vesait
ÜÇÜNCÜ KIŞ KÜNYE
Kimlik temasıyla hazırladığımız birinci kış sayımızın künye yazısında ‘’Tüm dünyayı etkisi
altına alan salgın dolayısıyla…’’ diye bir cümle kurmuştuk. Pandeminin ilk aylarında hazırla-
mıştık son sayımızı. O zamanlar içinde bulunduğumuz koşulları anlatmak için daha uzun
cümleler kuruyorduk, çünkü yabancıydık. Ve umuyoruz ki yabancı kalmaya devam edip,
aramızdaki mesafeyi iyice açarız… Anda olmanın bilincine varmak için, yaşamanın güçlü
hissi için, yabancı olmamamızda fayda olan bir konu var: üretmek. Hiç şüphesiz, bu dönem,
üreten insanların maddi manevi zorluklarla karşılaştığı bir dönem. Ve bilindiği üzere üret-
mek bir yol, tüketmek ise varmak. Jean Baudrillard’a göre tüketim toplumunda gerçek
ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçların arasındaki ayrım kalkmıştır. Ve nihai amaç ayrıcalık olmuştur.
Kaynakların, fikirlerin hatta insanların bile tüketildiği günümüzde, Vesait Dergisi olarak, biz
yine üretmeyi seçtik. İlk sayımızın çıktığı 2017 yılından bu yana dönen dünyada
yaşadıklarımızın verdiği coşkuyla hep bambaşka temalarla, bambaşka söylemlerle oluştur-
duk sayılarımızı. Şimdi o bambaşkalıkların bizi sürüklediği dönüşüme ve dönüşümü ifade
etmek için ihtiyaç duyduğumuz bağımsızlığa, özgür iradeye yer verdik sayfalarımızda.
İnsanın içi, yani özel anlamda iradesi, üreterek dışa vurur kendini. Pandemi adı verilen
kafese kısıldığımız zamanlarda üretirken insan, bir çeşit dönüşüme uğradığı duygularına ve
düşüncelerine doğru bir keşfe çıkar. Yaşamımızda bir hareket yokken ve yalnız kaldığımız
zamanlar daha çokken kendimizi dinler dururuz. Bağırmak isteriz bağımsızlığımızı, dönüşen
değerlerimizi, irademizin özgür yanlarını. Bu bağırışta vardığımız yer aynı noktalar olsa da,
farkına varmış oluruz bizin ve bizden ötedeki dünyanın.
Düşünmeye yönelten her sayımızın yanı sıra bu sayımızda çok daha derinlere dalalım iste-
dik. Çünkü bu kavramların derinliğine ulaşırsak, üretimin hazzına varmak daha da tatlı ola-
caktı belki. Biz bu hazza vardık, karar sırası sizde. Üçüncü Kış sayımızı incelerken kendi
keşfinize eşlik etmenizi umuyor, iyi okumalar diliyoruz
YAZI İŞLERİ EKİBİ
Emir Görpüz
Yunus Emre Hasbek
Bengisu Özkes
Abdulmecit Ceylan
Fırat Abdullah
Beria Rana Aktaş
Betül Mazı
Beyza Ersan
Çiğdem Pehlivan
İç Dizgi, Mizanpaj ve İllüstrasyon: Nazlı Kocaçınar
Kapak Tasarımı: Sinan Azizağaoğlu
Web Tasarım: Berşan Kelici
Teşekkürler: Dr. Kenan Sayacı, Tuğba Kıral Özkan, Ömer Batuhan
Özmen, Ece Günbay Kazım Balsarı ve Bahçeşehir Üniversitesi
Edebiyat Kulübü Üyeleri
vesaitdergisi
ihsan Oktau anar
PUSLU KITALAR ATLASI
Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg'u göremesen
de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç
olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları,
çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yap-
mayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri
ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam
Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?"
EmrE Koç
İRADESİZ İNSAN
“Şiddet eylemleri bilgi ateşinde yakılmalı.”
– Mahatma Gandhi
Onlara suçlu demeyin, cahil deyin. Yine kansız diye nitelendirmeyin,
duygularından yoksun deyin. Çünkü cehalet ve kendini bilmezlik,
yasalarımızda yazan tüm suçlardan daha ağır bir ceza ve kişiyi diğer
bütün hakaretlerden daha da sert bir biçimde aşağı kefeye koyar.
Son günlerde, insanlar olarak adalet, özgürlük ve irade serbestisi gibi
bazı kavramları yanlış anlamış olabileceğimizi düşünmekten kendimi
alıkoyamıyorum. Hayatta her istediği şeyin vakti geldiğinde gökten zem-
bille düşeceğine inanan, kendilerini bir birey olarak kabul etmenin her
istediklerinin derhal yapılması olarak algılayan insanların varlığı, belki de
hiç bu kadar tehlikeli olmamıştı. İnsanlar sonsuz bir umursamazlıkla,
“kapağımızı bir yere atalım yeter” ya da “şunu da mazur görelim nasıl
olsa doğru olan budur” mantığıyla kendi iradelerini ve başkalarının hak
ve özgürlüklerini öylesine hiçe sayıyor, öylesine iğrençliklere imza atıyor
ki oturup hayretler içerisinde bakakalıyoruz. Her gün ayrı bir vahşet
haberini gazetelerde okumazsak sanki bir şeyler eksik gibi geliyor.
Belki de Gülten Akın’ın “İlkyaz” şiirinin dizelerinde belirtilen insana
dönüştük çoktan da haberimiz yok:
Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para, para, para
Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga, kavga, kavga
Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga
Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde
- Bilmiyoruz neden kavga –
Pek tabii zaman zaman sual etmişsinizdir siz de: Niçin bültenlerde güzel bir
haber görmemekteyiz? Bunun kanaatimce mutlak bir cevabı vardır. Sözüm
meclisten dışarı, kişiler kendilerinin kontrollerini çoktan kaybetmiş, cehalet um-
manında adeta bir kayık gibi dalgalar nereye sürerse oraya gitmektedirler. Aşık
Mahsuni Şerif’in de söylediği gibi “Han sarhoş, hancı sarhoş / Yolda yabancı
sarhoş”. Kişiler kendi özgürlüklerine giden yollardan sapmışlar ve kendilerine
dayatılmakta olanları (gönül rahatlığıyla hem de) benimseme yoluna gitmişle-
rdir. İnsan denilen bu saz parçası, kendisinden adeta medeti kesmiş ve başka-
larının müziğini çalmaya heveslenmiştir.
Babamın 6 sene önce somut olarak yanımdan ayrılmasıyla, hayatın bu zamana
kadar görmemiş olduğum yanlarını da görmeye başladım. Duygusuz insanlar-
dan tutun, tüm kararları sizin vermek zorunda olmanızın yarattığı strese kadar
kendimi kişinin benliğini oluşturmasında etkili olan bir eğitim sürecinin içinde
buldum ve özellikle iki senedir savunmakta olduğum savı inşa etmeme
yardımcı oldu: Kişinin öz benliği, sahip olduğu malvarlıklarının tamamından
daha kıymetlidir. Kişi, kendi iç dünyasının sınırlarını bilmeden kendi hedeflerini
kurmadan kendisine de bir başkasına da fayda sağlayamaz.
Bugün bireyler kendilerine, hiç tanışmadığı kişilerden daha da yabancı haldedir
resmen. Herkes başkalarının sorunlarını çözmeye soyunmuşken kaç kişi her
güne mutlu başlıyor ve (duygusal açıdan) istikrar ile mutluluklarını, hayatta
karşılaştığı her zorluğa karşı sürdürebiliyorlar? Kim kendisinin
hudutlarını tam anlamıyla bildiğini öne sürebilir?
Bunu çok basit bir örnekle açıklamak gerekirse; günümüzdeki olaylara karşı
pek tabii vicdanı olan herkes şöyle böyle tepki veriyor, şikayetler sunuyorlar.
Peki kaç kişi hakikaten bu sorunları çözmek için harekete geçiyor? Değerli
okuyucular, size şunu söylemek isterim ki, insanlar zaten kendi benliklerine
bütünüyle sahip olabilirlerse kendi dünyalarında bir adalet duygusu tohumlarını
ekebilirlerse sorunların büyük bir çoğunluğu zaten ortadan kalkacaktır.
Peki insan kendisini nasıl tanır? Yapılması icap eden hakikaten de ayna karşısı-
na geçip ben bunu seviyor muyum diye sormak mıdır? Hayır tabii ki. İnsan
kendisini, hayat tecrübesi ile tanır. İnsan bir şeyleri okudukça izledikçe ve dahi
diğerlerini dinledikçe tanır. İnsan düşündükçe ve hissettikçe var olmaya devam
eder. Hayata sevgi dolu bakmak şart değildir; pek tabii karamsar bir birey de
âşık olabilir. Ancak asıl mühim olan kafalarımızdaki göstermelik duvarları
aşabilmektir. Ancak, ufku geniş olanlar aleladelikten ayrılabilirler. Hayat
hakikaten de cesaret işidir.
Bugün Türkiye, ne yazık ki, tecavüz, cinayet, türlü türlü ahlaksızlık ve cehaletin
merkezi konumuna gelmektedir. Rica ediyorum ki bunu bir vatanı aşağılama
olarak algılamayınız, aksine bu bir feryattır. Hepimizin birincil amacı refah
içinde yaşamak için bir şeyler yapmak olmalı. Unutmayınız ki muasır bir
medeniyet olduğumuzu iddia etmemiz, bunlar için kanıt göstermemiz şartını
da beraberinde getirir. Kanıt çok açıktır: bireylerin kendilerini yetiştirip
yetiştirememesi. Eğer ki bireyler kendilerini tam anlamıyla yetiştirememişlerse,
nasıl diğerlerini yargılayabilirler? Ne münasebet denir evvela! Kişiler kendi
adaletlerini, hukuk kurumu varken ne diye sağlayamaya çalışırlar? Hukuk da
bireyler aracılığıyla dağıtılıyorsa da bizlere düşen, bu noktada kendi
iktidarımızı sağlamak değil benliğimizi tanımak, irademizi sağlamlaştırmak
olmalıdır. Yoksa şüphesiz cehalet ummanında savrulan umutsuzların sayısı
daha da artacaktır. Unutulmasın ki, kendini tanımayan insan en çok
kendisinden korkmalıdır. Zira tehlikeli olmaya en yakın aday kendisidir.
Murtafa Türkan
BİR KAYA PARÇASI
Bir ada, hatta bazı küçümseyen gözlerin nezdinde kaya parçası olduğunuzda,
nizamını kimsenin içine nakledemiyormuşsunuz muamelesi görürsünüz.
nsanların gönlünde ve dilinde kurulma, zihnini yaratma bahtiyarlığını tatma
hakkınız olmaz. Mutlak surette siz, insanın dilinde tecelli edersiniz. İnsan sizin
kaleminizi kullanmaya karar vermiştir. Onun zihni ve yüreği hazır olduğunda
irfan yolları açılır. Meşe ağaçlarının haddine midir altındaki fideleri yıldırımlar-
dan, doğanın musibetlerinden korumak! Yumurta kendini yumurtlayacak
tavuğu hayal edemez, derler. Halbuki ben hep aksine inanmışımdır.
Belki doğa yasaları dediğimiz şeyler bile zorunlu değildir ama zorunlu hâle
gelebilir. Gerçeğin, hatta çekinmeden söyleyeyim, hakikatin, hep kışkırtan
yanını dillendiririm. Sanki bir yerlerde zihin dünyasını çekip çevirmemi bekley-
en başkaları varmış gibi hissederim. Bunun öyle ya da böyle, bir gerçeğe
tekabül ettiğine de eminim. Yaşamın tüm büyüsünü bozup onu bilgiye indiren
insanlar var ola dursun, ben her gün, hayatında büyü kelimesini hiç duymamış
insanların dünyasına misafir olurum. Yassı bir kaya parçası olarak çıkarım ken-
dini tabiatla insanın acayip bir terkibi zannedenlerin karşılarına, öylece duru-
rum. Yanımdaki sivri burunlu ada, İstanbul’un sokak köpeklerine mezar
olduğunda da öylece durmuştum. Tıpkı mehtap alemlerinin dilsiz şahid old-
uğum gibi yine dilsiz, yine şahit kalmıştım. Bu, geriye çekildiğim anlardan
biriydi. Evet, geriye çekildiğim, bir köşede sessizce beklediğim anlar oldu
onları da anlatırım.
