TÜRKİYE’DE
BİLİM TARİHİ ARAŞTIRMALARININ
DÜNÜ ve BUGÜNÜ
Ankara Üniversitesi
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi
Bilim Tarihi Anabilim Dalı’nda Yapılan Çalışmalar
Ankara 2003
1
Türkiye’de Bilim Tarihi Araştırmalarının Kurumsallaşmasına Katkıda Bulunan
Ulu Önder MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün Aziz Hatırasına
2
TÜRKİYE’DE
BİLİM TARİHİ ARAŞTIRMALARININ
DÜNÜ ve BUGÜNÜ
Ankara Üniversitesi
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi
Bilim Tarihi Anabilim Dalı’nda Yapılan Çalışmalar
Yayıma Hazırlayanlar
Prof. Dr. Esin Kâhya
Prof. Dr. Melek Dosay Gökdoğan
Doç. Dr. Remzi Demir
Doç. Dr. Hüseyin Gazi Topdemir
Yrd. Doç. Dr. Yavuz Unat
Ankara 2003
3
İÇİNDEKİLER
I. Bölüm: Türkiye’de Bilim Tarihi Araştırmaları
Sunuş --------------------------------------------------------------------5
A. Remzi Demir, “Türkiye’de Bilim Tarihi Araştırmalarının Gelişimine
Genel Bir Bakış (1532-1993)” ------------------------ 7
B. Melek Dosay Gökdoğan ve Remzi Demir, “Ankara Üniversitesi, Dil ve
Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Bilim Tarihi Araştırmalarının Başlaması ve
Gelişmesi (Kronolojik Bir Bakış)”----------------------------------------------------66
C. Remzi Demir, “Bilim Tarihi ve Cumhuriyet Dönemi’ndeki Bilimsel
Çalışmalar” ------------------------------------------------76
II. Bölüm: Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden Bilim Tarihi Alanında Yetişen
Araştırmacılar, Araştırmalar ve Eğitim-Öğretim Etkinlikleri
A. Esin Kâhya, Melek Dosay Gökdoğan, Remzi Demir, Hüseyin Gazi
Topdemir ve Yavuz Unat, “Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesi, Felsefe Bölümü, Bilim Tarihi Anabilim Dalı’nda Yetişen
Araştırmacılar (Özgeçmişleri ve Yayınları)”---------------------------------------81
B. “1990 Yılından İtibaren Bilim Tarihi Anabilim Dalı’nda Yapılan Yüksek
Lisans ve Doktora Tezleri” -----------------121
C. “2002-2003 Öğretim Yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Felsefe
Bölümü, Bilim Tarihi Anabilim Dalı’nda Verilmekte Olan
Lisans Dersleri” --------------------------122
4
SUNUŞ
Son yıllarda Bilim Tarihi yayınlarının sayısında bir kıpırdanma
olduğunu söylemek ve yavaş yavaş bundan sonraki araştırmalara temel
olacak bir birikimin oluşmaya başladığını görmek sevindiricidir. Bu
canlanışta bilim tarihçilerinin çalışmaları kadar, TÜBİTAK gibi resmi
kurumlarla, gayri resmi yayınevlerinin yayımlamış oldukları bilim
tarihi kitaplarının büyük bir etkisi olduğu açıktır. Artık bilim tarihinde
genel bir malumat edinilmesine yetecek nicelik ve nitelikte bir birikim
oluşmuş durumdadır.
Buna karşın, bilim tarihi araştırmalarını destekleyecek ve
yönlendirecek temel yapıtlar henüz yayımlanamamıştır. Bundan
kastımız nedir?
a) Genel ve özel bilim tarihi alanlarını konu edinen çok ciltli temel
başvuru kaynakları henüz yazılamamış veya çevrilememiştir.
Dolayısıyla bugün, Türk okuyucuları ve bilginleri, bilimin gelişim
sürecini bütün ayrıntılarıyla izleyebilecekleri dört başı mamur
eserlerden mahrumdurlar ve bu mahrumiyet, bilimin doğasını
anlamayı ve bilimsel yöntemi kavramayı güçleştirmektedir. Bilim
tarihi alanında gerekli bilgi birikiminin sağlanamaması, maddî ve
manevî teşviklerin yetersiz kalması ve müşterek araştırma âdâbının
gelişmemiş olması gibi sebepler, bu neticeyi doğurmuş olabilir.
b) Bilimsel gelişimi yönlendiren ve gerek Doğu’da ve gerekse
Batı’da baş tacı edilen bilim klâsikleri, mesela Euklides,
Ptolemaios, Galenos, İbn Sînâ, Bîrûnî, İbnü’l-Heysem, İbn Rüşd,
Kopernik, Galilei, Kepler ve Newton gibi dünya bilimine yön
veren bilginlerin çeşitli dillerde yazılmış eserleri Türkçe’ye
çevrilmemiştir. Bunun iki nedeni vardır:
1) Bu eserler geçmişte kaldığı ve kullanımdan düştüğü için
yararsız ve gereksiz bulunmaktadır.
2) Bunları çevirmek başka kitapları çevirmekten daha güçtür.
Ancak insanlığın bilim alanındaki macerasını kavramak ve bilim
gibi bir etkinliğin doğasını anlamak için bu güçlüklerin üstesinden
gelmek gerekir. Felsefe Klâsikleri ve Edebiyat Klâsikleri’ni
yayımlamak için gösterilen gayretin Bilim Klâsikleri’nden esirgenmesi
düşündürücüdür; bu seçim, insanlığın bilgi birikiminin bir kısmını
önemsemek, ama çok önemli ve baskın olan diğer bir kısmını ise göz
ardı etmek demektir ki yanlıştır ve düşüncemize göre bilime yönelik
çarpık bilimsel anlayıştan kaynaklanan bir zaaftan ileri gelmektedir.
Platon’un Timaios’u Dünya’ya ilişkin bir şeyler söyler; Newton’un
Philosophiae Naturalis Principia Mathemathica’sı ise başka şeyler
söyler; birinin Türkçe’ye çevrilmeye değer bulunması, ama diğerinin
bulunmaması, insanlığın Dünya’yı kavramaya yönelik tasarımlarından
birini ihmal etmek anlamına geleceğinden yanıltıcıdır. Artık
geçmişteki düşünsel birikimi bölümlere ayırmaktan ve bir bölümünü
değerli ve bir bölümünü ise değersiz görmek alışkanlığından
5
kurtulmak gerekir; düşünsel birikimin her bölümü değerlidir ve bu
nedenle aynı ölçüde saygıya lâyıktır.
Bütün bu eksiklerine rağmen, Türkiye’de bilim tarihi
çalışmaları, sanılandan çok daha gelişmiş ve ilerlemiştir ve bu gelişme
ve ilerlemede, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi,
Felsefe Bölümü, Bilim Tarihi Anabilim Dalı da büyük bir rol
oynamıştır. 1955 yılında Felsefe Bölümü’ne bağlı bir kürsü olarak
kurulan bu araştırma birimi, aradan geçen 48 sene boyunca, gerek
eğitim ve gerekse araştırma alanlarında yapmış olduğu çalışmalar
sonucunda, Türkiye’de bilim tarihine karşı ilgi ve sevginin uyanmasını
ve güçlenmesini sağlamıştır.
Türkiye’de Bilim Tarihi Araştırmalarının Dünü ve Bugünü,
Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Bilim Tarihi
Anabilim Dalı’nda Yapılan Çalışmalar adlı bu kitap, “Türkiye’de
Bilim Tarihi Araştırmalarının Gelişimine Genel Bir Bakış, (1532-
1993)”, “Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde
Bilim Tarihi Araştırmalarının Başlaması ve Gelişmesi, (Kronolojik Bir
Bakış)”, “Bilim Tarihi ve Cumhuriyet Dönemi’ndeki Bilimsel
Çalışmalar” ve “Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi,
Felsefe Bölümü, Bilim Tarihi Anabilim Dalı’nda Yetişen
Araştırmacılar, (Özgeçmişleri ve Yayınları)” başlıklarını taşıyan dört
makaleden oluşmaktadır ve esasında, Bilim Tarihi Anabilim Dalı’nın
yarım asra uzanan tarihi boyunca hangi bilimsel araştırmaların
yapıldığını sergilemek maksadıyla yazılmıştır; dolayısıyla iki bakımdan
yararlı olacaktır. Bir taraftan Anabilim Dalı’ndan olmayanları
bilgilendirecek, diğer taraftansa Anabilim Dalı’nda çalışanları
yönlendirecektir. Çünkü bu çalışma, aynı zamanda yapılanları ve
yapılmayanları gösteren bir döküm, bir rapordur ve çalışanları,
yapılmayanlar konusunda da açıkça uyarmaktadır.
Bu küçük çalışmanın yazılması için gerekli olan desteği bizden
esirgemeyen Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Necdet
Adabağ ile Yönetim Kurulu üyelerine ve Personel Dairesi
memurlarına, Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’nın Doktora Diploması’nı
Latince’den Türkçe’ye tercüme eden Latin Dili ve Edebiyatı öğretim
üyesi Doç. Dr. Gül Özaktürk’e ve nihayet gerekli makale ve kitapların
temininde yardımcı olan Yüksek Lisans öğrencimiz İnan
Kalaycıoğulları’na teşekkürü bir borç biliriz.
Remzi Demir
Ankara 2003
6
TÜRKİYE’DE
BİLİM TARİHİ ARAŞTIRMALARININ GELİŞİMİNE
GENEL BİR BAKIŞ
(1532-1993)
Doç.Dr. Remzi DEMİR
"Târîh, yalnız erbâb-ı hükûmet için değil, efrâd-ı millet için elzemdir."
(Nâmık Kemâl)
Giriş
Son yıllarda, Dünya’daki çeşitli eğitim ve araştırma kuruluşlarında, ulusal bilim
etkinliklerinin doğasını anlamaya ve kavramaya yönelik bilim tarihi çalışmaları,
giderek yoğunlaşmış ve bütün saygın üniversitelere yayılan bilim tarihi bölümleri ve
enstitüleri, evrensel amaçlar yanında, ulusal çıkarlar için de örgütlenmeye
başlamışlardır; öyle görünmektedir ki bugün, bilim tarihi araştırmaları iki temel işlev
yüklenmiştir:
(1) Bunlardan birisi, tarih boyunca gerçekleştirilen ulusal bilim etkinliklerinin
nitelik ve niceliğini belirlemek ve bunların evrensel bilim etkinlikleri içindeki
yerlerini saptamaktır.
(2) Diğeri ise, ulusal ve evrensel nitelikteki bilim tarihi birikimlerinden
yararlanarak, kısa ve uzun vadede, bilim eğitimini ve bilim politikasını yeniden
düzenlenmek ve çağın koşullarına uygun bir şekle kavuşturmaktır.
Buradan da anlaşılmaktadır ki bilim tarihi, artık bir ülkedeki bilimsel yaşamın
önemli ve değerli bir unsuru konumuna yükselmiştir. Nitekim Dünya
üniversitelerinde bilim tarihi etkinliklerinin giderek yayılması ve güçlenmesi, bunun
bir kanıtı olarak görülmelidir.
Bilim tarihi araştırmalarının geçmişi, Türkiye’de XIX. yüzyılın sonu ile XX.
yüzyılın başlarına kadar geri gitmektedir; ancak Sâlih Zeki Bey ile Adnan Adıvar gibi
bilginlerin yapmış oldukları çalışmalar sonucunda, yavaş yavaş tanınmaya ve
sevilmeye başlamıştır; üniversite içine girmesi ve öğretimin bir parçası olması içinse,
Aydın Sayılı’yı beklemek gerekmiştir.
Bilindiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal
Atatürk, Türkiye’de çağdaş bilimlerin yanında, bilim tarihinin de gelişebilmesi için
Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’yı, Amerika Birleşik Devletleri’ne göndermiş ve onun,
bilim tarihi alanında dönemin en büyük bilim tarihçisi olan George Sarton’ın
denetiminde doktora yapmasını sağlamıştır. Bu doktora, bilindiği kadarıyla, Dünya
üniversitelerinde verilen ilk doktoradır. Daha sonra Sayılı, Türkiye’ye dönmüş ve
1955 yılında, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde, Bilim Tarihi
Kürsüsü'nü kurarak, bu alanda dersler vermeye ve araştırmalar yapmaya başlamıştır.
Böylece Dünya’daki diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, oldukça erken sayılabilecek
bir tarihte, bilim tarihi, Türk bilimsel ve düşünsel yaşamının ayrılmaz bir unsuru
haline gelmeye başlamıştır.
7
Fakat ne yazık ki gerek Sayılı’nın ve gerekse onun yetiştirmiş olduğu
öğrencilerin, bütün bilimsel ve eğitsel çabalarına karşın, bilim tarihi, Türk
üniversitelerinde, bir siyaset tarihinin, bir edebiyat tarihinin ve hatta bunlara göre çok
daha sonra kurulan bir sanat tarihinin kazandığı konum ve saygınlığa yaklaşamamış
ve özellikle de, son birkaç yılda neredeyse Türk akademik hayatından büyük ölçüde
dışlanmıştır. Bir bilim alanının giderek ortadan kalkmasıyla sonuçlanacak böyle bir
gelişme, Türkiye’deki düşünsel ve bilimsel ortam için, gerçekten de büyük bir
kayıptır ve bu gidiş, elbette temel bilim alanlarına duyulan gerçek ilgi ve sevginin
giderek azalmakta olduğunun kanıtlarından biri olarak görülmelidir; bilimlerin çok
fazla rağbet görmedikleri bir ortamda, bunların oluşumu ve gelişimi ile ilgilenen bilim
tarihinin de rağbet görmemesi çok doğaldır.
Bu makalemizin maksadı, Osmanlı Dönemi’nden Cumhuriyet Dönemi’ne
uzanan süreçte, Türk bilim tarihçiliğinin, yani bilim tarihi yazarlığının gelişim
biçimini ve aşamalarını ana-çizgileriyle tanıtmaktır; böylece aradan geçen çok kısa bir
süre içinde, bilim tarihi çalışmalarının nereden nereye geldiği çok iyi görülecek ve bu
kadar araştırmacının ömrünü adamış oldukları bu alanın yararı ve önemi, sanırım
daha iyi anlaşılabilecektir.
Tarih
Bilindiği gibi, Türkçe'de tarih1 kelimesi üç ayrı anlamda kullanılmıştır :
(1) Bir olayın gerçekleştiği anı bildirirken, meselâ falanca olay 8 Eylül 1356
tarihinde gerçekleşmiştir derken.
(2) Takvim başlangıcına işaret ederken.
(3) Geçmişi araştıran tarih biliminden söz ederken2.
Arapça'da tarih ilmine işaret eden iki terim mevcuttur: “ilmü'l-ahbâr” ve
“târîh”. Bunlardan ikinci terimin, Câhiliyye Dönemi edebiyatında ve ilk tarih
eserlerinde mevcut olmadığı, ancak meşhur muhaddislerden el-Buhârî'nin (810-870)
hadis râvîlerinin kısa hayat hikayelerini anlatan eserlerine bu adı vermesinden sonra
lisana girdiği anlaşılmaktadır3. Öyleyse tarih ilminin, Yunanlılar’dan alınan Aklî
İlimler’den değil de, İslâmiyet’in doğuşundan sonra Müslümanlar tarafından
geliştirilen İslamî İlimler’den sayılması gayet doğaldır. Nitekim, Aristoteles ile onu
takip eden Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozofların, tarihi ilimden saymamaları ve yapmış
oldukları ilim tasniflerinde tarihe yer vermemeleri bu tesbiti doğrulamaktadır4. Öte
1 Târîh terimi, bir olayın olduğu anı belirlemek için tarih koymak anlamına gelen “v-r-h”
kökünden türetilmiştir ve Hicaz Arapçası’nda “Ay” demektir; buna göre, “Tarih”in anlamı,
gerçekte “Ay”ın tarifi demek olur ki bu anlam bir taraftan “bir olayın vadesinin
belirlenmesi”ni ve diğer taraftan da “bir olayın oluş anının belirlenmesi”ni ifade eder;
böylece tarih ile takvim sözcükleri arasındaki anlam ilişkisi mutlak bir biçimde açığa çıkar;
çünkü Araplar’da takvim, Ay’ın safhalarına göre düzenlenmiştir, yani “Kamerî”dir; bkz.,
M.Şükrü Akkaya, Tarih Metodu ve Felsefesi Notları, Ankara 1938, s.10 ve M. Plessner,
“Tarih”, İslâm Ansiklopedisi, Cilt 11, İstanbul 1979, s.777-782.
2 Daha geniş bilgi için bkz., M.Şükrü Akkaya, s.13-14.
3 F. Rosenthal, A History of Muslim Historiography, İkinci Baskı, Leiden 1968, s.11;
Buhârî'nin Târîh adını taşıyan birkaç eseri vardır. Bunlar arasında en muteber olanı yaklaşık
13.000 râvî hakkında bilgiler veren et-Târîhu'l-Kebîr adlı eseridir; geniş bilgi için bkz.,
Mücteba Uğur, Buhârî, Ankara 1989, s.60-61.
4 Ahmet Arslan, İbni Haldun’un İlim ve Fikir Dünyası, Ankara 1987, s.56. Rıza Tevfîk Bey,
Aristoteles’in ilim tasnifi hakkında şu malumatı vermektedir: Öncelikle hikmet, hikmet-i
nazariye ve hikmet-i ‘ameliye olmak üzere ikiye ayrılır. Hikmet-i nazariye üç ilimden, yani
8
yandan, Yunanca'dan Arapça'ya yapılmış olan çeviriler arasında Herodotos (M.Ö.484
? - 430 ile 420 arası), Thukydides (Yaşadığı dönem M.Ö. V. yüzyılın ikinci yarısı) ve
Ksenofon (M.Ö.431-350'den kısa bir süre önce) gibi meşhur Yunan tarihçilerinin
eserlerine rastlanmamış olması da, İslâm Medeniyeti içinde oluşan tarih ilminin veya
tarih yazıcılığının, yine bu medeniyete mahsus etmenlerin tesiriyle hayatiyet
kazandığı tahminini güçlendirmektedir.
Müslüman yazarlar tarafından yapılmış olan ilim tasniflerinde, tarihin hemen
her zaman İslâmî İlimler arasında anılmış olduğunu görüyoruz. Mesela, el-
Hârizmî'nin Mefâtihü'l-‘Ulûm'unda, ilimler, “Şeriat İlimleri” ve “Yabancı İlimler”
diye ikiye ayrılmış ve “‘İlmü'l-Ahbâr” denilen tarih, Şeriat İlimleri arasına
yerleştirilmiştir. Gazzâlî ise İhyâ’u ‘Ulûmi'd-Dîn adlı eserinde, tarihi, "‘Ulûmü'l-Âsâr
ve'l-Ahbâr" adıyla “Şerî İlimler” topluluğuna sokmuş ve tefsir, fıkıh, kıraat gibi
tamamlayıcı ilimler arasında saymıştır5.
İslâm Tarihçiliğinin Doğuşu ve Gelişimi
İslam tarihçiliğinin doğuşunda ve gelişiminde şu unsurların etkili olduğu
anlaşılmaktadır :
(1) Kur’ân-ı Kerîm’de geçen tarihî kıssaların tarih bilincinin teşekkülünde etkili
olduğu tahmin olunabilir6. Bu kıssaları içeren âyetlerin tefsiri maksadıyla Ahd-i
Atîk'ten ve diğer kaynaklardan tarihî malumatın derlenmesi gerekmiş ve bu
gereksinim, müfessirleri tarihî araştırmalara yöneltmiştir7.
(2) Allah'ın elçisi olan Hazret-i Muhammed'in fikir ve faaliyetlerini derlemeye
yönelik hadis araştırmaları, Peygamber’in hayatını anlatan ve “Sîre” denilen mufassal
biyografilerle, İslâmiyet’in yayılışı sırasındaki ilk savaşlarını anlatan ve “Megâzî”
denilen askerî tarihlerin yazılmasına sebep olmuştur8. Daha sonra, Dört Halife
ilâhiyyât, riyaziyyât, tabî‘iyyât ve hikmet-i ‘ameliye ise yine üç ilimden yani ahlâk
(ethique), ‘ilm-i tedbîr-i menzil (économie domestique), ‘ilm-i tedbîr-i medîne’den
(politique) oluşur. Bugün ayrı birer ilim dalı teşkil eden bir çok bilgiler de politikanın
hudutları içine girer: sosyoloji, fenn-i idare, siyaset-i dahiliyye ve hariciyye vs. İslâm
hükemâsı, tamamen ve aynen bu tasnif planını kabul etmişlerdir; bkz., Rıza Tevfîk,
“Classification des sciences (Tasnîf-i ‘Ulûm)”, Mufassal Kamûs-ı Felsefe, Cilt 2, İstanbul
1330, s.373 vd.
5 Arslan, s.56-57. Daha geniş malumat için bkz., Rosenthal, 30-41. Kısa bir değerlendirme
ve birkaç ilim tasnifi için bkz., Ümit Meriç Yazan, Cevdet Paşa'nın Toplum ve Devlet
Görüşü, Üçüncü Baskı, İstanbul 1992, s.15-17.
6 Mesela Tâ-Ha Sûresi'nde (20), Hz.Musa'nın İsrail Kavmi’ni Mısır'dan çıkarması hikaye
edilmektedir; Kur'ân-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Meâl), On Dördüncü Baskı, Ankara 1987,
s.311-321.
7 Hizmetli'ye göre, Hz.Muhammed'in yaptığı davetin ihtiva ettiği tarihî malumat,
Müslümanlar arasındaki tarihçilik faaliyetinin ve tarih araştırmaları hareketinin asıl
kaynağını teşkil etmiştir, bkz., Sabri Hizmetli, İslam Tarihçiliği Üzerine, Ankara 1991, s.43-
44. Ahmet Arslan da, İslâm tarihçiliği ile İslâmiyet arasındaki derin bağlara işaret etmekte
ve Kur’ân-ı Kerîm ve Hadisler’de, insan geçmişi olarak tarihin anlamı, değeri, amacı
üzerine genel ve kısa nitelikte bazı düşüncelerin mevcut olduğunu belirtmektedir (Arslan,
s.57-58). Bu düşünceler incelendiğinde görülecektir ki, Kur’ân-ı Kerîm ve Hadisler’deki
tarihî bakışın maksadı, tarihî olaylardan ibretler alınmasını sağlamaktır.
8 İslâm Dünyası’nda, sîre sahasında Ebû Muhammed Abdülmelik ibn Hişâm'ın (ö. 823)
Sîre'si (Bu eserin Türkçe tercümesi Türk Tarih Kurumu tarafından neşredilmiştir, bkz., İbn-i
Hişâm, Hz.Muhammed'in Hayatı, Çevirenler: Neşet Çağatay-İzzet Hasan, Ankara 1992),
megâzî sahasında ise Muhammed ibn Ömer el-Vâkidî'nin (747-823) Kitâbü'l-Megâzî'si
yaygın bir kabul görmüştür. Ignace Goldziher, Klasik Arap Literatürü, Çevirenler: Azmi
9
Dönemi ile Emevîler ve Abbasîler Dönemleri’ndeki siyasî ve askerî olayların ilave
edilmesiyle İslâm tarihçiliğinin kapsadığı konuların sahası biraz daha genişletilmiştir9.
(3) Fetihler esnasında, İranlılar’la ve Bizanslılar’la karşılaşan Araplar,
üstünlük davası güdebilmek ve kendi inançlarını ve medeniyetlerini fikren
savunabilmek için tarihî araştırmalara yönelmek ve geçmişten derledikleri bilgilerden
yararlanmak mecburiyetinde kalmışlardır10. Bu etmen de, Ortaçağ İslâm Dünyası’nda
tarihçiliğinin gelişiminde etkili olmuştur.
İslâm Tarihçiliğinin Temel Özellikleri
İslâm tarihçiliğinin temel özellikleri ise şöylece sıralanabilir:
(1) İslâmî inanca göre, Allah'ın aklındaki “İlâhî Plân”ın görünümlerinden biri
olan İslâm Cemaati Tarihi11, ilk insanın, yani Hazret-i Âdem'in yaratıldığı an ile
tarihçinin eserini yazdığı dönem arasındaki gelişmeleri kapsar.
(2) Tarih, döngüsel değil, doğrusal bir gelişim çizgisi izler. Varediliş (Yaratılış)
ile başlar ve Yokediliş ile biter. Kıyamet, yeni bir dünyevî yaşamın değil, uhrevî
yaşamın başlangıcıdır ve uhrevî yaşam sonsuza değin sürecektir.
(3) Her şey Tanrı tarafından belirlenmiştir; dolayısıyla bütün tarihî olaylar
kaderin eseridir.
Bilindiği gibi, son birkaç asra kadar, Doğu'da ve Batı'da, tarihçileri ilgilendiren
konular, öncelikle siyasî ve askerî hadiseler olmuş, medeniyet tarihi ise genellikle
ihmal edilmiştir. Peygamberler, halifeler, sultanlar, sadrazamlar, vezirler ve
kumandanlar gibi toplumsal örgütlenmede yönetici kesimini teşkil eden insanların
çevresinde gelişen hadiseler gözlenmiş ve kaydedilmiş, diğer kesimlerle ve bu arada
âlim ve bilginlerle12 (ya da bunların eserleri ve ilmî faaliyetleriyle) ilgili hadiselere
pek fazla itibar edilmemiştir13.
Yüksel ve Rahmi Er, Ankara 1993, s.134-135; ayrıca yukarıdaki tarihçilerle eserleri
hakkında daha geniş malumat için bkz., Hizmetli, s.125-128.
9 H.A.R.Gibb, "Tarih", İslam Ansiklopedisi, İkinci Baskı, Cilt 11, İstanbul 1979, s.784;
Hizmetli, s.45.
10 Gibb, s.786.
11 İlâhî Plân’ın diğer tezâhürü ise, ilk insanın yaratılışından sonra beşerî tarihi de kapsayan
tabiat tarihidir.
12 İslâm Ortaçağ ve Yakınçağ’ında (ve bu arada doğal olarak Osmanlılar’da da) bilim
anlayışı, günümüz bilim anlayışından bir hayli farklıydı ve Osmanlılar’ın ilim kavramı ile
işaret ettikleri şeyin sınırları, bugün bilim kavramıyla işaret ettiğimiz şeyin sınırlarından çok
daha genişti. Arapça’dan ödünç alınmış olan "ilim" kavramı, matematik bilimlerinin, doğa-
bilimlerinin, insan-bilimlerinin ve uygulamalı bilimlerin yanında, kaynağı (akıl veya vahiy)
ve elde ediliş yöntemi (gözlem-deney veya nakil) ne olursa olsun her türlü düzenli ve tutarlı
"bilgi örgüleri"ne (ve bu arada dinî disiplinlere de) delâlet ediyordu. Âlim, dinî ilimler başta
olmak üzere, hemen her sahada derin bilgiye ulaşmış kişi demekti; ama bir kimsenin âlim
olabilmesi için aynı zamanda amelinin de (yani davranışlarının da) dine ve dinden beslenen
ahlaka uygun olması gerekiyordu. Dinî ve ahlakî kurallara riayet etmeyen bir kimseye âlim
denemezdi. Öyleyse, ilmi (ve âlimi) amelsiz, yani kötü amelle birlikte düşünmek mümkün
değildi. XVI. yüzyılın önde gelen biyografya ve bibliyografya alimlerinden Taşköprülüzâde
Mehmed Efendi'nin Mevzû‘âtü'l-‘Ulûm (İlimlerin Konuları) adlı eserinde 300'den fazla
ilimden bahsedilmektedir. Bunlar arasında, mesela ikinci cildin başlarında "İlmu Mehârici'l-
Hurûf" ve "İlmu'l-Vukûf", yani Arap alfabesindeki harflerin doğru telaffuz şekillerine ve
Kur’ân-ı Kerîm okunurken nerelerde ne kadar durulacağına ilişkin bilgiler, ayrı ayrı
"ilim"ler olarak anılmıştı; bkz., Aydın Sayılı, "Bilim Tarihi Perspektifi İçinde Bilgi ve
10
Bununla birlikte, Ortaçağ İslâm Dünyası’nda müfessir, muhaddis, fakih ve
mütekellim gibi din âlimlerinin, sûfîlerin ve ediplerin yanı sıra bilginlerin, filozofların
ve hekimlerin hayat hikayeleri ile eserlerinin isimlerini tanıtan çok sayıda çalışmaya
tesadüf etmek mümkündür. Ancak bu eserler, birer "bilim tarihi" eseri olmaktan
ziyade, bilim tarihçilerine bilgi sağlayan biyografik ve bibliyografik mahiyetteki
derlemelerdir14.
Bunlar arasında en meşhurları, İbnü’n-Nedim'in (910-995) Kitabü'l-Fihrist'i
(988), Celâleddin el-Kıftî'nin (ö.1248) Târîhü'l-Hükemâ'sı, İbn Ebî Usaybi‘a'nın
(1198-1270) ‘Uyûnü'l-Enbâ fî Tabakâti'l-Etibbâ'sı ve İbn Hallikân'ın (1211-1282)
Vefayâtü'l-A'yân'ıdır (1274)15.
