hareketlenirken paltomun kolundan tutarak beni çekiyor.
"Ne oldu Maria? Bir şey mi istiyorsun?" diye soruyorum.
"Mine Abla'yı unuttular" diyor.
Acıyla gülümsüyorum.
"Mine Abla gitti, Maria" diyorum.
"Mine Abla'yı unuttular" diyor yine iki eliyle paltomun kolunu çekiştirerek. Şimdi nasıl
anlatacağım bu kıza Mine'nin kaybolduğunu.
"Mine Ablan bu sabah gitti" diyorum.
"Gitmedi" diyor. "O içerde uyuyor."
Bir sen eksiktin, diyorum içimden.
"Nerede uyuyor Maria?" diyorum çaresizlikle.
İkircimsiz bir tavırla apartmanın giriş katını gösteriyor.
"Orada."
"Peki, hadi göster bana" diyorum, bu kızdan başka türlü kurtuluş yok.
"Gel" diyor elimden tutarak. Beni apartmana götürüyor. İçeri giriyoruz. Giriş katın kapısına
gelince duruyoruz.
"İçerde uyuyor. Tavşanlar gibi."
Kafamın içinde sözcüğün tam anlamıyla bir şimşek çakıyor.
"Tavşanlar gibi mi?"
Aman Allahım, ne diyor bu kız ?
"Anahtar sende mi ?" diyorum sabırsızlıkla.
Maria ellerini açıp, masum bir ifadeyle yüzüme bakıyor.
"Sen beni burada bekle" diyerek hızla yukarı çıkıyorum.
Madam'ın kapısını çalıyorum. Kapıyı açan yaşlı kadın beni içeri buyur etmeye hazırlanırken:
"Giriş katın anahtarını alabilir miyim?" diyorum.
Kadıncağız neden anahtarı istediğimi anlayamamış, tuhaf bir ifadeyle yüzüme bakıyor.
"Ne olur anahtarı verin. Sonra size anlatırım" diyorum.
Kadın içeri girip anahtarı getiriyor.
"Temizlikçi kadın bir aydır uğramıyor, Maria ortalığı dağıtmıştır" diyor anahtarları uzatırken.
"Boş verin ben yabancı sayılmam."
Anahtarı alıp aşağıya koşturuyorum. Maria uslu uslu beni bekliyor kapının önünde.
Titreyen ellerimle anahtarı kilide sokuyorum. İlk çevirişimde açılıyor kapı. İçerisi daha önce
işitmiş olduğum gibi bir meyhane görümünde. Oturma odası ile salon arasındaki duvar yıkılmış,
on tane masa, sandalyeleriyle birlikte belki de hiçbir zaman gelmeyecek olan eski müşterilerini
bekliyor. İlerdeki büfenin üzeri tabak, çanak, bardak dolu. Duvarlar hasır kaplanmış. Hasırların
üzerinde meyhanenin şatafatlı günlerinden anılar taşıyan fotoğraflar asılı, sararmış kâğıtların
üzerinde yazılar, şiirler okunuyor.
Ama Mine ortalıkta yok. Bu deli kızın oyununa geldik, galiba, Madam'a da ayıp olacak, diye
düşünüyorum. Mekanik bir ses dikkatimi çekiyor, geçenlerde bir geceyarısı buraya geldiğimde
fark ettiğim motor sesine benzeyen o gürültüyü yeniden duyuyorum.
"Hani Mine Abla?" diyorum Maria'ya.
"İçerde uyuyor" diyor, sesin geldiği açık kapıyı göstererek. Kapıya yürüyorum. Yaklaştıkça ses
artıyor. İçeride iki kanatlı, kocaman bir buzdolabı karşılıyor beni.
"Babamın" diyor Maria öne geçip, iki eliyle buzdolabına sarılarak.
Ürperiyorum. Buzdolabının çıkardığı gürültü kulaklarımda uğulduyor. Günlerdir kafamın
içinde birbiriyle ilgisizmiş gibi uçuşan bilgiler hızla bütünleşerek korkunç bir sona ulaştırıyorlar
beni. Bu lanetli sondan, bu acımasız gerçekten uzaklaşmak, başka olasılıklar üzerinde kafa
yormak istiyorum. Olmuyor, aklımı ne kadar zorlarsam zorlayayım boşuna, hep aynı karabasan
çıkıyor karşıma. Buzdolabının önünde öylece donup kalıyorum. Ama umudumu yitirmiyor, yeni
bir sona ulaşmak için akıl yürütmekten vazgeçmiyorum.
Üsküdar'daki ev baskını geliyor gözlerimin önüne. Bahçede sisler arasında koşan iki gölge...
Silah sesleri... Birini vuruyorum. Ama yere düşmüyor, koşmayı sürdürüyor. Belki de yanındaki
yardım ediyor ona. Bir taksiye biniyorlar. Yaram ağır, değil diye düşünüyor vurulan. Belki
vurulduğunun bile farkında değil. Sonra anlayacak. Yine de eve gitmeyi seçiyor. Yanındaki
adam onu evinin yakınlarında indiriyor. Bakkal Şerefin söyledikleri geliyor aklıma. Bir gece saat
21 sularında Mine'nin eve girdiğini söylemişti. Sözünü ettiği tarih Mine'nin kaybolduğu günlere
denk düşüyor. Eve giriyor Mine, ama takati tükenmiş. Merdivenlerde yığılıp kalıyor. O gece alt
kattan bir şeyler almak için aşağıya inen Mana, Mine'yi yerde yatar görünce babasının avladığı
tavşanlara yaptığını ona da yapıyor. Uyuması için onu alıp buzdolabına koyuyor... "Hayır" diye
söyleniyorum. "Hayır olamaz." Ama gerçeği öğrenmek için buzdolabını açacak cesareti
kendimde bulamıyorum. Titreyen ellerim kapağı açmaya gitmiyor. Gözlerim Maria'ya kayıyor.
