dayanaklarla tutturulmuş bu-
lunan bu ağaç; bir rivayete göre yıkılacak olursa kıyamet
kopacak, dendiğinden seneler önce Diyanet tarafından altına,
yanına destekler yapılmıştır.

Günümüzde Kocamustafapaşa’da yaşayanlar Sümbül
Efendi Camii’ni iyi tanımalıdırlar. Burası bir dergah, bir vuslat
yeridir. Burada namaz kılmak, dua etmek herkese pek nasip
olmaz. İçinden gelir geçersiniz de eğer nasibiniz yoksa Sümbül
Efendi’ye yaklaşıp dua edemezsiniz.

Ne mutlu onlara ki, şairin ücra ve fakir İstanbul dediği Ko-
camustafapaşa’da otururlar ve Sümbül Efendi’den nasiplerini
alırlar.

Ben ve büyük kızım Özlem, annem Emine Yaşar Hanım’ın
ve dayım Hasan Fehmi Beyefendi’nin Kocamustafapaşa’da
doğduğu evde doğduk. Ben de bu yaşıma gelene kadar öğren-
ciliğim dönemimde olsun, dara düştüğüm zamanlarda olsun,
kutsal günlerin gecelerinde olsun, annemin Sümbül Sinan’ı zi-
yaret etme verasetini devir almışçasına aksatmadan sürdür-
düm, sürdürmeye de devam ediyorum.

Sümbül Efendi Camii’nden çıkalım, biraz aşağılara doğru
yürüyelim. Sağımıza hemen Hekimoğlu Ali Paşa’nın babası-
nın bulunduğu küçük mezarlık gelir. Solumuzdaysa Uyku De-
de’nin türbesi vardır. Biraz daha aşağıda Yedi Şehitler
mezarlığı vardır. Hacı Kadın Camii, Duhaniye Mescidi, Ali
Fakih Camii, Hacı Hamza Camii, Musa Çelebi Camii, Meşeli
Mescit, Malcı Mehmet Paşa Camii ilk aklıma gelenlerdendir.
Hemen ekleyeyim ki, bütün bu camilerin çevrelerinde birer de
mezarlık bulunmaktadır. Semtin çocukları, bizim zamanı-
mızda, daha önce ve şimdilerde bu mezarlıkların arasında oy-
nayarak büyümüşler ve büyümeye devam etmektedirler.

Hıristiyanlara gelince, onların da kendilerine göre mabedleri
vardır. Bugünlerde çoğunun cemaati kalmamış olmasına rağ-
men binaları mevcuttur. Mesela Ermenilere ait Rahibeler Mek-

44

tebi, Sahakyan Kilisesi ve Okulu, Katolikler için Anaritgutyan
Kilisesi, Gregoryenler için Surp Kevork Kilisesi ile Narlıkapı
Kilisesi’yle Rumlara ait Panaya Rum Kilisesi ve Sulu Manastır
da akla hemen gelenlerdendir. Hemen eklemeliyim ki, Koca-
mustafapaşalı sofudur. Dinine, töresine, inancına bağlıdır.
Buna rağmen kendisinin yanında yaşayan Hıristiyan’a saygı-
lıdır. Onun ibadet ve yaşama felsefesine kendi felsefesinin
gösterdiği itinayı göstermeye dikkat etmiştir.

Kızım Özlem’in eşi Şenol, oğulları Akkan Can ve Kaan Çuhadar
Küçük Paris

Kocamustafapaşa ne kadar Yahya Kemal’in veciz değerlen-
dirmesiyle “ücra ve fakir İstanbul“ise büyük yazar Peyami
Sefa, Samatya için “Küçük Paris“der.

Küçük Paris
Evet “Petit Paris“veya “Küçük Paris“!
Zira Samatya Hıristiyanların çoğunlukta olduğu bir kiliseler
semtidir. Gençliğim Kocamustafapaşa’nın sokaklarında geçti.
Samatya deniz sahiliydi. Samatya’dan Yedikule’ye doğru yü-
rüdüğünüzde Narlıkapı vardır. Oradan denize girilirdi. Samat-
ya’dan Aksaray’a doğru indiğinizde ise Etyemez semti

45

önünüze çıkardı. Bugünkü sahil yolunun yerinde surların di-
binde deniz başlardı.

