The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by Zirve, 2022-08-26 04:33:16

80 Yılın Ardından...

80 Yılın Ardından...

mek! Benim bisikletim olmadı. Ama kiraya verdiğim paradan
biriktirebilseydim belki kullanılmış bir bisiklete sahip olabi-
lirdim.

O zaman kiralık bisiklet modası vardı. Tıpkı kiralık sandal
gibi! Sandalın saati yirmi veya otuz kuruştu.

Başbakan Adnan Menderes Samatya Sahil Yolu için denizi
doldurmaya başlamıştı. Bizler de çocukluk ile gençlik arasın-
daydık. Yaşıtımız kız çocukları anneleri, ablaları veya büyük-
leriyle deniz kenarına yaydıkları kilimlerin üzerine otururlar;
Samatya, Narlıkapı veya Etyemez kıyılarında deniz kenarında
demledikleri çaylarını içerken bizler de önlerinden kiraladığı-
mız sandallarla resm-i geçit yapardık. O dönemde bir delikanlı
veya bir genç kız için göz göze gelebilmek ayrı bir mutluluktu.
Deniz kenarı bu göz göze gelmeler için ayrı bir fırsattı. Zira
delikanlı aynı sokaktan iki defa geçse, üçüncü defa da sokağın
delikanlıları tarafından yolu kesilirdi.

Ama yazın akşamüstleri deniz kenarında oturmalar kendi-
liğinden bir fırsat oluşturduğundan bizler iki-üç arkadaş para-
larımızı denkleştirir, sandal kiralar, ilgi duyduğumuz, hayal
kurduğumuz kız arkadaşlarımızın önünde kürek çekerdik.

Kimdi onlar?
Kimlerdi?
Şairin dediği gibi “Geldi, geçti birkaç günlük fasıldı.“

Ailem

Annem Emine Yaşar Hanım, ortaokulu bitirdiğinde babası,
dedem Mehmet Efendi genç yaşta kalbine yenik düşüp vefat
etmiş. Dedem Mehmet Efendi, leblebici kahyasıymış. Bu-
günkü manasıyla leblebicilerin muhasebecisiymiş. Kocamus-
tafapaşa’da Cambaziye Sokak’ta yirmi numaralı üç katlı kagir
ev ile iki katlı gene kagir müstakil bir evi bırakmış arkasında…
Küçük evi kiraya vermişler. Dayım Hasan Fehmi, annemin kü-
çüğü olduğu için, annem daktilo kursuna gitmiş, orayı bitirir
bitirmez İstanbul Adliyesi’nde katip olarak çalışmaya başla-
mış. Oradan aldığı maaşla hem kardeşini okutmuş hem de eve
bakmış. Dayım Kimya Fakültesi’nin son sınıfında o zaman ül-
kemizde misafir bulunan Alman profesörün sınıf arkadaşların-
dan birinin sorduğu soruyu bilmemesi üzerine “Aptal

51

Eşimle birlikte evimizdeyiz

Türk“demesiyle profesörü yaka paça arkadaşlarıyla beraber
sınıftan dışarı atmaları üzerine üniversiteden tard edilmiş. Bu
olay o günlerin gazetelerinde filan konu olmuş ama dayımın
dört yıllık emeği de boşa gitmiş.

Bu annemi ve anneannemi ziyadesiyle üzmüş. Dayım sil
baştan Sultanahmet’te bulunan Yüksek Ticaret Mektebi’ne
kayıt yaptırmış. Aileye destek olsun diye annem dayımı Adli-
ye’ye sokmuş. Dayım hem memuriyet hem de üniversite tah-
silini beraber ikmal etmiş. Yüksek Ticaret Mektebi’ni
birincilikle bitirip diplomasını aldıktan sonra önce Emlak Ban-
kası’nda çalışmış daha sonra Kazım Taşkent’ten aldığı bir da-
vetle yeni kurulan Yapı ve Kredi Bankası’na geçmiş ve orada
muhasebe genel müdürüyken altmış yaşını yakalayamadan
vefat etmişti.

Bende emeği ve hakkı vardır. İki izdivaç yapmıştı. Birinci
evliliğinden çocuğu olmamıştı. İkinci evliliğinden bir oğlu
oldu: Yıldırım Üçtuğ. Günümüzde profesör ve rektör olarak
yaşamını sürdüren Yıldırım’ın annesi Melahat Hanım’la
dayım evlenmeden önce gezerlerken, tozarlarken beni hep
yanlarında taşımışlardı.

Çocukluğumun yaz tatillerinde Melahat Hanım’ın babasın-

52

dan kalma Çengelköy Havuzbaşı’nda tepede Giray Konağı
diye adlandırılan bahçesinde fıskiyeli havuzu olan bir evleri
vardı. Melahat Yengemin de ikinci evliliğiydi. Onun da birinci
eşinden benden biraz büyük bir kızı vardı. Meral’le çocuklu-
ğumun yaz tatillerinde hoş, eğlenceli ve mutlu günlerimiz
geçti. Burada bir ekleme yapmak isterim. Dayım Kocamusta-
fapaşa’dan çıkmış, özel bir bankanın başına geçmiş bir başka
deyişle sınıf atlamıştı.

Yengem Melahat Hanım da bankacıydı. O da Beyoğlu Ma-
ğazaları’ndan giyinirdi. Bizler Kocamustafapaşa’da oturanla-
rın mağazaları Sümerbank’tı. Bahçekapı’daki Şişman Yanko,
Suraski ve Atalar Mağazaları hayalimizi süsleyen yerlerdi.
Şimdilerde olduğu gibi konfeksiyon olmadığı için kumaş alınır
ve o kumaş mahallenin terzisine diktirilirdi.

Annemin annesi Nuriye Hanım, mahallemizde söz sahibi
bir hanımefendiydi. Vefatından sonra annem onun yerini aldı
diyebilirim.

Annemin babası Mehmet Efendi’nin soyu Konya’nın Bey-
şehir’e bağlı Doğanbey köyünden (eski adı Davgana) gelmek-
tedir. Bugün anne tarafından teyzem Naciye Şişman’ın kızı
Nuran kaldı. İzmir’de kızları ve torunlarıyla hayatını sürdür-
mektedir. Anne soyumun lakabı Üçtuğ’dur. Annesi Nuriye
Hanım ise 1896 Kırım göçmenidir. Önce Eskişehir’e gelirler.
Daha sonra ise annemin, dayımın, benim ve büyük kızım Öz-
lem’in doğduğu Kocamustafapaşa’daki eve gelin gelir.

Annem Emine Yaşar, adliyede memur, kardeşi Hasan Fehmi
ise bankacıydı. Ben de onların doğduğu, babamın içgüveysi
geldiği, beş yüz metrekare bahçeli o evde doğdum.

Bahçemiz erik, dut, kızılcık, nar, çitlembik, ayva, kayısı,
incir, ceviz ağaçlarıyla doluydu. Rahmetli babaannem, anne-
annem dutun, cevizin, eriğin şimdi manavlarda, marketlerde
satıldığını duysalar kim bilir ne kadar şaşırırlardı. Zira o gün-
lerde bunlar konuya komşuya ikram edilen meyvelerdi.

İki komşu veya kardeş veyahut da iki arkadaş arasında bir
anlaşmazlık çıksa, anneme gelirler, annemin vereceği karara
aynen uyarlardı. Bu bir terbiye üslubuydu. Bugünlerde modern
yaşam biçimiyle, ev yerine apartman dairelerinde yaşamakla
çok şeylerin değiştiğini ve daha rahat, daha konforlu olduğu-
muzu düşünüyoruz da neler kaybettiğimizi hiç hesap etmiyo-

53

(Ayaktakiler)- Benimle birlikte yeğenim Nejat Ünlü, yeğenim Neşe
Barkay, halam Fahrünnisa Ünlü, annem Yaşar Suver, (Oturanlar)-
büyük halam Fatma Ünlü, büyük amcam Avukat Tacettin Coş, ba-
baannem Saime Suver, babam Fahri Suver, eniştemiz Niyazi Ünlü.

ruz!.. Anneanneme ait bir hatırayı burada anlatmak isterim.
Derlerdi ki, falanca hanımla filanca beyin arası açık. “Sen
bunları bir çağır, nasihat et yuvaları dağılmasın”. Anne-
annem sorardı: “Oğlumuz çalışıyor mu? İşi gücü var
mı?”Derlerse “Oğlumuz memur”veya “bir işte çalışıyor”,
o zaman tamam der davet yapardı. Yok eğer “oğlumuz bu-
günlerde işsiz”derlerse, o zaman “davete gerek yok, konuş-
mamız bir netice vermez, zira bunları parasızlık
ayırıyor”derdi. Pek çok defa şahit olduğum üzere anneannem
ve anneme gelenler onları dinlerler ve elini öperek saygıyla
yanlarından ayrılırlardı.

Nereden nerelere geldik!
Babam Mehmet Fahri de Kocamustafapaşa’nın sur tara-
fında bulunan Silivrikapı’da doğmuş. Annesi Saime Hanım,
babası Ahmet Efendi’ydi. Dedem Ahmet Efendi Sanayi Nefise
Mektebi mezunuymuş. Bugünkü adıyla Güzel Sanatlar Aka-
demisi’ni bitiren dedem Ahmet Efendi, Mahmut Şevket Paşa
suikastı sonrası şimdiki üniversitenin olduğu Bekir Ağa Bölü-
ğü’nde hapis yatmış. O günün entelektüellerinden olan dedem
Ahmet Efendi Darphane’de yüksek bir memurmuş. Üniversite
mezunu ve o günün şartları içinde sözünü esirgemeyenlerden
ve muhaliflerden olan dedemi iki yıla yaklaşık tutuklu olarak

54

Torunlarım, yeğenlerim ve halalarım ile

Bekir Ağa Bölüğü’nde yatırmışlar sonra da “pardon“deyip bı-
rakmışlar. Bunu bir türlü hazmedemeyen Dedem, memuriyet-
ten istifa etmiş, devlet kapısına bir daha uğramam diyerek,
doğduğu semt Silivrikapı’da bir kahvehane açmış ve kırklı yıl-
larda vefat edene kadar kahvecilikle iştigal etmişti. Düşünebi-
liyor musunuz, 1900 yılının başında üniversite bitiren
İstanbullu bir şahsiyet, haksızlığa isyan edip kendi başına kah-
vecilikle ömrünü geçirmiş. Dedem uzun boylu imiş. Baba-
annem derdi ki, camide namaz kılarken herkes O’nu görürdü.
Lakabı Uzun Ahmet Efendi de olan dedemi pek tanımadım
desem yeridir. Babaannem Saime Hanım, anneannemin vefa-
tından sonra bizle yaşadı. Ben de emeği ve hakkı büyüktür.
Yalnız bende mi, arkadaşlarımda da…

Babaannemin iki evladı olmuş. Biri babam, diğeri Fatma
Halam. Fatma Halam yüz yaşına basmak üzereyken vefat etti.
Aklı başı yerinde yaşlanan Fatma Halamın üç evladı vardı.
Fahrünisa, Nejat ve Neşe. Nejat’ı erken kaybettik. Halamın eşi
Niyazi Enişte babama da babalık etmiş bir şahsiyetti. Demir-
yolcu olan Niyazi Enişte, Fransızların Şark Şimendifer Kum-
panyası’nda işe girmiş, Devlet Demiryolları’ndan emekli
olmuştur. Babam ortaokulu bitirememişti. Ama kendi kendini
yetiştirmiş Devlet Demiryolları’ndan baş müfettiş olarak
emekli olmuştu. Mükemmel bir kaligrafisi vardı.

Küçük yaşta zatürre hastalığına yakalanan babam için o

55

günün doktorları babaanneme; “Hanım sen bu çocuğu okula
gönderme ömrü az, bırak bahçede oynasın, evde otursun, ya-
şarsa ne ala“diyerek, okumasına engel olmuşlar. Yaşatan Allah
yaşatır, babam seksen yaşına doğru vefat etti. Ama ben O’nu
ne zaman herhangi bir hastalık için doktora götürsem doktor-
ları ilk muayene sonrası bir heyecan sarardı. Ciğerlerinde bir
şey var der demez, ben veya O hemen cevaplardık doktorları;
“Efendim çocukluğunda ağır bir zatürre hastalığı geçirmiş,
onun izi“diyerek…

Hastalığını yendikten sonra Eniştemiz Niyazi Efendi tara-
fından Şark Şimendifer Kumpanyası’na gardfren olarak işe
konulan babam, bu meslekte kırkbir yıl hizmet etti. O dö-
nemde her üç yılda bir terfi vardı. Tahsilin yanı sıra kıdem de
önemliydi. Eğer işinde başarı ile temayüz ederse, o dönemin
şartları içinde her memur üç yılda bir terfi ederdi.

Babam da Sirkeci Garı’nda en alt görevle işe başladığı de-
miryolları mesleğini en yüksek nokta olan Başmüfettişlikle
aynı yerde noktaladı. Önce gardfren, sonra biletçi, daha sonra
şeftren, katar şefi olan babam Vazife Taksimi görevi yaptı. O
zamanki adıyla Taksim-i Vezaif’lik görevi sonrası müfettişliğe
ve başmüfettişliğe terfi eden babam emekli olduğunda yıl
1966’ydı.

Uzak görüşlü bir insan olan babam, beni Fransız okuluna
yazdırdığında, söylediği söz aklımdadır. “Sen şimdi bir lisan
biliyorsun, bir insansın, Fransızca öğreneceksin, iki insan ola-
caksın, İngilizce öğreneceksin bu defa üç insan olacaksın!“.

Mükemmel bir yazı üslubu vardı. Nerede, nasıl öğrenmişti
bilmiyorum.

Gene otomobille ilgili bir başka değerlendirmesi de vardı
ki ona değinmeden de edemeyeceğim.

1966 yılında emekli olunca eline kırkbin lira civarında bir
ikramiye geçmişti. Ben de yirmidört yaşında genç bir gazete-
ciyim. O yıllarda yabancı bir otomobilin ikinci eli yirmi bin
lira civarındaydı. Daha sonra Anadol marka bir otomobili de
Koç piyasaya sürdü.

Babamdan araba alabilmek için para istedim. Emekli ikra-
miyesini alan babam, bana araba almak için para vermedi. Ge-
rekçe olarak, arabayı ancak kendi paramla alabileceğimi, zira
o zaman kıymetini bilebileceğimi ve dikkatli ve sorumlu ola-

56

Kızım Özlem ve annem ile babam

rak kullanacağımı söyledi. Ama gezmem veya yurt dışında
harcamam için emekli ikramiyesini verebileceğini fakat araba
almama yardımcı olamayacağını söyleyince çok üzüldüm. Çok
kırıldım. Çok ağrıma gitti. Ama arabanın kendi parasıyla alın-
ması prensibinin doğruluğuna yıllar sonra hak verdim. Talihe
bakınız ki; kızım Özlem büyüdü, araba almak istedi. O zaman
babamın bana söylediğini ben kızım Özlem’e söyledim. Kendi
paramla, kendi evladımın Allah esirgesin, başına iş açmamaya
çalıştım. İnanıyorum ki; O da yıllar sonra beni anlayacaktır.

