Kürtsün, niye romanını yazarken güzelim Türkçe lisanını
kullanıyorsun. Yaz Kürtçe de göreyim seni“ derdi. O aydın-
ların böylesine çifte standardına karşıydı.
Bölücülerin ektiği nifak tohumlarının silinmesi için son
sekiz yıl içinde elinden geleni esirgememişti. “Türk ne kadar
Kürtse, Kürt de o kadar Türk’tür“ demesi de O’na aittir. Gü-
nümüze intikal çizgisindeyse Türkeş yapıcı olmanın, anlaşıl-
mış olmanın ve her şeyin ötesinde bilinmezi bilinir kılmanın
bütün imkanlarını denemiş, Parlamento’ya giremediği halde
parlamenter sistemin yaşaması için elinden geleni esirgememiş
bir inanç anıtıdır.
12 Eylül’e rastgelen günlerde Türkeş’in inancı büyüktür.
Özverilidir. Çünkü büyüklüğü ve ileri görüşlülüğüdür ki, Tür-
kiye Afganistan olmamıştır. Bir başka deyişle bir inanç anıtı
gibi 12 Eylül öncesinde komünizme karşı Türkeş, manevi bir
set oluşturmuştur.
Çaplıdır zira çapı o günün şartlarında anlaşılamayacak
kadar ileridir. Özverilidir. Özverisi onun bütün hayatı boyunca
rehberi ve ışığı olmuştur. 12 Eylül öncesi Meclis Başkanlı-
ğı’nın seçimi konusunda gösterdiği özveri ve hassasiyet, uzun
yıllar unutulmayacak bir değer kriteridir.
Meclis 12 Eylül öncesinde bir türlü başkanını seçememek-
tedir.
Her parti kendi adayında akıl almaz bir mantıkla direnmek-
tedir.
En çok oy alan Cahit Karakaş ise CHP’lidir. O günlerde
CHP, Türkeş’in başına akıl almaz dertler açmakta ve onulmaz
suçlamalar da bulunmaktadır. Turlar adeta nafile turlar halinde
devam ederken Türkeş, Bülent Ecevit’ten randevu ister. Cahit
Karakaş’ı MHP olarak rejimin selameti açısından destekleye-
ceklerini ve oy vereceklerini söyler. Yıllar sonra bu konuyu
değerlendirirken, “-Sayın Ecevit inanamadı“ derdi. İlk otu-
rumda Cahit Karakaş’ın yanında yeralan MHP’liler onu Mec-
lis’e başkan yaparlar.
Bu gerçek manada bir özveridir.
Devlet adamlılığının ölçüsüdür. Millet-devlet anlayışının
yüksek kıstasıdır. O bütün vatanseverlerin eteklerindeki taşı
atarak, bölücü mihraklara karşı birlik idrakiyle çözülemeyecek
mesele olmadığına inanırdı.
101
Meseleleri gurura düşmeden ele alırdı. Ve çok sevdiğim bir
sözcüğü burada zikretmeden geçemeyecegim. Türkeş der ki:
“Şahıslar gurura geldi mi, artık gözlerine çöp, kulaklarına
su ve kalplerine zulmet kaçar.“
O meseleleri küçük küskünlüklerin ağından kurtarıp, tam
bir objektiflik ve hasbilikle ele almıştı. Dolayısıyla suçlamaları
mahşere kadar götürmez, sosyal hayatı akla, insafa, gelenek
ve göreneklere dayanan bir frenle ayarlardı.
Onun için de, Türkeş hem pasif mukavemete, hem de aktif
müdahale şuuruna sahip aynı zamanda emrivakilerin esiri
değil gerçek bir liderdi.
Evet, Türkeş’i anlaşılır, bilinir kılmak onun vasıflarını, öl-
çülerini ortaya koymakla mümkündür.
Liderliği, 12 Eylül öncesinde davasının tabiatından dolayı,
adeta tescil edilmiştir. Zira 12 Eylül öncesinde Türkiye’nin
kurtarılma davasını yürüten, bu konuda stratejiyi tayin eden,
misyonu yüklenen odur.
Onun emsalsiz inanç çap ve mücadelesiyle birlikte ortaya
koyduğu fikir ve aksiyon birliğinin eseri bugün ortadadır. O
eser için, manevi haz ve tahammül gücüyle, bütün ızdıraplara
göğüs germiştir. 12 Eylül mahkemelerinde uğradığı iftiralar,
maruz kaldığı husumetler, kendisine reva görülen zindanlar ve
darağaçları onun yolundaki tecellileri oluşturmuştur.
Ama o devrilmeden, düşmeden, ölmeden davasını ve inan-
cını karanlık günlerde her türlü kötü şarta rağmen ayakta tut-
muştur. Gün gelmiş en yakınları onu terk etmişler. Gün gelmiş
beraber yürüdüğü, beraber yargılandığı arkadaşları ona en akıl
almaz davranışları sergilemişlerdir.
Kendisini terk edenler, çelmeleyenler, vefasızlık gösterenler
olmuştur. Hatta boyunu ondan daha uzun görenler kendisini
ondan daha genç ve yakışıklı bulanlar türemiş, bunlar bilgi ve
becerilerini ortaya koyacaklarına, ona karşı dejenere davranış-
lar sergilemişlerdir.
Türkeş’i herkes albaylığından dolayı asker olarak niteler.
Oysa o seksen yıllık hayatının yirmi iki yılını askerlikte otuz
yedi yılını ise siyasette geçirmiştir.
Gene seksen yıllık hayatının üç safhasında toplam yedi yıl
siyaseten hapis yatmış, yaklaşık iki yıl da yurt dışında gene si-
yaseten ikamete mecbur edilmiştir.
102
Rauf Denktaş; hüsranı, ihtişama çeviren bir kahramandır.
Rauf Denktaş
Kıbrıs Türkü’ne hayatını adayan Rauf Denktaş’ı tanıma,
O’nunla beraber bulunma şansına erenlerden biriyim. Birlikte
toplantılar, seyahatler ve uzun sohbetler yapmıştım. Engin
Köklüçınar ile birlikte başlayan dostluğumuz ebediyete inti-
kaline kadar aralıksız sürdü.
Ankara’da GATA’da hasta yatağında Engin Köklüçınar ve
Şamil Ayrım’la ziyaretine gittiğimde önce Hatıra Defteri’ne
yazı yazmamı istediler. “Kahraman’ın huzuruna geldim“diye
başlayan birkaç cümle yazdım. Yanından hiç ayrılmayan ve-
fakar dostu Hilmi Özen, yanına geçtiğimizde “Bak Akkan
Bey, Size Kahraman“diyor, diyerek az önce yazdığım defteri
getirip okumuştu.
Ünlü bilgin ve yazar Georges-Louis Leclerc Buffon, 1753
yılında Fransız Akademisi’ne kabul töreninde geleneksel nut-
kunda bir söz sarf eder.“Le style est l’homme même“der. Es-
kiler bunu “üslûbu beyan, ayniyle insandır“diye dilimize
kazandırmışlar.
Buffon; gerçekte, insanların çalışma ve anlatım yolları, bi-
çimleri birbirinden farklıdır, demek istiyordu.
103
İşte bu farklılık kişinin üslûbudur. Bir başka deyişle üslûp
insanın kendisidir.
Dolayısıyla Rauf Denktaş başlı başına bir üslûptur.
Bu üslûp, masada yaman bir diplomattır.
Bu üslûp, arazide efsane bir kahramandır.
Bu üslûp, yurt sathında emsalsiz bir siyaset adamıdır.
Bu üslûp, uluslararası ilişkilerde sırtı yere gelmemiş bir peh-
livandır.
Bu üslûp, onlarca yıl en olumsuz kuralları tek başına en iyi
biçimde göğüsleyebilmenin sorumluluğu ile cemaati cumhu-
riyete çevirmeğe muvaffak olmuş bir devlet adamıdır.
Bu Rauf Denktaş üslûbunun örneklerini daha da arttırabili-
riz. Renkli kişiliğiyle, kalabalıklar arasında zaman zaman tek
başına kalmasına rağmen her seferinde Feniks Kuşu gibi ye-
niden küllerinden doğan Rauf Denktaş adeta zaferi iş edinmiş
bir kişiliğin sahibiydi.
Kıbrıs için atan kalbi, Türk dünyası için yaşaran gözleri,
barış harekatı sonrası gülen yüzü, tebessümü, geniş dünya gö-
rüşü ile hatırladığımız Rauf Denktaş; hüsranı, ihtişama çeviren
bir kahramandır.
Tufan Türenç’in 3 Eylül 2005 günü Hürriyet Gazetesi’nde
kaleme aldığı makalesiyle Rauf Denktaş’ı anmak istiyorum.
“Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Rauf Denk-
taş’ın görevinin hitama ermesinden sonra O’nu Bakü’ye
davet etmiş ve ağırlamıştı. Biz de bu ziyarette hazır bulunmuş-
tuk. Denktaş’ın ziyareti Azerbaycan’da büyük bir heyecan ya-
rattı. Aynı günlerde Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal
Araştırmalar Vakfı da Azerbaycan’da görüşmelerde bulunu-
yordu.
Denktaş, devlet başkanı olarak ağırlandı.
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Denktaş’ın onuruna bir aile
yemeği verdi. Gördüğü bu olağanüstü ilgi ve sevgi, Denktaş’ı
çok duygulandırdı. Bakü’deki son gecemizde işadamlarının
Denktaş’ın onuruna verdiği yemeğe Marmara Grubu da ka-
tıldı. Çok güzel bir geceydi. Azerbaycan’ın ünlü sopranosu
Azerin, Denktaş’ın onuruna konser verdi. Denktaş’a çok sa-
yıda ödül ve hediye verildi. Yaptığı konuşmada Denktaş, Türk-
lerin karşılaştıkları zorlukları aşabilmek için birlik ve
beraberlik içinde hareket etmeleri gerektiğini vurguladı.
104
Tufan
Türenç’in
3 Eylül 2005
günlü
Hürriyet
Gazetesi’ndeki
makalesi
Denktaş’ın konuşmasından sonra sahneye Marmara Grubu
Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı Başkanı Akkan Suver’i
davet ettiler.
Suver, kısa ama çok ilginç bir konuşma yaptı. Şöyle dedi:
“Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’i ziyaret ettiğimde kendilerine
dedim ki, rahmetli babanız Haydar Aliyev, ’Biz Türkiye ile bir
millet iki devletiz’ demişti.
Sizin Kıbrıs için attığınız çok önemli adımdan sonra ben
buna bir ekleme yapmak istiyorum: ’Biz artık bir millet üç
devlet olduk.’ Bunu Sayın Denktaş’ın huzurunda da tekrar-
lamak istiyorum.’ Heyecanlanan Denktaş, sarılıp Akkan Su-
ver’i öptü. Suver dönünce masadakiler, ’Bunun patentini al.
Yoksa birileri sahip çıkar’ dediler.
Suver de, ’Bu patenti tescil etmek benim elimde değil. Bunu
ancak gazeteci arkadaşımız Tufan Türenç yapabilir’ dedi. Ben
de o gece bunu yazacağıma söz verdim. Şimdi bu sözümü ye-
rine getiriyorum. ’Bir millet iki devlet’ sözü rahmetli Haydar
Aliyev’e aittir.
Ama ’Bir millet üç devlet’ sözünün patenti Marmara Grubu
Başkanı Akkan Suver’e aittir“. Tufan Türenç’in yazısından
sonra Engin Köklüçınar’dan da bir alıntı yapmak isterim.
Köklüçınar der ki; “Batılı diplomatlar O’nu ’akvaryuma
sıkıştırılmış balina’ olarak tasvir ederler.” Kıbrıs dendikçe,
anılacak olan Denktaş’ı yaşatmamızın mensubu olduğumuz
Türklük alemine karşı bir sorumluluk olduğunu unutmama-
mız, unutturmamamız gerektiğine inanıyorum.
105
Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün hayatı boyunca devletin sesi
olan Ulus Gazetesi’nin değişmez başyazarı ve ideoloğudur
Falih Rıfkı Atay
Falih Rıfkı Atay’ı tanıdığımızda Engin Köklüçınar’la ben
henüz yirmili yaşlardaydık.
Moda’daki evinde iki genç gazeteci olarak mülakat yaptı-
ğımızda ileride O’nunla birlikte aynı gazetede çalışacağımızı
aklımızdan bile geçirmiyorduk.
O, Dünya Gazetesi’nin efsane başyazarıydı.
O’nunla Atatürk üzerine bir söyleşi yapmıştık. Büyük Ata-
türk’ü; O’nu en iyi tanıyan, bilen Falih Rıfkı Atay’dan aldığım
birkaç özdeyişle anmak isterim.