Meselâ, İbn Hallikân, Vefayâtü'l-A'yân'ında16, büyük Türk düşünürlerinden
Fârâbî'nin (870-950) hayatı hakkında gerçek olup olmadığı kuşkulu olan birçok
rivayet aktarmış, ama Fârâbî'nin eserlerini ayrıntılı bir biçimde tanıtmadığı gibi, bilim
tarihindeki (ve felsefe tarihindeki) yerini ve önemini gösterecek değerlendirmelere de
girişmemiştir. Bilim tarihçileri, bir bilim adamının hayat hikayesini ihmal etmezler
(ve yazarken güvenilir olmayan bilgileri kullanmazlar); ama bilimsel ilgilerini,
çoğunlukla, bilginlerden günümüze kalan yazma ve basma kitaplara çevirirler ve
yazarlara, yapıtlarına göre değer biçerler. Bu yüzden bir bilim tarihi araştırması, her
şeyden önce, bilimsel yapıtların anlaşılmasına yönelmiş bir araştırma olarak
görülmelidir.
Bunların dışında, Ortaçağ İslâm Dünyası’nda ortaya çıkan ve ilimleri tasnif ve
bu bağlamda konuları, maksatları ve yararları bakımından tarif etmeye yönelik
eserleri de burada hatırlatmakta yarar vardır. Bunlar arasında, meselâ Câbir ibn
Hayyân’ın (ö.815) Kitâbü’l-Hudûd’unun, el-Kindî’nin (Yaklaşık 796 - Yaklaşık 870)
Mâhiyetü’l-‘İlm ve Aksâmihi’si ile Aksâmü’l-‘İlmi’l-İnsî’sinin, el-Fârâbî’nin İhsâ’ü’l-
‘Ulûm’unun, Ebû Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Hârizmî’nin (ö.997)
Mefâtîhu’l-‘Ulûm’unun, İbn Sînâ’nın (ö.1037) Aksâmü’l-‘Ulûmi’l-‘Akliyye’si ile
Risâle fî’l-Hudûd’unun, Fahreddîn er-Râzî’nin (1149-1209) Hadâ’iku’l-Envâr fî
Hakâ’iki’l-Esrâr adıyla da bilinen Câmi‘u’l-‘Ulûm’unun (1178)17, İbnü’l-Ekfânî’nin
(ö.1348) İrşâdü’l-Kâsıd ilâ Esne’l-Makâsıd’ının18 ve nihayet Hindistanlı âlim ve
devlet adamı Muhammed Sıddîk Hasan Han el-Kannevcî’nin (ö.1890) Ebcedü’l-
‘Ulûm’unun (1873)19 müstesna bir yeri bulunmaktadır20.
Bilim", Bilim Kavramı Sempozyumu Bildirileri (15 Mayıs 1984), Ankara 1985, s.10; ayrıca
Osmanlılar’ın bilim anlayışına ilişkin küçük bir deneme için bkz., Remzi Demir,
Osmanlılar’da Bilimsel Düşüncenin Yapısı, Ankara 2001.
13Bu tutum gayet doğaldır. Çünkü eski dönem tarihçileri (meselâ Osmanlı vak‘anüvîsleri),
siyasî ve askerî hadiseleri, yönetimin istemleri doğrultusunda kaydetmekle görevli devlet
memurlarıydı ve bu nedenle, bilim tarihi yazmak için gerekli olan teşvik ve donanıma sahip
değillerdi.
14 Meşhur şarkiyatçılardan Goldziher'in, Celâleddin el-Kıftî ile İbn Ebî Usaybi‘a'nın
eserlerini birer bilim tarihi eseri olarak değerlendirmesi hatalıdır; bkz., Goldziher, 1993,
s.125.
15 İbn Hallikân ve eseri hakkında bkz., C.Brockelmann, “İbn Hallikân”, İslâm Ansiklopedisi,
Cilt 5/2, İstanbul 1988, s.745-746.
16 İbn Hallikân, Vefayâtü'l-A'yân, Türkçe'ye Çeviren: Mehmed ibn Mehmed Rodosîzâde,
Cilt II, İstanbul 1280 (1864), s.195-199; (EK-1)’e bakınız.
17 Ayrıntılı bilgi için bkz., Rıza Kurtuluş, “Câmi‘u’l-‘Ulûm”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt
7, İstanbul 1993, s.134.
18 Ayrıntılı bilgi için bkz., İhsan Fazlıoğlu, “İbnü’l-Ekfânî”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt
21, İstanbul 2000, s.22-24.
19 Ayrıntılı bilgi için bkz., Cevat İzgi, “Ebcedü’l-‘Ulûm”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 10,
İstanbul 1994, s.70-71.
20 Bu tür eserler üzerinde yapılacak ayrıntılı incelemeler sonucunda, Müslümanlar arasında
yürürlükte bulunan bilim anlayışının nasıl oluştuğunu ve süreç içinde nasıl değiştiğini
11
Bunlardan Ebû Nasr Muhammed ibn Muhammed ibn Tarhan ibn Uzluğ el-
Fârâbî, Doğu’daki ve Batı’daki tasnif çalışmalarına etkide bulunan İhsâ’ü’l-
‘Ulûm’unda (İlimlerin Sayımı), ilimleri, Aristoteles’ten farklı olmak üzere,
(a) Filoloji,
(b) Mantık,
(c) Matematik (aritmetik, geometri, optik, astronomi, müzik, mekanik ve
kaldıraçlar bilimini içerir),
(d) Fizik ve Metafizik,
(e) “Medenî İlimler” olarak adlandırdığı ahlâk ve siyaset ile fıkıh ve kelâm
olmak üzere beşe ayırmış21 ve Aklî İlimleri, oldukça doyurucu bir biçimde tanıtmıştır;
bu nedenle İhsâ’ü’l-‘Ulûm, kendisinden sonra yazılan bu tür eserlerde çok
rastlanmayan bir özelliğe sahiptir. Naklî İlimler’e gelince, Fârâbî, eserinin sonunda
bunlardan sadece fıkıh ve kelâma yer vermiş, ama söz konusu ilimleri muhtasar, fakat
felsefî bir tarzda tanıtmıştır22.
Fârâbî’nin İhsâ’ü’l-‘Ulûm’undan, bir Osmanlı düşünürü olan Saçaklızâde’nin
(1679-1732) Tertîbü’l-‘Ulûm’una uzanan yaklaşık 800 yıllık süreçte, ilimleri tasnif ve
tertip gayretlerinde gözlemlenen en ilgi çekici noktalardan birisi, dinî (ve belirli bir
andan sonra tasavvufî) bakışın yavaş yavaş Müslüman âlimlerin ilim anlayışını
kuşatmış ve belirlemiş olmasıdır; öyle ki bu gelişmenin bir sonucu olarak, daha
Osmanlı Dönemi öncesinde, Müslümanlar arasında yürürlükte olan bütün ilimler,
İslâmiyet ile olan münasebetleri bakımından tartılmaya ve resmî eğitim kurumları
olan medreselerde okutulan dersler ise, bu doğrultuda belirlenmeye başlanmıştır.
XIV. yüzyılda meşhur Arap tarihçilerinden İbn Haldûn (1332-1406),
Mukaddime'sinde, İslâm Dünyası’ndaki bilimsel etkinliklerin niteliğine ve gelişimine
ilişkin bazı bölümlere yer vermek suretiyle, tarih ilminin sahasını önemli ölçüde
genişletmiştir. Fakat sonraki Müslüman tarihçiler, İbn Haldûn'un yasalar bulmaya
yönelik nedenci tarih anlayışının değerini, gereği gibi takdir edememişler ve
geleneksel siyasî ve askerî tarihçilik anlayışını sürdürmüşlerdir. Bu arada, Ortaçağ
İslâm Dünyası’nda bilimsel etkinlikler yavaşlamaya ve tarihçilerin dikkatinden
giderek daha fazla uzaklaşmaya başlamıştır.
Bütün bunlara karşın, bu tür eserlerin, Ortaçağ’daki bilimsel çalışmaların daha
iyi anlaşılması ve bilim anlayışının daha doğru kavranması bakımından, biyografi ve
bibliyografi tarzındaki eserlerden, çok daha yararlı olduklarını vurgulamak gerekir.
Batı'da ise, XII. ve XVI. yüzyıl Rönesansları’yla birlikte yeni bir uyanış
dönemine girilmiş ve bilim yeniden değer ve önem kazanmıştır. Müslümanlar’ın
yeterince sahip çıkmadıkları bilim mülküne, Hıristiyanlar (veya Avrupalılar) talip
olmuş ve özellikle matematik, astronomi, fizik ve kimya gibi alanlarda yürütülen
çalışmalar sonucunda, geniş ve derin bir bilgi birikimi oluşturulmuştur.
Gelişmeler burada da kalmamıştır. XVII. ve XVIII. yüzyıldan, yani Bilimsel
Devrimler Çağı ile Aydınlanma Çağı’ndan başlayarak, bilimsel birikim, teknoloji
belirlemek mümkün olabilecektir. Bu girişim, sadece geçmişteki bilim anlayışını daha iyi
kavramak için değil, fakat aynı zamanda gelecekteki bilim anlayışını daha iyi kurmak için
de gereklidir; çünkü İslâm ülkelerinde yaşayanların bilime bakışlarında, geçmişten aktarılan
görüş ve inançların hâlâ etkili oldukları gözlenmektedir.
21 Eser hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz., Fârâbî, İhsâ’ü’l-‘Ulûm (İlimlerin Sayımı),
Türkçe’ye Çeviren: Ahmet Ateş, 3. Baskı, İstanbul 1990, s.46-53 ve Mahmut Kaya,
“İhsâ’ü’l-‘Ulûm”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 21, İstanbul 2000, s.549-550.
22 Öyle anlaşılmaktadır ki İbn Sînâ, Fârâbî’nin aksine, ilimleri tasnif ederken fıkıh ve
kelâma da yer vermemiş ve dolayısıyla, Naklî İlimler’i tamamen incelemesinin dışında
tutmuştur; bkz., Ali Durusoy, “İbn Sînâ”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 20, İstanbul 1999,
s.324.
12
aracılığıyla günlük yaşama da müdahalelerde bulunmaya ve yavaş yavaş gündemi
belirlemeye başlamıştır. Bu noktadan sonra, tarihçilerin bu gelişmeleri göz ardı
etmeleri ve bilimin doğuşunu ve gelişimini bir araştırma konusu haline getirmemeleri
olanaksızlaşmıştır; bu nedenle XIX. yüzyıl, diğer bazı araştırma alanlarının yanı sıra,
“Bilim Tarihi”nin de doğuş çağıdır.
Türkiye’de Bilim Tarihi Yazıcılığının Gelişimi
Türk bilim tarihi yazıcılığı, Türk düşüncesinde büyük bir dönüşümün
yaşandığı, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın birinci yarısı arasındaki
yaklaşık yüz yıllık uyanış sürecinde Batı’dan aktarılan düşünsel etkinliklerden biridir;
yani geleneksel tarih yazıcılığıyla hemen hemen hiçbir bağlantısı yoktur; maksadı ve
yöntemi açısından bakıldığında, doğrudan doğruya Batılı bir anlayışın ve yaklaşımın
ürünüdür.
Eğer, yukarıda belirtmiş olduğumuz hususlara rağmen, bilimleri ve bilginleri
kısaca tanıtan geleneksel tarih yazıcığını ve Hıristiyan araştırmacılar tarafından,
Müslümanlar’a ve Türkler’e yöneltilen eleştirileri karşılamayı amaçlayan “reddiye”
türündeki savunma yazıcılığını, birer bilim tarihi etkinliği olarak düşünür ve
benimsersek, Türk bilim tarihi yazıcılığının doğuşunu XVI. yüzyıla kadar geri
götürebilir ve 4 farklı gelişim dönemi altında inceleyebiliriz.
Okuyucular da taktir edeceklerdir ki bu hacimdeki bir çalışmada, Türk bilim
tarihini ilgilendiren bütün yazarları ve eserleri, ismen de olsa anmak mümkün
değildir; asıl maksadımız, bilim tarihi yazıcılığının Türkiye’de geçirmiş olduğu
aşamaları belirlemek ve bunların genel özelliklerini tartışmak olduğu için, burada bu
aşamaları simgeleyen birkaç şahsa ve esere temas etmekle yetinilmiştir.
BİRİNCİ DÖNEM
Türk Bilim Tarihinin Temel Kaynaklarının Ortaya Çıkışı
Bilim tarihi çalışmalarının kaynakları arasında sayılması gereken biyografik ve
bibliyografik eserler üzerinde müstakil bir araştırma yapılmamıştır; ama bazı
kaynaklardan derlenen bilgiler, bu konunun oldukça erken dönemlerden itibaren
Osmanlı âlimlerinin ilgisini çekmeye başladığını göstermektedir; meselâ Fâtih
Dönemi’nin önde gelen bilginlerinden ve düşünürlerinden birisi olan Molla Lütfî’nin
(? - 1494), Mevzû‘âtü’l-‘Ulûmi’l-‘Arabiyye ve’ş-Şer‘iyye (1494) adlı eserinin burada
öncelikle anılması gerekir.
Taşköprülüzâde Ahmed Efendi
Bu tür eser veren yazarlar arasında XVI. yüzyıl âlimlerinden Taşköprülüzâde
Ahmed Efendi'nin (1495-1561) seçkin bir yeri bulunduğu anlaşılmaktadır. Mîrîm
Çelebi’nin de öğrencileri arasında yer alan Taşköprülüzâde, özellikle biyografik ve
bibliyografik çalışmaları sonucunda, Türk bilim tarihi araştırmaları için gerekli olan
büyük bir tarihî malumat biriktirmiştir.
Bu türden eserleri arasında, en erken tarihli olanı Nevâdirü’l-Ahbâr fî
Menâkıbi’l-Ahyâr (İstanbul 1532) adını taşımaktadır. Üç fasıl üzere düzenlenmiş olan
bu eserde, Birinci Fasıl sahâbe ve âbidlere, İkinci Fasıl müctehidlere ve Üçüncü Fasıl
ise hakîm, müneccim ve tabiblere ayrılmıştır ve yazılırken, Ebû Muhammed’in
Siyerü’s-Sahâbe’sinden, İbn Hallikân’ın Vefayâtü’l-A‘yân’ından ve el-Şehristânî’nin
Târîhü’l-Hükemâ’sından büyük ölçüde alıntılar yapılmıştır23.
23 M.Münir Aktepe, “Taşköpri-zâde”, İslâm Ansiklopedisi, Cilt 12/I, İstanbul 1979, s.42-45.
13
Taşköprülüzâde Ahmed Efendi’nin konumuz açısından en önemli eseri, Arapça
olarak yazdığı Miftâhü's-Sa‘âde ve Misbâhü's-Siyâde'sidir (İstanbul 1541). XVI.
yüzyılda Osmanlı Memleketleri’nde bilinen ve öğretilen bütün ilimleri, bazı
hususiyetlerine göre tasnif ve konuları, maksatları ve yararları bakımından ana
çizgileriyle tavsif eden bu çalışma, dönemin bilim anlayışının yakından ve derinden
kavranabilmesi açısından çok önemli olmasına karşın, bugüne değin, bir bilim tarihi
araştırmasına konu olmamıştır. Şayet Miftâhü's-Sa‘âde ile bundan önceki ve sonraki
asırlarda yazılmış benzer eserler karşılaştırmalı olarak incelenirse, Türkler’in,
Çağdaşlaşma Dönemi öncesinde, bilimlere bakışı ve bunun gerekçeleri doğru bir
biçimde sergilenebilecektir.
Taşköprülüzâde’nin, Türk ilim aleminde büyük bir ilgiyle karşılanan bu kitabı,
oğlu Kemâleddin Mehmed Efendi (1552-1621) tarafından bazı ilaveler yapılarak
Mevzû‘âtü’l-‘Ulûm adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir; bu tercüme, sonradan,
İstanbul’da Hicrî 1315 (Milâdî 1897/1898) yılında iki cilt olarak basılmıştır24.
Miftâhü's-Sa‘âde ve Misbâhü's-Siyâde'nin, ayrıca Medînetü’l-‘Ulûm (İstanbul
1560) adıyla, yine Taşköprülüzâde Ahmed Efendi tarafından yapılan bir muhtasarı da
bulunmaktadır.
Taşköprülüzâde Ahmed Efendi, eş-Şakâ’ikü'n-Nu‘mâniyye fî ‘Ulemâ’i'd-
Devleti'l-‘Osmâniyye (İstanbul 1558) adlı Arapça eserinde ise, Osman Gazi
Dönemi’nden başlayarak Kânûnî Sultan Süleymân Dönemi’nin sonlarına kadar gelen
on padişah döneminde, Osmanlı Devleti’nin yönetimi altındaki memleketlerde
yaşamış ve çalışmış olan 502 âlim ve şeyhin hayatını ve eserlerini topluca tanıtmış ve
Osmanlı bilim yaşantısına ilişkin genel bir manzara oluşmasını sağlamıştır. Eser,
Osmanlı âlimleri arasında çok beğenilmiş ve yazılmasını takip eden yıllarda defalarca
tercüme, tezyîl, telhîs, ta‘lîk ve tahşiye edilmiştir25.
Nev‘î Efendi
XVI. yüzyılın önde gelen şairlerinden ve düşünürlerinden Yahyâ Nev‘î
Efendi'nin (1533-1599) Netâ’icü'l-Fünûn ve Mehâsinü'l-Mutûn'u (Bilimlerin
Sonuçları ve Metinlerin Güzelleri), yazarın veya dönemin diğer âlimlerinin
gündeminde bulunan aklî ve naklî ilimlerden bazılarını ana çizgileriyle tanıtmak için
yazılmıştır. Bir giriş ile 12 burca benzetilen on iki bölümden oluşmuştur ve bu
bölümlerde, İmâm Gazzâlî’ye nisbet edilen Yevâkit el-‘Ulûm’dan, ‘Abdurrahmân el-
Bistâmî’nin Fevâ’ih el-Miskiyye’sinden, Molla Lutfî’nin Mevzû‘ât el-‘Ulûm’undan ve
diğer bazı seçkin risâlelerden yararlanılarak, sırasıyla tarih, hikmet, astronomi, kelâm,
fıkıh usûlü, hilâf, tefsîr, tasavvuf, rüya tabiri, efsun ve tıp, çiftçilik, astroloji ve fal
ilimlerine ilişkin kısa bilgiler verilmiştir.
Nev‘î Efendi, söz konusu ilimlerin tanımını, konusunu, amacını ve bu ilimleri
öğrenmek için okunması gereken küçük, orta ve büyük hacimli eserlerin yazarlarını
ve unvânlarını bildirdikten sonra, bu ilimleri en iyi biçimde tanıtacağına inandığı üç
meseleyi aktarmış26 ve böylece ilimler ile bu ilimlerin temel sorunları hakkında genel
bir fikir vermek istemiştir; anlatımından anlaşıldığı kadarıyla, söz konusu alanlarda
derin bir malumatı vardır.
Nev‘î Efendi, ilimlerin maksadı için,
24 (EK-2)’ye bakınız.
25 Taşköprülü-zâde, Eş-Şekâ’iku’n-Nu‘mânîye fî ‘Ulemâ’i’d-Devleti’l-‘Osmânîye, İnceleme
ve Notlarla Yayımlayan: Ahmed Subhi Furat, İstanbul 1985, s.III-IX.
26 Nev‘î Efendi, İlimlerin Özü (Netâyic el-Fünûn), Yayıma Hazırlayan: Ömer Tolgay,
İstanbul 1995, s.73-76.
14
“Zübde-i ma‘ârif, ma‘rifet-i Zâtullah ve ‘umde-i ‘ulûm, ‘ilm-i Sıfâtullah’dır;
ammâ bu mu‘ammâya kemâl-i vukûf, âsâr-ı bedî‘adan Mü’essir-i Kadîm’e istidlâl
hasebiyle ola.”27
yani,
“Marifetlerin özü, Allah’ın zâtının marifeti ve ilimlerin ilkesi ise, Allah’ın
sıfatının ilmidir; fakat bu bilmeceyi doğru bir biçimde çözmek, yalnızca muhteşem
eserlerden Kadîm Eser Sahibi’ni çıkarsamak yoluyla mümkün olur.”
demiştir ki bu maksat, aynı zamanda diğer bütün İslâm ve Osmanlı âlimlerinin de
müştereken paylaştıkları temel epistemolojik hedefi göstermektedir.
Bu ilimlerden meselâ astronominin tanımı, konusu ve bu ilimi öğrenmek için
yararlanılması gereken kitaplar şu biçimde tanıtılmıştır:
“‘İlm-i hey’etin beyne’l-‘ulûm kadri âsmân gibi berter ve mertebesi tâk-ı ‘arşa
berâberdir. Enzâr-ı dakîka ve efkâr-ı enîka sâhibleri bu ‘ilm-i şerîfe mâ’il ve ‘uluvv-i
şânına kâ’ildir ki şeref-i ilm şeref-i ma‘lûm hasebiyledir.
Ta‘rî’f’u’l-Hey’et: ‘İlm-i hey’et bir ‘ilmdir ki ecrâm-ı basîtanın ‘ulviyyesinin
ve süfliyyesinin ahvâli ve eşkâli ve evzâ‘ı ve mekâdîri ve eb‘âdı ânunla ma‘lûm olur.
Mevzû‘-ı ‘İlm-i Hey’et: Ecrâm-ı mezbûredir. Haysiyyât-ı mezkûre ile. Ammâ
‘ilm-i hey’et gâh olur berâhîni ile mezkûr olur. Ol-takdîrce ‘ilm-i hendeseye
mevkûfdur. Kütüb-i muhtasarasından Mecistî’dir, İmâm Ebherî’nin,
mutavassıtasından Hey’et-i İbn Eflah, mebsûtasından Kânûn-ı Mes‘ûdî ki Ebû
Reyhân’nındır.
Ammâ ‘ilm-i hey’et berâhîni ile mezkûr olmasa “Hey’et-i Basîte” derler.
Hey’et-i basîtede kütüb-i muhtasaradan Tezkire-i Hâce Nasîrüddîn-i Tûsî ve
Mülahhas-ı Çağmînî. Mebsûtadan Nihâyetü’l-İdrâk, kütüb-i Şîrâzî ve Çağmînî’nin.
Şurûh-ı müfîdesinden Şerh-i Fazlullah-ı ‘Ubeydî ve Şerh-i Kemâlüddîn-i Türkânî ve
Şerh-i Kadızâde-i Rûmî ki ecved-i şurûhundandır. Ve kütüb-i muhtasaradan Mevlânâ
Alî Kuşcî’nin Fethiyye’si ve Şerh-i Mevlânâ Sinân ve Şerh-i Mîrim Çelebi ki
musannif duhterzâdesidir. Ve Batlamyus’un ahvâl-i mesâkinde Coğrafya adlı kitâbı
vardır.”28
Bu anlatımın ardından söz konusu edilen üç meseleden birincisi, feleklerin
sayısı ve konumu, ikincisi bunların hareketi ve üçüncüsü ise, Yer’in ve tabakalarının
bilgisi ve ayrıca gece ve gündüz ile sene ve ayın oluşmasıyla ilgilidir.
Kâtib Çelebi
Burada XVII. yüzyılın birinci yarısının en büyük bilgini ve düşünürü olan
Kâtib Çelebi'nin (1609-1657) iki önemli çalışmasına da değinmek gerekecektir.
Bunlardan ilki, Keşfü’z-Zünûn ‘an Esâmî’l-Kütüb ve’l-Fünûn adlı büyük
bibliyografya ansiklopedisidir. Bu ansiklopedide, yazar, üç yüze yakın ilmi, yararları
ve konuları bakımından tanıtmış ve ilmî eserlerin adlarını, yazarlarını, yazılış
tarihlerini, şerhlerini ve haşiyelerini bildirmiştir; ayrıca bablarını ve fasıllarını
göstererek eserlerin tanınmasını kolaylaştırmıştır. Çalışmada, 14.500 kadar kitap ve
risâle ile 10.000 kadar yazar ve yorumcunun adı geçmektedir; bu rakamlar yapılan
işin güçlüğü ve büyüklüğü konusunda, sanırım, küçük bir fikir vermektedir29.
27 Nev‘î Efendi, s.58.
28 Tolgay, s.141-142.
29 Orhan Şaik Gökyay, Kâtip Çelebi, Hayatı, Kişiliği ve Eserlerinden Seçmeler, 2. Baskı, s.32-
33.
15
Eserin Mukaddime’si bilim tarihi açısından çok değerlidir; burada ilmin önemi,
değeri, tasnifi ve tarihi konusunda ayrıntılı bilgiler verilmiştir. Taşköprülüzâde
Ahmed Efendi’nin Miftâhü's-Sa‘âde ve Misbâhü's-Siyâde’sine değinirken de belirtmiş
olduğumuz gibi, Türk bilim anlayışının daha iyi kavranabilmesi için bu türden
çalışmaların, çok iyi incelenmesi gerekir; ancak çok konuşulmasına ve kullanılmasına
karşın, Keşfü’z-Zünûn da, Türkiye’de bugüne değin herhangi bir bilim tarihi
çalışmasına konu olmamıştır.
Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim adlı eserinde, Kâtib Çelebi’nin
Keşfü’z-Zünûn adlı eserinin Mukaddimesi’nde, Arapça’daki bilim ve felsefenin kısa
ama yararlı bir tarihi bulunduğunu söylemiş ve onun Türkler arasında muhtasar da
olsa bilim tarihine ilişkin ilk çalışmayı yapmaya girişen yazar olduğunu belirtmiştir30.
Adıvar’ın sözünü ettiği bu bölüm, Mukaddime’nin “İlimlerin ve Kitapların
Kökeni” başlığını taşıyan İkinci Bâb’ı olmalıdır. Bu bâb, üç fasıla ayrılmış ve Birinci
Fasıl’da, ilmin, insanı diğer canlılardan ve bu arada hayvanlardan ayıran bir uğraş
olduğuna, ilim ve kitâbetin medeniyetin gereklerinden bulunduğuna ve
başlangıçlarının Hazret-i Adem Dönemi’ne kadar geri gittiğine, çünkü Allah’ın ona
bütün isimleri öğrettiğine, kalemle yazan İdris’e, Tufan Dönemi öncesindeki bütün
ilimlerin yaratıcısının Hermes Trismegistus (Hermes el-Müselles) olduğuna, İkinci
Fasıl’da, insanların birlikte yaşamaya muhtaç bulunduklarına ve bunun sebebinin ise,
korunma ve savunma duygusu olduğuna, bu topluluklara bazı resullerin
gönderildiğine ve kitapların indirildiğine ve böylece, insanların din ve dünya işlerinde
bilgilendirildiklerine, bu şekildeki topluluklara “Millet” denildiğine, dinlerine ve
mezheplerine göre, insan topluluklarının Sofistler, Natüralistler, Filozoflar, Sâbi’ler,
Mecûsîler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümalar olarak bölündüklerine ve
ilimlerine göreyse, insan topluluklarının iki kısma ayrıldıklarına ve birinci kısımda,
Mısırlılar’ın, Romalılar’ın, Hintliler’in, Acemler’in, Keldânîler’in, Yunanlılar’ın,
Araplar’ın ve İbranîler’in ve ikinci kısımda ise Çinliler’in ve Türkler’in bulunduğuna,
nihayet Üçüncü Fasıl’da ise Müslümanlar ile İslâmî ilimlere temas edilmiş ve
muhtasar bir biçimde bu konular hakkındaki bilgiler ve görüşler aktarılmıştır31.
Meselâ İkinci Fasıl’da, Eski Yunanlılar, şöyle tanıtılmıştır: Yunanlılar, değeri
yüksek bir ümmetti. Yaşadıkları yerler, Rumeli, Anadolu ve Karaman’dı. Çok tanrılı
bir dinleri vardı ve İskender meliklerinden birisiydi; İskender, Yeryüzü’nün bütün
meliklerini kendi yönetimi altında toplamıştı. Ardından Ptolemaeos Hanedanlığı geldi
ki sonradan Romalılar, bunları yenerek yaşadıkları Mısır’ı ellerinden aldılar. Âlimleri,
“metafizikle meşgul olan filozoflar” diye adlandırılır; en büyükleri beş taneydi;
bunlardan Empedokles, Hazret-i Dâvud döneminde yaşamıştır; diğerleri ise
Pythagoras, Sokrates, Platon ve Aristoteles’tir. Bunların çeşitli bilimlere dair eserleri
bulunmaktadır. İnsanlar arasında en yüksek yere yerleşenler, adlarını andığımız bu
kişilerdir; çünkü ömürleri boyunca hikmetin dallarıyla ilgilenmişlerdir; bunlar,
matematik ve mantık, fizik ve metafizik, iktisat ve siyasettir. Bütün Aklî İlimler,
Yunanlılar’dan alınmıştır. Bunlardan eski olanların lisanı, “Gırekî” diye adlandırılır
30 A.Adnan Adıvar, Osmanlı Türkleri’nde İlim, 4. Baskı, İstanbul 1982, s.148-149; eserin
daha önce yayımlanan Fransızca edisyonunda ise, Adıvar, Kâtib Çelebi’nin ilk Osmanlı-
Türk bilim(ler) tarihçisi sayılabileceği inancında olduğunu söylenmiştir:
“De son lexique bibliographique Kaşf al Zunûn, je n’ai pas besoin de parler ici, puisqu’il est
très connu en Europe par la traduction et l’édition complète de Flügel. Je voudrais rappeler
seulement que l’introduction de cette immense bibliographie orientale nous donne un aperçu
sur l’histoire des sciences et de la philosophie en langue arabe. Je crois que notre Haji Halfa
peut être compté comme le premier historien des sciences turc ottoman.”; Abdulhak Adnan,
La Science chez les Turcs Ottomans, Paris 1939, s. 117.
