The words you are searching are inside this book. To get more targeted content, please make full-text search by clicking here.
Discover the best professional documents and content resources in AnyFlip Document Base.
Search
Published by bersankelici, 2020-03-30 09:53:06

Vesait 3.sayı

Vesait 3.sayı

1

OKUNDU,

ALTI ÇİZİLDİ

2

Genel Yayın
Yönetmeni’nden

Genel Yayın Yönetmeni: ‘’Emek’’ için lügatta: ‘’Bir işin yapılması için harcanan beden ve kafa gücü. Zahmetli çalışma.’’
Fırat Abdullah denir. Kelimelere her zaman önem veririm ve yaşadığım her duyguya ait bir kelimenin olması-
na da hayranımdır. Vesait ismini dergi için arkadaşlarıma sunduğumda ve kabul edildiğinde
Editörlük Ekibi: Muhammed Husrev epey mutlu olmuştum. Mutluluktan Vesait kelimesini tekrarladığımı ben ve şahitlerim bil-
Ayten, Bengisu Özkes, Beyza Ersan iriz. Fakat ilk sayının çıkmasından ve ikinci sayının ardından oluşan manzarayı gördükten
sonra Vesait’in kapağına sayfalarına bakınca benim aklıma yalnızca bir tane kelime geliyor:
Yazı İşleri Ekibi: Eyşan Ateş, Yunus Emek. Emek kelimesini yukarıda yazdığım lügat anlamıyla bilirdim. Artık, Vesait’in kelime
Emre Hasbek, Abdulmecit Ceylan anlamı Emek, Emek kelimesinin de bendeki anlamı Vesait oldu. Edebiyat Kulübü ekibi olarak
Görsel Danışman: Emir Görpüz bir dergi çıkarmaya karar verdiğimizde, elimizde birkaç fikirden başka bir şey yoktu. Sonra
İç Dizgi ve Fotoğraf Editörü: derginin ismini bulduk. Yine elimizde pek bir şey var sayılmazdı. Ekip olarak yoğun emekler
Ece Gürbüz harcadıktan sonra bir anda kendimizi değerlendirmek üzere bizlerle paylaşılan yazıların ve
şiirlerin arasında bulduk. Artık dergi fikri ve dergi ismi yalnız değildi. Vesait daha yayımlan-
Kapak Ayraç ve Poster Tasarım: madan aile olmuştu. İlk sayımızı kırtasiyeden ödev çıkarır gibi beyaz A3 kâğıda bastırdık. A3
Sinan Azizağaoğlu kağıdına bastırdığımız dergimizin ilk haline, sonra da iki sayımıza bakıp ‘’Nereden, nereye.’’
diyorum. Belki bunu söylemek için erken ama, sanırım ilk günden bu yana gösterilen emekler
Son Okuma: Dr.Kenan Sayacı bana bunu söyletiyor. Şimdi de üçüncü sayımız okunmaya hazır bir şekilde sizleri bekliyor.
Basım: Best Image Barbaros Bulvarı İlk sayımıza çıraklık sayımız, ikinci sayımıza da kalfalık sayımız demiştik. Kalfalık ile ustalık
Akdoğan Sokak No:1 Beşiktaş, İstanbul arasındaki mesafeyi uzatmamak adına bu sayı için kolları aylar önce sıvadık. Distopyayı ku-
Teşekkürler: Enver Yücel, Turgay Polat, maşa işlenen bir nakış gibi bu sayımızın sayfalarına işledik. Bize yaptıkları ile yol haritası
Pervin Merdan, Cemre Gürdal, Ayşegül çizen Distopya filmi Matrix ve Distopyaları ile ünlü yazar George Orwell bu sayıdaki dosya
Çelikkol, Kazım Balsarı, Canberg Düngn, konularımız oldu. George Orwell, başyapıtı 1984’ün 272.sayfasında ‘’İnsan, sevilmekten çok
Gökhan Malkoç ve Edebiyat Kulübü anlaşılmayı istiyordu.’’ diyor. Yaşayan, her gün yüz yüze baktığımız bir insanı tam olarak
anlamak bile epey zor iken, halihazırda hayatta olmayan birini tam olarak anlayabilmek her-
Üyeleri halde imkansızdır. Fakat, George Orwell gibi cesur ve bütün düşüncelerini kaleme döken bir
yazarın yazdıklarının içine girerek onu anlamaya çalıştık. Umuyorum ki sizler de, yaşadığı
vesaitdergisi dönemde değeri bilinmeyen Orwell’a, onu okuyup anlayarak hak ettiği değeri ölümünden
bauedeb 68 yıl sonra verebilmeyi başarabilirsiniz. Matrix filminde bir replik de ‘’İnsan tepkileri içinde
en belirgini, gerçeği reddetmektir.’’ cümlesi vardır. Gerçek kelimesinin içine işlediği Matrix
@vesaitdergisi instagram hesabını etiketleyerek filminde ve gerçeği kendisine özgü dille kimi zaman hayaller üzerinden, kimi zaman da bir
#güzvesaiti hashtagiyle hikâyelerinizi veya hayvan çiftliği üzerinden anlatan Orwell’la bağdaştırdığımız bu sayıda, umarım sizlere iki
gönderilerinizi bekliyoruz. dosya konumuz arasındaki gizemli ve farklı köprüleri resmedebilmişizdir.
Son olarak, birinci güz sayımızda virgülünden noktasına emeği olan zamandan dostlarım
Mevsimlik edebiyat dergisi Vesait, Bahçeşehir Üniversitesi yazı işleri ekibine; dergimizin her sayfasını ayrı ayrı güzelleştiren yazar ve şair arkadaşlarıma
Edebiyat Kulübü üyeleri tarafından hazırlanmaktadır. ve bize her mevsim bir dergi çıkarma gücünü veren siz değerli okurlarımıza sevgi, saygı ve
şükranlarımı sunuyorum.
3 Yazılan her harfin kıymetli olduğu yolculuklarımızı güzel kılan VESAİT dergisinin
birinci güz sayısında, kimi zaman bir şairin dizeleriyle, kimi zaman da uzun bir cümle ile
kendinizi bulmanız dileğiyle…

Fırat Abdullah

Barbaros Kütüphanesi, 14 Kasım 2018

GEÇMİŞ YAZ

Rü’yâ gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle,
Her ânını, her rengini, her şiirini hazdan.

Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!
Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan

Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;
Mehtâb, iri güller ve senin en güzel aksin…

Velhasıl o rü’yâ duruyor yerli yerinde!

Yahya Kemal Beyatlı

SİZ AŞK’TABNAYNI’MAN? LARSINIZ

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum...
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır

Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...

Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya

Ben istemenin Allahını bilirim bayım!

Didem Madak

4

                                          
Mehmet Ali YÜCEL

DEĞİŞEN
CÜMLELER

Çoğu İnsan 25 yaşında ölür ama 75
yaşında gömülür.

(Benjamin Franklin)

Her şey değişiyor. Evren, dünya, ülkemiz, neler yapıyoruz? Devir kimlerin devri? zamanlar içerisindeyiz. Bu devir az çalışıp
insanlar, duygular, kavramlar, teknoloji, Devir değişti. Devir cahiliyetin devri. Devir çok kazanmak isteyenlerin devri. Bu devir
hayat… Her şey hızla değişiyor. Peki bu eşsiz çocuklarımızı, gençlerimizi önemsememe üretebileceğimiz teknolojik aletleri üretmeyip
değişim sırasında yaratılmış tüm yaratıklar devri. Devir para için içi boş, kimseye bir kat kat para vererek alıp, kazıklanmamızı
arasında en bilge olan biz insanoğlu olarak, şey kazandırmayacak kitaplar basma devri. markalarla şov yapıp unutturmaya çalışma
neler yapıyoruz? Devir kimlerin devri? Devir içinde sanata dair tek bir şey olmayan devri. Bu devir cahiliyetin önemsenmediği,
filmleri reklamlarla insanlara dayatma hileyle de olsa sadece para kazanmaya
 Her şey değişiyor. Sokaklarda oyun oynayan, devri. Devir sanat diye müzik kliplerinde odaklanmış insanların devri ve biz değişmeye
dostluğu gerçek anlamda tanıyan çocukların kadınlarımızı ön plan çıkarıp dikkat çekmeye çalışmadıkça da böyle olmaya devam edecek.
yerlerini sabahtan akşama kadar evlerinde çalışma devri. Devir paraya saygı duyan, Kendimizi geliştirmeye çalışmadıkça,
saçma sapan bilgisayar oyunlar oynayan, insana saygı duymayı bir kenara bırakıp kendimize bir şeyler katmaya çalışmadıkça,
gerçekten hiçbir haberi olmayan çocuklar paraya itaat edenlerin devri. Devir arkadaşını bizimle nasıl oynadıklarını fark etmeye
alıyor. Hayal kuran, hayal dünyalarını yarı yolda bırakma, aileyi önemsememe devri. çalışmadıkça makus talihimizi yaşamaya
kâğıtlara döken, hayallerini konuşan Devir paraya saygı duyma devri. Devir devam edeceğiz ve bu makus talih bizi
çocukların yerlerini ellerine sussunlar arkadaşını satma, devir aileyi önemsememe tüketmeye başlayıp önünde sonunda bizleri
diye telefon, tablet verilmiş çocuklar devri. Devir sahte, devir leş bir halde. yok edecek. O yüzden tek şansımız değişmek,
alıyor. Kahramanları, idolleri babaları, Peki bu eşsiz değişim sırasında yaratılmış bu değişimde doğru olan fırsatları yakalayıp
anneleri, ağabeyleri, ablaları, dedeleri olan tüm yaratıklar arasında en bilge olan, biz kendimizi geliştirmek. Bunları yapmazsak
çocukların yerlerini kahramanları sosyal insanoğlu olarak neler yapıyoruz? Çoğumuz da kadere küfür edip oturup gömüleceğimiz
medya fenomenleri olan en büyük hayali kitap okumuyor, çoğumuz gerçek anlamda günü beklemek. Bu böyle gelmiş böyle
sosyal medyada popüler olup oradan para sanat ne bilmiyor, çoğumuzun hayatta hiçbir gidecek ki Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun da
kazanmak isteyen çocuklar alıyor. Eğitim amacı yok, çoğumuz kendini geliştirmek şiirinde dediği gibi:
için kilometrelerce yol yürüyüp okula adına, kendine bir şeyler katmak amacıyla
giden çocukların yerini eğitimin değersiz hiçbir şey yapmıyor. En kötüsü çoğumuz ‘’En azından üç dil bileceksin
gösterildiği, sadece para odaklı büyütülüp sistemin dayattıklarını yapmazsak açlıktan En azından üç dilde
cahiliyeti hoş bir şeymiş gibi gösterilen öleceğimize inandırılıyoruz. Çoğumuz Ana avrat dümdüz gideceksin
çocuklar alıyor. bu müthiş değişim içerisinde değişmeyen En azından üç dil
tek varlık olarak öleceğimiz, doğrusunu Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Her şey değişiyor. Evren, dünya, ülkemiz, söylemek gerekirse gömüleceğimiz günü Ne şu ne busun
insanlar, duygular, kavramlar, teknoloji, bekliyoruz. Benjamin Franklin’in dediği gibi, Oğlum Mernuş
hayat… Her şey hızla değişiyor. Peki bu eşsiz çoğumuz 25 yaşında çoktan ölüyoruz ama 75 Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun’’
değişim sırasında yaratılmış tüm yaratıklar yaşında gömülüyoruz çünkü nefes alıyoruz
arasında en bilge olan biz insanoğlu olarak, ama maalesef yaşamıyoruz. Maalesef kötü

5

Ahmet ÇOŞKUN

DEĞİRMENCİYİ
KORUYAN ŞEY NEYDİ

barakafikir.com

Uzun zamandır yazı yazmak için elim bir Frederick, namıdiğer “Büyük Frederick” beğenir ve buraya büyükçe bir saray
türlüklavyeyegitmiyordu.Ancakgeçenlerde ve değirmenci. Öncelikle size Frederick’ten yapmak ister. Ama o değirmeni de yıkması
bir avukat büyüğümün anlattığı ve beni çok biraz bahsedeyim. Kendisi çok entelektüel, lazımdır. Bu yüzden de adamlarını gönderir
etkileyen tarihe damga vurmuş hikâyenin özgürlükçü ve insan haklarına saygılı değirmenciye. Adamları da Frederick’ten
ardından “Kesinlikle yazıyorum!” diyerek bir kral. Onun zamanında Prusya aldıkları yetkiyle beraber değirmenciye
geçtim klavyenin başına. Hem uzun zaman eğitimde çok ileri noktalara gitmiş, gayet cömert tekliflerde bulunurlar. Ona
sonra hem de böylesine hoşuma giden bir özgürlükler konusunda bilinen ve sayılan değirmeninin daha büyüğünü farklı bir
konuyla yazmaya dönecek olmak beni bir yer olmuş. Hatta bu noktada sizi arsaya yapmayı eğer istemezse bedelinden
biraz heyecanlandırıyor. Umarım Vesait daha çok inandırmak ve “Adam harbi daha yükseği karşılığında satın almayı teklif
dergisi okurlarını da heyecanlandıracak bir özgürlükçüymüş.” dedirtmek için şöyle bir edip Frederick’in buraya saray yapacağını
yazı olur. şey anlatayım: Din ve ifade özgürlükleri bunu çok istediğini söylerler. Değirmenci
Aranızda tarihe geçmiş bu hikâyeyi hakkında düşündükleri, yazdıkları ve de onlara ‘’Burası bana maddi bağlardan
bilenler mutlaka vardır. Ama mesela ben söyledikleri sebebiyle Fransa’dan sürülen daha çok manevi bağlarıyla bağlı, benim
bilmiyordum ve beni epey fazla etkiledi. Voltaire’i kendi yanına almış. Onunla annemin, babamın, büyüklerimin mezarları
Bilenleri üzerinde düşünmeye bilmeyenleri entelektüel sohbetler etmiş, dünya arka bahçede ben burayı bırakamam.’’
de öğrendikten sonra üzerinde düşünmeye hakkında konuşmuş. Şimdi, Frederick’i der. Bunun üzerine Frederick’in adamları
itmeli. Çünkü özel bir hikâye. size tanıttığıma ve sevdirdiğime göre bozulsa da değirmenciye bir şey diyemezler
Haydi başlayalım. hikâyeye geçebilirim vakit kaybetmeden. ve utana sıkıla saraya dönüp Kral’a durumu
Olayın başrolleri, Prusya Kralı İkinci Frederick her zaman yaptığı gezilerinden anlatırlar. Kral bu duruma çok sinirlenir
birinde, Potsdam Ormanları’nda bir ve adamla bir de kendisi görüşmek ister.
değirmenin etrafını, manzarasını çok Değirmenciyi huzuruna getirtir. Aynı

6

teklifleri birkaç kat fazlasıyla Frederick de Hukuk Fakültesi eğitiminin ilk gününde soruya cevap vermeme dahi gerek kalmadan
yapar. Ancak Değirmenci yine aynı sebepleri öğrencilere “O gün değirmenciyi koruyan hepinizin rahatlıkla tahmin edeceği kişidir.
öne sürer ve Kral’ı da reddeder. Bunun şey neydi?” sorusu sorulur öğrencilerin Evet. Yukarıda bahsettiğim gibi bu sarayı
üzerine artık dayanamayan Frederick verdikleri cevapların hepsi isim-soy isim- ve hikâyesini bildiği ve hatta özümsediği
“Sen benim kim olduğumun farkındasın okul numarasıyla okullarının arşivine için diğerlerinden bir adım öndedir. Ve hep
değil mi?” diyerek değirmenciye çıkışır. kaldırılır ve asla atılmazmış. Ne kadar de önde olmaya devam edecektir. Çünkü
Değirmenci de saygısını bozmadan “Evet güzel değil mi? Herhangi bir hatalarında adalete inanmış ve adaletle yaşamıştır. En
sen Prusya Kralı Büyük Frederick’sin vicdanlarının hemen ardından o soruya güçlü zamanında dahi Frederick gibi adaleti
ama ben de bu arazinin sahibiyim. Burası verdikleri cevap karşılarına çıkar. Bu bile kendisinden daha üst noktaya koymuştur
benden önce babamındı ondan önce onun başlı başına bir adalet ve dünya eğitimidir. ki öyledir de zaten. Adalet her şeyden üst
babasınındı. Satamam. Siz istediğiniz yere Bu hikâyeyi bilmek ve anlamak, anlayıp bir noktadır. O kadar.
istediğiniz değirmeni zaten yaparsınız.” özümsemek, özümseyip hayatında Sizler de unutmayın bu hikâyeyi ve bu
der. Bunun üzerine Frederick daha da uygulamak bile başlı başına diğerlerinden hikâyeyi özümsemiş o büyük Türk Subayı’nı
kızarak “Benim Prusya Kralı olduğumu bir adım önde olmaktır. Bunun kanıtını mı arkadaşlar, unutmayın ki gelecekte bizler
biliyorsun da zorla alabileceğimden istiyorsunuz? Hemen vereyim. 31 Aralık
korkmuyor musun?” der. 1917’de Berlin’de bir otelde yapılacak bari yaşatalım bu ‘’sallan
İşte bunun üzerine tarihte kutlamalara Osmanlı’dan beş subaylık bir yuvarlan’’ yürüyen adaleti.
her zaman olduğu gibi yine heyet gönderilir. Aralarından bir subay bu Hem ülkemize hem
“haklının” unutulmayan sözü hikâyeyi bilmektedir ve genel hatlarıyla dünyaya huzur gelmesinin
yankılanır sarayın duvarlarında diğerlerine anlatır. Ardından da diğer dört tek yolu bu çünkü. Tek yol,
ve bu söz Frederick’in yüzüne arkadaşına “Haydi gelin gidelim. Adaleti sokakta yürüyen herhangi
tokat gibi çarpar “Evet. temsil eden bu sarayı yerinde bir görelim. birinin devlet başkanına
Sen Büyük Frederick’sin Buraya yakın.” der. Hava yağmurlu karşı dahi Ankara’daki,
ama Berlin’de de hakimler olduğu için kimse gelmek istemez ve Berlin’deki, Londra’daki
var.” Bunun sonrasında da bu hikâyeyi anlatan subay ikna ettiği hakimlere güvenerek
Frederick’in “Peki o zaman arkadaşlarıyla gider. Daha sonra gelenler “Benim de hakimlerim
götür mahkemeye.” söylemiyle de geri dönüp herkesle birlikte o gece yılbaşı var!” diyebilmesidir. Şey
de olay o Berlin’deki hakimlerin kutlamalarında eğlenirken uzun uzun gibi hani Yaşar Usta gibi.
önüne gider ve mahkemeden adalet timsali bu sarayı ve değirmeni izler, Ey devlet başkanı, ey parti
“Prusya Kralı istediği yere saray düşünür. İşte o subay kimdir? O adam bu lideri, ey şucu, ey bucu
yapmakta özgürdür. Ancak bir sen mi büyüksün? Hayır.
başkasının hakkını ihlal edemez. Adalet büyük. Ve emin ol
Sarayı yapacaksa değirmene ki, o adalet elbet bir gün
dokunmadan yapmalıdır.” sana da lazım olur. Adalet
kararı çıkar. Ve günümüzde de bir gün herkese lazım
aynı şekilde değirmen ve saray olur. Su içmeden 7-10
yan yana öylece durmaktadır. gün, yemek yemeden bir
aya yakın yaşanabilirken
İşte hikâye böyle. Ve bu hikâyede işin en adaletin olmadığı bir yerde tek nefes bile
güzel yanlarından biri de nedir biliyor zor gelir. Değil mi? Eğer öyleyse sizler de
musunuz? Ülkedeki adalet sistemine etrafınıza anlatın bu hikâyeyi.
halkın, kral aleyhine gelebilecek kararlar
için bile güvenmesinden hoşnut olan
Frederick de bu olaydan sonra değirmenin
dibindeki sarayında gezerken şu cümleyi
söylemesi: “Adalet her sabah bana sıcak
bir ekmek kokusuyla gelirdi.” İşte bu
söz, değirmencinin tarihe geçen “Berlin’de
de hakimler var.” sözü ve tümüyle bu
hikâye hem dünya tarihine adalet timsali
olarak geçmiş hem de bir gelenek halinde
Almanya’da ilkokuldan, liseye her dönemde
anlatılagelmiş bir hikâyedir. Hatta öyle ki

7

Gülnihal ÖZTÜRK AURORA

Çürüme Ambrosia
Manifestosu Etkisi

Üzümün kokusu ciğerlerini yakana kadar, göğüs kafesin İyi anlar gelir ve konar gecelere
parçalanana kadar sus; konuşma, konuşma, konuşma, sus. Yudum yudum bekler şişelerce
Bir faydası olmayacak bu gezegende, sussan da haykıracak göz
bebeklerin. Bir şarkı çalıyor şimdi
Kuzuyu yaratan mı yarattı seni de? Yum gözlerini ki
Sustuğun yer bozguna uğratacak bedenini ve Morpheus yardım
edecek belki de rüyanın tekrar ve tekrar içine girmesine. Umutlar yeşermesin sellerce
Sokrates sevmiş midir Platon’u, senin melek borusunu sevdiğin Yine dinlemiyordu belli ki
kadar? Sessizliği izliyordu saatlerce
Dokunmazsan bir hiç ol. Bir mum ışığı titreşiyordu
-Mazide kaldı deyip duran Türkan teyzenin zencefilli
kurabiyesinden yedin mi hiç? Onun göğü gürledikçe
-Ben yedim, iyi gelir diye malum! Bir yandan sesleniyordu ruhuna
-Bulantı, heyecan, irkilme soğuk olur mu, miden buz keser mi
hiç Tin? Işığına Tanrıların
-Benim keser, Beşiktaş’tan Kadıköy’e son vapur bittiğinde Ve bırakıyordu kendini
oluyor hep, Üsküdar’ı beklerken hava daha da soğuyor. Neyse Uçsuz bucaksız akıntıların üzerine
ki Eylül geçti; hazmedemediğim, aldandığım, en yakın olduğum Ay doğuyordu göğsüne
ay. Kalbi sarhoş olmasın diye
-Sis oluştu boğazımda, hiç oluştu mu sende?
Döndüremedim kafamı köşkün içindeki saçları bulanmış kızıl Yolunu bulsun diye
rahibeye, inanmaya çağırıyordu ama inancını yitirmiş biri Asla bırakmasın, bırakacak gücü olmasın diye
olduğunun farkında mıydı? İşte! Hüzün Tanrıçası ve ölüm görmüş maskesi
İnanç, inanç, inanç! Son kadehinde çıkardı maskesini yıldızlardan
İnancın cehenneminde boğulurken Dante, dokuz kattan da
geçerek mi ulaştı cennetime? Kandan dudakları, gülümseyen gözleriyle
-Bağ bozumu zamanı gelmedi mi Beatrice? Çoğalmak ve daha Ve Ay pes etti
da çoğalmak, büsbütün “çok” olmak istiyorum.
Ah, midem bir de Beşiktaş’tan Zincirlikuyu’ya giden minibüsler Güneş, ellerine doğdu çiçeklerce
bittiğinde soğur, taksi pahalı olamayacak kadar sarı ve küçük! Adını aşk koydu çiçek
Derin bozguna uğratılamayacak kadar koşuyorum sana ve bu
sefer yakalayabilecek misin, bilmiyorum. Kendini Hüznün anılarıyla boyadı,
Sızım, zaten her şeye sızım… Tutkulu bir kırmızı oldu çiçek
Küçük kız, büyükannesinin arka bahçesine baktığında, iki ay Tanrıça aşk oldu
önce tohumlarını attığı çileği solucanların yediğini gördü. Âşık oldu
İçi oldukça acımıştı, “ama hep böyle olmaz mı?” dedi kendi
kendine; bir şeyi ekersin ve yiyemeden çürür. Bir de oldukça
kokar, tıpkı çürümüş insan bedeni gibi: iç karartıcı ve düş yıkıcı.

