The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by Kozalak Dergisi, 2024-01-29 20:43:58

Kozalak Dergisi: Ocak/Şubat 2024 Sayısı

2 Aylık Öğrenci Edebiyat Dergisi

indikten sonra metroya ulaşmışlardı. Kadın yalnız oturmaya gönlü razı gelmediğinden, genci kucağına almış bir durak böyle devam etmişlerdi. Yanlarındaki yaşlı amca kalkınca, kolundan tuttuğu gibi yanına oturtmuştu. Bu sırada mektupların zarfları çıkartılmıştı. İçerisinde yazanları çokça merak ediyorlardı. Kadının mektubu dolup taşıyor gibiydi. Adamın mektubu biraz sönük kalmıştı. Mektupları birbirlerine verdikten sonra adam kadının ellerini tuttu. Önce bir halay pozisyonu şeklinde, yalnızca serçe parmağına dokundu. Bu onun elini kavrayabilmek için ilk adımdı. Daha sonra ellerinin aynı olduklarını fark ettiler. Elleri, tıpkı bir yaraya benzer gibi aynıydı. Eklemlerindeki çizgiler, tıpa tıp dedikleri kadardı. Adam mektubu poşetine koydu. Kadın çantasına attı. Güzel sohbetlerinin ardından veda vakti geldiğin de adam yolu vapura uzattığı için üzgündü. Belki başka bir dönüş yolu sarılmalarını engellemeyecekti. Yine de elini yolcu etmek için omzuna koyduğunda, kadın dönüp sarıldı. Yanaklarını birbirlerinin yanaklarına değdirdiler. Adam inmek istedi ama yapamadı. Kadın onu tutup çekmek istedi, tutup metrodan almak istedi. Fakat o da yapamadı. Banka oturup suyunu çıkardığında kapılar kapanıyordu. Araç gidene kadar adam dönüp defalarca baktı, kadın gözlerini ayırmadı.


Nihayet uzaklaştıklarında, metro soğumaya başladı. Sanki bu iki insanın birbirlerinin yanındayken yaydığı enerji ortamı ısıtıyordu. Adam mektuplarını açamadan yanından çıkan hediye ve küçük nota baktı. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Kadın mı? Kadın bilinmiyor. Adam daha sonra mektubu açtı. Kadın’ın şiirlerini okudu. Onlar başkası tarafından üretilmiş olsa da adam için kadın tarafından yazılmıştı. Belki yalnızca kâğıda değildir. (Fakat biz yalnızca kâğıda yazıldığını görebiliyoruz) Kadının bahçesine gittiği zaman goncaların yeşermeden solduğunu gördü. Çitlerin üzerine kazılı küçük bir not vardı. Elindeki kasımpatılardan bir tanesini oraya bırakıp 13. Kasımpatını da yanına alarak gitti. Notta, Can Bonomo’nun İki Çocuk şiirinden şu dizeler yer alıyordu: “Uçurtma uçuralım dedik misal hava güzeldi O gün başladı yağmur Durmadı İki paralel çizgi çekti bizi kader Yan yana Ve fakat asla beraber değil.”


hikaye Benim Gerçeğim ağmurun hüznü, toprağın yalnızlığına kavuşuyor; düşüncelerim ise yağmurun damlaları ile toprağa karışıyordu. Hüzün ve yalnızlığı toprağa gömmeye çalışıyordum. Ormanın sessizliğinde, elimde bir bardak sıcak kahve ile izliyordum cama çarpan damlaları, damlaların üzerindeki benliklerimi. Bugün bulutlar benim için kararmış, yağmur benim için yağıyordu. Yüreğimin yansımasıydı onlar benim. Toprağa düşen damlalar ile gelen güzel koku... Ömrümün karmaşıklığı yansımıştı saçlarıma, ne kadar tarasam da her bir tel savaşıyordu birbiriyle. Beyazlarla siyahların savaşıydı bu. Beyazlar bağımsızlığını ilan etmeye çalışıyordu. Buruk bir tebessüm bırakmıştım, bulutların kapattığı güneş gibi. Maya Y Titian, St. Mary Magdalene