31 Kâtib Çelebi, Keşf el-Zünûn ‘an Esâmî el-Kütüb ve el-Fünûn (Lexicon Bibliographicum et
Encyclopaedicum), Cilt 1, Latince Çevirisi İle Birlikte Yayıma Hazırlayan: Gustavus
Fluegel, Leipzig 1835, s.58-82.
16
ve bu lisan dillerin en geniş olanlarından birisidir; yeni olanların lisanı ise, “Latinî”
diye adlandırılır; çünkü bunlar iki fırkadır; biri Gırekler ve diğeri ise Latinler’dir32.
Bu tanıtımdan da açıkça anlaşılacağı üzere, bu tür bir anlatım, bir çalışmanın
bilim tarihi çalışması olarak nitelendirilmesi için yeterli değildir; bu nedenle,
Adıvar’ın yukarıdaki yargısını, ihtiyatla karşılamak gerekir.
Kâtib Çelebi’nin bunun dışında, bir de bilginlerin yaşam öykülerini içeren
Süllemü’l-Vusûl ilâ Tabakâti’l-Fuhûl (İstanbul 1649) adlı bir biyografi eseri
bulunmaktadır. Harf sırasına göre düzenlenmiş olan bu eser, iki bölüme ayrılmıştır;
Birinci Bölüm’de, isimleriyle tanınan, İkinci Bölüm’de ise neseb, künye ve
lâkablarıyla tanınan kişler sıralanmıştır. Yazılırken Suyûtî’nin Tahrîrü’l-Lübâb’ı esas
alınmış, ama bunun dışında yüzden fazla kaynak kullanılmıştır33. Adıvar’a göre, bu
biyografinin öteki Türk tezâkirinden ve tabakâtından farkı, Türk bilginleri yanında,
Yunan ve Arap bilginlerinin de yaşamlarını, onlara ilişkin fıkraları ve meşhur bilimsel
tartışmaları da almış olmasıdır34.
Muhammed ibn Ebî Bekr el-Mar‘aşî’
“Saçaklızâde” lâkabıyla tanınan, Muhammed ibn Ebî Bekr el-Mar‘aşî’nin
(1679-1732)35 Tertîb el-‘Ulûm adlı eserini de burada anmak gerekir. Türk düşünce
tarihi açısından çok önemli olduğunu düşündüğümüz bu eser36, bir önsöz, bir giriş, iki
maksad, bir sonuç ve bir sonsözden oluşmuştur ve yazılış gerekçesi, aklî ve naklî
ilimler hakkındaki şer‘î hükümleri belirlemek, yani bunlarla uğraşmanın dinî yönden
bir mahsurunun bulunup bulunmadığını saptamaktır.
Meselâ Saçaklızâde’ye göre, aritmetik ve astronomiyi öğrenmenin ve
öğretmenin herhangi bir mahsuru yoktur; ayrıca aritmetik, mirasın paylaşımı ve diğer
bazı fıkhî sorunlarda, verilen hükmün doğruluğunu güvence altına aldığı için,
astronomi ise yaratılışın hikmetini kavramaya aracı olduğu ve namaz ve oruç gibi
ibadetlerin Şeriat tarafından belirlenen zamanlarda yapılmasını sağladığı için yarlıdır
ve gereklidir.
Hesap başlığını taşıyan bölümde Saçaklızâde, şu malumatı vermektedir:
Bilinen sayılardan, bilinmeyen sayıların çıkarılmasını sağlayan kurallar ilmidir.
Konusu, ayrışık nicelikler, yani sayılardır. Bu ilim öğrenildikten sonra, fıkıhtaki
ferâ’iz ve vasiyet gibi alanlara geçilir. Hesaba, ilmin dörtte biri denilmiştir; çünkü
hesap, ferâ’izin ve ferâ’iz ise ilmin yarısıdır. Bu alandaki en güzel eser ise, İbn el-
Hâ’im olarak tanınan Şihâbüddîn Ahmed ibn Muhammed’in (öl. 1412) Nüzhet el-
Hisâb adlı eseri ve şerhleridir37.
Kevâkib-i Seb‘a
Yine Adıvar’ın bildirdiğine göre, Fransa Elçisi Marquis de Villeneuve’ün,
İstanbul’da bulunduğu sırada (1728-1741), Re’îsü’l-Küttâb Mustafa Efendi’den,
Türkiye’deki öğretim yöntemine ve okutulan ilimlere ilişkin bilgiler rica etmesi
üzerine, Mustafa Efendi’nin damadının hocası olan birisi tarafından Kevâkib-i Seb‘a
32 Kâtib Çelebi, s.71-72.
33 Orhan Şaik Gökyay, s.27-28.
34 Adıvar, s.149.
35 Hayatı ve eserleri için bkz., Fındıklılı İsmet Efendi, Tekmile el-Şakâ’ik fî Hakk Ehl el-
Hakâ’ik, Yayına Hazırlayan: Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989, s.50-52.
36 Tertîb el-‘Ulûm’u tanıtan ve Âdem Akın ile Remzi Demir tarafından yapılan bir çalışma
yakında yayımlanacaktır.
37 Eserin tenkitli neşri yapılmıştır; bkz., Eş-Şeyh Muhammed ibn Ebî Bekr el-Mar‘aşî,
Tertîb el-‘Ulûm, Yayıma Hazırlayan: Muhammed ibn İsmâ‘îl es-Seyyid Ahmed, Beyrut
1988, s.181.
17
adıyla bir kitap yazılmıştır. Yazar, eserinin Mukaddime’sinde İslâm âlimlerinin
ilmini, Avrupalılar’a tanıtmak için böyle bir fırsat beklediğini söyledikten ve İslâm
Dünyası’nda ilmin kısa bir tarihini verdikten sonra ilimleri,
(1) Faydalı İlimler
(2) Ne Faydası Ne Zararı Olan İlimler ve
(3) Zararlı İlimler
olarak üçe ayırmış ve matematik, astronomi, anatomi ve tıbbı birinci kısma, felsefe ve
astrolojiyi ise üçüncü kısma yerleştirmiştir. Aklî İlimler’den sadece aritmetik ve
geometriye değinmiş, fakat bunların kolay alanlar oldukları için, öteki dersler
arasında ve özellikle gezintiler sırasında müzakere edildiğini söylemiş ve bu usulleri
övmüştür. Ayrıca o sıralarda medreselerde okutulan kitapların bir listesini vermiş ve
nihayet çeşitli milletlerin ilme karşı gösterdikleri ilgiyi aktarmış ve karşılaştırmıştır.
Mısırlılar’ın, Hintliler’in, Acemler’in, Keldanîler’in ve Yunanlılar’ın ilme büyük bir
rağbetleri olduğunu, ama Çinliler’in ve Türkler’in olmadığını belirtmiştir38.
Anlaşılan Kevâkib-i Seb‘a’nın da bilim tarihi yazıcılığı açısından incelenmesi
yararlı olacaktır; ancak çeşitli milletlerin ilme bakışına ilişkin söylediklerinden
kolaylıkla çıkarsanabileceği kadarıyla, tanınmayan yazar, bu eseri kaleme alırken
Kâtib Çelebi’nin Keşfü’z-Zünûn’undan da yararlanmıştır. Kâtib Çelebi’nin, Türkler
arasında muhtasar da olsa bilim tarihine ilişkin ilk çalışmayı yapmaya girişen yazar
olduğunu savlayan Adıvar’ın, Kevâkib-i Seb‘a’nın en azından bu bölümünde, Kâtib
Çelebi’nin eserindeki bilgilerin yinelenmiş olduğunu gözden kaçırmış olması ilginçtir.
Türk bilim tarihine ilişkin önemli bilgileri ve belgeleri içerdikleri için,
geçmişteki bilim yaşantısını, daha derinden anlamamızı kolaylaştıran bu tür
yapıtların, bilim tarihi yazıcığı açısından iki önemli yararı vardır:
(1) Dönemlerinin bilim anlayışını kavramamıza yardımcı olurlar39.
38 Adıvar, s.175-176.
39 Dönemin bilim anlayışına ilişkin küçük bir değerlendirme için bkz., Remzi Demir,
Osmanlılar’da Bilimsel Düşüncenin Yapısı, Ankara 2001. Rıza Tevfîk Bey, Mufassal
Kâmûs-ı Felsefe’nin “Classification des sciences (Tasnîf-i ‘Ulûm)” maddesinde,
Aristoteles’inkinden başlayarak muhtelif ilim tasniflerini irdelerken ve eleştirirken,
Kınalızâde’nin Ahlâk-ı ‘Alâ’î’sinin yanı sıra, Taşköprülüzâde’nin Mevzû‘âtü’l-‘Ulûm’unu
da söz konusu eder ve buradaki ilim tasnifini çok ciddî bir biçimde tartışır. Ona göre,
Mevzû‘âtü’l-‘Ulûm adıyla meşhur olan kitap, XVI. yüzyılda, Türkiye’de Ortaçağ
zihniyetinin sürmekte olduğuna güzel bir misâl teşkil eder. İki büyük cildi dolduran bu eser,
bir süre önce İstanbul’da yayımlanmış olduğu için, ilim talipleri arasında onun ismini
işitmeyen yok gibidir. Osmanlı âlimlerinden Taşköprülüzâde, bu kitabı, sırf ilimleri taksim
etmek maksadıyla yazmıştır. Tabîî çok zaman evvel yazılmış olan bu eser, tamamen
skolastiktir. Burada ilimleri taksimin bir sonu yoktur; eser öyle bir ummandır ki içine düşen
boğulur, çıkamaz. Söz konusu edilen sayısız ilimler arasında mantıksal bir bağlantı olmadığı
gibi, “ilim” tabiri de terimsel anlamıyla alınmış değildir; çünkü “ilm-i melâhat”, yani
gemicilik, “ilm-i sibâhat”, yani yüzmek bile özel bir ilim sayılmış ve hendesenin (geometri)
dalları olarak gösterilmiştir; öyleyse yazarın, hendese ilmini bugünkünden çok daha farklı
anladığı açıktır. Sonra “elbiselerden leke çıkarmak” ve daha buna benzeyen birçok şey, bu
düşünürün görüşüne göre, bağımsız bir ilim teşkil etmektedirler; acaba bu dönemde
yapılmış olan tasniflerde görülen bu türden garabetin sebebi nedir? Rıza Tevfîk Bey’e göre,
bunun iki sebebi bulunmaktadır; birinci sebebi, “ilim” kelimesinin sözlük anlamı ile terim
anlamı arasındaki farkı önemsememektir. “İlim” sözlükte, bilmeye, sadece gelişigüzel bir
bilmeye denilir; o halde bir şey bilmek de umumiyetle bir ilimdir; meselâ tahtaya cila
vurmak, ağaçlara aşı yapmak veya bir hattata lâzım olan kalemtıraş, makta‘, lif, mürekkeb
ve benzeri gibi aletlerin ne gibi şeylerden ibaret olduğunu bilmek, elbette bir şeyler
bilmektir; ancak bu türlü bilgilere – terim anlamıyla bakılacak olursa – “ilim” ve bunları
bilenlere de “âlim” denemez; aksi taktirde âlim ile câhil arasında fark kalmaz; çünkü herkes
haddine göre, bu gibi şeylerden bir şeyler bilir. Rıza Tevfîk Bey’e göre, bu garâbetin ikinci
18
(2) Geçmişteki bilimsel etkinlikler sırasında, yararlanılan bilginler ve yapıtları
konusunda aydınlanmamızı sağlarlar.
Fakat bütün bu yararlarına karşın, bu tür kaynak eserleri, birer bilim tarihi
çalışması olarak nitelendirmek olanaksızdır ve bunun sebepleri ise şöylece
sıralanabilir:
(1) Yazılış gerekçeleri, bilimin genel veya özel bir alanının gelişimine ışık
tutmak değildir. Dönemin “ilim” anlayışı çerçevesinde, âlimlerin - çoğu kere bilimsel
etkinliklerini değil - yaşam öykülerini tanıtmak, ilimlerin konularını, maksatlarını ve
yararlarını belirtmek ve ilmî eserlerin adlarını ve yazılış tarihlerini bildirmekten
ibarettir.
(2) Tarihte karşılaşılan bilimsel sorunları, “neden-sonuç” veya “etkileme-
etkilenme” ilişkileri içerisinde incelemezler.
(3) Hepsinden de önemlisi, bilim tarihi bilincinin ve bu bilincin bir ürünü olan
araştırma alanının oluşmasından önceki bir dönemde ortaya çıktıkları için, bir
çalışmayı, bilim tarihi çalışması yapan özelliklerin çoğundan mahrumdurlar.
İKİNCİ DÖNEM
Savunma Dönemi
ve
Batı’da Yazılan Bilim Tarihi Eserlerinin Kullanılmaya Başlanması
Bilim tarihi yazıcılığının ikinci dönemi, XIX. yüzyılın ikinci yarısında, yani
büyük düşünsel dönüşümlerin gerçekleştiği yıllarda başlamıştı ve dönemin düşünsel
koşulları gereği, araştırmacı olmaktan çok savunmacı bir nitelik taşıyordu.
Şarkiyatçılar başta olmak üzere, Batılı düşünürlerin ve tarihçilerin, öteden beri
Müslümanlar’a ve Türkler’e yöneltmiş oldukları eleştiriler ve düşünsel saldırılar,
“İslâm Dini’nin bilim ve felsefe gibi yüksek düşünsel etkinliklerin gelişimini
engellediği”, “Müslümanların insâniyet ve medeniyet tarihindeki yerlerinin, Yunan
bilim ve felsefesini korumaktan ve günü geldiğinde Hıristiyanlar’a aktarmaktan öteye
gidemediği”, “Türkler’in barbar oldukları” ve “Müslümanlar’ın yaşadıkları ülkelerin,
Türkler tarafından fethedilmesinden sonra, İslâm Medeniyeti’nin duraklamaya ve
çökmeye başladığı” biçimindeki yüzeysel savlar çevresinde toplanmıştı ve tarihî
araştırmalarla çürütülmeleri gerekiyordu.
Bu maksatla Nâmık Kemâl’in (1840-1888) Renan Müdâfaanâmesi (1908) ve
Şemseddin Sâmî’nin (1850-1904) Medeniyyet-i İslâmiyye’si (1879) gibi birçok eser
yazıldı; ancak bunlar arasında, Türk bilim tarihçiliği açısından en önemli ve en değerli
olanları, son dönemin önde gelen kimyagerlerinden ve hekimlerinden Kırımlı Aziz
Bey’in (1840-1878) Kimyâ-yı Tıbbî adlı iki ciltlik yapıtının (Cilt 1, İstanbul 1868 ve
Cilt 2, İstanbul 1871) birinci cildinin başında bulunan ayrıntılı “Mukaddime” ile Jön
Türk hareketinin liderlerinden ve İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin önderlerinden olan
Ahmed Rızâ Bey’in (1858-1930) Paris’te Fransızca olarak yayımladığı La Faillite
sebebi ise, özellikle bir ilme konu olacak doğa olaylarının cinsiyet itibariyle kesin bir
hususiyet dairesine indirgenip layıkıyla tayin olunamamasıdır. Meselâ bu tür eserlerde
tarihe, belâgata, biyografiye ve etnoğrafyaya ilişkin olması gereken türlü türlü bilgilerin
Arabî İlimler içine alınmış olması bu savı pek güzel ispat eder. Bkz., Rıza Tevfîk, Mufassal
Kâmûs-ı Felsefe, Cilt 2, İstanbul 1330, s.383-385.
19
morale de la politique Occidentale en Orient (Batı’nın Doğu Politikasının Ahlâken
İflâsı, Paris 1922) adlı yapıtıydı40.
Mehmed Mansur
Bâb-ı Âlî tercüme odasında Nâmık Kemâl’e Fransızca dersi verdiği için
“Kemâl’in Hocası” olarak tanınan gazeteci Mehmed Mansur41, meşhur İskenderiye
Kütüphânesi’ni Müslümanların yakmadığını kanıtlamak maksadıyla, Batılı
kaynaklardan yararlanarak İskenderiye Kütübhânesi (İstanbul 1882) adlı küçük bir
eser yazmış42 ve burada İskenderiye Kütüphânesi çevresinde gelişen olayları aktarmak
için, muhtasar bir bilim tarihine de yer vermiştir. Eski Çin ve Hindistan Dönemi’nden
Osmanlılar Dönemi’ne kadar, bilimin gelişim sürecini anaçizgileriyle betimlemiş ve
ilimlerin ve fenlerin İslâm Dünyası’nda ve Osmanlı Dünyası’nda yükseliş ve
çöküşünü incelediği sekizinci ve dokuzuncu bölümlerde bazı ilginç görüşlere yer
vermiştir.
Eserin en değerli yönlerinden birisi, bir memlekette bilimlerin anadille
öğretilmesi gerektiği konusunda ısrarcı olması ve bu görüşü, tarihten getirmiş olduğu
kanıtlarla desteklemesidir. Mehmed Mansur bir yerde şunları söylemektedir:
“Gerçekte hangi millet olursa olsun, ilim ve fenleri kendi diliyle tahsil ve talim
etmeyip de, bütün halkın anlamadığı ecnebî veyahut terk edilmiş bir dille tahsil (ve
talime) devam ederse, o millette ilim ve marifet tabiatiyle seçkinlere münhasır kalır;
umuma yaygınlaşamaz.”43
Avrupalılar bu mahsuru kavramışlar ve Latince’yi bırakarak millî dillerine
döndüklerinde büyük bir uyanışı gerçekleştirmişlerdir:
“Her iki taraf, yani halk ve seçkinler, uzun müddet cehâlet denizine gark olmuş
durumdayken, bundan takriben yüz elli sene önce, her nasılsa eski ve terk edilmiş
dillerde yazılmış olan çeşitli kitapların, konuşulan dillere tercümesiyle beraber,
ilimlerin ve fenlerin de her milletin kendi dilinde talim ve tedrisine başlanmış olduğu
için, ilim ve marifet tahsili isteği derhal bütün halka sirâyet etmiş ve bu cihetle,
ilimler ve fenler az zaman zarfında Avrupa’nın her tarafına yayılmıştır. O sırada
yetişen edipler ve filozoflar bugün bile Avrupalılar’ın muallimleri mevkiinde olup,
ilimlerin ve fenlerin konuşulan dillere nakledilmesi de bugünkü medeniyetin doğuş
tarihi sayılsa gerektir.”44
Aslında, Mehmed Mansur’un bu görüşleri ileri sürmekteki niyeti, Osmanlı
medreselerindeki Arapça eğitim ve öğretimi eleştirmektir; nitekim, eserinin “Osmanlı
Devleti’nde İlimlerin ve Fenlerin Yayılışı ve Çöküşü” başlıklı Dokuzuncu
Bölüm’ünde, Osmanlı bilginlerinin, Arapça eserleri Türkçe’ye tercüme etmeleri şöyle
dursun, kendi eserlerini bile Arapça yazmalarından ötürü, ilimlerin ve fenlerin
Osmanlı Memleketi’nde yayılmasının ve yaygınlaşmasının mümkün olmadığından ve
bunların Arapça’yı bilen birkaç seçkinin elinde kaldığından yakınırken, bu maksadını
40 Bu yapıt, sonradan Arapça ve Türkçe’ye tercüme edildi; Türkçe tercümesi için bkz.,
Ahmed Rıza Bey, Batı’nın Doğu Politikasının Ahlâken İflâsı, Çeviren: Ziyad Ebûzziya,
Ankara 1988.
41 Daha ayrıntılı bilgi için bkz., Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi,
Üçüncü Baskı, İstanbul 1992, s.60.
42 Bu eser de yalınlaştırılmıştır; bkz., Mehmed Mansur, İskenderiye Kütüphanesini
Müslümanlar mı Yaktı?, Sadeleştiren: Fahri Unan, Ankara 1995; aşağıdaki alıntılarda bu
yalınlaştırma kullanılmıştır.
43 Mehmed Mansur, s.98.
44 Mehmed Mansur, s.100.
20
açıkça ifade etmiştir. Ona göre, İbrahim Hakkı, “Ayaklı Kütübhâne” olarak tanınan
Mehmed Efendi, Palabıyık ve Gelenbevî gibi Osmanlı âlimleri, Osmanlı Devleti’nin
kurulduğu yıllarda görülen ilmî teşviklerin yok olduğu bir dönemde ortaya çıkmışlar
ve Arapça gibi, gâyet geniş bir dilde ilim tahsil ettikleri halde, İbn Sînâ, İmam Gazzâlî
ve benzerlerine yaklaşmışlardır; öyleyse şayet kendi dillerinde ilim tahsil etmiş
olsalardı, hem kendileri fazilet ve kemâl kazanarak eser yazmak konusunda diğer
İslâm âlimlerinin derecelerine ulaşırlardı ve hem de Osmanlı ülkesinde ilimlerin ve
fenlerin bütün halka yayılması sonucunda, Müslümanlar’ın başka bir durumda ve
yerde ve belki Âlem’in durumlarının bile başka bir tarz ve sûrette bulunmasına sebep
olurlardı45.
Ahmed Cevdet Paşa
Meşhur Türk tarihçilerinden ve hukukçularından Ahmed Cevdet Paşa (1823-
1895), Osmanlı mâliyesinin düzeltilebilmesi için Celâlî Takvimi’ni esas alan yeni bir
şemsî takvim geliştirmiş ve bunu Takvîmü’l-Edvâr (Dönemlerin Takvimi, İstanbul
1870) adlı eserinde ayrıntılı bir biçimde tanıtmıştır46.
Eserin Türk bilim tarihi yazıcılığının gelişimi açısından önemli olan yönü,
Ahmed Cevdet Paşa’nın yeni düzenlemiş olduğu şemsî takvimin ilkelerini
belirlemeden ve tanıtmadan önce, geniş bir takvimler tarihi sunmuş olmasıdır.
Nâmık Kemâl
Fransız pozitivizminin önde gelen temsilcilerinden Ernest Renan (1823-1892)
29 Mart 1883’te Paris’te vermiş olduğu “L’Islamisme et La Science” (İslâm ve Bilim)
başlıklı bir konferansında, Dünya’daki bütün İslâm ülkelerinin geri kaldığını ve
Müslümanlar’ın akıllarının demir çemberlerle kuşatıldığı için, bilime kapalı olduğunu
belirttikten sonra, bu durumun eskiden de böyle olup olmadığını sorgulamaya girişmiş
ve sonuçta VIII. ve XIII. yüzyıllar arasında, yani yaklaşık beş asır boyunca İslâm
Dünyası’nın düşünsel etkinlikler bakımından, Hıristiyan Dünyası’ndan daha üstün
olduğunu ve İslâm ülkelerinde çok meşhur bilginler ve düşünürler yetiştiğini teslim
etmiştir; ancak Renan’a göre, bu başarı, içinde İslâmiyet’in doğduğu ve geliştiği Arap
Milleti’nin değil, Nastûrî Hıristiyanlar’ın, Zerdüştçü geleneğe bağlı kalmış İranlılar’ın
ve putperest Harranlılar’ın bir eseridir. İlk dönemin üç büyük Müslüman
topluluğundan olan ve XII. yüzyıldan itibâren yavaş yavaş İslâm Dünyası’nın
hâkimiyetini ele geçirerek İslâm Medeniyeti’ni geliştiren ve Hıristiyanlar’ın
saldırılarına karşı koruyan Türkler ise, düşünsel etkinlikler yönünden yetersizdir; “çok
geçmeden Türk ırkı İslâm’ın hegemonyasını eline alacak ve kendi felsefî ve ilmî
düşünce eksikliğini her tarafta üstün” kılacaktır47.
Kısacası, Arapça yazıldığı için yanlışlıkla Araplar’a mâledilen ilmî ve felsefî
birikim, gerçekte Yunan-İran kökenlidir ve hatta en verimli unsuru Yunanistan’dan
gelmedir. Ayrıca şunu bir kere daha vurgulamak gerekir ki bu dönemde ortaya çıkan
bilim, Araplar’a âit olmadığı gibi, Müslümanlar’a da âit değildir; Zerdüştçüler,
Hıristiyanlar, Harrânîler, İsmâilîler ve kendi öz dinlerine karşı isyan etmiş olan
Müslümanlar olmasaydı, bu bilimin oluşması mümkün olmayacaktı; İslâmiyet, bilim
ve felsefeyi dâima ezmiş ve sonunda boğmuştur48.
45 Mehmed Mansur, s.117-119.
46 Bu eser sonradan yalınlaştırılmıştır; bkz., Ahmed Cevdet Paşa, Takvîmü’l-Edvâr
(Takvimler), Hazırlayanlar: Remzi Demir ve Yavuz Unat, Ankara 1996; konu hakkında
daha ayrıntılı bilgi için bkz., Remzi Demir ve Yavuz Unat, “Ahmed Cevdet Paşa’nın
Önerdiği Yeni Bir Takvim”, Belleten, Cilt LXI, Sayı 230, Ankara 1997, s.111-121.
47 Nâmık Kemâl, Renan Müdâfaanâmesi, Hazırlayan: Abdurrahman Küçük, İstanbul 1988, s.76.
48 Bu konferansın tam metni için Abdurrahman Küçük tarafından hazırlanan ve yukarıda adı
verilen çalışmaya bkz., s.67-83.
21
Renan’ın bu görüşleri, Müslüman düşünürler tarafından yanıtsız bırakılmamış
ve Türk sahasında, İbnü’r-Reşâd Ali Ferruh Teşhîr-i Ebâtıl (Yanlışların Sergilenmesi,
İstanbul Hicrî 1306, Milâdî 1888/1889) ile Petersburg İmam ve Müderrisi Atâullah
Bâyezidof Redd-i Renan: İslâmiyet ve Fünun (İstanbul Hicrî 1308, Milâdî
1890/1891)49 başlıklı risâlelerinde ve Cemâleddin Afgânî “el-İslâm ve el-‘İlm” (İslâm
ve Bilim, 1883)50 ile Celâl Nûri “İslâmiyet Mâni‘-i Terakkî midir?” (İslâmiyet
Gelişmeye Engel midir?, 1918)51 başlıklı makâlelerinde, Renan’ın savlarını tartışmış
ve eleştirmişlerdir52.
Renan’a karşı yazılan reddiyelerden bir diğeri de, Nâmık Kemâl’in, 1883
yılında tamamladığı halde, ölümünden sonra yayımlanabilen, Renan Müdâfaanâmesi
(İstanbul 1908) adlı eseridir. Nâmık Kemâl, bilim tarihi açısından bakıldığında yeterli
sayılamayacak bu savunusunda, Müslümanlar’ın geri kalmalarının, İslâm’dan değil,
XII. yüzyıldan beri, Batı’nın Doğu’ya saldırmasından ve bundan dolayı, tahsile imkân
bulunamamasından kaynaklandığını ileri sürmüştür.
Kırımlı Aziz Bey
Son dönem Osmanlı hekimlerinden ve kimyacılarından Kırımlı Aziz Bey
(1840-1878), kimya tarihiyle de ilgilenmiş ve Kimyager Derviş Paşa’nın (1817-1879)
Usûl-i Kimya adlı ilk Türkçe kimya eserinden yirmi yıl sonra yayımladığı Kimya-yı
Tıbbî adlı iki ciltlik eserinin (Cilt 1, İstanbul 1868 ve Cilt 2, İstanbul 1871) Birinci
Cildi’nde bulunan 72 sayfalık “Mukaddime” bölümünü genel kimya tarihine
ayırmıştır53.
İslâm Öncesi, İslâm ve İslâm Sonrası Dönemleri kapsayan bu bölüm, gerçekten
de Türk bilim tarihi ve Türk kimya tarihi çalışmaları açısından çığır açıcı özelliklere
sahiptir. Kırımlı Aziz Bey, konuya girmeden önce, İbnü’l-Ekfânî olarak tanınan Ebû
Abdillâh Şemsüddîn Muhammed ibn İbrâhîm ibn Sâ‘id el-Ensârî es-Sincârî’nin
(ö.1348) İrşâdü’l-Kâsıd ilâ Esne’l-Makâsıd’ı ile Kâtib Çelebi’nin Keşfü’z-
Zünûn’undan yararlanarak kimya sözcüğünün hangi lisandan geldiğini araştrmıştır.
Eski Mısır’da Hermes Trismegistus’un (Hermes el-Müselles) kimyayı bulduğuna
ilişkin yaygın söylenceye değindikten sonra, Yunanlılar’a geçmiş ve bunlar arasında
Dört Unsur Kuramı’nı (‘Anâsır-ı Erba‘a Nazariyesi) kuran Empedokles’ten
başlayarak ve bunun kuramını geliştiren Platon ve Aristoteles ile diğer Yunanlı
bilginlerin katkılarını anarak, İslâm Dönemi’ne geçmiştir.