8

Aslı TİRALİ

Gerçeklİk Algısı Üzerİne

Gerçeklik insanla var olur, algı değiştikçe insanın olması otobiyografik eserdeki duygu yoğunluğundan
duyumsadığı gerçeklikle değişir, yeniden biçimlenir. mahrum kalmasına sebep olur, eserin dokusu kişinin
Birey, kendi hayatında dışarıdan bir gözlemci varlığını hissettirmez. Hem gözlemci hem de karakter
olarak da var olmadıkça hayatın içinde benimsediği olarak otobiyografik eserde özellik taşıyan eser başlı
rolü kavrayamayacak, kendi gerçekliğinin farkına başına kimlik kazanır, asıl olan esas gerçek ve kişinin
varamayacaktır. gerçeklikleri kişiye has imgeler ve anlamlar doğurur.
Hayatında hem izleyici hem de oyuncu olan insan bir Bu nedenledir ki, Ingmar Bergman’ın hakkında “Film
filmin yaratıcısı olduğunda sahneye yansıyan kendi belge olduğu zamanın dışında bir düştür. Bundan dolayı
gerçeklikleriyle örülü bir dünyadır. Bu dünya imgelerle, Tarkovsky sinema yönetmenlerinin en büyüğüdür.
düşlerle, sezgilerle doludur. Sürekli zihni kuşatan Düşsel mekanlarda bir uyurgezerin güveniyle hareket
hayaller kişinin vaktini çalarken, filmini doldurur. Çünkü eder, hiç açıklama yapmaz. Zaten ne açıklayacaktır ki!
‘‘esas’’gerçekliğe ancak gerçek üstü örüntülerle ulaşılabilir. Düşlerini bütün iletişim araçlarının en zoru ama bir
Fellini’nin çağrışımsal üslubuyla hızlanan film yapısı, anlamda en isteklisi aracılığıyla görünür kılabilen bir
Lynch’in psikanalitik yaklaşımlarıyla örülü hikâyeciliği, gözlemcidir o.” dediği, filmlerin şairi olarak anılan Andrei
Carlos Saura ’nın sahne ve gerçeklik algısı, Gilliam’ın Tarkovsky’nin en fazla gerçek üstü öğeye sahip olan filmi
metafiziksel tanımları ve Bunuel’in belleğin sınırlarını kendi otobiyografik eserinin Zerkalo olması asla bir
sorguluyor oluşu gerçeküstücülüğün kişilere yol gösterici tesadüf değildir.
bir araç olduğunu niteler vaziyettedir. Nitekim sanatçı kendi varlığına yabancı olmayandır,
İzleyici, hem seyirci koltuğunda hem de perdede filmin kendi rolünü tanır ve dahası yarattığı eserlerde kendi
karakteriyle özdeşleşmiş bir konumdadır. Aynı anda rolüne dışarıdan bakarak gözlemci olma şansına sahiptir.
hem “ben” hem de “kendi” kavramlarıyla yüzleşen insan Esas yaratım burada başlar, başı ve sonuyla belirli bir
gerçek üstü öğeleri şekillenmiş gerçeklikte, esas ve zaman aralığına sığdırılan filmler, insan hayatının akışına
mutlak gerçeği bulmaya çalışır. Bu yönüyle “gerçek dışı” benzetilebilir. Çünkü insan kendi hayatının içinde de
anlamından ziyade “gerçeğin insan algısına yansıması “ film izlerken olduğu gibi hem gözlemci hem de oyuncu
olarak tanımlanan ve buna bağlı olarak deneyi esas alan konumundadır. Oyuncu olma sürecinde bilinçaltının
gerçek üstü yapıya sahip filmler insanı gerçekliğe götüren, oynadığı rolün önemi yadsınamaz. Ancak, kendi rolünden
bilinç ve bilinçdışını birleştiren köprü işlevini görür. çıkarak kendine gözlemci olabilen insan kendi hayatının
Böylece kendi hayatında izleyici olmakta zorlanan da yaratıcılığını sahiplenmiş olur. Bireyin kendi algısının
insan, sinemada izleyici rolünde bulunarak karakterin oluşturduğu gerçekliğin farkına varması; onu hayatının
bir adım önünde tüm resmi gözleme şansına erişir, sade izleyicisi ya da kanıksanmış tepkileri veren oyuncusu
karakterin gerçekle değil gerçekliğin algılanış şekliyle, olmaktan kurtarır. Yeni algı, yeni seçimleri ve gerçekliği
anıların ve hayallerin yansımasında değil yanılsamasında, doğurarak kişiyi özgür bir yaratım sürecinin içine çeker.
duygularının yoğunluğu içinde yüzdüğünün de Çünkü insan, tüm diğer sanatçılar gibi kendi hayatının
farkındadır. Karakteri, karakterin haricinde tanımaktır. yaratıcısıdır ve özgür bir seçim kendi içindeki ikiliği kabul
Buradaki ayrım, otobiyografik eseri biyografik eserden etmesiyle başlar.
ayıran noktaya benzer. Biyografik eserin yalnızca
gözlemleyen kişi tarafından yazılmış, çizilmiş, oynatılmış

9

Muhammed Husrev Ayten

KAÇAN AYNA –
NEYSEM, O OLMAK İSTEMİYORUM!

Bahçeşehir’de kurulmuş, farklı üniversitelerden Papini, gerçeküstü hikayelerindeki benlik barakafikir.com
okumayı, eleştirmeyi, yazmayı seven gençleri arayışları ve okuyucu boğmadan alt metinlerde
bir araya getirmiş yeni nesil kültür/edebiyat verdiği felsefi sorgulamalarıyla okunmaya geldim size, bu yüzden bütün bunları anlattım;
bloğu. değer bir isim. Burada yazarın ırkçılığına falan beni yaratandan şu anda benim gerçek bir
girmeden, kitabını anlatarak devam edelim. insan olarak var olmadığımın, aynı anda
“Varım, çünkü beni düşleyen biri var; uyuyan, gerçek dışı bir imge olarak da varoluşumun
uykusunda düş gören, benim devindiğimi, Birisi size gelip yaşamınızdan bir yılı, daha sona ereceğinin bilincinde olmasını istiyorum.
yaşadığımı gören, şu anda benim bütün bunları sonra geri vermek şartıyla, satın almak istese Başaracağıma inanıyor musunuz? Bunu
söylediğimi düşünde gören biri.”* ne cevap verirdiniz? Yıllar önceki sizle yineleyerek, bağırarak görünmez sahibimi
karşılaşsanız ona tepkiniz nasıl olurdu? Üstün sıçrayarak uykudan uyandıracağıma inanıyor
“Ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri bir intihar ne demektir ve nasıl olur? Bir sabah musunuz?”*
hâlâ çözebilmiş değilim. Rendekâr düşünüyor uyandığınızda kimsenin sizi tanımıyor olmasına
olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. tepkiniz ne olurdu? Bu soruları öykülerinde Bu gerçeklik felsefesine dair İhsan Oktay Anar
Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama Zweig’ın akıcılığı ve sadeliğinde tek tek işleyen alıntısı ise şöyle:
kimim? ...Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Papini sizleri başka bir dünyaya alıp götürüyor.
Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen İki dünya savaşı arasında yaşayan çoğu insan “Ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri
bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin gibi Papini’nin de karamsarlığının ağır basıtığını hâlâ çözebilmiş değilim. Rendekâr düşünüyor
düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam da söyleyeyim ki, karamsar kitapları normalde olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor.
düşünüyor olmasından var hiç sevmem, sonra kitabı çok karamsar bulunca Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama
olduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun bana kızmayın. Ki biliyorsunuz az önce de kimim? ...Hangimiz düş ve hangimiz gerçek?
çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü belirttiğim gibi söz konusu bu karamsar anlatım Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen
o, benim düşüm. Var olduğunu böylece haklı dönemin birçok yazarında sıkça görülen bir bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin
olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini durum. Bunun nedeni de bildiğiniz gibi iki düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam
düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri Dünya Savaşı arasında yaşamış ve bu dönem düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu
beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş devletleri arasındaki devamlı süregelmiş çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru
oluyorum.”** çekişme ve sürtüşmelerin ağırlığı altında olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm.
insanların barışa dair olan umutsuzluğudur. Var olduğunu böylece haklı olarak ileri süren
Giovanni Papini’nin ‘’Kaçan Ayna’’ kitabını Tüm bu karamsarlığı anlatmayı bir kenara bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum.
anlatmaya İhsan Oktay Anar tutkunlarının bırakıp yukarıdaki o güzel İhsan Oktay Anar Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O
Puslu Kıtalar Atlası kitabından aşina olduğu göndermemize dönersek şöyle devam edelim: gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”
bir gerçeklik perspektifi ile giriş yapmak **
istedim. Yukarıdaki ilk alıntı Papini’den “Beni asıl tedirgin eden bir düşün oyuncusu Fotoğrafa baktığımız açıya göre gerçekliğin
diğeri ise Anar’dan. Benzerlik sizi şaşırtmış olmak değil. Kendilerinin, insanların değiştiğini haykıran 2 yazar var önümüzde,
olabilir. Ancak insanlık kendisine bu soruyu yaşamının, bir düşün gölgesi olduklarını ki ben ihsan Oktay Anar sevmeyenlerle aynı
binlerce yıldır soruyor. Gerçeklik bizler için söyleyen ozanlar olmuştur, gerçeğin baştan masaya oturmayı reddediyorum, ve bu gerçeklik
hep bir soru işareti oldu. Papini’nin ‘’Kaçan başa bir sanrı olduğunu öne süren filozoflar sorgulamasını yüzyıllar evvel Aristo yaptığı gibi
Ayna’’ kitabını anlatacağım bu yazıma kitabın vardır. Oysa benim yakamı bırakmayan, başka bizden yüzyıllar sonra da insanlar yapmaya
sizlere sorduracağı onlarca sorudan yalnızca bir düşünce: Beni düşleyen kişi kimdir? O devam edecek. Soru sormayı sevenlerden olun
bir tanesine parmak basarak ve sizleri biraz birisi, tanımadığım, mal olduğum, beni yorgun sizler de!
düşünmeye davet ederek başlamak istedim. zihninin karanlıklarından bir anda çıkaran,
Önce biraz Papini’yi tanıyalım istiyorum. uyandığında, birden bir esintiyle sönen bir mum Yazımı burada sonlandırırken sizlere de bir
Giovanni Papini 2 dünya savaşı arasında yaşamış gibi, beni bir anda söndürecek olan o bilinmeyen soru sormak istiyorum. Bir gün uyandığınızda
ve 2. Dünya Savaşı’nın ardından savaş öncesi varlık kimdir?... Şu anda yapmakta olduğum kimsenin sizi tanımamasını bir şans olarak
Musollini’nin Faşist İtalya hükümetine verdiği şey, en son girişim. Düşleyicime benim bir düş görür müydünüz?
desteklerden olsa gerek arka plana atılmış eski olduğumu söylüyorum; düşlemeyi düşlemesini
bir İtalyan gazeteci ve öykücü. Şimdiye kadar istiyorum ondan. İnsanların başına gelen bir *Kaçan Ayna – Giovanni Papini
okuduğum yazarlar arasında “ben dilini” en şeydir bu, değil mi? O zaman düş gördüklerinin **Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar
iyi kullanan yazar olarak nitelendirebileceğim bilincine varınca uyanmazlar mı? Bu yüzden
10

Beria Rana Aktaş

Umut
Günlüğü

İçinde biriktirdiğin her sorun, bir gün patlamaya mahkûmdur. Öyle patlamalar ki ardında bıraktığı
izleri yıllar dahi iyileştiremez. Patlamanın parçalarını toplamaya yeltendiğinde bir cam kesiği misali
acı verir sana, kaçarsın ama kaçamazsın, kovalar durur seni.

Bir gözyaşına sığınırsın anlatacak söz bulamadığında. Onun seni koruyup kollayacağına inanmak
istersin. Oysa o küçük su damlası seni güçsüzleştirmekten başka hiçbir işe yaramaz. İstersin ki süzülen
gözyaşlarınla derdin, tasan uzaklaşsın senden. Uzaklaşmaz daha çok yapışır bütün vücuduna yayılır
da elden ayaktan düşürür.

Bir şarkıya sığınırsın. Onun tınısı senin ruhunu başka diyarlara taşır sanırsın, yanılırsın. Sen şarkıyı
kendi diyarına taşır, sözlerini kendine özel yazarsın. Dinledikçe kör kuyulara düşersin, bağırır da
sesini duyuramazsın. Kurtulayım derken kendini bilinmezlere sokarsın.
Bir el uzansın istersin. Bütün derdini alıp götürecek bir ele ihtiyaç duyarsın. Bu el bazen çok sıkar,
yakar canını. Sen yine de vazgeçilmezin sanırsın o eli. “Benim kurtarıcımdır” dersin. Deme günlük,
sakın ha deme yok etme kendini.

Bir denizi görmek istersin. Tuzlu yosun kokusunu huzurla içine çekmek, her şeyi siler atar sanırsın.
Atamaz günlük. Derbeder gidersen deniz kenarına derdin atılmaz sen atılırsın. Kimse görmez, kimse
de duyamaz. Unutulur gidersin maviliklerde.

Yazmakta bulursun çareyi. Derdini kelimelere döktükçe yüzleştiğini hissedersin, aşabildiğini görürsün.
Kendine anlatmak derdini çözemesen de hoş gelir gözüne. Kendinin farkında olmak kurtarır seni en
derin diyarlardan. İyileşeceğim dersin, yaramı saracağım, bir daha da kanatmayacağım. Zaten hiç
yitmeyen umudun Nazım dizeleriyle dalgalanır gözlerinin önünde:

“Umudu var büyük insanlığın, umutsuz yaşanmıyor!”

Yaz günlük sen hep yaz. Yazmak kurtarır insanı. İçini kimseye değil kendine aç. Dertlerinin derya
olup seni sandala çevirmesine izin verme. Sıralama üst üste. Geleni gönder, yaz silinsin. Senin tek
kurtarıcın sensin. Senden sakın vazgeçme.

11

Enise İrem Çolak Ümit Yılmaz

SESİNE MEKTUP barakafikir.com

Sesinde içime işleyen bir şeyler var; gözlerim seni özlemezse, Ertelenen Sonlar ve
kulaklarım sesini özler. Özlem dolu sesinle kapımı çalsan, Kaçınılmaz Alarmlar
sonuna kadar açılır kulaklarım. Sularım ısınıyor sesinin çarptığı
her an. İçim sıcak kalsın müsaadenle. Sesini benimle bırak, ben Bir insana seni seviyorum deyince neresinden öpmüş sayılırsın
Türlü düşünceler yukarılarda, ulaşamıyorum
ona iyi bakarım. Boyum uzun olsun istemiştim ama ortalamayı çok geçemedim
Sevginin en güzel rengi sesinle bütünleştiğinde, sularım Bazı şeyler kalıtsaldır, bazılarının ise kalıtsal olduğu iddia edilir
Güzellik gibi misal
yalnızca ısınmıyor; buharlaşıyor uğruna. Ama bildiğin güzelliklerden de değil, bambaşka bir şey
Öfkenin en sıcak tonu sesine yerleştiğinde bile, tarafımdan Öyle bir güzellik ki bu
durup dinleniyorsun. O anlarda yanında kalamıyorum. Sesin Bi’ bakınca, aynaya bakıyormuş gibi hissedersin
öyle bir boyut ki, seni duydukça kaybolup atmosferin dışına Rüzgâr dövüyorken masum pencerelerimi ve ıslıkla güzel bir
çıkıyorum. Hüzün, sesini bozduğunda içim kırılıyor; çöküyor ses melodi
tonunun ağırlığı, yüreğimin en derin kuyularına. Seni dinlemek Pencerelerine bile yardım edemeyen aciz bir adamım ve
yine de rehabilitasyon sebebi. Kelimeler en mutsuz halindeyken bestekarı düşünüyorum
Bir yandan nefret ediyorum, bir yandan hayranlık duyuyorum
bile, en mutlu ben oluyorum sesinle. Varlığından da emin değilim
Müsaaden varsa eğer, pılımı pırtımı toplayıp sesine yerleşmek Ya sanat, şiddetin bir nevi dışa vurumuysa
isterim. Öyle gelip geçici değil, kalıcı olmak niyetim. Sesinle Seslerde kendini beğenmişlik var, kokusunu alıyorum
yaşamanın bedeli bir yürekse, çoktan teslim ettim diline. Fazla Neden herkesin cevabı farklı ki tek bir cevap varken
Ve bu cevap yüzlercesini doğururken
bir eşyam yok; kalbim senin, kalan sadece benim. Bir insana seni seviyorxum dediğinde
Şeftali kokan sesinde yaşamak isterim. Bir ses neden şeftali Onun en sevdiği yerden öpmüş sayılırsın
kokar bilemiyorum ama sesin içime doluyor ve bilmeni isterim ki Bazıları ise umursamaz

her bir notası, kalbimin ritmine sarmalanıyor… Bir insana seni sevmiyorum dediğinde neresine vurmuş sayılırsın
Ufacık bir ömür dökülüyor usulca dilimden parmak uçlarıma
12 Patavatsız gelebilir sana, tadı çok acıdır
Ağlamak gelir insanın içinden, kusmak da gelir
Gözlerim henüz taksiti bitmemiş surlarla çevrili benim
Bir bitse herkes rahat edecek, ben de kursağıma gerdiğim
zincirlerden kurtulacağım
Ama en acıtmayacak yeri seçmekte zorlanıyorum
Sokaktaki asfalt yenilenince yoluna kaybeden bir bana
Çok fazla seçim şansı sundu hayat
Hepsini bilerek yanlış işaretledim veya öyle sandım
Ve kulaklarımda çınladığı zaman, sürekli ertelediğim kaçınılmaz
sonların alarmı
Kimse okumaz bu şiirleri, tarih savaşta ölenleri yazmaz
Neden herkesin cevabı hala farklı ki tek bir cevap varken
Ve bu cevap yüzlercesini doğururken
Bir insana seni sevmiyorum dediğinde
Onu en sevdiği yerden vurmuş sayılırsın
Başka bazıları da bunu umursamaz