Samatya’da Ermeni ve Rumlarla iç içe yaşardık.
Sabahları sekizde çan sesleri duymak, iyi günü, acı günü
camide, kilisede paylaşmak gelenekti. Esnaf Ermeni ve
Rum’du. Ciğerciler, bozacılar, sütçüler ve yoğurtçular Arna-
vut’tu. Bostanlar vardı. Marul, gül, sebze bostanlarının sahip-
leri de gene Arnavut ve gayrimüslimlerdi. İstanbul’un bu güzel
semtinde 1950’li yıllarda herkes birbirini tanırdı.
Oralardan bir yerlere göçtük ve seksen yıla yaklaşan bir
serüven yaşadık. Bu serüvenin baharını, yazını noktalayıp son-
baharını uzatabilmenin gayreti içinde olduğumuz bu yılları
mutluluk içinde geçirmeye çalışıyorum.
Mutluyum zira güzel bir ailem var. Ayrıca bütün ortaya koy-
duğum çizgilerde paylaşım yaşıyorum. Yaşadığım bu payla-
şımda eğer başarı grafiğini yukarı çıkarabilmişsem bunda en
büyük payın eşim Müjgan Suver’in olduğunu belirtmekten
büyük onur duyarım. Elbette beni üzmeyen ve bana biri adımı
taşıyan Akkan Can ile Kaan adlı iki erkek torun veren kızım
Nuriye Özlem’le damadım Şenol Çuhadar’ın da bu mutluluk-
taki payı büyüktür. Ayrıca eşimin ilk izdivacından olan oğlu-
muz Bora’nın ve gelinimiz Smarakta’nın ve de torunlarımız
Leroy’un, Marko’nun ve Estefanya’nın varlıkları mutluluğu-
muza ayrı bir renk katmaktadırlar.
Ermeni ve Rum vatandaşlarımızın buralarda kilise ve ma-
nastırlarının sayısı sayılamayacak kadar boldur. Cami ise yok
denecek kadar azdır. Marmara Caddesi üzerinde Sahakyan Ki-
lisesi’nin ve okulunun yanında İnebey Mescidi vardı. Caminin
nedenini bilemediğim ama meşhur diye anılan bir de Arap
İmamı vardı.
Samatya caddesinde Şen Sineması vardı. Daha çok dar ge-
lirlilerin rağbet ettiği bu sinema Kocamustafapaşa’nın İstanbul
Sineması’na göre daha ucuzdu. Hatta iki filmi bir arada oyna-
tırdı. İstanbul Sineması’nda bir film seyredebilirdiniz. Her
hafta sinemaya yeni bir film gelirdi. Ama çocukluğumdan ha-
tırımda kalan bazı filmler iki-üç hafta değişmeden günümüzün
deyimiyle kapalı gişe oynardı. Hint filmi “Avare“ile bir Holly-
wood klasiği olan “Rüzgar Gibi Geçti“nin birkaç hafta arka
arkaya oynadığını biliyorum.

46

Oğlum Bora eşi Smaragta, oğulları Leroy, Marko
ve kızları Estefanya ile beraberler

Kışın kaçırdığımız filmleri yazın bahçelere kurulan yazlık
sinemalarda görebilme imkanımız da mevcuttu. Mesela İstan-
bul Sineması’nın Aynur Sineması’nın bahçeleriyle Yedikule
ile Samatya arasında bulunan Tunca Sineması’nın ve daha
sonra açılan Arı Sineması bahçelerinde haftada iki defa deği-
şen kışın göremediğimiz filmleri görebilme şansımız vardı.

İspanyol, Fransız, İtalyan ve Arap filmlerinin yanı sıra yerli
filmlerimizi buralarda seyredebilme imkanımız olurdu.

İspanyol Maria Montez, İtalyan Gina Lollobrigida, Sophia
Loren, Fransız Pascal Petit, Brigitte Bardot, Eddie Constantin,
Arap Ümmü Gülsüm, Yusuf Vehbi daha sonra Yunan Aliki Vu-
yuklaki benim çocukluk ve gençlik dönemlerimin kız ve er-
keklerinin idolleriydi. Münir Nurettin’li, Zeki Müren’li şarkılı
Neriman Köksal’lı, Ayhan Işık’lı Muzaffer Tema’lı, Kenan
Pars’lı, Cahide Sonku’lu konulu, Halide Pişkin’li Aziz Bas-
macı’lı komedi filmlerini yazlık sinemalarda kabak çiçeği ve
leblebi yiyerek seyrederdik.

