The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by bersankelici, 2020-03-30 11:51:19

Vesait 5. Sayı

İkinci Kış

!

/ @vesaitdergisi
@bauedb





l iNANÇ,
BİLİNÇALTINDAKİ DÜŞÜNCEDİR

"inanç bilinçaltındaki düşüncedir. Bir şeyi doğru kabul etmek anlamına gelir. Kabul edilen düşünce, kendisini otomatikman uygulamaya mtD
koyar." (Bilinçaltının Gücü, Joseph Murphy) Akşamüstü olmuş, yakında güneş batacak. Bana kalırsa Beşiktaş'ın en güzel saatleri bunlar. Hele m
ki deniz kenarından gün batımını izlemek büyük zevk. Gün ne kadar yoğun geçerse
geçsin bu manzarayı kaçırıp eve gitmek içime sinmiyor. Bu nedenle elimde kitabım, sahil kenarındaki bankta oturup okumaya başlıyorum. ;o
Elimdeki kitabı satın alış hikayem biraz farklı aslında. Alışverişten nefret eden ama her nasılsa kitapçılarda saatler harcayan, her kitaba bir fasıl
dokunan ben, yine bir okul çıkışı kendimi burada buldum. Elimdeki bir yığın kitabı taşımakta zorlanınca koltuğa yerleşip keyifle incelememe (/)
devam ettim. Tam o sırada kulağıma hararetli bir konuşma geldi, dikkat kesildim. Bir kadın ve bir adam kitap hakkında konuşuyorlar. Daha
doğrusu kadın konuşuyor, vyadam da ne yapsın eli mahkum dinliyor, belki de dinliyor gibi görünüyor. Konuşmanın dikkatimi çektiğini fark )>
edince kadın bana dönüp bu sefer heyecanlı ve tek kişilik diyaloğuna beni de dahil ediyor: "Bak güzel kardeşim harika bir kitap, kendine bir
iyilik yapmak istiyorsan mutlaka al bu kitabı." diyor ve elime tutuşturuveriyor ve ekliyor, "Pişman olmazsın." Ben de bu kadar övgü alıyorsa
mutlaka bir iş vardır diyerek kitabı satın alıyorum. Bilinçaltı üzerine yazılmış bir kişisel gelişim kitabı... Dürüst olmak gerekirse, "iyi düşün ki iyi
olsun" diyen biri değilimdir pek. Olmak isterdim ama gerçekçi ve mantıksal çalışan kafam buna müsaade etmiyor. Peki sahiden var mıdır böyle
bir şey, yani gerçekten düşünc elerimiz hayatımızı bu kadar etkiler mi? Şüphe ile açıp okuduğum bu kitaba zamanla bazı noktalarda hak
vermeye başlıyorum. Kim bilir belki de yaşadığımız olumsuz birçok deneyim bilinçaltımızla da alakalıdır? Okudukça bazı şeyler beynime işliyor.
Örneğin eski zamanlarda tıbbın yetersiz kaldığı durumlarda 'üfürükçülere' giden halk şifa buluyormuş. Aslında hiçbir sağlık bilgisi olmayan bu
insanlar nasıl oluyor da işileri iyileştirebiliyordu? Bunun sebebi kişinin oraya gidinc e şifa bulac ağına körü körüne inanmasıydı. Böylece
bilinçaltındaki engel ortadan kalkıyor ve bedensel iyileşme sağlanıyordu. Buna başka bir örnek psikolojide de 'plasebo' etkisi olarak tanımlanan
konudur. Belki duymuşsunuzdur kişilere vitamin hapı verilir, aslında söz konusu olan hastalığıyla alakasız bir ilaçtır, ancak hasta bu ilacın
mucizevi olduğuna hastalığına çok iyi geldiğine kendisini sapasağlam edeceğine inandırılır, ardından hastada iyileşme görülür. Antik çağlarda
ise din adamları hastalara bir ilaç verir, uyutur ardından kişilere, uyurken Tanrı'nın onları ziyaret edeceği ve iyileştireceği söylenirmiş. Bunun
sonucunda hatırı sayılır derecede şifa bulan kişi olmuş. Sanırım birkaç ay önceydi, internet ortamında buna benzer bir şey görmüştüm. Beni
hafifçe gülümseten bu olay bilinçaltının gücüne daha da inandırmıştı. Hastanede kanser hastası çocuklara damardan verilen kemoterapinin
dışına süper kahramanların simgesi yapıştırılmış, bu ilacın onlara süper kahraman gücü verdiği söylenmiş. Belki bütün bunlar biraz yalana
girdiğinden etik dışı sayılabilir. Ancak kim ne derse desin bu tür yalanların da söyleyenlerin de sonuna kadar arkasındayım. Kitapta ilgimi çeken
bir başka nokta ise yazarın dediği gibi insanları aslında zihnimizde şekillendiriyor olduğumuz gerçeğiydi. Bir insan hakkındaki düşüncelerimiz
bizim düşüncelerimizdir. Karşımızdaki şahıs bundan habersiz olduğu gibi sorumlu da değildir. Üstelik onun için çizdiğimiz sınırlar ve standart­
lar tamamen bizim bilinçaltımızda yaratılır. Verdiğimiz olumsuz etki sözlerimize yansımasa da bilinçaltı aracılığıyla beden dilimize, ses tonumu­
za mutlaka yansır. Olumsuz bu etki olumsuz sonuçlar yaratır, kişi ile ilişkimizi kötü etkiler. Bunun çözüm yolu sevgidir. Zihnimizde olumsuz
yargılar yaratmak yerine sevgigöstermeye çalışmak muhakkak kesin çözüm olacaktır. Yaşadığımız duygu yoğunluğuna karşıdaki insanın bakış
açısıyla bakmak, empati kurmak gerekir. Böylece imrenme, kıskanma, öfkelenme, incitme gibi davranışlarımızın önüne geçebilir, daha tarafsız
bakabiliriz. Karşıdaki insanın art niyetine, bencilliğine katkıda bulunmamak aynı şekilde karşılık vermemek gerekir. Kendinden ödün veren asla
kazanamaz. Bilinçaltı neyi kurgularsa o şekilde cevap alır. Olumsuz etki olumsuz sonuç doğurur. Bilinçaltı neyi kurgularsa kişi onu yaşar. Sevgi
verirsen sevgi bulursun. Affedersen aslında kendi zihnini özgür bırakırsın. Zaten doğru olanı da budur, doğa da bunu yapar. Eğer elinizi
incitirseniz ödem ve acıyı azaltmak üzere vücudumuz faaliyete geçer. Bir yerimiz eksilince vücut bunu tamamlamak üzere faaliyet gösterir.
Ancak insan affetmek konusunda zorlanır. üstelik öfke ve stresin birçok hastalığın sebebi olduğunu da bilmez. Affettiğinde aslında kendini
affetmiştir. öfkesini geride bırakmış, ruhunu özgürleştirmiş, bilinçaltını serbest bırakmış olur.