Kuvarsit kayaçlardan olma kollarımın üstünde kim bilir kaç mahkûm, kaç şair,
kaç yolcu durup düşünmüştür, bir iradeleri var mı diye, cevap hep aynıdır:
“Olmadığına inanmak, mümkün mü?” Elli iki bin metre karede, hep aynı
cevap… Hepsini de hatırlarım. Hiçbirini unutmam. Bizans devrinde siyasi
mahkumlara bir hapishane, saray mensuplarına menfa, mütedeyyin insanlara
manastır olduğum günlerden bugüne, yaşadığım her şeyi, aklımda tutarım
Şimal kıyımda, yanaşmaya müsait o sahil kısmında kaç balıkçının hayatını
değiştirdiğimi bir ben, bir de onlar bilir. Her mevsim yanaşmaya elverişli iskel-
eler yapıldıktan, hatta bir mahkeme salonuna çevrildikten sonra da insanların
hayatlarını değiştirmeye devam etmişimdir. İnsanlar mütekâmil liman etütleri
yaparlarken boş duracak değildim ya… Bazen geri çekilsem de gözlerden
ırakken bile bir yanım hep çalışmaya, diğer nesnelerle iletişim kurmaya devam
eder. Bunu Sir Henry Bulwer’nin şatosuna sorabilirsiniz. Gerçi tek soyulan siz
değilsiniz, önce define arayanlar, sonra müteahhitler tarafından az soyulup
soğana çevrilmedim. Her şeye rağmen kulak verenler terennüm eden anıları
duyacaktır. Mesela Vasil’in mırıldandığı şarkılar hala kulaklarımdadır. Vasil’i bilir
misiniz? Onun hayatı acıklıdır. Cihan Harbi’den hemen sonra Heybeliada’dan
Vasil isimli bir çoban, adalıların koyun ve keçilerini burada, kuvarsit kayaçlar-
dan olma kollarımda bakmaya başlamıştı. Ölünceye kadar burada misafirim
olan bu adam, adadaki ayazmadan faydalanır, balıkçıların getirdiği nevale ile
geçinirdi. Hay ve huy âleminden uzak, Robinson hayatı sürmüş bu adamın hali,
rahmetli Gazi Paşa’nın da dikkatini çekmişti. Akıbeti meçhul kaldı. Belki
uyuduğum, belki de geriye çekildiğim bir vakitti, bilmiyorum. Gazi Paşa’ylahiç
görüşebildi mi, maaşa bağlandı mı, arayıp soranı oldu mu? Kimse bilemedi.
Adaya gelen çapulcuların tecavüzüne uğradığı söylendi. Asırlar boyunca
metruk ve harap vaziyette kalan, martılarla balıkçılara melce, maceraperestler-
le çapulculara uğrak yeri olan bu kayalar, ihmal edildiğinden, hikayelere ve
üniversite kürsülerine hakkıyla taşınmadığından, bu kayalarda yaşananları
hiçbir zaman bilemeyeceğiz. En nihayetinde, bir kaya da bazen geriye çekilip
arkasına yaslanabiliyor. İşte o zaman, bir tanık da kalmıyor.
Hâlbuki arkama yaslanmadığım zamanlarda yalnızca üstümde değil, çevremde
olup bitenleri de görürüm. Mesela İbrahim ve Ahmet’in bir hikayesi beni hâlâ
güldürür. İbrahim Çallı ve Ahmet Refik bir zamanlar can ciğer kuzu sarmasıy-
dılar. Çallı, Ahmet Refik'e "Üstad", Ahmet Refik ise ona "Tanrım" diye hitap
ederdi. Bir gün bozuşunca görüşmez oldular. Bu olaydan sonra Ahmet Refik,
her sabah evinin bahçesinde palamut balığı bulmaya başladı. Sordu, soruştur-
du. Sonunda palamutların her akşam hava karardıktan sonra Çallı tarafından
bırakıldığı anlaşıldı. Her ikisini de yakinen tanıyan bir zat gidip Çallı'ya bunun
sebebini sorduğunda "Ben onun tanrısıyım; darıldım diye rızkını kesemem ya!"
cevabını aldı. Bu olayı bana darılmayacaklarını düşündüğümden sizinle pay-
laşıyorum.
Nazlı Kocaçınar
Dinince dinlesinler. Yoksa moda koyundan açılan sevdalıların,
sandallarını akıntının ekseriya bu yassı kayaya sürüklediğini mi
anlatmalıydım? Onu da belki 1946 yılının Ağustos ayında beni
ziyarete gelen Mehmed Bey size anlatır. Sakın bana “Hayırsız sen
de!” demeyin. İşte ben böyle zarif, böyle centilmen insanlar tanıdım.
“Seine Nehri” diyemeyip “Siz Nehri” diyeninden tutun,
Moğolistan’ın başkentini söylerken “A edersiniz Ulan Batur”
diyenine kadar… Şimdi böyle insanları ara ki bulasın. Serüvenimi
böyle insanlara hasret tamamlayacağım. Hasret, hamile bir kelime!
Şimdi başlasam, kim bilir nelere gebe!
BENGISU ÖZKES
TUTARSIZ MONOLOG
Bugün, muhtemelen daha önce hiç tanışmadığım sürme gözlü birin-
den, benliğimin tam da başlangıç noktasına değin uzanacak ve bu kez
yalnız kendim için düşünmeye zorlayacak basit -gibi görünen- iki
cümle işittim:
“İnsan, öz saygısına sahip çıkmalıdır. Şayet olur da bir vakit, kendisine
duyduğu o bizatihi saygınlığı yitirirse, elinde ve avucunda tek bir
noksan kalmamış demektir.”
Sözlerin sahibini açık edemem elbet, lakin başta pek de kale alınası biri
olmasa gerekti. Ancak yol boyu öylesine düşündüm ki söylediklerini,
bir noktadan sonra kendimi kendim ile koskoca bir çıkmazın tam içinde
buluverdim.
Şimdiye kadar ruhuma dokundurduklarım da neyin nesiydi?
Sadece kalbimin değil, melül ve bir o kadar kızgın gözler ile bir yerle-
rde beni izlemekte olan her bir hücreme, elde ettiğim her fırsatta
acımasızca zarar veren, onların kötülüğünü isteyen sahiden ben miydim
?
Yaraları henüz kapanmakta iken onları dışarıdan bir o kadar kusursuz
göstermeye çalışan ve yeni hasarlara korkusuzca kucak açan, peki?
Zihnimi hayretle meşgul eden sorularıma her an bir yenisi eklenirken,
sonunda hepsi tek bir suale çıktı: “Kendimi seviyor muydum?”
Sonsuz özgüven ile baskın yanımın sesini duyuverdim: “Kendime
bayılıyorum!”
Oysa, derinlerimin dahi ötesinde, varlığından ilk kez haberdar olduğum
biri vardı ve belli ki ürkekçe elini çırptığı sırada bana bir şeyler haykır-
mak istiyordu
Nazlı Kocaçınar
O, duymaya hazır olmadığım biriydi; ben ise, mutlak neticeler arasında
kaybolup giderken sorularını kat-i surette yanıtsız bırakacak bir belirsizliğin
ötesine geçemezdim.
Onu erken mi fark etmiştim?
Yoksa, gönlünü almak için çok mu geç kalmıştım?
Aslında, hayatımı değiştirmek ya da mutlu olmak için vaktin asla geç
olmadığını sevdiğim bir sinema oyuncusu olan Jane Fonda’danöğrenmiş-
tim.
Mutlu olduğumu düşünüyor ve içimdeki acıları sustururken bunu bağırarak
dış dünyama tekrar ediyordum.
Neticede, kalpte ve zihinde sonsuz saadet duymanın belki de en kolaya
kaçan yoluydu bu; bir gün sözcüklerimin benliğimde vadesini doldura-
cağını ve bir çığ gibi dış dünyama yığılacağını bilerek, yükseklerde bir
yerlerden çaresizliğimi izlemek isteyerek kendimi tanıma yolculuğunda ilk
cesurca adımımı atmış oldum.
ÇÜNKÜ YAŞAMAK GİBİ
BİR ŞEYDİ YAPTIĞI
‘’İz bırakmaz insanı. Hiçbir iz bırakmadı beni.’’
– Birhan Keskin
Kamera olaydan uzaklaşıp gökyüzüne doğru çevirilince anladı filmin bittiğini
Behra. Yıllık izne çıkmıştı, bir haftadır evdeydi. Her anını dolu geçirmek fikri
aylardır aklındaydı. Kafasındaki disiplin fabrikasında her gün bir subay onu
çağırıyor, günlük emirlerini veriyordu. Ne hâkî yeşili giyiyordu ne de saçlarını
kazıtmıştı. Ama emirleri almaya devam ediyordu: ‘’Uyan, koş, oku, yaz, çiz,
gez, öğren, izle, uyu!’’ Yapmak zorunda hissediyordu, evet dediklerine hayır
diyebilme ihtimali onu korkutuyordu. Telefonu çaldı. Arayan numara sabit hat
numarasıydı. Telefon zil zil çalarken numaraya bakıyordu Behra, sonu ‘’19 97’’
idi. Adem’in çalıştığı şirketin numarası olduğunu anladı. Pintilikte son nok-
tasın Adem, dedi. Epey güldü. Telefonu açtı: Adem Bey, dahili hattı meşgul
etmeyin lütfen, dedi. Bir kahkaha patlattı. Yine günlük gülme ihtiyacını kendi
başına gidermişti. Bir dakika sonra sokağın köşesindeki taksi durağında
buldu kendisini Behra, bir buçuk dakika sonra da az önce öğrendiği adresi
tarif ediyordu taksiciye. Arayan kişi Adem değil, Adem’in çalışma arkadaşıy-
dı, Adem’in menenjit geçirdiğini (.......) Hastanesine kaldırıldığını söylemişti.
Yol boyunca ne senaryolar yazdı ne filmler yönetti kafasında. Başı o yüzden
mi ağrıyordu sürekli, diye sordu, ağladı. Ah Adem, hiç dinlenmedin hiç, dedi
ağladı. Diyemedin bir hayır, müsait değilim diyemedin kimseye, hiçbir
meşguliyetine, dedi ağladı. Hiç dinlemedin beni hiç, dedi, ağladı. En büyük
derdi de buydu ya zaten. Hastaneye geldi, telaşla acile girdi, orada
olmadığını öğrendi. Uzun merdivenleri kısa sürede çıktı, sonunda buldu.
Yoğun bakımda olduğunu öğrendi. Demek ki filmlerdeki gibi olmuyormuş,
dedi, hekim yolda kalbinin durduğunu alelade bir şeymiş gibi söyleyince,
gerçeğin alıştırılacak bir tarafının olmadığını anlayınca. Adem yaklaşık bir
hafta uyutuldu. Uyandığında doktorun virgülle ayırdığı cümlelerden birinde
gizli olan o sonuçla karşılaşıldı: hafıza kaybı. Geçmiş olsun cümlesi; hastala-
nan yakının olunca pek ağır geliyordu, anladı bunu, kendine yedirdi ama yine
de ağladı. Bir bebeği vardı artık Behra’nın, eşi Adem. Adem’in annesi de
Behra’ydı artık babası da, eşi de Behra’ydı ustası da. İnsani duygular, tam
anlamıyla mutlu olamadığı evliliğinin geldiği durumu ona işaret ediyordu,
şahtı şahbaz oldu cümlesi geçip duruyordu kafasından, her ziyarete gelen
merhaba der gibi geçmiş olsun, iyi günler der gibi sağlık olsun deyi
giderken.
Kayıptan önceki Adem, taraflı mahkemesinde yargılamayı çok severdi herke-
si ve her şeyi, sınırlar çizmesi gereken yerlerde boşluklar bırakmayı ve bir
güzel söz söylemeyi eksiklik olarak gören birisiydi. Kimden duyduğu belirsiz
olan, insanlara yüz vermemek lazım, sözünü kendine birinci cümle edinmişti.
Olmak istediği kişi olamamıştı bir türlü, fark edememişti olmak istediği
kişinin ona uymadığını ve bilmeyi erteliyordu olduğu kişiden de mutlu
olabileceğini. Bu hafıza kaybının geçici olabileceğini de söylemişti doktor
bu sebeple eşini hatırlama ihtimali vardı. Adem’in şirketinden arandıktan tam
on gün sonra televizyonun karşısındaydı yine Behra, bu sefer uzanmıyordu.
Masadaki misafir hatırası kuru pasta ve meyve suyu ile bakışıp duruyordu.
Adem ise yanında hiç konuşmadan duruyordu. Behra çaresizdi. Beklemek
dünya dışında hayat belirtisi gibiydi Behra için. Arayış sürüyordu. Telefondan
arayan arkadaşlarına bant kaydı gibi hep aynı cümleyi kuruyordu: Bir be-
beğim var onun başındayım. Behra’yı artık tanıyordu Adem. Evdelerdi
ürekli. Behra bu sefer arkadaşlarına değil kendisine söyledi o cümleyi:
Bir bebeğim var, onun başındayım. Bir saat sonra Adem’in elinden tutmuş
bir şekilde yolda buldu kendisini. Plansızdı, bugün ajandasında kayıtlı falan
da değildi. Zaten bir aydır tarih ilerlemediği gibi saatleri de durduruyordu.
Düşündü durdu, hayattaki tek kusur Adem’in hafıza kaybı ve daha önce
yaptıkları olamazdı ya... Ya sürekli bu eski kusurlara sayıp sövecekti ya da
sıcak evi terk etmeyi bilecekti. Kötülükler sonradan mı öğrenilirdi, yoksa
realistler haklı mıydı, insan doğası kötü müydü... Behra insanların doğuştan
iyi olduğuna inanmak istiyordu. Adem de yeni doğmuştu. Adem’le her gün
uzun yürüyüşlere çıkıyorlardı. Bunları yazmaya karar verdi, her güne de bir
fotoğraf koyacaktı. Zira -hekimin dediğine göre- bir gün hatırlayabilirdi
Adem her şeyi, işte o zaman bu notlar ilk okumaları olacaktı.
Nazlı Kocaçınar
Altıncı Gün, Defterin sol köşesinde bir fotoğraf. Adem ile yürüyüşteydik.