Şehir Kültürü

Yetişmekte olduğum yıllarda; Kocamustafapaşa bir Müslü-
man mahallesi olarak biliniyor, tanınıyordu. Yaşayanlar cami-
lerle, mescitlerle, türbelerle, mezarlıklarla iç içeydi. Biz
çocuklar o yıllarda mezarlıklardan korkmazdık. Yalnız gün-
düzleri değil, yaz geceleri saklambaç oynarken sokaklarımızın
bir parçası olan mezarlıkların içine saklanırdık.

Yedikule’de demiryollarının tamir atölyesi vardı. Narlıkapı
Ermeni Kilisesi’nin yanından denize girilirdi. Samatya’da
bugün varlığı unutulan kum iskeleleri vardı. Kum iskelelerinde
bulunan kum çeken mavnalarının yanından çoluk çocuk denize

57

girerdik. Kocamustafapaşalı hanımlar da Samatyalı hanımlarla
beraber denize girerlerdi. Hatta bazı yaşlı hanımların entariyle
denize girdiğine bizim neslin gözleri şahittir.

Hali vakti yerinde olan Kocamustafapaşalı ve Samatyalı ha-
nımlar ise trene binip Florya’ya giderdi. Florya’da Haylayf ile
Belediye Plajları vardı. 1960 yılından sonra Bakırköy’de Ata-
köy Plajı açıldı. Ataköy Plajı açılınca Florya’nın pabucu de-
yimi gerekirse dama atıldı.

Hafta arası Florya daha nezihti. Daha tenhaydı. Pazar gün-
leri aileler yemeklerini, eşyalarını yüklenirler trenle Florya’ya
giderlerdi. Şimdi apartmanların yer aldığı istasyonun kara ta-
rafında boş bulunan ilk ağacın altına önce evden getirilen yay-
gılar serilirdi. Erkekler çoğunlukla yanlarında getirdikleri
pijamalarını giyerlerdi. Denize gitmek isteyenler denizin yo-
lunu tutarlardı. Şimdilerin modası olan mangal o dönemde
yoktu. Evlerden getirilen kuru köfteler, mücverler, zeytinyağlı
dolmalar, haşlanmış yumurta ve patateslerle meyveler yaygı-
nın orta yerinde oluşturulan bir merkezde yan yana dizilirdi.
Kimse kimseyi rahatsız etmemeye özen gösterirdi. Sıcak
yemek pişirilmezdi. Kokusunun çocuklarda veya hamile ha-
nımlarda istek oluşturulmasından korkulurdu. İnsanlar zengin
değillerdi. Orta sınıfla alt sınıf arasındaydılar. Ama edepli, say-
gılı ve terbiyeliydiler. Fukaralık diz boyuydu ama kılıklar, kı-
yafetler düzgündü. Konfeksiyon ve cin (jean) ortalıkta
olmadığından elbiseler, pantolonlar terzilerin elinde şekille-
nirdi. Biz çocuklar ise babalarımızın eskimiş elbiselerinin tor-
nistan tabir edilen ters yüz edilmişleriyle yetinirdik.
Günümüzün gençlerinin anlayabilmesi için şöyle izah etmeli-
yim. Ceket ve pantolon sökülür, içi dışına çıkarılarak yeniden
yeni sahibine göre şekillendirilirdi. Dolayısıyla genç delikan-
lıların ceket düğmeleri kızların düğmeleri gibi solda olurdu.
Bu elbiseye tornistan denirdi. Fukaralığın icaplarından biri
olan bu tornistan ve yamalı pantolon ve de ceket macerası kon-
feksiyonun ve cin pantolonun ortaya çıkmasıyla unutuldu,
gitti.

Kravatlı, traşlı, tiril tiril beyaz gömlekli, jilet gibi ütülü pan-
tolonlu beyefendilerin yerini yakası bağrı açık, yarı sakallı, bu-
ruşuk gömlekli ve yırtık bluejeanli tipler aldı.

Şapkalarıyla etekleriyle, bluzlarıyla, ceketleri ve mantola-

58

rıyla caddelerimizin saygıdeğer hanımefendileri bugün artık
ortalıkta pek görünmüyorlar.

O günün mütevazi şartları altında her biri başlı başına bir
şahsiyet olan İstanbullulara bugün ancak televizyonlarda gö-
rebildiğimiz siyah beyaz filmlerde rast gelebiliriz.

İstanbul’un Sahipleri

Galata Köprüsü’nden Karaköy’e geçtiğimizde İstanbul’un
eski sahipleriyle karşılaşırdınız. Levanten, Musevi, Rum, Er-
meni, Bulgar, Fransız, İtalyan, İngiliz, Rus, Alman, Avustur-
yalı aileler buraların sahipleriydi.

Burada yaşayanlar, Türkiye’de ve dünyada olup biteni;
Rumca, Ermenice ve Fransızca yayınlanan günlük gazeteler-
den takip ederlerdi. Rumca Apoyevmatini, Embros, Metapol-
tefsi, To Vima, Ermenice Jamanak, Marmara, Musevice
Şalom, Fransızca İstanbul, Journal D’Orient, La Gazette ya-
yınlanırdı. Burada doğup büyüyüp ölen nice insan vardı ki; tek
kelime Türkçe bilmezdi. Kendi aralarında yaşayan İstanbul’un
bu müstesna renkli insanları gerçekte uygarlığa ve çağdaşlığa
yönelen Türkiye’nin kılavuzlarıydı, rehberleriydi.

Orta halli ve dar gelirli Hıristiyan ve Museviler Balat, Sa-
matya, Kumkapı, Gedikpaşa semtlerinde yaşarlarken zengin,
kültürlü iş sahipleri ise İstanbul’un Pera diye de adlandırılan
bölgesinde otururlardı.

İstiklal Caddesi başlı başına bir kültür ve cazibe merkeziydi.
Lebon ve Markiz Pastaneleri öyle herkesin girebileceği yer-
lerden değildi. Belirli saatlerin, belirli günlerin koltuk sahipleri
vardı. Gümüşsuyu’nda bulunan Park Otel ve pastanesi ise daha
çok gazetecilerin, siyaset adamlarının ve düşünce insanlarıyla
sanatçıların mekanıydı. Karşısında bulunan Pakiş Pastane-
si’nde dul hanımlar, günün değişik saatlerinde toplanırlar, de-
dikodu yaparlardı.
O günlerden bu günlere kala kala Gümüşsuyu’nda Rus Lo-
kantası ile Galatasaray’da bir kaç birahane ve İstiklal Cadde-
sinde pasaj ve Taksim’de Hacıbaba Lokantası kaldı. Abdullah
lokantası bile diğer değerlerle beraber yok oldu, gitti.
Sinemaların, pastanelerin yanı sıra İstanbul’u sandviçle ta-
nıştıran, ilk sandviç ve ayakta yemek yeme mekanı olan At-

59

lantik de bugün artık yok!
Gene Beyoğlu’nda Mösyö Corc’un Kulis’i aydınların, sa-

natçıların buluşma yeriydi. Pasajda meyhanesiyle Cavit, bira-
hanelerin masaları arasında akordeonuyla gezinen Madam
Anahit vardı. Ve son günlere kadar güzelim profiterol tatlısını
yediğimiz İnci Pastanesi vardı.

Filmlerde seyrettiğimiz dansöz Nana’ya veya Pola Mo-
relli’ye, Özcan Tekgül’e benim neslimden sevdalanmamış var
mıdır? Sanmıyorum.

Udi Hrant, Bimen Şen, Tatyos Efendi, Artaki Candan Er-
meni’ydi. Yorgo Bacanos, Zaharya Efendi Rum’du. Tanburi
İsak Efendi, İsak Varon Musevi’ydi. Bunlardan son seksen
yılda yaşamış olanlar, o günlerin İstanbul Radyosu’nun (bugün
TRT) sanatçısıydı. Bugün TRT bünyesinde bir Rumun, bir Er-
meninin veya bir Musevinin varlığından söz dahi edilemez.

Ama TRT; Bimen Şen’in “Yüzüm şen, hatıram şen, mecli-
sim şen, mevkiim Gülşen“adlı ünlü eserini çalmaktan da vaz-
geçmez.

Günümüzde ise Bedri Ayseli, Coşkun Sabah, Bülent Sabah
Süryani olarak biraz daha talihlilerdir diyebiliriz.

Özetlemek gerekirse onların hepsi bizdendi. Birkaçı hariç,
değerlerini bilemedik, bilmemekte de ısrar ediyoruz dersek,
yeridir.

Kurtuluş semtinde nezih ev meyhaneleri vardı.
Evin babası, annesi, evladı ahçılık, garsonluk yapardı. La-
terna eşliğinde, temiz ve o nispette bütçenizi zorlamadan ye-
meğinizi yer, içkinizi yudumlardınız.
Karaköy semtinde Kolara Lokantası’nda yemek yiyebilmek
herkese nasip olmazdı.
Gene Karaköy’de Baylan Pastanesi, damak zevkinden na-
sibi olanların mekanıydı.
Rum, Ermeni, Musevi futbolcular vardı. Fenerli Lefter, Be-
şiktaşlı Sofyanidis, Galatasaraylı Rober, İstanbul Sporlu Gar-
bis, Taksimli Küçük Garbis, dönemlerinin efsaneleriydiler.
İstanbul’un sahipleri olan Rumlarına, Musevilerine, Erme-
nilerine, Levantenlerine, Süryanilerine kıydık.
Onlar renklerimizdi. Kıydıklarımızı ve yoklarımızı uzat-
maya niyetim yok! Son olarak bir kadirbilirlilik olarak belirt-
mek isterim ki; 27 Mayıs 1960 ihtilali sonrasında teşkil edilen

60

Kurucu Meclis’te Ermenileri temsilen Hermine Kalustyan,
Rumları temsilen Kaludi Laskari ve Musevileri temsilen de
Erol Dilek parlamentodaydılar.

Eğlence Hayatı

İstanbul’da bira içilen önemli bir mekan da Bomonti Bira
Bahçesi’ydi.

Burada özellikle cumartesi ve Pazar günleri hanımefendiler
ve beyefendiler o günün şartlarına göre şık ve zarif kıyafetle-
riyle bira içmeye gelirlerdi.

İstanbul’da şarkılı, türkülü gazinolar vardı.
Taksim’de bulunan Maksim Gazinosu ile Kervansaray Ga-
zinosu, Taksim Belediye Gazinosu, Bebek’te Belediye Gazi-
nosu, Yenikapı’da Çakıl, Sarayburnu’ndaki Sarayburnu
Gazinosu, Cağaloğlu’nda Çiftesaraylar Gazinosu önemli
yemek yenen ve müzik dinlenen nezih mekanlardı.
Maksim Gazinosu bir okuldu. Fahrettin Aslan’ın sahibi ol-
duğu bu müzikholden geçmeyen ne solist ne de assolist olabi-
lirdi. Zeki Müren’den Bülent Ersoy’a, Behiye Aksoy’dan
Saime Sinan’a, Nesrin Sipahi’den Sevim Tanürek’e, Muzaffer
Akgün’den Nuri Sesigüzel’e, Celal Şahin’den İbrahim Tatlı-
ses’e kadar nice ünlü, deyimi gerekirse Maksim’den diploma-
lılardır.
Kervansaray’da batının ünlü revüleri gösteri yaparlardı.
Orası dünyanın ünlülerini ağırlardı.
Bebek Belediye Gazinosu ile Taksim Belediye Gazino-
su’nda yemek yenir, dans edilirdi.
Yenikapı’da Çakıl Gazinosu’nda Abdullah Yüce, Ahmet
Üstün, Şadan Adanalı vardı.
Cağaloğlu’nda bulunan Çiftesaraylar Gazinosu’nda Mefha-
ret Atalay ile şimdilerde unutulan fasıl vardı.
Sarayburnu Gazinosu’nda Pazar günleri Münir Nurettin Sel-
çuk konserleri olurdu. Televizyon olmadığı için sinemalar da
pek önemliydi.
Beyoğlu sinemaları lüks sinemalardı. Saray Sineması, Emek
Sineması sonradan Yeni Melek Sineması alanlarında üst sıra-
daydılar.
Beyoğlu’nun ikinci sınıf sinemaları ise Elhamra, Alkazar’dı.

61

İstanbul yakasının sinemaları pek Beyoğlu kategorisinde
değillerdi.

Aksaray’da Bulvar, Şehzadebaşı’nda Yeni Sinema, Fatih’te
Renk Sineması önemli mekanlardı.

Şehzadebaşı ile Sirkeci Hocapaşa semtindeki sinemalarda
üç film bir arada oynardı. Buraları ucuz sinemalardı. Semt si-
nemaları da vardı ama onların statüsü pek yüksek değildi.

Beyoğlu’nda Saray Sineması’nda özellikle kış aylarında
zaman zaman büyük konserler de tertiplenirdi. Özellikle de
Münir Nurettin Selçuk’un veya Safiye Ayla’nın Saray Sine-
ması’nda verdiği konserleri pek önemliydi.

İstanbul’da tango vardı.
Şecaattin Tanyerli, Celal İnce, Necdet Koyutürk, Yaşar Gü-
venir, Necla İz, Fehmi Ege, Zehra Eren, Esin Engin tango mü-
ziğinin emsalsiz sesleri olarak önce taş plaklarda, sonra 45’lik
diye adlandırılan plastik plaklarda daha sonra kasetlerde bizleri
heyecanlandıran neşe kaynaklarımızdı.
Dans vardı.
Dans dershaneleri vardı. Profesör Panosyan’dan dans ders-
leri almak bir ayrıcalıktı.
Tepebaşı’nda Belediye Tiyatrosu vardı. Beyoğlu’nda Ses
Tiyatrosu, Muammer Karaca Tiyatrosu, Çarşıkapı’da Azak Ti-
yatrosu o günün önemli tiyatro merkezleriydi.
Günümüzde unutulmaya yüz tutan tiyatroda muhalefet,
benim yetiştiğim dönemde büyük bir hoşgörüyle kabul gö-
rürdü.
Başbakan Menderes’le dalga geçen Muammer Karaca, İs-
tanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ı yerden yere vuran Mu-
zaffer Hepgüler, bankacılık sektörüyle alay eden Halide Pişkin,
sosyeteyi ayaklar altına alan Toto Karaca’nın temsilleri, de-
yimi gerekirse kapalı gişe oynardı.
O zaman tek radyo olan İstanbul Radyosu bunların skeçle-
rini, temsillerini, dalga geçmelerini yayınlamakta bir mahzur
görmezdi.
Celal Şahin akordeonla, Balarıları ve Ateş Böcekleri şarkı-
larıyla gene radyolarda, müzikhollerde muhalefetin envaını
yaparlardı. Halk da, hükümet de güler, geçerdi.
Hatta Muammer Karaca’nın hükümete çattığı Ednan Bey
Duymasın isimli piyesi bir gün seyretmeye Başbakan Adnan

62

Menderes de gelecek, sonra da sahneye çıkıp oynayanları teb-
rik edecektir.