Kırımlı Aziz Bey, büyük İslâm bilginlerinden Câbir ibn Hayyân’a geniş bir yer
ayırmış ve bilim tarihi açsından oldukça önemli olduğunu düşündüğümüz bu tanıtımı
sırasında, söz konusu kimyagerin özellikle iki büyük başarısına dikkat çekmiştir:
49 Aslı Rusça olan ve 1883’te yayımlanan bu eser, sonradan Türkçe’ye de tercüme
edilmiştir; bkz., Atâullah Bâyezidof , Redd-i Renan: İslâmiyet ve Fünûn, Çevirenler: Olga
de Lebedeva ve Ahmed Cevdet, İstanbul 1308; ayrıca bu tercüme, İbrahim Ural tarafından
yalınlaştırılmıştır; bkz., Atâullah Bayezidof, İslâm ve Medeniyet, Yalınlaştıran: İbrahim
Ural, Ankara 1993.
50 Cemâleddin Afgânî, “el-İslâm ve el-‘İlm”, El-Basîr Gazetesi, Sayı 78, Paris 3 Mayıs
1883, s.3; bu yazısından 15 gün sonra Afgânî, Renan’ın konferansı hakkında bir yazı daha
yayımlamıştır.
51 Celâl Nûrî, “İslâmiyet Mâni‘-i Terakkî midir?”, Edebiyât-ı ‘Umûmiyye Mecmuası,
İstanbul 1918, IV/88, s.1037-1041; V/89, s.1053-1056; V/90, s.1069-1072; V/91, s.1085-
1088.
52 Renan reddiyeleri hakkında yapılmış mükemmel bir bibliyografik araştırma için bkz.,
Dücane Cündioğlu, “Ernest Renan ve ‘Reddiyeler’ Bağlamında İslâm-Bilim Tartışmalarına
Bibliyografik Bir Katkı”, Dîvân-İlmî Araştırmalar, Yıl: 1996, Sayı: 2, s.1-94.
53 Emre Dölen, Osmanlılar’da Kimyasal Semboller ve Formüller (1834-1928), İstanbul
1996, s.49-51; tıpla ilgili çalışmaları için ayrıca bkz., Emre Dölen, “Tanzimat’tan
Cumhuriyet’e Bilim”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 1, s.170.
22
(1) Kırımlı Aziz Bey, Câbir ibn Hayyân’ın Sırru’l-Esrâr adlı meşhur eserinin
bir yerinde,
“Bir cism-i mürekkebin, hâvî olduğu ecsâmdan mâ‘adâ, ondan bir cism-i âher
istihrâcı talebinde bulunmak ‘adetâ öküzden keçi tekvîn ve tevlîd talebinde bulunmak
cinnetine mübtelâ olmak gibidir. Lâkin ecsâm-ı mevcûdenin cümlesi az çok hâlis
kükürt ile civadan mürekkeb olduğundan, îcâb-ı hâle göre, cismeyn-i mezkûreyn
tezyîd ve tenkîs olunur ve şu tezyîd ve tenkîs fi‘ilini icrâ ise bir takım vesâ’it
isti‘mâline muhtâcdır…”54
ve yine aynı eserinin başka bir yerinde ise,
“Ecsâm-ı câmide civa, kükürt, zırnıh nâm ecsâmdan mürekkeb olduklarından,
bunlar cemâdâtın ‘anâsır-ı selâsesi olduğuna aslâ şekk yokdur.”55
dediğini belirttikten sonra, Empedokles tarafından kurulan ve sonradan Platon ile
Aristoteles’in benimsemesi ve desteklemesi sebebiyle yaygınlaşan Dört Unsur
Kuramı’nın, katı cisimlerin oluşumunda asla etkili olmadığını ima ederek, bu kuramın
temellerini gizlice yıktığına dikkat çekmesi, hakikaten çok önemli bir belirlemedir;
çünkü geleneksel bilimin en güçlü ve en yerleşik kuramlarından birinin, Batı’dan
önce, Doğu’da sorgulandığını ve sarsıldığını savlamaktadır56.
(2) Yine Kırımlı Aziz Bey, “Mukaddime”nin başka bir yerinde, Câbir ibn
Hayyân’ın İhtisârü’l-Esrâr adlı diğer bir eserinden alıntılarak yaparak, Deneysel
Yöntem’in, öteden beri sanıldığı gibi, İngiliz bilginlerinden Roger Bacon (Yaklaşık
1220-1292) tarafından değil, Câbir ibn Hayyân tarafından geliştirilmiş ve kullanılmış
olduğunu belirtir:
“Merhûm mûmâ-ileyhin (Câbir) İhtisârü’l-Esrâr ismiyle bir kitabı daha vardır.
Bunda her ne kadar vaktince âsâr-ı cedîdeden bir şey yok ise de, ‘ulûm-ı tabî‘iyyede
fi‘il u ‘ameli ehemm ve elzem olan bir usûl-i cedîdenin icrâsı ta‘lîm ve tenbîh
olunduğundan, onu dahi tasrîh etmek iktizâ eder ki bu dahi “tecrübe” keyfiyetidir.
Tecrübenin ‘ulûm-ı tabî‘iyyede ehemmiyetini beyân için îrâd ettiği kelâm ki “Esrâr-ı
tabî‘ata vâkıf olmak için tecrübeden başka muhtâr bir usûl yokdur.” demesidir ve bir
diğer tarafında dahi “Görmüyor musunuz, birçok tecrübeler ile hükemâ’-yı
mütekaddimînin mechûlü olan ba‘zı ecsâmı, bi-izn-i Allah, hükemâ’-yı müte’ahhirîn
keşf edib, bunların dahi ‘ilel ve istikâma ne türlü te’sîri olduğunu bulmak için
mu‘âsırîn olan hükemâ’-yı İslâmiyye lâ-yenkatı‘ tecrübe ediyorlar?” demişdir. İşte şu
kelâmlardan anlaşıldığına göre, usûl-i tecrübe, e’imme-i ‘Arab’dan İbn Câbir’in vaz‘-
gerdesi olub, yoksa Avrupa filozoflarının iddi‘â ettikleri gibi, usûl-i tecrübe İngiliz
hükemâ’larından Bakon’un vaz‘-gerdesi değildir.”57
Kırımlı Aziz Bey, bunların dışında, Câbir ibn Hayyân’ın, Sırru’l-Esrâr,
İhtisâru’l-Esrâr ve el-Kimyâ’u Câbir adlı eserlerini bazı yönleriyle tanıtır ve özellikle
son eserinde bulunan ve Câbir ibn Hayyân tarafından geliştirilen tuz ruhu gibi bazı
kimyevî maddeleri, nasıl ürettiğine ilişkin bölümleri tercüme ederek aktarır.
Kendisinden sonra gelen bazı kimyagerlerin, Câbir ibn Hayyân’ın keşiflerini
gasbettiklerini söyler ve kimya tarihçisi Fernand Hoefer’den şu satırları aktarır:
54 Kırımlı Aziz Bey, s.XVIII-XIX.
55 Kırımlı Aziz Bey, s.XIX.
56 Kırımlı Aziz Bey, s.XIX.
57 Kırımlı Aziz Bey, s.XX-XXI.
23
“İbn Câbir’in târîh-i kimyâda olan şeref ve ‘unvânı ve ibkâ-yı nâmı, târîh-i
tıbda Bukrât’a58 şibîhdir.”59
Sonra sırası ile Ebû Bekr Muhammed ibn Zekeriyyâ el-Râzî’nin Kitâbü’t-Ta‘rîf
fî’l-Kimyâ’sı ile el-Hâvî’sini, İbn Sînâ’nın Risâle fî Kıyâmi’l-Ard ve fî Hayyizihâ’sını
Ebû’l-Kâsım el-Zehrâvî’nin el-Tasrîf’ini kimya tarihi açısından incelemiş ve ardından
oldukça kapsamlı bir biçimde barut tarihini anlatmıştır. Daha sonra, bu dönemin
bilginlerini ve çalışmalarını ayrıntılı bir biçimde tanıtmanın olanaksız olduğunu
söyleyerek, bunlardan sadece tanınmış olanların isimlerini ve eserlerini bir cetvel
halinde göstermekle yetinmiştir60.
İslâm Dönemi kimya tarihi çalışmaları açısından çok yararlı olan bu cetveli
verdikten sonra, Kırımlı Aziz Bey, bu bilgiye dayanarak çok önemli bir belirlemede
bulunmuş ve şunları söylemiştir:
“Bâlâda beyân olunduğu üzere, âsâr-ı ‘Arab, çeşm-i insâf ile teftîş ve mu‘âyene
olundukda, kimyânın vâzı‘-ı hakîkîsi onlar olub, ‘ulûm-ı tabî‘iyyenin müfettişi olan
tecrübe fi‘ilinin ‘ilm-i kimyâda cârî olduğunu iddi‘â ve isbât eden ve tecrübiyyât-ı
kimyeviyyenin me‘âdin ve nebâtât ve hayvânâta icrâ ettiren ‘ulemâ-yı ‘Arab’dır.”61
Daha sonra Kırımlı Aziz Bey, Avrupa’daki gelişmeleri anlatmaya geçmiştir;
Silvester, Albertus Magnus (1193-1280), Roger Bacon, Arnauld de Villeneuve
(Doğumu 1235-1245 arası-Ölümü yaklaşık 1313), Raymond Lulle (1235-1315),
Basile Valentin, Paracelsus (1493-1541), Georges-Ernest Stahl (1660-1734), Antoine-
Laurent Lavoisier (1743-1794), Joseph Priestley (1733-1804) ve Carl Wilhelm
Scheele’nin (1742-1786) çalışmalarını oldukça ayrıntılı bir biçimde tanıtmış ve yeri
geldikçe de eleştirmiştir.
Kırımlı Aziz Bey, anlatımını burada bitirmemiş ve bakışını, bu defa
Osmanlılar’a çevirerek, ilginç bir değerlendirmeyle bir giriş yapmıştır. Ona göre,
Avrupa’da bilginler, diğer bilimlerdeki sorunların yanı sıra, kimya bilimindeki
sorunları da çözmeye çalışırlarken, Osmanlılar, sürekli savaşarak ülkelerini
genişletmekle meşgul olduklarından, akıl ve yeteneklerini, savaş fenlerine
ayırmışlardır. Bu durum, Sultan Mahmûd Dönemi’ne kadar sürmüştür; günümüzde
ise, mevcut bilimleri, Avrupa lisanlarından Türkçe’ye aktarmak için, Sultan Mahmûd
Dönemi’nden bu döneme kadar Osmanlı Hükûmeti tarafından yapılan teşviklerin
hayli semeresi görülmüştür ve bu gözlemin doğru olduğunu kanıtlamak için, kimya
hakkında yazılmış kitaplara bakmak yeterlidir62.
Ancak yeni usul üzere yazılmış olan kimya kitaplarını bildirmeden önce, ona
göre, Bursalı Derviş Ömer’in Hicrî 1114’te (Milâdî 1702/1703) yazdığı Cevherü’l-
Ferîd fî Tıbbi’l-Cedîd adlı eserinden kısaca söz etmek uygun düşecektir. Bu eser
güzel yazılmışsa da, Stahl ve Paracelsus gibi, Lavoisier öncesi kimyagerlerin
görüşlerini içerdiğinden ve muntazam terimler kullanmadığından, içinde bilimsel
sorunlara dair yararlı bir şey yoktur; fakat Derviş Ömer’in bu eserinde, döneminde
kullanılan kimya araçlarının ekserisi, güzel bir biçimde resmedilmiş ve bu ararçların
hepsi birer özel isimle kaydolunmuştur63.
58 Hippokrates.
59 Kırımlı Aziz Bey, s.XXIV.
60 Kırımlı Aziz Bey, s.XLI-XLIII.
61 Kırımlı Aziz Bey, s.XLIII.
62 Kırımlı Aziz Bey, s.LXIX.
63 Kırımlı Aziz Bey, s.LXIX.
24
Bilimsel bir biçimde, kimya sorunlarından söz eden ilk bilgin, Mühendishâne-i
Berrî-i Hümâyûn başhocası İshak Efendi’dir. İshak Efendi, Hicrî 1250’de (Milâdî
1834/1835) yazdığı Mecmû‘a-i ‘Ulûm-ı Riyâziyye’nin Dördüncü Cildi’nde gâyet
muhtasar bir şekilde, genel kimyadan bahsederek, kerndisinden sonra gelenler için bir
çığır açmıştır64.
Sonra Mısır’daki Mekteb-i Fünûn-ı Tıbbiyye’de kimya hocası olan Muhammed
el-Tunûsî (ibn Ömer ibn Süleymân) adlı bir hekim, Hicrî 1258’de (Milâdî 1842)
Arapça olarak uzun bir kimya kitabı yazmıştır; fakat burada kimyaya mahsus
Fransızca terimleri olduğu gibi almış ve kullanmıştır.
Türkçe’nin yapısına uygun ve söyleyişine yaraşır kimya terimlerini, ilk olarak
Derviş Paşa koymuş ve kullanmıştır. Bu terimlerle Hicrî 1263 (Milâdî 1847)
senesinde, Usûl-i Kimyâ adıyla bir kitap yazmıştır ki o andan bu ana kadar Osmanlı
Memleketleri’nde kimya bilimi öğretilen yerlerde bu eser, kaynak olarak
benimsenmiştir65.
Kırımlı Aziz Bey’in vermiş olduğu bilgilerden anlaşıldığına göre,
“Mukaddime”yi yazarken, hem dönemin önde gelen bilim tarihçilerinden Jean-
Baptiste Dumas’nın Leçons sur la Philosophie Chimique’i (Paris 1837) ve Fernand
Hoefer’in Histoire de la Chimie’si (Paris 1866) gibi kimya tarihi çalışmalarından ve
hem de Müslüman ve Osmanlı bilginlerinin yazma ve basma kitaplarından
yararlanmıştır; yaptığı alıntılar ve çeviriler, kendisinin geleneksel bilimler konusunda
da bilgili olduğunu göstermektedir.
Ebüzziyâ Mehmed Tevfik
Dönemin önde gelen gazetecilerinden ve yayıncılarından olan Ebüzziyâ
Mehmed Tevfik Bey’in (1849-1913), Türkiye’de bilim tarihinin tanınmasında ve
sevilmesinde bir nebze de olsa, katkısı olduğu düşünülebilir. Halkı aydınlatmak ve
okumaya yöneltmek maksadıyla Universal Bibliothek’i örnek alarak “Kitâbhâne-i
Meşâhîr” ve “Kitâbhâne-i Ebüzziyâ” isimleri altında yayımlamış olduğu cep kitapları
arasında, kendisi tarafından kaleme alınan Gütenberg ve İhtirâ’-ı Fenn-i Tab‘
(İstanbul 1299), İbn Sînâ (İstanbul 1299), Galile (İstanbul 1299), Benjamin Franklin
(İstanbul 1299) ve Büfon (İstanbul 1299) gibi bilginler ve mucitlerle ilgili biyografiler
de bulunmaktadır66. Dönemi açısından bakıldığında, oldukça iyi yazıldıkları
söylenebilecek olan 40-50 sayfalık bu eserlerde, Ebüzziyâ Mehmed Tevfik Bey,
bilginlerin ve mucitlerin hayatlarını ve bilimsel çalışmalarını ana-çizgileriyle
betimlemiştir.
Şemseddin Sâmî
Şemseddin Sâmî Bey (1850-1904), 1879 senesinde Tercümân-ı Şark
gazetesinin sahibi Mihran Efendi ile birlikte “Cep Kütübhânesi” adını verdikleri bir
yayın dizisi kurmuş ve burada Osmanlı okuyucularının çok iyi tanımadıkları, filoloji,
mitoloji, antropoloji ve jeoloji gibi alanları tanıtan küçük kitaplar yayınlamıştır.
Medeniyyet-i İslâmiyye (İslâm Medeniyeti, İstanbul 1879) adlı bir çalışma da bunlar
arasında bulunmaktadır.
Şemseddî Sâmî Bey, bu eserinde, sırasıyla astronomi, matematiksel bilimler,
coğrafya, doğa bilimleri, tıp, felsefe, kanun, edebiyat, tarih, sanayi ve mamuriyet
başlıkları altında, Ortaçağ İslâm Medeniyeti’ni ana çizgileriyle tanıtmış ve
64 Kırımlı Aziz Bey, s.LXX.
65 Kırımlı Aziz Bey, s.LXX.
66 Ziyad Ebüzziya, “Ebüzziyâ Mehmed Tevfik”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 10, İstanbul
1994, s.374-378.
25
Müslümanlar’ın dünya medeniyetine yapmış oldukları katkıları göstermeye
çalışmıştır. Siyasî ve askerî tarih çalışmalarının güçlü olduğu böyle bir dönemde ve
toplumda, Şemseddin Sâmî Bey’in yerleşik tarih yazıcılığı geleneğini aşarak, bir
medeniyet tarihi yazmaya teşebbüs etmesi ve medeniyet tarihini, diğer insanî
etkinliklerin tarihinden önce bilim tarihine dayandırmış olması - nitekim istatistikî bir
bakış bu görüşü güçlendirecektir; çünkü 126 sayfalık eserin 70 sayfası, yani eserin
yaklaşık %55.5'i bilim tarihine ayrılmıştır - Türk tarihçiliği açısından büyük bir adım
olarak değerlendirilmelidir.
Ancak Medeniyyet-i İslâmiyye’de, belki de muhtasar olarak tasarlanmış
olmasının verdiği bazı eksiklikler de mevcuttur; meselâ bazı yerlerde çalışma, bir
şahıslar ve eserler listesini andırmakta ve şahısların yaşamları ve eserlerinin içerikleri
hakkında herhangi bir bilgiye veya değerlendirmeye rastlanmamaktadır; ayrıca
Şemseddin Sâmî Bey, kullandığı kaynakları da bildirmemiştir67.
Ahmed Rızâ Bey
Son dönemin önde gelen düşünürlerinden olan Ahmed Rızâ Bey (1858-1930),
Galatasaray Sultânisî’ni bitirdikten sonra, bir süre Bâb-ı Âlî Tercüme Odası’nda
çalışmış ve 1884 senesinde, ziraat tahsili için Fransa’ya gönderilmiştir. Tahsilini
Paris’te bitirmiş ve Türkiye’ye döndüğünde, önce Bursa İdâdîsi Müdürlüğü’ne, sonra
Bursa Ma‘ârif Müdürlüğü’ne getirilmiştir. Ancak bir bahaneyle, 1889’da Paris’e geri
dönmüş ve bu şehirde ortaya çıkan Jön Türk Hareketi’ne katılarak, bu siyasî
oluşumun lideri olmuştur. 1889’tan 1908’e, yani İkinci Meşrutiyet’in ilanına kadar,
19 sene boyunca siyasî çalışmalarını sürdürmüş ve Paris’te yayımladığı Meşveret
gazetesi ile Türk siyasî düşüncesini büyük ölçüde etkilemiştir.
Ahmed Rızâ Bey, Paris’e gitmeden önce de pozitivizm ve Auguste Comte ile
ilgilenmiştir; ancak Paris’te bulunduğu sıralarda, bir yandan Sorbonne
Üniversitesi’nde doğa tarihi derslerine, diğer yandan da Auguste Comte’un en yakın
izleyicisi olarak tanınan ve 1892 yılında Collège de France’ta genel bilim tarihi
profesörlüğüne atanan meşhur Fransız düşünürü Pierre Laffitte’in (1823-1903)
verdiği pozitivizm derslerine devam etmiştir. Pozitivistlerin cemiyetine üye olmuş ve
bu cemiyetin düstûru olan Ordre et Progrès (Nizam ve Terakkî) ilkesine sonuna kadar
bağlı kalmıştır. Bu kuruluşun yayın organı olan La Revue Occidentale’de İslâmiyet’i
tanıtıcı ve yüceliğini gösterici makaleler yazmıştır.68
Dönemin diğer birçok aydını ile birlikte Ahmed Rızâ Bey’i de büyüsü altına
alan pozitivist öğreti, Türk bilim tarihçiliğinin önde gelen isimlerinden Sâlih Zeki
Bey, Abdülhak Adnan Adıvar ve Aydın Sayılı üzerinde de etkili olacak ve onların
bilim ve tarih anlayışlarının biçimlenmesine önemli katkılarda bulunacaktır69. Ancak
67 Şemseddin Sâmî, Medeniyyet-i İslâmiyye, Hazırlayan: Remzi Demir, Ankara 1996, s.6-8.
68 Ayrıntılı bilgi için bkz., Ziyad Ebüzziya, “Ahmed Rızâ”, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Cilt
2, İstanbul 1989, s.124-127.
69 Bilim tarihi eğitim ve öğretiminin gerekliliğini ilk olarak kavrayan kişi, büyük Fransız
düşünürü Auguste Comte (1798-1857) olmuştur; ancak Collège de France’da, genel bilim
tarihi kürsüsünün kurulması ve başına Comte’un öğrencisi olan matematikçi ve filozof
Pierre Laffitte’in getirilmesi için 1892 yılına kadar beklemek gerekmiştir. Pozitivistlerin en
meşhur dergisi olan La Revue Occidentale’i de kuran ve çıkaran (1878) Laffitte’in
eserlerinden bazıları şunlardır: Leçons de cosmographie (Kozmografi Dersleri, Paris 1853),
Cours philosophique sur l’histoire générale de l’humanité (İnsanlığın Genel Tarihi Üzerine
Felsefî Dersler, Paris 1859), Considérations générale sur l’ensemble de la civilisation
chinoise et sur les relations de l’Occident avec la Chine (Çin Uygarlığı’nın Bütünlüğü ve
Batı’nın Çin’le Olan İlişkileri Üzerine Genel Görüşler, Paris 1869), Les Grands types de
l’humanité, appréciation systématique des principaux agents de l’évolution humaine
(İnsanlığın Büyük Simgeleri, Beşerî Evrimin Temel Etmenlerinin Sistematik Olarak
Değerlendirilmesi, 3 Cilt, Paris 1875-1876), Le positivisme et l’économie politique
26
bu etkinin niceliği ve niteliği, Ahmed Rızâ Bey müstesna tutulacak olursa, söz konusu
bilginlerin, “pozitivist” olarak adlandırılmaları için yeterli değildir; çünkü her şeyden
önce - en azından inceleme olanağını bulduğumuz eserlerinde açıkça görüldüğü üzere
- bu felsefî öğretiyi benimsediklerini ve açıkça savunduklarını gösterir bir beyanları
veya açık bir tavır alışları yoktur. Dönemin diğer birçok düşünürü gibi, bilimlerin
XIX. yüzyıldaki ve XX. yüzyılın ikinci yarısındaki gelişiminden büyük ölçüde
etkilenmişler ve doğal olarak bu düşünsel etkinliğin, insanlık tarihinde müstesnâ bir
yeri bulunduğuna inanmışlardır; diğer düşünsel etkinlikleri küçümsememişler ve
meselâ din ve felsefeyi yararsız bir uğraş olarak görmemişlerdir. Her şey bir yana,
takdire şâyân bir yönleri mevcuttur ki bu da, Türkiye’de “bilim sevgisinin” yerleşmesi
yolunda oynamış oldukları müsbet roldür. Ayrıca hem bilim tarihi çalışmalarıyla bu
alandaki bilgi birikimini arttırmışlar, hem de bu çalışmalardan esinlenerek yapmış
oldukları değerlendirmeler yoluyla, bilimsel tutum ve bakışın yerleşmesine yardımcı
olmuşlardır.
Ahmed Rızâ Bey’in çok sayıda Fransızca ve Türkçe kitap ve makaleleri
mevcuttur ve bu çalışmalar, bilim tarihi açısından henüz incelenmemiştir; meselâ
Tolérance Muslumane (Müslümanlar’da Müsamaha, Paris 1897), La Crise de l’Orient
(Doğu Sorunu, Paris 1907), Echos de Turquie (Türkiye Haberleri, Paris 1920) ve
nihayet La Faillite morale de la politique Occidentale en Orient da (Paris 1922)
bunlar arasında bulunmaktadır. Bu makalede, Türkçe’ye Batı’nın Doğu Politikasının
Ahlâken İflâsı adıyla çevrilen son eseri üzerinde biraz ayrıntılı olarak durmak
gerekecektir70.
Hıristiyanlar’ın, asırlar boyunca din gayretiyle Müslümanlar’a ve Türkler’e
karşı yapmış oldukları zulümleri ve haksızlıkları, sadece Batılı yazarlara dayanarak
ortaya koymaya çalışan Ahmed Rızâ Bey’in, eserinin hemen başlarında belirttiğine
göre, Batı’nın takip ettiği politika, İslâm ve Türk Ülkeleri’nin alınmasından ve
servetlerinin paylaşılmasından ibarettir. Geçmişte de böyle olmuştur, ancak bu
konuda kanıt arayanların çok fazla geriye gitmelerine gerek yoktur; 1922 yılında
Türkiye’de yaşanan olaylar, bu görüşün doğruluğunu göstermeye yeterlidir. İtilaf
Devletleri’nin, hiçbir çıkar gütmeden savaşa girdiklerini duyurmuş olmalarına
rağmen, Türkiye’nin bölünmesi ve paylaşılması üzerinde uzlaşmaya varmış
olduklarını ve bugün de mütârekenin üzerinden üç buçuk yıl geçmişken, İstanbul
dahil olmak üzere, ülkenin büyük bir kısmını işgalleri altında tuttuklarını görmek
gerekir. Savaşa katılmış olan Macaristan ve Bulgaristan gibi ülkeler, Türkiye’nin
maruz kaldığı gibi, çok aşağılık bir muameleye tabi tutulmamışlardır. Bunun sebebi
nedir? Çünkü onlar Hıristiyan, Türkler ise Müslüman’dır. Yunan Kıralı Kostantin,
Türkler’e karşı yöneltilen yeni bir Haçlı Seferi’nin başına geçirilmiş ve mütârekenin
ilk adımı olarak duyurulan “Halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme
hakkı”, sadece Türkler’e karşı uygulanmamıştır! Türkler, mukadderâtlarına ilişkin
olarak karar veme hakkına sahip değillerdir; kararı onların yerine başkaları
verecektir71.
Kurtuluş Savaşı’nı sürdüren bir milletin şerefli bir üyesi olan Ahmed Rızâ Bey,
bütün bu gelişmelere karşın, aşırı milliyetçi olmadığını özellikle vurgular ve büyük
Alman düşünürü Lessing (1729-1781) ile aynı görüşü paylaştığını söyler: “Cenâb-ı
(Pozitivizm ve Ekonomi-Politik, Paris 1876), De la morale positive (Positivist Ahlak
Üzerine, Paris 1880), “Cours sur l’histoire générale des sciences” (“Bilimlerin Genel Tarihi
Üzerine Dersler”, La Revue occidentale, Paris 1884) ve Le Faust de Goethe (Goethe’nin
Faust’u, Paris 1899). Ayrıca bkz., George Sarton, “Acta Atque Agenda, Yapılmış Olanlar ve
Yapılması Gerekenler”, Bilim Tarihinde Yöntem, Derleyen: Remzi Demir, Ankara 1997, s.
38 vd.
70 Ahmed Rızâ Bey, Batı’nın Doğu Politikasının Ahlâken İflası, Çeviren: Ziyad Ebûzziya,
Ankara 1988.
71 Ahmed Rızâ Bey, s.28-29.
27
Hak, benim, bir Dünya Vatandaşı olmamı önleyecek kadar vatanperver olmamı
önlesin!” Her milliyetçi gibi, vatanını sever, ama bunun yanısıra, insanlığa ve gerçeğe
de aynı aşkla bağlıdır. Avrupalılar’ın gütmüş oldukları barbarca siyaset, ruhunu
isyana sürükler; ancak düşünsel alandaki gelişmelerini ve bunların uygulamalarını
büyük bir takdir ve hürmetle anar. Meselâ birçok Türk gibi, XVIII. yüzyılın önemli
eserlerinden yararlanmıştır. Baron d’Holbach’ın (1723-1789), La Morale
Universelle’ini (Evrensel Ahlak) okurken tattığı zevki hala hatırlar. Pozitivizm
duygularını ve inançlarını geliştirmiştir; bunu, açıkça söylemekten çekinmez ve âdetâ
Türk düşmanlığı güden Avrupalı siyasetçilerin yüzüne şöyle haykırır:
“Eğer bazı (Avrupa) hükûmetlerinin hareketlerini şiddetle protesto edip, karşı
geliyorsam, bunun sebebi, bu sakim davranışlarını, Descartes, Bacon, Leibnitz,
Hume, Diderot, Kant, Montesqieu, Condorcet, Bichat, Newton, Auguste Comte ve
daha birçoklarının şeref bahşettikleri bu ülkelere lâyık bulmadığım içindir.”72
Bu bağlamda, Ahmed Rızâ Bey’e göre, Türkler’in, Batı’dan gelen yeniliklere
karşı çıkışlarının sebebi, öteden beri sanıldığı gibi, XVII. yüzyıldan itibaren giderek
güçlendiği söylenen dinsel tutuculuk değildir; geçmişi asırlar öncesine uzanan siyasî
ve askerî münasebetler sırasında ortaya çıkan ve güçlenen bir tür “Güvensizlik
Duygusu”dur. Türkler, Hıristiyanlar’a güvenmez ve bunda da haksız sayılmaz; çünkü
meselâ Tanzimat Dönemi’nde, Avrupalılar tarafından önerilen “Islahat Projeleri”nin
ekserisi, memlekette huzur ve sükûnu kurmak ve ilerlemeyi ve gelişmeyi sağlamak
görüntüsü altında, başka maksatlarla tasarlanmıştır. Aslında bütün bu düzenlemeler,
çoğunlukla, Batılı ülkelerin leyhine malî veya iktisâdî imtiyazlar koparmak gayesini
maskelemek için sunulmuştur73; nitekim sonraki gelişmeler, böyle düşünenleri haklı
çıkaracaktır. Türkiye’de gereken yenilikleri, bir anda gerçekleştireceklerini duyuran
peygamber-diplomatların mağrur savlarına kızan ve Ahmed Rızâ Bey tarafından
“üstâdım” olarak anılan Pierre Lafitte de, şâkirdine sık sık şunları söyler:
“Batı, Doğu’yu düzeltmeye kalkışmadan önce, kendi çöküşüne çare bulmalıdır.
