The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by Kozalak Dergisi, 2024-01-29 20:43:58

Kozalak Dergisi: Ocak/Şubat 2024 Sayısı

2 Aylık Öğrenci Edebiyat Dergisi

kozalak O C A K / Ş U B A T 2 0 2 4 Ö Ğ R E N C İ E D E B İ Y A T D E R G İ S İ GÜLTEN AKIN KISA HİKAYELER VE ŞİİRLER KİTAP ELEŞTİRİLERİ 3. İTİRAZ, TOMRİS, ÖRÜMCEK EDEBİYATTA SONRAKİ ADIM


Editörlerden cak/Şubat sayımızda İkinci Yeni'nin önemli isimlerinden Gülten Akın'ı konuk aldık. Akın, erkek hegemonyası altındaki Türk şiirine bambaşka bir bakış açısı getirmiş, işlediği farklı temalar ile öne çıkmış ve bu hegemonyanın değişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Sadece bununla yetinmemiş, bütün hayatını toplumu yüceltmeye ve ezilenlerin hakkını savunmaya adamıştır. İlerleyen yıllarda, şiiri de bu çizgide toplumcu gerçekçi bir eksene oturmuştur. Hayatını, eserlerini ve şiire bakış açısını profil bölümünde kaleme aldık. Bunun yanında edebiyatın modern çağdaki evrimine bir bakış getirdik, dünyadaki Japon Edebiyatı trendinin sebeplerinden olan Osomu Dazai'nin bazı kitaplarını inceledik ve edebiyat gündemlerinde olan "Sanat nedir?" ve "Feminizm" gibi konuları ele aldık. En sonunda ise yine sizlerden gelen hikaye ve şiirlere yer vererek Ocak/Şubat sayısını tamamladık. Bütün okuyucularımıza keyifli okumalar diliyoruz. Hoş geldin değerli Kozalak okuyucusu! Bizler Kimiz? Kozalak yazarları üniversite ve lise öğrencilerinden oluşuyor. Amacımız edebiyatın popülerliğinin azaldığı bu yıllarda, hem akademik hem eğlenceli yazılarımız ile edebiyatın hala uğraşmaya değer bir alan olduğunu ispat etmek. Diğer bir amacımız ise genç yazarların rahatlıkla eserlerini sergileyebileceği bir platform oluşturmaktır. Kozalak Dergisi olarak bakış dediğimiz düzyazıların yanı sıra, kısa hikaye ve şiir dallarına da son derece önem verdik. Kendimizi sadece genç yazarlar ile sınırlı da tutmadık, ayrıca genç çizerlere de yer vererek dergimize görsel sağladık. Dolayısıyla Kozalak sizlerin ve bizlerin dergisi. Neden Edebiyat Dergisi? O Diğer dergilere baktığımızda çoğunun kültür-sanat başlığı altında popüler kültür odaklı ve okuyanları genellikle eğlendirmek amaçlı yazılar verdiğini gördük. Kozalak olarak sadece edebiyat alanını kapsayan daha çok bilgilendirici yazılar ile farkımızı koymak istiyoruz. Her sayımızda belli bir yazarı konuk olarak alacak, hayatından eserlerine kadar inceleyecek ve tanıtacağız. Ayrıca, genç yazarlarımızın edebiyat hakkındaki araştırmalarına ve yorumlarına yer vereceğiz. Sonrasında ise bahsettiğimiz üzere sizden gelen şiir ve hikayeleri paylaştığınız görseller ile okuyucularımıza sunacağız Bu gayemizde okuyuşunuzu kolaylaştırmak adına bu dergiyi dört kategoriye böldük: profil, bakış, şiir ve hikaye. Bunların yanında, günümüzde popüler olan kitapları değerlendirecek ve eleştireceğiz. Ayrıca bakış bölümümüzde, farklı olarak, bambaşka ülkelerin dergilerinden çeviriler yaparak, çevirinin de bir sanat olduğunu gösterecek ve dünyadaki gündemlerden sizi uzak bırakmayacağız.


İçerik. profil Gülten Akın Batu Atlamaz bakış Aylık Kitap Eleştirileri Eda Atalık Sanatı Sanat Yapan Nedir Ertuğrul Bitaraf Edebiyatta Feminizm: İtiraz, Tomris, Örümcek Elif Sustam Edebiyatta Sonraki Adım: Oyunlar Eren Açıkyıldız Kendimce Şiir Sadece Kıvırcık Düne Dair Seda Çakır şiir Bir Yanılgı Sancısı Bircan Çataltepe Barışa Elif Sustam Tüpçü Bekir ve Havva Mehmet Emin Hayta Bir Türlü Ölemiyorum Ceren Külekçi Kısığından Yankılar Baran Ateş Çakıl Taşı Ali Ilgaz hikaye Yetmişe Varmış Bir Soluk Bircan Çataltepe Ayrı Yoldan Rast Düşenler İlker Has Benim Gerçeğim Maya Editörler Batu Atlamaz Efecan Akar İlker Has çizerler Can Kalamata Didem Öztürk


Rüzgar Saati, 1956, Varlık GÜLTEN AKIN’DAN


GÜLTEN AKIN profil Batu Atlamaz 1 1. Ahmet Tüzün-Didem Ayas, (2000) “Sessiz Arka Bahçeler Odağında Gülten Akın Şiiri”,”Merhaba”, Altın 2. Akın, G. (1996), Bir Açıdan Bakmak, Şiiri Düzde Koşmak manileri, ağıtlar, türküler, abartılı takılmalar, şakalar, ince alaylar, espriler arasında erken büyüdüm. Bütün bu saydıklarım, aşkın anlatımlar, efsane hayatlardı. Dünyadaki nesnelere, olaylara edindiğim o gözle bakmaya başladım.” Akın’ın ortaokul sonrası yılları, babasının tayin istemesiyle, Ankara’da, bir kız lisesinde geçti. “Gölge gibi (gidip) geldim.” diyecekti, ortaokul ve buradaki ilk iki yılı için. Sonrasında daha az dışa dönük bir tavır takınarak okul dergilerine yazılar yazmaya, öteki sınıflara ise sipariş ile şiir yazmaya başladı. Şiir hakkındaki felsefesi ise bu zamanlarda olgunlaşmaya başladı. Şiiri Düzde Kuşatmak adlı kitabı altında bu genel felsefesini yazarken bize, “Dil, şiirin kendisidir. Ozan dünyayı ayıklayıp yeniden düzenlediği gibi dil de düzenleyendir” diyecekti 1 933’te Yozgat’ta büyük bir aileye doğan Gülten Akın, dedelerinden, ninelerinden, akrabalarından ve çevresinden duyduğu hikayeler ve şiirlerle büyüdü. Genç yaşlarında annesinin ve babasının anlatımlarıyla Mevlana ve Yunus Emre gibi klasik edebi şahsiyetlerin eserleriyle tanışıp bu aile ekseninde onun için sonradan çok önemli olacak “ben” kavramını aramaya koyuldu. Bu arayış, annesinin ölümü ve II. Dünya Savaşı dolayısıyla yaşanan ekonomik sorunlar sonucunda kendi içine kapanıp tamamıyla şiire dönmesiyle doruk noktaya ulaşacaktı. Ne de olsa kendisi çok sonraları “Başka bir yol bilmiyordum ben de yazdım.” diyecekti. “Serüven çocuklukta başladı. Babaannemin kötü padişah, iyi yürekli küçük şehzade masalları, dedemin evliya, enbiya öyküleri, kıssalar, annemin ve öteki genç kadınların bilmeceleri, 2


kendince var ettiği bir alandır. “Anne” ve “kız” gibi çevresel etiketlerin de farkındadır ve bu temaları sonraları öne çıkarmaktan korkmayacaktır ama bu zamanlarında şair daha da dibe, gerçek Gülten Akın’a inmek ister ve bunu kendi cinsiyetini yazıya bastırmaksızın yapar. Asıltürk, Gülten Akın’ın şiirindeki akımları 4 çizgide izleyebileceğimizi öne sürer. (1) Bireysellik ve İmgenin Ağırlıklı Dönemi (İlk üç kitabı), (2) Toplumsalcılık Dönemi (3) Destanlar Dönemi ve (4) 1980 sonrası Ustalık/Bilgelik Dönemi. Onu İkinci Yeni şairi olarak ön plana çıkaransa bu ilk dönemdir. İmgelerle yoğrulmuş iç-dış sıkıntısı hissedilir Rüzgar Saati’nde. Kaçmak ister gibidir, ama kaçamaz, hep burada olduğu durduğu yerde sıkışmıştır çünkü. Gözünde olaylar yaşanmış, kelimeler zaten dökülmüştür ama onun şiiri bu olaylarla ani bir ilişki içinde değildir. Çünkü o olayla kendi beyninde yaşadıkları arasına bir çizgi çekmiştir. Başka bir deyişle, pencereden bakmayı yeğler ki “Şimdi sokaklarda sersefil düşünceli/ Ya da pencerelerde yalnız göz” yazacaktır. Dışarıda esen rüzgar teması, karşımıza sanki onu götürmeye gelen ama Akın’ın hiç yakalayamadığı bir simge olarak ortaya çıkar. Böylelikle kimi yerde ölüm; kimi yerde ağız, eylem ve el motifleriyle sıkıntı temasını öne çıkarır. İkinci kitabı Kestim Kara Saçlarımı (1960), birinci kitabın devamı niteliğindedir. Ayrıyeten kullanılan imgeleri daha ustaca yoğurup üzerine yenilerini cesurca ekler. Burada “kadın” olmakla gelen yasa, töre gibi etiketlerle şiiriyle çarpışan biçimdedir (Kestim Kara Saçlarımı şiiri). Eskisinden çok ataktır dizeleri ve hem gerilime hem çatışmaya hazır olduğunu simgeler. “Kara Saçlarını keser” artık ve “Alır Mavi Atlar” onu “Düşlere Götür”ür. Kadın sembolünü kendinin bir parçası olarak ön plana geçirmeye başlamıştır. M. Baysal, Akın’ın dile olan bu ilgisinin “aslında halkı için çalışan bir kadının sesi” olarak tanımlayacak ve hayatının sonrasında çizeceği yolu bize aktarmış olacaktı. Fakat “dil” Akın’ın ilk zamanlarında parçası olarak sayılacağı daha bireysel çizgide giden İkinci Yeni akımının en çok irdelediği kuramlardan da biriydi. O yüzden ilk dönemlerinde anlayabileceğimiz üzere kendini bulmak için dile döndü Akın. Kendini şiirde, kendince var edebilmek arzusuydu; bu erken yaşta gelen dil ve şiir merakı. Bunu da yazacağı ilk üç kitapta açıkça beyan edecekti: “Şiir, bir hayli yazıcının ilk göz ağrısı. Hemen her ülkede, her çağda öteki yazın türlerine yeğlenmiş. Genç yazar ise çoğunluk, dizelerle başlamış. İlk bakışta kolay sanmış. Sonra parmaklarını yakmış kalem, tutup atmış elinden. Ya bir başka türe eğilim göstermiş ya da dayanmış, direnmiş ozanlıkta.” Liseyi bitirdiğinde ise edebiyat okumaya niyetlenmiş fakat çevresel zorluklardan dolayı Ankara Hukuk Fakültesine girmiştir. Hayatının hiçbir anı boş değildir bu zamandan sonra. Çalışarak okur, okuyarak yazar. 1951’de, yani lise bitimi ve üniversitenin başladığı dönemde ise ilk şiiri “Çin Masalı” Son Haber dergisinde yayımlanır. Artık şiirde de geçtiği üzere “bir Çin masalına açıldı gemim” diyerek şairsel serüvenine yelken açmıştır. Beş yıl sonra ise çeşitli dergilerde yayımladığı bazı şiirleri, ilk kitabı Rüzgar Saati (1956)’inde toplar. Ama buraya yazdığı “Madem ki…” gibi kadın temalı bazı şiirleri almaması dikkat çekicidir. Bunun açıklaması M. C. Doğan’a göre Gülten Akın, onun zamanına kadar gelmiş kadın şairlerin, zaten erkek-egemen Türk şiirinde stereotipik bir “kadın” rolü doldurduğunu ve alışagelmiş temalarla dolup taşan bir anlayışla genel “kadın” imgesi üzerinden gittiğini öne sürmüştür. Şiir onun belirli bir olgudan çok kendi 3. ibid. 4.Doğan, M. C. (2023), ‘Sıkıntıdan Yaratılan Geyiği Öldürmek’, Notos 5. Asiltürk, B. (2018), Gülten Akın Şiirinde Dönemler ve Anlatım Özellikler 4 5 3