1 DOKUNUŞLARIN TARİHİ

"Çanlar... Çanların sesi bugün çok yüksek."

Dışarıda fırtına tüm şiddetiyle devam ediyor, rüzgarın uğultusu çan seslerine karışıyordu. Koca İstanbul, suya yazılmış, dağılmış bir mürek­
kep lekesinden farksızdı. Ömer, pencerenin hemen yanı başında uzaktan akseden yağmurun sesini sustursa
rahatlayacakmış gibi hissetti. "Ne berbat hava... Yağmur kaç saattir aralıksız yağıyor. Sanki gök delindi" dedi. Gözlerini Surp Leon Kilisesi'nin
çan kulesine çevirdi. Mermer bir basamağın ve iyi yontulmuş taştan bembeyaz bir duvarın ona gülümsediğini hissetti. Akasya ağaçlarının
arkasındaki koca kilisenin ona hatırlattığı mazi kendisine bir köşe bulmuştu. Pazar ayini başlamak üzere olduğundan bütün avizeleri ve ışı lan
yakılmıştı; fakat inananların gidişiyle beraber yine sessiz, karanlık, taştan bir heyula olarak bütün gün Kadıköy'ü bekleyecekti. Yine şehrin bir
süsü, gezilmeyen bir müzesi olacaktı. Eşi Sevim'in ellerine bakarken bu ellere ilk dokunduğu anı düşündü. ilk hatıra hemen ardından diğ r
hatıraları da çağırdı. Dokunuşların tarihi birer birer sıralandı. "1 Kasım 1998. Yüzün, ellerin, bembeyazdı. Tuhaf belki ama o beyazlık beni
ürkütmüştü. Sonra ellini bana uzattın, elimi sıktın. ilk dokunuş." ömer'in gözleri bir müddet boşlukta, kendine ve Sevim'e yeni bir yer arar , il5i
dolaştı. "3 Kasım 1998. Seni dün gece rüyamda gördüğümü söyledim. İki kez. ilk rüyada, baş başa, sıcak bir odadaydık ve gece aydınlığı
vardı, yüzlerimiz nemliydi. Sen kısa kollu bir tişörtleydin, galiba ben de. Sana sarılıyordum. İkinci rüyamda da olduğunu hatırlıyorum. Sen
vardın, seni gördüm, birlikteydik ve de, o kadar. 4 Kasım 1998. Hemen yanı başında uyuyakalmışım. Beni öperek uyandırdın. ilk öpücük.
Dudaklarım kupkuruydu, utanmıştım. 5 Kasım 1998. Evden ayrılıp işe döndüğüm gün kapıdan çıkarken seni öpmüştüm. İkinci öpücük. Bu
sefer dudaklarım kupkuru değildi. 13 Kasım 1998. işten izin alıp seni ziyaret etmiştim. Beni kapıda görünce çok şaşırmıştım. Elini, kolunu
nereye koyacağını bilememiştin. Sonra beni yanaklarımdan öpmüş, bana sanki beni senelerdir görmüyormuş gibi sarılmıştın. Ellerini, beyaz
ellerini öpmüştüm. Sonra bir çırpıda soyunmuştuk ... " İki gözü de aynı anda, sanki sözleşmiş gibi yuvasından çıkıp fırladı. Bir süre sessizce
bekledikten sonra bir kabustan uyanır gibi silkindi. Hastalığın pençesinde her geçen gün bir yerinden çürüyen, dağılan bu dünyanın, bu
parçalanan hayatın çocukluğunda dolaştığı dünyayla ne alakası olabilirdi. En küçük fırsatta nükseden illetler, hayatın tüm çehresini yıkıp
yeniden kurmak ister gibiydi. "Herkesin bir gün öleceğinin farkına vardığım ilk anı hatırlamıyorum" dedi. "Küçük bir çocukken çenem
yarıldığında, kan bardaktan boşalırmış gibi akarken de ölüm aklımın ucundan geçmemişti. Sonrasında tüm tanıdıklarım ben uzaktayken öldü.
Onlar yaşamaya devam ediyormuş gibi yapmaya karar verdim. Kimsenin cenazesine katılmadım.