Gençler Falih Rıfkı Atay’ı tanımayabilirler. Falih Rıfkı
Atay, Atatürk’ün fikir arkadaşlarındandır. Diyebilirim ki O,
ekibin içinde düşünce, ideoloji ve mantık açısından en üst dü-
zeydeki insandır. Zira Atatürk’ün hayatı boyunca devletin sesi
106
olan Ulus Gazetesi’nin değişmez başyazarı yani ideologu Falih
Rıfkı Atay’dır.
Atatürk öldükten sonra herkes değişir, yalnız Falih Rıfkı
Atay, Ulus başyazarı olarak yerinde kalır.
1950 yılından az öncesine kadar Ulus başyazarına İsmet
Paşa dokunmaz. Yalnız başyazarlığı değil milletvekilliği de
kesintisiz olarak 27 yıl devam etmiş ender devlet adamların-
dandır.
Falih Rıfkı Atay’ın söyleşimizde söylediklerinden aldığım
özdeyişler kısadır. Ama okuduğunuzda inanıyorum ki, her bir
özdeyişin sizde oluşturacağı beyin fırtınası, sahifeler dolusu
kitapta bulamayacağınız çaptadır.
“En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölen Türklerdir.”
“Devrimlerin Atatürk’ü, zaferin Mustafa Kemal’ini göl-
gede bıraktı. Kendini yine kendi geçti.
Gençler, bizim çektiklerimizi çekmemek ve bu halka
çektirmemek için, siz de Atatürk’ü unutmayınız.
Mustafa Kemal bizimdi. Atatürk sizindir.”
“Bir asırlık acı, bir dakikalık Cumhuriyet sevincine
değer.” “Bu nesil, öyle zamanlar geçirdi ki; doğduğuna
lanet etti. Fakat birçok nesiller, bizim zamanımızda doğ-
madıklarına lanet edeceklerdir.”
“Dünya O’nun ölümüyle fakir düşmüştür.”
“Hem zafer ilahı, hem barışın mimarı. Sırtını yere ya-
pıştırdığı devletleri, sırtında taşımak asaletini gösterdi.”
“Bir milleti ölümden kurtaran adam öldü.”
Yıllar sonra 2000’li yılların başında Hürriyet Gazetesi
önemli bir adım attı. Atatürk’ün başyazarı Falih Rıfkı Atay’a
büyük bir vefa göstererek, eserlerini basıp, dağıtma kararı aldı.
Bunu önemsedim. Zira cumhuriyete inananlar, cumhuriyetçi
geçinenler gerçek Atatürkçülere karşı vefasızdırlar.
Bu ülkede solcusu da, sağcısı da, haini de kendi emeline
yakın veya kendi düşüncesine hizmet etmiş nice sahte kahra-
mana, yazara, şaire heykelleri, parkları, sokakları, caddeleri
peşkeş çekmiştir de cumhuriyet kendi öz evlatlarına kıskanç
ve nekes davranmakta büyük ustalık göstermiştir.
Gençlerimizin Samih Rıfat’ı, Behçet Kemal Çağlar’ı, Yunus
Nadi’yi, Hamdullah Suphi’yi, Yakup Kadri’yi, Tevfik Rüştü
Aras’ı, Aka Gündüz’ü tanıdıklarını pek sanmıyorum.
107
Onun için Falih Rıfkı Atay’a gösterilen bu yüksek vefayı
çok değerli buldum. Diğerlerini tanımadıkları gibi gençleri-
mizin Falih Rıfkı Atay’ı da pek tanıdıklarını sanmıyorum.
Falih Rıfkı Atay; Türkçenin son doksan yıldaki en büyük üs-
tadıdır. Sadece bir yazar değil aynı zamanda tartışmasız bir
devlet adamıdır. Falih Rıfkı Atay’ın devlet adamlığının en
önemli vasfını cumhuriyete olan inanışında görürüz. Ata-
türk’ün yaptıklarını kavrayan, anlayan ve uygulayan kadronun
başında gelir.
Bir mimardan daha fazla mimar, bir mühendisten daha çok
mühendistir. Diploması olmamasına rağmen Ankara şehrinin
planlanmasında alın teri ve emeği vardır. Bugünün Ankara’sı-
nın ana arterlerinde, cumhuriyetin binaların da onun izleri bu-
lunmaktadır.
Filozoftur. Yazdığı yazıların seviyesine yükselmeden onu
tam olarak anlamak hemen hemen imkansızdır. Demokrattır.
Tek partili devlet hayatına rağmen çok partili hayata geçişimi-
zin fikir babalarındandır. Öğretmendir. Latin alfabesine geçi-
şimizdeki payı büyüktür. Alfabenin şekillenmesini sağlayan
odur. Kolayca yazılıp okunsun diye “q’’ harfi dahil bazı harf-
lerin alfabemizde bulunmaması onun eseridir. Türkçenin
büyük üstadı Falih Rıfkı Atay cumhuriyetin kuruluşundan öm-
rünün sonu olan çok partili hayatın içinde olduğumuz 1971 yı-
lına kadar tartışmasız tek başyazardır.
Falih Rıfkı Atay; yirmi yedi yıl milletvekilliği, yaklaşık
yirmi beş yıl Ulus Gazetesi başyazarlığı yapmış, edebiyatımıza
Zeytindağı’nı, Çankaya’yı, Babanız Atatürk’ü, Taymis Kıyı-
larından’ı, Yeni Rusya’yı armağan etmiştir.
Türk romancılığının, edebiyatının ve gazeteciliğinin büyük
evladı Falih Rıfkı Atay’ın cümlelerinde ne eksik ne de fazla
bir kelime bulamazsınız.
Atatürk’ün değişmez başyazarı, cumhuriyetin bütün pren-
siplerinin şaşmaz savunucusu ve taviz vermez savaşçısı olan
Falih Rıfkı Atay, bugün çevreci ve doğa dostu geçinenlerin
çok ötesinde ve ilerisinde ağaç ve orman sevgisini bu memle-
kette ilk ele alan ve orman ve de doğa düşmanlarıyla savaşan
bir önderdi.
Burada bir kadirbilirlik olarak belirtmek isterim ki; orman-
cılarımız O’na sahip çıkmışlar ve İstanbul’da Belgrad Orman
108
ları’nın bir köşesine Falih Rıfkı Atay’ın adını vermişlerdir. Ya-
zımızı onunla birlikte Dünya Gazetesi’ni çıkaran Bedii Faik’in
sözleriyle noktalamak isterim: “Suriye cephesinde Osmanlı
Ordusu savaşı kaybetmiştir ama Türk edebiyatı bir Zeytin-
dağı’nı kazanmıştır.’’
Marmara Grubu Vakfı’nda, Türk Eğitim Vakfı’nda ve Yıldız
Sarayı Vakfı’nda ortaya koyduğu onca emekler her türlü
takdirin ve övgünün üzerindedir. Ülkemiz nice
Büyükelçisini, nice Genel Müdürü’nü, O’nun bulduğu
bursla, Marmara Grubu Vakfı sayısız faaliyetlerini,
O’nun tavsiye ve önerisiyle hayata geçirmiştir.
Dr. Şahap Kocatopçu
“Sonucunu kendinin göremeyeceği, yararlanma olana-
ğına senden sonrakilerin ulaşabileceği projelere yönelen
insan olmak hedefimiz olmalı!“atasözü gibi bu öğüt Dr.
Şahap Kocatopçu’ ya ait!
Doksan yaşına kadar delikanlı gibi bizimle birlikte yaşadı.
İdealizm denilen kelime Kocatopçu da en güzel ifadesine
ulaşmıştır dersek mübalağa etmiş olmayız. 1930’lu yıllar!
Bebek sırtlarında kız arkadaşıyla birlikte dolaşmaktadır. O yıl-
lar Bebek sırtları günümüzün betonlarıyla henüz tanışmış de-
ğildir. Sırtlarda dolaşırlarken yaşlı bir köylünün kan-ter içinde
fidan diktiğini görürler. Bayan arkadaşı Kocatopçu’ya;
109
-Adamın iki ayağı mezarda hâlâ ağaç dikmeye uğraşıyor!“
der. Gülüşürler ve yürümeye devam ederler.
Yaşlı adamın uzağından geçmekteyken, adam birden ses-
lenmez mi?!. “-Gençler, durur musunuz biraz!“ Şahap Ko-
catopçu da, hanım arkadaşı da kıpkırmızı kesilirler, adamın
onları duymasına imkan yoktur. Yaşlı adam devam eder:
“-Gençler şimdi siz bana bakıyor ve ölmek üzere olan bu
adam ne yapmak istiyor, diyorsunuz. Ben, öncekilerin diktiği
ağaçların meyvasını yiyerek, gölgesinde istirahat ederek ya-
şadım. Bu ağaçları da sizin evlatlarınız meyvalarını yesinler,
gölgesinde oynasınlar diye dikiyorum.“
Kocatopçu bu yaşlı köylünün sözlerini kendisine hayat fel-
sefesi olarak alır.
Bir dürüstlük ve hamiyet adamıdır Kocatopçu!
Marmara Grubu Vakfı’nda, Türk Eğitim Vakfı’nda ve Yıldız
Sarayı Vakfı’nda ortaya koyduğu onca emekler her türlü tak-
dirin ve övgünün üzerindedir. Ülkemiz nice Büyükelçisini,
nice Genel Müdürü’nü, O’nun bulduğu bursla, Marmara
Grubu Vakfı sayısız faaliyetlerini, O’nun tavsiye ve önerisiyle
hayata geçirmiştir.
Hem 27 Mayıs hem de 12 Eylül ihtilallerinde Dr. Şahap Ko-
catopçu’yu Sanayi ve Ticaret Bakanı olarak görürüz. Askerle-
rin; dürüstlüğüne, vatanseverliğine ve yüksek kişiliğine
duydukları saygı sonucu bu koltuğa davet edilen Dr. Koca-
topçu her iki defasında da, istifa ile makamından ayrılır.
Birinci istifasına Gürsel Paşa’nın aklının Erbakan tarafından
çelinmesi neden olur.
Bir gün Devlet Başkanı Gürsel Paşa kendisini çağırır ve ül-
keye bir otomobil fabrikası kurulmasının hazırlıklarına başla-
masını söyler. Zira genç bir profesör, Türkiye’nin otomobil
fabrikası kurmasının gerekliliği konusunda Milli Birlik Komi-
tesi’ni etkilemiştir.
Kocatopçu ise, bu işi Avrupa’da başarıyla gerçekleştiren
Fransa’da Renault, İtalya’da Fiat ve Almanya’da Volkswagen
fabrikalarını görmek ister. Ve kalkar gider; gitmeden önce de
Türkiye’nin otomobil ve taşıt envanterini çıkarttırır.
Askeri, sivili Türkiye’nin o yıllarda 36.000 otomobili,
14.400 kamyon, traktör ve otobüs aracı vardır. İtalya, Fransa
ve Almanya’da öğrenir ki, otomobil pazarı yılda en az 20.000
110
araba üretimiyle işe başlamalıdır.
Daha sonra bu sayı 40.000’lere ulaşmalıdır ki, başarı sağ-
lanabilsin.
Hayal kırıklığı ile geçen bu seyahat Almanya’da başka bir
imkan ile taçlanır. Zamanın Alman İktisat Bakanı Prof. Erhard
kendisini kabul eder ve Türkiye’nin bu genç idealistine bir sey-
ler yapmak istediğini söyler.
Dr. Kocatopçu da o zaman Türkiye’nin sesini duyurmakta
olan Ankara Radyosu’nun, Erzurum’dan dinlenilemediğini,
mümkünse Erzurum’a bir radyo yapılmasını ister. Bakan Er-
hard’ın emriyle Erzurum Radyosu hibe olarak kurulur.
Otomobil fabrikası kurulamamıştır ama, Türkiye’nin sesi
Erzurum’dan bu seyahatle yankılanma imkanına kavuşmuş-
tur.
Döner Türkiye’ye gelir. Hastalanan Gürsel Paşa’ya hasta
yatağında imkansızlığı anlatır. Gürsel Paşa’nın yanından ay-
rıldıktan sonra ilk Bakanlar Kurulu’nda durumu ortaya koyar
ve konu kapanır.
Konunun kapandığını söyledik ama iki gün sonra Milli Bir-
lik Komitesi’nden iki subay Dr. Kocatopçu’ yu ziyaret ederler
ve otomobil fabrikası kurulması konusunda ısrarlı olduklarını
belirtirler. Dr. Kocatopçu hayalle gerçeğin farkındadır ama ya-
pacağı da istifasını sunmaktan öte pek bir şey değildir.