Biraz çelişki
Birazcık daha…
Aynen böyle.
Ümit Yılmaz

Eyşan Ateş

KIYAMETİN KUM SAATİ

“Karşı konulmaz yazgıya boyun eğmemizi zaman şimdi hep beraber ve en içten şekilde Öyleyse amacım artık sizsiniz ey gerçek insanlar,
bekleyen insanlara dayanamıyorum.” teşekkür edelim onlara. En zayıf taraflarımızı, kum saatim artık sonuna kadar sizin için dolacak!
dahası kaçtıklarımızı teker teker bulup bizi Kendimi ve yapacağım tüm savaşları size adıyor
Kıyametime yaklaşmadan önceki son saniye kendilerine itaat etmeye zorladıkları için yeniden olacağım!
de geçti neyse ki. İşte yine, düşünmeden şükranlarımızı sunalım hatta!
dakikalar ve günler geçti. Kumlar vücuduma her Acı çekmek benim kaderim olsun artık. Eskiden
dokunduğunda yavaş yavaş bana zarar verdiğinin Belki de bu kaçtığımız, vicdanımızın sesi bile vücudumda yaşattığım sen, ben değilsin anlasana.
farkında değil. Çünkü gün geçtikte özgürlüğümü değildi. “Daha mutlu” olmak, bizim için “eşit Seni görmek bile beni kendimden tiksindiriyor.
içime daha da çok hapsediyorum ve her bir seviyede” hissetmediklerimize zorla yaşattığımız En doğrusu her zaman sensin ve sen olarak
damlasını damarlarıma kadar hissedebiliyorum. kaderi görmemekti. kalacaksın fakat ben artık sarhoş değilim.
Hatta ona, benimle biraz daha kalması için elimde “Gerçekten” düşünmeden yaşadığım her dakika
kalan her şeyimi vereceğim. Orta Çağ’da insanlığın çıplaklığı yasaktı. Bedenler ve her gün artık bana haram olacak.
İşte bu resmen mutluluk sarhoşluğu, farkında günahtı. Mahreme dokunmak cehennemdi ve
mısınız ey kafirler? bu yüzden bilgisizlik erdemdi. Sana ait olan bir Kum saatim doluyor artık, son saatlerimde
şeyi, kendi vücudunu bilememek “insanlığa” yük insanlar benden farklı neler yapıyor, senden nasıl
MUTLULUK SARHOŞU İNSAN OLMAK, olmuş olmalı ki zamanla bunun üstesinden gelindi. kaçıyorlar diye gözlemliyorum. Yaşama tutunmak
YA DA OLMAMAK Fakat günümüzde vücudumuzun günahlarının için harcadıkları son enerji, beni senden intikam
yerini “düşüncelerimiz” aldı ve biz ne yaparsak almaya daha çok kamçılıyor.
İŞTE BÜTÜN MESELEMİZ BU! yapalım bu durumdan kaçamıyoruz çünkü
düşüncelerimizi kurtaracak sözümüz kalmadı; ne “Bu dünyada kraldan kaçamazsınız!” demek
-“Peki, hangi mutlu insan?” varsa tükettik. istiyorum herkese. Hem, nasıl kaçacaksınız ki
-“PLATON’UN MUTLU İNSANI!” kendi yarattığınız bir varlıktan?
Çünkü Platon’a göre insanların ve toplumların Uzun zaman sonra hatalarımızın farkına varıp
nihai amacı mutluluktu. Mutluluğu sağlayabilecek düşüncelerimize geri dönmek isteyince, kralımız Artık zaman doldu, kum saatim birazdan
şey ise iyilikten başkası değildi. zorluk çıkarmadan bizlere özgürlüğümüzle patlayacak. Belki de, sonsuz amacıma ulaşacağım.
beraber bir de kum saati armağan etmişti. Başında Geç gelen özgürlüğüm bu dünyadaki yaşamıma
“İşte kralımız da dünyadaki tüm iyiliklere adımıza bahsettiğim gibi, artık özgürdüm. yetmedi, çünkü her şey kendimi sana sattığım
düşünerek imza attı.” Kum saatim, yaşamdaki amacımı bulabildiğim zaman bitmişti.
zaman dolmayı bırakacaktı fakat kralıma hizmet
Düşüncelerimizi krala satarken tek isteğimiz, etmek zamanla benim tüm amacım olmuştu Bir gece en ummadığın zamanda, karşında beni,
bizi hayata karşı zorlayan konularda onun bizim ve yapabileceğim tek şey kıyamete kadar bıraktığından daha korkusuz ve daha canlı bir
yerimize karar vermesiydi. Savaş, açlık, ekonomik özgürlüğümün tadını çıkartmaktı. şekilde seni izlerken bulacaksın. Yarattığın kişi
kriz ve daha niceleri için bir destekçimizdi sadece. çelikten zırhım, düşüncelerim de kanlı kılıcım
Fakat sonra, onun bizim yerimize her şeyi Kıyamet eskiden kralımdı; bana zorla baskı olacak. Karşındakini tanımakta zorlanacaksın;
düşünmesi daha kolayımıza geldi. Çünkü o her uygulayan kişi, farkında olmadan tüm hayatım bu sefer senin öğrettiğinden daha fazla savaşmış
zaman “bizim yerimize” en kolay yolu buluyordu. olmuştu. Şimdi ise kıyametim, amacım ve aslında olacağım.
Gittikçe acı çekmemek bizi daha mutlu bir kendimi bulamadığım için patlayacak kum saatim
hale getirdi. En sonunda biz de daha mutlu(!) olacak. Çığlıkların geceyi inletecek. Kıyametin kum saati
olabilmek için, tüm düşüncelerimizi ona satmaya bu sefer senin için işleyecek.
karar verdik. Fakat bu benim umurumda değil. Ben kötülük,
savaş ve mücadele istiyorum. Çünkü iyiliğin değeri
Acıyı biz mi çekiyorduk? Sefaleti, kavgaları, ancak kötülük ile ortaya çıkar ve yüce kralımızın
tecavüzleri ve açlığı kendi gözlerimizle mi yapay iyiliği kötülükten daha acımasız. Bu yüzden
görüyorduk? herkese karşı tek bir “ben” olmak istiyorum!
Konuşsanıza, anlatsanıza bana ey kafirler! Çünkü biliyorum ki hayat, bilmediğimiz yerlerde
düşüncelerini krala satmayan insanların arasında
Biliyor musunuz, aslında biz, sadece görmek hala devam ediyor.
istemiyorduk. Kendi yarattığımız pislik içinde
boğulmak da istemiyorduk.  Zaten bu dünyada
bizim yerimize gerçekleri görecek ve “elini pisliğe
sokacak krallar” her zaman var, değil mi? O
13

Serya Aygün

Kİtaplara Yolculuk

KORKU KARDEŞİMİN HİKÂYESİ

Künye Künye
Yazar: Stefan Zweig Yazar: Zülfü Livaneli
Çevirmen: İlknur Igan Tür: Roman
Tür: Roman Yayınevi: Doğan Kitap
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları/Modern Klasikler Dizisi-57 Sayfa Sayısı: 330
Sayfa Sayısı: 80 
  Geçenlerde Fransız yapımı “Contratiempo” isimli bir gerilim
Kitaplarını okurken çoğu zaman ‘’bir kadının kalemi olabilir bu filmi izlediğimde aklımda direkt “Kardeşimin Hikâyesi” belirdi.
yalnızca’’ diye düşündürten Stefan Zweig, bu kitapta da bunu Daha önce hiçbir kitabın sonunda bu denli şaşırmamıştım. Başta,
düşündürtmeye devam ediyor. kitap bir balıkçı köyünde gerçekleşen cinayeti ve sonrasında
“Korku” en özet haliyle Bayan İrene’nin kocasını bir piyanistle köye gelen gazeteci bir kızın yaşadıklarını anlatıyor gibi duruyor
aldatmasını konu alıyor. İki çocuk annesi olan İrene, avukat olan ama okudukça göreceksiniz ki kitap içinde bundan çok daha
eşiyle kelimenin tam anlamıyla kusursuz bir hayat sürdürürken fazlasını barındırıyor. Cinayetten öte aslında özünde aşkı konu
birden bu kusursuzluğun ona aşırı geldiğini düşünür ve kendisini alan “Kardeşimin Hikâyesi’’, size şunları sorduruyor: ”Bir aşk
çılgınca bir maceraya yönlendirir. Hatta şunu sorabilirsiniz belki, böylesine karanlık bir yola sokabilir mi her şeyi ve hatta çoğu
kusursuzluğun aşırı gelmesi de ne anlama geliyor? Korku’da yerde masumiyet diye tanımlanan aşk karanlığa eş olabilir mi bu
fazlasıyla manidar bir cümle geçiyor bu konuyla ilgili: ”Tokluk kadar?”. Okurken kendinizi bir bilmecenin içinde hissedeceğiniz
da açlıktan daha az kışkırtıcı değildir.” Tüm olay bundan sonra bu kitapta aslında Livaneli, müdahalesini öylesine azaltmış ki
başlamaktadır zaten. Acaba eşi İrene’nin yaptıklarını öğrenecek parçaları yerlerine yerleştirmek sizin işiniz olacak, göreceksiniz ki
mi? İrene bir seçim yapmak zorunda kalacak mı? Bir hatanın hiçbir parça yerli yerinde değilmiş meğer. Zaten en çok bu yüzden
bedeli ne kadar ağır olabilir? Tüm bu sorulara cevap ararken her başta bahsettiğim filmle benzettim; ikisinin de sonunda “nasıl böyle
sayfasında o aldatmanın baskısını, yakalanacak olmanın korkusunu olabildi?” diye sorarken buluyorsunuz kendinizi. Her sayfayı
hissedeceğinize ve hatta bazı yerlerde “Yeter artık, öğrensin de baştan yazacağınız, cevapları ararken soruları bulacağınız bir
bitsin bu çile!” diyeceğinize eminim. O halde şimdiden keyifli kitap arıyorsanız ne duruyorsunuz? En kısa zamanda bu edebiyat
okumalar dilerim. Korkuyu İrene ile birlikte hissedin! harikası eseri okumaya başlamalısınız. Şimdiden keyifli okumalar
diliyorum.
En Sevdiğim Kısım:
En Sevdiğim Kısım:
“Korku cezadan çok daha beterdir çünkü ceza bellidir, ağır da
olsa, hafif de. Hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz “Her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar. Ama
gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.” çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense bundan kimse
korkmaz.”

14

Fırat Abdullah

VE O ZAMAN
‘’Kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir.’’

Nazım Hikmet Ran

Şehirlerarası otobüse en son bindiğinde bu yıl önce aklıyla arasında mesafe vardı. Giderken için o da öyle diyordu. Ahmet Dayı ‘’Pazardan
topraklardan gidiyordu. Bu yüzden bindiğinden gitmesinin sebeplerini, suçsuz olduğunu asık almak daha kolay’’ diyenlerden değildi, doğanın
beri otobüsün içini gözlemliyordu. Ağlayan suratlı efendisine ispatlamaya çalışan ve bu gücünün farkında olanlardandı…
çocuklar, uykusuz çalışan muavinlere istediğini konuda her türlü ikna yöntemini kullanan bir
yaptıracağını zanneden yolcular, otobüsün köle gibi aklına söylemişti. İstediği izini de On yaşındayken babası Behram Usta, Erdem
her tarafındaydı. Otobüsün geriye kalan almıştı. Fakat şimdi aklının iplerini eline almıştı. berberde çalışmaya dayanamayınca onu bu
kısmında ise taşranın güzelliğini ellerindeki Artık aklına, iradesine ‘’siz’’ diye değil de ‘’sen’’ tarlaya vermişti. Sıkıldığı bir işten, sıkılacağı bir
akıllı telefonlarla fotoğraflayan insanlar vardı. diye hitap ediyordu… başka işe verilen Erdem tarlada çalışmayı hiç
Anı yaşamıyor, anı paylaşıyorlardı. Erdem, anı istememişti. Ahmet Dayı’nın bitmeyen istekleri,
yaşamayıp anı paylaşan insanlara baktıktan Gitmesini kimse onaylamamıştı, herkes ona her fırsatta Erdem’i eleştirmesi Erdem’in
sonra içinden: ‘’Onlar fotoğraf çekmeyi bitirene öğütler veriyordu. Erdem, insanların ona bu katlanacağı bir olay olmaktan çıkmıştı. Bir gün
kadar yol bitecek. Çektikleri fotoğraflar da bir öğütleri onu sevdiği için verdiğinin farkında Erdem yine çalışmaktan sıkılıp isyan edince ne
işe yarasa bari; sadece çektikleriyle kalıyor, bile değildi. Şimdi olsa o öğütleri tek tek kadar araç gereç varsa hepsini toprağa fırlatmış,
kaydediyorlar galerilerine. Hem kendileri not alır bulduğu ilk deftere bin kez yazardı. Ahmet Dayı ile atışmıştı. Bu olaydan sonra
hem de galerileri unutuyor fotoğrafları. Oysa Belki de birisi ona: ‘’Vedalaşmak kalana değil, Behram Usta Erdem’i tarladan almıştı. Erdem
şu anın zevkini vücudunun tamamına tesir gidene koyar deseydi.’’ gidemezdi. Ya da bu siyah tel kalmamış sakallarından yaşlandığını
edecek şekilde yaşasalar, hayatları boyunca sözü de kulağının arkasına atıp umursamadan anladığı Ahmet Dayı’ya bakarken babasının
unutmazlar.’’ dedi. giderdi. Çünkü insandı; olmazlara meyilliydi... onu tarladan almasının sebebini hatırladı.
Otobüs Erdem’in köyüne yaklaştıkça, hatıra Erdem’in isyanı ve elinde ne bulduysa toprağa
Telefonunu yıllar sonra elinden ilk defa bir parçaları Erdem’in kalbine doğru saplanıyordu. fırlatmasından sonra Ahmet Dayı ona bağırmış
gün önce bırakan birisi olaraktan, bu cümleyi Az sonra ‘’Hoş Geldiniz’’ yazısı yazacak ve çağırmış en sonunda şu sözü söylemişti:
kurmasına şaşırmıştı. Anı paylaşmakta olanlara delikanlı olarak ayrıldığı köyüne, kırk yaşına ‘’Toprağa iyi davranmak zorundasın evlat;
anlamsız bir ifadeyle baktı. Marangoz olan merdiven dayamış olarak dönecekti. Köyü topraktan geldin, toprağa gideceksin. Misafiri
babası Behram Usta ona yıllar önce ‘’Yiğidin farklı bir köydü. Burada yaşayan insanlar için olduğun toprağa iyi davranmazsan hem günün
bakışı, korkağın kılıcından keskindir.’’ demişti. bu köy her şeydi. Onların bu köye duydukları birinde canın yanar hem de elbet döneceğin
Çocukken babasının ona verdiği bu sözü sevgi onları, daha güçlü yapıyordu. Bu güç toprağa başın eğik bir biçimde dönersin.’’
uygulamak için çatık kaşlarıyla durmadan beden gücü değildi. Bu güç onlara her yeri Erdem bu sözleri hatırlayınca gözünü camdan
etrafa bakışlar atıp yediği dayakları hatırladı. yıkıp dağıtacak bir güç vermiyordu. Bu güç çekip manasızca ellerine bakmaya başladı. O
Bıyığının altında bir gülümseme oluştu. Bu onlara yıkıp dağıtmaktansa onarmanın azmini gün Ahmet Dayı’nın söylediği sözleri hayatında
köye yalnızca bu otobüs geliyordu. Çukurlarla, ve sabrını veriyordu. Hepsi tek tek milletin duyduğu birçok söz gibi kulak ardı etmiş işten
koca koca taşlarla dolu yoldan geçerken başının efendisiydi. En büyük dertleri gelen misafirin kurtulmanın mutluluğuyla önemsememişti.
ağrıdığını hissetti. Çünkü otobüse bindiğinden aç değil de tok olmasıydı. Geniş bir salon gibi Fakat, bu söz kulak ardı edip kulağından
beri düşündükleri artık kafasına sığamıyordu. olan yüreklerinde: ‘’Gökler sevgiyle döner, düşen sözlerden değildi. O sözü o gün Ahmet
Kafasıyla arasındaki mesafe azalmıştı. Kendisini yıldızlar sevgi sayesinde yerlerinde durabilir.’’ Dayı’nın sinirle söylenmiş sözlerinden biri
aklının odalarında gıcırdayan bir kanepenin sözü en güzel çerçevelerdeydi… sanmıştı. Fakat şimdi her türlü maddi zenginliği
üstünde ya da aklının çalışma masasında bırakıp betonların arasından kendi toprağına
heyecanla okunmaya başlanıp sonra yarıda Şoför köye iyice yaklaşınca olur da etraftan dönünce daha doğrusu dönmekten başka çaresi
bırakılan bir kitap gibi hissediyordu. hayvan çıkar diye hızını yavaşlatmıştı. Erdem olmayınca o sözün esasında ne kadar derin
kafasını çevirdiğinde patates tarlasında çalışan bir söz olduğunu anlamıştı. Köyün girişinde
Almaktan pişman olduğu kararların hesabını yaşlı karı koca ve iki delikanlıyı gördü. Bu otobüs durdu. Otobüsten yüksek bir ‘’tısss’’
sorabileceği tek yer aklıydı. Buralardan; çok patates tarlasında uzun bir müddet çalışmıştı. sesi duyuldu. Bu sesi duyan köylü kafasını
fazla yıl, birkaç ay, birçok gün önce bir şeyleri Yola en yakın taraftaki adamı görünce kaldırıp bakardı: ‘’Kim geldi acaba?’’ diye.
aklının cam kenarı koltuklarından birine bir gülümseme daha takınıp dudaklarıyla Erdem koltuğundan kalkınca elini yukarıya
oturtup gitmişti. Giderken gidiş yoluna çıktığı mırıldandı: ‘’Ahmet Dayı’’ Bu mırıldanma kimse attı. Alışmıştı uçak seyahatlerine ve uçaktaki
insanlara bunun bir gidiş olduğunu değil bir tarafından duyulmasa da dünyanın en büyük el bagajlarına. Çantası olmadığını hatırladı.
kurtuluş olduğunu söylemişti. Gittiğinde ise çığlıydı. Özlemin çığlığı... Çiftçi Ahmet Efendi Elinde sürekli çalan telefonu ve cüzdanı da
bunun bir kaçış olduğuna karar vermişti Birkaç dayısı değildi ama ona herkes öyle söylediği yoktu. Uzun zaman sonra ilk defa paldır küldür
15