Kabir ziyaretlerinden kaçtım. Böylece ölüm hep uzağımda kaldı. Sonra, sonrasını sen de biliyorsun, ölüm o beyaz önlüklü adamlarca ebedi­
yen yenildi." Sustu, bir müddet dalgın dalgın, sanki kaybettiği bir şeyi ararmış gibi düşündü. Hayatının eksik kalan yanlarını ölümde arıyordu.
Dudaklarında acı bir gülümseme peyda oldu. "Bakkal züğürtleyince eski defterleri yoklarmış" dedi. "Ben de o bakkal gibi oldum, iyi mi?
Güzel giden şeylere rağmen, kendimi içimde hissettiğim koca bir boşluk ve bir başınalık var ülkü; bu beni tedirgin ediyor. Hatırlıyorum da
çocukken geceleri elimi gökyüzüne doğru kaldırıp parmaklarımla yıldızları ayıklar, onun ilahı takibi altında, dünyadaki yerimi yurdumu
bulmaya çalışırdım. Bir ağaç kadar sakin olamadığımdan her arayıştan yeni bir hastalık kapar, bi' nevi hastalığa talip olurdum. Hala değişen
bir şeyin olmaması ne acı?" Sesinin kumaşında bir tuhaflık hissetti. Konuştuğunda sesi kulağına bir yabancının sesiymiş gibi geliyordu. Sesi
yer yer kalınlaşıyor, yer yer titriyor, kırılıyordu. Titreyen eliyle boğazına dokundu. Eli tenine değdiğinde, bir yabancıya dokunmuş gibi hissetti.
Ses telleri tuhaf bir sesle koptu. Dudaklarında peyda olan acı gülümseme yüzüne yayıldı, ağzı tuhaf bir sesle kulaklarına kadar yırtıldı.
Görenler gülüyor zannederlerdi. İnsana öyle bir intiba veriyordu. Her şeyde bir ruh, bir hüviyet ve hayat arayışı, onu hayatta tutan malzemel­
erin artık dayanamayacağı bir hal almıştı. Sevim, Ömer'in acıdan kaskatı kesilmiş yüzünü ellerinin arasına aldı, "Bir yığın düşünce..." diye
mırıldandı. "Bir yığın düşünce, öldürebilir insanı..." Yağmur durmuştu. Denize atılmış bir olta gibi duran gökyüzü sakindi. Ömer, yıllardır
akmayan kanı üstüne düşündüğü bir gecenin hemen ardından gördüğü rüyayı hatırladı. Bir çınar ağacı görmüştü. Çınar ağacı dallarıyla eski
za an padişahlarından 111. Selim'i yakalamış, onun kanıyla kendini suluyordu. Hayatın da tıpkı bir bitki gibi zaman zaman kanla sulanması
gerektiğini düşündü. Sevim'in ellerine dokunurken her dokunuşu kayıt eden belleğinin kaçınılmaz kaderiyle var olması istediğini fark etti.
Her şeyde bir ruh, bir hüviyet ve hayat arayışı, onu hayatta tutan malzemelerin direnci ve hayata dair yeniden gözden geçirdiği her şey şimdi
daha lamlıydı. Vardığı
a fam bütünlüğüyle uzun zamandır hissetmediği bir huzuru içinde hissetti. Sevim'e
dokunmasını istediği göğüs kafesini gösterdi.
Sevim, ömer'in göğüs kafesine, göğüs kafesinin içindeki teller arasında atmakta olan
kalbe dokundu. "Bilmem neden, sana ezeli bir zaafım var'' dedi. "Her dokunuş, her
sevişme burada saklı, dokunuşların tarihi. Şimdi son kaydı giriyorum. 3 Kasım 2019.
Son kez kalbine dokundum."