Basar istifasını ayrılır bakanlıktan!.. Profesör Necmettin Er-
bakan’ın ağır sanayi hülyaları askerleri o günlerde adeta esir
almıştır. Yapacak bir şeyi yoktur Kocatopçu’ nun?!
Tarih sonra kendisini haklı çıkaracak ve Prof. Erbakan’ın
düşüncesinin yanlışlığı görülecek ve 12 Eylül askeri hareka-
tından sonra askerler bir defa daha kendisini Sanayi ve Ticaret
Bakanlığı’na getireceklerdir.
Bakanlık görevindeyken sabah, akşam eski yöneticiler ve
özellikle de müsteşar hakkında ihbar mektupları gelir. Bir gün
Kocatopçu bu ihbar mektuplarından rastgele üç tanesini gü-
vendiği bir memura verir. “-Git bunları yazanları bul, görüş
bakalım dedikleri doğru mu?“ der.
Bir gün sonra görev verdiği adam gelir; “-Sayın Bakanım,
mektubun birisinin adresi sahte, ikincisinin adresi mezarlık,
üçüncüsünün ise o isimde ne evde oturanı ne de muhtar da
kaydı var“der.
111
Şahap Kocatopçu mektupları imha ettirir. Aradan bir süre
geçer, bir grup yüksek rütbeli subay, Kocatopçu’yu ziyaret
ederler ve gelen ihbar mektuplarına niye rağbet etmeyip, imha
ettiğini sorarlar. Kocatopçu da olanları anlatır ve ekler: “-
Devlete emek vermiş kişileri böyle olur olmaz ve asılsız ih-
barlarla zedelemek bize yakışmaz“ Askerler bu cevaptan
hoşlanmaz, “Sizin göreviniz her ihbarı tahkik etmektir”
diye cevaplarlar Kocatopçu’yu!..
Dr. Kocatopçu sesini çıkarmaz! Garsondan bir kağıt ister.
Beyaz kağıda bütün aklığınla basar imzasını istifasının kabu-
lünü arz dileğiyle!..
O günlerde herkesin takla ata ata, topuklarını vura vura
sahip olmak istedikleri makamı terk eder ve gider. Yalan ve
kıskançlığın eseri olan ihbarların büyük bir kısmı daha sonra
ülkeye bakan olarak önemli hizmetleri gerçekleştirecek Meh-
met Gölhan’la ilgilidir.
Tarih bir defa daha Kocatopçu’nun isabetli kararını doğru
çıkaracak ve O’nun bu davranışı “istifa“diye bir müessesenin
varlığını bizlere hatırlatmaya vesile teşkil edecektir.
Atatürk’ün yurt dışında okuttuğu 700 gençten biri olan Dr.
Şahap Kocatopçu Brüksel’e giderken büyükannesi aynen şun-
ları söyler: “-Şahap evladım, Galatasaray’ı bitirdin. Şimdi
Belçika’ya gidiyorsun. Öğrendim ki, orada cami yokmuş.
Her Cuma günü bir kiliseye git ve Tanrı’ya dua et. Orası da
Tanrı’nın evidir.“ Kocatopçu’nun dünyası vermekten, hayır
işlemekten, paylaşmaktan ve kendisinden başkasına hizmet
edip, ülkeye ve vatandaşa yol göstermekten ibaret bir destan-
dır.
1954 yılında Şişecam Genel Müdürü olduğu zaman sadece
Paşabahçe Fabrikası var. İş Bankası bir düzcam tesisi kurmak
istiyor.
Şişecam Batı’da bir firmayla ortaklık yapmaya hazır. Bu
konu İş Bankası ve Şişecam yetkililerini sürekli meşgul eden
bir konu.
Bir de 1954 yılında Yabancı Sermaye Kanunu yürürlüğe gir-
miş, umutları arttırmış. O günlerin Avrupa’sının önde gelen
dört cam fabrikası var. Kocatopçu birkaç geziyle bu firmaların
hepsine teker teker gidiyor, niyetlerini anlatıp, ortaklık öneri-
sinde bulunuyor. Ortak olamayacaklarsa teknoloji vermeleri
112
konusunda öneriler yapılıyor.
Dört firmadan da aynı cevabı alıyorlar. “Bu çok zor bir
teknolojidir. Bu teknolojiyi kullanmayı başaramazsınız.
Türkiye gibi ülkelerin düzcam üretimine kalkması kaynak
israfı yaratır!”
Sermaye ve müteşebbis yokluğu nedeniyle sanayileşmeyi
KİT’lerle başlatan Atatürk, o dönemde Sovyetler Birliği’nden
önemli destekler sağlıyor. Rijov adında bir Rus mühendisi Ma-
latya. Kayseri, Nazilli bez fabrikalarının kuruluşunda önemli
katkılar sağlıyor. Bu başarılı mühendis ülkesine dönünce Hafif
Sanayi Bakanı oluyor. Tam 14 yıl Sovyetler Birliği’nde bakan-
lık yapıyor.
Rusya NATO üyesi olan Türkiye’nin komşusu olduğundan,
ilişkileri gergin tutma yerine yumuşatmak gerektiğini düşünü-
yor. Rijov Türkiye’ye büyükelçi olarak gönderiliyor. Başbakan
Adnan Menderes’i ziyaret eden Rijov “Ben Türkiye ile ilişki-
leri sağlam bir temele oturmak için özel bir görevle geldim.
Yüzyıllar boyu çarpışan iki ülke olmamız ve bunun bir so-
ğukluk yarattığı ortada. Siz bizim komünizmi sevmiyorsunuz,
biz de sizin NATO ülkesi olmanızı. Şimdi biz size ilişkilerimizi
düzeltmek için elimizi uzatıyoruz. Batılı dostlarınızın kur-
maktan çekindiği bütün fabrikaları kurmaya hazırız”diyor...
Konu hükümet düzeyinde tartışılıyor. Bir kamu kuruluşuna
Ruslar’la iş yaptırmaktan çekiniliyor.
Özel sektör ise cesur davranamıyor. O nedenle, hem kamu
niteliği olan, hem de özel sektör gibi çalışan İş Bankası ve Şi-
şecam’a, “Ne olur siz birşeyler yapın“deniyor.
Cam fabrikası kurulmasına karar veriliyor ve Kocatopçu
Rusya’ya gidiyor. Ama bir türlü sonuca ulaşamıyorlar. Görüş-
meler uzadıkça heyetin sıkıntıları artıyor. Kocatopçu kaldıkları
misafirhanedeki odaların dinlendiğini biliyor. O nedenle mü-
zakerelerin elli üçüncü gününde öğle üzeri caddede yürürken,
arkadaşlarına planını açıklıyor.
Otel odasına gidecekler, aralarında müthiş bir tartışma çı-
kacak. Kocatopçu “Bu iş olmayacak, geri dönelim diyecek,
İş Bankası’na bir telgraf çekilecek.“ Kaldıkları binaya gelip
odaya girince roller oynanıyor. Sert tartışmalar yapılıyor. So-
nunda Kocatopçu inip telgrafı çekiyor. “Bu iş olmayacak, geri
dönüyoruz!“ O gün öğleden sonra anlaşma imzalanıyor.
113
Bakanlıktan dönünce, sekreterine “Ben yokken gelen giden
ne var“diye sorar. O da bir dosya verir. Bu dosyadaki evraklar
arasında açılmamış iki mektup vardır. İkisi de ABD’den gel-
miş.
İlk geleni açar. Bir ABD’li tüccar, “Sizin adınızı, adresinizi
Ticaret Ataşeliği’nden aldım. Buraya ayaklı bardak numu-
neleri ve fiyatlarını gönderin” diyor.
İkinci mektubu da açar. Bu sefer, “Göndereceğiniz numune
ve fiyat listelerini lütfen hızlandırın“ diye yazıyor.
Aradan 6 ay geçmiştir. Oturur adama bir cevap yazar. Neden
geç cevap verdiğini de anlatır. Sonra da ekler: “Bizim üreti-
mimiz ABD pazarı için uygun değil, o kaliteye sahip değiliz.“
Birkaç hafta sonra bir telgraf gelir. ABD’den. Bu tüccar, “Şu
gün falan saat geliyorum“der.
Karşılaşırlar. Adam der ki: “İki şey için geldim. Biri geç de
olsa cevap verdiğiniz için teşekkür etmek. Diğeri de siz ken-
dinizi Portekiz’den aşağı mı görüyorsunuz?“
Meğer daha önce Portekiz ile çalışmış. Oradaki tesisin ka-
pasitesi yetmeyince Türkiye’yi bulmuş. Fabrikada gerçekten
ürünlerin yetersiz olduğunu görür.
“Evet bu haliyle olmaz ama Portekiz’dekiler de başlan-
gıçta böyleydi. Sonra çalışıp düzelttiler“der.
Bunun Üzerine “Tamam“ derler. Adam 34 bin dolarlık çek
yazar ve ilk siparişi verir. Sonunda ilk parti ABD’ye gönderilir.
Bir ay falan sonra cevap gelir. “Şahap, teşekkür ederim mal-
lar çok iyi. 34 bin dolar daha gönderiyorum“
27 Mayıs bakanlığı sonrasında Şişe Cam’a dönüşü Türkiye
açısından son derece önemli bir gelişmeye sahne olur. Sonuçta
James Singer isimli bir ABD’li tüccar ABD’nin kapılarını açar.
Bugün evlerde kullanılan pencere camının Türkiye’de üre-
timi inanılmaz zorluklarla oldu.
Bu zorlukların kısmen aşılmasından sonra teknolojinin ye-
nilenmesi ise ayrı zorluklar doğurdu ve yaklaşık 6 yıllık bir
mücadele gerektirdi. Ruslardan teknoloji alınmıştı ama es-
kiydi. Ruslar, pencere camını silindirlerin arasından çekerek
yapıyorlardı.
Bu ise camı bozuyordu. İngiltere’de Pilkington isimli bir
firma yeni bir teknoloji geliştirmişti.
Onlar camı erimiş kalayın üzerinden ufki olarak çekivor-
114
lardı. İki tarafı da pırıl pırıl. Patentini aldılar, bu konuda dün-
yaya hakim oldular. Kocatopçu 1972’de onlarla görüşür. Çok
iyi karşılarlar. Ama ortak işe yanaşmazlar. 1977’ye geldiği-
mizde ABD’li tüccar James Singer, “Bu konuda size yardımcı
olabilirim“ der.
ABD’de Musevi cemaatinin liderlerinden biri cam üretimi
yapmaktadır. Görüşürler, anlaşırlar Türkiye’de 85 bin dolarlık
tesis kurulacaktır. İmzaları atmak için ABD’ye giderler. Sabah
saat 10’da imzalar atılacaktır. Saat 11’de Singer gelir. “Gel-
meyecekler sizden utanıyorlar”der.
Meğer, İngiliz Pilkington ABD’de işbirliği yapılacak şirketi
aramış:
“Türklerle işbirliği yapmayın, size Kanada pazarının ya-
rısını verelim“demişler. Böylece onlar anlaşmışlar. Birkaç
ay sonra Kocatopçu kalkar İngiltere’ye gider. Pilkington’a
gidip. “Sizinle vedalaşmaya geldim“ der. “Niye“ derler.
“Bunca yıldır bu işle uğraştın artık vazmı geçiyorsun?“
“Hayır, sizde çalışan iki mühendis buldum, iyi para verdim.
Bana teknolojiyi verecekler, tesisi birlikte kuracağız“der.
O gün öğleden sonra Pilkington ile Şişe Cam en son tekno-
lojiyi Türkiye’ye getirmek için anlaşma yapar. Bugünkü
Trakya Cam o günden kalan büyük eserdir.
27 Mayıs’ta bakanlık koltuğuna otururken önüne ABD’ den
sınıf arkadaşı Müsteşar bir dosya koyar. Rutin bir muameledir.
Boğazın Asya yakasından Avrupa yakasına elektrik isale hattı
çekilecektir. Bebek sırtlarında elektrik isale hattının ayağı için
bir arazinin istimlakine ait bu dosyayı imzalarken birden fark
eder ki, el konulacak arsa kendi arsasıdır. Türkiye Şişe Cam
Fabrikaları Genel Müdürü’yken dayısının oğluyla beraber Ar-
navutköy sırtlarında küçük bir arazi alırlar.
İkiye bölerler ve emekli ikramiyelerini aldıklarında buraya
bir ev yapıp oturmayı tasarlarlar. Ne var ki Dr. Kocatopçu’nun
parseline elektrik isale hattının ayağı dikilecektir.
Müsteşar arkadaşı yerin değiştirilebileceğini belirtirse de,
Dr. Şahap Kocatopçu basar imzayı, arsasını elektrik direğine
hediye eder.