Hıristiyanlar’ın insan neslini idare etmeye kalkışmasından daha mânâsız ve daha
küstah bir iddia tasavvur edemiyorum.”74
Ahmed Rızâ Bey, konuya başka bir açıdan daha bakar ve şunları söyler:
Türkler, ilerlemeye ve gelişmeye, Ruslar’dan ve İngilizler’den daha fazla karşı
çıkmamışlardır. İngiliz hukuk ve sosyoloji profesörü, Henry James Summer Maine
(1822-1892), Avrupa’dan söz ederken şunu belirtir:
“Milletlerin ekserisinin müesseselerinin geliştirilmesi hususunda, en ufak bir
istekte bulunmadıkları su götürmez bir hakikattir. Olduğu gibi kalmak, genellikle
insanlığın uyduğu hayat şartıdır, terakkî istisnâdır”75.
Gerçekten de hiçbir Hıristiyan devletinin Müslümanlar’ın vicdanlarına kurallar
yerleştirmeye ve hayatlarını tanzim etmeye kalkışmaya hakkı yoktur; her millet kendi
yolunu kendisi çizer. Yabancı devletlerin saldırganlıkla ve kaba kuvvetle yaptıkları
müdahaleye, “Millî İrade” karşı koyar. Başkalarına çeki düzen vermeye kalkanlar,
evvela kendi durumlarını gözden geçirmeli ve kendi yanlışlarını giderme yollarını
aramalıdırlar. Bu eserin yazılmasındaki maksat, Türkler’in gözündeki çöpü arayan
suçlayıcıların, kendi gözlerinde bulunan merteği görmediklerini kanıtlamaktır.
72 Ahmed Rızâ Bey, s.32-33.
73 Ahmed Rızâ Bey, s.39.
74 Ahmed Rızâ Bey, s.24.
75 Ahmed Rızâ Bey, s.62-63.
28
Ahmed Rızâ Bey, sonra İslâm Medeniyeti’nin çöküşünden Hıristiyanlar’ı
sorumlu tutar. Hıristiyanlar, “Haçlı Seferleri” olarak adlandırılan dönemde, sekiz defa
Doğu’ya gelmişler ve bu seferler, 1095’ten 1279’a kadar iki asır sürmüştür. Bu
seferler sırasında iki şey yapmışlardır: soygun ve katliam76. İslâm devletlerinin askerî
güçlerini zaafa uğratmışlar, siyasî ve iktisadî hayatın altını üstüne getirmişler, sanayi
ve ticareti felç etmişler ve VIII. yüzyılın başlarından itibaren büyük bir heves ve
gayretle başlatılmış olan fikir hareketlerini tamamen durdurmuşlardır77. Asıl felaket
şurdadır ki kötü huylarını, Müslümanlar’a da aşılamışlar ve Doğu’ya bıraktıkları
manevî kusur ve kötülükler, daha sonra Doğu Medeniyeti’nin gerilemesinde ve
çökmesinde rol oynamıştır.
Bu arada Ahmed Rızâ Bey, bugün “Medeniyetler Çatışması” olarak
özetlenebilecek bir görüşü aktarmaya ve yargılamaya geçer. Haçlı Seferleri’nin
sebebi, öteden beri savunulageldiği üzere, Avrupa’da dinî yobazlığın yükselmesi ve
zenginlik tutkusunun artmasıdır; ancak bazı Batılı düşünürler ve siyasetçiler, bu
tesbitin doğruluğuna inanmaz; onlara göre bunun sebebi, “yararlı bir savunma savaşı
yapmaktır”; bir medeniyetin diğer bir medeniyetten intikam alma isteğidir; çünkü
Hıristiyanlar, Müslüman istilasını ve özellikle de Araplar’ın Endülüs’teki saldırılarını
durdurmak için karşı saldırıya geçmişlerdir. Auguste Comte bile bu efsaneye inanır;
bunu, yani “Batının müşterek hareketi”ni zorunlu görür ve Haçlı Seferleri’ni “başarı
ile sonuçlanmış mükemmel bir müdafaa seferi” diye niteler. Oysa Ahmed Rızâ Bey’e
göre, burada kullanılan “müdafaa” ve “sefer” kelimeleri, anlam yönünden asla
birbirleriyle bağdaşmaz; çünkü müdafaa ancak bir memleketin sınırlarında olur;
Kudüs’e kadar giderek, Londra müdafaa edilemez78.
Bu anlatımdan şu sonuç ortaya çıkmaktadır ki bugün “Medeniyetler Çatışması”
çerçevesinde dile getirilen görüşler, esasında yeni değildir ve Haçlı Seferler’ini mazur
göstemeye yönelik yapay sebeplendirme girişimlerinden, bilerek veya bilmeyerek,
büyük ölçüde esinlenmiştir79.
Ahmed Rızâ Bey, eserinin, Türk bilim ve kültür tarihi açısından çok önemli
olduğunu düşündüğümüz, “Müslümanlar’ın Medeniyeti” başlığını taşıyan bölümüne,
Ernest Renan’ı eleştirerek başlar. İslâm Medeniyeti önünde eğilen Renan’ın, bu
medeniyetin, Müslümanlar’ın emeklerinin sonucunda meydana geldiğini kabul
etmekten rahatsız olmuşa benzediğini vurgular ve eserinde “Arap denilen bu
medeniyetin, gerçekten Arap olarak nesi vardır?” sorusuna “Dili, sadece dili!”
karşılığını verdiğini belirterek, eleştirilerine ve konuya ilişkin görüşlerini serimlemeye
başlar.
Ona göre, bu medeniyetin temelinde Arapça bulunmaktadır; çünkü bu dil,
Doğu’nun düşünsel ve dinsel dilidir. Batı’nınki ise Latince’dir; ancak bu dili kullanan
Fransızlar, İngilizler ve Almanlar, ne gelenek ve ne de görenek bakmından
birbirlerine benzerler; dolayısıyla bu dönem Hıristiyan Medeniyeti’ni “Latin” diye
adlandırmak yanlıştır. Aynı şekilde, Arap, Acem, Türk ve Hint dehalarının müşterek
gayretleri neticesinde meydana gelmiş olan İslâm Medeniyeti’ni “Arap” olarak
adlandırmak da, aynı ölçüde yanlış olacaktır. Renan gibi, büyük bir düşünürün, ilk
76 Ahmed Rızâ Bey, s.99.
77 Ahmed Rızâ Bey, s.106-107.
78 Ahmed Rızâ Bey, s.107-108.
79 Aslında medeniyetler değil, bu medeniyetlere veya bu medeniyetleri büyük ölçüde
biçimlendirmiş olan dinlere mensup milletler çatışmıştır ve bu çatışmanın sebebi, medeniyet
farklılığı değil, daha ziyade iktisâdî çıkar farklılığıdır. Medeniyetler, tarihî süreç içerisinde
birbirlerinden etkilenmiş ve birbirlerine eklemlenmiştir. Ahmed Rızâ Bey’in de, bu eserinde
çok güzel bir biçimde gösterdiği gibi, XII. yüzyıldan başlayarak yapısal bir değişikliğe
uğrayan Batı Medeniyeti, bunun için gerekli olan bilgi ve beceri birikimini Doğu
Medeniyeti’nden almıştır.
29
öğrenimini bir papaz mektebinde görmesinin etkisiyle olacak, bilimin kendisinin, ne
bir dine, ne de bir milliyete sahip olduğunu anlamamış bulunması hazindir. İlim
ülkelerin sınırlarını aşar; tarihten önceki dönemlerden başlayarak, gerçeği arama
girişimlerinin oluşturduğu birikimin bir mahsulüdür ve her millet, kendi dehası ve
toplumsal yaşam biçimi nisbetinde bilimsel ilerlemeye katkıda bulunmuştur. Bugünkü
bilgilerimizin oluşmasında, geçmişin etkisi çok büyüktür ve ayrıca bilimsel
gelişmede, zincirleme bir hareket ve süreklilik vardır.
Buluşlar, insanlığın müşterek servetidir. Tek başına ne bir “Yunan
Astronomisi”, ne de bir “Arap Fiziği” vardır; ayrıca bir “Hıristiyan Bilimi” veya bir
“Müslüman Bilimi” de olamaz. Yakın zamanların meşhur astronomlarından Kopernik
Polonyalı, Kepler Alman, Galile İtalyan, Newton İngiliz ve Laplace ise Fransız’dır.
Lalande’ın Dünya’nın en meşhur yirmi astronomu arasında saydığı el-Battânî Arap ve
Tycho Brahe ise Danimarkalı’dır; bunlar birbirlerinin çalışmalarını tamamlarlar.
Meşhur Türk astronomu Uluğ Bey’in de dediği gibi,
“Büyük bilimsel buluşlar, birbirlerini kovalamış olan ve birbirlerinin içine
geçmiş olan küçük buluşların ürünüdür.”
Bilginler, geçmişteki araştırmaları miras olarak alırlar; bunları geliştirebilir ve
bunlardan yeni sonuçlar çıkarabilirlerse, başarılı sayılırlar. Ortaçağ’da Müslüman
bilginler de böyle yapmışlardır; geçmişten kendilerine intikal eden bilgileri almışlar
ve geliştirmişlerdir. Renan’ın ve diğer bazı yazarların, bunu yapanlar, aslında
Müslümanlar değildirler; Yahudiler’dir, Nastûrîler’dir ve Rumlar’dır biçimindeki
açıklamaları da çok şaşırtıcıdır80. Evet doğrudur, bu medeniyetin oluşumuna,
azınlıkların da katkıları olmuştur, ama burada şu soruyu sormak gerekir: “Yahudiler,
Nastûrîler ve Rumlar, neden Müslümanlar’ın yönetimi altına girmeden önce değil de,
girdikten sonra bilimsel ürünler vermeye başladılar?” Başlangıçta, Müslümanlar’ın
bunlardan çok yararlandıklarına ve çok şey öğrendiklerine karşı çıkılamaz; ancak kısa
bir süre içinde, hocalar talebeleri tarafından geçilmiş ve Fârâbî, İbn Sînâ, Râzî, el-
Bîrûnî, İbn Rüşd, el-Battânî, Nasîrüddîn el-Tûsî, Uluğ Bey ve diğer İslâm Alemi’nin
birçok tanınmış isimleri sonsuzluğa kavuşurken, bu Yahudiler’’in, Nastûrîler’in ve
Rumlar’ın isimleri bu şerefe erişememiştir81.
Haklı olarak Ahmed Rızâ Bey, bu konuda çok kararlıdır; yeri geldiğinde
Müslüman bilginleri, Yunan bilginlerinin basit mütercimleri olarak göstermek isteyen
Littré gibi pozitivistlere de yüklenmekten geri durmamıştır82. Bu da kendisinin, bir
pozitivist olmasına karşın, pozitivist yazarları, körcesine takip etmediğini ve
gerçeklerle bağdaşmayan görüşlerle karşılaştığında, bunları eleştirmekten
kaçınmayacak ölçüde nesnel olabildiğini kanıtlamaktadır.
Ahmed Rızâ Bey, çok tutarlıdır ve bütün bunları söyledikten sonra, şu uyarıyı
yapmaktan da kaçınmaz. Ortaçağ’da Araplar ve Türkler, bilim ve felsefe alanlarında
ilerlemişseler, bu herhalde, sırf Müslüman oldukları için değildir. Fas Arapları ile
Konya Türkleri, Müslüman oldukları halde, bugün niçin düşünce alanında bir şey
yaratamıyorlar? Bunun sebebi, çevrenin ve mevcut toplumsal kurumların uygun
olmamasıdır. Tek başına din, hele yanlış tefsir ve tatbik olunursa, bir milleti
yükseltmeye yeterli olmamaktadır; şayet böyle olsaydı, Hıristiyan İspanya ile Rusya,
medeniyetin başını çekerdi; çünkü en dindar Hıristiyanlar bu ülkelerde yaşıyordu83.
80 Bu bölümde, Renan’ın savları ustalıkla çürütülmüştür ve bu işlem sırasında ileri sürülen
kanıtlar ve karşıt savlar, Ahmed Rızâ Bey’in, Nâmık Kemâl gibi diğer Müslüman
reddiyecilerden çok daha donanımlı olduğunu göstermektedir.
81 Ahmed Rızâ Bey, s.161-164.
82 Ahmed Rızâ Bey, s.230.
83 Ahmed Rızâ Bey, s.167.
30
Karşılaştırmalı bilim tarihi çalışmaları için örnek alınabilecek bu bölümde,
daha sonra, Ahmed Rızâ Bey, Ortaçağ’da insanlığın ilerlemesini sağlayan
Müslümanlar’ın, bu gücü nereden bulduklarını sorgulamaya geçer ve dört temel unsur
saptadığını beyan eder. Bunlar, (1) Geçmişi benimseme, (2) Kur’ân-ı Kerîm’i
okumayı öğrenme ve ilmi teşvik eden ayetlerden etkilenme, (3) Bir Kilise Teşkilâtı
veya bir Ruhban Sınıfı içermeme ve Allah ile kul arasında hiçbir aracı kabul etmeme
ve (4) Müsamahadır84. Bundan sonra, Ahmed Rızâ Bey, Ortaçağ İslâm Dünyası’ndaki
bilimsel çalışmaları ana çizgileriyle tanıtır ve özellikle Avrupa bilimini büyük ölçüde
etkilemiş olan bilimsel buluşları öne çıkarır.
Bu arada denilebilir ki Müslümanlar, bugün bir şey yaratmadıklarına göre, Eski
Araplar’ın, Acemler’in ve Türkler’in vaktiyle meydana koydukları şeyler konusunda
övünmeye ne gerek vardır? Ahmed Rızâ Bey, bu soruyu da şöyle yanıtlar:
“Evet, maalesef bunu müdrikim, bu yüzden bu mâziden bir gurur payı
çıkarmıyorum. Aksine bugünkü Müslümanlar’ın, sanat ve ilim sahasında ecdâdlarına
lâyık birer mirascı olmamalarından da utanıyorum. Netice ve tesirleri artık ortadan
kalkmış bir medeniyetten gururlanmak, bir milleti ancak mürteci yapar. Bunlara
temas ettiysem, Batı’nın Doğu’ya karşı gösterdiği nankörlüğü belirtmek ve
hükümlerindeki taraf tutuculuğu göstermek içindir.”85
Eserinin “Netice” bölümünde, Ahmed Rızâ Bey, bugüne uzanan bazı önemli
mesajlar verir ve şöyle der: Medeniyetin, insanlarca arka arkaya oluşturulan,
biriktirilen ve nesilden nesile günümüze kadar aktarılan bilgilerin tümünün üzerine
kurulduğunu kabul etmek gerekir. Bu anlamda olmak üzere, Müslüman bilginlere ve
sanatkârlara düşen hisse, çok büyüktür; çünkü asırlarca gerçeği, Dünya’nın her
tarafına yaymış olanlar sadece Müslümanlar’dır. Auguste Comte’un da belirttiği gibi,
“Beşeriyet, aynı gelişme hedefine yönelmiş insanların devamlı birliğidir.” Bu birlik,
sonunda “Beşeriyet Tarikatı”nı yaratacak ve giderek duygusal dayanışmayı ve
dolayısıyla da barışı sağlayacaktır. Bir millet, Arap veya Hintli diye, onun takdire
değer gayretlerini tanımamak veya inkâr etmek, kesinlikle fikrî ve ahlakî bir çöküşün
işaretidir. Yedi yüz seneyi aşkın bir süre boyunca, insan bilgisinin bütün alanlarında
Batı’ya üstün olduğunu kanıtlamış bulunan bir milleti, geri bir ırk veya barbar diye
nitelendirmek, gerçeği reddetmek, haysiyete saldırmak, bu milletin en meşru mirasını
inkar etmek demektir. Böyle bir hakaret, Batı ile Doğu arasındaki ilişkileri
kolaylaştırmak yerine güçleştirecektir.
Ahmed Rızâ Bey, Batı’nın Doğu Politikasının Ahlâken İflâsı’nı yazarken
birçok Batılı kaynaktan yararlanmıştır; bunlar arasında, Viardot’nun Civilisation des
Arabes’ı (Araplar’ın Medeniyeti), Gustave Le Bon’un (1841-1931), La civilisation
des Arabes’ı (Araplar’ın Medeniyeti, Paris 1884), Louis Pierre Amélie Sédillot’nun
(1808-1875), Histoire des Arabes’ı (Araplar’ın Tarihi, 2 Cilt, Paris 1877), Littré’nin
(1801-1889), Etudes sur les Arabes et le Moyen Age’ı (Araplar ve Ortaçağ Üzerine
İncelemeler), Reinhard Dozy’nin (1820-1883) Histoire des Musulmans d’Espagne’si
(İspanya Müslümanları’nın Tarihi), Draper’nin, Histoire du développement
intellectuel en Europe’u (Avrupa’da Düşünsel Gelişmenin Tarihi), Jean Baptiste
Joseph Delambre’ın Histoire de l’astronomie’si (Astronomi Tarihi), J.E.Montucla’nın
84 Ahmed Rızâ Bey, müsamahanın önemini vurguladıktan sonra, doğurmuş olduğu olumsuz
sonuçlardan bazılarına da değinmekten kendisini alamamış ve meselâ Türkiye’nin başına
gelen felâketlerin başlıca sebebinin bu müsamaha olduğunu bildirmiştir; ona göre, bu
müsamaha olmasaydı, Rum ve Ermeni meselelerinin, bu toplulukların dinlerinin
değiştirilmeleri veya imha edilmeleri sonucunda, çok daha evvelden çözüme bağlanmaları
mümkündü; bkz., Ahmed Rızâ Bey, s.175.
85 Ahmed Rızâ Bey, s.281.
31
(1725-1799) Histoire des Mathématiques’i ve Guillaume Libri’nin (1803-1869),
Histoire des sciences mathématiques en Italie’si de (İtalya’da Matematiksel
Bilimlerin Tarihi) bulunmaktadır. Bu eserler, Ahmed Rızâ Bey’in sorunları bulmak ve
çözmek için kapsamlı bir inceleme ve araştırma yaptığını kanıtlamaya yeterlidir.
Bu tanıtımdan da anlaşılacağı üzere, Ahmed Rızâ Bey’in Batı’nın Doğu
Politikasının Ahlâken İflası adlı eseri, bir bilim tarihi eseri değildir, ama eser, bir
medeniyetin ve bir milletin savunusunu yapmak için, çağdaş bilim tarihi
çalışmalarının sonuçlarını ustaca kullanması bakımından oldukça ilginçtir. Türk bilim
tarihi yazıcılığı açısından önemli yönleri ise şunlardır:
(1) Bilim tarihinde öteden beri yerleşmiş ve benimsenmiş birçok görüşe büyük
bir yetkinlikle saldırmakta ve yıkmaktadır; meselâ, bugün de hâlâ çeşitli vesilelerle
Doğulu ve Batılı kaynaklarda sözü edilen ve Rönesans’ın doğuşunda, 1453’den sonra
İstanbul’dan kaçarak İtalya’ya gelen Rumlar’ın etkili olduğunu savunan görüş de
bunlar arasında bulunmaktadır. Ahmed Rızâ Bey, Müslüman bilginlerin yapıtlarından
yapılan çevirilerin çok daha etkili olduğunu göstererek, bu savı çürütmüştür.
(2) Bilim tarihi açısından son derece önemli olan bazı sorunları incelerken,
“Karşılaştırma Yöntemi”ni kullanmış ve böylece bilimsel gelişimin bir döneminin çok
daha derinden kavranmasını ve bu sorunları çözme yolunda, gerçeğe daha uygun
açıklama biçimlerinin bulunmasını sağlamıştır.
(3) Eserinin “Tereddi ve Sebepleri” başlığını taşıyan bölümünde açıkça
görüldüğü üzere, Ahmed Rızâ Bey, İslâm Medeniyeti’nin çöküş sebeplerini ararken,
sosyolojik bir çözümleme gayreti içine girebilmiştir.
Subhi Edhem Bey
Askerî Baytar Mektebi muallimlerinden Subhi Edhem Bey (? - 1922?), Türk
veteriner tarihi ile ilgili Nevsâl-i Baytarî (Veteriner Yıllığı, İstanbul Hicrî 1334,
Milâdî 1915/1916) adında 257 sayfalık bir eser yazmış ve toplam 18 bölümden oluşan
bu eserde, Türkiye’deki Askerî Baytar Mektepleri ile Mülkiye Baytar Mektepleri’ni
tanıttıktan sonra, Avrupa’da kurulan ilk meslekî okullar, Almanya’da baytarlık, evcil
hayvanlar üzerinde yapılan teşrih çalışmalarının tarihi, Röntgen ışınları, üretilmesi ve
kullanılması gibi veteriner tarihine ilişkin konulara değinmiştir. Eserin içermiş olduğu
çok sayıda fotoğrafın büyük bir tarihî değeri mevcuttur86.
Nevsâl-i Baytarî’nin “İcmâl-i Târîhî” (Tarihsel Özet) başlığını taşıyan
girişinde, Subhi Edhem Bey, bir meslekte görülen gelişme aşamalarının, o mesleğin
tam ve doğru bir tarihçesi ile anlaşılabileceğini ve tarihi yazılmayan mesleklerin
günümüzdeki gelişim düzeyleri hakkında herhangi bir yargıya ulaşılamayacağını
belirttikten sonra, memleketin iktisâdî gereksinimlerini karşılamaya hizmet eden
kurumların önemlilerinden birini, askerî ve mülkî baytar mektepleri teşkil ettiği halde,
o güne değin bu hususta esaslı tarihî haberleri toplayan bir eserin yazılamadığını
belirtmiştir. Şuraya buraya dağılan bir iki makale ile, himmet ve zahmeti, minnete
değen askerî yazarlardan Esad Bey’in Mir’ât-ı Mekteb-i Harbiyye (Harbiye Mektebi
Aynası) adındaki eserinden başka, merakımızı giderecek iki üç satırlık tarihî bilgilere
tesâdüf etmek oldukça güçtür. Buna rağmen, ecnebî memleket ve ecnebî
hükûmetlerde, birçok muallim, yetiştikleri kurumların pek mükemmel birer
tarihçesini yazmışlardır; bu sûretle gençler mâziden haberdâr ve müstefîd
edilmektedirler.
86 Nevsâl-i Baytarî’nin dış ve iç kapaklarında şu ifâdeye yer verilmiştir ki Türkiye’de
meslek tarihi ve bilim tarihi bilincinin gelişmesi açısından önemlidir:
“Herhangi bir meslek-i ‘ilmî hakkında zabtedilecek kuyûdât-ı târîhiyye o mesleğin
tahavvülâtı ve derece-i terakkîsi hakkında bir fikr-i esâsî vermeye medâr olur.”
32
Subhi Edhem Bey, yazmış olduğu bu eserin monografik veya kronolojik
mâhiyette olamayacağını ve bu nedenle, bu ilk baskısında eserini bir kroki halinde
bıraktığını özellikle vurgular; çünkü baytarlık mesleğinde uzmanlaşan kişilerin
hayatına ve çalışmalarına ilişkin monografik bir eser yazacak birikime ulaşamamıştır
ve ayrıca başlangıcından günümüze kadar geçen zamanı dönemlere ayırarak
kronolojik bir tarzda tarih yazmayı da uygun görmemektedir; ona göre, bunun nedeni
ortadadır: askerî baytarlık, kısa bir müddet esnasında birbirine girmiş bazı aşamalar
geçirmiş, fakat hissedilebilir bir dönüşüme uğramamıştır; yurtdışında tahsil görüp
Türkiye’de bir Rönesans başlatan “Nuri ve Âdil Beyler Devri” bile istenilen
dönüşümün gerçekleşmesini sağlayamamış, yalnız öğretimde bir “başkalık”
gerçekleştirmiştir!
Subhi Edhem Bey’e göre, memleketimizde baytarlık kadar geç başlamış ve
lâyık olduğu itibarı görememiş hemen hemen hiçbir meslek yoktur. Üzülerek
söylenebilir ki gerek toplumun üst kısımları (Havâss) ve gerekse alt kısımları (Avâm)
arasında mütefennin, yani fennî bilgilerle donanmış bir baytara, bir nalbant
derecesinde önem verilmemiştir. Bu durumu, bizim, yararlı ile yararsızı ayırma
hususundaki yeteneksizliğimizle karşılaştırmak mümkün ise de, şahsî menfaat ile
bağlantılı olup olmadığına bakarak açıklamak daha doğru bir hareket olacaktır. Bizde
şahsî servet önemsenmeyecek derecede sınırlı kaldığından, halkın baytarlar ile
münâsebetleri yalnız hükûmetin aracılık yaptığı mahal ve zamanlarda mümkün
olmaktadır; bu yüzden bu meslek erbâbının muhtelif konulara ilişkin yararlı
çalışmaları bilinmemektedir ve tanıtılması gerekmektedir87.
Meselâ son harp (Birinci Dünya Savaşı), bize memleketteki hayvan ihtiyacının
derecesini ve baytarlara verilecek önemin nisbetini bildirmiştir; bu önem verme anına
biz, “Re’s-i Târîh” (Tarih Başı) nazariyle bakabiliriz.
Umûr-ı Baytarîyye Müdîr-i Umûmîsi Ali Rıza Bey (Uğur; 1870-1938)88
tarafından hazırlanan Beş Senelik Umûr-ı Baytarîyye Programı (Ankara 1924) adlı
çalışmanın içerisinde yer alan “Târîhçe-i Baytarî ve Ma‘lûmât-ı ‘Umûmiyye” başlıklı
10 sayfalık bölümde de, veteriner tarihi ile ilgili bilgiler verilmiştir89.
Bursalı Mehmed Tâhir Bey
İttihad ve Terakkî Cemiyeti’nin üyelerinden Bursalı Mehmed Tâhir Bey’in
(1861-1925) bibliyografyaları da, Türk bilim tarihi araştırmalarının kaynakları
arasında bulunmaktadır.
Bunlardan birisi, Gazneliler ve Selçuklular Dönemleri’nde yaşamış olan Türk
ârif, âlim ve ediplerini konu edinen Türklerin ‘Ulûm ve Fünûna Hizmetleri’dir
(İstanbul 1897)90. Türkler’in sadece “kılıç ehli” değil, “kalem ehli” de olduklarını
kanıtlamak isteyen Bursalı Mehmed Tâhir Bey’e göre, Türkler, İslâm Dini’ne
girdikten sonra, Arap Alfabesi ile birlikte Arapça kelimeleri de benimsedikleri için,
Gazneliler ve Selçuklular arasında çıkan ilim ve kemâl erbâbı, dinî ve ilmî eserlerinin
hemen hemen hepsini Arapça, edebî eserlerinin ekserisini ise Farsça yazmışlar ve
İslâm Madeniyeti’nin tarihini kaleme alan Avrupalı tarihçiler, bu ayrıntıya dikkat
etmedikleri için, Türk bilginlerini, Arap ve Acem bilginleri ile karıştırmışlardır.
Halbuki Aklî İlimler’de eserler veren âlimlerin üçte birinin, Naklî İlimler’de eserler
veren âlimlerin ise yarısının Türk asıllı oldukları, künye ve memleketleri delâletiyle
87 Subhi Edhem Bey, s.7-8.
88 Ayrıntılı bilgi için bkz., Nihal Erk ve Ferruh Dinçer, Türkiye’de Veteriner Hekimlik
Öğretimi ve Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Tarihi, Ankara 1970, s.286.
89 Ali Rıza Bey, s.8-17.
90 Bursalı Mehmed Tâhir Bey'in bu eseri, Remzi Demir ve Yavuz Unat tarafından
sadeleştirilmiş ve bir girişle birlikte 1995'te Ankara'da yeniden yayımlanmıştır.
33
meydandadır. Burada söz konusu edilen isimlerden bazılarının Arap ve Acem
neslinden olması ihtimali varsa da, Türk Devletleri’nin himaye ve terbiyeleri altında
yetiştikleri ve çalıştıkları için, bunların da Türkleştiklerini söylemek gerekir. Bu
yüzden, Türkler’in yönettikleri ülkelerde yetişen el-Gazzâlî, Seyyîd Şerîf Cürcânî,
Nasîrüddîn-i Tûsî, Mevlâna, Câmî ve İmâmü’l-Harameyn gibi âlim ve filozofların
hemen hemen tamamı, Türk veya Türkler’in koruması altına girmiş Acem’dir.