1 BİR YOLL!N. BİR YERE
VARIŞI GiBi

"iyiyi istemekle kötüyü istemek arasında küçük bir adım vardır." ,,

Gülün Adı, Umberto Eco ::o

Halkın, kitap sayfası değiştirir gibi hükümet değiştirdiği, televizyonda tek kanal devrinin bittiği yıllardı. Yugoslavya'daki )>
savaşın barut kokuları gelmiyordu, ya da mutluluk sıralamasını takdir belgesiyle bitiren ülkeler düğünlerine her ülkeyi
çağırmıyordu. Haberler, haberler... Ama şu an televizyonda "Adam Olacak Çocuk" vardı. Barış Manço; hem Gülpembe'nin CoCrD
hem Domates Biber Patlıcan'ın şarkıcısı programın ilk anından itibaren çocukla çocuk olmuştu bile. Selvi, bir yandan evde
bırakamadığı için çalıştığı eve getirdiği çocuklarını gözünün ucuyla izliyor, bir yandan da telefon hattının çekmesini bekliyor­
du. Defterden bulup işaretlediği numaraları aramaya hazırdı. Hat bir gelseydi... Hat geldi. Halit Bey'in küçük kızı Gülru'yu
aradı. Gülru, her zamanki heyecanlı haliyle bir şeyler anlattıktan sonra ancak aklına geldi Selvi'ye neden aradığını sormak.
Selvi: "Babanızın durumu kötüye gidiyor, hastalığı arttı. Bazı şeyleri unutmaya başladı, beni bile arada unutuyor. Sürekli sizi
soruyor; 'Beni oraya götürsünler!' diyor, başka bir şey demiyor. 'Çocuklar anlar onları çağır.' dedi, ben de aradım." Selvi
sırasıyla aynı şeyleri, Halit Beyin diğer çocukları Gülse ve Ali'ye de anlattı. Her biri istanbul'un farklı ilçelerinde olan çocuklar
toplandılar babaların evinde. Yazar Halit Bey çocuklarını karşısında görünce asık suratlılığını korudu. Tekerlekli sandalyesini
sürüp çalışma masasında bulunan ve birçok önemli ödülün sahibi olan "Ta Uzak Yollardan" isimli kitabını eline aldı, kitabın
kapağındaki fotoğrafı gösterdikten sonra kitabı Gülru'ya verdi. Çocukları arasında babasının yolundan giden yalnızca
Gülru'ydu. Halit Bey, "Ta Uzak Yollardan" isimli kitabını Hollanda'da tesadüfen yakaladığı bir kareden esinlenerek yazmıştı.
Halit Bey S0'li yıllarda diplomat babasının görevi nedeniyle Laheydeydi. ihtilal sonrası babası apar topar çağırılınca Tür,�i-­
ye'ye dönmüşlerdi. Bu romanın kaynağı olan fotoğrafı Laheyde kaldıkları evin balkonundan çekmişti. Fotoğrafta yaşlı
olduğu belli olan beyaz ceketli adam, adamdan biraz daha kısa olan kadın. Karşıdan karşıya geçmek için duruyorlardı
kaldırımda. Laheyin yeşilliği ve kalabalık ağaçları da fotoğrafın büyük kısmında hüküm sürüyordu... Türkiye' e öndükten
sonra dikkatini çekmişti fotoğraf. Böyle olması daha normaldi ona göre. Kırk yaşında çocuk tiyatrosu izlemek gibi değil de
ilkokulda Tolstoy okumak gibi. Fotoğrafı çekerken bir gün bir sergim olur da sergilerim amacıyla çekmişti. Fakat, fotoğrafa
Türkiye'ye dönüp baktığında, o fotoğraf dört cm bir kare değildi. Ya da ona göre öyle değildi. Zira, kaç kişiye anlatabilirdi ki
o fotoğrafın fotoğraftakiler dışında kimse tarafından bilinme�e hi ayesini. Alelade bir durumdu belki de fotoğraf, bir
yürüyüşün sonu veya bir yolun bir yere varışıydı. Çünkü öğrenmiş ve deneyimlemişti ki her şarkının hikayesi dinleyene göre
değişebiliyordu. Belki şarkı yazarı için bile çok şey ifade etmeyen sözlerini bic başkası dinleyince şarkının dinleyene
anlattığı hikaye de pekala değişebiliyordu. Hatta bazı ş r. ılar duruma iyice mübalağ kattığından, dinleyen için şarkının
hikayesi romana dönüşüyor, bazen de uzun metrajlı bir film oluyordu... Fotoğraflar da farksızdı. Fotoğraf karesinde bir kişi
de olsa, fotoğraf karesinde her yer dolu da olsa insa1ı1 l<endisini bir köşeye iliştirebiliyordu. Halit Bey, belki de hayata son
bir bakış olarak gördüğü isteğini, çocuklarına söyledi. Seyahat etmesine sağlığı elvermiyordu.