yürüyebiliyordu. Etraftakiler şehirden gelen daha sarılıp: ‘’Geleceğini biliyordum.’’ dedi. bıraktırarak beş parasız bir şekilde köyüne
misafirlerini karşılayadursun Erdem köye ilk Erdem daha tek kelime etmeden Nazire Hanım yollamıştı. Marangoz dükkanından içeri girdi.
defa gelmiş gibi etrafı inceliyordu. Değişen Erdem’e duvarın dibinde manasız bakışlarla Sonra çocukluğunu hatırladı; her gün çizilen
hiçbir şey yoktu. Değişen tek kişi kendisiydi. duran genç kızı gösterdi. Erdem: ‘’Eylül mü ana ellerini, delik deşik iş kıyafetlerini. Sonra da iki
Köyden ayrıldıktan sonra yaşadıkları gözünün bu?’’ dedi. Annesi kafasını salladıktan sonra hafta önceki kendisini hatırladı; pahalı siyah
önüne geldi; köyde babasının yanında Erdem, Eylül’ün yanına doğru gitti. Eylül bir takım elbisesi ile gösterişli bir toplantı odasında
marangoz çırağı olarak çalışırken köyün önde adım geri geldi ve: ‘’Hoş geldin ağabey. ’dedi. yönettiği toplantıyı…
gelenlerinin çocuklarıyla mobilyacılık işine Erdem ‘’Yerin dibine girmek.’’ deyimini şu anda
girmek üzere İstanbul’a gidişi, kurdukları yaşıyordu. Pişmanlığı hiç bu kadar gün yüzüne Bu köyde esnaflar birbirine: ‘’Rast gelsin.’’
küçük dükkânı büyük bir mobilya şirketine çıkmamıştı. Bebekken her gün oynattığı, derdi. Hayırlı işler anlamına gelirdi bu dilek.
dönüştürmeleri, kişisel servetini büyütüp babasının yanından sırf onu sevmek için Erdem kapıdan içeri girdi ve tezgâhta arkası
arkadaşlarının da hisselerini alması ve mobilya kaçtığı kız kardeşi ona sarılmıyordu bile. Hatta dönük bir biçimde tahtalarla uğraşan babasına
şirketinin tek sahibi olması ve hatırı sayılır bir kaçıyordu. Ortamı yumuşatmak isteyen Nazire dönüp: ‘’Baba rast gelsin.’’ dedi. Babası sesi
maddi servet... Bir müzik sesi duydu, herhalde Hanım: ‘’Eylül İstanbul’da üniversite okuyor duyar duymaz önüne döndü. Erdem babasını
birinin telefonu çalıyordu. Gözünün önünden abisi. Son senesi olacak bir dahaki sene.’’ dedi. görünce koşup sarılmak, ağlamak istedi. Fakat
bunların hepsi hemen gitti geriye kalan sadece Erdem bir kez daha yıkıldı. Canından bir parça yapmadı bunu; çünkü sevmezdi babası böyle
yalnızlığı oldu. Defalarca kez büyük harflerle olan kız kardeşi ile üç yıldır aynı şehirdeydi; hareketleri. Babası ona o babasına uzun uzun
yazılmış yalnızlık… Koca şehirde yıllarca ama bir kez bile karşısına çıkıp: ‘’Nasılsın?’’ baktı. Babasının bu köydeki herkesten çok
yalnızdı esasında; maddi hırslarından dolayı aşk diye soramamıştı. Erdem’in kuracak bir yaşlandığını gördü. Heybetli, pala bıyıklı adam
duygusunu yitirmişti, arkadaşlığın dostluğun cümlesi, yapacak bir açıklaması bile yoktu. gitmiş yerine sırtı kamburlaşmış yüzünde sayısız
ne olduğunu unutmuştu. Otobüsten indikten Annesi Erdem’e: ‘’İçeri geç, dinlen.’’ dedi. kırışık olan bir adam gelmişti. Erdem, babasının
sonra köyün girişine çok uzak olmayan evlerine Erdem: ‘’Şimdi değil anne. Gitmem gereken bakışlarından babasının onu tanıdığını
gitmek üzere yola koyuldu. Biraz yürüdükten bir yer var.’’ dedi. Annesi durumu anladığını anlamıştı. Behram Usta titreyen dudaklarına
sonra köyün kütüphanesinin önünde bir genç belli eder bir ifadeyle: ‘’Tamam.’’ dedi. Erdem: engel olmaya çalışarak oğlu Erdem’e sert bir
kız gördü. Erdem genç kıza baktı tanıyamadı. ‘’Dükkânda mı?’’ diye sordu. ‘’Evet’’ dedi annesi. bakış attı ve: ‘’İşim benim hep rast gelir de sen
Erdem yola koyulduktan sonra annesi ve kız neden geldin?’’ diye sordu. Erdem’in cevabı
Bu kız o büyük şehre gittiğinde neredeyse kardeşinin eve dönmekte olduğunu görünce: yoktu. Cevap verse cevabının elle tutulur bir
bebek olmalıydı. Genç kız kütüphanenin ‘’Siz de gelin.’’ dedi. Annesi ve kız kardeşini yanı olmayacağını da biliyordu. Fakat bir
içinde bulunan birine veda ettikten sonra hızlı de peşine takarak babasının dükkânına doğru çocuk edasıyla babasına derdini anlattı: ‘’Bir
adımlarla yürümeye başladı. Erdem etrafı yola koyuldu. Babasının dükkânının olduğu mobilya şirketim oldu baba, duymuşsundur.
gözlemlerken kızla aynı yöne gittiğini fark etti. meydana giderken parkı gördü. İlk okul aşkı Senden öğrendiğim marangozluk bilgisiyle
Umursamadı. Fakat sonra kızın girdiği sokak olan Leyla’yı ilk defa burada öpmüştü. Çocukça arkadaşlarla birlikte kurdum şirketi. Ama
dikkatini çekti. Çünkü bu sokakta yalnızca bir aşktı. ‘’Kim bilir Leyla şimdi nerelerde, hangi şirket çok büyüyünce beni tahtalara bile
Erdem’in ailesinin evi vardı. Erdem ‘’Yoksa?’’ şehirde nefes alıyor.’’ diye durup düşündü. dokundurmaz oldular baba.’’ dedi. Behram
dedi. Kız, Erdem’i arkasında görünce adımlarını Sonra hemen yanında beliren kız kardeşi ve Usta’ya birisi dokunsa hemen ağlayacaktı.
hızlandırdı ve Erdem’in ailesinin evine girdi. annesiyle yürümeye devam etti. Çok geçmeden Oğlunun çaresizliğini gözlerinden, kitaptan bir
Erdem neredeyse emindi; beş dakikadır babasının dükkânının olduğu meydana geldi. cümle okur gibi okuyordu. Dükkânın dışından
önünde yürüyen kız Eylül’dü. Onun büyüklük Meydanda iki dükkân vardı: Berber Rıfat’ın baktığında karısı ve kızının bakışları da bu
halini hiç bilmiyordu fakat gördüğü kızın kız dükkânı ve babasının marangoz dükkânı. farksız değildi. Behram Usta oğlu Erdem’e
kardeşi olduğunu hissediyordu. Tam evlerine İkisinde de çıraklık yapmıştı. Sıradaki dükkân karşı bakışlarını biraz yumuşattıktan sonra:
varmak üzereydi ki evlerinin kapısından Berber Rıfat’ın berber dükkânıydı. Babası ‘’Sen şimdi iyi marangoz olmanın birinci şartını
Eylül olduğunu tahmin ettiği kız çıktı; hemen Behram Usta, Erdem’i ilk olarak Berber Rıfat’ın da unutmuşsundur.’’ dedi. Erdem yüzüne bir
arkasından da Erdem’in annesi Nazire. yanına vermişti. Erdem, Berber Rıfat’ı gördü. tebessüm takındıktan sonra: ‘’Sabretmektir
Erdem annesini görünce olduğu yerde durdu. Berber Rıfat dükkânda elinde usturasıyla yavaş birinci şart baba.’’ dedi. Behram Usta’nın yüzü
Çok yaşlanmıştı, eski enerjisinin olmadığı hareketlerle köylülerden birini tıraş ediyordu. neredeyse gülmek üzereydi. Sonra Erdem’e
yüzünden belliydi. Nazire, gözleriyle Erdem’i Erdem tahta tabelasında: ‘’Adam parlatıyoruz’’ döndü ve: ‘’Akşama kadar iki dolap bitirmem
biraz süzdükten sonra: ‘’ Erdem’’ diye bağırdı. yazan dükkâna uzun uzun baktı. lazım, oyma bıçağını al gel birinci dolabı
Erdem’in gözlerinden yaşlar gelmeye başlamıştı. bitirelim.’’ dedi. Erdem’in yüzünde yıllar sonra
Koşarak annesinin yanına gitti ve ellerini öptü. Çırak olduğu ilk gün ustası eline boyayı samimi bir gülümseme vardı.
Nazire hanım oğlu Erdem’i bırakmıyordu. verip yazdırmıştı bu yazıyı Erdem’e. Berber
Sarılıyordu; sarıldıkça ağlıyordu, ağladıkça çıraklığında mutsuz değildi esasında, fakat Sanki kırk yaşına merdiven dayamış bir adam
sarılıyordu. Anneydi işte yıllar sonra ona dönse mutlu da değildi. Onun bu halini gören babası değil de on yaşında bir çocuk gibi hızlıca koşup
de kin beslemiyordu. Annesi Erdem’i defalarca dayanamayıp oğlunu kendi yanına çırak askıdaki önlüğü giydi ve babasının istediği
öpüp Erdem’in uzamış sakallarını sevdikten almıştı. Berber dükkânının yanından geçtikten oyma bıçağını alıp babasına yardıma koştu.
sonra sarılmayı bıraktı. Karşılıklı ağlıyorlardı. sonra babasının dükkânının önüne geldi. Erdem’in bu koşuşu aslında onu kovalayan
Erdem yıllar önce annesinin ‘’Gitme’’ demesini Dükkânın her yeri aynıydı. Çok şeye sahip pişmanlıklardan kaçıp kurtuluşuydu.
dinlemediği için şimdi yaşadığı pişmanlıktan olma hayaliyle babasını ezip çıktığı kapıya
ağlıyordu. Nazire hanım ise geç de olsa oğlunun baktı; bir de kendisine. Çok zengin olmuştu,
dönmesine. Nazire hanım Erdem’e bir kez fakat pişmanlıkları onu bütün servetini geride

16

Betül Mazı

İYİ Kİ TANIMIŞIZ!

Ara Güler

16 Ağustos 1928’de İstanbul’da doğdu. Fotokina Fuarı’nda yapıtları sergilendi.1970’te arada bütün dünyayı gezerek foto röportajlar
Lisedeyken film stüdyolarında sinemacılığın “Türkei” adında fotoğraf albümü Almanya’da yaptı ve bunları Magnum Ajansı ile dünyaya
her dalında çalışırken Muhsin Ertuğrul’un yayımlandı. Sanat ve sanat tarihi konularındaki duyurdu. İsmet İnönü, Winston Churchill,
Tiyatro kurslarına devam etti; çünkü yönetmen fotoğrafları ABD’de Time-Life, Horizon ve Indira Gandi, John Berger, Bertrand Russel,
veya oyun yazarı olmak istiyordu.1950’de Yeni Nesweek kitap bölümlerince ve İsviçre’de Bill Brandt, Alfred Hitchcock, Ansel Adams,
İstanbul Gazetesinde gazeteciliğe başlarken Skira Yayınevi tarafından kullanıldı.1971’de Imogen Cunningham, Salvador Dali, Picasso
aynı zamanda İstanbul Üniversitesi İktisat Lord Kinross’un “Hagia-Sophia” (Ayasofya) gibi birçok ünlü kişi ile röportajlar yaptı ve
Fakültesi’ne devam etti. kitabının fotoğraflarını çekti. fotoğraflarını çekti. En ünlüsü fotografçılara
Yine Skira yayınevince Picasso’nun 90. yaş poz vermeyen Picasso röportajı. Yıllarca
1958’de Time-Life, Paris-Match ve Der Stern günü için yayımlanan “Picasso Metamorphose üstünde çalıştığı Mimar Sinan yapıtlarının
dergilerinin yakın doğu foto-muhabirliği et unite” adlı kitap için Picasso’nun foto- fotoğrafları 1992’de Fransa’da, ABD ve
görevlerini üstlendi. 1954’te Hayat Dergisi’nde röportajını yaptı. 1972’de Paris Ulusal İngiltere’de “Sinan, Architect of Soliman the
fotoğraf bölüm şefi olarak çalışmaya başladı. Kitaplıkta sergisi açıldı.1975’te ABD’ye davet Magnificent” adlı kitabı yayımlandı. Aynı
1953’te Henri Cartier Bresson ile tanışarak edildi ve birçok ünlü Amerikalının fotoğraflarını yıl “Living in Turkey” adlı kitabı İngiltere,
Paris Magnum Ajansı’na katıldı ve İngiltere’de çektikten sonra “Yaratıcı Amerikalılar” adlı ABD ve Singapur’da “Turkish Style”
yayımlanan “Photography Annual Antolojisi” sergisini dünyanın birçok kentinde sergiledi. başlığıyla, Fransa’da “Demeures Ottomanes
onu dünyanın en iyi 7 fotoğrafçısından biri Yine aynı yıl Yavuz zırhlısının sökülmesini konu de Turquie” adıyla yayımlandı.1994’te “Eski
olarak tanımladı. Aynı yıl ASMP’ye (Amerikan alan “Kahramanın Sonu” adlı bir belgesel film İstanbul Anıları”, 1995’te “Bir Devir Böyle
Dergi Fotoğrafçıları Derneği) tek Türk üye çekti.1979’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Geçti”, “Yitirilmiş Renkler ve Yüzlerinde
olarak kabul edildi. “Foto Muhabirliği” dalındaki birincilik ödülünü Yeryüzü” fotoğraf kitapları yayımlandı. Ara
aldı. Güler’in fotoğrafları Paris Ulusal Kitaplıkta,
1962’de Almanya’da çok az fotoğrafçıya ABD’de Rochester Georg Eastman
verilen “Master of Leica” unvanını kazandı. 1980’de fotoğraflarının bir kısmı Karacan Müzesi’nde Nebraska Üniversitesi Sheldon
İsviçre’de çıkan Camera dergisinde kendisine Yayıncılığın bastığı “Fotoğraflar” adlı kitabında Koleksiyonu’nda bulunuyor. Köln Mueseum
özel bir sayı ayırdı. 1964’te Mariana Noris’in basıldı.1986’da Hürriyet Vakfı’nca basılan Ludwing’de Das Imaginare Photo Museum’da
ABD’de basılan “Young Turkey” adlı yapıtında Prof. Abdullah Kuran’ın yazdığı “Mimar fotoğrafları sergileniyor.
fotoğrafları kullanıldı.1967’de Japonya’da Sinan” kitabını fotoğrafladı. Aynı kitap 1987’de
çıkan “Photography of the World” antolojisinde “Institute of Turkish Studies” tarafından Ara Güler’in Öykücülüğü
Richard Avedon ile birlikte bir dizi fotoğrafı Ingilizce olarak yayınlandı.1989’da “Ara Mehmet Emin Sert’in 01.05.2000 tarihli
yayınlandı. 1967’de Kanada’da açılan Güler’in Sinemacıları” kitabı basıldı. “Öykücü Ara Güler” adlı yazısı:
“İnsanların Dünyasına Bakışlar” sergisinde, Ara Güler’i hepimiz tanırız değil mi? Daha
1968’de New York Modern Sanatlar 1991’de Dışişleri Bakanlığı için Halikarnas doğrusu tanıdığımızı sanırmışız. Çünkü Ara
Galerisi’nde düzenlenen “Renkli Fotoğrafın On Balıkçısı’nın (Cevat Şakir Kabaağaçlı) “The Güler’in hep bir yönünü, sanatçılığının bir
Ustası” adlı sergide; aynı yıl Almanya’da, Köln’de Sixth Continent” adlı kitabını fotoğrafladı. Bu yanını görmüşüz. Bizim için Ara Güler iyi bir

17

fotoğraf sanatçısıdır. İyi demek ne kelime? İşinin Verç Bidi Abrink adıyla, Türkçesinden bir ay konuşmaktaydılar. Tartışmalar bu dille, aşk bu
ustalarındandır. Bahsedeceğimiz kitaptaki önce yayınladığını da belirtmek gerek. Türkçe dilleydi.
kısa biyografisinden öğreniyoruz ki, daha lise basımı bunlardan seçilmiş on bir öykü ile daha
yıllarında film stüdyolarında sinemacılığın her sonraki yıllarda yazılmış öykü tadında iki anı Aynı plak hala çalıyordu. Denizci, sigarasını
dalında çalışarak yaşama atılmış. Liseyi bitirip yazısından oluşuyor. söndürüp viskisinden bir yudum aldı. Garson
üniversiteye başladığı 1950 yılında da Yeni kadın karşı masaya hizmet etmesine karşın,
İstanbul gazetesinde, gazetecilik yaşamına Fotoğrafçılığındaki ustalığında, “gizlense” de kaşla göz arasında ona göz kırparak hafifçe
ilk adımını atmış. 1961 yılına kadar Hayatı geçmişte kalsa da öykücülüğünün önemli bir gülümsedi. O da hafif bir gülümsemeyle
dergisinde fotoğraf bölümü şefi olarak çalışan payı olduğunu düşünüyor, Ara Güler. Ve şöyle karşılık verdi. Denizci, saati düşündüyse de
Ara Güler, o yılı İngiltere’de yayınlanan diyor: saate bakmak zahmetine katlanmadı. Garson
Pbotography Annual tarafından dünyanın en kadın yanına geldi. “Bana bak, kızın canını
iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımlandı. “Eski öykülerimdeki duygularım, ne olmuşsa çıkarmışsın” dedi.
Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği’ne olmuş, görsel bir anlatıma dönüşmüş. Bana öyle
Türkiye’den kabul edilen tek üye oldu. Ve geliyor ki, yazıyla görselliğin ortak bir anlatımı “Ne?” demekle yetindi, denizci.
fotoğraf dünyasının çok önemli yayınlarında var. Öyle olduğu kuşkusuz, yoksa sinema Kadın konuşmayı kısa kesmek istiyordu.
fotoğrafları yayınlandı, kendisinden bahsedildi. sanatı da olmazdı. Zaten ben de fotoğraflarıma “Bana bak, ben anlarım” dedi.
İşte hepimizin bildiği yönüyle Ara Güler’in bakarken, öyküler için düşündüklerimden Denizci sustu.
fotoğraf sanatındaki başarılı yaşamı böyle esinliler buluyorum. Belki de fotoğrafımdaki
başladı. ABD’de, Almanya’da, Fransa’da çeşitli “anı yakalama ve kompozisyonu kurma” Plak bitmişti. Köşedeki Amerikalı iki denizciden
sergileri açıldı. Bu arada Bertrand Russel, özelliğimi bütün bu eski çalışmalarıma biri ayağa kalkıp makineye para attı. Bir plak
Winston Churchill, Arnold Toynbee, Picasso, borçluyum. Bir “kadr” içinde kompozisyon daha dönmeye başladı. Amerikalı, “Hey, come
Salvador Dali gibi birçok ünlünün fotoğrafını kurmayı tiyatro çalışmaları günlerimden, on!” diye bağırdı. Köşedeki öbür denizci de
çekti, röportajlar yaptı. 1979’da Türkiye anlamlı anların yakalanması ve bir anlatıma kendilerine hizmet eden kadınla ortaya geldi
Gazeteciler Cemiyeti’nin foto muhabirliği varmasını da öykücülüğümden esinlendiğimi iki çift dans etmeye başladılar. Dışarıda güneşin
dalındaki ödülü Ara Güler’e verildi. 1980’de sanıyorum. Görsel malzeme, tıpkı şiir gibi, altında bir telaştır gidiyordu. Denizci saate
Karacan Yayıncılık tarafından fotoğraflarının yazı gibi, resim gibi, sahne sanatları gibi, bir baktı. Daha biri çeyrek geçiyordu.
bir kısmı kitaplaştırıldı. 1986’da Hürriyet yerlerden birikimini topluyor, yeni bir biçim
Vakfı’nca basılan Prof. Abdullah Kuran’ın kazanıyor ve görsel sanat oluyor. Zaten “Bana bak, bana her şeyi anlattı.” “Ne anlattı?”
yazdığı Mimar Sinan Kitabı’nı fotoğraflayan yazdığım bu öykülere dikkat edilirse, bunların Biliyorsun.?
Ara Güler’in, Hil Yayınları 1989 yılında Ara bir tür fotoğraf olduğu görülür. Demek ki, o “Hiçbir şey bilmiyorum.
Güler’in Sinemacıları kitabını yayınladı. Yıllarca zamandan beri görsel dünyanın adamıymışım “Boş laf.”
üstünde çalıştığı Mimar Sinan yapıtlarının da haberim yokmuş…” “Açık konuş da anlayayım.”
fotoğrafları Fransa’da, İngiltere, Singapur Kadın birden ciddileşti. “Ona bir şey
ve ABD’de yayınlandı. Dünya Şirketler Ara Güler’in, bu fotoğraf ustasının, söylemişsin.”
Grubundan da 1994’te Eski İstanbul Anıları, oluşumundaki harcı görebilmek isteyenler, “Ne?”
1995’te Yitirilmiş Renkler kitabı yayınlandı. ‘’Babil’den Sonra Yaşayacağız’’ı okumalılar. “Bir şey söylemişsin. O dediğine hiç aklım
Ana Yayıncılık tarafından da 1994 ‘te Bir Devir İçeridekilerden biri makineye para atınca plak ermedi.”
Böyle Geçti, Kalanlara Selam Olsun ve 1995’te dönmeye başladı. ‘Tezgâhın önünde bir garson “Senin aklınla hareket edecek değiliz.
Yüzlerinde Yeryüzü kitapları çıktı. bozuk paraları saymakla meşguldü. Uzun
boylu denizci ona yakın bir masaya oturmuştu. Ara Güler’den Alıntılar
Bunlarınhepsiniezberesayamasakda,AraGüler Uzun süredir gözlerini garsona dikmişti. Onun
dendiğinde aklımıza gelecek olan fotoğraflardır. baktığını görünce eliyle işaret etti. Garson bir Dünyada beş milyon tane sergi açılıyor ama
Ama öyküleri, büyük çoğunluğumuzun an düşündükten sonra o da bir el işaretiyle bunlar her zaman açık
bildiğini sanmadığımız gizlenmiş bir yönünü “yok, burada değil” dedi. Denizcinin gözleri kalmaz. Halbuki kitaplar kalır, yüz sene sonra
sergiliyor: Öykücülüğünü. Aras Yayıncılık ondan uzaklaşıp, tezgâhın arkasındaki saatin da açıp bir kitaba bakabilirsin ama sergiyi
tarafından birkaç ay önce yayınlanan ‘’Babil üstünde durdu. gezemezsin. Tiyatro da öyledir... Oynadığın
‘den Sonra Yaşayacağız’’, Ara Güler’in zaman vardır, perde inince biter. Çok nankör
öykülerinden oluşuyor. “Gizlenmiş” deyişimiz Pikapta habire dönen plağın tek düze ezgisi meslekler.
boşuna değil. Bu öykülerin ortak özelliği 1950’li sürüp gitmekteydi. Denizci, bir sigara
yıllarda yazılmış olması. Çünkü Ara Güler, o yakıp yeşil boyalı demir parmaklığın dar ‘’Yaşam, size verilmiş boş bir filmdir. Her
yıllarda Ermenice yayınlanan çeşitli dergi ve aralıklarından dışarıyı seyretmeye koyuldu. karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya
gazetelerde öyküler yayınlamış. Ve Ara Güler’in Dışarısı kalabalıktı. Öğle güneşinin altında çalışın.’’
kitaba yazdığı sunudan ilk öyküsünü 42 yıl insanlar günlük İşleri içinde kaybolmuş, her
önce, son öyküsünü 37 yıl önce yazmış.Bir diğer türlü ilgiden uzak, başkalarına karşı ilgisizdiler. ‘’Sanat olmasına lüzum yoktur fotoğrafın.
ilginçliği öyküler Ermenice yazılmış, Türkçeye Burası büyük bir meyhaneydi. Karmaşık Fotoğraf tarih olayıdır. Tarihi zapt ediyorsun,
çevrilerek basılmış. Burada da bir parantez caddelerin kim bilir hangi köşesinde bir makine ile tarihi durduruyorsun.’’
açıp, aslında Aras Yayıncılık’ın Ara Güler’in bir meyhane. Gerçek şu ki, kalabalığı
Ermenice öykülerinden on altısını Papelonen oluşturan insanlar denizciden farklı bir dil