kendi çektiğini silip Filistin’de yeni bir soykırım tarihi yazdıklarını unuttur, halk şiirinin çoğundan vazgeçeyim.” diyecektir. Ayrıca bu yeni çizgisinin beyanı olan Kırmızı Karanfil (1971)’de yer alan “İlk Yaz” şiirinde yinelenen “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” dizeleri adeta önceki kitapları için yazılmıştır. Burada ayrı bir olgunluk göstererek, sanki o sadece kendi kişiliğinin ve bunalımlarının etrafında dönen, Yozgat-Ankara arası gelip giden, kendi halinde bir kız çocuğu değildir artık. Bu konu hakkında bu dizeleri yazacaktır: “Gülten’i Yozgatlı demesinler bundan böyle Nerde ölürsem oralı olayım Doğularda, yolsuz dağların Soğuk suların başında öleyim.” Anlaşılabileceği üzere bu kitapta Akın; halkın, herkesin ozanı oluvermiştir. Şiiri artık “ben” değil “biz” olmuştur. Böylelikle kendince yorduğu has dil ve imgelemesi yavaşça yöre ağzı ve başka insanlarla karışmaya başlar. Kendisinin “anne” ve “eş” rolü burada artık daha da belirginleşir, olgunlaşır ve halk ağzından gelen temalarla, yani “yarim” gibi sözcüklerle bunu ön plana iter. İçindeki camdan bakan o kızsa aslında hiç de birden yok olmamıştır. Orhan Koçak ve Mahmut Temizyürek’e göre bu ikinci evredeki Gülten Akın’ın amacı, kendini keşfetmek yerine şiirin uzun zamanlı eksenindeki kopuk zinciri, kadınlık ekseninde yeni baştan kurmak çabasıdır. Bir başka bakış açısı ile ise Akın’ın asıl hedefi “O eski biçimlerin asıl yaratıcısı, “Şarkıcı başı” kadını modern çağda yeniden doğurmaktır.” 1972’de bu gezi serüvenine bir ara verip TDK Derleme ve Tarama Kolu’nda çalışmış ve halk evlerinde emekliye ayrılacağı 1978’e kadar yönetimsel rollerde bulunmuştur. Bu zamanlarda ise toplumcu sesinin gerçekliğini bir yana bırakıp destana ve folklora merak sarmış sonucunda ise TDK Şiir Ödülünü kazandığı bu serinin son kitabı Sığda(1964)’da ise Doğan’a göre tamamen kendi sesini bulabilmiştir Akın, bunalım artık doruktadır ve şiir o duyguları belki de bastırmak için bir yoldur. Her Şey Ölümün şiirinde ana imgelemeyi ve artık kendini bulabilmiş olan o özgün dilini bir araya getirir: Sevgiydi tanrının sonsuz ağzıydı Ilıman güz rüzgarlarıyla gelen Tam üstüne varıp kandıracakken Bir de uyandık ki her şey ölümün Kendi tanımına göre burada şair bir avcıdır, şiir ise “bir yerleri kıpırdayan ölü bir geyik”. Geyik iyi öldürülmemiş olmanın çelişkisiyle yaşar ve hep bir yerleri kıpırdar. Ona göre şairler sonradan edinilmiş bir profesyonellikle geyik avlar. Ama yaşantıyla gelen ölü geyikler şiirle canlandırılmamalı, aksine tekrar öldürülmedir. Bundan sonra ise amacı budur. Fakat bu şiir üslubu bir sonraki kitabı Kırmızı Karanfil ile farklı bir yere evrilecektir ve kritikleri tarafından bu yönelimi doğrultusunda günümüze dek çok eleştirilecektir. Üniversiteden sonra hayatına bir dönem avukat; bir dönem de öğretmen olarak devam etmiş, ömrünün sonuna kadar beraber olacağı Yaşar Cankoçak ile evlenmiş ve toplam beş çocuğu olmuştur. Artık eşiyle beraber sosyal reform peşinde koştukları bir serüvene başlamışlardır. Akın gittiği çeşitli yerlerde kadınlar için okumayazma kursları açmış, davalara gönüllü olarak katılmış ve bu vesileyle ülkenin insanlarını daha yakından tanıma fırsatı yakalamıştır. Böylelikle ikinci dönemi olarak sayılan toplumcu gerçekçilik eksenine doğru bir düşünsel eylem arka planda gerçekleşmiştir. Edebi perdede ise Gülten’in bu çizgiye evrilmesinin ana sebeplerinden biri – ve ayrıca onu halk arasında benimsenmiş hikayelere iten – İkinci Yeni’nin halk ile kopuk bir akım olmasıdır. Bu konuya dair “Bana İsrailoğullarının 6. Akın, G. (1964), Sığda 7. Akın, G. (2014), Tüm Eserleri, 750 8. Akın, G. (1971), Kırmızı Karanfil 6 8 7


bibliyografya. Rüzgâr Saati (1956) Kestim Kara Saçlarımı (1960) Sığda (1964) Kırmızı Karanfil (1971) Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı (1972) Ağıtlar ve Türküler (1976) Seyran Destanı (1979) İlahiler (1983) Sevda Kalıcıdır (1991) Sonra İste Yaşlandım (1995) Sessiz Arka Bahçeler (1998) Uzak Bir Kıyıda (2003) Kuş Uçsa Gölge Kalır (2007) Celâliler Destanı (2007) Beni Sorarsan (2013) Şiir Düzyazı Şiiri Düzde Kuşatmak (1996) Şiir Üzerine Notlar (1996) Okuyunuz. Doğan, M. C. (2023), ‘Sıkıntıdan Yaratılan Geyiği Öldürmek’, Notos Baysal, M. K. (2019), Gülten Akın’ın Şiirlerinde Folklor ve Destansılık, Marmara Üniversitesi 9. Baysal, M. K. (2019), Gülten Akın’ın Şiirlerinde Folklor ve Destansılık, Marmara Üniversitesi 10. Temizyürek, M. (2023),Gülten Akın, Cemal Süreya, Ağıtlar, Türküler, Kuşlar ve Daha…, Notos Asiltürk, B. (2018), Gülten Akın Şiirinde Dönemler ve Anlatım Özellikler Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı (1972), Ağıtlar ve Türküler (1976), Seyran Destanı (1979), İlahiler (1983), Celaliler Destanı (2007) şiir kitaplarıyla çok uzun bir çizgi yakalayıp bize çok yönlü, büyük bir şair olduğunu kanıtlamıştır. Destan ve folklor, Akın’ın da bir zamanlar parçası sayılabilecek İkinci Yeni akımında, özellikle Cemal Süreya tarafından şiir çizgisine uygun görülmemiştir. Öyle bir boyuttadır ki Süreya’nın destan ve folklora tepkisi, adeta şiirinden def etmiş, “kısır bir yol” olarak betimleleyip, bireysel çizgisinde devam etmiştir yazmaya. Fakat bu farklılıklarına rağmen Cemal Süreya, Akın için “şiirin annesi” anlamına gelen “Ümmü Şiir” lakabını takmayı uygun görmüştür. Emekliliğinden sonra Burhaniye-Ankara arası sakin bir yaşam sürmüş ve şiiri hiç kucaklamayı bırakmamıştır. Kocasını kaybettiği yıl olan 2013’de bile Beni Sorarsan ile Metin Altıok ödülünü alabilmiştir. Bu evrede büyük bir ustadır. Üç yıl sonra ise Akın, arkasında İkinci Yeni çizgisinden toplumcu gerçekçiliğe ve oradan destan ve folklora dayan büyük bir külliyat ve kültürel miras bırakarak 2016 yılında hayata gözlerini yummuştur. Şiirlerinden Büyü Yavrum ve Ertuğrul’a Ağıt, Grup Yorum tarafından, Deli Kızın Türküsü Sezen Aksu tarafından, Siyah Beyaz ve Beni Unutma ise Sevinç Atalay tarafından bestelenmiştir. Gülten Akın’ın bestelenmiş şiirlerini bu kodu okutarak dinleyebilirsiniz. 10 9