Ara sıra mahalle aralarında bulunan arsalara cambazhane
gelirdi. En ünlü cambazhane Rifat Telgezer’indi.

Bahçe sinemaları da canlı müzik akşamı yaparlardı. Abdul-

47

lah Yüce, Ahmet Üstün, bazen Mefharet Atalay, Saime Sinan,
Şadan Adanalı gibi önemli solistler, görerek dinleme şansına
sahip olabildiğimiz değerlerdi. Canlı müziğin sonunda mutlaka
İsmail Dümbüllü ve arkadaşlarının bir komedi sunumu da
olurdu. Bunlar önemli olaylardı. Buralara girebilmek kolay de-
ğildi. Hem para açısından hem de kılık kıyafet noktasından…
Zira bizim çocukluk veya gençliğimizde buralara gidilirken,
herkes kendine bir çeki-düzen verirdi.

Sözünü ettiğim dönemde lüks yoktu. İthal kumaş, konfek-
siyon bizim oralarda hiç bilinmezdi. Ama genci, ihtiyarı, kızı,
kadını yakışanı giyerek yazlık sinemaya giderdi.

Sinemalarda zaman gelir alkış, zaman gelir feryad figan ağ-
lama sesleri duyulurdu.

İstanbul’un o dönemde her mahallesinde olduğu gibi bizim
Kocamustafapaşa’da da ünlü kabadayılar yaşardı. Kabadayı
Muhterem bunlardan biriydi. Eline silah tutuşturulan küçük
bir çocuk tarafından öldürülünceye kadar adı muhitimizde ef-
sane gibi dolaşan bu babayiğit adamın kabadayılığı dürüstlü-
ğünden, büyüklerine saygısından, küçüklerine sevgisinden
kaynaklanırdı.

Eskiden genç hanımlara laf atarlardı. Benim yetiştiğim dö-
nemlerde Kocamustafapaşa’da bunu yapabilen pek yoktu. Zira
denemeye kalkışan Muhterem’in şamarını yerdi. Ben şamar
yiyen görmedim ama benim yetiştiğim dönemde kimsenin
genç kızlara laf attığına tanık olmadım. Olur ya, Muhterem
duyar, diye…

Fakirlik ve ücra İstanbul sözünü Yahya Kemal boş yere söy-
lememişti. Evet fukaralık vardı. Hem de diz boyu…

Anneler okuldan gelen çocuklarının ayaklarından ayakka-
bılarını alırlardı. Üç-beş memur veya işçi ailesinin çocukları
hariç diğer çocuklar arsalarda yalın ayak oynarlardı.

1940’lı yılların sonunda ben, Laleli’de, Karagümrük’te ya-
lınayak gezen insanlar gördüğümü de unutamam. 1950’li yıl-
larda (Gislaved) marka lastik ayakkabı çıktı da insanlar ve
çocuklar yalın ayak gezmekten kurtuldular.

Medeniyetle Tanışma

Elektrik ve terkos suyu 1950’li yıllara kadar Kocamustafa-

48

paşa’da evlerde hemen hemen yok gibiydi. Önce elektrik
geldi. Elektrik bir kordonun ucundaki bir ampulden ibaretti.
Pek az evde radyo vardı. Rahmetli babam meraklıydı. Önce
Markoni, sonra Aga daha sonra Siera marka bir radyomuz
oldu.

Buzdolabı ile tanışmamız 1952 yılında gerçekleşti. Yugos-
lavya’dan göçmenler geldi. Gelirken eşyalarını da yanlarında
getiren bu çalışkan insanlardan buzdolabı, kuzine satın aldık.
Kelvinator marka buzdolabımıza konu komşu etini koyardı.

Zira o güne kadar bahçemizde bulunan kuyu, buzdolabı gö-
revi yapardı. Kuyuya ya bir çengel ya da bir kova ile yemek
veya eti sarkıtırdık. Yazın akşam üstleri Kocamustafapaşa’da
kuyruğa girer birer parça elimizdeki kova kadar buz alırdık.
Soğutma işi bundan ibaretti.

Suyu kapıya kadar teneke damacanada getirirlerdi. Hami-
diye suyu denilen damacanayı kapı arkasında bulunan küpe
doldururduk. Küpten maşrapa adı verilen bakır kaplarla suyu
masaya taşırdık.