18

Utku Gülsoy

KUDUZ

Aç bir köpek gibi saldırıyordu varlığım, önüne hissediyordum, iyileşmesini bekliyordum. Boşa yakarışlarım burada son bulduğuna göre,
gelen her şeye. Geçmişe, geleceğe, olanlara, İçlerinden bazılarının hiç iyileşmeyeceğini en aydınlığın aslında en karanlık olmasına
olmayanlara, yırtık paçavralara… Kuduz gibi; iyiden iyiye kavramıştım ama artık şaşmamak gerektiğini söyleyebilirim artık.
tüyleri dökülmüş, gözlerini kan bürümüş, yırtıcı acımıyordu da. Bu da en üzücüsüydü başıma Çok parlak olmasına sebep, içindeki karanlığı
tırnaklar sonuna kadar dışarıda ve ağzındaki gelenlerin. Yüzümde morluk olması abes, hiç saklamasıdır diyebilirim. Diyebilirim; çünkü
sivri dişlerden salyalar akarken saldırıyordu. geçmeyeceğini bilmek hüzünlü, acımaması… korkmuyorum senden. Yüksek etkileri
Yırtıp parçalıyordu, kendisine verdiği zararı Acımaması acı verici. Dişim de ağrıyor son arasında ölümcül yan etkileri unutulmuş,
umursamadan. Geçmiş, gelecek, olmasını günlerde. Her şey tamam da diş ağrısı hayatı unutturulmuş uyuşturucu bir ilaç gibi olduğunu
istediklerinin aslında gerçekleşmesini istemediği zindan ediyor insana. Kerpetenle tutup kabul edebilirim artık ve üzülerek bildiriyorum
ihtimalleri, bunu kendine itiraf edemeyişleri ve sökesim geliyor bazen şerefsizi. Biliyorum ki yan etkiler şaha kalktı! Köpeği kuduz yaptı.
yırtık paçavralar ile delik deşik bez parçaları… ama hepsinin kaynağını. Eğer içimdeki it oğlu Canavarca davranışlar, yırtık bez parçaları ve
Sadece saldırganlık. it durulursa huzura kavuşacağım. “Huzura içimdeki paçavralar… Geçmişle hesaplaşan,
kavuşmaktan kasıt umursamamaksa eğer, boş geleceğe saldıran bir yaratık ve ben… Koltuktan
Bunlar yaşanırken, kan ve kıyım devam vermekse, kabullenmekse çaresizlikten, lanet kıpırdamaya niyetli değilim.
ederken, koltuğa uzandım, sessizce soluk alıp ola öyle huzura!” diyecek bazıları, eminim adım
vermeye devam ettim. Arka arkaya yaktığım gibi. Kendi varlıkları kendilerini yok etmeye Diyebilirsiniz ki, “Yapamıyorum diye bir şey
sigaraların, temiz havaya galip geldiği odada başlayana kadar, içlerindeki kuduz köpek yok, istersen aynı şeyleri sürekli en baştan
sessizce duman soluyordum. Televizyondakileri uyanana kadar beklesinler onlar. O zaman düşünmeyi bırakabilirsin. Kafanda yaşamayı,
hatırladım, “Sigarayı bırakın”. O beni bırakır alacağım ben o yavşakların ifadelerini. Davulun sana ait geçmişte bulunmayan anıları, sıkıcı bir
bu gidişle. Çevremdekileri hatırladım, “İçmeyin sesi uzaktan hoş geliyor tabi, hepiniz defolun tiyatro izliyormuş edasıyla kafanda yeniden
şu zıkkımı!” Kendimi hatırladım, “Hırrr!” gidin lan başımdan! Bırakın beni çürümeye. canlandırmayı bırakabilirsin. Kendine eziyet
etmekten zevk alıyorsun sen!” Çok karşıma
Neyle hesaplaşıyordu ulan bu çirkin Tamam, ben de memnun değilim bu geldi bunlar, bunun üzerine de çok düşündüm.
it? Ne bok vardı kendi geçmişinde? Ne canavardan ama tükenmek bilmeyen enerjisinin Acı veriyor olması pek umurumda değil artık.
bekliyordu geleceğinden de, sinirliydi bu kaynağını benden aldığını söyleyenler de Düşünmeyi bırakmamın imkânsız olduğunu
kadar gerçekleşmeyen ihtimallere? Karşısına pek haksız sayılmaz maalesef. Uyuyana kabullendim. Zevk veriyor artık bu acı, yapacak
gelen zihninde canlanan her olaya neden kadar devam saldırışlara, sabah sil baştan hiçbir şeyim yok. Sinirlerimin iyiden iyiye
takıyordu pençelerini acımasızca? Neden bir daha. Düşünce, ide, idea, siz ne derseniz yıpranmasına ve sonumun bir akıl hastanesinin
parçalayıp atıyordu sağa sola yaşanmışlıkları deyin adına artık. Ondan besleniyor bu pis duvarları sünger kaplı odasında bitmesine
ve yaşanmışlığa dair olasılıkları? Kendine zarar köpek. Durdurulamayan bir zincir yani. Bir çok olası gözüyle bakıyorum. Umurumda
verdiğinin farkına varamamanın acizliğiyle, halkası kopsa tamam, yoluna girecek her şey. değil. Her şeyi düşünmek, yeniden ve yeniden
“Hırrr!” Geçmişe küfretmek… Biraz, biraz Bütünlükten yoksun bir şey olarak, anlam yaşamak illetini daha somutça ortaya çıkaran
daha anlıyordum her seferinde. Sadece kendi taşımayan soyut imgelere dönüşerek yok olup kuduz canavarla dost olmaya bakıyorum. İyi
yaşamına değildi bu ‘hırrrr’lar, tırnaklar gidecek. Ama koparamıyorum işte. Zinciri anlaşmaya çalışmaktan başka yapmak istediğim
kendisine az buçuk yaklaşan herkes için kuvvetlendirdikçe kuvvetlendiriyorum üstüne yok.
dışarıdaydı. Çirkin istekler, yanlış hayaller ve üstlük. Düşünmeden, hayal etmeden, zihnimde
karanlıkta kalması lazım gelen her şey ama canlandırmadan en karanlığı, duramıyorum. Saat üçü yirmi beş geçiyor. Gece. Paketimde
her şey için hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bile Hırlamalar da kuvvetleniyor sonunda. İçimi kalan son sigaramı yakıyorum. Bir nefes…
bile gerçekleştirilen ataklar... Enerji tükenene kemiriyor, beynimi yiyor, ruhumu parçalıyor, Ciğerlerimde çok hafif bir yanma hissi.
kadar, istek bitene kadar, şimdiye kadar çoktan ama durduramıyorum kendimi, bırakamıyorum Ruhumda şiddetli bir yanma hissi. Kuduz
siktir edilmesi gereken imkansız bir zafer bir kenara zihnimdeki kahrolasıca tohumları. köpek uykuya daldı dalacak. Ben uyumak
uğruna hurra… Lanet olsun, yardım etsin biri! Baksın biri üzereyim. Sabah, sil baştan…
bana artık. Çekip çıkarsın bu bataklıktan.
Bense yerimden kıpırdamadım bile. Sadece Geçmişle ve gelecekle, olanla ve olmayanla
yüzümdeki morlukların zonklamasını hesaplaşmaktan kurtarsın lütfen.

19

TOPLUMUN FAZLASIYLA
İÇİNDE OLAN BİR YAZAR:

GEORGE
ORWELL

‘’George Orwell, 1903’te Hindistan’ın Bengal entelektüelleri vatansever olmamak, para distopya denilince akıllara ilk gelen kitabı olan
eyaletinin Montihari kentinde doğdu.’’ düşkünlüğü, tembellik, rol yapmak ve ‘’1984’’ün 272.sayfasında ‘’İnsan sevilmekten
diye başlar George Orwell’in her kitabının sahtekarlıkla suçlamıştı. Sonu başında olan çok anlaşılmayı istiyordu.’’ diyor.
baştan yedinci sayfasında yazan biyografisi. filmler gibi yapmamak adına Orwell’ı ortadan
Biyografilerdense otobiyografiler her zaman anlatmaya başlamak yerine biraz daha geriye George Orwell, 1903 yılında, Kraliçe I.
daha çok dikkatimi çekmiştir. Belki de edebiyata gidip anlatmak da fayda var. Victoria’nın oğlu ve veliahtı olmasına rağmen,
olan ilgim 16 yaşımda üç sayfaya yayılan babasının adını taşıdığı için yeni bir hanedanı
otobiyografimi yazmamla başladığı için… Hiç şüphesiz bir yazarı veya bir şairi dosya başlatan Kral VII.Edward zamanında, Büyük
konusu yapmak başlı başına bir sorumluluktur. Britanya İmparatorluğunun bir dominyonu
İngiltere’de hazırlanan bir George Orwell Halihazırda hayatta olmayan bir yazarı veya olan Hindistan’da, İngiliz bir baba ile Fransız
belgeseli ise ‘’George Orwell, 1950 yılında ölen bir şairi dosya konusu yapmak önemli bir kökenli bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi.
bir İngiliz entelektüel. Edebiyatı ‘’Dünyayı sorumluluktur. Fakat, George Orwell gibi Dünyaya geldiğinde ismi Eric Arthur Blair
daha iyi bir yer yapmak için’’ kullanan bir sadece ‘’yazar’’ olmayan, yazdığı her cümle ile idi. George Orwell, babasının memuriyeti
yazar. Ve sanatın bizi daha nazik, adil ve bilge farklı farklı kilitli kapıları okurlarının karşısına sebebiyle doğumundan dört yaşına kadar
yapacağına inanan biri.’’ cümleleriyle başlar. çıkaran bir ismi dosya konusu yapmak ise Hindistan’da yaşadı. 1907’de ailesiyle
Aynı belgeselin orta kısımlarında ise: ‘’Her şeye çok önemli bir sorumluluktur. Bu sebeple birlikte İngiltere’ye yerleşip, öğrenimini Eton
rağmen kendisinin de örnek bir üyesi olduğu cümleler bir tarafa, kelimeleri bile özenle College’da tamamladı. 1917’de girdiği Eton’da
entelektüel camiadan hep nefret etti.’’ cümlesi seçmek zorundayım. Kimi yazar ve şairler Orwell’ın orada yayınlanan ve çeşitli okullarda
söylenir. Bu cümleyi ilk defa duyduğumda hakkında doğum yeri, doğum tarihi vs. gibi yayınlanan dergilerde sürekli olarak yazıları
Orwell’ı yeni öğrenen biri olaraktan epey ansiklopedik bilgiler vermek kelime kalabalığı çıktı. Yani, birçok yazar gibi Orwell’ın yazarlık
şaşırmıştım. Fakat George Orwell ile kanlı canlı olmakla birlikte okura sıkıcı da gelebiliyor. hayatı da okulda başladı. Ayrıca belirtmek de
olarak olmasa da kelimeleriyle, cümleleriyle Ancak, George Orwell dosyasında, Orwell’i fayda var, hiçbir bireyin bilimsel denetim ve
daha genel söylemek gerekirse kitaplarıyla tam olarak olmasa da onun istediği kadar koşullanmadan kaçamadığı, gelecekteki bir
tanıştıktan sonra bu cümlenin Orwell için anlamak için bu bilgilerden bahsetmekte fayda dünyayı anlatan, ‘’Cesur Yeni Dünya’nın yazarı
neden söylendiğini kolayca anlamıştım. var. Orwell ve anlaşılma üzerine kendi fikrim Aldous Huxley, Orwell’ın Eton’da Fransızca
Üstelik Orwell, eli titremeden yazdıklarıyla ile bir cümle kurmuyorum. Zira kendisi zaten, öğretmeniydi.’’

20

Tipik bir İngiliz devlet okulu yetiştirmesi olan geçmeden cumhuriyetçi milislere katılıp, Teruel cümlelere karşı çıktı
Orwell, okul günlerinin ardından Hindistan cephesinde ağır yaralandıktan sonra Teğmen
İmparatorluk Polisinde bölge müfettiş rütbesine yükselmiştir. - George Orwell’in çok ünlü olan iki kitabı
yardımcısı olmuştur. George Orwell’ın hayatında çok az öneme sahiptir. Yıllar
kitaplarını Can Yayınları adına çeviren Celal Orwell ikinci dünya savaşı yıllarında, BBC’deki açısından bakarsak ‘’Hayvan Çiftliği’’ni
Üster Orwell’ın o günleriyle ilgili şunları görevinden ayrıldıktan sonra, İşçi Partisinin 1945’te yazdığında kendisi 42 yaşındaydı.
yazmıştır: sol kanadına önderlik eden Aneurin Bevan’ın ‘’Bin Dokuz Yüz Seksendört’’ romanı 1949’da
yayımladığı Tribunne adlı sosyalist gazetenin yayınlandığında 45 yaşındaydı ama Ocak
‘’ Yazarlık sancıları çektiği o günlerde, edebiyat sayfası yöneticiliğini üstlenmiştir. 1950’de öldü ve sadece 46 yaşındaydı. Diğer bir
İngilizlerin Burmalıları zor yoluyla Bu dönemde Aslan ve Unicorn gibi kitaplar ifadeyle bugün bildiğimiz Orwell olarak sadece
yönettiklerinin ayırdına vararak sömürge yazmıştır. Bu kitaplarında özgürlükçü ve 4 yıl yaşadı.
polisliği yapmaktan utanmaya başlamış; merkeziyetçilik karşıtı bir sosyalizm savunusu
tepkilerini, sonradan Burma Günleri(1934) adlı ile yurtseverlik duygularını bütünleştirdiği Hayvan çiftliği devrimlerin karşı devrimcilere
romanında ve özyaşamöyküsel nitelikler taşıyan söylenmektedir… yem olduğu politik tuzağı ve başlangıçtaki
birkaç denemesinde dile getirmiştir.’’ fikirlere ters düşülmesini anlatır. Orwell
Orwell, 1945 yılında İkinci Dünya Savaşının ‘’Hayvan Çiftliği’’ni kuru bir dille anlatsa
Orwell, Burmayı elbette İmparatorluk sona erdiği, Batı dünyası ile Sovyetler Birliği birkaç akademisyen dışında kimse okumaya
Polisi’nden ayrılıp terk etmiştir. O günlerden arasındaki temeli zaten çürük bağlaşmanın zahmet etmezdi, Orwell’in dehası bunları bir
ona kalan ise Burmalılarla arasındaki ırk ve kast çatırdamaya yüz tuttuğu, Soğuk Savaş’ın masal kurgusuyla yazmaya karar verip kitabın
ayrımından duyduğu suçluluk olmuştur. Burma kendini gösterdiği günlerde Hayvan Çiftliğini, kitlelere ulaşmasını ve üç aşağı beş yukarı
günlerinden sonra, Londra’da Doğu Yakası’nda 1949’da Londra’da verem tedavisi gördüğü bir herkes tarafından okunmasını, anlaşılmasını
işçiler ve dilencilere arasında yaşadıktan hastanede ölmesinden bir yıl önce 1949’da ise sağlamaktı
sonra, bir süre ve Paris otel ve lokantalarında ‘’Bin Dokuz Yüz Seksendört’’ü yayımlanmıştır. Orwell, Ezop, La Fontaine, Walt Disney
bulaşıkçılık yapmıştır. O günlerini romansı bir Celal Üster’e göre: ‘’Hayvan Çiftliği ile birlikte ve Beatrix Potter gibi insanları hayvanlar
anlatımla ‘’Paris ve Londra’da Beş Parasız’’ ‘Bin Dokuz Yüz Seksendört’ nedamet getirmiş üzerinden anlattı.
adlı kitabında yazmıştır. Kitabın 1933’de bir komünistin, bütün dünyayı devrimin Bütün distopik romanları gibi Orwell da
yayımlanmasıyla da Orwell edebiyat dünyasına kaçınılmaz sonuçlarına karşı uyarmak için romanını kendi toplumunu tehlikeli akımlara
ilk adımını atmıştır. kaleme aldığı yapıtlar olarak, birer soğuk savaş karşı uyarma amacıyla yazdı. Ve bize
silahına dönüştürülmüş. Solun bazı kesimleri, zamanımızda yazının nasıl olması gerektiğine
Yine Celal Üster’in yazdıklarına göre; Orwell Orwell’ı karşı devrimci ilan etmiş; sağın kimi dair hayal gücümüzü besleyecek araçlar verdi.
burma dönüşünde kendisini anarşist olarak kesimleri de, Hayvan Çiftliği ve ‘Bin Dokuz
tanımlamıştır, 1930’lu yıllara gelindiğinde ise Yüz Seksen Dört’ü, komünizme yönetilmiş en Orwell’a Göre Etkin Yazı Yazmanın Beş Kuralı:
Sosyalist olarak tanımladığı görülmektedir. güçlü yazınsal eleştiriler arasında saymışlar. 1-  Daha önce gördüğün bir benzetmeyi veya
Wigan İskelesi Yolu(1937) adlı kitabında deyimi asla kullanma.
İngiltere’nin kuzeyindeki yoksul madencilerin Orwell İle İlgili Kısa Notlar: 2-  Kısa bir kelimenin iş göreceği yerde asla
yaşayışına ilişkin gözlemlerini anlatmıştır. uzun kelime kullanma.
Fakat, yapıtın sonlarına doğru o günlerin -Entelektüelleri, vatansever olmamak, 3- Bir kelimeyi metinden çıkarman mümkünse
sosyalist hareketlerine keskin eleştiriler para düşkünlüğü tembellik rol yapmak ve mutlaka çıkar.
yöneltmekten de geri kalmamıştır. Bu kitabı sahtekarlıkla suçladı. Orwell’in büyüklüğü aynı 4-  Etken çatı kullanabileceğin hiçbir cümlede
il baskıya girdiği yıllarda. İçsavaş muhabiri eğilimleri kendisinde gördüğünde kararlıkla edilgen kullanma.
olarak İspanya’da bulunan Orwell, çok mücadele edip bunları yenmesindedir. 5-  Günlük dilde kullanılan bir karşılığı olan
-Sıradan dediği kişinin zevklerini fikirlerini, kelimenin yabancı dildeki veya bilim dilindeki
ihtiyaçlarını ve görüşlerini savundu. karşılığını asla kullanma.
-Tipik bir İngiliz devlet okulu yetiştirmesi
olan Orwell, kendi sosyal sınıfından aşağıdaki ‘’Cesur Yeni Dünya’’ kitabı yazarı Aldous
kişilerle çok az karşılaşmıştı bu bilgisizliği onun Huxley’den öğrencisi George Orwell’a mektup:
soğuk kitap düşkünü ve çekingen kişiliği ile de Wrightwood, California
pekişmişti. 21 Ekim, 1949
-Şimdiki gibi o zaman da gazetelerde sıradan Sevgili Orwell,
insanlarla ilgili haberler olurdu. Fakat Yayınevine kitabınızın bir kopyasını bana
Orwell bu haberlerin insanları soyut bir şeye göndermelerini söylemeniz çok nazik bir
dönüştürdüğünü fark etti ve mesleği olan davranış.
yazarlık ve gazetecilik rolünün bu istatistiklerin Kitabınız tarafıma ulaştığında, fazla okuma
arkasındaki insanı öne çıkarmak olduğunu yapmam aynı zamanda fazlasıyla kaynakça
anladı. Ve bu nedenle bütün dünyada kol gezen taramam gereken bir işle uğraşıyordum.
önyargı ve basit ırkçılığa karşı çıktı. Bununla birlikte, görme bozukluğumdan dolayı
-Tumturaklı uzun ve süslü kelimelerle dolu

21

okuma zamanımı ayarlamak zorunda olduğum keşiflerinin ciddi bir şekilde bilinmesini hayal ettiğim kâbusa benzeyecek bir biçimde
için Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’e başlamam reddettiğini öğrenince büyük ölçüde etkilendim. değişime uğrayacağına inanıyorum. Bu değişim,
biraz zaman aldı. Kısmen materyalizmin hâkimiyeti, kısmen artmış verime karşı hissedilen bir ihtiyacın
Kitabınızdaki eleştirilere katıldığımı ve kitabın de üstün gelen itibar arayışı nedeniyle, on sonucu olacak. Bu arada, büyük ölçekli bir
güzel ve çok önemli olduğunu bahsetmeme dokuzuncu yüzyıl filozofları ve bilim insanları, biyolojik ve atomik savaş gerçekleşebilir elbette
gerek olmadığını düşünüyorum. politikacılar, askerler ve polis gibi uygulayıcı – ki bu durumda başka ve zor tahmin edilebilir
Bunlar yerine kitabınızın ilgilendiği konu olan kişilerin hükümet alanında uygulayabilmeleri türden kâbuslarımız olacaktır.
nihai devrim hakkında konuşabilir miyim? için, psikolojinin daha tuhaf olguları üzerine Kitap için size bir kez daha teşekkürlerimi
Nihaî devrimin –politikanın veya ekonominin araştırmalar yapmayı istemiyorlardı. sunuyorum.
ötesinde bulunan ve kişinin psikolojisinin ve Babalarımızın bilinçli olarak görmezden Saygılarımla,
fizyolojisinin bütünüyle tahribini hedefleyen gelmeleri sayesinde nihai devrimin ortaya Kaynak: Daily Mail, Mektubu İngilizce
devrimin- felsefesinin ilk izlerini görebildiğimiz çıkışı beş ya da altı yıl ertelendi.   Bir başka Aslından Çeviren: Fırat Abdullah
kişi Marquis de Sade’dir. De Sade’nin şanslı tesadüf ise Freud’un başarılı bir şekilde
kendisini Robespierre ve Babeuf’ün devamı hipnotize edememesi ve bunun sonucunda Halide Edip George Orwell Hakkında Diyor
ve tamamlayıcısı olarak gördüğünü belirtmek hipnotizmanın aşağılanmasıydı. Bu olay, Ki:
de fayda var. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘te hipnotizmanın psikiyatriye uygulanmasını en “Orwell, bilerek bilmeyerek, herhangi bir
yönetimde olan azınlığın felsefesi, cinselliğin az kırk yıl erteledi. idarenin, nizam ve kanundan ayrılınca nasıl
ötesine geçerek ve onu reddederek mantık bir afete yakalanacağını resmetmiştir. Bilhassa,
dayanaklarına taşınan bir sadizm örneğidir. Fakat şimdi psiko-analiz hipnoz ile kombine çiftlik memurlarının hayvanların yem saatini
Günümüz dünyasında “yüze vurulan bot” ediliyor ve hipnozun uygulama alanı, en inatçı unuttukları gün ihtilalin patlaması, üzerinde
politikasının sürekli devam edip edemeyeceği kişileri bile hipnoid durumuna ve etki altına düşünülecek bir noktadır. İkinci bariz nokta ise,
biraz şüphelidir. alınabilir bir duruma getirebilen uyku hapları Orwell’in, bir taraftan komünist rejimin kudretli
Kendi inancıma göre yönetici oligarşinin sayesinde sınırsız bir biçimde genişletildi. bir karikatürünü çizerken, diğer taraftan bunu,
yönetebilmek için daha az meşakkatli ve daha Yeni nesil içerisinde, inanıyorum ki dünya komünist olmayan rejimlerin bir propagandası
az idaresizliğe sebep olacak yöntemler bularak liderleri çocuk koşullandırma ve narko-hipnoz haline sokmamı; olmasıdır. Son sahne en kudretli
güç şehvetini bu şekilde yatıştıracağıdır. yöntemlerinin sopalar ve hapishanelere oranla parçasıdır. (...) İki tarafın başındakilerin de
Bu yöntemler benim ‘’Cesur Yeni Dünya’’ daha etkili yönetme araçları olduğunu ve müşterek iptilalara, za’flara[zaaf] ve reziletlere
isimli kitabımda açıkladığım yöntemlere güç şehvetinin tam anlamıyla bastırılmasının müptela oldukları aşikârdır. O kadar ki,
benzemektedir. yolunun insanlara, onları bir yandan hırpalayıp bunları, çiftlik avlusundan gözetleyen sürü,
tekmeleyerek itaate iterken, liderlere olan hangisinin hangi rejimi temsil ettiğini dahi fark
Son zamanlarda, hayvan manyetizması ve köleliklerini sevmeleri fikrini aşılamakla edemiyor. (...) İki taraf da kudretini, kendi kafa
hipnotizma tarihi üzerine araştırma yapma olduğunu keşfedecekler.  ve kuvvetinden ziyade, korumak veya kapmak
fırsatı buldum. Ve yüz elli yıldır dünyanın  Başka bir deyişle, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört istedikleri yavrulara borçludur. Fakat yavrular,
Mesmer, Braid, Esdaile ve geri kalanlarının ’teki kâbusun, benim Cesur Yeni Dünya’da kendi kuvvetlerinden haberdar değildirler...”