Kestim Kara Saçlarımı, 1960, Yeditepe GÜLTEN AKIN’DAN


Aylık Kitap Eleştirileri bakış Yazar bizi çocukluk yıllarını geride bırakmış ve yetişkin yıllarının da yakında bir yerde olduğunun bilincinde bir ergenin dünyasına götürüyor: "Öğrenci Kız"ın dünyasına. Oldukça içten bir üslup benimseyen bu kitapta bir genç kızın günlük yaşamını ve alelade olayların, üzerindeki tesirini okumaya davet ediliyoruz. Kitap, sıradan bir sabaha uyanışıyla başlıyor ve kısa bir zaman diliminde yaşananları anlatıyor. Uyanmak, baktığınızda yatakta iki sağa sola dönmek ve sonra güne başlamak için kendini kalkmaya zorlamak gibi, basit bir şekilde ifade edilebileceği üzere, ana karakterimizin bakış açısından şöyle de vuku bulabilir: "Sabah uykudan uyanmak her seferinde ilginç geliyor. Saklambaç oynadığımız zaman dolabın karanlığında kıpırdamadan iki büklüm saklanırken, Deko'nun Eda Atalık Öğrenci Kızı, Osamu Dazai azai okumak nasıl bir duygu biliyor musunuz? Toksik pozitiflik furyasının içinde bir anlığına durup toplum gözlemi üzerinden içebakışı gerçekleştirmek gibi. Öz farkındalık bir nevi. D


hışımla sürgülü kapıyı açması, gün ışığı içeriye hücum ederken yüksek sesle 'sobe!' diye bağırması, o göz kamaştırıcı parlaklık ve tuhaf duraksama anı, ardından kalbimin küt küt atması, kimonomun önünü düzeltmeye çalışarak dolaptan çıkarken birden hissettiğim mide bulandıran ve can sıkıcı his, işte o hisse benzer ama hayır, değil... Tam o değil, biraz daha katlanılmaz bir şey." İşte alelade olayların izleri derken tam olarak böyle bir betimlemeden bahsediyordum. Söz konusu karakterimizin büyüme sancılarından mesela şöyle bahsediliyor: "Kim bilir büyüdüğümüzde, şimdiki acılarımızı ve üzüntülerimizi saçma bir şeymiş gibi hatırlayacağız belki. Ama yetişkin olana kadar ki bu uzun ve can sıkıcı dönemi nasıl osyal medyada gördüğüm kadarıyla son zamanlarda oldukça rağbet gören "İnsanlığımı Yitirirken" adlı bu kitabı herkes öyle sevmiş ki haliyle beklentim çok yükselmişti. Sanırım bu yüzden sonuna geldiğimde "Bitti mi şimdi?" derken buldum kendimi. Güzel başlamasına rağmen, ilerleyen sayfalarda daldan dala atlayan kopuk anlatımın okuma zevkine ket vurduğunu düşünüyorum, dolayısıyla kitabın içine pek giremedim. Asla beğenmedim diyemem ancak bayıldım da diyemiyorum. Orta şeker bir kitaptı bana göre. Kitabın ana karakteri Yozo'nun yaşantısı, yazarı Dazai'nin hayatıyla paralellik gösteriyor aslında. Osamu Dazai’nin kişisel hayatı da epey merak uyandırıyor, kendisi birçok kez intihar girişiminde bulunmuş ve sonuncuda bu dünyaya veda etmiş., Ana karakterimiz, çocukluğunda toplumla bağ kurmanın yolunun insanları güldürmekten İnsanlığımı Yitirirken, Osamu Dazai yaşamamız gerekiyor?" Ailesiyle arasındaki ilişkinin evrilişini örneklemek gerekirse de bir yakınış olarak şöyle deniyor, "Ukulele konusunda gerçekten hevesli olduğumu sanması beni perişan etti. Ağlayacak gibi oldum. Anne, ben artık bir yetişkinim. Dünyayla ilgili her şeyi zaten biliyorum. Biraz rahatlayıp benimle her şey hakkında konuş. Bana ekonomik durumumuzu açıkça anlat, böyle böyle olduğu için diye bana söylersen asla ayakkabı falan istemem." Böylece, toplumdaki rolü bir anda şekillenirken zihninde dönüp duran düşünceleri kısa ve öz şekilde 1939'da kaleme almış alıyor. Sonuç olarak, yarattığı tanıdık hislerle günümüzde de geçerliliğini koruyor ve keyifli bir okuma süreci vaat ediyor diyebilirim. S geçtiğini düşünüyor ve kendini "soytarı" diye nitelendiriyor: "Panikledim, yara almadan önce hızlıca kaçmak istedim, bu yüzden kendimi o tanıdık soytarı sis perdesiyle sarmaladım" Gençliğinde ise alkolizm, ailesinden ve toplumdan ret yemeler, hayal kırıklıkları ve başarısız intihar girişimleri ile dolu hayatını


okuyoruz. Topluma uyum sağlama sancısı çeken bireylerin -Yozo gibi hissedenlerin mesela: "Mutluluk fikrimin diğer herkesin mutluluk fikriyle tamamen çelişmesinden korkuyorum."- hikayelerini ilgi çekici buluyorsanız öneririm. Bana dünya üzerindeki yerimin küçücük olduğunu hatırlatan, rahatlatıcı ve özgürleştirici bir alıntıyla sizi baş başa bırakıp kaçıyorum: “Ben bir hiçim, rüzgarım, gökyüzüyüm.” Osamu Dazai


Sanatı Sanat Yapan Nedir? bakış anat eseri nedir ve ne gibi şeyler sanat eseri olabilme yetisine sahiptir? Bu soru felsefenin bir dalı olan estetiğin ve onun bir alt kısmını işgal eden sanat felsefesinin sorusudur. Ne türden şeylere sanat eseri demeliyiz ve onlara bu kimliği kazandıran özellikler nelerdir? Yazımızda bu konuyu tartışıyor olacağız. Sanat eserinin tanımını yapmak pek çok filozof tarafından imkansız olduğu, böyle bir tanımın yapılamayacağı dile getirilmiştir. Nedeni ise sanatın ve de güzelliğin çok fazla parametre içermesidir. İnsan beynini ve beynin beğenilerini anlamak bilimin ötesinde bir uğraş gerektirir. Çünkü sahip olduğumuz bilim yeterli gerekliliğe sahip değildir. O yüzden felsefe bu konuyu metafizikle ele alır, konuyu daha açık hale getirmek için kendine özgü kavramları kullanır. Ertuğrul Bitaraf S Sanat eserleri taklit yoluyla, evrendeki nesnelerin insan aracılığıyla duyumsanarak algılandıktan sonra bazı teknik becerilerle ortaya çıkan eşsiz eserlerdir. Taklit edilen doğanın kendisidir ve doğada bulunan her obje, sanatın nesnesi olmayı bu yolla hak eder. Sanattaki taklit etmeyi kopyalamayla karıştırmamak gerekir; sanatçı sahip olduğu teknik bilgi haznesi ve güzellik formülüyle bu taklidi şahsına münhasır bir eser hâline getirmeyi başarır. Güzellik formülleri sanattan sanata değişiklik gösterir hatta sanatın bir dalı içinde yüzlerce güzellik formülü bulmak mümkündür. Formüller insan algısının kavrayabileceği güzellik yaratma araçlarıdır. Batı müziğinde kullanılan teori insan kulağını baz alır, insan kulağının güzellik algısını keşfetmeye çalışır o yüzden de sanat yalnızca insan ve insan fizyolojisine benzer canlı yapılar için bir anlam içerebilir. Müziğin teorisi güzellik formülü


“R2B2” adında yeni bir sanatçı çıkarsaydı işte bu şaşılacak bir durum olurdu. Çünkü yapay zekanın görevi formülde manipülasyon yaratmak değil onu en iyi haliyle kullanmaktır. Böylece sanatın bir yapay zekayla ortaya çıkamayacağını anlamış bulunuyoruz. Fakat yapay zekalar bizlere güzellik bakımından insanı etkileyen eserler sunuyorlar, bunlar da sanat sayılmaz mı? Bu soruya cevap vermek için biraz daha derinlere dalmak gerekiyor. Bir sanatçının ortaya koyduğu sanat eseri onun için bir sanat eseri değil bir zanaat eseridir. Bu argümanı sağlamlaştırmak için biraz daha uğraşalım. Şöyle ki bir besteci kendi eserini yaratmak adına tekniğiyle yüzlerce benzer ürün yaratır. Tekrar tekrar işler o besteyi, aynı zanaatkarın yaptığı gibi ve kendi sesinden sıkılır artık, ona yarattığı şey güzel gelmez, aksine olağan gelir ancak bu işe aşina olmayan kulaklar bestecinin eserini harikulade bulurlar. İşte yapay zeka da bir zanaatkardır. Besteciden farklı olarak, olan şeyin zanaatını yapar. Sanat, insanın algılayamadığı şeyleri algılatır. Eşsiz taklitlerle insana güzellikleri gösterir. örneğidir. Sanatçı bu yapıyı kullanarak veya geliştirerek sanatını icra eder. Her sanatçı genel formüle tamamıyla hâkimdir ve sanat eseri ortaya koyabilmek için formül yapısını manipüle eder, kendi formülünü ortaya çıkarır ayrıca genel formülün yapısını bozar. Bozması gerekli ve olmazsa olmazdır. Aksi hâlde eşsiz bir eser ortaya çıkaramaz ve o yapıt sanat eseri olamaz. Bach’ın müziğiyle Mozart’ın müziğini birbirinden ayırt etmek hiç de zor değildir. Her iki tür de kendine has yapılar içerir. Bu besteciler kendi tarzlarını oluşturmuşlardır ve eserlerinde kendilerinin oluşturdukları yapılar kulak ile pek rahat ayırt edilebilir. Öyle ki Mendelsshon’un tamamlanmamış piyano konçertosu yapay zeka tarafından tamamlanmış ve pek çok müzik sever bu yapıtın yapay zeka tarafından yapıldığını şaşkınlıkla karşılamıştır. Oysa ki bu pek şaşılacak bir durum değildir ne de olsa Mendelsshon kendi güzellik formülünü yaratabilmiş bir sanatçıdır ve bu formülün yapay zeka tarafından algılanıp, bitirilemeyen bir konçertonun sonuca bağlanması pekte şaşılacak bir durum değildir. Eğer yapay zeka


Edebiyatta Feminizm: İtiraz, Tomris, Örümcek bakış anatın en önemli üretim araçlarından edebiyat, tarih boyunca erkeklerin tekelinde olmuştur. Erkeklerin toplumdaki üstünlüğünü bütüncül bir sorgulama olmadan kabul eden, sosyal olarak yapılandırılmış bu bakış açısı da edebiyatın kendisi tarafından benimsenmiş ve kendini tekrar eden bir motif olarak edebi ürünlerde karşımıza çıkmaktadır. Ama şu da kesin bir gerçektir ki sanat itiraz olmadan icra edilebilecek bir konumda değildir. Sanat eseri sivriltilmiş eleştiriler almadan hayat bulamaz. Öyle ki en çok takdir edilen, arşa çıkarılan eserler aynı zamanda en çok yergiyi alıp, yerden yere vurulmuş olanlardır. Bu yergi ister halktan ister sanatla haşır neşir kişi ve kurumlardan gelsin durumun özünü değiştirmez. Bir sanat eserine asıl kimliğini veren ona saplanan ucu kanlı Eros oklarıdır. Yergi, Eros’un oklarından biridir. Çünkü eser ve eleştirisi arasında birbirinin değerini yücelten karşılıklı bir aşk vardır. Elif Sustam S Okuduğum bir kitapta, izlediğim filmlerde veya gözümün ferine kadar açıp baktığım bir tabloda bende hareketlendirmesini istediğim ilk şey hislerimdir. Hisleri harekete geçirmekte yetersiz kalan eserler insan zihninde yalnız bir ürün olarak var olur. O zaman diyebilirim ki sanat eseri, tımarlanmamış hislerin oluşturduğu özsel bir deneyimdir. Bu deneyim kendini özellikle edebiyatta açıkça belli eder. Göremediğimiz, duyamadığımız, dokunamadığımız, kısaca hiçbir duyu organımızla algılayamadığımız bu dünya, aynı zamanda bizde en çok hissi yaratabilme kapasitesine sahip olandır. Bu deneyim insana özgüdür. Biriciktir. Evrenseldir. Algılayış farklılıklarından veya ruh halinin değişkenliğinden oluşabilecek istisnalar sayılmazsa kendini kadın ve erkekte aynı oranda çizebilecektir. Yani yazarın veya okurun