Ütülerimiz önceleri mangal kömürüyle çalıştığından, ütü
zor işti. Sonradan elektrik gelince elektrikli ütü çıktı. Rahatla-
dık. Gömleklerimizin yakasına “Atlı Kola“sürer, dik durma-
larını sağlardık.

Su evin kapısına geldi. Kalın kurşun boruyla gelen suyu yu-
karı katlara çıkartmayı veya tuvalete ulaştırmayı büyüklerimiz
pek akıl edememişler olsa gerek tuvaletlerimize su kapla ge-
lirdi.

Bizim evde yemek masada yenirdi. Ama komşularımızdan
yerde yemek yiyenlerin sayısı hiç de az değildi. Hıristiyan
komşularımızın evlerinin duvarlarında tek tük de olsa resim
bulunurdu. Bizlerin evlerinde ise ya bir saatli maarif takvimi
veya ailenin babasının veya bir büyüğünün askerde çekilmiş
solgun bir fotoğrafı duvarı süsleyebilirdi.

O yıllar yokluk yıllarıydı.
Biraz varlıklı aileler özellikle de memurlar izinle kok kö-
mürü alabilirlerdi. Şakir Zümre marka sobalarda yakılan kok
kömürünün keyfine diyecek yoktu! Özellikle de rahmetli an-
neannemin buğdaydan yaptığı bozayı, sobanın yanına maya-
lansın diye bıraktığımız da dünyalar bizim olurdu.
Şimdiki gibi çeşit çeşit içecek olmadığından kışın turşu

49

suyu, boza içilirdi. Kocamustafapaşa’nın turşucusu İstan-
bul’un sayılı turşucularındandı.

Burada biraz duralım. Kocamustafapaşa’nın turşucusundan
söz edelim biraz! Turşuculuk aile meslekleriydi. İşin sahibi
Hüsamettin Bozok’tu.

Ünlü edebiyat dergisi Yeditepe’nin sahibi olan Hüsamettin
Bozok, rahmetli dayım Hasan Fehmi Üçtuğ’un hem mahalle-
den hem de üniversiteden sınıf arkadaşı idi.

Turşucu dükkanları her ne kadar Hüsamettin Bozok’a ait
gözükse de yeğenleri bu işi yürütürlerdi. Ama tabeladaki isim
Hüsamettin Bozok’tu.

Bu arada hemen eklemekte yarar görürüm ki, Hüsamettin
Bozok uzun yıllar bu ülkenin aydınlanma hareketi içinde yer
almış ve edebiyat dünyamıza nice tanınmış yazar, şair, deneme
yazarı, tiyatro yazarı ve çevirmen kazandırmıştır. Yeditepe’nin
yayınladığı kitaplar da Türk düşünce ve edebiyat dünyasına
ışık tutacak nicelik ve nitelikte eserlerdir.

Belki de Yeditepe’nin arkasındaki gizli destek ve sermaye
turşucu dükkanıydı! Kim bilir?

O yılların yokluk yılları olduğunu söylemiştim.
Bir anıyla o yokluk günlerini noktalamak isterim. On yaş-
larındaydım. Merhum babam, renkli teneke bir kutu içinde
bana bisküvi alıp getirmişti. Kim bilir kaç para ödemişti o ci-
cili bicili teneke kutuya?! O güne kadar hiç bisküvi yememiş
ve görmemiş olan ben, bir-iki tane bisküviyi yedikten sonra
dudak bükmüş, taze ekmeğin kabuğu için, daha güzel demiş-
tim.
Benim neslim bisküviyi, çikolatayı çocukluğunun orta yaş-
larında görmüştür. Bisküvi yerine ekmek kabuğu, çikolata ye-
rine de neden yapıldığına hala akıl erdiremediğim karamela
diye adlandırılan bir nesneyi kemirerek çocukluğumuzu geçir-
mişizdir.
Lokum, akide şekeri de vardı ama ben oldum olası lokumu
da, akide şekerini de sevmemişimdir.
Söz damaktan açılmışken, Samatya’da tramvay caddesi
üzerindeki Sorma Gir Lokantası’nın tulumba tatlılarını da zik-
retmemeyi vefasızlık addederim. Bu lokantanın tulumba tatlı-
larına biz çocuklar bayılırdık.
Bayıldığımız bir başka şey daha vardı. O da bisiklete bin-

50


Click to View FlipBook Version