Hüznümü gömecektim toprağa, ağlamamak için gülerdim ben. Küçük Deniz, bu halimi görseydi ne düşünürdü acaba? İstediği bazı şeyleri gerçekleştirdim, bazılarını elime yüzüme bulaştırdım. Hayalimdeki meslekten emekli olmuştum, toplumda saygın bir yerim vardı. Ama ben şimdi insanlardan kaçıyordum. Düşüncelerim konuşmaya başladı bu sefer. Her biri başka bir ses, başka bir duyguydu. Dışarıya yalandır benim duygularım. Pembe yalanlardan oluşan bir maskem vardır. Benimle bir bütün olmuş, dışarıdan belli bir olmayan bir maske… Yüzüm gülse de içimde fırtınalar kopardı. İçimdeki fırtınalara gözyaşlarım eşlik ederken yıkılırdı kumdan kalelerim. Çocukken bazen benden farklı çocuklar oyun oynardı. Evet, benden farklıydılar. Bu yüzden almazlardı beni aralarına. Onlar için iyi bir çocuk değildim sanırım. Okulda da böyleydi, yaşıtlarımın istediklerini yaparsam bir sürü arkadaşım olurdu. Yüksek notlarım olursa yalandan saçlarım okşanırdı. Ama bunların hepsi gidince, geriye yine yalnızlığım kalırdı. İnsanları memnun etmezsem hep yalnızdım. Sonrasında bundan dolayı ebedi yalnızlığı seçmiştim zaten. Evim sıcaktı, keşke yuvam da öyle olsaydı. Ev ve yuva kavramı çoğu insana bir gibi gelirdi. Sadece duvarlarının sıcak olduğu bir oda, güzel fakat masada zehir olacak o yemekler ve akşam yapılan tartışmalar… Ev, içinde eylemlerin döndüğü bir beton yığınıydı sadece. Barınmamızı sağlar, bizi dışarıdan korurdu. Fakat yuvamız bizi severdi, yuva bize şefkat gösterirdi. Evin içindeki yuva ısıtırdı bizi, bize değer verirdi. Günümün çoğunluğu okul ve evdeki sorumluluklarımı yerine getirmekle geçerdi. Bahar vakti, geceye yakın bir saat diliminde isem hızlıca bahçeye koşardım. Gün batımı hoş görünürdü, ayın ve güneşin özlemli buluşması... Bahçemizde kendine has kokuları olan elma ağaçlarından bir elma koparır, baharın o ruh tazeleyici kokusunu çekerdim ciğerlerime. Sonra her zamanki gibi hep tek olduğum o parka giderdim. Salıncaklardan birine oturur, zar zor yere değen ayaklarım ile sallamaya çalışırdım kendimi. Rüzgâr gelip bazen yardım derdi bana. Ama o an sadece saçlarıma yardım ediyordu. O zaman kahverengi olan saçlarım ile mücadele ediyor, en sonunda pes ederek rüzgârın dansına bırakıyordum onları. Bu saatlerde tuhaf bir şekilde kimse olmazdı. Asıl bu vakitlerde güzeldi oyun oynamak. Gerçi, herkes benim gibi değildi. Ama bugün benimle aynı olan bir kişi gelmişti parka. Yaprakları kıskandıracak yeşil gözlere sahip, bana nazaran açık renkli saçları ile yanımdaki salıncağa oturmuştu. O da yalnızdı sanırım.