kadın yazarların toplumdaki yeri belirlenerek ve onlara yüklenen görevleri birimlerine ayırarak daha geniş bir perspektifle ele alınmalıdır. Neredeyiz ve nereye gidiyoruz? Yanıtlanması gereken soru işte budur. Virginia Woolf'u sadece cebine doldurup bedenini bıraktığı gölde aramak, Sylvia'yı flörtlerine yazdığı mektuplarla tanımak, Gülten Akın’ı sadece bir eş, bir anne rölüyle okumak, Tomris Uyar'ı şairlerlerle dolu rakı masalarının aranan kadını ilan etmek… Arkadaş çevremizdeki kadın yazarlarla ilgili sohbetlerin vazgeçilmez konuları aslında büyük ölçekte toplumun kafasında yer etmiş kadın sanatçı algısıyla da paralel gider. Bu algıları yeniden inşa etmek ise yine edebiyatın görevidir. Kendine sunacağı derli toplu bir eleştiriyle işe başlanmalıdır. cinsiyetinden bağımsız olarak bir eserle karşılaştığımızda algıladığımız ilk şey ondan aldığımız hazla beraber bizde uyandırdığı hisler olacaktır. Yalnız bu verili koşullarda yazarlara yaklaşımın değişmeyeceğini düşünmek saf bir yanılgıdır. İtirazın başlıca görevi kendini toplumun en üstü kabul eden erkek egemen zihniyetin ve kadını yalnızca bir obje olarak esere dahil eden bu üretim aracını dekonstrükte etmektir. Edebiyatta bu düzelme feminist yaklaşımın diğer alanları dışarıda bırakan tekdüze bakışıyla sağlanacak gibi de değildir. “Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?” sorusunun kabul edilip feminist yazarlar tarafından cevaplanmaya çalışılması bile başlı başına bir sorundur. Feminizm yalnızca edebiyattaki kadın eksikliği sorunuyla değil, kendinden önce gelen her devrim gibi bunun entelektüel ve ideolojik yapı taşlarıyla da ilgilenmelidir. Tüm sosyal bilimlerde de edebiyatta olduğu gibi kadın kenara itilmiştir. Yirminci yüzyılın en önemli antropologlarından biri olan Germaine Tillion’un başarısını “tesadüfe ve talihe” bağlaması da aslında bu sorunla kesişen bir kabulleniştir. 1934 yılında toplanan antropologlar heyetinin “kadınlara da şans tanıma” kararı alması üzerine akademi yolu açılan Tillion’un başarısı aslında bu kararın bir sonucu değil, bu kararın alınmasına katkıda bulunan itirazlar zincirinin bir getirisidir. Yani sanatta olduğu gibi sosyal bilimlerde de itiraz kadının üretime dahil edilmesinin kapısını açan bir işlevlendiricidir. Peki kadının edebiyattaki rolü üzerinde itiraz aygıtını çalıştıracak temel soru nedir? Aslında bu soru sadece eserlerdeki kadın varlığı, kadının eserdeki rolü veya objeleştirilmesi üzerinden yanıtlanarak basite indirgenemez. Sorun, önce Ava Gardner, ‘felaket[e neden olan] kadın’, baştan çıkardığı insanlara büyük sıkıntılar yaşatan, genelikle çekici bir kadın demek olan femme fatele rölünde.


Sevgi Soysal da Tomris gibi adı yalnızca bir erkeğin ardından anılan yazarlardan. Durum Tomris’teki kadar vahim olmasa da pek çok yerde, özellikle haber kaynaklarında – ki haber kaynakları halka doğrudan ulaşabilen en önemli iletişim araçlarındandır – Mümtaz Soysal’ın karısı olarak bahsi geçiyor. Türk edebiyatında sahip olduğu yere ulaşması hiç kolay olmamış, pek çok kez ince alaycılığa maruz kalmış ve kadın yazar olmanın sorumluluğunu omuzlarında taşımıştır. Soysal’ın edebiyatı kullanarak yapmaya çalıştığı şeyi Gezi tutsaklarından Çiğdem Mater Bakırköy Kadın Hapishanesi’nden yazdığı mektubunda şöyle anlatıyor: “…Her ne kadar sen gittikten sonra dünyaya gelmiş olsam da, ben ve benim gibi kuşaklar boyu kadınlara ve tabii erkeklere, yarenlik yoldaşlık ediyorsun. … Laf aramızda sanırım bizi nereye koyacaklarını bilemediklerinden, önce iki ay hücrede tuttular, sonra üçümüzü bir koğuşa koydular. …Bizde sizdeki gibi bir kalabalık olmadığından, haliyle o kalabalığın getirdiği matrak, neşeli, acıklı, üzücü ya da kahkaha attırıcı çok hikaye yok ama yine de fena değiliz. elden geldiğince biriktiriyoruz, seni sıkça anarak, “Sevgi bunları ne güzel yazardı.” Ne güzel ki yalnız değilsin. Seni okuduklarına ve yol arkadaşları olduğuma emin olduğum iki harika kadın daha var buradaki hayatımın berraklaşmasına yardımcı olan. İkisini de tanımıyorsun ama onlara da minnettarım. İpek Merçil ve Seçil Doğuç Ergin. İpek ve Seçil 2011 ve 2012 yıllarında bu cezaevinde, 14 ay boyunca, tutuklu ve hükümlülerle ve infaz koruma memurlarıyla konuşmuşlar. sonunda ortaya Dört Duvar Kadına Ne Yapar? diye müthiş bir kitap çıkmış. İsmindeki soruyu hakkıyla yanıtlayan, tamamen erkekler düşünülerek inşa edilmiş cezaevi ve ceza infaz sisteminde kadınların nasıl ayakta kaldığını anlatan bir kitap…” Patriyarka, yani ataerkillik, varlığını sürdürürken sanat eseri kadını yalnızca bir tatlandırıcı olarak hamuruna katan, kötü pişirilmiş ama iyi bir sunum tabağında önümüze koyulan bir yemek olmaktan öteye geçemiyor. Altın Palmiyeli yönetmen Ken Loach’ın da söylediği gibi “Şiddet üreten bir devletin gölgesinde sanat yapılmaz.” Bunu duruma özel bir yaklaşımla ele almak gerekirse ataerkil düzende kadını sanata katmanın veya sanatı kadına götürmenin yolu, üretim aracını elinde tutan kurumları yeniden düzenlemektir. Sorun sadece edebi eserde kadına yaklaşım olmakla kalmıyor. Kadın yazarlar da bu dışlayıcı ve eşitlik karşıtı çarktan nasibini alıyor. Lise yıllarımda Tomris Uyar’ı okudum. Bazıları için Tomris, dört yapraklı bir yoncayı aşkından deliye döndüren bir ‘femme fatale’. Ne zaman onunla ilgili bir şeyler konuşmak istesem bunun konusu açılır çevremde. Tutkulu aşk hayatıyla, etrafındaki erkeklerin hayatını felakete çeviren bir örümcektir o. Ağları o kadar kuvvetlidir ki bu örümceğin ona yakalanan kolay kolay kurtulamaz. Kurtulmak istemez de. Peki Tomris’in eklembacaklıların bir üyesi olmaktan başka meziyeti yok mudur? Vardır elbette. Eserlerinden ve çevirilerinden kolayca anlaşılabileceği gibi Uyar Türkçeyi en doğru, en etkileyici ve en saf haliyle kullanan yazarlardandır. Hem dilin bütün imkanlarından yararlanan olağan üstü bir yazın örneği hem de zorlama olmayan bir çabayla halkın anlayabileceği samimi eserler vermiştir Türk edebiyatına. Kendine ait bir dünya görüşüne başkasının çıkaramayacağı bir sesle hayat buldurtur Tomris Uyar eserlerinde. Bunca hakikatli meziyete rağmen o, yıllardır dört büyük şairin aşkı, adsız bir kadın olarak anılıyor. Sebebi yine çok açık: Kadının edebi varlığına cephe almış toplumsal yapı ve bunu devam ettiren düzenekler.


İki örnekte de sırasıyla doğrudan edebiyatın kendisine yani onu oluşturan kişilere ve edebiyatı kullanarak toplumsal düzende kendine fayda sağlamaya çalışan kurumlara bariz bir eleştiri göze çarpıyor. İşte başından beri bahsettiğim itiraz ögesi ayrıştırılan, değersizleştirilen ve belli kalıplar altına sıkıştırılan bireyler tarafından kuruluyor. İtirazı kullanarak bu sanat dalını reforme etmeye çalışmaksa Tomris Uyar’ın deyimiyle “gergin bir ipte yürümeye benziyor.” Neyse ki cambazların en iyi bildiği iş bu. Burada cambazla da kötü bir mana kastetmiyorum aksine cambaz bir sirkin en tehlikeli işini yapan sanatçısıdır. Bizim sirkimiz de edebiyattır. Bu samimi mektup Sevgi Soysal’ın edebiyatla yaratmaya çalıştığı kadın dayanışmasını ve kadın yaşamına dair sorunların sansürsüzce aktarılmasını açıkça ortaya koyar nitelikte. Eşit şartlarda hapiste bile kalamayan kadınların, toplumdaki yerlerinin daima ayrıştırılması, baskılanması onların duygularını belki de en tımarlanmamış haliyle sözlere dökmesine olanak sağlıyor. Bu da o biricik özsel deneyimi okura tekrar tekrar yaşatıyor ve yine, Sevgi Soysal’ın başardığı bu kadın farkındalığı ancak yozlaşmış kurumlara eleştirel bir bakışla mümkün olabiliyor. ADALET AĞAOĞLU LEYLA ERBİL LATİFE TEKİN SEVGİ SOYSAL ELİF ŞAFAK Modern Türk Edebiyatında etkili olmuş kadın isimler:


Edebiyatta Sonraki Adım: Oyunlar bakış aylar ve bayanlar, hoş geldiniz. Lütfen yerlerinizi alın ve anlatacağım hikaye için hazır olun.” İlk başta sadece bir anlatıcı ve bir seyirci ile başladık, hikayelerimizi müzik ve mimik ile süsledik. Bunları genel bir kitle ile paylaşma ihtiyacı duyduğumuzda bunu materyale döktük. “Her şeyi gören, bu diyarların temelleri olan, her şeyi bilen ve her konuda bilgili olan O: Gılgamış.” Edebiyatın doğal evrimi oldu bu, söylediklerimizi ölümsüzleştirdik ve geleceğe aktarıldığından emin olduk. Sonra buradan ilerleyerek yazdıklarımızı tekrardan daha organize bir şekilde gösterilere çevirdik. Tiyatro, tiyatrodan sonra da bu yaptığımızı nasıl geliştirebiliriz derken canlı Eren Açıkyıldız B gösterilerden çoğaltılabilen ve düzenlenebilen ürünler yaptık. Kumaş perdelere siyah-beyaz görüntüler döktük ve hareketi simüle ettik. Her yeni jenerasyon ile edebiyatın ufku genişletildi ve yeni seçeneklerimiz oldu. Dönemin en moderni olan film ise hikaye anlatımının zirvesine uzak olsa bile yüksek bir potansiyele sahipti. Artık okuduğumuz kitaplarda veya dinlediğimiz hikayelerde karşılaştığımız o doğaüstü sahneleri gözlerimizin önünde görebilecektik, daha ne olabilirdi ki? Gelelim 1950’lere, yani 2. Dünya Savaşı bittikten sonraki yıllara, teknoloji inanılmaz bir hızda gelişti. Orijinalinde savaş endüstrisinde kullanılan devasa bilgisayar sistemleri yavaş yavaş optimize edilip, küçültülüp sivil tüketici kullanımına uyarlandı. Beraberinde fonksiyonel kullanımdan pratik ve etkileşim bazlı kullanıma doğru hareket ”


uyarladığını düşündüğüm oyunlardan bir kaçını önererek bitireceğim: Hades-Bastion-Transistor: Supergiant Games tarafından yapılan bu üç oyunda muazzam ve dramatik deneyimler, hepsi farklı temaları incelediği için herhangi birinin sürprizini bozmayacağım, aralarından sadece birini oynayabileceksiniz de Transistor’u oynamanızı tavsiye ederim. Spec Ops: The Line, savaşın kaosunu ve insan üzerindeki etkisini anlatan depresif bir deneyim. Özellikle şu anki politik iklimde analizi eskisinden de önemli. Dark Souls: Normalde bir üçleme olmasına rağmen sadece ilk oyununu önereceğim çünkü nihilisttik temayı en iyi ele aldığını düşündüğüm versiyonu. Aynı zamanda hak ettiği dikkati ve özeni gösterdiğinizde benzeri olmayan bir evren ve hikaye. Ghost Trick Phantom Detective: Çıktığı teknolojiyi muazzam bir şekilde kullanmanın bir örneği, hikayesi basit fakat yine de duygusal ve sizi kendine bağlı tutmak konusunda kabiliyetli. Hikaye anlatımına önem veren herkese bu oyunları öneriyorum ancak oynayamazsanız da endişelenmeyin. Gelecek yazılarımda, bu oyunlardan bazılarını edebi açıdan detaylı bir şekilde incelemeyi planlıyorum. O zamana kadar, oyunlara ilgi duyan biriyseniz insanların hobinizi küçümsemesine izin vermeyin, gidişat gösteriyor ki oyunlar da artık edebiyat ve sanatın parçasıdır. edildi. İnsanlar bu mucizevi cihazları daha da geniş alanlarda kullanmak için fırsat arıyordu ve MIT gibi prestijli enstitüler bu aygıtların limitlerini test etmek için oyun yazılımına yönelmeye başladı. Orijinalinde mühendisler için ekipman analizi ve hobi olarak tasarlanan ilk oyunlar, 1962 yılında Spacewar!’ın yayınlanması ile ilk defa piyasaya açık bir şekilde iletilme fırsatını yakaladı. Altı kişiden oluşan bir grubun altı haftasını ve iki yüz iş saatini alan bu oyun, uzayda uçan iki tane uzay gemisinin birbirini vurmaya çalışmasından ibaretti. Oyunun ana yapımcısı olmakla akredite edilen Steve Russell’e sorulduğunda, oyunu için bilim kurgu yazarı Edward Elmer Smith’in kitaplarından esinlendiğini belirtmişti. Buradan rahatlıkla görebiliriz ki, bizim video oyunları olarak bildiğimiz bu medya ürünleri kökenlerini geçmiş edebiyat formlarından alarak hareket ediyor. Spacewar! Tabii ki bunun sadece küçük bir örneği. Günümüzde oyunlar dünyanın en kârlı endüstrilerinden biri ve yüz binlerce farklı hikayeyi tasvir ediyorlar. Filmler ve tiyatrolar gibi büyük bir çoğunluğa tek bir seferde gösterim yapma kapasitesini, sayılı kişiye samimi bir deneyim sağlama fırsatı ile takas etmiş olan oyunlar; bana göre edebiyatın geleceğini temsil ediyor. Olay örgüsüne kullanıcıyı katmak, hikaye dinamiklerini baştan aşağı tamamen değiştiren bir şey. Yazımı kısa ve öz tutmak adına bunlara şu anda giremeyecek olsam da gelecekte bu konsepti daha detaylı bir şekilde inceleyip hakkında yazmak isterim. O zamana kadar ise bu ayın yazısını hikayelerini beğendiğim ve bu konsepti iyi


Kendimce Şiir bakış er insanın bir yazma şekli olduğu kadar yazma türü de vardır. Kimi insanlar deneme, kimi insanlar roman, bazıları ise şiir yazabilir. Ben ise, evet, bir deneme yazabilirim. Bir roman tasarlayıp onu kağıtlara aktarabilirim lakin ben keskin hatlarla çizilmiş olan zamanlılığımı, zamansızlık ile adlandırılan şiire entegre edemem. Zaten şair ile yazar arasındaki fark da budur. Birisi için zaman ne kadar önemliyse diğeri için o kadar gereksizdir. Şairler ve yazarların bazısı şiiri çeşitli sözcüklerle tanımlarken kimisi ise tanımlanamayacak bir olgu olarak görür. Cümleye “Ben şu şekilde tanımlıyorum” diye devam etmeyeceğim. Çünkü şiirin ne olduğunu anlayabilecek bir kapasiteye ve bilgi birikimine eriştiğimi veyahut erişebileceğimi düşünmüyorum. Fakat katıldığım tanımlardan bahsetme şerefine kendimi nail edebilirim. Mesela Misbah Hicri şiiri şöyle tanımlar; Sadece Kıvırcık H “Şiir, yüreğin sesidir. Ruh halleridir. Özlemler, acılardır. Yaralanan, kırılan kalbin ıstıraplarıdır. Sevdanın güzellikleri, umudun acının sevdaya yüklendiği sorumluluktur. Kaderdir, talihtir.” Eğer ki o böyle tanımlamamış olsaydı belki ilerde bir gün ben de anlamdaş kelimeleri bu sırayla dizerdim cümleye. Pekala, bunca şeye rağmen ben şiiri tanımlama gafletine düşseydim nasıl tanımlardım? Yani, şiir nedir? Şiir, bence ruhun temel özüdür. Çığlıkların en tiz veya en tok olanıdır. En az ile en çok hissettirme aracıdır. Benim gibi anlaşılma endişesi duyup çözemediği dertlerini çok fazla kelamla anlatmaya çalışan kişilerin tercih etmeme gereksinimiyken derdini bilen kişilerin tercih etmesi durumudur. Can Yücel’in dediği gibi: 1


“Şiir, gürültüden müziğe geçmektir.” İşte ben o gürültüyüm. Bin bir kelimeyle derdini bir kalıba sokup çığlıklarını çizgilerle belirleyip, zamanlılığını yaratanım ben. Kafa karışıklığını çözmek için kelimelerin gücüne güvenen de benim. Bu yüzdendir ki ben şiir yazamam. Hem arkadaşlarımın da dediğine göre çok konuşurum ben. Çünkü çok konuşarak derdimi anlatmayı öğrendim. İnsanlar, derdimi duymalı ve bilmeliydi. Eğer ki hissetmeleri için saatlerce konuşmanın yeterli olmadığını vaktiyle öğrenseydim şu an bu yazı yerine şiir yazardım. Belki de en iyisi bu olduğu için böyle öğrenmişimdir. Bunun hakikatini bilemesem bile bildiğim tek bir şey var. O da şudur, herkesin paylaştığı şey farklıdır. Bundan mütevellittir ki benim hislerim bana, şairlerin kelimeleri de kendilerine ait… 2 Sir Lawrance Alma Tadema, The Favorite Poet


Düne Dair bakış ün… 3 harfin içine ne kadar anlam sığabilirse o kadar anlam vardır Dün’de. Mesela pişmanlıktır. Dün; keşkedir, niyedir, nedendir. Geride kalsa da bırakılması zor olandır. Çünkü bir eksiklik bir olmamışlık barındırır içinde. Çoğumuzun da en büyük hatası Dün’de takılı kalmak değil midir? Yarınları unutturur mesela dün, umudun en büyük düşmanıdır, karanlık ve karamsardır. Savaşır insanın benliğiyle, zamanla. Dün’ü sadece D 3 harf olarak görenler kazanır bu savaşı. Sanıldığı kadar da kolay değildir bu savaşı kazanmak; irade ister, inanç ister, en önemlisi de kabullenme ister. Dünde takılı kaldığını kabullenmeyen insan geleceğe bakamaz baksa da karanlığın sonundaki ışığı göremez. Bizler en cılız ışığın bile takipçisi olmalıyız. Hayatımızı düne göre değil, dünden ders alarak yarına taşımalıyız. Aksi hâlde düne saplanıp hayatı kaçırırız. Seda Çakır


GÜLTEN AKIN’DAN Büyü de baban sana Büyü de Acılar alacak Büyü de baban sana Büyü de Yokluklar alacak Büyü de baban sana büyü de Bitmez işsizlikler açlıklar alacak Büyü de büyü de baban sana Baskılar işkenceler alacak Kelepçeler gözaltılar zindanlar alacak Büyü de Büyüyüp on yedine geldiğinde Büyü de baban sana İdamlar alacak. BÜYÜ


Sana öfkemden kırıyorum martının kanadını Geçmeyeceğim sokaklardan geçiyor, Sevdiğim şarkılardan kaçıyorum. Dinlenmeden öpüyorum şarabı Kazıya kazıya siliyorum Kara Çirkin Leş Yalan dolu anılarını Lahzanı andıkça ellerime kin bulaşıyor Sildikçe çoğalıyor Çoğaldıkça yapışıyor yakama Kendini tanıttın son defa Adın anılsın diye konulmuştu oysa Saçına kavuşmasın diye kaçtığım yağmurlarla Sevmiyorsun diye dokunmadığım kediler kırgın Utancımı ceplerime saklayıp Onlara görünmeden Geçtiğimiz yolları geri yürüyorum çizgilere basa basa Bir Yanılgı Sancısı


Her gece tekrar tekrar ölmeni diliyorum Kahkahaların karıştığı Kırmızı bir koltukta Zihnimdeki varlığınla kavga ediyorum Sevmedin desem yalan Sevdin desem ayıp Bir çelişkiyi boynuma yük bırakmışsın Yazık Kalemim yorgun Doğru kelime için yirmi beş yıl beklemişti ya şair Bunca kelimeyi buldum bıraktığın ayazda Ulaşırlarsa savaşacaklar vicdanınla Hem Hem pilav yaparken de ağlar insan Gözüne can kırıkları kaçınca Sahi, niye kırdın kanadımı kolumu? Sen açmıştın tüm kapıları Unuttun mu? Şimdilerde bile bile merdiven altı bir yalanda, Ayağına doladığın yabani sarmaşıkla Zehrine yakışır bir yoldasın. Kelebekler ne arasın senin çukurunda? Bense Tüm ürkekliğimle Zehrinden kaçmak için Başım dik Rüzgara karşı durmaktayım. Yoluma ulaşma. Hayallerimi yangınlara sakladım, Ruhum nadasta. Bircan Çataltepe