Sanata saygı ve müsamaha, o günlerde daha çok vardı.
İstanbul kültürlülerin şehriydi.
1950 yılından sonra göç alan İstanbul, kültürsüzlüğe ve yoz-
luğa yelken açtı.
İstanbul’un uygarlığı, göç almasıyla alt üst oldu.
Şehir kültürü ve uygarlık, sosyal ve manevi gelişmeyle
orantılı olduğundan, uygarlığın hürriyet olduğunu gençliği-
mizde pek bilmezdik.
Ama gene hürriyetin doğu ülkelerinde pek bulunmadığını
öğrendiğimizde; anladık ki, uygarlık tamamıyla Avrupa’ya ait
bir hadisedir.
İşin kötüsü de Avrupa onunla ilgilidir, fakat o, Avrupa ile il-
gilenmemektedir.
Uygarlığın hürriyet olduğu ve tek ölçüsünün de tolerans ol-
duğunu unutmayalım. Toleranssız Avrupalı olunmayacağı da
ayrı bir paradokstur.
Yalnız toleranssızlıkla karşı karşıya kalmadık. Göçle bera-
ber şiirsiz, musikisiz, resimsiz bir girdaba sürüklendik.
Benim çocukluğumda herkes şarkı söylerdi. En azından mı-
rıldanırdı. Evlerde çalgılı sohbetler, eğlenceler, yemekler dü-
zenlenirdi. Bütün bunlar mütevazi imkanlarla yapılırdı.
Özellikle de cumartesi akşamları evlerde aileler yan yana ge-
lirlerdi.
Belki kazanılan hiçti! Harcanan da hiçti!
Ama herkes yaşıyordu. Daha doğrusu İstanbul’da sağlık, ra-
hatlık ve ucuzluk vardı. Eskiye saygı, yeniye sevgi de İstan-
bul’un karakteristiğiydi.
Ama göç bunların hepsini bozdu. Dolayısıyla İstanbullunun
mutluluğu da yerle bir oldu. İnsanın öldüğü, tabiatın kaldığı
gerçeği İstanbul’da ortadan kalktı. İnsanlar gibi, tabiat da İs-
tanbul’da günden güne ölmektedir. Uygarlık da hürriyetle gitti.
Müzik de akşam keyfiyle gitti. Balık ve rakı anlayışı kavunla,
peynirle, çirozla gitti. Ciğer tava, maydanozlu köfte yerini lah-
macuna, çiğ köfteye bırakıp gitti. Şehriye çorbası, ezogeline
hediye edilince, yemekten şarap, rakı kalktı yerine ayran geldi.
Küçüksuyu Çayırı, Belgrat Ormanı Korusu, Florya ağaçla-
rının altı, Kilyos plajları, Şile’nin kumları dünün renkli rüya-

63

larını bilmem hâlâ görmekte midir?
Bilemem. Ama doğuya bu kadar hayranlık duyduğumuz bu-

günlerde, Avrupalı olduğuna inandığım uygarlığın bizi bırakıp
gittiği de bir gerçektir.

Kefen Bezi

Çocukluğum fukaralığın diz boyu olduğu dönemlerdi. 1950
öncesi verem, sıtma, frengi, kızıl, trahom gibi hastalıklar vardı.
Genç nesillerin bilmesi için yazıyorum, Kocamustafapaşa’daki
evimizin ilerisinde bir büyük arsa vardı. Bu arsada, biz mahal-
lenin çocukları top oynardık. İki taş bir kaleyi, iki ayrı taş da
karşı kaleyi oluştururdu. Hemen eklemek gerekir ki, arsaya
sabah gelir, akşama kadar durmadan, usanmadan çift kale maç
yapardık. Bitmez tükenmez bir enerjimiz vardı ve bu enerji-
mizi zıplayarak, koşarak, oynayarak bitiremezdik. Yaz geceleri
ise akşam yemeği sonrasında sokağa çıkılır, kızlı erkekli oyun
oynamayı sürdürürdük.

Arsanın kenarında bir dut ağacı vardı. Havanın iyi olduğu
her gün bu dut ağacının dibine; Duhaniye mahallesinde oturan
bir ailenin genç kızı bir kilim yayar, ağaca da bir yastık dayar,
sonra da onbeş-onaltı yaşlarında pijamalı bir genci getirirler,
buraya oturturlardı. O genç bizim oyunlarımızı seyrederdi. Bir
defa dahi bizimle oynayamayan bu gencin verem hastası ol-
duğunu ve ölümü beklediğini söylediklerinde, söylenen söz-
lere çocuk aklımla anlam verememiştim. Ne var ki; o zamanki
adıyla ince hastalığa yakalananın kurtuluşu yoktu.

Hali, vakti ortanın üzerinde olanlar o günlerde çocuklarına
karaciğer, beyin, dalak yedirirlerdi. Sakatatın çocukları hasta-
lıktan koruduğu o günlerde inanılan bir tıp yöntemiydi.

Evinde bit, pire, tahta kurusu olan aile sayısı akıl almaz öl-
çüde çoktu.

Evinde bit çıkan aileler, çocuklarının başlarını sıfır numara
tıraş ettirirler, sonra da evlatlarının başını gazla yıkarlardı.
Evet, yanlış okumadınız, gazla yıkarlardı.

Pire, bit, güve pek önemli değildi. Ama tahta kurusu can
yakan bir hayvandı. İnsanı ısırır, açtığı minik bir sıyrıkla vü-
cuttan kan emerdi. Emdiği kandan çok, ısırdığı yerin kaşın-
ması pek berbattı. Bütün bu çirkinliklere, 1950 sonrası

64

Amerikalıların Marshall yardımıyla son verdik. DDT geldi,
evlere giren DDT; pirenin, bitin ve tahta kurusunun saltanatına
son verdi. Gene aynı yardımla verem aşısı geldi. Çocukların
güçlenip, kuvvetlenmesi için ilkokullara Amerikan peyniri ve
Amerikan sütü dağıtılmaya başlandı. 1950 sonrası meydana
gelen bu iyileştirme ile benim neslim, veremden uzak bir ya-
şama kavuştu.

Gene 1950 sonrası ülkede bataklıkların kurutulmasıyla sıt-
manın önüne geçildi. Fukaralıktan söz ettim.

Yaşlanan kişiler, mutlaka üç-beş metre Amerikan bezi veya
kaput bezi diye adlandırılan bez alırlar, evlerinin bir köşesinde
tutarlardı. Bu bezin yanına bir kalıp da koca bir beyaz sabun
eklemeyi unutmazlardı. Bu kendilerinin vefatında kullanılacak
kefen beziydi. Sabun da cenazelerinin yıkanması içindi. Bu-
günün şartlarında, bunlar masal gibi gelebilir ama yetmiş sene
önce insanların böyle adetleri vardı. Bu adetler o günün garip-
liğinden ve yoksulluğundan kaynaklanmaktaydı.

İnsanlar ne zaman ve hangi şartlarda başlarına gelecek
ölüme karşı kendilerini hazırlarlar ve kimseye yük olmamak
için kefen bezlerini, sabunlarını bir yaşa gelince mutlaka alır-
lardı. Biraz daha paralı ailelerde ise evin yaşlı hanımı veya
beyi, evdekilerin bilmesi için “Şu dolapta kefen param du-
ruyor”diye söylemeyi ihmal etmezler ve en sıkıntılı zaman-
larda bile “O benim kefen param ona dokunmayın”derler
ve o paraya el sürülmezdi.

Pek eski değil bu anlattıklarım, üstelik de İstanbul’dan…

Paralı İstanbulluların Adresi

Tramvayın son durağı Şişli’ydi.
Bugünün Mecidiyeköy, Levent, Etiler semtleri dut bahçe-
leriyle doluydu. Dar bir yol Sarıyer istikametine giderdi. Adı
da Hacı Osman Bayırı’ydı.
Şişli zenginlerin semtiydi.
Hatta operetlere konu olan bir de şarkısı vardı:
“Şişli de bir apartman
Yoksa halin yaman
Nikel - kubik mobilyalar
Duvarda yağlı boyalar“

65

Bu zenginler semtinin komşuları Osmanbey, Teşvikiye, Ni-
şantaşı, Pangaltı, Bomonti, Maçka’ydı. Şişli’den Taksim’e
kadar uzanan Halaskârgazi Caddesi, İstanbul’un zenginlerinin
oturduğu apartmanlarla doluydu. İstanbul’un olduğu kadar
Türkiye’nin önde gelen işadamları, fabrikatörler (o zamanlar
sanayiciye fabrikatör denilirdi), tanınmış doktor ve avukatlar
buralardaki apartman dairelerinde otururlardı.

O günlerde şimdi olduğu gibi korumalı konutlarda, silahlı
muhafızların gölgesinde oturan zenginlerimiz yoktu.

Müstakil evde oturma modası, yalı alma hevesi zenginleri-
mize 1960’lı yıllardan sonra musallat oldu.

O günlerin zenginleri mütevazi yaşamı bütün boyutlarıyla
özümsemiş şahsiyetlerdi.

1950’li yılların başlarına kadar Şişli’de cami yoktu.
Tramvay ile Tünel’den Şişli’ye ulaşabilirdiniz.
Müslüman olmayan ailelere buralarda ender rast gelinirdi.
İstiklal Caddesinin sağlı sollu ara sokakları ile Tarlabaşı, Fe-
riköy, Pangaltı, Bomonti ise Katolik ve Ortodoks ailelerin ika-
meti tercih ettikleri semtlerdi.
Galata Kulesi, Lüleci Hendek civarındaysa Musevi aileler
daha çoğunluktaydı. 1950 yılının ortalarından itibaren Musevi
aileleri de Şişli, Nişantaşı, Teşvikiye semtlerinde oturmaya
başladılar. Taksim Gezi Parkı, o günlerin şartlarında muhteşem
bir meydandı.
Cumhuriyet bayramlarında, Şeker ve Kurban bayramlarında
Taksim’deki Sular İdaresi’nin duvarlarından renkli sular
akardı. Işıkla oluşturulan renkli sulara bakmak, Atatürk Anıtı
önünde fotoğraf çektirmek hem adetti, hem de büyük bir
olaydı. O günlerin Taksim’inde, Pangaltı’sında, Teşviki-
ye’sinde, Şişli’sinde, Maçka’sında uygarlık vardı.
Bizler o semtlerde oturanlara gıpta ederdik, imrenirdik.
Ama haset etmezdik.
Zira bizlere öğretilen kıskançlık değil, çalışmak, daha çok
çalışmak ve bu yolla bir yerlere varmaktı.

Adalar

Büyükada ve Heybeliada, İstanbul’un ve Rumlarla Musevi-
lerin yazlıklarıydı.

66

Burgaz ve Kınalıada’yı Ermeniler tercih ederlerdi. Elbette
Müslüman Türkler de bu dört adada otururlardı.

Eminönü ile Karaköy arasında bulunan Atatürk Köprü-
sü’nden kalkan vapura binip Adalara gitmek, bizler için önemli
bir ayrıcalıktı.

Vapurlarda yaz günleri güvertede oturanlar rakı, bira içebi-
lirler, tavla veya iskambil oynayabilirlerdi.

Zira yolculuk yaklaşık iki saati bulurdu. Beyaz peynir,
kavun eşliğinde Rumca şarkıları dinleyerek rakınızı, biranızı
yudumlayabilirdiniz.

Vapurlarda Rumca, Ermenice, İbranice veya Fransızca soh-
betler, konuşmalar duyardınız.

O günlerde kimse kimseye ne içkisinden, ne dilinden ötürü
pek bir şey söylemezdi.

Veya söylemek aklından geçmezdi.
Adalar yasemin kokardı.
Yosun kokardı. Biraz da at pisliği!
Ama biz İstanbullular için yılda en az bir defa Adalara git-
mek o günlerde pek önemliydi.
Hali vakti yerinde olanlar, lokantada yemek yerler, faytonla
ada turu yaparlardı. Orta halliler ise yanlarında getirdikleri
beyaz peynir, domates ve soğuk yemeklerle yürüye yürüye
geldikleri deniz kenarında veya koruluk alanlarda bir ağacın
gölgesinde filelerindekiyle karınlarını doyururlardı.
Öğrencilik yıllarımızda kız arkadaşlarımızla Adaya gitmek,
yolda el ele tutuşmak, göz göze bakışmak büyük ayrıcalık ve
olağanüstü mutluluktu.
Benim neslim bu mutluluğu ve ayrıcalığı sevgiyle, haysi-
yetle yaşadı. Asla ileri gitmeyen ve masum yaklaşımlarla şe-
killenen Ada seyahatleri sorumluluk ve saygıyla bezeliydi.
Kimse kimseyle ilgilenmez, kimse kimsenin ne yaptığını
sorgulamazdı. Zira biz İstanbul’da yaşayanlar için Adalar,
apayrı bir uygarlık ve çağdaşlık merkeziydi.
Beyaz üniformalar içinde deniz subay adayı öğrenciler,
beyaz yakalı siyah gömlekleriyle Hıristiyan din adamları, şap-
kalı hanımlar, mayolu, şortlu gençler şarkılarla Adaların cad-
delerinde, kahkahalarla çamların altında yaşarlardı.
Adalar Avrupa’ydı!
İstanbul’un uygarlığı, göç almasıyla alt üst oldu.

67

Keşkesi Olmayan Bir Geçmiş

BİRKAÇ NİŞAN

Birleşmiş Milletler Onur Madalyası Azerbaycan Dostluk Ordeni Avusturya Altın Şeref Madalyası

Moğolistan Gümüş Yıldız Madalyası Arnavutluk Devlet Liyakat Nişanı Papa Benedictus Madalyası

ABD Sevgi ve Barış Madalyası Balkan Barış Ödülü Madalyası Özbekistan Devlet Teşekkürü
68

Fiyakalı
Dostum

69

Gazeteciliğe başladığımız yıllarda Engin Köklüçınar’la

Engin Köklüçınar

Seksen yıllık hayatımda; aralarında Cumhurbaşkanlarının,
devlet adamlarının, iş insanlarının, sanatçıların bulunduğu bir-
çok fiyakalı dostum oldu.