Çocukluğumu isterdim, zihnimin sessiz olduğu zamanları. Sessizlik en büyük nimetimizdi, Rüzgâr hep böyle söylerdi. Nedense hep bir şeylerin değerini, kaybedince anlardık biz insanoğlu. Yağmur sakinleşirken en sevdiğim şeyi yapacaktım. Dışarı çıkıp özgürlüğümü tadacaktım. Yağmurdan sonra doğa çok farklı bir hale bürünürdü. Bağımsızlığını ilan ederdi verimsiz topraklar. Bardağımı cam kenarına koyarak uzaklaşmıştım. Evimin yakınında bir bank vardı. Rüzgâr her zaman orada oturur, beni beklerdi. Bankımıza oturmuş, beni bekleyen Rüzgâr'a bakmıştım. Sıcak gülümsemesiyle beni karşılamıştı. Bazen cidden anlamıyordum. Nasıl böyle umutlu olabiliyordu bu acımasız hayatta? Tanıştığımız andan itibaren hiç tükenmeyen bir umudu vardı. Ne kadar aynı olsak da bu konuda farklıydık. Ben karamsarlık kuyusunda mahsur kalmıştım. “Nasıl her zaman böyle umudunu koruyabiliyorsun Rüzgâr?” “Sadece senin mutlu olmanı istiyorum. Kimsenin bizi yalnızlığa zorladığı yok Deniz, bunu biz seçtik.” “İnsan kendi seçimlerinden dolayı mutsuz olabilir miydi?” O küçük bir çocuk gibiydi, kalbi her zaman saf ve tertemizdi. Kötü diye bir kavram bilmezdi kalbi. Bunca zaman nasıl böyle kalabilmişti, masumluğunu koruyabilmişti? Onun zihni hiç konuşmaz mıydı, sessizliğe mi mahkûm kalmıştı? “Evet… Bunu ben seçtim. Ama Rüzgâr, düşüncelerinden kurtulabilir misin? Onları kontrol edemezsin, değil mi? Susturamazsın onları.” Susmayan düşüncelerim vardır benim. Yalnızlık bile iyileştiremiyordu, bastıramıyordu onların seslerini. “Her şey gibi, bunun da bir ilacı vardır Deniz. Sadece bizim aklımıza gelmiyor, doğru zamanda kavuşacaksındır ona.” “Doğru zaman ne, neydi bunun ilacı, ben hep düşüncelerim ile mi yaşayacağım Rüzgâr? Sadece gerçek yalnızlığı, o sessiz boşluğu istiyorum. Hiç kimsenin olmadığı o sonsuz boşluk... Kimsesizler mezarlığına gitmeden önce yalnızlığım ile biraz mutlu olmak istiyorum. Sadece kendi sırtımı kendim sıvazlayayım, kimsenin içtenlikle okşamadığı saçlarımı, beyazlarımı dışlamadan seveyim.” Benim duygularım Rüzgâr’ın umutlu yüzüne yansımıştı. İnsanlar için iyi birisi değildim. Onun bile suratını asmayı başarmıştım. Dudak kenarları ilk kez aşağıya doğru kıvrılmıştı, kurumuş bir portakal ağacı gibi. Yüreğinin sıcaklığı yansımıştı bedenine. Şefkatli ve sıcak kollarını benim için açmıştı bu sefer. O iyilik meleği gibiydi. Kolları onun kanatlarıydı sanki. Beni kanatları ile sarmalamıştı, sığınmıştım temiz


bedene. Saf yüreğinde kara bir leke bırakmak istemiyordum. Kanatları griye boyanabilirdi benim yüzümden. O gün bile ilk konuşmayı Rüzgâr başlatmıştı, benimle konuşmaya çalışıp üzüntümden kurtarmayı hedeflemişti. Evet, bir nebze de olsa başarılı olmuştu. “Tamam, yeter artık! Parka gidelim mi? Yine o salıncaklarda oturup benimle konuşmaya çalışır, güldürmeyi denersin. Üzgün ve yalnızlığa mahkûm edilmiş benim için nasıl bu kadar çabaladın? İnanamıyorum sana.” “Seni o halde bırakamazdım ben. Çok üzgün duruyordun Deniz. Sanki hiç sevilmemiş, hiç içtenlikle gülmemiştin. Kendini değerli görmüyordun. Hatırlıyor musun? Neden böyleyim diye kendine kızardın. Suç senin değildi Deniz, suç seni anlamaya çalışmayanlardaydı.” Sanırım öyleydi. Bir nebze ona hak verirken siyaha dönüşmeden ayrılmıştım sıcak kanatlarından. En yakındaki çocuk parkına yönelmiştik, hangi park olduğunun önemi yoktu. Sadece eski güzel günlerimiz anıp biraz iyi hissedecektik. Tekrardan çocuk olup, ipek maskesiz dolaşacaktım. Geçici bir vedalaşma yaşayacaktık maskemle. Yüzümde eski yerini alacak olsa bile… Geçtiğimiz ara sokaklar dinliyordu kahkahalarımızı, insanlar tuhaf bakışlarını sadece benim üzerimde gezdiriyordu, yasak bir şey yapmışım gibi. Fısıltılarını duyabiliyordum. Öyle ki küçük bir çocuk parmağıyla beni işaret ederek annesine gösterdi. “Neden bana böyle bakıyorlar? ” “Bilmem, belki de onlara güzel görünmüşsündür.” “Ama beni gösteren çocuk korkmuş gibiydi.” Rüzgâr omzunu silkmişti. İnsanların arasına karışırken yaya geçidinde ışıkların yanmasını bekliyorduk. Işık yavaş yavaş sarıya, sarıdan ise yeşile dönmüştü. Ama biz o beyaz çizgilere bastığımız gibi kırmızı ışıklar beyaz tişörtüme yansımıştı. Karşımızdan gelen araç ışığı umursamadan oldukça hızlı geçerken ani fren sesi ile yere yığılan, Rüzgâr’ın yaralanan bedenine bakmıştım. Hiç kimseyi umursamadan atmıştım acı çığlıklarımı. Çocukluğum, gençliğim… Kanlar içindeydi. “Ne bakıyorsunuz öyle? Arkadaşım ölecek, ne olur yardım edin? Ambulans! Biriniz ambulansı arasın, yalvarırım. ” Duygusuz muydu bu insanlar? Neden heykel gibi dikiliyorlardı başımda? Nasıl sakindiler bu kadar, çok normal bir an mıydı bu? Kimse dinlemek istemiyordu beni, çığlıklarımı duymamazlıktan geliyorlardı.