Birkaç gün önce ona anlatınca hatırladığı yakın arkadaşı Seyit telefondaydı. İki
dakika kadar konuştuktan sonra kapattı telefonu. Konuşmalardan anladım
Seyit bir yere çağırıyordu onu. Ne oldu diye sordum, Seyit’in canı sıkılmış bir
şeyler yapmak istediğini söyledi, dedi. Adem gitmedi bir yere. Giderdi, hiç
vakit kaybetmeden... Yürümeye devam ettik, çok konuşmuyordu, sadece
etrafı izliyordu. Eve geldiğimizde sordum neden gitmediğini. Diyeceği ne
olursa olsun not edeceğim için pür dikkat kesildim. Hızlıca konuştu, önemli
şeyler söylediğini fark etmeden. Önemli mi, yoksa ben duymak istediğimi
aldığım için yeterli mi, ondan emin değilim. Seyit’e iyilik yapmış olmak için bu-
luşacaktım eğer onunla buluşsaydım ama bu benim tercihim olmazdı. Ona
iyilik yapmayı istediğim bir gün bunu yaparım, dedi.
On Yedinci Gün, Defterin sol köşesinde bir fotoğraf: Yürüdüğümüz günlerin
birçoğu sessiz sedasız geçiyor. Ama her geçen gün daha çok inanıyorum
insan iyi doğar, iyi olur, sonra kötülüğü tercih eder veya tercih ettirilir.
Adem’den şikâyet ettiğim hatta onu da boğacak kadar rahatsız eden ne kadar
davranışı varsa şimdi buz dağının arkasında gibiydi. Ben Barış Manço’nun
çocuklara soru soruşu gibi Adem’e soru soruyordum, o da en şaşırtıcı cevap-
ları veriyordu. Bugün sadece Adem’in görünümü veya görünmek istediği
gibilerle ilgilendim. Buz gibiydi Adem, güçlü görünmek, olduğu gibi görün-
menin önüne geçiyordu. Hatta bu özelliği bulaşıcılık taşıyordu, herhangi bir
zayıflık, zarar mı acaba sorusunu sorduruyordu. Bazı olayları yavaş yavaş
hatırlıyor oluşu, bazen de hatırlayamıyor oluşu isyan edecek kadar üzüyordu
onu ama bunu saklamıyordu, bunu ben de Adem’le beraber öğrendim, güçlü
ol Behra sözü kendime bir küfür gibiydi, kendin ol sözü ise bir iltifat. Bir insan
ne kadar güçlü gözükürse gözüksün, zayıf noktalar onun olmazsa olmazıydı,
bugün öğrendim bu sahici cümleyi. Ya zayıf noktaları vardı insanların ya da
zayıf noktaları gizlemek için iyi bir kamuflajlar giyiyorlardı. Bugün öğrendim
bu afili hakikat cümlesini.
Yirmi Üçüncü Gün, Defterin sol köşesi boş. İznim bitmiş, işe başlamıştım.
Adem evdeydi, ben gelene kadar saatlerce yürüyüp dolaşıyor, bazen karıştırsa
da kendince yöntemleriyle evi buluyordu, ben işten dönünce ona katılıyor, bir
saat de beraber yürüyorduk. Berbat ötesi bir gündü, ayaklarım geri geri git-
mekten ziyade olduğu yerde duruyordu. Şirketteki görevlerim devredilmişti,
bana yeni atanan görevler her ne kadar beni daha rahat ettirecek olsa da yedi-
remiyordum. Daha az çalışacak da olsam o projelerde adımı istiyordum. Tabii
içimdeki mikrofona haykırdım bunları, dış sesim sessizdeydi. Her gün
düşündüğüm o konu bugün gündemimde değildi iyi mi doğarız, kötü
mü doğarız adem bunun örneği mi, falanca mı haklı filanca mı haksız...
Gerçek bu kadar uç konularda mı aranır? Adem anlamış olmalı ki halimden,
oturalım istersen, dedi. Oturduk. İyi misin, dedi. Detay sormadı, iyiyim, dedim.
Sormasa da anlattım, boğuluyorum düşünce çukurunda, dedim. Dalıyorum,
elim boş çıkıyorum dedim. Ağladım, bugünü unuttum, bütün ağlamadıklarıma
ağladım. Ne buluyorsun o kadar düşüncelere dalıp dedi. Bunu sen mi diyorsun
Adem, dedim, sinirlendim. Unuttum, her şeyi unuttuğunu. Aldırmadı. Birine
fikrini kabul ettirmenin veya bir davranış öğretmenin keyif sırası bende değil
Adem’deydi. Sadece anlamsızlık, dedim. Tahmin etti, sustu.
Elli Birinci Gün, Defterin sol köşesi boş. İyi giden şeyleri kaybetmemek için
sıkı sıkıya tuttuğum günlerdeydim. Yeni doğup büyüyen bir Adem ve ondan
daha küçük adımlarla yürümeye başlayan ben. Doktorun en başta belki
hatırlar dediği hiçbir şeyi hatırlamamıştı Adem. Alıştık, devam ettim, alışmak
her zaman sürecin sonunda kullanılan bir süren şimdiki zaman cümlesi olmay-
abiliyordu. Kimi zaman karşımıza, geleceğe gönderilen işaret, geçmişten
alınan bir not olarak çıkıyordu. Adem okuyor izliyor ben olayları anlattıkça
hatırlıyor, aklında tutmak istediğini sanki filtreden geçirip tutuyordu. İlk gün-
lere göre biraz daha farklı düşünceler içerisindeyim, buna sebep olan günlük
bir konuda çok kelimeli çok eforlu tartışmamızdan ötürüydü. İnsanlar iyi
doğar, kötü doğar, araştırmalar hepsi masamdan kalmıştı. Çünkü öğrendim ki
bir kere daha hafıza kaybı yaşasa Adem ya da ben ya da bilmem kaç yüzdesi
insanlığın, farklılıklar samimi bir nefret düşüncesine süratle
itiyordu bizi.
Behra, not almayı bugünden sonra bırakmıştı. Dönüşümün de bir kusuru ola-
bilirdi, farkına vardı, düşündü. Düşünce çukurunda boğulmadan düşündü,
fazla düşünmenin dokunduğu şeyi kararttığını bilerek düşündü. Küçük harfler-
le değil, büyük bir kâğıda büyük harflerle yazılmış bir şekilde öğretmişti ona
yaşadıkları böyle düşünmeyi. Bebekler iyi doğar, insanları farklı olana düşman-
lık kötü yapardı. Anladı, ağlamadı. Hafıza kaybı sonucunda iz yalnızca
Adem’de kalmadı, Behra’da da kaldı, Behra’yı da bırakmadı bu iz,
Behra’ya da dokundu.
( İYİ Kİ TANIYORUZ!
KİMDİR
Yılmaz Erdoğan, Türkiyenin başarılı bir yönetmeni, yazarı, senaristi ve
tiyatrocusudur. Hayallerinin peşinden koşması ve engelleri aşması ile bilinen
sanatçımızdır.Yazı yazmayı her zaman çok sevmiştir. Bu konuda başarılıdır
da. İlk önce öğretmeni inanır ona, çok iyi bir yazar olacağını söyler. Fakat
babası mühendis olmasını ister. İnşaat mühendisliği okumak için İstanbula
gelir Yılmaz Erdoğan. Fakat eğitimini yarıda bırakır. Neden mi ? Tiyatro tut-
kusu her şeyin önüne geçer. Üniversitedeyken öğrenci arkadaşlarına sürekli
yazdığı oyunların gösterilerini yapar, arkadaşları ise bu gösterileri çok beğe-
nirdi. Öz güveni arkadaşları sayesinde canlı kalır ve kendisini daha çok
keşfeder. Üniversiteden ayrıldıktan sonra tiyatro için kapılar arar durur. Bir
gazete ilanı ile Ferhan Şensoy’un tiyatrosu Nöbetçi Tiyatrosuna seçmelere
gider. Fakat işler istediği gibi gitmez…
Ferhan Şensoy’un karşısında oyunculuk yapmak, arkadaşlarının karşısında
gösteri yapmak kadar kolay olmasa gerek. Daha sonra bir şekilde hikayeleri-
ni Ferhan Şensoy’un arkadaşı Vedat Günyol’a ulaştırır. Vedat Günyol, Yılmaz
Erdoğandaki cevheri görür ve ona yardım eder. Sanatçı pes etmeyip Nöbetçi
Tiyatroya kabul edilir. Fakat uzun soluklu sürmez… Başarıya ulaşmak bu
kadar kolay olmayacaktı, belliydi. Ama Yılmaz Erdoğan vazgeçmez. Babası-
na kendisini a ettirip, babasının da yardımıyla kendi tiyatrosu, Güldüşünürü
Tiyatrosunu kurar. Babasına “Müjdat Gezen’den, Yıldız Kenter’den daha
başarılı olacağım.” der. Bu öz güveni, bu idealistliği hayran olunası değil mi ?
Fakat yeni kurduğu tiyatrosunda da işler istediği gibi gitmez. Yine bir ilanla
ulaştığı, Levent Kırca’nın “Olacak O Kadar”programında yazarlık yapmaya
başlar. Bunun yanında Levent Kırca’nın yanında birçok iş yapar.
Zamanın en iyi oyuncuları ile çalışır. Televizyonda da işler yapmaya başlar.
Kendi işini kurmak için hazır olduğuna inanır, hem arkadaşı hem yoldaşı olan
Necati Akpınar ile birlikte Beşiktaş Kültür Mer-kezini kurar. Bir Demet Tiyatro
adlı diziyi yazar, ve Demet Akbağ ile başrolü paylaşır. İzleyicilerin aklına
“Mükremin Abi” olarak yer eder. Daha sayılamayacak kadar işler yapar Yılmaz
Erdoğan. Elini sinemaya atar, burada da büyük başarı elde eder. Vizontele ile
bir sinema devri başlar. Sanatçı sadece oyun yazıp, oynamakla kalmaz. BKM
Mutfak ile birçok oyuncu yetiştirir Yılmaz Erdoğan. Öğretmeyi sever. Şiirleri ile
de bilinir… Şiirleri herkese hitap eder. Şiirlerinden belli başlı sözler halk arasın-
da söylenir durur… Kendine has ,zekice, bazen göndermeli, bazen bolca dram
içeren şiirleri vardır Yıl-maz Erdoğan’ın.Sanatçımızın bir yeteneği daha vardır
ki, şiirlerini yazmakla kalmaz, bir de okur. Yetenek diyorum çünkü herkes gibi
okumaz, herkesi kendine hayran bıracak şekilde okur Yılmaz Erdoğan. Dinley-
iciler yoğun duygular içerisinde kaybolur. İçinde adeta bir anlatıcı barındırır
Yılmaz Erdoğan. Ses tonu dahi çok konuşulur… Adının Türk sinemasında 'Hay-
allerinin peşinden koşan, iz-leyicilerini de o hayallerinin içine alıp birlikte yeni
dünyalara kapı aralayan adam' olarak geçmesini diler. En son olarak Trt’de
yayınlanan Öğrence adlı kültür , sanat ve yazarlık programına başlamıştır. Pro-
gramın ilk 13 bölümlük kısmında yazar adaylarının da, yazarların da kendile-
rine çok şey katabile-ceğini bir eğitim vermektedir. Anlatım konusunda zaten
başarılı olan Yılmaz Erdoğan, bu seferde de-neyimlerini ve bilgilerini anlat-
maktadır. Anlatırken, öğretirken gözleri parlayan bir öğretici olduğu da ortaya
çıkmıştır Yılmaz Erdoğan’ın. Başka şeyleri düşünmez, sadece üretir…Levent
Kırca’nın yanında çalıştığı günlerde “Gereği Düşünüldü” adında bir müzikal
çıkarır. Buradan sonra her şey farklı olacaktır. İyi bir yazar olduğunu
kanıtlamıştır bir kere… Ardından birçok tiyatro oyununa imza atar. Aslında
zamanının en popüler oyunlarının, programlarının bir köşesinde Yılmaz
Erdoğan’a rastlıyoruz.
Yunus emre hasbek
DÖNGÜ
Bu döngüyü kıracağımı biliyorum.
Zor olacaksa da,
Aklıma zorbalık etmekten yorucu değil.
Büyük laflar etmeden geçecek.
Her konuda yücelik aramadan olmaz ki
Ölene kadar değil bahara kadar.
Yapılacak iş değil kendini adamadan.
Biliyorum büyütülecek bir şey değil,
Takıldım öyle.
Yürüyorum uzaklara dalmadan ilk kez.
İlk kez yarıda bırakıp kaçmadan.
Bu döngüyü kıracağım.
Dönemediğine şaşıracak.
Fazla değişiklik yapamam.
Ama devrimci adımlarla,
Etrafından dolaşmadan,
Ve misafir kabul etmeden,
Patikalarda cila yaparak taşlarına...
Serin sulara dalacağım.
Yeni hayat...
Çukur kazmak yorucuydu,
Zıplamayı öğrendim ben de.
Ahmak adam!
Hangi döngüydü o pardon?
Nazlı Kocaçınar
( Yagmur Kayıklık
NASIL OLACAK BU İŞLER?