Kendisine baktığımı fark eden Mana son derece doğal bir tavırla, buzdolabının kapağına
uzanıyor. Benim açma dememe izin vermeden:
"İşte" diyor. "Mine Abla!"
Aralanan kapaktan kırmızı bir ışık vuruyor zemine, Maria'nın bedeni buzdolabının içini
görmemi engelliyor. Bir karaltı seçer gibi oluyorum. Maria'yı biraz yana çeksem o karaltının ne
olduğunu anlayacağım, ama yapamıyorum. Bir kararsızlık, bir korkaklık gelip yerleşiyor üstüme.
Mana, sanki ikircimimi anlamış da beni bir an önce bu gerçekle yüzleştirmek istermişçesine
aniden kenara çekiliyor. Maria'nın iri vücudunun arkasından Mine'nin ince yüzü çıkıyor karşıma.
Solgun teni buzdolabının kırmızı ışığıyla aydınlanıyor, sanki hiçbir şey olmamış gibi bana
gülümsüyor. Ben de ona gülümsemeye çalışıyorum, olmuyor.
"Demek burada saklanıyordun?" diyebiliyorum yalnızca.
Bir tek sözcük bile dökülmüyor dudaklarından. Suçladığı mı, sevindiği mi belli olmayan
bakışları gülümsemesini tamamlıyor.
"Meraktan öldük" diyorum.
Gülümsüyor. Gülümsemesi mutlu anılarımızın, kötü günlerimizin bir işareti gibi yapışıp kalmış
dudaklarına.
"Çok korkuttun bizi..."
Maria, yanıma yaklaşıp:
"Şişşt uyuyor" diyor.
Aldırmadan Mine'yle konuşmayı sürdürüyorum. Konuşmazsam onu yeniden kaybedecekmişim
gibi geliyor. Ama Mine yanıt vermiyor bana. Yalnızca gülümsüyor.
"Seni kaçırdıklarını sandık..."
Dudaklarını kıpırdatmadan, gözkapaklarını oynatmadan, buzdolabının kırmızı ışığı altına
uzanmış gülümsüyor.
"Doktorunla konuştum. Kürtaj sırasında bir şeyler oldu sandım..."
Yüzümde sabitlenen bakışları değişmiyor. Dudaklarındaki bu mor, bu donuk gülümseme,
sınırları saydam bir uzaklığın varlığını sezdiriyor. Bu uzaklığı ortadan kaldırmak, istiyorum. Ona
dokunurum bu soğuk saydamlığın tuzla buz olacağını, Mine'nin benimle konuşacağını
sanıyorum. Buzdolabından yayılan serin hava yüzüme vuruyor. Aldırmıyorum. Yarı yarıya
buzdolabına girip, Mine'ye, genç sevgilime sarılıyorum. Giysisi buz gibi. Umurumda bile değil.
Onu kucaklayıp dışarı almak istiyorum. Sanki onu buzdolabından çıkarırsam, dudaklarındaki o
donmuş gülümseme çözülecek, aramızdaki o tuhaf uzaklık sona erecek. Katılaşmış bedenine
sarılıp, dışarıya çekmeye çalışıyorum. Ama boşuna, olmuyor, buzdolabı Mine'yi vermiyor.
Kalbinin hizasında kırmızı bir buz kitlesinin dolabın parlak tabanına doğru yayılmış olduğunu
görüyorum. Çaresizlik içinde Mine'nin yüzüne dokunuyorum. Teni de gülümsemesi gibi soğuk
ve uzak.
"Neden bana yardımcı olmuyorsun" diyorum.
Gülümsüyor. Gözlerim bakışlarıyla karşılaşıyor. Donmuş gözbebeklerindeki boşlukta boşuna
anyonun sorumun yanıtını. Daha fazla bakamıyorum. Kabanının önündeki koyu lekeye kayıyor
bakışlarım. Mine'nin hamile olduğu geliyor aklıma. "Hayır!" diyorum. "Hayır, bu gerçek
olamaz!" Öfkeyle çarpıyorum buzdolabının kapağını. Gürültüyle kapanıyor. Kapağın parlak
metal yüzeyinde bir adam görüyorum. Omuzlan çökmüş, yüzü allak bulak bir adam; ağladı
ağlayacak. Ona bir yerlerden aşinayım, neredeyse tanıyacağım... Biri kolumu çekiştiriyor.
Dönüyorum. Maria. Aferin bekleyen bir çocuk gibi duruyor karşımda. Gözlerimi ondan
kaçırmaya çalışıyorum, bırakmıyor paltomun kolundan tutup sabırsızlıkla çekiştirerek:
"Mine Abla ne zaman uyanacak?" diyor.
TN 2015