-
SİZE NE YAPACAGINIZI SÖYLEYEBİLİRLER AMA
-
NE DÜS , ÜNECEGİNİZİ ASLA!
YILDIZLAR'IN
SOKRATES'İ
I
Bu derginin her hakkı saklıdır ve AYDIN YAYINLARI'na aittir. Derginin dü-
zeni, metni ve şekilleri kısmen de olsa hiçbir şekilde alınıp yayınlanamaz.
Yayın kurulu: Figen Uygur Melekoğlu
Eylem Özcan
Derya Nisa Döner
Kapak resmi: Aslı Kanber (11 E)
Yazarlar: Nesibe Aydın Yıldızlar Anadolu ve Fen
Lisesi 11. sınıf öğrencileri
Dizgi - tasarım: Hüseyin Gölbaş
Baskı: Ankara – 2022
Nesibe Aydın Okulları
SUNUŞ
Merhaba,
YILDIZLAR’IN SOKRATES’İ, okulumuzda işlenen felsefe ve metin
analizi derslerinin bir sonucu. Felsefe derslerinin hemen ardından, ge-
nellikle o dersin konusu ile bağlantılı olarak yaptığımız “Metin Analizi”
dersinin hem keyifli hem de yaratıcı bir ürünü olarak sizlerle paylaşılıyor.
Sokrates’in hayatının ve felsefesinin işlendiği dersin ardından öğren-
cilerimizin önüne birer boş kâğıt koyduk. Onların ışıltılı ve şaşkın ba-
kışlarını hevesimiz yaptık ve onlara şöyle dedik: “Kahramanı Sokrates
olan bir kurgu metin yazın. Burada yalnızca siz, kâğıt - kalem ve zihinsel
özgürlüğünüz var.”
Yazmaya başladılar. Kimi söylendi; “Bu ne böyle?”, kimi ne yazacağı-
nı bize sormaya kalktı, cevaplamadık, bu yalnızca sizin zihninizin ürünü
olacak, dedik. Kimi çoktan yazısını yarılamıştı ve hevesle Sokrates’le ilgili
öğrendiklerine kendi yaratıcılığını ekleme keyfiyle yazıyordu. Öğrencile-
rimizden biri, Aslı Kanber, " Hocam ben metin yazmasam da çizsem olur
mu?" diye sordu. Canımıza minnetti. Derginin muhteşem kapak resmi
böyle ortaya çıktı. Aslı, enfes bir çizimle bizi zenginleştirdi.
11. sınıf öğrencilerimizle yaptığımız bu etkinliğin sonucu bizim için
bile şaşırtıcıydı. Enfes metinler çıktı o genç ve güzelim zihinlerden. İşte
YILDIZLAR’IN SOKRATES’İ o yaratıcılığın ürünlerinin arasından seçildi.
Metin analizi derslerinin önemini gören ve bu derslerin yapılmasında
desteğini veren sayın kurucumuz Nesibe Aydın hocamıza teşekkürleri-
mizi ve eğitimci öngörüsüne saygılarımızı sunuyoruz. Dergiyi hazırlama
konusunda desteklerini esirgemeyen okul müdürümüz Emel Sürücü’ye,
dergimizin dizgisini yapan Hüseyin Gölbaş’a da teşekkürü borç biliriz.
Son olarak teşekkürlerimiz ve alkışlarımız, dergimizde yer alan metinleri
kaleme alan sevgili öğrencilerimize geliyor. Bizim heyecanımızı paylaşa-
cak tüm okurlarımıza keyifli okumalar diliyoruz.
Nesibe Aydın Yıldızlar Anadolu ve Fen Lisesi
Felsefe Zümresi
1
Nesibe Aydın Okulları
ASIL SORU
Sokrates savunmasını yapmak üzere Atina halkının önüne çıkmıştı.
Herkes Sokrates’in yaşamı uğruna felsefe yapmayı bırakmayı ve Ati-
na halkından özür dilemeyi kabul etmesini beklerken o bu dediklerinin
ne pahasına olursa olsun imkânsız olduğunu ve yaşadığı süre boyunca
insanları, yaşamı, doğayı ve özü sorgulamaktan asla vazgeçmeyeceğini
çünkü sorgulanmamış bir yaşamın yaşamaya değmeyeceğini söylüyor-
du. Karar belliydi. Kimsenin Sokrates’in dediklerini dinlemek veya an-
lamak gibi bir niyeti de yoktu zaten. Herkesin orada bulunma amacı
Sokrates’in özrünü duymaktı. Gençleri yozlaştırmak ve huzuru boz-
maktan ötürü idama mahkum edildi. Karar üzerine Sokrates tek bir
söz bile söylemeden yalnızca karşısında duran Atina halkına hafifçe
gülümseyerek yere oturdu ve beklemeye başladı. Huzursuzluğu idam
edilecek olmasından değil, en iyisini ararken iyiyi kaybediyor olmasın-
dandı. Daha yapacak çok şey varken hayatını kaybediyor olmasından.
Baldıran zehrini içtikten dakikalar sonra dayanılmaz bir acı ile ölecek-
ti. Sokrates zehri içmeye başladı ama ters giden bir şey vardı. Daki-
kalar geçmesine rağmen Sokrates hala hayattaydı. Bu Atina halkının
ilk kez karşılaştığı bir durumdu. Bu zehri içip hayatta kalmanın imkânı
yoktu. Atina halkı şaşkınlık içinde izlerken aralarından Sokrates’in
Dünya’nın en bilgili insanı olduğunu söyleyen bilge kadın çıktı ve şun-
ları söyledi. “Evet o. O Sokrates. Dünya’nın en bilgesi, en akıllısı aynı
zamanda Tanrı’nın yer yüzündeki sureti” Sokrates kendisinin sadece
sıradan bir insan olduğunu biliyordu. Ama gerçekten nasıl ölmemişti ?
Böyle bir şey mümkün olabilir miydi ? Yoksa o gerçekten de tanrının
kendisi miydi? Bilge kadının bu sözleri üzerine Atina halkı korku içinde
2
Nesibe Aydın Okulları
alanı terk etti. Sokrates kurtulmuştu. Yaşamaya devam ediyordu. Ama
bir farkla. O artık herkes gibi sıradan bir insan değildi ya da hiç kimse
gibi olmayan sıra dışı bir insan. O artık aradığı özdü. Her şeyin, herke-
sin özü. Sokrates günlerce aynı yerde oturmaya devam etti. Düşünü-
yordu. Neler olmuştu? Hayır asıl soru bu değildi. Bundan sonra neler
olacaktı ? O tanrı falan değildi ama bunu insanlara nasıl açıklayacaktı.