Ebediyete intikal edene kadar Dr. Şahap Kocatopçu Nişan-
taşı’ndaki mütevazı apartman katında hayatını sürdürdü. Elek-
trik direği ise Boğazı seyretmeye devam etmekte
115
O’nun zekası, detaycılığı, hata kabul etmezliği
kendisini biraz ulaşılmaz kılıyordu
Vagıf Kasımov
Azerbaycan Vakıf Kasımov’un kaybıyla bir aşığını kaybetti.
Vagıf Kasımov, ülküsünü bayrak gibi gönlünde taşıyan bir
Azerbaycan sevdalısı ve aşığıydı.
Haydar Aliyev’i severdi, sayardı, muhabbetini gizlemezdi.
Merhum Cumhurbaşkanı da O’nu severdi.
1998 yılında lütfedip Marmara Grubu Vakfımızı şereflen-
dirdiklerinde, toplantı öncesinde ikametlerine tahsis edilen
Hilton Oteli’ndeki dairesinde bizleri kabul etmişlerdi.
Kabullerinde dönemin Ankara Büyükelçisi Prof.Dr. Meh-
met Ali Nevruzoğlu da yanındaydı.
Ben huzurlarına girdiğimde Vagıf Kasımov da yanımdaydı.
Birden “Akkan Bey, nereden buldun bu kişiyi?“diye sordu.
Bana yardım ettiğini, Azerbaycan ile Türkiye arasında
olumlu ve verimli hizmetler oluşturduğunu söyleyince, “O’nu
sana emanet ediyorum, isabetli bir seçim yapmışsın“dedi.
O günden sonra birlikteliğimiz daha da arttı. Azerbaycan ile
Türkiye arasında Vagıf Kasımov’la ciddi etkinliklere imza
attık. Hizmetlerimizin en önemli örneklerinden biri de Avrasya
Ekonomi Zirveleri’dir.
116
O’nun zekası, detaycılığı, hata kabul etmezliği kendisini
biraz ulaşılmaz kılıyordu. İlk dönemde milletvekili yapılma-
sına rağmen, sonra bir daha yapılmadı. Kısa bir diplomasi ha-
yatı da oldu. Ama bildiğinde ısrarı, onun belli mevkilere
gelmesine engel oluşturuyordu.
Gerçekte ise Azerbaycan ondan gerektiği gibi yararlanamı-
yordu.
Oysa O Azerbaycan’a bağlıydı.
Azerbaycan’a sevdalıydı.
Şeki’ye aşık, Bakü’ye vurgun, Nahçıvan’a dost, Gebele’ye
yakın, Lenkeran’a hayran, Karabağ’a hasret bir duygular sar-
malına sahipti.
Haydar Aliyev’e inanmıştı. İlham Aliyev’in O’nun eserini
yaşatacağına emindi.
Dikkati üstün bir vasfıydı.
Hataya onun yaptığı işlerde yer yoktu.
Vagıf Kasımov ayrıca çok zekiydi. Bu keskin zeka, onda
sert bir mizaç oluşturmuştu. Onun dünyası bizden daha aydın-
lıktı. Zira kendisini kolayın akışına kaptırmamıştı.
Son yıllarda biraz asabileşmişti. Kusur buldu mu acımasızca
tenkit ediyordu. Ama ben inanıyordum ki, onu asabileştiren
kendisinden yararlanılmama duygusu idi.
Ona görev verilseydi asabiliğinden eser kalmazdı. Zira o bir
hizmet adamıydı.
Dolayısıyla biz dostları O’nun bu hasletine saygı gösteri-
yorduk. Özellikle ben, geçmişte gerçekleştirdiğimiz hayırlı ve
verimli çalışmalarımızdan dolayı onun serzenişlerine aldırmı-
yordum.
Bakü’ye her gittiğimde ilk olarak O’nu arardım. O’nu her-
kesten ayırt ederdim.
Avrasya Ekonomi Zirveleri’nin değişmez konukları ara-
sında olan Vagıf Kasımov’un seçiciliği, tenkitçiliği günler
içinde daha da artar olmuştu.
Ben ve özellikle arkadaşlarımızdan Şamil Ayrım, ona hususi
bir takdir ve muhabbet göstermeye itina gösteriyorduk.
Bu hasletimizi sürdürürken O’nu kaybettik. Üzüldüm.
Merhum şair Munis Faik Ozansoy; “Çok yakın tanıdıkla-
rımın ölümüne bir türlü kendimi inandıramıyorum“derdi.
Ne kadar haklıymış!
117
Akıncılar Grubu, Marmara Grubu Vakfı’nda bir deyimdi.
Ogan Soysal dikkatli ve titiz bir kişiliğin sahibi olduğu için,
gerçekleştireceğimiz ulusal veya uluslararası
etkinliklerimize yurt içindeyse herkesten önce,
yurt dışındaysa mutlaka bir gün önce giderdi. Her şeyi
tertipler, bizim gelmemizi beklerdi.
Ogan Soysal
Kuruluşunu birlikte gerçekleştirdiğimiz Marmara Grubu
Vakfı’nın değerli mensubu Ogan Soysal dikkat çeken bir si-
maydı... Seksen yaşını aşmış bulunan Ogan Soysal, sadece
kendi çocuğu gözünde yaşlanmış görülen, oysa her dem genç
bir insan, gerçekten güzel konuşan bir adamdı. Renkli, tatlı bir
yaşantısı oldu. Parlak, batılı bir ANAP milletvekilliğiydi.
Üzülmeyi pek sevmezdi. Üzülmezdi de… Tek üzüldüğü erken
yaşta kaybettiği kardeşi Gazne Soysal’ın büyükelçi yapılma-
masıydı.
Milletvekilliği yaptı. Amerika Birleşik Devletleri’nde, NA-
TO’da ülkemiz adına müstesna hizmetleri oldu. Siyaseti sev-
medi. Sivil toplum düşüncesine büyük önem verdiğinden
tercihini bizden yana yaptı ve bizlerle beraber çalıştı. Ogan
Soysal’la ülkemiz adına sivil toplum kimliğimizle muhteşem
işler yaptık.
O’nunla birlikte sayısız projeyi gerçekleştirdik.
Öncelikle Avrasya Ekonomi Zirveleri’ni birlikte hayata ge-
118
çirdik. 25 yıl önce bana inanan üç, dört arkadaşımdan biriydi.
Kültürlerarası Diyalog Konferanslarına, Sevgi ve Barış İf-
tarları’na beraber karar verdik.
Azerbaycan’a gerçekleştirdiğimiz seyahatlere O’nunla bir-
likte başladık.
Brüksel’de Palais d’Egmont’da düzenlediğimiz “Avrupa
Birliği ve İslam“ konferansında bir aradaydık.
Paris’te Fransa Senatosu’nda “Laiklik Fransa’da 100, Tür-
kiye’de 76 Yaşında“sempozyumunda protokolü O yönetmişti.
Bükreş’te Prenses Margarita ve Prens Radu ile unutulmaz
birliktelikleri, beraberce yaşadık.
Gene Bükreş’te Cumhurbaşkanları Ion Iliescu ve Emil
Constantinescu ile değerli çalışmalara birlikte imza attık.
Sofya’da Cumhurbaşkanı Zhelyu Zhelev’le bir arada sayısız
etkinliği gerçekleştirdik.
Viyana’da Viyana Ekonomik Forumu’nda tebliğleri birlikte
sunduk. Slovenya’da Bled Stratejik Forumu’nda ülkemizi sa-
yısız defa temsil ettik.
Benim Montenegro (Karadağ) Fahri Başkonsolosluğu’mun
Beratı’nı birlikte aldık. Bar, Podgorica, Kotor şehirlerini heli-
kopterlerle birlikte gezdik.
Tiflis’te Türk-Gürcü ilişkilerine sivil düşünce adına önemli
katkılarda bulunduk. Tel-Aviv’de Türkiye Cumhuriyeti’nin
Hayfa Fahri Konsolosluğu’nun açılışını yaptık.
Marmara Grubu Vakfı’nın Birleşmiş Milletler’e kabulünde,
Sivil Toplum Komitesi’nde dönemin Büyükelçilerinden Engin
Ansay ile birlikte savunmamızı yapan Ogan Soysal’dı. 15
Ocak 2002 günü New York’tan hâlâ odamda duran faksta şun-
ları yazmıştı;
“Sayın Dr. Akkan Suver,
Marmara Grubu Vakfı Genel Başkanı
Bugün (15 Ocak 2002) New York’ta toplanan Birleşmiş
Milletler NGO Komitesi, Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal
Araştırmalar Vakfı’na Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sos-
yal Komitesi (EKOSOK) nezdinde Özel İstişari Statü tanın-
masını ittifakla kararlaştırmıştır. Tebriklerimizle yüksek
bilgilerinize sunarız.“
Ogan Sosyal’ın bütün bu çalışmaları yaparken bir sıfatı
vardı. Arkadaşlarımızdan Cengiz Güldamlası ile birlikte onlara
119
“Akıncı“ adını vermiştik. Öncü veya Akıncı’ydılar. Bir başka
deyişle O’nun kaybıyla Akıncılar Grubu da bir mensubunu
kaybetti.
Akıncılar Grubu, Marmara Grubu Vakfı’nda bir deyimdi.
Ogan Soysal dikkatli ve titiz bir kişiliğin sahibi olduğu için,
gerçekleştireceğimiz ulusal veya uluslararası etkinliklerimize
yurt içindeyse herkesten önce, yurt dışındaysa mutlaka bir gün
önce giderdi. Her şeyi tertipler, bizim gelmemizi beklerdi.
“Kubbede bir hoş seda“ bırakanlardandı.
70. Yaş günümde Hadi Türkmen bana resimlerimden oluşan bir
tablo hediye etti. Resimde erken yaşta kaybettiğimiz
arkadaşlarımızdan Mithat Yümlü ile birlikte Engin Köklüçınar ve
Turan Sarıgülle’yi Hadi Türkmen ile birarada görmekteyiz
Hadi Türkmen
Gönül adamı olabilmek her faniye nasip olmaz!
İnsanın yüzünün güleç olması, şikayet yerine şükürden söz
edebilmesi, elindekini paylaşabilmesi de her faniye nasip
olmaz.
Fransız “seigneur-senyör“der. Almadan veren anlamında
olan bu sözün anlamında yalnız paranın, bilginin becerinin,
şefkatin, aklın karşılıksız dağıtımı veya hediyesi bulunmaz.
“Senyör“ her şeyin Allah’tan geldiğini bilen ve her şeyin Al-
lah’ın isteği doğrultusunda gerçekleşeceğini kavrayan kişidir.
120
Onun için, Hıristiyanlar din ulularına, din önderlerine “mon-
senyör“derler.
Müslüman felsefesinde Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz
inancı vardır. Gönül gözü açık olanlar, kimseye kalmamış bu
dünyada “senyör“gibi yaşarlar. Ben “senyör”sözünü gönül
adamı olarak kendimce Türkçeleştirdim.
İnsanı dünyada varlık nedeni olarak görenler, sahip olunan
varlığın değerlerinden nemalanmak isterler. Bunu doğal bir
hak ölçüsü olarak görmek mümkündür. Buna saygı duymak
da gerekir. Ancak bu saygın hak ölçüsünü elinin tersiyle itip
“mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan”diye-
bilenlerden olabilmek herkese nasip olmaz, olamaz. Bu nasip-
ten kısmeti olanlara batılılar “senyör”, ben “gönül adamı”
derim. İşte böyle bir “senyör” de Hadi Türkmen’di.
Hadi Türkmen’in ilişkilerinde, lisanında, anlatımında, tak-
diminde zarif bir incelik, sade bir cömertlik ve görünmez bir
şefkat vardı. Marmara Grubu Vakfı’nın kuruluşundan bugüne
gelişine kadar çizdiğimiz çizgide onun payı büyüktü. Birbiri-
mizi tanımamızda hakkı vardı. İsmet Güral’ı, Turan Sarı-
gülle’yi, Mithat Yümlü’yü, Özcan Oal’ı onunla daha çok
sevdim desem, yalan olmaz.
En verimli çağında şeker hastalığının vücudunda yaptığı
tahribata rağmen yaratıcı, hamleci ve verimli çalışmalarını
usanmadan sürdürdü. Devamlı temas halinde, insanlara bir
şeyler sunabilme gayreti içinde yatağında sabahtan akşama
elinde telefonuyla kucaklamadığı insan kalmadı. Erzurum’la,
Ankara’yla, Bursa’yla, Almanya’yla konuştu, durdu.
Hasta yatağından televizyonlara, gazete sütunlarına katıldı.
Yazdı, çizdi. Ama hep verici, hep senyör oldu.
Sürekli vermek, sürekli organize etmek, sürekli yan yana
getirmek için koşturdu. Ölümüyle ailesini, sevenlerini tarifsiz
acılar içinde bıraktı ama ulaştığı vuslatla huzursuz bedenini
huzura kavuşturdu.