Bursalı Mehmed Tâhir Bey, bu eserinin yayımlanmasından sonra, bu alandaki
araştırmalarını yoğunlaştırmış ve meşhur eseri olan Osmanlı Müellifleri’nin (Osmanlı
Yazarları, 3 Cilt, İstanbul 1915-1924)91 yazılmasına hız vermiştir. Bir takım eksik ve
yanlışlarına rağmen, bugün bile, Osmanlı kültür tarihini inceleyen araştırmacıların
sıkça yararlandıkları kaynaklar arasında yer alan bu eser, 25 senelik bir çalışmanın
mahsulüdür ve 288’i mutasavvıf, 465’i din âlimi, 510’u şair ve edip, 237’si tarihçi,
84’ü hekim ve 107’si bilgin olamak üzere toplam, 1691 Osmanlı Dönemi yazarının
hayatını ve eserlerini tanıtmaktadır ve bir anlamda, Türklerin Ulûm ve Fünûna
Hizmetleri adlı kitabının devamı niteliğindedir. Eserin en fazla eleştirilen yönü, basma
olan kitapların basım yerleriyle tarihlerinin, yazma olan kitapların ise kütüphane
numaralarının belirtilmemiş olmasıdır92.
Corcî Zeydân
Meşrûtiyet’i ve İttihad ve Terakkî Fırkası’nın siyasî faaliyetlerini destekleyen
son dönem Arap tarihçilerinden ve düşünürlerinden Corcî Zeydân (1861-1914), tarih
ve dilbilim alanlarındaki çalışmaları sırasında, Batılılar’dan öğrendiği yöntemlerden
büyük ölçüde yararlanmış ve bir milletin yaptığı savaşların değil, kurduğu
medeniyetin, insaniyet açısından çok daha önemli olduğu düşüncesinden yola çıkarak,
medeniyet tarihi araştırmalarına yönelmiştir.
Konumuz açısından en önemli eseri olan Târîhu't-Temeddüni'l-İslâmî (İslâm
Medeniyeti Tarihi, 5 Cilt, Kâhire 1902-1906), bu yaklaşım doğrultusunda yazılmış bir
İslâm Medeniyeti tarihidir ve yayımlanmasından kısa bir süre sonra, Zeki Mugâmiz
tarafından Medeniyyet-i İslâmiyye Tarihi (5 Cilt, İstanbul 1910-1912) adıyla
Arapça'dan Türkçe'ye tercüme edilmiş93 ve Türk tarihçilerinin kullanımına
sunulmuştur.
Çağdaş tarihçilik yöntemlerine uygun bir biçimde yazılmış olan bu mükemmel
eserin Dördüncü Cild’i, Ortaçağ İslâm Dünyası’ndaki ilmî çalışmalara tahsis edilmiş
ve sırasıyla “Mukaddime”, “Kable’l-İslâm ‘Arabların ‘Ulûm ve Ma‘ârifi”,
“İslâmiyet’den Sonra ‘Arablar’ın ‘Ulûm ve Ma‘ârifi”, “‘Ulûm-ı Şer‘iyye-i
İslâmiyye”, “‘Ulûm-ı Lisâniyye”, “Zamân-ı Câhiliyyet ‘Ulûm-ı Edebiyyesi”, “‘Ulûm-
ı Dahîle”, “Devr-i ‘Abbâsî’de ‘Ulûm-ı Dahîle’nin Tercümesi”, “İntibâh-ı ‘İlmî-yi
‘Abbâsî Esnâsında Tercüme Olunan Kitâblar”, “Medeniyet-i İslâmiyye’nin ‘Ulûm-ı
Dahîle’ye Etdiği Te’sîr” gibi başlıklar altında, bu ilimlerin doğuşuna ve gelişimine
ilişkin ayrıntılı bilgiler verilmiştir. Bu nedenle, tercümenin bu cildi, Sâlih Zeki Bey’in
Âsâr-ı Bâkıye'si ile birlikte, Türkçe’de mevcut olan ilk bilim tarihi çalışması olarak
görülebilir.
Bilim tarihi açısından bakıldığında, eserin özellikle son dört bölümü önemlidir;
konular çok ayrıntılı olarak işlenmemiştir, ama yine de Ortaçağ İslâm Dünyası’ndaki
91 Bursalı Mehmed Tâhir Bey, Osmanlı Müellifleri, İstanbul, Cilt I, 1915; Cilt II, 1920; Cilt
III, 1922; Cilt IV, 1924. Bu eser, A.Fikri Yavuz ve İsmail Özen tarafından yalınlaştırılıp,
1972-1975 yılları arasında yeniden yayımlanmıştır, ama okuma hataları nedeniyle güvenilir
değildir.
92 Daha fazla bilgi için bkz., Ömer Faruk Akün, “Bursalı Mehmed Tâhir”, TDV İslâm
Ansiklopedisi, Cilt 6, İstanbul 1992, s.452-461.
93 Daha fazla bilgi için bkz., Muharrem Çelebi, “Corcî Zeydân”, TDV İslâm Ansiklopedisi,
Cilt 8, İstanbul 1993, s.69-71.
34
bilimsel gelişmeleri merak edenler için, oldukça doyurucu nitelik ve nicelikte bilgiler
verilmiştir.
Mukaddime’de Corcî Zeydan, bu cildin konularını ana çizgileriyle tanıtmadan
önce, “bilim tarihini temele alan” medeniyet tarihi anlayışını sergiler ve şunları
söyler:
“Medeniyyetin en büyük ve en kuvvetli temeli ‘ilm u ma‘rifet ise, târîhleri
yazılmak istenilen akvâmın ‘ulûm u âdâbından bahs etmek de bir müverrih için en
mühim vazâ’ifden ‘add olunur. İslâm târîhinde ‘ulûm u âdâb bahsi sûret-i mahsûsada
hâ’iz-i ehemmiyyetdir. Çünkü ‘ulûm-ı İslâmiyye, İslâm devletlerinin ahvâli ve umûr-ı
idâresiyle büyük bir irtibâtı hâ’izdir. Bu cihetle Medeniyyet-i İslâmiyye’nin ‘ulûm u
âdâbından bâhis olan bu cild, muhtevî olduğu bahislerin ehemmiyeti i‘tibâriyle diğer
cildlerden daha mühim ‘add olunmalıdır. Bâ-husûs İslâmiyyet’de ‘ulûm u ma‘ârif
târîhinin İslâmiyyet’den daha evvelki ezmine ile olan teselsül-i irtibâtı bahse bir kat
daha ehemmiyet verir. Zîrâ İslâmlar mebde’-i medeniyyetden kendi zamânlarına
kadar, gerek ‘akliyyât, gerek nakliyyâta dâ’ir ‘ukûl-i beşeriyyenin zâde-i mesâ‘î ve
ictihâdâtının kısm-ı a‘zamını kendi lisânlarına nakl etdiklerinden Keldânîler’in,
Fenikeliler’in, Eski Mısırlılar’ın, İranlılar’ın, Yunanlılar’ın ve Hindliler’in vârisi ve
halefi olmuşlardı. ‘Arablar’ın zikr olunan akvâmın ‘ulûm u terakkiyyâtından nakl ve
iktibâs etdikleri şeyleri tedkîk ve tahrîr eylediğimiz sırada, bu ‘ulûm u terakkiyyâtın o
akvâmın her birinde geçirdiği safahât-ı târîhiyyeyi de yazmağa mecbûr olduk.
Binâen‘aleyh Medeniyet-i İslâmiyye târîhine ‘âid olan bu cild, İslâmiyyet’deki ‘ulûm,
hikmet ve edebiyyât târîhinden mâ‘adâ ‘ulûm, hikmet ve edebiyyâtın medeniyet-i
beşeriyyenin ibtidâ’sından İslâmiyyet’in zuhûruna kadar geçirdiği edvâr-ı târîhiyyenin
hulâsasını da muhtevî gibidir.”94
Sonra Corcî Zeydân, bazı Batılı tarihçilerin ve oryantalistlerin, İslâm
Medeniyeti’ne bakışını eleştirir ve şöyle devam eder:
“Garb ve sâ’ire mü’elliflerinden ba‘zıları İslâmlar’ın yâhûd ‘Arablar’ın ‘ulûm u
ma‘ârife pek az hizmet etdikleri, çünkü bu ‘ulûm u fünûnu Yunanlılar’dan nakl
ederek ona bir şey ‘ilâve eylemedikleri fikr u i‘tikâdında bulunmakdadırlar. Hattâ bir
takımları bu fikr ile iktifâ etmeyerek İslâmlar’ın ‘ulûm-ı Yûnâniyye’yi hâli üzere nakl
eylemeyib, o ‘ulûmu bir takım tahrîfât ile çirkinleşdirdiklerini iddi‘âya kadar ileri
varmışlardır. Garîbdir ki bu zehâb, ta‘assub devrinde zuhûr ederek tevâtür ile ‘asr-ı
hâzırın ibtidâ’larına kadar gelmiş iken bunun tahkîkine, yâhûd tenkîdine ‘Arablar’dan
veya İslâmlar’dan hiç biri ikdâm etmedi.
Ma‘mâfih bir cihet kâbil-i inkâr değildir ki Garb müsteşriklerinden munsif
olanlar Medeniyyet-i İslâmiyye’nin ‘ulûm u terakkiyyâta etdiği hizmetleri beyândan
geri durmuyorlar. Bunların bir kusurları var ise, o da, o hizmetleri muhtasar
yazmakdan ‘ibâretdir. Müsteşrikînden bir takımları da o medeniyet hakkında öyle
ma‘lûmât-ı mücmele vermişlerdir ki bir ‘Arab onu okur ise neşvesi gelir, fakat
tahkîkâta girişir ise mesâ‘îsinden çoğu boşuna gider. Medeniyyet-i İslâmiyye’ye
müte‘allik husûsâtın sıhhati o şeylerin eski ‘Arab mü’elliflerinin âsârında muharrer
olmasına tevakkuf eder. Çünkü İslâmiyyet ve Müslimîn ve âdâb-ı İslâmiyye târîhinin
yegâne merci‘i, o âsârdan ‘ibâretdir. Zâten Frenkler’in de, bu bâbda yazdıkları
şeylerin ekseri ‘Arab mü’ellefâtına müsteniddir.”95
94 Corcî Zeydân, Medeniyyet-i İslâmiyye Târîhi, Türkçe’ye Çeviren: Zeki Mugâmiz, Cilt 3,
İstanbul 1329, s.3.
95 Corcî Zeydân, Cilt 3, s.3-4.
35
Fatma Aliyye Hanım
Ahmed Cevdet Paşa'nın kızı olan Fatma Aliyye Hanım (1862-1936), Terâcim-i
Ahvâl-i Felâsife (Filozofların Yaşamöyküleri, 1. cilt, İstanbul 1899/1900) adıyla
kaleme almış olduğu felsefe ve kelâm tarihinde, Yunan ve İslâm dönemi filozofları ve
mütekellimleriyle birlikte, bilginlerini de kısaca tanıtmış ve bakışını, özellikle Ortaçağ
İslâm Dünyası’ndaki itikâdî düşünce üzerinde yoğunlaştırmıştır96.
Mehmet Ali Aynî
İstanbul Dârü’l-Fünûnu, yani Üniversitesi Edebiyat ve İlâhiyat Fakülteleri’nde
felsefe ve tasavvuf tarihi dersleri veren Mehmed Ali Aynî’nin (1869-1945), Osmanlı
Türkiyesi’nde medreseler ve mühendishânelerden sonra açılan en önemli yüksek
eğitim ve öğretim kurumu olan İstanbul Darü’l-Fünûnu’nun kuruluşunu ve
etkinliklerini tanıttığı Dârü’l-Fünûn Târihi (İstanbul 1927) adlı eseri de, Türk bilim
tarihçiliği ve Türk eğitim tarihçiliği açısından çok kıymetli bir çalışmadır97. Dârü’l-
Fünûn’un açılış ve kapanış nedenlerine, talimâtnâmesine, fakültelerine, dekanlarına,
müfredât programlarına, okutulan derslere ve bu dersleri okutan öğretim üyelerine
ilişkin ayrıntılı bilgiler içermektedir.
Mehmed Ali Aynî, aslında felsefe tarihi ile ilgili olan Mu‘allim-i Sânî Fârâbî
(İstanbul Hicrî 1332-Milâdî 1913/1914) adlı eserinin bazı bölümlerinde de Ortaçağ
İslâm Dönemi bilim tarihini ilgilendiren, birtakım ufak tefek bilgilere yer vermiştir.
ÜÇÜNCÜ DÖNEM
Türk Bilim Tarihi Yazıcılığının Doğuşu
Görüldüğü üzere, oldukça uzun süren bir hazırlık döneminin ardından, büyük
bir araştırmacı ve yazar olan Sâlih Zeki Bey ile birlikte, Türk bilim tarihçiliğinde yeni
bir döneme girilmiş ve süratle bilim tarihinin çeşitli alanlarında, Batılı bilim tarihi
yazarlığının istediği niteliklere uygun bilimsel bilgi üretimine geçilmiştir.
Bu dönemin en önemli yazarları olan Sâlih Zeki Bey ile Abdülhak Adnan
Adıvar, özellikle İslâm ve Osmanlı Dönemleri’yle ilgilenmişler ve bu dönemlerde
yapılan bilimsel çalışmaları, nesnel bir biçimde inceleyerek, bunların genel bilim
tarihindeki yerlerini belirlemeye gayret etmişlerdir. Nisbeten kısa bir süre içinde
meydana koymuş oldukları bilgi birikimi, hakikaten de takdire şâyândır ve burada,
minnetle yâd edilmeyi gerektirecek önemdedir. Ancak birkaç tane bilim tarihçisinin,
VIII. yüzyıldan XX. yüzyıla uzanan yaklaşık 1200 yıllık bir dönem boyunca, bilimin
bütün alanlarında ulaşılmış olan başarıları sergilemeleri, doğal olarak olanaksızdır ve
dolayısıyla, bu öncülerin eserlerini, karanlığı aydınlatmak için yakılmış bir iki mum
olarak görmek gerekir.
Sâlih Zeki
Türk bilim tarihçiliğinin Üçüncü Dönemi, aslında bir elektrik mühendisi olan
Sâlih Zeki Bey (1864-1921) ile başlar. Sâlih Zeki Bey, İkinci Dönem’deki yazarları
yönlendiren savunma tavrını bir tarafa bırakmış ve nesnel bir yaklaşımla,
96 Eserin sonraki ciltleri de yazılmış olabilir, ama basılmamıştır. 204 sayfalık birinci cildin
sadece ilk 50 sayfası Yunan filozoflarına ayrılmıştır; dolayısıyla bu cilt, daha ziyade İslâm
felsefesi tarihi görünümündedir; (EK-3)’e bakınız.
97 Bu eser, yeni harflerle de yayımlanmıştır; bkz., Mehmed Ali Aynî, Dârü’l-Fünûn Tarihi,
Hazırlayan: Metin Hasırcı, İstanbul 1995.
36
Müslümanlar’ın ve Türkler’in bilimsel çalışmalarının değerini belirlemeye çalışmıştır;
bu nedenle, Sâlih Zeki Bey, “Türk Bilim Tarihi Yazıcılığı’nın Babası” olarak
görülebilir.
Sâlih Zeki Bey’in burada öncelikle anılması gereken eseri, Âsâr-ı Bâkıye'dir
(Ölmez Eserler, 2 Cilt, İstanbul 1911)98, Türk ve İslâm bilim tarihi açısından çok
önemli olduğu halde, ancak iki cildi yayımlanabilen ve bugün de değerinden çok şey
kaybetmeyen bu muhteşem eser yazılırken, çağdaş bir yöntem izlenmiştir:
(1) Öncelikle Müslüman bilginlerin, matematik ve astronomi alanlarındaki
mevcut birikime yapmış oldukları katkıların boyutlarını doğru bir biçimde
belirleyebilmek için, Batılı bilim tarihçilerinin eserlerinden yararlanılarak, İslâm
Öncesi Dönemler’deki ve özellikle de Yunanlılar’daki ve Hintliler’deki bilimsel
çalışmalar, gerektiği ölçüde tanıtılmıştır. Bu tanıtım sırasında, Jean Étienne
Montucla’nın (1725-1799) Histoire des Mathématiques’i (Matematik Tarihi, 3 Cilt,
Paris 1758)99, Jean-Baptiste-Joseph Delambre’ın (1749-1822) Histoire de
l’Astronomie’si (Astronomi Tarihi, 1817-1821), Moritz Benedikt Cantor’un (1829-
1920) Mathematische Beiträge zum Kulturleben der Völker’i (Halkın Kültür
Yaşamına Matematiksel Katkılar, 1863) ve Paul Tannery’nin (1843-1904),
Recherches sur l’histoire de l’astronomie ancienne’i (Eski Astronominin Tarihi
Üzerine Araştırmalar, Paris 1893) başta olmak üzere çok sayıda bilim tarihi çalışması
kullanılmıştır.
(2) Ayrıca Ortaçağ İslâm Dönemi ile bunun bir kısmı olan Osmanlı
Dönemi’ndeki bilginlerin çalışmalarının değerini, doğru bir biçimde belirlemek ve
serimlemek için, doğrudan doğruya yazma kütüphanelerin tozlu raflarına terk edilmiş
olan yazma eserler incelemiş ve bunlardan derlenmiş bulgulara dayanılarak,
Müslüman-Türk bilginlerin matematik ve astronomi alanlarındaki yüksek düzeyleri
gösterilmek istemiştir.
İçeriğinin bazı kısımları Dârü’l-Fünûn-ı ‘Osmânî’de konferans suretinde
verilmiş olan Âsâr-ı Bâkıye'nin Birinci Cild’i, düzlemsel ve küresel trigonometrinin
Müslümanlar arasındaki tarihî gelişiminden söz eder ve şu bölümlerden oluşur:
Önsöz, Giriş, Birinci Bölüm: Doğu’da Trigonometrinin Ortaya Çıkışı, Sinüsler
Kuramının Kurulması: Sinüs Teoremi, Yayların Toplanması, Çıkarılması, Çarpılması
ve Bölünmesi, Tanjantlar Kuramının Kurulması: Tanjant Teoremi, Üçgenlerin
Çözülmesi Yöntemi, İkinci Bölüm: Doğu’da Trigonometrik Cetvellerin
Hesaplanması, Ebû’l-Vefâ’nın Trigonometrik Cetvelleri, Uluğ Bey’in Trigonometrik
Cetvelleri, Kâdızâde-i Rûmî’nin Tadili ve Trigonometrinin Batı’da Latinler Arasına
Girişi.
Bu cildin sonuna eklenmiş olan “Zeyl”de ise, söz konusu çalışmada isimleri
geçen ve eserlerinden istifade edilen matematikçilerin tarih sırasına göre biyografileri
verilmiştir. Dönemi için çok kıymetli olan bu bölümde, Habaş el-Hâsib, Sâbit ibn
Kurre, Ebû el-‘Abbâs el-Fâzıl el-Neyrîzî, el-Battânî, Ebû’l-Vefâ’ el-Bûzcânî, Ebû
Mahmûd Hân el-Hucendî, Ebû Ca‘fer el-Hâzin, Kiyâküşyâr el-Cîlî, Emîr Ebû Nasr
ibn ‘Irâk, Ebû el-Reyhân el-Bîrûnî, Nasîrüddîn el-Tûsî, Gıyâsüddîn Cemşîd, Kâdızâde
98 Asâr-ı Bâkıye, dört cilt olarak tasarlandığı ve hazırlandığı halde maalesef iki cildi
yayımlanabilmiştir. Birinci Cild’inin Giriş’inde Sâlih Zeki, bilim tarihine nasıl başladığını
ve Âsâr-ı Bâkıye’yi nasıl yazdığını anlatmaktadır; (EK-4)’e bakınız. Bu eserin basılmış olan
iki cildi, Remzi Demir, Yavuz Unat ve Melek Dosay Gökdoğan tarafından
yalınlaştırılmaktadır.
99 Bu eserin üçüncü cildi, yazarın ölümünden sonra J. de Lalande tarafından tamamlanmıştır.
37
el-Rûmî, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Mîrim Çelebi ve Takîyüddîn-i Râsıd’ın oldukça
ayrıntılı bir biçimde tanıtıldıkları görülmektedir.
Yine içeriğinin bazı kısımları Dârü’l-Fünûn-ı ‘Osmânî’de konferans suretinde
verilmiş olan Âsâr-ı Bâkıye'nin İkinci Cild’i ise, aritmetik ve cebirin Müslümanlar
arasındaki tarihî gelişiminden söz eder ve şu bölümlerden oluşur: Önsöz, Giriş:
Yunan Kaynakları, Hint Kaynakları, Birinci Kısım: Aritmetik Bilimi, Giriş: Kısa
Malumat, Birinci Bölüm: Rakamların Türleri, Cümel Rakamları, Hint Rakamları-
Gubâr Rakamları, Arap Rakamları, İkinci Bölüm: Hint Hesabı-Gubâr Hesabı, Tam
Sayılarla İşlemler, Kesirli Sayılarla İşlemler, Ondalık Kesirler, Oran ve Orantı,
Problem Çözümü: Oranlanmış Dörtlü Yöntemi, Çift Yanlış Yöntemi, Tahlîl ve
Te‘âküs Yöntemi, Sonuç: Hava Hesabı, Özet.
Bu cildin de sonuna bir “Zeyl” eklenmiş ve burada ise İbn Türk el-Cîlî,
Muhammed ibn Mûsâ el-Hârizmî, Ebû Kâmil Şücâ‘, Ya‘kûb el-Kindî, Ebû Berze el-
Cîlî, Ebû Hanîfe el-Dîneverî, Sinân ibn el-Feth el-Harrânî, ‘Ali el-Mevsılî, Ebû el-
Kâsım el-Antâkî, Ebû Nasr el-Kelvâzî, Kâdı Ebû el-Hasan-ı Nesevî, Hâsib Kerhî, İbn
Semh-i Gırnâtî, İbn ‘Azrâ’-i İsrâ’ilî, İbn el-Bennâ’ el-Merâkuşî, ‘İmâdüddîn el-
Bağdâdi, Şerefüddîn el-Tîbî, Yahyâ el-Kâşî, Şihâbüddîn ibn el-Hâ’im, Hacı Atmaca,
‘Ali ibn Veli ibn Hamzâ, Bahâüddîn el-Âmulî, ‘Abdurrahîm el-Mar‘aşî ve Gelenbevî
ayrıntılı bir biçimde tanıtılmıştır. Sonraki birçok araştırmacı, Âsâr-ı Bâkıye’nin birinci
ve ikinci ciltlerinin sonlarında bulunan bu “Zeyl” kısımlarından büyük ölçüde
yararlanmıştır.
Burada dikkatimizi çeken başka bir husus da, her iki cildin iç kapağında ve
Âsâr-ı Bâkıye isminin hemen altında
“Muhteviyâtının bazı kısımları Dârü’l-Fünûn-ı ‘Osmânî’de
konferans sûretinde verilmiştir.”
ibaresine yer verilmiş olmasıdır ki bu ibare, konferanslar biçiminde de olsa,
Türkiye’deki bilim tarihi eğitiminin, Sâlih Zeki Bey tarafından, bu eserin basım tarihi
olan Hicrî 1329 (Milâdî 1911) yılından evvel, İstanbul Dârül-Fünûn’unda başlatılmış
olduğunu kanıtlamaktadır; böylece Türkiye’deki bilim tarihi eğitiminin geçmişini,
günümüzden takriben bir asır öncesine kadar geri götürmek gerektiği açığa
çıkmaktadır.
Öyleyse çağdaş anlamda, hem bilim tarihi araştırmalarını, hem de bilim tarihi
eğitimini başlatması açısından, Sâlih Zeki Bey’in Türk bilim tarihi yazıcılığında
gerçek bir öncü olduğunu bir kere daha vurgulamak gerekmektedir.
Sâlih Zeki Bey’in, matematik ve astronomi bilimlerinde kullanılan bütün
terimleri açıklamak ve bütün matematikçilerle astronomların hayat öykülerini ve
eserlerini tanıtmak maksadıyla yayımlamaya başladığı Kâmûs-ı Riyâziyyât
(Matematiksel Bilimler Ansiklopedisi, Cilt 1, İstanbul 1892/1893)100 adlı eseri de,
Türk bilim tarihi açısından çok değerlidir. Bu eser, iki bakımdan şaşırtıcıdır:
(1) Türkiye'de yazılan ilk matematik ve astronomi bilimleri ansiklopedisidir ve
(2) Türkiye'de yazılan ilk matematik ve astronomi tarihi ansiklopedisidir 101.
100 400 sayfalık Birinci Cilt, "İfnâ (Sylvestre Usûlü)" maddesiyle sona ermiş ve diğer ciltler
maalesef yayımlanamamıştır.
101 Kâmûs-ı Riyâziyyât'ın, abaküs, İbrahim ibn Hayyâ, Aristarh, Arşimed, Arşimed
helezonu, Arşimed kanunu, Arşimed münhanisi, Arşimed vidası, Alfonsiye, Amper, İbn
Rüşd, İbn Şâtır, İbn Heysem, İbn Yûnus, Ebû'r-Reyhân Bîrûnî, Ebû'l-Vefâ, Ebû Bekir Râzî,
38
Yayımının tamamlanmamış olması, Türk kültür tarihi ve bilim tarihi açısından
büyük bir kayıptır.
Sâlih Zeki Bey’in, Dârü’l-Fünûn’da, Hicrî 1330-1331 (Milâdî 1912-1913)
Eğitim ve Öğretim Yılı ile Hicrî 1331-1332 (Milâdî 1913-1914) Eğitim ve Öğretim
Yılı’nda, Cuma günleri matematik öğretmenlerine ve matematik severlere vermiş
olduğu konferanslar, Dârü’l-Fünûn Konferansları adıyla toplanmış ve 1913 senesinde
iki cilt halinde İstanbul’da yayımlanmıştır102.
Türk matematik tarihi açısından çok önemli olduğunu düşündüğümüz bu
konferanslarda, Salih Zeki Bey, XIX. yüzyıl matematiğinin en önemli konuları
arasında bulunan “Eukleides-dışı Geometriler” ile “Sanal Nicelikler (Kemmiyyât-ı
Mevhûme) Üzerine Kurulmuş Çeşitli Alanlar”ı ayrıntılı bir biçimde tanıtmıştır. Bu
konferansların, bilim tarihi açsından en önemli yönleri, her iki konunun
işlenmesinden önce, tarihsel gelişimlerine ilişkin ayrıntılı bir serimlemenin yapılmış
olmasıdır. Çağdaş matematiğin Türkiye’ye girişi incelenirken, Sâlih Zeki Bey’in diğer
çalışmalarının yanı sıra, Dârü’l-Fünûn Konferansları’na da büyük bir yer ayırmak
gerekecektir.
Sâlih Zeki Bey, bilim tarihinin yanında, bilim felsefesiyle de ilgilemiş ve ünlü
Fransız matematikçisi ve bilim felsefecisi Jules-Henri Poincaré'nin (1854-1912) bilim
felesefesi ile ilgili olan La Science et l’hypothèse (Paris 1903), La Valeur de la
science (Paris 1905) ve Science et méthode (Paris 1908) adlı eserlerini,
yayımlanmalarından kısa bir süre sonra, sırasıyla İlim ve Faraziye (İstanbul 1927),
İlmin Kıymeti (İstanbul 1912) ve İlim ve Usûl (İstanbul 1928) adlarıyla Türkçe'ye
çevirmiş ve böylece hem bu düşünürün, hem de onun bilim anlayışının Türkiye'de
tanınmasını sağlamıştır103.
Bu çevirileri ve makale olarak yayımladığı bazı incelemeleri, Sâlih Zeki
Bey’in, Türkiye’deki bilim felsefesi çalışmalarının da kurucusu olduğunu
göstermektedir. Ayrıca Sâlih Zeki Bey, Alexandre Bertrand’ın bir eserini de, Mebâdî-
i Felsefe-i ‘İlmiyye (2 Cilt, İstanbul 1914/15) adıyla Türkçe’ye çevirmiş ve
yayımlamıştır.
Sâlih Zeki Bey’in, gerçekten de çok değerli oldukları anlaşılan “Felekiyyât”,
“Âsâr-ı Eslâf”, “Kütle-i Mâddiyye Cevher mi A‘raz mı?”, “Nâmütenâhî” ve “Auguste
Comte, Felsefe-i Müsbitesi” gibi gerek bilim tarihi ve gerekse bilim felsefesi ile ilgili
çok önemli makaleleri bulunmaktadır104. Bunlardan ‘Ulûm-ı İktisâdiyye ve İctimâ‘iyye
Mecmû‘ası’nda yayımladığı “Auguste Comte, Felsefe-i Müsbitesi” adlı makalesi,
onun pozitivist öğretiyle olan ilişkisi hakkında bir fikir vermektedir105.
Son olarak şunu söylemekte yarar vardır ki Sâlih Zeki Bey’in bilim tarihi ile
ilgili kitap ve makaleleri, topluca yayımlanmadıkça ve değerlendirilmedikçe,
Türkiye’deki bilim tarihi yazıcılığının, hangi düzeye ulaştığını doğru bir biçimde
Eratosten, arz, erkâm, erkâm-ı gubâriyye, erkâm-ı divâniyye, erkâm-ı rûmâniyye, erkâm-ı
yûnâniyye, İshak Efendi, usturlab, İsmail (Halifezâde), İsmail (Gelenbevî), eşek davası,
Usûl-i Öklîdes, Eflatun gibi maddeleri incelenecek olursa, Sâlih Zeki'nin bu sözlüğünün
bilim tarihimiz için ne ölçüde önemli olduğu derhal anlaşılacaktır.