Düzenleyen : Fırat Abdullah
22

Gerçeğİn çölüne hoş geldİnİz!

The Matrix

“Gerçek nedir? Gerçeği nasıl serisinin fazlasıyla etkilendiği Harikalar Diyarında çocuklar için
tanımlarsın?” Morpheus, bu belli oluyor. Matrix için yazılmış olabilir. Ancak zamanla
soruları Neo’ya yöneltmişti. Wachowski Kardeşler, görsel bu masalın etkisi, çocukları
Neo’nun kafası iyice karıştığında anlamda anime, manga, bilimkurgu aşarak yetişkinlere ulaştı.
Morpheus, “Gerçeğin çölüne hoş türlerinden oldukça yararlanmış. Net bir şekilde serinin ilk
geldin” diyerek ünlü düşünür Jean Filmde kullanılan adların çoğu, filminde tanıklık ettiğimiz
Baudrillard’a gönderme yapmıştı. felsefi, mitolojik ya da dini Neo’nun beyaz tavşanla karşılaşma
‘’Simülakrlar’’ ve ‘’Simülasyon’’ referanslara sahip. Neo, böyle hikayesi, onu takip etmesiyle
kitabında Baudrillard, bir referansa sahip olmasa da devam etti ve kendini başka
gerçekliğini yitirmiş, çöl harflerin yeri değiştirildiğinde alemlerde buldu. Tıpkı masaldaki
izlenimi uyandıran bir dünyanın adı, ‘’one’’ yani seçilmiş kovuğa giren Alice gibi...
artık çölleşen kentlerinde oluyor. Neo hikâyede ‘’mesih’’ Bullet Time Effect
yaşadığımızı vurguluyordu. olarak konumlanırken, Ajan Smith Matrix’ten önce sinema sektörü,
Morpheus’un ağzından dökülen de bir nevi ‘deccal’ olarak yer kendi deyimiyle ‘‘Bullet time
bu cümleye, son halini veren de alıyor. Effect’’i hakkıyla kullanmıyordu.
çağdaş düşünür Slavoj Zizek’dir. Aslında bu efekt yeni
Zizek, ABD’deki 11 Eylül Yunan mitolojisinde düşler keşfedilmiş değildi, aksine
saldırıları sonrası yazdığı tanrısı olan Morpheus, Matrix’te sinemanın özüne dönüşü olarak
makalesine ‘Gerçeğin Çölü’ne Hoş de Neo’yu rüyadan uyandırıyor. da nitelendirebiliriz. 360
Geldiniz’ adını verir. Ona mavi ve kırmızı hapları sunan derece açıyla yerleştirilmiş
‘‘Gerçek nedir?’’ sorusunun Morpheus, Neo’yu hiçbir şeye kameraların aynı anda fotoğraf
cevabını aradığımızda, Neo ile zorlamıyor, gerçeği göstererek çekmesi esasına dayanan bu efekt,
aynı yerde buluyoruz kendimizi. seçenekler sunuyor. yakalanan karelerin arka arkaya
Gerçek ve sanal dünya birbirine Morpheus umudu, Locke da konulması ile elde ediliyor.
karışıyor. Bu tartışma Matrix ile gerçekçiliği temsil ediyor. Matrix’ten önce birkaç klipte ya
başlamadı. Matrix var olan felsefi Filmde yaşanan bu çekişme, da filmde kullanılsa da bu teknik
tartışmaları, beyaz perdeye aslında Gnostikler ile adeta filmle özdeşleşti. Kendinden
oldukça başarılı yansıttı. Emprisistler arasındaki felsefi sonraki filmlerin çoğunda
Baudrillard, gerçekliğin çatışmaya da bir gönderme gördüğümüz ‘bullet time effect’
kapitalizm ve kitle iletişim yapıyor. Sezgisel bilgiye, ile Matrix, sinema tarihinde
araçları tarafından emilerek, aydınlanmaya inanan Morpheus, zamanının ötesine geçmeyi
başka bir gerçekliğe, hiper Gnostik; bilgiye ancak tecrübeyle başardı.
gerçekliğe dönüştüğünü savunur. ulaşılabileceğine inanan ve ‘Çünkü bir seçim yaptım’
Bu durumda da gerçek olanla öyle davranan komutan Locke
olmayan arasındaki ayrım kalkmış, da emprisist tarafı temsil Matrix serisinde ‘seçim’ önemli
bunun yerini de simülasyon ve ediyor. Kaptan Locke adını bir rol oynuyor. Karakterlerin
simülakrlar almıştır. da 17. yüzyılın en önemli hemen hemen hepsi bir seçimde
1999 yılında gösterime düşünürlerinden biri olan John bulunuyor ve seçimleri sonucunda
girdiğinden bu yana hakkında en Locke’tan almış. Düşünür, 1690’da yollarını çiziyorlar. Neo da
çok konuşulan filmlerden biri emprisizmin temeli sayılan filmin başında kırmızı hapı
şüphesiz Matrix’tir. Hatırı ‘’İnsan Anlayışı Hakkında seçerek, seri boyunca yapacağı
sayılır bir kitleye sahip olan Makale’’yi yazmış. seçimlerin ilkini gerçekleştirmiş
yapım için sinema dünyasını Serinin üçünde de yer alan oluyor. Bundan sonra da birçok
Matrix’ten önce ve Matrix’ten Trinity, adını Hıristiyanlık kez seçimde bulunuyor. Hatta
sonra diye ayıranlar bile vardır. dininin omurgası sayılan ‘‘Kutsal serinin finali de Neo’nun seçimi
Neuromancer Üçleme’’den alır. ile sonlanıyor. Bu bölümde
William Gibson tarafından Neo, Morpheus ve Trinity de Ajan Smith, Neo ile yaptığı
yazılmış, 1984 yılında başından sonuna kadar beraber büyük dövüş esnasında neden pes
yayımlanmış bu kitap, türünün mücadele eden üç isimdir. etmediğini sorduğunda aldığı
en önemli eserlerinden biri. Morpheus’un kullandığı geminin cevap, “Çünkü bir seçim yaptım”
Gibson eserinde, karmaşık bir adı da ‘’Nebukadnezar’’dır. oluyor.
bilgisayarı tanımlamak için Keldani Hanedanı’ndan gelen Morpheus, kırmızı hapı
ilk kez ‘matrix’ kelimesini birden fazla Babil kralının adı aldığı için, sonradan başına
kullanıyor. Wachowski Kardeşler, olan Nebukadnezar, aynı zamanda geleceklerden habersiz olan
kitaptan ilham almakla kalmamış, yenilmez unvanını kazanan II. Neo’ya Matrix’i anlatır: “Matrix,
kitapta yer alan bazı olayları Nebukadnezar’ı da kapsar. her yerde, gerçeği görmemen için
ve mekânları aynen perdeye Hz. Davud’un ‘Tanrı’nın Kalesi’ dünya, bir perde gibi önüne
yansıtmış. olarak adlandırdığı şehrin adı, çekilmiş sanki.”
Ghost in Shell Zion olarak geçiyor. Neo sorar:
Matrix’in yararlandığı bir diğer Beyaz tavşanı izle! ‘-Follow the -Hangi gerçek?
yapım 1995 yılında gösterime White Morpheus:
giren Ghost in Shell’di. Hatta Lewis Carroll mahlasını - Köle olduğun gerçeği.
Wachowski Kardeşler’in bu kullanan Charles Lutwidge
animeden oldukça esinlendiklerini Dodgson tarafından 1865 yılında
söyleyebiliriz. Animenin yazılan, John Tenniel tarafından
fragmanına göz atınca, Matrix resimlendirilmiş kurgu roman Alis

23 Düzenleyen : Emir Görpüz

Beyza ERSAN Emren Burak Ömür

İstanbul YÜZ
Olmuşum Ben… RENK

barakafikir.com İhtisasla konuşma güz geceleri 
Kol gezerken sırtlan gibi karanlık 
Bahçeşehir’de kurulmuş, farklı üniversitelerden okumayı, eleştirmeyi, yazmayı Ufukta beklemekteyken şafak vaktini
seven gençleri bir araya getirmiş yeni nesil kültür/edebiyat bloğu. Bakan gözleri kamaştırıyor aydınlık 

İstanbul gibiyim bugün. Yalnız ve mutsuz. Belki de sadece yorgun. İçim sıkılmış Kuşanmış ateşi, kızıl yanar erguvan 
gibi, gözlerim dolu. Söylemek istediğim çok şey var. İçimde birikmiş sanki hepsi. Pak çehresi, arınmış gibi her günahtan 
Konuşmalıyım ama kendimi anlatacak, tek kelime edecek gücü dahi bulamıyorum.
Susuyorum, söylenecek tüm kelimeler tükenmiş gibi. Hazan gelse dalıyla yekpare 
İstanbul gibiyim işte. Hüznüm bulutlarımda saklı açığa çıkacak bir yağmuru Gün ağarınca üryan karanlıktan 
bekliyor. Bugün İstanbul’un o kasvetli havasıyım ben, kara bulutlar sarmış her
yanımı. Vurulmuş seherle sürgülü güller kara 
İstanbul gibiyim bugün kalbim kırık, hırçınım, biraz da huysuz. Herkese çatacak Mehtap yüzü ak kalmıyor sabâha
bir ruh hali içindeyim. Kimi görsem, kiminle konuşsam suçlu. Ben mükemmelim
sanki. Bugün tek kıvılcımdan alev alacağım. Çatacak birini arıyorum. İçimde Yüz renk kuşanmakta örtülü siyah evler 
hayal kırıklıklarım, pişmanlıklarım ve birçok keşke var. Merhamet edecek halim Huzur dileme, çekmiş elini selametler 
dahi kalmamış.
İstanbul gibiyim işte. İstanbul’un fırtınalı soğuk bir gecesi gibiyim az sonra
şimşeklerim çakacak, yıldırımlarımsa kimi bulacak kestiremiyorum.
İstanbul gibiyim yine sebepsiz yere gülmek istiyorum yürek dolusu. Ara ara
gösteriyorum güneşimi. Kocaman bir kahkaha atıyorum gören görmeyen herkesi
haberdar ediyorum neşemden. Tıpkı herkesi uykusundan uyandırmaya meraklı
güneşli bir İstanbul sabahı gibi…
Ben İstanbul olmuşum işte… İstanbul gibi hüzünlenir, İstanbul gibi ağlar, İstanbul
gibi güler, onun gibi kızar olmuşum. Yaşadığım, aşığı olduğum şehre benzemişim.
Birçok ilkime şahit olmuş şehir, ilk arkadaşlıklarıma, ilk aşkıma, ilk hayal
kırıklığıma, kendimi ilk yapayalnız hissedişime… Yeni deneyimlerimde de
yanımda olsun istemişim.
Kim bilir belki beni anlattığından aşık oldum bu şehre. Her adımında kendimden
izler bulduğum için ya da bana çok duygusal bir yer olarak geldiğinden seviyorum
burayı. Sanki İstanbul haricinde hiçbir yerde yaşayamazmışım gibi… Hiçbir
şehrin yağmuru bu kadar etkilemez beni ya da güneşi bu kadar ısıtamaz. Yine de
buranın tek aşığı olmadığıma eminim. Çünkü İstanbul farklı bir duyguyla bağlıyor
kendine bizleri. Belki de bundandır İstanbul’a gelen bir daha gidemiyor. Farklı bir
havası var buranın farklı bir hüznü ve neşesi var. İkisini de aynı anda yaşatıyor
bizlere. Katlanılması zor bir sevgili gibisin; hırçın, kederli bazen de yürek dolusu
gülen asi İstanbul.

24

Çiğdem Pehlivan Yunus Emre Hasbek

“Fırat Erdoğdu’dan AÇIK SARI

Canım sevgilim, Hala ne zaman bir sokak görsem,
dün üşümüş ayaklarını örttüm bir pikeyle Gözlerim sarı arıyor.
Ve benim hala,
pek bir büzüşmüş göründün yüzüme
adeta gideceğini bilir gibi yükler ekledim üstüne Sokaklarla alıp veremediğim ne varsa,
Sarı yüzünden.
Belki gidemezsin diye
İlkbaharsa tek aşkım,
Küçük bir mum getirmiştim başucuna Sarının hatırına.
bilirim seversin lavanta kokularını
Çiçeklerini seviyorsam da baharın,
ceketimin iç cebinde geldi benimle ufaklık Bazısı sarı diye.
Bilmez miyim ben, evinde gibi hissetmediğinde neler çektiğini
Ben güneşi seviyorsam da nedeni belli,
Belki de bana dargınsın hala, belki de o yüzden çekip gittin Okul duvarını seviyorsam da…
Ah ah o son mecmuanın kavgasını yapmamalıydık Ama güneşin yeri başka.
Sen de anla artık,
Ah Gülay ah
sen gideli artık kent çok değişti Sarımtıraksın diye seviyorum seni,
bakıyorum manav bile bozuk atıyor, Ey güz yaprağı…
bekçiden hala haber yok, nelere gitmiş acep kim bilir
Ayşen’in sana çok selamı var, o gelemedi Bir numaran da yok başka.

ayakları yine huysuzluk ediyor

Ben geldim, herkesin yerine
42 yıllık sevgilin

yitik bir hayatın içinde,
koskoca seneleri devirdiğin sevgilin..

Artık yalnızım biliyorum ama gam değmez sineme
bugün biletimi alacağım, saat 3’te garın yanından

bizim çocuklarla da vedalaştım
kimse üzülüp darılmasın bana sonra
bilirsin kafama koyduğumu yaparım
Sen de kafanı dinlemişsindir herhal
dırdırın yok tasan yok ne güzel değil mi hayat
bir gün bile çok geldi diyeceksin biliyorum

Ah Gülay ah
Kendimden çok seni tanımışım şu geçen yıllarda

sanki doğduğumdan beri yanımdaydın
gözümü seninle açtım şu kör olası hayata
senden ayrı kaldığım ne bir gün vardı, ne bir saat

neyse ki ölüm bile bizi bir gün ayırabiliyor
Hasretle gözlerinden öperim

Bergama, 27 Mart 1998“

25

Abdulmecit Ceylan

BİR
TOZ TANESİ

Kadın bir hayli eksik uyandı; başucundaki yarım bardağa baktı, sonra kalktı aynadan kendine baktı masmavi gözlerine
uzun uzun ama yetmedi neydi bu eksik olan?

Yarım bardak su içti yine bulamadı, tek gözüne sürme çekti yine bulamadı, solmuş menekşeleri kokladı bulamadı,
sessizliği dinledi anlamadı, fazladan tuzlu bir şeker yedi yine anlamadı.

Bir karar verdi: “İç dünyasına yaklaşmak için dış dünyadaki uzaklara bakacaktı.” Giydi mavi paltosunu, açtı dünyanın
kapısını ve yürüdü sahile birbirinden ağır adımlarla, ıslak bir bank buldu oturdu.

Derya sonuçta bu uçsuz bucaksız, daldı gitti uzaklara…
Bir gemi gördü ufukta bacası tüten bir gemi gitti, gitti, gitti, küçüldü ve yok oldu ‘’Gemi hiç yok olur mu?’’ dedi kendi
kendine, ardından bir yengeç gördü masmavi denizin diplerinde yürüyen bir yengeç, ‘‘Denizin dibinde yürünür müydü?
’’
Baktı gene uzun uzun ve sordu: ‘’Yengeçler balıkların uçtuğunu mu sanıyor?’’ derken aniden gözüne bir toz tanesi kaçtı
kadının, hiçbir şey göremez oldu.

İşte o an anladı her şeyi, buldu eksiği, eksik kadının ta kendisiydi! Eksik duyulardı, algıydı, büsbütün insandı.
Kadının ufka bakan gözleri kaybolan gemiyi bırak, dibindeki bir toz tanesini göremez olmuş,
Kadın bir menekşeyi koklayamıyor,
menekşeyi geçtim, bir şeker tadamıyor,
kadın sessizliği dahi duyamıyor.
Peki ya; kim demiş denizlere masmavi ve uçsuz bucaksız, kim demiş balıklara: siz yüzüyorsunuz arkadaşım.

Belki de yengeç kardeş haklıydı; balıklar uçuyor, denizin maviyle alakası bile yok, belki de kuşlar yürüyor, uçansa göğü
delen yıldızlar kim bilir.

Sonra döndü kadın evine kendinden ağır düşüncelerle, kapattı dünyanın kapısını.
Diğer gözüne de sürme çekti, menekşeleri suladı, bardağın tamamını doldurdu ve uyudu.
Eksik hissetmediği rüyalara uyudu.

26

Emir Görpüz

MODERN
DÜNYADA MUTLU

MUSUN?

Arkadaşımın kafesinde iş buluyorum. Sonra ağzıma bir revolver Derken başka şeyler...
dayayıp, ileride mutlu olmak istiyorsam ilk aşamada sabretmem Kış günü, deniz görmeyen bir yerlerde balık düşlemek çok
gerektiğini düşünüyorum. Bu durum ruhumu daraltıyor. insanca. Eve dönmeye niyetimin olmadığı bir gece, sene
Odamdaki loş ışığın altında duran kitabın parlak kaplaması dönüyordu. Donuyorduk.
kadar değil. Elimde saatler önce doldurduğum, yarılanmış
kahve fincanı, fonda nerdeyse bir sessizlik gibi Billie Holiday -Kitapta ne diyordu?
çalıyor. Kafamda dönen düşüncelerin çerçevesinde tek net bir
soru: Sokağın güney cephesine bakan kısmın beş santim sağında
duruyorum. Yollar benden geçiyor; çünkü durmak da gitmektir
-Modern çağda mutlu musun? bir yerde kendine...
Kulağım çınlıyor.
Gözümü alan ışıktan kurtulmak için kafamı çeviriyorum,
yavaşça kanepeye salıyorum düşüncelerimi... Karaköy’de birbirine sarılan vapur sesleri duyuyorum... Aklıma
bazı şeyler geliyor:
Çok şeyi bilmem. Ama ‘‘çok şeyi bilmem’’ demem. Zaten, çok
şeyi bilmem çoğu şeyi değiştirmezdi. Bildiğim şeylerden biri ‘’Sen çok düşünme, düşsün burnun omzuma
budur. Bir diğeri, kırmızı meyve içeren şeylerin sade kahveyle Bir tekne daha uzaklaşıyor.
iyi gittiğidir. Ve bunu sadece ben bilmem. Sol kaburgamda soğuk metalimsi bir sızı.
Sen gelince de öyle, gidince de’’
Neyse epey açtım. İçimi... İçim büyümekte olan bir boşlukla Ve bir çınlama daha... Kafam dağılıyor...
doluydu. İçtim... İçimi hafif sıvıların, alkol oranlarından bağımsız Neyse...
söndürücülüğüyle sıvadım. Çalkalanan bir leğen kemiğinde
yanarlı dönerli ve şekerli objeler geldi. Çok fazla kez meteor yağmuru oldu sonra... Birkaç kez hükümet
değişti. Geçti üstümüzden. O balık başka bir yola gitti, ben de
Ben de bunları yedim... başka. Bazen nerede merak ediyorum. Ya da başka olsaydı işler.
Kitapta şöyle diyordu; Bıraksaydık büyümeye. Büyür müydük?

‘Nihayet kendimi ciddi anlamda ve serbest bir şekilde fikirlerimin Modern dünyada mutlu olur muyduk?
topyekün yıkımına verebileceğim.’ (Asla Bilemeyeceğim Şeyler- 28530947 )

Martıların neden avlanmayı unutup simite alıştıklarını merak
edebileceğim bir banktayım. Bir fırt ben içiyorsam, bir fırt
rüzgar çekiyor sigaramdan. Aklıma bazı şeyler geliyor:

Etrafında ay dönüyor dünyanın. Dünya başımın etrafında
dönüyor, başım tılsımlı bir taşın. Ve başım da dönüyor.