Genç yaşta sporda söz sahibi, iş dünyasında önemli aktör,
engelliler arasında ağabey sıfatını elde eden ve gerçek anlamda
gönül gözü açık bu dostumuzun aziz hatırasını O’na ait renkli
bir değer ölçüsüyle noktalamak isterim:
“2000’li yılların başıydı. Almanya’dan Marmara Grubu
Vakfı’na bir bakan misafir konuşmacı olarak gelmişti. Ba-
121
kanın yanında bir-iki Alman da refakatçi vardı. Hadi Türk-
men’i lisan bildiği için, onlarla beraber oturttuk. Masada İn-
gilizce konuşuyorlar. Adamlar Hadi’den bizim hakkımızda
bilgi almak arzusuyla soruyorlar. “Bunların siyasi görüşleri
nedir?“ gibi sorular… Hadi cevaplıyor: “Bunlar demokrat
insanlardır. Hoşgörülü insanlardır.“ Alman anlamıyor, bir
daha soruyor: “Nasıl hoşgörülü, nasıl demokrat?“ Hadi ce-
vaplıyor: “Baksanıza benim gibi bir zenciyi bile aralarına
kabul ettiler.“ Herkesi güldüren bu cevapta kendi kendisiyle
bile dalga geçebilecek kadar ileri bir değer ve ironi ölçüsü sa-
hibi olan Hadi’ye Allah’ın rahmeti üzerinden eksik olmasın
diyorum.
Jak Kamhi bir barış ve uygarlık abidesiydi
Jak Kamhi
Ülkemizin perde arkası kahraman şahsiyetlerinden Jak
Kamhi, tanımakla iftihar ettiğim, uluslararası saygın bir şah-
siyettir. O’nu hepimiz bir iş insanı, bir sanayici olarak tanırız.
Oysa O, işadamı olduğu kadar diplomattır. Diplomat olduğu
kadar uluslararası bir arabulucudur. Arabuluculuğunu barış ve
hayırseverlikle taçlandırmıştır.
Gerçekte ise O, ülkemiz için bir fırsat olmuştur. Türkiye
122
sevdasıyla yoğrulan mesaisini kaleme aldığı kitabının girişinde
hayatını; “Ne mutlu Türküm diyene“diye özetleyen Jak
Kamhi 95 yıllık yaşamında Türkiye’nin endüstriyel ve diplo-
matik perspektifinde söz sahibi olmuş bir şahsiyettir.
“Kolay bir patron değilim ama sanırım sevilen bir patro-
num“diye kendisini tanıtan Jak Kamhi karma ekonominin
sendikacılık sancısıyla sarsıldığı yıllarda, dik duruşuyla en-
düstri dünyamızın ahlaki, estetik, değer ölçülerini koruyabil-
miş ender insanlarımızdandı.
Avrupa Birliği’yle ilgili çalışmaları, Kıbrıs davamızın an-
latılması konusunda ortaya koyduğu emekleri, ermeni yalan-
larıyla mücadeleleri tarihe not düşülecek kadar önemlidir.
Jak Kamhi’nin, sözde soykırım balonunu söndürecek enfes
bir değerlendirmesi de vardır.
Bu değerlendirme sade ama gerçekçi bir üslupla, soykırım
yalanına aslında tokat gibi cevaptır;
“Ermeni ve diğer bazı azınlıklar Osmanlı İmparatorluğu
parçalanıncaya kadar bizim gibi huzur içinde yaşadılar. Ama
daha sonra Osmanlı’nın zayıflamasından istifade ederek
kendi devletlerini kurmak için ayaklandılar. Bu ayaklanma-
lar esnasında Türk halkı katledildi. Neticede her iki tarafta
da masum insanlar öldü. Bu büyük bir dramdır. Bu olayı
Musevilerin başına gelen ve tarihte bir benzeri olmayan Ho-
lokost’la bir tutma çabanızı anlayamıyorum. Almanya’daki
Musevilerin ne bir toprak talebi ne de çakı ile de olsa bir sal-
dırısı söz konusudur. Bu bir akıl hastasının, bir ırkı yok etme
girişimiyle yaşanan benzeri olmayan bir olaydır.“
Yalnız Ermeni meselesiyle değil; Türkiye’nin Avrupa Bir-
liği, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Yunanistan, Fransa ile
ilişkilerinde zaman zaman yaşanan gerginliklerde ortaya koy-
duğu verimli uğraşılar da, Jak Kamhi’nin verimli hatıra ve hiz-
metlerinden bazılarıdır.
Bu uğraşılardaki başarılarını uluslararası ilişkilerdeki dost-
lukların önemine bağlayan Jak Kamhi’nin dünyada dostları
vardır. Türkiye’de Bülent Ecevit’le, Kenan Evren’le, Turgut
Özal’la, Süleyman Demirel’le, Ahmet Necdet Sezer’le Tansu
Çiller’le, Rauf Denktaş’la, Recep Tayyip Erdoğan’la, Abdul-
lah Gül’le dosttur. Ve başarılarını, uluslar arası ilişkilerinde
elde ettiği dostluklarının önemine bağlayan Jak Kamhi’nin ai-
123
lesine olan düşkünlüğü, eşine olan sevdası, oğullarına olan
yüksek güven ve muhabbeti, torunlarına olan sevgisi herkese
örnek teşkil edecek kadar önemlidir. Jak Kamhi, hayatı bo-
yunca ortaya koyduklarını; “Ulu Önder Atatürk’ün ’Yurtta
sulh, cihanda sulh’ şiarını takip etmek için sarf edilen emek-
ler“diye mütevazi bir değer ölçüsüyle özetlemektedir. Jak
Kamhi’nin çalışmaları, emekleri barışın, saygının, sevginin ve
insanlığa adanan ülke sevdasının bir örneğidir. Ticaret ve en-
düstri dünyasında yer arayanlara bir rehberdir. Hesaplı, kazan-
çlı ve namuslu bir düzene ulaşmak isteyenlere yol haritasıdır.
Jak Kamhi’lerin çoğalması temennisiyle...
Bensiyon Pinto’nun felsefesi hizmet ve diyalogdan ibaretti.
Bensiyon Pinto
Bu topraklardan çok önemli Yahudiler geldi, geçti.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana da, birçok Yahudi
hukuk hizmetinde, parlamentoda, sanayi öncülüğünde, sanat
ve basın alanında, tıp âleminde emsalsiz hizmetlerde bulun-
dular.
Avram Galente, Erol Dilek, Rifat Saban gibi avukatlar,
Yusuf Salman, Salamon Adato, Cefi Kamhi gibi milletvekil-
leri, Eli Acıman ve İzidor Baruh gibi reklamcılar, Vitali ve
124
Alber Hakko gibi modacılar, Avram Levon, Sami Kohen, Gila
Benmayor, Albert Karasu, Silvio Ovadya gibi gazeteciler,
Mario Levi, Naim Güleryüz, Harry Ojalvo, Rifat Bali, Soli
Özel, Jak Deleon gibi edebiyatçılar, Sara Humtzinger, Habib
Gerez, İzzet Keribar, Dario Moreno, Nedim Saban, Rozet
Hubeş, Linet gibi sanatçılar, Sami Ginzburg, Abut Kebudi gibi
hekimler, Jak Dekalo, İsak Sevik, Leon Grünberg, Jak Kamhi,
Bernar Nahum, Üzeyir Garih, İsak Alaton, Avram Gomel gibi
sanayiciler aklıma ilk gelen Cumhuriyet döneminde imzası bu-
lunan belli başlı şahsiyetlerdir.
Günümüzün önemli figürlerinden Bernar Nahum’u, Jak
Kamhi’yi, Üzeyir Garih’i, Bensiyon Pinto’yu kim bilmez, kim
tanımaz?
Jak Kamhi de, Üzeyir Garih de, Marmara Grubu Vakfımızın
kurucusuydu. Üzeyir Garih’i erken kaybettik. Ama Jak Kamhi
ile uzun yılları birlikte paylaştık. İki dönem de Vakfımızın
Duayenliğini yaptı.
Marmara Grubu Vakfı’nı kurarken, şimdilerde pek hatırla-
mıyorum ama Bensiyon Pinto’ya kurucu üyelik teklif etmedik.
Vakıf kurulduktan sonra fark ettik, ama neye yarar? Bensiyon
Pinto hiç alınganlık göstermedi.
Elbette artık Bensiyon Pinto da, Jak Kamhi, Üzeyir Garih
gibi Marmara Grubu Vakfı’nın Aslar Galerisi’nde yeri doldu-
rulmayacak müstesna şahsiyetler arasında yer almış bulun-
maktadır.
Bensiyon Pinto Yahudi toplumunun yüz akı, Türk Mille-
ti’nin müstesna bir ferdi ve benim de otuz beş yıllık dostumdu.
O’nu benimle tanıştıran rahmetli Alparslan Türkeş’ti. Al-
parslan Türkeş, Bensiyon Pinto’ya pek önem verirdi.
İlk günden sağlığının elverdiği son anlara kadar Marmara
Grubu Vakfıyla ilgilendi.
Pandemiden bir hayli öncesi, Yıldız Posta caddesindeki
Müze Yazıhanesi’nden Haliç’e oğlunun ofisine taşımıştı.
Bu arada rahatsızlığı da ilk işaretlerini vermeye başlamıştı.
Ama iki veya üç haftada bir Vakfa gelip, dertleşiyor beraber
öğle yemeği yiyorduk. Bazı ziyaretlerinde O’nu dostlarıyla da
buluşturuyordum.
Bensiyon Pinto, Marmara Grubu Vakfı’nın ve Avrasya Eko-
nomi Zirveleri’nin çalışmalarında önemli hizmetler ifa etti.
125
1985 yılında Shimon Peres’i Marmara Grubu Vakfı’na ge-
tirip, Alparslan Türkeş’le birlikte beş yüze yakın entelektüelle
yan yana getirdiğimizde, yanımızdaydı.
1992’de Türkiye’ye 500. yıl etkinlikleri çerçevesinde Ame-
rika Birleşik Devletleri’nden gelen 500. Yıl Heyeti’ni Mar-
mara Grubu Vakfı’nın aylık yemekli toplantısında gene beş
yüzü aşkın davetlimizle O’nunla birlikte ağırlamıştık.
Avrasya Ekonomi Zirveleri’nin müdavimlerinden de olan
Bensiyon Pinto Hahambaşı Hazretleri’ne yaptığımız nezaket
ziyaretlerinde bizi yalnız bırakmamaya özen gösterirdi.
O bir gönül adamıydı.
Felsefesi hizmet ve diyalogdan ibaretti. Benim dışımda,
Vakfımızdan Necdet Timur Paşamızla, Ogan Soysal’la da
müstesna arkadaşlıkları vardı. Yüksek hizmetlerinden dolayı
Marmara Grubu Vakfımız 2015 yılında, O’nu Onur Madalyası
ile taltif etmişti.
Bir süre İsrail’de Cumhurbaşkanlığı’na da vekâlet eden
Dalia İtzik, İsrail Sanayi Bakanı iken 2002 yılında Avrasya
Ekonomi Zirvemize gelmişti.
O’nu bizim namımıza Bensiyon Pinto ağırlamıştı.
O ağırlamadan pek memnun kalan Dalia İtzik, daha sonraki
yıllarda Marmara Grubu Vakfı’nın sayısız uluslararası plat-
formda temsiline öncülük etmişti.
Aracılığıyla aldığımız her davet sonrası Bensiyon Pinto’yu
arayıp haber verdiğimde, sorardım: “-Ne kadar ve nasıl ağır-
ladın ki, Madam İtzik Vakfımızın hayranı oldu?“ güler, mü-
tevazı bir tarzda “Vazifemizi yaptık“ derdi.
Bensiyon Pinto’nun, Süleyman Demirel’den Recep Tayyip
Erdoğan’a kadar uzanan dönemdeki hizmetleri unutulmazdır.
Türkiye ile İsrail arasında barış adına, dostluk adına sarf
ettiği müstesna emeklerini her zaman hatırlayacağız.
O koca yürekli bir şahsiyetti.
Önce Türk’üm sonra Yahudi’yim derdi. O’nu unutmayaca-
ğız ve de arayacağız.
126
Nevzat Yalçıntaş; Alpaslan Türkeş’in dava arkadaşı, Necmettin
Erbakan’ın dostu, Süleyman Demirel’in kardeşi, Recep Tayyip
Erdoğan’ın ağabeyi, Abdullah Gül’ün de hocasıydı.
Nevzat Yalçıntaş
Hoca’yla genç yaşta tanıştım.