Zehri içip ölmediğine bir insan olarak nasıl inandırabilirdi ? Onlar fazla
düşünmez. Onlar yalnızca kabullenir. Eğer biri zehir içip ölmüyorsa
kendileri gibi normal değildir. Çünkü hayatları boyunca bunun aksine
bir şey görmemişlerdir. O yüzden onun Tanrı olduğuna inanmaktan
başka ne yapabilirler? Sorgulamak mı? Hayır; dedim ya onlar Atinalı-
lar. Onlar yalnızca inanırlar. Çünkü bir şeye koşulsuz inanmak iradeni
hiçe saymaktır. Tam da Atinalılar gibi. Sokrates günler sonra sokağa
çıktı. Eskiden sorulara maruz kalmamak için kaçan insanlar şimdi kor-
kudan, Tanrı’yı idam ettirme suçundan kaçıyorlardı. Çünkü yakalanır-
larsa Tanrı onlara acımaz ve öldürürdü. Sokrates bu korkuya bir son
vermek ve gerçeklerden bahsetmek istiyordu. Kalabalığın ortasında
bağırarak şunları söyledi. “ Atina halkı hepiniz beni dinleyin. Kaçmayı
bırakın. Eğer buradan uzaklaşırsanız işte o zaman sizi öldürürüm.” Din-
lenilmesinin tek yolu buydu. Bunu duyan Atinalılar hemen oldukları yer-
de durdular. Sokrates devam etti. “ Size öldüreceğimi söyledim ama
ben bunu yapamam çünkü ben tanrı değilim. Duymak istediğiniz buysa
söyleyeyim. Ben kimseyi öldürmeyeceğim, ben kimseyi öldürebilecek
güce sahip değilim. Sadece özü aramaya devam edeceğim ve bu yolda
sizi de yanımda götüreceğim” Hayır Atina halkının duymak istediği şey
bu değildi. Onların duymak istediği şey Tanrı olduğunu söylemesi ve
Atinalıları bağışlamasıydı. Aradan bir ses yükseldi “ Sen bizden değil-
3
Nesibe Aydın Okulları
sin sen Tanrı'sın. Bilge Kadın söyledi. O asla yanılmaz. Sen o zehri iç-
mene rağmen ölmedin. Bunu ancak Tanrı'nın suretiyle yapabilirsin ama
mademki bizi öldürmeyeceğini söylüyorsun o zaman bize mutluluk ver,
bereket ver, güneş hiç batmasın mesele o zaman geceleri kimse üşü-
mez. Eğer bunları yaparsan biz de seni dinleriz. Çünkü sen Tanrı’sın.
Elbette hepsini yapmaya gücün yeter.” Sokrates onlara mutluluk ve-
remezdi ya da güneşi her daim tepede tutamazdı. “Üzgünüm ama ben
bu isteklerinizin hiçbirini yerine getiremem. Güneş’i tepede tutamam
onun gibi aydınlatamam sizi. Ama zihinlerinizi aydınlatabilirim.” dedi.
Kalabalığın içinden yine bir ses yükseldi. “ O zaman Tanrı kötüdür.”
Sokrates’in yapabileceği bir şey kalmamıştı. Nasıl inandırabilirdi onları
bunları yapabilecek hiçbir güce sahip olmadığına. Kendi bile bilmiyordu
ki. Neden ölmemişti, nasıl ölmemişti. Sadece şanstı. Belki de kötü bir
şans. Ne yaparsa yapsın Atina halkının gözlerini açamayacaktı. Acaba
o gün ölmeli miydi? Düşündü ve tekrar konuşmaya başladı. “Ey Atina
halkı bu size son sözüm. İster bana inanın ve benimle mutlak aydınlığa
doğru bir yolculuğa çıkın ister söylediklerime itimat etmeyip çaresiz-
lik içinde sonsuza kadar batmayacak o güneşin gelmesini bekleyin.”
Bu konuşma tanıdık gelmişti. Ama Atina halkının umurunda olan yine
Sokrates’in ne söylediği değildi. İstedikleri şeyi duymaktı ve yine du-
yamamışlardı. Ama bu sefer kararı veren Sokrates’ti. Arkasını dönüp
biraz ilerledi ve yerden oldukça keskin bir çakıl taşı aldı. Son bir kez
dönüp Atinalılara bakarak gülümsedi. Yere oturdu ve bıçak kadar kes-
kin taşı damarına sapladı. Çok fazla kan akıyordu. Biliyordu ki bu sefer
ölecekti ama aslında ölen şey ne olacaktı? Aydınlık mı? Tanrı mı? Yoksa
ölen yalnızca Sokrates miydi?
Elif Saygı / 11 E
4
Nesibe Aydın Okulları
Sokrates Kim Midir?
Sokrates… Sokrates kimdir? Bu soruyu doğru sorduğumuza emin
miyiz? Acaba “Sokrates kimdir?” yerine “Sokrates nedir?” mi deme-
liyiz? Sokrates’in kim olduğunu ve başından geçenleri -eğer gerçek-
ten öyle biri varsa- çoğumuz hatta belki de hepimiz biliyoruzdur. Peki
Sokrates “kim” midir, “ne” midir? Demek istediğim Sokrates diye bir
filozof gerçekten yaşamış mıdır? Bana göre bunu tam olarak cevap-
layamayız. Bildiğimiz üzere Sokrates’in kendi yazdığı bir kitap günü-
müzde yoktur. Elbette ki öğrencilerinden Platon gibi, diğer ismi bilinen
filozoflar kitaplarında Sokrates’ten ve onun görüşlerinden bahsetmiş-
lerdir hatta düşüncelerini veya sözlerini detaylı bir şekilde incelemiş
ve bunların günümüze gelmesini sağlamışlardır. Burada aklımıza “Sözü
edilen filozoflar gerçekten yaşamış kişiler midir?” şeklinde, cevabının
hayır olma ihtimali en az “Sokrates gerçekte var olmuş bir insan değil-
dir.” önermesinin yanlış olma ihtimali kadar olan bir soru geliyor. Ben
-felsefede uygulanmaması gereken bir davranış olsa da- bu filozofla-
rın gerçekten yaşamış kişiler olduklarını varsayacağım. Şimdi en başta
sorulan soruya dönelim: Sokrates gerçekten yaşamış bir insan mıdır?
Bu soruya hayır cevabını verebilmemiz için her önermede gerektiği
gibi birtakım gerekçelere ve temellendirmelere ihtiyaç duyuyoruz.