Çocuklar, doktorlara bütün sorumluluğun kendilerıne ait olduğunu söylediler. Gerekli işlemler halledildikten sonra kendileri­
ni Hollanda'da buldular. Çocukları ile Hollanda'claydı artık. Saçlarını yatırmış, sinek kaydı tıraşını da olmuştu ... Lahey Pasajı
yine kalabalıktı. Sıra halindeki dükkanların kaP.ılarında müşteri çekmeye çalışan insanlar ... Kare camlardan bir fotoğraf
karesinde çıkmaya çalışan birisi gibi gözüke1ı1 gökyüzü ... O gökyüzüne bakıp keman çalan genç kız ... Hayat buralarda yavaş
gidiyordu. Akrep, yelkovana vaktinde kavuşsa bile ... Birazdan da boşalırdı bu kalabalık, herkes evlerine döner ve bir sonraki
günü beklerdi. Bir ara genç bir delikanlı Halit Beyi görünce hemen tanıdı. Babacan tavırlarıyla gençle uzun bir süre sohbet
etti Halit Bey. Gencin abisi Hollanda'da ıçalışıyormuş, anne babasıyla birlikte abisini ziyarete gelmiş. Okurlarıyla çok içli dışlı
olmayan Halit Beyin bu sohbeti çocu larını şaşırtmıştı. Halit Beyin elinde fotoğraf, fotoğrafın çekildiği yeri arıyorlardı.
Hatırlama konusunda yine sıkıntı yaşadığı anlardaydı. Her yerinde uzun dallı söğüt ağaçları olan şehirde, etrafı yeşilliklerle
dolu bir fotoğraftı ... Samanlıkta iğne . ramak deyiminin nereden geldiği arayıp bulunsa buna benzer bir hikaye çıkardı
altından. Halit Beyin heyecanı sür, e de babasının yorulduğu fark edince hava alması için durdurdu arabayı bir otobüs
durağında. Gülru fotoğrafa bakıp li>abasına durdukları yerin fotoğraftaki yere benzeyip benzemediğini sordu. Halit bey uzun

□süre tek başına kitabına arada akıp notlar alarak durdu. Çocukları arka tarafındaki bankta onu izliyordu. Bisikletle işten

dönenler, müthiş soğuk ... Canları sıkılsa da babalarını beklerken etrafı gözlemlemekten başka yapacakları bir şey yoktu.
Gülru elindeki fotoğraf makinesiyle pozların sayısına dikkat ederek birkaç kare yakalamıştı bile. Babası bir ara tıpkı
fotoğraftaki adam gibi gözü ü Gülru'nun gözüne. Ve o zaman son pozu da deklanşöre verdiği talimatla kullandı.