Bir gün tam olarak hayata ve bir şeylerin daha iyi olacağına ilişkin tüm ümi-
dimi toprağı eşeleyip dibine gömmüş gibi hissederken neon ışıklar içerisinde
italik karakterle yazılmış ve altı çizilmiş parıl parıl parlayan bir soru geldi
aklıma: Nasıl olacak bu işler?
Kukumav kuşu gibi düşünmeye başladım. İhtimaller, süprizler, hayatın getirm-
eye doyamadıkları ve götürürken oldukça atik davrandığı geçmiş tecrübeler-
im birer birer zihnime akın ediyordu. Bir şekilde her işin üstesinden gelmiştim
ya da üstesinden gelememiş ama acısını uzun süre hissetmemiştim. Üstünde
günlerce düşündüğünüz o ilk buluşmalarınız, mütemadiyen sonrasını düşüne
düşüne girdiğiniz ve kendiniz olmaktan fersah fersah ötede bir duruş sergile-
diğiniz yalan mülakatlarınız, pişman olurum korkusuyla bir türlü atamadığınız
adımlarınız, daha sonra büyük pişmanlıklar olarak hayatınıza yansıyan ve gö-
zlerinizi dolduran bir anı olan o kararsızlıklarınız size bir mesaj vermiyor mu?
Düşünme, yap. Denemekten ne zarar gelmiş? Bu soruya çok büyük zararlar
gelmiş diyenleriniz olacağından eminim ama bu tamamen deneyimlerimize
bakış açımızla ilgili. Her zaman kötü bir deneyim yaşadığımda kendime dönüp
bundan ne öğrendiğimi ve bir daha aynı durumda olursam nasıl davranmam
gerektiğini kendime soruyorum. İnanın hayatta en büyük öğrenme kay-
nağımız hatalarımız, başaramadıklarımız, beceremediklerimiz, kötü deneyim-
lerimiz. Çünkü öğrenmek gelip geçici olup kısa süreli hafızamıza değil, adeta
zihnimize kazınıyor başarısızlıklarımızda. Çünkü bir eylemin sonucu acı ile har-
manlanırsa beyin onu adeta içselleştiriyor.
Biz tüm bu çetrefilli sorulara cevaplar arayaduralım, hayat bizim paralel evren-
imizde bir şekilde kendi çarkını döndürüyor. İlerliyor, durmuyor. Beklemiyor
bizi, biz kararsızlık istasyonunda aklımızda dönüp duran düşüncelerimizle ce-
belleşirken. Sonra istasyonda arkanızı döndüğünüzde yüzünüze bir esinti
vuruyor sadece ve esintinin adı geç kalmışlık hissi oluyor. Kendimi bu şekilde
düşünmem gerektiğine inandırana kadar kaç gece, kaç gündüz aynı soruyu
defalarca kendime, yakın arkadaşlarıma, aileme sordum ben de bilmiyorum.
Utanmasam yoldan insan çevirip dolu gözlerle aynı kelimeleri tekrar edecek-
tim yeniden ve yeniden… Herkesten aldığım geri dönütlerin sonucunda
vardığım nokta çeşit çeşit değerlerle dolu bir hazineydi. Bu değerlerin içinde
yaşadıklarımı ve düşüncelerimi anlamlandırmaya çalışırken ben kendi değer-
lerimi bulma yolculuğuna çıkmaya karar verdim. Kukumav kuşu yine geldi
kondu omzuma, birlikte düşündük durduk epey süre. Bu uzun düşünme se-
anslarımızın sonunda kendi değerlerimi bulduğumda ki değerlerin zaman
içinde değişebilirliğini de göz önünde tutarak nasıl olacak bu işler sorusunu
sormanın gereksiz olduğuna karar verdim. Çünkü ben o anı seven bir
insandım. Basitti her şey. Geçmişle gelecek arasında köprü kurarken elimde
olan tek şey o andı. Geçmişi silip atamam, değiştiremem, yokmuş gibi
davranamam. Geleceği etkileyebilirim, değiştirebilirim ama akıntıya karşı
kürek de çekemem. İşte an ile gelecek arasında kurduğum o dengeli köprüde
manzarayı izlemeye karar verdim. Bu şekilde ne anlık zevklerimin esiri olup
gelecekte beni mutsuz edecek durumların içine giriyorum ne de geleceği çıl-
gınlar gibi düşünüp anı yaşamayı unutuyorum. Bu bir formül değil, herkesin
hikayesi kendine özel. Belki senin de bir müddet kukumav kuşu gibi düşün-
meye ihtiyacın var ama doğru soruları bulman için rehber niteliğinde bir şeyler
karalıyorum işte. Bu arada bu kadar cümle kurduktan sonra iç sesim, çok da
düşünme işte yaşa gitsin diyor. Yaşamak gerek, yaşamadan bilemeyiz. Yaşa-
mak ise cüret etmekten geçiyor. Umarım cüretkar bir yaşamınız olur ve ce-
binizde bir dolu yaşanmışlıkla hayatınızın sayfalarını çevirirsiniz. Acının ve se-
vincin sonu yok. Kendimize izin vermeliyiz, mutlu olma izni verirken bonkör
davranan insanlar aynı vericilik hali içine keşke mutsuzlukları için de girse. Ben
bu kabulle yola çıktığımdan beri mutsuzluğuma sımsıkı sarılıyorum, inanın
onunla barışınca çok da haylazlık yapmıyor…
irwm tufan
AYNADAKİ YOLCU
Kasımın ilk sabahı, gözlerim bulanık yaşlardan. Gözlerimde sanki tonlarca
ağırlık. Sanki kafamın içinden sızan bir rutubet var acımasızca kalbime
dökülen. Acı hissediyorum ve bu kifayetsiz acı tıpkı bir nabız gibi her bir
yanımda atıyor. Hepsinden kurtulmak istiyor olacağım ki kusma isteğimle mü-
cadelem başlıyor. Kirpiklerim bir alev gibi titrerken konuşamadığım türlü
duygular bir sayfa gibi yırtılıyor içimde. Aynı anda tüm hisler hasbihal ediyor
bedenimde. Canıma, sela sandığım ezan sesi değiyor. Zihnimdeki hengâme ile
cebelleşecek güç arıyor bir yanım. Bir yanımsa umursamazlığı ile kalakalmak
istiyor öylece. İçimde olan savaşın bir galibi yok ama mağlup olan kesinlikle
benim. Belki de ölüme kucak açmaya hazırlanan bir hasta gibi ter döküyor,
yardım alabileceğimi umduğum isimleri sayıklıyorum. ''Amansız bir yokluk
içindeki, sen ölüm sanıyorsun.'' Diyor kafamın içindeki. Bu haletiruhiye bir
müddet sonra can sıkıcı bir hal alıyor çünkü ölmediğinin farkındalığıyla bir
oraya bir buraya volta atıyorsun. Biçare, gündüzün geceye dönmesini bekliy-
orsun. Yaşadığın çelişkileri bastırıyorsun zihninde. Bedense sana yaşadığını
kanıtlamak için her şeyi yapıyor. Kalbin normalden fazla çarpıyor, bazen öyle
ki uyuşuyor elin kolun. O gün bana olanlar da tam olarak buydu. Bedenim tüm
gücüyle çabaladı ve bir müddet sonra bana yaşadığım gerçeğini kabul ettirdi.
Kabul ettirdi etmesine lakin devam edebilecek bir ben yoktu ortada. Beni
buraya bağlayacak başka bir ben lazımdı. Sararmış bir yapraktım sonbaharın
sonunda savrulan. Yeniden bahar olmalı, yeşillenmeliydim. Güneşle ısınmalıy-
dım doyasıya. Yaşlı kartalların yaptığı gibi dönüşmek ve Anka kuşu gibi külle-
rden yeniden doğmak lazımdı. Bazen başarmak için vazgeçmek gerek desem
ne düşünürdünüz? Kazanmak hep savaşmak demek midir? Belki de en büyük
başarı bazen bırakmayı bilmektir. Kararlılıkla bırakmayı... Bunu başarmak için
mevcut düşüncelerimden ve alışkanlıklarımdan vazgeçmem gerekiyordu.
Kendim olma alışkanlığımı kırmam ve belki de kendimden vazgeçmem gereki-
yordu gayeme ulaşmam için. İşte burası dönüşümün en zorlu noktasıydı ama
sonrasının ruhuma sükuneti getireceğine inancım tamdı. Hâlâ da bu yolda
yürürken aslında acının ne kadar güzel şeylere vesile olabileceğini düşünmek-
teyim. Yıllara yayılacak bir değişikliğin sürecini belki de bu duygu sayesinde
daha hızlı yaşıyoruzdur. Evet değişim belki anbean gerçekleşiyor ama bunun
tohumu acıdır belki. Belki o tohumla yeşerecektir mutluluk çiçekleri. Belki
önümüzdeki kasımın ilk sabahında aynada başka bir bizi selamlayacağızdır.
Kasımda aşk başkadır diyorlar. Kasımda biz başkayız. Kasımda yolculuk
başka. Sayın yolcu, aynadakini selamlamayı unutma.
Beria Rana Akta.s
BİR YAPRAK, SAVRULUŞU
Arkadaşım Günlük,
Bir yaprağın savruluşuna benzedi ömrümüz. Doğduk, büyüdük ve yok oluy-
oruz kurumaya yüz tutmuş ruhlarımızla.
Zamanın birinde sanırdın ki adımlandığın yolda nelerle karşılaşırsan karşılaş,
yolun sonunda o çiçekli bahçeye kavuşabileceksin. Çünkü düşünürdün ki
geçen zaman, geçerken içindeki dikenli otları da alıp götürecek birer birer.
Bilmez miydin zamanın dikenli otları arttırarak canını daha çok yakacağını?
Bilmezdin elbet. Ezbere yaşamın en çok canını yakan kısmı da buydu işte, ilaç
olduğunu sandığın zaman ve zamanın bir zehir gibi içine işleyişi.
İlkbaharının o rengarenk, capcanlı çiçekleri ve içini ısıttıkça mest eden güneşi-
yle bir ömür geçer sandın. Oysa canım Günlük, sen neden güzünü ve kışını yok
saydın? Sevdiğim bir şarkıda bahsedildiği gibi, “Bir sonbahar kadar yalnız, bir
kış kadar savunmasız; ya da ilkbaharsan yolun başındaysan”. Sen kendini hep
yolun başında saydın. Ancak ömrünün yalnız ve de savunmasız geçen mev-
simlerinde ölüverdi ruhun, ilkbaharlarına inat.
Sen hep umutla bakmak istedin; kalbinin ateşini fitilleyen onca olana göz
yummak, geride bırakmak ve yoklarmışçasına yaşayabilmek. Kaçtın, ama kur-
tulamadın. En ummadığın anda hatta hayata gözlerinin içi güle güle baktığın
anda kolundan kavradı seni ruhunun kasveti. Bu kasvet seni bitirdi. Bu kasvet-
ten sebep, çiçeklerin yer edinemedi. Yeni, tertemiz bir toprağa ekmek isterdin
çiçeklerini. Oysa hayatın getirdikleri, taşlaşmışlıklar serdi önüne. Çiçeklerini
barındırmaya çabalamak yerine sararmaya esir ettin hepsini. Veda ettin
huzura, ferahlığa. Ömrünü mahkum ettin sonbaharın terk edilmiş mutluluğu-
na.
Arkadaşım Günlük, bir yaprağın savruluşuna benzedi ömrümüz. Öyle bir
savruluş ki onca hareketi, renk cümbüşünü barındıran ilkbaharın içine doğan
yaprağın soğuk ve kara sonbahardaki yalnızlığı, sonsuz ve tenha kıştaki ürkek-
liği ve sonra tekrardan ilkbahara dönüşü. Ancak o dönüş, gerçekten bir dönüş
mü? Neler eksilttin sonraki ilkbaharlarında? Nelerinle baş başa kalamadan
ömrünü bırakıverdin mevsimlerin o hoyrat döngüsüne?
Günlük, razı mısın çiçeklerinden arınarak kupkuru şekilde yok olmaya?
Ahmet Erhan
KALIRSA BİR SORU
Kalırsa bir soru kalır benden
Yanıtı var mıdır bilmem
Denizine, göğüne, toprağına
Uçanına, kaçanına bu dünyanın
Kalırsa bir soru kalır benden
Ölüm gelir, gün akşama kavuşurken
Kalırsa bir soru kalır benden
Yanıtı var mıdır bilmem
Yazar elim upuzun bir şiir
Söyler dilim içli bir türkü
Kalırsa bir soru kalır benden
Gökte yıldızdır o, toprakta gömü
Kalırsa bir soru kalır benden
Bir de üç beş şiir, iyi kötü
Melek Sude .sahin
ZİHNİNDE ÇIRPINIŞLAR
Zihninde çırpınışlar, kim duyar ki sesini?
Soluk soluğa kalmış nefesini, özgürlüğü isteyişini
Zihninde uçuşan kuşlar mıdır korkusuzca kanatlanıp giden
Yoksa esaretin kendisi midir özgürlük, başlamadan biten
Seni sonsuzluğa iten, içinde serüvenlere sürükleyen
Seçimindir seni huzura iteleyen, sana her şeyin güzelini eyleyen
Uçuşan kelebekler kadar özgür müdür
Yoksa esareti seçip ölmüş müdür
Kararmış gözlerinde sessizliği görmüş duvarlar,
bilirsin ki sana bağlanmışlar
İçinde çırpınışlar, delicesine umut arayışlar
Sana ağlayanlar sanır mısın ki seni anlarlar?