Eğer Sokrates gerçekten var olmamışsa Sokrates nedir? Herhangi
biri veya bilinen biri tarafından ya da tarihte önemli bir yeri olan veya
önemli gözükmeyen bir grup tarafından ortaya atılmış bir hikâyenin
başkarakteri midir? Şimdilik Sokrates’in yaşamış bir insan olmadığını
düşüneceksek kim tarafından ortaya atılmış olursa olsun günümüze
kadar gelmesi ve büyük kitlelere yayılması ilginç bir durumdur. Ben bu
5
Nesibe Aydın Okulları
durumun kim tarafından gerçekleştirildiğini değil nasıl gerçekleştiğini
incelemek istiyorum. Sokrates ve onun başından geçenler gerçek ol-
mamasına rağmen günümüze kadar geldiyse belirli insanlar belirli bir
zamanda buna inanmak istemiştir ya da hala herkes buna inanmak is-
tiyordur. İlk bahsettiğim durum üzerine yoğunlaşmak gerekirse belki
de tarihteki bir zaman diliminde belirli bir zümre yaşadığı sıkıntılar-
dan dolayı bu şekilde bir hikâye ortaya çıkarmış ve bu hikâyeden ders
almış veya bu hikâyeyi düşünüp hallerine şükretmiş ve bu şekilde ya-
şadıkları zorlukları aşmaya çalışmış olabilirler. Aklıma gelen başka bir
ihtimal ise şu şekilde: yine belirli bir dönemde bir topluluk başka bir
topluluk tarafından baskı görmüş olabilir ve baskı gösteren topluluk,
baskı gören topluluğun bir ders çıkarması için böyle bir hikâye ortaya
atmış olabilir. Mesela A ve B toplulukları olsun ve bu topluluklar aynı
dönemde yaşamış ama aynı şartlar altında yaşamamış zümreler olsun.
A zümresi B zümresine göre daha üst düzey yaşam koşullarına sahip,
daha rahat bir yaşam geçiriyor B topluluğu ise A topluluğunun belirli
ihtiyaçlarını gidermek için çalışıyor diye varsayalım. B topluluğunun, A
topluluğunun ihtiyaçlarını karşılamada gözettikleri amaç ise yaşamları-
nı devam ettirmek olsun. Demek istediğim B topluluğundan A topluluğu
için çalışmayan olursa çalışmayan kişilerin hayatlarına A topluluğu ta-
rafından son verildiğini varsayıyoruz. Ama fark ettiyseniz burada bir
sorunla karşılaşıyoruz. B topluluğundaki çalışmayan kişilerin hayatları-
na A topluluğu tarafından son verilmesi, B topluluğundaki kişi sayısını
azaltıyor ama bildiğiniz üzere B topluluğunda ne kadar çok kişi olursa
A topluluğu o kadar rahat eder hatta B topluluğunun sonu ihtiyaçları
karşılanmadığından A topluluğunun sonunu getirebilir. Bu noktada A
topluluğunun devamı için de B topluluğuna ihtiyaç olduğunu görüyo-
6
Nesibe Aydın Okulları
ruz. İşte bu durumda eğer B topluluğu az önce sözü edilen durumları
“düşünürse” bir isyan çıkarabileceğinden dolayı B zümresinin isyan
çıkarmasını önlemek ve çalışmalarına devam etmesini sağlamak ama-
cıyla A zümresinin, B topluluğunun düşünmesini önlemeleri lazımdır. A
zümresinin bu ihtiyacından dolayı Sokrates gibi bir düşünürü ve onun
düşünmesinden kaynaklı sonunu gerçekmiş gibi B zümresine anlatması
ve bunu dinleyen B topluluğunun -mevcut durumlarından dolayı- buna
inanmak istemesi ve bu sayede B topluluğunun sonu gelse bile o top-
luluktaki inançların günümüze kadar gelmesi olası bir durumdur. Buna
benzer daha birçok ihtimal olabilir ama ilk başta da dediğim üzere
aralarında Sokrates’in öğrencileri de bulunan diğer bilinen filozofların
da eserlerinde Sokrates’ten ve görüşlerinden bahsetmeleri, inceleme-
leri gibi pek çok neden bizi Sokrates’in gerçekten yaşamış olduğuna
ikna etmiştir. Etmiş midir?
Burak Yılmaz / 11 C
7
Nesibe Aydın Okulları
Pencere
Bir sokakta yürüyordum. Karnım acıktı, küçük bir fırına girip iki
sıcacık ekmek aldım. Hava soğuktu, ekmeklerin sıcaklığı içimi ısıttı.
Oturup yemek için bir yer bulmaya çalışırken bankta yalnız başına
oturan yaşlı, tatlı bir adam gördüm. Yanına oturmak için izin iste-
dim. Adam, “İstiyorsan otur, istemiyorsan oturma dedi.” Şaşırdım,
oturmak istedim. Biraz tereddütle oturdum. Adamın etrafı izlediğini
düşündüm. Aslında tek bir noktaya bakakalmıştı, bir anaokulu camına.
Dersi izliyordu. Derste gördüğüm kadarıyla öğretmen öğrencilerine
para birimlerini öğretiyordu. Neden böylesine basit bir dersi pür dik-
kat izlediğini anlamadım. “Para birimlerini mi bilmiyorsunuz Efendim?”
derken küçük bir şakaydı amacım. Ama adam, “Evet, evet bilmiyorum.
Çok da umurumda değil.” dedi. Çok şaşırdım, bu yaşa gelmiş bir insan
parayı nasıl bilmezdi? Ekmeklerim sıcacık, taze maya kokuyordu. “Aç
mısınız?” diye sordum. Adam, “Karnım gurul gurul gurulduyor sence
aç mıyımdır?”, “O vakit açsınızdır Efendim, buyurun iki ekmeğimden
birini siz alabilirsiniz.” dedim. Diğer ekmeği uzattım, teşekkür etti.
Ve yine gözlerini sınıfın penceresine dikerek ekmeği yemeye başladı.
O anda gözlerini çevirdiği yönden anladım ki derse çok ilgisi olmayan,
kendi başına kare dikdörtgen gibi geometrik cisimler yapan küçük bir
çocuğu izliyordu.
Biraz adamı incelemeye başladım. Kirli beyaz sakallı, yüzüne ve giyi-
nişine pek özen göstermemişti ama bilgi kokan bir adama benziyordu.
Ben adama dalmış onu incelerken bir anda ayağa kalktı, irkildim. Kendi
kendine “Çok güzel, çok iyi…” diyordu. Kimi övüyordu, neye seviniyor-
du anlamak için anaokulun penceresine baktım. O küçük çocuk tah-
8
Nesibe Aydın Okulları
tanın önüne geçmiş, hiddetle bir şeyler anlatıyordu. Konu hala para
birimleriydi ama bu sefer, bu paralarla neler satın alınabileceğinden
bahsediliyordu.
Masanın üstünde bir kitap, bir bilim dergisi ve ansiklopedi vardı.