Ayhan Songar Hoca dostluğumuzun kapısını aralayan ağa-
beyimdi. Abdülkadir Karahan, Süleyman Yalçın, Sabahattin
Zaim, Salih Tuğ, Muharrem Ergin ile perçinlenen dostluğumuz
ebediyete intikaline kadar sürdü.
Planlamada parlak bir ağabey, TRT Genel Müdürlüğü’nde
şahsiyet sahibi bir bürokrattı.
Uzun yıllar hem gazeteciliği, hem akademisyenliği, hem de
kanaat önderliğini birlikte sürdürdü.
Barışık bir kişiliğe sahipti. Yatıştırıcıydı. İnsanlar arasında
köprü olmaktan büyük haz alırdı.
Alpaslan Türkeş, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan,
Turhan Feyzioğlu’nun oluşturduğu milliyetçi cephe hüküme-
tinin kurulmasında emek sahiplerindendi.
Eskiye, cedlerine bağlıydı. Fransa’da okumuş, Amerika’yı,
Arap alemini, Orta Asya’yı görmüştü. Çağımızın gerçeklerine
dayalı, her türlü peşin yargıdan uzak, bilimsel senteze sahip
samimi bir Müslümandı.
Kendisiyle beraber çeşitli ülkelere gitme şansına da erdim.
127
Aşkabat’ta Türkmenbaşı’nın cenazesinde beraberdim.
Azerbaycan’da seçimlerde müşahit sıfatıyla birlikteydim.
Avrupa’nın değişik başkentlerinde Türkiye’nin meselelerini
konuşmuştuk.
Rusya Federasyonu’nun kendisine madalya sunduğu mera-
simde isteği üzerine hazır bulunmuştum.
Parlamenterliği sırasında yurt dışında parlamenterler ara-
sında önde yeri olan bir şahsiyet olduğuna da çok defa şahit
olmuştum.
Marmara Grubu Vakfı’nın oluşumunda beraberdik. Avrasya
Ekonomi Zirvelerinin kuruluşunu ve temellerini atarken
Zirve’nin önemi konusunda beni teşvik edenlerin başında ge-
lendi. Başarılı olup olamayacağımı tartıştığımızda Sabahattin
Zaim Hoca’yı da alıp gelmiş ve yaklaşık yedi saat süren bir
sohbet sonrası, başkan olmamamdan kaynaklanan çekincemi
anlatmam üzerine o dönem Marmara Grubu Vakfı’nın başkan-
lığını yapan Osman Özbek’ten başkanlığı bana vermesini is-
temişti. Osman Özbek, hem milletvekili hem de Marmara
Grubu Vakfı’nın başkanıydı. Dolayısıyla benim Avrasya Eko-
nomi Zirvelerinde rahat hareket edip edemeyeceğim konu-
sunda tereddüttüm vardı. Bunu anlatınca Osman Özbek bana
hak vererek başkanlığı bıraktı.
Dolayısıyla yirmibeş yıllık başarılı Avrasya Ekonomi Zir-
veleri doğmuş oldu.
Siyasette umduğunu pek bulamayanlardandı. Üzerine titre-
diği evladının siyaset yaptığı bir zaman sürecinde bir hiç yü-
zünden tutuklanması O’nu fazlasıyla yıprattı.
Bu O’nun sakin ve barışık kişiliğinde adeta deprem yarattı.
Olanları içine attı ve kendi arzusuyla siyasetten koptu. Oysa
siyasi tercihini yaparken, Ali Coşkun’la birlikte benim de ara-
larında olmamı istemişti. Benim, “Sivil toplum çalışmalarım-
dan beni koparmayın“ dediğimi, yıllar sonra siyaseti
noktaladığında bana hatırlatmış ve “Akkancığım, haklıymış-
sın, bu iş bize göre değil“ demişti.
Alpaslan Türkeş’in dava arkadaşı, Necmettin Erbakan’ın
dostu, Süleyman Demirel’in kardeşi, Recep Tayyip Erdoğan’ın
ağabeyi, Abdullah Gül’ün de hocasıydı.
Nevzat Yalçıntaş; dostluğuyla, gülen yüzüyle, nezaketiyle
hatıralarımızda yaşamaktadır.
128
Müstesna bir insan, müstesna bir lider ve müstesna bir dost
Zhelyu Zhelev
Bulgaristan’da komünist rejimin çökmesinden sonra Cum-
hurbaşkanı olan Zhelyu Zhelev renkli bir kişiliğin sahibidir.
Komünist rejim sırasında uzun yıllar hapis yatan Zhelev;
rejimin dağılıp gitmesi üzerine gerçekleşen ilk seçimlerde
cumhurbaşkanı seçildi.
Bir dönem cumhurbaşkanlığı yapan Zhelev, Türkiye ile Bul-
garistan arasında mevcut bulunan ılıman ilişkilerin de yaratı-
cısıdır. Bulgaristan’ı kısa bir zaman sürecinde derleyip
toparlayan Zhelev, iki ülke arasında eski yönetimlerce yaratıl-
mış bulunan sözde ihtilafların ortadan kaldırılmasında öncü
rol oynamıştır. Azınlık ve insan hakları alanında ortaya koy-
duğu emsalsiz çalışmalarla ve özellikle de Türk soylu Bulgar-
ların parlamentoda yerlerini almalarına olanak sağlayan ve
Sofya’da, Kırcaali’de, Şumnu’da, Varna’da, Filibe’de azınlık-
ların ellerini, kollarını sallayarak, başları dik yaşamalarını
temin eden O’dur.
Bu yüksek barış başarısını Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı
Sayın Demirel 6 Temmuz 1994 günü yaptığı bir basın toplan-
tısında şöyle değerlendirmişti: “Zhelev, Türkleri Bulgarlarla
barıştıran liderdir. İki ülkenin basını önünde Sayın Baş-
129
kan’a bir teşekkürü borç biliyorum. Bulgaristan’da soydaş-
larımız var. Bulgaristan’ın vatandaşlarıdır. Ve onlara Bul-
garistan vatandaşı olarak tanınmış olan haklardan
memnuniyetimizi ifade etmeliyim. Onların Bulgaristan’da
rahat olması, Türk-Bulgar münasebetlerine kuvvet katmış-
tır.“
Evet, Zhelyu Zhelev bugünkü Türk-Bulgar dostluğunun mi-
marıdır. Bunlar bizim açımızdan kıymetli değer ölçüleridir. Bul-
garlar açısından ise Zhelev bir büyük Bulgar aydınıdır.
Uluslararası felsefe dünyasının önemli bir mensubudur. Hayatı
barışa, bir arada yaşamaya verdiği özenle doludur. Bulgaris-
tan’ın komünizmle yönetildiği günlerde, Todor Jivkov ve arka-
daşlarına meydan okuyan O’dur. Meydan okuyuşunun bedelini
hapishanede yatarak ödeyen ama iktidar olunca geçmişe sünger
çekerek, devr-i sabık yaratmayan da O’dur.
Zhelyu Zhelev hakkında bizim medyamızda pek yazı çıktı-
ğını sanmıyorum. Çünkü benim de aralarında bulunduğum
bizim medyamız böyle değerlerle pek ilgilenmez.
Hatırlatmak isterim ki, Zhelyu Zhelev Bulgar milletinin ye-
tiştirdiği çağdaş filozoflardan biriydi. Todor Jivkov zamanında
fikirlerinden dolayı hapis yatmıştı. 1990’da komünizm çökünce
Bulgarlar O’nu ülkenin ilk cumhurbaşkanı seçtiler. Cumhurbaş-
kanı olur olmaz, Türkiye’de Süleyman Demirel’le ilişki kurdu
ve bugünkü Türk - Bulgar dostluğunun mimarı oldu.
Balkanlara barış getirebilmek için büyük uğraş verdi ve Sü-
leyman Demirel’in de desteğiyle Balkan Politika Kulübü’nü
kurdu. Balkanların eski ve yeni cumhurbaşkanları, başbakan-
ları, dışişleri bakanları ve büyükelçileriyle akademisyenlerden
oluşan bu kulübe beni de üye kabul etti. Ben de Makedon-
ya’nın Cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov’un ve Montenegro (Ka-
radağ) Dışişleri Bakanı Milan Rocen’in üye olmalarını
sağladım. Balkan Politika Kulübü’nde güzel işler yaptık.
Balkan barışına, Balkan birliğine ve Balkanların topyekûn
Avrupa Birliği’ne kabulüne hizmet edebilmek amacıyla kuru-
lan bu kulüp, bir noktada; bir elitler birliğiydi. Balkanların eski
ve yeni cumhurbaşkanlarından, başbakan ve bakanlarından ve
de aydınlarından oluşan bu birliktelik önemli bir fikir oluşu-
muydu.
Bu düşünceye yol haritası çizerek adeta yeni bir Balkan An-
130
tantı gerçekleştiren Zhelev, Marmara Grubu Vakfı’nın Avrasya
Ekonomi Zirveleri’nin de destekçisi ve müdavim katılımcısı
olarak barışa, insanlığa hizmetini durmadan, dinlenmeden sür-
düren bir inanç sahibiydi.
Balkan Siyasi Kulübü’nün kurulduğu günlerde Bosna-Her-
sek’te iç savaş doruk noktasındaydı. Zhelev, Balkan aydınla-
rını bir araya getirerek öncelikle bölge barışının ve istikrarının
sağlanmasına öncelik etti. Elbette Bosna-Hersek’in yeni olu-
şumunda Balkan Siyasi Kulübü’nün yaptırım gücüne rastge-
lemeyiz ama insanların birbirine yaklaştıracak düşünceleri
hazırlamakta çok yararının olduğu da bir gerçektir.
Bu gerçek Zhelev’in verimli çalışmalarının sessiz örneğin-
den başka bir şey değildir.
Bu arada ben de kendilerini Marmara Grubu Vakfımızın Av-
rasya Ekonomi Zirveleri’ne getirdim. Onun yüksek fikirleriyle
on yedi yıl birlikte çalıştık.
Avrupa Birliği’ne; “Türkiyesiz Balkan coğrafyası olmaz,
Türkiyesiz AB olmaz“düşüncesini ısrarla anlatmaya çalışan
Zhelyu Zhelev bir barış ve kitapları Türkiye’de de basılan bir
düşünce adamıydı.
Türkiye’nin yaşayan filozoflarından Sayın İoanna Kuçuradi
dostuydu. Hasılı, Zhelyu Zhelev müstesna bir aydın ama o nis-
pette mütevazi bir şahsiyetti.
Cumhurbaşkanlığı yapan Zhelev, üç odalı kiralık bir evde
vefat etti. Daha önceki yıllarda eşim Müjgan Hanım’la evle-
rinde bizi kabul ettiklerinde “bakla oda, nohut sofa“tabir edi-
len küçüklükteki evleri, bizi pek şaşırtmış, hatta üzmüştü. Ama
O mutluydu. Önce eşini kaybetti. Kızı ve damadı yanına geldi.
Baba, kız son bir yılı beraber geçirdiler.
Evet Zhelyu Zhelev’in evi kiralıktı. Ama cenaze merasi-
minde Alexander Nevsky Katedrali’ni dolduranlar arasında
Balkanların bütün cumhurbaşkanları oradaydı. Eski cumhur-
başkanları, eski başbakanların sayısı belli değildi. Kated-
ral’deki yüksek yabancı katılımcı sayısını belirtmek için şunu
söyleyebilirim; Bulgaristan’ın aktüel parlamenterleri Kated-
ralin en gerisinde yer bulabildiler. Önleri yabancı devlet adam-
larına bıraktılar. Halk ise Katedrale, yabancı misafirlerin ve
Bulgar bürokrasisinin yüksek katılımından dolayı giremedi.
Caddenin sağı, solu insan yığılıydı. Bir vefa ve sorumluluk
131
duygusuyla caddeleri dolduran halk, askerlerin ellerindeki ta-
buta, son saygı görevlerini kar altında yaptılar. Türkiye’yi Sağ-
lık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun temsil ettiği bu
merasimde vazifesini yapmış, namuslu bir devlet adamına,
milletinin ve dünyanın gösterdiği yüksek ve gereken saygıyı,
Sofya’da görmenin bahtiyarlığını yaşadım.
Cumhurbaşkanı Zhelev ile pek güzel ve müstesna bir dost-
luğumuz oldu. Geride bıraktığımız yıllar içinde Sofya’da, İs-
tanbul’da, Ankara’da, Üsküp’te, Atina’da, Bakü’de
beraberliklerimiz oldu. Ölçülü, mütevazi, o oranda da sakin
davranışlarıyla dünyada kabul gören Zelyu Zhelev felsefe ala-
nında da uluslararası arenanın vazgeçilmezlerindendir.