Kitabıma “Evvel giden ahbaba selam olsun“diyerek ebedi-
yete intikal eden, tanımak şerefine erdiğim önemli şahsiyet-
lerle birlikte bazı dostlarımı da aldım.

Tanımak şerefine erdiğim bu şahsiyetler ve dostlarımın her
biri yaşadıkları dönemde, bulundukları ortamda günün adamı
olmuş vazgeçilmezlerdi.

Ahbap sahibi olmak tesadüfdür. Ama bir ahbap olarak ebe-
diyete intikal etmek büyük bir başarıdır.

Gün geçmiyor ki bir “ahbap“çekip gitmesin!
Ömrümün akışında ünlü, ünsüz pek çok dostum oldu.
Ünlü de olsalar, ünsüz de olsalar dostlarım hep fiyakalıydı.
Hepsi birbirinden fiyakalı dostlarımdan bazılarını gelecek say-
falarda anlatmaya çalışacağım. Kimiyle aramdaki yaş farkına,
kimiyle de makam farkına rağmen tanrının bir lütfu olarak
“ahbap”olabilme şansına sahip olduğum kıymetli dostlarım-
dan ve önemli şahsiyetlerden ebediyete intikal eden bazılarını
anmak istedim.
Ama can dostlarımdan biri var ki; O’ndan sağlığında söz et-
mesem olmaz.

70

O’nu istisna kılarak, ahbaplarımı tanıtmak istedim.
1962 yılında gazeteciliğe ilk adımı attım.
Her genç gibi ben de o dönemdeki arkadaşlarımla birlikte
“Düzlem”adlı bir dergi çıkardım. Engin Köklüçınar, Ümit
Gürtuna o dergiden aklımda kalan birkaç isim.
O dergide başarılı olamadık.
Bu defa “Kalkınan Köylü“isimli bir dergi çıkardık.
Kalkınan Köylü, 1965-1970 yılları arasında aralıksız yayın-
landı ve tirajı üç binin altına düşmedi. Bu arada ikimiz de
Dünya Gazetesi’nde çalıştık. Bedii Faik patronumuz, Falih
Rıfkı Atay başyazarımızdı.
Derken büyük bir cesaretle günlük bir ticaret gazetesi çıkar-
maya karar verdik. Yenigün!
Gazete aksamadan Engin Köklüçınar’ın elinde yürüyor! Bir
ekonomi gazetesi için elli yıllık mazi, hiç de küçümsenecek
bir olay değildir. Bu, Engin Köklüçınar’ın başarısının, azmi-
nin, samimiyetinin ve kendisini adadığı mesleğinin başarısın-
dan başka bir şey değildir.
Bir başka ülkede dar ve mütevazı imkanlarla böyle bir ba-
şarıyı yakalayan meslek sahipleri el üstünde tutulur. Adı cad-
deye, okula veya mesleğinin bir alanına konur. Büstü dikilir.
Yabancılar gazetecilerine, yazarlarına, şairlerine, sanatçıla-
rına her zaman toleranslı, her zaman içtenlikli, her zaman cö-
mert davranmışlardır.
Kalemlerinin ucuyla gergef işler gibi yazarına, haberi canı
pahasına iletip yayınlayan gazetecisine, şiiriyle dünyamıza
renk katan şairine, sanatıyla bize yaşadığımızı hissettiren sa-
natçısına yabancıların verdiği değere biz bugünlerde pek rast-
layamıyoruz.
Oysa dün Yahya Kemal, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Munis
Faik Ozansoy büyükelçidir. Orhan Seyfi Orhon, Behçet Kemal,
Mehmet Akif, Falih Rıfkı, Selim Ragıp, Hakkı Tarık, Mehmet
Faruk Gürtunca, Faruk Nafiz, Nusret Safa Coşkun, Mustafa
Yücel, Tekin Erer, Çetin Altan milletvekilidir.
Diyebiliriz ki; bugünlerde de yalıda oturan gazeteciler var!
Olabilir, ama dünkülerin yalıları, otomobilleri yoktu! Sadece
onurlu kalemleri vardı.
Yenigün’ü yayınlarken Fransızca günlük bir gazete denedik.
“La Gazette“. Engin Köklüçınar’la birlikte giriştiğimiz ve

71

Engin Köklüçınar’la birlikte

günde ancak bin beş yüz civarı satabilen gazetemizi altı ay ya-
şatabildik. İngilizcenin Amerikalıların öncülüğünde oluşan
egemenliği ve Fransızların kendi dillerine boş vermelerinin bir
işaretidir bizim başarısızlığımız.

Oysa 1960 yılının başında İstanbul’da iki günlük Fransızca
gazete yayınlanıyordu. “Istanbul“ve “Journal d’Orient“. Daily
News yayına yeni başlamıştı. Günlük iki Fransızca gazete ka-
panınca Engin Köklüçınar’la birlikte bu boşluğu doldurabilir
miyiz diye çıktığımız yolda başarılı olamadık.

Bu vesileyle o günlerde bizlere büyük emeği geçen David
Hayon, Willy Sperco ve Yorgo Kasapoğlu’nu özlemle, saygı
ile anıyorum.

Derken Engin Köklüçınar’la iş ilişkilerimizi ikiye böldük.
Engin Köklüçınar, eskilerin tabiriyle erbab-ı kalemdir. Ga-
zetecidir. Şairdir. Güzel söz söyleme sanatının muhteşem tem-
silcisidir. Ama bütün bunların üzerinde benim yaklaşık altmış
yıllık arkadaşımdır.
Bizim Öcal Uluç’a göreyse; “Gazetelere, dergilere bakı-
yorum. TV ekranlarına göz atıyorum. Böylesi bir yazar -
çizer kaç tane var?”diye tasvir ettiği bu güzel insan, sayısız
kitapları kaleme aldı.
Engin Köklüçınar, kitaplarında akıcı bir Türkçe ile özde-
yişleri tarihteki yerlerinden söküp alarak günümüze taşıyan ve
renkli örneklerle bize sunmaktadır.
Yer yer şiirle, yer yer anekdotla, yer yer makaleyle dolu
eserlerinde hâlâ anlatılmamış hasletlerden, hâlâ anlatılmamış

72

aşklardan, hâlâ hissedilmemiş duygulardan, hâlâ fark edilme-
miş renklerden söz ederek başucu kitapları sunmağa da devam
etmektedir.

Ben gazeteciliğe ve yayıncılığa devam ettim. Tünaydın,
Güneş, Ortadoğu, Millet, Hergün, Takvim gibi gazetelerde
yazdım, çizdim.

Siyasete özendim. Başarılı olamadım.
1981 yılında Yeni Düşünce adlı haftalık dergiyi yayınladım.
Kırk bin basan, otuz beş, otuz altı bin satan bu haftalık si-
yasi dergiyi Hür Dağıtım dağıtıyordu. Her cuma piyasaya çık-
tığında Hürriyet, Tercüman gibi gazeteler bizden alıntı
yapıyorlardı.
Bu haftalık dergiyi, 1986 yılına kadar başarıyla yayınladım.
1986’da Rıza Müftüoğlu’na devrettim.
Yeni Düşünce, bir okul gibiydi. Çalışanlarından, gönüllü
mensuplarından profesörler, savcılar, hakimler, genel müdür-
ler, valiler, müsteşarlar, milletvekilleri rektörler ve bakanlar
çıkardı.
Devir edeli otuz yılı geçmesine rağmen, hâlâ o günlerin ha-
tıralarını yaşayan ve yaşatan dostlarım olduğunu görmenin ve
o günlerde ortaya koyduğumuz gazeteciliğin önemine tanık
olmanın gururunu yaşıyorum. Sonraları yeniden Ortadoğu Ga-
zetesi’nde günlük makale yazdım. Siyaseti bırakıp Marmara
Grubu Vakfı’nda görev alınca, bu defa Takvim Gazetesi’nde
yazmayı sürdürdüm. Uzun süren Takvim yazarlığına, Marmara
Grubu Vakfı’nın çalışmalarının engel olması dolayısıyla nokta
koyduktan sonra bu defa değerli dostum Çetin Gürel’in
İzmir’de yayınlanan Gözlem Gazetesi’nde haftada bir yaz-
maya başladım. Gazeteciliğimi Gözlem’de sürdürüyorum.

Engin ve Sevinç
Köklüçınar’ı
Müjgan ve
Akkan Suver
ile birlikte
görmektesiniz

73

Fiyakalı Dostum

BİRKAÇ FOTOĞRAF

Türkiye’nin Paris Büyükelçisi Osman Korutürk
ve eşi Suzan Korutürk ile beraber (2006)

Moskova ( 2012)

Orhun Anıtları (Moğolistan-2008)
74

Evvel Giden
Ahbaba

Selam Olsun

75

“ Yılların ardından baktığımda bu kitapta yer
almayan fiyakalı tanıdıklarımın anlattıklarımdan
pek fazla olduğu gerçektir.
Kendilerinden söz edemediğim ebediyete intikal
etmiş dostlarımın hoş görüşüne sığınıyorum.
Bir gün yalnız tanıdıklarımı ve arkadaşlarımı
anlatan bir kitap yazma hayalim olduğunun da
bilinmesini isterim.
Yetiştiğim dönemin önemli bir eksiklik ve
talihsizliği de fotoğraf konusudur. O günlerde
şimdiki gibi fotoğraf çekme ve çektirme imkanı
pek yoktu. Dolayısıyla fotoğrafları
”değerlendirirken bu eksikliklerimi de
mazur görünüz.

İsmet İnönü

Türk tarihinde bazı aylar önemlidir.
O aylar, emsalsiz hadiselere ev sahipliği yapmıştır, dolayı-
sıyla onlarla anılır olmuştur.
Kasım ayı nasıl Büyük Atatürk’ü hatırlatıyorsa, Ağustos ayı
da bizim zaferler ayımızdır.
Ekim ayı cumhuriyetin, Aralık ayı ise yılın sona erişinin ve
yılbaşının habercisidir.
Temmuz ayı ise İsmet İnönü’nün ayıdır. Zira Lozan Barış
Anlaşması’nın imzası Temmuz ayındadır. Lozan bana göre İs-
tiklal Savaşı kadar önemlidir. Hatta sonuç itibariyle İstiklal Sa-
vaşı’nın diplomasıdır.
Lozan bir zaferdir. Lozan bağımsızlığımızın, toprak bütün-
lüğümüzün teminatıdır. Lozan’da atılan imza ile Türkiye bu-
günkü saygın yerinin tapusunu elde etmiştir. Bütün bunlar,
İsmet İnönü’nün eseridir ve Temmuz ayında gerçekleşmiştir.
Gelelim İsmet Paşa’ya!
İsmet Paşa, İstiklal Savaşı’nda kahraman bir generaldir. Lo-

76

zan’da olağanüstü bir diplomattır. Türkiye’nin demokrasiye
geçişinde ise bilge bir devlet adamıdır. Muhalefet liderliğinde
ise bir sabır dehasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı olan ve on
iki yıl cumhurbaşkanlığı yapan İsmet İnönü, 2. Dünya Sa-
vaşı’na ülkemizi sokmama başarısı da göstermiştir. Alman-
ya’nın yanında yer almayan Türkiye’yi İngiltere ve müttefikler
savaşa davet ettiğinde İsmet Paşa, “Almanlar Balkanlara gir-
diğinde Türkiye yanınızda savaşa girecek“der. Almanlar Bal-
kanları istila ettiğinde ve müttefikler savaşa girmemizi
istediklerinde bu defa İsmet Paşa, sınırlarımıza geldiklerinde
savaşa gireceğimizi bildirir. Alman orduları sınırlarımıza da-
yandığında ise İsmet Paşa Churchill’e, Almanlar Türkiye’ye
saldırmadıkça savaşa giremeyeceğimizi beyan eder.

Bu başarısı milletimizi savaş belasından kurtarmış, çocuk-
larımızın babasız büyümemesini sağlamıştır.

İsmet İnönü, Büyük Atatürk’ü anlayan iki önemli şahsiyet-
ten biridir. İkinci şahsiyet ise Falih Rıfkı Atay’dır. Bu ikili,
ömürlerinin sonunda birbirilerine ters düşmüşlerse de ikisinin
de telaşının kaynağı cumhuriyetin kollanması ve korunmasın-
daki düşünce tarzlarının farklılıklarındandır.

Yazımı rahmetli Alpaslan Türkeş’ten dinlediğim bir hatıra
ile noktalamak istiyorum.

Yıl 1966. Türkeş Meclis’te CKMP genel başkanı olarak mil-
letvekilidir. Ortanın solu düşüncesinden dolayı İsmet Paşa’yı
solculukla suçlamaktadır. İsmet Paşa bir gün Meclis’te söz ala-
rak, “Bu Türkeş, elinden gelse gökteki kuşları bile solcu
sağcı diye ayıracak”mealinde bir konuşma yapar.

Konuşmadan biraz sonra oturuma ara verilir. Tam salonun
kapısından çıkacakken Türkeş, İsmet Paşa ile karşı karşıya
gelir. Aldığı askeri terbiye, biraz önceki karşılıklı atışmayı ona
unutturmuştur. Kendiliğinden derlenir, toparlanır ve “Buyu-
run Paşam”der. İsmet Paşa kolunu tutar, “Gel, şurada otu-
rup bir kahve içelim”der. Türkeş sıkılır, zira biraz önce sözle
dalaşmışlardır. Ama yapacakları bir şey yoktur. Otururlar.
İsmet Paşa kahveleri ısmarladıktan sonra “Türkeş, biz asker-
ler bu meclise bir defa geliriz. Sonra bir daha gelemeyiz.
Ama ben istisnayım. Görüyorum ki sen de istisnasın. Asker
olarak burada benim gibi kalacaksın”der. Türkeş bu iltifata

77

teşekkür eder. Tarih İsmet Paşa’yı haklı çıkaracaktır. Türkeş
de ölene kadar İsmet Paşa gibi parlamentoda yaşayacaktır.

İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle ilgili ola-
rak rahmetli Celal Bayar’la olan bir anımdan da söz etmesem,
olmaz!

Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanlığını da yapan Celal
Bayar, Atatürk’ü kaybettiğimizde Başbakandı. Vefat sonrası
Meclis’i toplayan Celal Bayar, ağırlığını koyarak İsmet
İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamıştı.