Adam pencerenin önüne yaklaştı, ben de yaklaştım. Çocuk bilginin para
ile satın alınamayacak, zaten doğada ve insanın aklında olan gerçek
bilgilerin neden para ile alınması gerektiğini sorguluyordu. Öğretmen
bilginin sonradan öğrenildiğini, insan aklında doğuştan var olmadığını
açıkladı. Adam bir anda hiddetlendi ve pencerenin arkasından bağır-
dı. “Size isterseniz kanıtlayabilirim!” dedi. Öğretmen şaşırdı. Adam,
“Geometrik cisimleri öğrettiniz mi bu çocuklara?” dedi. Öğretmen,
“Hayır, ama daha sonraki konularımızda elbette öğreteceğim.” Adam,
“Öyleyse lütfen gidin bu küçük çocuğun sırasına bakın, neler yapmış.”
Öğretmen çocuğun kağıtlardan yaptığı dikdörtgen, kare ve üçgenle-
ri gördü. “Şimdi siz söyleyin bu çocuk nasıl daha “öğretilmeden” bu
cisimleri meydana getirdi?” Öğretmen gerildi, önce çocuğu müdürün
odasına gönderdi, sonra sınıfın perdesini ve penceresini kapattı.
Defne Turgut / 11 E
9
Nesibe Aydın Okulları
* Omelas ve Sokrates
Zamanın birinde bir yerlerde mutluluk, refah ve bereketin son
derece yüksek olduğu Omelas adlı bir yer varmış. Ama bu mutluluk
ve refah öyle bir şey ki nasıl betimlenebilir? Omelas kelimenin tam
anlamıyla coşku dolu bir yer. Orada ne bir kral ne bir köle var pek de
az kanunları var. İşte Omelas böyle bir yer ama inanmadıysanız size
bir daha anlatayım;
Omelas'ın güzel kamu binalarının birinin mahzeninde bir oda var.
Kapısı kilitli, penceresi yok. Küçük odada yerler pislik içinde dokunun-
ca hafif bir ıslaklık geliyor ele. Odada bir çocuk oturuyor. Bir kız da
olabilir, bir oğlan da. Altı yaşında gösteriyor, ama aslında on yaşına
yaklaştı. Geri zekâlı gibi görünüyor. Belki sakat doğmuş, belki korku,
kötü beslenme ve ilgisizlik yüzünden aptallaşmış. Kapı hep kilitli hiç
kimse gelmiyor sadece zaman zaman birileri gelip korku ve tiksintiyle
bakarak yiyecek kabını ve su kabını doldurup gidiyor. Bu odada doğma-
mış olan, gün ışığını ve annesinin sesini hatırlayabilen bu çocuk arada
bir konuşuyor. “İyi olacağım” diyor. “Lütfen bırakın beni. İyi olacağım!”
Çocuk eskiden hep yardım ister durmadan ağlardı ama artık yalnızca
inliyor. O kadar zayıf ki bacakları çöp gibi, çıplak. Sürekli dışkısı üze-
rinde oturduğundan kalçaları ve baldırları pişik ve yanık izleriyle dolu.
Hepsi, Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Bazıları
görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada
olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları an-
lamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzel-
liği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği,
zanaatkârlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin ber-
raklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı.
10
Nesibe Aydın Okulları
Çocuklara, sekiz ile on iki yaşları arasında anlayabilecek duruma
geldiklerinde anlatılır ve bu çocuğu görmeye gelenler çoğunlukla genç-
lerdir. Ama sık sık yetişkinlerden biri de çocuğu görmeye ya da bir
kez daha görmeye gelir. Mesele onlara ne kadar iyi anlatılırsa anlatıl-
sın, bu genç seyirciler gördüklerinden şaşkına döner, sersemleşirler.
Aşmış olduklarını sandıkları tiksinti duygusuna kapılırlar. Tüm açıkla-
malara rağmen öfke, kızgınlık, çaresizlik hissederler. Çocuk için bir
şeyler yapmak isterler. Ama ellerinden gelen hiçbir şey yoktur. Eğer
çocuk, o iğrenç yerden gün ışığına çıkarılırsa, temizlenir, beslenir ve
rahat ettirilirse bu iyi bir şey olacaktır, doğru; fakat bu yapılırsa
eğer, o gün ve o saatte ‘Omelas’ın tüm refahı, güzelliği ve hazzı yok
olacak, yıkılacaktır. Koşullar bunlardır. Omelas’taki her bir yaşantının
iyiliğini ve güzelliğini tek, küçük bir düzelme uğruna feda etmek; tek
bir insanın mutluluğu uğruna binlerin mutluluğunu fırlatıp atmak: Suç-
luluk duygusunu içeri almak olacaktır bu.
Koşullar sert ve kesin; çocuğa güzel bir söz bile söylenemez.
Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan
biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dö-
nemez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar
kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir baş-
larına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas ken-
tinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her
biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır;
yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından
geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına
batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam
ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gel-
mezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor
11
Nesibe Aydın Okulları
tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur.
Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler...
Evet dostlar işte bizim Sokrates de olaylara tam burada girer.
Zamanın birinde Omelas' da yaşayan Sokrates adlı bir genç bu
zavallı çocuk hakkında birtakım söylentiler duyar ve işin aslını çok
merak eder. Bunun üzerine çocuğu görebilecek ve anlayabilecek yaşa
geldiğinden çocuğun kaldığı yere gitmeye karar verir. Bu çocuk hak-
kında kulaktan dolma duyduğu bilgilere zaten çok fazla kafa yoran
Sokrates her şeyi kendi gözüyle görüp anlamlandırmak için çocuğu
ziyaret etmeye kararlıdır.
Her neyse dostlar bizim Sokrates'in çocuğu görme anını size nasıl
betimlesem bilemiyorum yaşadığı şok ve o yüz ifadesi tarif edilemez.
Bu şoku hızla atlatmaya çalışan Sokrates birtakım gözlemler yapar;
çocuk çat pat konuşabiliyordu işte bu gerçekten ilginçti ayrıca çocuğu
ziyaret edenler önce tiksinti duyup sonra çaresiz bir şekilde evlerine
dönüyorlardı ve şu bırakıp gidenler...