102 Sâlih Zeki, Dârü’l-Fünûn Konferansları, Cilt 1, İstanbul 1331 ve Cilt 2, İstanbul 1331.
103 Ne yazık ki bugüne değin, Sâlih Zeki'nin kitapları yeni harflerle yayımlanamamış ve
gazetelerin ve dergilerin sayfaları arasında sıkışmış makaleleri derlenememiştir; bu işlerin
âcilen yapılması durumunda, Türk bilim tarihçiliğinin büyük bir ivme kazanacağından
kuşku duymamak gerekir; burada söz konusu edilmeyen birkaç makalesi için bkz., Aykut
Kazancıgil ve Vural Solok, Türk Bilim Tarihi Bibliyografyası (1850-1981), İstanbul 1981,
s.151.
104 Bunların içeriği hakkında bilgi edinmek için bkz., Celâl Saraç, Salih Zeki Bey, Hayatı ve
Eserleri, Yayına Hazırlayan: Yeşim Işıl Ülman, İstanbul 2001, s. 21-67.
105 Sâlih Zeki, “Auguste Comte, Felsefe-i Müsbitesi”, ‘Ulûm-ı İktisâdiyye ve İctimâ‘iyye
Mecmû‘ası, Cilt 1, Sayı 2, 15 Kânûn-ı Sânî 1324, s.165-197.
39
belirlemek imkânsızdır. Ancak böyle geniş çaplı bir çalışmanın, bir kurum
bünyesinde yürütülmesi gerekmektedir; bu nedenle, üniversitelerimizden birine bağlı
olarak bir “Sâlih Zeki, Bilim Tarihi Araştırmaları Enstitüsü” kurulmalı ve bu enstitü,
öncelikle Sâlih Zeki Bey’in yazma ve basma halindeki kitap ve makalelerinden en
değerli olanları yayımlamakla görevlendirilmelidir.
Mehmed Fatin Gökmen
Kandilli Rasadhânesi’nin kurucusu ve ilk müdürü olan Mehmed Fatin Gökmen
(1877-1955), Sâlih Zeki Bey’in teşviki ile 1901 senesinde yeni açılan Riyâziyyât
Medresesi’ne girdi ve 1904 senesinde buradan birincilikle mezun oldu. Ardından
çeşitli eğitim kurumlarında matematik ve astronomi dersleri verdi. 1910’da
Rasadhâne-i Âmire müdürlüğüne atandı ve yapmış olduğu çalışmalarla, burayı
çağdaş bir araştırma ve gözlem kurumu haline getirdi. Bilimlerle ilgili yazma ve
basma eserler toplayarak, Kandilli Rasadhânesi’ne bağlı büyük bir araştırma
kütüphanesi kurdu. Bugün bu kütüphane, özellikle matematik ve astronomi tarihi
araştırmaları yapan bilginler tarafından sık sık ziyaret edilmektedir.
Fatin Gökmen’in, bilim tarihi ile ilgili olarak, Türk Takvimi (İstanbul 1936),
Eski Hitay Takvimi (İstanbul 1936), Eski Türkler’de Hey’et ve Takvim (İstanbul
1937), İbn Sînâ’nın Riyâziye ve Hey’et Cephesi (İstanbul 1937), Yıldızların Gece
Görünüp de Gündüz Görülmemesi Hakkında Şeyhü’r-Re’îs İbn-i ‘Ali Sînâ’nın
Makalesi (İstanbul 1937) ve Rubu Tahtası Nazariyâtı ve Tersîmi (İstanbul 1948) gibi
çok sayıda çalışması bulunmaktadır.106
Burada söz konusu etmek istediğimiz asıl önemli çalışması, 1925 yılında
Cumhuriyet Gazetesi’nde tefrika ettiği dört kısımlık “Râsıd Takiyüddîn” başlıklı
makalesidir107. Bilindiği kadarıyla, XVI. yüzyılın en büyük Türk bilginlerinden birisi
olan Takiyüddîn ibn Ma‘rûf, ilk defa bu çalışma ile bilim dünyasına tanıtılmıştır.
Makale, bazı önemli yanlışlar içermektedir, ama bu bilgin hakkında yazılmış ilk
müstakil eser olduğu için bilim tarihi açısından oldukça önemlidir.
Abdülhak Adnan Adıvar
Bu dönemin Sâlih Zeki Bey’den sonra gelen en önemli araştırmacısı, Abdülhak
Adnan Adıvar'dır (1882-1955). Adıvar, yazmış olduğu kitap ve makalelerle,
Türkiye’de bilim tarihi bilincinin uyanmasında ve bu alanın, Türkler arasında
tanınmasında ve sevilmesinde unutulmayacak katkılarda bulunmuştur108.
Adıvar, 1929-1939 yılları arasında, Paris’te Ecoles des Langues Orientales
Vivantes’da hocalık yaparken, kendisini bilim tarihi araştırmalarına vermiş ve bu
sırada derlediği bilgilerden yararlanarak, bugün de Batılı şarkiyatçılar ve türkiyatçılar
tarafından sık sık başvurulan La Science chez les Turcs Ottomans (Paris 1939) adlı
eserini yazmıştır109. Bu yapıt, Osmanlılar Dönemi’ndeki bilimsel uğraşları, ana
çizgileri ile tanıtan ilk bağımsız inceleme olduğu için, Türk bilim tarihi yazıcılığı
106 Hayatı ve eserleri için bkz., Muammer Dizer, “Gökmen, Mehmet Fatin”, TDV İslâm
Ansiklopedisi, Cilt 14, İstanbul 1996, s.142 ve Aykut Kazancıgil ve Vural Solok, Türk Bilim
Tarihi Bibliyografyası (1850-1981), İstanbul 1981, s.81.
107 Gökmen, “Râsıd Takiyüddin”, (I) 14 Nisan 1341; (II) 17 Mayıs 1341; (III) 24 Mayıs
1341; (IV) 4-6 Haziran 1341.
108 Hayatı ve eserleri için bkz., Orhan F. Köprülü, “Adıvar, Abdülhak Adnan”, TDV İslâm
Ansiklopedisi, Cilt 1, İstanbul 1988, s.375.
109 Adıvar’ın bu eserinin “Table des Matièrs” sayfasındaki bir açıklamadan anlaşıldığına
göre, bu eserin ilk iki bölümü, daha önce Archeion, Archives pour l’Histoire de la Science
adlı derginin XIX. (1937) ve XXI. (1938) ciltlerinde yayımlanmıştır.
40
açısından son derece önemlidir ve eksiklerine ve yanlışlarına rağmen, bugün dahi yeri
doldurulamamıştır110.
Adnan Adıvar, Türkiye'ye döndükten sonra, bu eserini İstanbul'daki yazma ve
basma eserleri inceleyerek düzeltmiş ve genişletmiş ve Osmanlı Türklerinde İlim
(İstanbul 1940) adıyla Türkçe'ye tercüme etmiştir111.
Türkiye'de bilim tarihi alanında ilk tenkitli metin neşri, Adıvar'ın da katıldığı
bir çalışma topluluğu tarafından gerçekleştirilmiştir. Arapça metni, elde mevcut olan
üç nüshayı karşılaştırmak suretiyle Şerefettin Yaltkaya tarafından kurulan ve Adnan
Adıvar ile Henry Corbin tarafından Fransızca'ya tercüme edilen XV. yüzyıl Osmanlı
düşünürlerinden ve matematikçilerinden Molla Lütfi'nin Risâle Tad‘îfi'l-Mezbah adlı
küçük risalesi, 1940 yılında Paris'te La Duplication de L'Autel (Platon et le Probléme
de Délos) adıyla yayımlanmıştır. Arapça metin ile Fransızca tercümesinin baş tarafına
Adıvar ve Corbin tarafından yazılan 33 sayfalık geniş bir giriş ilave edilmiş ve bu
girişte Molla Lütfi'nin hayat öyküsüne, risalenin kapsamına, problemin tanıtılmasına,
oluşturduğu geleneğe ve bazı yanlışlara ilişkin bilgilere yer verilmiştir112.
Adnan Adıvar'ın bilim tarihimiz açısından önemli olan diğer bir eseri de 1944
yılında İstanbul'da yayımladığı, Tarih Boyunca İlim ve Din adlı kitabıdır113.
Bilimlerdeki ve özellikle fizikteki yeni gelişmelerden sonra, Batı'da yeniden gündeme
gelen din ve bilim ilişkilerini, tarihî gelişimi içinde inceleyen bu eser, zengin içeriği
nedeniyle genel bir bilim tarihi görünümündedir.
Adıvar'ın Türk kültür hayatını yönlendiren ve çoğu zaman unutulan en önemli
çalışmalarından biri de, bir süre İslâm Ansiklopedisi'ni yayımlayan kurula başkanlık
yapmasıdır. 1913-1938 yılları arasında Leiden ve Londra'da Encyclopaedia of Islam:
A Dictionary of the Geography, Ethnography and Biography of the Muhammadan
Peoples adıyla dört cilt ve bir ek halinde İngilizce olarak basılan ve İslâm Dünyası’nı
tanıtan bu ansiklopedi, yayımlanmasından sonra Türk bilginlerinin de dikkatini
çekmiş ve 1939'da Ankara'da toplanan I. Türk Neşriyat Kongresi'nde, Türkçe'ye
çevrilerek basılması gündeme gelmiştir. Alınan tavsiye kararı doğrultusunda, yayını
gerçekleştirmeyi üstlenen Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat
110 Adnan Adıvar, eserinin Türkçe basımı için yazmış olduğu Önsöz’ün bir yerinde,
"Bu eseri okuyanlar, Osmanlı Türkiyesi’nde müsbet ilimlerin XIX. yüzyıla kadar ancak
Arap ve Fars dillerindeki ilimin eksik ve bazen de yanlış bir devamından ibaret olup, ne
muhteva ne de metot bakımından Yunan Mucizesi'nin Doğu'ya geçmesiyle aldığı şekilden
ayrı bir şekli olmadığını, ama bu ilimlerin, Batı'dan fikir ve metot alarak, yeniliğe doğru
yürüdüğü nadir safhalar olmuşsa, onların önemle belirtildiğini göreceklerdir."
diyerek, Osmanlılar’daki bilimsel çalışmaların, Dünya bilim tarihindeki yerini belirlerken
çok aceleci davranmıştır. Osmanlı bilginlerinin kaleminden çıkan bütün eserleri, bilim
tarihçilerinin kullandıkları yöntemlerle incelemeden, bu gibi geniş kapsamlı
genellemelerden uzak durmak gerekir.
111 Daha sonra, bu eser, Sevim Tekeli ve Aykut Kazancıgil tarafından hazırlanan ve Adnan
Adıvar'dan sonraki araştırmalara dayanan eklerle zenginleştirilmiş ve defalarca basılmıştır;
bkz., A.Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Beşinci Baskı, İstanbul 1991. Batı’da bu
eserin, çoğunlukla Fransızca edisyonu tanındığı ve kullanıldığı (ayrıca Adıvar’dan sonra
Türk diliyle veya başka bir Avrupa diliyle yayımlanan bilimsel yayınlar gerektiği ölçüde
önemsenmediği ve izlenmediği) için, Osmanlılar’ın bilimle olan münasebetleri doğru bir
biçimde yansıtılamamaktadır. Son yıllarda Avrupalı tarihçiler tarafından yayımlanan
Osmanlı veya Türk tarihlerinde, bilimsel çalışmaların tanıtımına çok az yer verilmesi veya
hiç yer verilmemesi gerçekten çok şaşırtıcıdır.
112 Mollâ Lutfî'l-Maqtûl, La Duplication de l'Autel (Platon et le Probléme de Délos), Arapça
Metni Hazırlayan: Şerefettin Yaltkaya, Fransızca’ya Çeviren ve Giriş'i Yazan: Abdülhak
Adnan ve Henry Corbin, Paris 1940.
113 Adnan Adıvar, Bilim ve Din (İlim ve Din), Üçüncü Baskı, İstanbul 1980; İkinci Baskı,
Hayrullah Örs, Üçüncü Baskı ise Esat Nermi Erendor tarafından sadeleştirilmiştir.
41
Fakültesi'nde Adnan Adıvar'ın başkanlığında bir kurul oluşturmuştur. Ancak kurul
tercümeyle yetinmediği ve özellikle Türkler hakkında yeni maddeler eklenmesine ve
bazı maddelerin de genişletilmesine karar verdiği için (ve diğer teknik nedenlerden
ötürü), ansiklopedi, beşinci ve on ikinci ciltleri iki kısım olmak üzere toplam on üç
cilde ulaşmış ve ancak 1988 yılında, yani ilk cildinin yayımından tam 48 sene sonra
tamamlanabilmiştir. İslâm Ansiklopedisi'ne Adnan Adıvar da bazı maddeler yazmıştır.
Bunlar arasında en önemlileri, Ali Kuşçu, Ebu'l-Kâsım Zehrâvî, Fârâbî, Hârizmî, İbn
Bâcce, İbn Haldûn ve Kınalızâde maddeleridir114.
Aynı zamanda bir düşünce adamı olan Adnan Adıvar, bazı gazetelerde çok
önemli makaleler yazmış ve sonradan bunların bir kısmını Bilgi Cumhuriyeti
Haberleri (1945), Dur, Düşün (1950) ve Hakikat Peşinde Emeklemeler (1954) adlı
kitaplarında toplamıştır. Bunları birer “felsefî deneme” ve yazarını ise bir “filozof”
olarak nitelendirmek sanırım yanlış olmayacaktır115; evet, Adıvar’ın denemeleri,
hakikaten de felsefîdir ve bunlardan bir kısmı doğrudan doğruya bilimi ve bilim
tarihini ilgilendirmektedir. Adıvar, denemelerinde çoğu kere, bir sorunun çözümü
için, Doğu ile Batı’yı karşılaştırarak doğru görüşe ulaşmaya çalışmıştır.
Söz konusu bu makaleler üzerinde, bugüne değin, bilim tarihi açısından bir
inceleme yapılmamıştır; oysa ki meselâ Bilgi Cumhuriyeti Haberleri’ndeki “Bilgi
Cumhuriyeti’nden Haber”, “Zavallı İlim”, “Yine Zavallı İlim”, “İlim, Hürriyet,
Harp”, “Akademiler ve Göze Görünmez Cemiyetler”, “Akademik Hürriyet”, “İlim ve
Devlet”, “Bölgecilik ve Bir Mektup”, “İlim ve Demokrasi”, “Hapisteki İlim ve
Sanat”, “Alçak Gönüllülük, Onursuzluk”, “Bir Kongre, Bir Filozof, Bir Kitap”,
“İnsanlar ve Hayvanlar”, “Kaçırılan Yıldönümleri”, “Kahve ve Okuma”, “Faşizim
Karşısında Üniversite”, Dur, Düşün’deki “Madame de Pompadour ve Ansiklopedi”,
“İlmin Sarp Yolu”, “Akademiler”, “İlmî Vakıflar”, “Üniversite Tarihinden Bir
Yaprak”, Şark Garp İken”, İlim Yolunda Işıklar”, “Hakikat Tedavisi”, “İlim ve Yaş”,
“Bir Adam Gördüm” ve “Garbe Açılan İlk Pencere: Kâtib Çelebi” ve nihayet Hakikat
Peşinde Emeklemeler’deki “Kültür Yolları”, “Kültür Sahnesinde Yeni Dram”,
“Üniversite Zihniyeti”, “Eskilik Yarışı”, “Leonardo da Vinci”, “Sonunda Vinci’ye
Çıkan Bir Sohbet”, “İki Dâhi Sanatkâr Bize Gelseydi”, “Dilde Devletçilik”, “İki
Fikir”, “İlim ve Fikir Skandalları”, “Fikir Komedyası”, “Fârâbî”, “Goethe”, “Tarih
Okurken”, “Müellif, Hakikat ve Fakirlik”, “Yarım Asır Evvel”, “Sahte Profesör”,
“Garâbet Hasreti”, “İlim, Tıb ve Felsefe” ve “Cemiyet ve Sibernetik” başlıklarını
taşıyan makaleleri, bilim tarihi çalışmaları açısından çok değerlidir ve yeniden
yayınlanmaları yararlı olacaktır116.
Sâlih Zeki Bey gibi, Adnan Adıvar da bilim felsefesi ile ilgilenmiş ve daha
ziyade İngilizlerin kullanmış oldukları felsefe diline âşinâ olabilmek için Bertrand
Russell'ın (1872-1970), tümevarım, tümdengelim, doğru ve yanlış, sanı, felsefî
bilginin sınırları, felsefenin kıymeti gibi konuları tartıştığı The Problems of
Philosophy (Londra 1911) adlı eserini Felsefe Meseleleri (İstanbul 1935) adıyla güzel
bir şekilde Türkçe'ye tercüme etmiştir117.
114Adıvar'ın yazmış olduğu maddelerin tam bir listesi için bkz., Vahid Çabuk, İslâm
Ansiklopedisi Dizini, Ankara 1994, s.407.
115 Bu nitelemeye karşı çıkanlar olacaktır; ancak bu karşı çıkış, bence felsefenin doğasını
doğru bir biçimde kavrayamamaktan kaynaklanmaktadır. Bütün filozoflar, Platon ve
Aristoteles veya İbn Sînâ ve İbn Rüşd veya Descartes ve Kant ayarında olamaz; ama bir
insan, felsefenin yöntemini kullanır ve bir filozof gibi düşünür, bir filozof gibi yaşarsa, bu
adlandırmayı hak eder. Sanıyorum ki Türk düşünce tarihini biçimlendiren düşünerler için bu
sıfatı kullanmakta çok cimri davranmamız, hem düşünsel olaylara bakışımızı
çarpıklaştırmakta ve hem de düşünce tarihimizi anlamamızı güçleştirmektedir.
116 Bunlardan birisi için bkz., (EK-5).
117Adıvar'ın diğer eserleri için bkz., Aykut Kazancıgil ve Vural Solok, 1981, s.4-5.
42
Şemseddin Günaltay
Burada söz konusu edilmesi gereken diğer önemli ve etkili bir araştırma da
Cumhuriyet döneminde meşhur tarihçilerimizden Şemseddin Günaltay (1883-1961)
tarafından yapılmıştır. Şemseddin Günaltay, 1932 Temmuz'unda, Ankara'da Ma‘ârif
Vekâleti ile Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından düzenlenen Birinci Türk Tarih
Kongresi'ne “İslâm Medeniyeti’nde Türkler’in Mevkii” başlıklı bir bildiriyle katılmış
ve bu bildirisinde, Abbasî Hilâfeti’nin kuruluşundan Selçuklu Saltanatı’nın sonlarına
kadar uzanan dönemde yetişmiş bazı önemli Türk bilginleri ile eserlerine dikkat
çekmiştir118. Osmanlı Dönemi’ni ihmal eden bu bildirinin izlerini, sonradan Aydın
Sayılı'nın eserlerinde görmek mümkün olacaktır119.
Osman Ergin
Meşhur tarihçilerimizden Osman Ergin'in (1883-1961), İstanbul Mektepleri ve
İlim, Terbiye ve Sanat Müesseseleri Dolayısıyla Türkiye Maarif Tarihi (5 Cilt,
İstanbul 1939-1943) adlı eseri, İstanbul'un fethedildiği 1453 yılından 1938 yılına
kadar, İstanbul'da kurulmuş bilim ve eğitim kurumlarını tanıtan yararlı bir eserdir ve
kültür tarihimiz açısından çok önemli bilgilerle ve belgelerle doludur.
Ancak Ergin'in yaklaşımlarında ve değerlendirmelerinde, önemli eksiklere ve
yanlışlara rastlanmaktadır. Meselâ, “Mekteb-i Fünûn-ı Nücûm” (Yıldız Bilimleri
Okulu) başlığını taşıyan 14 sayfalık bölümde, bu mektebe birkaç satır ayırmış ve
geriye kalan satırlarda, müneccimlerin (veya müneccimbaşıların) günlük hayattaki
ağırlıklarına değinerek bunların uğraşlarını, neredeyse tamamen astrolojik
kehanetlerle sınırlandırmıştır120. Oysa Osmanlı müneccimlerinin çalışmaları, sadece
astrolojiden ibaret değildir ve bu konuda doğru bilgiye ulaşmak için, Osmanlı
Müellifleri'ne ve Asâr-ı Bâkıye'ye şöyle bir göz atmak veya İstanbul'da bulunan
yazma kütüphanelerinde bir iki gün geçirmek yeterlidir121.
Yine, Birinci Cild’in “Mekteb-i Fünûn-ı Nücûm” başlıklı bölümünde yer alan
bir hâşiye ile122 “Rasathane” başlıklı bölümünde yer alan başka bir hâşiyede123,
astronomların çok eski dönemlerden beri kullanmış oldukları Altmışlık Sistemi (Usûl-
i Sittînî) adlandırmak için, Müslüman astronomlar tarafından seçilen Arapça “Sittînî”
teriminin okunuşu ve anlamı tartışılmakta ve bazı matematikçilerin uyarılarına
rağmen, son derece yanlış sonuçlara varılmaktadır. Eğer Osman Ergin, yer yer
118 Şemseddin Günaltay, "İslâm Medeniyeti’nde Türklerin Mevkii", Birinci Türk Tarihi
Kongresi (Konferanslar-Münakaşalar), Ankara 1932, s.289-306; Günaltay, kullanmış
olduğu kaynakları belirtmemiştir, ama bildirisinin bazı yerlerini yazarken, Bursalı Mehmed
Tâhir Bey'in Türklerin Ulûm ve Fünûna Hizmetleri adlı eserinden yararlandığı
anlaşılmaktadır.
119 Aydın Sayılı’nın şu eserlerine bkz., "Selçuklular’dan Evvel Orta Şark'ta Türkler",
Belleten, Cilt 10, Ankara 1946, s.97-131, (R.N.Frye ile birlikte); Türkler ve Bilim, İstanbul
1976; "Turkish Contributions to Scientific Work in Islam", Belleten, Cilt 43, Ankara 1979,
s.715-737; "Ortaçağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin Yeri", Türk Kültüründen Görüntüler
Dizisi, Sayı 1, Ankara 1985.
120 Osman Ergin, Cilt 1, İstanbul 1939, s.149-163; okul hakkında edinebildiğimiz yegâne
bilgi, 1843 yılında açık olduğu ve ayda 5500 kuruşluk tahsisatı bulunduğudur.
121 Ergin, bu eserinin başka bir yerinde (Cilt 3, İstanbul 1941, s.873-877), Corcî Zeydân'dan
alıntı yaparak, Abbasîler Dönemi’nde de astrolojinin ne kadar yaygın olduğuna değinmekte,
ama aynı dönemdeki astronomi uğraşlarını görmezden gelmektedir. Oysa Corcî Zeydân,
“ilm-i tencîm” konusunu işlediği bölümde, “ilm-i nücûm yahud ilm-i felek”, “rasadhaneler”
ve “ilm-i nücûm ve İslâmiyyet” konularını da işlemiştir ; bkz., Corcî Zeydân, Cilt 3,
İstanbul 1329, s.377-386.
122 Osman Ergin, Cilt 1, s.154.
123 Osman Ergin, Cilt 1, s.219-225.
43
alıntılar yaptığı, Âsâr-ı Bâkıye'nin Birinci Cildi’ni başından itibaren dikkatli bir
şekilde okumuş olsaydı, elbette bu yanlışı yapmayacaktı.
Franz Taeschner
Osmanlı tarihine ilişkin özgün araştırmalarıyla tanınan Alman
şarkiyatçılarından ve türkiyatçılarından Franz Taeschner (1888-1967) tarafından 1922
yılı Ağustos’unda Münster’de, Vestfalya Wilhelm Üniversitesi, Felsefe ve
Doğabilimleri Fakültesi’nde ders olarak anlatılan ve 1923 yılında Alman Şark
Cemiyeti Mecmuası’nda yayımlanan Osmanlı coğrafya tarihine ilişkin bir makale
de124, Türk bilim tarihinde seçkin bir yere sahiptir; çünkü İstanbul Dârü’l-Fünûn’unda
coğrafya muallimliği yapan Hâmid Sadi (Selen) Bey tarafından “Osmanlılar’da
Coğrafya” adıyla Türkçe’ye çevrilen ve 1928 yılında Türkiyât Mecmuası’nda
yayımlanan bu makale125, Osmanlı coğrafya tarihini konu edinen ilk araştırmadır ve
Adnan Adıvar’ın Osmanlı Türklerinde İlim adlı eserinde sıkça kullanılmıştır.
Taeschner, 43 sayfalık bu çalışmasında, Yazıcıoğlu Ahmed Bîcân, Sipahizâde,
Ali Kuşçu, Pîrî Reis, Seydî Ali Reis, Mustafa ibn Ali, Muhammed Âşık, Muhammed
Yûsuf el-Herevî, Kâtib Çelebi, Evliya Çelebi gibi çok sayıda Osmanlı
coğrafyacısından söz etmiş ve özellikle Muhammed Âşık, Kâtib Çelebi ve Evliya
Çelebi üçlüsünün eserlerini ayrıntılı bir biçimde tanıtmıştır. Osmanlılar’ın yazmış
oldukları coğrafî eserlerin genel özelliklerine değindiği Giriş bölümü, gerçekten çok
ilginç ve değerlidir.
Ona göre, Osmanlılar Dönemi’ne ilişkin coğrafî eserlerden şimdiye kadar tarihî
coğrafya incelemeleri bakımından hakkıyla istifâde edilememesi, her şeyden evvel,
çoğu müsteşriklerin Osmanlı eserleriyle pek az meşgul olmalarından ileri
gelmektedir; ayrıca Türkler’in kendilerine âit bu tür mahsullere pek az kıymet
vermeleri de hakikatin tanınmasına başka bir engel teşkil etmiştir. Osmanlılar’ın
coğrafî eserleri kötü bir talihe de kurban olmuştur ki bu da, eski incelemelerin ışığı
altında bağımsız bir gelişmeye nâil olamadan, pek yakınında bulunan Avrupa’nın
etkisi altında kalmalarıdır. Gerçi bu etki bir çok sahada verimli olmuşsa da, bazı
sahalarda kısırlığa sebebiyet vermiş, Avrupa’nın dâima artmakta olan üstünlüğü
dolayısıyla, Doğu’nun pek kıymetli eserlerine köhnelik damgası vurulmuştur.
XIX. asırda Osmanlılar, tamamiyle Avrupa’nın ilmî nüfûzu altında kalmışlar ve
bilinçli bir biçimde, her alanda Avrupalılaşmaya çalıştıkları için, Eski Doğu
Medeniyeti’nin ürünü olan eserlere hiç kıymet ve ehemmiyet vermemişlerdir.
Avrupalılaşmak merakına düşmüş bir Osmanlı aydını, Evliyâ Çelebi’ye
küçümseyerek bakmıştır. Bunların, özellikle bu tür eski ilmî eserler hakkında vermiş
oldukları hükümler, bazı Avrupa bilginlerine de etki etmiş, onları da, bu eserlere
büyük bir kıymet vermekten alıkoymuştur. Şimdiki halde Osmanlılar’ın coğrafî
eserleri, yine onlar tarafından varlığa getirilmiş olan tarihî eserlere ve Ortaçağ’ın
ekserisi Arapça olan eski coğrafî eserlerine nazaran pek küçük bir yekûn tutarsa da,
her halde özel bir inceleme konusu olacak kadar değer taşımaktadır!
Batı Medeniyeti’ne yakınlık, Osmanlılar’ın edebî eserlerine, hiç olmazsa
niceliksel olarak o kadar büyük bir zarar vermemiştir; ancak ilmî eserler, Avrupa’nın
doğruluğu herkes tarafından benimsenmiş olan üstünlüğünün yıkıcı etkilerine,
tabiatiyle daha çok maruz kalmıştır. Yalnız tarih sahası, konusunun hususiyeti
sâyesinde, bu etkilerden uzak kalmış ve bu alanda, müstakil mâhiyette birçok eserler
yazılabilmiştir. Coğrafî eserler ise, henüz kemâle gelmeden, çok kuvvetli yabancı
etkiler altında kalan bir bilgi dalının mukadderâtı için en ilginç misâllerden biridir.
124 Türkçe çevirisinin sonuna ilâve edilen bir açıklamada bu makalenin yeri, “Zeitschrift d.
Deutsch. Morgenl. Ges. B 77 (1923)” biçiminde verilmiştir.
125 Franz Taeschner, “Osmanlılar’da Coğrafya”, Türkiyât Mecmuası, Çeviren: Hâmid Sadi
Bey, Cilt II, 1928, s.271-314.
44
Avrupa bilimleri, Osmanlılar’ın görüş alanlarına girer girmez, derhal kendi öz
mahsulleri ortadan kalkmış ve bütün bilimlerde, Avrupalılar’ın, Osmanlılar’dan daha
iyi çalışmış oldukları fikri hâkim olmuştur. İşte bu kanaat, bilimsel üretim yeteneğini
pek kuvvetli bir biçimde sarsmış olsa gerektir126.