Neden anlamak istemiyorlardı beni? İstediğim yalnızlık bu değildi. “Arkadaşım… Ne olur! Lütfen onu kurtarın.” Bunlar, insanların duydukları son çığlıklarımdı. Etraf kararıyor, tüm bedenim uyuşmuş gibi hissediyordum. Sanki tüm dünyanın ışıkları sönmüş ve bir karadelikte sıkışıp kalmıştım. Ruhumu sıkıştırıyordu bu karadelik. Korkuyordum. Rüzgâr, neredesin? Lütfen beni kurtarın bu bilinmezlikten. Çağrım çok kısa bir sürede duyulmuş olacaktı ki dünyanın ışıkları yeniden parıldamaya başlamıştı. Gözlerimi yavaşça aralamışken etrafıma bakmıştım. Burası… Bizim tanıştığımız o küçük park ve ben henüz altı yaşındayım. Salıncaktaki beni görüyordum, tek başına. Rüyada mıydım? Yerimden kıpırdayamıyordum, sanırım anılarım gözümün önünden geçecekti. Rüzgâr’ın yanıma gelmesini bekliyordum, eğer tekrardan izleyeceksem o anı. Dakikalardır bekliyordum. Yanıma hâlâ birisi gelmemiş ve ben de onun sesini duyamamıştım. Ama sonra bir şey oldu, küçük Deniz yanındaki boş görünen salıncakla konuşmaya başlamıştı. "Merhaba Rüzgâr, ben de Deniz. Memnun oldum." Boş salıncağa elimi uzatarak havada sanki bir el varmış gibi sıkmış, gülerek sohbet etmeye başlamıştım. Rüzgâr’ı göremiyordum. Nasıl yani ben hiç, onu… Rüzgâr yok muydu? İyi de nasıl olur bu? Aklım ve mantığım bunu kabul etmiyordu. Çocukluğum ve gençliğim yalan mıydı? Ama ben ona sarıldım, sıcaklığını hissettim. Benimle hep konuştu, dinledi beni kimse dinlemezken. İnsanlar… Bu yüzden mi tuhaf bakıyorlardı bana? Diğerleri görmese bile o benim için hep var olacak. Benim için hep vardı, var olacaktı. O benim gerçeğim. Sahi, gerçek neydi? Gerçek herkesin gördüğü müydü yoksa benim hissettiklerim miydi?


ozalak’ın bu sayısını okurken umarız bizim hazırlarken duyduğumuz heyecanı paylaşmış ve okuduklarınızdan en az bizim kadar zevk almışsınızdır. Son olarak tekrardan belirtmek isteriz ki Kozalak Dergisi sizin derginiz. Dolayısıyla, Mart /Nisan sayısı için bize e-mail yoluyla incelemelerinizi, şiirlerinizi, çizimlerinizi, hikayelerinizi veya bu dallardaki edebi çevirilerinizi gönderebilirsiniz. [email protected] Bir sonraki sayıda görüşmek üzere! K @kozalakedebiyat kozalakdergisi.com Kozalak Dergisi


Click to View FlipBook Version