Sokrates gördüğü şeylerin etkisiyle çocuğun kaldığı yerin kapısın-
dan hiç ayrılmadan günlerce, aylarca düşündü. Neydi şimdi bu gerçek-
ten mutluluk mu? Ya da asıl mutluluk neydi? Çoğunluğun mutluluğu için
bir tekili harcama fikri de nereden çıkmıştı, kim uydurmuştu bu mut-
luluk denen sahteliği? O önce tiksinip sonra çaresizliğe kapılıp sonra
da normal yaşamına devam eden insanlar madem yaşamlarına devam
edebiliyorlar neyin çaresizliği içinde kalıyorlar madem çaresizler ne-
den hiçbir şey yapmıyorlar? Peki çat pat konuşabilen bu çocuk konuş-
mayı nerden öğrendi? Nasıl kapatıldı bu odaya? Ve bırakıp gidenler
nereye gidiyorlardı neden durup bir şeyler söylemiyorlardı? Doğrusu
ne, ne düşünmeli, ne yapmalı? Ve bunun gibi birçok soru sordu Sokra-
tes düşündü, düşündü günlerce aylarca düşündü...
12
Nesibe Aydın Okulları
Evet Sokrates yavaş yavaş bu durumu çözümlemeye başlamıştı ön-
celikle bu çocuk çat pat konuşabiliyorsa ve 'Lütfen bırakın beni iyi
olacağım!' diyebiliyorsa bu çocuk bu odada doğmuş olamazdı yani bu
odanın dışını biliyordu. Peki bu odaya onu kim niçin koymuştu? Mutlu-
luk diye adlandırılan kavram neden bu çocuğun sefaletine bağlıydı? Bu
çocuktan önce de başka çocuklar bu odaya konulmuş muydu ya da son-
rasında da konulacak mıydı? Peki insanların bu derece "sözde" mutlu
olmasının nedeni çocuğun odada yaşadığı sefaleti bilmeleri ve mutsuz
olma ihtimalini kendilerine yakıştıramamalarından mıydı? Bırakıp gi-
denler; evet işte onlar düşünüp bir nebze olsun harekete geçenler,
peki onlarda neden kendi inandıklarına diğer insanları da inandırma
cesareti yoktu? Hiçbir şey yapmadan terk edip gidenlerin Omelas'ta
göz göre göre kalan insanlardan ne farkı vardı? Doğrusunu söylemek
gerekirse Omelas'ta yaşanan bu durum Sokrates'e göre insan do-
ğasına aykırıydı, dahası insanlar bile bile kötülüğe göz yumuyorlardı.
Sokrates kimsenin bile bile kötülük yapamayacağına ve bunun gerçek
mutluluk olmadığına inandığı için Omelas halkına da bu fikirleri kanıt-
lamak ve benimsetmek için işe koyulur...
Sokrates, Omelas halkını kendi görüşlerine inandırmak ve bu büyük
yanlıştan onları döndürmek için aylarca uğraşır. Aslında çoğunluk onun
fikirlerine hak vermekle birlikte Omelas'ın düzeninin bozulacağına o
derece inanmışlardır ki Sokrates'in tarafında olmayı kabul etmemiş-
lerdir. Tabi bazıları da Sokrates'in dediklerinin tamamen destekçisi
olmuştur. Ancak Sokrates'in insanları kendi görüşlerine inandırma
çabası zamanla Omelas halkını huzursuz etmeye başlamış ve o sözde
mutluluğun üstüne gölge düşürmüştü. Omelas halkı gün geçtikçe daha
da bölünüyor eski çok coşkulu Omelas dönemi yerini bir kaos ortamı-
na bırakıyordu. İnsanlar zamanla tedirginleşiyordu. Ve en sonunda bu
13
Nesibe Aydın Okulları
karışıklığa bir son vermeye karar veriyorlar ve o kanunu çok az olan
Omelas Sokrates'i idamla yargılamaya karar veriyor. İşte o zaman
Sokrates ne kadar doğru düşündüğünü bir kez daha anlıyor en küçük
bir huzursuzluk nasıl da mutluluğu bitirmiş nasıl da kanunsuz yeri
kanunlu yapıvermişti birden...
Evet dostlar büyük güne geldik. Bugün Sokrates yargılanacak inan-
dığı doğrulardan zerre vazgeçmeyen Sokrates'e son kez kendisini
savunma hakkı verildi. Ve Sokrates yine aynı şeyleri söyledi yine
dimdik durdu. Omelas halkı oylama yaptı ve oylamanın sonucuna göre
Sokrates'in idamına karar verildi. İnsanoğlu değil mi yine rahatından
vazgeçemedi, doğruluğunu bildiği şeyi yalanladı yine kendi çıkarını gö-
zetti. Ama dostlar; sakın ha üzülmeyin evet, Sokrates idam edilmiş
olabilir ama Sokrates'in en çok değer verdiği şey olan inandığı ger-
çekler Sokrates'ten sonra da yayılmaya devam etti. Hani şu Sokra-
tes' le aynı fikirde olan insanlar var ya onlar Sokrates'in görüşlerini
yaymaya devam etti yani Omelas'taki kaotik ortam hiç dinmedi ve
Omelas bir daha hiçbir zaman eskisi gibi olmadı en sonunda da ne
oldu biliyor musunuz Omelas parçalanıp gitti. Belki de hepinizin en çok
merak ettiği kısım çocuğa ne oldu? Omelas'ın parçalanmasıyla birlikte
çocuk en sonunda serbest bırakıldı ama evet, haklısınız hiçbir zaman
tam olarak sosyal yaşama karışamadı ve çok zorlandı...
Dostlar bu hikayede Ursula K. Le Guin'in "Omelas'ı Bırakıp Giden-
ler" adlı hikayesiyle Sokrates'i birleştirmeye çalıştım umarım kalbi-
nize, aklınıza hitap etmiştir.
*Ursula K. le Guin'in "Omelas'ı Bırakıp Gidenler" adlı öyküsündeki
kurgu şehrin adı
Hatice İkbal Çalıkuşu / 11 D
14
Nesibe Aydın Okulları
Atina’nın Büyük Hatası
Maya okuldan eve geldiğinde dinlenmeden önce annesinin istediği
ev işlerini yapmaya karar verdi ve malzemeleri almak için banyoya
gittiğinde bir ses duydu: ’’Kitabı oku ve bana yardım et.’’ Maya et-
rafına baktığında hiçbir şey göremedi ve yanlış duyduğunu düşündü.
Yapması gereken işler bittikten sonra ailesi ile yemek yemeye gitti.
Yemekte yine aynı sesi duydu ‘’Kitabı oku ve bana yardım et.’’ Maya
anlam veremediği bu cümleyi kafasında kurduğunu düşündü ve odasına
çıktı. Masasının üstünde daha önce hiç görmediği bir kitap vardı ‘’
SOKRATES’İN SAVUNMASI’’. Maya kitabı satın aldığını hatırlamı-
yordu daha da garibi böyle bir kitabın adını bile duymamıştı. Annem
alıp odama koymuş olmalı diye düşündü ve kitabı incelemeye başladı.