Görüldüğü gibi, daha 1923 yılında, Taeschner, Türklerin kendi düşünsel
yaratılarını küçümseyici tutumlarını eleştirmekte ve onları düşünce tarihlerini
aydınlatmaya çağırmaktadır.
Bu meşhur makalenin mütercimi olan Hâmid Sadi Bey’in Türk coğrafya
tarihini ilgilendiren, “Pîrî Reis’in Şimâlî Amerika Haritası”, “16. Asırda Yapılmış Bir
Anadolu Atlası, Nasuh Silâhî’nin Menâzil’i”, “Türklerin Coğrafya İlmine Hizmetleri”
ve “Türklerde Haritacılık ve Coğrafya” gibi özgün çalışmaları da bulunmaktadır127.
Osman Şevki Uludağ
Türk tabâbet tarihi ile ilgilenen ilk araştırmacılardan birisi olan Osman Şevki
Bey (1889-1964), 1913 yılında Mekteb-i Tıbbiyye-i Askeriyye-i Şâhâne’den yüzbaşı
rütbesiyle mezun olmuş ve gerek kitaplarıyla, gerekse makaleleriyle Türkiye’de
tabâbet tarihi bilincinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Çok sayıdaki eserleri
arasında, Osmanlı Tabâbeti Tarihi (İstanbul 1916) ile Beşbuçuk Asırlık Türk Tabâbet
Tarihi (İstanbul 1925) özellikle anılmaya değerdir.
Ali Emîrî Efendi (1857-1924) ile Bursalı Mehmed Tâhir Bey gibi
araştırmacılardan da istifade edilerek, on iki yıl süren yoğun bir uğraşın ardından
yazılmış olan Beşbuçuk Asırlık Türk Tabâbet Tarihi, sekiz bölümden oluşmuştur ve
Türk hekimleri tarafından kaleme alınmış yazma ve basma eserler ile Avrupalı
tarihçiler tarafından kaleme alınmış tabâbet tarihlerine dayandırıldığından, dönemi
için oldukça ilginç bulgular ve belgeler içermektedir; meselâ eserin İkinci
Bölüm’ünde geleneksel tabâbetin “Dört Unsur ve Dört Hılt Kuramı” nisbeten ayrıntılı
bir biçimde tanıtılmış ve Frengi başta olmak üzere bulaşıcı hastalıklara karşı yerli ve
yabancı hekimlerin uyguladıkları tedavi biçimleri anlatılmış, Beşinci Bölüm’de Türk
hekimleri tarafından geliştirilmemiş olsa bile, başarı ile uygulanmış ve Avrupa
tabâbetini etkilemiş musiki ile psikoterapi ve çiçek aşısı gibi önemli uygulamalar
tanıtılmış ve Sekizinci Bölüm’de ise, Türkiye’de genel olarak bilimin ve özel olarak
tabâbetin çöküş nedenleri tartışılmıştır; yazar, Koçi Bey ve Kâtib Çelebi gibi siyaset
filozoflarının düşüncelerine iştirak etmekte ve bilim alanındaki çöküşün, medrese
sistemindeki bozulmadan kaynaklandığını düşünmektedir. Kitabın asıl yazılış
maksadı, XVI. yüzyıla değin gelen süreç içinde, Osmanlı tabâbetinin ulaşmış olduğu
yüksek düzeyi sergileyerek, Türkler’in uygarlık yaratan ve geliştiren bir millet
olduklarını kanıtlamaktır.
Osman Şevki Bey, muhtelif çevreler ve özellikle de şarkiyatçılar tarafından
Türkler’e karşı yöneltilen suçlamaların gerçek dışı olduklarının kanıtlanabilmesi için,
bilim tarihi araştırmalarına ağırlık verilmesi gerektiğine inanmış ve bu eserinin hemen
girişinde, böyle bir maksat çerçevesinde yapılması gereken çalışmaların, yalnızca
kendi eserleriyle sınırlı kalmasından yakınmıştır. Ona göre, “Türkler barbardır;
ilimlerin ve fenlerin düşmanıdır; bu yüzden yok edilmeleri gerekir.” diyen âlim ve
câhil, herkesin orta yerde atmış oldukları naraların gürültülerini, ancak bu alanda
yapılan araştırmalar boğabilir ve susturabilir; meselâ Fransız hekimlerinden P.V.
Renouard’ın Histoire de la Médecine (Tıp Tarihi) adlı kitabının birinci cildinde, Türk
tabâbetinden söz edilirken, “Türk, nereye tırnağını geçirirse, insanlık oradan yüz
çevirir.” cümlesi, bu tutuma güzel bir örnek teşkil etmektedir; oysa Renouard’ın tasvir
126 Taeschner, s.271-272.
127 Hâmid Sadi Bey’in çalışmalarının künyesi için bkz., Aykut Kazancıgil ve Vural Solok,
1981, s.157.
45
ettiği XIV. yüzyılda Türk tabâbeti, Fransız tabâbetinden çok daha üstündür ve bu
üstünlük XVI. yüzyıla kadar devam etmiştir.
Türkler’in “Doğu Sorunu” olarak görüldüğü ve Avrupa’nın doğusundan ve
şayet mümkün olursa, bütün Anadolu’dan atılmaya ve uzaklaştırılmaya çalışıldığı ve
bu amaç doğrultusunda, siyasî ve kültürel planların düzenlendiği ve uygulandığı bir
mücadele ortamında, bilim tarihi araştırmalarının, tepkisel bir nitelikte olması
kaçınılmazdır. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye’de bilim tarihi
yazarlığı, Osman Şevki Bey’in çalışmalarının da kanıtladığı gibi, böyle bir düşünce
ortamında yeşermiş ve bir düşünsel savunu ve saldırı silahı olarak kullanılmıştır.
Osman Şevki Bey’e göre, her devlet gibi, Osmanlı İmparatorluğu da, yükseliş,
duraklama ve sonuçta çöküş dönemlerinden geçmiştir; duraklama ve çöküşün nedeni,
süreç içinde oluşan bilgisizlik ve yobazlıktır; bu nitelikler, asla savunulamaz; ancak
“milletin esaslı bir seciyesi olarak” da görülemez ve gösterilemez; bunu
kavrayabilmek için Yükseliş Dönemi’ni incelemek yeterlidir; çünkü bu dönemde
Türkler, sadece askerî cesaretleriyle değil, ilmî ve fennî yetenekleriyle de
sivrilmişlerdir.
Bölümlerinin düzenlenişi ve içeriği bakımından gerçekten de ilginç olan
Beşbuçuk Asırlık Türk Tabâbet Tarihi, tedbiri elden bırakmamak ve sonradan yapılan
çalışmaları gözden ırak tutmamak kaydıyla, araştırmacılar tarafından bugün de
kullanılabilecek niteliktedir128.
Ahmet Süheyl Ünver
Bilim tarihinin ve özellikle tıp tarihinin Türkiye'de tanınmasına ve
yaygınlaşmasına öncülük eden hekimlerden bir diğeri de Ahmet Süheyl Ünver'dir
(1898-1986). Ahmet Süheyl Ünver, 1933 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'ndeki Tıp
Tarihi ve Deontoloji Enstitüsü'nün başına getirildiğinde, tıp tarihi alanında zengin bir
birikime sahip değildik. 1869'da Julius Seligmann'ın, Dünya'da ilk defa Viyana
Üniversitesi'nde kurulan Tıp Tarihi Kürsüsü'ne ordinaryüs olarak tayin edilmesinden
sonra, Orta Avrupa'da başlayan gelişmelere ayak uydurmak maksadıyla, İstanbul'da,
Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne'de, tıbbî deontoloji derslerinin “ilm-i edeb ve vezâ’if-i
etibbâ” adı altında, 1874-1876 yılları arasında Dr. Nahabed Roussinian, 1876-1878
yılları arasında Dr. Rusteban, ondan sonra 1881'e kadar Dr. J.Nuridjan Efendiler ve
zaman zaman da Dr. Hüseyin Remzi ve Dr. Hulûsi Râşid Beyler tarafından fahrî
dersler halinde verildiği bilinmektedir.
Dr. Nuridjan Efendi'nin, Aperçu Historique sur la Médecine Arabe (Arap
Tıbbına Tarihî Bir Bakış, İstanbul 1876) adlı Fransızca risalesiyle, Dr. Hüseyin
Remzi Bey'in Târîh-i Tıb (Tıp Tarihi, İstanbul 1886) adlı Türkçe derleme eseri, bu
alandaki ilk yayınlardır. Cumhuriyet'in kurulmasından sonra, 1925-1927 yılları
arasında, İstanbul Tıp Fakültesi'nde tıp tarihi ve deontoloji dersleri veren Dr. Galip
Ata'nın, 1924 tarihinde İstanbul'da yayımladığı Tıp Tarihi ve nihayet Dr. Osman
Şevki Bey’in Osmanlı Tabâbeti Tarihi (İstanbul 1916) ile Beşbuçuk Asırlık Türk
Tabâbet Tarihi (İstanbul 1925), öncekilere ilave edilecek olursa, Süheyl Ünver'e
aktarılan birikimin hemen hemen büyük bir kısmı söz konusu edilmiş olacaktır129.
Süheyl Ünver'in, burada anılması gereken ilk eseri, Uygurlarda Tabâbet
(İstanbul 1936) adını taşımaktadır. Alman şarkiyatçıların, 1902-1914 yılları arasında
128 Bu eserin İlter Uzel tarafından yayımlanan biçimi çok yararlıdır; bkz., Osman Şevki,
Beşbuçuk Asırlık Türk Tabâbeti Tarihi, İnceleme ve Dipnotlarla Birlikte Yalınlaştıran: İlter
Uzel, Ankara 1991.
129 Arslan Terzioğlu, “Ord.Prof.Dr. Ahmet Süheyl Ünver'in İlim ve Tıp Tarihçiliği", Ord.
Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver (1898-1986), Düzenleyen ve Yayıma Hazırlayan: Ekrem
Kadri Unat, İstanbul 1986, s.21-22; Süheyl Ünver'i her yönüyle tanıtan ayrıntılı bir inceleme
için bkz., Ahmed Güner Sayar, A.Süheyl Ünver, (Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri), 1898-1986,
İstanbul 1994.
46
Türkistan'daki Turfan'da, Albert von Le Coq (1860-1930) başkanlığında yapmış
oldukları kazılar sonucunda ortaya çıkan ve Uygurlar’a ait olan Türkçe tıp yazmaları,
Berlin Üniversitesi'nde görevli Türk bilgini Reşit Rahmeti Arat (1900-1964)
tarafından Almanca'ya tercüme edilmiş ve iki kitapçık halinde 1930 ve 1932
tarihlerinde Almanya'da yayımlanmıştı130. Ünver'in, Uygurlarda Tabâbet adlı eseri,
bu metinlerin ışığı altında hazırlanmış küçük bir değerlendirmedir.
Daha sonra yayınladığı Selçuk Tabâbeti (Ankara 1940) adlı eserinde, Ünver,
Selçuklu Dönemi’ndeki tıp çalışmalarını ele almış, ancak eserin Önsöz’ünde
kendisinin de itiraf ettiği üzere, yeterli nitelik ve nicelikte bilimsel bulguya
erişemediği için, daha ziyade Selçuklular’ın hâkim oldukları dönemlerde ve
bölgelerde kurulmuş olan hastahanelerle diğer sağlık kuruluşlarından söz etmek
mecburiyetinde kalmıştır. Eserin en kıymetli yönlerinden birisi, Anadolu Selçukluları
Dönemi’nde, Anadolu'ya gelerek yerleşen veya Anadolu'da yetişen çok sayıda
hekimin ismini bildiren bir bölüme sahip olmasıdır131.
Süheyl Ünver, daha sonra Osmanlı bilim tarihine yönelmiş ve özellikle Fâtih
Dönemi ile ilgili yararlı monografiler yayınlamıştır. Bunlardan ilki, Uluğ Bey'in
(1394-1449) öğrencilerinden ve Semerkand Rasathânesi'nin önde gelen bilginlerinden
Ali Kuşçu'yu ( ? - 1474) tanıttığı Türk Pozitif İlimler Tarihinde Bir Bahis, Ali Kuşçu,
Hayatı ve Eserleri (İstanbul 1948) adlı eseridir. Çok değerli bilgileri, düzensiz bir
şekilde, bir araya getiren bu monografinin en yararlı kısmı, Ali Kuşçu'nun eserleriyle
ilgili bölümüdür132. Bu monografinin sonunda, Fâtih Dönemi’nin önde gelen
düşünürlerinden ve bilginlerinden Sinan Paşa adıyla meşhur Hoca Sinânüddin Yûsuf
ibn Hızır'ın (1440-1486), Ali Kuşçu tarafından sorulan bir geometri meselesine
cevaben Arapça olarak yazdığı ufak bir risalenin Türkçe tercümesi de sunulmuştur.
Süleymaniye Kütüphanesi müdürlerinden Müderris Hazmi Tura tarafından tercüme
edilen bu risale, Sinan Paşa'nın geometri alanındaki bilgi düzeyi hakkında önemli bir
fikir vermektedir133.
Ünver, Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul'u fethinin 500. yıldönümü vesilesiyle
hazırlamış olduğu, Fatih Devri İlim, Sanat ve İçtmiâî Tekâmül Hamlelerine Umûmî
Nazar (İstanbul 1953) adlı 21 sayfalık kitapçığında ise, Fatih dönemindeki bilim ve
kültür hayatını ana hatlarıyla tanıtmıştır.
Süheyl Ünver'in yazmış olduğu en önemli monografilerden birisi de,
Takiyüddîn ibn Ma‘rûf'un bilimsel çalışmaları ve İstanbul’da kurduğu rasathanesiyle
ilgilidir. İstanbul Rasathanesi (Ankara 1969) adıyla yayımlanan bu eser, özellikle
Fatin Gökmen'in "Râsıd Takiyyüddin" adlı makalesi ve elyazması notları ile Sevim
Tekeli'nin araştırmalarından derlenmiştir ve Takiyüddîn'in hayatı, eserleri ve bilimsel
uğraşları, İstanbul Rasathanesi'nin kuruluşu ve yıkılışı, burada kullanılan gözlem
aletleri ve bunlarla yapılan gözlemler hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir134.
Oldukça dağınık bir görünüm arzeden ve yanlışlarla dolu olan bu çalışma, sonradan
yayımlanmış incelemeleri hesaba katmaksızın kullanılmamalıdır.
Ünver, Kadızâde-i Rûmî, Gıyâsüddîn Cemşid el-Kâşî, Mîrim Çelebi, Uluğ Bey
ve Mu‘înüddîn el-Kâşî'nin hayatları ve eserleri hakkında bilgi veren 21 sayfalık bir
kitapçık daha yayımlamış ve Bursalı Kadızâde-i Rûmî ve Devrinin Diğer Bilimcileri
(İzmir 1970) adını verdiği bu monografisinde, daha önce bilinen bilgileri bir araya
getirmiştir.
130 Terzioğlu, 1986, s.23.
131 Ünver, s.89-97.
132 Ünver, s.28-51. Süheyl Ünver'in derlemiş olduğu malzemenin ve bundan sonra yapılmış
olan bir iki araştırmanın ışığı altında bu eserin yeniden yazılması gerekmektedir.
133 Ünver, s.55-57. Arapça aslı Köprülü Kütüphanesi'nde (Nr.721, 69b-70b) bulunan bu
risalenin adı yoktur; bkz., Hasibe Mazıoğlu, "Sinân Paşa", İslâm Ansiklopedisi, Cilt 10,
İstanbul 1988, s.670.
134 Ünver, 1950'de İstanbul'u ziyaret eden George Sarton'a Takiyüddin hakkında derlemiş
olduğu bilgileri göstermiş ve Sarton, bunları hemen yayımlamasını istemiştir.
47
Süheyl Ünver'in eserleri, derlenen bilgilerin ard arda sıralanmasıyla
oluşturulmuş olduğu için, genellikle, bilimsel bir eser için elzem olan lojik
bütünlükten yoksundur. Ancak yine de yararlıdır ve Türk bilim tarihinde önemli bir
yere sahiptir. Bu nedenle bütün makalelerinin bir araya toplanması yararlı olacaktır.
DÖRDÜNCÜ DÖNEM
Türkiye’de Bilim Tarihçiliğinin Kurumlaşması
ve
Aydın Sayılı
Türk bilim tarihçiliğinin dördüncü ve son dönemi, George Sarton'ın yanında
Ortaçağ İslâm Dünyası'ndaki bilimsel kurumları konu edinen çalışması ile doktorasını
tamamladıktan sonra Türkiye'ye dönerek, 1955 yılında Ankara Üniversitesi, Dil ve
Tarih, Coğrafya Fakültesi'nde, Bilim Tarihi Kürsüsü'nü kuran Aydın Sayılı (1913-
1993) ile başlar. Böylece bilim tarihi öğretimi ve araştırmaları, bu tarihten itibâren
akademik bir zemine oturtulur ve giderek Sayılı'nın öğrencileri olan Sevim Tekeli ve
Esin Kâhya ile birlikte bağımsız bir araştırma alanı hâline getirilir.
Aydın Sayılı’nın makâle ve kitap hâlindeki eserlerinin sayısı 100’ü aştığından,
bu kapsamdaki bir çalışmada eserlerini değerlendirmek bir yana, isimlerini bildirmek
bile olanaksızdır135; ancak eserlerinin Türk bilim tarihi açısından çığır açıcı olan bazı
özelliklerine kısaca da olsa değinmekte büyük yarar vardır:
1) Sayılı’nın kuşkusuz ki Türk bilim tarihçiliğine yapmış olduğu en önemli
katkılardan birisi, Ortaçağ İslâm Dünyası’nda Müslümanlar ve özellikle Türkler
tarafından yazılan bilimsel yapıtları, filolojik yöntemlere uygun bir biçimde
yayımlama çalışmalarını sistemli bir biçimde başlatmış olmasıdır. Böylece İslâm
bilim tarihindeki gelişmeleri birincil belgelerden takip ve taktir edebilme imkânını
sağlayan bilimsel yapıtların eleştirili bir biçimde yayımlanması geleneğinin temelleri
atılmıştır. Ebu Nasr el-Fârâbî’nin Halâ (Boşluk) Üzerine Makalesi, “Alâuddin
Mansûr’un İstanbul Rasathanesi Hakkındaki Şiirleri” ve “Uluğ Bey ve
Semerkand’daki İlim Faaliyeti Hakkında Gıyâsüddin-i Kâşî’nin Mektubu” başlıklı
yapıtları bu türden çalışmalardır.
2) Türk bilim tarihi yazarlığının daha İkinci Dönem’de edinmiş olduğu
maksadın, yani Müslümanlar’ın ve Türkler’in bilimin gelişimine çeşitli yönlerden
katkıda bulunmuş olduklarını gösterme gayretinin en büyük ve en etkili
temsilcilerinden birisi Aydın Sayılı’dır. Sayılı, The Observatory in Islam, “Fârâbî ve
Tefekkür Tarihindeki Yeri”, “İbn Sînâ’da Astronomi ve Astroloji”, “Islam and the
Rise of Seventeeth Century Science”, “Türkler ve Bilim”, “Turkish Contributions to
Scientific Work in Islam” ve “Ortaçağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin Yeri” gibi,
nesnel tarihî araştırmalara dayanan çalışmalarıyla, Müslümanlar’ın ve Türkler’in
135 Sayılı’nın hayatı ve eserleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., Aydın Sayılı, “Profesör
Aydın Sayılı’nın Kısa Biyografisi ve Bilimsel Faaliyetleri”, İngilizce’den Çeviren: Melek
Dosay, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi
(OTAM), Ankara 1994, s.576-595; Sevim Tekeli, “Hocamız Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’yı
Uğurlarken”, Araştırma, Cilt 13, Ankara 1991, s.1-11; Esin Kâhya, “Ord. Prof. Dr. Aydın
Sayılı’nın Ardından”, Belleten, Cilt LVIII, Sayı 221, Nisan 1994, s.241-263; ayrıca bu
kitabın “Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Felsefe Bölümü, Bilim
Tarihi Anabilim Dalı’nda Yetişen Araştırmacılar (Özgeçmişleri ve Yayınları)” başlığını
taşıyan makalesinde, Sayılı’nın eserlerinin tam bir dökümü verilmiştir.
48
bilim tarihindeki önemlerini, yerli ve yabancı birçok araştırmacıya benimsetmiş ve bu
döneme yönelik araştırmalarda güvenilir bir danışman olma niteliğini kazanmıştır.
3) Atatürk’ün Türk bilim tarihindeki yeri meselesini ilk defa tartışmaya ve
araştırmaya açan Sayılı olmuştur. Sayılı “Atatürk, Bilim ve Üniversite”, “Atatürk ve
Bilim”, “Batılılaşma Hareketimizde Bilimin Yeri ve Atatürk” gibi kapsamlı
makaleleriyle sadece Mustafa Kemal Atatürk’e olan sevgi ve saygısını göstermekle
kalmamış, Atatürk’ün Cumhuriyet sonrasında Türkiye’deki bilimsel etkinliklerin
gelişim seyrine yapmış olduğu katkıları da belirlemeye çalışmıştır. Şunu itiraf etmek
gerekir ki Aydın Sayılı’dan sonra yukarıda belirtilen alanlarda olduğu gibi, bu alanda
da, üretilen bilgileri ve mevcut belgeleri kuşatıcı bir değerlendirme henüz
yazılamamıştır.
4) Sayılı, sadece Müslümanlar’la ve Türkler’le ilgilenmemiş, başka dinlere ve
milliyetlere mensup olan bilginlerin yaratmış oldukları bilimsel bilgi birikimine
ilişkin araştırmalar da yapmıştır; bunlar arasında özellikle Mısırlılarda ve
Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp ile Copernicus and His
Monumental Work adlı yapıtlarının Türk bilim tarihi yazarlığında çok seçkin bir yeri
bulunmaktadır.
5) Sayılı’nın Atatürk’e olan duygusal ve düşünsel bağlılığını da ifâde eden
Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir başlıklı kitabını da, burada bağımsız olarak söz
konusu etmek gerekir. Bilimin insan hayatındaki yerini ve önemini belirlemeyi
hedefleyen bu çalışmada, Sayılı’nın bilimsel yöntem, bilimin gelişme biçimi, bilim ve
bağnazlık, bilim ve toplum, bilim ve teknoloji, bilime karşı yöneltilen eleştiriler ve
yanlış yönleri gibi birçok konu üzerindeki görüşlerini açıkladığı bu çalışma, bilimi
çeşitli yönleriyle tartışan çok kıymetli bir eserdir ve içinde bulunan değerlendirmeler,
bilim tarihinden seçilmiş örneklere dayandırıldığı için çok güvenilir ve sağlamdır.
6) Sayılı “Bilim ve Öğretim Dili Olarak Türkçe”, başlıklı 250 sayfayı aşkın
makâlesinde de, bilim tarihçilerinin oldukça yabancı oldukları bir konuya el atmış ve
bilim tarihi perspektifi içinde bilim-dil ilişkisini incelemiştir; ayrıca Atatürk’ün
gerçekleştirdiği Türk Dil Devrimi’nin doğruluğuna olan inancını sergileyecek
biçimde, özellikle Fransızca ve İngilizce gibi Batı dillerinden Türkçe’ye sokulmuş
olan bilim terimleri için, Türkçe karşılıklar önermiştir. Öyleyse Türk bilim
tarihçilerinin bir görevleri de, Türk bilim dilinin gelişmesi için çalışmak olmalıdır.
7) Aydın Sayılı’nın “Ortaçağ İslâm Dünyası’nda İlmî Çalışma Temposundaki
Ağırlaşmanın Bazı Temel Sebepleri (Avrupa İle Mukâyese)” adlı araştırması da çok
önemlidir ve bugünkü bilimsel durağanlığın tarihî temellerine ilişkin çok aydınlatıcı
veriler sunmaktadır.
Sonsöz
Bilim tarihi, bilimin gelişim sürecini aydınlatmaya çalışan tarihî bir araştırma
etkinliği olmakla birlikte, yukarıda sayılanların dışında, Çağdaş Dünya’da ve Çağdaş
Türkiye’de iki önemli görevi daha gerçekleştirmekle yükümlüdür:
1) Çağdaş Dünya açısından bakıldığında, ayrıntılara inmekte ve ulusal katkıları
vurgulamakta daha istekli davranılarak, bilim tarihi, “Avrupa Bilimi Çerçevesi”nden -
veya bunun hâlâ kalıntıları ortadan silinmemiş başka bir türevi olan “Hıristiyan Bilimi
Çerçevesi”nden - kurtarılabilir ve “Dünya Bilimi Çerçevesi”ne yerleştirilerek, çok
daha nesnel bir tarihsel bakış geliştirilebilir; böylece, çeşitli dinlere ve milletlere
49
mensup insanlar arasına yeni sınırlar konulmasını engellemek yolunda, bilim
tarihçileri üstlerine düşeni yapabilir.
2) Çağdaş Türkiye açısından bakıldığında ise, bilim tarihi, özgür düşüncenin
bir türevi olan bilimsel düşüncenin gelişim koşullarını ve yararlarını sergileyerek,
uzun bir süreden beri ihmal edilmiş olan Türk Aydınlanması’nın yeniden dirilmesinde
ve gerçekleşmesinde etkin bir görev yapabilir. Bu yüzden, Türk bilim tarihçileri,
Mustafa Kemal Atatürk’ün (1881-1938) başlatmış olduğu bir süreci, yani aklı ve aklın
ürünü olan düşünceyi, dinin yönlendirmelerinden kurtarma sürecini, genelde Ortaçağ
Bilim Tarihi’nden ve özelde ise Ortaçağ İslâm Bilim Tarihi’nden getirecekleri
örneklerle aydınlatabilir ve destekleyebilirler; aslında buna mecburdurlar ve bu
mecburiyet, bir milletin üyesi olmaktan değil, bir araştırma disiplinin üyesi olmaktan
doğmaktadır; unutmamak gerekir ki özgür düşüncenin olmadığı yerde, özgür
araştırma da olmaz.
Önümüzdeki dönemlerde, Türk bilim tarihi yazıcılığının dört önemli görevinin
bulunduğu ve dengeli bir biçimde gelişimini sürdürebilmesi için, bunları eşit biçimde
önemsemesi ve yapması gerektiği anlaşılmaktadır :
1) Osmanlı öncesi dönemler ve özellikle de Osmanlı Dönemi bilimsel
etkinliklerinin, bütün yönleriyle tanınması ve kavranması için Arapça, Farsça ve
Türkçe dillerinden biriyle yazılmış bütün kıymetli yazma ve basma yapıtların,
filolojik yöntemlere uygun bir biçimde Türkçe’ye (ve istenirse İngilizce’ye)
çevrilmesi veya yalınlaştırılması ve bilim tarihi açısından içeriklerinin değerinin
belirlenmesi gerekmektedir.
2) Bilim tarihçileri tarafından üretilen bilgi birikimini derleyen ara-
değerlendirmeler yazılmalıdır; böylece ilerde yapılması tasarlanan ana-
değerlendirmeler için bilgi birikiminin nerelerde yeterli ve nerelerde ise yetersiz
olduğunu görmek mümkün olacaktır.
3) Uzun sayılabilecek bir geçmişe sahip olmakla birlikte, henüz çocukluk
dönemini yaşayan bir alandaki bilgi birikimini arttırmanın en güvenilir ve en doğru
yolu çeviriler yapmaktadır; ancak Türkiye’de çeviri etkinliğinin bilimsel bir etkinlik
olarak değerlendirilmemesi ve dışlanması nedeniyle üniversitelerde çalışmakta olan
araştırmacılar çeviri yapmaktan uzak durmakta ve sırf bu nedenle bazı alanların
gelişimi güçleştirilmiş olmaktadır. Ne yazık ki bilim tarihi de bu alanların başında
gelmektedir; meselâ bir Yunan matematiğini veya bir XVII. yüzyıl fiziğini bütün
yönleriyle tanıtan ve çevrilmesi büyük bir donanım ve birikim gerektiren yapıtların,
bugüne kadar Türkçe’ye çevrilmemiş olmasının, Türk bilim tarihi ve Türk kültür
tarihi açısından büyük bir kayıp olduğu anlaşılmalı ve hiç değilse sözünü ettiğimiz
alanlarda araştırmacıları çeviri etkinliğine teşvik edecek gerekli idarî düzenlemeler bir
an önce yapılmalıdır. Öyleyse, bilim tarihçilerinin en önemli görevlerinden birisi de,
alanlarının önde gelen yapıtlarını Türkçe’ye kazandırmak olmalıdır; çünkü ana-dille
düşünmek, araç-dillerden birisiyle düşünmekten çok daha kolay ve verimlidir.
4) Bilim tarihinin, fen ve edebiyat fakültelerinin öğretmenleri ve öğrencileri
başta olmak üzere bütün toplum tarafından tanınması ve benimsenmesi için,
bilimlerin yeterince ilginç olan gelişim sürecini basit bir biçimde anlatan yayınlar da
yapılmalıdır; çünkü bilim tarihinin yayılması, aslında bilimsel düşünüş biçiminin
yayılması anlamına gelir ve bir ülke için bundan daha büyük bir kazanç düşünülemez.
50