Kimse duymaz sesini,
son artık bu ağlayışlar,
bitmiş artık boşa çırpınışlar.
Nazlı Kocaçınar
serya aygün
KİTAPLARA YOLCULUK
HAYVAN ÇİFTLİĞİ
En Sevdiğim Bölüm: “Özgürlüklerini savunmayanların
ödedikleri bedel ağırdır.”
Sayfa Sayısı: 152
Yazar: George Orwell
Çeviri: Celal Üster
Yayınevi : Can Sanat Yayınları
*Öyle kitaplar vardır ki nam-ı yıllardır yürür, her yerde görürüsünüz, okumanız
gerektiğini bilirsiniz ama hiçbir zaman o “an” gelmez. George Orwell’i tüm
dünyaya tanıtan bu değerli kitapla ben bu karantina sürecinde tanışma fırsatı-
na eriştim. Elime aldığım ilk andan itibaren beni içine hapseden Hayvan Çift-
liği, Stalin’i ve çarlık devrimini hedef alan bir eleştiri niteliğindedir. Dolayısıyla
öncelikle belirtmem gerekir ki kitapta anlatılmak isteneni, verilen mesajları
daha iyi anlamak adına okumaya başlamadan önce 1920- 1950 yıllarına yöne-
lik minik bi ön araştırma yapmanızda fayda olacaktır. Araştırmanızdan sonra
alın kahvenizi eline ve Celal Üster’in de belirttiği gibi korkunç sonla biten bu
“peri masalı”nın kollarına teslim edin kendinizi. İçerisinde barındırdığı resim-
lerle, dilinin oldukça akıcı ve anlaşılır olması sebebiyle her ne kadar okuyucu-
da fabl izlenimini uyandırsa da aslında dünya edebiyatının en ağır yergisi
sıfatını kazanmıştır. Daha eşit ve iyi koşullarda yaşamak amacıyla insanların
zulmüne dayanamayan hayvanlar birlik olarak yüzyıllardan beridir süre gelen
düzeni devrimle yıkıyorlar. “Yedi Emir” üzerine kurulan bu düzende temel
alınan felsefe “iki ayak üzerinde yürüyen herkesin düşman olduğu “yönünded-
ir ve kitapta da belirtildiği üzere yeni bir dünya yaratmayı hedefleyen bu
devrimcilerin en büyük korkusu “insana karşı savaşırken sonunda ona benze-
mektir”.
Özgürlüğün tatlı esintisiyle büyülenen hayvanlar için artık kötü günler geride
kalmışken, domuz Napaelon insanların çiftlikte hayat sürdüğü zamanları
aratacak kötülüğü çiftliğe sokmuştur. Düzenbazlıklarla, yalanlarla değişen
demokrasi rejiminin yerini zamanla diktatörlük almıştır. Nitekim özgürlük
uğruna verdikleri mücadele ile daha da esir olacaklarını bilmeyen hayvanlar
kitabın başından sonuna kadar pek çok acı manzara ile karşılaşmışalardır.
George Orwell bu süreci yavaş yavaş işlerken tarihten pek çok kesit bula-
cağınıza eminim. “Bütün hayvanlar eşittir “sözüyle başlayan bu macera
“bütün hayvanlar eşittir; ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir” olarak
sonlandığında içinizde buruk ama manidar bir his kalacak. Kitabı kapattıktan
sonra son sayfada gördüğüm resim uzunca bir süre aklımdan çıkmadı.
Nitekim daha sonra Celal Üster’in önsözünde okuduğum gibi gerçekten de
dünya yazınının en çarpıcı sahnelerinden birini sunmuş George Orwell bizlere.
“İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu” derken
tek bir cümleyle yıllardan beridir değişen rejimleri, başa gelen iktidarları, güç
zehirlenmelerini olabilecek en anlamlı şekilde bizlere sunduğun için, kita-
plığımda böyle bir değerli kitabın bulunmasına fırsat verdiğin için içten bir
teşekkürler Orwell.. Tıpkı belirttiğin gibi “doğru sözler paylaşıldıkça, doğru
düşünceler artar.”.
Nazlı Kocaçınar
BENGISU ÖZKES
SEVMEK BİR BAŞINA
YETMİYOR
göz altı benleri duygusallığa işaret
sevmek bir yaşam göstergesi
emsalsiz heyecanlarla tutunduğum
her gözün altında ufacık birer ben
derinlerime nüfuzlu kapanmaz yaralarla
korktuğum sevmek eyleminin yanında
yıkılmaz umuduma kol kanat gerip
sevginin özüne vararak gittiğim,
geçen zamanda gördüğüm
rüyalarımı en kırgın halleriyle
sırtlanarak döndüğüm
belirsiz yollara çıkan gözlerde
duygusallığa işaret eden adamlar
tepeden tırnağa duygusuzlar...
ve siyahtan beyaza telaş içinde geçerken
güneşin doğuşuna yalnız biri için tanık olmak
doludizgin bir coşkuyu gün yüzüne bağışlarken
bakışlarda her an yersiz mutluluk aramak
yaşamanın anlamı, sevmenin karşılığıysa şayet;
eylem sözün tükendiği yerde
göz yaşımı şefkatle söndürmüyor
sevmek bir başına yetmiyor
13.12.20 Pazar
EZGi yılmazba.s
KARANTİNA GÜNLERİ
SONRASI ŞİİR
Bu hayatta herkesin öncelikleri farklıdır. Kimi kariyer basamaklarını ikişer üçer
çıkmayı, kimi devrimi uğruna savaşmayı seçer, kimi aşkı seçer bir yuva kurar,
kimiyse evinde oturup edebiyat yapar. Öncelikler insanın kim olduğunu belirl-
er. Çünkü ona göre bir karakter oluşturursun kendine ya da karakterini otut-
turursun. Arka plana attığın şeylere belki hayatın boyunca zaman bulamazsın.
En çok zorlanan insanlar da genelde bir önceliği olmayan insanlardır. Her şeye
zaman ayırmaya çalışırlar, hiçbir şeye tam anlamıyla bağlanamazlar. Önce-
liklerin insanın kim olduğunu belirlediği gibi, önceliklerimizi de toplumsal sını-
flar belirler. “Bütün bunları neden anlatıyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim.
Covid-19 pandemisinden sonra toplumsal sınıf ayrımının daha da belirgin-
leşmesiyle bu öncelikler de keskinleşti. Alt sınıfların önceliği hayatta kalmak
olurken, üst ve orta sınıfların önceliği can sıkıntısından kurtulmak oldu. Korona
virüs salgını hepimizi küçük bir kutuya koydu aslında. Kenarlarından ıslanıp
çözünen bir kutu. Öncelikler sınırlandı ve böylece insanlara yapacak çok şey
bırakmadı. İnsanın kim olduğu da değişti dolayısıyla. İnsan kim olduğunu ya
unuttu ya da hatırladı.
Uzun süre sosyal mesafede ya da karantinada kalan insanlarda oluşan can
sıkıntısı etkeni elbette sanata yeni tatlar katmaya başladı. Psikolojik olarak
kendini iyi hisseden ve üretmeden duramayan yazarlarımız, şairlerimiz gerek-
tiği yerde yapımcı ve yönetmenlerimiz, ressamlarımız, müzisyenlerimiz ve
daha nice sanat dalıyla uğraşan insanlarımız bu sürecin kazananı oldular.
Lakin bu süreçteki sıkıntı şudur ki sıkılan bir kediye ne versen onunla oynar.
Son model bir oyuncakla da oynar, ufacık bir iple de. Karantina günleri süre-
cindeki en büyük korkum üretilen yapıtların aslında gerçekten düşündüğümüz
kadar iyi olmaması. Objektif bakılabildiğini pek düşünmüyorum. Üretim sürek-
li bir hal aldıkça kalite düşer mi? Bu da başlı başına bir soru zaten. İnsanın bu
zor süreçte psikolojik olarak çökmemek için gerçekten sevdiği aktiviteleri
yapması gerek. Yazmak da bunların başında gelir mesela. Ben bile kendimce
karantina günlüğü tutuyorum. Bir şeyler karalamak bana iyi geliyor. Bir şeyler
okumak da aynı şekilde iyi geliyor. Tabi bu şeylerin gerçekten iyi olması gere-
kiyor beni sağlam tutabilmesi için. Bu da yine akla çok çok büyük bir soruyu
getiriyor. Sanat sanat için midir yoksa toplum için midir? Karantina sürecinde
sanırım daha çok toplum için gibi gözüküyor. Yoksa bu dönemde sanata katkı
sağladığı için sanat için mi sayılır? Tüm bunların cevabını sanırım karantinadan
sonra öğreneceğiz. Gerçek önceliklere dönüldükten ve geriye bakıldıktan
sonra.
Asıl konumuza gelmek için bunları söylemek zorundaydım. Çünkü bu süreci
bilinçli yaşamayan biri ne kadar zor olduğunu anlayamaz. Her gün yaşadığın
düzenli hayatından koparak bir anda eve hapsoluyorsun. Ailenle kalmak ayrı
bir sorun yalnız başına kalmak ayrı bir sorun. Bazılarınız yalnız başına kal-
manın sorun olmayacağını söyleyebilirler. Emin olun her şey sizin sorumlu-
luğunuzdayken, yemeği kendiniz yapmanız, alışverişe kendiniz çıkmanız, akıl
sağlığınızı sadece kendiniz korumanız gerekiyorken ve iki aya yakındır tek bir
insan görmemişken bu gerçekten zor oluyor. İnsanın en büyük dostu ve en
büyük düşmanı kendisidir. Ne zaman hangisi olacağını asla bilemezsiniz.
Benim bu süreçteki derdim de buydu mesela. Önceliğin başka bir şey oluyor
bir anda. Bu da düşüncelerini ve yavaş yavaş seni değiştiriyor. Karantina son-
rasından bahsedeceksem önce karantina sürecini anlatmak zorundaydım. Ge-
lelim konumuza. Karantina sonra şiir ne durumda olacak? Karantina sonrası
şiir bence görünüm olarak öncesine benzeyecek. Yemeğin baharatını
değiştirmek gibi bir şey olacak yani. Görüntüsü değişmeyecek ama tadı
değişecek. Yine toplum odaklı şiir olacak bir kenarda bir kenarda da sanat
odaklı. Topluma yönelen şairlerimiz ya fazla umut verici ve davaları içerikli ya
da fazla iğneleyici ve istekleri odaklı şiirler yazacaklar. Önceden de bahset-
tiğim gibi pandemi gibi olaylar toplumsal sınıf ayrımını açık seçik önümüze
serdiğinden dolayı şairlerimiz kendi sınıflarının toplumlarına odaklı şiirler
yazacaktır. Süreç zorlu bir süreç ve çözümü için çok insanın bir şeyler yapması
gerekiyor. Kaybedilen çok can var tabi bir de. Şairlerin bu içlerinde yanan
toplumun ateşiyle kalemlerini ellerine almayı tercih edeceklerinden eminim
çoğunlukla. İyi de yaparlar. Sonuçta insan en ümitsiz anında gördüğü tek bir
sözle bile hayata dönüyor bazen. Dolayısıyla evrensel bir olayda da insanların
birbirini anladıklarını ve birbirinin yanında olduklarını göstermeleri çok önemli.
Toplum odaklı şiirin hemen yanında boy gösteren sanat odaklı şiirler biraz
daha insanın kendi duygularını döktüğü, içe kapanık, çok anlaşılmayan belki
de pandemiyle asla alakası olmayan şiirler olacak. İnsan evde düşünerek ken-
dini ararken çektiği varoluşsal sancıların kağıda yansıması gibi yani. Ya da bu
süreçte yeni yeni şiir yazma şekilleri deneyen şiir insanları da olabilirler. Sanat
için yazıyorlar yani olaylar pek umurlarında olmaz. Bu olayı sadece fırsat
olarak bile görmüş olabilirler kabuklarına çekilmek için. En iyi eserini yazmaya
asla zaman bulamayan bir yazarın yaptığı gibi. Gerçi şiir uğraş ister. Hayatta
ne yapıyorsan yap şairsen bir şekilde önceliğin şiirdir. Belki şiirdeki önceliğin
değişmiş olabilir bu süreçte, kim bilir.