Kitabın adı Sokrates’in savunması olduğu için Maya kitabın yazarının
Sokrates olduğunu düşünmüştü ancak kitabın yazarı Platon’du. Kitabın
kapağını açtığı an daha önce duyduğu şu cümleler zihninde yankılandı:
Kitabı oku ve bana yardım et. Ancak bu sefer söylenen sesin sahibi
kitabın içinde belirdi. Bu kişi sakallı, bakımsız bir adamdı. Ve bu kişi
belirince Sokrates ve Platon isimlerini nerede duyduğunu hatırladı.
Felsefe dersinde duymuştu. ’’Sokrates Antik Yunanda MÖ469-399
yılları arasında yaşamış, tanrılarla alay etme ve gençleri yanlış yönlen-
dirme suçundan yargılanarak infaz edilmiştir.’’ Öğretmeni bu cümleyle
tanıtmıştı derste.
Tam o sırada sakallı adam konuştu: Genç hanımefendi yardımınıza
ihtiyacım var. İnandığım şeyleri savunduğum, insanları sorgulamaya
davet ettiğim için, Atina halkını paraya değil de akıl, bilgi ve erdeme
önem vermesi gerektiğini söylediğim için mahkemeye çıkmam gereki-
15
Nesibe Aydın Okulları
yor. Önceki mahkeme gününde duymak istedikleri özürleri değil de
inandığım şeyleri söyledim. Nasıl olduğunu bilmiyorum içimdeki bir
ses sizden yardım istemem gerektiğini söyledi ve yine bilmediğim bir
şekilde sizinle iletişim kurmayı başardım. Atina halkının benim yar-
dımıma benim de sizin yardımınıza ihtiyacım var. Bana yardım ede-
cek misiniz? Maya bir an bunların şaka olduğunu düşündü ama sakal-
lı adam hala oradaydı. Bir anlık cesaretle tamam dedi, tamam sana
yardım edeceğim. Sonra nasıl yardım edeceğini düşünürken kendini
Yunanistan’da daha doğrusu Antik Yunan’da buldu. O sırada Sokra-
tes yine konuşmaya başladı. Genç hanımefendi beni tanıdığınıza göre
düşüncelerim önemsenmiş ve geleceğe aktarılmış, bu büyük bir onur
ancak ben insanların hayatlarına sadece sözlerimle değil onları sorgu-
lama ve eleştirme yani denilen her şeyi düşünmeden kabul etmeme-
leri konusunda uyarmalıyım ve bunun içinde hayatta kalmalıyım ancak
mahkemede inandığım şeylerin tersini söyleyemem. Bu inandığım ve
savunduğum her şeye ters düşer. Yani senden istediğim öğretmeninin
sana öğrettiği-ki bence öğretmenler öğretmez sadece hatırlatırlar-
mahkemeye söylemen dedi ve Maya’ya sana bir soru dedi. O sırada
Maya sözünü keserek bilginin doğuştan geldiğini düşündüğün için
öğretmenlerin hatırlattığını düşünüyorsun dedi. Sokrates sonunda
harika demek ki az da olsa insanlar bazı sınırların dışına çıkıp diğer
insanların fikirlerine saygı duymayı en azından dinlemeyi öğrenmiş.
Sonra gülümseyerek devam etti, dediğim gibi benim hakkında bildik-
lerini söyle ve umalım ki bize inansınlar.
Mahkeme gününde Sokrates meşhur savunmasını yaptıktan sonra
kürsüye Maya çıktı. Tam bildiklerini anlatacaktı ki yargıç sözünü kes-
ti; “Bir kadın olarak bu derece önemli konuda söz hakkın olup olmama-
16
Nesibe Aydın Okulları
sı konusunda bir çıkmaza girdik sana yalan söyleyemem.” dedi ve de-
vam etti. “Belki de oylama yapmalıyız ancak bu oylama sonucunda söz
hakkın olmamasına karar verilirse Sokrates’in infazı da 1 gün erkene
çekilir. Bu akşam güneş batarken gerçekleştirilir.” Maya korkudan bu
cümleye cevap düşünemedi bile tam cevap verecekti ki yargıç sözünü
kesti ve adaletin sağlanması gerek o yüzden sessiz olmalı ve oylama
sonucunu beklemelisin dedi.
Oylama sonucunda Sokrates’in infazının erkene çekilmesine karar
verildi. Sokrates baldıran zehrini içmeye götürülmeden Maya’ya yak-
laştı ve bu cümleleri fısıldadı: Denediğin için teşekkürler, belki de
fikirlerimi gelecek nesile aktarmanın bir yolu da bu uğurda gözlerimi
kapamaktır ayrıca tüm bu olanlardan sonra uzun bir uyku iyi gelir,
hem seninle arkadaş olduğuma ne kadar mutlu olduğumu bilemezsin.
En büyük umutlarımdan birisi de hayatın boyunca hep şimdiki gibi iyi
kalpli kalman; erdemi ve bilgiyi takip etmendir. Tanıştığımıza memnun
olduğumu bil lütfen. Maya tam cevap verecekti ki kendisini odasında
buldu ve söyleyebildiği tek şey ‘’Güle güle Sokrates, tanıştığımıza ben
de memnun oldum.’’ cümlesi oldu.
Ceren Gökdere / 11 F
17
Nesibe Aydın Okulları
Uyanış
İçtiği baldıranla kalbine doğru içten içe yanan Sokrates, içindeki
yangın tam kalbine ulaştığı anda kaskatı kesilir. Ancak acısının farkına
varmaz, kalbinde tatlı bir sızı hisseder sadece. Birdenbire gözlerini
açar. Boş bir odada bir döşeğin üzerinde bulur kendini. Uyandığı oda
kapatıldığı zindandan bambaşkadır. Atina evlerinden farklı olarak
cam pencere bulunur. Pencereden baktığında dışarıda kule gibi bir
gökdelen olduğunu görür. Fakat nedense hiç şaşırmaz Sokrates. Mo-
dern bir kentliymişçesine tanıdık ve sıradan görünür ona. Zaten o da
kenti değil sadece insanları görmeye çalışır. Etrafı gözledikten sonra
merakla binadan çıkar ve çevreyi dolaşmaya başlar.
Atina’daki zamandan farklı olarak Sokrates insanları doğru bilgiye
meydanlarda veya sokaklarda değil, restoran ve kahvehane gibi me-
kanlarda ulaştırmaya çalışır. İnsanlar günlük hayatlarından bezgin bir
şekilde dinlerler ve eşlik ederler Sokrates’e. Kimi hakkaten doğru bil-
giye ulaştığını, kimi ise zırvaladığını düşünür. Bazıları ise sesini çıkar-
maz, emin olamadıkları bahanesiyle suskun kalırlar. Gene de herkes
Sokrates’in halinden onun samimi olduğunu ve süylediklerine gerçek-
ten inandığını anlarlar. Özellikle hayatlarından tatmin olmayanlar ve
boşluğa düşmüş olanlar üşüşür Sokrates’e. Belli bir yere kadar adını
duyursa da yerelliğini bir nebze korur.