Bir gün kendileriyle bu konuları konuşurken, bir soru yö-
nelttim; “Efendim, Siz 1938 yılında kendinizi veya dönemin
Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ı cumhur-
başkanı adayı göstermediniz. İsmet Paşa’nın olması için
elinizden geleni esirgemediniz. Oysa İsmet Paşa, daha
sonra sizi başbakanlık görevinizden aldı ve 1950 yılında da
Siz O’ndan Çankaya’yı devraldınız. Aranızda oluşan fark-
lılıklar, işi 1960 darbesine götürdü. Ve Siz dört yılı kapsa-
yan bir süre zarfında hapiste kaldınız. Bugün, İsmet
Paşa’yı cumhurbaşkanlığı makamına getirtmekle hata
yaptığınızı düşünüyor musunuz?”

Soruma rahmetli Bayar, hiç tereddüt etmeden cevap ver-
mişti: “Hayır. Ben bugün de böyle bir seçimle karşı karşıya
kalsam, tereddüt etmeden tercihimi yine İsmet Paşa’dan
yana yapar ve O’nun kazanmasını sağlardım.”

Evet, büyük insanların büyük konseptleri ve büyük idealleri
olduğu bir gerçektir. Daha sonra rahmetli Celal Bayar, uzun
uzadıya İsmet Paşa’yı niye önerdiğini anlatmıştı.

“Mareşal Fevzi Çakmak, iyi bir askerdi. Ama sahip ol-
duğu konsept, cumhurbaşkanlığını ihata edecek ve cum-
huriyet felsefesini dizayn edecek çapta değildi. Oysa hem
Mareşal hem de İsmet Paşa benim arkadaşımdı. Üstelik
Mareşal bana daha yakındı. Ama ben tercihimi hislerimle
değil aldığım devlet tecrübe ve sorumluluğuyla yaptım.
Atatürk’ün emanetini İsmet Paşa’nın taşıyabileceğine ina-
nıyordum. Aradan kırk beş yıldan fazla bir zaman geçti.
Ne kadar isabetli karar verdiğime tarih de millet de şahit-
tir.”

Bu anımı yazdım. Çünkü bir zamanlar siyasilerin ülke çı-
karlarını, kendi siyasi çıkarlarının üstünde gördüklerini ve

78

buna göre karar verdiklerini ortaya koyan bu davranışı gençler
ve siyasiler bilsin istedim.

Zira gençler de siyasiler de bilmiyorlar. Bazıları da bilme-
diklerini bilmiyorlar ve akıllarına estiği gibi olayları yorum-
luyorlar.

Temmuz ayı İsmet Paşa’nın ayıdır.

“Atatürk seni sevmek milli bir ibadettir”sözünün sahibi
Türkiye’nin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dı

Celal Bayar

“Devlet, dışarıya açılmış bir avuç, içeriye sıkılmış bir
yumruk haline getirilmemelidir.“

Bu söz Celal Bayar’a aittir ve geçerliliğini ne kadar da ko-
rumaktadır.

Atatürk’e samimiyetle inanan ve daima destekleyen O’na
karşı sarsılmaz sadakat ve vefa gösteren Celal Bayar, devlette
sayısız başarılı hizmetler ortaya koymuştur. İş Bankası’nın ku-
ruluşunu sağlamış, 1937 yılında Atatürk’ün hastalığında ve
ölümünde yurdumuzda herhangi bir sarsıntıya meydan veril-
memesini temin etmiş ve Atatürk’ün büyüklüğüne yaraşan bir
cenaze merasimini de düzenlemiştir.

Yine Büyük Atatürk’ün Etnografya Müzesi’ndeki geçici
kabrinden alınarak Anıtkabir’e nakledilmesi de O’nun Cum-

79

hurbaşkanlığında gerçekleştirilmiştir. Burada bir anımı ve tes-
pitimi ortaya koymak isterim. TRT 1985’te tek televizyondu.
Bir gün Atatürk’le ilgili bir film oynatacağını duyurur. Celal
Bayar televizyonun başına geçer.

Anıtkabir’e nakil esnasında söylediği nutku kendi sesiyle
duyar. Çok hüzünlenir ve heyecanlanır. Ekranda sesi vardır
ama görüntü cenazenin nakline aittir.

Nutuk bitince spiker “-İsmet İnönü’yü dinlediniz”der.
Celal Bayar üzülür. Olayı bana anlattığında şunları söyle-
miştir; “-Cenazeyi İstanbul’dan Ankara’ya ben götürdüm.
Ama filmlerde ben yoktum! Etnografya Müzesi’nden Anıt-
kabir’e ben götürdüm. Ne fotoğraflarda, ne filmlerde
varım. Neden bana bu kadar hırsları var anlamış değilim.”
Evet o günlerde 100 yaşının üzerinde bulunan Celal Bayar bu
siteminde pek haksız değildir. Zira TRT ölene kadar ısrarla
ondan söz etmemeye özen göstermiştir.
Bayar, İnönü’yü Cumhurbaşkanı yapan güçlü el’dir.
Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanlığını da yapan Celal
Bayar, Atatürk’ü kaybettiğimizde Başbakandı.
Vefat sonrası Meclis’i toplayan Celal Bayar, ağırlığını ko-
yarak İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamıştı.
Uğradığı bütün haksızlığı elinin tersiyle itip, şahsi mesele-
sini devlet meselesinden ayırabilen ender insanlardan biriydi
Celal Bayar.

“Devlet, dışarıya açılmış
bir avuç, içeriye sıkılmış

bir yumruk haline
getirilmemelidir.“

80

Marmara Grubu Vakfı’nın şekillenmesinde çok kimsenin
payı ve hakkı vardır. Ama kimsenin payı ve hakkı
Süleyman Demirel ile ölçülemez.

Süleyman Demirel

Süleyman Demirel’i yakından tanımak, yanında bulunmak,
birlikte bir şeyler yapabilmek şansına erenlerdenim.

Türkiye’de 21 yıl milletvekilliği ve parti başkanlığı, 6 yıl
muhalefet liderliği, 12 yıl Başbakanlık ve 7 yıl Cumhurbaş-
kanlığı yapan Süleyman Demirel 7 yıl da siyasi yasaklı olarak
yaşamış bir şahsiyetti.

Onunla ne zaman konuşsam, yanından müspet duygularla
ayrılırdım.

Ümidini hiç kaybetmeme gibi bir özelliği vardı. “Kara gün,
kararıp gitmez“sözü sık sık müracaat ettiği deyimler arasın-
daydı.

Başkanlığını yaptığım Marmara Grubu Vakfı’nda, göster-
diği yüksek tevazu ile bizlere yaptığı rehberlik her türlü tak-
dirin ve övgünün üzerindedir. Birlikte çalışma şansına erdiğim
Balkan Politika Kulübü’nde uluslararası alanda sahip olduğu
deneyim ve bilgileriyle diğer ülkelerin liderlerinden ne kadar
üstün ve farklı düşündüğünü görmüş biri olarak diyebilirim ki,
Süleyman Demirel’in dünyası ve vizyonu batı değerlerinin bir
hulasasından ibaretti. Başkanlığını yaptığım Marmara Grubu

81

Vakfı’nın kuruluşunda, şekillenmesinde pay sahibi olan Sü-
leyman Demirel, insanların olumlu işler yapmasından gurur-
lanırdı. Onları cesaretlendirirdi.

O’nun cesaret örneklerinden biri de Marmara Grubu Vak-
fı’dır. Elbette Marmara Grubu Vakfı’nın şekillenmesinde çok
kimsenin payı ve hakkı vardır. Ama kimsenin payı ve hakkı
Süleyman Demirel ile ölçülemez.

O müstesna ihata kabiliyeti ile olaylara yaklaşırdı.
Dar zihniyet O’nun üslubu değildi. Yıllar önce başbakanlı-
ğının ilk günlerinde, “Bebeğe dar zıbın değil, geniş zıbın,
bol zıbın biçmeli” diye seslenen O’dur.
O’nun barajlara, elektrik santrallerine, fabrikalara, köprü-
lere, yollara, telekomünikasyona verdiği önem ve demokrasiye
olan inancı, uzun yıllar Demirel Süleyman’ın İşleri (DSİ) diye
anılacaktır.
Ama bir diğer eseri vardır ki, onlar kolay kolay her faniye
nasip olamayacak ölçüler ve kıstaslarla taçlanmaktadır.
İnsanlara moral aşılayıp onları; okul, hastane, üniversite ve
stadyum yapmaya yönlendirmesi, teşvik etmesi bence eserle-
rinin en anlamlısıdır.
Türkiye’nin başına geçtiğinde, “Büyük Türkiye”düşün-
cesini hayatımıza kazandıran, ülkeyi bugün ayakta tutan sanayi
kuruluşlarının temelini atan O’dur.
Gene O’nun döneminde gerçekleştirilen 150’si büyük,
200’ü küçük elektrik santralleri ile köylere elektrik, inşa edilen
Atatürk, Keban, Karakaya, Birecik, Deriner gibi barajlarla
çorak topraklara su verilmiştir.
Asya’yı Avrupa’ya bağlayan Boğaz Köprüsü O’nun eseri-
dir.
Her şeyin ötesinde; gönüllülüğü teşvik ederek, insanları
ikna yoluyla ve onların istediği adları vererek eğitim alanında
binden fazla okulun yapılmasını, üniversiteler kurulmasını,
hastaneler açılmasını temin eden de O’dur. Şehirlere stadyum
yapılması konusunda iş insanlarımızı heyecana getiren gene
o’dur.
İş insanlarımızın yurt dışında iş yapmaları, müteahhitlik hiz-
metleri üstlenmeleri konusunda, onları cesaretlendirmesi ve
ortaya koyduğu rehberlik emsalsizdir.
Süleyman Demirel ılıman bir dış politikanın takipçisiydi.

82

Büyük Atatürk’ün “yurtta barış, cihanda barış”düsturuna
hep sadık kaldı.

Bu sadakat, O’nun soğuk savaş döneminde ABD ile dost-
luğunu ve NATO üyeliğini sürdürürken komünist ülkelerle
dostluk kurmasını sağladı.

Bu değer ölçüsüne örnek olarak Leonid Brejnev ile olan
dostluğunu gösterebiliriz, ;“Biz teknoloji alıyoruz, ideoloji
almıyoruz” demiş anti-komünist siyasi görüşe sahip olmasına
rağmen İskenderun Demir Çelik Fabrikası’nı, Aliağa Petrol
Rafinerisi’ni ve Seydişehir Alüminyum Tesisleri’ni “ fabri-
kanın komünisti olmaz”diyerek SSCB’ne parasız olarak
tarım ürünü karşılığında yaptıran da O’dur.

Süleyman Demirel soğuk savaş sonrasında, Balkan ülkele-
rinin NATO üyesi olmaları konusunda da büyük emek sarf et-
miştir.

Orta Asya’da bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyet-
leri’ni bir çatı altında toplayabilmek için büyük emekler sarf
eden Süleyman Demirel, barış, istikrar ve bağımsızlık konu-
sundaki model çalışmaların ve işbirliklerinin de öncüsü olmuş-
tur.

Bu arada önemle belirtmekte yarar göreceğim bir husus da,
Azerbaycan’ın Milli Lideri Haydar Aliyev’le olan örnek dost-
luğudur.

Birbirlerine “kardeşim”diyebilecek kadar yakın olan bu iki
devlet adamı, dönemlerinde, olmazı olur kılmışlar ve Bakü-
Tiflis-Ceyhan Boru hattının gerçekleşmesini sağlamışlardır.
Bu o günün şartlarında ekonomik, endüstriyel ve teknolojik
anlamda bir mucizedir.

Büyük adamlar hakkında konuşulurken, kendisine dokuna-
cak bir şeyler bulunamadığı zaman suçlanabilmesi için
“şekil”konusunun işlendiği bir gerçektir. Bu şeklin de en be-
lirgin ifadesi “şapkayı alıp gitti”suçlamasıdır.

Demirel için“şapkayı alıp gitti” suçlaması daha ileriki yıl-
larda hep karşısına çıkacak, 12 Mart 1971 askeri muhtırası ve
12 Eylül 1980 ihtilâlinden sonra da kendisine yönelik eleştiri-
ler de bu sözler tekrarlanacaktı.

7 Mayıs 1991’de, Adana’da Çukurova Üniversitesi’ni ziya-
retinde Demirel’e bir öğrenci şu soruyu yöneltiyordu: “Tür-
kiye’de yapılan hareketlerin ikisinde de siz

83

Başbakan’dınız. Şapkayı alıp, gittiniz. Ben, size oy versem
ve tekrar iktidara gelirseniz, yine şapkanızı alıp gidecek
misiniz?”

Demirel, kendinden emin bir şekilde bu ilginç soruya aşa-
ğıdaki karşılığı veriyor, kimsenin itirazına meydan vermeye-
cek bir ortam yaratıyordu. Demirel’in cevabı şöyleydi:

“Ben şapkamı alıp gittim de parlamento gitmedi mi?
Üniversiteler, anayasa mahkemeleri kaldı mı? Rejim de
şapkayı alıp gitti. Sen şapkayı alıp gittin, diyenler o zaman
neredeydi?”

Demirel tarih galerisinde öncelikle Adalet Partisi’nin değiş-
mez genel başkanı olarak yer alacaktır. Bu yer alış, liyakatin
işaretidir. Başbakanlık yapmıştır. Başbakanlığı her şeye rağ-
men uzun sürelidir. Başbakanlıktan ayrılışı kural dışıdır. Ama
o kural dışılığı sabırla aşmış ve dışına çıkılan kuralı rayına
oturtmuş bir kişiliğin sahibidir. Bu kişilik daha sonra onu cum-
hurbaşkanlığıyla taçlandıracak bir anayola çıkaracaktır. Bir
başka deyişle, altı defa gidip, yedi defa gelebilmiş ender devlet
adamlarından biri olarak yarınlarda yer alacaktır.

Demirel’in başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı ise; tarih ve
millet önünde siyasette başarı, medeniyette yükseklik, sosyal
açıda adalet, kültürel noktada ise çok seslilik ve çok renklilik
olarak anılacak ve itidalin sembolü olarak adlandırılacaktır.

1965 yılından 2015 yılına kadar Türk siyaset ve devlet ha-
yatında söz sahibi olmuş ve her yerde kabul görmüş olan Sü-
leyman Demirel gerçekte yalnız ülkemizde değil,
sınırlarımızın dışında da izlenen ve takdir gören bir devlet bü-
yüğüydü. Uluslararasında siyasi alanda Karadeniz Ekonomik
İşbirliği Teşkilatı ve onun Parlamenterler Asamblesi ile sivil
düşünce alanında Balkan Politika Kulübü ve Avrasya Ekonomi
Zirveleri O’nun düşünce dünyasının eserleridir.

Bosna Hersek buhranında, Moldova-Gagavuzya gerginli-
ğinde Süleyman Demirel yatıştırıcı ve uzlaştırıcı vasfıyla öne
çıkmış, buralarda bugün var olan barışın sağlayıcısı olmuştur.