Barışa ve hizmete adanmış bir ömrün düz ve anlamlı çizgi-
sinde Türk-Bulgar ilişkilerinde ortaya koyduğu değerler man-
zumesi içinde bir kadirbilirlik olarak, insanlarımızın eser
sahiplerini unutmamasını sağlamak için Zhelev’i anlattım.
O’nun ortaya koyduğu Türk-Bulgar dostluğunun sonsuza dek
sürmesi dileğiyle…
O bir elittir, ismi gibi bedii ve faiktir!
Bedii Faik
Cağaloğlu’nda asabi insanların sayısı sayılamayacak kadar
çoktu. Aykırılık, muhaliflik ve kavgacılık bizim ve bizden ön-
132
ceki kuşakların doğal bir yaşam tarzıydı. Ama her alanda ol-
duğu gibi bu alanda da bir sıralama yapmak gerekse bunlar-
dan; Falih Rıfkı, Bedii Faik, Hüseyin Cahit, Çetin Altan, Metin
Toker, Peyami Safa, Yusuf Ziya, Necip Fazıl, İlhami Soysal
acımasız, hatır ve gönül dinlemeyenlerdendi.
Doğan Nadi, Nadir Nadi, Burhan Felek, Refii Cevat Ulunay,
Mümtaz Faik, Abdi İpekçi, Orhan Seyfi Orhon, Kadircan Kaflı
daha sonraları Güneri Civaoğlu, Yavuz Donat, Ergun Göze,
Ahmet Kabaklı, İlhan Selçuk, Rauf Tamer muhalefetlerinde
daha dikkatli, daha hesaplı ve daha bağırtısız, çağırtısızlar ara-
sındadır, Ünlü muhalif karikatüristler de vardı. Şimdilerde ol-
mayan Ratip Tahir, Ali Ulvi, Necmi Rıza gibi karikatüristler
günümüzün Bedri Koraman’ından, Semih Balcıoğlu’sundan
Cafer Zorlu’sundan çok farklıydılar.
Değer ölçülerine örnek olarak Bedii Faik ile Gökhan Evli-
yaoğlu arasında geçen bir atışmayı gösterebiliriz.
Bedii Faik Dünya Gazetesi’nde 27 Mayıs’ı tutuyor. Askere
toz kondurmuyor.
Gökhan Evliyaoğlu ise Yeni İstanbul’da, Demokrat Parti-
li’leri savunuyor. Ve Bedii Faik’e iki de bir dokunuyor. Gene
bu dokunmalarından birinde mealen yazıyorum: “Bu Bedii
Faik bize o kadar yabancıdır ki, iç çamaşırlarını bile
Londra’dan getirir“der. Sen misin bunları yazan, bir gün
sonra Bedii Faik günlük makalesinin altına bir not düşer: “-
Bundan sonra kocalarına her şeyi anlatan geveze kadınlarla
görüşmeyeceğim“ Cağaloğlu’nda Bedii Faik’e saldıran her-
kes, bu cin gibi hazırcevap yazardan gereken dersi almıştır der-
sem, mübalağa etmiş sayılmam.
Bedii Faik, Tasvir’de gazeteciliğe başlamıştı ama esas şöh-
retini Dünya’da yakalamıştı. Demokrat Parti’yle dişe diş mü-
cadele eden Bedii Faik yıllar sonra beraber yürüdüğü
İnönü’yle de ters düşecektir. Tıpkı 1960 öncesi yanında yer al-
dığı askerle, 1965 sonrasında ters düştüğü gibi! Muhalefet
onun gıdasıdır, muhaliflik ruhudur.
Bir başka deyişle Bedii Faik camdan bir fanus gibidir. En
ufak bir ilgisizlik veyahutta en küçük bir dikkatsizlik bu fanu-
sun çatlamasına, kırılmasına neden olacağından onun bekle-
diği özen, itina her türlü dikkat ve tedbirin üzerindedir.
1950 öncesi Demokratları tutar. Demokratlar O’nu tutamaz-
133
lar. Zira o demokrasinin, hürriyetin Menderes’le geleceğine
inanmıştır. Umduğunu bulamayınca 1960 öncesi Demokratla-
rın en acımasız ve amansız muhalifi odur. Her yazısı bir tokat
veya bir şamardır.
27 Mayıs ihtilalinde askerin sevgilisidir. Hürriyetin ve de-
mokrasinin ödün vermeyen kalemidir. Ama ihtilalcilerde, özel-
likle de Talat Aydemir ve arkadaşlarında sezdiği traji komik
ihtilalcilik onun ihtilalcilerle arasına duvar çekmesine neden
olmuştur.
1965 yılında, merhum İlhami Ergeneli’nin adeta elimizden
tutarak Engin’le beni götürdüğü Buğday Sokak’taki evinin
küçük bahçesinde erken saatlerde yaptığımız sabah kahvaltı-
sında tanıdığımız Süleyman Demirel’i, İstanbul’a döndüğü-
müzde kendisine anlattığımızda çok heyecanlanmıştı.
Demirel’in ufku, onu pek etkilemişti. Demirel’in Falih Rıf-
kı’ya verdiği değer bu etkiyi daha da arttırmıştır. Demokrasiye
verdiği kıymet 12 Mart muhtırasının verildiği gün ve sonra-
sında Demirel’e daha sıkı bağlanmasına neden olmuştu.
Zira Demirel’in ortaya koyduğu yüksek performansı en
akılcı biçimde değerlendiren gene Bedii Faik’tir.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin de kurucusu ve
ilk Genel Sekreteri olan Bedii Faik yarınlarda kılığı
kıyafeti şık, kalemi kıvrak, zekası erişilmez üslubu kavgacı,
inancı vefalı adam olarak anılacaktır.
134
O’nun ölçüleri ve tespitleri doğrudur, sağlıklıdır, hesaplıdır.
Ama muhalifliği bütün zamanlarda olduğu gibi gene ağır
basar, Demirel’den de kopar. Belki kopmaz da, sevgisinin sı-
caklığında kırılganlık oluşur. Demirel dava adamıdır. Gönül
adamıdır. Geniş yürekli, eteği taşsız insandır. Rahatlığı belki
de buradan gelmektedir. Birbirlerinden farkında olmadan
uzaklaşırlar. Ama birbirlerine karşılıklı saygı halesinde oluş-
muş ve sorumlulukla taçlanmış niyetleri halistir. Samimidir.
Sevecendir.
27 Mayıs ihtilalinde askerler, 12 Mart muhtırasında siviller,
12 Eylül’den sonra da siyasiler yanında yer alan Bedii Faik
her zaman hürriyeti, demokrasiyi, cumhuriyeti, laikliği ve
mantığı savunmuştur ama elitler balkonundan, halkın parterine
inmeğe gerek görmediğinden, bugün gereğince anlaşılama-
mıştır.O bir elittir, ismi gibi bedii ve faiktir! Bundan da hayatı
boyunca keyif almıştır.
Bugün ortalarda gezinen yazar ve başyazarların çoğu onun
kültürünün ve zekasının zekatına bile sahip değillerdir. Ken-
disini kalafata çekmeseydi, yazarlar ailesinin en büyüğü olarak
ölene kadar tahtında yaşayacaktı.
Munis Faik Ozansoy’la altmış yıl önce Ankara’da evindeyiz.
Munis Faik Ozansoy
O Şairler Soyunun Son Temsilcisiydi...
Dışarıda kar yağıyordu. Soğuk bir Ankara gecesinin sabaha
yakın saatleriydi. Üç adam caddeleri adımlıyorlardı, şiirler
135
okuyarak! Biri Fransızca’nın bütün incelikleriyle Beaudlai-
re’den şiirler okuyor, ötekiyse bu şiirleri kendi anlayışına,
dünya görüşüne göre Türkçeleştirmeğe çalışıyordu. Üçüncü-
süyse, anlamadığı Fransızcayı gayet mükemmel telaffuz eden
adama hayran, tercüme sahibineyse tam bir teslimiyetle bağlı
olarak dinliyordu.
Fransızca şiir okuyan şairdi! Hem de şair bir babanın, şair
bir amcanın soyundan gelen bir şairdi!
“Başlar beşikte şiir ile, san’atla ülfeti
Beller çocuk kulakları Cenab’la Hamid’i
Çepeçevre her yanında bütün musikili ses
Çağlar onun içinde de inşâda ilk heves.
Öğrenmeden henüz daha ezber Elifbeyi
Az çok bilir aruzla beyitler düşürmeği
Soydan şiirle yoğrula gelmiş bir aile
Besler durur o yavruyu binbir hâyal ile“
Amcası İstanbul’a düşmanın ayak bastığı gün, işgal kuvvet-
leri komutanı General d’Esperey’e ünlü (KARA GÜN) yazı-
sıyla hakaret edebilecek sonra da Malta’ya sürülecek kadar
Diyarbakır’ın Kürt orijinli ailesinden gelen bir Türk’tü...
O’nun şair yeğeni, önce devlet memuru olmuş sonra za-
manın Ticaret Bakanlığı’nda Müsteşar, 1954’lü yıllarda da
Belçika Ticaret Müşaviri daha sonra Basın Yayın Genel Mü-
dürü ve en sonraysa Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nde
bulunmuştu. 27 Mayıs 1960 sonrası Yassıada’ya (merhaba)
demek zorunda kalmıştı.
Engin ve ben kendisini Yassıada’dan çıktıktan sonra tanıdık.
Munis Faik Ozansoy! Şair bir baba ile şair bir amcanın de-
vamı... Soyadı gibi soylu bir şair aileye mensup Munis Faik
Ozansoy.Faik Ali’nin oğlu, Süleyman Nazif’in ise yeğeniydi.
Bu güçlü ikilinin günümüze intikal eden sesi olan Munis Faik
Ozansoy’u tanıdığımızda, Ankara Sanayi Odası’nın Genel Sek
reteriydi. O, elli yaşının hemen başlarında bizse aklı kafasın-
dan dört karış yukarılarda yirmi iki-yirmi üç sularındaydık.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Genel Sekreterliği’ nden
sonra 1960 darbesiyle önce Yassıada’ya sürülen sonra da işsiz
kalan Ozansoy’u, Ankara Sanayi Odası Başkanı Orhan Işık,
Genel Sekreter’liğe getirmişti. “Zaman Saati“ni henüz yaz-
mıştı.
136
Babası Faik Ali
Bey’in tablosu
önünde Munis
Faik Ozansoy
ile Akkan Suver
birarada
Rahmetli İlhami Ergeneli’nin bizi bir sabah Buğday So-
kak’ta evine kahvaltıya götürdüğü Süleyman Demirel’e; Engin
Köklüçınar, Zaman Saati’nin “Kendi Kulağıma Söyledikle-
rim“ başlığı altında Yassıada’yı anlatan mısralarını okumuştu.
“Ne ihtiyat, ne cesâret, ne doğruluk kâfi,
Bütün irâdeler üstünde bir Kader hâkim
Hayatın ölçüsü kör bir tesadüfün keyfi
Senin kaza, onun Allah, benimse şer dediğim
Fakat düşünme bu halin değişmez olduğunu,
Güzel sabahları koynunda besliyor geceler
Hayır, devam edemez böyle Şeytan’ın oyunu,
Bu yeryuvarlığı çatlar, bu mavi kubbe çöker!“
Daha sonra Süleyman Demirel, bu güzel insanı Başbakanlık
Müsteşarlığına getirmişti.
Edebiyatı onunla sevdik, dersek yeridir. Bir kitaplık gibi ha-
fızası, bir akademi gibi değer ölçüsü olan Şair’le, güneşi ba
tırıp doğurduğumuz ne çok ve ne de çabuk geçen anlarımız
vardı!
Öyle gecelerimiz vardı ki Beaudlaire, Mallarmé geç saat
lere kadar bizimle otururlar, Nedîm’i, Yahya Kemal’i, Şeyh
Galip’i dinlerlerdi...
137
Öyle saatlerimiz vardı ki Cenap Şahabettin, Yunus Emre,
Mevlâna ve Süleyman Çelebi’yle birlikte dakikaların nasıl
geçtiğini fark edemezdik...
“Hayâle, şiire inandım:suçum bu, -Suçsa eğer...
Büyük emellerin ardında bir ömür boyu koş,
Kucaklasın seni, en sonra, bir mezarlık yer,
Ve böyle elleri boş, kalbi boş, düşüncesi boş.“
Köprülüzade Fuat Bey vefat ettiğinde, İstanbul Çarşıkapı’da
atalarının yanına gömülmek istemişti. Bakanlar Kurulu’ndan
bir buçuk saatte kararname çıkartıp, aslını Resmi Gazete’nin
mükerrer sayısı için matbaaya bırakıp, kopyasıyla İstanbul’a
uçmuş ve aynı gün ikindi namazında merhumun ceddiyle ku-
caklaşmasını temin etmişti.