Konuştukları arasında özellikle bir grup fark eder Sokrates. Ken-
disini en büyük zevkle dinleyen bu grup Sokrates’i keyiflendirmez,
aksine rahatsız eder. Çoğunlukla dindar insanlardan oluşan bu grup
Sokrates’i pürdikkat dinler ancak kendileri için dinlemediğini düşünür
Sokrates. Ona katılıp sorgulamaktansa Sokrates’in sözlerini sürek-
li kendi inançlarına entegre etmeye çalışırlar. İnançlarının düşünsel
olarak kanıtlandığını düşünüp ayrıntıları umursamazlar. Bir süre buna
18
Nesibe Aydın Okulları
katlanan Sokrates dayanamayıp bir müddet çevresini değiştirmeyi dü-
şünür. Ama elbette bunun sebebini sadece yaşlılığına bağlar Sokrates.
Yoksa uygun sorularla onlar da bilgilerini rahatlıkla hatırlayabilirdi.
Sakinleşmesi için yeterli bir zamandan sonra Sokrates gene konuş-
malarına başlar. Bir gün sorulan bir soru Sokrates’i şoke eder.
— Bütün bü dediklerin gayet mantıklı Sokrates. Ancak bir koşulla,
insan zihninin kusursuz olduğunu varsayarsak. Bu varsayım ne-
den geçerli?
— Gerçek bilgiye nasıl ulaşabilirsin ki başka? Duyuların zamanda ve
mekanda değişerek seni yanıltıyor. Gerçek bilgi değişmez olma-
lıdır. Ona ulaşmanı sağlayacak olan araç da değişmez olmalıdır.
— Akıl da çevrenin etkisiyle şekillenmez mi? Hayatta karşılaştı-
ğımız problemleri çözerken, düşünürken duyulardan aldığımız
bilgilerin hiç etkisi yok mudur? Bize mantıklı ve apaçık gözüken
bir şey aslında o şeye uzun süre maruz kalmamızdan dolayı bize
öyle gelemez mi?
— Bir örnekle açıklar mısın?
— Olur. Örneğin bir bebeği ele al. Bebeğin yüzüne dönüp elleri-
ni yüzünle kapattıktan sonra birdenbire açtığında bebek sanki
ilk başta yokmuşsun, ellerini açtığında ise biranda varolmuşsun
gibi şaşırır. Elini kapattığında yüzünün elinin arkasında olduğu-
nu bilecek kadar deneyim yaşamamıştır bebek. Başka örnekleri
görünce zihninde belli bir çerçeve oluşur. Bu elde ettiği alışkan-
lıkları bazen farkında olmadan bile hayatına uygular.
— Elbette akıl deneyimlerinden ders çıkarır. Bu yaşanılanlar da
uygun koşullar altında insanı doğru bilgi için sorgulamaya sevk
edebilir.
— Ama bildiğim kadarıyla sen, eğer kişi duyularından kendini ayırır
ve sadece aklına yönelirse bildiğini hatırlayabileceğini sanunu-
yordun.
19
Nesibe Aydın Okulları
— Evet, elbette.
— Benim kastettiğim ise aklın kendi çalışma sistemi ve geçerliliği
üzerine. Verdiğim örnekte bebeğin deneyimleri yeterli olmadı-
ğından başkalarının rehberliğine rağmen deneyimin yerini tuta-
maz. Aynı zamanda yaşlandıkça görülen bunama vb. rahatsızlık-
lar da vücutta olduğu gibi aklın da değiştiğini, gelişebileceğini
ve yıpranabieleceğini gösteriyor. Bu derece değişken bir aracın
doğruluğundan emin olamayız. Dolayısıyla gerçek bilgiye sadece
akılla ulaşamayız.
— O zaman bu dediklerine göre toplum sağlığı için geçerli ahlak
yasaları aslında geçersiz oluyor. Ancak kişiler nasıl mutluluğa
ulaşabilir? Her insanın mutluluğu ve can sağlığı nasıl güvence
altına alınabilir?
— Belki de yaşamımız bir canlılınınkinden farklı değildir dışarıdan
bakınca. Farklı karınca kolonileri nasıl savaşıp birbirlerinin göv-
delerini kopararak hâkimiyetlerini genişletiyorsa biz de onlar
gibi arzu ve zayıflıklarımızla olağan haliyle akan zamanın önem-
siz bir parçasıyızdır. “ İyi” olan neden doğru olmalı? Ya da mut-
luluk getiren? Ne olduğunu hala tam anlayamadığımız evrende
neden bizim mutluluğumuz önemli olsun ki?
Sokrates, büyük bir öfke ve zevkle karşılık vermeye hazırlanırken
ağzı tutulur. Cevabını daha sonra vereceğini belirtir ve odasına çeki-
lir. Düşünür. Ancak düşünceleri onu bir türlü tatmin etmemektedir.
İçinde “ Daimon”unun olması gereken yerde bir huzursuzluk, bir kaygı
vardır. Yatağına uzanır ve düşünmeye başlar. Gözlerini açtığında ise
şaşkınlıkla Atina’da tutulduğu zindanda bulmuştur kendini. Yine. Vü-
cudu kaskatı kesilmiştir. Aniden göğsüne bıçak saplanmış gibi bir kalp
ağrısı hisseder. Ardından bilincini de yitirir.
Deniz Türkdoğan / 11 C
20
Nesibe Aydın Okulları
Soktares'in Ütopyası
İnsanlık yok oluşun eşiğinde. İnsanlığı bu duruma getiren ne doğal
bir afet, ne gökyüzünden gelen bir göktaşı, ne de ilahi bir güç. İn-
sanlık sonsuz hırs ve egosunun esiri, kendi kendini yok etme savaşla-
rının bitmez süregenliği içinde acımasızca sürüklenmekte.
Kalan insanlar elle sayılıyor, bilgiye aç. Elle sayılıyor artık geçmişi
bilen. Sokrates 35 yaşlarında, bir yargıç, geçmişe dair bilgileri araştı-
rıyor, yolun başında. Kamusal düzenin nadir koruyucularından.
Görev yaptığı bina çatlaklarla dolu, ara sıra sallanıyor, ancak başka
yer yok. Polis olanlar ise sadece yakalarındaki kırmızı, kare bir ro-
zetten anlaşılıyor. Sokaklardan düzeni bozan, suç işleyenleri toplayıp
yargıcın huzuruna getiriyorlar.