27

Rumay

İkİncİ Kural

Zamanla alıp veremediğim bir şeyler sadece, belki tüm bunların yaşananlarla amaçsızca yaşamayı gerektirirken, bu
var. O kadar hızlı akıp gidiyor ki ona hiçbir alakası yoktur... Olasılıklar asla kural size çabadan bahsederken, aynı
yetişememekten korkuyor insan, zamanın bitmez. İnsan düşündükçe olasılıklar hep zamanda bazen çabalasan da olamayacak
hakkını verememekten korkuyor. var olur. O yüzden bir şeyleri çözümlemeye şeylerin varlığını fısıldıyor. İşte bu kural
çalışmanın anlamı var mıdır gerçekten? az önce bahsettiğim, değiştirilemeyecek
Her yaşanılan dün gibi aklımda aslında. İnsanoğlu zaten hep böyle yaparak şeyler için başka bir ifadeyle değiştirilmesi
Bu bazen gözlerimi sımsıkı kapatıp her kaybetmiyor mu şu anı? Sorular ve yine elinde olmayan şeyler için çırpınmanın,
şeyin durmasını arzu etmeme sebep oluyor. sorular... İnsan şu anın varlığını içinde en kendini yıpratmanın, üstünden belli bir
İnsanların hayatımıza girip çıkışı veya iyi hissedebildiği zaman hakkını veriyordur zaman geçtikten sonra dahi düşünmenin
bizim onlara hayatımızda değer verdiğimiz anın. Sadece kısa bir süre sorgulayın, ne ve onun üzerine kendi kendine senaryolar
sürelerin geçiş hızı bazen beni korkutuyor. kadar şu andasınız? Mesela bu satırları kurmanın gereksizliğinin manifestosu bir
Geçmişe saplanıp kalmışlık hali var bir de. okurken aklınızdan neler geçiyor, zihniniz bakıma. Hint felsefesinin diğer üç kuralı da
Sadece yaşadığın geçmişe saplanmaktan size geçmişten hangi sahneleri hediye paketi bu kuralı destekler nitelikte. Yaşamın doğal
bahsetmiyorum, yaşamadığın geçmişe de içinde sunuyor ve kafanızı bulandırıyor, sizi akışına inanın, ona müdahalede bulunmak
özlem duyma durumu, hastalıklı bir şey. şu andan uzaklaştırıyor? Sorgulayın çünkü konusunda inatçı olmanın hiçbir anlamı
Fotoğrafları, anıları, sözleri birleştirip bir bazı sonuçlara varıp anı değerlendirebilmek, yok. Sonuçta her şey olması gerektiği
harita çıkarıyorum kendime. İsmi geçmişe bunu gerçekten yapabilmek ciddi bir gibidir, eğer bu yazıyı olması gerektiği gibi
kuşbakışı. Geçmişe gidiyorsunuz bu sorgulamanın ürünüdür. Acaba gerçekten yazamadıysam o başka konu ama belki de
haritaya bakınca, gözleriniz haritanın hangi anı değerlendirebildiğimizi nasıl anlarız? aslında olması gereken bu yazının böyle
noktasına değmişse oradasınız demektir. Bunun bir ölçüsü mü var? Varsa ne? oluşudur?
Haritaya sonra yaşanan geçmişi de Özneldir bu ölçütler belki de nesnel
ekliyorum. Yaşanan geçmiş fotoğraflardan bilemiyorum. O kadar çok bulanık, karışık Dipnot: Hint felsefesinin dört altın kuralını
ziyade zihnimde. Bu durum bazen hayatlarımız var ki bırakın anı, kendimizden buralara bir yere koyuyorum. Eminim size
daha fazla rahatsızlık verici olabiliyor, haberimiz yok. de iyi gelecek.
mesela ‘’kaçamıyorsun.’’ Uykudan önce,
uyanınca, adımlarını sayarken, metroda, Geçmiş pişmanlıklarımız gelecek 1. Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru
vapurda... Aklınıza gelebilecek sayısız kaygılarımızla karışmış bir yumak elimizde. kişilerdir. Etrafımızda olan herkesin bir
yerde ve sayısız şekilde zihninizde, üstelik Sizi suçlamıyorum, aslında benim de sizden nedeni vardır ya bizi bir yere götürürler ya
capcanlı. Bununla birlikte geçmişe dair ne farkım yok. Hayat iste ve başar arasında da bize bir şey öğretirler.
düşünürsem düşüneyim hep bir değişiklik geçiyor, bu ikisi arasında kaçırdıklarımız
yapma isteği beliriyor kafamda, bir şeyleri ile yakalayabildiklerimizin toplamı başka 2. Yaşanmış olan her ne ise, sadece
keşke öyle değil de şöyle yapsaydım bir ifadeyle. İşte tüm bu sorularla geçmiş yaşanabilecek olandır. Hiçbir şey hem de
düşüncesi çakılıp kalıyor zihnime. Bu neyin haritasının önüne geldiğimde ve zihnimle hiçbir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi.
habercisi? Zamanın bizi değiştirdiğinin savaşmayı bırakıp kendi halinde akmasına
mi? Yoksa yaşadıklarımıza refleksimizin izin verdiğimde değişim başladı. Bazı 3. İçinde başlangıç yapılan her an doğru
gerçekten yanlış olmasının mı? şeylerle anlaşabildiğimi fark ettim. Meğer andır. Her şey doğru anda başlar ne erken
insanın kendisiyle anlaşmasıymış bu. ne de geç.
Ben birinci ihtimalden yanayım. Zaman bir Ateşkes ilan etmesi bir nevi içinde. Bendeki
nehirdir ve içine aldığı her şeyi kendisiyle bu değişime yol olan Hint felsefesinin dört 4. Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu, bu kadar
birlikte sürükler. Sonsuzluğa akan ve hiç kuralından ikincisi şöyledir: hayatta her basittir. Hayatımızda bir şey sona ererse bu
durmayan bir nehir... O nehrin içinde olan şey olması gerektiği gibidir. Bu kadar basit. bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden
kimse için hiçbir an, bir önceki an gibi Ne bir eksik ne de bir fazla. Bazılarınız serbest bırakmak, gitmesine izin vermek
değildir. Bazen daha yorucu, daha yıkıcı; bunun basit bir kadercilik olduğunu iddia ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileri
bazen daha güzel, daha yapıcı ama asla edecektir ama şiddetle karşı çıkarım ki bu bakmak daha iyidir.
aynı değil. Belki de yaşadıklarımız eskiden basit bir kadercilik değil. Basit kadercilik
bizi biz yapan şeyleri özlettiriyordur bize boş vermişliği, her şeyi bir kenara bırakıp

28

Yunus Emre Hasbek

FERİYE

Yıl 1996, aylardan mart, Mart’ın 15’i… Bunun yanında, herkesin bir yerden kullanılan Feriye, o dönem Et ve Balık
İstanbul’un gözbebeği Ortaköy’de muhakkak duymuş olduğu kanlı bir Kurumu’na da ev sahipliği yaptı.
hazırlıkları tamamlanan “Feriye olaya da ev sahipliğini Feriye Sarayı Gel zaman git zaman, mekân 1995
Sineması” açılır. Muhteşem boğaz yapmıştı: Sultan Abdülaziz’in ölümü. yılında kapsamlı bir restorasyon geçirdi.
manzarası ve lokantasıyla hizmete giren Tahttan indirildikten ve Topkapı Bu restorasyonu gerçekleştiren Kabataş
sinema öyle çekicidir ki 1989 kışında Sarayı’na nakledildikten bir süre sonra Erkek Lisesi Eğitim Vakfı, yenilediği
kapılarını açan şimdilerde “tarihî” Sultan Abdülaziz, “Hususi bir mekana mekânı, Kabataş Kültür Merkezi olarak
diye andığımız Beyoğlu Sineması’nı o naklimi rica ederim” ifadesini kullandığı kullanmaya başladı. Yalnız bu kültür
zamanlarda kıskandırdığı söylenir. Hatta mektubunu, tahta çıkan Sultan merkezinin ömrü pek uzun olmadı
1967 baharında, tiyatro sahnesinden V.Murad’a gönderdi ve ardından kendi çünkü bir sene sonra gerçekleşen bir
beyaz perdeye dönüştürülen Kadıköy yaptırdığı Feriye Sarayı’na nakledildi. diğer restorasyonla mekân nihayet
Sineması’nın bile kulağına gider şöhreti. Feriye’ye geçmesinden dört gün sonra sinema salonuna dönüştürüldü. Bu son
Peki piyasaya böylesine görkemli bir da saraydaki sıkı güvenliğe rağmen yenilenmeyle salona bir balkon eklendi
giriş yapan Feriye’nin geçmişinde neler odasında bilekleri kesilmiş halde ölü ancak mekân ikinci dereceden tarihi
yatıyor? bulundu. Olay o dönem apar topar eser sayıldığından, sinemaya bir salon
kapatıldı ve kamuoyuna eski padişahın daha eklenemiyordu. Tek salonlu bir
Feriye Sarayı, 1839 Gülhane Hatt-ı intihar ettiği duyuruldu. Ancak bir sinema olmanın yükünü daha fazla
Şerif’inden hemen sonraki hızlı insanın iki bileğini de kesebilmesi kaldıramayan Feriye, 2008 yılında
Batılılaşma hamlelerinden olan Sultan mümkün olmadığından, Sultan kapandı. Geçen dört yılın ardından
Abdülmecid’in emirleri üzerine inşaa II.Abdülhamid döneminde kurulan 2012 yılında yenilenmiş haliyle yeniden
edilen Ortaköy Camii, Çırağan ve mahkemede, zamanın Feriye Sarayı açılan sinemanın bu devri de maalesef
Dolmabahçe sarayları gibi boğazda görevlilerinden suçlu bulunanlar oldu 2015’te sona erdi.
hemen hemen o zamanlar yerini ve çoğu sürgüne gönderildi.
alan bir saraydı (Tam olarak Sultan Günümüzde hala nadiren
Abdülaziz dönemine denk gelmektedir). Bu olaydan yıllar geçti ve o saray gerçekleştirilen etkinlikler dışında
Esas inşa edilme sebebi, boğazda o (daha doğrusu yıllar evvel polis kapalılığını sürdürmekte olan Feriye’nin
dönem tamamlanan sarayların, saray atları için ayrılan kısmı) 1931 yılında karakoldan sinemaya uzanan bu uzun
halkına dar gelmesi ve bu sebeple o Kabataş Erkek Lisesi tarafından ömrünü, olabildiğince sizlere anlattım.
sarayların yanlarında ek saraylara spor salonu olarak kullanılmaya Feriye Sineması’nın en kısa zamanda
ihtiyaç duyulmasıydı. Yeni inşa edilen başlandı. 1950’lere gelindiğinde ise çok yeniden açılmasını temenni ederek
bu saraylara da ‘yan’ anlamına gelen değerli Çelik Gülersoy’un anlattığına -her ne kadar mümkün görünmese de-
“Feriye” ismi layık görülmüştü. Yine de göre asıl bozulmalar baş gösterdi. siz güzel okurlara sevgi ve saygılarımı
başlangıçta güvenlik ihtiyacından ötürü Sebebi ise bozuk olan ekonomiden sunuyorum… Sağlıcakla kalın!
karakol olarak kullanılmaya başlanan dolayı sarayların onarılmak yerine,
Feriye’nin, günümüzde sinemanın yer belirli resmi fonksiyonlar verilerek
aldığı kısmı da o yıllarda polis atlarına kullanılmaya başlanmasıydı. Böylece
ayrılmıştı. bir süre İETT’nin makine deposu olarak

29

Mustafa Türkan

SEVDİKLERİNİZİ
USULÜNE GÖRE

GÖMÜN

Kendisine bölünerek çoğalan gece, gülümseme belirdi. Onu severken yüreğini,
yağmurlu bir anla bütünleşerek inceldiği yerden kopacak bir ipe benzetmiş,
şiirselleşmiş, gün ışığının nadasa bırakıldığı, onun için yazdığı şiirlerdeki benzetmelerin
martılara oyulduğu bir sene daha geçmişti. asla tükenmeyeceğini sanarak kendisini
Şiirselleşen geceyi seyre dalan Yiğit’in kandırmıştı. Oysaki genç kızın yüzünde
zihni bu dünyadan ve insanların damıtılmış de bakışlarında da özel bir şey yoktu.
gerçekliklerinden çok uzaktaydı. Dalgın Gözleri çırılçıplaktı. Hiçbir şeyi saklamaz,
geceyi delik deşik eden ikinci el bir gizlemezdi. Çıplaklığında anlatılacak derin
yorgunluk gibi hissediyordu. Öyle bir bir hiçlik vardı. Gözlerini açar açmaz bir
dalgınlığın içindeydi ki yatağında otururken çırpıda soyunan bu bakışlar hiçbir erkeği
yanına gelen eski sevgilisini bir an için cezbetmez, içini gıdıklamazdı. Elleri
tanımamıştı. Sevgilisinin gözlerinde, küvette de bembeyazdı. Öyleyse bu kızda neyi
boğulmakta olan genç bir kızın kırılganlığı sevmişti?
vardı. Genç kız, Yiğit’in saçlarını okşayarak
“Önce yüzünden şu tuhaf, ağır bir rüyadan Elvan’ın bakışlarının çıplaklığını örtemeyen
uyanmış ifadesini silip atalım” dedi. Tuhaf ve gözkapaklarına dokunarak “Kelebeğin de
ağır bir rüyadan uyandığını düşünmüyordu. bir bilinci olsaydı, ona biçilmiş zamanda,
Derin bir hafifliğin içinde gibiydi. Bazen bizi gülünç bulur muydu?” diye sordu. Ayrı
çelik gibi sert, heykel gibi duygusuz olan bu köşelerde parçalarını toplamaya çalışan
adam, bir anda çocuksu bir hüzünle insanın içi doldurulmuş hayvanlar gibiydiler.
yüreğine dokunabiliyordu. Zor zamanlar Dudakları birbirine değdiğinde Yiğit,
geçirdiği gözlerinden ve ince dudaklarının Mersin’deki yazlıklarına kışın uğramış
aşağıya olan kavisinden anlaşılıyordu. gibi hissetti. Bu ölümle nişanlandığını
Yazmakta olduğu kitabı artık bitirme hissettiği ender anlardan biriydi. Elvan’a
isteğiyle önünde duran kağıtlara gömüldü. karşı içinde hiçbir şey kalmamıştı. Onunla
Kalemin titrediği, mürekkebin koyulaştığı birlikte olmanın ölmeden gömülmekten
yerlerde parmaklarını gezdirdi. Muğlakta faksız olduğunu düşündüğünde, ona
kalan ifadeleri tekrar tekrar okudu. Yüreği, artık içini dökmek istemediği an bunu
hiç bu denli her şeyi yerli yerine koymak anlamış ve ikisinin de iyiliği için ilişkilerini
istememişti. İnsansız bir evin kirişlerinin sonlandırmıştı. Elvan, yalnızca kendine
damarlarında gezindiğini hissetti. Gözlerine bölünebilen asal yalnızlıkların büyüttüğü
süzülen ışık, gözbebeklerine örümcek ağını insanlardandı, açık yaralarıyla dolaşıyordu.
andıran bir mahiyet veriyordu. “Elvan” diye Ve dokunulamayacak rüyalar vardı. Bunu
mırıldanırken, genç kızın sarı saçlarındaki annesinin anlattığı rüyalardan öğrenmişti.
kurumuş kanı gördü. Bu kan ona başarısız Annesi her gece yanı başına oturur ve
bir saç boyama denemesini hatırlatmıştı. rüyalarını anlatırdı. Yiğit, bu rüyaları hiçbir
Solgun yüzü ve durgun bakışlarıysa başka zaman ememezdi. Her şey böyle açıktaydı;
bir dünyadan fırlamış gibiydi. Bir zamanlar ama hiçbiri aslında müstehcen değildi.
bu kızı sevdiğini hatırladı. O anın sıcaklığıyla Kızın gözlerine bakarken tuhaf
yüzünde, kâinatı birkaç defa sarabilecek bir bir şeyi fark etti. Gözlerindeki canlılıkta

30

başka bir canlılık vardı. Buraya, bu Ama düşündükçe daha da içinden kalmasın istiyorum. Benden arta kalan
şehre, hatta bu dünyaya ait olmayan bir çıkılmaz bir hâle sürükleniyordu. her şeyi yak. O bibloları da…” Yiğit,
canlılık... Büyük gözbebeklerinde ve Bütün bu yaptıklarının bedelini ev sadece “Evet” der gibi başını sallayarak
gözbebeklerindeki kahvelikte herkesten hapsinde çürüyerek ödediğini de gözyaşlarını sildi. “Tamam,” diye
önce burada olmanın yorgunluğunu fark etmişti; fakat böyle bir kefaret mırıldandı. “Bibloları da…”.
taşıyor gibiydi. Tedirgin duruşunu hiç ona yeterli gelmiyordu. Oturduğu
bozmamıştı. Rüyalar sanki gecenin yataktan su içmek için kalktı. Fakat Elvan’ın bilincinin bağlı olduğu
gölgesinde dinleniyor, uyku kendini titreyen bacakları onu çok taşımadı. Üç makineyi duvara fırlatarak parçaladı.
umarsızca değiştiriyordu. Elvan, “Biraz adım sonra kendini yere kapaklanmış Elvan’ın görüntüsünün titremesi arttı
ölsek diyorum.” dedi. “Böyle birbirimize bir hâlde buldu. Gözleri oyuncağı ve sonunda aniden kayboldu. Hiç
çürümeye devam mı edeceğiz? Tekrar çalınmış küçük bir çocuk gibi doldu. susmayan zihniyle yatağına yere serilen
hortlamamam için beni usulüne Kime, neye kızacağını şaşırdı. “Meğer bir sofra gibi uzandı. Bir süre sessizliğin
uygun bir şekilde gömmen gerekiyor, kabullenmek.’’ farkına varmak her ortasında dinlendi. Uykuya dalmak
biliyorsun.” şeyin çehresini birden değiştiriyormuş” üzereyken odanın lambası kendiliğinden
diye düşündü. Bir umut, “Belki de rüya yandı. Bir ses “Yiğit Erdoğru!” diye
Yiğit, Elvan’ın yüzüne hiçbir şey görüyorumdur” dedi kendi kendine. seslendi. “Yiğit Erdoğru, ev hapsiniz
hatırlamıyormuş gibi baktı. Bir süre Elvan gülümseyerek “Bu kadar da bitmiştir. Lütfen dairenizi boşaltınız.”.
düşündükten sonra “Sahi,” dedi. “Kaç büyütme. Üstünden dört koca sene geçti. Hiç düşünmeden yatağından kalktı
yıl oldu? Sanki dün gibiydi. Dört Böyle acı çektiğini görmek beni mutlu ve denileni yaptı. Üstünü başını
yıl geçmiş, hâlâ seni zorla hayatta etmiyor.” dedi. “Her şey için çok geç. değiştirmeden, pijamalarıyla dairesinden
tutuyorum. O kadar zaman geçmiş Ne için üzüleceksin? Benimle tanıştığın çıktığında bir kalabalığın onu
ki, öfken dinmiş, sakinleşmişsin. Sana için mi? Benimle birlikte olduğun için beklemekte ve alkışlamakta olduğunu
bağırmıştım değil mi? Beni boğduğun, mi? Beni öldürdüğün için mi? Yoksa görünce şaşırdı. En önde annesi vardı.
hayatımdan çıkmadığın için... Öyle öldürdüğün yetmezmiş gibi bilincimi Kadın oğlunun ev hapsinden çıktığı
ya, bir anlık öfkeyle vurmuştum sana, bu hologramın içine hapsettirdiğin için görür görmez koşarak oğluna sarılmıştı.
cam sehpanın üstüne yıkılmıştın. Bir mi?”. Yiğit, ölüsünü gömmenin verdiği
daha kalkmadın oradan, ne yapacağımı gururla gülümseyerek annesine ve onu
bilemedim ben de. Damarlarını mı Istırabının yetersizliği gittikçe alkışlamakta olan kalabalığa bakıyor,
kullanmıştım gitarımda?” büyüyordu. Geceden geriye bir lezzetin bir suçludan çok bir kahraman gibi
bâki kalmayacağı açıktı. Hiçbir yere hissediyordu. Bir bakıma iyileşmiş
“Ve kemiklerimi biblo olarak” diye ekledi oturmayan, sonuçlanmayan, bir gibi... Annesine “Geçmişimi gömdüm.”
Elvan. Bakışları kan kaybından farksızdı yere varmayan duygularla, karanlık dedi. Yaşlı kadının sütten eser kalmayan
ve görüntüsü rüzgârın taşıdığı kumlar durumlar ve kurtulamadığı düşünceler göğsüne başını yasladı. “Şimdi üstümden
gibi titriyordu. “Biraz düşününce iyiyim aynı odadaydı. İnsan, ölülerini gömmeyi bütün yük kalktı. Geç kaldım, özür
böyle, en azından varım. Yürek, sahiden unuttuğunda da olan tam olarak buydu. dilerim. Ama hatırlamam dört yılımı aldı.
de metaforların en şiddetlisiydi.”. Yiğit, Bu ölüyü gömmek zorundaydı. “Galiba Dört yıl…”. Kalabalıktaki insanlardan
şimdi daha iyi anlıyordu. “Çok canın seni artık özgür bırakmam gerekiyor,” bazılarını tanıyordu, arkadaşlarıydı.
acıdı mı?” diye sordu. Elvan müphem dedi. “Nasıl yapılacağını söyle yeter. Geç Fotoğrafını çekerek adını haykıran
bir el hareketi yaparak gözlerini kaçırdı de olsa bu hatayı düzeltmek istiyorum.”. insanlara bakarken Andre Malraux’nün
ve yüzünde acı bir tebessüm peyda Elvan hiç olmadığı kadar anlayışlıydı. elli yıl önce yaptığı, “geleceğin müzesi,
oldu. “Uykuya dalmak gibiydi.” diye Ölüm bir bakıma onu olgunlaştırmış duvarsız bir müze olacak” tespitini
mırıldandı. İşte şimdi, Yiğit’in korktuğu gibiydi, durulmuştu. Gençliği hatırladı. Sonunda, öyle ya da böyle,
saat gelip çatmıştı. Dört yılını da alsa evcilleştirilmişti. Yiğit, gözlerine bir sanat eseri olmanın verdiği sevinçle
sonunda bir ölüyle yüzleşmişti. Elvan’ı doğrudan bakmaya çekinmiyordu. ev hapsini geçirdiği daireyi tamamen
baştan aşağı süzdü. Damarlarının “Artık titreyen bir görüntü olmak arkasında bıraktı. Bir daha geçmişinden
çıkartıldığı, kemiklerinin alındığı yerler, istemiyorum.” dedi. “Devamlı var olmak kimsenin hortlamayacağına emindi.
derisi dikilmiş olsa da belli oluyordu. katlanılmaz bir şey... Gitarın tellerini
Sakalını kaşıyarak neler yapabileceğini, parçalamıştın, onlar için yapacak bir
her şeyi nasıl düzeltebileceğini düşündü. şey yok. Ama benden geriye bir anı bile