1 DÜNYANIN EN GÜZEL
HATALARI

Her zamankinden daha yorgun hissettiği o gün Sevgi, yine yatağına uzanmış sevilmediğini, istenmediğini, hor görüldüğünü mz
düşünüyor. Hayatında yaşadığı birçok şeyin hata oluğunu düşünüp kendine eziyet etmekten başka bir şey yapmıyordu. Haklıydı -·(/)
belki de. Neler yaşadığını, nasıl hissettiğini kendisinden başka kimse bilemezdi. "Keşke" sadece bunu diyor kendisine. Nerden
bilebilir­di yaptıklarının hata olabileceğini. Risk aldın sen de herkes gibi. Yaşadıklarından nefret ederken anı yaşamayı unuttun Sevgi! ıı(/)
Kendini günden güne mutsuzluğa sürüklerken çevrende senin için çabalayan herkes senden bir adım, bir söz bekliyor. "Evet artık
yüzleşme vakti geldi istemiyorum sizi düşünmek" diyordu fakat buna kendi de inanmıyor hala eski defterleri açıp durmaya devam )>
ediyordu. Lütfen hatalarına takılıp kalma, onlarla barış, sarıl onlara. Şu an yaşadığın pek çok şey kimin sayesinde, bundan haberin I
var mı? Hayattan edindiğin tecrübeler sonunda olduğun yerdesin. "O gün ailemi hiçe sayıp o evden gitmeyecektim! Yapmayacaktım!" )>
demeye devam ediyor. Bırak Sevgi, gençliğini sorgulama. Farkında bile değilsin bugün hayatında olan güzelliklerden. Tek ;:,:::;
düşündüğün eski hataların! O zaman nasıl büyüyecektin sen? Yaşadıklarının seni olgunlaştırdığını kabullen! "Yoluma devam etmek
istiyorum herkes gibi. Kendime zarar veriyorum gün geçtikçe. Ne zaman bitecek bu çile! Ne zaman hatırlamayacağım sizi hatalarım!" ıı(/)
diye söyleniyordu. Yaşadığı onca olayın, yaptığı onca hatanın etkisinden çıkamıyor kafasından atmak istediği onca şeyle baş edemiy­
or, hayatına devam etmekte zorlanıyorken zilin çaldığını duyunca kendisine geldi. Ne yapacağını bilemedi bir anda. Tüm bunları )>
düşünürken kapının çalması, birinin onunla iletişime geçmek istemesi onu heyecanlandırmıştı. Son zamanlarda hayatında kimse I
kalmamışken kapının çalması ona umut vermişti. Yardıma ihtiyacının olduğunun farkındaydı ve ona biri yardım eli uzatmak istiyordu
belki de. Bir yandan aklına bunca zaman yaşadığı kötü zamanlarda kapısını çalan kimsenin olmadığını düşünüyor, kendisini biriyle z
konuşmak için hazır hissetmiyordu." Hayır, açacağım kapıyı! Benimle iletişime geçmek isteyen kim varsa, geri çevirmeyeceğim. Artık
hayata dönme vaktim geldi!" diye içinden geçirip kendinden emin bir şekilde kalktı yerinden. Kapıyı açtığında karşısında dünyanın en
güzel hataları, hata olarak düşündüğü insanlar, yaşadıkları hepsi orada duruyor Sevgi ile alay edercesine ona bakıyorlardı. Yine
istemediği, beklemediği şeyler! Kafası karışmıştı Sevgi'nin. Hem onlarla yüzleşmek ağır geliyordu hem de istemiyordu. "Çıkın
hayatımdan" diye içinden geçirirken korkuyordu. Neden korkuyorsun? Sevgi? Eğer hayatında hiç hata yapmasaydın, girmeseydi onca
insan hayatına, nasıl ulaşacaktın mutluluğa! Dönüp tekrar baktı onlara. Aklına gelenler ağzından dökülürken onlara karşı güçlü
gözükm­eye çalıştığı her halinden belliydi. "iyi ki vardınız. Hepiniz benim için dünyanın en güzel hatalarıydınız." Onlarla yüzleştikten
sonra kendini rahatlamış hissettiğinin farkına vardı. Kapıyı onlara kapattı, artık dönebilirdi kendi hayatına. Yıllardır kafasında dönüp
duran onu rahatsız eden hatalarını çıkardı bir daha geri dönmemek üzere. Peki, değmiş miydi bu kadar takılı kalmaya? Onların
getirdiği güzellikleri düşünmek daha önemli değil miydi Sevgi?
Hatalarının değil tecrübelerinin sana bir notu var Sevgi. "Ben her zaman yanındayım Sevgi. Ben senin hataların değil, hayattan ders
aldığın tecrübelerinim. Belki ileriki yıllarda tekrar görüşeceğiz seninle. Benden yine nefret edeceksin biliyorum artık tek bir hata
yapmaya tahammülün yok. Hayatta başına gelen her şeyin bir tecrübe olduğunu unutmadan yaşa.
Yolumuz tekrar kesişirse tecrübe kazandığını düşünüp devam et. Benimle karşı karşıya geldiğin zaman yıkılmayıp bunlardan ders al.
Tecrübe kazanmak zordur fakat sen şanslısın ki yaptığın güzel hataların sonucunda kazandığın pek çok tecrüben var. Ben olmasam
şu an hayatın neresinde olurdun? Birlikte öğreneceğimiz daha çok şey var şu hayatta."

