“Farkı yok uykudan uyanıklığın,
Gündüzün geceden, hayâlin düşten;
Dilsizler, sağırlar, körler bir yığın,
Yaşıyanlar farklı değil ölmüşten.“
Yassıada sonrası da umur gördü... Ama görmeden önce ba-
şından geçen bir olayı hep anlatır dururdu...Tahliye olduktan
sonra emeklilik işlemleri uzun sürmüştü.Dul kız kardeşinin
emekli maaşını kırdırmak üzere zamanın Vakıflar Bankası’na
giderler. Genel Müdürlük yapan Sabahattin Tulga isimli zat,
kendisine imzanız hatıra kalmak kaydıyla diye boş bir kağıt
uzatır.Şair kağıtta para yerinin boş olduğunu görür, ne manaya
geldiğini sorar...Ne kadar ihtiyacınız varsa onu yazınız deme-
sini, insan ömründe ender görülen bir vefa olarak değerlendi-
rirdi.Evet, o zaman kendisine (kuyruk) denilenlerdendi...Ve
iktidarda ihtilalcilerin hala gücü vardı!
Unutamadığım bir hatırası da, bağlılığını her yerde söyle-
diği Kocamustafapaşa’daki Sümbül Efendi Dergâhı’na ait
tir...Her türbeyi ziyarete gittiğimizde, civardaki eski mezar taş
larının arasına dalar, sabırla o taşlardaki farsça, arapça, osman-
lıca sözleri bize naklederdi.
Hisar Dergisi’nin hem kurucularından hem de başyazarla-
rındandı... Sonunda Paris’e UNESCO’ya Büyükelçi gitti... Be-
raberinde yedi büyük sandık götürerek... İçinde Faik Ali’den,
Cenab’a, Hâmid’den, Enis Behiç’e, Yahya Kemal’den, Ahmet
Hamdi Tanpınar’a, el yazmasından taş baskıya kadar bir yığın
kitaptan oluşan yedi büyük sandık... Ve Engin Köklüçınar’la
138
birlikte Paris’e onun misafiri olarak gittiğimizde bu asil ruhlu
insan, gene birinci sınıf davranışlar içinde Paris’in bütün pa-
halılığına rağmen tam bir Türk soyluluğuyla hayatını sürdü-
rüyordu. Ne yazık ki bu güzel günleri orada kısa sürdü. Ve
beklenmedik bir anda kendisini Paris’ten Aşiyan’a getirdik ve
babasının ayak ucuna yatırdık. Onu; kendi şiirinde anlattığı
gibi yeşil çimenli, pembe güllü, içi saraylar kadar geniş ruh
alemini sarabilecek bir toprak zemine koyduğumuzda kulak-
larımızda sesi vardı.
“Herkes bir şeyin esiri:
Mevkiin, malın, paranın...
Derdini çeker her biri
Bir aşkın, bir hatıranın.
Gönlüm dolu, ellerim boş,
Yok isteyecek bir şeyim;
Yunus gibi olmak ne hoş:
Gök yorganım, yer döşeğim!”
Altemur Kılıç ile biraradayız.
Altemur Kılıç
Altemur Kılıç, Cağaloğlu yokuşunun renkli simalarındandır.
Kılıç Ali’nin oğludur. Babasının kılıcı kadar kalemi keskin
olan Altemur Kılıç, Atatürk sevgisiyle bezeli dünyasında yo-
139
bazın, hainin amansız düşmanı olarak yaşamıştır. Gazetelerin
sütunları aklı bir karış havada gezinen nice abuk sabuk insana
açıktır ama sıra Altemur Kılıç’a geldiğinde ona yer bulmak
hemen hemen imkansız gibi olmuştur.
Altemur Kılıç yedek subaylık görevini Kore’de gönüllü ola-
rak yapmış, Türkiye’yi ABD’de gazeteci olarak temsil etmiş,
bürokrasinin yüksek katlarında sorumluluklar yüklenmiş bir
şahsiyettir.
Robert Kolej’de okurken sınıf arkadaşı Bülent Ecevit’i, Rah
şan hanımla tanıştıran ve onların yuva kurmalarına neden olan
Altemur Kılıç’ın gençliği çapkınlık, olgunluğu ise unutkanlık-
larla doludur. Vatan Gazetesi’nde çalışırken arkadaşı rahmetli
gazeteci Sara Korle’ye; “Beni idare et, bir hanım arkada-
şımla babamın evine gidiyorum“ der.
Babası Büyükada’da Anadolu Kulübü’nde kalmaktadır. Ni-
şantaşı’ndaki babasının evine hanım arkadaşıyla gelen Alte-
mur Kılıç, eve girdikten hemen sonra evin telefonu çalar.
Altemur Kılıç telefonu açar, telefonda Gaziantep şiveli bir ses
“-Sayın Kılıç Ali Beyefendi’ye iletirmisiniz randevumuza
biraz gecikiyorum. Yarım saate kadar oradayım“ der.
Altemur Kılıç babasının evde olmadığını söyleyince; tele-
fondaki adam, sabah babasıyla konuştuğunu, Kılıç Ali’nin
kendisine akşam üzeri saat beşte evde randevu verdiğini söy-
ler. Telefonu kapatan Altemur Kılıç, saate bakar beşe on vardır.
Babasının on dakika içinde geleceğini öğrenen Altemur apar
topar hanım arkadaşıyla beraber evi terk eder. Sabah gazeteye
geldiğinde Sara Korle’nin kendisine şaka yaptığını öğrenir.
Ama neye yarar kaçamak yarım kalmıştır?.
Unutkanlığı da Altemur Kılıç’ın en tatlı tarafıdır. Babası’na
bir gün telefon edeceği tutar. Dakikalarca telefon rehberinde
Ali Kılıç’ın telefonunu bulamaz. Arkadaşına rica eder şu reh-
bere bir de sen bak, babamın telefon numarasını bulamıyorum,
der.
Arkadaşı, Altemur Kılıç’ın elinden rehberi aldığında, “-Al-
temur“ (b) harfinde Ali Kılıç’ın ne işi var?“ diye sorar.
“-Hay Allah! Ben Ali Kılıç’ı dakikalardır rehberde (baba)
diye arıyordum.“ diye cevaplar.
Uzun süre Newyork’ta Türkiye’yi gazeteci olarak temsil
140
eden Altemur Kılıç, Amerika’da eski eşine boşanma davası
açar. Dava sürerken ikinci eşiyle tanışır.
Bir akşam üzeri Güzide Hanımefendi ile birlikte evlerine
gitmeden önce her zaman alışveriş ettikleri bir şarküteri dük-
kanına uğrarlar. Alacaklarını sipariş verirler. Dükkan sahibi
Ermeni asıllı bir Amerikalıdır ve Altemur Kılıç’ı da tanımak-
tadır. Sipariş aldığı peyniri, pastırmayı, sucuğu paketlerken,
Altemur Kılıç’a sorar:
“-Altemur Bey karınız var mıdır?“
Yanında Güzide Hanım olan, Altemur Kılıç’ın canı sıkılır
ama bir şey söylemez. Bu arada adam sipariş verilen paketleri
yapmayı sürdürmektedir. Gene tezgahın üstünden başını yarı
kaldırır ve bir daha sorar:
“-Altemur Bey karınız var mıdır?“
Bu soru hem Güzide Hanım’ın hem de Altemur Kılıç’ın te-
pesinin atmasına sebep olur ve birden Altemur Kılıç:
“-Varsa var, sana ne be adam!“ der.
Şarküteri sahibi Ermeni, “-Altemur Bey, eğer karınız varsa
paketleri ona göre torbaya koyacağım“ demez mi!..
Ermeninin “karınız“ dan muradı, İngilizce’de otomobil
demek olan (car) kelimesinden gelmekteymiş. Onun kastının
eş değil, otomobil olduğunu anlarlar, anlarlar ama neden
sonra?!,
Altemur Kılıç bir gönül adamı olduğu kadar bir dava ada-
mıdır. Günümüzün çoğu sözde aydını gibi meselesiz insan de-
ğildir. İnancını ve doğru bildiğini çekinmeden söyler.
Bilgisinin asabiyetini yaşayan adamdır Altemur Kılıç!
Robert College’de okurken, Bülent Ecevit ve Rahşan
Hanım sınıf arkadaşıdır. Ecevit’le Rahşan Hanım’ın arasını
yapan da Altemur Kılıç’tır. Doğru bildiğini söylemekten ken-
disini alıkoyamayan Altemur Kılıç çenesinin altında uzanan
küçük sakalına karşı çok saygılıdır. 12 Eylül’de Washing-
ton’dadır. Arkadaşları sakalını kestirmek için: “-Konsey’den
haber geldi sakalını kesmeyen memurların işine son verile-
cek” diye bir şaka yapmaya kalkarlar. Altemur Kılıç sakalını
kesmek yerine işsizliği tercih edip istifa mektubunu kaleme
alınca, şaka olduğunu söylemek zorunda kalırlar.
Renkli kişiliğin sahibi Altemur Kılıç gibi şahsiyetlere artık
pek kolay rastgelemiyoruz.
141
Bağışladığım kitaplardan bir bölünmünün önündeyim
Kitaplara Veda
Kitabımı, kitaplara verdiğim önemle bitirmek istedim.
Yıllarca büyük bir kıskançlıkla kitaplarımı muhafaza ettim.
İmzalı, imzasız nice kitabı satırlarının altını çizerek okudum.
Eskittiysem de gene bir yere bırakmayı, elimden çıkartmayı
aklıma getirmedim. Günün birinde, Beyazıt’ta Sahaflar Çar-
şısı’nda bir kitabımı gördüm. Verdim parayı, aldım kitabımı.
Kitaplarım toplanırken boş raflar
142
Kitabımı zamanında bir arkadaşıma imzalamışım. Arkada-
şım vefat ettiğinde varisleri, O’nun kitaplarını ya satmışlar ya
da sokağa atmışlar.
Dolayısıyla bir şekilde sahafa düşmüş.
Bu olay beni pek etkiledi.
Kitaplarımı sağlığımda bağışlamaya karar verdim. Eşimle
konuştum. O’nun da iznini aldıktan sonra, verecek yer ara-
maya başladım. Kütüphanemi ikiye bölmüştüm.
Kitaplarımın bir kısmını İstanbul’daki evimizde, bir kısmını
da Altınoluk’taki yazlık evimizde muhafaza ediyordum.
Kadir kıymet bilen birini ararken, dostum Prof. Dr. Ali Bar-
dakoğlu, 29 Mayıs Üniversitesi’nin kütüphanesini önerdi. Eşi-
min de muvafakatıyla İstanbul’daki kitaplarımı 29 Mayıs
Üniversitesi’ne bağışladım.
Kolay mı oldu?
Ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim!
Ama sokağa atılmayacaklarından emin olmam biraz da olsa
teselli veriyor, biraz da olsa yüreğimi serinletiyor.
29 Mayıs Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Sina-
noğlu adına Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Prof. Dr. Mustafa Çağ-
rıcı ve Dr. Mehmet Yılmaz'dan oluşan bir heyet daha sonra
beni ziyaret ederek, Üniversite ve Rektör adına bir teşekkür
yazısı ve plaket sunumunda bulundular. Bizden sonra gelecek-
lere küçük bir armağan diye nitelendirdiğim bu bağış teşekkür
ziyaretinde Ertuğrul Kumcuoğlu, Doç. Dr. Özlem Çuhadar,
Engin Köklüçınar, Ali Rıza Arslan, Cafer Okray ve Nigar Sar-
gan da beni yalnız bırakmadılar.
143
İÇİNDEKİLER
l Yapraksız Ağaçlar Mevsimi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .7
l Gazeteciyim . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .10
l Diplomatlık . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .22
l Sivil Topluma Adanan Yıllar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .24
l Dün ile Bugünün Farkı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .30
l Sevdalanmak, Şiir Yazmak . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .31
l İstanbul’un Orta Yeri... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .34
l Engin Köklüçınar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .70
l İsmet İnönü . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .76
l Celal Bayar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .79
l Süleyman Demirel . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .81
l Haydar Aliyev . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .87
l Alparslan Türkeş . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .91
l Rauf Denktaş . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .103
l Falih Rıfkı Atay . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .106
l Dr. Şahap Kocatopçu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .109
l Vagıf Kasımov . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .116
l Ogan Soysal . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .118
l Hadi Türkmen . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .120
l Jak Kamhi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .122
l Bensiyon Pinto . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .124
l Nevzat Yalçıntaş . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .127
l Zhelyu Zhelev . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .129
l Bedii Faik . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .132
l Munis Faik Ozansoy . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .135
l Altemur Kılıç . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .139
l Kitaplara Veda . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .142
144