31

Şevval Kürkçü

Kalbİmİn
Kırıkları

Tüm bu olanlara daha fazla dayanamayıp denizdeki balıkçılara baktı. Küçükken şey tıpkı onun gibi iri yeşil gözleri, dalgalı
dışarı çıktı. Çevresindeki insanlar canını dedesiyle beraber sürekli balık tutmaya kumral saçları, minik bir burnu ve dolgun
çok acıtmıştı. Canı bile acıyordu artık giderdi. Açılabildikleri kadar açılır ve dudakları olmasıydı. Bir eli istemsizce,
ona. Hava sakin ve hafif rüzgarlıydı. En sonrasında oltaları denize atarlardı. Çok boynunda olan annesinin kolyesine gitti.
sevdiği havaydı aslında. Bir banka oturup severdi balık tutmayı. O günlere geri Küçük bir melek simgesiydi. Çok severdi
derin düşüncelere daldı. Son günlerde dönebilmeyi istedi genç kız. O sırada bir bu kolyeyi. Kolyeye her dokunduğunda
yaşadığı olaylar ona ağır gelmişti. Oradan balıkçı elindeki balıkları göstererek selam sanki annesi yanındaymış gibi hissederdi.
duyuluyor muydu sustukları? Herkes verdi ona. Genç kız ise kafasını onaylar Çocukluğu çok zor geçmişti genç kızın.
üstüne geliyordu ve bıkmıştı artık. Ellerini biçimde sallayıp selamına karşılık verdi Her türlü soruna tek başına göğüs
montunun cebine koyduktan hemen yaşlı adamın. Dedesinin arkadaşlarından germişti. Yorulmuştu artık. 21 senelik
sonra gözlerini kapayıp derin bir nefes biriydi. Üzülmüştü yine. Titrek bir ömründe çok fazla darbe almıştı. Yağmur
aldı, ardından usulca bıraktı. Bıraktığı nefes bırakıp oturduğu yerden kalktı ve hızını arttırmıştı ama onun umurunda
nefeslerin sahip olduğu dertlerinin yerine nereye yürüdüğünü umursamadan hızlı değildi. Gözyaşlarını elinin tersiyle silip
geçmesini diledi bir an. Sonra düşündüğü adımlarla ilerledi. Az sonra hava daha konuşmaya başladı.
şeyle, dudaklarının hemen yanında buruk deminki sakinliğini yerine kuru bir soğuğa
bir gülümseme yerleşti. Gülünce yanağının bıraktı. Yağmur çiselemeye başlamıştı “Anneciğim, bak yine ben geldim. Bıktın
yanında minik bir gamze oluşuyordu. bile. Yağmuru severdi. Ayakları ne ara mı benden anne? Ne olur bıkmadığını söyle
Bu gamzeyi sayılı kişiler bilirdi. Kimse annesinin mezarına gelmişti anlayamadı. bana. Sana o kadar ihtiyacım var ki keşke
mutlu etmemişti ki onu. Hava kararmak Annesi 21 sene önce onu doğururken vefat yanımda olsan...” diyebilmişti sadece.
üzereydi. Deniz hafif dalgalı ve gökyüzü etmişti. Herkes ona annesine benzediğini
pembe, turuncu ve sarı renkleriyle adeta söylüyordu. Annesininki gibi olan iri İçinde o kadar çok şey vardı ki sustuğu...
dans edermişçesine bir renge bürünmüştü. yeşil gözleri mezarın başına gidince yine Olmuyordu, çıkmıyordu ağzından
Son demleriydi bu güzel havaların. dolmuştu. Engel olamıyordu gözlerinin kelimeler. Başını gökyüzüne çevirip
Önünde sıkı bir kış vardı. Etrafa baktı dolmasına. Annesinin ölümünden kendini yüzüne değen damlaları hissetti. Bulutlara
biraz. Türlü türlü insanlar vardı. Ağlayan, suçlu tutuyordu. Onun yerine kendisinin baktı. Anılar gibi sürükleniyordu bulutlar.
koşan, gülümseyen, martılara simit atan ölmesini defalarca kez geçirmişti aklından. O sırada omzuna bir el dokunmuştu.
ve onun gibi yalnız başına bankta oturan Sol elini montunun cebinden çıkardı. İnce, Sakince elin sahibine baktığında o çocuğu
biri vardı. Esmer bir çocuktu. Siması çok uzun parmakları toprakta dolandı bir gördü. Yan bankta oturan esmer çocuğu.
tanıdıktı ama çıkaramamıştı o an. Boş müddet. Boğazı düğümlenmişti ve nihayet O an sadece bir yabancıya bakıyordu.
verip kendi önüne baktı. Ufuk çizgisine uzun zamandır tuttuğu gözyaşlarını ufak Bilmiyordu ki o esmer çocuğun ilerde
baktı önce. Ufuk çizgisini hayatına benzetti bir hıçkırıkla serbest bıraktı. hayatının aşkı olacağını.
bir an. Ufuk çizgisi denizle arada kalan
ve birleşmesi imkansız olan bir çizgiydi. “Anneciğim!” diyebilmişti sadece. Annesini
Tıpkı o ve mutluluk gibi. Hayatı boyunca tanımayı çok istiyordu. Nasıl biriydi?
hiç mutlu olmamıştı. Neden yaşıyordu ki o Nelerden hoşlanırdı? Annesinin de onun
zaman? Mutluluğu göremeyecekse neden gibi polene alerjisi var mıydı? Hiçbir şey
nefes alıyordu? Sesli bir nefes bırakıp bilmiyordu annesi hakkında. Bildiği tek

32

Abbas Kerem Doğan

TANRI’YA

Gitmeye karar verdim bugün. Beni buralarda eski böyle, her yeri tozlanmış, aşınmış ve yara bu sefer, diğer sabaha gözlerimi Almanya’da
tutacak hiçbir şey kalmadı. Dünya hastalıklı bantlarıyla kaplanmış. Ortadan ikiye yarılmış açmam lazım çünkü. Almanların aşırı düzenli
ve ölüyor, üzüntü ve göz yaşları üzerine kurulu sanırsın görsen. Bir çay daha. Bitki. Bitki. sokaklarında gezinirken eski bir arkadaşımı
bu hayat. Gideceğim. Mezarın son olmadığını Bitki. Karton kutu. Neden? Neden yine sen? göreceğim ve kenarda bir kafede onunla birkaç
gördüm. Mezardan sonrası da var, sadece bir Neden senden kurtulamıyorum bir türlü? saat sohbet edeceğiz. Ona hayatım hakkında
sınır o, gerisinde sınırsızlık ve özgürlük var, bir Peşimi neden bırakmıyorsun, yoksa ben mi seni yalan söyleyeceğim çünkü sanırsam ona birkaç
kedi olup her yeri dolaşmak var. Ağaç olmak kovalıyorum? yalan borçluyum. Ardından ikimiz de yolumuza
var. Ölüm var ve çok güzel. Metroda hayatımın devam edeceğiz. Almanya’da hiçbir aşığım
aşkıyla karşılaşacağımı düşündüğüm günler Böylesine gecelerde inancımı sorgularım hep. olmayacak çünkü artık insanlarla ilişki kurmaya
geride kaldı artık, insanlar beni eskisi kadar Tanrı’ya, sana, inanmak güzel şey. Ama burada çalışmaktan tamamen bıkmış olacağım. Dört
etkilemiyor. Kendi kendimin insanı oldum. tek bir soru var: Nesin sen? Bir patates püresi gün veriyorum Almanya’ya. Beşinci gün
bile olabilirsin, çünkü insan olarak her şey yeniden trene atlıyorum ve Avrupa’nın kuzey
Önceden sabitliği, dinlenmeyi severdim. hakkında bilgimiz bu kadar yetersiz. Koskoca kısımlarını gezmeye başlıyorum. Bir haftam
Artık olmuyor. Gitmeyi düşünüyorum. Tek yıllar boyunca öğrenebildiğimiz tek şey sıfır. bu tren ve aktarmalarında geçecek. Sonra bir
başıma gezmek istiyorum. Gittiğim her yerde Sıfır sıfır sıfır sıfır. uçağa atlayıp İngiltere’ye gideceğim. Bir ay
birisini bulmak, o birisinin olmak istiyorum. veriyorum bu sefer, gece hayatını ve geçici
Sonra yine gideceğim. Başka yerlere. Biraz Çantamı hazırlamak istiyorum. Bu mektubu ilişkilerin güzelliğini yaşayacağım. Sonra
sıcak, bir soğuk, biraz batıda ve biraz da yazdıktan sonra çantamı toplayacağım ve İstanbul’a yeniden döneceğim. Kadıköy’e.
yukarılarda bir yere gideceğim. Gittiğim her gideceğim. Yunanistan’a gitmek istiyorum Moda’da biraz dolaştıktan sonra Beşiktaş’a
yerde yaşayacağım ve öleceğim. Sınırsız kez ilk, antik tanrıların ülkesini gezeceğim baştan geçeceğim ve kendime bir yokuş bulup orayı
öleceğim. Çünkü ölüm son değil, asla da olmadı. sona. Kendime sabahtan öğlene kadar çalışıp tırmanacağım. Yokuşun tam ortasında durup
Sınırları ve sınırsızlıkları göreceğim. Adaleti ardından da sahil kenarında sıcak şarabını sağanak yağmurun altında ceketsiz bir şekilde
ve onun eksikliğini tadacağım. Adem ve onun yudumlarken bana Athena hakkında hikayeler dans edeceğim. O gece hapşura hapşura
kaburgasından yaratılan Havva’nın dünyası bu, anlatacak bir aşık bulacağım. Onun kollarında gözlerimi yumacağım bir uçağın orta kısmında.
aynı çamurdan yapılan Adem ve Lilith’in değil. tam beş tane sabaha uyanacağım. Altıncı sabah Onları yeniden açtığımda ise Dünya’nın ta
Sen bile adaletsizsin işte. Eşitsizlikler üzerine uyanıp beni yanında bulamayacak ve merakla öteki tarafında olacağım: sınırsızlıkta. Tek bir
kurulu bu sistem. Annesiyle sokakta eğlene odama girecek. Orada bulacağı tek şey intihar çantayla Asya’yı ve Avustralya’yı dolaşacağım.
eğlene giden küçücük bir kızın bile ağladığı mektubum ve boş bir şişe Xanax olacak. O Sonra da Afrika. En uzun Afrika’da kalacağım
bir dünya, daha ne kadar burada durmamı akşam Yunanistan’ı terk edeceğim. Ardından ve oradaki inşalara yardım edeceğim. Sonra
isteyebilirsin ki benden? ver elini Roma. Romalı tanrıları anlatacak birini yeniden kendimi sonsuz gökdelenlerin arasında
bulacağım bu sefer. Sabahları enfes minik pizza görmek istediğim için Amerika’ya, ardından
İnsanlar görüyorum, geceleri sokaklara kokusuna uyanacağım. Aynı annemin evindeki Brezilya ve Kanada’ya ve dönüşte son durak
çıkıyorlar, güzel şarkılar eşliğinde sarhoş olup gibi. Ama bu sefer sadece üç gece kalacağım bu olarak yine Amerika’ya gideceğim. Üç kitap
kusuyorlar. Ağlıyorlar. Üzüntülerini saklamaya durakta. Dördüncü gece gazeteye gideceğim veriyorum buraya. Anılarımı ve aşıklarımı
çalışıyorlar.. ve kendi intihar ilanımı vereceğim. İtalyan anlatacağım. Sonra bir akademisyen olup
benliğim de ölecek orada. Ardından Fransa’da küçükken her zaman aklımın bir köşesinde olan
Üzerimden ayıklamaya çalışıyorlar şimdi güzel bir sabaha uyanacağım. Trenden inip o sabit hayatı yaşayacağım. Araştırmalar ve
kurtçukları. Bir sahil kenarındayım. Üç tane çıkmaz bir sokağa gidip orada bir kruvasan makalelerle geçecek buradaki hayatım. Sonra
kedi var yanımda. Çürük balık gibi kokuyorum, yiyeceğim. Bu zamana kadar hala Fransızca da ölürüm belki, yeniden ve yeniden. Ama bu
ondan herhalde kedicikler yanımda. Güneş öğrenmeyi ertelediğim için orada çalışan korkup kaçacağım bir son olmayacak, çünkü
damlatıyor hafiften. Zaman akıyor tepemden adamla kavga edeceğim ve Türkçe birkaç küfür bugün öğrendim, yolculuk yaşamın ucundan
aşağı, tırnaklarımın içine giriyor, sinsi bir yılan savurduktan sonra Eiffel Kulesi’nin peşine sonra da devam ediyor.
gibi beni sarıp sarmalıyor ve ağzımdan içeri düşeceğim. Orada umutsuz aşıklar olacak, adım
girip mideme oturuyor. Dolunayı izlemek gibi biliyorum, ve ben de o sırada kendi Fransız
için geldiğim bu kahvaltı masası ne kadar da aşığımı bulacağım. Tek gecelik bir ilişki olacak

33

Devamı Yataktan hızlıca kalktı. Fırlatılmış gibiydi. Altı
Kalemİnİzde aydır bu yatakta yatıyordu. Uyandığında yatağının
çaprazındaki döşemeli koltukta oturuyordu. Her
canlı gibi onun da bir hikâyesi vardı. Kimi zaman
hevesleniyor, eline kalemi alıp bu hikâyesini yazmaya
kalkıyordu. Fakat, gün geçtikçe artan tembelliği
bir cümle yazdıktan sonra tekrardan onu masayı
terk etmeye itiyordu… İlkokula başladığı yıllardan
bu yana yüze yakın tiyatro oyununda oynamıştı,
kimilerini yazmış, kimilerini yönetmişti. Sahnede
büyüdüğünü söyler, her defasında: ‘’Sahnede,
sahnelerde ve bu dekorların gölgesinde büyüdüm.
Ama, yaşlanmayacağımdan eminim.’’ derdi. Fakat, altı
ay önce Beşiktaş’ta bir üniversite sahnesinde oynadığı
oyunun son dört dakikasından itibaren yaşlanmıştı.
Şimdi, sola yatırdığı siyah saçları kendisini karlara
atan bir çocuk gibi kendisini beyaz tellere teslim
etmişti. Sakalları ise onu yaşından çok büyük
gösterecek şekilde uzamıştı. Bir sıkıntısı olduğunda
çevresindekilerle paylaşmaktan çekinmezdi. Fakat,
şu an neden bu durumda olduğunu bilen yoktu…
Yataktan kalkıp elini yüzünü yıkadıktan sonra,
koltuğun altında duran kalem ve kâğıdı alıp bu sefer
kendisinden dahi beklemeyecek bir cesaretle en
başından yazmaya başladı.
‘’Benim adım Fırat. 1979 Kahramanmaraş,
Onikişubat doğumluyum, çocukluğumdan beri dikkat
dağınıklığım vardır, bu sebeple sürekli sahnede bile
olsam dalar giderim. Altı ya da yedi ay önce yazıp
yönettiğim ve tek başıma oynadığım ‘’Sen Miydin?’’
isimli oyunda bir anda dikkatimin dağılması sonucu
birkaç saniyeliğine dalıp gittim, fakat dalıp gitmem
uzun sürdü çünkü seyirciler arasında bir noktada
gözlerim kaldı, kaldı, kaldı ve gitmek istemedi. Çünkü
………………………………………………………
………………………………………………………
………………………………………………………
………………………………………………………
………………………………………………………
………………………………………………………
………………………………………………………
………………………………………………………
………………………………………………………
………………………………………………………
………………………………………………………
………………………………………………………
………………………………………………………
……………………………………………………
…………………..
Fırat Abdullah’ın öyküsünü tamamlayıp toplamda 393
kelimeyi geçmeyecek şekilde devamikaleminizde@
yandex.com adresine e-posta atabilirsiniz. Seçilen
öykü bir sonraki sayımızda yayımlanacaktır.

34

DİCLE
BORA DENİZ UĞUR

Dicle bütün gün çalışma masasında oturuyor, gözleri dikilmiş cevap bekliyordu. ‘Artık saklanacak yerin yok’
kapanana kadar yazılar yazıyordu. Kendi tabiri ile ‘daktilo diyordu her halinden. Boş bir tenekeye vurunca yankılanan
işçiliği’ yapıyordu. Hava almak istediği zaman bile yerinden ses gibi yankılandı Dicle’nin içinde uzun zamandır cevap
kalkmak istemiyordu. Bugün yine olağan zamanlarda vermeye korktuğu soru:
olduğu gibi daktilo işçiliği yapmaya başlamıştı. Hiçbir -Onu özlüyorsun değil mi?
zaman ne yazacağını önceden belirlemez, bir erkek bir Bu gece diğerlerine nispeten daha sıcaktı. Ahşap pencereyi
kadın ismi belirler aklına gelenleri yazıya dökerdi. açınca Dicle’nin yüzünü hafiften tuz kokulu ve nemli bir
Masasındaki kağıtların bittiğini görünce içi oldukça karışık hava okşadı.
olan çekmecesinde, içerisinde kağıtlar olan dosyayı eline -Sıcak. Dedi
aldı. Masaya doğru yavaşça atınca yere bir şeyin düştüğünü Hızlı şekilde yeleğini çıkardı.
fark etti. Yere düşenin bir fotoğraf olduğunu gördü. -SICAK!
Fotoğrafı eline alır almaz elleri titremeye başladı. Sanki Diye üsteledi. Ak tahtalı yalının penceresine tırmanırken.
dev bir taş ocağı üstüne devrilmişti. Her zaman oturduğu Gözlerinden akan yaşlar, gamzesinde birikti. Gülümsüyordu.
sandalyeden kalkıp elinde fotoğrafla masasının karşısındaki Çünkü bir kere daha kendini Deniz ‘e bırakacaktı. Gözlerini
koltuğa geçti ve elindeki fotoğrafa bakıp fotoğraf hakkında yumdu ve kolları sevdiceğine kavuşmak üzere açtı...
derin düşüncelere daldı. Kapıyı telaşla açan bir düzine hemşire yaşlı kadını çıktığı
‘Hep yanımdaydın değil mi?’ diye içinden geçirdi, titreyen pencereden bir çırpıda indirdiler. Dicle ümitsizce direnirken
ellerini yatıştırırken. Fotoğrafı görene dek üzerinden kolunda ufak bir acı hissetti. Önce kolları, sonra bacakları
yıllar geçmiş gibi hissediyordu. Oysaki fazla olmamıştı, o bu anlamsız girişimine son verdi. Tekerlekli sandalyesine
buralardan gideli. Zaten bu ‘daktilo işçiliği’ dediği evciliğe oturttukları gibi odasına götürürlerken Dicle’nin yaşlı
başlamasının sebebi, yazdığı her karaktere farklı isimler gözleri 25 yıl önce ölmüş kocasının daktilosunun yanında,
verse de aslında içinde onunla yaşamaya fırsat bulamadığı gençken ona gönderdiği fotoğrafa ilişti.
ama yaşamak için çok şey gözden çıkaracağı yazıları Resimdeki adam kaptan şapkası takmış, önünde duran
yazdıran onun yokluğu değil miydi? daktiloyla uğraşıyordu. Fotoğrafın altındaysa bir not vardı:
Ayağa kalktı. Kahverengi ahşap çerçeveli camına yaklaştı. -Beni özledin mi?
Uçsuz karanlıktaki çarşafın üzerinde tek tük yanan ışıkları
seyretti. Kurumaya yüz tutmuş dudakları uzun zamandır Bora Deniz Uğur, Fırat Abdullah’ın birinci bahar sayısındaki
telaffuzunu unuttuğu, eskiden düşüncesinin bile içini ısıttığı devamı kaleminizde hikâyesinin devamını getiren okurlar
o ismi kendisinden başka birisinin duymasını istemeyecek arasından seçilerek bu sayıda dergi yazarımız olmuştur.
kadar kısık sesle söyledi:
-Deniz.
Kulağına ulaşan minik fısıltı, yüreğinde bir fırtına başlattı.
Derinlerde tekrar eden bir soruya uzun zaman önce sırt
çevirmişti. Fakat bugün o soru tam karşısında öylece

35

36


Click to View FlipBook Version