1 YAZMAK VE DELİRMEK

Yazmak, delirmenin hem en basit hem de en komplike şekillerinden biridir. Tabii anlatmak istediğim "delilik" burada gerçek anlamda om<;-o·
delilik değil. Burada anlatmak istediğim "delilik" insana yarar sağlayan, gerçeklerin farkına varmasını sağlayan deliliktir. insanın içini
harflerin yardımıyla kağıtlara dökmesidir yazmak. insanı delirten şey de budur. Yazarken içindeki mutluluğu, hüznü, adaleti, vicdanı, �
vahşeti, psikopatlığı görür insan. Biri yazmaya başlar ve yazdıkça yazar, sonunda ise yazının en başından sonuna kadar nasıl
vahşileştiğini görebilir. Bu durum cezbedince daha çok yazmak ister çünkü o vahşetin bir kısmını boşaltmıştır ve daha çok boşalt­ )r>
mak ister. Fakat bu sırada o vahşet duygusu daha da artar. Bunu dengeleyemez çoğu kimse. Bu yüzden kafandaki vahşet bir
yandan azalırken bir onun iki katı kadar da artar. mo
O vahşet duygusu seni ele geçirmeye başlar ve sen bunu dengeleyemediğin için daha çok yazma ve daha çok vahşileşme ihtiyacı
duyarsın. "Mutluluk" için de geçerlidir bu kural. Mutluluk adına yazdıkça daha mutlu olmaya başlarsın belki evet ama bir yandan �
paylaştığın mutluluk azalabilir de. Bu ihtimal da söz konusu. Mesela sevdiğinle yaşadığın mutlulukları yazdıkça, sevdiğinle yaşadığın
mutsuzluklar gözüne batmaya başlar ve bu mutsuzlukları düzelteceğin varsa bile düzeltemezsin. Kendi kendine durum ile alakalı ;o
pranga vurmaya başlarsın. Tabii bu prangalar bir yerden sonra gerçek bir hal almaya başlar ve kendine zarar vermeye başlarsın.
Kendine zarar vermeye başladıkça gerçekleri fark edersin. Gerçekler her zaman acıdır ve her zaman zarar verir insana, insan beynine
ve duygularına. Gerçekleri fark ettirdiği için yarar sağlar insana acı çekmek. Acı çekmek her zaman kötü bir amaca hizmet etmez
yani. Yazmak ile birleştiğinde çoğu şeyden daha yararlı bir hale geleb ilir. Çoğu insan farkında olmadan bu yüzden yazmaya başlar.
Gerçeklerin farkında değildir ve bir an nedense yazma ihtiyacı duyar. Kendinden haberi olmadan gerçekleri öğrenmek ister ve bunu
içgüdüsel olarak yapar. Yazdıkça gerçekleri fark eder, acı çeker fakat bunu yapmaya devam eder. Kazandıkça kendinden kaybeder,
kaybettikçe kendisi adına kazanır. Kısaca yazmak içgüdüsel bir şeydir. Yazmak edebi anlam taşımaz sadece. ilk insanlar da yazdı.
Harfler resimdir, çizgidir, şekildir. ilk insanlar da o zamanlar şekilleri, çizgileri kullandı. Belki de şimdiki bilinçli insanlar gibi gelecek
kuşaklara bir şeyler bırakma amacıyla yapmadılar bunu. Belki de sadece vahşi bir hayvan onlara saldırdığında hislerini duvarlara
çizdiler. Belki de yıldızları, güneşi kısacası yaşamı anlayamadıkları için duvarlara taşlara yazdılar. Onlar da "delirdi" yani. Yaşam
üzerlerine geldikçe daha çok delirdiler. Başka yerlere gittiler, oralarda da "delirdiler'', daha da uzaklara gittiler daha çok "delirdiler''.
Delire delire "yazmak" denen şey buralara kadar geldi. Artık vahşi hayvanları, onlara benzeyen çizgiler yerine harflerle ifade
ediyoruz. Haliyle artık daha iyi, daha belirgin, daha anlamlı ve daha edebi "deliriyoruz". Bu delirmeler artık insanlar için bir anlam
ifade ediyor. insanlar artık sadece duygularını ifade etmek için yazmıyor. Başkalarının duygularını da ifade etmek için de yazıyor
insanlar artık. Başkalarının kendi içinde yaşadığı fakat dışarıya vuramadığı duyguları dışarı vurmalarına yardım ediyor yazanlar.
"Deli deliden hoşlanır, imam ölüden" demiş atalarımız. O yüzden bazı yazarların hep sabit bir hayran kitlesi vardır. insanlar kendile­
rini anlayan birinden hoşlanırlar.
Kendilerini anlamayan bir toplumda, kendilerini tanımadan kendilerini anlayan insanlardan hoşlanmayıp da ne yapacaktı insanlar.
insanların dudaklarından çıkıp kimseye ulaşamayan hatta bazen çıkamayan düşünceleri bir iz olarak sayfalara bırakır yazarlar.
"Sanatçı, toplumun aynasıdır'' klişesi her zaman için olmasa da bu gibi durumlar için doğru olur. Yazarlar "delirme" işini profesyonel
yapan insanlar oldukları için toplum değil, topluma ayna olurlar. "Delirmenin" de adabı ve kuralları var. insanlar birbirine anlatama­
dığı sorunlarını anlatabilseydi dert denen şeyden eser kalmazdı ve yazarlık bazı kişilere değil herkese ait olurdu. Yazmak hiç kolay
değildir. içgüdüsel bir durum olsa da bu içgüdüsel durumu bilinçli hale getirenler "ayna" olab ilirler. Evet, herkes içinden geldiği
zaman kağıt ve kalemi eline alıp saatlerce ve sayfalarca yazabilir fakat bu kadar düşünceyi bir araya getirip bütün bu düşüncelere
bir anlam yükleyip bu anlamı da anlaşılabilir bir dille kullanıp topluma tercüman olan insanlardan biri olmak hiç kolay değildir.
Herkes içgüdülerini bilinçli bir hale getiremez. Bilinçli hale getirenler ise bu işin adabını ve kurallarını çözmüş insanlardır haliyle. Bazı
insanlar bilinçli hale gelse de toplum için tercüman olamazlar. Ya toQlum onElan §Gk a□lamsızdır ya da onun toplum için söyledikleri
anlamsızdır. Şimdi insanın aklına gelen ilk soru 'Bilinçlenmiş iri nasıl olur da toplum için anlams şeyler söyler?' oluyor. Bilinçlenen
biri gerçek manasında bilinçlenmez. Durumu fark eder, yani. Durumun farkına vardığı için "bilinçlenmiştir:', deriz. Evet, toplumun
derdi, tasası, sıkıntısı olduğunu anlar fakat buna çözüm üretecek kabiliyete sahip değildir. Bu yüzden insan toplum için bilinçlen­
meden önce kendi için bilinçlenmelidir. 'Deli mek' bu yüzden bu kadar kolay değildir. "Delirmek" binlerce yılın sonunda birikimi olan
bir tanımdır. Binlerce yıl içinde milyonlarca insan 'delirmeye' çabaladı, uğraştı. Bu milyonlarca insan sayesinde bu işil'l kuralları,
adabı ve gerekenleri b elirlendi. insani r binlerce yıl içinde biriken bir tanımı daha kendinin bilincinin farkında varmadarı çözmeye
çalışıyorsa "Yüzemez yunuslar çayla içinde" cümlesindeki yunus olabilir ancak. "Delirmek" gerçekten sağlık problemleri olanlar için
kullanılamaz. Kendini sadece toRlumun çaresi olmak için feda eden insanların sağlık problemleri yok, evet ama bir insan �endine
yararı olmayan b ir sy__e 1/:arar sağlamaya çalışıyorsa büyük ihtimalle 'deli' denir ona ki haksız da sayılmazlar. Bir insan nedelil kendine
yarar. sağlamayan bir şeye yara s ğlamaya çalışıp bütün ömrünü ona adasın ki? Resmen delilik bu! Yazarlar ve yazılar için değil
tabii ki. Onlar için bu yapılması gereken eYı. Onlar için fayda sağlamak bir yaşam b içimi. Kendisinin bütün ömrünü sadece bir. tutam
fayda sağlamak için feda eden insanlar "deliöı ler''. özetle "Yazmak nedir?" derseniz size vereceğim cevap 'Yazmak bir nevi deliliktir'
olur.