İnsanlık için kötü ya da iyi büyük her olay şairler -şairler diyorum ama aslında
tüm sanat camiası- üzerinde büyük bir ilham kaynağıdır. Bu olaydan aldığın
duygular, düşünceler, bunalımlar, kendince ceza ve ödüller, hepsi senin
ilhamındır. İşte bu da seni sürekli yazmaya itebilir çünkü yapacak bir şey bu-
lamazsın başka. Bu can sıkıntısı çocuğu şiirlerin abileri, can sıkıntısından son-
raki şiirler umarım fazla ve kaliteli olurlar. Yoksa önceliği şiir olan insanlar
karantina sürecinden sonra önceliklerine bir daha asla dönemeyebilirler. Peki
ben şiir yazsam bu süreç sonunda nasıl bir şiir yazardım? Sanırım benim için
gerçekten pek bir içerik değişimi olmazdı. Evet bu süreçte çok fazla geliştird-
im düşüncelerimi, benliğimi, sevgilerimi. Ama bu içeriği değiştirmedi. Sadece
duyguları arttırdı. Aşkla tutuştururum şiir yazdığımda o kağıdı. Bu sefer parlak
mavi bir ateş çıkacak mesela. Korkularım vardı göstermek istemediğim, bu
korkular dizelerime yansıyacak. Bunalmışlığımı sözcüklerimden içerek, süreç
sonundaki mutluluğumu noktalama işaretlerimle hissettireceğim. İçerik aynı
benim şiirlerimde, her zaman aşk. Parlak ve yapışkan simler gibi her tarafımda
bu his varken yazarım şiirlerimi. Şimdi simlerin rengi değişecek sürekli. İlham
aldım tabi bu süreçten kesinlikle. Bir kere özlemek ne demek iliklerine işlemiş
bir insandım zaten ama bu sefer özlemeyi kanıksadım. O duygu hissedilecek
artık. Kısaca aynı insan, aynı kalem, farklı renk...
Toparlarsam eğer, karantina sürecinin de karantina sonrası sürecinin de şiir
odağında geçici olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu hep böyle olmuştur.
Büyük olaylar olur ve bir süre sonra unutulurlar. İnsan unutur. Farklı jenera-
syonların farklı öncelikleri vardır. Her şey değiştikçe unutulur. Dolayısıyla ben
karantinadan sonra şiir farklı olur diyemem. Bu zamana kadar türlü türlü
büyük olaylar yaşayan jenerasyonlarda şiir genellikle aynıdır. Tabi zamanlara
göre konular ve şekiller değişmiştir ama hep bir şeyler hissettirir. Her insanın
yüreği vardır ve şiir ona dokunur. Bu olay da şiir evreninde bir dalgadır ve
daha nice dalgalar olacaktır. Dalga ne kadar kuvvetli olursa olsun deniz değiş-
mez yani. Umarım şiir bu kendi çapında değişmezliğine devam eder ve her
insan onun tadına bakabilir. Hayat zaten korkunç ve donuk duygularla dolu bir
yer. Şiir olmasa insanlık ne kadar dayanabilir buna? Umarım bunun cevabını
hiçbir zaman öğrenmeyiz.
Öznur Yıldırım
ALT MI ÜST MÜ?
Hayat her zaman çok ilginç olmuştur çoğumuz için. Hiç olmaz, olamaz,
bunlar ancak romanlarda olur, asla benim başıma gelmez dediğin olay-
larda bir bakmışsın ki başrol oluvermişsin. Mesela benim çocukluğumda
gördüğüm, yaşadığım, hayalini kurduğum, ileriki hayatıma dair tahmin-
lerde bulunduğum hayatla şimdiki hayatım arasında dağlar kadar fark
var. Kötü mü, hayır elbette değil ancak çok farklı olduğu kesin.
Bakış açımız yaşayıp gördüğümüz, deneyimler kazandığımız, bazen iyi
bazen kötü tecrübelerle değişir. Çocukken herkes masumdur ve o ma-
sumlukla bakar hayata sanki herkes o kadar temiz, hayat o pembe
rüyalardaki kadar güzelmişçesine. Hayal eder ve musmutlu yaşayacağını
düşünür. Oysa hayat çok değişkendir, belirsizdir. Büyüdükçe bunun
farkına varır insan. Kimi bir bakmış ki en büyük korkularını yaşıyor, kimi
ise hiç hayalini bile kuramayacağı güzellikleri. Yani yarın ne yaşaya-
cağını, nelerle karşılaşacağını, hayatında kimlerin olacağını bilemez
insan. Sadece planlar yaparak yaşar, çoğu kez de bu planlar tutmaz. Be-
beklikten başlayıp ölene kadar süren hayatımız birçok değişime uğrar.
Sadece hayatımız değil fikirlerimiz, düşüncelerimiz, çevremiz, bedeni-
miz kısacası her şey bir değişkenlik içindedir. Bunlar bazen iyi bazen
kötü olabilir, insanı geliştirebilir ya da geriletebilir. Bu biraz da insanın
elindedir. Eğilim gösterdiği hayat tarzı ve seçimleri belirler bunların
çoğunu. Ama bazen istemsizce, elinde olmadan farklı bir kulvara girer
hayatın. Bazen canından çok sevdiğin birini kaybedersin, hayatının alt
üst olduğunu düşünürsün. O zamana kadarki yaptıkların, yapacakların,
hayallerin, umutların bir anda boşluğa düşmüş gibi oluverir. Düşersin,
sanki bir daha hiç kalkamayacakmışsın gibi. Onun yokluğu seni en derin-
den sarsar, gidişiyle sanki tüm dünyan çökmüş gibi hissedersin. Bir daha
hiçbir şey eskisi gibi olamayacak diye düşünürsün. Yokluğu günden
güne ağırlaşır, kalbindeki anılarla yaşamaya devam edersin ancak on-
suzluk tüm bedenini, zihnini, düşüncelerini sarar. Nereye baksan onu
görürsün. En ufak en önemsiz bir harekette bile o düşer aklına ve dersin
ki ben artık yaşayamıyorum. Bir köşede oturayım kimse beni görmesin,
bana dokunmasın, beni bıraksın, ben yokmuşum gibi davransın.
Aslında yaşamaktan kaçmak istersin ama kaçamazsın. Çünkü her ne
kadar hayatın büyük bir çıkmaza girmiş olsa da seni bekleyenler vardır,
senden destek alıp ayakta duranlar, senin sarsılmanla yıkılacak olanlar
vardır. Onlar için ayakta durursun, durmaya çalışırsın. Hayatının bu
büyük dönemecinde yeniden yaşamaya koyulursun. Güç alırsın
dünyanın faniliğinden ve her şeyin bir gün büyük bir dönüşüme uğrayıp
gerçekliğe varacağını düşünürsün. Durmadan devam edersin yoluna,
yeniden hayaller kurar, kendine hedefler belirlersin. Bir gün o kaybet-
tiğin kişiye kavuşacağını düşünürsün ve onun önünde gururla, başının
dimdik durabilmesi için güzel işlere koyulursun. Azimle çalışmaya
devam eder, pes etmezsin. Ve o zaman anlarsın ki aslında ömrün boyun-
ca her zaman sayısız başkalaşımlar olacak hayatında. Sevdiklerimiz hep
yanımızda olamayacaklar. Sahip olduklarımız bir var bir yok, hayallerimiz
belki gerçekleşecek belki de gerçekleşmeyecek, biz ne kadar planlar
yapsak hedefler belirlesek de hayat olması gerektiği akışıyla devam
edecek.
Bizim yapmamız gereken her ne yaşarsak yaşayalım, hayatımızın her ne
kadar altı üstüne de gelse hedeflerimizden hayallerimizden ve umut-
larımızdan vazgeçmemek. Düşsek de kalkmak, kırılsak da yeniden
iyileşmek, umutlarımız sönse de hayallerimiz yıkılsa da yeniden umut
ederek yeni hayaller kurmak. Zaten hayat da bu değil mi, sürekli yenile-
nerek, insanın yolundan dönüp dönmeyeceğini tartıp, onun gelişimini
izlemek. Hem Şems-i Tebrizi ne güzel söylemiş: “Bırak hayat sana
rağmen değil, seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı
üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstün-
den daha iyi olmayacağını? ’’
SESİM VE ÖLÜ
KAHRAMANLAR MEZARLIĞI
sular altında kalmış bir ülkeyim şimdi
sesim feryat sesim ağıt sesim üşümek
bozkırları harım yapmış da gelmişim
bozkırdaki ayrıkotları efsanedir diyor el yazmaları
bozkırda babalar yoldadır diyor geçmemiş dün zamanları
bugün zamandan yasaklara çıkmış sokaklar
zaman zehir, kıyamet panzehir
gelmeden büyük peygamber
nasihatlere boğmak istiyorum dünyayı
dünya benden milyar yaş büyük
nasihat dünya oluyor ben boğuluyorum
sularaltındakalmışlığı başa sarıyorum
sesim çocuk, sesim hiçlik, sesim dünyaya ait
ben değil sesler alıyor nefesimi
sesler değil ben izliyorum kendimi
memleketsiz kır incir kuşları her yanım
alime cehalet yaftası her yanım
nerede bir yunus orada bir molla kasım
ben mi tutup mucizelere boğayım dünyayı
musa değilim ki asam olsun
asa değilim ki musa’m olsun
asayı musaya veren de değilim
veren sesim, veren harım, veren gündoğusu rüzgarları
her gündoğusu zaten senden eser ya
her gündoğusu zaten senden esmer ya
sen doğuyorsun güneş seyirde ya
senden ses yok
senden eser yok
senden eseni yok
büyümek gördüğün insanları gömmek diyorum
kimseden el yok
kimseden dönen yok
adaletin katili benmişim diyorlar
adaletin öldürüldüğü memleketlerde yargıç da benmişim
yargılanan da benmişim
karun da benmişim kemik çocuklar ülkesinde
yağmayan da benmişim kuraklıktan nasiplenmiş iklimlerde
ben yağsam da sesimi çöl ediyor sesler
kararım tellleri aşamamış da gelmiş
sesim kendi kendisini gömmüş de dönmüş
sesim ölü kahramanlar mezarlığında
emir furkan er
BİR ÇİÇEK, BİRKAÇ ÇAY
Bostancı’nın eteklerinde, pencereleri manzaraya dönük bir kıraathanede iki
genç oturuyor, hareket ettikçe demirlerinin arasında taş varmışçasına ses
çıkaran sandalyelerin üstünde. Sandalyeler rahat değil. Oturanların içleriyse
hiç rahat değil. Sandalyeler oturanların en ufak hareketinde gıcırdamaya
başlıyor, nazlanıyor, homurdanıyor. Oturanlarsa sanki duttan karnı şişmiş birer
bülbül, ses seda çıkmıyor. Oturanların çatık kaşlarını gören çıraksa mevzi-
isinde, şu anlık güvende. Tabii ustası “git şunlara çay götür, iki çayla beş saat
oturtturma” demezse. “Ne olmuş ulan bunlara?” diyor çırak içinden, “ikisi de
manitasından ayrılmış herhalde” diye de devam ettiriyor yüzünde yaralar açan
hormonlarının etkisiyle. Ne aklına başka bir şey geliyor ne de aklı başka şeye
eriyor veledin daha. Ama o da nesi. Oturanlardan siyah saçlı olan ağzını mı
araladı yoksa? Evet evet konuşacak şimdi, geliyor kelimeler.
“Sen kimsin Serhat?” diyor ve koyuyor masanın ortasına cümleyi. Ne çırak
bekliyordu bu soruyu ne de Serhat. Kısa bir sessizliğin ardından alıyor eline
soruyu beriki:
“Bilmiyorum Halil.”
Çırak gelen cevabın kısalığına şaşırıyor haliyle. “Desene ulan asıl sen kimsin
diye, hesap mı soruyor sana bir de?” diyor içinden çırak.
“Ben de bilmiyorum Serhat. Ne senin kim olduğunu biliyorum ne de kendimin.
Dünkü beni tanımaya çalışmıştım ama zamanı yettiremedim. Bugünkü beni
tanımak için sabah biraz düşündüm. Sonra içimden gelmedi. Bıraktım.”
“Ben seni tanıdım ulan!”
“Hadi ya! Kimmişim ben? De bana hele.”
“Tanıdım tabii olum. Kalem verseler elime kitapçığını yazarım.”
“Ulan dalga geçiyorsun bari düzgün geç. Kitapçık değil o kitap kitap.”
“Biliyoruz kitap olduğunu. Ama işte o kadar teferruatlı biri değilsin. İki üç
kelam yeter sana.”
“Gıcırdama ulan! İki kelam edicez şurada ağzımızın tadıyla. Laga luga yap-
maktan başka bir şey yapmadın. Hoş ağzımızın tadı da yok zaten. Leş gibi çay
demlemişler.”
Bizim çırak, demlediği çaya edilen lafı duyunca mevzilendiği yerden kımıldar
gibi oldu. Ama sonra durup başka bir alternatif düşündü intikam için: “çayına
tükürmezsem ben de adam değilim”.
“Sakin ol be Halil. Biraz kafa dağıtalım, iki lakırdı yapalım dedik şikayet
etmediğin şey kalmadı. Bütün gün çalıştım ırgat gibi zaten. Bir de sen kaçırma
keyfimi.”
“Ben çalışmadım mı sanki oğlum! Hem neyin keyfinden bahsediyorsun lan
sen? Günde on iki saatini veriyorsun konfeksiyona, hadi verdin o kadar saatini
ya sonra? Sonra kafanı yastığa koyuyorsun ama rahat mısın? Yok! Değilsin!
Koyun yerine ip toplarını sayıyorsun ulan yatarken. Bilmiyor muyum cebindeki
beş liranın hesabını yapıyorsun her gün. Çay içmeden iki kere düşünüp sonra
karar veriyorsun içip içmemeye. Şimdi bir de gelmiş keyiften bahsediyorsun
bana! Mutlu musun sen hayatından?”