Cumhurbaşkanlığı görevi nihayete erdikten sonra İsrail ile
Filistin arasındaki anlaşmazlığın çözümü konusunda oluşan
Mitchell Komisyonu’na davet edilmiş, bu alanda uzun süre
barış adına arabuluculuk yapmıştı.

Renkli olduğu kadar uzak görüşlü bir kişiliğinde sahibi olan

84

Süleyman Demirel, parlamenter sistemi benimseyerek, de-
mokratik kavramları önemseyerek devleti yönetmişti.

Gene devlet yönetiminde Büyük Atatürk’e ve O’nun büyük
eseri cumhuriyete sadakati unutulmazdır.

Siyasi gücünü her zaman önce milletten, sonra da Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nden almağa hayatı boyunca büyük özen
göstermiştir. O demokrasiyi, hoşgörüyü, mütevaziliği bir hayat
tarzı olarak benimsemiş bir kişiliğin sahibi olarak temayüz et-
mişti…

Adalet Partisi’nin değişmez genel başkanı ve başbakanı,
Doğruyol Partisi’nin genel başkanı ve başbakanı ve de Türk
milletinin Dokuzuncu Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demi-
rel’i Büyük Atatürk’ün mekanı diye adlandırdığı Çankaya
Köşkü’ne çıkmadan önce ve Çankaya Köşkü’nden ayrılırken
ziyaret ettiği Anıtkabir’de, Şeref Defteri’ne yazdığı kendi söz-
leriyle anmak ve tarihe not düşmek istedim.

Ruhu şad olsun diyerek; 16 Mayıs 1993 günü Anıtkabir
Şeref Defteri’ne şunları yazdığını görürüz:

“Büyük Atatürk; Kurduğun Cumhuriyet emin adım-
larla gösterdiğin hedefleri yakalamaya çalışıyor. Uygar ale-
min şerefli bir üyesi olan Yüce Türk Milleti, ’muasır
medeniyet’in içindedir. Türkiye’yi büyük, mamur, müref-
feh yapmak ve bunları gerçek hürriyetçi demokrasinin ve
hukukun üstünlüğünün korunması suretiyle gerçekleştir-
mek sizi sevindirecektir. İşte o yoldayız. Gönlümüz ve zih-
nimiz seninle, sevginle doludur. Rahat uyu. Ruhun şad
olsun Büyük Atatürk.”

15 Mayıs 2000 günü Atatürk’ün Mekanı’nda geçirdiği yedi
yılı ise Anıtkabir Şeref Defteri’ne şöyle özetler:

“Büyük Atatürk; Yüce makamınızda nöbetimi onurla
tuttum. Kurduğunuz Türkiye Cumhuriyeti devletini yü-
celtmek, güçlendirmek, milli birliğimizi ve beraberliğimizi
pekiştirmek için, her türlü gayreti gösterdim. Cumhuriye-
tin, demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti olma özellikle-
rini ve üniterliği dikkatle korudum. Uygarlık ve çağdaşlık
yolunda atılan adımlara hep destek, teşvik ve cesaret ver-
dim. Türkiye, gösterdiğiniz aydınlık yolda ve işaretlediği-
niz hedefe doğru süratle ve sağlıkla ilerlemeye devam
edecektir. Şimdi nöbeti devir zamanı geldi. Halefime başa-

85

rılar diliyorum. Bundan sonra da geçen elli yılda olduğu
gibi milletimin, ülkemin ve devletimin hizmetinde olaca-
ğım. Sevgi, saygı, minnet ve şükran size. Ruhun şad olsun,
Büyük Atatürk.”

O Türkiye’yi Avrupa medeniyetinin ayrılmaz bir parçası
olarak görüyordu. O’na göre Türkiye, Avrupa’nın bir parçası
ve tarih boyunca kıtanın önemli bir aktörü olarak sınırlarının
ötesinde geniş bir çevrenin yanı sıra, Avrupa Birliği içinde de
farklı kültürlerin uyumuna ve diyaloğuna önemli bir katkıda
bulunabilirdi.

Ama Türkiye dışta bırakıldığı sürece Avrupa Birliği’nin ne
ufku genişleyebilir ne de kültürel zenginleştirmesi tamamla-
nabilirdi.

Demokrasi tanımlamasına bir örnek vermem gerekirse O,
demokrasiye geçmiş olmayı bir ülke için kafi görmezdi. Yö-
neten ve doyuran demokrasiden yanaydı.

Açıkçası, yöneten demokrasi kurulamamışsa veya kurulmuş
da işletilemiyorsa, fetret kaçınılmaz, derdi ve eklerdi: “Daha
iyi idare, her ülkenin hakkıdır.”

Süleyman Demirel medeni, çağdaş ve zengin Türkiye idea-
linin insanıydı. Yaptığı barajlar, kurduğu üniversiteler, elek-
triğe verdiği önem, bilim ve teknolojiye yaptığı yatırımlar,
demokrasinin yaşatılması için gösterdiği azim ve kararlılık hep
medeni, çağdaş ve zengin bir Türkiye’nin oluşması içindi.

Demokrasi, insan hakları, pazar ekonomisi, kadın hakları,
akıl ve bilim O’nun vazgeçilmezleriydi.

O’ndan bir hatıra alarak yazımı noktalamak istiyorum:
“Rahmetli babam derdi ki, ’Babasından ev kalan, damın
direklerini orada bitmiş sanır’. Bunu bir anlatayım: Eski-
den dört tane duvar yapılır, ev öyle kerpiçten yapılırdı.
Sonra bunun üstüne çam ağaçları kesilip yan yana ko-
nurdu. Çamlar yan yana getirilir, üzerine çamur konur ve
üstüne toprak konur ve o damlı bir ev olur. Şimdi, o evin
içine girdiğiniz zaman, kafanızı bir kaldırdığınız vakit,
böyle yan yana konmuş bir çok direk görürsünüz. Eğer ev
babasından kalmışsa, kişi, o direklerin orada bittiğini zan-
neder. Halbuki ne gayretler sarf edilmiştir o ağaçlar kesilip
getirilerek oraya konurken, o çekilenler unutulur. İnsan
geçmişini çabuk unutur, rahatlığı ister şimdi.”

86

Modern Azerbaycan Haydar Aliyev’in eseridir.

Haydar Aliyev

Büyük milletlerin, büyük evlatları olur.
Büyük milletler, dar ve zor günlerinde büyük evlatlarını gö-
reve davet ederler.
Onlar hiçbir karşılık beklemeden davete icabet ederler.
Fransa’nın anarşiyle baş edemediği ve ülkenin sokaktan yö-
netildiği günlerde, Colombey-les Deux Eglises köyünde emek-
liliğini geçiren De Gaulle’ün Fransa’nın davetine uyup,
ülkenin başına geçip, Fransa’yı karanlıktan aydınlığa çıkardığı
gibi…
Hitler’in İngiltere’yi tehdit ettiğinde Kent şehrindeki evinde
otururken İngiltere’nin başına davet edilen Churchill’in, İngil-
tere’yi savaştan galip çıkardığı gibi…
Tıpkı emekli Mareşal Mac Arthur’un Kore Savaşı’nın baş-
komutanlığına çağrılıp savaşı bitirdiği gibi…
Bu şahsiyetler, lazım olduklarının farkındadırlar. Dolayı-
sıyla büyük ülkelerin sıkıntı içinde olduğu günlerde, ülkeye
lazım olduklarının idraki içinde hiçbir talepleri olmadan gö-
reve icabet etmişlerdir.
Haydar Aliyev de Azerbaycan’ın zor günlerinde lazım ol-
duğunun farkında olarak, ülkesinin davetini kabul etmiş, Nah-
çıvan’dan Bakü’ye gelmiştir.

87

Onun Bakü’ye geldiğinde Azerbaycan’da kardeş kavgası
vardı. Kan vardı. Kargaşa vardı. Sınırlar tehdit altındaydı. Kı-
sacası devleti devlet yapan unsurların hiçbiri mevcut değildi.

Ülkeyi nizama sokacak bir şahsiyete ihtiyaç vardı.
O şahsiyet Haydar Aliyev’di!
Haydar Aliyev, önce ülkesine devleti getirdi. İstikrar sağ-
ladı. Sonra Azerbaycan’ı dünya devleti kılmanın yol haritasını
çizdi.
Kafkas coğrafyasına barışı, Türk dünyasına da birlik ve be-
raberlik ruhunu aşılayan Haydar Aliyev, ülkesi Azerbaycan’a
bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü getirmiş bir devlet ada-
mıydı.
1998 yılında tanıştığımız ve tanışmamızla başlayan dostlu-
ğumuzun o günden kaybına kadar intikal eden çizgilerinde or-
taya çıkan değer ölçülerini, küçük fırça darbeleriyle sizlerle
paylaşmak istiyorum. Belki de böylelikle “Bir millet, iki dev-
let” diyen bir öndere vefa borcumuzu bir nebze de olsa öde-
rim.

Marmara Grubu Vakfı

Haydar Aliyev’i, 1998 yılında Marmara Grubu Vakfı’nda
bir konferans vermeye ikna etmiş ve teşrifini sağlamıştık. O
gün Hilton Oteli’nin salonunda toplanan 500’ü aşkın güzide
şahsiyet, Haydar Aliyev’den etkilendi. Kendileri de o güzel at-
mosferin büyüsü içinde; “Beni de bu vakfa üye yapınız“diye
buyurdular.Azerbaycan Cumhurbaşkanı’nın bu güzel temen-
nisi üzerine, daha sonra toplanan Marmara Grubu Vakfı, oy-
birliğiyle kendisine Marmara Grubu Vakfı Şeref Başkanlığı
unvanını verdi.

Latin Alfabesi

Latin alfabesi, yüzyıllar boyu Arap harfleriyle şekillenen
Ortadoğu, Kafkas ve Anadolu insanları için anlaşılmaz bir
değer ölçüsüydü. Aynı şekilde Orta Asya, Kafkas ve Balkan-
lar’da kiril alfabesiyle yaşayanlar için de, Latin alfabesi bir
mana ifade etmekten uzaktı. Batıda gerçekleşen uygarlığın ve
çağdaşlığın takibinde de, alfabenin önemi büyüktü.

88

Bu değer ölçüsünün önemini kavrayan Büyük Atatürk, ül-
kemizde 9 Ağustos 1928’de eski yazı diye tabir ettiğimiz Arap
alfabesine son verdi. Aradan 73 yıl geçtikten sonra, 2001 yılı-
nın bir başka 9 Ağustos günü, Haydar Aliyev ülkesini Latin
alfabesine geçirdi. Haydar Aliyev’in önderliğinde Latin alfa-
besine geçiş; Azerbaycan’ı yalnız Batıya yaklaştırmakla kal-
mamış, aynı zamanda Bakü ile Ankara ve Bakü’yle Türk
dünyası arasında yepyeni bir ilişkiler yumağının oluşmasını
da sağlamıştı.

Aliyev’in alfabe tercihini gündeme getirdikten sonra hemen
eklemek isterim ki, özellikle Avrasya ve Kafkasya coğrafya-
sında O, istikrarın ve bölge için planlanan senaryoların barış
içinde noktalanmasını temin eden önderdi.

Üç Deniz

Haydar Aliyev göreve geldiğinde Azerbaycan sınırlarında
Rus askerleri vardı. Petrol kuyularının başlarında İngiliz ve
Amerikan şirketleri söz sahibiydi. Dine yönelik İran propa-
gandasının sesleri her yerde duyuluyordu. Ülkenin toprakları
Ermeniler tarafından işgal edilmekteydi. Bağımsızlık adeta
tehlike altındaydı.

Haydar Aliyev, kararlı ve isabetli değer ölçüleriyle önce sı-
nırları güven altına aldı. Daha sonra ülkesini istikrara kavuş-
turdu.

Ayrıca Ermenistan’ın oluşturduğu hıyanet çemberinin isti-
lacı mantığına barışla cevap veren Haydar Aliyev’in, yaklaşık
yirmi beş yıl önce Lizbon’da ortaya koyduğu olağanüstü gö-
rüşme tarz ve yöntemi ile Ermenistan’ın işgal ettiği Karabağ
topraklarının, Azerbaycan’a ait olduğunu bütün dünya ülke-
lerine oybirliğiyle kabul ettirmesi de, O’nun uluslararası
alanda sahip olduğu yüksek müzakere başarısının örneğinden
başka bir şey değildi. Bu büyük dava adamı, Türkiye - Azer-
baycan ilişkilerinde insanlığın, kardeşliğin ve her şeyin üze-
rinde bölüşmenin istikrarlı ufuklarını Bakü-Tiflis-Ceyhan
Boru Hattı’yla hayata yansıtmış bir kişiliğin de sahibiydi.

Türkiye ile Azerbaycan arasında var olan sosyal ve kültürel
dayanışmanın ekonomiyle pekişen gücü olarak gösterebilece-
ğimiz Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı Projesi, Haydar Aliyev,

89

Süleyman Demirel ve Eduvard Şavardnadze arasında şekille-
nen bir güç birliğidir. Bu güç birliği, Aliyev’in büyük rüya-
sıydı. 2005 yılında Ceyhan’da vananın açılacağını 1998
yılında Haydar Aliyev telaffuz ettiğinde, kimse pek inanma-
mıştı. Asrın mukavelesi diye adlandırılan bu büyük projeye
baş koyan Haydar Aliyev’in ısrarcı tavrı ve inançlı eylemciliği,
bizlere bu eseri kazandırmıştır. Hayal bile edilmeyen bu büyük
proje, yarınlarda Haydar Aliyev’den kalan en büyük eser ola-
rak anılacaktır.

Bu, Haydar Aliyev’in kendisini yarınlara intikal ettirecek
belki de en büyük eseridir.

Daha geniş bir değerlendirmeyle Haydar Aliyev’in bu eseri
günümüzde TANAP projesinin rehberi olmuştur.

Haydar Aliyev ekolünden gelen İlham Aliyev’in elinde şe-
killenen bugünkü Azerbaycan ise batılı normlarda bir demok-
rasi içinde her geçen gün daha çok kalkınan, daha çok
büyüyen, daha çok zenginleşen bir ülkedir.

Kara altını, insan altınına dönüştüren enerji diplomasisinin
mimarı Haydar Aliyev, yaşasaydı bugün 99 yaşında olacaktı.

1993 yılının ekim ayında üstlendiği Cumhurbaşkanlığı
görevini 31 Ekim 2003 tarihine kadar sürdüren Haydar Aliyev;
ülkesinin bağımsızlığında, istikrarında, dünyada kabul görür-
lülüğünde pay sahibidir. Bir başka deyişle modern Azerbaycan
O’nun eseridir.