1 DİKEN

Yasağın çiçekleri büyüyor içimde. Çiçeklerden önce dikenleri büyüyor. Yasağın dikenleri deliyor içimi. Sonradan kabul­
lenilmiş bir bahçeyi yeşertiyorum içimde. Unuttuğum hatalarım baş gösteriyor topraktan. Etrafını çevirsem de taşıyor­
lar sınırlarından. Güneş görmeyen yerlerimde birikenlerden kaçamıyorum, ayaklarıma dolanıyorlar. Beni ele geçirmeye
hazırlanan bahçemin çiçeklerine kapatamıyorum gözlerimi. Hissettiğim o duygu aklıma gelince kaçamıyorum. O tek
saniye tüm dikenlere bedel oluyor, adını koyamıyorum. Yasak olmanın hazzı mı bu? Her yasak bu kadar güzel mi
gülüyor insana? Düşündükçe kaçmak, kaçtıkça daha çok kalmak istiyorum. Kalamıyorum, kaçamıyorum. Dikenler
canımı acıtmaya başladı, ben hala gülüyorum. Hatıralarla dolu bir bahçem olduğuna şükrederek gülüyorum. Ben
güldükçe güneş görünüyor yukarıdan, yırtılan derimin acısı soğuyor, akan kanlar yaşam suyu olmuyor artık bahçeme.
Güneş göründükçe yasakların ışıldadığını sanıyorum. Güneş gözlerime de vuruyor, gözlerimi kapatıyorum. ışıldayan
yasaklarımı öpüyorum. Gözlerimi açsam bahçemi görebilecek miyim bilmiyorum. Koşamıyorum, kaçamıyorum. Güneşle
gülen hatalarıma sarılıyorum. O tek saniye için tüm gülüşlerimi feda ediyorum.

-ki çocukça bir cesaretin ekidir

Muhatapsız bir mektup bu
Cümleler benim zihnimde mi yoksa senin kalbinde mi?
Fısıldayacağın kelime beni öldürecek mi?
En iyi sen bilirsin ki
Tüm anneleri utandıracak kadar çok seviyordum seni
Şimdi bırak gideyim sen de öyle sev beni
Hisset acımı deniz gören yerlerinden
Rü)(alarda ölmek nedir iyi bilirsin sen
Rüyalarında öldür beni
Bırak ö eyim yıldızlara yakın yerlerimden
Tavşanlarla
Ben öpmedim ki
Ben baktım sai::lece
Yıldızları saydım
ölen tavşanları yıldızlar sandım
Denizin üstünde yansıyan her ışık ürküttü beni
Bazı hayatlar oralarda söndü sandım
Dokunamadım ateşine
ısınamadım
Titreyen ellerime bakıp korkuya
Sence ben hiç korkar mıydım?
Karanlıktan korksam kal /i e sığınır mıyd m?
Işıklar yakmaya çalışır. mıydım içinde?
Yıldızlardan söz açar ıydım?
Dudaklarından şa ap akan bir kadını sevdin sen

Pişmanlıklarını �oynunda sakla
Kalbinde yaşa� l3eni
öpme, kokla a ağlama
Bitmemiş bir suıkastın kurbanlarıydık biz
Birbirimizi öldürecektik
Şimdi sırası değil ama
Biliyor musun?
Zaten her şekil














Click to View FlipBook Version