Şiir


Bahçemde binbir tane çiçek var Bu çiçekleri tozlayan binbir tane arı Bu arıların bal yaptığı binbir tane kovan Bu kovandan bal toplayan binbir tane işçi Bu işçileri çalıştıran binbir işveren Bu işverenlerin binbir tane patronu var Ve bu patronların yaşadığı binbir tane dünya Ama hiçbirinde sen yoksun barış Barışa Elif Sustam


Şiir


Tüpcü Bekir ve Havva Bekir babasından kalan tarlayı satarak, son bir umutla açtı tüpçü dükkanını Mıknatıslı kartvizit yaptırdı Bekir Dağıttı tüm çevreye Esnaf magneti deniliyor ona galiba Hani şu buzdolabına yapıştırırlar genelde. Bekir beceremedi Bekir karamsarlaştı Çaresizleşti Çıkmaza girdi Bekir Bekir babasından kalan mirasla açtı dükkanı Bekir babasından kalan beylik tabancasıyla son verdi hayatına. Havva aile evinde mutsuzdu İyi bir kısmet çıktı karşısına ‘’İyi olur’’ dedi evlendi İyi oldu Eşi latif bir insandı. Havva içinde ortak mutluluklarını büyütüyordu Bir insan Bir canlı Bir bebek 9 ay kadar geçmişti Fotoğraf çekildi eşiyle karnı burnundayken Gülüyorlardı.


Günlerden bir gün Havva fenalaştı Bayıldı Hastaneye kaldırıldı, Kordon bebeğin boynuna dolanmış Nefesini kesmiş Bebek ölmüş Havva yine de kucağına almak istedi onu Doktorlar ilk karşı çıktı Omuz hizasına aldı Havva yavrusunu Ağladı Eşiyle göz göze geldi Eşi de ağlıyordu. Zaman geçti Havva buzdolabına yöneldi Duraksadı O gün çektirdikleri fotoğraf Bir tüpçü magneti ile tutturulmuştu dolaba. Mehmet Emin Hayta


Hızlı inip kalkan göğsüm, Fayanstaki desenli kanlar İstikrarlı bir yarışla atan boynum Kendimden öç almamı istiyorlar Bir türlü ölemiyorum. Koşup duruyorum, sisli kaygan bir gece Öylesine bile gözü bana çalınmasa dediğim insanlar Kuytuları bile bile durmuyorum Sevmemem gereken onca adam Karanlığı delen onca yırtıcının zılgıtını, direnip duymuyorum Beni tanımasa ne iyi olurdu dediğim onca insan Korkulu kalbimin atışını söküp, fırlatıp puslu çalılıklara Sevişmemem gereken onca beden Bu ormanda durmadan yürüyorum. Bir türlü ölemiyorum. Boynumda ince bir bıçak izi Herkeslerimi toplayıp üzerime salıyorum Ağızlarındaki dişleri bileyledim Bir türlü ölemiyorum. Bir Türlü Ölemiyorum Arnold Böcklin, Self-Portrait with Death Playing the Fiddle


Hata ben, Ceza ben, Öldüren ben, Ölen yine ben, olsun istiyorlar. Saçlarımı yolmaklar, etlerimi koparmaklar Sırayla hepsinin eğliyorum gönlünü Eğip büküyor, gönlümü bir zamanlar Bir zamanlar sevdiğim adamlar. Sol gözümden bir yaş süzülüveriyor, Asırlardır bir kuyu gibi oyuk kalbime sızıveriyor. Yaşın tuzundan çokca sızlıyor. O yaş beni zehirleyip, Bir türlü ölemiyorum. Belki hasta olsaydım iyileşebilirdim, belki.. Ölseydim de mutlak, kaçışsız bir nedenli. Öçler acımaya dönüşür müydü, Vücudumdan irinler akan bir vebalıyken? Ölseydim de yetebilir miydim olmaya sizli? Ah işte. Bir türlü ölemiyorum ki. Bilemiyorum hastalıklar henüz yokken Eski zaman ahireti Koca bir mahşermişken insanların içi Nasıl ölemiyorlarmış bilemiyorum. O kadar bilemiyorum ki, o kadar bilemiyorum. İnanın istiyorum! Ama gerçekten, Bir türlü ölemiyorum.


Dünyanın bütün ölmek isteyenleri Bir yol bulup yine de ölemeyenleri İkinci el yollar arıyorum: bana verin ben idare ederim Başka türlü olmayacak çünkü Bakın nasıl istiyorlar, yumrukluyorlar her akşam evimi. Sabahın ilk gak sesi, belki işte bu horoz bile benim için haberci. Yüreklerine bir su serpeyim yeter diyorum. Yine de bir türlü ölemiyorum. Bir elim tetiğin kabzasında Bir elim eteğin pilesinde yumruk Biliyorum sanki bir yerlerden nasıl vurulacağını Karşımdan yansıyan bakışlar ısrarcı Sıcak namluyu şakağımda hissediyorum Aynaya kan sıçrıyor, Ölemiyorum. Ceren Külekçi


Şiir Mihaly von Zichy, Angel Whispering to an Odalisque Angel Lovers


Biliyorsun beni, duygusu bozuk bipolar, Canı yanarken gülmek mi ağlayarak, Mevsimler kapıları çekişinden bugüne, Nefrete dönmüştür artık tahminimce. Buğulanmıs o küçük aynama bakıyorum, yansımam sarılmış bu sefer diyordum. Konuştu sonra, buralar solgun olacak sensiz, Ağlayan kan damarlar sonsuza akmazlar, Biter mi savaş, bu isyan, kısığından yankılar, Sorgusuz sualsiz tırabzanlardan sarkma. Yıllarca hissiz kıldın kendini çünkü, Bu bize yapılanlar dedin, sayısız ruhlarca, Yaşanılmamış çocukluklar, kısığından, Yapılır taştan kalbi olana, yapılır mı insana. Kısığından Yankılar Baran Ateş


Şiir Çizim, Justin Bateman


Çıktım yine evden, Tek başıma senin hatıranla, Yokluğuna alışmadım ama Varlığını da anımsayamıyorum artık, İstikbalim için bakıyorum, Maviler beyazlarla dans ederken gökyüzüne, Esmer bir çocuk ekmek parası istedi keskince, Ona kıyma parası verdim, Beklentisiz olmak, En azından Mutlu etsin birilerini, Ben dışında birilerini Niyeyse Boş kafaların mutlu gezdiği, Çabalayanların küfürler ettiği. Senin somutluğunun uçup gittiği, Dönmeyen çark, Gülmeyen dost, Cepleri ağır fakir. Ve rüzgara alışan elim ile Tezatlıkların ortasında pusula aramaktayız, Ne fark eder en sonunda? Bülbül güle ulaşamamış, İşçiler çocuğuyla oyun oynayamamış, Balinalar okyanuslardan bıkmış, Ben de suyu ekşi içmekten bıkmışım, Özleminle akan göz yaşlarımın karıştığı. Çakıl Taşı Ali Ilgaz


GÜLTEN AKIN’DAN Galile Denizi, 1958


hikaye Yetmişe Varmış Bir Soluk eder bildim ben evi. Evimiz kederden ibaretti. Duvarları mutsuzlukla örülüydü, çiçekleri annemin gözyaşlarıyla kururdu. Babamın varlığı yuvamızı zangır zangır titreten depremin adıydı, mutsuzluktan başka hiçbir şey getirmezdi o sarsıntılar. Başkaların alını morunu göremedik hiçbir zaman. Günlerimiz köy işleriyle uğraşmaktan, babamdan dayak yemekten, annemizi dövmesin diye dua etmekten, gölgesinden kaçıp okumaya çalışmaktan ibaretti. Mücadele etmekten, kuru nefes yaşamaktan başka çaremiz yoktu. Ama o geldi ya, sanki baharı üfledi pervazına çiviyle muşamba tutturduğumuz kırık pencereden içeriye. Bircan Çataltepe K


Gülcan, bizim evin en küçüğüydü. Gözlerindeki ışık mutsuzlukla örülü duvarları bir bir yıkıp geçiyordu. Bir kış günü gelişi de ondandı. Nefesiyle o acı yığınını yuvaya çevirdi. O geldikten sonra öğrendik biz gülmeyi. Oyun nedir, kahkaha nedir Gülcan öğretti bize. Minicik parmaklarıyla yaşamın bir kuru nefesten ibaret olmadığını gösterdi. Akşam oldu mu önce sobayı yakar, yemeğimizi yerdik. Biz kandili yakardık ama sanki ışık bir tek Gülcan’ı gösterirdi. Kirpikleri tîr-i boran. Baktıkça yüreğimize yüreğimize saplanırdı. Hele kahkahasını duysanız, o kahkahası en büyük dermansızı gülümsetirdi. Yemek bittikten sonra masanın üstüne koyar, oyuncak gibi tüm kardeşler toplanır Gülcan’la oynardık. Birimiz elinden tutar, birimiz karşısında şarkı söyler gülmesini izlerdik. Onunla birlikte biz de başka bir hayata doğmuş gibiydik. Sanki ciğeri acı tutan bizler değildik. Camın önündeki çiçekler bile saksısını kırıp kök salmıştı ahşap pencerenin pervazına (hepimiz kök salabilmiştik yıllarca ait olamadığımız bu evin ayazına). Derdin, kederin adını unuttuk; bir tek kuru ekmek olan soframızda. Bir Gülcan olsun bize yeterdi çünkü. Bizi hayata bağlayan, umut çiçeğimizdi. Yüzümüzü mutlulukla boyadığı iki yıl geçti. Bir gün okuldan gelirken evin duvarlarının hüznü karşıladı beni ta karşı dağdan. Eve varana kadar attığım adımlar hala soluğumda. Kapıdan içeriye girdim, herkes Gülcan’ın başında. Kar beyazı gözleri sararmış, neşesi yorulmuş, dudakları mosmor annemin kollarında. Dünyam başıma yıkıldı. Köyde kulaktan kulağa adı yayılan, sadece çocuklara ulaşan bir hastalık vardı. Canımın içi, görür görmez yüreğim sızladı. Kaç gece ateş içinde yandı, ne yemek yiyebildi ne su içebildi. Nefes aldıkça kusuyordu. O çaresizliğiyle bile bizi güldürmeye çalışıyordu. Hepimizin eli kolu bağlı. Nöbetleşe Gülcan’ın başında bekliyoruz. Çaresi de yok, karşı evin misafiri gelmişti İstanbul’dan, iyi bir doktormuş kendisi. Gülcan’ın kederini görür görmez gözleri doldu. Kaçmak istedi bizden. çocuk aklımla benden bile korktuğunu düşündüm. “Çaresi yok ama Allah’tan ümit kesilmez.” dedi kurşun gibi içine akıttığı gözyaşlarıyla. “Allah'tan ümit kesilmez.” Kış da gelmek üzere. yolumuz zaten yol değil. Kötü olsa, fenalaşsa nasıl götüreceğiz bilmiyoruz.