Haydar Aliyev’in en büyük vasfı, ortaya koyduğu enerji dip-
lomasisidir. Azerbaycan’ın bugünkü hızlı büyümesi, gelişmesi
ve zenginleşmesinin başlangıç noktası 1995 yılında gerçekleş-
tirdiği Azeri-Çırak- Güneş Yatakları anlaşmasıdır. Bu anlaş-
mayı takip eden ikinci büyük eseri Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru
Hattı projesidir. Gene Azeri-Çırak-Güneşli sahalarıyla daha
sonra bunlara eklenen Şah Deniz projesiyle elde edilen petrol
ve doğalgaz sayesinde, bugün Türkiye ve Avrupa için Rus gaz
ve petrolüne alternatif bir yol oluşması da Haydar Aliyev’in
ileri görüşlülüğünün ayrı bir örneğidir.

Oysa Haydar Aliyev, göreve geldiğinde ülkede elektrik de
yol da yoktu. Yoksulluk %45 civarındaydı.

O, kara altını insan altınına dönüştürmek yolunu seçti. Ve
petrol gelirleriyle ülkenin yeniden yaratılmasının yol haritasını
çizerek Azerbaycan’ın batı standartlarına ulaşması için top-

90

lumsal alanda büyük değişimlere girişti. O’ndan görevi dev-
ralanlar da O’nun yolunda çalışmalarını sürdürdüler. Ve bugü-
nün Azerbaycan’ına ulaştılar.

Ondan emaneti alan İlham Aliyev ise geride bıraktığımız
yıllar içinde Azerbaycan’ı büyük devlet kılmanın bütün veci-
belerini hayata geçirdi. Bunlar Haydar Aliyev’den devir alınan
mirasın kat ettiği olumlu grafiğin işaretleridir.

Gene bu olumlu grafiğin devamıdır ki, İlham Aliyev işgal
altındaki Karabağ topraklarını geri almış ve O’nun Anıt Me-
zarı’nda rahat uyumasını sağlamıştır.

Dolayısıyla Haydar Aliyev’in medeniyet, barış ve insanlık
yolunda başlattığı büyük yürüyüşü bugün İlham Aliyev sür-
dürmektedir.

Türkeş’i herkes albaylığından dolayı asker olarak niteler.
Oysa o seksen yıllık hayatının yirmi iki yılını askerlikte,

otuz yedi yılını ise siyasette geçirmiştir.

Alparslan Türkeş

Hayatımın bir bölümünde Türkeş’li yıllar vardır. Bu yıllarda
beraberinde olmam bazı şeyleri dinlememe, öğrenmeme ola-
nak sağlamıştır. Elbette her duyduğumu, gördüğümü ve yaşa-
dığımı yazmaya ve anlatmaya mezun değilim. Zira o olayları
yaşamam veya tanık olmam veyahutta işitmem beraberliğimin
bir gereğidir.

91

Aktarmam gerektiğine inandığım veya bir başka deyişle ya-
rınlara intikalinin geleceğimiz açısından yararı olacağına inan-
dığım eskilerin kıssadan hisse diye değerlendirdikleri olayları,
zaman ve zemin bulduğumda gün ışığına çıkarmakta hiçbir sa-
kınca görmediğimi de bu arada söylemekte yarar görüyorum

Türkeş’in hayatında üç merhale vardır -Birinci merhale
1944 Turancılık Olayıdır.

-İkinci merhale 27 Mayıs 1960 İhtilali’dir.
-Üçüncü merhale 12 Eylül 1980 ve sonrasıdır!
1944 yılında beraatle neticelenen Turancılık davasına üs-
teğmen rütbesiyle hapishanede tanışır.
27 Mayıs 1960 O’nun hayatında tesadüfi bir ihtilal hareketi
değil, planlı ve doğru bir değerlendirmenin gereğidir.
Türkeş olmasaydı, O’nsuz gerçekleşecek bir 27 Mayıs Tür-
kiye’nin kana bulanmasını, bir dönemin siyasilerinin belki de
topyekün imhasını şekillendirecek bir tablonun oluşmasını
sağlayacaktı.
O temkinli, deneyimli, şuurlu ve önsezili davranışlarıyla 27
Mayıs 1960 hareketinin itidal noktasıdır. Toplu kıyımların,
toplu suçlamaların topyekün durdurucusu bizzat O’dur.
Ama isterseniz kuş uçuşu olarak 27 Mayıs öncesine dönelim
ve onun başından geçen önemli bir Kıbrıs değerlendirmesine
bakalım! Türkeş’in Ankara’da kurmay albay olarak bulunduğu
Mart 1960’da, bir gün zamanın Genelkurmay Başkanı Rüştü
Erdelhun kendisini çağırır.
Ona, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmesinin
gerektiğini emreder. Arkasından da ekler: “Türkeş, bir asker-
den çok, bir diplomat gibi zarif ve kibar ol!“
Mart ayının son cumartesi sabahı Dışişleri Bakanı Zorlu,
Türkeş’i kabul eder. Zorlu, bir Türk albayını Kıbrıs’ta görev-
lendirmek istediklerini söyler. Görevi Cumhurbaşkanı Maka-
rios’un nezdinde olacak ve Türkiye açısından askersel.
hukuksal ve devletlerarası girişimlerin tamamlanmasını sağ-
layacak bir albay aradıklarını ve Genelkurmay’ın kendisini
tavsiye ettiğini bildirir.
Türkeş böyle bir görevin kendisine “şeref“ kazandıracağını
ama bir şartının olduğunu belirtir.
Şartı sorulduğunda, orada tıpkı Türk Silahlı Kuvvetle-
ri’ndeki emsallerinin terfi ve kıdemlerine hak kazanması gerek

92

tiğini ve geri döndüğünde emsalleriyle aynı derecede olması-
nın temininin gerektiğini bildirir. Zorlu, bunun halledilmeye-
cek bir konu olmadığını; kendisiyle; bir de Başbakan Adnan
Menderes’in görüşeceğini söyler. Daha sonra Zorlu’nun ara-
cılığıyla Türkeş Menderes’le görüşür. O’na da göreve hazır ol-
duğunu ama kıdem ve terfi hakkının muvazzaf subay gibi
devamını talep eder. Menderes de isteği olumlu karşılar.

Aradan on gün geçer. Bir gün Rüştü Erdelhun Paşa kendi-
sini gene çağırır. “Alparslan, Kıbrıs’a seni göndermek istemi-
yorlar. Çünkü seni fazla kibar ve zarif bulmuşlar. Bize sert bir
asker lazım dediler“deyince, Türkeş: “Ama komutanım, siz
bana zarif ol, diplomat gibi davran emrini vermediniz mi?“der.

Evet bütün bunlar ihtilalden az öncedir.
Kıbrıs kökenli, lisan bilen Albay Türkeş fazla kibar ve zarif
bulunmuştur ve Kıbrıs’a gönderilmesi sakıncalı görülmüştür.
Söz Kıbrıs’tan açılınca bir de oradaki sorumlu bir subayın
hayat çizgisine temas etmek isterim:
27 Mayıs olmuştur.
Silahlı Kuvvetler’de, sonra adlarına EMİNSU adı verilecek
olan yedi bin civarında bir grup subayın tasfiye hareketi baş-
lamıştır. Kıbrıs’ta asker yetiştirmekle görevli gayr-i resmi bir
kurmay albayımız vardır. Bu kurmay albayımız, iyi yetişmiş
ve gerilla subayı olarak hazırlanmış bir önder subaydır.
Ama eski eniştesi Menderes’in Başbakan Yardımcısı Mü-
kerrem Sarol’dur. Onu da emekli etmek isterler. Türkeş karşı
çıkar.
Odasında bir sabah otururken, kapı açılır emir subayı içeri
girer ve “Kıbrıs’ın komutanı geldi” der. Türkeş şaşırır.
“Buyursun” der. Zira o devirde şimdiki gibi ulaşım vasıta-
ları olmadığından Kıbrıs’tan gemiyle Mersin’e, Mersin’den
karayoluyla Adana’ya. Adana’dan uçakla Ankara’ya gelebil-
mek kolay bir imkan değildir. İçeri giren kurmay albay, Millî
Birlik Komitesi’nde kendisinin Demokrat Parti’ye yakınlığın-
dan dolayı emekli edilmek istenmesi hakkındaki sözlere alın-
dığını istifa edeceğini ama kendisi hakkında bir tek Türkeş’in
lehinde konuştuğunu öğrendiğini dolayısıyla ona teşekküre
geldiğini söyler. Albayı sakin sakin dinleyen Başbakanlık
Müsteşarı Türkeş birden sesini yükseltir: “Bu ordunun gerilla
konusunda en üst ve en değerli subayı sensin. Emrediyo-

93

rum hemen Kıbrıs’a birliğinin başına döneceksin. Ben bu-
rada oldukça kimse sana hiçbir söz sarfedemez. İlk vasıta
ile doğru birliğinin başına dön ve bir daha emekli kelime-
sini de ağzına alma”. Anlaşıldı, diyen Kurmay Albay istifa-
dan vazgeçer ve yeniden Kıbrıs’a döner. O Kurmay Albay
Turgut Sunalp’tir. O gün, Türkeş’in emekliliğine mani olduğu
Albay gün gelecek Orgeneral olacak, gün gelecek siyasi bir
parti lideri olacaktır.

Ama O da, 1980-1985 döneminde, Türkeş’i hiç ama hiç
unutmayacak, O’nun dar günlerinde, tahliyesi için çalmadık
kapı bırakmayacaktır.

1960 öncesinde, kurmay subayların at sahibi olabilme yet-
kisi varmış. Bu hakkı kullananların atına da tayın (yiyecek) çı-
karmış. Böylece kurmay subaylar, hem ata binme zevkini
tatmin eder, hem de atlı eğitim yapabilirlermiş. O dönemde,
zaten süvari askeri de var.

Alparslan Türkeş de kendi parasıyla bir at satın almış. Ve-
teriner Okulu’na teslim etmiştir. Fırsat buldukça okula git-
mekte ve orada ata binip dolaşmaktadır.

İhtilalden bir iki gün sonra, Ankara’da bulunan Süvari Bir-
liği’nin komutanı, Türkeş’i ziyarete gelir. İçeri girer girmez
heyecanla. “Efendim, sizin atınız varmış. Atınıza biz bakmak
istiyoruz. Atınızı bize vereceksiniz”der. Sonrasını Türkeş’ten
dinleyelim: “Kardeşim, atım Veteriner Birliği’nde duruyor.
orada bakılıyor”. dedimse de dinletemedim. “Hayır, atınızı
bize vereceksiniz. Ata bakmak bize düşer, bu şerefi bizden
esirgemeyin“ diyordu. O kadar ısrar etti ki, sonunda bu al-
bayın isteğini kabul ettim. Gittiler aldılar ve bizim ata bak-
maya başladılar.

Derken 13 Kasım darbesi oldu ve o gün sokağa çıkma-
mızı yasak ettiler. Saat 12:00’ye doğru bir nefer geldi ve
“Efendim atınızı getirdim”dedi. Vaktiyle “atınıza bakaca-
ğız“diye yeri göğü yıkan albay, biz düşer düşmez, atı bir
neferin önüne katıp apartman kapısına göndermiş.

Benim sokağa çıkmam yasak tabii. Oturduğumuz yer
de apartman, atı nereye koyacağız?..

Evimizin ilerisinde, Papazın Bağı diye isimlendirilen bir
semt var. Oradaki küçük çiftlik evlerinden birinde de Tah-
sin Ünal oturuyor. Şimdi profesör olan Umay Türkeş, o za-

94

manlar genç bir kız. Ona, “Kızım“ dedim, “Askerler sana
bir şey söylemezler, sen çocuksun. Bu atı tut, yavaş yavaş çe-
kerek Tahsin amcanlara götür. Şimdilik teslim et. Onların
bahçesi var. Sonra çaresine bakarız.”

Olayların yorumunu size bırakıyoruz...
Türkeş, Delhi’de iken, Tahsin Ünal vasıtasıyla bu atı sattırır.
Aradan yıllar geçer, birgün Başbakan Yardımcısı olur Türkeş,
odasında otururken, “Efendim, emekli albay falan zat geldi“
derler. Söylenen isim, onda bir çağırışım yapmaz. Bir derdi
vardır düşüncesiyle onu içeriye almalarını söyler. Adam gelir
ve kendisini tanıtırken “Efendim, ben sizin atınıza bakmıştım
hatırladınız mı?“der. Sonra, emekli maaşına katkı sağlayacak
bir iş talebinde bulunur. Gönlünü kırmadan emekli Albayı
uğurlayan Türkeş, bunu anlatırken, “Utanmadan gelmişsin.
Ben seni görmekten utanıyorum, çık dışarı diyemedim“derdi.
Kıbrıs’a ait değerlendirmelerin bir başka çizgisi ise Zorlu
Töre’nin yolladığı bir “koçan“a aittir. Kıbrıs’ta “tapuya“
koçan derler.
Şimdilerde Kıbrıs Meclisi’nin başkanlığını yapmakta olan
dostum Zorlu Töre 1996 yılında bir gün İstanbul’a geldi, beni
aradı. Kızkardeşinin Çanakkale’deki özel bir işi için geldiğini
ama beraberinde Türkeş’in Kıbrıs’ta doğduğu evin tapusunu
getirdiğini, kendisine ulaştırmamı istedi.
Buluştuk, tapuyu aldım ve akşam Ankara’ya gittim, ata evi-
nin koçanını kendisine verdiğimde duyduğu heyecan son-
suzdu. Ömrü vefa etseydi 1998 yılında orayı ona verip
sağlığında bir müze haline getirecektik. Ama vefatından yıllar
sonra Kıbrıs Devleti ve Devletimiz işbirliği ile Zorlu Töre’nin
tapusunu verdiği evi restore edip müze haline getirerek büyük
bir kadirşinaslık gösterdiler. Ben de o anlamlı merasimde hazır
bulunma şerefine erenlerdendim.
Alparslan Türkeş’i, 1965-1980 yılları arasında, Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nde zaman zaman Ankara, zaman zaman
da Adana milletvekili olarak görürüz. Burada, 1965-1969
Meclis dönemine ait iki hatırasını aktarayım.
Merhumun, Hikmet Arslanoğlu adlı değerli bir arkadaşı
vardı. Arslanoğlu, yedek subaylığını Türkeş’in yanında yap-
mış, dostlukları bundan sonra da devam etmişti.
27 Mayıs hareketinden sonra, bir gün, Arslanoğlu Türkeş’i

95

ziyaret eder. Genel müdürlerinin, askerliğini yapmadığı gerek-
çesiyle Merkez Komutanlığı’na götürüldüğünü, oysa bizzat
kendisinin gidip işlemlerini yaptıracak kadar seviyeli ve kıy-
metli bir zat olduğunu söyler. Bunun üzerine Türkeş, Merkez
Komutanlığı’nı arar ve genel müdürü serbest bıraktırır. Arka-
daşı bir süre sonra tekrar gelir ve genel müdürünün yedek
subay okulu sonrasında, Ankara’da kalmasını ve yeteneklerin-
den, bilgisinden istifade edilmesini ister. Türkeş, bu ricayı da
yerine getirir.