“Mutluluk falan bunlar boş beleş hayaller bize oğlum. Biz mi seçtik sanki bu
hayatı? Senin de benden bir farkın yok. Aynı mahallede doğduk. Aynı mahalle
okulunda okuduk. Aynı sanayide çalıştık on yaşımızda. İlk defa mahallenin
dışına çıktığımda on beş yaşındaydım ben. Çıktığım an anladım ama biz bu
şehre yabancı olmaya gelmişiz Halil. Senin farkında olduklarının da on kere
üstünden geçtim ben ama düşünmekle olmuyor hiçbir şey. Ne değiştirebilirsin
oturup düşünerek?”
“Oturacağımı kim söyledi!? Bak şu karşıdaki adalara iyi bak. Ne kadar güzel
gözüküyorlar buradan dimi? Peki oradan İstanbul’a bakınca manzara nasıl bili-
yor musun? Sanki makina parçası gibi soğuk, metal, gri. Orada yaşayıp buraya
bakanlar mutlu. Burada yaşayıp oraya bakanlar mutsuz. Ben de baktığım yeri
değiştiricem ulan! Yeter aynı çöplüğe baktığımız. ”
“Nasıl olacak o iş para olmadan? Bana da söyle de biraz dalga geçiyim.”
“Gidip taşınıcam demiyorum sana oğlum. Şu zamana kadar mutluluk paradan
geçer dedik hep ama yanıldık. Her zengin mutlu mu? Değil. Her fakir mutsuz
mu? Değil. İnsanın kafasında başlıyor mutluluk.”
“Benim kafam jetonla çalışıyor kardeşim. Jetona da para lazım. Jeton bulur-
sam mutluluğu başlatırım kafamda. Sen hiç merak etme.”
“Dur ulan dur! Bölme de bir dinle. Şimdi bir park düşün; iki tarafında çiçekler
olsun diğer iki tarafında da çamurdan göller. Parkın çevresinde de apartman-
lar olsun. Bu apartmanlarda oturanlar da maddi-manevi aynı koşullarda olsun.
Evi çamur tarafına bakanların sabah uyandıklarında ilk gördükleri şey çamur
olacak. Kötü bir başlangıç dimi güne? Ama biraz daha ileriye bakıp çiçekleri
görmek onların ellerinde. Ya kabullenip çamurla yaşamaya devam edecekler
ya da ileriye bakıp çiçeklerin kokusuyla yaşayacaklar. Ben de artık önüme ko-
yulanı değil benden uzaktakilere bakıcam ulan. Çiçekleri görmemi kim en-
gelleyebilir?”
Mevziisindeki çırak iyice yerleşmişti yerine. Pürdikkat dinliyordu konuşulanları.
Haklıydı şu Halil aslında. İki yıldır şu kıraathanede sabahtan akşama çay dem-
leyip servis yapıyordu. Milletin küfürlerine, alaycı tavırlarına karşı gıkını çıkar-
madan çalışıyordu. Kendi de istememişti bu işi. Dersleri kötü diye almıştı
okuldan babası. Sonra da vermişti onu bu buharlı hapishaneye. Ne eline geçen
paraya değiyordu çektikleri ne de gelecek hayallerine. Ve burada sahip olabi-
leceği en yakın gelecek, sigara dumanından çökmüş bir ciğerden başka bir
şey değildi.
“Hadi diyelim çiçekleri gördün Halil. Gün gelecek ve o çamur sana bulaşmaya-
cak mı? O zaman da çiçeklere bakmaya devam mı edeceksin? Yoksa paçanda-
ki çamuru temizlerken sahip olduğun hayata mı söveceksin?”
“Anlamadığın kısım da bu oğlum. Çiçekleri görmek bir sonuç değil, bir mü-
cadele. Çamur içinde yatıyor olsam ve ağzımda çamurdan başka tat kalmasa
bile çiçekleri görme kavgamın sonu gelmeyecek.”
“Sen var ya sen… Çok değişik bir herifsin.”
“Değişik olan ben değilim. Tüm insanlar değişik. Sana bu anlattıklarımdan
önce başka biriydin şimdi başka birisin. Artık sen de değişiksin. Kendimi tanı-
maya zaman yettiremedim dedim ya işte aha da bundan yettiremedim. Tam
tanıdım derken birisi bir şey söylüyor, sonra hop buyur bakalım yeni düşüncel-
er, yeni kararlar falan.”
“E o zaman bu kadar değişkensek yarın çiçeklere bakma mücadelenden de
vazgeçebilirsin.”
“Bu mücadeleden vazgeçemem. Çünkü bu, huzurlu olmanın mücadelesi.
Çiçeklere bakmayı bırakıp deniz görme isteğine kapılırsam sonuç yine aynı
kalacak. Sadece huzuru ararken yöntem değiştirmiş olucam.”
“Ya bir zaman sonra huzurlu olmak istemezsen?”
“Bunun olabilmesi için anca daha kuvvetli bir isteğin ortaya çıkması lazım.
Eğer böyle bir şey olursa yeni isteğimin peşinden koşmaktan da çekinmem
zaten.”
“Görürüz ulan. Yarın çamur yerken görürsem fena dalga geçerim seninle. Ba-
karız sonra çekinip çekinmediğine.”
“İstediğin kadar dalgaya vur ulan vız gelir. Yaptıklarım da düşündüklerim de
benden çıktı. O yüzden hatalarımın da doğrularımın da arkasındayım. Onları
benden başkası savunmaz, savunamaz.”
“Tamam ulan dur coşma daha fazla. İki çay daha söyleyelim de ağzımız tat-
lansın. Bak bu sefer iki kere düşünmedim ha çay içip içmemeyi.”
“Hahahaha. Olur ulan söyle.”
“Hop! Kardeşim bize iki çay daha getirsene.”
Oturduğu yerde birden irkildi bizim çırak. “Tamam abi” diyebildi sadece ama
aklında bir dolu şey vardı onlara söylemek istediği. Kafasını toparlamaya
çalışırken doldurmaya başladı bardakları yavaşça. Zaman kazanmaya
çalışıyordu. Arkasından “nerede kaldı ulan bu çaylar” serzenişlerini duy-
mazdan geliyordu. Eskiden bu tarz laflara dayanamaz o da bir bukle küfreder-
di* ama şimdi sadece susuyordu. Hatta Halil’in çayına tükürmekten de
vazgeçmişti. Nihayet bardaklar dolmuştu ama kafasındakiler hala toparlanıp
bir cümleyi dolduramamıştı. Neyse ki masaya gidene kadar hala vakti vardı.
Başladı elinde tepsiyle yavaş yavaş yürümeye ama elindeki tepsiye hiç dikkat
etmiyordu. Zaten adımları da bir tuhaflaşmıştı. Kafasındaki düşünceler sanki
her bir hücresine hücum ediyor ve vücudunun senkronunu bozuyordu ve bo-
zulan bu senkrondan en çok etkilenen yerleri ise elleri ve ayaklarıydı. Titreyen
elleriyle tuttuğu tepsideki bardaklar sarsılarak içlerindeki çayı dışarı kusuyor-
du. Adımlarıysa yürümeye yeni başlayan bir kedinin adımları gibi seyrek ve
rastgeleydi.
Çırağın bu tuhaf yürüyüşünü Halil de Serhat da fark etmiş, olan biteni izliyor-
lardı. İkisi de çırağın bu yolu tamamlayıp tamamlayamayacağı konusunda
meraklıydı. “Çok az kaldı oğlum hadi gel” diyordu içinden Halil. Serhat ise
çıraktan umudunu kesmiş düştüğünde onu tutmak için hazırlık yapıyordu. Çok
geçmeden de Serhat’ın beklediği oldu ve çırak elindeki tepsiyi serbest bırakıp
yana doğru düşmeye başladı ama düşmeden yakaladı Serhat küçük çocuğu.
“Oğlum noldu iyi misin? Hasta mısın neyin var?”
Çocuğun gözlerinde yaşlarla sadece ileriye doğru bakıyordu. Hala kafasının
derinliklerinde bir şeyler dönüp dolaştığı belliydi.
“Oğlum konuşsana lan ne bakıyorsun ileriye? Ne gördün, bir şey mi var
orada?”
“Lan Serhat ağlıyor bu çocuk. Birisi dövmüş olmasın bunu?”
Halil’in konuşmasıyla birlikte çırak, Serhat’ın kucağında sıçrayıp doğruldu ve
doğrudan Halil’in gözlerine bakmaya başladı. Çok kısa bir bakıştan sonra da
gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı çocuğun ve hıçkıra hıçkıra
döküldü içindeki kelimeler diğer ikisinin kulaklarına:
“Valla söyleyemem ben babama abi. Çiçekleri görmek istiyorum diyemem.
Hayallerimi söyleyemem ona. Ben top oynamak istiyorum dersem keser beni
abi. Napıcam abi ben?
Nazlı Kocaçınar
DENiz yerlikaya
AURASIZ ÇAĞ
Nedir bu aura dediğimiz şey? Türkçede aura kelimesinin karşılığı yoktur. Aura,
eski Yunancada nefes anlamına gelir. Felsefede çok kullanılan bir terimdir. “O
halde ne diye edebiyat dergisine bu başlığı attın kardeşim?’’ dediğinizi duyar
gibiyim. Biraz edebiyat biraz felsefeden gidelim, ne çıkar? İsteyen edebi
yönünü alsın isteyen felsefi. Tekrar dönelim başlığını attığımız konuya. Doğada
aura diye bir gerçek var. Günlük hayatta da sık sık kullanırız bu kelimeyi, bir
insan için veya bir sanat eseri için. Belki de sanat eseri gibi gördüğümüz bir
insan için.
Sanat eserlerinde şöyle bir olay var. Sanat eserlerinin aurasının temel özelliği
erişilmezliktir. “Erişilmezlik’’ ne ihtişamlı kelime. İnsana bir yerde durması ger-
ektiği hissini veren fakat sonucunu da merak ettiren bir etkisi var sanki. Oto-
banda hızın 160ları bulmuşken bir anda karşına dur tabelasının çıkması gibi.
Gece yürümekten en çok hoşlandığın sokakta yürürken, tüm şehirde elek-
triğin kesilmesi gibi. Hatta önemli bir derbi maçında, en önemli defans oyun-
cusunun kırmızı kart yemesi gibi, can sıkan ama bir o kadar da insanda heye-
can uyandıran, adrenalin salgılatan, enteresan bir kelimedir bu benim sö-
zlüğümde. Peki günümüzde bir şeylere erişebilme veya o şeyleri elde ede-
bilme yetimiz ne düzeydedir? Tabii ki konudan konuya farklılık gösterir bu so-
runun cevabı. Atıyorum ülkenin ekonomisini göz önünde bulundurduğumuz-
da ve geçtiğimiz yıllarla karşılaştırdığımızda işin içinden
çıkamayız. Artık bir şeylere ulaşılabilirlik konusunda epey yavaşız çünkü.
Benim sorum daha soyut kavramlar üzerineydi. Günümüzde hemen hemen
herkesin evinde internet var. Merak ettiğimiz bir konuyu internet saniyesinde
araştırıp zihnimizi aydınlatabiliyoruz. Uzun zamandır izlemek istediğimiz fakat
zaman bulamadığımız için izleyemediğimiz bir filmi boşluk bulduğumuz an
tek tıkla izleyebiliyoruz.
Artık kitapları bile internetten okuyabilme gibi bir lüksümüz var. Alışveriş
internetten, spor internetten, müzik internetten hatta bizi biz yapan her şey
internetten olmaya başladı. Üzerimize, benliğimize kopyala yapıştır yapıyoruz
sanki görüp beğendiklerimizi. Doğal olarak bu yolda ya kendimizi kaybediy-
oruz ya da bunu fark edip kendimizi farklı bir konuma taşıyoruz. Kültür endüs-
trisinde her şey çok çabuk tüketildiği için nesnelerin, eserlerin geleneklerinin
yok edildiği aurasız bir çağda yaşıyoruz. Örneğin günümüzde birçok insanın
tüketim çağı olarak adlandırdığı 21. yüzyıl belki de insanoğlunun tüketimi en
derin yaşadığı dönemdir. Sahiden her şeyi anında tüketmiyor muyuz? Yeni
çıkan bir şarkıyı bile sıkılana kadar, o şarkıyı tüketene kadar dinliyoruz. Oysa
bir şarkıyı daha eski zamanlarda bir plaktan veya rast geldiğimiz bir radyodan
dinlesek eminim bu kadar çabuk tüketemezdik. Hatta her dinlediğimizde farklı
bir hazla dinlerdik. Ben zaten hep yanlış dönemde doğduğumu dile getiririm.
Antikalara, pikaplara, daktilolara, eski büyük kütüphanelere, dönem filmlerine
hayranlıkla baktım her zaman.