Sokrates’in uygulayabileceği yazılı kurallar, kanunlar yok. İyiliğin
doğuştan insanın içinde bulunduğunu ve bunu hiç kaybetmediğini, kö-
tülük yapanların ise, iyiliği öğrenmedikleri kötülük için yaptıklarını
düşünüyor.
Sokrates, suçlular huzuruna geldiğinde bir deneyle kendi tezinin
doğruluğunu kanıtlayabileceğini düşünür ve bunun için onlara, iyiliği
öğretmeye ve öğrettikten sonra uygulamaları için serbest bırakmaya
karar verir.
Yaklaşık üç ay kadar Sokrates suçlulara iyiliği öğreterek serbest
bırakır. Sonrasında suçlu sayısında artış olduğunu, sokaklarda kaosun
hâkim olduğunu ve insanların çok az sokağa çıkabildiklerini görür. Hır-
sız olarak gelen ve serbest kalan cinayet de işlemeye, cinayet işleyen
tekrar etmeye, kavga eden ise bıçakla gezmeye başlar.
21
Nesibe Aydın Okulları
İşte Sokrates’in ütopyası burada başlar. Sokrates iyiliğin bilgi ile
açıklanmasını o kadar hazmetmiştir ki, gördükleri ve yaşadıkları hayal
kırıklığı yaratır onda. Bu kez suçlunun ıslahı için başka bir yol olması
gerektiğini düşünür ve bunun için zihninin derinliklerinde bir yolculuğa
çıkar.
Bir suçlunun masumiyeti ya da iyi niyeti nasıl kanıtlanabilir, lehine
bir gerekçe olmadığı müddetçe? Kaos ve düzensizliğin hâkim olduğu
bir dünyada suçu teşvik etmekten başka ne yapabilir ki iyi niyet? Peki
ya Sokrates’in düşüncesinin tam aksine, ya aslında baskılandığımız için
kötülük yapmaktan alıkoyuluyorsak? Ya özümüzde kötülük varsa ve
Sokrates’in içinde yaşadığı distopik dünya bunun en iyi kanıtıysa?
Sokrates’in, eğer ki kendi insanlarını ve adaletini kurtarmak isti-
yorsa, bu senaryoya uymaktan başka bir çaresi yoktur.
Bu önermeye göre, insanların bir düzen içerisinde sağlıklı ve mut-
lu yaşayabilmesi için kurallar, dolayısıyla görünmez fakat mutlak bir
baskı gereklidir. Gerçek bir “devlet”i oluşturan şey budur. İnsanlığı
bu noktaya getiren şey kuralların eksikliğidir ve Sokrates suçluyla
empati kurarak bu durumu alevlendirmekten öteye geçememiştir.
İşte Sokrates’in ütopyası da burada biter. Deneyi hüsranla sonuç-
lanmıştır ve artık eski görüşünün tam zıddını doğru bulmaktadır, bu
kaos dünyasını kurtarabilecek tek yöntem diktatörlüktür. Peki ya bu
düşünce, daha iyi mi yoksa eskisinden daha beter bir dünyaya mı ge-
bedir, bunun cevabını hala bilmiyoruz.
Merve Kayra / 11 K
22
Nesibe Aydın Okulları
Gelecekteki Sokrates
Güneşli bir gündü. Sokrates yine her zamanki gibi uyanmış ve insan-
lara sorular sormak için dışarı çıkmıştı. Onu gören insanlar, kendile-
rine soru sorulmasını istemedikleri için ondan olabildiğince kaçmaya
çalışıyorlardı. Sadece genç bir adam oturmuş, olanları izliyordu. Genç
adamı gören Sokrates, koşa koşa onun yanına gitti ve ona ardı arkası
kesilmeyen sorular sormaya başladı. Gencin verdiği cevaplar karşı-
sında Sokrates hayrete düştü çünkü genç adam Sokrates’in daha hiç
kimseye söylemediği fikirlerini bile kelimesi kelimesine ona aktar-
mıştı. Sokrates buna bir anlam veremedi ve ona bunu nasıl yaptığını
sordu. Genç adam ona sessizce yaklaşıp “Ben gelecekten geliyorum,
Platon senin söylediğin her şeyi yazdı ve yazdıkları binlerce yıl sonra-
sında bile hâlâ milyonlarca kişi tarafından okunuyor. Ben senin büyük
hayranınım ve sırf seni görebilmek için 3000 yıllık bir zaman yolcu-
luğu yaptım. Atina halkı sana gereken önemi vermiyor, seni görünce
kaçacak delik arıyor. Biz gelecektekiler senin değerini biliyoruz. Bu
yüzden lütfen benimle geleceğe gel.” dedi. Sokrates ilk başta bunu
kabul etmedi ancak sonrasında merakına yenik düştü ve adamın tekli-
fini kabul etti ve ikisi birlikte zaman makinesine binip geleceğe doğru
yola çıktılar. Vardıklarında Sokrates, gördükleri karşısında dehşete
düştü. Ortalık tam bir savaş alanıydı. Etrafta devasa beton yığınları
vardı. Hava o kadar kirliydi ki Sokrates nefes alamıyordu. İnsanlar
son model silahlarıyla birbirlerini acımasızca ve adeta zevk alırcasına
öldürüyorlardı. Her taraf kan gölüne dönmüştü. Sokrates bunları gö-
rünce bağırarak onları durdurmaya çalıştı. Saatlerce haykırdı ancak
insanlar onun Sokrates olduğunu görmelerine rağmen kimse yine de
23
Nesibe Aydın Okulları
onu dinlemedi, umursamadı. Aslında genç adam ona yalan söylemişti.
Bunun üzerine Sokrates içinden “Kimse bile bile kötülük yapmaz. İn-
sanlığa ne olmuş böyle? Böyle bir dünyada nasıl yaşanabilir ki?” diye
geçirdi, cebinden minik bir cam şişeye koyduğu baldıran zehrini çı-
kardı ve bir saniye bile düşünmeden içti. Dakikalar içinde yere yığıldı.
Ne yazık ki oradaki insanlar onun yokluğunun farkına bile varmadılar
çünkü birbirlerini öldürmekle meşguldüler.
Ceren Hoca / 11 D
24
.
SOKRATES
Son dakikalarında hayatının
Pişman değildi düşüncelerinden
Ölüm baldan tatlıydı.
Bağnazlık ise keder.
Mal, mülk, şöhret ve para
Bunları Sokrates ne yapsın?
Gitsin gençlere
Sorgulamayı öğretsin
Vardır bir öğrencisi,
Platon’dur kendisi.
Ve de onun eseri
Mağara Alegorisi
Sokrates için bilgi
İşte onun bir fikri
Hatırlarız bildiklerimizi
Akıldır en önemlisi.
Damla Lal Arslan / 11 E