Aradan dört yıl geçer. Arslanoğlu, Balıkesir’den senatör se-
çilmiştir. Türkeş’le Meclis’te buluştuklarında, “Siz bizim genel
başkana söyleseniz de beni bakan yapsa“der. Türkeş. kendi-
sinin bir başka partinin genel başkanı olduğunu, kaldı ki Baş-
bakan Süleyman Demirel’e böyle bir teklifte bulunabilecek
kadar samimi olmadığını söyler. Bunun üzerine Arslanoğlu atı-
lır: “Aman albayım, nasıl tanımazsınız? Sizin telefon ettiğiniz
yedek subay Süleyman Bey’di...“

Türkeş, “Yahu bu Süleyman Bey o Süleyman Bey mi?“
diye geçirdiği şaşkınlığı, daha sonra Demirel’le sohbetlerinde
dile getirmiştir.

1997 yılında Kadri Keskin Başbakanlık Müsteşarı olur. Bir
gün yaşayan Başbakan Müsteşarları’nı bir yemekte bir araya
toplar. Tabii en yaşlı Müsteşar Alparslan Türkeş’tir.

Kadri Keskin yemekte, Başbakanlık Müsteşarlığı’nda bir-
takım eşyaları da teslim aldığını anlatır ve “-Efendim, teslim
aldığım emanetler arasında gümüş leğenler, kıymetli halılar,
değerli hediyeler var, bunların bize nasıl intikal ettiğini bile-
miyorum. Maliye Bakanlığı’nda intikallerin kaydı var mı
araştırıyorum“demiş. Türkeş bunun üzerine 27 Mayıs ihtila-
linden sonra Başbakanlıkta dört büyük kasa bulduklarını bun-
lardan ikisinin merhum Adnan Menderes’e birisinin merhum
Fatin Rüştü Zorlu’ya diğerinin de zamanın Başbakanlık Müs-
teşarı merhum Ahmet Salih Korur’a ait olduğunu tespit ettik-
lerini söyler.

Daha sonra Türkeş, on sivil hakim, altı askeri hakimi Baş-
bakanlığa davet ettiğini, bunların huzurunda kasaları açtırdı-
ğını ve açılan bu kasalara ait zabıtların bir suretinin de
kendisinde olduğunu da belirtir.

Bu kasaların içinden çıkan eşyaların bir değerlendirmesini

96

yapan Türkeş, gümüş leğenler, pırlantalarla süslü sigara taba-
kaları, özel dokutulmuş Hereke halıları, kıymetli taşlarla be-
zenmiş sigara, puro kutuları, güzel keselere yerleştirilmiş altın
liralar, nadide hediyeler de bulduklarını sözlerine ekler.

Ve o zaman öğrendim ki, Başbakan Adnan Menderes ülke-
mizi ziyaret eden yabancı devlet adamlarına, misafirlere du-
rumlarına göre hediyeler takdim edermiş. Ayrıca yabancı
misafirlerin verdiği kıymetli hediyelerin de buraya bırakıldı-
ğını öğrenir. Takdim edilmek üzere hazırlanmış bu hediyeler-
den ve emanet olarak bırakılanlardan geride kalanları bir
zabıtla orada bıraktırdığını söyleyen Türkeş: para gibi altın
gibi nakitleri de Maliye Bakanlığı’na gönderttiğini belirtir.
Daha sonra görevi bırakırlarken, bu hediyeleri bu defa kendi-
sinden sonra gelene bıraktığını söyleyince Kadri Keskin
hemen söze girer “işte devlete bağlı olmak budur. Bakın otuz-
altı sene sonra bırakılanlar hâlâ yerinde duruyor...“

İşkenceye rağmen, nezaketsizliğe rağmen Türkeş Mamak
Mahkemeleri’nde uğradığı haksızlığı şuurla ve mantıkla ba-
şından defetmişitr.

Türkeş hapiste kaybolup giden beş yılını daha sonraları:
“Bugüne kadar yaptığımız tahsili az gördüklerinden olsa
gerek, beş yılda Yusufiye’de tahsil etmemi uygun gördüler“
diye değerlendirirdi.

Başına gelenlere her zaman gülüp, geçmiştir. Yüklendiği
misyondan taviz vermeden, yoluna devam etmiştir. Mamak
mahkemelerinde ortaya koyduğu kararlı ve inançlı tavrı, uzun
yıllar mazlumlara örnek olacak bir savunmalar galerisidir. Bu
arada eklemek isterim, sinirlendiğinde: “Bu da geçer yahu”
derdi.

Avrupalıların bir sözünü eskilerimiz “Üslubu beyan, ay-
nıyla insandır“ diye tercüme ederek dil zenginliğimize ekle-
mişler. 9 Nisan 1985 günü Türkeş serbesttir. 15 Evlül 1980
günü gözaltına alınan. 12 Ekim 1980 günü tutuklanan Tür-
keş’in davası 19 Ağustos 1981’de başlamıştı. Askeri Savcı
Albay Nurettin Soyer’in 945 sayfalık iddianame ile hakkında
ölüm cezası istediği Türkeş ve arkadaşları 30. kez talep edilen
tahliye isteminde serbest kalmışlardı.

Serbestti ama o günlerde siyasetten yasaklıydı.
Siyaset yapması, aday olması seçimde oy kullanması ya-

97

saktır. Ama benim sahibi bulunduğum Yeni Düşünce’ye kısmi
seçimler dolayısıyla demeç verip. “Allah kısmet eder, seçim-
lerde oy kullanırsam oyumu MÇP’ye atacağım“demişti.

Bugünün şartları içinde “Ne var bu sözde?” sorusunu sor-
mak kolaydır. Ama o günleri yaşayanlar bilirler. bu sözleri o
günlerde sarf edebilmek inanmışlığın ve liderliğin bir kıstası-
dır, ölçüsüdür.

Zira biraz daha başa dönersek görürüz ki, tahliyesinden
sonra Ankara’da oturması bazı kişileri rahatsız etmişti. Tahli-
yesinden bir süre sonraydı evi ziyaretçilerle dolup dolup taşı-
yordu. Beş yıllık bir hasret gideriliyordu. Mayıs ayının son
günleriydi.

İstanbul’dan çağırdı. Geldim üzüntülüydü. Evinde bu kadar
insanı kabul etmesin diye haber yollamışlar. “Gelene ben nasıl
gidin, derim“ diyerek serzenişte bulunmuş ama emri ileten
şahıs; bu defa Ankara’yı bir müddet için terk etmesini arzula-
dıklarını, zarif bir üslup içinde kendisine telkin etmiş.

O günlerde Ankara’yı terk etmek pek öyle kolay değil. Zira
Türkeş beş yıllık hapisten çıkmış ve ekonomik açıdan ciddi
bir çıkmazla karşı karşıyadır. Ailecek bir seyahat bu şartlar al-
tında pek kolay gözükmemektedir. Biz bunları dertleşirken.
Manavgat’ın 1980 öncesi ilçe başkanı da bir heyetle beraber
geldi. Ziyarette bir ara bana, eğer mümkün olursa kendisini
Side de bir süre misafir edip, dinlendirmek istediklerini bunu
söylersem mutlu olacaklarını bu konuda yardımcı olup olama-
yacağımı sordu. Aldım başkanı, girdim Türkeş’in yanına...
“Efendim, başkan bizi almaya gelmiş. İzniniz olursa Manav-
gat’a, Side’ye gidiyoruz“ dedim.

Bu gerçekte büyük bir müjdeydi.
Toparlanıldı ve gidildi. Orada lakabı “Osmanlı Çeliği“olan
CKMP’nin ilk ilçe başkanlığını yapan, adından çok lakabıyla
tanınan biri vardı. Osmanlı Çeliği bizi karşıladı. “Masrafların
yarısı benden“ dedi. Ben pek bir şey anlamamıştım. Daha
sonra öğrendim ki, Osmanlı Çeliği’nin eli pek sıkıymış. Sö-
züne herkes şaşırdı. Hakikaten oradan sonra geçilen Salima
Otel’e kadar, yapılan masrafların yarısını Osmanlı Çeliği
ödedi. Nereden nereye?
Tahliyesinden sonra Celal Bayar’a ziyarete gitmiştik. Celal
Bayar’la 27 Mayıs’ın ertesi günü bir görüşmeleri olmuştu Bu

98

görüşme Harp Okulu’nda gerçekleşmişti. Eski Cumhurbaskanı
Celal Bayar gözaltındadır. Milli Birlik Komitesi adına Türkeş
yanında Kurmay Albay Mithat Ceylan’la kendisini ziyaret
eder. Devlet adına söyleyecekleri varsa, onları dinlemek ister.
Baş başa geçen görüşmelerinde devlete ait bazı işlerin devam-
lılığı açısından Türkeş’e bazı sözler ve Çankaya Köşkü’nde
bir kasa bulunduğunu söyler ve bu kasanın anahtarlarını ken-
disine verir ve ekler. “Kasanın üst gözünde devlete ait, gizli
bazı zabıt ve yazılar vardır. İkinci gözde ise, benim yurt dı-
şında yaptığım bazı harcamaların dökümleri ve onlardan
kalan bazı döviz meblağları vardır. En alt gözde ise eşime ait
bazı ziynet eşyaları vardır. Aralarında İş Bankası’na ait bazı
tahvil ve senetlerinde bulunduğunu onlarında eşinin oldu-
ğunu“ söyledikten sonra birden futursuz bir şekilde “ister ve-
rirsiniz, ister vermezsiniz“ der. Türkeş, Celal Bayar’ın bu
sözleri söylerken umursamazlığına futursuzluğuna dikkat eder.
“İster verirsiniz, ister vermezsiniz“ Daha sonra giderler, ha-
kimlerin refakatinde kasayı açarlar, hakikaten kasaların içi de-
diği gibidir. Alt gözdeki ziynet eşyalarını, kıymetli kağıtları
toplarlar bir zabıt tanzim ederler ve Bayar’ın eşine teslim eder-
ler. Teslimattan sonra alındı belgesini Türkeş, bu defa Celal
Bayar’a bilgisi için yollar.

O tarihten sonra bir daha görüşmezler.
1979 yılında Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyo-
nu’nun genel kurulu vardı. Ben eski Cumhurbaşkanı Bayar’a
gidip geliyordum. Türkeş bunu fırsat telakki ediyordu. Yan
yana gelip, gelemeyeceklerini bunun için temasımı arzuladı.
3.Cumhurbaşkanı Bayar’a böyle bir genel kurula iştirak edip
etmeyeceklerini eğer ederlerse, Türkeş’in de oraya katılacağını
ve bu buluşmanın tarihi bir husumeti ortadan kaldıracağını arz
ettim. Bayar pek mütehassis oldu.
İki tarafa da haber verdik. Ve o gün bir araya geldiler. Bu
olay basında sansasyon yarattı. Mesela merhum Abdi İpekçi
o gün yazı yazmadı ve sütununa Türkeş’le, Bayar’ın yan yana
resmini koydu.
O tarihten bir süre sonra 12 Eylül oldu. Ben YENİ DÜŞÜN-
CE’yi çıkaracağım. Türkeş benim gazeteciliğime güveniyor
ve eldeki imkanlarla yayına başlamamı istiyordu. Sıkı yönetim
kol gezerken, pek kolay değil ama giriştik bir kere... Celal

99

Bayar lütfettiler ve ilk mülakatı kendilerinle yapmama izin
verdiler. Baş yazar olarak da hem Türkeş, hem de Bayar bana
Cemal Kutay’ı önerdiler.

Tahliyesinden sonra İstanbul’da gelince Bayar’a gittik. Gös-
terdiği ilgiye, bana yaptığı hamiliğe teşekkür etti. O gün baş
başa dertleşirken, aklıma Bayar’ın bana 12 Eylül’den sonra
söylediği ve Türkeş’e iletmemi istediği söz geldi.

“İlk hedefiniz kelleyi kurtarmak olmalıdır? İhtilalde kelle
kurtarıldı mı, gerisi gelir. Ama kelle önemlidir“demişti. Onu
hatırlattığımda, Bayar kahkahayı bastı ben sizden kıdemliyim.
Benim 7 defa idamım istendi. Yedisinden de kelleyi kurtardım.
bakın şimdi sapasağlam ayaktayım. Bunu dediği zaman 101
yaşındaydı... Türkeş’ten dinlemiştim. “-Fransız İhtilali’nde -
idam edilenlerden LA SOURCE isimli aydın, kendi hakkın-
daki hükmü dinledikten sonra, kendisi de hakimlere ken-
dince hükmünü bildirmiştir: Ben milletin aklını kaçırdığı
sırada öldürülüyorum Fakat sizler de onun aklı başına gel-
diği zaman idam edileceksiniz.“

Bu değerlendirmeye, bu kıstasa büyük önem verirdi.
O, mefhumların iffetinin korunmasından yanaydı.
“Türk’ün başına çorap örmek isteyen“ şer kuvvetlerine karşı
her zaman dikkatliydi, hesaplıydı. 12 Eylül öncesinde komü-
nistlere geçit vermeyen mantığını 1990 sonrası bölücülere
karşı taviz vermeden şekillendirmişti. Devletten yana, bayrak-
tan yana, milli misaktan yanaydı. Bu konuda lafı yuvarlama-
dan ortaya koyardı. Lafı yuvarlayanlara da kızardı. Bölücü
eşkiyaya karşı tavrını ve üslubunu çizgisinde kırık olmadan
ortaya koymuştu. Hatta zaman zaman bu konuda bilgisizce söz
edenlere karşı acımasız ve tavizsiz bir üslupla cevap verirdi.
Burada bir konuya temas etmek isterim. Yazar Yaşar
Kemal’e çok kızardı. Kızgınlığının ana kaynağını Yaşar Ke-
mal’in düşüncesi oluşturmuyordu. O insanların düşüncesine
hiçbir zaman karşı olmaz veya karışmazdı.
Ama Yaşar Kemal’in mantığına kızardı. Zira o yazdığı eser-
leri “Türkeş’in deyimiyle güzelim Türkçe“ ile kaleme alı-
yordu. Güzelim Türkçe ile eserleri yayınlanıyordu. Güzelim
Türkçesiyle yazdığı romanları okunuyordu. Güzelim Türkçe
ile meşhur olmuştu. Daha sonraysa Yaşar Kemal Kürtlü-
ğü’nden söz etmeye başlamıştı. Bu konuda Türkeş, “Madem

100


Click to View FlipBook Version