Bu çağa her ne kadar aurasız desem de, ben bu çağdan değil, kendimden
beslenmeye karar verdim. İnsan, o aurayı çağda değil kendi içinde de bulabilir
diye düşünüyorum. Bu çağ bu kadar aurasızlığa rağmen insanlık için farklı bir
dönüşüm sağladı çünkü. Tabii bana kalırsa, pandemi döneminin de bu
dönüşümde etkisi büyük. Pandemi döneminin başında insanlar deli gibi inter-
nete, teknolojiye düşmüşken, pandeminin devam sürecinde, insanların daha
çok kendine dönmeye başladığını gözlemledim. Bir hobi arayışını veya geriye
atılan hobilerin, yeteneklerin açığa çıkışını da etkiledi bu dönem. En iyi ken-
dimden biliyorum. İlk zamanlar bu alışık olmadığımız dönemle savaşırken ne
yapacağımı, nasıl zaman geçireceğimi bilememe hissi, psikolojimde bir hayli
bozulmalara yol açtı. Önümde bir anda devasa bir belirsizlik oluşmuştu. “Belir-
sizlik” zaten herkesi saran bir başka kelime de bu olsa gerek. Bu büyük çaplı
belirsizliğin getirdiği huzursuzlukla, iletişimde bulunduğum hemen hemen
herkes “Çok sıkılıyorum, ne zaman bitecek bu süreç, bitsin artık.’’ derken bir
anda herkes kendini bu sürece alışmış halde buldu. İnsanoğlu bu, hayatta her
şeye alışır zaten. Peki kaç kişi kendini buldu? Kendini daha iyi tanıdı?
Kendini tanımanın yaşla, eğitimle okulla çok ilgisi olmadığı kanısın-
dayım. Kaldı ki neinsanlarla karşılaşıyoruz, iki üniversite bitirmiş yurt
dışında eğitim görmüş ana dil İngilizce artı bilmem kaç dil ama iki
kelimeyi toparlayamıyor. Şöyle keyifli bir muhabbet edilmiyor. Neden?
Her şeyi yapmış da neden iki kelime edemiyor? Belki de bu kadar
şeyle uğraşırken, bir şeyleri gözden kaçırmıştır. İşte şu cümleyi kendim
için kurmamak adına hala kendimi tanımaya çalışıyorum. Kendini iyi
tanıyan insanın hayatla daha kuvvetli bir bağı olduğuna inanıyorum.
Yıllarca farklı bir dönemde yaşamak istedim, hep söylendim, sürekli
söylendim.
Sonra olayın tamamen bende bittiğini fark ettim,
hayatı yaşamayı daha çok sevmeye başladığım
anda. Yürürken doğayı daha çok izlediğimi, bilmem
kaç yıl önce yapılmış o işlemeli binaların büyüsüne
daha fazla kapıldığımı anladığımda fark ettim.
Bir şeylere ait olmadan, bize ait şeyleri
keşfetmek için yaşıyoruz hangi dönemde
yaşarsak yaşayalım. Şimdi bu çağa aurasız
demek acımasızca olur mu bilmem ama ben
başlığı çoktan attım bile.
Nazlı Kocaçınar
DEVRim ali demir
GERÇEKLERİN YAYILMASI
ÜZERİNE
Günümüzde herhangi bir şeyin yerinde kaldığını, asla değişmediğini veya bir
yöne doğru evrilmediğini söylemek birkaç konu dışında neredeyse imkânsız.
Eski dönemle günümüzdeki bu dönüşümün farkının artık bir şeylerin
değişirken eskisi kadar uzun bir süreye ve sebebe ihtiyaç olmaması olduğunu
düşünüyorum. Bundaki en büyük sebebin de teknolojinin neredeyse ışık hızın-
dan da hızlı şekilde ilerlemesinden kaynakladığını düşünüyorum. Hayır tekno-
loji gelişti her şey kötüye gitti gibi basit ve pürüzlü bir düşüncem yok ama bazı
konularda insanların bu kadar hızlı değişmesini ve bu kadar sebepsiz şekilde
apolitik, kayıtsız olmasını ve çoğu şeyi sorgulamaksızın kabul eder hâle
dönüşmesini doğru bulmuyorum. Ne demek istediğimi anlatayım.
Sadece bizim ülkemizde değil dünyanın her yerinde 2000 sonrası gençlerin
yani bizlerin olaylara haddinden fazla şekilde kayıtsız kaldığını veya kayıtlı
kalsa bile çabucak hafızasından sildiğini düşünüyorum. Özellikle kendi ülkel-
erinde yaşanan siyasi, toplumsal olaylara karşı. Gözlemlediğim ve içinde
yaşadığım kadarıyla benim akranlarım fazlasıyla ‘’bana dokunmayan yılan
bin yaşasın’’ cı insanlar. Neredeyse herkes kendi yaşamını kurtarma ve kendi
yaşamının sonunda istediği şekilde ölme isteğinden başka bir şey düşün-
müyor gibi. Ekonomik bağımsızlığını sağladıktan ve yaşamını ‘’iyi’’ denebi-
lecek bir seviyeye oturttuktan sonra gerisinin çok önemli olmadığını, onu
etkilemedikçe yaşanan olayın onu çok da fazla alakadar etmediği düşüncesi
gün geçtikçe yayılıyor. Bu yüzden de kimse yaşadığı ülke içinde yapılan yan-
lışları kimin yaptığını, yapılan bu yanlışların kendi içinde yaşadığı halkı veya
belli bir kesimini nasıl etkilediğini, boş verin ülkeyi kendi içinde okuduğu veya
çalıştığı kurumların bünyesinde yapılan işlemlerini onu nasıl etkilediğini sorgu-
lamıyor. Tabii ki herkes bu sorgulamama eylemini bilerek daha doğrusu iste-
mediği için yapmıyor değil. Öyle yapanlar da var ama konumuz da onlar değil.
Peki insanlar bu eylemleri neden yapmıyorlar ve teknolojinin bu durumla
alâkası veya teknolojinin bu duruma etkisi nedir? Sosyal medya öyle bir hıza
ve öyle geniş bir alana sahip ki bu insanların kayıtsız kalmasını veya çabucak
unutmasını adeta bir katalizör görevi görerek sağlıyor . Bu hız ve geniş olma
durumu bir noktada aslında bakarsanız iyi bir şey çünkü birinin başına bir şey
geldiğinde veya biri bir yardıma ihtiyaç duyduğunda bu kişinin durumu daki-
kalar içinde binlerce kişiye ulaşıyor ve sorun çoğu zaman çözüme kavuşuyor.
. Buna karşın anlatmaya çalıştığım kötü yanı şu herkes her şeyi yazabildiği için
birilerinin ,özellikle iktidarların, attığı yalanın veya yanlış yöne yönlendirici bir
bilginin de yayılması aynı şekilde sadece dakikalar sürüyor. Hepimiz de biliy-
oruz ki yalanlar ve iktidarların algı yönetmek için kurduğu cümleler kitleler
tarafından her zaman daha çabuk inanılıyor ve onlara her zaman daha olası
yaklaşılıyor. Bu yalanlara inanmak ne kadar hızla oluyorsa insanları o yalandan
öbür gerçekliğe çevirmek, dönüştürmek o kadar yavaş oluyor. İlk paragrafta
bahsettiğim bu bir yöne doğru evrilmek yalan lehine olunca telefonla mesaj
gönderme hızında olurken o yalandan geri dönmek telefonu icat etmek
yavaşlığında oluyor. İnsanlar da belki haklı belki haksız olarak ‘’ Aman ya buna
gitsen Ankara diyor ona gitsen Malkara Keşan diyor’’ diyorlar kendi içlerinden.
Bu da önünde sonunda olaylara kayıtsız kalmayı doğuruyor. İnsanlar ‘’aman
ya’’ dedikleri andan itibaren onları ikna etmek çok zor duruma geliyor. İnsanlar
da bu noktada haklı olarak sizi değil onu ‘’yaşatan’’ ve ‘’büyük’’ olan iktidarı
ciddiye alıyorlar. Nihayet ‘’iktidar yapıyorsa vardır bir bildiği’’ felsefesine var-
arak bu sorgulamadan vazgeçiyor ve kayıtsız kalmak istiyor.
Peki bu noktada ne yapmalı? Teknolojinin ilerlemesinin önünü mü kesmeli?
Yoksa sosyal medyayı mı yasaklamalı? Yahut da insanlara meydanlardan
megafonla bağırmalı mıyız? Hiçbirini yapmamalıyız. Bence yapılması gereken
şey devletin verdiği eğitimin değil de insanların birbirine aktardıkları bilgi biri-
kimi ile oluşan eğitimin yaygınlaştırılmasıdır. Eşe, dosta, sevgiliye, anaya,
babaya, kardeşe ve geri kalan herkese komplo teorilerine, algı yönetimlerine
inanmayan, bu yalanların önüne geçmeye çalışan, bilimin doğruluğuna inanan,
doğrunun düşünülerek ve kayıtsız kalmadan ulaşılabilir bir şey olduğunu
kabul eden herkes tarafından anlatılmalıdır. Çünkü bu noktada iktidarlar da
güya karşı olduğu sosyal medyayı kendi lehine kullanmayı hepimizden iyi bili-
yor. Zaten her ne yolla olursa olsun halkların ve bireysel olarak insanların olan-
lara kayıtsız kalması iktidarın canına minnet. Soran yok, eden yok, gelen yok,
giden yok...
E peki herkese anlattık durduk, bu işin bir de kaynağı var. Bu yalan yanlış bilg-
ileri ortaya çıkaranlar bu yayılmayı görünce müdahale etmeyecekler midir?
Elbette etmeye çalışacaklardır ama gerçek ve doğru ifadelerle yeterince
insana ulaşıldığında zaten buna kaynak olanların hiçbir kıymetiharbiyesi kal-
mayacaktır. Bu yaygınlaşmış durum önünde sonunda insanların kayıtsız veya
apolitik kalma düşüncesini ister istemez yok edecektir çünkü insanlar
gerçeğin ve doğrunun farkına vardıkça içgüdüsel olarak buna tepki göstere-
cek ve buna müdahil olmak isteyecektir.
Burada gerçeğin ne olduğu sorusu da önemli pek tabii. Yani tamam birileri
birilerine anlatsın da onun gerçek olduğunu veya doğru olduğunu nasıl anlay-
acağız? Felsefi kısmına pek bir yorum da bulunamam ama ortada insanları
‘’yaşatan’’ bir iktidar olmayınca insanların illa ki doğrunun ne olduğunu bula-
cağından eminim.
Alperen Morova
TEUTA BURADA
YAŞAMAZ ARTIK
Sıcak bir haziran ayında belki; ama soğuk aralık ayında yaşanmaz burada
Teuta, bizi bilmeyen bu gurbette hayat sürdürmek bir meziyete dönmekte.
Oysa bizim çiçekler açan yurdumuz öyle miydi sevdiğim, söyle bana? Hatırlar
mısın Teuta, her sabah bir çocuk bisikletinin zilini çalar, yetmez kapımızı
tıklatırdı kırarcasına. Kapıyı açardım.
Küçük çocuk soğuk elleri ile bir gazete uzatır, “Bugünün haberleri, efendim.”
Deyip, bahşişini alıp kaçardı başını bile okşatmadan.
Kaçardı çünkü yetişmesi gereken evler, görmesi gereken bir sürü suret, kıra-
cağı birçok kapı vardı… ve ona bağışlanan saatte dönmez ise ustasından yiye-
ceği tokat.
Ben ise Teuta, o gazeteyi umut ile açıp küfürle kapatırdım her sabah. Sen,
kafama çok taktığımı söylerdin ve sabah sersemliğin, ses tonuna ayrı bir tan-
rısallık katardı. Söyle Teuta, emeklerimiz hiçleşirken ben nasıl susayım, ata-
larımız bunu mu istiyor bizden? -ki sen bu konularda benden daha hassassın,
bilirim.- Nasıl susayım bizleri arka bahçesi gibi gören dış politik oyunlara,
bizlere biz olma fırsatı vermeyenleri nasıl seveyim? Sen de sevmedin Teuta,
hiç sevmezsin ve sevme zaten bizleri hor gören bir avuç kimseyi!
Gitmek istiyorum buradan her şeyimi alıp Teuta. Tam gideceğim diyorum, her
şeyimi toplamak için davrandığımda seni almak geliyor aklıma, valiz gereksiz.
Bir bozuk plak belki, yahut bizi anlatan bir kitap…
Biz var olduğu ülkede dili yasaklanmış, kültürü ayıplanmış serflerin gelece-
kleriyiz Teuta. Yaşam mücadelesi adına göç ettiği memleketinden farklı
topraklarda kimlik bunalımı içerisinde eriyip kendimizi bulamayışımız, bu se-
beptendir. Bir bütünün kendisini özgürce ifade edebileceği bir düş kuruyorum,
içimde dinmeyecek olan özgürlüğün tesir ettiği sarhoşlukla. Öyle bir fikir ki bu
Teuta, Rus bozkırlarından Çin’in iç kısımlarına, Anadolu’dan Balkanlar’ın soğuk
dağ eteklerine ve oradan bütün dünyaya yayılıyor.
Nazlı Kocaçınar
Sana her defasında içimi dökmek, sanrılarımı açmak istiyorum çünkü bu, zih-
nimin ürkek düşüncelerden arınması demektir. Nitekim geçen her saat, kalkan
her tren ve dile getirilen her düşünce bir geç kalmışlık hissi uyandırıyor bende.
Bu ürkek düşünceyi yok etmenin ilk adımı, sessizlikten ziyade haykırmak,
çağlayan bir nehir gibi.
Güneş artık penceremizden çekiliyor benim başkaldırışım, ne yazıktır ki
önümüz dondurucu bir kış, yapacak tek şey baharın gelmesini bir ümit ile
beklemek.
Kim bilir, belki de bahar, hiç gelmeyecek yurdumuza Teuta, kim bilir kaç defa
öldürüleceğiz defalarca?