Bir aya yakın böyle büyüdü içimizdeki keder. Hiçbir şey yokmuş gibi güle oynaya Gülcan’ı mutlu etmeye çalıştık. O gece kardeşim Hasan’ın nöbetiydi. Sabah okula gidecektim. Hoş gecede koyunların başında sabahlamıştım. Geldim bir güzel Gülcan’ı öptüm sanki iyileşmiş; gözleri, yüzü bembeyaz. Bir insanın gözlerinin beyazı bile güzel olur mu? Yanaklarını gelincikler süslemiş. O güzelliğin verdiği rahatlıkla çıktım yola. Hava nasıl keskin. Bir sancı oturdu tam göğsüme. Köy yeri, okul çok uzak. Geri dönsem babamdan tokadımı yer otururum aşağı. Dayak yemek dert değil de bir daha adımımı attırmaz o yola. Bir adım ileri iki adım geri yolu yarıladım. Ayaklarımı kontrol edemiyordum sanki. Koşarak eve varmak istiyordum. Bir şekilde bitirdim içimde günler süren o yolu. Kapıdan içeri girdim, sobada ellerimi ısıttım. Göğsümdeki acı bir türlü dinmiyor. Öğretmenimin yanına gittim. “Öğretmenim” dedim, boğazımdaki düğümü yutup “Ben eve gidebilir miyim, kardeşim ölecek.” gözleri koca bir dünya oldu açıldı. Öfkeyle bağırdı bana. “Delirdin mi Ali, o ne biçim söz? Hem nasıl bilirsin kardeşinin öleceğini?” Benim ta ciğerimi bilirdi, güvenirdi bana. Ama kim inanır ufacık çocuğun böyle bir sözüne? Sesindeki güvensizliği sezince canım yandı. Oracıkta başladım ağlamaya. “Yemin ederim Gülcan çok hasta. Ölecek bugün, onu son kez göreyim.” Bana inanmadığını tüm tavrıyla seziyordum. Benimle birlikte gelmek istedi. Yarı yola kadar arabayla gittik. Sonrasına araba giremeyeceği için yürüyerek devam ettik. Uzaktan baktığımda evin önündeki kalabalık karşıladı gözlerimi. Koskoca bir sancı tam iman tahtamın ortasında. Eve varana kadar gözlerimdeki yaşlar adımlarıma karıştı. İp gerip bir perde yapmışlardı evin önüne. Arkasında ufak bir masa, üstünde Gülcan. Buz gibi soğukta yıkadılar kardeşimi. Suyu döktükçe neşesi, rengi düşüp toprağa karışıyordu. Rengi gittikçe dünya da kararıyordu. sonrası cehennem, sonrası sessizlik. Koskoca bir sessizlikti onsuz bir hayat. Sayıkladım defalarca, Gülcan gitti. İsyan etme, Gülcan gitti. Önümde, Beni bekleyen, Zalim tel örgüden bir gece. Gülcan gitti.


hikaye Ayrı Yoldan Rast Düşenler oktan ölmüş çiçeklerin kokusu, yazmaya başladığım an ellerimde yeniden doğdu. Bahçesindeki goncalar büyümek için bekliyorlardı ve genç kadın bahçenin kapısını açık bırakıp evinden ayrıldı. Bütün hazırlıklarını dün geceden yapan alımlı genç kadın, her zaman yaptığı gibi buluşma yerine saatinden önce varmış ve kendisini kitaplara bırakmıştı. Buluşacağı delikanlının geç kalacağını düşündü oysa delikanlı, her zaman tam saatinde varmak isterdi. Bu tam saat inadı, üç dakika kadar geç kalmasına sebebiyet vermişti . Bu inadı yüzünden evden tam saatinde çıkmaya çalışmış fakat gelmeyen otobüsten İlker Has Ç Kapak, Ara Güler Çizimler, Didem Öztürk


dolayı üç dakika gecikmişti. Kadın bunu sorun etmedi. Buluştukları an kollarını açıp genç erkeğe sarıldı. Bir sola doğru bir de sağa doğru iki sarılma izledi, tren istasyonundaki tüm yolcular. Onlar yalnızca sarılma izlemesine rağmen, iki genç birbirleriyle bütün oldukları kısa bir an geçirmişlerdi. Biletler verildi, trene binildi. Genç adam uzun yola çıkmadan tuvalete girmek istedi, genç kadın ise beklemenin kendisine hiçbir şey kaybettirmeyeceğini açıkladı. Söylenmedi, sıra olmasına rağmen erkeğe bunun doğal bir durum olduğundan bahsetti. Genç kadın bir cümle daha edecek olsa “Bu kadar zaman beklemişim, on dakika daha sabredemez miyim sence?” diyecek gibiydi. Fakat erkek o cümleyi duymaya fırsat bulamadan tuvaletin yolunu tuttu. Treni zamanında yakaladılar. Biletlerinin numarası olmasına rağmen daha güzel bir manzara bulmak için trenin içinde arkaya doğru yürümeye başladılar. Genç kadın, kaybolmamak için erkeğe, onu takip ettiğini söyledi. Genç adam, düz yolda ‘ne kaybolması’ klişesine girmeden iyi bir yer gösterdi ve kadının memnuniyet gülümsemesini gördükten sonra oturdu. Yolda küçük çocuklar, onların sohbetlerine eşlik ettiler. Adam ile Kadın birbirlerinin bilekliklerine baktılar. Kadının altın bilekliği yanında erkeğin gümüşe benzeyen, ama aslında çelik olan bilekliği sönük kalıyordu. Bunun üzerine kadın bilekliği kolundan çıkarıp, kendi elleriyle erkeğin bileğine takmasıyla da anladılar ki altın kadar değerli olmuştu bu çelik bileklik.


Tren gidecekleri yere varmış, iki genç trenden beraber inmişlerdi. Dışarı çıktıklarında ise bir gül satıcısı kadına yanaşmış, böylelikle adam anlık bir refleks ile hemen oradan uzaklaşmaya yeltenmişti. Birden kadının yanına diğer satıcılar yanaşmaya başladı. Bir abluka altına alınan genç kadın, güzelliğinin kurbanı olmuştu adeta. Adam elinden tutup kadını oradan çıkarmalıydı fakat arkasına bile bakamadan uzaklaştı. Her ne hikmetse adam bu gül satıcılarını tanıyor gibiydi. Peki kadını oracıkta bırakıp neden uzaklaşmıştı? Belki de onların huylarını bildiğinden, biraz da onlardan korktuğundan dolayıydı. Kadının güzelliği satıcının elindeki gülleri soldurmaya başlayınca kalabalık dağılmış ve iki genç yeniden yan yana yola çıkmışlardı. Kadın bu yaşananlara takılmadı. Zaten adamın da böyle bir hikâyeye ayıracak pek bir vakti yoktu. Sıradaki durakları şehrin en görkemli ve en eski sahafıydı. Kadın burayı şu an genç olmasına rağmen daha genç bir vakitte gezdiğini ve daha sonra da hiç gelmediğini anlatmıştı. Adam ise ilk defa gidiyordu. Fakat buna rağmen rotayı delikanlıya bırakmıştı. Delikanlı ise kaybolabileceğinden bahsediyordu fakat kadın bu kelimeyi duymasına karşın yalnızca gülümsüyordu. Sonunda, velhasıl kaybolup, yola çıkıp sonra yeniden kaybolup gidecekleri yere vardılar. Kapıdan girer girmez kadın sobanın olduğu yere koştu. Adam ise gördüğü ilk pembe kitaba bakıverdi; Dostoyevski’den Tatsız Bir Olay. Burası kitapları çok seven iki insanın kavuştuğu yerdi. İkisi de büyülenmiş gibiydiler. Kafalarını çevirdikleri her yerde kitaplar vardı. Hatta etraftaki insanlar, onları birbirlerine bakarken gördüklerinde iki kitabın birbirine baktığından emin şekilde duruma şahitlik etmişlerdi. Daha sonra edebiyat, hukuk, tarih, solcu dergiler ve şiir türündeki kitaplar derken keyfî olarak yazılmış kitapları görüp biraz da güldüler. Genç delikanlı, resimli kitaplara da bakarken genç kadının eline aldığı her kitabı kokladığını fark etti. Daha sonra kadından gelen öneri üzerine elindeki pembe kitabı kokladı. Fakat küf kokusundan rahatsız olup yüzünü ekşitti. Kadın gülümseyip üst kata çıktı. Adamsa onu izledi. Fakat burası yasak bölgeydi. Koleksiyon sahiplerinin ve yalnızca özel alıcılara açık bu kattan küçük bir uyarıdan sonra ayrıldılar. Gelen uyarıları genç adamı korkutsa da kadın, haklı haklı konuştu: “Madem yasaktı, neden bizden önce birileri daha çıktı? Hem yukarıya çıkan kapı açıktı hem de hiçbir yerde yukarısı yasaktır tabelasını göremedim. Bize hiçbir şey yapamazlar, benim turuncu kuşağım var!” Sahaftan ayrıldılar ve uzun bir patika gibi gözüken ama beraber yürüdükleri için kısalan, sahilinden boğaz manzarası gözüken ve kalabalıkla dolup taşmış o yolu yürüdüler. O yol onları aşıklar tepesine çıkarmıştı. Kadın buranın aşıklar tepesi olduğundan habersizdi. Çünkü buranın ismini bilakis adam koymuştu.


Ona göre aşıklar tepesi, tepenin sahip olduğu manzaraya aşık olunduğundan bu ismi almıştı. Sonrasında ise sadece böyle zamanlarda birbirlerinden haber aldıklarında konuştukları o konu yeniden gündeme gelmesiyle, Aşıklar Tepesinde, manzaraya karşı, yani birbirlerine bakarak, sohbet etmeye başladılar. Fazla zaman geçmemişti ki adamın karnının guruldamasıyla kalktılar. Yürürken karnının acıkmadığını söyleyen adam, kadını asma köprülerden taşlı bayırlara kadar yürüttü. Kadın bundan şikayetçi değildi. Dönüş yolunu hesaplarlarken adamın aklına bir fikir gelmişti. Eve dönmek yerine sabah dörde kadar vakti olan bu kadına geziyi dolu dolu yaşatmak istiyordu. Vapura doğru yürürlerken genç bir çocuk, delikanlıya omuz attı. Yanındaki kadına saygısından sesini çıkaramayan delikanlı, içten içe gence öfkelenmişti. Kadın hemen atıldı: “İstersen onu dövebilirim. Benim turuncu kuşağım var!” Kazasız belasız vapura bindiklerinde adam kadını soluna çekti. Kadın nedenini sordu ama adam cevaplamadı. Asıl neden, rüzgârın geliş yönüne bakıldığında, kendisine gelmesini istememesiydi. Bu bunu açıkladığı bütün karizması çizilecek olmasının korkusunu beraberinde getirdi. Vapurdan indiklerinde bir otçul ve bir etçil olarak ortak bir mekân bulmalıydılar. Genç kadın uzun bir telsize sahip telefonunu çantasından çıkartırken adam önceden bakkaldan aldığı gazeteden restoranlara bakıyordu. Birkaç yer buldu fakat nerede olduklarını bilmedikleri için ne zaman bulabileceği konusunda kuşkuluydu. Kadın bunu da sorun etmedi. Yola çıktılar, trafik kalabalıklaşmış, insan sayısı artmıştı.


Kadın adamın koluna sokuldu ve adam ne yapacağını bilemedi. Elini cebine mi koymalıydı yoksa karnının hizasında mı tutmalıydı, bilemedi. Kadın yine sorun etmedi. Adam gazetedeki yerleri fark etmesine rağmen bu güzel sıcaklığı soğutmamak için mekânları görmemiş gibi yaptı. Sonra ise gözlerine başka bir sahaf çarptı. Girmeden edemediler. Kitaplardı kasetlerdi derken tütsü kokuları eşliğinde oradan da ayrıldılar. Vardıkları yerde kaybolmuştular. Adamın şekeri düşmeye başlamıştı. Bir ara köşedeki mahalle bakkalından aldığı çikolatayı iki ısırıkta yiyivermişti. Kadın, yemekten önce yediği tatlı yüzünden adama her ne kadar kızmış olsa da onu incitecek bir laf söylemeye kıyamadı. Birkaç adımdan sonra manzarası bir başka güzel bir bayırın başına geldiklerin de kadının mutluluktan başı dönüyordu. Bir an bayırı yuvarlanarak ineceklerini düşündü adam, daha bu fikirden uzaklaşıp kadının koluna girdi gire ve beraber ağır ağır aşağıya indiler. Adımları artık iyice yavaşlamaya başlamıştı ki şans eseri ikisine de uyabilecek bir restoran buldular. Oradaki menüden istedikleri sonucu alamayacak olsalardı, kadın adamı bayılmasın diye kenara çekip simit bile ikram edecekti. Yemeklerinde, artık ilk buluşmanın utancı kalkmış, yıllardır birbirleriyle yemek yiyor rahatlığı yer bulmuştu. Kadın pizzasının üzerine ketçabını sıkıyor ve büyük bir keyifle yemeğini yerken adam ekmeğine bol gelen etiyle cebelleşiyordu. Masanın üzerinde bir sinek uçuşuyordu. Bunun nedeni masadaki ve masanın yanındaki çiçekler olmalıydı. Kadın yemeğini yerken adam durup baktı. Bir ona bir de evlatlarıymışçasına duran çiçeklere bakıyordu. Sanki çiçeklerin tanrıçası karşısında duruyor gibi hissetti. Fakat yemek yemekten o kadar yorulmuştu ki konuşmak yerine izlemeyi seçti. Masadan kalktıklarında kısa bir hediyelik eşya dükkânına bakındılar. Kısaydı çünkü kalabalıktan yorulmuşlardı. Her ikisi de insanların içerisinde yalnız kalmayı istiyorlardı. Dönüş yolunda adamın aklına başka bir fikir geldi. Yolu biraz daha uzatıp vapura binmek… Adam vapuru, denizi çok seviyor, evinden her dışarı çıktığında mehtaba doğru dalıp gitmeyi amaçlıyordu. Bu amacı ona inanılmaz derecede huzur veriyor, kendisini denizin üzerinde dalgalanırken bulunca keyfe varıyordu. Bu keyiften mahrum kalmamak için yeniden vapura binmek adına yolunu uzatmayı teklif ettiğinde, kadın çoktan o tarafa yürümeye başlamıştı. Adam birkaç saniye arkasında kalmış, uzun zaman sonra başına gelen felaketi iliklerinde hissedebilmek için kadının adımlarını izlemişti. Adam, kadının yüzüne değen siyah lekeyi silerken, kadın sessiz şekilde kalmıştı. Bir an etraftaki herkes durmuş, ortaya kameralar çıkmıştı. Bu anın ölümsüzlüğü için kimse nefes dahi almıyordu. Sufleler


verildikten sonra kadın, rolünü gerçekleştirdi. Adamın bıyığında duran, şekilsiz beyaz tüye dokundu. Adam donakaldı. Senaryoda geçmemesine rağmen adam bir süre hareket edemedi. Sonra birbirlerine gülümsediler, kameralar uzaklaştığında hayat olağan akışına tekrar devam etti. Saat akşama doğru yaklaşıyor olmasına rağmen hava daha bir aydınlıktı. Senaryonun içerisinde sürpriz bir sarılma gizliydi. Fakat adam cesaret edemedi. İki kol bir bedenin huzurunu tatmak yerine, sessizce kadını izledi. Kadın ise habersiz şekilde denizi… İki genç Kabataş iskelesinin hemen önünde sohbetlerini kısa bir süreliğine sonlandırmış, gişelere doğru ilerlerken, sokak satıcısı tabloları diziyordu. Tam o sırada iki yaşlı adam tablolara bakıp teknolojinin sanata olan etkisini konuşmaya başlamışlardı. Gişelerden geçtikten sonra önlerindeki rastgele bir kadın arkasına dönüp el sallıyordu, gişenin diğer tarafında bıraktığı sevdiklerine... İki genç sırayı takip ederken yeniden konuşmaya başlamış; zarif çıtır, yanındaki delikanlıya kabanını vermeyi teklif etmişti. Çünkü sabahtan beri kombini hakkında birçok farklı görüşe rağmen, onun kombini güne uygundu. Fakat akşam olana kadar kimse bunu anlamamıştı. Adam, genç kızın annesinin medyum olduğunu öğrenmesiyle, beraber fal baktırmak için kahve içmeyi teklif etti. Fakat zarif çıtır, yanı kadın; ancak yoga dersi aldığı takdirde, kahve içebileceğini biliyordu ama bunu net olarak ifade edememişti. Bu konuşmaların nihayete varmadan vapura varmışlardı.


Vapura bindiklerinde dışarının soğuk olacağını söyleyen delikanlı, aşağıda oturmayı teklif etmiş fakat tüm gün boyunca hep kendi dediği olduğu için oturma yerinin seçilmesini de güzel ve zarif hanımefendiye bırakmak istemişti. Arkalara doğru ilerlerken genç kız seçimini yapmış ama aksi tavırlı beyefendi bu seçimi beğenmeyip -- ve biraz da tüm salonun hâkimiyetine nail olmak için -- hanımefendiyi başka bir yere oturmaya davet etmişti. Arka kapıya yakın bir yere oturduklarında yukarıdan sıcak bir esinti geliyordu. Arka kapının açılıp kapanmasının verdiği soğuk ciddi derecede kendisini hissettirmese de delikanlı sormak istedi: eğer burası çok sıcak ise başka yere geçebiliriz? Kendisini bir rüyada gibi hisseden güzel hanım, sorulan soruyu duyana kadar yukarıdan sıcak bir esinti geldiğinin farkında değildi. Nihayet tüm yolcular vapura binmiş ve hareket saati tabelada gösterilen saatten beş dakika geç olarak hareket etmişti. Bu sırada delikanlı sırt ağrısı çekmemek adına elini tahta oturakların arasındaki çizgide uzattı. Bu aynı zamanda genç hanımefendinin saçlarının olduğu hizaya denk geliyordu. Birbirlerine çocukluk ve çocukluktaki sevgi konularından, hayatlarından ve hayatlarındaki insanlardan örnek verirlerken genç kız biraz duygusallaşmıştı. Bunu fark eden genç delikanlı ve tabii ki biraz da odaklanamamasının ya da kafasının bilinenden farklı çalışmasından dolayı ona sallanan geminin ne kadar güzel hissettirdiğinden bahsedip perdeleri göstermişti. Akıllı genç kız soldaki perdeleri gördüğünü gösterse de bizim deli oğlan, yani adam, sağdaki perdelerin daha güzel sallandığından emindi. Israrla kızın o tarafa bakmasını istiyordu. Bu sırada delikanlı, genç kızın saç tellerinin ucuna dokunuyordu. Birbirleriyle konuşmaya devam ediyorlardı. Sıcaklıktan, günün yorgunluğundan ve huzuru hissetmenin ardından genç kız, delikanlıya doğru yaslanmıştı. Sohbetlerinin sonuna doğru delikanlı neden bu kadar çok “bence” dediğini açıkladı. Daha sonra gemi limanda durdu, yolcular inmeye başladı fakat onlar yerinden kalkmadı. Genç kız, yanındaki gence sordu: “buradan hiç kalkmazsak ne olur” diye ve genç adam cevapladı, “güzel bir hikâye oluruz”.


Tüm yolcular gittikten sonra huzurun, orada bir vapurda olmadığını bilmelerine rağmen yerinden kalkmayan iki insana, vapurun fedaileri hızlı adımlarla yürüyor ve yüksek bir sesle gemiyi hızlıca terk etmelerini söylüyorlardı. Genç adam biraz irkilmişti bu durumdan rahatsızlığı, genç kızın saç tellerinin ucuna dokunmayı bırakmasıyla belli ediyordu. Bunu fark eden güzel kız, güzelliğini bir kenara bırakıp turuncu bandanasını başına bağlayıp dokuz kaplan hareketini gerçekleştirmişti. Genç kız, Jackie Chan’in, yanındaki beyefendinin en sevdiği film karakterlerinden biri olduğunu bildiği için bu hareketle onu etkilemek istemişti. Çünkü bu hareket 80 Günde Devri Âlem filminden alıntıydı ki bu film gencin tekrar tekrar başa sardığı nadir filmlerdendi. Fedaileri alt eden kadın, kibarca uyarılsaydık kalkardık derken elini gence uzatmış ve gülümsüyordu. Şaşkın delikanlı, kadının elini tutarken toplumsal birdenbire nedensizce cinsiyet eşitsizliğinin tabularının yıkıldığını düşünüyor ve gülümsüyordu. Kadıköy’e vardıklarında limanın üst katındaki kitapçıda zaman geçirmeye devam ettiler. Vitrinde duran güzeller güzeli fincanları seyre dalan adam, kadının kulağına; “istersen bunlar senin için çalarım, benim turuncu kuşağım var!” söylemlerini duyunca irkilip gitmeyi teklif etmişti. Sahaftan metroya geldiklerinde 50 yılı devirmiş gibiydiler. Adam kadının yüzüne baktıkça huzur buluyor, huzurun ötesinde birçok duyguyu hissedebiliyordu. Bunların başında korku gelmesine rağmen, sevgi de ön plandaydı. Gişelerden geçip, merdivenlerden


Click to View FlipBook Version